Okuma süresi:

İzahlı Mişkatül Mesabih Tercümesi 1.Cild 2.Bölüm

Peygamberimiz (S.A.V) efendimiz bir hadîsi şeriflerinde şöyle buyur muştur : .

«Ümmetimin fesâd olduğu zaman, benim sünnetime sarılan kimseye cephede Allah yolunda şehid olan yüz (100) şehidin ecri vardır.»[53]


Tercümesi :


3 - (2) Ebû Hüreyre (R.A) muhtelif lafızlarla rivayet etmiştir. Ve bu

rivayetinde şöyledir.

«Yalın ayak, sırtı çıplak hakkı kabul etmekten sağır, hakkı söylemekde dilsiz ve (zâlimler) yer yüzünde hükümdar olduklarını gördüğün vakitteki (haller kıyamet alametidir).

— Beş ğaybı Alfahdan başka kıimse bilmez, dedi ve şu meâldaki âyeti keriymeyi okudu :

— «O saatin (kıyametin) ilmi, şübhesizki, Allanın indindedir.

__Yağmuru (mukadder olan vakitte ve mahalde) O (Allahüteâla) indirir.

— Rahimlerde olanı (Rahimlerdeki çocukların durumlarını) O bilir.

— Hiç bir kimse, yarın (hayır ve serden, kâr ve zarardan) ne kazana­cağını bilmez.

— Hiç bir kimse, hangi yerde öleceğini bilmez.

— Şüphesiz Allah (C.C.) her şeyi bilendir. Her şeyden haberdardır.»

Buhârî, Müslim (Bu hadisi Şerifin manasını, Ebû Dâvud ve Nesaî de zikretmişlerdir.) [54]


İzahat


Ravİ Hz. Ebû hüreyre kimdir?

Hureyre, hirrenin ismi tasgiridir. Hirre kedi'manasınadır. Ebî hüreyre-kedicik babası demektir.

İsmi ve nesebi hakkında insanlar ihtilaf etmişlerdir. Söylenenlerin en meşhuru, cahiliyet devrinde ismi Abduşşems veya Abdu Amr idi. Müslü­man olduktan sonraki ismi ise, Abdultah veya Abdurrahmandır. Ve kendisi devs kabilesine mensubtur.

Hakim Ebû Ahmet demiştirki, bizim nazarımızda Ebû Hüreyrenin ismi hakkında en sahih olanı Abdurrahman bin sahrdir. Bu ismine Ebû Hureyre künyesi galip gelmiştir. Sanki bu künye söylenerek bir nevi başka ismi yok gibi olmuştur.

Ebû Hüreyre Hayber kalesinin fethedildiği sene müslüman oldu ve bun­dan sonraki bütün muharebe ve sefeirerde Resûlüllahla beraber bulunmuş tu.

Müslüman olduktan sonra karın tokluğuna razı olarak ilim tahsil et­mek ve hadisi şerif ezberlemek hayatına devam etmişti.

Buhari şerif sahibinin beyanına göre, Ebû hureyre (R.A) den sekseni (80) mütecaviz sahabe ve tabiin hadîs rivayet etmişlerdir.

Hadisi şerif rivayet edenlerden, ibni Abbas, İbni Ömer, Câbir ve Enes (R.A) de vardır.

Ebû Hüreyre lakabının konmasına sebeb, Ebî hüreyre diyorki :

«Günlerden bir gün benim koltuğum altında (yenimin içinde) bir kedi var idi. Resûltüllah (S.A.V) beni gördü ve buyurdu :

«Bu nedir?»

— Hemen bende kedidir, dedim.

— Bunun üzerine Resulüllah (S.A.V.) :

«Sende kedi babası ol» Manasına gelen «ya Ebû Hureyre» buyurdu. Ebî hüreyre hazretleride bu isimle çağırılıp söylenmesini bu sebebden çok severdi.

Bu lakabla lakablanmasının başka sebeblerinide rivayet edenler ol­muştur. Fakat en isabetli rivayet yukardakidir.

Rivayet ettiği hadisi şerif adedi, beşbin üçyüz atmışdört (5364) öür.

Sahih olan rivayete göre, yetmiş sekiz yaşında hicretin elli dokuzun (59) cu senesinde medine-i münevverede vefat etmiştir. Ve cennetül bekı-a defnolunmuştur. Allah ondan razı olsun.

Hadisi şerifin baş tarafında sayılan kıyamet alametleri hakkında gerek M malumat yukarda iki (2) numaraiı hadisi şerifin izah kısmında arz edilmiş­tir.

Biz kısaca beş gaib hükümlerini açıklayalım. Her şeyden evvel her müslümanın inanması ve bilmesi lazımdırki, gaybı Allahdan başka kimse bilmez.

Kaybın keyfiyetini bazıları bilmediğinden bazı kimseler ve varlıklar için malum olubda diğer bazıları için malum olmayan şeylerden huddamlar, cin ve şeytan vasıtası ile bâzı olmuş hadiseleri haber verenlere «gaybı bildi veya biliyor» diye biliyorlar. Mazide olmuş şeyler gaybden sayılmaz. An­cak o hadise ve meseleye şahit olmayan ve hazır olmayanlar için gayb ola­bilir. Cinnîler ise orada olub olanlardan haberdar olabilirler. Ve dolaysiyle onları istihdam edenlere söyleyebilirler.

Şer ve haramda olsa, sihir, nuddamlık, falcılık ve kahinlik, müneccim­lik ve emsali şeylerle iştigal edenler, ekseriya böyle hareketlerle cahil kim­selerin akidesini bozuyorlar.

Gayb : His ve ilimde veya vücudda hazır olmayan şey demektir.

Ayeti kerime meali :

«(Habibim]deki; göklerde ve yerde olan gaybı allahdan başka kimse bilmez.» «Nemi sûresi, 65[55]


Tercümesi :


4 - (3) ibni Ömer (R.A.) dan mervidir, demiştir,

Resûlütlah (S.A.V) buyurduki :

«İslam beş temel üzerine bina kılınmıştır. (Ve şunlardır) :

a) Allahdan başka ilah olmadığına ve Muhammed (S.A.V) in Allanın kulu ve Resulü olduğuna şehadet etmek,

b) Namaz kılmak,

c) Zekat vermek,

d) Haccetmek,

e) Ramazan orucunu tutmaktır.» [56]

(Bu hadîsi şerifi, Ahmed bin hanbel, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesaî de zikretmişlerdir.) [57]


İzahat


Râvî ibni Ömer (R.A) kimdir?

Peygamberimizin kayın biraderi, Hz. Hafza (R.A) validemizin kardeşi, Hz. Ömerin oğlu Abdullah (R.A), dir. Kendisi küçük yaşta iken babası ile beraber mekke-i mükerremede müstüman olmuştur.

Sahih olan rivayete göre, harbe ilk iştiraki, handek muharebesidir.

Hz. Abdullah ehli'ilim, ehli verâ ve ehli zühdden idi.

Hz. Câbir demiştirki, «Ömer (R.A) ile oğlu Abdullah (R.A) den başka her fert dünyaya meyletmiştir.»

Nâfi (R.A.) diyorki, «İbni Ömer, vefat ettiği zaman bin köle âzâd et­mişti.»

Hutta bazı rivayetlerde şöyledir : «âzad olunmak İsteyen her köle na­maza devam eder abidler gibi ibâdete koyuiurmuş. Ve ibni ömerde hemen âzad eder ve hürriyetine kavuşsun rahat kuiluk etsin dermiş.

— Bu duruma muttali olanlardan bâzı kimseler, bunlar seni aldatıp âzad olmak gayesi ile ibâdete koyuluyor, derler.

Bunun üzerine ibni Ömerde cevaben «biz hak ile aldanırız.» buyuruyor.

Hz. Peygambere vahy gelmezden bir sene evvel dünyaya geliyor. Ve Abdullah bin züheyrin öldürülmesinden üç ay sonra hicretin yetmiş üçüncü (73) senesinde rahmeti rahmana kavuşmuştur.

Ibni Ömer vefat ettiğinde «Hıl» denilen mevkie defnoiunmasını vasiyet etmişti. Fakat Abdullah bin zübeyr gibi pek çok fazılların canına kıyan haccacı zalimin mâni olması ile muhacirlerin kabrine defnolunmuştur.

Ibni Ömer Hz. leri Abdülmelikin nazarında çok hürmete layık olduğun­dan haccac (Zâlim namıyla anılır.) onu açıktan idam edememiştir. Haccac Abdui Meliki-in maiyetinde hac ettiği sırada Abdülmelik haccaca ibni Ömer hazretler:rıe iktida ve mutabaatı emretmiş idi. Böylece her yerde ibni ömer hazret'?*"! imam olarak öne geçerdi ve bu hal haccacın çok gücüne giderdi.

Bir Kerede haccac arafatda hutbeyi uzatmış olduğundan ibni Ömer ha? -jueri «namazın vakti gecikiyor» mealindeki «güneş seni beklemez» demişlerdi.

Bunun üzerine haccac hiddetlenip : «Şimdi senin boynunu vurasım geldi» demişti. Ibni Ömer de «Sen sefih (aklı az ve kısa) zâlim bir kimsesin, yapabilirsin» buyurmuştu.

İşte bu haller ve bu gibi açıkça söylenen hakikat sözler, haccacı zâ­limin Ibni Ömer Hazretleri hakkında kin ve düşmanlığını mûcib sebebler-den dolayı haccacı zalim, birisine mızrakın alt demirine zehirli su verdire­rek haccin izdihamlı zamanında Hz. Ibni Ömerin ayağının üstüne saplat­mış ve bu suretle vefat ve şahadetine sebeb olmuştur,

Islamın şartı olan beş esas hakkında yukarda ikinci hadis olan cibril hadisinde bazı izahat verilmiş isede, ehemmiyetine binâen zikredilen hü­kümlerin bazılarını tekrar ile birlikte bir kaç mühim mesele daha kısa kısa arz edelim.

Hadisi şerifde «İslam beş temel üzerine bina kılınmıştır. «Cümlesi ile islamın, imanın tezahürü olan amel hükümleri beş esas ve hakikat üzerine kurulmuştur, demektir.

Bir kimsenin kalbindeki imanın varlığı bu beş esası yapması ve işle­mesiyle bilinir. Binâenaleyh her hangi bir kimse, dili keiime-i şahadeti söy­ler, beş vakit namazını kılar, zengin olan bir kişide maiının kırkda birini ze­kat olarak ehillerine verir, Ramazan ayında mükellef olup, meşru mazereti olmayan kişi orucunu tutar ve üzerine hac farz olan kişinin ömründe bir sefer hacc farizasını ifa etmesi, o kişinin îmanına delil ve şahittir.

Hatta cenaze namazını dahi kılan kişi, İmanlı ve mümindir. Ancak bu vazifeleri İfadan sonra küfrü icab eden kelime ve iddialarda bulunan kim­seler, elbet mürted ve dinsiz olur.

Nitekim zamanımızda bazı zaif ve şımarık cahillerde görülmektedirki, adam müslüman olduğunu söyler, cenazeye hatta cumaya ve bayram na­mazına gelir. Ondan sonrada «biz şeriatçı değiliz, şeriatın karşısındayız, şarab haram değildir, Puta saygı göstermek lazımdır, faiz helaldir, hacca gitmek günahdır gibi..» küfürleri söyleyenler oluyor. Bu îtikad ve sözler, müminin küfrüne sebeb olur ve kâfir olur. Onun için mü'minin böyle fena­lıklardan uzak olması lâzımdır. [58]


Tercümesi :


5 - (4) Ebû Hüreyre (R.A) den rivayet olunmuştur, Resûlüllah (S.A.V.) buyurduki :

«İman yetmiş (ve bir rivayette altmış) bu kadar şubedir. Bu şubelerin en efdalı, lâüâhe illallah, - Allahdan başka ilâh yoktur. Sözüdür. En aşağı derecesi ise, yoldan ezayı gidermektir. Hayada (utanmakda), İmandan bir şubedir.» [59]

(Bu hadisi şerifi, değişik mâna ve lafızlarla Tirmizî de zikretmiştir.) [60]


İzahat


Râvi Ebî Hüreyre Radyallahüteâla anh kimdir? Hz. Ebû hüreyre hakkında kısada olsa üçüncü hadisi şerifin îzâh bölü­münde malûmat verilmiştir.

Bu hadisi şerifdeki «İman» kelimesi, îmanın semeresi, alâmet ve belir­tilerini beyan etmek maksadına matufdur.

Nitekim hadisi şerifin aşağısında «yetmişden fazla şubedir.» denilerek bu şube ve alâmet olan güzel hasletlerde bulunan her ferdin mümin olabile­ceği ve mümin olan her müslümanında bu güze! hasletlerle zlnetleneceğini beyan etmektedir.

İmanın yetmişden fazla şubesinin en efdal ve üstünü de; lâilâhe illallah - Allahdan başka - ilah yoktur, cümlesiyle beyan edilmiştir.

Evet bu kelime-i tevhid, zikrin ve imanın şubelerinin en efdahdır. Zira mahza yüce halik her şeyin mabudu, şeriki ve naziri olmadığına ve ibâdete, yalvarmaya, huzurunda eğilmeye hulasa her zaman, her yerde ve her can-lının tapınağı, ilticağahı, teşbih ve tehlili odur, onadır. - Bu kelime-i tevhid ve zikrullahla sâde ve sâde halikı zülcelal zikredil-diğinden kalbdeki îmanın tezahürü en güzel ve en sevimli kelime ile görül­müş oluyor.

imanın esas ve alâmetini ihtiva eden bu mübarek kelimeyi dili ile söy-!eYib kalbi ile tasdik eden bir müslüman, Allaha şerik koşacak her türlü soz, yazı ve davranışlardan kaçınır. Put, putculuk ve putcular, en çok buğz-ettiği şeylerden olur.

Meselâ : Türbeye, tekkeye, şeyha, hocaya, taşa, leşe, heykele ve puta taparcasına harekette bulunmaz; Secde yapmaz. Çelenk koymaz, onlara hurmeten ve onlar için kurban kesmez, kan akıtmaz. Onlardan medet bek­lemez.

Müslüman, hocasına, baba ve annesine, amirine, büyüğüne, şeyhine ve emsaline hürmet ve saygı göstermesi gereken kimselere haddi tecâvüz etmeden bir edep ve usul dahilfnd sever ve hürmet eder. Ve böyle yapma­sı zaruri ve lâzımdır.

Hakiki mümin kelime-i tevhidi damarlarında dolaşan kanların içinde yaşartır v*î kanının son damlasına ve hayatının sonuna kadar dilinden ve gönlündet, asla eksik etmez, Tevhide engel olan her türlü tehlikelerden ka­çınır. Kalbini yumuşatır ve dilini tatlılaştırır. Zira Allanın zikri ile kalbler mutmain ölür ve insanda ilahi zikrin hazzı, neşesi ruhda-ve bedende huzur ve sukün hasıl eder.

Evet bütün beşerin hakkıdır, beka emeli,

Akif merhum şöyle buyurmuş :

Fakat bu hakkı ne taşdan ne leşten istemeli.

Öyle ise, îmanın en efdal şubesini teşkil eden kelime-i tevhidde beyan edildiği üzere, hakka tapıp, yalvarıb, ona kul olup, ondan mükafat ve mü-cazatını beklemek lazımdır.

Nitekim fâtihe-i şerifede şöyle buyurulmuştur :

«Yalnız sana ibâdet ederiz. Ve yalnız senden yardım isteriz.» Fâtihe sûresi, 4

Hadisi şerifdeki «İmanın şüpesinin en aşağı derecesi ise, yoldaki ezayı gidermektir.» Cümlesi ilede, mümin insan ve hayvanların ve hatta taşıtların gideceği yollardaki çukurları, taşları ve ezâ veren her şeyi gidermesi lâzım­dır. Yollara taş, çukur, pislik, su ve taşıt gibi geçenlere zarar verecek şey­leri koymaz.

Bir hadisi şerifde, «müslüman, müslümanların elinden ve diMnden salim kalan (zarar görmeyen) kimsedir.» Buyurulmuştur.

Bu günkü trafik kanunlarının ve insan haklarının en câzib şekli istamda asırlarca evvel böyle vicdan ve îman esasları dahilinde beyan edilmiştir. İmanı olan her müslüman, insanlara ve hayvanlara ezâ verecek her türlü dav ranışda kaçınır.

'İman ve ahlakdan nasibi olmayanlarda insanlara ezâ vermekten zevk alır. Ve insanların canını acıtmak, öldürmek, vurmak, kırmak sanki bir şey değilmiş ve hatta marifetmiş gibi mes'uliyyet hissini duymaz, belkide ifti­har ederler. Günümüzde kalbleri îman nurundan yoksun merhametsiz insan­larda görüldüğü gibi.

Hadisi şerifde «Hayada, İmandan bir şüphedir.» cümlesi ilede insanın iç alâmindeki dışa vuran sızıntı ve îmân nurunun tâzâhurunu beyan etmek­tedir. Haya hakkında daha geniş malumat «İslâmda tesettür ve haya» adlı eserimizde beyan edilmiştir. Oradan o bahsi tekrar tekrar okumak lazımdır.

Hadîsi şerifde, «İman yetmiş bu kadar şubedir» cümlesinin ihtiva et­tiği şubeleri ulemâ ve muhaddisler çeşitli eserlerde zikretmişlerdir. Yetmiş-den fazla şubelerin ancak üç adedini resulü ekrem efendimiz beyan buyur­muştur. Diğer mübarek sözlerinde ayrı ayrı açıkladıkları muhakkaktır.

Şârih Aİiyyülkâri merhum, Mirkatülmefatih de Şeyhuüskım Ebülfazl İb-ni Hacerin Buhâri şerhinden naklen îmanın şubelerini şöyle sıralamıştır :

1 - Allâhü teâlanin zatına ve sıfatlarına inanmak,

2 - Meleklerin nurdan yaratılmış masum varlıklar olduklarına inanmak,

3 - Kitablarına inanmak,

4 - Resullerine inanmak,

5 - Kadere inanmak,

6 - Öldükten sonra tekrar dirilmeğe inanmak,

7 - Allâhü teâiayı sevmek,

8 - Allah rızası için bir kimseyi sevmek ve buğzetmek,

9 - Peygamber (S.A.V.) efendimizi sevmek ve tazim etmek,

10 - Peygamber Aleyhisselâma salâvâtı şerife getirmek,

11 - Peygamber Aleyhisselâmm sünnetine tabî olmak,

12 - İman, amel ve ahlakda ihlasiı olmak,

13 - Riyayr - Gösterişi ve nifakı terk etmek,

14 - Tevbe-Günah ve kötülüklerden nedamet etmek,

15 - Allâhın azabından korkub rahmetinden umudu kesmemek;

16 - Allâhın verdiği nimetlere şükretmek,

17 - Verilen sözü yerine getirmek,

18 - Belâ ve musîbetlere sabretmek ve kazaya razı olmak,

19 - Haya-utanmak,

20 - Şefkat ve merhametli olmak,

21- Hakka tevekkül etmek,

22 - Mütevâzî-Engin gönüllü olmak,

23 - Büyüklere hürmet ve küçüklere şefkat etmek,

24 - Kibir ve ucbu terk etmek,

25 - Hased ve kini terk etmek,

26 - Öfkelenmeyi terk etmek,

27 - Kelime-i tevhîdi söylemek,

28 - Kur'anı kerîmi okumak,

29 - Mim öğrenib öğretmek,

30 - Dua ve zikrullahda bulunmak,

31 - Günahların bağışlanması için hak teölaya istiğfar etmek,

32 - Lüzumsuz ve mânâsız sözden kaçınmak,

33 - Hissî ve hükmî temizlikde bulunmak,

34 - Necaseti galize ve hafîfeden kaçınmak,

35 - Setrülavrete riâyet etmek,

36 - Farz, vâcib ve nafile namazları kılmak,

37 - Zekat ve sadakayı edâ etmek,

38 - Köle ve Cariyeleri azat etmek,

39 - Cömertlik ve sahavette bulunmak,

40 - Muhtaçlara ve müsâfirlere taam yedirib ziyafette bulunmak,

41 - Farz ve nafile oruç tutmak,

42 - Ttikâfa girmek (Itikâfın İzahı, fıkıh kitablarında zikredilmiştir),

43 - Kadir gecesinin ecrine nail olmak için, o geceyi araştırmak,

44 - Hac ve Ömre yapmak,

45 - Beyti şerîfi tavaf etmek,

46 - Dîni korumak için, her türlü tehlikeden kaçınmak,

47 - Hicret etmek (yâni, günahlardan kaçınmak) , A8 — Nezirleri îfa etmek,

49 - Yeminlerin cihetlerini ve keffâretlerin edasında gereken şekilleri araştırmak,

50 - Nikahlanmak( evlenmek) suretiyle zinadan kaçınmak,

51 - Aile efradın haklarına riâyet etmek,

52 - Ana Babaya iyilik etmek,

53 - Evlâdi terbiye etmek,

54 - Sılai rahmi (akrabaları ziyaret etmeyi) îfa etmek,

55 - Efendi ve büyüklere (ilmen, sinnen ve amelen'büyüklere) itaat etmek,

56 - Hizmetçilere iyi muamelede bulunmak,

57 - İşlerde adaleti elden bırakmamak,

58 - Cemaata (hak üzere toplanmış kimselere) tâbi olmak,

59- Bizden olan ülülemre itaat etmek,

60 - İnsanlar arasını sulhu sükûnete kavuşturmak,

61 - İslama ve müslümanlara tecâvüz edenlerle mücâdele etmek,

62 - İyilik üzere yardımlaşmak,

63 - İyiyi, güzeli emredib kötülükten nehyetmek,

64 - Zina, kıtal ve emsali suçların cezalarını icra etmek,

65 - Hak yolunda nefsfe ve düşmanla mücâdele etmek,

66 - Emâneti yerine ve ehline edâ etmek,

67 - Edasını niyyet etmekle beraber karzan birşey almak.

68 - Komşuya ikram ve iyi muamelede bulunmak,

69 - Malı heialdan kazanıb helal ve iyi yerlere sarfetmek,

70 - İsraf ve tebzîri terk etmek,

71 - Selamlaşmak,

72 - İnsanlara zarar yapmamak,

73- Tığsırtnca hamd edene «yerhamükellah» demek.

74 - Çalgı çalmak gibi lehviyattan kaçınmak,

75 - Ve yoldan ezâyi gidermektir.» [61]

Yukarda maddeler halinde saymış olduğumuz güzel amel ve hasletleri yapanlar, îmanın dal ve şubelerini işleyen faziletli kimselerdir. Bu güzel has­letlerin zıddını işleyenler ise, dalâlet ve sapıklık da devam edenlerdir. Yâni bu hasletlerin zıddını vapanlar, kötü ahlak sahibi ve îmanın şubelerini çiğne­yen fâsıklardır. Cenâbu hak bütün müslüman kardeşlerle bizleri, bu iyi, has­letleri amel edip kendisinde bulundurarak îmanın süs ve zinetine bürünen­lerden eylesin. Amin. [62]


Tercümesi :


6 - (5) Abdullah ibni Amr (R.A) den mervîdir.

Nebiyyi muhterem (S.A.V) buyuruyor ki;

«Müslüman (o kimsedir ki), dilinden ve elinden müslümanlar salim olan

ur görmeyen) kimsedir.

-- Muhacir de (o kimsedir ki). Allanın (C.C.) yasak ettiği şeyi terk eden

kimsedir.» Bu Buhârinin lafzıdır.

Müslimin lafzı İse şöyledir :

Abdullah ibni Amr (R.A) dedi ,ki,

«Resûlüllah (S.A.V) e bir adam sordu :

«Hanki müslüman daha hayırlıdır?

— Resûlüllah (S.A.V) cevaben şöyle buyurdu :

«(Hayırlı müslüman) o kîmsedirki, dilinden ve elinden müslümanlar sâ-Hm olur.» [63]


Îzahat


Râvî Abdullah ibni Amr (R.A.) kimdir?

Abduilah ibni Amr (R.A), babası Amr ibni As (R.A) dan evvel müslü-man olmuştur. Babası ile kendi arasında onbir (I!) yaş farkı vardır. Musan­nif Hatibi Tebrizi ise, babası Amr Abdullahdan 13 sene yaş farkı ile büyük

olduğunu beyan etmiştir. Bir kavilde de, babası on iki (12) yaş büyük de­nilmiştir.

Hz. Abdullah (R.A) gayet âlim ve son derece âbid idi. Ömrünün son za­manında gözlen ama (kör) olmuştur.

Hadîsi şerif bilgisi, sahabeden Ebî Hüreyreden çok idi. Zira Hz. Abdul-İah hadîsi şerifleri yazardı. Ebî Hüreyre hazretleri ise, ezberine alır yazmaz­dı. Ezberlenen unutulabildiğinden bâzı hadîsi şerifler hafızasından silinirdi. Fakat Hz. AbduÜah dâima yazdığı hadîsi şerifleri tekrar okur ve ezberinden zâyî etmezdi. Bu şekilde izahı, bizzat Hz. Ebî Hüreyre (R.A) beyan etmiştir.

Gerçek böyle olmasına rağmen Hz. Abdullah (R.A) den rivayet edilen hadîsi şerif adedi, Ebî Hüreyre (R.A) den rivayet edilen hadîsi şeriflerden azdır. Hz. Abdullah (R.A) dan rivayet edilen hadîsi şerif, yedi yüz (700) ka­dardır. Halbuki Ebî Hüreyre (R.A) den rivayet edilen hadîsi şerif adedi, beş-bin (5000) in üzerindedir.

Ebî Hüreyre (R.A) hakkında gerekli îzahat, üç numaralı hadîsi şerifin altında beyan edilmiştir.

Hz. Abdullah (R.A) kitablan çok okurdu ve hadîsi şerifleri yazmak için peygamberimizden izin istemişdi. Resulü Ekrem efendimizde bu hususda gerekli İzni beyan etmişlerdi.

Hz. Abdullah (R.A) Hicretin altmış beş veya yetmiş üç senesinde Mek-ke-i mükerreme de veya Tâifde veya Mısırda vefat etmiştir. Allah ondan Râzî olsun ve Rahmeti rahmana vasıl olsun. Amin.

Hadîsi şerif de beyan edildiği üzere, hakîki müslüman, müslüman kar­deşlerinden hiç birine söverek, lanet ederek, gıybet bühtan, nemmarn ve iftira gibi kötülükleri söylerek dili ile zarar vermez. Böyle yapan kimselere, iyilik îavsiy eder ve ıslahları Üe meşkul olur.

Keza hakîki müslüman, dövmek, vurmak, öldürmek, yıkmak, parçala­mak, kakalamak, itelemek, bâtıl ve küfürleri eli ile yazmak ve bunlara ben­zer kötü ve 'haramları eli ile işleyerek hiçbir müslüman kardeşine zarar vermez. Zira müslüman, iyilik ve (ihsanda bulunur.,

Müslümanlara ezâ ve cefâ ekseriya dil ve el ile yapıldığından hadîsi şerifde de bu iki âza zikredilmiştir. Ayrıca dili elden evvel zikretmekte bü­yük ehemmiyeti hâizdir. Zira dil iie ezâ vermek daha çok kolay ve daha yo-rası ağır olduğu görülür. Dilin yarası unutulmayacak kadar güç olması ve^ diğer azaların günaha girmesine başlıca sebeb olması hasebiyle dili elden efvve zikretmiştir.

Dilim! seni dilim dilim difsem seni,

Cennette sende Cehennemde sende ah hıfzedebilsem seni.

Bir Beyt de de şöyle denilmiştir :

Kurşun yaralarının tedavisi vardır,

Fakat dil yarasının tedâvîsf yoktur.

Ebî Saîd el-Hudrî (R.A) den mervî bir hadîsi şerifde Resûlülloh (S.A.V)

buyurmuştur.

«Ademoğlu sabahladığı vakit, bütün azaları dile lisânı hal İfe İltica ve talebde bulunarak şöyle der (ler); Bizim hakkımızda Allahdan kork, zira bizim istikâmetimiz sana bağlıdır. Eğer sen doğruiursan bizde doğruluruz. Ve eğer sen eğrilirşen bizde eğriliniz.» (Tirmizî)

Evet insan oğlunun diti her yönüyle en kıymetli varlıklardandır. Fakat o dil ile îman kazanıldığı gibi küfürde kazanılmaktadır. Bu sebebden her Alla­nın günü sabahleyin bütün âza ve organlar, dile hallerini arz edib Allahdan hakkı iie korkmasını ve bütün amellerin çözüm ve cürüm noktası o küçücük cirimli dilin hareketine bağlı olduğunu bildirmektedirler.

Büyükler bir sözlerinde şöyle demişler, «Efllsan, cirmühü sağtrün ve cürmühû kebîrun : Dil, cesed ve cirmi küçük, fakat cürüm ve günahı büyük oian bir varhkdır.»

«Belâ ve musibet, dil ile konuşmaya bağlıdır.»

Diğer bir hadîsi şerifde de şöyle buyurulmuştur :

«Allâha ve âhiret gününe inanan bir kimse, ya hayır söylesin veyahut sükût etsin.»

Büyükler de hikmetli sözlerinde yine şöyle demişler :

«İnsanın belası, dilindendir. Bîr kimsenin aklı tamam oldumu, kelam ve sözü onksan ve az olur. İnsanın selâmeti, dilini, muhafaza etmektedir. Ve bedenin sıhhati, sükuttadır, Dilin muhafazası, insanın rahatlığıdır. Çok konuşan insan, helak olur.»

Hulâsa-İ kelam İmanlı, ihlaslı ve ibâdetine devam eden her müslüman; diliyle, eliyle, ayağı İle, kalbi ile ve diğer azaları ile müslümanlara eziyet et­mez. Dâima iyilik eder ve iyilik temennisinde bulunur. Zira hakka îman ve iyi ameller, ono iyiyi ve güzeli yapdırır.

Hadîsi şerifde beyan edilen «muhacir» kelimesinin tarif ve îzahı gayet stirihdir. Ayrıca birinci hadîsi şerifin izah kısmında bir nebze açıklama yapıl-mıştır. [64]


Tercümesi :


7 - (6) HZ. Enes (R.A) den rivayet olunmuş, demiştirki: Resûlullah (S.A.V) buyurdu :

«Hiç biriniz : beni babasından, evlâdından ve insanların hepsinden daha fazla sevmedikçe îman «tmiş olmaz.»[65]

(Bu hadisi şerifi, Ahmed bin hanbel, Nesâî ve İbni Möce de zikretmiş­lerdir.) [66]


İzahat


Ravî Hz. Enes kimdir?

Enes (R.A) Medînei münevveredeki hazrec kabilesinin Ne^câr soyundan Mâlik bin Nazrın oğludur. Ensârı kiromdandir. Resulü ekrem sallallâhü aleyhi veselleme medîne-i münevvere hayatında on sene hizmet etmiştir vo kendiside hizmete başladığında on yaşında idi.

Resulü Ekrem efendimiz medîne-i münevvereye teşrif ettiklerinde Hz. Enesin validesi oğlunu getiriyor ve diyorki :

«Ya Resûlellâh! bu çocuk sana hizmet etsin. Bunun için dua buyurun.»

Bunun üzerine Resulü Ekrem (S.A.V) efendimizde şöyle dua ediyor :

«Ey Allâhım! bunu mal ve evladında mübarek kıl. ömrünü uzun eyle ve günahını bağışla.»

Hz. Enes bizzat diyorki : «kendi sulbumdan doksan sekiz çocuğumu toprağa gömdüm. Benim ağaçlarımın mahsulü senede iki sefer olurdu. O ka'-dar yaşadımki, nerede ise hayatımdan usanmıştım. Bu sebebden de duanın dördüncüsünü yani günahımın bağışlanmasını umuyordum.»

Yüz sene veya yüz (100) seneden fazla yaşadığı yazılıyor, sahâbe-i ki­ramın en son vefat bdenlerindendir. Vefatı Basrada hicretin doksan üç (93) târihinde vuku bulmuştur.

Basraya insanlara îlmi fıkhî tâlim etmek için, Hz. Ömerin hilâfeti za­manında gitmişti. Allah ondan razî olsun.

Hadisi şerifde beyan edildiği üzere bir kimsenin îmânı kamil ile mü­min olabilmesi için, kendi nefsinden, baba ve annesinden, evlat ve ahfa-ttndan, aile efradı ve bütün insanlardan en çok sevdiği ve seveceği kimse, Muhammed aleyhisselam olacaktır. Aksi takdirde kemalli bir îmana sahip olamaz.

8u husus Kur'anı kerimde şöyle beyan edilmiştir :

«Peygamber, müminlere nefislerinden daha evladır.» Ahzab sûresi, 6

Diğer bir âyeti kerime meâii :

«Ey Habibim! (Allah ve Resulü yolunda hicreti terk edenlere) deki: baba larınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kanlarınız, soylarınız, kazandığınız mallar, geçersiz hale geleceğinden korktuğunuz bîr ticaret, hoşunuza giden mes­kenler, Size Allah ve resulünden ve onun yolunda cihaddan daha sevgili ise, artık ilahi emir (azabı ilahi) gelinceye kadar bekleyin. Allah (c.c.) fasıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.» Tevbe sûresi, 24

Buradaki sevgi insanların yaratılış itibârı ite olan tabî-i sevgi değil bel­ki aklî ve îmânî sevgidir. Zira insanların tabiatında kendini sevme ve be­ğenme hali tab'an vardır. İnsanlar arasındada denirya «İnsan kendini be-

ğenmese çatlar ölür.» Yaratılış itibarı ile her insanda bu hai vardır. Yaratı­lış itibarı ile iç güdünün hali bir nevi zoraki olan haldirki, teklif dışı ve nefsin takati yetmiyeni teklif etmez.

Fakat bu tabii hai aklın kemâle ermesi ve îmanında kemal derecesine ulaşması ile, kişi kendisinin derece ve mertebesini bilir. Ondan sonrada kendisinden daha kemalfı ve faziletli kimseleri takdir eder. Yine halk ara­sında bir ata sözü vardır; «Altının kıymetini, sarraf biiir.»

Evet fazilet ve yüksek mertebe sahibi dünyanın efendisi ve sevgilisi olan Peygamberimiz Sallallahü aleyhi vesellem efendimizide her şeyinden fazla seven ve sevecek o!an ancak ve ancak îmanda kemale erişmiş olan kimsler olabilir. İmanı zaif olanlar ve kamil bir akla sahip olmaynlar, elbette nefislerinin arzularını, herşeyin üstünde tutacaklardır. Hatta nefislerinin arzu ve isteklerine taparcasına hareket edeceklerdir.

Nitekim bir âyeti kerimede şöyle buyurulmuştur :

«(Ey Habibim!) Şimo'ıi o kimseyi gördünya : (doğru yolu bırakıp keyfine taparcasına) zevkini kendisine ilah edinmiş.» casiye sûresi, 23

Şu halde Alfanın Resulünü seven onun sevgisini her şeyin üstünde tu­tar. Onun sünnetlerini sever, yapar ve onun sünnetlerini işleyen kimseleri sever ve sünnetin yayılmasına yardım eder ve bütün hayatını, Resûlüllaha tâ­bi kılar veya tâbi kılmaya çalışır.

