Hadis Kitapları > Müslim > İman Bahsi 1


islam


1- İman, İslam ve İhsanın Beyanı, Allahın Kaderini Îsbata İmanın Vücubu Kadere İnanmayandan Teberriye ve Onun Hakkında Ağır Sözler Söylendiğine Delil Babı

Hadisin Îzahı

Hadis-i Şerif Şu Hükümlere Delalet Etmektedir:

2- İslamın Rükünlerinden biri Olan Namazların Bey Akı Babı

3- Îslamın Rükünlerini Sual Babı

Mezkür Sualler Muhtelif Bilgilere Delalet Ederler.

4 – Kendisile Cennete Girilen İmanı Beyan Babı

Hadis-i Şerif Aşağıdaki Meselelere Delalet Etmektedir:

5 - İslamın Erkanı İle Yüce Temellerini Beyan Babı

Babımız Hadislerinin İfade Ettiklebi İkinci Hüküm:

6- Allah Teala İle Resulü Sallallahu Aleyhi ve Selleme ve Dinin Şeriatlerine İman, Dine Da'vet Île Onun Mahiyetini Sormayı ve Bellemeyi, Kendisine Dini Ulaşmamış Olana Dini Tebliğ Etmeyi Emir Babı

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler :

Yukarıki Rivayetten Fazla Olarak Bu Rivayettan Çıkarılan Hükümler:

7- İki Kelime-i Şehadete ve İslamın Şeriatlarına Da'vet Babı

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

8- Allahdan Başka İlah Yoktur; Muhammed Allah'ın Resulüdür......... Deyinceye Kadar İnsanlarla Çarpışmanın Emri Babi

Hadisden Çıkarılan Hükümler:

9- Ölmek Üzere Bulunan Bir Kimsenin Müslümanlığı Kabul Etmesinin Sahih Olduğuna.....Delil Babı

Hadîsden Çıkarılan Hükümler:

10- Tevhid Üzere Ölen Kimsenin Kati Olarak Cennete Gireceğine Delil Babı

Hadisden Çıkarılan Hükümler:

Hadisten Çıkarılan Hükümler:

Hadisden Çıkarılan Hükümler :

Hadisden Çıkarılan Hükümler;

Hadisden Çıkarılan Hükümler:

11- Her Kim Rabb Olarak Allaha, Din Olarak İslama Peygamber Olarak da Muhammed Sallallahü Aleyhi ve Selleme Razı Olursa Büyük Günahları İşlerse Bile Mü'min Sayılacağına Delil Babı

12- İman Şu'belerinin Sayısını, Bunların En Üstün ve En Aşağı Derecede Olanını; Utanmanın Faziletini ve İmandan Olduğunu Beyam Babı

13- İslamın Vasıflarını Toplayan Hadis Babı

14- İslamın Fazilet Yarışmasını ve Hangi Umurunun Daha Faziletli Olduğunu Beyan Babı

Hadisden Çıkarılan Faideler:

15 - Kendileriyle Vasıflanan Kimsenin İmanın Tadını Bulduğu Hasletlerin Beyanı Babı

16- Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellemi Refikadan Çocukdan, Babadan ve Bütün İnsanlardan Daha Çok Sevmenin Vucübu ve Onu Bu Derece Muhabbetle Sevmeyene İmansız Denileceği Babı

17 - Bir Kimse Kendisi İçin Hayır Namına Neyi Arzu Ediyorsa Müslüman Kardeşi İçin de Onu Arzu Etmenin İman Hasletlerinden Olduğuna Delil Babı

18 - Komşuya Eziyyetin Haram Kılındığını Beyan Babı

19 - Komşuya ve Müsafire İkramı Teşvik, Hayır (Konuşmak) Müstesna (Olmak Üzere) Sükütu İltizam ve Bütün Bunların Îmandan Oluşu Babı

20 - Münkeri Nehyetmenin İmandan Olduğunu, İmanın Artıp Eksildiğini, İyiliği Emir ve Kötülükden Nehyin Vacib Olduklarını Beyan Babı

21- İman Ehlinin İmanda Birbirlerinden Farklı Oluşları ve Yemenlilerin Bu Husustaki Üstünlüğü Babı

22- Cennete Ancak Mü'minlerin Gireceğini, Sevmenin İmandan Olduğunu Ve Selamlaşmanın Sevgi Husulüne Sebeb Olduğunu Beyan Babı

23- Dinin Nasihat Olduğunu Beyan Babı

24- Günahlar Sebebiyle İmanın Eksilmesini ve Günaha Dalan Kimseye — Kemalinin Yokluğu Manasıyla— İmansız Denilebileceğini Beyan Babı

25 - Münafık Hasletlerini Beyan Babı

26 - Müslüman Kardeşine «Ey Kafir» Diyen Kimsenin İman Halini Beyan Babı

27 - Bile Bile Babasını İnkar Eden Kimsenin İman Halini Beyan Babı

Hadisi Şerifden Şu Hükümler Çıkarılmıştır:

28 - Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in: «Müslümana Sövmek Fısktır; Onunla Çarpışmak İse Küfürdür» Hadisini Beyan Babı

29 - Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'ün: «Benden Sonra Dönüp Birbirinizin Boyunlarını Vuran Kafirler Olmayın» Hadislerin Ma'nasını Beyan Babı

30 - Nesebe Dil Uzatmaya ve Ölüye Ağlamaya Küfür Adı Verilmesi Babı

31 - Kaçak Köleye Kafir Denilmesi Babı

32 - Yıldızın Doğup Batmasile Yağmura Kavuştuk Diyenin Küfrünü Beyan Babı

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

33 - Ensar İle Ali Radiyallahu Anhümü Sevmanin Îmandan ve Îman Alametlerinden, Onlara Buğz Etmenin İse Nifak Alametlerinden Olduğuna Delil Babı

34 - Taatların Noksanlığı Sebebile İmanın Azalmasını ve Küfür Lafzının Hukuk ve Ni'mete Küfran Gibi Allahı İnkardan Başka Manada Kullanılabileceğini Beyan Babı

Hadisden Çıkarılan Hükümler:

35 – Namazı Terk Edene Kafir Adı Verilebileceğini Beyan Babı

36 - Allah Tealaya İmanın, Amellesin En Faziletlisi Olduğunu Beyan Babı

37 - Şirkin Günahların En Çirkini Olduğunu ve Ondan Sonraki Günahların En Büyüğünü Beyan Babı

Hadisden Çıkarılan Hükümler:

38 - Büyük Günahları ve onların En Büyüğünü Beyan Babı

Hadisden Çıkarılan Hükümler:

39 - Kibrin Tahrimi ve Beyanı Babı

40 - Allaha Hiç Bir Şeyi Şerik Koşmayarak Ölen Kimsenin Cennete, Müşrik Olarak Ölenin Cehenneme Gireceği Babı

Hadisden Çıkarılan Hükümler:

İMAN BAHSİ


İman: Lugatda, bir şeye inanmak, bir kimseyi veya bir haberi tasdik etmek iz'an ve kabul ile ona sâdık kalmak ma'nasınadır; teslim ve inkıyad ma'nasım da tazammun eder,

Şeriatde: Hususî muhbir olan Peygamber'in dinden olduğu kat'iyetle bilinen haberini kesin olarak tasdik etmek ve tamamen o habere inkiyâd ve teslim olmaktır.

İmamın bu ta'rifi, ehl-i tahkik ulemâya göredir. Onlarca imân sâdece kalbin tasdikinden ibarettir. Kalben tasdik eden bir kimse imanını diliyle ikrar etmese bile Allah indinde mü'min sayılır. Ancak îman kalbde gizli bir ma'nâ olduğu için bir kimsenin mümin oulp olmadığını bilmeye imkân bulunamayacağından T e â 1 â Hazretleri îmana delâlet eden bir takım alâmet ve şartlar ortaya koymuştur ki; islâmın şartı dediğimiz;

1- Kelime-i şahadet,

2- Beş vakit namaz,

3- Zekât,

4- Oruç,

5- Hacc gibi ibadetler bu alâmetler cümle sindendir. Mezkûr alâmetler kimde görülürse o kimsenin mü'min olduğuna hükmedilir; ve namazda imam olmak, müslüman bir kadınla evlenmek, cenazesi kılınmak gibi dünyevî hükümler kendisine icra edilir.

Bu tarife göre; ikrar imanın rüknü değil, şartıdır. Binaenaleyh ikrarı terk eden kâfir olmaz; elverir ki; kalbi inanmış ve tasdik etmiş olsun, böyle bir kimse Allah indinde mü'mindir; ve imanın uhrevî hükümleri kendisine icra olunur. Cehennemde ebedî kalmaz. Yalnız dilsizlik veya zorlama gibi bir özrü yokken ikrarı terkederse dînî bir farizayı eda etmediği için günahkâr olur.

«Kavl-i tahkik» denilen bu tarif kelâm imamlarından E b û M a n -sur-u Mâtûrîdî ile diğer bir çok Matûrîdîyye ve Eş'ariyye imamlarının hatta İmam A'zam Ebu Hanîfe 'nin kavli olduğu nakledilmiştir. Bu kavlin delili:

İşte bunların kalplerine Allah imanı oturttu.» [1]

Kalbi imanla mutmain o!arak.- [2]

Ama kalbleri iman etmedi.» [3] gibi ayetlerle

Onun kalbini yarsaydın ya» hadîsi ve emsali hadislerdir,

Bu hadis Hz. Üsâme b. Zeyd (R.A.) kelime-i tevhidi söyleyen bir adamı öldürdükten sonra:

»O bu kelimeyi kalbteıı söylemedi» diyerek Resûlüllah (S.A.V.) den Özür dilediği zaman şeref sâdır olmuştur.

Kalbiyle tasdik ederek dilsizlik ve zorlama gibi bir mani'den dolayı imanını dili ile ikrar edemeyenlerin mü'min sayılacağına icma'ı ümmet de vardır.

İmânın meşhur bir ta'rifi daha vardır. Bu tarife göre; İmân: Kalbin tasdiki ile dilin ikrarıdır. Yâni ikrar da imanın bir cüz'üdür. Şu halde dilsizlik gibi bir özür yokken ikrarı terkeden kimse kâfir ve ebedi cehennemlik olur. Bu kavil Hanefüerden Şemsü'l-Eimme Serahsi, Fahru'l-İslâm Pezdev ile diğer bir çok fukahâdan ve İmam-ı A'zam Ebu Hanife'den de nakil ve rivayet olunmuştur. Pek meşhur olduğu için buna «Kavl-i meşhur» derler. Mezkûr ta'rifi tercih edenler de dilsizlik ve zorlama gibi özürlerden dolayı ikrardan âciz kalanların imanından ikrarın sukutunu caiz gördükleri için imanı iki rükne ayırmışlar; ve asla sükûtu kabul etmeyen tasdike aslî rükün, özürden dolayı sukutu kabul eden ikrara zâid rükün demişlerdir. Bu kavlin delili:

«Kalbi imanla mutmain olduğu halde küfür etmeğe mecbur kalan müstesna, [4] âyeti kerîmesiyle.

«Allah'dan başka ilâh yoktur deyinceye kadar insanlarla çarpışmaya me'mur oldum.» [5] Hadis-i şerifidir.

Bu hadis müttefekun aleyh ise de ikrarın îmandan cüz'olduğunu sarahaten ifâde etmiyor. Bilâkis hadîsin son kısmında

«Bunu söylerlerse muhakkak nefislerini ve mallarını benden korumuş olurlar.» [6]

buyurulması, ikrann îmanın şartı olduğunu gösterir. Dînen farz olan bir şeyi terk edenlerle harbediîeceği ise Hz. Ebu Bekir (R.A.) zamanında zekâtlarını vermeyenlerle fi'len harb edilmek suretiyle te'yid edilmiştir.

«Kavl-i meşhur»un delillerinde müddeâyı isbat için lâzım gelen sarahat görülmediği anlaşılıyor. Bununla beraber mezkûr kavil Şeriatın zahirine daha uygun görülmüş, «Kavl-i tahkik» ise hakikatin bâtınına daha lâyık sayılmıştır

İslâm: lûgatda ihlâs, inkiyâd ve teslimiyet ma'nalarına gelir.

Şeriatde : Peygamber (S.A.V.)'in tebliğ buyurduğu şeyleri zahiren ve bâtınen kabul ile A11ah'a itaat ve teslimiyet d e bulunmaktır, îman ve islâm kelimelerinin ma'nalarmı tayin hususunda ulemâ Öteden beri ihtilaf edege İmişlerdir. Bazılarına göre; bu iki kelime lügat manaları itibariyle bir birinden ayrıîsalar da hüküm itibariyle birdirler; ve her mü'min müslimdir; her inüslim de mü'mindir. Bunların delili:

«Bunun üzerine Biz o yerdeki mü'minlerî çıkardık. Ama orada bir evden başka müslüman bulamadık.» [7] âyeti kerimesidir.

Ancak islâm bazen din, bazan amel yâni imanın semeresi olan namaz ye oruç gibi ibadetler ma'nasında kullanıldığı gibi tasdiksiz kabule de it-lak olunursa da bunlar kelimenin lügat ma'nasına göredirler. Meselâ:

«Bedeviler iman ettik dediler. Sen (onlara) de ki: — Siz îmân etmediniz (ya!) Bârı islâm olduk deyin...» [8] âyeti kelimesindeki İslâm bu ma'-nâyadır.

Diğer bazılarına göre; îmanla islâm arasında umum ve hususu mutlak vardır. Her mü'min müslim'dir; fakat her müslim mü'min değildir. Çünki îmanın aslı tasdik, islâmın aslı teslimiyet ve inkıyad olduğuna göre bir kimsenin dıştan Allah'a teslimiyet gösterdiği halde içinden ona inanmaması mümkündür. Şafiîlerden Hattâbî'nin kavli budur. Yine Şafiîlerden İmam Begavî mevzû-u bahsim'iz iman ve islâm hadîsi hakkında sunlan söylemiştir:

«Peygamber (S.A.V.) islâm kelimesini zahirî amellere îmanı da batini i'tikada isim olarak kullanmıştır. Böyle yapması, ameller iman sayıîma-dığı, kalble tasdik dahi islâm addedilmediği için değil, mecmuunun ayni şeyi yâni dîni ifade eden bir bütün olduğunu beyan içindir. Bundan dolayıdır ki Peygamber (S.A.V.)

-O Cibril'di; size dininizi öğretmeğe gelmiş» [9] buyurmuştur.

Tasdik ile amelin her ikisine iman ve islâm denilebilir. Buna delil Teâla hazretlerinin:

«Hiç şüphe yok ki Allah indinde (en makbul) Sn islâmiyettir.» [10]ve

«Sİzin için din namına islâmiyete razı oldum.- [11] ayetleridir,

Allah Zül Celâl, razı olduğu ve kullarından kabul edeceği dinin ancak islâmiyet olduğunu haber vermiştir. Dİn ise; tasdik ile amel bir arada bulunmadıkça kabul ve rizaya mahal olamaz.

Buhâri sarihi Ayni'ye göre; îmanla islâm arasında umum Ve husus min vech vardır. Çünkü imansız islâm bulunduğu gibi islâmsız iman da "bulunabilir. Dağ başında hiç insan görmeden yetişen bir kimsenin îrha-nı bu kabildendir.

Hâsılı imanla islâm arasındaki nisbetin beyanı, îmanın tefsirine bağlıdır. Muhakkikin ulemaya göre; îman tasdikden ibarettir ki: İmam Ebul'l-Hasen el-Eş 'arî'nin mezhebi de budur. Hanelilerle bir çok fukahaya ve bazı kelâm ulemâsına göre tasdik ve ikrardır. Selefe göre ise tasdik, ikrar ve ameldir. Hadis ulemâsiyle, Şafiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel, Mu'tezile, Havariç ve Zeydiye ulemasının mezhebi budur.

îmanın ziyade ve noksan kabul edip etmemesine gelince: Bu mesele imanın hakikati hususundaki ihtilâfın fer'idir.

îman tasdikten ibarettir» diyenlere göre ziyade ve noksan kabul etmez.

Bazıları:

«Ziyade kabul eder fakat eksiklik kabul etmez; çünkü eksikliği kabul ederse iman olmaktan çıkar.» demişlerdir. İmam Ma1ik'in kavli dejbu-dur. Bu mesele kendisine sorulunca Hz. İmam:

«İmanın ziyadelik kabul edeceğini Allah Teâla Kur'anMa zikretmiştir.*

demiş; noksanlığı kabulü hususunda tevakkuf ederek noksanlığı kabul ederse bütün îmanın gideceğini söylemiştir.

Bu babta Şafiîlerden İmam Ebu Abdillah Muhammed b. îsmai1 Temimi «et-Tahrir» adlı Müslim şerhinde şunları söylemiştir:

«İman; lügatde tasdik demektir. Eğer ondan bu mana kasdedilirse iman ne eksilir ne de artar. Çünkü tasdik parçalanmayı kabul eden bir şey değildir ki, bazen kemâli bazen de noksanı tasavvur edilebilsin. Ama şeriat dilinde îman kalple tasdik, â'za ile ameldir. Böyle tefsir edildiği takdirde ona ziyade ve noksan ânz olabilir. Ehl-i Sünnetin mezhebi de budur, tahkike göre bu husustaki hilâl şudur: Kalbîle tasdik eden bir kimse, îmanın icabı olan amelleri tasdikiyle bir araya getirmezse acaba kendisine mutlak suretde mü'min denilir mi denilmez mi?

Bizce muhtar olan kavle göre ona mü'min denilmez. Peygamber (S.A.V.)

Zâni olan bir kimse zina ederken mü'min olarak zina etmez.» [12] buyurmuştur.

Çünkü bu adam imanının mucebîle amel etmemiştitr ki: mü'min denilmeye hak kazansın.»

Mâlikîlerden İbni Battal'de Buharı şerhinde şöyle diyor:

«Ümmetin Ehl-i Sünnet Cemâatinden gelmiş ve geçmiş bütün ulema'-mn mezhebi şudur ki: îman kavil ile amelden meydana gelir ve hem artar hem eksilir. Arttığına ve eksHdiğine delil, Buhârî'nin zikrettiği:

«imanları kat kat artsın dîye.» [13]

«İman &dert ere gelince, sûre onlarm imanlarını arttırdı.» [14] ve emsali ayetlerdir. [15]

Binaenaleyh bir kimsenin artmayan îmanı noksan demektir.

İman lügatde tasdikden ibarettir denilirse; bunun cevabı şudur: Tasdik bütün amellerle kemâl bulur. Bir mü'minin hayırlı amelleri ne kadar çok olursa îmanı da o nisbetde mÜkemmelleşir. İşte îman bu amellerle artar; onların noksanlığı ile azalır. Ne zaman iyi ameller azalırsa îmanın kemali noksanlaşır;ameller artarsa îmanın kemâli de ziyadeleşir.»

îman hakkında söylenen sözlerin ortası budur. Allah ve Resulü 'nü tasdike gelince; onun noksanı olamaz. Bundan dloayıdır ki bazı rivayetlere göre imam Malik (R.) îmanın noksan kabul etmesine kail olamamıştır. Zira tasdikin noksanı olamaz. Tasdik noksan kalırsa, şek ve şüphe olur kî; artık ona iman denilmez.

Ulemâdan bazıları:

«İmam Mâlik'in iman noksan kabul eder diyememesi, günah işleyen mivminleri kâfir sayan haricîlere uyduğu zannedilmesin diyedir. Yoksa imam Mâlik bu meselede Ehl-i Sünnetle, beraberdir; o da onlar gibi îmanın noksanlık kabul ettiğine kaildir.» diyorlar!

Ashab-ı kiramdan; Ömer b. el-Hattâb, Ali b. Ebi Tâlib, İbni Mesud , Muaz, İbni Abbâs, İbni Ömer, Ammâr b. Yâsir, Ebû'd Derdâ, Ebu Hüreyre, Huzeyfe, Selmân, Abdullah b. Revana, Ebu Ümâme, C ündü b b. Abdiîlâh ve Âişe (Radıyallahu Anhüm) hazerâtıyla tabiînden; Kâ'bü'l-Ahbâr, Urve, Ata', Tâvûs, Mücâhid, Sâid b. Cübeyr, Hasan-ı Basrî, Yahya b. Ebî Kesir, Zühri, Katâde, İbrahim Nahaî, İbni Ebi Leylâ, İbni Mübarek, Ebu Zür'a, Ebu Hatim, Ebu Davud ve daha nice ulemâ-İ kiram, îmanın ziyade ve noksan kabul edeceğine kail olmuşlardır. Ebu Sevr ile imam Şafiî ve Ahmed b. Hanbe1'in mezhebi de budur.

