CAMİU’S-SAĞİR VE TERCEMESİ > 4


CAMİU’S-SAĞİR VE TERCEMESİ -IV


27- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Hacca giden bir kimsenin bineği olan deve, bir ayağını kaldırıp diğer ayağını yere indirirken, Hz. Allah o devenin kaldırıp indirdiği her adımına karşılık hacca giden kişi için bir sevap yazdırır. Bir günah sildirir. Yahut da varacağı makamın derecesini yükseltir.”[1]
28- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Sevgili peygamberimiz haç yapılmadan evvel umre ibadetinin, yapılmasını nehiy etmiştir.”[2]
29- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Ey Allah'ın Resulü, babam için haç ibadetini yapabilir miyim? Bu sual üzerine Hz. Peygamberimiz şöyle buyurdular:
"Evet, haç ibadetini de, umreyi de yapabilirsin."[3]
30- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Önce kendine,  sonra da şebreme adındaki annenin yerine haç yapabilirsin.”[4]
31- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
Hacer'ül esvet ( Kabenin duvarında bulunan siyah taş ) Cennetten yeryüzüne inerken, sütten daha beyaz idi. Fakat orada bulanan ademoğlunun günahları yüzünden siyahlaşmıştır.”[5]
32- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Haç ibadetini yapmak ne güzel bir cihaddır.”[6]
33- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Ya Ömer, bu siyah taşın yanında gözyaşları dökülür. (Bu sebeple de ebedi saadete kavuşulur.)[7]
34-  Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Ey müminler. Haç ibadetini ifa etmeye acele ediniz. Çünkü her hangi biriniz yarın ne gibi engellerle karşılaşacağınızı bilemezsiniz.[8]

“Onlar için senin sırat-ı müstakiminde oturur ve onları saptırırım.”[9] âyet-i celîlesinin tefsirinde "sırat-ı müstakimi" hac yolu diye tefsir etmişlerdir. İnsanları menetmek için şeytân bu yol üzerinde oturur.[10]

35-  Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“(Savaş açmaktan aciz olan) yaşlı, küçük, zayıf ve kadınların savaşı, haç ve ömre ibadetlerini yapmaktır.”[11]
36- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Hacer'ül esvet, Cennet taşlarından birisidir.  Ondan başka yeryüzünde tek bir Cennet taşı yoktur. O, yeryüzüne inerken su gibi beyaz idi.  Eğer cahiliyet devrindeki müşriklerin küfür kirleri onu kirletmemiş olsaydı, hasta olan her kişi, ellediği zaman, hastalığından kurtulurdu.”[12]
37- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Hacer'ül esvet, Cennet'in değerli yakut taşlarından bembeyaz bir taştır. Fakat müşriklerin küfür kirleriyle kararmıştır. Kıyamet günü ulud dağı büyüklüğünde bembeyaz olarak gelecektir. (onu elleyen hacıların lehinde şahitlik edecektir.)”[13]
38- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Hacer'ül esved, Allah'ın sağ olan kudret eline benzer. Onu kim ellerse, sanki Allah'ın kudret elinden tutup bütün emirlerini kabul etmek hususunda onunla bir anlaşma yapmış olur.”[14]
39- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Medine'nin tozları, cüzzam hastalığına devadır. (Bundan dola yi cüzzam hastalığı Medine’ye  girmemiş ve asla da girmeyecektir.)”[15]
40- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“(Su, ateşi söndürdüğü gibi ) Medine'nin tozları da cüzzam hastalığının ateşini söndürür.”[16]
41- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“(Mekke’nin sınırı belli olan bölgesinde ) sırtlanı öldürmenin cezası, bir koçu kesip kurban etmektir.  (Çünkü haram bölgesine sığınmış olan yabanı bir hayvan, Allah'ın himayesine sığınmış demektir.”[17]

Mukarreblerden, keşif ve keramet sahibi bir zât; Arafatta İblisi insan suretinde gördü. Baktı ki zayıf, benzi soluk, gözü yaşlı, kamburu çıkmış perişan bir vazıyettedir. Bunun üzerine bu zât İblise şöyle sordu:
“Niçin gözün yaşlıdır. Kim ağlattı seni? İblis:”
“Ticaret fikri olmaksızın hacıların Arafata çıkması. Baktım ki[18]

42- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“(Mekke'nin sınırı belli olan haram bölgesinde ) bir sırtlanı öldürmenin cezası, bir koç geyiği öldürmenin cezası bir koyun, tavşanı öldürmenin cezası bir oğlak,  tarla faresini öldürmenin cezası ise dört aylık bir oğlaktır.”[19]                                                                        
43- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
Hayf camiisinin çevresinde 71 peygamberin mukaddes türbeleri vardır.”[20]                                                                                           
44- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Arefe dağının ve minanın her yanı vakfe ibadetinin yapılmasına, müzdelifenin bütün çevresi ile Mekke'nin bütün yolları da kurban kesilmesine yetkili bir yerdir.”[21]                                                           
45- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Uranete denilen mevkinin dışında arafe dağının her yerinde, vakfe ibadeti yapılabilir. Muhassarının dışında müzdelifenin her yanında vakfe ibadeti yapılabilir. Minanın bütün çevresinde kurban kesilebilir.”[22]                                  
46- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Sevgili peygamberimiz (s.a.s.) zülhicce ayının 8. günün minbere çıkarak hutbe okuyup, hac ibadetinin farz, vacib, sünnet ve nasıl yapılacağını öğretirlerdi.”[23]                                                               
47- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Sevgili peygamberimiz (s.a.s.) kabe’ye baktığı zaman, şöyle dua ederlerdi. "Allah'ım eviniz olan kabe’nin şerefini, büyüklüğünü, değerini, heybet ve güzelliğini artır.”[24]                                    
48- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Sevgili peygamberimiz (s.a.s.) kabenin etrafında tavaf yaparlarken, sadece Hacer'ül esvet'i ile yemani denilen duvara ellerlerdi.”[25]

maksatları yalnız Allah rızası için hac etmek emellerine ulaşır ve Allahu Teâlâ onları boş çevirmez, diye korktum ve işte buna üzülerek ağladım,” dedi. O zât:
“Ya seni zayıflatan şey nedir?” İblis:
“Hac yolunda atların (Hacıları getirmekten mütevellid) inleyip kişnemeleridir. Bu benim yolumda olsaydı benim için daha sevimli olurdu,” dedi. O zât.[26]

49- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Sevgili peygamberimiz (s.a.s.) Cemre denilen çukurlara taş atarlarken, gidiş ve dönüşlerinde yaya olarak yürürlerdi.”[27]                    
50- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Sevgili peygamberimiz (s.a.s.) Akabe Cemresine taş attığı zaman, dua etmek için, hiç durmadan diğerine geçerdi.”[28]              
51- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Sevgili peygamberimiz (s.a.s.) kabenin etrafında tavaf ederlerken her tavaf edişinde Hecer'ül esvet ve yemani adlı duvarı ellerlerdi.”[29]
52- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Kim (haram bölgesinde ) sırda denilen bitkileri koparırsa, Hz. Allah o kimsenin başını cehennem ateşine sokar.”[30]                              
53- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Sevgili peygamberimiz (s.a.s.) telbiye duasını okuyup bitirdikleri zaman, Allah'ın rıza ve mağrifetini   dileyerek cehennem azabından Allah'ın rahmetine sığınırlardı.[31]
54- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Sevgili peygamberimiz (s.a.s.) (Kabe kapısıyla Hacer'ül Esvet'in arasında altmış santimlik bir yükseklikte bulunan ) mültezim adlı bir sedire göğsünü ve yüzünü dokundururdu.”[32]
55- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Şüphesiz Hacer'ül Esvet adlı kabenin taşı,  kıyamet günü mahşer meydanına gelirken, her şeyi görecek iki gözü ve konuşacak bir dili olacaktır. Onu elleyen her hacının lehinde şahitlik yapacaktır.”[33]

“Ya benzini solduran nedir?” İblis:
“İslâm cemâatinin tâat ve ibâdetinde birbirleriyle yardımlaşmasıdır. Şayet isyanda birbirlerine yardım etselerdi  ben sevinirdim, dedi.” O zât:
“Ya seni çökertip böyle belini kıran nedir?” İblis:
“Kulun, "Allah’ım! Senden hüsn-i hatime temenni ederim. (Son nefesimde îmân-ı kâmil ile dünyâdan ayrılmak isterim)  diye yalvarması. Ben de vay bana, ben bunu nasıl acaba düşürüp amelini kendisine beğendireceğim derim. Ve benim bu şekil çalışacağımı anlayacağımdan korkarım da ondan,” dedi.[34]

56- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Eğer Hacer'ül Esvet, cahiliyet devrindeki müşriklerin kirleri kirletmemiş olsaydı, onu hastalığı bulunanlardan her hangi birisi ellediği anda mutlaka şifa bulurdu. Yeryüzüne ondan başka cennetten getirilmiş hiç bir mevcut yoktur.”[35]
57- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Bu kabe'de hac ibadeti yacuc macuc denilen komünist milletleri türedikten sonra bile devam edecektir.”[36]         
58- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“İhrama giren bir kadın yalnız ellerini ve yüzünü açabilir. Bunun dışında hiç bir uzvunu açamaz.”[37]                          
59- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Kadınlar (Hac ihramından çıkmak için) yalnız saçlarının uçlarından aldırırlardı.  (erkekler gibi tıraş olamazlar.)”[38]
60- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Kim sabahleyin güneş batıncaya kadar ihramda kalarak telbiye duasını okursa, güneş onu günahı ile batar,  anasından doğduğu gibi günahsız olarak evine döner.”[39]
61- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Sevgili peygamberimiz (s.a.s.) safa ile mervanın arasında sai ibadetini yaparken başladığı safadan biz de başlayacağız.”[40]
62- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“(Mekke'nin haram bölgesinde) öldürülmesi haram olan hayvanların dışında kalanlardan biride yılandır. Çünkü ) yılan, akrap, fare ve karga fasık ve zararlıdırlar. Saygı değer değillerdir.”[41]
63- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Mekke'nin hakem bölgesinde öldürülmesi caiz olduğu için onun dışında da öldürülmesi caiz olan beş hayvan vardır.
a) Akrep,
b) Yılan,
c) Fare,
d) Kuduz köpek, 
e) Kartal.”[42]

Haccın Ne Zaman Farz Olduğu


Cenab-ı Allah, haccı, Hicret'in dokuzuncu yılında Ömür boyunca bir köre ve hemen geciktirmeksizin  (yapılmak üzere)  farz kılmıştır.[43]

64- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Yeryüzünde en fazla bulunan su,  zemzem suyudur. Çünkü zemzem suyunda,  (insanın karnını) doyuran bir gıda vardır. Aynı zamanda da hastalıkların şifasıdır. Yeryüzünde suların en kötüsü berehut vadisinde bulunan bir sudur. Tıpkı bir çekirge ayağına benzer. Sabahleyin görünür,  akşamleyin kaybolur.”[44]
65- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Kervan kafilelerin konakladıkları en hayırlı yer, meccidin ile kabedir.”[45]
66- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Kişinin içinde bulunurken öldüğü en faydalı durum, hacdan dönerken ve  Ramazan orucunda iftarını açarken öldüğü durumdur.”[46]
67- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“(Ayeti celilede hacılar için yasaklanmış bulunan üç şey vardır)
a) Refes. Cinsiyette bulunmak ve cinsiyet hakkında bahsetmek
b) Fusuk. Kişinin işlediği herhangi bir günah,
c) Cidal. Kişinin kendi arkadaşıyla yaptığı kalp kırıcı olan münakaşalar”[47]
68- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Hacer'ül esvet ile İbrahim peygamberin dikildiği makam taşı cennetin yakut taşlarındandır.”[48]
69- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Hacer'ül Esvet, yemani dayıyla tanınan duvarın ruknundadır.”[49]

Hükmü Ve Farz Oluşunun Delili


Hac, İslâmın üzerine kurulduğu beş rükünden (esastan) biridir. Ömür boyunca bir kere yapılacak bir farzdır. Farzlığı, Kur'an-ı Kerim'le sabittir. Delili de, Cenab-ı Allah'ın (şu) âyet-i celîlesidir.
“Velillahi  âlennası hiccul beyt menisteta'a ileyhi sebila)”[50]
Meali: “yoluna gücü yetenlerin Beytüllah'i ziyaret etmeleri Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.”
Haccın farzlığı şu hadisle de sabittir: “Ey insanlar, hac (Beytullah-ı ziyaret etmek) size farz kılınmıştır. Hac ediniz.” (Ayrıca haccın) farz olduğu hususunda bütün müslüman (âlim ve ileri gelenleri) de fikir birliğine varmışlardır. O halde hac (hem âyet, hem hadîs, hem de müslümanların fikir birliği ile sabit olmuş)  sağlam bir farzdır, inkâr eden kâfir olur.[51]