Peygamberimizin sevgisini taşımanın en bariz örneğini şu olayı okuya­rak anlamaya ve yaşamaya çalışalım :

Ashabı kiramdan Abdullah bin hişam (R.A) diyorki,

«Bir gün Resûlüllah (S.A.V) ile beraber bulunuyor idik, kendileri Ömer bin e! hattabın (R.A) elini tutmuşlardı. Hz. Ömer : «Ya Rasûlallah! zatı ne­bevinizi nefsimden başka her şeyden daha ziyade severim.» dedi.

— Bunun üzerine rasulu Ekrem efendimiz şöyle buyurdular :

«Nefsim yedi kudretinde olan zatı bariye yemin ederimki, benî nefsin­den de ziyade sevmedikçe, kemallt îmana mazhar olamazsın.»

Peygamberimizin bu hitabı üzerine Hz. Ömer (R.A) in kalbinde başka bir hal tecelli etti :

«Ya Resûlallah! AHâha yemin ederimki, ben şimdi zâtı nebevinizi nefsim-dende ziyâde severim.» dedi.

Resulü Ekrem (S.A.V) efendimizde buyurdu ki : . «İşte ey Ömer! Şimdi îmanın kemal derecesine ulasdi.» [67]


Tercümesi :


8-{7) Yine Enes (R.A) den mervidir, diyorki;

Nebiyyi muhterem (S.A.V) buyurdu :

«Kimde, üç şey bulunursa îmanın tadını tatmış olur. (Onlarda) :

a) Allah (C.C.) ile Resûlullah (SAV) kendisine başkalarından daha sevgili otmak,

b) Bir kimseyi yalnız Allah için sevmek,[68]

c) Allah (C.C.) onu küfürden kurtardıktan sonra (İmana kavuştur-dukdan soma) yine küfre dönmekten ateşe atılacakmışcasına hoşlanma­maktır. (küıYe dönmeyi kerih görmektir).» [69]


İzahat


Râvi Hz. Enes. (R.A) hakkında malumat, yedinci (7). hadisi şerifde zik­redilmiştir.

Bu hadisi şerifde imanın tad ve zevkinin müminlerde olabilmesi için, Allah ve Resulünün sevgisi bütün sevgilerin üstünde olması, bir kişiyide Aüah için sevmenin gerektiği ve îmandan çıkıp küfre girmeyi, ateşe atılma­yı kerih gördüğü gibi kerih görmekle mümkün olabileceği beyan edilmiştir.

a) Birinci maddede beyan edilen halin değişik şekli oian Allahı sevip onun Resulünü sevmeyen veya Allaha inanıp itaat eden kimselerin Peygam­ber efendimize inanmayan veya itaat etmeyenler, Allaha inanmış ve itaat et­miş olmazlar. Allaha inanıp sevmenin Alamet ve sıhhati, onun Resulüne inanıp sevmekle ve ona tâbi olmakla mümkün ve muteberdir. Bu husus kur'anı kerimde şöyle beyan edilmiştir :

«(Habibim!) deki, eğer siz Allahı seviyorsanız, hemen bana uyunki, Al-lahda sizleri sevsin ve günahlarınızı bağışlasın» Ali imran, 31

Atlah ve Resulüne inanmanın tadına ulaşan kimseler ağızlarına balı alan kimselerin balın tadı ile mütelezziz oldukları gibi, îmanın lezzet ve zev­kini her şeyin üstünde görürler,

b) Bir kimse, diğer bir kimseyi, dünyevi, şehvanî ve nefsâni hiç bir menfaat karşılığında veya düşüncesinde olmadan sâde ve sâde mümin kardeş olduğu ve İstikametti bir imana sahip olmasından dolayı Allah rı­zası için sevmesi, en doğru ve en güze! sevgidir.

Bu sevginin belirti ve alâmetlerinden bazıları şunlardır; Bir kimsenin her hangi bir istek ve arzusu o sevdiği kardeşinde olur, onunda verme­mesi veya müsbet karşılamaması halinde ona darılıp gücenmemesi, onu makul karşılaması halidir.

Meselâ :Ûdjünç para, mal ve saire veya kız istendiğinde bu istekler verilmeyince veya red edilince gücenip dartlmamak gerekir. Darılıp gücenme olursa Allah için sevmenin olmadığı ortaya çıkar. Ancak böyle münâ­sebetlerde karşılıklı saygı ve sevgi hudutları muhafaza edilmek kaydida şürttır.

Şayet biri arz ve ihtiyacda bulununca diğer birisi ona bed muamele yaparsa, bu takdirde o kimseye hakaret ve eziyette bulunmuş olur. Öyle oluncada karşılıklı sevgi va saygı bağlan ortadan kalkmış, olur.

Ama böyle bir hal yok iken sâde arzu ve istekler müsbet karşılanmadı diye gücenilirse veya sevişme anında yapılan ikram ve yardımlar sayılarak başa kalkılırsa, işte bu sevişme Allah rızası için olmayan sevişmedir.

Allah için sevişme nimetine erişen mümin kardeşler, bir birlerinin ku­sur ve ayıblarını karşılıklı bağışlarlar, doğru yolu tavsiye ederler, kötülük­ten men ederler, selamlaşırlar, birbirlerine ziyarete ve yardıma koşarak şifa dileklerinde bulunurlar. Akşam sabah bir birlerinin sevinci ile sevinir­ler ve üzüntüleri ile hüzün ve kederlenirler. Bir birlerinin ırz ve namusla­rını korumaktada âzami gayreti sarf ederler.

Cenazeleri olduğunda her işlerini terk edip o cenazenin teçhiz, tekfin ve defnine ait işleri canı gönülden yaparlar.

Hulesâ-i kelam Allah için sevişen mümin kardeşler, belki öz soy sop kardeşliğinden daha tatlı ve daha neşeli bir hayat yaşantısında olurlar.

c) Tman nuruna kavuşan bir müminde, bu îmanın zevk ve tadını Al­lah muhafaza bir gün gaybeder din ve îmandan çıkarak küfre giderim korkusu ve ızdırabı ona ateşe atılmak kadar ve hatta ateşe atilmakdan daha kötü gelirse, işte o kimsede îmanın tadına erişmiş olur

Öyle ya fani dünyanın kazançlarının en kıymetlisi olan ve ebedî alem için yegane sermaye kalbin huzur, sükûnu, ruhun kıdası îmanı kaybetmek elbette en korkunç ve tehlikeli zararlardandır. Beikide kişiye, ateşe atıl­ması, imanı gaybetmekten daha ehven gelir. Zira dünya ateşine atılmak ve yanmak, imanı gaybedipde ahirette ebedî ateşe atılmaktan daha güç de­ğildir. Dünya ateşi hem geçici ve hemde âhiret ateşinden yetmiş (70) de­rece aşağıdır.

Bu sebeblerden dolayı akıllı müslüman, imanına iyi sahip olur. Küfür icab eden her kelime, fiil ve inançlardan kaçınır. Kazanılmış sermaye ve mal bile her hangi bir sebeble tamamı yok olup gitse, sahibini perişan edip jzdırab ve dertlere sürükleyebilir, Halbuki bu fani dünyanın fani varlığın­dan bir gaibdir.

Ebedi alem olan âhiretin yegâne sermayesi oian imanın yok olup git­mesi ise, elbette en büyük gayıb ve en ızdırablı dertlerdendir. Zira ce­hennemden kurtulup cennet ve cemali Nahiyeye nail olmanın tek serma­yesi kâmil ve muhkem îmandır.

Nitekim cenâbu hak Kur'anı kerimde şöyle buyurmuştur :

«O (Kıyamet) gününde ne mal fayda verir. Nede oğulları!

— Ancak Allah a halis ve pak bir kalb ile (imanla) varan kimse müs­tesnadır. (Onlara îmanları fayda verir).» Şuara sûresi, 88-89

İmanın tehlikesi olan küfür ve çeşitlerini en geniş şekilde «Müfteka tercümesi» adlı eserimizin ikinci cildinin «Mürted babı» altında izah edip naklettiâimizi hntırintın? naklettiğimizi hatırlatırız. [70]


Tercümesi


9 - (8) Abdulmuttalibin oğlu Abbas (R.A) den mervîdir, demiştir; Resûlüllah (S.A.V) buyurdu ki :

«Allâhı (C.C.) Rab, islâmı din ve Muhammedi (A.S) Resul (kabul ede­rek) râzî olan kıimse, îmanın tadına erişmiştir.»[71]


İzahat


Ravi kimdir?

Hz.1 Abbas (R.A) peygamberimizin amcasıdır. Peygamber efendimiz den yaş itibarı ile iki sene büyüktü.

Bir gün Hz. Abbasa soruyorlar : «Senmi büyüksün, yoksa nebiyyi ek-rem sallallahü aleyhi vesellemrrii büyüktür?»

Gayet zeki, idraklı ve ilmî metanete sahip olan Hz. Abbas, hemen şöy­le cevab veriyor :

«O (Peygamber saliallahü aleyhi vesellem) benden büyüktür. Ben on­dan yaşlıyım.»

Hz. Abbas, cahiliyyet devrinde reis idi ve mescidi haramın îmar ve ta­miri ona verilmişti. Oraya gelenleri sulama salahiyyetide onda idi.

Hz. Abbas, İslama cok evvel girmişti, fakat gizlerdi. Gönülden istemediği halde mükrehen bedir savaşına bile çıkmıştı. Bu sebebden dolayı Rasûlü Ekrem efendimizde onun hakkında ashabına şöyle buyurmuştu :

«Kim Abbasla karşılaşırsa, onu öldürmesin. Zira o müşriklerle gönül­den istemiyerek çıkmıştır.»

Hz. Abbasın vefatı, Medine-j münevverede kendisi seksen sekiz (88) yaşında iken hicretin otuz ikinci senesinde Recebi şerifin on iki (12) sin­de cuma günü vuku bulmuştur. Ve cennetülbakîa defnolunmuştur Allahü-teâla ondan razı olsun ve bizlere şefaatini ihsan etsin. Amin.

Hadisi şerifde beyan edilen hakikatlar, bir kimsenin gönlü, Allahı rab tanımaya kanaat eder, kalbi rahat eder göksü genişler ise, o kimse Allanın her işlediğini hoş karşılar, bela ve musibetlerine sabreder, nimetlerine kar­şıda şükreder, kaza ve kaderi ilâhîsine râzi olur, onun verdiği veya men edip vermediği şeylerede boyun eğer hoş karşılar, isyan etmez, bir hikmet ve sebebin olduğunu düşünerek hayır yolunu bulur.

Şayet, puta, ateşe, leşe, ölüye, paraya, karıya, makam ve mansıba gönlü bağlanırsa, bu takdirde putpereslerden olur.

Birde İslama razi ve kanî olan mümin, islamın şer'i hükümlerine imtisal edip emri ilahileri yapar, nehyi ilahilerden kaçınır, ve Muhammed Aley-hisselamın hak teâla tarafından Resul olarak gönderildiğine gönlü razi olup itminan olan kişide onun sünnet ve adaplarında ona tabi olur, onun ahlak ve yaşantısını kendisine rehber edinir, dünyadan çekinmesini kendi­sinde bularak ahireti unutmaz. Bütün yaptıklarının ahirette hesabını vere­ceğini düşünerek îmanın tadını bulmaya çalışır.

İşte bu temiz gayeler esasına bağlı olan her mümin, taşıdığı imanın tadını vücudunda bulur. Mânevi zevklerin içinde huzur ve neş'e ile yaşar. Ve nihayet bu mânevi zevkin en büyük semeresi olan ahiret saadetine nail otur. Allahda istikametli imanının karşılığında o kulun razi ve hoşnut ola­cağı cennet, nimet ve cemali ilahisini lütfeder.

Hadîsi şerifde şu mealdâki âyeti kerîmelere işaret vardır :

«Allah onlardan razı ve onlarda ondan (Allahdan) râzt ve hoşnuttur­lar. İşte bu (mükâfatlar ve Allanın rızası) Rabbisinden korkanlara mahsus­tur.» Beyyine sûresi, 8

Diğer âyeti kerîme meali :

«Ve (Bugün) size din olarak, İslama razî oldum.» Mâide sûresi, 3

«Kim, islamdan başka bir din ararsa, o istediği din, asla kendisinden kabul olunmaz ve o ahiretde ebedî zarar görenlerdendir.» Ali İmran sûresi, 85[72]


Tercümesi :


10 - (9), Ebû Hüreyre (R.A) den rivayet olunmuştur, dediki ;

Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :

«Nefsi muhammediyem yedi kudretinde olan Allahüteâllaya yemin ederimkî, bu ümmetten (ümmeti dâvetden) yahûdi ve hjrıstiyan bir kişi be­ni işitmez, Sonra Peygamber olarak gönderildiğime îman etmeden ölürse, işte o kimse, ancak cehennemin yaranından olur.» [73]


Îzahat


Ravî Ebî Hüreyre (R.A) hazretlerinin hai tercümesi, kısada olsa yukar­da üçüncü hadîsi şerifin îzah böiümünde zikredilmiştir.

Hadîsi şerifin ilk cümlelerinde mes'elenin ehemmiyetine binâen Resu­lü Ekrem sallallâhû aleyhi vesellem efendimiz, hâltkı zülcelâla yemin ede­rek başlamıştır.

Yahûdî ve Hıristiyanlar, Peygamberimizi Peygamber olarak tanıyıp inanmadıkları haide ölürlerse, küfür üzere öldüklerinden cehennemliktir­ler. Zira onların Alfaha îman edip sevmelerinin alâmet ve esası, cenâbu hakkın en son olarak gönderdiği peygamber olan Muhammed aleyhisse-lâma ve onun getirdiği Kur'anı Kerîme inanmalarıdır. Aksi takdirde Kur'-anı kerîmde cenâbu hakkın buyurduğu ve peyğamberimizinde yukardaki mübarek sözünde beyan ettiği üzere kâfirlerdir, ve küfürlerinden dolayıda cehennem odunudurlar.

Yahûdî ve Htnstıyan«keferelerinin durumları kur'ant kerimde şöyle be­yan edilmiştir :

«Ey ehli kitaplar (yahûdî ve Hıristiyanlar}! Niçin hakkı bâtıl ile karış­tırıp örtüyor ve (Muhammed aleyhissefâmın hak peygamber olduğunu bil­diğiniz haide) hakikati gizliyorsunuz?.» Ali tmran sûresi, 71

Alitîmran sûresinin, 64-70 âyetlerimde mutlaka okumak gerekir. Zîra bu âyeti kerimelerde yahûdî ve Hıristiyanların, küfür ve fenalıkları, en güzel şekilde îzah edilmiştir.

Hadîsi şerifde geçen «ümmet» kelimesinden m^kaad, ümmeti davet­tir. İslâmı kabul etmeyip, peygamberimize inanmayan vnhûdî ve Hıristiyan cinsinden olan ehfi kitap kefereler, en son peygambere ve onun getirdiği hükümlere {Kur'anı kerim ve sünnetlere) inanmaları için islâma davet edil­diklerinden bunlara «ümmeti davet» denilmiştir.

Fakat en son din olan islamı ve bütün hükümlerini kabul eden üm­meti muhammede, «ümmeti îcâbet» denir. [74]


Tercümesi :


11- (10) Ebû Mûsâ el'Eş'ari (R.AJ den mervidir, şöyle demiştir :

Resûliuh (S.A.V) buyurduki!

«Üç kişinin ikişer ecri vardır. (O kimselerde şunlardır) :

a) EhM kitabdan bir adam oiubda, hem kendi Peygamberine, hemde Muhammet (S.A.V.) e iman eden kimsedir.

b) Birinin mülkü olan köledirki, hem Allahü teâlantn, hemde efendile­rinin hakkını edâ ettiğinde (O da iki ecre nail olur).[75]

c) Üçüncüsüde öyle bir adamdırki, kenöi yanında tasarruf edebile­ceği bir câriye bulunurda onun terbiyesini (yumuşaklıkla ve şiddetden uzak olarak güzel güzel) terbiye eder, tâlimini (yine rıfk ile güzel güzel) Sâlîm eder ve sonradan onu âzâd edib nikahla alır. (İşte) böytesininde iki ecri vardır.» [76]


İzahat


Ravi Hz. Ebû Musa Ei Eşr'ari kimdir?

Hz. Ebû Musa Ei Eş'ari (R.A), ismi Abdullah Bin Gaysdır. Mensub oldukları (Eş'ari) Yemen de bir kabilenin ismi olması hasebiyle nisbet edil­miştir.

Bu kabilenin pederlerinin gövdesi kıllı olduğundan sıfatı müşebbehe ismi ile (Eş'ar -çok kıllı) manasını ifade eden kelime ile isimlendirilmiş, son­rada onun evlat ve ahvadina (Eşarî) ve onlara mensup olanlarada (Eş'ariy-yün) denilmiştir.

Ebû Musa (R.A), hicretten evvel müslüman olmuş sonra kendisi ile beraber inanan kardeşleri ve diğer kimselerle tekrar vatanlarına dönmüş­lerdir.

Daha sonra Peygamberimizin hicretinin yedinci senesinde hayberi fet­hi esnasında Habeşistanlı muhacirlerle birlikde Rasûlü Ekrem efendimize kavuşmuşlardır.

Hz. Ömer, Ebû Musa (R.A) ı basraya Vali .tayin etmiştir. Bir çok ül­kelerin fethini sağlamıştır. Hz. Ali zamanında basra valiliği ve ordu kuman­danlığı devam etmiştir. Ancak sonra azl olundular ve sıffiyn olayında ha­kemlik yaptığı zaman, aldanmıştı. Ondan sonrada hemen Mekke-i Mü-kerremeye gittiler ve orada hicretin elli iki (52) tarihinde vefat ettiler. Üç yüz atmış (360) hadisi şerif rivayet etmiştir.

Hutbelerde hulefâya dua etmek, ilk defa Ebû Musa Eİ Eş'arî hazret-lerinden varid olmuştur. Basra valiliği esnasında Cuma hutbesini okuduk­ça Hz. Ömerül Faruk (R.A) a dua ederlerdi. [77]

Daha sonra bu duanın benzerini ibni Abbas (R.A) Hz. Alinin hilafeti zamanında kendisinin basra valisi olduğu zaman cuma günü hutbede halife hazreti AN hakkında «Allahümmensur Aliyyen-Ey Allahım! Aliye yardım et» duasını yapardı. Aynı eser sahife, 22

Hadisi şerifde beyan edilen iki ecir alacak üç kişiyi kısa kısa açıkla­maya çüiışaltm;

a) Yahûdî ve hırıstiyan taifeleri gibi ehli kitapdan olan kimselerin da­ha evvel kendilerine Peygamber olarak gönderilen Hz. Musa ve Hz. İsâya inanmalarından sonra en son Peygamber Muhammed Aleyhisselâmada inanmaları ile iki ecre nail olacaklardır.

Ecrin birisi, daha evvel gönderilen mübarek Peygamberlere onların getirdikler1 hükmü ilâhilere inanmaları, diğer bir*ecrü mükâfatda, tevrat ve incilde ismi ve vasfı beyan edilen ve en son Peygamber olarak gönderile­ne en güzel şekilde ihlasla inanmalarıdır.

Her iki ecrin verileceği Kur'anı kerimdede şöyle beyan edilmiştir : «Kur'andan evvel kendilerine kitap verdiklerimiz (Yahudi ve hınstıyan-lardan bazıları) Kur'ana îman ediyorlar.

— Onlara Kur'an okunduğu zaman; Biz buna îman ettik. Şüphesiz bu Rabbıimiz tarafından inzal edilen hak kitapdır. Doğrusu biz Kur'anı size okumadan evvelde müslüman olmuş idik, dediler.

— İşte bunlar, hem kendi kitaplarına, hemde kur'ana îman hususun­da gösterdikleri azm (ve sebatla, yapılan eziyetlere) Sabırlarından dolayı mükafatları iki kat verilecektir. Bunlar kötülüğü iyilikle defederler ve ken­dilerine verdiğimiz rızıkdan infak ederler.» Kasas sûresi, 52-54

Birde Peygamber (S.A.V) efendimizin Hirakle yazmış olduğu mektup-da şu cümle var idi :

«Müslüman ol, Allâhü teala sana ecrini iki kat verir.»

b) Bir ağanın hizmetçisi olan kölede, hem Allâhü tealaya kulluk vazi­fesini yaparak namazını kılar, orucunu tutar, zengin ise zekatını verir, ha­ram ve halellara riayet eder ve teşbih, tehlillerine devam eder hemde ağa­sının hizmetinde koşar isyan etmezse, bu köle ve hizmetçide aym iki ecri mükâfata nâii olur.

Keza bir işçide ağasına itaat eder yediği ekmeği hela! etmeye çalışa­rak doğru ve dürüst olur, aynı zamanda Allâhın emirlerini yapar, nehile-rinden kaçınırsa, işte bu işçi de iki ecre nail olur. Birisi Allâha kulluğundan, diğeride işini gördüğü ağasına itaatındandır.

Bir dâirede çalışan memur, bekçi ve emsali kişilerde, çalışdığı kapıya nankörlük etmez, Allâhc kulluk vazifesi ile âmirlerine itaat ederlerse, bun­larda iki ecre nail olurlar.

Peygamberimiz (S.A.V) efendimiz bir hadisi şeriflerinde buyurmuştur ; «Bizim küçüğümüze merhamet etmeyen ve büyüğümüze hürmet ve saygıda bulunmayan, bizden değildir.»

Evet müslüman büyük ve amirine, ağası ve babasına, itaat etmekle mükelleftir. Ancak ağa, baba, âmir ve iş verenler haram ve yasak olan şeyleri buyurursa, bu takdirde onlara itaat edilmez. Zira Allâha isyan olan yer ve şeylerde kula itaat etmek haram ve künah olur. Bu husus hem âyeti Nriyme ve hem hadîsi şeriflerde beyan edilmiştir.

Bir hadîsi şerifde şöyle buyurulmuştur :

«Âflâha isyan olan şeyde, kufa itaat edilmez.»

c) Bir adamda yanındaki cariyesini hem tedip ve din talimini öğre­terek edepli bir şekilde yetiştirir, sonrada bu cariyesini azad edip hürre hanımlar sırasına sokarak iffet ve namusunu korumak maksadı ile aile olmak için nikahlarsa, işte bu adamda iki ecre nail olur.

Ecrin birisi, o kadıncağızın tâlim ve terbiyesini sağlamasının karşılı­ğında alacağı mükafattır.

Diğeride câriyelikden âzad edip iffet ve namusunu korumak maksa­dı ile nikahlayıp aile efradına katmasının mükafatıdır.

Bu son maddeden anlaşılmıştırki, bir kimsenin kendi evinde ve aile­sinin himayesinde büyütüp terbiye- ettiği kız çocuğunu, o evin erkeği ola­bilir. Ancak sıhriyyet ve akrabalık icabeden haramlıklar olursa, nikahlan­mak haram olur. Bu meselenin daha geniş izahı «Mülteka Tercümesi» ad­lı eserimizin birinci cildinin «Nikah bahsinde» ve «nikahlanmaları haram olanlar babında» mezkûrdur.

Köle : İslam ve îmanı yükseltip yaymak için kâfirlerle harb esnasın­da esir alınan ve harbde bulunan müslüman askerlere hıssaları nisbetin-de taksim ve teslim edilen erkek kimselere «köle» denir.

Câriye ; kölenin tarifi şeklinde kâfirlerden esir alınan kadırvlara da «câriye» ismi verilmiştir.

Köle ve câriye ve hükümleri ile ilgili geniş malûmat, fıkıh kitablarında mezkurdur. [78]


Tercümesi :


12 - (II) İbni Ömer (R.A) den mervidir, demiştir :

Resûlüllah (S.A.V) buyurduki :

«AlEâhdan başka hak ilah olmadığına ve Muhammedin Alfanın Resulü olduğuna (dil-ile) şehâdet etmeleri oluncaya kadar. Namazı dosduğu kılın-caya ve zekatı edâ edinceye kadar insanlarla muharebe etmekle emro-lundum.

— Onlar, bunları yapınca müsiümanlar hakkının iktizası (olan had­ler) islam hakkı müstesna olmak üezere, canlarını ve mallarını benim elim­den kurtarırlar, (içlerindeki kalblerinin-niyyetlerinin) işlerimin hisâbına ge­lince, oda Allâha aittir (zira içden olan niyyet ve gayeleri Allah bilir).»[79]

— Fakat müslim, «Ancak i s la m in hakkı müstesnadır.» Cümlesini zik-retmemiştir.[80]


İzahat


Ravi ibni Ömer hakkında kısa izahat, dördüncü (4) hadisi şerifin al­tında zikredilmiştir.

Hadisr şerifde kelime-i şahadeti söyleyinceye, namazı dosdoğru kı-lıncaya, orucu tutup, zekâtı edâ edinceye kadar insanlarla muharebe et­me meselesini şöyle anlamak icab eder :

Burada zikri geçen «İnsanlar» puta tapan müşriklerdir. Zira kendile­rine kitap verilen yahûdi ve hırıstıyanlar, Allaha şehâdet ederler. Ancak onlar Muhammed Aleyhisselâmı tasdik edip Peygamber tanımadıkça bo-vunları kılıçdan kurtulmaz. Birde tayin edilmiş bir cizye olurda onu edâ etmeyen ehli kitaplardanda kılıç kaldırılmaz.

«Namazı dosdoğru kılıncaya kadar» Cümlesindende şu hükümler an-laşılmaktadır :

a) Namaz kılmayanlar, Islamin şartlarından birisini terk ettiklerinden onlarla muharebe edilmesi gerekir.

b) İmamı şafi-î hazretlerinin beyanına göre, namazı terkedenler öl­dürülür. Zira bilerek namazı terk eden kâfir olur, diyerek fetvada bulun­muştur. Sahabeden ve diğer müctehidlerdende aynı görüşü îzah edenler olmuştur.

c) Namazı kılmayanların, en azından tedib edilip dövülmesi lazımdır. Nitekim İmamı Azam hazretleri, namazı vaktinde edâ edib kılmayanların hapsedilmesi ve namazı kılıncoya kadar dövülmesi gerektiğini beyan et­miştir.

İlgili Fetva :

Namazı terk eden zeyde şer'an ne lazım olur?

Ei-CEVAP... Tazir ve hapis lazım olur. Fetâvâyı Abdun-ahim, C. 1,4 Bu hususda daha geniş malumat, «İslama sokulan Bidat ve Hurafe­ler» adlı eserimizle «Müiteka Tercümesi» isimli eserimizin ikinci cildinde verilmiştir.

Evet namaz, zekât, oruç ve hac gibi îmanın yaşantısını ve alâmetin: ihtiva eden bu ameller, dînin direği, Islâmm şiarı ve müminin en mühim amellerinden birer farzı ilâhîdir. Hadîsi şerifde, «İslâmın hakkı müstesna­dır.» cümlesine gelince, Allâha ve ahiret gününe inanan her mümin, Kur'anı kerimde açık ve kesin olan ilâhi emir ve nehîlerden hiç birini inkâr ede­mez. İstisnasız Kur'anı kerîmin hükümlerinin hepsini kabul eder ve güzel görür.

Şayet Kur'anı kerimde beyan edilen ilâhî hükümlerden herhangi biri­sini bir kişi inkar eder veya tahkir ederse, işte o kimse, islâmın hakkına tecâvüz ettiğinden mürted olur. Öldürülmesi gerekir.

İslâmın hakkına tecâvüz eden kimse, daha evvel kelimei şehâdet ge­tirse dahî, böyle kimse, mürted olduğundan İslâmın kılıcından kendini kur­taramaz. Evvelâ Küfür ve irtidâdından nedamet edib islâmın hükmüne dönmesi teklif edilir. Şayet rucû etmezse, hemen boynu vurulur.

Nitekim bir hadîsi şerifde şöyle buyurulmuştur :

«Bir kimse dînini tebdil eder müfted olursa, onu hemen öldürün.»[81]

Diğer hadîsi şerif meali :

«Allahdan başka ilah olmadığına ve benim onun Resûlu olduğuma şe­hâdet eden bir müsEümanın kanını akıtmak, ancak üç sebebden bîri ile olur.

— (Bunlarda) Zina eden dul (evli veya evlenib boşanmış kimse), cana karşı canla mukabele (kısas) ve dînimi bırakıb cemaatı (islam cemaatını) terk eden kimsenin (mürtetdin kanı helal £>lur.)» Buhârî, Müslim

Hadîsi şerifin bu son cümlesi ile hüküm istinbat edip icrayı hüküm­de bulunan ilk müctehid ve mücâhid, Hz. Ebû Bekir (R.A) olmuştur. Hz. Ebû Bekir Hilafete geçirildiği zaman, bakdıki insanların bir kısmı zekat ver­mekten kaçınıyor. Hemen ashabı kirami toplayıb bir hutbe îrad etti, bu hükmün hakikatini anlattı ve Allâhın emri olan zekatın en azını dahi bı-rakmıyacağını, tek basmada olsa, fakirin hakkı olan zekatı alıp ehline ve­receğini beyan etti.

İşte bu hareket, islâmın hakkı olan zekâtın edası için icra edilmiş en güzel cihad ve mücâdeledir. İslâmin hakkı, kıyamete kadar böylece koru­nacaktır. [82]


Tercümesi :


13 - (12) Enes (R.A) den mervidir, demiştir:

Resûlüllah (S.A.V) buyurduki :

«Bir kimse, bizim namazımızı kılar, kıblemize İstikbâl eder ve kesdiği-mizi yerse. İşte bu müsiüman, Allanın ve Rasûlünün zimmetinde (sigorta­sında) dır. Binâenaleyh Aflâhüteâlânın zimmetinde (olan müslümana dil uzatarak) hainlik etmeyiniz.» [83]


İzahat


Râvî Hz. Enes (R.A.) hakkında gerekli bilgi 7. hadisi şerifin altında zik­redilmiştir.

Bu hadîsi şerifde de gayet açık ve seçik bir şekilde beyan edilmiştir-kt, kıbleye dönüp namazını kılan, kurbanda kurbanını kesen ve kesilme şartlarına riâyet ederek hayvanı kesen ve müslümanfann kesdiklerinr yiyen kimseler^ Ailâhın hâlis kulu peygamber efendimizin sâdık ümmetlerinden dirier.

Binâenalehy böyle müminlere dil uzatıp, iftira ve isnadlarla küfür kelimesini veya kâfir damgasını söyleyip vurmanın asla doğru olmadığını ve olamıyaoağını açıkça ifâde etmektedir. Zira o müminler. Allanın ve Re­sulünün sigortasjndadırlar.

Akâid kitaplarında uzun uzun İzahlar ve misallar yazılmış ve beyan ediimiştirki, ehli kıbleden her hanki bir müstümana asla kâfir denilemez. Günah işleyenlerine âsî ve mücrim denir. Yani mümindirler, fakat günah­kar ve âsî mümindirler.

Esasen akıllı mümin, bu hükümlere mümasil bilgileri kendisinde top­lar, hiç bir mümine «kâfir» diyemez. Zira başkasına kâfir diyenler, kendi­leri kâfir olurlar.

Daha geniş malûmat, «İslama Sokulan Bid'at ve Hurâferler» adlı ese­rimizin birinci cildinde beyan edilmiştir[84]


Tercümesi :


14 - (13) Ebû Hüreyre (R.A) den mervidir, demiştirki :

Bir Ârâbî (bedevi bir arab) Nebiyyi Ekrem (S.A.V) efendimize geldi ve dedi :

«Bana bir amel delâlet et (öğret) ki, ben o ameli işlediğim de Cenne­te gireyim.»

Resûlüllah (S.A.V) de buyurdu :

«Âllaha (C.C) ibâdet edersin ve ona (Allaha) hiç bir şeyi şerik koş­mazsın, farz namazları kılarsın, farz olan zekâtı edâ edersin ve Ramazan orucunu tutarsın.»

Bunun üzerine Ârâbı dediki :

«Nefsim yedi kudretinde olan Allâha yemin ederimki, bunun üzerine hiç bir şeyi ben ziyâde edemem (yâni, bundan fazlasını işleyemem) ve bundan da noksanlaştırmam.»

Vaktaki o Ârâbî döndü gidiyor idi, Nebiyyi muhterem (S.A.V) efendi­miz : [85]

«Bir kimse, Cennet ehlinden bir kişiye bakmakla sürurlanmak isterse, işte bu adama baksın, buyurdu.» [86]


İzahat


Râvî Hz. Ebî Hureyre hakkında üçüncü hadisi şerifde gerekli bilgi zik­redilmiştir.

Hadîsi şerifde beyan edilen Allâha ibâdet ve kullukdaki ihlas ve ona hic bir şeyi şerik koşmamak, îman ve ibâdetin en üstünü ve bütün ha­yırların ekmelidir. Zira îman ve ibâdetin ihlasa bağlı olup şirkin her çeşi­dinden kaçınmak kulluğun en yüksek mertebelerindendir.

Bir âyeti kerîmede meâlen şöyle buyuruSmuştur;

«Her hangi bir kimse, Rabbisine kavuşmayı arzu ederse, sâlih bir amel işlesin ve Rabbisine yapdığı ibâdete hiç kimseyi ortak koşmasın» Kehf sûresi, 110

Şu halde Allâha kul :olan bir kişi. Şirkin eşed ve büyüğü olan puta, ateşe, leşe, resim ve heykele tapmayı yapmadığı gibi şirki hafi olan riya­karlığı (gösterişi) de yapmaz.

Arâbînin sayılan ibâdetlerden fazla eksik yapamıyacağını beyan et­mesi ise, ya daha fazlasını yapmaya takati olmadığındandır veya o ibâdet­lerden fazia veya noksan yapacak olursa, Resulü ekrem efendimize saygı­sızlık yaparak isyan etmiş olacağındandır.

Resûüflâha sorduğu ve taleb ettiği hüküm karşısında hulus ve sadâ-kaîla tesiimiyyetini gören peygamber, o zatı gösteriyor ve «Bir kimse cen­net ehlinden bir kişiye bakmakla sururlanmak isterse, işte bu adama bak­sın» buyruyor.

Bu cümleleri okuyup iyi düşünen her mümin, Allâha ve Resulüne inan­madaki sadâkatini ve ilâhî emirlere itaatinin ne derece olduğunu düşünür. Düşünür ve araştırırda kendinin ihlaslı ve rızayı bâriye uygun ameli olup, olmadığını, dolaysiyle cennet ve cemâli ilâhiyye nimetine nâiliyyetini umar. [87]


Tercümesi :


15 - (14) Abdullah Essekafînin oğîu Süfyan (R.A) den rivayet olun­muştur, demiştirki :

«Ben dedim; Yâ Resülellah! Bana islamdan bir söz söyleki, senden son­ra hiç bir kimseden sormayayım. Bir rivayette senden başkasından (sorma­yayım).