Vakıa Mâtürîdîîer t «İman ziyâde ve noksan kabul etmez» demişler-se de bu söz asl-ı imana râcîdir. Kuvvet ve zâ'f nokta-i nazarından ziyade ve noksan onlara göre de caizdir. Binaenaleyh bu meselede bütün ehl-i sünnet ulemâsı müttefiktir. Aradaki niza sözden ibarettir.

Dalâlet fırkalarından Ker ramiye ile Mürcie 'den bazılarına göre îman sâdece dil île ikrardan ibarettir. Onlara göre münafıklar mü'mindir. Bu kavli reddeden en kuvvetli delil icmâ'dır. Zira münafıkların kâfir sayılacağına icma-ı ümmet mün'akid olmuştur.

İmam Nevevî îmânda bizzat tasdikin de ziyâde ve noksan kabul edeceğine kaildir. Ona göre fazla tefekkür ve bir çok delillerin bir birini te'yîd ve takviye etmesi tasdikin artmasına sebeb olur. Bundan dolayıdır ki sıddikların imam başkalarının imanından daha kuvvetlidir. On-iarm imanlarına şüphe ânz olmaz; hiç bir hâlde imanları sarsılmaz. Fakat başkalarının durumu böyle değildir. Bu cihet inkâr götürmez bir hakikattir. Nevevî, Müslim şerhinde şöyle diyor:

«Aklî başında olan hiç bir kimse şüphe etmez ki bütün avam tabakasının tasdiki sırf Ebu Bek* (R.A.)'ın tasdikine denk olamaz...»

Nevevî bu husustaki beyanatına şöyle devam ediyor: «Bir mü'minin, ehî-i kıble olduğuna hükmetÜlmesi ve Cehennem'de ebedi kalmayacak şekilde mii'min olabilmesi için mutlaka kalbiyle İslâm Dhıine, her türlü şüphelerden lıâli kesin bir i'tİkadla inanması, Allah ve Resulüne inandığını şahadet getirerek söylemesi icâbettiğine ehl-i sünnetin bütün hadis, fıkıh ve kelâm uleması ımitteiikan kaildirler. Aliah ile Peygamberden yalnız birine şehadet getiren asla ehl-i kıble olamaz. Ancak dilindeki bir kusur -veya eceli gelmek gibi bir mâni'den dolayı şaha1 detin birini söyleyemezse o müstesnadır; ve mü'mmdir. Allah ve Resulüne şehâdet getirdikten sonra:

— Ben islâma muhalif olan her dinden beriyim, demesi şart değildir. Lâkin yeni iman eden kimse Peygamberimiz (S,A.V.)'in Peygamberliğini yalnız araplara mahsus i'tikad eden kâfirlerden ise; müslümanlığına hük-medilebilmek için behemehal islâmiyet© muhalif olan bütün dinlerden te-berrî etmesi lâzımdır. Bizim ulemamızdan yani Ş af illerden bazısı mutlak surette, yeni müsîüman olan herkese teberriyi şart koşmuşlarsa da bu şart ehemmiyeti hâiz bir şey değildir. Fakat yalnız «lâ İlahe illallah» der de «Muhammedü'r- Resûlüllah» demezse gerek mezhebimizin meşhur kavline, gerekse ulemanın mezheplerine göre müslüman olamaz. Ulemamızdan bazıları:

— Müslüman olur, fakat kendisinden diğer bir şehâdet getirmesi istenir; getirmezse mürted sayılır, demişlerdir.

Acaba müslüman olmayan bir kimse namaz ve oruç gibi Islâmın erkânından olan bir ibâdetin farz olduğunu i'tirâf ve ikrar etmekle müslüman sayılır mı? Bu mes'ele de ihtilaflıdır. Sayılır diyenler:

«Bir şeyin inkârı müslümam dinden çıkarırsa o şeyin ikrarı kâfiri de müslüman eder.» düsturu ile istidlal ederler.

Kelime-i şehâdetin arapçasını söyleyebilen bir kimse onu türkçe veya başka bir lisan ile de söylese müslüman olur. Bu hususda Şafiîlerden iki rivayet varsa da esah olan onlara göre de müslüman olur.

Ulemâ : «Ben mü'minim» sözü üzerinde de ihtilâf etmişlerdir. Şafiîlerden bazılarına göre yalnız bu sözle iktifa edilemez «Ben mü'minim in-şaaîlah» demek lâzımdır. Diğer bazılarına göre inşaallahı katmak caiz değildir. Muhtar olan kavil/bu ise de Evzâî ve diğer bazı ulema yerine göre her iki vechin de caiz olduğunu söylemişlerdir. Hanelilere göre: «Ben mü'minim inşaallah» demekle müslüman olunmaz; bu iman sahih değildir. Zira Hz. Enes (R. A.)'dan rivayet edilen bir hadisde buyurulmuştur.

imanın mahlûk olup olmadığı dahi ihtilaflıdır. Bu bâbda en güzel sözü fakîh Ebu'1-Leys-i Semerkandî söylemiş ve:

«îman ikrar ve hidâyetdir. İkrar kulun fi'lidir ve mahlûktur; Hidâyet Allah'ın fi'lidir. Allah'ın fi'li ise mahlûk değildir.» demiştir.

Ehl-i hakka göre; bir günah sebebiyle hiç bir müslüman küfre nisbet edilemediği gibi bid'at ve heva ehli olanlara da kâfir hükmü verilemez. Fakat islâmın zarurât-ı diniyye denilen emir veya nehiylerinden birini inkâr eden kâfir olur,

Mu'tezi1e'ye göre; büyük günâh işleyen bîr kimse dinden çıkar. Çünkü onlara göre ameller imanın cüz'üdür. Fakat kâfir değil; fâsik olur. Onlarca fisk mertebesi imânla küfrün arasında vâsıtadır. Bu babda hâricilerin itikadı da Mu'tezile gibi ise de onlara göre büyük günah işleyerek dinden çıkan kâfir olur. Zira onlara göre imanla küfür arasında vâsıta yoktur; birinden çıkan mutlaka Ötekine girer.

Şunu da ilâve edelim ki, iman icmâlî ve tafsili olmak üzere iki kısımdır.

İmân-ı icmali: Peygamber (S.A.V.)'in Allah tarafından getirip haber verdiği şeylere toptan inanmak yani o ne tebliğ etti ise hepsi haktır; diyerek tasdik etmektir.

«İmân-ı Tafsili: Peygamber (S.A.V.) tarafından tebliğ olunan şeyleri birer birer bilerek tasdikde bulunmaktır. Küfürden kurtulmak için iman-ı icmâlî kâfi ise de namaz, oruç ve sair ibâdetleri öğrenip tasdik ve eda etmek suretiyle imanını kemale erdirmek her müslümamn borcudur. İmanın sahih ve makbul olması için üç şart vardır ;

1- İman be's halinde olmamalı, yani A11ah'in azabını gözü ile gördükten sonra iman sahih olmaz. Bundan dolayıdır ki, ölürken son ne-fesde iman eden kâfirin imam makbul değildir.

«Azabımızı gördükleri vakit edecekleri imanları kendilerine bir faide verecek değildir.» ayet-i kerimesi bu hakikati nâtıktır:

2- Mü'min, zaruriyat-ı dîniyyeden bir şeyi inkâr veya tekzib etmemelidir. Bu şarta göre bir kimse bütün Peygamberleri tasdik ettiği halde bizim peygamberimizin risâletini inkâr etse mü'min sayılamayacağı gibi kat'î bir farzı inkâr etmek veya kendi ihtiyarı ile puta tapmak gibi bir tekzib emaresiyle de dinden çıkar. Çünkü iman parçalanamaz. Dinden bir şeyi inkâr etmek bütün dini inkâr demek olur.

3- Dînin bütün ahkâmını beğenerek kabul ve hiç bir hükmü küçüm-şemeyerek ifa etmelidir. Binaenaleyh namaz veya oruç gibi bir ibâdeti beğenmeyen vey? A11ah'a inad için kasden ifa etmeyen daire-i islam-dan çıkar. İmanın faydalı olabilmesi için ömrün sonuna kadar devam etmesi de şarttır. Zira i'tibar sonadır. Son demine kadar imanını muhafaza edemeyen bir kimseye geçmişdeki imânı asla fayda vermez. Onun içindir ki:

«İmanın muhafazası, kazanılmasından güçtür.» derler.

îman Sahih olabilmek için onu mutlaka delilleriyle Öğrenmek şart değildir. Taklîd [16] suretiyle edilen iman da sahih ve makbuldür. Ancak mümkün olduğu kadar nazar ve istidlalde [17] bulunmak farz olduğundan onu terk eden günahkâr olur.



1- İman, İslam ve İhsanın Beyanı, Allahın Kaderini Îsbata İmanın Vücubu Kadere İnanmayandan Teberriye ve Onun Hakkında Ağır Sözler Söylendiğine Delil Babı


Ebu'l-Hüseyn Müslim b. el-Haccâc el-Kuşeyri (Rahimehullah) der ki:

«Sırf Allâhın yardımiyle (işe) başlar; ve bize ancak Onun kifayet buyurmasını niyaz eyleriz. Muvaffakiyetimiz yalnız Allah (Celle Ceîâîuh) iledir.»



1- (8) Bana Ebu Hayseme Züheyr b. Harb rivayet etti (Dedi ki): Bbe Vekî' Kehmes'den [18] o da Abdullah b. Büreyde'den [19] o da Yahya b. Ya'mer'den [20] naklen rivayet etti. H.

Yine bize Ubeyduliah b. Muâz el-Anberî rivayet etti. Bu hadis onun-Idur. (Dedi ki): Bize babam rivayet etti. (Dedi ki): Bize Kehmes, İbni Bü-reyde'den o da Yahya b. Yâmer'den naklen rivayet eyledi. Yahya şöyle delmiş:

«Basrada kader hakkında ilk söz eden, Ma'bed el-Cühenı [21] olmuştu. I Bir ara ben ve Humeyd b. Abdirrahman el-Himyeri hacc —yahud Umre __ yapmak üzere yola çıktık. Ve (kendi aramızda):

— Resulüîlah (Sailallahii Aleyhi ve Seliem) in ashabından bir kimseye rastlasak da şu heriflerin kader hakkında söylediklerini ona sorsak, dedik. Az sonra mescide girmekte olan Abdullah b. Ömer b. el-Hattab'a tesadüf ettik. Ben ve arkadaşım, birimiz sağından birimiz solundan olmak üzere hemen etrafını çevirdik. Ben arkadaşımın sözü bana havele edeceğini anlayarak:

«Yâ Ebâ Abdirrahman! Bizim taraflarda bir takım insanlar türedi. Bunlar Kur'anı okuyor ve ilmi araştırıyorlar.» dedim. (Kavi diyor ki):

— Yahya bu adamların hâllerini, kader diye bir şey tanımadıklarını hâdisât Allah'ın hiç bir takdir ve malûmatı olmaksızın yeni yeni husule gelir, iddiasında bulunduklarım anlattı. Abdullah (R A.) şunları söyledi. O halde sen onlarla görüştüğün zaman kendilerine hemen haber ver ki, ben onlardan beriyim. Onlarda benden beridirler. Abdullah b. Ömer'in kendisine yemin ettiği Allaha and olsun ki, onlardan birinin Uhuıî dağı kadar altım olsa da onu infak etse kadere inanmadıkça Allah onun infakını kabul eylemez. Abdullah (R.A.) sonra şöyle devam etti:

«Bana babam Ömerü'bnü'l-hattâb rivayet etti. Dedi ki:

— Bir gün Resûlüllah (Sailallahii Aleyhi ve Seliem) 'in yanında bulunduğumuz bir sırada anîden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bizât çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor; bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğru Peygamber (Sailallahii Aleyhi ve Sellemfın yanına oturdu; ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini de uylukları üzerine koydu. Ve:

«Yâ Muhammedi Bana Islâmın ne olduğunu haber ver!» dedi. Resu-lüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem)

«İslâm: Allah'dan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın Resulü olduğuna şehâdet etmen; namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve yol (külfetleri) cihetine gücün yeterse Beyt'i hacc etmendir.» buyurdu. O zât:

«Doğru söyledin.» dedi. Babam dedi ki:

«Biz buna hayret ettik. (Zira) hem soruyor hem de tasdik ediyordu.

«Bana imandan haber ver!» dedi. Resûlüllah (S.A.V.):

«Allah'a, Allah'ın Meleklerine, k'rtablanna, Peygamberlerine ve âhiret ' gününe inanman, bir de kadere; hayrına şerrine inanman dır.» buyurdu.

O zât (yine):

«Doğru söyledin.» dedi. (Bu sefer):

«Bana ihsandan haber ver!» dedi. Resûlüllah (S.A.V.):

«Allah'a: Onu aörüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü her ne kadar sen Onu görmüyorsan da O seni muhakkak görür.» buyurdu.

O zât:

«Bana kıyametten haber ver!» dedi. Resulûiİah (S.A.V.):

, «Bu mes'elede sorulan sorandan daha âlim değildir.*» buyurdular.

«O halde bana onun alâmetlerinden bari haber ver!» dedi. Peygamber (S.A.V.):

«Cariyenin kendi sahibesini doğurması ve yalın ayak, çıplak, yoksul

koyun çobanlarının bina yapmakta birbirleriyle yanş ettiklerini görmendîr.» buyurdu. Babam dedi ki:

— Bundan sonra o zât gitti. Ben hayli bir müddet (bekledim) durdum. Nihayet Resûlüllah (S.A.V.) bana:

«Yâ "Ömer! O sual soran zâtın kim olduğunu biliyor musun?» dedi. .

«Allah ve Resulü bilir." dedim.

«Gerçekten o Cibril'di. Sîze dininizi öğretmeğe gelmiş.» buyurdular.



Hadisin Îzahı


Hadis-i şerifdeki kader hakkında konuşmadan maksad, kaderin aley-Ihinde konuşmak, onu- kabul etmeyerek ehli Hakk'ın doğru yolundan ayrılmaktır. Bu işi ilk yapan Ma'bed-i Cuh'eni, olmuştur. Maa-mafih daha evvel Mekke'de Kaderîlerin bulunduğunu söyleyenler ' vardır. Derler ki Abdullahi'bnü'z-Zübeyr'in ordusu Mekke'de Yezid tarafından muhasara edildiği zaman Kabe -i ıMuazzame yanmıştı. O zaman bazıları bunun bir takdir-i İlâhi -olduğuna kail olmuş; bir takımları takdirle yanmamıştır diyerek kaderi inkâr etmişlerdir.

«Kader» kelimesi, dâhn fethile okunduğu gibi sükûnîyle yani (kadr) şeklinde de okunabilir.

Lügatde: mikdar, meblâğ, tazim, kuvvet, kudret ve bir şeyi kısmak ma'nalanna gelir.

Şeriatde: Vücuda gelecek şeyleri ve o şeylerin ne zaman nerede, ne gibi evsaf ve hususiyetlerle meydana geleceğini Allahü Teâ1â'nın tahdid ve takdir etmesidir. Takdir buyurduğu şeyleri, zamanı gelince birer birer icâd etmesine de kaza denir. Binaenaleyh kader ilim ve irâde sıfatına, kaza da tekvine râcî' olduğundan kaza ve kadere İnanmak haddi zatında Allahü Teâla'ya imanda dâhil ve bütün sıfatlariyle A11ah'a iman eden bunlara da inanmış olursa da ehemmiyetine binâen kaza kader meselesi kelâm ilminde ayrıca ele alınmıştır.

Bâzı kelâm uelrnası bizim kader dediğimize kaza, kaza diye ta'rif ettiğimize kader demişlerse de bu ta'rif netice i'tibariyle davayı değiştirmez. Kaza kelimesinin lügat ma'nalarından biri de hükmetmek olduğundan bir hükme benzeyen takdire onlar kaza demişler; icraya benzeyen icada da kader itlak etmişlerdir.

Mühim olan şudur ki, bu mesele etrafında gerek feylesoflar, gerekse din erbabı arasında ötedenberi pek çok münâkaşalar cereyan etmiştir. Ha-kikatde kaza ve kaderin mahiyetini hakkıyla anlamak insan kudretinin haricindedir. Bundan dolayı müslümanlara kaza ve kadere inanmaları emrolunmuş; bu meseleyi derinden derine inceleyerek kaderin sırrını bulmağa çalışmaları yasak edilmiştir. Hz. Ebu Hüreyre (R.A.)'ın rivayet ettiği bir hadis bu bâbda nassdır. Fakat ne yazıkdır ki müslüman-lar yinede bu nâzik meseleyi kurcalamakdan geri kalmamış; neticede aralarında ihtilâflar zuhur etmiş; bir takım fırkalar meydana gelmiştir. Bunların içinde hak olan mezheb Ehl-i Sünnet vesl-Cemaattir ki o da S e 1 e -fiyye, Mâtürîdiyye ve Eş'arîyye olmak üzere üçe ayrılır. Geri kalan fırkalar çeşidli bid'at ve dalâletlere saptıkları için onlara: «Ehl-i bid'at ve dalâlet» derler. Bunların içinde biri ifrat, diğeri tefritde olmak üzere bilhassa kader meselesinde dikkati çeken iki fırka vardır; biri Kaderiyye diğeri Cebriyye [22]

Kaderiyye, kaza ve kaderi tamamiyle inkâr ederler. Ancak bunu sırf şer-i şerifi ta'zim maksadıyla yaptıkları için küfre nisbet edilmezler, Bunlar:

«Kul kendi fiilini kendisi yaratır.» diyecek kadar ileri gitmiş; ve bu sebeble Ehl-i Sünnet uleması tarafından pek şiddetli hücumlara ma'ruz kalmışlardır. Bahusus Mâ vera-ün'Nehir uleması bu bâbda pek şiddet göstermiş ve:

«Mecûsilerin halleri Kaderiyyenin halinden daha iyidir.» demişlerdir. Hadis-i şerif de de beyan olunduğu vecihle Basra'da ilk defa kadere dil uzatan Ma'bed-i Cüheni 'dir. Ma'bed :

«Vücuda gelecek şeyler evvelce mukadder olmaz, Allah olacak şeyleri bilmez. O yalnız olanları bilir, insan doğduktan sonra said veya şaki olur.» derdi. Onun bu görüşü eski feylesofların mezhebidir ki sonraları Basralı-ların da mezhebi haline gelmişti. Kula yaratıcılık isnad etmekle onu âdeta Allah olmak derecesine yükselten bu bâtıl görüş son derece ifrat halindedir. Bu sebeble çabuk inkıraz bulmuş; ehl-i kıble müslümanlar arasında ona sâlik kimse kalmamıştır. Kaderiyye mezhebinde olanlar sonraları A11ah 'in kaderine inanmağa başlamışlarsa da hayırm Allah'dan, şerrin başkasından geldiğine inandıklarından Mecusilere benzemek-den yine kurtulamamışlardır. Filhakika Resulüllah (S.A.V.)'de:

«Kaderîler bu ümmetin Mecoısi! eridir. Hastalanırlarsa onları dolaşmayın! Ölürlerse cenazelerinde bulunmayın!» buyurarak onları Mecusîlere benzetmiştir. [23] Bu hadîsi Ebû Hazım Hz. îbni Ömer (RA.)'dan rivayet etmiştir.

Hadîsi Ebu Davud «Sünen» inde, Hâkim de « e 1 -Müstedrek» inde tahriç etmişlerdir. Hâkim:

«Eğer Ebû Hâzimin İbni Ömer'den işittiği doğru ise; bu hadîs Şey-hey'nin şartı üzere sahilidir.» demektedir. Hattâbı diyor ki:

«Peygamber (S.A.V.)'in Kaderiyyeyi Mecusilere benzetmesi mezhepleri, nur ve karanlık aslına kail olan Mecûsilerin mezhebine benzediği içindir. Zira Mecusüer hayrı yaradanın nur, şerri yaradamn da karanlık olduğuna kaildirler. Böylelikle onlar iki ilâha taparlar. Kaderiyyenin hali de Öyledir. Onlar da hayrı Allah'a, şerri başkasına izafe ederler. Halbu ki hayır ve şerrin her ikisini yaratan Allahü Teâiâ'dır. .