70-  Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Zemzem suyu, bir gıda maddesi sayıldığı gibi, hastalıklara karşı da bir devadır. Ayların efendisi Ramazan ayıdır.  Saygıdeğer bakımdan ise en büyüğü Zülhecci ayıdır."[52]                                                           
71- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Etek kısmına ait ihram örtüsünü bulamayan bir hacı, don giyebilir. Ayakkabı bulamayan da mest giyebilir.”[53]                                     
72- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“(Mekke'nin haram bölgesinde bulunan) sırtlanları öldürmenin cezası bir koç kurban etmektir.”[54]                                                            
73- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Sırtlan bir av hayvanıdır. Öldürmenin cezası bir koçtur.”[55]        
74- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Kabeyi tavaf etmen ( her ikisi için niyet edip ihrama girmen) hac ve ömre ibadetleri için yeterlidir.”[56]                                                
75- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Hacı olan bir kimse giderken de dönerken de Allah'ın himayesi altındadır. Hacı ile gazi Allah'ın askerleridir.  Çünkü onlar Allahı çağırdıklarında, Allah hemen onlara cevap verir. Mağrifetini dilediklerinde,  Hz.Allah hemen onların günahlarını affeder.”[57]                
   

Haccın Hikmetleri


1. Hac, parlak bir (İslâm) geçmişini hatırlatır, dinî şuuru uyandırır. Çünkü (hac mevsiminde) müslümanlar, mukaddes (kutsal) yerleri (bir, bir) görürler, insanlar için yapılan ilk ve eski evi Beytüllahı, (Kabe'yi) tavaf ederler ve İbrahim Peygamber -Allah'ın salât ve selâmı onun üzerine olsun- zamanında (Arap Yarımadasındaki) en eski (hak) dinin doğuş ve gelişmesini hatırlarlar. (Müslüman hacılar aynı zamanda Peygamberimizin -Allah'ın salât ve selâmı onun üzerine olsun- onun ve İslâm’ın şanını yücelten kahraman (fedakâr) sahabilerinin (küfre kargı mücadele ile dopdolu ömürlerini geçirdikleri) yerleri (ve edebî istirahatgâhlarını) da görürler. Ve bu suretle himmet ve gayretleri coşup şuurları alevlenerek İslama hizmet etmek ve (onun sisler altında kalan) şanlı  mazisini diriltmek uğruna (o ilk büyük İslâm mücahitlerinin) olağanüstü (harikulade) çalışmaları gibi güçlüklerine, vatan ve aileden uzak kalmaya katlanarak, dünya ziynet ve güzelliklerin den uzak kalıp eşsiz çalışmalarını gözleriyle görürler.[58]

78- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Binerek hac ibadetini ifa eden hacının altındaki bineğin indirip kaldırarak attığı her adımına karşılık bir sevap vardır. Yaya giden bir hacının ise kaldırarak indirdiği her adımına karşılık yetmiş sevap vardır.”[59]
79- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Aybaşında veya nifazta bulunan kadınlar, ihrama girecek yere geldikleri zaman, gusül ettikten sonra ihrama girip, bütün hac ibadetlerini ifa edebilirler. Fakat kabeye tavaf etmeyi (ve namaz kılmayı) ertelerler.  Temizlendikten sonra gusül edip bu iki ibadeti kaza ederler.”[60]
80- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Hac, Allah için yapılan öylesine değerli bir ibadettir ki, o yolda harcanan malların karşılığı 700 kat olarak yükselir.”[61]      
81- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Hac ibadetinin makbule geçmesi arafeye bağlıdır. O halde zülhicce ayının 10.  bayram gecesi, şafaktan evvel arafe dağına gidip de vakfe ibadetine yetişen bir kimse, hacca yetişmiş olur.  Minada en çok bekleme müddeti üç gündür.  Öyleyse acele olarak işini iki gün içinde bitirerek dönen bir kimse için günah olmadığı gibi, gününü  tamamlayan bir kimse için de günah yoktur.”[62]
82-  Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Şüphesiz, Hz. Allah Kabe'nin etrafında tavaf eden imanlı hacılarla iftihar eder.”[63]
83- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Şüphesiz Hz. Allah (c.c.) arafe gecesi,  arafe dağında bulunan hacıların faziletlerini meleklere açıklarken şöyle buyuruyor:
"Ey meleklerim. (sırf benim rızam için) tozlu ve perişan kıyafetiyle yorgunluk içersinde arafe dağına gelen hacı olan kullarıma, dikkatle bakınız ve ibret alınız.”[64]

2. Hac, hem günahlardan temizlenmeye, hem de Allah'ın rahmet ve bereketinin kulların üzerine saçılmasına vesiledir. Çünkü (bazı İslâm büyükleri tarafından) denildiğine göre:
“Öyle günahlar vardır ki, onları Arafat'ta duruş ibadeti   (vakfe)   yapmaktan başka hiç bir ibadet affettiremez.”  Peygamber Efendimiz  (s.a.s.), 
“Kim hac esnasında söz ağızdan çıkarmadan, başka günah da işlemeden hac ibadetini ye getirirse, annesinden doğduğu günkü gibi  (bütün günahlardan tertemiz) olur.” buyurmuştur.[65]

84- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Şüphesiz İblis, şeytanların başkanı ve azgınıdır. Şeytanları huzuruna çağırarak hacı (ve Allah yolunda cihat edip ) savaşan müminler için şöyle emir eder. " Ne yaparsanız yapın,  bunları doğru yoldan saptırın."[66]           
85- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Ey müminler. Mekke'ye doğru hac ibadetini yapmak için acele ediniz.  Çünkü hiç biriniz hastalık, ihtiyarlık ve ihtiyaç gibi ne gibi engellerle karşılaşacağını (dolayısıyla da kutsal ibadetten mahrum kalacağını ) kestiremez.”[67]                                                                         
86- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Yemani adlı duvarın üstünde Hz. Allah sema ile yeri yarattığı andan beri bir melek bulunur.  Öyleyse o duvarın yanından geçerken şöyle dua ediniz: "El Allah'ım dünyada iyilik, ahirette de iyilik ile dolu bir saadeti bize bağışla." Böyle dediğiniz takdirde o melekte, amin, der.)”[68]                                                                                   
87- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Ramazan'da yapılan bir ömre ibadeti,  sevap bakımından hac ibadetine eşittir.”[69]                                                             
88- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Ramazanda yapılan bir ömre ibadeti benimle birlikte (başka birisinin yaptığı) hac ibadetine sevap bakımından eşittir.”[70]      