Resûlüllah (SAV) buyurdu :[88]

«Allâha îman ettim, de. Sonrada Müştekim (dosdoğru) ot.» [89]


İzahat


Râvî kimdir?

Süfyan bir Abdullah Es sakafî (R.A), taifli müslüman sahabelerdendir, Resulü Ekrem efendimizle bir çok sohbette bulunmuşlar, rivayet ettiği hadisi şeriflerin en meşhuru yukarda mealini arz ettiğimiz hadisi şerifdir.

Hz. Süfyan (R.A) emirül müminin Hz. Ömer (R.A) in hilâfeti zamanında tâıf valisi olmuştur.

Râvi Hz. Süfyanın saf ve idraklı bir kişi olması hasebiyle resulü ekrem sallallahü aleyhi vesellem efendimize islam hakkında cok fevkalade bir sual soruyor. Öyle bir sual ki, kendisine ve ümmete garenti ve aydınlık getiren bir sual.

Resulü Ekrem efendimizde ona cevab vererek ümmetine nur saçan kıy­metli yolu şöyle tarif ediyor.

«AlEahü teâlaya îman ettim, de. sonrada istikâmet et.»

İman hakkında yukarda cibril hadisi olan ikinci hadisi şerifde gerekli malumat verilmiştir.

İstikâmet : İlahi emirlere imtisal edip nehiylerinden kaçınmaktır.

Bu tarifin içine, kalblerin ve bedenlerin amellerinden oian îman, islam, ihsan ve emsali iyilikler girer. Zira istikamet, bütün eğrilik ve kötülükleri terk edip iyi ve hayır olanlara inanıp amel etmekle olur.

Şayet kötü ve fena olan şeylerden bir şeyin bulunması olursa, bu takdir­de istikamet yok olur. Fenalık ve dalâlet ortada cereyan eder.

İstikamet halinde yaşamak çok güç ve zordur. Zira beşer hak yolda devam edip dünkü gün ve amellerinden bu günkü amelleri daha iyi ve riaha güzel, İslama ve hakkın rızasına uygun olacaktır.

Bu sebebden dolayı Resulü Ekrem efendimiz şöyle buyurmuştur:

«Beni, hûd sûresi kocaltdı.»

Sûre-i Hûdun kocaltmasından maksad, o sûredeki şu maldaki istika­met emri idi :

«Habibim emrolunduğun gibi istikâmet et.»

Resulü Ekrem efendimiz hâşa eğri yolda değildi. Doğru yolda idi. Bura­daki emir her ne kadar Resûlüllahın kendisine isede, «Kızım sana söylüyo­rum, gelinim sana» kabilinden, bu emri ilahi doğrudan doğruya ümmetlerine-dir.

Ama bununla beraber, ilahi emre muhatap olup teklifi ilâhinin en güzel şekilde ifasının güçlüğü elbette Allahın Resulünü düşündürüyordu.

Fahrüddini Razî Hz. diyor ki : «İstikamet, çok güç ve zor bir iştir. Zira İtikat ve inançda cenabu hakkı bir şeye teşbih etmekden, muattal nisbotin-den, suret ve siretlere kıyas etmekden kaçınarak ilâhi emirleri tağyir ve teb­dil etmeden olduğu gibi işleyip'ahlakî görüş ve yaşantılarda ifrad ve tef-riddan uzak olmak üzere gereken çok ciddi bir iştir.»

İmcimi gazali Hz. de diyor ki : Dünyada doğru yol üzere istikamet et­mek cehennem sıratından geçmek gibi güçtür. Bunların her ikiside kıldan ince kılıçdan keskindir.

Nitekim bir hadisi şerifde Resûlüilah (S.A.V) efendimiz şöyle buyur­muştur :

«İstikamet ediniz, gayret ediniz. Zira hakkı ile istikamet etmeğe kadir olamazsınız. Fakat hakkı ile itaata yetişip ulaşılamıyanın hepsi, tamamen terk edilmez.» [90]

Ehli takva mutasavvıflarda şöyle demişler :

«Bir istikâmet, bin kerametten hayırlıdır.»

Evet Peygamber sallallahü aleyhi vesellem efendimiz istikametle emro-lunmuştur. ^erâmet izharı ile emrolunmamıştır. Aslında istikamet sahibi olan her kişide keramet zuhur eder. .Fakat keramet iddiasında bulunan her in­sanın durumuna bakılır. Eğer îtikat ve ameli şeriata uyuyor ve istikamet üze­re devam ediyor ise, keramet olur. Şayet îtikat ve ameli istikametde olma­yıp kötü yolda ise, onun iddiası batıldır ve kendisindeki görülen fevkalade haller, kâfir ve zalimlerde görülen ve «istidrac» ismi verilen zuhuratlar­dır.

Esasen Peygamberlerde Mucize, Velilerde keramet, kâfir ve zalimlerde, istidrac gibi haller her zaman ve devirlerde görülmüştür. Böyle harikalar hakkında gerekli malumat «Islâmda Evliya meselesi ve Hârikalar» adlı ese­rimizde beyan edilmiştir.

İstikamet : Kalbde ve amelde olmak üzere ikiye ayrılır.

a) Kalbdeki istikâmet : doğru ve iyi olan şeyler üzerine kalbin karar ve sebat etme hâlidir.

b) Amelde istikamet : Amellerin, islâmın beyan ettiği doğru yol üzerine olup ihlas ve hulusla yapılma halidirki, riya, süm'a dünyevi bir garaz ve ta­lep olmadan sırf rızayı bari için yapılmasıdır.

Kalblerin istikametli olması, amellerin istikametli olmasını sağlar. Şayet kalbler istikamet üzere olmazsa, amellerde istikametli olmayıp bâtıl ve atıl olur.

Bu hususu Resulü Ekrem efendimiz bir hadisi şeriflerinde şöyle beyan buyurmuşlardır :

«Kulun (Kalbindeki) îmanı, istikametli olmaz. Tâki kalbi istikametli ola. Kalbide istikametli olmaz, tâki dili istikametde ola.»

Hadisi şerifde açıkça izah edildiği üzere, bir kişinin îmanının istikamet­ti olması, kalbinin temiz ve stikarhetli olmasına bağlıdır.

Yine bir kimseninde kalbinin istikametli ve düzgün olabilmesi, dilinin is­tikametli olmasına bağlıdır.

Binaenaleyh bir kimse, dili ile yalan, dolan, iftira, tezvir ve küfür keli­melerini söyler bir tarafdanda «Benim dilime bakmayın, benim kalbim te­miz» derse yalan ve aldatıcı bir ifâdede bulunmuştur. Zira insanın dili, kalbi­nin tercümanıdır.

Şu halde bir kişi, dili ve fîli ile kötülük işleyor veya kötülüğü işleyenleri tasvip ediyorsa, işte o kimsenin kalbi ve niyyetide aynı kötülük içindedir.

Hülasa dünya ve ahiret seâdetini temin etmek için, sağlam bir îmandan sonra istikâmet ve doğruluk üzere olmak kurtuluşun tek yoludur. [91]


Tercümesi :


16 - (15) Talha bin Ubeyduliah (R.A) den mervidir, demiştir : Necit halkından sacı darma dağınık (fakir) bir kimse, Resûlüllah '(S.AV) efendimize geldi. Uzaktan sesini karma karışık duyuyor, fakat ne söylediğini anlamıyorduk. Nihayet (Resûlullaha) yaklaştı. Meğer islâmın ne olduğunu- soruyormuş. (Bu suâline karşı) Resûullah (S.A.V) : «Bir gün bir gecede beş (vakit) namaz» buyurdu.

— (Adamcağız) : «Üzerimde bu namazlardan başka (Namaz da) ola-cakmı?» diye sordu.

— Resûlüllah (S.A.V) :

«Hayır, meğerki nafile olarak kılarsan (yani, kendin fazladan kılarsan başka) cevabını verdi.

— Ondan sonra Resûlüllah (S.A.V) : «Birde senede (biray) Ramazan Orucu» buyurdu.

— (Adamcağız yine) : «Üzerimde bundan başkasıda olacakmı?» diye sordu.

— Ö da (yani, Resûlüllah da) : «Hayır, ancak nafile olarak edâ eder tu­taçsın» cevabını verdi.

— Talha (R.A) derki «Resûlüllah (S.A.V) Zekâtıda ona söyledi.

— (O adam yine) : «üzerimde bundan başkasıda olacakmı?» diye sor­du.

— Yine Resûlüllah (S.A.V) : «Hayır, ancak nafile (sadaka) olarak ve­rebilirsin.» Cevabını verdi.

— Bunun üzerine (Necitli fakir) : «Vallahi bundan ne fazla, ne de ek­sik bir şey yapacak değilim.» diyerek ve arkasını dönerek gitti.

— Resûlüllah (S.A.V) o adamın sözünü duyunca) :[92]

«Eğer doğru söylüyorsa, feîah buldu gitti» buyurdu : [93]


İzahat


Râvî kimdir?

Hz. Taiha (R.A) aşere-i mübeşşereden birisidir. İlk müslümaniardandır. Bedir savaşından başka bütün savaşlarda hazır bulunmuştur. Bedir Mu­harebesinde bulunmadığı halde peygamberimiz önada ganimetten nasîbmi vermişti.

Uhud Muharebesinde Hz. Taiha Peygamber sallallâhü aleyhi veseileme atılan bir kılıcı kolu ile müdâfaa ettiği için çolak kalmıştı.

Hz. Tatha, otuz sekiz (38) hadîsi şerif rivayet etmiştir. Yedisi Buftârî ve müslimde, ikisi Buhâri ve biriside müslümde mezkûrdur.

Hz. Taiha (R.A) Hz. Ali (R.A) nin hilâfeti zamanında vuku bulan ve «Cemel vak'ası» diye isimlenen vak'ada altmış yaşlarında oldukları halde Mervanın oku ile şehid olduîar. Allah ondan rözi olsun.

Yukardaki hadîsi şeîfi sormaya gelen müslümanın hâli, çok dikkat ge­reken ve düşünülmesi lâzım olan haldir. Adamcağız Tâ Necid çöllerinden kalkıyor, gece gündüz günlerce yol yürüyüb geliyor. Ve kendisinin seâdetini temin edecek îman ve amei meselelerini teker teker soruyor. Aldığı cevap­lara itiraz etmediği gibi tam bir inkıyadla, hiç eksiltme ve fazlalaştırmada bulunmadan buyuruiduğu şekilde yapacağını teahhüd ediyor ve gidiyor.

İşte bu hal ve hareket ilim tâlim edenler ve edeceklere, ilim sahibi ulema ve bilginlere sual soracaklara ve sorup öğrendikten sonra ne şekilde hare­ket edilmesi gerektiğini bilmeyenlere, en güzel ve en doğru bir örnektir.

Ataların bir sözü vardır : «Anlayana sivri sinek saz, Anlamiyana davul zurna azdır»

Hadîsi şerifin ihtiva ettiği hükümler hakkında gerekli malumat, baş ta-rafdaki hadîsi şeriflerin îzah bölümünde beyan edilmiştir. [94]


Tercümesi :


17 - (16) İbni Abbas (R.A) den mervidir, demiştir : Abdul kays kavmi (Bahreyn taraflarında) Nebiyyi Muhterem (S.A.V) efendimizin huzuruna geldikleri zaman :

— Resûlüllah (S.A.V) : «Siz, kimlerdensiniz?» yahut «Nerenin cemaatı­sınız?» diye sordu.

— Resûlüllah (S.A.V) : «Hoş geldiniz. (Allah sizi) utandırmasın, Peşîman ettirmesin.» buyurdu.

— Bunun üzerine (Müsafir olan cemâat) : «Ya ResÛlelleh, biz sana yalnız haram aylarda gelebiliriz. ,BUirsinki) aramızda kâfir olan Mudar (ka­bilelerin) den şu cemâat vardır. O halden bize kesin bir şey emir buyurda, geride kalanlarımıza haber verelim, o sebeblede Cennete girelim.» dediler.

— (Nebiyyi Muhterem A.S.V) e, İçkileri (yahut içki kaplarını) da sordu-

— (Resûlüllah; (S.A.V), onlara dört şey emretti ve dört şeydende neh-yetti. Onlara yalnız Allâha İman ile emrettikten sonra;

«Bilirmisiniz her şeyde tek Allâha îman etmek ne demektir?» diye sordu.

— (Onîarda), «Allah ve Resulü bilir.» dediler.

— (Resûlüllah S.A.V) : «AElâhdan başka Hah olmadığına ve Muhamme-din Resûiüllah olduğuna şahadet etmek. Namaz kılmak, Zekat vermek, Ra­mazan orucunu tutmak ve ganimetin beşte birini (1/5 ni) vermektir.» buyur­du.

— Keza onları {dört şeyden yâni) içi sırlı ağzı yanından yapılmış kır­mızı veya yeşil toprakdan yapılmış testi, Testi makamında kullanılan boş kuru kabak, şıra koymak, için içi oyulmuş ağaç parçası, Ziftle {kara sakızla) sıvanmış testi {denilen kaplara, hurma, yahut üzüm şırası : Şarab koymak) dan nehyetti.

— İbni Abbas (R.A) in Müzeffet yerine mukayyer (zift manasına olan kâr veya kîr ile sıvanmış testi) dediğide mervidir.

— Resûlüllah (S.A.V) :

«Bunları hıfzedin ve sizin yanınızda olmayan kimselere haber verin.» buyurdu. [95]

Bu hadîsi şerifin lafzı Buhârinindir. [96]


İzahat


Râvî kimdir?

İbni Abbas (R.A) Peygamber sallallahü aleyhi vesellem efendimizin am­casının oğlu Abdullah (R.A) dır. Hicretten üç sene veya beş sene evvel dün­yaya gelmiştir. Peygamberimizin öhirete irtihalı sırasında on üç (13) veya on beş (15) yaşlarında idi.

Hz. Abdullah (R.A) bu ümmetin en âlim ve fazıllarındandı. Peygamber sallallahü aleyhi vesellem efendimiz bunun ilim ve hikmet sahibi ve fıkıh İfmine âlim olmasına dua etmişti. Tefsir ve tevîlide iyi bilirdi. Peygamberimi­zin yanında çok bulunurdu. Bu sebeble vahyi ilâhiyi getiren cebrâil Afeyhis-selâmı iki sefer 'görmüştü.

Hz. Ömer, halifeliği zamanın da büyük ve dev sahabelerin yanında genç yaşda olan bu zatı yanına olurdur ve kendisi iie istişare ederdi.

Beyaz tenli, uzun boylu, yüzü nurlu ve dili fasih bir zad idi. Ömürlerinin sonunda gözlerine âma arız olduğundan görmezlerdi.

Hz. Abdullah (R.A) bin altiyüz altmış (1660) hadisi şerif rivayet etmiş­lerdir.

Cuma günü hutbede hulefa-i reşidin ve sultanlara dua etmek, sahabe arasında Abdullah bin Abbas tarafından yapılmıştır. Basra valisi iken Haz-reti Ali hakkında dua etmiştir. Bundan evvelde Hz. Ömerin (R.A) hilafeti za-nanında aynı yerde Ebû Musa ef Eş'arî yapmıştı. Bu günkü hutbenin so­nunda veya içinde yapılan emsali dualar, bu zamana ve bu şahısların yap­akları dualara iltihak ve istinad etmektedir.

Hz. Abdullah (R.A) yetmiş yaşlarında oldukları halde atmış sekiz (68) sene-i hicrîde Taifde vefat etmiştir. Allahüteâla ondan razı olsun.

Hadisi şerifin baş tarafında geçen cümlelere dikkat etmek lâzımdır. Zira Resulü ekrem efendimiz, huzuruna gelen misafirlerine kimler oldukla­rını soruyor.«ve merhaba hoş geldiniz. Allah sizi utandırmasın, peşiman et­tirmesin» diyerek iltifat ediyor ve haklarında hayırlı duada bulunuyor.

Bir müslümanın huzuruna veya ev ve dükanına bir müsafir geldimi, böyle iltifat edip iyi mukabelede bulunarak hal ve hatırlarını sorup dilek ve temennilerine takati nisbetinde cevab vermek gerekir.

Rasûiüllahm huzuruna glen misafirler her zaman gelemediklerini an­cak tâ eski devirlerden beri devam ede gelen ve insanında ilk zamanların­da muharebe etmenin haram olduğu malum olan zil'kâde, zilhicce, muhar­rem ve receb aylarında ancak gelebildiklerini beyan etmeleri, şâyani dik-katdır. Zira diğer aylarda geilrlerse, kâfirlerden mudâr kabilesinin tecavu-zuna uğrama tehlikesi olduğu anlaşılıyor.

Burada muharebe etmenin haram olduğu aylar hakkında bir kaç satır izahatta bulunalım.

Kur'anı keıimde şöyle buyurulmuştu :

«Muhakkak gökleri ve yeri yarattığı günden beri kesin hükmünde ay­ların sayısı, Allah katında on iki (12) aydır. Onlardan dördü (zilkade, zil­hicce, muharrem ve receb) haram olanlardır. Bu ayların {içinde muharebe­nin) haram kılınışı (İbrahimden gelen) doğru dinin bir hükmüdür. Bu se-bebden bilhassa bu aylarda nefislerinize (bir birlerinize) zulmetmeyiniz. Bununla beraber, müşrikler sizinle top yekûn harp ettikleri gibi, sizde on-farfa topunuz harp ediniz. Ve bif.inizki Allah (cc.) fenalıklardan sakınan­larla beraberdir.» Tevbe Sûresi, 36

Cahil, kâfir ve müşriklerin beytullahı ziyarete gelenlere ezâ ve cefc vermelerinden dolayı cenabı hak harp etmenin, ezâ ve cefada bulunmanın yasak ve haram olduğu ayları tayin ederek beytullahı ziyarete gelecekleri korumuştur. Bu hüküm islam'ın mekke devrinde ve Medine-i münevverenin ilk günlerinde aynı devam ediyordu.

Sonra hükmün değişmesi ve haram ayların kaldırılması halinde müş-. riklerin öldürülmesi gerektiği beyan edilmiştir. Bu hükmü beyan eden âyet­ler şunlardır :

«Eğer (o müşrikler) tevhid ve hicretten yüz çevirirlerse, onları buldu­ğunuz yerde yakalayın, tutun ve öldürün. Onlardan ne bir dost nede bir yar­dımcı edinmeyin.» Nisa sûresi, 89

Diğer âyeti kerime meali :

«(Dkunulması) haram olan o aylar {zilkade, zilhicce, muharrem ve re­ceb) çıktını zaman artık müşrikleri, onları nerede bulursanız öldürünüz.»Tevbe sûresi, 5

Evet islamın ilk zamanlarındaki haram aylara tazim etme hükmü, son zamanlarında kaldırılmış ve neshedilmiştir. Kaldıran âyeti kerime de bu son âyetdeki, «artık o müşrikleri, onları nerede bulursanız, öldürünüz.» Hükmü ilâhi olduğu beyan edilmiştir.[97]

Hadisi şerifdeki birinci dört emri beyan sadedinde Rasûlüllahın, «bilir-misiniz, her şeyde tek olan Allaha iman ne demekdir?» Sualine kendileri iman edip huzuru Resule geldikleri halde «Allah ve Rasûlü bilir» demeleride edep ve hürmetlerinden idi. Bir büyüğün huzurunda işte böyle hareket edi­lir. Nasibi olanlar bu edepli hareketden hisselerini alırlar.

Yoksa b;'en fâzıl kişilerin huzurlarında onlardan küçük ve mertebece aşağı olanların, bilgiçlik taslamaları veya onlara saygı hududunu aşarak ko­nuşmaları, uzak yerlerden gelen bu kemallı insanların halinden çok ve çok aşağı ve bir edepsizlikdir.

Şu dünyada aradım kıldım taleb,

Her hüner makbuldür ama illa edep, illâ edep.

Peygamberimiz bu edepli cemaatına dört emri beyan ettikden sonra, nefsin arzu ve emelinden ve şeytanın amelinden olan şarabınyapımı, mu­hafaza edilişi ve taşınışı, yani alınışı, satışı, içimi ve emsali kötü amel ve fiillerden nehyetmişti.

Şarap ve emsali sarhoş eden şeylerden RasûlüNah (S.A.V) efendimiz yasaklıyor «ve hükümleri iyi muhafaza edin, gidiniz orada kalan müslü-manlara haber verin» diyerek islamın tebliğ vnzifesinide bırakmamalarını ehemmiyetle tavsiye ediyor.

Evet şarabın ve emsali Sarhoş eden şeylerin iv^i haramdır. Şarob kadiyetle necisdir. Alınması, satılması, hamallığı ve vesair ameller haram­dır.

Fakat şarabdan başka sarhoş edenlerin içimi haram oimak-n beraber başka yerlerde istimalları ve satışları, ihtilaflıdır. Daha geniş malumat, fikıh kitablarında mezkûrdur. Bizim «Mültekâ tercümesi» adlı eserimizin dördün­cü cildinin «İçkiler Bahsinde» de beyan edilmiştir.

Allah ve Resulüne îman etme keyfiyyetini buyuran Resulü okrem efen­dimiz, Kur'an âyetlerine işaret etmektedir.

«Artık (Ey Resulüm!) şunu bflki, Allahdan başka ilâh yoktur.» Muhammed sûresi, 13

Resulü ekrem efendimizin AMâhın Resûlu olduğunu beyan eden ilah' âyet meali :

«MHAMMED (A.S) Allâhm Resulüdür.» Fetih sûresi, 29[98]


Tercümesi :


18 - (17) Ubâde ibni Essamit (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlüllah (S.A.V) etrafında ashabından bir takım kişilere buyurduki : «(Ey cemâat!) hiçbir şeyi Aliâha şenik koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, evladınızı öldürmemek, kendinizden uydurduğunuz şey-lerEe hiç kimseye iftira etmemek ve meşru olan bir şeye karşı isyan etme­mek üzere bana bîat ediniz.

— Binâenaleyh eğer sizlerden bir kimse, bu saydıklarımı yerine geti­rirse, onun ecir ve ssvâbı AÜâhü teâiânm üzerinedir. Ve bir kimse, bu say-tiikianmdan birini (haramı) işlerse, dünyada o işlediği şeyin cezasını görür. Dünyada ikab olunursa, işte o (ikab) onun günâhına keffârettir.

— Ve eğer içinizden birinin işlediği bir suçu cenâbu hak örterde dün­yada cezasını görmezse, onun işi (Cezası veya afvi) Aliâha aittir, Cenâbu hak onu dilerse afveder, dilerse azâb eder.[99]

— Ashabı kiramda : Bizde bu şartlar üzerine bîat ettik (dediler).» [100]


İzahat


Râvi kimdir?

Hz. Ubâde (R.A), medine-i Münevvereli ashabı kiramdan, Mekke-i mü-kerremeye iman edip bîata gelenlerdendir. Birinci, ikinci ve üçüncü akabe bîadlarında bulunmuştur,

Bedir ve diğer muharebelerin hepsinde hazır bulunan çok temiz bir sa-hâbî idi.

Hz. Ömer (R.A), hilâfeti zamanında bu zatı şama hakim ve muallim ta-Yin etmişti. Humusda ikâmet etti. Sonra füistine nakli mekan ettiler ve ora-

da ramle veya beyti makdis de yetmiş iki (72) yaşında iken otuz dörî (34) hicri senesi vefat etmiştir. Allah ondan razı oisun. Pek çok sahabe ve tabi­in bu zattan hadis rivayet etmişlerdir.

Hadisi şerifde, Resulü Ekrem efendimiz sahabesinden bir gurubuna sözlü muahedede bulunarak «Alfana hiç bıîr şeyi şerik koşmamalarını, hırsız-hkda bulunmamalarını, zina yapmamalarını, evtad'cnnı (çeşidili nedenler-ie) öldürmemelerini, kendileri tarafından uyudurulan İftiraiarEa bühtanda bu­lunmamalarını ve maruf (iyi, hayır) olan şeylerde Allaha isyan etmemeleri­ni» beyan buyurmuştur.

a) Allaha şirk, celî ve hafî olmak üzere ikiye ayrılır.

Şirki celî : Puta, ateşe, ölüye, diriye, heykele, resim ve cisimlere tapın­ma şeklidir. Bu tapışda bulunan müşrikleri Allahü teâla asla afv etmez. Cehennemde ebedidirler.

Kur'anı kerimde şöyle buyurulmuştur :

«Muhakkaktı Allah, kendine şerik (ortak koşanları,) bağışlamaz.»

Ve şirkin en büyük çirk ve zulüm olduğu şu âyetlerde beyan edilmiş­tir :

«Bir vakit lukman, oğluna öğüt vererek şöyle demiştir :

— Ey oğulcağızim! Allaha ortak koşma, Çünkü Allaha ortak koşmak (şirk) çok büyük bir zulümdür» Lukman sûresi, 13

Bu hükümlerde okuduğumuz üzere hakiki kul, hic bir şeyi Allaha or­tak koşmaz ve-koşmaya çalışmaz. Aynı zamanda Allaha ortak koşmayı em­reden, âmir ve baba anada olsa itaat etmez ve öyle kişilerin sözlerine ku­lak vermez.

Bir âyeti kerime meali şöyledir :

«Şayet ana ve baban bilmediğin (hiç kıymet vermediğin put ve emsalin­den ve şirkden ibaret olan) bir şeyi bana ortak koşman ,için seni zorlarlar-sa, bu takdirde onlara itaat etme.» Lukman sûresi, 14

Evet Akıllı insan, hiç bir faide ve zarar sağlamıyan ve sağlamıyacak olan putlara, heykel ve resimlere kiymet vermez ve tapmaz. Onların hu­zurunda saygıda durup onlardan bir şeyler beklemez. Esasen o put bir kişi ise, ölümden kendini kurtaramıyan zavallı ve aciz bir yaratık olduğunu bilir. Asla tapmaz.

Şirk ve putpereslik hakkında Kur'anı kerimde pek çok hâdise ve jbret alınacak kıssalar vardır. En başda gelen ve gayet açık olanı, İbrahim Aleyhis selamın putları kırıp en büyüğünün boynuna kırdığı aleti koyup sonra müş­riklere «Mademki bu sizin AIEahınızdır. Bunlara yapılanı size anlatsın.» Gibi ifadelerle müşrikleri rezil ve mahcup etmesi hâli, cok ve çok acaibdir.

Bu kıssayı okumak isteyen kardeşlerimize Enbiya sûresinin, 57-70. Ayeti kerimelerini ve ya meal ve izahlarını okumalarını tavsiye ederiz.

Şirki hafi: Açıkdan şirk olmayıb, gizli şekilde olan şirktirki, bu amel küf­re varmamakla beraber ahirette, işlenen iyiliklerin mükâfatı, sahibine veril­meyeceği', kim ve ne maksadla yapıldı ise onlardan ecirlerin İstenmesi hu susunda halikı zülcelâl, kime beğendirmeye çalışıldı ise, onlara göndere­ceği şer'î hükümlerde beyan edilmiştir. İşte bu amelin adına, «Riya^> denir.

RİYA : Ahiret ameli ile {dünya menfeatını arzu etmektir. Yani, ahiret ameli olan ibâdet, hayır hasenat, iyilikler ve her çeşit ahiret amelini işleyen kişi, gösteriş ve başkalarına beğendirme veya başkalarının yanında öğün-me maksadına matuf işlenen amellerdir ki, görünüşde ahiret ameli iken, bir dünyalığa kavuşmak maksadına bağlı olması hasebi ile dünya amelidir.

Namaz, niyaz, teşbih, tehlil, evrad, ezkar, hayru hasenat ve her çeşit ahiret amellerini sırf «iyi adam» desinler, insanların yanında iyi görünmek maksadı ile gösteriş olarak yaparlarsa, işte bu adamların yapdıkları amel­ler, katıksız «Riya» dır ki, bu şekildeki ameller, Münafık huylu insanlarda da­ha çok görülür.

Riya ile amel edenlerin halleri, hiçde iyi değildir. Kur'anı kerimde ve hadîsi şerifler de bu zavallıların perişan halleri açık açık beyan edilmiştir.

Bir ayeti keriymede şöyle buyurulmuştur :

«Şiddetli azab (nifak maksadı İle) o namaz kıîanlaraki, Onlar, namaz­larından gaHEcLİrter. Onlar, (namazları ile insanlara) gösteriş yaparlar.» Maun sûresi, 4-6

Diğer ayeti kerîme meali :

«Bu sekebEe her kim Rabbisine kavuşmayı arzu ederse, sâiih bir antet iştesin ve Rabbssjne yapdığı ibâdete (Riya ile) hiç bir şeyi ortak koşmasın.» Kehf sûresi, 110

Bir hadîsi nebevîde de şöyle buyurulmuştur: «S[zin fiçin en çok korktuğum şey, şirki asğar : Küçük şirktir.

— Ashabı kiram dediier ki ; Ya Resûfellah! O şirki asğar : Küçük şirk nedir?

— ResûEüHah (S.A.V) : Riyadır ki, Hak tealâ insanları amellerine karşt-Uk cezalandıracağı zaman (Ahirette) riyakarlara : Dünyada gösteriş yapdı-ğmız kimselere gidin, onların yanında bjir mükâfat butabilecekmisiniz? bu-Vuracakttr, dedi.» [101]

Riya hakkında geniş malûmat, ilerdeki ciltlerde bahsî mahsûsunda ge­rçektir. Ayrıca kısada olsa, yukarda birinci ve ikinci hadîsi şeriflerin İzah kısmında bir nebze bahsedilmiştir.

b) Hırsızlık yapmakda, islamda en kötü amel ve hareketlerdendir. Hırsızlık: Başka bir kimsenin malını gizlice alıp kaçmaktır. Böyle hır­sızlığı yapanların cezaî müeyyidelerle cezalandırılması lazımdır.

«Erkek hırsızla kadın hırsızın, yaptıkları hırsızlığa karşıhk, ASlahoan bir azab /olmak üzere (sağ) Eslerini kesin.» Mâide sûresi, 38

c) İslamın haram kıldığı ve Adem Aleyhisselâmdan Muhammed Aley-hisselama kadar bütün dinlerde yasaklanan zina, Şer'i nikah bulunmayan ve nikahlanma izni Şer'isi olmayan kadın ile erkeğin cinsi münasebetde hulunulan gayri meşru fiildir.

Zinanın haramlığını nâtık ilâhi hüküm meali :

«Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o (zina),, pek çirkin ve kötü bir yoldur.»İsrâ sûresi, 32

Diğer âyeti kerime meâü :

«(Bekar olupda) zina eden kadınla zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Alîaha ve âhireî gününe inanıyorsanız, bunlara AKahın dini hususunda (emri ilâhiyi yerine getirmekde) merhametiniz tutmasın. Mümin­lerden bir toplulukda bunların ceza tatbikinde şâhid (hazır) olsun.» Nur sûresi, 2

Bu âyeti kerimede izah edildiği üzere zina eden erkek ve kadınlardan hiç birine, merhamet edip afv edilemiyeceğini gayet acık bir ifade ile beyan etmektedir. Hükmü ilahi böyle iken hem islamdan bahsedip, nemde hırsız­ları, katil ve canileri afv edenleri ve bu afv edenleri tasvip edenler, en azından büyük cürüm işleyen ve papazların yolunu-takip eden zalimlerdir. Kendilerini Allahın üstünde gören ve görmeye, göstermeye çalışan hainler­dir.

Allanın «Afv etmeyin» diyerek kötülüğü işleyenlerin cezalarının tatbik ve infazını emir buyurması, açık ve seçiktir. Kesinlikle anlaşılan böyle hü-kümieri infaz etmek, gerçek mümin ve amirlerin vazifesidir. Aksini icra edenler veya bu fenalıkları himaye edenler zulmü alkışlayan, zâlimi seven, dîne söven alçaklardır.

Hırsız ve zânilerin cezalan ile ilgili geniş malumat, fıkıh kitaplarında mezkurdur. Bilhassa bizim tercüme ve izahını yaptığımız, «Mültekâ tercü­mesi» adlı eserimizin ikinci cildinde uzun uzun beyan edilmiştir.

d) Evlatları öldürmekde, cehalet devrinde çeşidli Dedenlerle yapılmak­ta idi.

Meselâ; Bir kısmı kız çocuklarını kendileri için zül kabul ederlerdi. Bu sebeble yeni doğan kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Diğer bir kısım eahiilerde rızık korkusundan dolayı çocuklarını öldürürlerdi.

İşte buna benzer sebeblerle çocuklarını öldürmemeleri için Resulü Ek­rem efendimiz müslüman cemaatdan sözlü ahd alıyor ve kendilerine ev­latlarını öldürmemelerini tavsiye ediyor.

Bu husus Kur'anı kerimde şöyle zikredilmiştir :

«Fakirlik korkusu ile (cahiiiyyet devrinde olduğu gibi) çocuklarınızı öl­dürmeyin. Onlarada sizede rızkı biz (Azimüşşan) veririz. Muhakkak ki onları öldürmek, çok büyük bıîr günahdır.» İsrâ sûresi, 31

Çocukları öldürme keyfiyeti, şimdi birde ana rahminde henüz doğma­mış çocukları ilaç vesaire ile düşürerek öldürenlerde zuhur etmiştir. Bu hu­susun haram ve caiz olmayan yönleri ile cevaz cihetlerini «Mültekâ tercü­mesi» adlı eserimizin birinci cildinin «köleyi nikahlama babı» adı altında genişçe zikrettiğimizi hatırlatırız,

e) Çeşidli yalan ve uydurmalarla iftira ve bühtanda buiunmakda en şeni kötülüklerden olduğu için Resûlüllah (S.A.V) efendimiz ahd ve biat ederek yapmamalarını beyan ediyor.

Bu iftira ve bühtan, bir kadının kötülüğünü görmeden zan ile töhmette bırakılması, keza bir erkek hakkında da çeşidli yön ve şüphelerle iftiraya gitmek gibi hallerde kötü hareketlerdir.

Cahiiiyyet devrinde bir kadın, her hangi bir yitik çocuğu veya çaldığı çocuğu getirir kocasına «işte bu çocuk benim» diyerek iddia ve isnadlarla kocasını kandırmaya çalışırdı.

İşte bu ve emsali mantık dışı uydurma ve yalanlarla bühtanda bulun/ mak adam öldürmekten daha kötü bir fenalıktır.

f) Mâruf ve iyi olan şeylerde isyan etmek ise, ilâhi emirleri yapmayıp ihmal etmek, doğru işleri terk etmek, güzel ahlak yolunu bırakıp kötü ah­lakı rehber edinmektir.

Yukarda madde madde sayılan ahd nameye uyanların ecrü mükafa­tının Allaha ait bir hak ve lütuf olacağı, şayet bu fenalıkları işleyerek ahd-nâme biati bozanlar olursa, o kimselerinde dünyada bir ıkap ve cözâya carpmayıp azabı ilâhi görülmeyip Settarûluyup olan Allahü teâla o a/yıplan setrederse, böyle kişilerin hükmüde Allaha aittir. Dilerse âhirette af// eder dilerse ıkap eder.

Şirk hakkındaki kesin hüküm ise, yukarda beyan edildiği üzâre ilahi afv yoktur. Ebedi azaba müstehaklık vardır.