Cebriyye'ye gelince: Bunlar tamamiyle kaderiyyenin zıddına olarak: «Her şey kaza kadere bağlıdır. Kulun elinde hiç bir şey yoktur. Fiili, ihtiyar ve kudreti yaratan Allah'dır.» derler. Kula irâde-i cüz'iyye tanımadıkları için onlarca kul kendiliğinden iman etmeğe bile kâadir değildir. Allah kime iman ettirirse o mü'min, kime iman ettirmezse o da kâfir olur. Görülüyor ki bunlar da Allah'ı tenzih edelim derken müthiş bir tefrite saplanıyor ve farkına varmadan ona (hâşâ) zalimlik isnâd ediyorlar. Öyle ya! Kulun hiç bir ihtiyarı yoksa Ebu Cehil:

«Benim ne kabahatim var yâ Rabbi? Beni sen kâfir yarattın, küfrüm de bana değil sana aittir. Çünkü benim elimde hiç bir şey yoktu. Sen nasıl diledinse öyle halkettin. O halde beni niçin azâb ediyorsun? Bu bir zülüm değil midir?» diye A11ah'a i'tiraz etmez mi?

Hattabi Cebriyyeyi kasdederek şunları söylemiştir: «Bİr çok insanlar kaza ve kaderin ma'nası: Allahü Teâlâ'nın, takdir ve kaza buyurduğu hususlara kulunu kahr-u icbar etmesidir sanırlar. Halbuki mesele onların zannettiği gibi değildir. Kaza ve kader, kulun ne amelde bulunacağını AHahu Teâlâ'mn evvelden bildiğini bu amellerin onun takdiriyle meydana geldiğini, onların hayır ve şerrini Allah'ın halk ettiğini haber vermekten ibarettir.»

Bu gün Cebriyye fırkası mevcud değildir. Zâten az bir taifeden ibaret olan cebrîler ehl-i Hakk'm karşısında fazla dayanamayarak daha dördüncü hicri asrm başında inkıraz bulmuşlardır. Hâsılı Ehl-i sünnetin -mezhebine göre kaza ve kader haktır. Bunun ma'nası yukarıda da ar-zettiğimiz gibi, Allahu Teâlâ 'nın mevcudatı ezelde takdir ve tahdid buyurması, ma'lum zamanlarda vücûda geleceklerini bilmesi; mevcudatın da hakikaten onun takdir buyurduğu şekil ve zamanda vücûd bulmasıdır.

Kaza ve kadere dair bir çok eserler yazılmıştır. Bunların içerisinde en

güzeli Beyhakî 'nin eseridir. cümlesinin ma'nası, «Ben ve arkadaşım onun etrafını çevirdik; dolayladık» demektir. Araplar kuşun kanatlarına (Kenefatü't-tayr) derler. Bu cümle, büyük bir zâtla birlikde yürürken cemaatin terbiyeli davranarak onun Önünde değil, sağ ve soluna geçerek kendisini dolaylamaları gerektiğine bir tenbihtir.

«Arkadaşımın sözü bana havale edeceğim anladım» cümlesinden mu-rad: i'tizardır. Yani sözii benim almam arkadaşımı saymadığım için değil, ben daha yaşlı, cesur ve konuşkan olduğum için arkadaşımın konuşmayacağını ve sözü bana bırakacağını anladığımdandır. demektir. Filhakika hadîsin bir rivayetinde:

i«Çünkü ifâde itibariyle ben ondan daha kuvvetli idim.» denilmiştir.

kelimesi şeklinde de rivayet olunmuştur. Birinci şekli daha meşhurdur, ve araştırıp soruşturmak ma'nasma gelir. İkinci rivayete göre ma'nası: Mübhem ve muğlâk bir şeyi inceden inceye araştırmak, onu meydana çıkarmaktır. Bu kelimeyi Müslim 'den başka

hadîs imamları şeklinde rivayet etmişlerdir. Bu da araştırmak ma'nasma gelir. Ebu Yâlâ el-Mavsılî 'nin rivayetinde dır; ve anlamak ma'nasını ifâde eder. Kaadî İyâz ayni kelimenin rivayetini de gördüğünü ve bunu (Dibini araştırmak yani muğlak tarafını derinden derine araştırmak) diye tefsir ettiklerini söyler.

«Onların hallerini anlattı» cümlesi Yahya b. Ma'mer'in sözü değildir. Bu söz râvîlerden birinin ve galiba Yahya 'dan rivayet eden İbni Büreyde 'nin olacaktır. İbni Büreyde bununla Ya'mer'in sözlerini nakletmiştir.

«Allahm ilmi ve kaderi olmaksızın yeni yeni meydana gelen» demektir ki Kaderiyyenin bâtıl inançlarına göre Allah onun mevcudiyetini — hâşâ— vukuundan sonra öğrenir. Bu kavil yukarıda da görüldüğü ve-cihle, Kaderiyyenin pek ziyade ileri giden bir kısmının saçma ve iftirâîa-rmdandır.

İbni Ömer (R.A.)'m yeminini kinaye yolu ile etmesi ismulîahı ta'zîm içindir. Çünkü (Vallahi) diyerek yemin eüe ihtimal bu şekil yemin âdet olur kalır; buna kendisi sebebiyet vermiş olurdu:

«Ben onlardan beriyim; onlar da benden beridirler ilâh...» diye konuşması, Kaderilerin küfrüne kail olduğuna delildir. Kâadi Iyâz bu sözün kaderi inkâr eden eski kaderiyye hakkında söylendiğine kaildir. O böyleleri için: «Hilâfsız kâfirdirler.» diyor. "Ulemâdan bazıları:

«İbni Ömer (R.A.) bu sözü ile dinden çıkaran tekfiri kasdetmeroiş olabilir.» diyorlar. Bu takdirde onların küfran- ni'met ettiklerini ifâde etmiş olursa da UhudDağı kadar altın infâk etseler, yine kabul olunamayacağını söylemesi, bazı ulemaya göre yine küfürlerine hükmettiğine delâlet eder. Çünkü amellerin hükümsüz kalması, ancak küfür sebebiyle olur. Şu var ki, amelin haddizatında sahîh olmakla beraber günah sebebiyle kabul edilmemesi müsîümanlar hakkında da vâriddir. Nitekim gasbedilen bir yerde kılınan namaz her ne kadar sahih ise de mekruh olduğu için makbul değildir; hiç bir sevabı yoktur.

Hz. İbni Ömer 'in sözündeki infakdan murâd Hak yolunda ibâdet için edilen tasadduktur. Hadîsin bir rivayetinde bu cihet tasrih de edilmiştir.

cümlesini hadîs hafızlarından Ebu Hâzini ile Ebu Yâ'lâ el-Mavsıli: şeklinde rivayet etmişlerdir. Bu cümlenin ma'nası:

«Üzerinde yolculuk eseri görmüyorduk.» demek olduğundan her iki rivayet de sahihtir.

«Ellerini uylukları üzerine koydu» cümlesindeki zamir Neveviye göre gelen zata aiddir. Yani o zat bir talebe gibi diz çökerek oturmuş; ve ellerini kendi uylukları üzerine koymuştur. Fakat Buhâri sarihlerinden Bedrüddîn Ayni bunu doğru bulmuyor; ve Zamirin Peygamber (S.A.V.)'e aid olduğunu söylüyor. Delil olarakda hadîsin Süleyman-ı Temimi rivayetinde

Sonra ellerini Peygamberin dizleri üzerine koydu» denilmiş olmasını gösteriyor. Filhakika hadîs ulemasmdanB egavî ile İsmail et-Teymî kesinlikle buna kail olmuşlar; Tıybî dahi bunu tercih etmiştir. Aynî diyor ki;

«Nevevî'nin Süleymaa rivayetini görmediği anlaşılıyor. Bundan dolayı araştırma neticesinde o kavli tercih etmiş olacak, Nevevî: «et-Tenbih» nâm eserde Resulüllah (S.A.V.)'in huzuruna gelen zât için:

—«Talebenin hocası karşısında oturduğu gibi oturdu, denilmesine bakarak zamiri gelen zâta vermiştir: Zira edep terbiye bunu iktizâ eder. Lâkin Süleyman'ın rivayetine göre Cibril, kim olduğunu mübalâğalı bir şekilde gizlemek ve oradakilere kendisinin yüzde yüz kaba saba bir çöl ara-bı olduğu zannını vermek için bunu bililtizam yapmıştır. Zâten cemaatin üzerlerinden adımlayarak Peygamber (S.A.V.)'in yanına varması da bundandır...»

Cibri1'in «Ya Muhammedi» diye hitab etmesi de kendisini kaba göstererek büdirmemek içindir.

Bu hadîsi az çok lâfız değişiklikleriyle muhtelif râvüerden bütün

«Kütübü Sitte» sahipleri yani, Buhârî Müslim, Ebû Davûd' Tirmizî, Nesaî ve İbni Mâce tahriç ettikleri gibi, Ebû Avâne imam Ahmed b. Hanbel, Bezzâr Taberânî ve İbni Huzeyme gibi nice hadîs imamları da rivayet ve tahriç eylemişlerdir.

Rivayetlerin mecmu'nundan da anlaşılıyor ki Cibril (A.S.) o gün kendisini tanıtmak istememiştir. Hatta Süleyman-ı Teymî 'nin rivayetinde Peygamber (S.A.V.) Hz. Cibrî1'i oradan ayrılmadan tanıyamadığım ve o âna kadar onu hiç bir zaman bu kadar yadırgamadığım yeminle beyan etmiştir.

Hadis-i şerifteki namaz, zekât, oruç ve hacdan murad mezkûr ibadetlerin farz olanlarıdır. Nitekim Müslim'in bir rivayetinde farz namaz diye tasrih edilmiştir. Nafile ibâdetler de islâmî birer vazife iseler de islâ-mın şartlarından değildirler.

«İman: Allah'a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine ve âhiret gününe inanmandır.»

Bahsimizin başında uzun uzadıya izaha çalıştığımız iman, bir tanesini bile istisna etmeden bir çok şeylerin mecmuuna inanmakla tahakkuk ettiğinden kolaylık olmak üzere hadîsin bu cümlesinde inanılması gereken şeyler nevi itibariyle hulâsa edilmiştir. Lisanımızda (Sıfat-ı îman) nâmıy-la şöhret bulan bu altı nev'İ şunlardır:

1- Allah Teâlâ'yat iman farzdır. Bu iman A11âh'm varlığını ve hakkında gerek vâcib, gerek mümteni', yani; imkânsız, gerekse caiz olan bütün sıfatları bilerek tasdik etmekle hâsıl olur. Allahü Teâ1â nın sıfatlan on dörttür. Kelâm ulemasından bazıları bu sıfatları;

1 - Selbiyye ve

2- Sübûtiyye olmak üzere ikiye ayırırlar. Sıfat-ı selbiyye; altıdır:

1- Vücud,

2- Kıdem,

3- Baka,

4 - Muhalefettin li'l-Havadis,

5- Kıyam Bizâtih,

6- Vahdaniyet.

Vücud: A11ah'm varlığı,

Kıdem: Ezelî olması yani varlığının evveli olmaması;

Baka: Ebedi olması yani varlığının sonu bulunmaması;

Muhalefettin li'1-Havâdis:A11ah’ın mevcûdatdan hiçbir şeye benzememesi;

Kıyam Bizâtih: Varlığının kendisinden olması;

Vahdaniyet: A11ah'in bir olmasıd-. Sîîât-ı Sübûtiyye sekizdir :

1-.Hayat;

2- İlim, '

3- İrâde,;

4- Kudret,

5- Semi'

6- Basar

7- Kelâm,

8- Tekvin.

Hayat: Alîahü Teâlâ 'mn diri olması;

İlim: Bilmesi;

İrâde: Her mümkünü caiz olan bir şekle ve vakte tahsis etmesi;

Kudret: Muktedir olması; Semi': İşitmesi; Basar: Görmesi,

Kelâm: Ses ve harfe muhtâc olmadan konuşması;

Tekvin: Var etme, yok etme, yaşatma, ve öldürme gibi fiillerin başlangıcı olan bir sıfattır.

2- Meleklere îman farzdır. Bu, A11ah'm melek denilen nurdan yaratılmış ve istediği şekle girebilen bir takım mâsûm kulları olduğuna inanmaktır. Melekler pek çoktur; sayılarını ancak Allah bilir. Bunlar ikametgâhları itibariyle Yer melekleri, Gök melekleri ve Arş melekleri gibi kısımlara ayrıldıkları gibi gördükleri vazifeler 'itibariyle de Müdebbirât ve Hafaza gibi muhtelif kısımlara ayrılırlar. Cibril (Cebrail) Mikâil, Azrail ve İsrafil gibi isimleri ma'lûm olanlara adıyla şanıyla; isimleri bilinmeyenlere icmâlen iman etmek lâzımdır. Melekler yemez; içmez, evlenmez ve ölmezler. Onlarda rekeklik dişilik yoktur. En büyük işleri yapmaya ve en kısa bir zamanda en uzak mesafelere gitmeye muktedirlerdir.

Bazı cihetlerden az çok meleklere benzeyen diğer bir takım görünmez mahlûklar vardır ki bunlara (cin) ler derler. Cinler saf ateş alevinden yaratılmışlardır. Melekler gibi onlar da ağır işleri yapabilir ve istedikleri şekillere girebilirler. Yalnız bunlar melekler gibi ma'sum değil, insanlar gibi mükellef olup bir kısmı mü'min bir takımı kâfirdirler. Daima yerde yaşar ve insanlar gibi yer içer ürer ve ölürler.

3- Kitaplara iman farzdır: Allah Teâlâ Hazretleri Peygamberlerinden bazılarına bir çok hakayık ve ahkâmı bildiren bir takım ibare ve lâfızlar indirmiştir ki; bunlara kitab denir. Büyük kitablar dörttür. Bunlardan Tevrat Hz. Mûsâ (A.S.)'a, Zebur Hz. Dâvud (A.S.) 'a, İncil Hz. İsâ (A.S.)'a Kur'an-ı Kerim'de Peygamberimiz Muhammed Mustafa (S.A.V.)'e indirilmiştir. Mezkûr dört kitapdan başka muhtelif peygamberlere 100 aded suhuf indirilmiştir. İşte bu k-sapların Allah tarafından indirilmiş birer hak kitap olduğuna inanmak her mü'mine farzdır. Ancak Kur'an-ı Kerim inmekle her birinin hükmü kalkmıştır. Zâten Kur'an-ı Kerîm 'den evvelki kitapların bu gün asılları bile kalmamıştır. Bu gün gerek Musevilerin gerekse Hiris-tiyanların ellerindeki Tevrat ve İncil 'ler birer tarih mecmuası durumundadırlar.

4- peygamberlere iman farzdır.Yani Alla fr.ih-.Teâ1â Hazretleri kullarına doğru yolu göstermek için bir takım mümtaz zevata peygamberlik vermiş; onları kullarına dîni, ahkâmı götürmek için elçi olarak göndermiş; ve peygamber olduklarını kavimlerine isbât için de kendilerine mu'cizeler ihsan etmiştir. Peygamberlerin bir kısmına ayrıca kitap ve şeriat verilmiştir. Bunlara «Rusüliı - Kiram» yahud «Mürselin» derler. Bir kısmı da başka bir peygamberin şeriatıyla amel ve onun hükümlerini insanlara bildirmeye me'mur olmuşlardır. Peygamberlerin sayışım ancak Allah bilir. Hepsinin evveli Hz. Âdem: sonu da Peygamberimiz Muhammed Mustâfa (S.A.V.)'dir. İkisinin arasında bir çok peygamberler geçmiştir. Bir kısmının ismi Ku r'an1 Kerim'de beyan buyurulmuştur. Cümlesini tasdik ederek haklarında hörmet ve mahabbet göstermek müslümanlara farzdır.

5- Âhiret gününe îman farzdır. Âhiret günü haşirden, bütün ölenlerin diriltilmesinden başlayan sonsuz bir gündür. Kıyametin kopması, sûrun üfürülmesi, ölülerin diriltilmesi, kitapların verilmesi, mizanın kurulması, kulların sorguya çekilmesi, havz-ı kevser, şefaat, sırat, Cennet ve Cehennem, âhiret gününün müştemilâtından olduğundan bunlara inanmak farzolduğu gibi âhiret gününden önceki kabir ahvali, berzah âlemi ve kıyamet alâmetleri dahi sahih naslarla sabit olduğundan cümlesine inanmak farzdır. Hâsılı Kur'an-ı Kerim'in haber verdiği her şeyi Peygamber (A.S.V.)'in Sahîh hadisleriyle sabit olan her beyanı tasdik etmek lâzımdır. Bu bâbta fazla malûmat için kelâm kitaplarına müracaat edilmelidir.

6- Kadere iman farzdır. Bu hususta yukarıda izahat verildi. Resû1ü11ah (S.A.V.)in:

«Birde Kadere inanmandir.» diyerek, kadere imanı hassaten zikretmesi, bu bâbta ümmetinin ihtiâlfa düşeceğini bildiğine delâlet eder. , Ashab-ı Kiramın gelen zâta şaşmaları, Peygamber S.A.V.)'e

hem sorup hem tasdik ettiği içindi. Çünkü câhil bir kimsenin sorması böyle olamazdı. Bu zâtın konuşması âdeta soruyu bilenlerin konuşmasına benziyordu. Halbuki o zaman bu suâli Peygamber (S.A.V.)'den başka

bilecek yoktu.

«ihsan, Allah'a, sanki onu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir.»

İhsan: îfâl babından ahsene fiilinin masdarıdır. Aslı hüsündür. Hüsün, Kubhun zıddıdır. Yani Kubuh çirkinlik, hüsün de güzellik ma'nasına-dır. îhsân harfi cerli ve harfi cersiz olmak üzere iki türlü müteaddi' olur. Burada harfi cersiz kullanılmıştır; ve güzel ibâdet etmek, A11ah'm hakkına riayet, onu murakabe ma'nasma gelmiştir. îmam Nevevî bu cümlenin Hz. Peygamber (S.A.V.)'e mahsus olan «Cevâmiu'l-Kelim» yani içinde pek çok kelimelerin ma'nasını toplayan az sözlü, çok ma'nalı hadîslerden biri olduğunu söylüyor; ve sözüne şöyle devam ediyor:

«Çünkü bilfarz bizden birimiz Rabbi Teâlâ Hazretlerini, göre göre ibâdet etmeğe kalksa gücünün yettiği kadar huzû', huşu göstermek, kendini çekip çevirmek ve o ibâdeti en iyi şekilde tamamlamak için hâlinin içini dışına uydurmak gibi şeylerden biç birini terk etmemeğe çalışır. İşte Resulüllah (S.A.V.):

«Butun İbâdet hallerinde Allah'a onu görerek yaptığın ibâdet gibi ibâdet eyle!- diyor.

Zira A İlahı görerek o şekilde ibadeti tamamlamak ancak Allah'ın gördüğünü bildiği içindi. Bu sebeble kul, o halde kusur etmeğe cesaret gösteremiyordu. Ayni ma'nâ Allahı görememe hâlinde de mevcuddur. Binaenaleyh muktezasraca amel etmek lâzım gelir. Hâsılı bu sözden mak-sad, İbâdetde samîmi olmaya ve kulu huşu', huzû' ve saireyi testekmU îfa hususunda Rabbi Teâlâ hazretlerini murakabe etmeye teşviktir. Filvaki ehl-i hakikat olanlar sulebâ ile düşüp kalkmayı meudup görmüşlerdir; tâ-ki bu hâl onlardan utandığı ve hürmet ettiği için kendisine bir hangi noksanlık gelmesine mâni olsun. Sulehâ ile düşüp kalkanın hâli böyle olursa gizlisinde aşikârında Allah kendisiyle beraber olup yaptıklarım gören kim. senin hâli ne olur!»

Hadis-i Şerif murakabe ve müşahede makamlarına şamildir. Ve:

«Sen Onu görmüyorsan da O seni muhakkak görür.» cümlesi müşahede makamından murakabeye iniştir. Ulema ibâdetlerde üç makam olduğunu söylerler.

Birinci makam: Teklif sakıt olacak surette erkân ve şeraite riayetle ibâdeti îfâ makamıdır.

İkincisi; Bu şartlarla birlikte A11ah'm gördüğünü murakabe.