3. Hac, İslâm ülkelerinin çeşitli sanatlarını tanıtan milletlerarası bir sergi,  (bir fuar)  ticaret için canlı bir pazardır
Hacda mukaddes yerler halkının sağladığı büyük faydalar yanında uzak İslâm ülkelerinden Kabe'ye gelenlerin (de) birçok iktisadî menfaatleri vardır. Çünkü (hac mevsimindeki) bu büyük canlılık (ve hareketlilik halkın) bu beldelerde oturmalarına ve onları bayındır (mamur) hale getirmelerine, oralarda namaz kılmalarına, verdiği nimetlerinden dolayı belli günlerde (hac mevsimindeki) Allah'ın adını anmalarına (O'na şükretmelerine)   yardımcı olmaktır.  Bu  (faydalar) da  (büyük)   atamız İbrahim   (Peygamber)in; -Allah'ın selâmı onun üzerine olsun-[71]

89- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Tek bir ömre ibadeti diğer bir ömre ibadetine kadar, o aradan geçen günahların kefaretidir. Makbule geçen bir hac ibadetinin karşılığı cennettir.”[72]
90- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Dikkatli olun. Sizi (ölüm gibi) meşaketin bulunmadığı bir cihaddan haberdar edeyim mi? "Allah'ın evi olan Kabe'yi ziyaret ederek hac ibadetini yerine getirmektir."[73]                 
91- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“İki ömre ibadeti, aralarında yapılan her türlü günahların kefaretidir. Hac ibadetinin karşılığı da ancak cennettir. Hacının hac esnasında çektiği teşbihler, okuduğu tehliller, söylediği tekbirlerin karşılığı olarak kendisine cennete kavuşacağına, cehennemden de azad edileceğine dair müjde verilir.”[74]
92- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Kabeyi tavaf etmek, safa ile Merva’nın arasında koşmak ve çukurlara taşa etmek gibi hareketlerin meşru olmasından gaye,  saygı etmek değil, belki Allah'ı anmak ve O'na ibadet etmek için yapılır.”[75]
93- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Kabe'ye niçin atik (azatlık) ismi verilmiştir. Bunun sebebi Yücelerin Yücesi olan Hz. Allah'ın onu (küfür kirleriyle kirlenmiş ) zalimlerden azat ettiği içindir. Bundan dolayı bu ana kadar hiç bir zalim ve şımarık olan ( devlet adamı ) oraya musallat olup da gelip gelmemiştir.”[76]                                                   
94- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Kabe'nin etrafında yapılan tevaflar, namaz gibidir. Fakat aralarında şu farklar vardır: Tavafta konuşabilirsiniz.   ( Fakat namaz da konuşamazsınız.) Tavafta konuşmak isteyen bir kimse (dünya hakkında değil ) ancak dine ait olan faydalı şeyler konuşabilir.[77]
95- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Kabe'ye yapılan tavaf tıpkı namaz gibidir. Fakat Hz. Allah tavafta konuşmayı mubah kılmıştır.  Bu yüzden konuşmak isteyen bir, kimse, ancak faydalı şeyler hakkında konuşabilir.”[78]
97- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Arafe dağının her yanı vakfe ibadetinin yapılacağı bir yerdir Yalnız urdane denilen bir mevki bu hükmün dışındadır. Müzdelifenin her yanı vakfe ibadetinin yapılacağı bir yerdir. Fakat muhassır denilen mevki bu hükmün dışındadır. Münanın her yanı kurban kesilmeye yetkili bir yerdir.”[79]                             .                                              
98- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Kabe'yi tavaf ederek yedi kere etrafında tavaf eden ve iki rekat namaz kılan bir kimse, bir köle azad etmiş sayılır.”[80]
99- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Kabe'yi ziyaret ederek elle kere tavaf eden bir kimse, anasından doğduğu gibi bütün günahlarından arınmış olur”.[81]                         
100- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Sevgili peygamberimiz (s.a.s.) hac ile ömre ibadetinin bir arada yapılmasını nehiy etmiştir.”[82]                                                   
101- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“En iyi haç,  malını hac esnasında iken harcamak ve tatlı sözler söylemektir.”[83]                                                                             
102- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Kim mescid-i aksad'da hac ve umre ihramına girip hac ibadetini yaparsa, anasından doğduğu gibi, her türlü günahlarından arınmış olur.”[84]
103- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Kim dört geceyi ibadetle geçirirse cennete girmeyi hak etmiş olur                                                                                              
a) Terviye,  Zülhicee ayının 8. gecesidir.                                
b) Arefe,  Zülhicee ayının 9. gecesidir.                                     
c) Kurban bayramının gecesi,                                                   
d) Ramazan bayramının gecesi.” [85]                                                 
104- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Maddi durumu iyi olup hac ibadetini yapmak isteyen bir kimse acele etsin.  Çünkü hasta olunabilir. Herhangi bir ihtiyaçla karşılanabilir.”[86]                                                                                                