Bu hadîsi şerifde şu mealdaki âyeti kerimeye işaret vardır :

«Ey peygamber! Mümin kadınlar, Allâha hiç bir şeyi ortak koşmama­ları, hırsızlık yapmamaları, zina etmemeleri, evladlarını (kız çocuklarını) öldürmemeleri, elleri ve ayakları arasında (yani zina yoluyla bil? çocuk do-ğurub kocalarına nisbet ederek) iftira düzüp getirmemeleri, (emredeceğini her h'angi bir iyilik hususunda sana asi olmamaları sortiyle; sana biat et­meğe gelddiklerinde, bîatlarını kabul et. Onlar için Allahdan jrnagfiret iste-Viver. Zira Allah çok yarılğayıcı ve çok esirgeyicidir.» Mümieftıne sûresi, 12

Bu âyeti kerîme, mekke-i mükerremenin fethinde nazil olmuştur. Re­sulü Ekrem efendimiz erkeklerle bîatı, el sıkmak suretiyle ydpmışdır. Ka­dınlarla ise, söz almak ve sözleşme suretiyle bîat etmiştir.

Yani kadınlarla, el tutma ve vücutlarına dokunma olmadan âyeti kerime de beyan edilen hükümleri tebliğ edip söz ile bîat etmiştir. Bu şekildeki hük­mün tebliği, yabancı kadınla erkeğin ellerini tutmalarının haram oluşun dandır. [102]


Tercümesi :


19 - (18) Ebû saîd-i el Hudrî (R.A) den rivayet edilmiştir, demiştir. «Bir kurban veya Ramazan bayramında Resûlüllah (S.A.V) efendimiz yakımıza namazgaha çıktı. Kadınların yanından geçti ve (onlara) :

«Ey kadınlar! Sadaka veriniz. Zira bana Cehennem halkı gösteril­di, ^gördüğümün) çoğu sizler (siz kadınlar) idiniz.» buyurdu :

(Kadınlarda) : «Yâ Resûlüllah (S.A.V) Neden?» diyerek sordular. (Resûlüllah S.A.V. de) :

— «Çünkü siz (ona buna) çokça lanet eder ve kocalarınıza karşı küf-rânı n\îmet gösterirsiniz.

Lcâib şeydirki, kendini zabdeden akıllı ve dîninde) mazbut kimsenin aklını sizin (aklınız) kadar eksik akıllı ve eksik dinli hiç kimsenin gelebildiği­ni görmedim.» buyurdu.

— (Kadınlar) ; «Aklımızın ve dînimizin eksikliği nedir? Yâ Resûlellâh» dediler.

osûlüllah S.A.V) : «Kadının şehâdeti, erkeğin şehâdetinin yarısı değilmidir'i;» diye sordu.

— (Kadınlar) : «Evet» dediler.

— (Resûlüllah A.S.A de) :

— «İşte bu akim noksanlığından, ve (Kadın), hayız zamanında namaz ve oruç tutmaz değiEmi?» buyurdular.

— (Kadınlarda) : «Evet» dediler.[103]

— (Resûlüllah S.A.V) :

— «Eşte buda (Kadının) dîninin noksanlığındandır.» buyurdu. [104]


İzahat


Ravi kimdir?

Hz. Ebi Said el hudrî (R.A) in, isimleri saad bin maiikdir. Ensari kiram­dan ve ashabı güzîninin alim ve fazıllarındandır. Hz. Peygamberimiz ile be­raber bütün muharebelerde hazır bulunmuştur. Kur'anı kerime hafız idiler. Kendisinden pek çok sahabe ve tabiin hadisi şerif rivayet etmiştir.

Vefatları, kendisi seksen dört yaşlarında iken hicretin atmış dört veya yetmiş dört tarihinde Medine-i münevverede vuku bulmuştur. Kabri şerifi, «Cennetül baki» dedir.

Hz. Ebi said el hudrî, bin yüz eytmiş (1170) hadisi şerif rivayet etmiş­tir. Sahihayn «Buhari ve müslümde» de yüzon biri (111), tek başına buha-ri şerifde, on altısı ve tek başına müslimdede, yetmiş ikisi mezkûrdur. Yu-kardaki hadisi şerifde, görüldüğü üzere buhari ve müsümin ittifakı ile riva­yet ettikleri hadisi şeriflerdendir.

Hadisi şerifde, «Ey kadınlar! sadaka veriniz. Zira bana cehennem halkı gösterildi. (Cehennemde gördüğüm) çoğu sizler (siz kadınlar) idiniz.» Bu-yurulan cümlelerle kadınların cehennemlik olanlarının sadaka ve hayır ve­rerek kurtula bileceklerini veya sadaka-i cariyeyi veren kadınların direk ce­hennemden kurtulup cennete nail olacaklarını beyandır.

Zira az sadaka, dünyada belayı def eder. Ahiretdede cehennemle sa­hibi arasına perde olur ve kıyamefde insanlar, vermiş olduğu sadakanın gölgesinde gölgelenecektir.

Nitekim bir hadisi şerifde buyurulmuştur :

«VeEevki bir hurma danesi olsun, sadaka vererek kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz.»

Birde sadakayı Allah yolunda verenler, erkek olsun kadın olsun dünya muhabettini üzerlerinden atarak dünyanın faniliğini anlayıp ebedî seadet yuvası olan ahireti kazanma gayreti görülür.

Aslında kadınlar; Dünyaya çok meyilli, mal ve mülk sevdasına, dünya­nın süs ve zinetlerine' ekseriya çok düşkün olurlar. Çok sevdikleri malla­rından sadaka vermekle mal mülk sevgisi ve mala mülke tapınır halin yok

olması, aynen dünya muhabbetinden neş'et eden puhulluk «cimrilik» has-talığıda ..uKsanlanmış veya tamamen gitmiş olur. Pahil ve cimrilik yapan­lar, i,ö kadarda âbid olsalar, varacakları yer yine cehennemdir.

Kdınlar sadaka ve hayı verirlerse, işte bu cimrilikden kurtulup sahi ve cömert kişiler dahil oiunor. Cömert kimselerin varacakları yer, cennettir.

Bu husus,; Peygamberiniz şöyle beyan buyurmuşlar :

«Sahî ve cömert kişi, AEîaha yakın, insanlara yakın ve cennete yakın­dır ve cehenneme uzai:j?r.

— Pah il-cimri kimse ise, AiCaha uzok, insanlara uzak, cennete uzak ve cehenneme yakındır.» [105]

Başka bir hadisi şerifde, «ve.en el, alan efden hayırlıdır.» buyurmuş­tur.

Hadisi şerifde, kadınların ekserisinin niçin cehenneme gireceklerini beyan saadedindede şu cümleler buyurulmuştur :

«Çünkü siz (ona buna) laneti çok eder ve kocalarınıza karşı küfranı nîmeîde tutunursunuz.»

Bu mübarek cümieierdede iki husus belirtilmiş oluyor.

a} Birisi, kadınların dili lanet etmeye pek çok kayar ve olur olmaz lü­zumsuz şeylerden dolayı efendisine, çocuklarına, komşularına ve hem cinsi olan kadınlara ve hatta hayvanlara ve eşyalara dahi lanet edenler oluyor.

Kadın olsun erkek olsun, lanete dilini alıştırmaması ve lânetde bulun­maması lazımdır.

Hakikat böyle olması gerekirken kendi çocuğuna kâfir dölü, piç, kâfir sıpası, kâfirin dölü, kâfir herifin piçi, e'şşek sıpası V.s.» Kendi malınada «kâfir malı, domuz malı, domuzun malı, gibi...» Kelimeleri en çok kadınlaı söylerler.

İşte böyie lanetleri söyleyenler, kendilerini cehennem ateşine attıkları için ve böyle kötü kelimeleride daha çok kadınların söylemesindn doiayı Allanın Rasûlü, cehennemde olan kişilerin ekserisini kadınlar olduğunu ve oluş sebeblerinide böyle beyan ediyordu.

Esasen insan dilini böyle lanet kelimelerinden sakındırması lazımdır.

Hatta hayatında kâfir olarak yaşayanlara, öldükten sonra lanet etmek bile uygun görülmemiştir. Ancak Ebû cehil ve Ebû lehep gibi kişilere dair haklarında âyeti kerimeler gelen veya bizzat ölürken başında bulunupda Alfana küfrede küfrede öldüğüne şahid olan kimseler, şahid oldukları kim­selere lanet okuya bilirler ve lanet okuna bilir. Kesin bilgileri olmayan kim­seler ise, mücerret ondan bundan duydukları ile lanet ederlerse, bu davra­nış ve İfadeleri şer'a uygun değildir.

Hâdise ve vakıaların vukuu muhakkak olan ve fakat bu hadiselere se-beb oian kimselerin son nefesleri, tam bir kesinlik ifade etmediğinden, ye­zide, Hz. Ali (R.A) nin şehâdetine sebeb olan kişiye ve haccac gibilerine lanet etmeyi muhakkik ve müdekkık olan ulemâ uygun görmemişlerdir. Uygun görmeyenler, Hz. Ali (R.A), İmamı Gazali, Aliyyül kâri ve emsali zevatı kiramlardır.

Bu hususun daha geniş İzahı, «Bid'at ve hurafeler» le «İslamda evliya meselesi ve harikalar» eserimizde ayrıca «Mütlekâ tercümesi» isimli ese­rimizin «Mürted babı» altında zikredilmiştir.

b) Kadınların, kocalarına karşı küfrânı nimette bulunmaları ise, bu gün daha ayan ve beyandır. Kocası karısına bütün gün ihtiyacını karşıla­mak için gayret sarf eder. Yüzlerce talep ve isteğini yerine getirir. Şayet bu isteklerin birisini günlerden birgün getirmez veya getiremezse, hemen kı­yameti koparır ve artık «zaten sen benim dediğimi hesaba almazsın, şim­diye kadar hiç dediklerimi yapmadın, sen adam değilsin, filan kişi şöyle almış böyle satmış, herif değilsinde bir baş belasısm gibi...» Cümlelerle bütün hayırları ve hizmetleri yıkar ve inkar eder.

Küfrani nimetde bulunmadan kocasına itaat eden, iffet i/e namu­sunu koruyan saliha kadınlar ise, dünya mal ve servetinin en kıymetli ve hayırlısıdır. Böyle kadınlar, çok mutlu kadınlardır. Ve böyle kadınlara sa­hip olan erkeklerde, çok mutlu erkeklerdir.

Bir hadisi şerifde Resûlüllah (S.A.V) şöyle buyurmuştur ;

«Dünya, geçici bir meta (servet ve saman) dır. Bu dünya metâının (ser­vet ve kazancının) en hayırlısı, sâliha (namuslu itaatkar) kadındır.

— (O sâliha kadın) sen (yâni kocası) ona baktığında sana surur ve neşe verir. Sen ondan ayrılıp gittiğindede (işine, çarşıya gittiğinde) seni koruyan (senin evini, çocuklarını ve namusunu senin için muhafaza eden) kadındır.»[106]

Kadınların Din ve akıllarının eksikliği ile ilgili izahat, «İsiamda tesettür ve haya» adlı eserimizde zikredilmiştir. [107]


Tercümesi ;


20 - (19) Ebû Hüreyre (R.A.) den mervidir, demiştir : Resûlullah (S.A.V) buyurdu :

«Allâhü teâla buyurdu : Âdem oğlu bana yalan isnâd etti. Halbuki ona yalan isnâd etmek muvafık değildir. Ve âdem oğlu bana noksanlığı tavsif etti. Halbuki ona o şekilde (cenâbu hakka noksanlık ve evlad isbâtı) isnadı lâyık değildir.

— Şimdi âdem oğlunun bana yalan isnad etmesine gelince şu sözü : «Allah (C.C.), benii yoktan yarattığı gibi, elbet tekrar beni iade edemez.

(Yani, tekrar diriltmesi hâli yokturdedi.). Halbuki bana göre (yani, ben âzî-müşşâna göre) âdem oğlunun, tekrar iade edilmesinden ilk defa yaratıl­ması daha ehven değildir.

— Bana (ben âzîmüşşâna) şetmi (noksanlık isnadı) ise, âdem oğlunun şu sözüdür :

«Allah (C.C.) kendisine evEâd ittihaz etti (çocuk edindi). Halbuki ben fâzîmüşşan) herşeyden müsteğni, benden hiç bir şey doğmadı ve ben hiç bir şeyden doğrulmadım ve benim için hiç bir şey denk değildir.»

21 - (20) İbni Abbasdan (R.A) mervî olanda ise şöyledir :

«Ben (âzîmüşşâna) söğmeğe - noksan isnad etmeğe gelince, âdem oğlunun :[108]

«Benıim (yanı Allah) için çocuk vardır.» demesidir. Halbuki ben âzîmüş-şan bir arkadaş veya evlâd edinmekten münezzehimdir.» [109]


İzahat


Râvi Hz. Ebî Hüreyre (R.A) hakkında kısa malumat, üçüncü hadisi şerifde izah edilmiştir.

Hadisi kudside beyan edilen âdem oğlunun Allaha yalan isnadı Ve noksanlıkla vasıflanmasındaki ilâhi hükümlerde cereyan şekilleri ve ceva­bı ilahileri hulâsa olarak arz edelim :

a) Öldükten sonra tekrar dirilmenin daha doğrusu Allanın (c.c) tekrar dirilterek yaratması, çürüyüp yok hâle gelen cisim ve cesedlerin olamıya-cağını câhil ve beyinsiz kâfirlerden birisi çürümüş kemiği göstererek bunun tekrar dirilmesi olamaz, diyerek cenabı hakkın tekrar dirilteceğine dâir hükmü ilâhisini yalanlayordu.

İşte bu hükmün cereyanı ve cenabı hakkın cevabı, ilâhi âyetlerde şöy­le zikrediliyor :

«O (inkarcı) insan görmedimiki; Biz onu bir nutfeden (bir damla meni­den) yarattık, şimdide aşikara bir mücadeleci kesiliverdi.

— (Nutfeden) yaratılışını unutarak bize birde (şöyle) misal getirdi : Bu kemikler çürüyüp dağılmışken bunları kim diriltir? dedi.

— (Ey habibim!) deki : Onlan ilk defa yokdan vâr eden diriltir. Ve o, yaratılanı tamamı ile bilir.» Yasin sûresi, 77-79

Evet kuru topraklara saçılan tohumları bitirip, yeşerten, kuru ağaç ve otlan yeniden yeşertip yaprak ve meyvalar yaratan hâhk zülcelâl, ölüleri tekrar diriltecek, hesap, kitap, sual, mîzan hükümlerini icra ederek haklıyı haksızı ayırd edecek, haksızlardan hak sahibinin hakkını alıvere-cektir. Hatta buynuzlu koyun ve keçi gibi hayvanların buynuzsuzlara te câvüzü var ise, onlarıda haklaşdıracaktır. Binâenaleyh aklı îman ile nur-lanan her mümin, örnek ve misali görülmeden bu âlemi ve içindekileri na­sıl yarattığını düşünür ve tekrar dirilme ve yaratılmanın güç olmayacağını idrak eder ve inanır.

b) Cenabu hakka noksanlık vasıfları ise, yahûdilerin «Uzeyr Allanın oğludur», Hıristiyanların «Isa, Allâhı noğKldur.» ve bâzı arablarında «Me­lekler, Allâhın kızlarıdır.» gibi kötü isnad ve vasıflarda bulunmuş olmala­rıdır.

Yahûdî ve Hıristiyanların böyle diyenleri müşrik menzilinde birer putcu mesâbesindedirler. Binâenaleyh böyle kitabîlerin kesdikleri yenmez. Ancak bu akidede olmadan Allâhı Rab, Musa ve îsa (A.S) ı peygamber tanıyıp en son peygamber Muhammed Aleyhisselâmı peygamber tanımazlarsa, bun­lar kâfirlerdir. Fakat bir kitaba ve peygambere inanıp şirkde de bulunmadık­larından kesdikleri yenir.

Bu hükümlerin daha geniş şekli, fıkıh kitaplarında mezkûrdur. Bilhas­sa «Müiteka tercümesi» adlı eserimizin «Hayvanları kesme Bahsi» adı al­tında uzun izahat verilmiştir.

Cenâbu hakka çocuk isnadı ise, pek çok âyeti kerimelerle red edilip açıklanmıştır. Cümleden bir tanesi ihlas sûresinde şöyle beyan edilmiştir :

«(Habîbim!) deki : O, Allah birdir (eşi ve ortağı yoktur.) AHah sameddir (her yarattığı şeyin muhtaç olduğu eksiksiz bir varlıkdır.)

— O doğurmadı ve doğru'modı da. Hiç bir şeyde ona denk ve eş ol­mamıştır.» [110]


Tercümesi :


22 - (21) Ebû Hüreyre (R.A) den mervidir, demiştirki :

Resûlullah (S.A.V) buyurdu ;

«Allâhü teâfâ dediki : Âdem oğlu dehre (zamana) söğmekle bana ezi­yet ediyor. Halbuki ben azimüşşân dehrim (yâni, ben azimüşşân yaratanım). İşler benim yedi kudretimdedir, gece ve gündüzü deveran ettirir çeviririm.»[111]


İzahat


RâvİHz. Ebî Hureyrenin hal tercümesi üçüncü hadisi şerifde geçmiştir.

Bu hadîsi kudsîde de, cenâbu hak âdem oğlunun (insanların) zamana sövüp lanet etmeleriyle Allâha eziyet ettiklerini beyan etmektedir.

İnsanlar, zaman zaman «bu zaman şöyle zamandır. Zaman olmaz ol­sun, zaman îcabı, zaman kötü zaman gibi.» cümlelerle zamanı kötülerler ve zamana söverler. Halbuki zaman; gece ve gündüzün deveran ve cereyan etme şeklidirki, dünya yaratıldığı günden beri, gece ve gündüz, mevsimler, iklim şartları ve zamanın cereyan ettiği mekanlar aynıdır.

Ancak bu zamanın cereyan ettiği gece ve gündüzlerde ve mekanlarda yaşayan insanların, inanç, akide ve amelleri değişik şekilde devam etmek tedir. Kimisi Allâha ve hükümlerine hulusla îman edip ibâdet ve iyi ameU lerle yaşamış, güzel ahlak sahibi insanlar topluluğu halindedirler.

Bir kısmıda şirk ve küfre dalmış âsî ve mücrimler güruhu hâlinde ya­şamışlar ve hâlada aynı şekil üzere devam edenler çoğunlukdadtr. Aüâhâ inanmayan veya inanıpda isyan eden kâfir, zâîim ve fâsık insanlar, çok zaman kendi işledikleri küfür ve isyanları başkalarına yükletmek »° ken­dilerini haklı edasına sokmak için hemen «zaman îcabı, olmaz olsun zaman yapdırıyor. Ne yapalım bu zaman böyle zamandır vs.» diyerek işin içinden çıkarlar.

Halbuki gece ve gündüzün deveranından ibaret olan zaman, oynı za­mandır. Değişen ve kötüleşen var. ise, kendileridir. Öyle,ya geçmiş zaman­da anası, babası ve büyükleri îmanlı, ihlâslı, hak hukuk bilir, namaz kılar, orueunu tutar, zekatını verir, hac farîzasını îfa eder, her türlü hayır ve ha-sanatta bulunurlar, küfürden, ucub, riya, sum'a, kibir ve gururdan, yalan ve İftiradan, zina, içki, kumar, hırsızlık, adam öldürmek, dans ve balo gibi namus yıkıcı deyyus ve pezevenkiikd-^n, bî namazlıkdan, anaya babaya is­yandan, hulâsa Allâhın haram ve yasak ettiği her şeyden kaçınır ve kaçın-dırırlardı.

Zamanı kötüleyip şovenler ise, ekseriya haramlara dalan ve yüzen in­sanlardır. Bir fenalığı işlerler, «alnımızın yazısı, zamanın yapdırdığı» diyerek sıyrılırlar. Zaman sizin elinizden tutupda, «haydi içki masasına, zinaya, ka­rınızı geydirin kuşatın dans salonuna götürün yabancı erkeğe teslim edin mi? diyor, falan yerde kumar oynanıyor haydi sizde oynayınmı? diyor, ca­miyi cemaatı bırakın, kumarhaneye, müstehcen filim seyretmeye gidinmi? diyor. Hak ve hukuk tanımayın, her türiü fenalık ve kötülüğü işleyin mi? di­yor.»

Bu şekilde anlayıp nefislerinin ve şeytanın ığvası ile kendilerini kö­tülüklere iten ve atanlara yazıklar olsun. Be hey budalalar! zaman başka şey sizin işledikleriniz başka şeydir, zamanı Allah yaratır. O kötülükleri o yaratılan zamanın içinde siz işliyor ve siz kazanıyorsunuz. Zamanı kötü-ienekle kendinizi temize çekip o zamanı yaratan Allâhü teâlâyı kötülüyor-sunuz. Böyle görüş ve düşüncelere lanet olsun, Allâhü teâla sizleride ıslah edip doğruyu gören, bilen ve anlayanlardan kılsın. Amin.

Bu izahatı okuduktan sonra yukardaki hadîsi kudsîyi tekrar bir daha okuyunuz. [112]


Tercümesi :


23 - (22) Ebû Musa el Eş'arî (R.A) den mervîdir, demiştir :

Resûlullah (S.A.V) buyurduki :

«Ezâ verici (küfür sözleri) işiden Alfandan başka hiç bir ferd, Allâhü teâ:â kadar sabırlı olamaz. Zira (kâfirler ve kötü söz söyleyenler,) Altâhii teâ'ava çocuk isnâd ederler. Ondan sonrada Allâhü teâla onlara afiyet verir ve onları (O küfür sözlerine rağmen) rızıklandırır.» [113]


İzahat


Râvî Ebû Musa el Eş'arînin hal tercümesi, on birinci hadîsi şerifde geç­miştir.

Hadîsi şerifde beyan edilen hüküm, şâyânı dikkattir. Zira cenâbu hak­ka eza verecek şekilde isyan eden, kötü söz ve isnadlarda bulunarak şerik koşan, evlad isnad eden, çeşitli iftira ve tezvirlerde bulunanlara kar­şı, çok sabırlı ve çok tahammüllü, onun gibi bir daha sabırlı varlık olamaz. Öyle ya hem isyan edip şirk koşuyorlar, iftîra ve tezvirde bulunuyorlar, hem-de o yüce Allâhın rızkına ve çeşitli nimetlerine kavuşuyorlar.

Cenâbu hakka yapılan kötülüklerin en azı insan oğluna yapılsa, hemen o âsilere gereken muameleyi yaparlar, vazifeden atılacaksa, vazifeden atar­lar, kovulacaksa kovarlar, eziyet edilecekse, eziyet ederler, aç bırakılma yolunuda düşünürler ve hatta hemen öldürenlerde olur.

Halbuki cenâbu hak kendine en ağır itham ve isnadlarda bulunanları uzun müddet bırakıyor, yiyeceklerini, giyeceklerini, içeceklerini ve her türlü ihtiyaçlarını vererek yaşatıyor. Günlerden bir gün aklını erdirir îmana gelir, ıslâhı nefis yapar, tertemiz kullardan olur, dünya ve âhiret seâdetini elde eder kul olur diye, bu imkanı veriyor.

İşte Alfâhın ahlakı budur. Allâha ve âhiret gününe inanan her mümin, bu ahlak ile ahlaklanmah, âsi ve günahkarların ıslâhı yolunu beklemeli. Böyle musibetlere göğüs gerip çok ve çok sabır etmelidir.

Evet ilim tahsili, kur'antn hıfzı, namazın edası, iyiyi emredip kötülük-den nehyetmenin ifâsı, haccın edası ve sair dînî vazifelerin icrası anında uğranılan çeşitli itham, sıkıntı ve eziyetlere katlanarak yılmadan bu vazife­leri yapanlar, en sağlam ve metin îman sahibi müminlerdir Allanın ahfakı ile zînetlenen kimselerdir. [114]


Tercümesi :


24- (23) Hz. Muaz (R.A) dan mervidîr, demiştir :

Resûlullah {S.A.V) eşeğin üzerinde iken oendw terkinde idim. Onunla (ResûlulIahJa) benim aramda palan ipinden {hayvanın narindeki palan, eğer ve emsali şeylerin bağ ipinden) başka bir şey yoktu, Resûlullah (S.A.V) buyurduki :

«Ya Muâzî Kulların üzerinde Allah m hakkı ve Allanın üzerinde kulların hakkı nedir, bilirmisin?

— (Muâz R.A) :

«Allah ve resulü bilir.» dedim.

— Bunun üzerine Resûiullah (S.A.V) buyurdu :

«Elbette kulun üzerinde Allâhın hakkı. Kulun Allâha ibâdet edip ona hiç bir şeyi şerik koşmamastdır.

— Allâhın üzerinde kulun hakkı ise, (Allâha C.C.) hiç bjr şeyi şerik koşmayan kimseyi azab etmemesidir.»

— Bunun üzerine (Muâz R.A) dedimki :

«Yâ Resûlellah! bunu insanlara sevinmeleri için tebşir edeyim mi?[115]

— Resûlullah {S.A.V) :

«Onlara {{insanlara) tebşir etme. Zira çalışma ve cihâdı terk ederler» buyurdu. [116]


İzahat


Râvi Hz. Muaz (R.A) kimdir?

Hz. Muaz bin ce$)el (R.A) Ensârı kiramdan (Medine-i münevvereli) haz-rec kabilesine mensup Resulüllaha akâbede bîat edenlerden kıymetli bir sa­habedir. Bedir ve diğer muharebelerde hazır bulunmuştur. Resûlullah (S, A.V) onu yemene vali ve muallim olarak göndermişti.

Hz. Muazdan, Hz. Ömer, Ibni Abbas gibi pek çok sahâbe-i kiram efen­dilerimiz hadisi şerif rivayet etmişlerdir.

Reslûüllah (S.A.V) efendimiz şöyle buyurmuştur :

«Ümmetime, ümmetimin en merhametlisi, Ebû Bekirdir. Ve ümmetimin helal ve haramı en iyi bileni, Muaz ibni cebeldir.» [117]

Hz. Muaz, Dini mübini islâmın hükümlerini en iyi bilenlerden olması hasebiyle Resulü Ekrem sallallahü aleyhi vesellem efendimiz zamanında fetva ve­ren sahabelerdendir ve hatta kitap ve sünnete kıyasederek veya kitap ve sünnetden hüküm çıkararak ietihadda bulunan ve İetihad yapmasına İlk izin verilen sahabelerdendir .

Hz. Muaz (R.A) Samda taun hastalığına tutuldu. Aynı hastalıkdan iki hanımı bir oğlu vefat ettikden sonra buda hioretin on sekizinci yılında otuz sekiz yaşında hakkın rahmetine kavuşmuştur. Allahü teâla ondan razı olsun.

Hadisi şerifin baş tarafında nakledilen ifadeler şâyânı dikkatin Zira Resulü Ekrem efendimiz Hz. Muazı kendi bindiği hayvana (arkasına) bindi­riyor, ondan sonra Allâhın ve kulun hakkını soruyor.

Kendinin bindiği merkebe beraberce bindirmesi o, mübarek efendimizin tavazucnu ve misafir perverîiğini göstermekle beraber sevişen kişilerin yar­dımlaşmada ve bir birlerine yapacakları ülfet ve mahabbet bağlarının kuvvetlenmesinde, bu gibi hal ve hareketlerin gerekliliğine işarettir.

Hadisi şerifde geçen «Kulların üzerinde, Allâhın hakkı ve Allâhın üze­rinde kulların hakkı» Cümlelerini kısaca açıklamaya çalışalım.

Kulların üzerinde Allanın hakkı : Kulların üzerinde Allâhın hakkı de­mek, Allahüteâlanın kullara emir buyurub Farz, vaaib kılıp yapılması lazım olanı yapmalarıdır ki, insan oğlunu yokdan var etti ve bütün varlıkları on­ların emrine musahhar kılıp faydalanmalarını sağladı. Sonrada kendisinin varlığını tanıtıp bildirerek akıl ve idrakin anlayacağı hüküm ve hikmetler beyan etti ve bu hikmetleri tanıtıp bildiren elçiler gönderdi.

İşte bu hikmetleri anlayıp hak ve hakikata vasıl olan insanlar, yaratanı tanıyıp bilerek inanacak ve onun emirlerini hakkı ile yerine getirerek her şe­yin halikı ve mabudu olan Allâhın hakkını ödemiş olacaklar.

Neîekim bir âyeti kerimede meölen şöyle buyurulmuştur : «Ben (azimüşşan), insanları ve cinnîleri ancak bana (inanıp) ibadet etsinler diye yarattım.» Zâriyat sûresi, 56

Allanın üzerinde kulların hakkı : Bu cümlenin antamıda gayet açık ola­rak anlatılmıştır. Ancak şu hususu belirtelim; kulluk vazifesini hakkı ile yapanlara cenabı hak cennet nimetini ihsan edip cehennem azabından âzad edeceği bir vadi ilâhi ile lutf edecektir. Yoksa bazı mutezile kafalı kişilerin veya gurubların iddiaları gibi, Allahüteâla kendisine kulluk yapanları cen­netine katıp cehennemden azad etmek mecburiyetinde değildir. Zira eğer bu şekilde mecburiyet olursa, bu takdirde Allanın üstünde bir varlığın ol­ması, dolaysiyle onun emrinin yerine getirilmesi gibi doğru olmayan hü­kümler ortaya çıkar.

Kur'anı kerimde pek çok âyeti kerimelerde beyan edilmiştir. Cenâbu hak şirkten başka günahları dilerse, afv eder, dilerse afv etmez. Keza îman edip iyi amelde bulunanlarıda dilerse, cennetine'katar, dilerse cehennemi­ne atar. Fakat îman edip iyi amelde bulunanlara ayrıca vâd etmiştir. O vadinin îcab ve iktizası, lutfu keremi ile cennetine katacaktır.

Cümleden bir âyeti celile meali :

«{Resulüm) altından ırmaklar akar (her çeşid meyvelerle süslenmiş) cennetler vardır.» Bakara sûresi, 25

Diğer âyeti kerime meali :

«İşte iyi amellerde bulunanlara yapılan bu ihsan (cennet ve nîmeti), Allahdandır (Al la hin bir lutfudur).» Nisa sûresi, 70

Resulü Ekrem efendimizde, kendisini cenâbu hakkın rahmeti ilâhi mer­kezi olan cennet ve nimetine, onun fazlu keremi ile girebileceğini beyan buyurmuştur.

Evet hiç bir kul, Allaha ibâdet ve tâatta bulunduğundan dolayı, onu cennetine katması Allaha vacib değildir. Vacib ve mecbur olmaz. Çünkü Ailahın fevkında emir verici bir varhk yoktur.

Akâid manzumesinde şöyle nazm edilmiştir :

Ana (Allaha) vacfb olur bir şey diyen kim?

İlahın varmıdır fevkında (üstünde) hakim?

Biiâ îcab durur (vacib değildir) her işde fîfî

Buna var şahidim aklî ve nakli.

Ne muhtacu ne âciz bir ganîdir.

Cihan ferbani üzere mübtenîdir. [118]


Tercümesi :


25 - (24) Enes (R.A) dan mervidir, demiştir :

Peygamber (S.A.V) Ve Muaz deve üstünde binitin terkisinde beraber idi. Peygamber (S.A.V) buyurduki : «Yâ Muaz!» «Buyur ya Resûlailah! Şeâdetler dilerim.» dedi.

— Resûlüllah (S.A.V) buyurdu : «Yâ Muaz!»

— Muaz (R.A) :

«Emrin baş üstüne yâ Resûlellah; Şeâdetler dilerim.» dedi.

— Rasûlüllah (S.A.V) tekrar buyurdu : «Ya Muaz!»

— Muaz (R.A) :

«Emrin baş üstüne yâ Resûlellah! Şeâdetler dilerim.» dedi ve bu nida hâli yukarda görüldüğü üzere üc sefer vâki oldu.

— Enes (R.A) dediki : Resûlullah (S.A.V) buyurdu :

«Bir kimse, lâilahe illah, Muhammedür Resûlüllahı kalbinden gelen sıdkıla derse, O kimseyi Allâhü teâla Cehenneme haram kılar.»

— Bunun üzerine Muaz dediki :

— Ya Resûlellah! Bunu insanlara sevinmeleri için haber vereyim mi?

— Rasûlüllah (S.A.V) :

«Bu taktirde (bu şehâdet ve tevhide) istinat edib amel ve cihâdı terk-ederler.» buyurdu.[119]

Fakat Muaz (R.A) öleceği zaman ilmi ketmetmenin günahından kaçın­mak için insanlara haber verdi.» [120]


İzahat


Râvî Hz. Enes hakkında gerekli malumat, baş tarafda geçmiştir.

Hadisi Şerifde beyan edilen hüküm hakkında bir kaç kelime arz edelim.

Keiîme-i tevhidi söyleyip inanan kimselerin, Allâha ve Resulüne inan­maları hasabiyle o inançlarının îeabını yaparlar, demektir. Böyle oiuneada cehennemden kendilerini korumuş olurlar.

Veya burada sâde «lâilâhe illallah-Muhammedürrasûlüllah» kelime-i tevhidi sıdkı sadâkatla söyleyip inanan kimsenin, cehennemden âzad olup cennete gireceğinin beyanı, ferâizi ilâhiler, emir ve nehiyler nazil olmaz­dan evvel söylenmiştir. Bu husus, saîd bin müseyyeb gibi bâzı selef tara­fından beyan edilmiştir.

Veya bu kelime-i tevhidi, uyuma, tevbe ve ölümü ânında sıdkı sadâkct-la söyler ondan sonrada ölürse, o kimseyi, cenabu hak cehennemine at­maz.

Veya bu kelime-i tevhîdi sıdkı sadâkatla söyleyen kimse, o îmanı ile ölürse, cehennemde e*bedî kalmaz. Mutlaka cennete dâhil olur.

Hadîsi şerifin son cümleside şâyâni dikkattir. Zira Resûlüllah sallallâ-hü aleyhi veseliem efendimize Hz. Muaz (R.A) soruyor, «Ya Resûlellah! Bu­nu insanlara sevinmeleri için haber vereyim mi?» diyor.

Kelime-i tevhîdi sıdkı sadakatia söyleyen kimselerin kulluk vazifelerini ihmal edip terk edebileceklerini veya terk ederler düşüncesi ile Resulü Ek­rem efendimiz, Hz. Muaza haber vermemesini tavsiye eder mahiyette bu-yuruyorki :

«Bu takdirde (Bu şehâdet ve tevhide) ist.inad edip amel ve cihâdi terk ederler.»

Bu hükmü insanların avamı böyle anlayıp terk edebileceklerinden böy­le buyurulmuştur. Yoksa insanların kullukda zirveye ulaşıp havas olanları, müjdeyi duyunca sevinç ve neşelerinden nâşî ibâdetlerini dahada artırır­lar. Aşere-i' mübeşşere ve diğer sahabelerde bu hal vâki olmuştur.