Üçüncüsü: Ayni şartlarla birlikte Allah'ı görüyormuş gibi îfâ makamıdır. Bu makam Peygamber (S.A.V.)'in makamıdır. Bunların üçü de ihsan ise de ibâdetlerin sıhhati için şart olan ihsan birincisidir. Diğer ikisi havassın sıfatıdırlar.

Kaadi Iyâz dahî şunları söylemiştir:

Bu hadîs, zahirî ve bâtını bütün ibâdet vazifelerini, iman akidelerini, âzânın amellerini kalplerin ihlâsmı ve amellerden doğacak âfetlerden korunma yollarını şerh ve izaha şâmildir. Hatta şer'î ilimlerin hepsi bu hadîse râci' ve ondan mülhemdir. Biz de «el-Mekaasidü'1-Hisân fimâ Yel-zemu'l-tnsân» adlı kitabımızı bu hadîse ve onun üç kısmına istinaden te'-lif ettik. Çünkü gerek vâcibler, sünnetler, müstehablar; gerekse haram ve mekruhlardan hiç biri bu hadisin üç kısmından hâriç değildir. Allahu a'lem.»

«O halde bana saatten haber ver.»

Saat: Muayyen olmayan bir mikdar zamanıdır. Şeriat ulemasına göre kıyamet günüdür. Riyaziyecilere göre de gece ile gündüzün yirmi dört-de biridir.

«Sorulan sorandan daha âlim değildir...» cümlesi, âlim ve müftü gibi zevatın, bilmedikleri suâle «Biliniyorum» diye cevap vermeleri gerektiğine; bu türlü cevab onları küçültmeyeceğine, bilakis böyle bir cevapla kendilerinin çok âlim ve ehl-i takva olduklarına istidlal edileceğine delildir.

«Cariyenin kendi sahibesini doğurmastdır.» cümlesi :« ve şekillerinde de rivayet olunmuştur. îkinci rivayete göre mana;

«Cariyenin, erkek öten sahibini doğurması» üçüncü rivayete göre ise: -Cariyenin kendi kocasını doğurması- demek olur.

Çünkü rabb: Sâhib ve efendi; rabbe sahibe ve hanımefendi, bal dahi sâhib, mâlik ve koca ma'nalarma gelir. Maamafih bu cümleden muradın ne olduğu hususunda ulemadan bir kaç vecih na'kl'olunur. Şöyle ki:

1- Hattâbî'ye göre bundan murâd: islâmiyetin yayılması ve müslümanîann küfür diyarını istilâ ederek ahâlisini esir almalarıdır. Bir adam bir cariyeye mâlik olur da ondan bir çocuğu doğarsa, çocuk hür doğacağı için annesinin sahibi mesabesinde olur. Çünkü çocuk cariyenin sahibinin oğludur. Nevevî ile diğer bazı ulema bunun ekseri ulemanın kavli olduğunu söylemişlerdir.

2- İbrahim- Harbî'ye göre nıurâd: Cariyelerin hükümdarları doğurmasıdır. Bu suretle hükümdarın annesi olan câriye de sair ahâli gibi o hükümdarın tebaasından biri olur.

3- Bazılarına göre manâ Âhir zamanda mal çoğalarak ümmü veled [24] cariyelerin çok satılmasıdır. Böylelikle câriye satıla satıla günün birinde bilmeden oğlunun eline geçer; ve oğlu annesinin sahibi olur. Fakat bu kavil yalniz ümmü velede mahsus değil her nevi' cariyelere şâmildir. Zira caizdir ki bir câriye nikâh şüphesiyle sahibinden başka birisiyle cima" eder de o adamdan hür bir çocuk dünyaya getirir. Sonra câriye elden ele satıla satıla doğurduğu çocuğun eline düşebilir. Bu takdirde meselenin kıyamet alameti sayılan tarafı Ümmü veîed cariyelerin satılanı adı ğı m bilen kimse kalmamış olmasıdır.

4- Bir kavle göre bu cümleden maksad: Ümmü veled cariyenin çocuğu doğurmakla âzâd olmasıdır. Doğurmak sebebiyle âzad olduğu için onu âdeta doğurduğu çocuk âzad etmiş gibi olur. Ancak bu te'vil mecaz yolu iledir; mecazın alâkası da sebebiyyet müsebbeb'yyettir.

5- Diğer bir kavle göre murad: Anneye babaya itaatsizliğin çoğal-masıdır. Bu sebeple evlâd annesine, bir kimsenin cariyesine reva gördüğü muameleyi ^yapacaktır. Bu teVilde dahi cariyenin oğluna mecazen sâhib denilmiştir. Bazıları hadîsdeki (Rabb) kelimesini mürebbi ma'nasma alarak hakikat ma'nada kullanmak istemişlerse de bu vecih pek zaif görülmüştür.

Ulemadan bazılarına göre hadîsin bir rivâyetindeki «ba'l» ta'bîri koca ma'n asma dır. Bu takdirde cümleden murâd:

«Cariyenin kendi kocasını doğurması» olur ki, üçüncü şıkta zikredilen, cariyelerin çok satılması manasına dahil olur. Yani anne satıla satıla bir gün oğlu annesiyle evlenir de haberi bile" olmaz.

-Bir de yalın ayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının binaları yükselt* mekte birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir.»

İşte hadis-i şerifde beyan buyrulan kıyamet alametlerinin ikincisi budur. Yani bedeviler ve fakirler zengin olarak, apartmanlar yaptırmakta birbirleriyle yarış edeceklerdir. Bazıları bu iki cümleden islâmiyetin yayılacağına işaret görmektedirler. Kirmanı şöyle diyor:

«Hasılı kıyametin alametlerinden biri de müslümanîann sasr memleketleri ve milletleri idareleri altına almalarıdır.»

cümlesi bazı rivayetlerde şeklinde tesbit edilmiştir. Bunların ikisi de sahihtir. Yalnız birinci rivayete göre mana:

«Ben uzun zaman durdum.» İkinciye göre:

«Gelen zât uzun zaman durdu.» demek olur. Ebu Davud ile Tirmiz i'nin rivayetine göre Peygamber (S.A.V.)in Hz. Ömer'e : «Yâ Ömer bu soranm kim olduğunu biliyor musun'Ndiye sorması hâdisenin üzerinden üç gün geçtikten sonradır. Zahirine bakılırsa bu rivayetle Ebu Hüreyre rivayeti arasında muhalefet olduğu göze çarpıyor. Çünkü Ebu Hüreyre rivayetinde bu hadîsin nihâyetinde;

«Sonra o zat dönüp gitti. Arkasından Resulü İlah (S.A.V.);

— Şu adamı bana getirin; dedi.

Ashâb ona getirmeğe gittiler; fakat hiç bir şey göremediler. Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.):

— O Cibril'di! buyurdu.» deniliyor.

«O Cibril'di size dininizi öğretmeğe gelmiş.» cümlesi iman ile islâm ve ihsanın hepsine din denilebileceğine delildir.

Bu hadîs islâmm aslıdır. Ulema ondan bir çok hükümler çıkarmışlardır, kî bazıları şunlardır:

1- İslâm: Allah 'dan. başka ilâh olmadığına, Muhammed (S.A.V.)'in onun Resulü olduğuna şehâdet getirmek, beş vakit namazı k 1-rnak, farz olan zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak, malî kudreti olursa hacc etmektir.

2- îmân: A11ah'a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine, âhiret gününe ve kadere inanmaktır.

3- İmanla isîâmın başka başka şeyler olduğunu söyleyenler bu hadîsle istidlal etmişlerdir.

4- İhsan: Allah'a, onu görür gibi ibâdet etmektir.

5- Yukarıda zikredilen şeylere iman etmek farzdır.

6- İslamın ta'rifinde zikri geçen erkânın mertebeleri pek büyüktür,

7- Ramazan ayma sadece Ramazan denilebilir.

8- İhlâs ve murakabenin mevki'leri pek büyüktür.

9- İnsanın bilmediği bir şey için bilmiyorum demesi ilimdir. Bı onun kıymetini düşürmez; bilakis ilim ve takvasına delildir.

10- Melekler diledikleri şekillere girebilirler. Cibrî1 (AS.] ekseriya Dihy et ü'l-Kelbi (R.A.) suretinde görünürdü. Kendi suretinde Peygamber (S.A.V)Je yalnız iki defa görünmüştür.

11- Bu hadîse «ÜmmüVsünne» yanî sünnetin esası denilebilir.

12- All'ahü Teâ1a'yi dünya gözü ile gören olmamıştır. Sahih rivayete göre Hz. İmrân b. Husayn (R.A.) meleklerin seslerini işitirmiş.

Resul-ü Ekrem (S.A.V.)'in görmesi dünyada değil Melekût âleminde vaki* olmuştur.

13- Hz. Cibri1'in kıyameti sorması, dinleyenleri sormaktan

men'etmek içindir.

14- Güzel bir şeyi sormaya ilim ve ta'lim denilebilir.

15- Bir âlimin yanında bulunanlar, kendilerine lâzım olan bir meseleyi ona sormazlarsa başka birisinin sorması gerekir. Böylelikle sevapta müşterek olurlar.

16- Sual soranın nezaketli, âlimin de sorana karşı lûtufkâr davranması gerekir.

Faide : İmam Buhar i'nin kitabı, Müs1im'in sahihinden daha mu'teber ve faydası daha çok ise de Müs1im'in de kendine mahsus öyle bir letâifi ve isnad san'atları vardır ki bunları başka hiç bir kitap-da bulmak mümkün değildir. Meselâ imam: Müslim:

«Bana tahdîs etti» ile «Bize tahdis etti» ta'birleri arasında ve keza: «Bana haber verdi» ile «Bize haber verdi» ifâdeleri arasında fark gözetir. Ve:

«Bana tahdis etti» tâ'birini, şeyhinden yalnız kendisi dinlediği zaman kullanır. Şayet hadîsi şeyhinden başka bir râvî ile birlikte dinlemişse Bize tahdis etti» tâ'birini kullanır, şeyhine yalnız kendinin dinlettiği bir hadîs hakkında: «Bana haber verdi» der. Şeyhine bir hadîsi Müs1im'in yanında başkası okumuşsa: «Bize haber verdi» tâ'birini kullanır. Hatta «Bana tahdis etti» ve «Bize tahdis etti» ta'birlerini yalnız şeyh hadîsi dinletmek için söylediği zaman kullanır. Dinletmek için söylememişse:

«Şeyh dedi» Tahdis etti» veya «Şeyh söylerken işittim» gibi ta'birler kullanır. Bir evleviyet kaidesi olmakla beraber imam Müs1in'in buna pek ziyâde riâyet etmesi onun son derece vera' ve takva sahibi, müdak-kik bir âlim olduğuna delil gösterilmektedir. Diğer hadîs uleması bu ta'birleri çok defa birbirinin yer'inde kullanmışlardır.

İmam Müslim yukarıdaki hadîsin isnadında da büyük bir incelik göstermiştir. Şöyle ki:

Hadîsin birinci tarîkinde:

«Bize Vekî' Kehmes'den o da Abdullah b. Büreyde'den o da Yahya b. Ya'mer'den naklen rivayet etti» demiş; ikinci tarikde Kehmesin Abdullah b. Büreyde 'den onun da Yahya 'dan rivayetini

tekrarlamıştır. Çünkü Ve k i ' rivayetinde: «Kehmes'den» tâ'birini kullanmış; Muâz ise:

«Bize Kehmes rivayet etti» demiştir. Yanî Vekî' rivayeti mu-an'an, m u â z'ınki muttasıldır. Halbuki muan'an hadisle ihticac meselesi ulemâ arasında ihtilaflı fakat muttasıl hadîsle ihticac büittifak caizdir. îşte bu cihet anlaşılsın, ht.n rivayet, işitildiği lâfızla edilmiş oisutî diye İmam Müslim, her iki rivayeti, işittiği lâfızlarla nakletmişdir. S a -hîh-i Müslim'de bunun emsali çoktur. Sonra burada ikinci bir mak-sad yardır ki şudur:

Müslim, Veki 'in rivayetinde: «Abdullah b. Büreyde'den» demiş; Muâz'in rivayetinde ise: «İbni Büreyde'den» ta'birini kullanmıştır. Zira her iki tarik'de bu ta'birlerin yalnız birini zikretmiş olsa ma'-na bozulurdu. Meselâ Abdullah b. Büreyde yerine îbni Büreyde dese "bu zâtın Abdullah b. Büreyde' mi? Yoksa kardeşi Süleyman mı, olduğu anlaşılamazdı. İbn-i Büreyde yerine Abdullah b. Büreyde'yi koysa bu sefer Muaz'a iftira etmiş olurdu. Çünkü Muâz'ın rivayetinde Abdullah zik-redilnıemiştir.

Hadîsin iki tarîki İbni Büreyde 'de birleştiği için birinci rivayette Yahya b. Ya'mer'in zikredilmesi yek nazarda faydasız gibi görünür. Çünkü her iki rivayetin ondan geldiği, ikinci rivayetten anlaşılıyor. Böyle yerlerde imam Müs1im'in âdeti râvîyi yalnız ikinci % rivayette zikretmektir. Ancak Nevevi bazı nüshalarda birinci rivayette yalnız «Yahya'dan» ikincide «Yahya t>. Ya'mer'den» denilmiş olduğunu bu takdirde İbni Büreyde meselesindeki gibi burada da bir fayda bulunduğunu söylüyor.

«Bize Ubeydullah b. Muâz rivayet etti» dedikten sonra: «Bu hadis onundur» kaydını ilâve etmesi, iki rivayetin ma'nada bir, bazı lâfızlarda ayrı olduklarım göstermek içindir. Yani buradaki lâfız filânındır; ötekinin rivayeti de bu ma'nadadır; demek istemiştir.

Birinci rivayette: Yahya b. Ya'mer' den sonra görülen (H) bir isnaddan başka bir isnada geçiş alâmetidir. Buna tahvil (H) sı derler. Hadîsi okuyan buna geldi mi (H) diyerek ikinci rivayete geçer.



2 (...)- Bana Muhammed b. TJbeyd el-Guberi ile Ebu Kâmîî el-Cahde-rî ve Ahmed b. Abde [25] rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Hammad b. Zeyd, Matar b. el-Verrak [26] dan o da Abdullah b. Büreyde'den o da Yahya b. Ya'mer'den naklen rivayet etti. Yahya şöyle demiş:

__ Ma'bed kader hakkında söylediklerini söyleyince biz bunları reddettik. Sonra «Ben ve Humeyd b. Abdirrahman el-Himeyrî birer bacc yaptık.» Râvîler hadîsi, Kehmes hadîsinin ma'na ve isnadiyîe rivayet ettiler. (Yalnız) bu hadîsde biraz fazlalık ve bir kaç harf noksanlığı vardır.

Haccetmek ma'nasma gelen «hicce» kelimesi hakkında imam Nevevî şunları söylüyor:

«Bu kelime (hâ)mn fetih ve kesrîle (Hacce) ve (hicce) okunabilir. Araplardan işitilen şekli hicce'dir. Fakat kaidenin icâbı (darbe) kelimesiyle emsalinde olduğu gibi (hacce) okumaktır. Bunu lügat ulemâsı da böyle söylemişlerdir.»



3 (...)- Bana Muhammed b. Hâtım [27] rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yahya b. Saîd &l-Kattân rivayet etti. (Dedi ki): Bize Osman b. Gıyâs [28] rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdullah b. Büreyde, Yahya b. Ya'mer ile Humeyd b. Abdirrahman'dan rivayet etti. Şöyle demişler:

«Abdullah b. Ömer'le karşılaştık; ona kaderi ve kader hakkında söylenenleri anlattık. Bunun üzerine Abdullah bu hadîsi râvîlerin anlattıkları şekilde- Ömer (RA.)*dan, o da Peygamber (S.A.V.)'den naklen hikâye etti. Hadîsde bîr parça fazlalık vardır. Ama Abdullah onun bir kısmını da eksik bıraktı.»



4 (...)- Bana Haccâc b. eş-Şair rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yûnus b. Muhammed [29] rivayet etti. (Dedi ki): Bize el-Mu'temir, [30] babasından o da Yahya b. Ya'mer'den, o da İbni Ömer'den, o da Ömer'den, o da Peygamber (S.A.V.)'den naklen bu râvilerin hadîsi gibi bir hadis rivayet etti.



5 (9)- Bize Ebu Bekir b. Ebî Şeybe ile Züheyr b. Harb beraberce, İbni Uleyye'den rivayet ettiler. Züheyr d&di ki: Bize tsmâil b, İbrahim [31] Ebû Hayyan [32]'dan, o da Ebû Zür'ate'bni Arar b. Cerir [33] 'den o da Ebu Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebu Hüreyre şöyle demiş:

— Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün halk arasına çıkmıştı. O sırada ona bir adam gelerek:

— Ya llesûlâllah! İmân nedir? diye sordu. Resûlüllah (S.A.V.):

-Allah'a, Allah'ın Meleklerine, Kitabına, Allah'a kavuşmaya ve Peygamberlerine, bîr de son dirilmeye inanmalıdır.» buyurdu. Adam: «Ya Resûlallâh! İslâm nedir?» dedi. Resûlüllah (S.A.V.):

«İslâm: Allah'a ibâdet etmen, Ona hiç bir şeyi şerik koşmaman, farz namazı ikaame etmen, farz olan zekâtı vermen ve Ramazanı tutmandır» buyurdu. Adam:

«Ya Resulâllah! İhsan nedir?» dedi. Resûlüllah (S.A.V.):

«Allah'a, Onu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü sen Onu görmüyorsan da O senî muhakkak görür.» buyurdu.

«Yâ Resulâllah!. Kıyamet ne zaman kopacak?» diye sordu. Resûlüllah (S.A.V.):

«Bu meselede sorulan sorandan daha âlim değildir. Ama ben sana onun alâmetlerini söyleyeyim : Ne zaman câriye, kendi sahibini doğurursa İşte bu kıyamet alâmetle tindendir. Ne zaman çıplak, yalın ayak takımı, insanlara baş olurlarsa bu da onun alâmeti erindendir. Ne zaman kuzu, oğlak çobanları yüksek bina yapmakta birbirleriyle yarış ederlerse işte bu da onun alâmet-lerindendir. Kıyametin ne zaman kopacağı Allah'dan başka kimsenin bilmediği beş gâib şeyde dahildir.» buyurdu.

Bundan sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şu âyeti [34] okudu:

«Kıyametin ne zaman kopacağını bilmek şüphesiz ki Allah'a mahsustur. Yağmuru O indirir, rahimlerde olanları O bilir. Hiç bir kimse yarın ne kazanacağını bilemez; hiç bir kimse de nerede öleceğini bilemez. Muhakkak Allah hakkıyla bilen ve haberdar olandır.»

Ebu Hüreyre demiş ki:

«Sonra o adam dönüp gitti. Arkasından Resûlttllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) — O adamı bana geri çevirin! dedi.

Bunun üzerine ashab geri çevirmeye kalktılar; fakat hiç bir şey gö-. remediler. (O zaman) Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

— O Cibril'dir. İnsanlara dinlerini öğretmek içîn geldi,» buyurdular.

Hadis-i şerifde Allah'a kavuşmaya imanla, dirilmeye iman, bir arada zikredilmiştir.

Bundan muradın ne olduğu ulema arasında ihtilaflıdır. Bazılarına'göre Alîaha'a kavuşmak âhirete göçmekle olur. Dirilmek ondan sonradır. O kıyamette olacaktır. Diğer bazılarına göre Allah'a kavuşmak dirildikten sonra hesap verirken clacaktır. Ancak Nevevi'nin beyanına göre bu kavuşmadan rnurad Allahü Zül Celâl' 'görmek değildir. Çünkü hiç bir kimse Allah'ı göreceğini yüzde yüz kestiremez. Onu görmek mü'minlere mahsustur. İnsan son nefesde imanını kurtarıp kurtaramayacağını bilemez.

Dirilmenin «son» diye vasıflanması, bazılarına göre beyan ve izâhda mübalağa ve bu meselenin son derece mühim olduğunu göstermek içindir. Bir takım ulemaya göre ise dünyaya gelmek birinci defa dirilmek, mahşere gitmek için dirilmek de ikinci defa dirilmektir. Son dirilme diye kayıtlanması bundandır.

«İslâm : Allah'a ibâdet etmen, ona hiç bir şeyi şerik koşmaman... ilâh* cümlesi, hadîsin birinci tarikindeki, ta'rifin ma'na i'tibariyle naklidir.