“Allahımız, ben evlâdımın bir kısmını, namazlarım kılabilsinler diye Senin evi  (Kabe) nin yanında mahsul vermeyen bir vadiye (Mekke'ye)  yerleştirdim. Allah’ımız, bir kısım insanların kalplerini oraya yönelt ve onlara bazı meyveler ihsan et ki, (Sana) şükretsinler” şeklindeki duasının Cenab-ı Allah tarafından kabulünün sonucudur.
4. Hac, hayat okulu, (müslümanlar arasında) yardımlaşma ve bilgi (alış-verişine vesile olan bir) yolculuktur. Kişi, hac yolculuğu (esnası) nda birçok ülkeler, çeşitli milletler görür, onların âdet ve yaşayış tarzlarını yakından müşahede eder, kültür ve hayat tecrübelerini arttıran birçok yeni bilgiler sağlar. Aynı zamanda, din kardeşlerinin muhtaç oldukları hususları öğrenir, gayelerinin gerçekleşmesi ve dileklerinin yerine gelmesi için onlara yardımcı olur. Bunda da bütün müslümanlar arasında  (büyük) bir yardımlaşma faydası vardır.
5. Hac, ancak kuvvetli irade sahibi, Allah'ın tevfik, yardım ve kolaylıklar ihsan ediciliğine inanıp sığınan kimseler için başarılabilecek zor, meşakkatli bir ibadettir. Hac, bu meşakkatlimi sayesinde hacmin ahlâkını yumuşatıp güzelleştirir, sertliğini giderir, ona basit şekilde (kıt imkânlarla yaşamayı, alçakgönüllülüğü öğretir, ona sabırlı olmaya, zorluklara katlanmaya alışıktır.
6. Hac, fakir, zengin, rütbeli rütbesiz farkı gözetmeksizin müslümanlar arasında gerçek eşitlik ve kardeşliğin aynasıdır. Çünkü bütün hacılar, dünyadan ve onun süslerinden soyunur, hepsi tek model ve birbirinin benzeri olan kıyafetlere bürünür, hepsi aynı sesle seslenir, (aynı şeyleri söyler) ve hepsi tek kişinin ki imiş gibi, aynı duygularla çarpan,  tertemiz bir kalple tek bir Allah'a yalvarır. Hiç kimse, kendini dünyaya ait mevkii ve varlığı yüzünden öbüründen üstün görmez. Ancak takvaca olan farklarına dayanarak, bazılarını diğerlerinden üstün görürler. Çünkü (Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi), “Arab’ın Arap olmayana ancak takva sayesinde bir üstünlüğü olabilir.”
Muhakkak ki bu hususî tek model ihram elbisesi, bütün müslümanlar arasında gerçek bir eşitliğe işaret etmekte olduğu gibi, aynı zamanda insanoğluna bu dünyadan ve onun güzelliklerinden ayrılıp öbür dünyaya yöneldiği ilk durumu (merhaleyi) da hatırlatır. Çünkü kişi, bu dünyadan hac elbisesine (çok) benzeyen (bir) kefenle ayrılmaktadır. Bu ( hal) da kişiyi âhiret İçin iyi ameller yapıp, azık hazırlamaya teşvik eder. (Âyet-i Celîle'de buyurulduğu gibi), “Öbür dünya için azık hazırlayın, azıkların en hayırlısı (ise), takva (Allah korkusu) dur.”
7. Hac,  devletlerarası bir kongre, müslüman milletlerini bir araya getiren bir toplantıdır. O, büyük İslâm camiası binasının temel taşlarından biridir. Çünkü hacda çeşitli İslam ülkelerinden her yer ve taraftan gelen milyonlarca kişi (ortak) menfaatlerini görmek ve belli günlerde (hac mevsiminde) Allah'ın adını anmak için toplanır. İslâmiyet, onların kalplerini birleştirmiş, fikirlerini (birbirine) yaklaştırmıştır. Peygamber Efendimizin, “Müminler, birbirine karşı, taşları birbirini destekleyen bir duvar gibidir” hadîsi gereğince, hacılar, hac ibadetini yerine getirmek maksadiyle bir araya geldikleri zaman tanışırlar, sevişirler, birleşirler, müşküllerini çözmek, sözlerini bir etmek, diğer milletlere karşı tek bir saf halinde durmak için birbirlerine yardım ederler. Bu surette ele (milletlerarası görüşmelerde müslümanların) fikir ve teklifleri üstün gelir. Dikkat edelim ki, bugün biz insanlığı, devletlerarası uyuşmazlık (anlaşmazlık) ve müşküllerin çözümünde, (menfaatleri birbirine) zıt, başka başka halk ve milletlerin görüş tarzlarını birbirine yaklaştırmakta kongre ve toplantıların faydasını kavramış görüyoruz, İslâmlığın bundan on dört asır önce bilip geride bıraktığı kongre, ve toplantılarının faydalarını, insanlık âleminin ancak bugün farkına varabilmiş olması, İslâmiyete şeref ve iftihar bakımından kâfidir.
8. Şu âyet-i celîlede açıklandığı gibi,  “Cenab-ı Allah Kabe'yi, O beyt-i  haramı  insanlar için geçim kaynağı  kıldığı gibi)   aynı zamanda sevap kazanma ve  emniyette  bulunulacak bir yer kıldı!  Allah-ü Teâlâ buyuruyor ki:  “Ve o vakti hatırlayınız ki, biz Beyt-i Şerifi  (Kabe'yi) insanlar için sevap kazanma ve sığınma yeri kıldık.”    Harem-i Şerifte yalnız insanlar değil, hayvanlar bile emniyet (güvenlik ve huzur) bulurlar. Bu bakımdan dünyada Harem-i Şerife denk gelebilecek başka hiç bir yer yoktur. Rivayet edildiğine göre, Hattapoğlu Hazret-i Ömer: “Kabe'de babam Hattab'ın katilini elime geçirsem, oradan çıkıncaya kadar ona dokunmam.”  demiştir.
9. Hac, Cenab-ı Allah'ın insanlara verdiği nimetlere   (karşı bir) şükürdür. Çünkü Cenab-ı Allah, insanlara vücut sağlığı, hastalıklardan selâmet, zarurî ihtiyaçlarının üstünde bol mal ve daha sayılmayacak birçok nimetler vermiştir, öyle olunca kişinin, Cenab-ı Allah'ın evini  (Kabe'yi)  ziyaret edip, verdiği bu büyük nimetlere karşı gerekli şükrü yerine getirmesi borcudur. O halde hac, ömür boyunca bir defa yapılan bir ibadettir.[87]

105- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Hac ile umreyi bir arada yapmak isteyen bir hacı için tek bir tavaf yeterlidir.”[88]
106- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Hac ihramına girmiş olan bir kadının yüzünü kapatmasına ve ellerine eldiven geçirmesine lüzum yoktur.”[89]
107- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Medine-i Münevvere harem ve saygı değer bir bölge,  sığınmak için de güvenilir bir yerdir.”[90]
108- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Medine-i Münevvere, İslam kubbesi iman ülkesi iyiliklerin evi, hicret toprağı, helal ve haram hükümlerini getiren ayetlerin indiği bir ana merkezidir.”[91]
109- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Takvalık ve iyilik üzerine temelleri atılmış olan bir mescid. Benim, ( Kur'an’ın indiği Medine-i Münevverede ki ) mescidimdir.”[92]

KONU: HAYVANLARI AVLAMAK VE BOĞAZLAMAK


1- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Gebe bir hayvanı boğazlamak, karnında bulunan yavrusu için de boğazlanmadır. ( Mesela gebe olan bir koyun kesilip öldükten sonra karnından çıkarılan yavrusu da kesilmeden yenilebilinir. Fakat annesi ölmeden önce çıkarılan bir yavrunun eti, kesilmeden yenilemez).”[93]
2- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Allah'ın isminin anılması halinde,  dilediği her aletle hayvanı kesip kanını akıtabilirsin.  (Fakat dış, tırnak, kemik ve sivri ağaçlarla kesilmesi bu hükmün dışındadır.”[94]
3- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Allah'ın ismini andıktan sonra (diş, tırnak, kemik ve sivriltilmiş ağaç parçaları müstesna olmak üzere) dilediğin her aletle hayvanı kesip kanını akıtabilirsin.”[95]
4- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Boğazlanmış olan devenin karnında ( ölü olarak ) çıkan yavrusunun etinden yiyebilirsin.”[96]
5- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Attığın okla vurduğun av hayvanı gözlerin önünde öldüğü takdirde etinden yiyebilirsin.”[97]
6- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Görmediğin bir yere gidip ölen hayvanın etinden yeme.(çünkü, ne sebeple öldürüldüğü belli değildir.)”[98]
7- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Okunla vurarak, yanında ölen hayvanın etinden yiyebilirsin.”[99]