Netekim Resulü Ekrem efendimiz ayak topukları şişinceye kadat gece ibâdete kâirn olduğu zaman; ya Resûlellah! geçmiş ve gelecek günahların mağfiret olunduğu halde niçin ibâdete kâim oluyorsun, diyene şu cevabını veriyordu :

«Allaha şükreden kullardan olmayayım mı?»

Hz. Muazda sulahadan olması ve ilmi yaymayıp saklamanın cezasından korkduğundan, ölümünden evvel söyleyor. [121]


Tercümesi :


26 - (25) Ebu zer (R.A) den mervîdir, demiştirki : Peygamber (S.A.VJ e geldim, üzerinde elbise (bir örtü) olduğu halde uyuyordu :

«Kuldan bir kiri, Lâifâhe illellah: Allahtan başka İlah yoktur, der sonra­da bu kelime-i tevhid üzere ölürse, o kimse ancak cennete girer.»

— Dedim (yani, ben Ebuzer dedim) zina ve hırsızlık etsedemi?

— Resûlüllah (S.A.V) :

— «Zina ve hırsızlık etsede» buyurdu.

— Yine dedim : Zina ve hırsızlık etsede (cennete girecek) mi?

— Resüllüllah (S.A.V) :

— «Zina ve hırsızlı ketsede» buyurdu.

— Ebûzer yine dedimki : zina ve hırsızlık etsedemi?

— Resüllüllah (S.A.V) :

— Ebûzerin burnunu sürçmeye rağmen zina ve hırsızlık etsede (yine ke •lime-i tevhidi inanarak söyliyen cennete girer)» buyurdu.[122]

Ebûzer (R.A) bu sözleri tekrar söylerken, «Ebûzerin burnunun sür-çülmesine rağmende olsa» der idi, [123]


İzahat


Hz. Ebu zerrilğifârt (R.A), Mekke-i Mükerremede ilk müslüman olan sahâbîlerdendir. Hatta müslümarilann beşincisi olduğu söylenir.

Handek muharebesinden sonra Medîne-i münevvereye hicret etti. O damana kodar.. müslüman olciukdon sonro kendi kavminin vomna a^rn^ onlara islâmi telkin ve tlâim ile meşkul idi. Vefat edinceye kadar Medine yakınlarında Rebze denilen yerde sakin oldu.

Sahâbe-f kiramın en müttekî ve zâhidlerindendi. Hz. Ebû Zer ikiyüz seksen bir (281) hadîs rivayet etmiştir. Sahabe ve tabiînden pek çok kişi­ler, bundan hadis rivayet edip öğrenmişlerdir.

Vefatı, Hz. Osman (R.A) in hilâfeti zamanında otuz iki (32) sene-i hic­ride Rebze denilen mahalde vefat etmiş ve orada, ibni mes'ud (R.A) le be­raber bir kaç kişi cenaze namazını kılıyorlar ve oraya defnediyorlar. Allah ondan râzî olsun.

Hadîsi şerifin mâna ve anlamı gayet açıkdır, zinanın haramlığına ina­nıp helal demediği müddet, bu fîli işleyen kimse, mutlak ve muhakkak cennete girecektir. Bu giriş ya doğrudan doğruya cennete şevkle olur. Ve­ya günâhı nisbetinde cehennemde yandıkdan sonra cennet ve nîmete da­hil olur. Burası Allâhü teâlânın meşiyet ve iradesine bağlıdır. Zira şirk ve küfürden başka günahların ceza veya afv edilme ciheti Allanın dilemesine bağlıdır. Dilerse, afv eder. Dilerse azab eder.

Bu husus kur'anı kerimde şöyle beyan edilmiştir :

«Şüphesiz Allâhü teâla, kendisine ortak koşulan (Şirki), afvu mağfiret etmez. Ondan başka günahları (büyük olsun, küçük olsun) dilediği kimse­den afvu mağfiret eder.» Nisa sûresi, 116

Akâid manzûmesindeki beyt ise bu hükmü şöyle açıklar :

Kebâir (büyük günah) abdi (kulu) imandan çıkarmaz,

Mücerred mâsiyetten küfre varmaz :

Yani, şirk ve küfür olmayan büyük günah, sahibini kâfir yapmaz ve büyük günahı günah îtikadi ile işleyen kimse, ancak günahkâr olur ve işle-diğide günahdaıi ileri gitmez. Binâenaleyh küfre varmayan günahlarda cennete girmeğe mânı olmaz. Ancak direk girmeyip cehennemde bir az yandıkdan sonra girer veya hiç cehenneme girmeden Allanın afvı keremi veya peygamberimizin şefaati ile girecektir.

Bir hadisi şerifde Resûlüllah şöyie buyurmuştur : «Benim şefaatim, ümmetimin büyük günah sahiblerinedir.» Evet zina yapmak, içki içmek, kumar oynamak, hırsızlık yapmak, ya­lan söylemek, iftira etmek, onaya babaya âsi olmak, namazın terkinin gü­nahını kabul ederek namazı terk etmek, gıybet etmek, riya, kibir ve hased gibi kalbin işlediği veya kötü niyyetin mahsulü olan büyük günahları, gü­nah ve haram diyerek işleyenler, âsi ve günahkâr müslümantardandırlar. Fakat haram ve günahlara helâl deyip işleyenler kâfirdirler. Varacakları yerde ebedi cehennemdir. [124]


Tercümesi :


27 - (26)Ubâde ibni Essamit (R.A) dan mervîdir, demiştir. — Resûlüllah (S.A.V) buyurduki :

«Bir kimse, AHahtan başka ilah olmadığına, onun şeriki olmayıp bir olduğuna, ve Muhammedin onun (Allanın) kutu ve rasûlü olduğuna, İsa (A.S) onun kulu ve rasûlü, anasının oğlu olduğuna ve Meryeme onun (İsa aley-hisselâmın) kelimesini (olacağını) ilka ettiğine ve ondan (Allahdan) ruh ol­duğuna ve cennetle cehennemin hak olduğuna şehâdet ederse, o kimseyi Ailhü teâla amelden olan (yapılan) şey üzere cennete katar.»[125]

İzahat


Râvî Hz. Ubâde ibni Essâmid (R.A.) hakkında gerekli bilgi, 18. hadisde zikredilmiştir.

Hadîsi şerifde îmanın şartlarından bâzıları beyan ediliyor. Bilhassa Al-lâha ve âhiret gününe âid inaç ve itikadın ehemmiyetini arzetmekle, bu hususa âid sakat ve kötü düşüncelere kapılmamaya dikkat edilmesi ge-rekdiğine işaret ediliyor.

Ana ve babası olmadığı halde yokdan vâr edilen Adem (A.S) hakkın­da düşünerek Hz. îsa (A.S) in Babası olmadan sâde anasından yaratılma­sını bir ilâhî kudret ve mucizenin tecellîsi olduğuna aklını erdirenler, en sâ-iim ve en mâkul kişiler olduklarını ortaya koyuyorlar. Çeşitli inkâr ve İftira yoluna saparak hareket edenlerde, basîretsiz ve hakkı görmeyen münkir­lerdir.

Kur'anı kerimde şöyle buyurulmuştur :

«Şüphesiz îsanın babasız dünyaya gelişi, Âdemin hâli gibidir.»Ali İmran, 59

Diğer âyet mealleri :

«Sonra onu (İsayı, annesi) yüklenerek kavmine getirdi, ona (meryeme) dediierki : Ey meryem! Doğrusu, sen acâib bir şey (babasız çocuk) getirdin.

— Ey Harünun (soy itibari ile) kız kardeş,!! senin baban kötü bir adam değildi.ananda iffetsiz bir kadın değildi.

— Bunun üzerine (Meryem onlara cevab kasdı ile) çocuğa işaret etti. Onlar : Biz beşikteki çocukla nasıl konuşuruz, dediler.

— (Ailâhın bir mucizesi olarak beşikteki çocuk Isa) dediki : Ben ger­çekten Allanın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni bir peygamber yapdı. Beni Her nerede olsam mübarek kıldı ve hayatta bulunduğum müddet, bana na­mazı ve zekatı emretti» Meryem sûresi, 27-31

Hadîsi şerifde geçen «ruh» kelimesi hakkında bir kaç cümle arz ede­lim, şöyleki :

a) Isa aleyhisselâm, babanın sulbundan olmayıp direk ilâhi irâdenin tecellîsi ile yaratılmasından dolayı «ruh» denilmiştir.

b) veya Allâhü teâîanın izni keremi ile İsa aleyhisselâm, mucize olarak ölüleri dirüttip bir nevi ruh verme gibi olduğundan ona «ruh» denilmiştir.

c) veya ruh ve cesedden mürekkeb olan. Hz. İsa aleyhisselâm, ruh sahibi olan bir babanın veya bir canlının menisinden hasıl olmadığından ona «ruh» denilmiştir.

d) Veya Cebrail Aleyhisselâm-ı cenâbu hak gönderip anası Hz. Mer-yemin gömleğinin altından ayağına üfürmesi ile hâmile kalıp menînin kir­lerinden hiç bir şeyin olmaması ve bu şekilde dünyaya gelmesinden dolay; Hz. Isa aleyhisselâma, «ruh» denilmiştir.

Bu maddelerin bâzı yönleri çeşitli âyeti kerîmelerde beyan edilmiştir, kıyamette de aynı halın olması ile ilgili hitab tecelli edecektir.

Nitekim bir âyeti kerîmede şöyle beyan edilmiştir :

«Allah o zaman (kıyamette) şöyle diyecek : Ey Meryem oğlu İsa! hem senin üzerindeki, hem anayın üzerindeki (bunca) nimetimi hatırla. Hani ben seni Cebrail i!e desteklemiştim. Beşikde ikende, yetişkin ikende sen insan­lara söz söylüyordun. Hani sana kitabı (yazı yazmayı), hikmeti, Tevrâtı ve ncili öğretmiştim. Hani benim iznimle çamurdan bir kuş suretinin benzerini tasarlıyordun, içine üfürüycrdun da benim iznimle bir kuş oluveriyordu. Hem anadan doğma kor ile abrası da benim iznimle iyi ediyordun. Hani ölü­leri, benim iznimle (hayata) kavuşturuyordun. Hani israil oğullarını senden defetmiştim (seni öldürememişlerdi}. Kendilerine açık mucizeler getirdiğin zamanda, içlerinden o köfredenler şöyle : Bu aşikâr bir büyüden başka bir şey değildir, demişti.» Mâido sûresi, 119

Cennetle cehennemin hak ve var olduğuna dairde pek çok ilâhi hüküm­ler, kur'anı kerimde mezkûrdur. Adem Aleyhisselâmın kendisi ile ailesi Hz

Havvanın cennetten çıkarılışları ve müttekîler için cennetin hazırlandığını beyan eden âyetleri, cennetin hak ve el'an ^Jor olduğu, keza cehenneminde Kâfirler için hazırlandığını mâzî sığası ile beyan etmiştir. Erbabı mütealaa, akâid kitablanna müracaat eder, [126]


Tercümesi :


28 - (27) Amr ibnil As (R.A) dan mervîdir, demiştir :

— Nebiyyi Ekrem sallallâhü aleyhi veselleme geldim ki : (Ey nebiyyi Muhterem!) sağ elini uzat da sana bîat edeyim, Resûlüllâh (S.A.V) hemen elini uzattı, bende elimi geri çektim.

— Bunun üzerine Resûlülla h(S.A.V) : «Hatırına ne geldi ey Amr?» dedi.'

— Bende : Nefsimi bir menfeat karşılığında şartlamak istemiştim, de< dim.

— Resûlüllâh (S.A.V) : «Neyi şartlamak istiyorsun?» buyurdu.

— Dedimki : Müslüman olduğumda afv olunmamı istiyorum.

— Resûlüllâh (S.A.V) buyurdu ki ;

«Ey Amr sen bitmezmisin ki İslâm, müslümanltkdan evvtl geçeni (küf­rü ve günâhı) yok eder, Hicretde, hicretten evvel işlenenleri yok eder ve hacc da, haccdan evvel işlenenleri yok eder!»

Ebt Hüreyre (R.A) den mervî şu iki hadisi kudsiyi : «Allâhü teâlâ buyur­du : Ben azîmüşşan şirk koşanların şirkinden beriyim» diğeri,

«Büyüklük, benim gömieğimdir.» İlerde Riya ve kibir böbındo inşa Allah zikredeceğiz. [127]


İzahat


Râvî Amr ibnil As (R.A), Mekke-i mükerremeli ve kureyş kabılesinden-dir. Hicretin yedinci senesi Hayberin fethi yılı müslüman olmuştur veya hic­retin sekizinci senesi mekke-İ mükerremenin fethinden altı ay evvel müs­lüman olmuştur.

Resûlüllâhın huzuruna, Amr bin As (R.A), Hölid bin Velid (R.A} ve Os­man bin Talha (-R.A) hazretleri birlikte geldiler. Evvelâ Hz. Hâlid girdi müs-lüman oldu, bîat etti, sonra Hz. Amr bin As girdi müslüman oldu, biat etti ve geçmiş günahlarının afvini diledi.

İşte o zaman Resulü Ekrem efendimiz şöyle buyurdu :

«İslama girmek ve hicret etmek, evveîce işlenenleri yutar bitirir.»

(Ahmed bin Hanbel)

Amr bin As, muhtelif zamanlarda mısır valiliğinde ve ordu kumandan­lıklarında bulunmuştur. Ebu Musa El'eş'arînin karşısında Hz. Muâviye ta­rafından hakem tâyin edilmişti. Hâdise târih ve siyer kitablarında meşhur­dur.

Amr bin el As (R.A) Mısır valisi iken 43. sene-i hicrîde vefat etmiştir. Allah ondan razı olsun.

Hadisi şerifde, «İslam, Müslümanlıkdan evvel geçen (küfür ve günahı) yok eder» cümlesindeki hüküm, islâm diyarında olmayıp kâfir diyarında olan harbîler hakkındadır. Yani kâfir memleketinde yaşayan bir kâfir, islâmı ka­bul eder müslüman olursa, Allah hakkı olsun, kul hakkı olsun, ne gibi gü­nahları var ise afv olunur. Anadan doğma tertemiz bir çocuk gibi müslüman-dır.

Fakat islâm diyarında yaşayan zimmî (vatandaş) kâfirler müslüman olurlarsa, onlardan Allâha ait olan küfür ve günahlar bağışlanır, tertemiz olurlar. Kulların hakkı ise, helallaşma veya afv ettirmeden bağışlanmaz. Zira islâm diyarında yaşayan ve oranın islam hükümlerinin infazını daha evvel kabul etme ve bilme hâli gerektiğinden kul hakları afv olunmaz. Tâki helâl ettirilip bağışlattırıiırsa, o zaman ilâhi afve mazhar olunur.

Hadisi şerifde, «Hicret iie haccın» geçmiş günahları bağışlatma meşe-leside yine zulüm ve kul haklarına tecâvüzde bulunmaların dışındaki günah­lar afv olunur, demektir. Zira zulmün ve kul haklarının isiâm diyarında ve müslüman halinde işlenmeleri, o günahların sahibleri ile helalllaşma veya afv ettirme yoluna baş vurmak suretiyle ilâhi afv olabilir.

Yani hukûkullahın her çeşidi, Ressûlüllâhın diyarına hieret eden harbî­nin, islâmı kabul edip hicret etmesi ile afv olunur, ve Hacca giden bir müs-lümandanda, hukûkullahın büyüğü gücüğü bağışlanır.

Hukuku ibâde gelince, bütün ulema ve müctehidlerin icma-ı ile afv olun­maz.

Hukûkullahın afvi içinde, hacca giden kişinin hac esnasında, dedi ko­du, fışkı fucûr ve kavga gürültü yapmadan hac etmesi gerektiği âyeti kerî­me ve hadîsi şeriflerde beyan edilmiştir.

Riya ve kibir hakkında vârid olan hadîsi kudsilerin açıklamaları, bahis­lerinde gelecektir. [128]


Îmanla İlgili İkinci Fasıl
Tercümesi :


20 - (28) Muaz ibni cebel (R.A) den mervidir, demiştir :

— Dedimki, yâ Resûlellah (S.A.V) bana bir amel haber verki, (o emel} beni Cennete katsın ve Cehennemden uzaklaştırsın.

— Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V} buyurdu :

«Eibet sen büyük bir İşden sordum, O iş Aüâhü teâfânın müyesser kıl­dığı kimseye kolaydır (ve şudur) :

— Aüaha libâciet edersin, ona hiç bir şeyi şerik koşmazsın, Namazı kı­larsın, Zekâtı edâ edersin, Orucu tutarsın ve beyti şerifi hacc (ziyaret) edersin.»

— Bundan sonra Resûluilah buyurdu ki :

— «Kulak ver bana ! sana hayır kapılarını haber vereyim? (bâzı rivayet­te. Evet haber ver, dir)

(Resûluilah şunları saydı) :

«Oruç (örtücü ve koruyucu) bir kalkand.T, sadaka; Suyun ateşi söndür­düğü gibi, hatayı söndürür. Ve gecenin yarısında bir adamın kıldığı namaz (da hayır kapılarından) dır.

— Bundan sonra Resûluilah şu mealdeki âyetler^okudu :

«Yan'arı yataklarından uzaklaşır, korku ve ümidjle Rablerine düâ eder­ler. Kendilerine rızıklandırdığımız şeylerdende (hayra) harcarlar.

— Artık onfar için, yapmakda olduklarına kj.r mükâfat olarak, gözlerin aydın olacağı (nimetlerden) kendilerine neler gizlenmiş bulunduğunu kim­se bilmez.» (Secde Sûresi, 16-17)

— Sonra Resûluilah (S.A.V) buyurdu :

— Dikkat et sana işin başını, direğini ve en yüksek zirvesini bildıire-yimmi?»

— Dedim ki : Evet (bildir) ya Resûlellah!

— Resûluilah (S.A.V} buyurdu :

«İşin başı: İslâm, işin direkler,'; Namaz ve işin en yüksek zirveside ct-haddır.»

— Sonra Resûluilah (S.A.V) buyurdu :

«Sana bütün bunların esasını (ve başını) haber vereyim mi?»

— Dedim ki : Evet (haber ver) ya Allanın nebisi!

— Bunun üzerine Resûluilah dilini eli ile tuttu ve buyurdu : «Buna (diline) manî ol, üzerme hücum ettirme.»

— Hemen dedim : Yâ nebiyyallah! Biz konuşduğumuzla cezalanacak-mıyız?

— Resûluilah (S.A.V) buyurdu :

«Annen seni yitirsin ey muaz!, İnsanlar yüzleri üzerine veya burunları üzerine veya dillerinin mahsul'arı üzerine Cehenneme düşmeyeceklerini

zannedersin? (elbette böyle düşecekler). » (Hadisi; Ahmet, Tirmizi ve İbni mace rivayet etmişlerdir, ve Tirmizî hadîs, hasen ve sahihdir, demiştir.} [129]


Tercümesi :


30 - (29) Ebî Ümame (R.A) den mervîdir, demiştir :

Resûluilah (S.A.V.) buyurduki :

«Bir kimse, Al!ah için sever, Allah İçin buğzeder, Allah için verir ve Al­lah için meneder (vermez) se, işte o kimse, muhakkak kâmil îmana ermiş­tir.» [130]


İzahat


Râvî kimdir?

Hz. Ebî Ûmâm^/bâhilî (R.A) ilk zamanlarda Mısırda sakin olup sonra Humusa nakli meker. sden ve sıffiyn muharebesinde Hz. Ali (R.A} in yanın­da yer alan sahâbîdendir. Sahabelerden en çok yaşayan ve pek cok hadîs öpretip nakledenlerden birisidir. Nakledip öğretmeyi yapdığı yer, çoğunluk la Şam olmuştur. Yetmiş bir (71} yaşlarında iken hicretin seksen altı (86) tânnınde bamaa vefat etmiştir ve Samda vefat eden sahabelerin en sonun­cusudur. Allah ondan razı olsun.

Hadîsi şerifde, bir kişiyi Allah için sevmenin, Allah için buğz etmenin, Allah için verip, Allah için vermemenin, kâmil bir îmana kavuşmanın neti­cesi olduğu beyan buyurulmaktadır.

Yani sevişmeler, rızayı bâriye uygun 'olacak, iyilik ve hayır yollarında sevişip yardımlaşıiacak, dünyevî ve nefsânî hiç bir garaz olmayacaktır.

Keza bir kişiye buğzetmek de, o kişinin kötülüğünden ve kötü amellerle meşkul olduğundan o kötü amellerine karşı nefret edip buğzetmek, nefsâni bir garaz ve intikamı taşımaması hâlinde makbuldür.

Bir kişiye yardım, ödünç ve iyilikde bulunmak veya taleb edilenleri o adamın kötülüğünden veya kötü yollarda harcayacağından dolayı Allâhın rızasını tahsil etmek gazabı ilâhîsinden uzak oimak maksadını taşıyarak verilmeyen veya red edilme hâlide, îmanın kemal ve fazilete erişmenin ne­ticesidir.

Allah için sevişmek ve Allah için buğzetmek hakkında misallı izahat, baş tarafda geçen hadîsi şeriflerin altında beyan edilmiştir. [131]


Tercümesi :


31 - (30) — Yukardaki hadisi şerifi İmamı Tirmizî Muaz Bin Enesten takdimli ve tehirli olarak rivayet etmiştir. Ve bunun rivayetinde, «O kimse­nin îmanı, muhakkak kemâle ermiştir.» şeklinde ifâde edilmiştir. [132]


İzahat


Rövî kimdir?

Hz. Muaz İbni Enes (R.A), Muaz bin cebelden başka bir sahâbîdir. Ah-med bin hanbel, Ebû Dâvud, Nesâî, Tirmizî ve ibni mâce-nin sünenlerinde bu zâtın rivayeti ile hadîsi şerifler mezkûrdur.

Meselâ .- Süneni Tirmizide bu zattan rivayet edilen şu hadisi şerif mez­kûrdur :

«Bir kimse, muhtelif elbiseleri giymeye kudreti olduğu halde sâde tevâ-zuundan dolayı terk edip geymezse, Allâhü teâla o kimseyi mahşerde hal­kın başı üstünde çağıracak, îman süsleri ile zinetlenmiş elbiselerden dile­diğini giymekle muhayyer kılacaktır.»[133]

Hz. Muaz bin Enes (R.A), Mısırda sakin olup yaşamıştır. Vefat târihi bulunmamıştır. Allah ondan razî olsun. [134]


Tercümesi :


32 - (31) Ebû zer (R.A) den mervidir, demiştir :

Resûlullah (S.A.V) buyurdu :

«Amellerin efdalı, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.»[135]


Tercümesi :


33 - (32) Ebû Hüreyre (R.A) den rivayet olunmuştur, demiştir:

Resûlullah (S.A.V) buyurdu :

«Müslüman o kimsedirki, dilinden ve elinden müslüman'ar salim olur. Mü'minde, insanların kanları ve mallan ondan emin olan kimsedir.»[136]


Tercümesi! :


34 - (33) Beyhakî «îmanın Şubeleri babında» Fadâlenin rivayeti ile (yukarda geçen hadisi şerifin devamına şu cümleleri) ziyade etti :

«Mücâhid : Allaha itaat yolunda nefsi ile cihâd eden kimsedir. Muhacir ise, hatâ ve günahlardan kaçınan kimsedir.» [137]


İzahat


Râvî kimdir?

Hz. Fadâle (R.A), Medîne-i münevvere de Evs kabilesine mensup Ensârı kiramdan bir sahâbîdir. İlk defa uhud muharebesine katıldılar ve ondan son­raki muharebelerin hepsinde hazır bulundular. Sûre-i fetihde beyan edilen ağacın altında bîat edenlerdendi. Şama, cihad maksadı ile gidenlerdendir. Daha sonra şama nakli mekan etti, orada sakin oldu ve sıffînde Hz. Muâvi-ya tarafından hâkimlik yetgisi verilmişti.

Vefatı, Hz. Muaviyenin riyaseti zamanında samda hicretin elli üçüncü (53). târihinde vefat etmiştir. Allah ondan razî olsun.

Hadîsi şerifde, mücahid ile muhacir en güzel tarif ile îzah buyurulmuştur.

Bu hadîsi şerifi tekrar tekrar okuyup ezberlemek ve hükmüne göre amel etmek en güzel ve en doğru yoldur.

Günümüzde nefislerinin arzusu olan makam, mansıp, :!şöhret, mai, mülk, emsali hırslar içinde hırçınlaşmış ve gözleri, gönülleri kendi çıkar­larından başka bir şeyi görmeyip düşünmeyen pek çok muhterisler, hatta namaz ve abdestle ilgileri görülmeyen, riya, kibir, ucüb, hased ve buğz has­talığına kapılmışlar, kendilerine mücâhid süsü veriyorlar. Veya dalkavuk­ları onlara «Mücâhid» diyorlar.

Büyüklerine saygı göstermeyip, küçüklerine şefkat da bulunmayan, hocasına ve babasına isyan eden, hak hukuk tanımayan, içkici, kumarcı, dansçı, zinacı ve iftiracı olan müfsitlerede «Mücâhid» ve bu hayat içinde ölenlere de «Şehid» diyenleri görüyoruz, duyuyoruz.

Meselâ ; Bir zaman Gazetenin birisi yazmıştı, bir yerde dans ederken Kodaman sayılanlardan birisi öirrıüş, hemen aveneleri o adama «şehid» tâ­birini söyleyip yazıyorlar. Ne tuhaf ve ne acâibliktir. Küfür ve kötülük hak­kı gören göz ve kalblerini bürüyünce doğruyu göremiyor ve anlayamıyor­lar. [138]


Tercümesi :


35 - (34) Enes (R.A) den mervidir, demiştir :

Resûlullah (S.A.V) bize hutbe îrad etti ve hutbede ancak şöyle buyurdu :[139]

«Kendisi için emânet olmunmayan (yani, emânete riâyet etmeyip hiyâ-netlik eden) kimsenin (kâmil) îmanı yoktur. Ve verdiği sözü yerine getirme­yen kimseninde dininde kemal yoktur.» [140]


Îmanla İlgili Üçüncü Fasıl
Tercümesi :


36 - (35) Ubâde bin Es sâmit (R.A) den mervidir, demiştir:

Resûlullah (S.A.V) den işittim buyuruyordu :[141]

«Bir kimse lâilâhe illallah, Muhammedürresûlüllah - Allahdan başka ilâh yoktur. Muhammed (S.A.V) de onun Resulüdür, diyerek şehâdet getirirse (yani bu kelime-i tevhidi söyler ve o inancı ilede ölürse), Allâhü teâla o kim­seye Cehennemi haram kılar.» [142]


Tercümesi :


37 - (36) Osman bin Affan (R.A) dan mervidir, demiştir :

Resûlullah (S.A.V) buyurdu :[143]

«Bir kimse, Lâilâhe illallah - Allahdan başka ilah yoktur (kelime-i tev­hidin manasını) bildiği halde (inanıp söylediği halde) ölürse, (O kimse) mu­hakkak Cennete girer.» [144]


Îzahat


Râvî kimdir?

Hz. Osman bin Affan (R.A.), Emevî sülâlesinden ve kureyş kabîlesin-dendir Vâni mekke-i mükerremelidir. İlk müslümanlardandır. Resulü Ekrem efendimiz «Dârul Erkama» girmezden evvel Hz. Ebû Bekirin delâleti ile rasûlüllâhın huzuruna gelip müslüman olmuştur.

Habeşistana iki sefer hicret edenlerdendir. Resûlüllâhın kerimesi ve ken di zevcesi olan Hz. Rukiyyenin hastalığından dolayı Bedir,Savaşında hazır bulunamamıştır. Muharebede bulunmadığı halde rasûlüllah önada ganimet­ten senim ayırmıştı.

Sulh için mekkeye gittiğinden hudeybiye sulhunda da bulunammaıştır. fakat Bîatürrızvanda efendimiz bir elini Hz. Alinin eli üzerine koymuş ve «iş­te bu Osman içindir» buyurmuştur.

Peygamberimizin Rukıyye ve Ümmü Külsüm (R.A) isimli iki kızını aldı ğından dolayı kendisine «Zihnûreyn -'iki nur sahibi» denilmiştir, Resûlüllâhın damadı muhteremi Hz. Osman (R.A), üçüncü halîfe-i rasuldur. Beyaz tenli, güzel yüzlü, haya sahibi bir zâtı âlî cenab idi. Hilâfeti, on iki seneden bir kaç gün eksik olmuştur.

Vefatı, Muharrem ayının ilk günlerinde Mısırdan isyan edip gelen âsî­ler tarafından hicretin yirmi dördünde seksen iki yaşında Kur'âm Kerimi Okur halde iken şehid etmişlerdir. Ve bir cumaertesine rastlayan günde cennetül Bakîa defn olunmuştur. Allah ondan razı olsun.

Hadîsi şerifde; «lâilâhe illallah» kelime-i tevhidine «Muhammedürrasû-lüllah» in beraber söylenmemesi nedendir acaba?!

Lâilâhe illallah, kelime-i tevhîdî artık bir alem olmuştur. Bu kelimeyi söyleyip tasdik eden kimse, «Muhammedürresûlüllah» kelimesinide ikrar ve tasdik etmiş demektir. Bu sebeble sâdece lâilâheillallah - Allahdan başka ilâh yoktur, kelimesi ile iktifa edilmiştir.

Hadîsi şerifin sonuç hükmü ile ilgili malumat, yukarda geçmiştir. Ora­ları tekrar okumak faydalı olur. [145]


Tercümesi :


38 - (37) Câbir (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Vâcib kılan iki şey vardır.»

— Bir adam dedi : Yâ Resûlellah! Vâcib kılan iki şey nedir?[146]

— Resûlullah (S.A.V) buyurduki :

«Bir kimse, Allâha bir şeyi şerik koşduğu halde ölürse, Cehenneme gi­rer (Cehenneme girmesi vâcib olur.) Ve bir kimsede, Allâha bir şeyi şerik koşmadığı halde ölürse, muhakkak Cennete girer (yani. Cennete girmesi vâcib olur).» [147]


Îzahat


Râvî Hz. Câbir kimdir?

Hz. Câbir (R.A), Ensâri kiramdan meşhur Câbir bin Abdillahdır. Bu meş­hur sahâbî, aynı zamanda çok hadis rivayet edenlerdendir. Resulü Ekrem efendimizle beraber. Bedir ve ondan sonra vâkî olan muharebelerin hepsin­de hazır bulundular. Şama ve Mısıra gitmişlerdir. Ömrünün son zamanların­da gözleri görmez olmuştu. Pek çok kimse, bu 7atdan hadîs, nakletmişler-dir. Resûlüilahdan bin beşyüz kırk (1540) hadisi şerif rivayet etmiştir.

Vefatı, doksan dört (94) yaşında iken hicretin y+miş dördüncü sene­sinde Medîne-i Münevverede vuku bulmuştur. Bir rivayette medîne-i mü-neverede vefat eden sahabenin en sonuncusudur. Allah ondan razî olsun. Hadîsi şerifde beyan edilen hükmü rasul, gayet açıktır. Allâhü teâlaya bir şeyi ortak koşan kimse, müşrik ve kâfir olması hasabi ile cehennemde ebediyyen azab olunmaları ilâhî adaletin tecellısidir. Zira dünyada Ailâha şirk koşan ve isyanda bulunanların cezalarının verilip icra edileceği yer, dünya değil, âhirettir. Orada zâlimlerden intikamını alacaktır. Allâhü teâla elbette böyle müşriklere şımarıklıklarının cezası olan cehennem ateşi ile cezalarını verecektir.

Bir kimsede, Allâhü teâlaya hiç bir şeyi ortak koşmayıp cenabı hakka hulûsu kalb ile inanıp ibâdetine devam ederken ölürse, işte bu itaatkâr kulun varacağı yerde, ebedî seâdet, huzur ve neşe yeri oian cennettir. Zira cenâbu hak böyle kullarına cennetini hazırladığını vâd edip söz vermiştir. Bu sebebden ihlaslı mümin kullarını cennetine katacaktır. Kâmil îmana sâhib olupda ihlas üzere ölen müminler, elbette çok mutlu kişilerdir. Çünkü ebedî seâdete nail olacaklardır. [148]


Tercümesi :


39 - (38) Ebû Hureyre (R.A) dan mervidir, demiştir : Biz, Resûlullah (S.A.V) in etrafında idik ve bizimle beraber bir Gurup Cemâat içinde Ebû Bekir ve Ömer (R.A) da vardı. Resûluilah (S.A.V} ara­mızdan kalkdı Ve yanımıza gelmesi gecikmişti. (Biz bu hâli görünce) bir düşmandan kötülük isabet etmesinden korktuk. Muzdarib olduk, kaldık. Muzdarib olanlardan ilki, ben idim. Resûlullah (S.A.V) in durumuna muttali olmak kasdı ile (meclisden) çıktım, tâ Ensardan (Medineli sahabeden) Beni Neccâra âid bahçeye gelinceye kadar tâkib ettim. Bahçenin etrafını dolaş-dım, acaba bahçenin bir kapısını bulabilirmiyim? diye Fakat (hiç bir) kapı bu lamadım.

— Hemen gördüm ki, küçük bir nehir hâriçdeki kuyudan duvara orta­sından bohçeye giriyor.

— Küçük bir nehir bir su kanalıdır.

— Ebû Hureyre (R.A) dedi : girmeğe gayret ettim ve Resûlullah (S.A.V) efendimizin yanına dizleyerek sokulup girdim.

— Bunun üzerine Resûlullah (S.A.V) : «Sen Ebû Hureyresin değilmi?» buyurdu.

— Ebû Hureyre (R.A) : Evet (ben Ebû Hureyreyim) Yâ Resûlallah! de­dim.

— Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Dileğin nedir?»

— Dedim ki : Sen bizim aramızda idin, kalkdın ve uzun müddet yok olup yanımıza gelmedin. Bunun üzerine biz, (her hangi bir düşmandan) sa­na bir kötülüğün isabet etmesinden korkduk ve bu halden muzdarib olduk. Hemde üzülen kimselerin evveli ben idim. İşte bu sebebden sizi tâkib ettim, bu bahçeye geldim. Girmek için tilkinin diz üstü sürünerek girmeye çalıştı­ğı gibi çalışdım. Ve bu insanlarda arkamda idiler.

— Bunun üzerinö Resûlullah (S.A.V) :

«Ey Ebâ Hureyre!» dedi ve iki nâlinini bana verdi. Hemen Resûlullah (S.A.V) tekrar buyurdu :

«Ey Ebâ Hureyre! şu iki nâlinfe git, şu duvarın arkasında kaibi itmi'nan-!a lâilâhe illallah - Allahdan başka ilah yoktur, diyerek şehâdet eden bîr kimse sana mülâki olursa, o kimseyi Cennetle tebşir et.»

— Ebû Hureyre (R.A) dedi ; İlk defa mülâki olduğum (karşılaştığım) kimse, Ömer (R.A) oldu.

— Hemen Ömer (R.A) dedi ki : Ey Ebâ Hureyre! bu iki nâlin nedir?