İbâdet: tevazu' ile yapılan tâattir. Bir ihtimâle göre burada ondan murad: Allah'ı bilmek ve birliğini ikrardır. Bu takdirde namaz, zekât ve orucu onun üzerine atfetmek, bunları da islâmın ta'rifine almak içindir. Çünkü namaz, zekât, oruç ve emsali henüz ibâdetde dâhil değildiler. İbâdet namına yalnız bu üçünün zikredilmesi islâmm erkânı ve en büyük şeâiri oldukları içindir. Sair ibâdetler bunlara mülhaktır.

Diğer bir ihtimâle göre ibâdetten murâd: mutlak surette tâattir. Bu takdirde bütün islâmî vazifeler ibâdette dahildir. Namaz, zekât ve orucun ibâdet üzerine atfı, şeref ve meziyyetlerine tenbih için hâssı âmin üzerine atıf kabilindendir. KurJan-ı Kerim'de ve ehâdis-i Nebeviyyede bunun emsali çoktur.

Fahr-ı kâinat (S.A.V.) efendimizin, Allah'a ibâdetten sonra: *Ona hiç bîr şeyi şerik koşmaman...» buyurması, kâfirlerin ibâdetini redd içindir. Zira kâfirler sûret-i zahirede Allah'a ibâdet ederler; fakat putları da ona ortak sayarlardı.

Namazın ikamesi: bazılarına göre, onu devam üzere kılmaktır. Diğer bazılarına göre ise ikaameden murâd: onu gerektiği gibi kılmaktır. Zâten ikaame: doğrultmak, dikmek ma'nasma gelir. Namazı doğrultmak veya dikmek ise ta'dil ve erkânına riâyet ederek kılmakla olur. Namaz hakkında kullanılan «Mektûbe» ile zekât hakkında kullanılan «Mefrûza» kelimeleri müteradiftirler. İkisi de «Farz olan» manasına gelir. Ayni lâfzın tekrarı hoş karşılanmadığı için müteradifi kullanılmıştır. Bir de şeriat örfü âdetinde namaz hakkında daima «Kitab» ve «Mektûbe» zekât hakkında ise ««Mefrûza» kelimeleri kullanıla gelmiştir.

Zekât hakkında «Mefruza» veya «Farz» kelimelerinin kullanılması, onda bir çok takdirler bulunduğundandır.

Hadis-i şerifte namazla zekât farz kaydıyla zikredildiğine göre, nafileler imanın müsemmasma dahil olmazlar. Maamafih bu meselenin ihtilaflı olduğu söylenir.

Ramazandan murad: Bu ayda oruç tutmaktır. Hadîsin bu cümlesi cura-hur-u ulemaya delildir. Çünkü onlara göre Ramazan ayı için yalnız «Ramazan» demekte hiç bir kerahet yoktur. Bazıları bunu mekruh görmüş ve «Ramazan ayı» denilmesini lüzumlu addetmişlerdir. Mesele inşallah, delilleriyle birlikte Oruç bahsinde görülecektir. Resûlüllah (S.A.V.)'-in burada haccı niçin zikretmediği dahi ileride görülecektir.

Bir hadis, burada olduğu gibi iki tarikden rivayet edilir de rivayetlerin arasında bir birine münâfât ve zıddiyet görülürse, yapılacak iş müna-sib bir şekilde onların arasını bulmaktır. Burada da zahiren bir münâfât göze çarpmaktadır. Şöyle ki:

Birinci rivayette kıyamet alâmetlerini soran Cibril (A.S.)'dir. İkincide ise bunları Peygamber (S.A.V.) hiç sorulmadan söylemiştir- İki rivayetin arasını bulmak için deriz ki: Cibril (A.S.) sormuş; Resûlüllah (S.A.V.)'de: -Sana onun alâmetlerini söyleyeyim» demiştir.

Ama birici rivayette suâl zikredilmiş; ikincide suâl tekrarlamaya lüzum görülmeden yalnız cevap rivayet olunmuştur.

Hadisde geçen «Eşrât» kelimesi «Şarat»ın cem'i olup alâmetler manasınadır. Bazıları:

«Eşrât: Kıyamet alâmetlerinin mukaddimeleridir.» demiş; bir takımları kıyametin küçük alemetleri olduğunu söylemişlerdir. Bu ma'naların hepsi bir birine yakındır.

«Behm» koyun ve keçi yavruları demektir. Bazılarına göre yalnız koyun yavrusu; diğer bazılarına göre yalnız keçi yavrusudur. Hatta her hayvanın iki aylık doğan yavrusuna «Behm» denildiği rivayet olunur. Müfre-di «Behme» gelir. Buhârî'nin rivayetinde bu kelime «Bühm» diye zabt edilmiştir. Bu takdirde müfredi «Behim» gelir ki, kara manasınadır. Hal1âbi'ye göre ise «Biihm» meçhul demektir. Sonra ayni kelimenin mîmi hem kesre hem de zamme hareke ile rivayet olunmuştur. Kesre ile harekeîendiğine göre kelime, üst tarafındaki «lbil»in sıfatı olur ve kara develer manasına gelir. Zamme ile okunursa «Riâ»m sıfatı olur, ki kara çobanlar demektir.

Bazılarına göre bu kelimeyi çobanlara sıfat yapmak onların yoksulluğundan kinayedir. Hatta bununla bütün araplarm kasdedilmiş olması ihtimalinden bahsedenler bile vardır. Çünkü araplarm renkleri ekseriyetle

esmerdir.

Resûlüllah (S.A.V.)'in okuduğu âyet sure-i Lokman'm sonun-dadır. Bu ayetde zikredilen beş şeyi Allah 'dan başka bilecek yoktur. Bunlara «Mugayyebat-ı Hams» derler mezkûr beş şey:

1- Kıyametin ne zaman kopacağı,

2- Yağmurun ne zaman yağacağı,

3- Hamilelerin,ne doğuracağı,

4- Yarın kimin ne kazanacağı,

5- Kimin nerede öleceği meseleleridir. Bu bâbta Ebu Bekir îbn'İ- Arabi şunları söylemiştir.

«Hiç bîr kimse bu mugayyebâtm birini bildiğini iddia edemez. Bir kimse:

— Yarın yağmur yağacak, yahud,

__Yarın şu olacak, derse kâfir olur. Ve lev ki yağmur meselesinde bir

emareye istinâd etsin. Çünkü Allahü Teâlâ bunlardan kıyametten maada hiç birine emare halk etmemiştir. Rahimde ne olduğunu bilirim iddiasında bulunmak da böyledir. Meğer bu hususta tecrübeye istin a d eyleye. Meselâ doktor: "Eğer ağırlık sağ tarafta ise yahud memelerin uçları siyah ise, çocuk erkketir; aksi halde kız doğar" demiş ola: Ama.

Yann güneş tutulacak, demek bu kabilden değildir. Zira güneşin tutulması hesapla bilinir. Bununla beraber avam tabakasına şüphe getireceği içîn ulemamız:

Böyleleri te'dib olunur, demişlerdir.»

Hasılı ilim ve tecrübeye dayanan tahminlere mugayyebâtı bilme hükmü verilemez. "!



6 (...) Bize Muhammed b. Abdillâh b. Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki): Bize Muhammed b. Bişr [35] rivayet etti. (Dedi ki);

— Bize Ebû Hayyân et-Teymî bu isnadla bu hadisin benzerini rivayet etti. Ancak onun rivayetinde: « Eme kocasını doğurduğu zaman,» cümlesi vardır ki, cariyeleri kasdeder.

Serâriy yahud serarî: Seriyyenin cem'idir. Serîyye: Cima' için tahsis edilen câriyedir.



7 (10)- Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki): Bize Cerir, Umâ-ra'dan — ki İbni'l-Ka'kaa'dır [36] — o da Ebu Zür'a'dan, o da Ebu Hüreyre'-den naklen rivayet etti. Ebu Hüreyre şöyle demiş:

KesulüHah (SalîaîîahU Aleyhi ve Seîİem): «Sorun banal» dedi. Ashab ona bir şey sormaktan çekindiler. Derken bir adam geldi; ve Resûlüllah (S.A.V.)'in iki dizinin dibine oturarak:

«Ya Resulâllah! İslâm nedir?» dedi, Resûlüllah (S.A.V.):

«Allah'a hiç bir şeyi şerik koşmazsın; namazı dosdoğru kılarsın; Zekâtı verirsin ve Ramazanı tutarsın.» buyurdu. Adam:

«Doğru söyledin» dedi (tekrar;)

«Yâ Resulâllah! İmân nedir? diye sordu. Resûlüllah (S.A.V.):

«Allah'a, Meleklerine, Kitabına, Allah'a kavuşmaya ve Peygamberlerine, bir de öldükten sonra dirilmeye inanman, bir de bütün kadere inanmandır.» buyurdu. Adam:

«Doğru söyledin.» dedi. (ve):

«Ya Resulâllah! thsan nedir?» diye sordu.,Resûlüllah (S.A.V.):

-AHah'dan, Onu gorüyormuşsun gibi korkmandır. Çünkü her ne kadar en Onu görmüyorsan â& O muhakkak seni görür.» buyurdu, O zât (yine):

«Doğru söyledin» dedi. (Bu sefer):

«Ya Resulâllah! Kıyamet ne zaman kopacak?» dedi. Resûlüllah (S.A.V.):

«Bu meselede sorulan sorandan daha âlim değildir. Ama ben sana onun alâmetlerini söyleyeyim : Kadının efendisini doğurduğunu görürsen işte bu kıyametin alâmetlerinden biridir. Yalın ayak, çıplak, sağır, dilsiz takımını yer yüzünün hükümdarları olmuş görürsen bu da onun alâmetlerinden d ir. Kuzu oğîak, çobanlarını binalar yapmakta yarış ederken görürsen bu da onun alâmetlerindendir. Kıyametin ne zaman kopacağı AHah'dan başka hiç bir kimsenin bilmediği beş gâib şeyde dahildir.» buyurdu. Bundan sonra Hesûlüllah (S.A.V.) şu âyeti okudu: «Kıyametin ne zaman kopacağını bilmek şüphesiz ki Allah'a mahsustur. Yağmuru O indirir; rahimlerde olanları O bilir. Hiç bir kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Hiç bir kimse de nerede öleceğini bilemez. Muhakkak Allah en iyi bilen ve haberdar olandır.» [37] Ebu Hüreyre demiş ki:

Sonra o zât kalkıp gitti. Arkasından Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seîiem): «O adamı bana geri getirin.- dedi.

Derhal adam araştırıldı. Fakat onu bulamadılar. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem):

«O Cibril'dir. Sizin öğrenmenizi diledi. Çünkü siz sormadınız.»buyutdu. Resûlüllah (S.A.V.)'in: «Bana sorun!» buyurması ashaba canı sıkıldığı içindi.

Çünkü ashab bir çok sualler sormuşlardı. Hatta Peygamber (S.A.V.) bazılarının kendisini müşkül mevki'de bırakmak için sual sorduklarını hissederek gadaba gelmiş; yüzü kıpkırmızı olmuştu. İşte bu teessür ve iğbirar haleti içerisinde onlara:

«Sorun bana, sorun! Vallahi şu yerimde bulunduğum müddetçe bana ne sorarsanız size ondan haber veririm...» buyurmuşlardı. Hadisin tamamı ileride gelecektir.

Ashab bundan korktular. Sual hususuna dair bir de âyet nazil oldu. Artık kimse sual sormaz oldu. Teâlâ Hazretleri, Cibril (A.S.)'ı insanlara dinlerini öğretmek için o zaman göndermiştir.



Hadis-i Şerif Şu Hükümlere Delalet Etmektedir:


1- Âlim bir zât, halkın muhtaç olduğu bilgileri kendisine sormalarını emredebilir.

2- Sormadıkları takdirde kendisi onlara talimde bulunabilir. Çünkü Cibril (A.S.) öyle yapmıştır.

Hadisde zikri geçen sağır ve dilsizlerden murâd: El ayak takımı, câhil ve ahlâksızlardır. Zira böyleleri A11ah'm kendilerine ihsan ettiği kulak ve dil gibi âzâdan faydalanmasını bilmedikleri için âdeta sağır ve dilsiz gibidirler. Ma'nâ şudur:

«El ayak takımının hükümdar olması kıyamet alâmetlerinden biridir.» Bazıları bunu:

«Hükümdarın dünya zevklerine dalarak el ayak takımı seviyesine düşmesi kıyamet alâmetlerindendir.» şeklinde tefsir etmişlerse de birinci ma'-na daha doğrudur. Çünkü hadisde hükümdarın sonradan bu sıfatı takındığına delil yoktur.

Müs1im'in üç tarikten rivayet ettiği bu hadis «Cibril hadisi» nâ-mıyle meşhurdur.



2- İslamın Rükünlerinden biri Olan Namazların Bey Akı Babı


8 (11)- Bize Kuteybeti'bnü Said b. Cemil b. Tarif b. Abdillâh es-Se-kafî, Mâlik b. Enes'den, ona da Ebû Süheyl [38] tarafından babasından naklen okunan bir hadisi rivayet etti. Ebû Süheyl'in babası, Talhatü'bnü Ubey-dillâh-ı [39] şöyle derken işitmiş:

«Necd ahâlisinden saçı darmadağın bir adam Resûlüllah (Salîaîlahii Aleyhi ve Sellem)'e geldi. Biz sesinin mırıltısını duyuyor; fakat ne söylediğini anlayamıyorduk* Nihayet Resulüllah (Sallaîîahü Aleyhi ve Seîîem) e yaklaştı. Meğer islâraın ne olduğunu soruyormuş. Kesûlüllah (Sallaîîahü Aleyhi ve Sellem): «Gece ile gündüzde beş (vakit) namazdır» cevabını ver. di. Adam:

«Bana bunlardan başka namaz var mı?» dedi. Resulüllah (S.A.V.):

«Hayır! Ancak kendiliğinden kılarsan o başka. Bir de Ramazan ayının orucu.» buyurdu. Adam:

«Bana bundan başka oruç var mı?» diye sordu. Resulüllah (S.A.V.):

«Hayirl Ancak kendiliğinden tutarsan o başka.» buyurdu.

Kesûlüllah (Sallaîîahü Aleyhi ve Sellem) ona zekâtı da söyledi. Adam:

«Bana bundan başka zekât var mı?» diye sordu. Peygamber (S.A.V.):

«Hayır! Ancak kendiliğinden verirsen o başka.» buyurdular.

Talha demiş ki:

— Az sonra o zât:

Vallahi bundan ne ziyâde yaparım ne de noksan!» diyerek dönüp gitti. Bunun üzerine Resulüllah (Sallaîîahü Aleyhi ve Sellem):

«Eğer doğru söyledi ise felaha erdi.» buyurdular.

Bu hadisi Buharı, Müslim, Ebû Davud ve Nesaî tahric etmişlerdir.

İmam Buhâri gelen zatın Dımâm b. Sa'lebe olduğunu rivayet etmiştir. Ancak bazıları Buhâri 'nin Hz. E n e s (R.A.)' dan rivayet ettiği o hadisle bu hadisin ayni ma'nada. olmadıklarını, Buhâri hadisinde hacem da zikredildiğini söylerler. O zât islâmın hakikatim değil, ibâdetlerini Öğrenmek istemişti. Bundan dolayı Peygamber (S.A.V.) ona Cibril (A.S.)'a verdiği cevâbı vermemiştir.

Hadis-i şerif :

«Sesinin mırıltısı duyuluyor; fakat ne söylediği anlaşılmıyordu.» şeklinde de rivayet edilmişse de birinci rivayet daha meşhurdur. Keza «Deviy» kelimesinin «Düviy» şeklinde de okunabileceği rivayet olunmuştur. Bununda birinci şekli daha meşhurdur.

Deviy: uğultu, gürültü manalarmadır. Araplar gök gürültüsüne «De-viyyü'r-Ra'd» derler. Ba'zılanna göre deviy: anlaşılmayan sestir; nitekim arı vızıltısına da «Deviyyü'n-Nahl» derler.

Gelen zâtın sesi uzaktan konuştuğu için evvela anlaşılamamış; yaklaşarak konuşunca anlaşılmıştır. Resulüllah (S.A.V.) kendisine bir ibâdetin farz olanını bildirdikçe:

«Bana daha başkası var mı?» diye sormuş o da kendisine:

«Hayirl Ancak kendiliğinden yaparsan o başka.» cevâbını vermiştir.

Buradaki istisna Şiüilerîe diğer bazı ulemaya göre istîsna'-î münka-lı'dır. Ma'nâsı:

«Lâkin kendiliğinden kılıp tutman senin için m üst eh ab olur.» demektir.

Binaenaleyh onlara göre niyet edilen nâüle bir ibâdeti tamamlamak farz değil, sadece müstehabtır.

Hanelilerle Mâliküere göre ise buradaki istisna muttasıldır. Ve ma'nâ şudur: «Sana başkası farz değildir. Ancak niyetlenmiş olursan o başka.»

Şu halde niyet edilen nafile bir ibâdeti tamamlamak onlara göre farzdır. Çünkü kaideye göre nefiden istinâ yapmak o istisna edilen kısmı isbât olur. Burada nefi edilen şey, başka nafilelerin farz olmasıdır. Niyet edilen nafileler ise istisna edilmişlerdir. Binaenaleyh onlar zimmetde sabit ve onları tamamlamak farzdır. Soran o zâtın

«Vallahi bundan ne ziyade yaparım ne de noksan» şeklindeki yeminine gelince; burada şöyle bir sual hatıra gelebilir: Hayır yapmamaya yemin etmek şer'an yasak olduğu halde bu zât bundan fazla ibâdet etmemeye nasıl yemin edebilmiştir? Hadis-i şerifde bütün farzlarla şer'an yasak olan şeyler ve keza sünnetler müstehablar beyân edilmemiştir. Şu halde zikredilenlerden başkasını yapmamaya yemin etmek, onları kabul etmemek değil midir? Bu suâlin cevâbı şudur:

Ayni hadîsin Buhârî 'deki rivayetinin sonunda maksad güzelce izah edilmiş: ve:

«Resulüllah (Sallaîîahü Aleyhi ve Sellem) o zâta islâmın şeriatlarını haber verdi. Müteakiben adam:

— Vallahi ben Allahü Teâlâ'nin bana farz kıldığı şeylerden hiç birini ziyâde ve noksan yapmam, diyerek döndü gitti.» denilmiştir. Bu suretle farzları yapmayacağına değil. Bilâkis onları noksansız yapacağına yemin etmiş olduğundan farzlar hakkındaki işkâl ortadan kalkar.

Nafilelere gelince: Bazılarına göre bu konuşma ihtimal nafile ibâdetler meşru' olmazdan önce vuku' bulmuştur. Bir takımları:

«O zât bu sözü ile ihtimâl farzların sıfatını değiştirmeyeceğine] meselâ öğlenin farzını beş rekât kılmayacağına yemin etmiştir.» derlerj Fakat bu te'vil zaif görülmüştür. Hatta:

«İhtimal hiç nafile ibâdet etmemeye yemin etmiştir. Çünkü tarzları noksansız edâ eden "kimse felâba erer.» diyenler bile olmuştur. Maamafih sünnetleri terk etmek şer'an mezmumdur. Hatta sünnetleri terk;edenin şâhidliği bile kabul edilmez. Magrib ulemasından bazıları buradaki yemini:

«Vallahi söyleneni Öyle kabul ve tasdik ettim ki artık bu tasdiki ne artırır ne de eksiltirim.» manasına mübalağaya hamletmişlerdirJıBu ha-disde olsun Kz. Ebu Hüreyre (R.A.) 'dan rivayet edilen Cibril hadisinde olsun hacdan bahsedilmemiştir- Hatta bu babta vârid olan hadislerin bazısında oruç, bazısında zekât da zikredilmemiş; buna mukabil bazı rivayetlerde sıla-i rahimden bazılarında beş vakit namazdan bahsedilmiştir. Demek ki bu hadisler imân edilecek şeylerin sayısı ile, o şeyleri isbât edip etmeme hususunda bir birlerinden farklıdırlar. Bu cihete Kaadi I yaz ve başkaları cevap vermişlerdir. Ayni cevab'ın İbn- i Salâh tarafından yapılan hulâsası şudur:

«Zikri geçen ihtilâf hadîsin ResülüUâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) den sâdır olup olmadığından değil, râvîîerin belleyiş ve zabt farklarından ileri gelmektedir. Çünkü bazı ravîler işi kısadan keserek yalnız kendi bellediği mikdarla iktifa etmiş; başkasının rivayetine isbât veya nefi cihetinden hiç temas etmemiştir. Vakıa onun bu hareketi hadîsin tamamı o kadardan ibâretmiş zannım verirse de diğer mevsuk râvîîerin rivayetinden, onun rivayetinin tamam olmadığı; rivayeti o kadarla bırakması, bütününü belleyemediğinden ileri geldiği anlaşılmıştır...»