KONU: AKİKA KURBANI


1- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Yeni doğan çocuk ( şeytanın etkisi altından ) ancak akika kurbanını kesmekle kurtulabilir.  Öyleyse onun için kurban kesip ve şeytanın eziyetinden kurtarın. Buna aynı zamanda şükran kurbanı da denilir.”[100] 
2- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Yeni doğan çocuğun ( şeytanın etkisi altından ) kurtulması akika kurbanına bağlıdır. Akika kurbanı, doğan çocuğun yedinci günü tamamlanınca kesilir. İsim verilir, başı tıraş edilir. Sevgili peygamberimiz (s.a.s.) ölmeden evvel hayvanın kellesinin vücudundan koparılıp ayrılmasını yasak kılmıştır.”[101]

1. Yeni doğan çocuğun başında bulunan ana tüyüne “akika” denir. Böyle bir çocuk için, şükran  ifadesi olarak kesilen kurbana daakika kurbanı” adı verilmiştir.
Akika, bizce menduptur. Şafii, hambeli ve maliklere göre ise sünnettir. Zahiriyyeye göre de vaciptir.
2. Akika kurbanı, çocuğun doğduğu günden, baliğ olacağı güne kadar kesilebilir. Fakat doğumunun yedinci gününde kesilmesi daha iyidir.
3. Kurban, olabilen her koyun akika içinde kesilebilir. Oğlan çocuğu için kesilebileceği gibi kız çocuğu için de kesilebilir. Her birisi için bir koyun kesmek yeterlidir (Oğlan çocuğu için iki koyun kesilmelidir diyenler de vardır.)
4. Akikanın kemikleri, çocuğun sıhhat ve selâmetine alâmet olması için kırılmayıp, eklemlerden ayrılır ve öylece pişirilir. Bu müstahaptır. Bir görüşe göre çocuğun alçak gönüllülüğüne, kibirlenmesine ve ihtirastan    temizlenmesine alâmet olması için kemiklerin kırılması müstehaptır.
5. Akikanın etinden kesen yiyebildiği gibi başkalarına da yedirebilir ve sadaka edebilir.[102]

3- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Doğan çocuk erkekse,  iki kurban kızsa,  bir kurban kesilir.”[103]
4- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Doğan çocuk erkekse eşit olarak iki tane kurban kesilir.”[104]
5- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Doğan çocuk erkekse iki koyun,  kız ise bir koyun kurban olarak kesilir. Bu koyunlar, ister erkek olsun, ister dişi olsunlar.”[105]

KONU: NİKAH KIYMAK


1- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Evlendirmek istediğiniz kadınlarla damsınız. Evlenmek için müsaadesi istenilen kadın dulsa, izni açık sözle olur. Bakire ise, sukutu yeterlidir.”[106]
2- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Tarlanız olan hanımlarınıza dilediğiniz taraftan, fakat genellikle ön yolunu kullanmak şartıyla yanaşabilirsiniz. Yediğinizden yedirebilir, giydiğinizden de giydirebilirsiniz.  Emriniz dışına çıkan hanımınızı ( yola getirmek ve tehdid etmek gayesiyle ) kötü söz söyleyip yüzüne vurmayınız.” [107]

Hadisin sebebi; adamın biri sevgili peygamberimizin huzuruna gelerek,
"Hanımlarımızın bizim olduğunu biliyoruz. Bize yanaşma yollarını öğretir misiniz?" Bunun üzerine sevgili peygamberimiz;  
"Kadınlar kocalarına karşı birer tarla gibidirler. Ama tohum ziyan etmeyecek yerini kullanmak, yani arka yönünü değil, ön yolunu kullanmak şartıyla işe başlayabilirsiniz. Çünkü ön yolu çocuğu geliştirme yeridir. Kocaların hanımlarına yedirmek, içirmek, giydirmek ve diliyle eziyet verip dövmemek gerekir. Dövülmek bir hadise oluyorsa, yüzüne değil, başka yerlerine vurabilirler. Fakat kör etmek, kırmak gibi herhangi bir yerini sakatlamak haraketlerinde bulunmamalıdır.”[108]