— Ben dedim : Bu iki nâlin Resûlullah (S.A.V) efendimizindir. Beni bun­larla, kalbinin itmînânı ile lâilâhe illallah - Allahdan başka ilâh yoktur, di­yen kimseye mulâkî olduğumda o kimseye Cenneti tebşir edeceğim.

— Bunun üzerine Ömer (R.A) benim iki Göksümün üzerine vurdu ve derhal ben o vurulmanın şiddetinden oturağımın üstüne düştüm.

— Hemen Ömer (R.A) : Dön yâ Ebâ Hureyre, dedi.

— Bunun üzerine bende Resûlullaha (S.A.V) döndüm. Ağlayacak şekil­de iltica ettim ve Ömer (R.A) beni tâkib etti. Bakdım ki, hemen Ömer (R.A) izim üzere (arkamda) idi.

— Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Ey Ebâ Hureyre! Seni ne dönderdi?»

— Hemen ben dedim : Ömere tesadüf ettim, senin beni gönderdiğin şeyi ona haber verdim. Bunun üzerine benim iki Göksüm arasına şiddetli şekilde vurdu. Makâdımın üstüne düştüm. Ve bana dön dedi.

— Hemen Resûlullah (S.A.V) buyurdu :

«Ey Ömer! Seni işlediğin şeye (Ebî Hureyreyi tebliğden men etmeyi ve geri dönmesini emrettiğin şeye) sevk eden nedir?»

— Ömer (R.A) dedi ; Anam, Babam sana feda olsun yâ Resûlellah! Ebâ Hureyre'yi iki nâünle lâilâhe illallah - Aiiahdan başka ilah yoktur ke-İime-i tevhidini kalbi ile mutmain olarak söyleyen kimseye mülâki olursa, Cennetle tebşir etmesi iîe gönderdinmi?

— Resûluilah (S.A.V) buyurdu : «Evet».

— Ömer (R.A) dedi :Bunu işleme!. Zira insanların bu söz üzerine îti-mad edip amel ve Cihaddan geri durmalarından korkarım. Binâen aieyh onları (insanları tebşiratsız olarak) bırakda çalışsınlar.[149]

— Resûlullah (S.A.V) buyurdu : (Ey Ömer!) «Onları (insanları serbest) bırak» [150]


Tercümesi :


40 - (39) Muaz bin Cebel (R.A.) den mervidir, demiştir. Resûlullah (S.A.V) bana buyurdu ki:

«Cennetin anahtarları, Lâiîâhe illallah - Allahdan başka ilâh yoktur. (diyerek) Şehâdet etmek (inanarak söylemek) tir.» Ahmed[151]


Tercümesi :


41 - (40) Osman (R.A) den mervidir, demiştir :

Nebiyyi Muhterem (S.A.V) in ashabından bir kısım erkekler, -Resûlül-lahın vefatı üzerine mahzun oldular, hatta bâzıları (bu dînin sona ermesi) vesvesesine kapıldılar. Osman (R.A) dedi :

— Bende onlardan (dinin sona ermesi ve nurunun sönmesi vesvesesi­ne kapılanlardan) idim. Bir zaman ben otururken Ömer (R.A) yanıma uğradı ve selâm verdi. Fakat ben-Musîbetin şiddetinden-Onun selâmının farkında olmamışım. Bunun üzerine Ömer (R.A) beni Ebû Bekire (R.A) şikâyet etti. Sonra her ikisi benim yanıma geldiler ve beraber selâm verdiler (bende se­lâmlarını aldım).

— Hemen Ebû Bekir dedi : Kardeşin Ömerin selâmını red ettirmeyen saik nedir?

—Bunun üzerine ben dedim ki : Ben onu işlemedim (yâni terk ettiğimi bilmiyorum).

— Ömer (R.A) dedi : Evet, Vallahi işledi (yani, selâmımı almadı).

— Osman (R.A), Dedimki : Vallahi senin bana uğrayıp selam verdiğini hatırlamıyorum, dedi.

— Ebû Bekir (R.A Ömere) dedi: Osman tasdik olundu. (Ey Osman) seni o işi (selamı) anlamakdan büyük bir şey (vefatı nebî) meşgul etmiştir.

— Bunun üzerine ben (Osman) : Evet (hakikat böylecedir), dedim.

— Ebû Bekir (R.A), O büyük iş nedir? dedi.

— Ben (Osman) : Allâhü teâla* bizim şu işden (Cehennemden) kurtulu­şumuzu sormazdan evvel nebisinin ruhunu kabzetti. dedim.

— Ebû Bekir (R.A.) dedi.: ondan (Cehennemden kurtuluşdan) Ona (Re-sûiullâha) sordum.

sen ona (Cehnnemden kurtuluşa) daha lâyıksın (bu kurtuluş nedir?).

— Ebû Bekir (R.A) dedi : Dedim ki : Yâ Resûlellah! Bu işin kurtuluşu (Cehennemden kurtuluşu) nedir?[152]

«Ammime (yâni, Ebû talibe) aı-zettiğim de onun reddettiği kelimeyi, (kelime-i şehadet veya tevhîd-i) benden kabul eden kimsedir, işte o (kelime) o kimse için (Cehennemden) kurtuluştur.» [153]


İzahat


Vefatı nebiden mütevillid, ashabın arasında meydana gelen şaşkınhk-dan bir hali okumuş oluyoruz. Resûlüllahın

âhirete irtihâli ile dîninin söne­ceği veya dinin hükümlerinin terk edileceği vehmine kapılanlar arasında Hz. Osmanda bulunuyor.

Evet insan oğlu beşer şaşar, hele bilhassa çok acı musibet ve belalar, acılar karşısında yerli şaşkınlığa uğrar. Ne yaptığını ne yapacağını, ne söy­lediğini ve ne söyleyeceğini bilmez, şaşırır. Ölçü terazi olmadan rast gele bir şeyler yapar ve söyler. Doğru eğri veya zararlı karlı yönlerini inceleyemez, araştıramaz.

Hz. Osman (R.A) da, dînin sahip ve vâznnın Allâhü teâla olduğunu ve bu dînin hükümlerinin kıyamete kadar devam edeceğini bilir. Fakat Resulü'-lanın vefat musibeti onu perişan etmişti. Onun içinde Dînin nurunun sönece­ğini vehmetme hâli zuhur etmiştir. Dinin vâzı-ı Allâhü teâla dâim ve baki­dir ve dîninde kıyamete kadar baki kalacağını yüce Alla (c.c.) kitabı ilâhi­sinde çeşidli âyetleriyle beyan etmiştir.

Cümleden bir tanesi mealen şöyledir :

<'On!ar (müşrikler), Allanın nurunu (şeriatını) ağızlariyle (sözleriyle) söndürmek isteyorlar. Fakat kâfirler hoşlanmasalarda, Allah (c.c) muhak­kak nurunu tamamlamak istiyor.» Tevbe. sûresi, 32

Bu mevzuun daha geniş izahı, «İslama sokulan Bid'ad ve Hurafeler» adlı eserimizin birinci ve ikinci ciltlerinde zikredilmiştir. Ayrıoa hemen ilerde 42. Hadisi şerifin izahındada kısa bir açıklama yapılmıştır.

Yukardak okuduğumuz Hz. Osman (R.A) in hâli gibi musibet ve be­lâların cok çeşidleri vardır. İmtihan ve îkaz için vakî olan belalara uğrayan­ların kusurlarına, yanlışlıklarına ve hatta ihmallerine karşı kızmayıp adam­ların hallerinden anlayıp mazur görmek en isabetli yoldur.

Öyle ya bu ümmetin üçüncü derecede fazilet mertebesine yükselmiş ve en kamil îmana sahip olan bir zat, büyük musibetin karşısında şaşkın-'ığa uğrarsa, ondan derece ve mertebe itibarı ile her yönden aşağı olan kim­selerde bu hal, elbette daha şiddetli ve daha acaib şaşkınlıklar olabilir. Ce-nâbu hak bütün ümmeti muhammedi, belâ, musîbet, ibtila ve imtihanlar kar-

şısında, metanetli, sabır ve tahammül sahibi kişilerden olmaların! nasıb et­sin ve tahammül nisbeti güç olan veya hiç tahammül edemiyeaeğimiz felâ­ket, musibet ve belâları göstermesin, yükletmesin. Amin.

Şu â/Ptı kerimenin hükmünü her zaman dileriz :

«Allah bir kimseye ancak gücü yettiği kadar teklif eder yükler. Her ke­sin kazandığı hayrın sevabı, kendinedir. Ve yaptığı kötülüğün zararıda yine onadır. Ey Rabbimiz! Eğer unuttuk yahut kasdimiz olmadan haîa etmiş isek, bizi (bundan dolayı) hesaba çekme. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yükîe-diğln musibetler gibi, bize ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Gücümüzün yet­mediği şeyi bize yükleme,» Bakara sûresi, 286[154]


Tercümesi :


42 - (41) Mikdad (R.A) den mervidir, ResûlulJah (SAV) den işitmîştir. Resûlullah) buyuruyordu :

«Yer yüzünde Şehir ve köy evlerinden hiç bir ev kalmaz, mutlaka her eve (evde bulunan her insana) Allâhü teâla islâm kelimesini, azizin izzeti ve zelilinde zilleti ile sokar. Yâ onları Allah (C.C) aziz kılıp islam cemaatından kılar. Veya onları zelil kılar, islam ehiine boyun eğerler.»[155]

— Mikdad (R.A) dedim ki:

«Öve ise din, olduğu gibi Allah iç;in gâlib olur.» [156]

İzahat


Râvî Kimdir?

Hz. Mikdad Bin Amr elkindî (R.A), ilk müslümanlardandır. Müslümanla­rın beş veya yedincisidir. İslamlıklarını açıklayan ilk yedi kişiden birisidir. Habeşistana hicret etti, sonra tekrar mekke-i mükerremeye avdet etti.

Hz. Mikdat (R.A) Uhud muharebesinde ve ondan sonraki muharebelerin hepsinde hazır bulunmuştur. Medina-i Münevvereye üç mil mesafede «Cerf» isimli yerde vefat etmiştir. Vefatından sonra Cennetül baki-a getirilmesi için Zübeyr bin Avvamâ vasiyet ettiğinden müslümanlar cenazesini omuzlarına

alıp Cennetül Bakî-a getirip defnettiler. Doksan yaşında olan bu zatın vefatı, hicretin yetmiş üçüncü senesine raslayordu. Allah ondan râzi olsun.

Yukardaki hadisi şerifin hükmü, en mükemmel şekli ile Hz. İsâ Aley-hisselâmın yer yüzüne tekrar indiği zaman görülse gerektir. Zira o zaman, islamı kabul etmeyenler öldürülecektir. Onun için her eve mutlaka islam girecektir.

Hadisi şerifde beyan edilen hükmü Resule çok dikkat etmek lâzımdır. Zira pek çok kişiler, islamın yıkılacağını, zan ederler, arttk müslümanhk yok olur diyerek umutsuzluklara kapılan çeşidli zanlar ve şüphe ile karşılayan­ları görüyor ve duyuyoruz.

Nitekim bir evvel okuduğumuz hâdise ve vakıada Resûlüllahın vefatın­dan müteessir olup perişanlaşan sahabe arasında şaşkınlığa uğrayan Hz. Osman (R.A) de «bende dinin sona ermesi vesvesesine kapılanlardanım» demişti.

Resûlüllahın vefatından sonra aynı hal Mekkeli müslümanlar arasında-da görülmüştü. Mekke-i mükerremede irtidat edenlerin karşısına Süheyl Bin Amr (R.A) isimli bir sahabe hutbe irad ederek şöyle demişti .

«Ey Kureyş halkı! Siz en son müslüman olupda en evvel mürtedlerden o'mayın. Vallahi! azim bu din, güneş ile ayın doğup batması halîeri devam ettikçe dinde devam edecektir.»

Kur'anı Kerime ve Resulü Ekrem efendimizin sünnetlerine inanan mü­minler, bu zatlara bakıp dikkat etmelidirler. Umutsuzluğa kapılma tehlike­si ile karşılaşınca, hemen ilâhî ayetleri ve peygamberimizin mübarek cüm­lelerini okuyup rahata kavuşmak gerekir.

Dinin dâim ve bakîiliği ve hatta her şeyin üstünde ve galip olduğunu ve olacağını beyan eden bir kaç hüküm daha nakledelim.

Bir âyeti kerime meali şöyledir :

«Hiç şüphe yokki, Kur'anı biz indirdik biz ve muhakkakki onu, tağyir ve tepdilden biz koruyup muhafaza edeceğiz.» Hicir sûresi, 9

Diğer âyeti kerime meali :

«O (Allah), Peygamberini hidayetle ve hak din ile bütün dinlerin üzeri­ne geçirmek için gönderendir. Velevki müşrikler, hoş görmesin.»Tevbe sûresi, 33

Diğer âyeti kerime meali :

«Allah (c.c.) şöyle hüküm vermiştir : İzzi celalim hakkı için, muhakkak,] hem ben (azimüşan) galip geleceğim, hem Peygamberlerim. Şüphesiz Allah çok kuvvetlidir her şeye galipdir.» Mücâdile sûresi, 21

Diğer âyeti kerîme meali :

«Allanın yarattığı bu dini değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. İşte dos doğru din budur. Fakat insanların çoğu (hak dininin islam olduğunu) bilmez­ler.» Rum sûresi, 30

Peygamberimiz bir hadisi şerifde şöyle buyurmuştur :

«Nefsi Muhammediyem yed,i kudretinden olan Allaha yemin ederimki, elbet sizin içinize Meryemin oğlu îsa (AS) m inmesi yakın zamanda olacak­tır. Adaletle hüküm verecek, putları kıracak, hınzırı öldürecek, {islam düş­manlarından) cizyeyi kaldıracak ve mal çoğalacaktır, o haldeki (zekat ve sa­dakayı) Hiç bir ferd kabul etmeyecek (veya kabul edecek ehil fakir kalma, yacak).» [157]Emâlîde şu ibare manzumdur :

«Muhammed Aleyh isselamın şeriatı, tebdil ve tağyir edilmeden her zaman kıyamete kadar baki ve daimdir.»

Evet dünyanın son gününe kadar din bakîdir. Yok olmamış ve yok olma­yacaktır. Daha geniş izahat «İslama sokulan bid'at ve hurafeler» adlı ese­rimizin ikinci cildinin 54-70 sahffelerinde mezkûrdur. [158]


Tercümesi :


43 - (42) Vehb ibni Münebbih (R.A) den rivayet olunmuştur, ona de­nildi ki;

— Lâilahe illallah - AHahdan başka ilâh yoktur, Cennetin anahtarı de-ğilmidir?

— Dedi ki : Evet, fakat (Cennetin) anahtarı yalnız (kelime-i tevhid) de­ğildir. Onun (anahtarın) dişleri vardır.

— Binaen aleyh eğer anahtarın dişlerinide getirir (işler) sen, sana Cen­net (in kapısı) açılır. Şayet anahtarın dişleri (olan, namaz, zekat, oruç ve. hacc gibi ibâdetleri) işlemezsen sana (Cennetin kapası) açılmaz.» Buharı[159]


İzahat


Râvî Hz. Vehb kimdir?

Hz. Vehb bin Münebbih (R.A), Ebû Abdillah San'ânî künyesi ile künye-lenen fâris oğullarından bir zattır. Câbir bin Abdillah (R.A) ile Abdullah bin Abbasdan hadisi şerif işitmiştir. Bu sebeble tâbiîinden olduğu zikredilmiş­tir.

Vefatı, hicretin yüz ondördüncü (114). senesinde vuku bulmuştur. Allah ondan râzî olsun.

Yukardaki haberde açıklanan hükümler, müminin kuru bir îrnan ile yaşa-yamıyacağı ve âhiret seâdetinin de temininin mutlaka iyi bir amel ile veya amellerle olabileceği beyan edilmiştir.

îman eden bir mümin, imanını muhafaza edib koruyarak o îmanla be­raber nhlrete gidebilmesi için, abdest, gusül, namaz, zekat, oruç, hac ve hayrı hasanattan olan iyi amelleri işleyib kötü amellerden kaçınması lazım dır. Böyle iyi ameller, îmanı kuvvetlendirir ve ahiret seâdetinin teminine se-beb olur.

Şayet iyi amelleri terk edib, yalan, iftira, zulüm, içki, kumar, zina, livata, gıybet, nemmam, hasutiük ve fesatlık gibi kötü amellerle meşgul olmak ise, İmanı kirletir. Sahibini tehlikeye götürür.

Evet her anahtarın dişleri vardır, dişler olmadan kapı açılmaz. îmanın anahtarı, Lâilâhe illallah - Muhammedürrasûlüllah, dır. Bu îman anahtarı kelimei tevhîdinde dişleri, taharet, namaz, zekat, oruç, hac ve hayırlı amel­lerdir. Cennetin kapısını açacak olan îmanın anahtarı, Lâilâhe illallah - Mu­hammedürrasûlüllah-! sokup açabilmek için, anahtarın dişleri mesâbesin-deki iyi-amellerin bulunması lâzımdır.

Huiasai kelam îmanın nuru ve ışığı olan kelimei tevhidi söyleyib kalb ile tasdik etmekle iş bitmez. O îmanı bir muhafaza altına almak gerekir. İyi amel de bulunmadan sâde kelime-i tevhidi söyleyen kimsenin îmanı, açıkda ya­nan çc-çevesiz bir lamba ve çıra gibidir. Hafif bir rüzgar veya hareketten hemen söner. Fakat o lamba ve çıra, bir çerçeve ve cam içerisine alınırsa, kolay kolay sönmez. Işıkdan istifade devam eder.

Mümin de iyi amelleri işlemekle îmanını muhafazaya alarak her türlü tehlikeden korur, îmanla ahirete gitmeyi sağlamaya çalışırsa, cennetin anahtarını dişleri ile eline alıp atıirete giden ve oradada cennetin kapısını eliyle açabilecek bir kimsedir.

İşte iyi amelleri işleyen kimseler, cennetin anahtarını eline afıp cenne­tin kapısını açarak ebedî seadete giren, girecek olan kimselerdir.-Şayet iyi amelleri işlemeyip kötü amelleri işler ve o haldede ölürlerse, o kimseler ellerinde anahtarın dişlerini bulundurmadıklarından, cennetin kapısını aça­mazlar, cennetin kapısı açılmaz. [160]


Tercümesi :


44 - (43) Ebû Hureyre (R.A) den mervidir, demiştir :

Resûlullah (S.A.V) buyurdu :

«Sizin biriniz islâmını güzel ettiği takdirde, işlediği her iyilik için işlediği nin on mislinden yedi yüz (700) e kadar katlanarak yazılır.[161]

— İstediği bir kötülüğün ise, işlenen kötülüğü ile Ailâha kavuşunca­ya kadar yazılır.» [162]


Îzahat


Kulların dâima hayır ve iyilikde yarış yapmasını seven halikı zülcelâl, yapılan bir iyiliğe karşı niyyetlerin hulus derecesine göre ecrü mükâfat ver­mektedir.

Hak teâla, bir hayır ve amele karşı enaz on misli mükâfat veriyor. İhlas ve iyi niyyet, rızayı bâriye daha fazla uygun olan iyiliklere, on mislinden yedi" yüz (700) misline hatta daha fazla ecrü mükâfat vermektedir. Kötü amel­leri ise, ancak misli ile cezalandırmaktadır.

Hadîsi şerif de şu mealdeki âyeti gerîmeye işaret vardır :

«Kim, bir hayırlı iş ve güzel amelle gef.irse, ona on misli sevab vardır, Kimde bir günah ile gelirse (şer işlerse) oda ancak misfi ile (işlediği günah kadarla) cezalanır. Onlar (gerek iyilik gerekse kötülük yapanlar), haksızlığa uğratılmazlar.» En'am sûresi, 160

Diğer âyeti kerîme meali :

«Mallarını Altah yolunda infak edenlerin hâli, her başağa yüz dâneli yedi başak bitiren bir tohumun hâli gibidir. Allah dilediği kimseye daha kat kat verir. Allanın ihsanı, çok geniştir ve her şeyi hakkı ile bilendir.»

Bakara sûresi, 261

Bu son âyeti kerîmede temsîli olan hüküm gereğince, tarlaya atılan bir dâne tohumdan yedi başak biteceğini ve her başak yüzer adet taneye sahib olarak ydiyüz adet olacağı ve Allah dilerse, yedi başaktan ve yüzer adet taneden fazla da yaratabileceğini beyan etmiştir.

Evet her hangi bir iyilik ve hayırda bulunan kişi, o yapmış olduğu İyi­liğin en az on misli mükâfatını elde edecektir. Hayır ve iyilikler, rızâyı bâri­ye uygunluğu ve niyyetin hulus derecesine göre, on mislinden yedyüz hatta yedibin misli ve hatta yetmiş bin misli ve daha da fazla ecri mükâfata nail olacağı âyeti kerîme ve hadîsi şerifde beyan edilmiştir. Yeterki hayır ve iyi ameller, cenâbu hakkın rızasına uygun olsun.

Ziraatçı bir kişi, tarlayı zamanında nadas eder ve gerektiği takdirde iki­ler, üçler ve ekme zamanında tarlanın tavına rastlatır, gübresi ve ilâcı ile beraber tohumu ekerse, tarlanın hakkını verir, emeğini son gayreti ile sarf-

eder ve sulama ihtiyacı gibi hallerine dikkatle riayet ederse, o tarladan mahsul çok randımanlı olur. Cenabu hak, çalışanın emeğini korutur, kulun yüzünü güldürür, o emeğini zâyî etmez. Vadi Nahiyesi gereğince bir tane döneden yedi ulun ve her ulun ve kök-başakdan yüzer adet dâne vererek bire, yediyüz verir. Hatta bir döneden on, yirmi başak verib her başak da ellişer, yüzer adet tane mahsul verdiğide olur.

Farz edelimki, bir taneden yirmi kök-başak olup her başakda da yüzer adet tane olsa, bire yediyüz değil, bire ikibin verilmiş olur. İlâhî hazînesinde çoktur. Dilerse bu kadar ve daha da fazla verir. Yeterki ondan gelen nimet­ler unutulmasın. Şükranla karşılansın.

İşte bir adamda hayru hasanata koşar, yardım eder ve iyi amellerde bulunursa, bu ziraatçıya verilen maddi kâr ve kazanç gibi, bire on, bire ye­dibin, bire yetmişbin ve daha da fazla manevî kâr ve sevab vereceğini ce­nabu hak vâd etmiştir.

İşlenen şer ve kötülüğe karşı da .katlama ve fazlalaştırırla olmadan günahın aynını yazıyor, yazdırıyor. O işlenen günah kadar cezalandıracağı­nı, fazlalık olmayacağını beyan buyurmuştur. Hatta günah işlenince hemen yazdırmayor. Tevbe ve nedamet ederde hayra yazdırmayı sağlar diyerek bir müddet mehil ve tehir ettirib ondan sonra yazdırdığını Resulü ekrem efendimiz muhtelif hadisi şeriflerinde beyan buyurmuşlardır. Yukarda birin­ci hadîsi şerifin İzah kısmında nalkettiğimizi hatırlatırız.

Cenâbu hakkın yüce ahlak ve merhametini, yeterki kullan bilib idrak etsinler. Yapdıkiarı hayır ve hasanatla şer amellerinin hiç bir zaman boşa gitmeyeceğini, iyilik olursa kat kat ecre nail olunacağını, şer olan amelle­rin ise, tevbe edilib nedamet edilmediği takdirde ya azabı ilahi veya afvi ilâhiye uğranacağını bilmek gerekir. Cenabu hak, bu hakîkatları düşünen­lerden eylesin. Amin. [163]


Tercümesi :


45 - (443 Ebû Umâme (R.A) den mervîdir, demiştir ki :

— «Bir adam Resûlullah (S.A.V) e îman nedir? diye sordu.

— Resûfullah (S.A.V) de buyurdu :

«İyiliğin sent sevindirip, kötülüğünde yerindirdiği vakit, işte bu takdir­de sen müminsin.»

— O ada/n dedi : Yâ Resûleliah! günah nedir?

— Resûlullah (S.A.V) buyurdu :

«Nefsjne (gönlüne) bîr kötülüğü yapmak isteği geldiğinde onu hemen terk (ve def), et. (İşte o günahdır.)» [164]


İzahat


— Râvî Hz. Ebî Ümâme (R.A) hakkında gerekli malumat, biraz yukar­da zikredilmiştir.

Yabancı bir müminin peygamberimize gelib îmandan sual etmesine karşı, Resulü Ekrem efendimiz yukarda ikinci hadîsi şerifde görüldüğü üzere cebrâil aleyhisselâmın, «îman nedir» diye sualına karşı verdiği cevabın başkası ile cevab veriyor. Acaba niçin böyle cevab vermiştir?

Gelen kişinin îmanın esasından değil, îmanın alâmetinden sorduğunu anlayan Resulü Ekrem efendimiz, o adamcağızın soruş gayesine ve kendi emel ve amaline göre cevab vermiştir ve demiştirki;

«Senin kalbindeki îmanıyın varlığına delâlet eden îmanıyın alameti, iyi bir iş yapdiğında veya iyi amele gayret sarfedip neticeye erişdiğinde bu başarı ve muvaffakiyyetinden dolayı sevinirsen ve işlemiş olduğun bir kötülükden utanır, üzülür, peşiman olur, Allanın azabına müstehak olman­dan nefsinde bir acı ve izdırab duyarsan, işte bu takdirde sen kâmil bir mü­minsin.»

Günahın tarifi de gayet açıktır ki, «insanın, kalbinde tereddüt hâsıl edip gönlünde rahat bırakmayan .her hangi bir şey, günah oluyor. Öyle olunca şüp heli Pazar mîdeyi bozar, kabilinden olan her şüpheli şeyi terk edip, insanın gönlüne temiz, iyi ve doğru olduğunda itminan hâsıl eden şeyleri işlemek en doğru yoldur.»

Hadîsi şerifde beyan edilen İmanın tarifine dikkat etmeliyiz. Zira bâzı isnâd ve iftiraya alışkın insanlar, bir zatın söz ve yazısında değişik ifâde ve îzahı görünce hemen saldırırlar. «Vay efendim îmanı yanlış tarif ediyor» gibi cümleleri yazanlar ve söyleyenler görülüyor. Hemen saldırmak doğru olamaz. Derinliğine tahkik ve tetkik etmek gerekir. Öyle saldırganlar, Pey-ğemberimizde de kusur aramaya kalkabilirler. Hakîki mümrnler ise, böyle sapıklara asla iltifat etmezler.

Evet bir kişi, yapacağı bir iş hakkında gönlünde huzur ve iyi bir kanaat bulamazsa, o mes'eleyi hemen terk etmelidir. Velevki o yapılacak veya ya­pılmış iş hakkında bir fetvacıdan fetvada alınmış ise, o kişinin gönlü rahat etmiyor, bir ızdtrab duyuyorsa, yine terk etmelidir. Zira müfti, ifâdeye göre fetva verir. Belki ifade yanlışlığı ile sorulmuştur. Her ne ise, gönül rahatlığı vermeyen işi işlemek, günah olabilir. [165]


Tercümesi :


46 - (45) Amr İbnıi Anbese (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlullah (S.A.V) e geldim ve dedim : Yâ Resûlellah! bu iş (din) üzere seninle beraber ofan kimdir? Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «(Her) hür ve köledir.»

— Dedim ki : İslam nedir?

— ResûIuJlah (S.A.V) buyurdu :

«(İslam, insanlara) tatlı söylemek ve taam yedirmektir.»

— Dedim : îman nedir?

— Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Sabretmek ve sahavette bulunmaktır.»

— Amr ibni Anbese : Müsiümantn hangisi af daldır? dedim,

— Resûlullah (S.A.V) buyurdu ki :

«Dilinden ve elinden müslüman salim olan (zarar görmeyen) kimse­dir.»

—Amr ibni Anbese dedi : îmanın hangisi efdaldır? dedim. —Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Güzel ahlakdır.»

— Amr ibni Anbese dedi : Namazın hangisi efdaldrr? dedim.

— Resûlullah (S.A.V) buyurdu :

«Kunutu (kıyam, kıraat veya huşûu) uzun olan (namaz) dır.»

— Amr ibni Anbese dedi : Hicretin hangisi efdaldır? dedim.

— Resûlullah (S.A.V) buyurdu :

«Rabbiyıin kerih (ve kötü) gördüğü şeyden kaçınmandır.»

— Amr ibni Anbese dedi : Cihâdın hangisi efdaidır? dedim.

— Resûlullah (S.A.V) buyurdu :

«Atı öldürülen ve kanı akıtılan kimse (nin Cihâdı efdal) dır.»

— Amr ibni Anbese dedi : Saatlerin hangisi efdaidır, dedim.[166]

— Resûiullah (S.A.V) buyurdu : «Gecenin son yarısıdır.» [167]

İzahat


Râvî kimdir? ,

Hz. Amr bin Anbese (R.A), ilk müslümanlardandır. Hatta müslümon lann dördüncüsü olduğuda söylenir. Sonra medine-i münevvereye hicret etmiş ve orada bir müddet ikâmet etmiştir. Şamada nakli mekan etmiş ve şamh sahâbîlerden sayılmıştır. Pek çok cemaat, kendisinden hadîsi şerif rivayet etmiştir.

Bir üst hadîsi şerifin altında kısa bir cümle ile arzettiğimiz gibi, bu hadîsi rasulde de müslüman kişilerin îman ve amellerinin makbûliyetini be­lirten ölçü ve mihenktaşlan mesabesinde olan iyi amel ve faziletler, tekor teker sayılmıştır. [168]


Tercümesi :


47 - (46) Muaz ibni Cebel (R.A) den mervidir, demiştir :

Resûlullah (S.A.V) den işittim, buyurduki :

«Bir kimse, Allâhü teâlaya bjir şeyi şerik koşmadan ona kavuşur, beş (vakit) namazı kılar ve Ramazan orucunu tutarsa, o kimse mağfiret olu­nur.»

— Dedim : İnsanlara müjdeleyimmi? Yâ Resûlellah![169]

— Resûlullah (S.A.V) buyurdu :

«İnsanlara (müminlere) müjdelemeyi bırak, işlesinler.». [170]


İzahat


Rasûiü Ekrem sallailahü aleyhi vesellem efendimizin;

«İnsanlara (müminlere) müjdelemeyi terk et, işlesinler» Cümlesine dik­kat etmek gerekir. Zira her hâlukarinde ümmetine şefkat kanadını ge­ren ve bütün emel ve gayreti ümmetlerinin tehlikeye dûcar olmamalarıdır.

Evet bu cümlesinde de aynı gayeler mevcuttur. Pek cok cahil ve avam­dan olan kişiler, beş vakit namazı kılıp ramazan orucunu tutup başka farzları ihmal ederler ve gafletten gaflete dalarak kendilerini tembellik ve atâlete sürükleyerek tehlike çukurlarına atabilirler, düşüncesiyle yukarıdaki cüm­lelerini buyurmuşlardır.

Ashabı kiramdan ihtisas sahibleri gibi havasdan olan âlim, kâmil, âbid,, zâhid ve mütteki kimseler, cennet umudu ve cehennemden korkma halide olmasa böyle kişiler, yine Allaha isyan etmezler. Zira onların goye-si, gece ve gündüz rızayı bâriyi tahsil etmektir.

Nitekim bir hadisi nebevîde şöyle buyurulmuştur :

«Allah (C.C.) suhaybe Rahmetini ihsan etsin, Allahdan korkmasadu, (Suheyb), ona isyan etmez.»

Suhayb (R.A), Peygamberimizin değerli, âbid ve zahid sâhabelerinden-dir. Onun için bu zat Allahüteâla tarafından kendisine teminat verilerek azab olunmayacağını bildirse dahi, bu zat yine Allaha isyan etmez. Belki ibâdet ve taat ile meşkul olmanın müjdesini duyunca ibâdete daha fazla devam eder.

İşte havasda olan zadlar, bu sahabe gibi ibâdet ve taat zevkine dalar­lar. Yapmış oldukları bir kaç iyi amel ile iktifa edip durmazlar. Hatta öyle zadlar yatamazlar, boş oturamazlar. Mutlaka faydalı ve hayırlı bir amelle meşku! olac^^dır.

Bir âyeli kerimede meâlen şöyle buyurulmuştur :

«(Onlar, o kimselerdirki, geceleyin namaz kılmak için) yataklarından kalkarlar (adeta) yatakları, onları sokar), Rablerine azabından korkarak ve rahmetinden umarak dua ederler» Secde sûresi, 16[171]


Tercümesi :


48 - (47) Muaz ibni Cebel (R.A) den mervidir, Muaz, nebiyyi Ekreme (S.R.V) îmanın efdalı nedir? diye sordu.

— Resûlullah (S.A.V) buyurdu :

«Allah için sevmen, Allah için buğzetmen ve Allanın meşgul olmasıdır.»

— Muaz (R.A) dedi : Bu nedir? Yâ Resûlellah!

— Resûlullah (S.A.V) buyurdu :

«Nefsine hoş gördüğün şeyi, insanlarada hoş görmen ve nefsine kerih Gördüğün şeyi, insanlara kerih görmendir.» [172]


(I) Büyük Günahlar Ve Nifak Alâmetleri Babı Birinci Fasıl
Tercümesi :


49 - (1) Abdullah ibni mes'ûd (R.A) den menfidir ^emiştir : Bir adam dedi : Yâ Resûlellah! Allâhin indinde hangi günah daha bü­yüktür?

— Resûlullah (S.A.V buyurdu :

«Ailâhü teâlaya misil ve nazır (mahîûkata benzerlik) isnad etmendir, halbuki o (Allah) seni yaratandır.»

— O adam dedi : Bundan sonra hangi günah daha büyüktür? «Çocuğuyun seninle beraber taam yemesinden (fakirlik ve rızkından)

korkarak onu öldürmendir.»

— Adam dedi : JB^ndan sonra hangi günah daha büyüktür?

— Resûlullah (S.A.v".) buyurdu : «Komşuyun karısına zina etmendir».

—, Bunun üzerine Ailâhü teâla Resulünün bu sözünü tasdik ederek şu mealdeki âyeti kerimeyi inzal buyurdu :

«Onlar ki, Allanın yanına bir ilah daha (katıp) tapmazlar. Allanın ha­ram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Kim, bunlar (dan birini* yaparsa cezaya çarpar.» (Furkan sûresi, 68) [173]


İzahat


Büyük günah : Aslında İşlenen hatanın büyük kötülük olan ve o büyük kötülüğü işleyenin cezaya müstehak olması halindeki işlenen kötülüklerdir. Kendisine nisbetle daha aşağı isyanada, «büyük günah» denilmiştir.

Veya işlenen her hangi bir günah hakkında had ve ceza tayin edüen gü-nahdır. Yani zinanın haddi, bekar olana yüz değnek, şarab içene ve iftira edene seksen değnek vurulur. İşte bu gibi suçlar büyük günahdır.. Hulâsa haram ve yasak olan şeyleri işlemek ve yapılması farz olanları terk etmek, büyük günahdır.