9 (...) Bana Yahya b. Eyyub [40] ile Kuteybetü'bnü Saîd'in ikisi birden İsmaü b. Ca'fer [41] den, o da Ebû Süheyl'den, o da babasından, o da Tal-hatü'bnü Ubeydillâh'dan, o da Kehi(SallaUahü Aleyhi ve Sellem) 'den naklen bu hadîsi Mâîik'în hadîsi gibi rivayet etdiler. Şu kadar var ki, (burada) Talha şöyle demiş: Bunun üzerine Resûlüllâh(Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

— Babasma and olsun, eğer doğru söyledi ise felaha erdi,» yahud:

— Babasına and olsun, eğer doğru söyledi ise Cennete girdi,» buyurdu.

Resûlüîlah (S.A.V.) bir hadîsinde :

«Kim yemin edecekse Allah'a yemin elsin» diğer bir hadislerinde: «Şüphesiz ki Allah size babalarınıza yemin vermeyi yasak eder.» buyurmuşken burada kendisi niçin ayni şeyi yapmıştır diye bir suâl hatıra gelebilir. Bu suâlin cevabı şudur: Babaya yemin, hakikatte yemin değildir. Araplar söz arasında bunu söylemeyi âdet edinmişlerse de onunla yeminin hakikatini kasd etmezler. Neni hadîsi, yemininin hakikatini kas-dedenler hakkındadır. Çünkü hakiki yeminde kendisine yemin edilen şeyi büyütme ve onu Allah'a benzetme ma'nası vardır.

Bazıları Resu1u11ah (S.A.V.)'in bu y.mini, Allah 'dan başkasına yemin yasak edilmezden önce etmiş olmasını muhtemel görürler. Bir takımları da:

«Babaya yemin, Allah'dan başkasını ta'zim olacağı için yasak edilmiştir. Peygamber (S.A.V.) hakkında böyle bir şey düşünülemez; binaenaleyh ona bu türlü yemin caizdir.» demişlerdir. Yahud:

«Babasına and olsun, eğer doğru söyledi ise cennete girdi»

cümlesi, ondan önceki: «Felaha erdi» cümlesinin tefsiridir. Bu cümle:

«İman-ı Kâmil için şehâdet getirmek kâfidir. Günah işlemenin bir zararı yoktur. Zira şirkten başka bütün günahlar affolunur.» diyen mürcie taifesine red cevâbı teşkil etmektedir. Çünkü cennete girmek suretiyle felaha kavuşmanın, farz ibâdetlerden hiç bir şey noksan etmemeye mütevakkıf olduğu bu cümle ile beyan edilmiştir.

Bu hadîs, islâmın erkânından bir rükn-i rekin olan namazın beş vakit olduğuna ve bu namazların mükellef olanlar tarafından her gün, her gece kılınması icabettiğine delildir. Başka hadîslerde namaz mutlak zikredilmiştir.

Vitir ve bayram namazlarının vâcib olmadığına kail olan cumhuru ulemâ bu hadîsle istidlal ederler. İmam A'zam Ebû Hanife ile bir takım ulema' vitir ve bayram namazlarının vâcib olduğuna kaildirler.

Ramazan orucundan maada hiç bir orucun farz olmadığı da bu hadîsin hükümleri cümlesindendir. Bu cihet ittifâki ise de ramazan orucu farz kılınmazdan önce Âşûra orucunun farz olup olmadığı ihtilaflıdır. İmam A'zama göre farzdı. İmam Ş â f i î'nin de bir kavli budur. İkinci kavline göre Âşûra orucu mendub idi. Hadis-i şerif malda zekâttan başka alınacak hak olmadığına da delildir.



3- Îslamın Rükünlerini Sual Babı


10 (12)- Bana Amru'bnü Muhammed b. Bükeyr en-Nâkıd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hâşim b. el-Kaasim Ebü'n-Nadr rivayet etti. (Dedi ki): Bize Süleyman b. el-Mugira [42], SâbHMen, o da Enes b. Malik'den naklen rivayet eyledi- Enes şöyle demiş:

ResulüllahfSallallahü Aleyhi ve Seltem)'e bir şey sormaktan nehiy olunmuştuk. Bundan dolayı çöl halkından aklı başında bir adam gelerek biz de dinlemek şartiyle Peygamber (S.A.V.)'e sual sorması çok hoşumuza giderdi. Derken çoî halkından bir adam geldi ve:

«Ya Muhammed! Bize senin elçin geldi de şöyle bir lakırdı etti. Güya sen, Allah'ın seni Peygamber gönderdiği iddiasında bulunuyormuşsun öyle mi?» dedi. Resûlüllah (S.A.V.):

«(Evet) doğru söylemiş.» buyurdu. O zât:

Şu halde gök yüzünü yaratan kimdir?» diye sordu. Resûlüllah (S.A.V.:

«Allah'dır.» buyurdu. Adam:

«Ya yeri kim yaratmıştır?.» dedi. Peygamber (S.A.V.):

«Allah» cevabını verdi. Adam:

« (Peki) şu dağlan kim dikti; ve onlarda her ne yarattı ise kim yarattı?» diye sordu. Peygamber (S.A.V.) (yine):

«Allah» buyurdu. Adam:

«Öyle ise Gök yüzünü ye yeri yaratan, şu dağlan diken Allah aşkına seni Allah mı gönderdi?» dedi. Resûlüllah (S.A.V.):

«Evet» buyurdu. Adam:

«Hem senin elçin bize günümüzle gecemizde beş namaz farz olduğunu söyledi?" dedi. Peygamber (S.A.V.) :

«Doğru söylemiş» buyurdu. (Yine) o zat:

«Öyle ise seni gönderen Allah aşkına: Bunu sana Allah mı emretti?» dedi. Resûlüllah (S.A.V.):

«Evet» cevabını verdi. Adam:

«Elçin bize, mallarımızdan zekât vermenin farz olduğunu söyledi.» dedi. Peygamber (S.A.V.):

«Doğru söylemiş» buyurdu. Adam:

«Seni gönderen Allah aşkına: bunu sana Allah mı emretti?» dedi. Resûlüllah (SA.V.) (yine):

«-Evet» buyurdu. Adam:

«Elçin bize, yılda bir Ramazan ayı orucunun farz olduğunu söyledi.» dedi. Peygamber (S.A.V.):

«Doğru söylemiş» buyurdu. Adam:

«Seni gönderen Allah aşkına: bunu sana Allah mı emretti?» dedi. Resûlüllah (S.A.V.):

«Evet» buyurdu. Adam:

«Elçin bize, yoluna gücü yetenlerimize Beyti hacc etmenin farz olduğunu söyledi.» dedi. Peygamber (S.A.V.):

«Doğru söylemiş» buyurdular.

Enes demiş ki: Sonra o adam:

__Seni hak (din) ile gönderen Allah'a yemin olsun ki, bu farzlardan

ne fazla yaparım ne de eksik, diyerek dönüp gitti. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Yemin olsun, eğer bu adam doğru söyledi ise mutlaka cennete girer.» buyurdular.

Hz. Enes (R.A.) :

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e bir şey sormaktan nehiy olunmuştuk-* demekle »

«Çok şeyler sormayın...» [43]

ayet-i kerimesine işaret etmiştir.

Bundan niçin nehyedildiklerini az yukarıda görmüştük. Yine orada Peygamber (S.A.V.):

«Bana sorun.» buyurmuştu. Hadîadeki «Sorun» emri ile ayetteki «Sormayın» nehyi bir birine muarız gibi görünüyorsada hakikâtte ara- larmda hiçbir münâfât yoktur. Çünkü sorulmaması istenilen şeyler ihtiyaç görülmeyen lüzumsuz suallerdir. Yoksa lüzumlu suâli ayet-i kerime de yasak etmemiştir.

Sormak yasak edildikten sonra ashab-ı kiramın çöl halkından birinin sormasına arzu etmeleri, onlara henüz bu nehi ulaşmadığından ma'zur sa- yılacaklan içindir. Bir de çölde yaşayanlar zaten kaba saba olurlar. Onların bu hâli sual sormak için bir ma'zeret olabilir.

Ayrıca aklı başında biri olmasını istemeleri, lüzumlu şeyler sorsun ve sormasını da becerebilsin de herkes istifade etsin diyedir. Nitekim imam Mâiik hazretleri pek heybetli bir zât olduğu için talebesi kendisine çok çok sual soramaz; yabancı biri gelsin de sorsun diye beklerler-miş,

Hadîsde çölden geldiği bildirilen zât D.mâm b, Sa'lebe 'dir. Bu zâtın vefat tarihi ihtilaflıdır. Bazıları hicretten beş sene sonra olduğunu söylerlerse de yanlıştır. Çünkü o zaman henüz hacc farz olmamıştı. Doğrusu dokuzuncu yılda vefat etmiştir. Zaten insanların din-i İslama takım takım girmeye başlaması, Mekke'nin fethinden ve Hevâ2in'in hezimetinden sonradır. Bu da dokuzuncu yılda olmuş hatta o yıla «Sene-tü'I-Vüfûd», «Hey'etler Yılı» adı verilmiştir.

Hz. Dimam (R.A.)'in Peygamber (S.A,V.)'e «Ya Mu-hammed» diye hitâb etmesi ihtimâl, ona adıyla hitâbda bulunmanın yasak edilmesinden öncedir. Yahud da yasak edildiğini henüz duymamıştır.

Dimâm (R,A.)'m huzur-ı Nebeviye girerken müsîüman olup olmadığı da ihtilaflıdır. Hadîsin zahiri müsîüman olduğunu gösteriyor. Resulü11ah (S.A.V.)'in huzuruna gelişi, onu görmek ve evvelce öğrendiklerini sağlamlaştırmak içindir. Fakat İbni Abbâs (R.A.)'dan gelen rivayette Dimam'm suallerini bitirdikten sonra şahadet getirdiği, sonra kavminin yanma dönerek onlara islâmiyyeti arzettiği ve hepsinin müsîüman oldukları kaydediliyor. İmam Buhâri Hz. Dimâm (R.A.)'in müsîüman olarak geldiğine kaildir. Bu takdirde Resulülîah (S.A.V.)'e:

«Gökyüzünü kim yarattı?» diye sorması ve diğer sualleri hakikatte suâl değil, takrirdir.



Mezkür Sualler Muhtelif Bilgilere Delalet Ederler.


Şöyle ki:

1- Evvela:

«Gök yüzünü kim yarattı?» diye mahlukatın yaratanını sorması güzel ve tertibli suâl sormayı bildiğini gösterir.

2- Sonra gök yüzünün ve yerin yaradanına yemin vererek Resulülîah (S.A.V.)'in onun Peygamberi olduğunu tasdike zemin hazırlamak için: «Seni Allah mı gönderdi?» diye sormuştur.

3- Peygamber (S.A.V.)'in risâletine iyice vâkıf olduktan sonra onu Resul gönderene yemin etmiştir ki, bu iş akl-ı selime vabeste güzel bir tertiptir.

4- Hadîsdeki yeminler, ihtiyaç üzerine değil, meseleyi te'kid ve takrir kabilindendir. Nitekim Teâ1a Hazretleri, de hiç bir ihtiyacı olmadiği halde Kur'an-ı Kerim'de bir çok şeylere yemin etmiştir.

5- Hadîs-i şerif, beş vakit namazın her gün ve gece tekrarlanacağına ve her sene ramazan ayında oruç tutmanın farz olduğuna delildir.

6- İbni Salah:

«Mukallidin imâm sahihtir.* diyen ulemaya bu hadîsin delil olduğunu söylemiştir. Çünkü Peygamber (S.A.V.) Hz. Dimâm'in bir kişiden işiterek hiç delil aramadan inandığı risâlet meselelerinde kendisini takrir ve tasdik buyurmuş:

«Benim peygamber olduğumu anlaman için rou'cizelerîmi görmen ve kafi delillerle istidlal etmen lâzımdı...» dememiştir.

7- Hadîs, haber-i vâhidle amel caiz olduğuna da delildir.

8- Mühim işlerde ve müthiş haberlerde yemin caizdir.

Bu hadîsin Buhâri'deki rivayetinde Hz. E n e s (R.A.)*in şöyle dediği zikrediliyor:.

«Bir defa biz mescidde otururken deve üzerinde gelen bir adam yanımıza girdi. Ve hemen deveyi mescidin içine çökHirerek bağladı. Sonra:

— Muhammed hanginizdir? diye sordu. Biz kendisine:

— Şu oturan beyaz zâttır, diye cevap verdik. Adam:

— Abdülmuttalib'in oğlu mu? dedi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selîem): Lebbeyk

«Sana icabet ettim» buyurdu. Adam:

«Ben sana bir şeyler soracağım ve biraz başını ağrıtacağım. Ama sakın bana darılma!» dedi. Resulülîah (S.A.V.)

«Aklına geleni sor.» buyurdular. Adam:

«Seni yaratan aşkına sana soruyorum. Seni Allah mı gönderdi?» dedi. Resulülîah (S.A.V.):

«Evet» buyurdular...

Hadîsin bundan sonrası M ü s 1 i m 'de olduğu gibidir. Buhâri rivayetinin delâlet ettiği ahkâm şunlardır:

1- Hin-i hacette sözü biraz uzatmak caizdir.

2- Câhilin sualine sabru tehammül göstermek ve dini hususunda muhtâc olduğu bilgileri ona. öğretmek lâzımdır.

3- Büyüklerin huzurunda özür beyan etmek caizdir.



11 (.,.)- Bana Abdullah h. Hâşim [44] el-Abdi rivayet etti. (Dedi ki):

Bize Behzi [45] rivayet etti. (Dedi ki); Bize Süleyman b. el-Mugira, Sabit, [46] den naklen rivayet eyledi. Sabit demiş ki:

«Enes: Biz Kur'anda ResûHillah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) 'e (lüzumsuz) bir şey sormaktan nehyolunmuştuk...» dedi; ve hadîsi bundan evvelki gibi rivayet etti.



4 – Kendisile Cennete Girilen İmanı Beyan Babı


Bu babta Ebu Eyyûb, Ebû Hüreyre ve Câbir (R. Anhüm) hazeratmdan rivayet olunan hadîsler görülecektir. Câbir hadîsini yalnız Müslim rivayet etmiştir. Diğerleri Buhari'de de vardır.



12 (13)- Bize Muhâmmed b. Abdillâh b. Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki): Bize babam rivayet etti. (Dedi ki): Bize Amru'bnü Osman [47] rivayet etti. (Dedi ki): Bize Mûsâ b. Talha [48] rivayet etti. Dedi ki: Bana Ebu Ey-yub [49] rivayet etti ki:

Resulüllah (Salîalîahü Aleyhi ve Sellem) bir seferde iken önüne bir a'râ-bî çıkarak devesinin yedeğini yahud yularım tutmuş. Sonra:

«Ya Re&ulallab: Yahud Ya Muhammedi Beni cennete yaklaştıracak ve Cehennemden uzaklaştıracak şeyi bana haber ver!» demiş. Ebû Eyyub diyor ki:

Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.) sükût buyurdu. Sonra ashabı i ra-sında göz gezdirdi ve:

— Yemin olsun tevftka m az har oldu; yahud:

— Yemin olsun hidâyete erdirildi, buyurdu. Ebu Eyyûb diyor ki: Resulüllah (S.A.V.) o zata: «Nasıl demiştin?» diye sordu.

O da sorduğu şeyi tekrar etti. Müteakiben Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem):

«Allah'a ibâdet eder; ona hiç bir şey şerik koşmazsın. Namazı dosdoğru kılar; zekâtı verirsin. Sıla-İ rahîmi de yaparsın. Deveyi bırak.» buyurdu."

A'râbî: Kırda, çölde yaşayan demektir ki hazari yani şehirlinin zıd-dıdır. Nitekim arabî de aceminin zıddıdır.

Kelâm ulemasının ta'riüne göre tevfik: tâat için kudret halketmektir. Ma'siyet için kudret halketmeye de hizlân derler. Şu halde :

-Tevfike mazhar oldu.» cümlesinin ma'nası:

«Tâat işlemeye muvaffak kılındı» demek olur.

«•Allah'a ibâdet edersin...» cümlesindeki ibâdetten murad tevhidi ise namazı onun üzerine atfetmek te'sis yani temel bir sözdür. Fakat ibâdetten murâd tâat ise bu atıf, hâssı âmm üzerine atıf olur ki, hâssi iki defa zikretmekle onun şerefini göstermeyi ifâde eder. Namaza niçin mektûbe, zekâta neden mefruza denildiğini yukarıda görmüştük. Araplar hem Allah'a ibâdet eder hem de putlara taparlar; onları Allah'a şerik sayarlardı. Bundan dolayı Peygamber (S.A.V.) a'râbiye ibadeti tavsiye ettikten sonra ayrıca Allah'a şerik koşmamasını da tenbih buyurmuştur.

Sıla-i rahim: akrabaya iyilik ve yardım etmektir ki; icabına göre selâm göndermek, nafaka vermek suretiyle geçimini kolaylaştırmak, ziyarette bulunmak ve hürmet göstermek gibi şeylerdir.

Suâli soran zât, Peygamber (S.A.V.)'den alacağı cevabı zorluk çekmeden anlayabilmek için devesinin yularını veya yedeğini sımsıkı tutmuştu. Bu sebebîe Resulüllah (S.A.V.) kendisine lâzım gelen cevabı verdikten sonra:

«Artık deveyi bırak» buyurdular.



13 (...)- Bana Muhâmmed b. Hatim ile Abdurrahman b. Bişr rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Behz rivayet etti. (Dedi ki): Bize Şu'be rivayet etti. (Dedi ki): Bize Muhammed b. Osman b. Abdillâh b. Mevîıeb ile babası Osman, Mûsâ b. Talha'yi Ebu EyyuVdan o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den dinlemiş olmak üzere bu hadîsin bir benzerini rivayet ederken işittiklerini anlattılar.

Bu hadîsin bütün asıl nüshalarında birinci tarikinde senedinde Amr b. Osman; ikinci tarikinde Muhammed b. Osman zikredilmiştir. Halbuki râvi ikisinde de ayni zst olup ismi Amr b. Osman'' dır. Ona Ş u ' b e yanlışlıkla bir defa Muhammed demiş ve bu ismi bir daha böyle bellemiştir. Ş u ' b e 'nin bu vehmini bir çok hadis uleması beyan etmişlerdir. Hadîsi Buharı imam Ahmed b. Hanbe1 ve Nesai dahi rivayet etmişlerdir.



14 (...)- Bize Yahya b. Yahya et-temîmî rivayet etti. {Dedi ki): Bize Ebu'l-Ahvas haber verdi (H).

Bize Ebu Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebû'l-Ah-vas [50] Ebu İshâk'dan [51] o da Musa b. Talha'dan o da Ebû Eyyub'dan naklen rivayet etti. Ebu Eyyub demiş ki:

Bir adam Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem)'e gelerek:

«Bana bir iş göster ki onu yaptığım takdirde beni cennete yaklaştırsın ve cehennemden uzaklaştırsm.» dedi. Peygamber (S.A.V.):

«Allah'a ibâdet eder; ona hiç bir şey şerik koşmazsın. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirsin. Akrabana da iyilik edersin.» buyurdu.

O zât dönüp gidince Resulüllah (SaliaUahü Aleyhi ve Selletn) :

«Eğer emrolunduğu şeylere sımsıkı sarılırsa cennete girmiştir.»* buyurdu.

îbni Ebî Şeybe 'nin rivayetinde:

«Eğer bunlara sımsıkı sar ılırsa» buyrutmuştur.

Kulun cennete girebilmesi, emrolunduğu şeyleri yapmasına ve yasak edilenlerden kaçmasına bağlıdır. Binaenaleyh burada:

«Nehyolunan şeylerden de kaçınırsa» cümlesi mukadderdir.