Nikâh


3- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Şüphesiz Hz. Allah (c.c) her nesilden (kız, anne, teyze, halâ, nine gibi ) yakın akrabalarıyla erkeğin nikah kayıp evlenmesini haram kıldığı gibi,  sütten de aynı kimsenin evlenmesini haram kılmıştır.”[109]
4- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Sevgili peygamberimiz ( bir ay gibi ) muayyen bir vakit için nikahlanmayı yasak kılmıştır.”[110]
5- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“(Allah'ın nezdinde ) helallerin en çirkini,  sebepsiz yere kadın boşamaktır.”[111]
6- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Biriniz ailesinin yatağına girerken, örtüsüz ve açık olarak iki merkebin birbirlerine yanaştığı gibi, yanaşmasın.”[112]                           
7- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Biriniz hanımına yanaşmak istediği zaman, tandırda ekmek pişirmek gibi, önemli bir işi olsa bile, yine yanaşsın. (Çünkü bunun aksinde herhangi bir şey olabilir.)”[113]                                                    
8- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“(Arzu eden ) kocasının yatağını terk eden bir kadına, melekler sabaha kadar lanet eder.”[114]
9- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Biriniz, hanımına yanaşmak istediği zaman, isteyerek yanaşsın, kadının arzusunu temin etmeden de yanından ayrılmasın.”[115]
10- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Erkek hanımına su verdiği zaman sevap kazanır.”[116]
11- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Kadın kocasına: " Senden ne hayır gördüm ki,  sanki bana neler yaptın. " derse, bütün işlediği iyi amelleri ( kayıt defterinden ) silinir.”[117]
12- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Evlenmek istediğiniz kadınları,  malınızın en iyisinden mehirlerini vererek kendinize helal ediniz.”[118]
13- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Kadınlarınızı tatlı sözle iyiliğe çağırınız.  Çünkü kadın kaburga kemiği gibi,  eğri tabiatlı olarak yaratılmıştır. ( Onu istediğiniz şekilde doğrultamazsınız.) Doğrultmaya çalışırsanız, onu kırmış (boşamaya yol açmış) olursunuz.   (Tatlı sözle doğru yola çağırmayı.. ) terk ederseniz, Öyle eğri yarım huylu olarak kalır,  O halde    tatlı dille doğru yola ve iyiliklere sokmaya çalışınız.”[119]
14- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Düşmanlarının en kötüsü, yatağında yatan hanımın ile cariyendir. Çünkü dininde samimi olan erkekleri yoldan çıkarmak için şeytanın en sağlam aracı ve ipi kadınlardır. Şeytanlar; tuzağı olarak kadınları, bir ip gibi erkeklerin kafasına geçirir ve böylece tehlikeden tehlikeye sürüklerler.”[120]
15- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Dilersen meniyi ta1 zil edersin.  (Rahmine değil, başka tarafa dökersin.) Fakat kadın için kader yazısında çocuk yapmak yetkisi eğer varsa, muhakkak olacaktır.”[121]
16- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Meniyi ister ta'zil edin, ister etmeyin. Bunun fazla bir etkisi yoktur. Çünkü Allah'ın takdir ettiği bir nesil, kıyamete kadar mutlaka yeryüzüne üreyip gelecektir.”[122]
17- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“(İnsanların arasında) kadınların üzerinde en büyük hak sahibi erkeklerdir.  Erkeklerin üzerinde en büyük hak   sahibi annelerdir.”[123]
18- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Kadınların en değerlisi mesrafı en az olanıdır.”[124]
19- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Kadınların evlenme yetkisi, babasının hakkıdır.  (Kadınların, evlendirme konusunda izin vermeleri ) dulun açık sözüyle, bakirenin ise sükutuyla olur.”[125]
20- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Çirkin bile olsa çocuk doğuran bir kadın, çocuk doğurmayan, güzel bir kadından daha sevimlidir. Çünkü ben, kıyamet günü diğer ümmetlere karşı çokluğumuzla övünürüm.”[126]
21- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Eve uğuru getirecek olan bir kadın, nişanlanırken mehrinde kolaylık gösteren ve erkence gebe olup çocuk doğurandır.”[127]
22- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Musa peygamber namusunu korumak, midesine helal lokmayı koymak için sekiz sene ücretle işçilik yapmıştır.  ( Öyleyse her müslüman, hem kendi ağzına, hem de çoluk ve çocuklarının ağzına helal lokma yedirmek için kibir taslamadan, işlerinin arasında bir   tefrika yapmadan karşılaştığı her işte çalışmalıdır.)”[128]
23- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Nikahsız kadınlarla evleniniz. Kızla erkeğin tarafları rıza gösterdikleri takdirde, az da olsa mehirlerini veriniz.”[129]

Ulu Allah buyuruyor ki:
1. “İçinizdeki bekârları, köle ve cariyelerinizden iyi amel işleyenleri evlendiriniz. Eğer fakir iseler, Allah fazilet ve keremi ile onları zengin eder. Allah'ın lütfü geniştir ve her şeyi bilir. Evlenmeye gücü yetmeyenler Allah onları zengin edinceye kadar namuslu kalsınlar.”[130]

2. “And olsun ki Biz senden önce de Peygamber'ler gönderdik.  Onlara eşler ve evlâtlar verdik.”[131]                                              

24- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Çocuk yapan kızlarla evlenin.  Çünkü ben,  kıyamet günü, şüphesiz sizinle iftihar ederim.”[132]
25- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“(Düğün yaptığınız zaman)  bir koyunla olsa bile,  ziyafet veriniz.”[133]
26- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
Şüphesiz "Ey erkek Hz. Allah, kadını sana ayıp ve kusurlarını örtecek bir elbise kıldığı gibi, seni de ona ( ayıp ve kusurlarını örtecek ) bir elbise gibi kılmıştır." Çünkü benim ailelerim, ( başkalarına yasak olan ) averet yerlerini gördüğü zaman, ben de onların avret yerlerini görebiliyorum.”[134]
27- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Şüphesiz kadın, kaburga kemiği gibi, eğri bir karakterde yaratılmıştır. Sen o kaburgayı düzeltemezsin.  O halde, onunla yaşayabilmen için güzel geçin.”[135]
28- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Şüphesiz kadın, dindarlığı,  zenginliği veya güzelliği için evlenilir. Sen dindar olanını seç ki, perişan ve sefil olmayasın”.[136]
29- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Sülaleden, erkeğe (kızı, annesi, teyzesi gibi) yakın akrabalarıyla evlenmek haram olduğu gibi, ayın süt akrabalarında da haramdır.”[137]
30- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Sürüp giden dedikodular varken,   süt kız kardeşin ile ) nasıl evlenebilirsin?”[138]
31- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Sevgili peygamberimiz kadını evlendirmek isteğinde olduğunda, yanına vararak perde arkasından şöyle seslenirdi: "Kızım, seni falan erkeğe istiyorum. Eğer hoşuna gitmiyorsa, hayır,  diyebilirsin.
Çünkü hiç bir kimse hayır demekten utanmamalıdır. Şayet seviyorsan sukut et.  Zira susman senin için "evet" yerine geçer.”[139]
32- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Sevgili peygamberimiz kendisi için bir kız istediği zaman da, kendisine şöyle derdi: "Şu kadar elbise ve zinetlerim senindir. Ne dersin? "[140]
33- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Allah'ın kendisine dindar bir kadın nasib ettiği bir kimse, dininin yansım muhafaza altına almıştır. Diğer yarısında ise Allah'dan korksun.”[141]
34- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Ben, şayet bir kimsenin başkasına secde etmesini emretseydim. (kocanın kadının üzerindeki hakkının büyüklüğünden dolayı ) kadının kocasına secde etmesini emrederdim.”[142]                       
35- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“(Zina gibi boşanmayı gerektiren hareketlerden dolayı) üç talakla boşanan bir kadın için, (iddetleri sona erinceye kadar ) evvel nafakasının verilmesi gerekli değildir.”[143]                         
36- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Kavminden bir kızla evlenen bir erkek, evinin içersinde hayvanlarının yemini temin eden bir kimse gibidir. (iyi ve kolay bir iş yapmış olur.)”[144]
37- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Kadının doğurduğu çocuk, nikahı bulunan kocasınındır. Nikahı olmadığı halde: "Çocuk benimdir." iddiasında bulunan başka bir erkeğin cezası, evliyse öldürmek, bekar ise, yüz sopa vurmaktır” (Zira, dolayı yollarla zina ettiğini ikrar etmiş olur.)[145]       