Günahlar şahısların hal ve ahvâline görede değişebilir. Ve işlenen gü­nahlar, âlim ve fazıllar ile cahillere karşıda değişebilir.

Meselâ : Hâsenatül ebrar, seyyiâtül mukarrabin, denilmiştir. Y~n; iyi ve salih kişilerin iyilikleri, mukarrabin = daha iyi ve üstün olanlcrm (Pey­gamber ve emsallerinin) günahları menzilindedir.

Alimlere, evliya ve salih kişilere yapılan hakaret ve kötülüklerle, cahil kimselere yapılan hakaret bir olmaz. Alimlere, ilminden dolayı ve hakkı sa­vunduklarından için hakaret, küfre kadar varır. Câhil kimselere yapılan hakâ ret ise, en büyük günahdır.

Veya her hangi bir masiyetki, cenâbu hakkın azamet ve şanına yakış­mayan bir isyan (işlenen günaha), günahı kebîre - büyük günah, denilmiştir.

Veya küçük günahada devam edilip ısrarla işlenen her günaha, bü­yük günah denilmiştir. Zira Rasûlü Ekrem efendimiz şöyle buyurmuştur ;

«Israrla işlenen küçük günah, küçüklükde kalmaz, büyük günah olur. Tevbe ve istiğfar edilen büyük günahda yok olur gider.»

«Damlaya damlaya göl olur» kabilinden, küçük olan bir günah, işleme­ye devam edile edile kanber üstüne kanber büyür. Katmerleşir, katılaşır. Keza işlenen her hangi bir büyük günahda, tevbe ve nedamet ederek istiğ­far edilirse, o günahda defterden silinir. Günahsız ve tertemiz olunur ve küçük günahada ısrar edilmezse, afv olunur.

Aslında büyük günahlardan kaçınılırsa, küçük günahlar, cenabu hak tarafından bağışlanır. Bu husus çeşitli âyeti kerime ve hadisi şeriflerde be­yan edilmiştir.

Bir âyeti kerîme mealinde şöyle buyurulmuştur :

«Eğer siz nehyec'iîdiğiniz günahların büyüklerinden sakınırsanız sizden diğer (küçük) günahlarınızı örteriz (bağışlarız). Ve sizi iyi bir gidişata soka­rız.» Nîsa sûresi, 31

Bir hadisi şerifde de şöyle buyurulmuştur :

«Beş vakit namaz, cumadan diğer cumaya ve ramazandan diğer ra­mazan (ayın) a kadar bunların arasında büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde, iişlenen küçük günahlar bağışlanır.» Müslim, Mişkat : namaz bahsi

Büyük günahlar şirk ve küfre varmadıkça tevbe ile afv olunduğu gibi, tevbe ve istiğfar olmadan Allanın dilemesi ile de afv olunabilir.

Nitekim ilahi hükümde şöyle buyurulmuştur :

«Şüphesizki, Allah (c.c.) kendine ortak koşanları bağışlamaz. Bu şirk­ten başkasını, dilediği kiimseden bağışlar. Kimde Atlaha şirk ederse (ortak koşarsa), doğrusu çok uzak delalete sapmıştır.» Nisa sûresi 16

Büyük günahların adet ve mikdarı hakkında, çeşitli görüş ve îzahlarda bulunulmuştur.

İbni Abbas (R.A) ; yetmişe yakın büyük günah vardır, demiştir.

Saîd bin Cübeyr (R.A) ise; yediyüze yakın büyük günah vardır, demiştir.

Büyük günahların adetlerini ve tariflerini, «kebâir ve sağair risâtesi» ile İbnji Hacerin «Ezzevâcir anilkebâir» adlı eserinde ve îmamı Birgivinin «tarikatı muhammediye» adlı'eserinde de çeşitli yönleriyle beyan edilmiştir.

Günahlar dört kısma ayrılır ve şöyle hulasa edebiliriz :

a) Bir kısım günah vardırki, o günahdan nedamet edip tevbe edil­medikçe afv olunmaz. Oda küfür ve şirktir.

b) Bir kısım günahda, istiğfar ve diğer hayır hasanad cinsinden olan namaz, abdest, gusul, zekat, oruç, hac, teşbih, tehlil ve sadaka-i cariyeden olan iyiliklerle bağışlanması umulur. Buda küçük günahlardır.

c) Bir kısım günahda, hem tevbe istiğfarla ve hemde tevbe ve istiğfar olmadan cenabu hakkın dilemesi ile afv olunan günahlardır. Buda Allahü-teâiaya karşı işlenen büyük günahlardır. Yukardaki âyeti kerime meali bu hususu açıklamaktadır.

d) Bir kısım günahlarda vardırki, karşılıklı haklaşma ve heiallaşmaya bağlı olan günahlardır. Buda insan haklarıdır. Bu haklarda ya dünyada he-lallaşmak veya hak sahibinin hakkını veya bedelini vermekle haklaşılır.

Yada âhirette, zalimin sevabı mazluma (hak sahibine) redetmekle ve­ya zulme uğrayan kimsenin günahlarını zalime yükletmek suretiyle veya cenabu Allah, hak sahiblerini fazlu keremi ile rızalaştırıp helallaştırmak su­retiyle bağışlanır. Bu son hükme ait pek çok hadisi şerifler mevcuttur. Za­manı ve yeri gelince ilerde görülecektir.

Şimdi 49 numaralı hadisi şerifin râvisi ile hükümlerinden bir nebze bahsedelim.

Râvi ibni mesud (R.A) ilk müslümanlardandır. İsmi Abduilahdır. Pey­gamberimiz dâri erkama girmezden evvel ve Hazreti Ömerin müslümaniı-ğından az bir zaman önce müslüman olmuştur. Hatta müslümanların altın­cısı olduğuda söyleniyor. Peygamberimiz bir yere çıktığında misvâkini, ibri­ğini ve nâlinini ona verirdi. Habeşistana ve medineye hicret etmiştir. Be­dir muharebesinden itibaren bütün harblerde bulunmuştur. Peygamberimizin kendisinden razı ve memnun olduğunu bizzat ifâde buyurmuştur ve demiştirki ;

«İbni mes'udun râzi olduğu ümmetimden bende razıyım. Onun gazab-landığına bende gazabfanırım.»

Sima, endam, huy itibari ile Peygamberimize benzerdi. Ancak boyu kısa idi. O şekilde kısaki, cüsseli ve yiğit erkeklerin oturması halinde iken, o, aralarında ayakda bulununca aynı idi, hiç yüksekliği görülmez idi. Ve bünyesi zaifdi. Hz. Ömer ve Hz. Osman'ın ilk zamanlarında beytül mâlin na zırı idi. Hz Ömer zamanında küfe valiliğindede bulunmuştur.

Mekke-i mükerremede Kur'anı kerimi müşriklere açıkça okuyub duyu­ran ilk sahabedir ki, sûre-i rahmanı haremi şerifin içinde makamı İbrahimin yanında cehren yüksek sesle kâfirlere karşı durdu okudu. Kâfirler ona çok hakaret ve ezada bulundular, fakat o, sûrei rahmanı sonuna kadar okudu.

Sahabenin en fakih adamlarından birisi idi. Onun için Resûlüllah-ın zamanında şer'i fetva yetkisi verilen ve fetva verenlerdendir. Kendilerinden küfede iken, alkarna ve ibrâhimi Ennaha-i (R.A) gibi zevatı kiram tefsir ve fı­kıh ilmini öğrenmişlerdir. Bu sebebden ibni Mus'ud (R.A) ilmi tefsir ve ilmi fıkhın1 banisi sayılır.

Hz. İbni Mes'ud (R.A) sekiz yüz kırk (840) hadisi şerif rivayet etmiştir. Cüsse ve cesedde küçük, ilim ve faziletçe büyük olan bu zat hakkında Hz. Ömerde şöyle demiştir :

«İbni Mes'ud, ilim ile doldurulmuş bir dağarcığımızda.»

Vefatı, Hz. Osmanın hilâfeti zamanında beytülmal nazırı iken Medİne-i münevverede hicretin otuz ikinci (32) senesinde atmış (60) yaşında vuku bulmuştur. Ve cennetül bakî-a defnoiunmuştur. Allah Rahmet eylesin.

Hadisi şerifde en büyük günahın, Ailaha şirk koşmak olduğunu zik­retmiştir. Şirkin kötülüğü hakkında bir nebze yukarda bahsetmiştik. Ayrıca

küfrün çeşidleri ve fena neticelerini ilerde (52). Hadisi şerifde izah edece­ğiz.

İkinci derecede şirkten sonra büyük günah olarak adam öldürmek ol­duğu, bilhassa kendi evladını doyuramam, yedirib geydiremem, diyerek rı-zık korkusu ile canice öldürmektirki, günümüzde dört cyını doldurmuş, ha-rnıIe kadınların ilaç, karac ve başka yollarla çocuk düşürmeleri ve bunların çocuklarını zayıında yardımcı olan doktor, hemşire ve emsali kişileri hal ve hareketleri aynı günaha iştirak eden günahkarlardır. Çocuklarını bu şekilde öldürenlerin yanında, bu gün kız çocuklarını cini çıplak veya erkek panto-°nun!an ile sokağa çıkarıp erkeklerden analık ilmini öğretmeye çalışanla­rın durumları çok1 ve çok esef vericidir. İyi bir ev hanımı olacak çocuklarını, ateş ve barut mesabesinde olan kan beyinli gençlerle yan yana, el ele Ve dudak dudağa veriyorlar. Birde «Ne yapalım sınıf geçecek, arkadaşları ite çalışacak, okuyup bir meslek sahibi olacak gibi..» ifadelerle çocukların kötü hareketlerini normal karşılıyorlar.

Böylelerine Mehmet Akif Merhum şu mısraları söylemiştir ;

Bir selâmet yolu varmış.. Oda neymiş? mutlak,

Dini kökten kazımak. Sonra, evet ruslaşmak.

O zaman iş bitecekmiş.. O zaman kızlarımız,

Şu tuttukları gayet kaba, pek manasız.

Örtüden sıyırılacak.. Sonrada erkeklerden

Analık ilmini tahsil edecekmiş.. Zaten,

Müslümanlar o sebebden bu sefaletteymiş!...

Din için, Millet için iş görecek alçağa bak,

Dini pâmâl edecek, milleti ruslaştıracak!

Çocuklarını, din ve iman esaslarını öğretmeyip cahil ve fasık kimseler halinde büyümelerine rıza gösteren ana ve babalarda dilber yavrularını manen öldürmüş oluyorlar.

Çocuk düşürmenin haram ve caiz yönlerinin en geniş izahı, «Mülte-kâ Tercümesi» adlı eserimizin birinci cildinin «Kölenin nikâhı babı» altında beyan edilmiştir.

Hadisi şerifdeki üçüncü hükümde, neslin soyunu yok eden, veraset ve irtikal hükümlerini alt üst yapan, ana baba haklarını mahvedip insanları yok eden, nikahsız ve helal olmayan kadınla bir erkeğin zina etmesi ha­hamlığından daha eşed ve kötüsü komşu kadını ile zinada bulunmaktır. Öyle ya komşunun en emin kişisi, koruyucusu, yardım edicisi olması gere­kirken ,bu adiliği işleyen kişi komşusunun ailesine tecavüz ederse, pek cok fahişe kadınla zina etmekten daha kötü bir fenalık ve haramı işlemiş olur.

İnsan neslini alt üst eden, veraset ve neseb haklarını yok eden, mil­letlerin iman, ahlak ve örflerini yıkan zina, şahsın ve cemiyetin yıkılmasını, aile ocaklarını perişan eden yüz karası en âdi huysuzluk ve en iğrenç bir ameldir. Bilhassa komşu ailesi ile zîna etmek, dahada kötü ve daha fena­dır.

Peygamberimiz bir hadisi şerifde şöyle buyurmuştur :

«Zina, (maddî, mânevi) fakirlik meydana getirir.»[174]

Bir hadisi şerif meali :

«Bir memlekette, zina ite faiz şuyû bulursa, o memleket halkı kendile­rine AHâhın azabını helal kılmışlardır.» Hakim

Diğer bir hadîsi şerirde şöyle buyurulmuştur :

«Bîr adama, komşusunun karısı ile zina etmekten, yabancı kadının on adedi ile zina etmesi daha ehvendir.» Ahmed bin hanbel

Yani, aklı başında bir insana, yabancı kadınlardan on adedi ile zina etmesinden, komşu kadınından bir tanesi ile zina etmesi, daha ağır ve daha iğrenç olur. Komşu kadınına gönlü nefsi adetâ yaklaşmamak için kendini çeker, çekinir. Aslında zinanın fenalığı, imanlı kişiyi, Hz. Yusutun kaçdığı gibi, yabancı kadından kaçırır. [175]


Tercümesi :


50 - (2} Abdullah ibni Amr (R.A) den mervtdir, demiştir : Resûlullah (SAV) buyurdu :[176]

«Büyük Günahlar : Altâha şirk koşmak, Anaya, Babaya isyan etmek, (haksız yere) adam öldürmek ve yalan yere yemin etmektir.» [177]


Tercümesi :


5l - (3} Enes (R.A} in rivayetinde : «Yalan yere yemin» Cümlesinin yerine «Yalan şehâdet.» etmektir.»

Cümlesi zikredilmiştir. [178]


İzahat


Hadîsi şerifde, «yalan yere şehâdet etmektir.» cümlesi ile, şu meaida'a âyeti kerîmeye işaret vardır :

«Öyle ise, pis putlardan kaçının ve yalan sözden kaçının.» Hac sûresi. 30

Diğer âyeti kerîme meali :

«Hakkında bilgin olmayan bir şeyin ardına tabî olma. Zira kulak, göz ve kalb, bunlaırn hepsi ondan (bilmediği şeyden} sorumludur.» İsrâ sûresi. 36 Bir hadîsi, şerifde de şöyle buyurulmuştur : «Yalancı şâhidliğinde bulunan kimseye, Allah (C.C.) lanet etsin.» Sağair, kebâir risalesi, 6

Evet başkasının nâmı hîsâbına yalan yere şâhitlikde bulunar) kişi, en ahmak ve en abdal kişilerdendir. Zira başkasının menfeatı için dünyada in­sanların yanında ve hakkın huzurunda kötülenen, ayıplanan ve itibârı yok olan bir kişi oluyor. Ahirette de ilin nâmı nisâbına kendini ateşe atıyor. Al-'ah (c.c), böyle beyinsizleri ıslah eylesin. Şuuriandırsın. Amin. [179]


Tercümesi:


52- (4) Ebu Hureyre fft.A) den tnervidir, demiştir: Resûlultâh (SAV) buyurau :

«Helak edici yedi (günah ve haram)" dan kaçınınız.» — Ashabı kiram dediler : Yâ -Resûlellah! Onlar (helak eden yedi şey) nedir?[180]

«Allâha şirk koşmak, sihir yapmak ve yapdırmak, Allâhü teâlahın haram kıldığı nefsi haksız yere öldürmek. Fakat hakti olarak öldürmek müstesna­dır Faiz yemek, yetimin malini yemek, Düşmanla şiddetli çarpışma günün­de harb sahasından dönüb kaçmak, fuhuş ve kötülükden haberi ve ilgisi ol­mayan iffetti ve namuslu mümine kadınlara zina ile iftira etmektir.» [181]


İzahat


Hadisi şerîtde beyan edifen yedi adet helak, edşn günahları, maddeler halinde kısa kısa açıklayalım.

a) Allâha en büyük zulüm ve küfü:1 olan şirk, Allâha eş tanımakdır. Zi­ra her şeyin halikı ve râzıkı olan mevlayı müteâla mahlukları, ateş ve leş­leri, taş ve tunçları ilah tanımak veya cenabu hakka yakfaşama iddiası ile edindikleri putlara ilah diyerek tapmak şekli Allâha karşı en büyük küstahr liktır. Bu sebebdende dünyada en ağır beia, müsîbet ve felâketlerle helâku perişan olunup ahirettede dünyanın azab ve ateşinin yetmiş misli fazia olan cehennem ateşinde ebedî bir azabla cezalandırılacaklardır.

Kur'an< kerimde şöyle buyurulmştur :

«Elbette âyetlerimizi inkar eden kâfirleri yarın (âhirette) ateşe ataca­ğız. Derileri piştikçe azabı (ebedi) duysunlar diye onlara, değiştirerek başka deriler (et, kemik ve derilerini tazeleyerek azab) vereceğiz.» Nisa sûresi, 5c

Müşrfk ve kâfirlerin cehennemde ebedi yanmasının sebebi hikmetleri ile daha başka kötülüklerini biririci hadisi şerifin izahında ve daha ilerdeki hadislerde zikredilmiştik Ayrıca «İslamda Evliya Meselesi! ve Harikalar» a'd-if eserimizde' beyan "edilmiştir.

Müşrikler pek çok çeşitlere ayrılmıştır. Bâzılarını sıralayalım :

1- Putlara tapanlar vardırki, bunlar, taşdan, tunçdan, gümüştün ya-pitmış putlara taparlar. Kendilerinin; kahraman, Q\'m, fâzıl ve büyük kabul ettikleri kişilerin veya varlıkların^ resim ye heykellerini bu maddelerden ya­parak huzurlarında tapınmışlar ve saygıda bulunmuşlardır. Onlardan yar­dım dilemişler ve onlardan kurtuluş beklemişlerdir. Aynı müşriklik hâlâ iş­lenmektedir.

2 - Bir kısım müşriklerde, çeşidli agoç. ve otlara tapınmışlardır. Buda hemen hemen sevgiden nes'et eden bir şirktir.

3 - Sığır ve öküze ve hatta sığırın tercine tapanlarda vardır. Bu şekil-ceki put perestler, Hindistanda pek çoktur. Vaktiyle buzağıya taDaniarda bu kabil müşriklerdendir.

4 - Canlı insanlara tapon müşriklerde olmuştur. Meselâ : Fir'avrü, nemrudu ilah tanıyanlar bu kabil kâfirlerdendir. Ayrıca Uzeyr (A.S) Allanın oğlu diyen yahudiler ve mesih (İsa A.S.) Alfanın oğlu diye Htrıstıyanlarda'bu şekilde müşriklerdendir.

5- Basit cisimlerden ateşe tapan müşriklerde vardır. Bunlarda ateşi nah tanırntşlardır. Bunlara «Mecûsi-ateş perest» denir.

6 - Ulvi isimlerden güneşe, aya ve yıldızlara tapanlar olmuştur. Bun­lara sâbi-e ve müneccimler, denilmiştir. Aynı zamanda bunlara «Eflâkiyyünv de denir.

Cisimlerden başka çeşid İlah tanıyanlarda olmuştur. Ve şu isimleri ta­şımışlardır :

7- Alemi idare edenler nur ve zulmet isimli ilahlar idare eder, demiş­lerdir. Ayrıca mauyyen ruh kendine mahsus olan alemi idare eder, diyenler olmuştur. Yani her âlemi bir ruh idare ettiğini iddia etmişlerdir. Bu sebeble bunlarda.ruhları, put şekline sokarak ruh idare ettiğini iddia etmişlerdir. Do-iaysiyte bunlarda ruhları put şekline sokarak put perest müşrikler şeklini almışlardır

8 - Alemi., yezdan ve Ehremen veya biri çfiv yani Allah, biri iblis ve şeytan ismi rle antlan iki kardeş ilâhın idare .ettiğini iddia, edenler olmuştur. Güya bu iki ilandan yezdan hayır, Bhremende şer yarattrmış veya hayırları div namındaki ilah, şerleride şeytan' yoratırmış. Bunlara, .sineviye-seneviye denilmiştir. Yanı; bunlara iki ilah tanıyan «stneviye» denilmiştir.-

9- Her şeyin hâlıki ve idare edeni dört llahdır. diyenlerde vardır. Gü­ya hararet, soğukluk, yaşlık-ve kuruluk yaratirmış. Bunlara «tabialcıiars denilmiştir. Bunların apdailık ve küfürleride gayet barizdir.

Bu çeşit ve emsali şirk ye küfürlerin hepsini birden cerh eden ilâhi ayet terden bir kaçının meallerini nakledelim.

Bir âyeti kerime meali :

«Aüah (C.C.J dedi : İki Hah edinmeyin. O (Allah), ancak bir ilandır. Onun için yalnız benden korkun.» Nahl Sûresi, 51

Diğer âyeti kerime meali :

«Eğer yer ite gökte Allah d an başka ilahlar olsaydı, bunların ikiside şüp­hesiz fesada uğrar (gavga eder) yok oluyorlardı. Öyle ise, Arşın Rabbisi elan Allah, onların vasfett'kferi şeylerden (Noksanlıklardan) beri ve yücedir.»Enbiyâ Sûresi, 22

Allaha ortak koşan müşriklerin necisliklerini beyan eden âyet meali :

«Ey iman edenler! Müşrikler, ancak bir pisliktirler.» Tevbe sûresi, 28

b) Hadisi şerifde helak edici fenalıklardan birisininde «SİHİR» olduğu beyan edilmiştir.

SİHİR : Gizli ve hileli sebeblerie insanların gözüne asılsız şeyleri varmış gibi gösterme ve her çeşid hile ve aldatıcıhk mehâretiyle ortaya atılan ve yapılan fevkalâde şeydir. Ve bu sihir, fasık, zalim kimselerde görülür. Ha­ram ve serdir. Fakat yinede vâkî olur. Zira hayır ve şerri Allah yaratır. Hay­rı rızası ile yaratır. Şerride rızası olmadgnJstemiyerek ve sevmiyerek yara­tır. Kul. kazanır. Aliahda yaratır.

Bâzı kişiler sihirbazların yaptıkları şeyleri keramet zannederler. Halbu­ki kerametle sihir arasında çok açık farklar vardır. Bu farkı kerametin tari-finîde yaparak anlamaya çalışalım.

Keramet : Peygamberlik davası olmadığı halde âlim, kâmil, âbid ve salih kişilerde zuhur eden fevkalade hallere «keramet» denirkK bu adama «velî* ismi verilir ve bu zat hem Allanın hak ve emirlerine riâyet eder ve hemrie kulların ve hatta bütün yaratıkların haklarına riâyet eder. ;

Sihir ise, abdest, namaz bilmeyen, hak hukuk tanımayan ve her türlü kötülükleri İşleyen veya işlemekten çekinmeyen kimselerde görülür.

Dinin, insanların ve ferdjerin zararına olan sihir, haramdır. Çünkü bun­dan din, millet ve aileler zarar görürler. Din ve milletin zararına olan şey­lerle meşkul olmak ise, elbette haramdır. Bu sebebden haram olduğunu bi­lerek, yapan ve yapdıran âsi ve günahkâr olur.

Helal diyen dinden çıkar. Sihire helal diyenin, itikudı küfre vardığından öldürülmesi gerekir.

Nitekim sahabeden. Hz, Ömer ve oğlu Abdullah (R.A), Hz. Osman (R.A).-H.e diğer bazı sahabeler sihir yapan kimsenin öldürülmesinin lazım olduğunu beyan etmişlerdir. Keza İmamı mâlik, İmamı Azam ve Ahmet bin Hanbe! (R.A) gibi müctehidlerde sihirbazın öldürülmesinin çavib olduğuna hük­metmişlerdir.

Bu zatların hükümleri, sihri helal diyen veya günah kabul etmeyen kim­seler hakkındadır. Yoksa sihrin haramhğını kabul eder ve ancak harem diyerek yapar veya yapılırsa, bu takdirde âsi. bir mümin oiur. Sihrin nevile­rini ve Kur'andaki hükümleri «Kur'an dili» adlı eserin birinci cildi ile «İslum-tia Evliya meselesi ve Harikalar» adlı eserimizde vardır.

c) Hadisi şerifde «Allartüteâkının haram kıldığı nefsi haksız yers öf-dürmek. Fakat haklı olarak öldürmek müstesnadır.» Cümlesinde mündemiç olan hükümler. Fıkıh kitaplarında uzun uzun beyan edilmiştir. Bilhossc »Mülteka tercümesi» adlı eserimizin dördüncü cildinde geniş izahat vardır Biz burada haksız yere adam öldürmenin tehlikesi ile öldürülmeleri caiz olanlar hakkında bir kaç şer'i hüküm nakledelim.

Kur'anı kerimde şöyle buygrulmuştur ;

«Allanın haram kıldığı nefsi (canı) haksız yere öldürmeyin. Ancak haklı olarak öldürmek müstesnadır.» Enam sûresi, 151

Diğer âyeti kerime meali :

«Kim kısas (ve saire) gerekmeksizin veya yer yüzünden bir fesad çikar-maksızın (günahsız) bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi (gü­nah) olur. » Mâide sûresi, 32

Haksız yere bilerek adam öldürmenin cezası ile ilgili hüküm meali

«Kimde t'r mümini kasden (helal diyerek) öldürürse, onun cezası, için­de devamlı kalmak üzere, cehennemdir. Alfah ona (katile) gazab etmiş la­net etmiş ve büyük bir azab hazırlamıştır.»Nisa sûresi, 93

Evet adamı haksız yere öldüren kimse, haram ve günah olduğunu bilip ve inanarak öldürürse, günah kabul ederek öldürdüğünden kâfir olmaz, âsî ve günahkar olur. Cehennem müstehak olur. Allahüteâla arda edebilir. Fa­kat haksız yere adam öldürmeyi helal der ve o inançla öldürürse, hararm helal deyip işlemekle kâfir-olur. Kâfirier ise. Cehennemde ebedi yanacak­lardır; Öyle olunca böyle katilde cehennemde ebedi yanacaktır.

İntihar yoluyla kendini öldürenin günahı başkasını öldürenin günahın­dan/daha eşettür. Zira merhametsizliğin en aşağısı ve kötüsü yapılıyor.

Haklı olarak öldürülmeleri caiz olanlar, şunlardır :

1) Dinden dönüp irtidat ederek kâfir olan kimse, öldürülür.

2) Evli olduğu halde zina edenlerde, recim-taşlanmak suretiyle öldürü­lür.

â) Haksız yere adam öldüren kimse, kısas yapmak suretiyle öldürülür, Bu üç hükmünde delilleri ve izahı, âyetlerle uzun uzun gerekir. Fakat bahsimiz çok uzayacak, bu sebeble fıkıhda beyan edilen bu hükümleride

kısa kısa saymış oluyoruz.

Üç hükmü beyan eden bir hadisi şerif meali şöyledir :

«Bir müslümanın öldürülmesi ancak üç hasletden biri sebebi ile helal olabilir.

— Ya üzerinden nikâh geçmiş bir kimsenin zina etmesi ile recmedilir taşlayarak öldürülür.)

— Yahut da müstümanı haksız yere kasden (bilerek) öldüren adam, öldürülür.

— Yahutda İslamdan çıkıp ^mürten olan) Allah ve Resulüne karşı harb eden ve neticede öldürülen veya asılan yahut o yerden sürgün edi'en adam­dır.» [182]

d) Hadisi şerifde «Faiz yemek» cümlesi ilede Kur'anı kerimde beyan edilen şu hükme işaret vardır :

«Allah (c.c) plış verişi helal ve fâtzi (ribayı) haram kılmıştır.» Bakara, 275

Faizin çeşidleri ve kötülükleri, fıkthdo beyan edilmiştir. Fikihdan olan «Mültekâ tercümesi» adlı eserimizin üçüncü cildinde geniş bilgiler mevcut­tur.

6) Hadisi şerifde, «yetimin malını yemek» cümlesi ilede yetimlerin mal­larını haksız yere zulmen yeminin haram ve tehlikelerini beyan den Nah* hükümlere işaret vardır. Maruf ve nak ölçüleri dâhilinde yetimlerin malını yemenin caiz olduğuda beyan edilmiştir.

Kur'anı kerimde şöyle buyurulmuştur :

«Yetimlerin mallarını zulmen (haksız olarak)! yiyenier, karınlarına an­cak bir ateş yeyip doldururlar ve onlar, yakında alevli ateşe gireceklerdir.»

Nisa sûresi, 10

Diğer âyeti kerime meali :

«Ey yetimlerin velileri (koruyucuları)! yetimleri,Ibüyüyüb) nikah çağına örmelerine kadar deneyin (koruyun). Eğer bulûğa vardıktan sonra kendile­rinde bir akıl ve rüşd görür ve anlarsanız, hemen mallarını onlara teslim edin. Büyüyüp ellerine alacaklar diye, c- mattan (yetimlerin mallarını), israfla yemeğe kalkışmayın. Şayet velî (yetimin koruyucusu) zengin ise, yetimin malına dokunmasın. Fakir olduğu takdirde, örfe göre (meşru şekilde) bir şey (ücret ve saire) yesin..» Nisa sûresi, 6

Evet yetimi evinde büyüten, işinde çalıştıran ve bir iş buyuran, o yeti­min ücretini vermesi lazımdır. Hatta öğreten ve talim terbiyesi İle maşkul olan hocası dahi bir iş buyurursa,,ü,cretini ödemesi gerektiği b.eyan ediimiş-tir. Ancak annesi buyurduğu ve yaptırdığı işler karşılığında, ücret ödemesi ge rekmediği açıklanmıştır.

Yetimin hakkını koruyan ve yetime bakan kimselerin, cennette peygam­berimizle dip dibe komşu olacağı, dünyadada yetime bokan kişinin gönlü­nün sorudu, evinin bereketli ve ruhunun müsterih olacağı, ceşidli hadisi ne­bevilerde beyan edilmiştir.

f) Hadisi şerifde «Düşmanla göğüs göğüse çarpışma gününde harp sa­hasından dönüp, kaçmak» cümlesindede din, millet ve vatan müdafası ânın-

da kaçmanın en büyük hıyanet ve fenalık olduğu beyan edilmiştir. Bu cümîe-dede.pek cok âyeti kerimelere işaret vardır. Fakat burada nakledemiyece-ğiz.

9) Hadisi şerifde «Fuhuş ve kötülükten haberi ve ilgisi olmayan iffetli ve namuslu mümine kadınlara zina ile iftira etmek» Cümlesi ilede aile ocağın­daki saadet ve ahengi bozmak, ehli namus kişileri karalamak cinayetini i?-leyen âdi insanların kötülüklerini beyan etmiş oluyor.

Ehli namus kadınlara iftira etmek. Her zaman görülmüştür. Hatta diz zaö Hz. Âişe validemize «ifik vak'ast» diye vasıflandırılan hâdise ile en ağır iftirayı yapmışlardır. Bu hâdise nûr sûresinin M. âyeti kerimesiyle başlayarak açık bir şekilde aydınlatılmıştır.

Günümüzdede bu gibi haller, çeşidti neden ve seüeblerle görülmekte dir. Müfteriye 80 değnek vurulması hükmünün icra edildiği parlak zaman ve mekanda o âdi iftira olursa, artık bu gün daha acâibi işlenmekden alıkona-rraz. Zira sucun sahibi belfi olup ortaya çıksa, cezai müeyyide olan 8Odey-neği yememektedirler. Bu halde ve hareketde bir çok müfsidfere cüret ver­mekte ve serkeşlikleri artmaktadır.

Zina He iftira edene yapılacak cezai müeyyide meali.:

«İffetli müslüman kadınlara zina ile iftira edenler, sonra (bunu isbat İçin) dört şahid getirmeyenler (müfteriler vorya) işte bunlara seksen değ­nek vurun. (Hiç bir şey Hakkında) bunların şahitliklerini ebediyyen kabul et­meyin. İşte bunlar, fasıkların tâ kendileridirler.» Nur sûresi, 4

İffetli erkeklere zina ile iftira etmek, aynı günah ve haramdır.

Bu hususu geniş şekilde ifâde eden fıkıh kitaplarına müracaat etmek lazımdır. Bizim «Müiteka Tercümesinin ikinci cildinde de beyan edilmiştir. [183]


Tercümesi :


53 - (5) Yine Ebû Hureyre (R.A) deri mervtdir, demiştir :

Resûlulfah (SAV) buyurdu :

«Zina eden kimse, zina ettiği vakit : Mü'min olduğu halde zina etmez.

— Hırsızlık yapan kimse, hırsızlık yaparken mü'min olduğu halde hır­sızlık yapmaz.

— Şarap içen kimse, şarap içme esnasında mü'min olduğu halde şarap içmez.

— Zulmen b;ir malı alan kimseye insanlar (korku ve heyecanla) bakar-tar iken gasbeden kimse, gasbettiği vakit mü'min olduğu halde kabıp almaz.

— Sizin biriniz canilik (veya hainlik) yapdığt zaman mü'min ofduğu hal­de hainlik (hilekarlık) yapmaz.[184]

— Binaen aleyh aman (bunları işlemekden) kaçınınız, kaçınınız,» [185]


İzahat


Bu hadisi şerifde beyan edilen hüküm gereğince, haram ve büyük gü­nah olan zina, hırsızlık, şarab içmek, zulüm yolu ile malt gasbetmek ve hıya-netlikde bulunan kimse, îmanın kemahndan mahrum olur. Yukarda izah edil­diği üzere îmanın aslı yok olmaz. Zira büyük günah ve haramlar, sahibini kâ­fir etmez. Ancak haramlara helâl diye veya tahfif eden kimse kâfir olur. Yani hiçe sayan ve «gönlümün isteğini, alnımın yazısını işleyonım neden günah ve aytb olsun., gibi..» cümlelerle küçümseyen kimseler, kâfir olurlar.

Şimdi bu hadisi şerif hakkında açıklayıcı tevilleri sıralayalım :

Buradaki büyük günahları işleyen kimse, îmanı kâmil ile bu kötülüğü yapmaz, yahut Allanın azabından emin olduğu halde bu fenalıkları işlemez.

Yahut Allaha itaat ve inkıyad ettiği halde bu kötülükleri yapmaz. Muti ve, itaatkar kimse, bu fenalıklara asla yanaşmaz. .Yahut bu fenalıkları işleyen kimse. Allanın azab ve cezasına müstehak olur. Bu korkudan dolayı İmanlı kimse böyle şeylere yanaşmaz.

Yahut bu büyük günahları işlemekten inzör (korkutmak} için âKibetin kötülüğünü beyan etmiş oluyor.

Yahut bu fenalıkları işleyen kimsenin İmanı, başının üstüne çıkıp gölge şeklinde durur. O kötüiükden tevbe ve rucû edince tekrar sahibine döner.

Yahut bu fenalıkları işleyen kimse, Allahdan utanmadığı halde yapar. 7ira haya imandandır. Utanan kişi böyîe şeyleri işlemez. İşlerse, îmandan mahrum olan hayasızlıkdan dolayı yapar. Dolaysiyle kâmil îmandan mahrum dur, demektir.

Bu mes'efenin daha geniş izahı, ikinci hadisi şerifde ve büyük günahlar bahsinde yazılmıştır. Ayrıca îmanın çıkış ve girişini temsîiî olarak ibni Abbas (R.A} in beyanını, hemen ilerde 54. hadisi şerifde okumuş olacağız. [186]


Tercümesi :


54 - (6) İbni Abbas (R.A) in rivayetinde :

«Öldüren kimse, öldürürken mü'min olduğu halde öldürmez.» Zikredil­miştir.