Maamafih ibâdetten murâd tâat olduğuna göre böyle bir takdire lüzum da görülmeyebilir. Bu hadîs, asıl nüshaların ekserisinde burada olduğu gibi

«Eğer emrolunduğu şeylere sımsıkı aarılırsa..» şeklinde zabtolunmuştur. Hafız Ebû Âmir el-Abderi

-Eğer kendisine emrettiğim şeylere sımsıkı sarılırsa...» şeklinde rivayet etmiştir. Her iki rivayet de sahihtir.

Resulüllah (S.A.V.)'in bu hadîsde sıla-i rahimi, başka hadîslerde daha başka şeyleri zikretmesi, soranların hâlini nazar-ı i'tibara aî-dığmdandır.



15 (14)- Bana Ebu Bekir b. İshâk [52] rivayet etti. {Dedi ki): Bize Af-iân [53] rivayet etti. (Dedi ki): Bize Vüheyb [54] rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yahya b. Saîd, Ebû Zür'a'dan, o da Ebu Hüreyre'den naklen rivayet etti ki:

Bedevinin biri ResuHillah(Saüallahü Aleyhi ve Sellem) fe gelerek:

__Yâ Resulâlîah! Bana bir amel göster ki, onu yaptığım zaman cennete gireyim, demiş. Resulüllah (S.A.V.):

-Allah'a ibâdet eder; ona hiç bir şeyi şerik koşmazsın. Fara olan namazı dosdoğru kılarsın; farz kılınan zekâtı verirsin. Ramazanı da tutarsın.»

buyurmuş. Bedevî:

__Nefsim kabza-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, ebediy-

yen bundan ne fazla bir şey yaparım; ne de eksik bırakırım, demiş, O dönüp giderken Peygamber (Sallailahii Aleyhi ve Sellem):

-Cennetlik bir adam görmek isteyen şu zâta bakıversin!-buyurmuşlar.

Buhari şârihi Aynî 'nin beyanına göre gelen bedevinin adı ISa'd b. el-Ahram 'dır. Anlaşılan Peygamber (S.A.V.) >bu zatın sözünde durarak ibâdetine devam edeceğini ve cennete gireceğini bilmiştir. Burada şöyle bir sual hatıra gelebilir: Cennetle müj-delenenler on zâttır. Bununla on bir olmuyorlar mı? Bu suâlin cevabı şudur:

Evet on bir oluyorlar; fakat bir şeyi nassan bir sayı ile bildirmek o sayıdan fazla olamayacağına delâlet etmez. Binaenaleyh .Resulüllah (S.A.V.)'in bir defa cennetliklerin on kişi olduğunu beyan etmesi başka defa daha başkalarının da cennetlik olduğunu müjdelemesine mâni' değildir. Nitekim Peygamber (S.A.V.) Hz. Hasan ve Hüseyn (R.A.) ile ümmehat-i mü'minin olan zevcelerinin de cennetlik olduklarını tebşir buyurmuştur.



Hadis-i Şerif Aşağıdaki Meselelere Delalet Etmektedir:


1- Ulemadan bazılarına göre Ramazan A11ah'in isimlerinden biri olduğu için Ramazan ayma sadece Ramazan demek caiz değilsede bu hadîs onların aleyhine delildir. Yani «Ramazan geldi; ramazan gitti» demekte bir beis yoktur.

2- Kelime-i şehâdeü getirerek namaz, oruç ve hacc gibi ibâdetleri ifâ eden cennete girecektir.

3- Bilmeyen bir kimsenin bilene: «Cennete hangi amel sebebile girilebilir?» diye sorması caizdir.

4- Dini hususâtı bilenlere sormak lâzımdır.

5- Bütün dinî vazifelerini hakkıyla îfa eden bir mü'min cennetle müjdelenebilir.



16 (15)- Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Ebû Küreyb [55] rivayet etti. ler. Lalız Ebu Kureyb'indir. Dediler ki: Bize Ebû Muâviye [56], A'meş'den o da Ebû Süfyan'dan [57], o da Cabir'den [58] naklen rivayet etti, Câbir şöyle demiş:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e Nu'mân b. Kavkal geldi ve:

— Yâ Resulâllah! Ne buyurursun? Farz namazı kıldığım, haramı haram ve helâli helâl bildiğim zaman ben cennete girer miyim? dedi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);

«Evet» buyurdular.

A'meş [59] lakabıyla anılan Süleyman b. Mihrân müdellislerdendir. Müdellis bir râvînin «an fülânm» diyerek rivayet ettiği hadîsle ihticâc olunamaz. Ancak o hadîsi başka bir tarikten işittiğini tasrih ederse o zaman kabul edilir. Buhâri ile Müs1im'de bu nevi'den görülen hadîsler râvînin başka tarikten işittiğine hamlolunmuşlardır. Ebu Amr îbni Salâh'a göre:

«Harami ds haram tanırsam...» cümlesinden murâd iki şeydir.

Haramı haram i'tikad etmek ve bir de onu yapmamak. Helâli helâl tanımakta ise sadece o şeyin helâl olduğuna i'tikad etmek kâfidir.

Bu hadîs bütün imân vazifelerine ve sünnetlere şamildir. Zira haramı haram, helâli helâl tanımak şeriatın bütün emir ve nehiylerine uymaktan kinayedir.



17 (...)- Bana Haccâc b. eş-Şâir ile el-Kaasim b. Zekeriyya [60] rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Ubeydullah b. Mûsâ [61], Şeyban'dan [62], o da A'meş'den, o da Ebû Salih ile Ebû Süfyân'dan onlar da Câbir'den naklen rivayet ettiler. Câbir:

Numan b. Kavkal:

— Ya Besulâllah!... dedi, diyerek bundan evvelki hadîsin benzerini rivayet etmiştir. [63] Ebû Salih ile Ebû Süfyân bu hadîse:

«Ve bunun üzerine hiç bir şey katmazsam» cümlesini ziyade etmişlerdir.

Hz. Nu'man'ınbuve bundan sonraki hadîslerde farz namazı kılmayı ve haramı haram, helâli helâl tanımayı kabul ettikten sonra:

«Bunun Üzerine hiç bir şey katmazsam...» diyerek bunlarla iktifa etmesi ihtimal müslümanhğı yeni kabul ettiği içindir. Bu takdirde ona alışmak ve hayıra karşı kendinde bir hırs ve gayret hasıl obuası için âdeta mühlet istemiş oluyor. Maamafih cihâd gibi pek mühim hayır işleriyle meşgul olduğundan nafile ibâdetlere vakit bulamayacağım anlatmak istemiş olması ihtimali de vardır.



18 (...)- Bana Selemetü'bnü Şebîb [64] rivayet etti. (Dedi ki): Bize el-Hasen b. A'yen [65] rivayet etti. (Dedi ki): Bize M a'kil [66] —ki İbni Ubey-dillahtir— Ebu'z-Zübeyr' [67]den, o da Câbir'den naklen rivayet etti ki:

Bir adam Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e sormuş. Ve:

— Ne buyurursun? Farz namazları kıldığım, Ramazanı tuttuğum, helâli helâl, haramı haram tanıdığım ve bunların üzerine hiç bir şey ziyâde etmediğim zaman ben cennete girer miyim? demiş. Peygamber (S.A.V.):

«Evet- buyurmuş. Adam:

— Vallahi bunun üzerine hiç bir şey ziyade etmem., demiş.

Hadîsin senedinde imam Müslim (R.)'in Mâ'kıl b. Ubey-dil1ah yerine:

«Ma'kıl ki tbni Ubeydülah'dır» demesi, rivayette «tbn» kelimesi bulun-madığmdandir. Kitabımızın baş tarafında da görüldüğü vecihle böyle yerlerde Müs1im'in âdeti burada olduğu gibi rivayete bir şey katmamak şartıyla izâhda bulunmakdır.



5 - İslamın Erkanı İle Yüce Temellerini Beyan Babı


19 (16)- Bize Muhammed b. Abdillâh b. Nümeyr el-Hemdânı rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebû Hâlid yâni Süleyman b. Hayyân el-Ahmer, [68] Ebû Mâük el-Eşca'i'den [69] , o da Sa'd b. Ubeyde'den [70] o da İbni Ömer'den, [71] o da Peygamber (Sallatlahü Aleyhi ve Sellemt'den naklen rivayet etti. Resûlüilah (S.A.V.):

«İslâm beş şey üzerine kurulmuştur :1 - Allah'ın tevhid olunması, 2 - Namazın kılınması, 3 - Zekâtın verilmesi, 4 - Ramazanın tutulması, 5 - Hacc üzerine.» buyurmuşlar. Derken bir adam: [72]

«Rivayetin tertibi: hacc edilmesi ve Ramazanın tutulması şeklinde değil midir?» demiş. İbni Ömer:

«Hayır; (Ramazanın tutulması ve hacc edilmesi şeklindedir.) Ben bunu Resûlüilah (Saîhllahü Aleyhi ve Sellem) 'den böylece işittim.» demiştir.

Temel başka onun üzerine bina edilen şey başka olduğuna göre eğer bu hadîsdeki «İslâm» dan murad Cibril hadîsinde zikri geçen şeyler ise ma'na:

«İslâm beş şeyden kurulmuştur.» takdirindedir.

Çünkü İslâm bu beş şeyin kendisidir. Yok islâm kelimesiyle daha umumi bir mâna yani din kasdedilmişse o zaman bu kelime istiare olur. Yani din, beş rüknüyle birlikde, beş direk üzerine kurulan çadırla temsil edilmiş demektir. Zira bu beş şey dinin temelidir.

Asıl nüshalarda bu hadîsin birinci ve dördüncü tariklerinde ki «Hamse» kelimesi müennes tası ile yani şeklinde; ikinci ve üçüncü tariklerde ise (tâ) sız yani şeklinde yazılmıştır. Hatta bazı mu'temed nüshalarda dördüncü tarikde bile (tâ) sız zikredilmiştir. Bu rivayetlerin iki şeklide sahihtir, (tâ) ile rivayet:

«Beş rükün üzerine» diye yahud buna benzer bir şekilde; (tâ) sız rivayet ise:

«Beş haslet» diye yahud benzeri bir şekilde tavsif olunur.

Keza birinci ve dördüncü rivayetlerde oruç hacdan evvel; ikinci ve üçüncü rivayetlerde ise hacc oruçtan önce zikredilmiştir. Hz. İbni Ömer (R.A.) bu hadîsi iki şekilde de rivayet etmişken neden haccı oruçtan evvel zikreden o zâta karşı inkârda bulunduğu ulemâ arasında ihtilaflıdır. İmanı Nevevi 'nin tahminine göre ihtimal İbni Ömer (R.A.) bu hadîsi Resûlüilah (S.A.V.)'den iki defa işitmiş; ve bir defasında evvela haccı sonra orucu; diğerinde evvelâ orucu sonra haccı zikretmiş; o da muhtelif zamanlarda hadîsi iki şekilde rivayet etmiştir. Ancak o zât kendisine itiraz ederek haccın oruçtan önce söyleneceği iddiasında bulununca Hz. îbni Ömer (R.A.):

«Bilmediğin bir şey hususunda bana i'tiraz ederek karşı gelme ve ; tahkik etmediğin şeye dil uzatma! Bu hadisde oruç evvel zikredilmiştir. Ben bunu Eesûlüllah (S.A.V.)'den böyle işittim...» demiştir; ki bu söz kendisinin ayni hadîsi iki şekilde işitmiş olduğunu inkâr demek değildir. İkinci bir ihtimal de İbni Ömer (R.A.)'m hadîsi Peygamber (S.A.V.)'den iki vecihle işitmişken haccın evvel zikredildiği şeklini unutmuş olmasıdır. O zata inkârda bulunması bundandır. Bu babdâ ü/erinde durulan en kuvvetli ihtimaller bunlardır. Ayrıca muhaddisler-den Ebu Amr İbni' s-Salâh şunları söylemiştir:

«İbni Ömer (Radıyallahu Anhüma)'nm Resûlüilah (SaMlahü Aleyhi ve Seliem) 'den işittiği şekli muhafaza ederek aksini kabul etmemesi (vav) in tertib iktiza ettiğine delil olabilir. Nitekim Şâfüyye fukahasından bir çokîanyla bazı nahv imamlarının mezhebi budur.»

(Vav) m tertib iktizâ etmediğini söyleyenler —ki cumhura gorî muhtar olan kavil budur — :

İbni Ömer (R.A.)'mn bu şekilde hareket etmesi (vav) tertib , iktizâ ettiği için değil, Ramazan orucu hicretin ikinci yılında farz kılındığı, hacc farizası ise altıncı veya dokuzuncu yılda nazil olduğu içindir. Tabiî ki ilk farz olanın hakkı evvel zikredilmektir. İbni Ömer (Radıyallahu Anhüma) 'nm işittiği şekli muhafaza etmesi bundandır, diye bilirler.

Haccın evvel zikredildiği rivayete gelince: galiba bunu manâ itibariyle rivayeti caiz gören biri yapmış olacak. Evvel zikredilmek icâbeden yahud daba mübim olan bir şeyi sonra zikretmek arapçada çok vâki olduğundan takdim te'hir yapmak suretiyle tasarrufta bulunmuştur. Bunu rivayet eden râvi İbni Ömer (R.A.)'nm ayni şeyi yasak ettiğini de duymamıştır. Bunu iyi anla! Zira bu mesele ulema tarafından beyan edildiğini görmediğim müşküllerden biridir.»

İbni's-Salâh'm sözü burada bitti. Ancak onun bu mütalâasını imanı Nevevi iki verinle zaif buluyor. Şöyle ki:

(1) Her iki rivayet (yanî bir rivayette haccın diğer rivayette orucun tvvel zikredilmesi) sahih olarak sübût bulmuşlardır. Ma'nâ itibariyle ikisi de sahihtir; aralarında hiç bir münâfât yoktur. Binaenaleyh bu iki rivayetin birini iptal etmek caiz olamaz.

(2) Böyle bir yerde takdim te'hir ihtimaline kapı açmak hem râvi-lere hem de rivayetlere dokunmak demek olur. Çünkü eğer böyle bir kapı açılırsa bize rivayet nâmına i'timada şayan pek az şey kalır. Bunun butlanı ile üzerine terettüp eden mef sedetlef ise meydandadır.

Ebû Avâne 'nin rivayetinde Hz. îbni Ömer (ît. A.) o zâta: «Ramazan orucunu Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve 5e//emj'in ağzın-dai işittiğin vecihle o beş şeyin sonuna bırak:» demiştir.

tbni's-Salâh bu rivayetin Müslim rivayetine mukavemet edemeyeceğini söylemiş ise de Nevevi bunun da sahih olması ihtimalinden bahsederek hadisenin ayrı ayrı, şahıslarla iki defa vuku' bulmuş olabileceğini ileri sürmüştür.



20 (...)- Bize Sehl b. Osman [73] el-Askerî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yahya b. Zekeriyyâ [74] rivayet etti. (Dedi ki): Bize Sa'd b. Târik rivayet etti. Dedi ki: Bana Sa'd b. Ubeydete's-Sülemi, tbni Ömer'den o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den naklen rivayet eyledi. Resulüllah (S.A.V.) şöyle buyurmuşlar:

«islâm beş temel üzerine kurulmuştur: 1- Allah'a İbâdet edilmek, Ondan başka (tapılan) şeylere de küfürde bulunulmak, 2- Namazın dosdoğruoru- kılınması, 3 - Zekâtın verilmesi, 4 - Beytin haccedi.rnesi, 5 - Ramazan cunun tutulması üzerine..*

Salât: lûgatta duâ etmek, çantı sallamak, bir şeyi yumuşatıp doğrultmak ve ateşe sokmak veya yaslamak ma'nalarma gelir.

Şeriatte: Erkân-ı ma'lume ve ef'al-i mahsusa'dır ki, bu erkân ve fiillerin içinde salâtın büf n lügat ma'nâlan mevcuddur.

Zekât: lûgatta temizlik, büyüyüp gelişme, lâyık olma ve bolluk içinde yaşama ma'nalarma gelir.

Şeriatte: Üzerinden sene geçen nisâb mikdarı malın bir cüzünü iâşimî olmayan bir fakire vermektir. Zekâtta da kelimenin lügat n a'na-lan mevcuddur.

Hacc: lûgatta, kasdetmek ma'nasınadır. Şer'an: İbâdet için Mîkke'yi kasdetmek olup: Vakt-i mahsusda mekân-ı mahsusu kasd-i mahsustur diye tâ'fif edilir.

Savın: lûgatta yemekten kesilmek, yememek, susmak, rüzgârı ı sakinleşmesi gibi bir çok ma'nalara gelir.

g Şeriatte: Niyetli olmak şartıyla gündüzün yiyip içmekden ve cima*

etmekden kendini tutmaktır.

Salâtın ikâmesi: namazı bütün erkân ve şartlarına riâyet ederek kılmaktan kinayedir.

ttâ-i zekât ve savm-ı ramazan terkipieriyle haceda hazifler vardır.

Bunların asılları: «Zekâtı miistehik olanlara vermek,-

«Ramazan ayının orucunu tutmak»

«Beyti hacc etmek» takdirindedirler.

Terkiblerdeki izafetler de hükmün sebebine izafeti kabilindendir. Çünkü hacem sebebi Beyt yani Kâbedir. Bundan dolayıdır ki sebebi tekerrür etmediği için hacc da tekerrür etmeyip bir kişiye ömründe bir defa farz olur. Orucun sebebi aydır. Ayı görmek her yıl tekerrür ettiği için oruçda her sene tekrarlanır.



21 (...)- BizeUbeydüllah b. Muâz rivayet etti. (Dedi ki): Bize babam rivayet etti. (Dedi ki): Bize Âsim —ki İbni Muhammed b. Zeyd b. Abdil-lâh b. Ömer'dir — babasından naklen rivayet etti. Dedi ki: Abdullah şunları söyledi:

Resulü 11 ah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): buyurdular.

İslâm beş teme! üzerine kurulmuştur: 1 - Allah'dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in onun kulu ve Resulü olduğuna şehadet etmek, 2 - Namazı kılmak, 3 - Zekâtı vermek, 4 - Beyti haccetmek, 5 - Ramazan

orucu üzerine.»

Bu hadislerin zahirlerine bakılırsa beş şeyden birini terk eden kimsenin müslüman olamayacağı anlaşılırsa da hakikatde bunlardan birini terk edenin dinden çıkmadığına icmâ-ı ümmet vardır. Vâkıâ imam Şafiî ile imam Ahmed b. Hanbel'e göre namazım kılmayan kimse öldürülürse de bu ceza küfür ettiği için değil bir hadd-i şer'i olmak üzere verilir. İmam Ahmed'le bazı Mâlikilerden bir rivayete göre namazını kılmayan kimse küfrettiği için öldürülür; fakat bu rivayet

icmaı bozacak mahiyette değildir.

-«Bir kimse kasden bir namaz terkederse muhakkak kâfir olur.» hadis-i şerifi zecir ve tehdide hamlolunmuştur.

Yahud: namazı terketmeyi helâl i'tikad ederse, diye te'vü olunmuştur. Buradaki küfürden, küfran-ı ni'met ma'nası kasdedilmiş de olabilir.



Babımız Hadislerinin İfade Ettiklebi İkinci Hüküm:


Mezkûr beş şeyin farz-ı ayın olduklarıdır. Binaenaleyh bunlardan hiç biri, bazı kimselerin eda etmesiyle diğerlerinden sakıt olmaz.



22 (...)- Bana İbni Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki): Bize babam rivayet etti, (Dedi ki): Bize Hanzale [75] rivayet etti. Dedi ki:

İkrimetü'bnü Hâlid'i [76] Tâvûs'a şunu rivayet ederken. işittim:

— Bir adam Abdullah b. Ömer'e:

«Sen gaza etmiyor musun?» demiş. İbni Ömer (R.A.): «Ben Besulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i:

«Şüphesiz ki islâm beş teineİ üzerine kurulmuştur: 1- Allah'dan başka hiç bir ilâh olmadığına şehâdet, 2 - Namazı kılmak, 3 - Zekâtı vermek, 4 - Ramazanı tutmak, 5 - Beyti hacc etmek (temelleri özerine) » derken işittim, cevabım vermiş.

Beyhaki îbni Ömer (Radıyallahu Anhüma) 'ya suâl soran zâtın Hakîm namında bir adam olduğunu söyler.

İbni Ömer hazretlerinin kendisine bu şekilde cevap vermesi onun cihâdı farz-ı ayın i'tikad ettiğim anladığı içindir. Halbuki cihâd farz-ı kifâyedir. Bunu kendisine hadîsle anlatmak istemiştir. Zaten nefs-i hadisde cihâdın zikredilmemesi ya farz-ı kifaye olduğundan yahud o gün henüz cihâd farz kılınmadığındandır. Hadîsde zikredilen beş şey ise farz-ı ayındırlar. Ulemâdan Davûdî'nin beyanına göre cihad evvelâ farz-ı ayn olarak meşru' kılınmış; Mekke 'nin fethinden sonra kâfirlerden uzakta yaşayan müslümanlardan bu farz sakıt olmuş; kâfirlere yakın bulunanlara cihâd farz olarak kalmıştır. Hz. îbni Ömer (R.A.) ile Süfyari-ı Sevri ve İbni Şübfüme'ye göre cihâdın farz olmadığı rivayet edilir. Ancak düşman hücum eder de islâm hükümdarı müslümanlara cihadı emreylerse onlara göre de cihad herkese farz olur. Mamafih bu onlardan gelen bir rivayettir. İhtimal diğer bir kavle gere onlar da cihâdın farz olduğuna kaildirler. Bu suretle cihâdın farziy-yetine icma-ı ümmet de vaki' olmuş ve bu mühim vazife kitab, sünnet ve icma'ı ümmet ile muhkem bir farize halinde meşru kılınmıştır. Şayet bu zevatın cihadın farz değil mendûb olduğuna kail bulundukları rivayeti doğru ise te'vîli gerekir ve: «Onların muradı cihadın farz-ı ayın olmadığını beyandır.» denilir. Tafsilât fıkıh kitaplanndadır.

Burada bazı sualler hatıra gelebilir şöyle kir

1- İslâmın şartlarını bildiren bu hadîslerin bazılarında:

"Allah'dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in onun kulu ve Resulü olduğuna şehâdet etmek-denildiği halde neden diğer bazılarında bunun yerine: «Allah'ın tevhİd olunması» veya: «Allah'a ibâdet edilmek» denilmiştir.

Bu suâle cevaben bazıları, birinci hadîsin lâfzan, diğerlerinin ise manan nakledildiğini ve farkın bundan ileri geldiğini söylemişlerdir. Alim bir zâtın hadîsi ma'nen nakli meselesi ulema arasında ihtilaflıdır. İmam Mâ1ik'e göre caiz değildir. Ekser-i ulema bunu caiz görürler. Fakat hadîsdeki lâfızların yerlerini ve terkiplerini bilmeyenlerin, ma'nâ itibariyle hadîs rivayet etmeleri bilittifak haramdır.

2- Bu hadislerde beş şeyin dinin temeli olarak gösterilmesinin vec-hi nedir?

Cevap: Çünkü ibâdet yâ sözlü yahud sözsüz olur. Sözle edilen ibâdet Kelime-i şehadettir, sözsüz ibâdet de ya terk ya fiille olur. Terk suretiyle edilen ibâdet oruçtur. Zira oruç yeyip içmeyi ve cimâı terk etmekle tahakkuk eder. Fi'li ibâdetler de ya bedenle yapılır; yahud mal ile veya her ikisiyle eda edilir. Bedenle yapılan ibâdet namazdır. Mal vermek suretiyle yapılan zekât, her ikisiyle eda edilen de hacc'dır.

3- Bu hadîslerde peygamberlerle melekler ve diğer inanılması icâb-eden şeyler neden zikredilmemiştir? Halbuki bunlar Cibril hadîsinde zikredilmişlerdir.

Cevap: Çünkü şehadetten murâd: Peygamber (S.A.V.) ı ve onun getirdiği her şeyi tasdik ve kabuldür. Bittabi bu, i'tikad edilmesi gereken her şeye şamildir. Hadîs-i şerif dinin erkânını bildiren pek büyük bir esastır.



6- Allah Teala İle Resulü Sallallahu Aleyhi ve Selleme ve Dinin Şeriatlerine İman, Dine Da'vet Île Onun Mahiyetini Sormayı ve Bellemeyi, Kendisine Dini Ulaşmamış Olana Dini Tebliğ Etmeyi Emir Babı


'Bubâbta İbni Abbâs (R.A.) ile Ebu Saîd-i Hudrî (R.A.)'dan rivayet edilen hadîsler vardır. İbni Abbâs hadîsini Buhâri'de rivayet etmiş; Ebû Saîd hadîsini ise yalnız Müs1im tahrîc eylemiştir.



23 (17)- Bize Halef b. Hişâm [77] rivayet etti. (Dedi ki): Bize Haramâd b. Zeyd, Ebû Cemre'den [78] naklen rivayet etti. Sbû Cemre: İbni Ab-bûs'tan işittim, demiş. H.

Bize Yahya b. Yahya dahi rivayet etti. Bu lâfız onundur. (Dedi ki): Bize Abbâd b. Abbâd, [79], Ebû Cemre'den ,o da İbni Abbâs'tan naklen haber verdi. İbni Abbas şöyle demiş :

Abdiilkays hey'eti Resûlüllâh (Salîaîlahü Aleyhi ve Sellent) *in huzuruna gelerek:

— Yâ Resulâllah! Şu mahalle sakinleri bizler, Rabîa'mn bir koluyuz. Seninle aramıza Mudar kâfirleri girmiştir. Bu yüzden sana ancak haram, aylarda gelebiliyoruz. İmdi bize öyle bir şey emret ki onunla hem kendimiz amel edelim hem de bizden sonrakileri ona da'vet ey ley elim; dediler. Besulüllah (S.A.V.) şöyle buyurdular:

«Size dört şey emrediyor; dört şeyden de sizi nehyediyorum : 1 - Allah'a İmanı, (sonra bunu kendilerine tefsir ederek) Atlah'dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Resulüllah olduğuna şehâdeti; 2 - Namazı kılmayı; 3 - Zekâtı vermeyi; 4 - Bir de aldığınız ganimetlerin beşte birini vermenizi (emrediyorum). 1 - Dubbâ'dan, 2 - Han tem'den, 3 - Nakir, 4 - Mu-kayyer'den de sîzi nehyediyorum.»

Halef kendi rivayetinde:

«Allah'dan başka ilâh olmadığına şehâdeti...» ifadesini ziyâde etmiş ve bir parmağını yummuştur.

Nevevi'nin beyanına göre hadîs ilmini bilmeyenler:

«Bu hadîsin isnadını Müslim lüzumsuz uzatmış; halbuki böyle yerlerde gerek' kendisinin gerekse sair muhaddislerin âdeti silsileyi kısaltarak:

— Hammad ile Abbâd'dan, onlarda Ebû Cemre'den, o da İbni Abbas'-dan naklen rivayet olunmuştur, demektir, şeklinde bir iddia da ortaya atabilirler* Fakat bu iddia bir vehimden ibarettir. Çünkü muhaddisîerin iki rivayeti birleştirmesi ancak râvilerin sözü birbirlerinin ayni olduğu zamandır. Burada öyle değildir. Hanım âdın Ebû Cemre'den rivayetinde:

— İbni Abbâs'tan işittim, denilmiş; Abbâd'ın Ebû Cemre'den rivayetinde ise;

— İbni Abbâs'tan rivayet olunmuştur, ifâdesi kullanılmıştır. Binaenaleyh her iki râvinin rivayetini olduğu gibi zikretmek gerekir. İmam Müslim bu gibi inceliklere son derece dikkat eder.» Nevevi , talebenin İde dikkatli olmasını tenbih etmektedir.

Bu hadîsi Buhâri, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi ve Nesaî muhtelif yerlerde tahric etmişlerdir.

Vefd: Mühim şeyler görüşmek üzere büyüklerin huzuruna gönderilmek için seçilen cemâattir. Müfredi (Vâfid) tir. Bazılarına göre vefd de-mlebi:_nek için uzaklardan gelmiş olmaları şarttır. Yakından gelenlere vefd denilmez.

Abdülkays kabileleri içinde Peygamber (S.A.V.'e ilk gelen hey'et budur ve Mekke 'nin fethedildiği sene gelmiştir. Hey'e-tin başında el-Eşeccü'l -Aşarî lâkabını taşıyan el-Mün-i r b. Âiz bulunuyordu. Bunların kaç kişi oldukları ihtilaflıdır. Bir rivayette on dört, diğer bir rivayete göre on üç süvari imişler. Kırk kişi oldukları dahi rivayet olunmaktadır. Hatta hadîsin muhtelif rivayetleri bir araya getirilince ayni hey'ete dahil olanların sayısı kırk beşe yükselmektedir. Binaenaleyh muayyen bir aded üzerinde durmak sahih görülmemektedir. Zâten Buhârî ile Müs1im bu sebebten hadîsi muayyen bir adedle tahriç etmemişlerdir.

Bu hey'etin Peygamber (S.A.V.)'e gelmesinin sebebi şudur: Münkız b. Hayyan namında bir zât câhiliyyet devrinde Medine'ye ticaret mallan getirirdi. Bu işe hicreti Nebiy (S.A.V.)'den sonra da devam etti. Bir gün Münkız bir yerde otururken yanından Resulüllah (S.A.V.) geçti. Münkız onu görünce hemen ayağa kalktı. Peygamber (S.A.V.) kendisine iltifatta bulundu; ve kavminin hal'ü şanını sordu. Sonra eşraf takımının birer birer isimlerini söyleyerek ne vaziyette olduklarını sordu. Bunun üzerine Münkız (K.A.) derhal müslüman oldu; ve Fatiha ile Alâk sûrelerini öğrendi. Bilâhare Hecer tarafına gitti. Resulüllah (S.A.V.) onunla Abdülkays kabilelerine bir mektup gönderdi. Münkız (R,A.) mektubu götürdü. Ve bir kaç zaman yanında gizledi ise de sonra karısı onu buldu. Münkız'm karısı el-Münzir b. Âiz'in yani Peygamber (S.A.V.) 'e gelen hey'etin reisi el-Eşecc'in kızı idi. Hz. Münkız (R.A.) namaz kılar; Kur'an okurdu. Karısı bundan kuşkulan-nııştı. Keyfiyeti babasına açarak;

«Kocam Medine'den geleli esrarengiz bir hâl aldı. Ellerini ayaklarını yıkıyor — Kıbleyi göstererek — şu tarafa dönüyor; ve kimi belini eğilti-yor; kimi yere kapanıyor. Oradan geleli âdeti budur.» dedi. Bunun üzerine babası, Hz. Münkız (R.A.) ile buluştu; ve bu meseleyi görüştüler. Neticede E ş e c c 'in kalbine islâmiyyet yerleşti. Sonra Resulüllah (S.A.V.)'in mektubunu kavmine götürdü. Mektubu kendilerine okuyunca hepsi müslüman oldular; ve Resulüllah (S.A.V.)'in yanma gitmeye ittifak ettiler. Evvela mevzu'u bahsimiz heyet yola çıktı.

Bunlar Medine'ye yaklaşınca Peygamber (S.A.V.) yanındakilere:

-Size çarklıların en hayırlısı olan Abdülkays hey1eti içlerinde el-Eşec-cü'i-Asari olduğu halde ahîdlerini bozmadan, değiştirmeden ve şüpheye düşmeden gelmiştir...» buyurarak onların geldiklerini haber verdi.

Gelen hey'etin kendilerini Rabia kabilesinden diye takdim etmeleri Abdülkays, Rabia kabilesinin bir dalı olduğundandır. Bunlar Bahreyn taraflarında yaşarlardı. Kendileriyle Medine arasında Mudar kabilesi bulunuyordu. Mudar kabilesi aslında Rabia'nm kardeşi olmakla beraber henüz müşrik idiler. Bu sebebten Rabia'lılar kolay kolay Medine'ye gidemiyor; oraya gitmek için haram ayların gelmesini bekliyorlardı. Çünkü kâfirler o aylara hürmeten onlarda harb etmezlerdi. Müslümanlar da bundan bilistifade Medine-i Münevvere'ye

Resulüllah (S.A.V.)'in yanma giderlerdi. Hadîsdeki:

cümlesinde nahiv ilmine göre ihtisas vardır. Mansub oluşu bundandır, Cümle:

«Bizler, şu kabile, Rabîamn bir kolu-

yuz.» takdirindedir.

Hayy: aslında kabilenin oturduğu yerin ismi yani mahalledir. Sonra bu isim kabileye verilmiştir.

terkibindeki izafet Küfe ulemasına göre mevsufu

sıfatına izafet kabîlindendir. Bu onlara göre caizdir. Fakat Basra 'lılara göre caiz değildir. Onlara göre burada cümlede mahzuf vardır. Terkib:

«Haram olan vaktin ayı» takdirindedir. Buradaki terkibde şehr kelimesi müfred kullanılmışsa da maksad cins itibariyle bütün haram aylardır. Nitekim bazı rivayetler:

«Haram aylan» diye cem'i suretinde' zikredilmiştir.

Haram ayları: Zülka'de, Züîhicce, Muharrem ve Receb'tir. Bu hususta ulemanın ittifakı vardır. Yalnız mezkûr ayların nasıl sayılacağında ihtilâf etmişlerdir. Bazılarına göre Muharrem'den başlayarak Receb, Zülka'de ve Züîhicce denilir. Medinellier Zülka'de'den başlayarak Züîhicce, Muharrem ve Receb diye sayarlar. Ekseri ulemanın bu kavli tercih ettikleri söylenir.

Haram aylarda harbetmek tâ Hz. İbrahim (S.A.V.) zamanında haram kılınmıştır. Bu tahrîm îslâmiyetin ilk zamanalrına kadar devam etmiş; nihayet Receb ayında harp helâl kılınmış; diğerlerinde yine haram

olarak kalmıştır. Hatta bazılarına göre Eeceb ayında bile haramdır. Bunun sırrı, emniyeti sağlamaktır.

FAİDE: Arabî aylardan yalnız Muharrem'in başına harf-i ta'rîf getirilerek el-Muharrem denilmiştir. Diğerleri harf-i ta'rifsiz kullanılırlar. Keza aylardan üçü yani Ramazan, Rebîülevvel ve Rebiülâhir şehr kelimesinin izâfetiyle Şehr-u Ramazan ilâh... şeklinde kullanılır.

Şehr : ay demektir. Aya bu ismin verilmesi ma'lûm ve meşhur olmasındandır. Bu hadîsi gerek Müslim gerekse Buharı muhtelif lâfızlarla rivayet etmişlerdir. Hatta bazı rivayetlerde hacc, bazılarında oruç zikredilmemiştir. Bunları müşkil sayanlar olmuşsa da ehl-i tahkik ulemaya göre burada işkâl yoktur. Asıl işkâl Resulüliah (S.A.V.) : «Size dört şey emrediyorum» buyurmuş olduğu halde ekseri rivayetlerde beş şey zikredilmesindedir. Ulema bu müşküle muhtelif cevaplar vermişlerdir. Mezkûr cevaplar içinde en ziyade kabule şayan olanı îbnİ Battal'in Sahih-i Buharı şerhinde verdiği şu cevaptır :

* «Resulüliah (S.A.V.) onlara va'dettiği dört şeyi emir buyurmuş; sonra ayrıca bir beşinciyi yani beşte bir meselesini ziyade etmiştir. Çünkü gelen hey'et Mudar kâfirlerine komşu yaşıyorlardı. Bu sebebten hepsi cengâver ve ehl-i ganimet kimselerdi.»

Ebu Amr İbni Salâh dahi buna yakın izahatta bulunmuş

ve şöyle demiştir :

Peygamber (S.A.V.)'in o hey'ete tekrar imânı emretmesi, söyleyeceği dört şeyi anlatmak ve onları imân diye tavsif etmek içindir. Ondan sonra dört şeyi: iki şehâdet, namaz, zekât ve oruçla tefsir buyurmuştur.»

Görülüyor ki bu hadîs, islâmın beş temel üzerine kurulduğunu ifade eden hadîse ve Cibril hadîsinde islâmın beş şeyle tefsir edilmesine muvafıktır. İslama iman da denilebüdiği; imanla islâmın. bazen ayni ma'naya hazan da ayrı manalara geldikleri yukarıda görülmüştü.

İbni Salâh bundan sonra hulasaten şunları söyler : «Bu hadîsde haccın zikredilmemesi o zaman henüz hacc farz kılınma-dığındandır denilmiştir. Fakat ayni rivayette orucun zikredilmemesi ra-vinin ihmalindendir. Yâni Peygamber (S.A.V.)'den sâdır olma ihtilaftan değil, râvîlerin belleyiş ve zabıt hususundaki farklardan doğan ihtilaftandır. «Ganimetin beşte birini vermeniz...» ta'biri üzerine ma'tuf değildir. Zira bu takdirde va'dedilen dört şey beş olmuş olur. O ancak: üzerine atfedilir. Ve bu suretle dört şeye izafe ve ilâve edilmiş olur. Yani size dört şeyi ve bir de beşte bir meselesini emrediyorum, demek olur. Hadîsin bu cümlesi ganimet mallarınm beştebirini vermenin farzolduğunu ifade etmektedir. Bu bâbtaki tafsilât inşallah yeri gelince verilecektir.

Dübbâ', hantem, nakir ve mukayyerden nehiy buyurulmasma gelince: Dübhâ': Kuru kabaktan yapılan kaptır.

Hantem: Yeşil küpler demektir. Müfredi hanteme gelir. Ekseriyetle lügat, hadîs ve fıkıh ulemasının kavli budur. Diğer bir kavle göre her nevi' küplere hantem derler. Abdullah b, Ömer'le Said b. Cübeyr ve Ebu Seleme hazerâtı bu manaya kaildirler.

Üçüncü bir kavle göre hantem, Mısır 'dan getirilen içleri ziftli küplerdir. Bu ta'rif Hz. Enes b. Mâlik (R.A.) ile İbni Ebî Leylâ 'dan rivayet olunmuştur. Hatta İbni Ebî Leylâ bu küplerin kırmızı olduklarını söylemiştir. Dördüncü kavil Hz. Âişe (R.A.)'dan rivayet olunmuştur. Buna göre hantem, boğazlan yan taraflarında olan kırmızı küplerdir, ki bunlarla Mısır 'dan şarap getirilir. Beşinci kavil yine İbni Ebî Leylâ 'dan mervîdir. Bu kavle göre hantem, ağızları yan taraflarında bulunan küplerdir, ki bunlarla Tâif 'ten şarap getirilir. Halk bu küplere şıra koyar: onu şarabrt koku-turlardı. Altıncı kavle göre hantem kılla karışık kan ve çamurdan yapılan küplerdir. Bu kavil Ata 'dan rivayet olunmuştur. Hantem hususunda daha başka kaviller de vardır.

Nakîr : Hadîsin son rivayetinde İzah olunduğu vecihle içi oyulmuş hurma kütüğünden yapılan kaptır.

Mukayyer : Ziftli kap demektir. Buna müzeffet de derler. Bu dört nevî' kabın yasak edilmesinden murâd, onlara şıra koymamaktır. Çünkü kap eskiden içtiği şarabı şıraya kusacağı için böyle kaplara konulan şıralar da necis olur. Ve şer'an mal olmaktan çıkar. İşte mevzu'u bahis kaplar bu suretle mal itlafına ve şıra zanmyle şarap içmeye sebeb olacakları için kullanılmaları yasak edilmiştir. Deriden yapılan kaplara ise şıra koymak yasak değildir. Zira deriden yapılan tulumlar ince oldukları için içindeki şıranın şarap olduğu kolay anlaşılır. Hatta içindeki şıra şarap olunca ekseriya bu gibi kaplar patlarlarmış.

Ancak bu yasak sadrı islâmda bir müddet hüküm ferma olduktan sonra Büreyde hadîsi ile neshedilmiştir. Ebu Hanife ile Şafii'nin ve cumhuru ulemanın kavli budur. Hattâbi:

«Nesha kail olmak en doğru sözdür.» demiş; ve bazı ulemanın hâla tahri-min bakî olduğuna kail bulunduklarını söyledikten sonra imam Mâlik ile imam Ahmed b. Hanbel ve İshak'ında bunlar arasında olduğunu beyan etmiştir. Tahrim, İbni'Abbas ile ibni Ömer (R.A.)'dan da rivayet olunur.



Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler :


1- Mühim işler karşısında hükümdarlara hey'et gönderilebilir.

2- Hadîsde kelime-i şehâdet, namaz, zekât ve ganimetlerin beşte birini verme hususunda emir vardır.

3- Hadîsde imanla islâmın ayni ma'naya geldiklerine delil vardır.

4- Sorulacak suallere en mühim olanından başlanır.

5- Haber-i vahide i'timad caizdir.

islam