— İkrime (R.A) dedi. : İbni Abbas (R.A) a dedim ki: îman bu adamdan (katilden) nasıl soyulur?

— Hemen ibni Abbas böylece dedi ve parmaklarını birbirine kenetledi ve sonra çıkardı.

— Binâen aleyh eğer tevbe ederse, iman ona böylece avdet eder, dedi ve parmaklarını birbirine kenetledi.

— Ebû AbdtHöh (yâni, İmâmı Buhârî) dedi : İşte bu kimse, tam mü'min olmaz ve o kimsenin îmanının nûruda olmaz.» Bu hüküm, Buhârînindir. [187]


Tercümesi :


55 - (7) Ebû Hureyre (R.A) den mervidir, demiştir ;

Resûiullah (S.A.V) buyurdu i

ı'Münâfıkın alâmeti ücdür.» Müslim, şu cümleyi ziyâde etti : «Velevki (O Münafık) oruç tutsun, namaz kılsın ve müslüman olduğunu İddia etsin.» Bundan sonra Buhârî, müslim (Münafık alâmeti olan şu üç hükümde.) ittifak ettiler :

«Münafık, konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünden Va­dinden döner ve kendisine bir şey Emânet edildiğinde (emânete) hıyanetlik yapar.» [188]


İzahat


Hadisi şerifde «münafık» kelimesinin tarif ve izahı hemen ilerde 56. ha­disi şerifin altında gelecektir. Biz burada münafık alâmetinden olan üç adet hükmün kısa açıklamasını yapacağız.

a) Münafık ahlaklı ve münafık amelli adamlar, konuşdularmı yalan ko-ruşurlar. Âdeta yalan lafı değirmen gibi öğütürler. Hiç düşünmez ve yalan söylemekden çekinip utanmazlar. Onların sermayesi yalandır. Bir utanmaz yüz, tükenmez sözleri vardır. Yalan, esah ne duyarlarsa hemen o duydukla­rının arkasına düşerler. İnceleyip araştırmadan zanla ve yalanla hüküm ve­rirler.

Halbuki duyulan her sözün arkasına düşmek doğru olamaz. Zira söyle­nen ve duyulan söz doğruda olabilir, yalanda olabilir. Bu sebebden şuurlu mümin, hem söyleyeceği sözün doğru veya eğri olup olmadığını evvelâ kal­binde inceleyip araştırır, düşünür, sonra söyler. Münafık ise, düşünmeden, araştırmadan ağzına ne gelirse, onu söyler. :

İşte Resûlüllah (S.A.V) münafıkların laf konuşma kabiliyetlerini bu şekil­de beyan etmiştir.

Müslüman böyle münafık amellerini işlemez, dosdoğru konuşur. Hem insanların yanında itibarlı ve itimatlı bir kişi olur ve hem Allahın katında yardıma, sevilmeye, lûtfa lâyık bir kul olarak dünya ve âhiret saadetini ka-znnır.

Dûğru konuşanların dünyada işlerinin mükemmel olacağı ^e âhiretts Cjünahdan arınmış ter temiz bir rnüslüman olarak mükâfatlandırılacakjan, muhtelif âyetlerde beyan edilmiştir.

Nitekim bir âyeti kerimede şöyle buyurutmuştur

«Ey Müminler! Allahdan korkun ve dosdoğru söz söyleyin ki, (Aileni size işlerini?! düzeltip muvaffakiyet versin ve günahlarınızı bağışlasın.» Ahzab sûresi, 70-7!

Ataların bir sözü vardır: «Doğrunun yardımcısı Aiiahdır.»

Gerçek mümin doğru konuşur yalan söylemez, ve hatta yalan söyleyen­leri sevmez, yalan söyleyenlerle sohbet etmez. Yalan söyleyenlere iltifat et­mez.

Münafık amelli kimseler ise, sermayesi yalandır. Yalan düşünür, yalan konuşur ve yapdığı işleri yalanla veya yalandan yapar. Onun için atalar : «Yalancının mumu, yatsıya kadar yanar» demişler

Bu sebeble münafık amelli yalancılar, dünyada insanlar yanında îtibar-5iz, İtimatsız ve iğrenç kişiler olarak karşılanır. Allanın katında da en ac: ve şiddetli azabla azablanacakları, beyan edilmiştir.

b) Resulü Ekrem efendimiz buyurduğu üzere, her ne kadar namaz kıfsa, oruç tutsa ve müslümanlığında iddialı olsa. yinede münafık amelli ve

ahlakii adamlar; hayırlı bir işi yapmayı veya her hangi bir şeyi vermeyi vaad ederler, fakat o sözlerinde durmazlar, sözlerinden dönerler. Yapacakları şeyi yapmazlar. Anlcşarak sattıkları ve muhayyerlik şartı gibi meşru mazeret olmadığı halde cayariar, verdikleri sözlerinden rucû ederler. Evet münafık amelli adamlar, işte böyle kötü ve haram amelleri, işlerler.

c) Münafık amelli insanlar, kendilerine maldan, mülkden, paradun, ka­ndan, kızdan veya candan bir şey emanet edilince, o emânete hiyânetlik ederler. Bu sebebden emânete ehil ve lâyık,olmayan kimselere, her hangi bir şeyi emânet etmemeyi ve emâneti ehline tevdi etmeyi, hem halikı zülcela! ve hem Resulü Ekrem efendimiz beyan buyurmuşlardır.

Kur'am kerimde şöyle buyurulmuştur :

«Muhakkakki, Allah (c.c.) size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz vakit, adaletle hükmetmenizi emreder.» Nisa sûresi, 58

Komşu, diğer bir komşudan ma! ve saire istediğinde emânet ehli ise verilir. Emânet ehli değii emânete hiyânetlik yapan tipinden ise, verilme?..

Keza insanın kızı, bir emânettir. Verilme çağı geldiğinde ehline vermek lazımdır. İlim ve makam mansıbda birer emânettir. Ehillerine verilmesi ge­rekir.

Fasık ve fecir olup, fescd gayeli olan kişilere Mim öğretmek, domuz ve hınzırların boğazlarına cevher takmak gibi, kötü olduğu muhtelif hadisi şerif­lerde beyan edilmiştir.

Makam ve mansıba veya her hangi bir vazifeye lâyık olmayan kişilere vazifeyi tevdi edip vermekde, emânete hıyanetliktir. Söylelerine vazife ver­mek kıyamet aiâmetlerindendir.

Nitkim Peygamberimi "(S.A.V) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuş­tur :

«Bir iş, ehünin gayrisine verildimi, kıyameti bekle.»[189]

Evet müminler, hem emânete ehil olmalı ve hemde emâneti ehline tevdi etmelidirler. Böyle olan kişiler, hak talanın sevgili kullarıdır. Mal mülk, poz ve yazı gibi şeylerin emânet edilmesi halinde, emânete sahip olurlar.

Kur'am kerimde şöyle buyurulmuştur ;

«Ey Müminler! Allaha ve Peygambere hainlik etmeyin. Bile bile aranız­daki emânetlerede hiyânetlik etmeyin.» Enfaf sûresi, 27

Diğer bir âyeti kerime meali :

«(Hakka teslim olan) onlar (müminler), emânetlerine ve verdikleri söze riâyet ederler.» Mearic sûresi, 32

Diğer âyeti kerime meali :

«Eğer bir birinize emniyet ederseniz, kendisine güvenen kimse, üzerindeki emâneti sahibine ödesin ve (hiyânetliK yapmakdan) Rabblsl olan Allah-dan korksun.» Bakara sûresi, 283

İşte bu gerçeklere taanan mümin, emânet ehli olur. Yapılan emânete hiyânetlik etmez. Zira emânete hiyânetliK yapan, sözünden dönen iki yüzlü münafıklardan olun[190]


Tercümesi :


56 - (8) Abdullah ibni Amr (R.A) den mervidir, demiştir :

Resûlullah (SAV) buyurdu :

«Dört şey kimde bulunursa, O kimse hâlis munâfıkdır. Ve bir kimsede bu dört şeyden bir haslet bulunursa, o kimsede nifak hasletlerinden bir has­let vardır, tâki terk edinceye kadar, {o nifak hasleti olan dört şeyde şun­lardır

1 - Kendisine emânet edildiğinde, hiyânetlik yapar,

2 - Konuştuöu zaman, yalan söyler,

3 - Bir kimseye söz verdiği zaman sözünden döner,[191]

4 - Ve bir kimseye husûmet yapdığında azgınlık yapar.» [192]


İzahat


Hadîsi ş'erifae beyan edilen dört adet münafıklık alâmeti hakkında izandan evvel «Münafık» Kelimesinin tarif ve îzahı ile buradaki manasını ve hükmü­nü izah edelim.

Münafık : nifak kelimesinden gelmiştir. Nifak, tüğatta; iki yüzlülük ma­nasınadır.

Şeriatda nifak, teinde gizli olanın muhalifini izhar etmektirki, içi dışına uymayan, içi başka dışı başka, oluşu başka görünüşü başka demektir. Ol­duğu gibi görünmeyen ve göründüğü gibi olmayan amel ve hareketin şekli­dir.

Bu hadisi şerif dek i dört hasleti veya dört hasletten birini taşıyan, ışie-yen kimseye «Münafık» denmesi, münafık amelli kimse manasınadır. İçi Kâfir dışı rr.üslüman manasını taşıyan münafık manasına değildir. Zira is-:ârmn hükümlerini kabul etmiş bir kişinin bâzı fenalıkları işlemesi, o hakikat-farı inkar manasını taşımaz. Bu hususda bazı görüşleri şöyle sıralaya biliriz :

a) Buradaki nifak, îtîkad ve imanı yok ederek islamı inkâr mânasını raşıyan nifak değil, içi dışına uymayan, gizlediğinin zıddına inanan mâna­sında olmayıb sâdece amel bakımından asıl münafıkların amelini işlemek manasınadır.

b) Yahut buradaki münafıklık, münafıkların amellerini kendilerine iîi-yad edinmiş demektir. Bir nevi âdet edinip san'at ve hünermiş gibi nifak amellerini işler.

c) Kâdi beydâvi hazretleri, «Bütün nifak amellerinden men etmenin sebeb ve hikmeti cenabu hakkı eğlenip maskaraya alarak istihza şekli gö­rülebileceğinden küfre varan nifakla birleşme ihtimalıda vardır. Çünkü şüp­helinin etrafında dolaşmak harama sokulma tehlikesini ortaya kor ve en tehlikeli olan küfre varmak olabilir.» demiştir.

d) Yahut örf ve adette bilinen «içi dışına zıd olan, sözü özüne uyma­yan gibi..» mânayı ifade eden nifak şeklidir.

e) Yahut münafık amellerini kendilerine meslek edinmeleri için, o kötü amelleri işlemkten tahzir ve tekdir içindir.

f) Yahut buradaki nifak, itikadı nifak olmayıp, amelî nifakdır. Yani küfre varmaytp ancak kâfir olan münafıkların amellerini işlemektirki, bu şekildeki amelin kötüfüğüde aşikârdır. Zira nifak, şer'an küfrü gizleyip hükümleri açık-iamak, demektir.

Örfde nifak ise, mâsiyet ve günahları gizleyip taât ve iyi amelleri aleni işlemektir, yani münafık amelini işlemektir. Buradaki nifak ve münafıklık, cmelî oian bu nifak oinsindendir.

Fakat bu kötülükleri iyi ve helal itikat ederek işlerse, bu takdirde kâfir oları îtikad ye îmanda münafık olur.

Hadisi şerifde beyan edilen dört adet münafık ameli, ehemmiyetine bi­naen beyan edilmiştir. Yoksa münafık ameli dört adetten ibaret değildir. Veya başka 'münafık amelleri bu dördünün içinde toplandığından dört adet beyan edilmiştir.

Burada münafık amellerinden bazılarımda Kur'anı kerimden okuyalım :

«Elbet münafıklar (dilleri ve amelleri ile îman ve islâmı aşikar edip kalp­lerinde küfrü gizleyenler), Zanlarınca Allaha hile yaparlar. Halbuki Allah on­ların hilelerini başlarına geçirir. Onlar namaza kalktıkları zaman, istemiye istemiye kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allahı pek az hatıra getirir anarlar.» Nisa sûresi( 142

Diğer âyeti kerime meali şöyledir :

«İnsanlardan bir kısım kimselerde vardır, biz Allaha ve âhiret gününe inandık, derler. Halbuki, onlar iman edenlerden değildirler.

— (Güya kalblerindeki küfrü örtmekle) cenabu hakkı ve müminleri al­datırlar. Bilmezler ki, onlar ancak kendilerini aldatırlar.

— Onların kalblerinde nifak ve hased hastalığı vardır. Cenabu Allah (kitabı ilahisini indirmekle) onların kalblerindeki hastalıkları artmıştır. Yalan söylemeleri sebebiyle onlar için şiddetli bir azab vardır.

— Onlara, yer yüzünde (küfür ve nifaklarımızı gizleyerek müminleri al­datıp) fesadltk yapmayın, denildiği zaman, bizim gayemiz ancak ıslah etmek­tir, derler.

— Dikkat edin ve bilinki, onlar {münafıkiar( ortalığı ifsad edenlerin ta kendileridir. Fakat şuurları yok, farkında değillerdir..»Bakara sûresi, 8-12

Bu Âyeti kerimelerdeki hükümlere işaret eden Peygamberimiz, münafık amelli insanlar konuştuğunda yalan söyleyeceklerini, emânete hiyanetlik edeceklerini ve verdikleri sözlerinden dönen kimselerden olacaklarını be­yan buyurmuştur.

Verdiği-sözünden dönen, namaza hiyanetlik eden ve ağzından yalan üğüden adamlar, elbet münafık amelli müfsit insanlardır.

Hadisi şerifde dördüncü madde olan şiddetli husûmet ve düşmanlığı söylemeklede Resulü Ekrem efendimiz şu mealdeki âyeti kerimelere isârefc buyurmuştur :

«İnsanlardan bir kısmıda vardırki (Habibim) onun dünya hayatına dit oîan zarif sözü senin hoşuna gider, ve o sözü kalbindeki olana uygundur, diye yemin ederek Allâhı şahid tutar. Halbuki o (içi dışına uygun olmayan münafık), düşmanların en şiddettisidir.

— O (münafık) senin yanından ayrildımı, yer yüzünde fesad çıkarmaya, ekini (bağı bahçeyi v.s.) ve nesli (koyun, deve, sığır ve emsali nesli olan hay­vanları) helak etmeye koşar. Allah (c.c.) fesad çıkarmaya ve fenalık yapma­ya razî olmaz.» Bakara sûresi, 204-205

Bu âyeti kerimeler üzerinde de çok ve çok düşünmek lazımdır. Zira gü­nümüzde gelip insanın yüzüne gülüp arkasından kuyusunu kazan iki yüzlü, adamların, bu münafıkları taklid ettikleri gayet açıkdır. Allanın Resulünün huzuruna geliyor, dizini Resulü Ekrem efendimizin dizine dayayor, gözleri yaşlı halde içden bağlı olduğuna Aflahıda şâhid koşuyor. Resulü Ekrem efen­dimizin huzurundan aynlıncada, müslümanlann otlarını ekinlerini, bağ ve bahçelerini, hurmalılkarını tahrip edip perişan ediyorlar. Hayvanlarının ku-iak ve kuyruklarını kesiyorlar veya tamamen öldürüyorlardı. Tabiiki bu işle­ri gizli ve sakh yapıyorlardı.

İşte münafık amelli adam, insanın yüzüne karşı güler, yaltaklanır. Ayrı-iıncada arkalayı olmadık kötülükleri yapar, arkadan kuyu kazmaya çalışır veya kazar, [193]


Tercümesi :


57 - (9) İbni Ömer (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlullah (S.A.V) buyurdu :

«Münafikin misâîi, döllemek (aşmak) maksadiyle kâh bu ve kâh şu ko-yunc cşmak için iki koyun arasında koşan koç gibidir.» [194]


İzahat


Bu hadisi şerifde münafık amelli kişilerin iki yüzlülüğü, iki koyuna aş­mak isteyen döliük koça teşbih edilmiştir. Şehvetinin icrası için gözü dön­müş ve kızmış bir koçun oradan oraya koşması gibi, münafık adamlarda, bir bakarsın müslümanlarla, birde bakarsın kâfirlerle beraber olurlar.

Münafık, kimin yanına varırsa ondan olur. Rüzgâr nereden eserse o ta­rafa dönen yelpaze gibidir. Hangi kurup, fırka ve zümreyi görürse, onlardan olur ve fırsatı, kollar, yeri gelince bu gün ak dediğine, görülür ve bilinir bfc aybı olmadığı halde yarın kara der.

Hadisi şerifde şu mealdeki âyeti kerimeye işaret vardır ; «O münafıklar, küfürle îman arasında tereddütdedirler. Ne müminlere ve nede kafirlere bağlıdırlar. Allah (c.c.) kimi dalaletde bırakırsa, artık (habi-bim sen) ona kurtuluş yolu bulamazsın.» Nisa sûresi, 143

Diğer âyeti kerime meâii ;

«(O münafıklar) birde müminlerle karşılaştıkları zaman : Bizde (sizin gi­bi) îman ettik, derler. Halbuki şaytaniarıyla (kâfir ve fasık dostlariyle) yalnız başınc; kaldıkları zaman : Biz (dinde) sizinle beraberiz, biz ancak (müminleri) alay et- v-lorlz, derler.» Bakara sûresi, 14

Bu âyeti kerirne ve hadisi şeriflere çok dikkat etmek lazımdır. Zira in­san, bilmeyerek veya bilerek bu fenalıkları bir marifetmiş gibi işleyebilir. Çe-şıdii menfaatine , dolayı bu kötülüğü işler, ondan sonrada «işin bitinceye kadar kâfire days nemek vardır* diyerek örümcek yuvası ve ağının evi mesa­besinden yalandan uydurulmuş belerle kendisini mazur görmeye çalışır. Cenc-bu hak bütün müslüman kardeşlerimizle bizlere, olduğu gibi gö­rünen ve göründüğü gibi olan, ciddi ve ehli namus insanların ihiası ile hare­ket etmeyi nasib buyursun; Amin.

Dünyadaki fenalık ve rezaleti kâfirlerdende eşed oıan münafıkların, ahiretde görecekleri cezalarını beyan eden ilâni hüküm meâllerininde bir ka-cını okuyalım.

Bir âyeti kerimede şöyle buyuruimuştur :

«Ailahü teâfa münafıklar!, ettrkleri istihzanın cezası île cezalandırır, ve akşınlıkları içinde başrboş dolaşmalarına mühlet verir.» Bakara sûresi, 15

Diğer âyeti kerime meali :

«Şüphesizki münafıklar, cehennemin en aşağı tabakasındadırlar (ce­hennemin dibinde dirler). (Habibim!) asla ve kafa onların azabım kaldırıp yok edecek bir yardımcı bulamazsın.» Nisa sûresi, 145

Evet müslümanlara, İki yüzlü münafıkların zarar ve kötülükleri, kâfirler­den daha eşed ve daha kötü olduğundan âhiretde görecekleri azabda kâfir­lerin azabından daha eşed olacaktır. Zira ceza amelin cinsindendir. Amel ne derece ise, cezada o nisbet ve o derecede olur.

Küfrü açıkdan görülen kâfire, hiç bir mümin aldanip bel bağlamaz. Kendini ondan korumasını bilir. Fakat dışdan mümin ve müslüman görünüp içinde küfrünü saklayıp islam ve müslüman düşmanı olan münafık, mümini can evinden vurur. Çünkü onun görünüşüne ve sözüne mümin inanır, îtimad eder. Halbuki en azılı ve tesirli düşman imiş, zamanla onun ağına düşünce mümin çok ve çok zarar görür.

İşte bu yüzden iki yüzlü münafıkın zararı, kâfirden eşed olduğundan âhiretdede cehennem azabı, münafıklara kâfirlerden eşed olacaktır. Cenabu hak bizleri münafık alâmetlerinden uzak eylesin. Amin, [195]


Büyük Günahla İlgili İkinci Fasıl
Tercümesi :


53 - (10) Safvan ibni Assai (R.A) den mervidir, demiştir : «Yahudi, arkadaşına dedi: Bizimle şu Peygambere (S.A.V) git. Bunun üzerine arkadaşı yahûdiye dedi : Peygamber deme, Zira eğer senden işidir-se, sevincinden onun gözü dört olur Ve bundan sonra yahûdî ile arkadaşı Resûiullaha (S.A.V} geldiler ve Peygamberden hükümler beyan eden dokuz âyetten sordular.

— Hemen Resûlullah (S.A.V) buyurdu :

«AHâha hiç bir şeyi şerik koşmayınız, hırsızlık etmeyiniz. Zina yapma­yınız, haklı olanlar müstesna Allâhü teâlanın haram kıldığı bir nefsi öldür­meyeniz, sihir yapmayınız, Rîbâyı (faizi) yemeyiniz, namuslu kadına zina ile if­tira etmeyiniz, kâfirlerle savaş yaparken harp gününde firar etmeyiniz ve Ey yahûdî bilhassa siz cumartesi gününde tecâvüz etmeyiniz.»

— Safvan (R.A) dedi: Yahûdî ile arkadaşı Resûlullâhın ellerini ve ayak­larını öpdüler ve şüphesiz sen Nebiyyi Muhteremsin şehâdet ederiz, dediler.

— Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Bana uymayı sizden ne men ediyor?»[196]

— Yahudi Ne arkadaşı dediler : Muhakkak Davut (A.S), Zürriyetinden Peygamberin devam etmesi için Rabbisine duâ etti ve eğer biz sana tâbi olursak, yahûdilerin bizi öldürmelerinden korkarız.» [197]


İzahat


Hadîsi şerifde sayılan dokuz madde hakkında gerekli malumat, yukar-daki hadîsi şeriflerin îzah bölümlerinde zikredilmiştir. Ancak biz burada Ra-sûlüllâhın huzuruna gelen iki yahûdînin tezat hâlindeki davranışlarına işaret edeceğiz.

İki yahûdî gelirken birisi peygamber efendimize «Peygamber» demeyi uygun görmeyor, arkadaşını îkaz ediyor. Beraber geliyorlar. Dokuz sual so­ruyorlar, cevabı alınca her ikiside peygamber efendimizin ellerini, ayaklarını öpüyorlar ve Peygamberliğine şehâdet getiriyorlar.

Burun üzerine Peygamberimizin, «Bana uymayı, sizden ne men sdi-yor?» buyurüğur.a karşıhkda, gûyâ Dâvud aleyhisselâm, neslinden peygam­berin devam etmesi için dua etmişde, ondan ve birde iman ederlerse yahû-dî'er onları öldürürlermiş!.

İşte bu yahûdîlerin davranışları, iki yüzlü, yalan sözlü, içi başka dışı başka olan münafıkların amel ;ve hareketlerinin aynısıdır. Zira adamların uzakdan gelişleri başka, peygamberin huzuruna gelince hareketleri yine

başka ve aynı zamanda Dâvud aleyhisselâma yalan isnad etmek suretiyle güya ona tâbi ve itaatkâr olduklarını söyieyorlar. Halbuki, Zeburda, Tevrat ve İncilde, peygamberimizin peygamberliği ismiyle, cismiyle ve her şeyiyle zikredilmişti. Onlardan hakîkata âlim olanlarda vardı. Belki bu yahûdîlerde, biliyorlardı. Fakat inanamadıklanndan gerçeği göremiyen ve anlayamıyan iki yüzlü münafıklar misâli rezalet işleyorlar.

Aslında yahûdîler, islâmın ve müslümanların en azılı ve en eşed düş­manlarıdırlar.

Bu husus Kur'anı Kerimde şöyle beyan ediliyor :

«And olsun ki (Ey habîbim!) yahûdılerle müşrikleri, müminlere düşman­lık bakımından, insanların en şiddetlisi bulacaksın.»Mâide sûresi, 82

Yahudilerin gelişlerinden anlaşılması gereken diğer bir hususda şudur:

Peygamberimize bu iki yahûdînin dert ve meselelerini sormaya gelme­leri de, şayanı dikkattir. Müslümanların müracaat edib dertlerini İzah edip ikna edici cevabı aldıkları gibi, yahûdîlerde gidiyorlar, çok ve çok tatmin oluyorlar. Sevinç ve memnuniyetlerini de Resulü Ekrem (S.A.V) efendimizin ellerini ayaklan öperek beyanda bulunuyorlar.

Peygamberimizin bütün insanlara önder ve rehber olduğu böylece gö­rülmüş oluyor. Binâen aleyh onun makamım işgal eden onun varisleri olan Din adamlarıda, her cemaatin iltifat edip değer vereceği, ona müracaat ederek dertlerini anlatıp çâre bulabilecekleri kimseler hafinde olmaları gere­kir.

Günümüzdeki bâzı tefrikacıtarın maşası hâline gelib, bir kısım halkın inanıb, diğer kısımlarında inkar ettikleri Din adamları gibi olmamak gere­kir. Gerçek ve doğru yolda olan din adamları, bütün cemaat ve cemiyetlerin müracaat edebileceği kişiler hâlinde olanlardır.

Peygamberimizin bütün insanlığın irşad ve îmanı için gönderildiği şu mealdaki âyeti kerîmede beyan edilmiştir :

«(Ey habîbim!) biz, seni ancak bütün insanlara cenneti müjdeleyici ve cehennemden korkuducu olarak peygamber gönderdik..» Sebe sûresi, 28[198]


Tercümesi :


59 - (M) Enes (R.A) den mervidir, demiştir :

Resûlullah (S.A.V) buyurdu :

a) Lâilâhe illallah - Allahdan başka ilah yoktur, diyen kimseye taarruz­dan kaçınmak, (küfürden başka) bir günâhından dolayı bir kimseyi tekfir et­me ve (yine küfürden başka büyük günah dahi olsa) işlediği bir amelinden dolayı islamdan çıkarma.

b) Cıihâd, Allâhü tedlanin beni (cihâd emri veya tebliğ vazifesi ile) gön­derdiği zamandan bu ümmetin en son gelenleri, decca! ile savaşıncaya ka­dar devam edecektir, bu cihâdı, zâlimin zulmü ve âdilin adaleti sakıt etmez.[199]

c) (İmanın üç hasletinden üçüncüsüde) Hayır, şer her şeyin kaderi Hâni ile olduğuna inanmaktır.» [200]


İzahat


Hadîsi şerifde geçen îmanın aslından ve alâmetlerinden olan üç haslet, çok ve çok mühimdir. Zira bugün bu hasletlere sahib olanlara küfür kelime­sini söyleyen, küçümseyen veya hiçimseyenler, pek çoğalmıştır.

Meselâ : Çeşitli kurup ve fırkalara mensub olanlar, kendilerine iltihak etmeyen veya kendilerini desteklemeyenlere «küfür» kelimesini söylemek­tedirler. Bu iltihak etmeyenler veya desteklemeyip ilgilenmeyenler, mihrab-da imam, hutbede hatip, kürsüde vaiz, beş vaktini kılan, zekatını veren, oru­cunu tutan ve hac farizasını edâ eden müslümanlarda'nda olsalar, çekinme­den yine serserice kötüleme, ithametme ve tekfir etme dalâletine düşenlere şâhid oluyoruz, duyuyoruz.

Zavallı adamcağızlar, başkasına «kâfir» demekle belkide ve muhakkak kendileri kâfir olacaklarını, veya olduklarını bilemiyorlar.

Evet akıllı müslüman, bir mümine bir günahından veya kötü olan bir amelinden dolayı küfür kelimesi ile ısnad etmez. Zira böyle hareket etmek, imanlı ve kâmil bir îmana sâhib olmanın alâmetinden olduğu, peygamber efendimiz tarafından beyan buyurulmuştur.

Firakı dâlleden Havâricler, bir müslüman büyük günah veya küçük gü­nah işledim! kâfir olur, demişler. Keza mutezilelerde, küfürle îman arasında bir mertebede olduğunu söylemişlerdir. Yani büyük günâh işleyen kimseye ne müslüman ve nede kâfir hiç birisini söylemiyorlar. îmanla küfür arasında olur, demişlerdir.

Bu her iki fırkanın, tehlikeli ve kötü yolda ve akidede oldukları aşikar­dır. Zira âyeti kerime ve hadîsi şeriflere muhalefetleri meydandadır.

Bir de hak yolunda cihad etmenin, Deccâl ile savaşıncaya kadar devam edeceğini beyan buyurmasıda, cihâdın kıymetli ve çok mühim bir vazife ol­duğuna işarettir.

Cihadın en efdalı, zâlim sultanın yanında ve zamanında hakkı olduğu gi­bi söylemek ve yapmakdır. İslâmı alaya aian, ağızlarında geveleyen, islam-dan bahseden veya islâmı yaşayanların hoş karşılanmadığı bir zaman ve mekanda, islâmı savunmak için her çeşit mücâdele ve cihad yolunu tâkib etmek, elbet çok ve çok değerli amellerdendir.

Yazıyla, sözle, amelle, maila, mülkle, evlad ve ahfadla bu cihadı yap­maya çalışanlar, elhamdülilflah bugün devam etmektedir, ve kıyamete ka­dar, hem dînimiz bakî kalacak ve hemde hak mücâdelesi devam edecektir Yeterki cenâbu hak, bizleri ve neslimizi bu kıymetli dâvanın birer neferi olarak çalışmamızı ihsan buyursun, devam ettirsin. Amin.

Deccâlın gelmesi keyfiyeti hakkında, çok çeşitli rivayetlerle hadîsi şe­rifler vardır. Kıyametin büyük alâmeti olarak beyan edilmiştir. Deccâlın otuz dan fazla olduğuda bâzı hadisi şeriflerde zikredilmiştir. Fakat en büyük ve en azılısı, Deccâlın zuhuru ânında Isa aleyhisselâmın yer yüzüne ineceği ve azgınlıkda son hadde varmış olan Deccâh öldüreceğini bizzat peygamberi­miz buyurmuştur.

Ayrıca yukarda geçen 42. hadîsi şerifin izahını dikkatla okuyunuz.

Akait kitablarında bu mevzu açık bir ifâde ile yazılmıştır, keza Emâüde şöyledir :

«İsa (A.S), ilerde gelecektir. Sonra azgın ve çapkın olan Deccâh öldü­recektir.»

Bu gerçekler açık iken, bazı sapık fikirliler, Deccâlın zuhurunu ve İsâ aleyhisselâmtn yer yüzüne ineceğini inkâr etmektedirler. Gerçek mümin, böyle sapıklara iltifat etmez. Kader hakkında, ikinci hadîsi şerifin izahına bakınız. [201]

Tercümesi :


60 - (12) Ebû Hureyre (R.A) den mervidir, demiştir :

Resûlullah (SAV) buyurdu ki:

«Kul, zina ettiği vakit: Sman çıkar, sanki başının üstünde gölge gibi olur. Binâenaleyh o amelden (zinadan) çekindiği vakit, îman ona tekrar döner.»[202]


İzahat


Hadîsi şerifde beyan edilen hüküm hakkında şu anlayışlar ve İzahat vardır :

a) Mümin, zinayı haram ve günah olduğunu bilip inandığı halde yapar­sa, ondan îmanın nuru ve kemâh çıkar. Zinadan tevbe edrb çekindiğinde îmanın nur ve kemâli tekrar avdet eder.

b) Zinada bulunan bir müminden, îmanın en büyük ve mükemmel olan şubesi haya, ondan çıkar. Tevbe edib zinadan çekindiğinde îmanın şubesin­den olan haya tekrar avdet eder.

c) Yahut zina eden bir kişi, sanki kendisinden îman sökülüp çıkan za­vallı kimselerin hali gibi, çirk ve müievvesliğe dalan kimse gibidir. îmanını kirletir, îmanı olmayan kimseye döner, demektir. Zira kâmil îman, sahibine böyle mülevves ve kirli işleri yapdırmaz.

d) Yahut bu hadîsi şerifi Resulü Ekrem efendimiz, müminleri böyle kö­tülükleri işlemekten kaçındırmak için tekdir ve tahzir için buyurmuştur Zira zinayı haram ve günah kabul ederek işleyen kâfir oîmaz. İmandan çıkmaz. Asî ve günahkâr bir mümin olur.

Her ne şekil ve maksadla olursa olsun, zina en kötü ve haram ameller­dendir. Zinaya tevessül eden bir kişi, kendi anasına, kız kardeşine, hanımına halası ve tezyesine başka birisi zina yaparak tecâvuzda bulunmasına gönlü râzî olmaz. Hoş karşılamaz.

Başkasının ırzına tecâvüz ederek zinada bulunmak isteyenler, evvelâ bunları düşünmeli ondan sonra ile tecâvuza bakmalı. Böyle şuur ve izanla düşünen bir mümin, asla ve kafa zinaya tevessül etmez.

Şu hakîkatı iyi bilmek lazımdır. «Zina yapana, zina yapılır, ilin kapısını çalanın, kapısı çalınır. İlin ırzına yan bakanın, ırzına yan bakılır.»

Ataların bir sözü vardır. «Çalma kapıyı, çalallar kapını.»

Evet «bu dünya, et kulum bul kulum, dünyasıdır.» Eden bulur. Ama er, ama geç, mutlaka eden, bulur, yapana, yapılır.

Zinanın çeşitleri ve şekilleri hakkında gerekli bilgi, ileride seksen altın­cı (86). hadîsi şerifde gelecektir. [203]


Büyük Günahla İlgili Üçüncü Fasıl
Tercümesi :


61 - (13) Muaz (R.A) den mervidir, demiştir :

Resûlullah (S.A.V) bana on kelime ile vasiyyet etti ve buyurdu ki ;

1 - Yakılmak ve öldürülmek tehdidi ile karşılaşsan dahi, Allahü teâlâ ya hiç bir şeyi şerik koşma,

2 - Ehli iyâlinden ve mâlinden ayrılmayı emretseler dahi. Anana, Ba­bana asla ve kat'â muhalefet (isyan) etme.

3 - Farz olan namazı bilerek kat'iyyen terk etme; Zira bir kimse bilerek farz namazı ter* ederse, o kimseden Allâhü teâlânm zimmeti (sıkor-tası) kalkar.

4 - hiç fair suretle şarap içme; Zira şarab, bütün kötülüklerin ba­şıdır.

5 - Mâ'siyet (günah) işlemekden kaçın; Zira günah işlemekle Al­lâhü teâlânın gazabı (sana) helâl olur,

6 - İnsanlar helak olsa (kırılsa) dahi, harp meydanından kaçmakdan çekin.

7 - sen bir memleketin insanları içinde bulunurken, İnsanlara

(bir hastalıkdan dolayı) - ölüm (kırılmak) isabet ederse, (O insanların içeri­sinde) sebat et (oradan ayrılma),

8- Kendi kazancından (ana sermâye ve kârinden) aile efradına

[İhtiyaçlarını karşılayacak şekilde) intak et,

9- Aile efradından edep maksadı ile asanı (değneğin)i kaldırma,

10- Onian (aile efradını) Allâha karşı gelmekten sakındır.» [204]

Yorumlar