Evlilik  


Evlilik nedir ve hangi gayeyi güder? Önce bunun âyet ve hadislerin ışığı altında bir tarifini sunmaya çalışalım. Evlilik hayatı üç büyük hususiyet taşır. Bunlardan ilki, erkeğin kadında maddi ve manevi bakımdan tam bir sükûnet bulmasıdır. Buna aynı ölçüde kadının da muhtaç olduğu unutulmamalıdır. Kadın olsun, erkek olsun, her iki taraf birbirini tamamlar ve birbirlerine huzur ve sükun verirler. İkinci olarak da çiftler arasında sevgi bağları meydana gelir. Ve son olarak iki cins arasındaki şefkat. Bu sonuncu hepsini içine alan bir incelik ve derinliğe sahiptir. Bir âyette erkeklere hitap ederek Ulu Allah şöyle buyurur:
“Kadınlar sizin için, siz de kadınlar için birer elbisesiniz.” Bunun mânâsı açık ve kolaydır.[146]

38- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Çocuk,  cennetin reyhan çiçeğidir.”[147]
39- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Ey erkekler.  Sizlere itaat eden kadınlarınızı dövmeyiniz.”[148]
40- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Şüphesiz Hz. Allah hakkı söylemekten haya edip çekinmez. Zaten hak da bu değil midir? Karılarınıza arka yoldan yanaşmayınız. Çünkü her canlı varlık böyle yapanlara lanet eder.”[149]                           
41- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Şüphesiz hanımlarına karşı, erkeğin kalbinde beslenen öylesine bir sevgi vardır ki, bu sevgi, diğer hiç bir varlıklarda yoktur.”[150]   
42- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Sevgili peygamberimiz kadınla ilgisini keserek bir kenara çekilmeyi şiddetle yasaklardı.(Çünkü bu, hristiyanlara ait bir gelenektir,)”[151]
43- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Dul bir kadının üzerinde (baba gibi) velinin kendisinden izini almadan, evlenmek yetkisi yoktur. Kızın durumu yetim olsun veya olmasın, evlendirmek konusunda müsaadesi istenilir. Buna karşılık susması, izin vermesi demektir. Fakat babası, kızdan hiç bir izin istemeden de evlendirebilir. Çünkü babası kızı için daha iyi düşünebilir.”[152]                                                                                        
44- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Kadın, kocasından izin almadan hiç bir kimseyi evine girmesine müsaade edemez. Sünnet namazını kılmak için kocasından müsaade almadan yatağından kalkamaz.”[153]
45- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Velinin izni olmadan kızın yaptığı nikah caiz değildir.”[154]
46- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Velisiz ve şahidsiz olarak kıyılan her türlü nikah fasıktır.”[155]
47- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Ey erkekler, ihtiyar ve kısır kadınlarla evlenmeyiniz. Çünkü ben, diğer ümmetlere karşı çokluğunuzla iftihar ederim”.[156]               
48- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Bir defacık çocuğunu başka bir kadından süt emmesi,  evlenmesine engel değildir.  (Bu hadis,  şafi mezhebine ait bir delildir. Zira henefi mezhebine göre yalnız bir kerecik olsa bile çocuğun süt emmesi kardeşile evlenmesine engel olur. Şafiye göre de ancak bu süt emme, beş kere vuku bulursa,  evlenmek için engelleme hükmünü gerektirir.)”[157]      
49- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Çocuk yapan kızlarla evleniniz.  Zira ben kıyamet günü, diğer ümmetlere karşı çokluğunuzla övünürüm.”[158]
50- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Evleniniz. Fakat boşanmayınız. Çünkü Hz. Allah (çok evlenip, sonradan boşamak suretiyle ) zevklerini sağlayan erkek ve kadınları sevmez.”[159]
51- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Velisinin iznini almadan evlenen kadının nihahı batıldır. Buna rağmen cinsi temasta bulunan erkeğin,  kızın namusuna karşı mehrini vermesi gerekir. (Ve sonradan birbirlerinden ayrılırlar.)”[160]
52- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Kızın evlenme hususunda fikir birliğine varmayan, aynı seviyede-bir kaç veli münakaşa ettikleri takdirde,  kızın velisi hakim olacaktır”.[161]
53- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Zinadan doğan çocuğunu,  kocasına isnad eden bir kadın, Allah ile hiç bir ilgisi kalmayacaktır. Hz. Allah da onu cennetine koymayacaktır. Karısından doğan çocuğunu kendisinden olduğunu bildiği halde, benden değil diye inkar etmeye kalkışan koca ile Allah'ın rahmeti arasına bir perde girer. Ve Hz. Allah kıyamet günü, mahşerde gelmiş ve gelecek bütün insanların huzurunda onu rezil eder.
Evli çiftler birbirine örtü vazifesi görmekle cinsi arzularının açığa çıkıp kötü yollara düğmesini önlemek ve çiftlerden her birinin diğerine muhtaç olmasından dolayı birbirlerini tamamlamak mânâsı taşır. Nitekim, “şüphe yok ki damlar erkeklerin dengi, benzeri ve tara bir esidir” diyen peygamber sözü de erkekle kadının birbirlerini tamamlayan unsurlar olduğunu ifade etmiyor mu? Demek ki insan tek başına eksiktir. Evlenerek kendisini tamamlaması gerekir. Bu bakımdan da evlenmek hayatın kaçınılmaz tabiî şartlarından olmaktadır.”[162]
54- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Kocası kendisinden memnun olduğu bir halde ölen bir kadın mutlaka cennete gerecektir.”[163]
55- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Kocasından izin almadan nafile (sünnet) orucunu tutan ve kocası yatağına girmek istediği halde, buna engel olmaya çalışan bir kadın için, üç büyük günah yazılır.”[164]
56- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Esaleti temiz olan evin kızlarıyla evlenin. Çünkü doğacak olan çocuk, daha ziyade annesinin akrabalarına benzer”.[165]
57- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“(İffetli olmak ve iyi bir çocuğunu dünyaya gelmesi niyetiyle..) evleniniz. (Çünkü bu gaye ile evlendiğiniz ) karınız eve gelirken beraberinde bol bir rızıkla gelir.”[166]
58- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Bakire kızlarla evleniniz. Çünkü ağızlarının kokusu tatlı ve temiz, rahimleri sağlam, aynı zamanda da az nafakaya razı olurlar.”[167]
59- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Kadınların en iyisi,  iffetli,  kocasına düşkün ve namusunu koruyandır.”[168]
60- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“En kötüleriniz sebepsiz olarak evlenmeyenlerdir. Evlenmelerin kıldıkları iki rekatlık namaz, evlenmeyenlerin kıldıkları 70 rekat namazdan daha üstündür.”[169]

İyi bir zevcenin vasıfları:
 Evlenmek ve bir yuva kurmak her genç için tabiî ve medenî bir ihtiyaç olmakla beraber, aynı zamanda dinî bir vazifedir. Önemli bir özrü olmadan bu vazifeden kaçınmak, sevgili Peygamberimizin (s.a.s.)  sünnetine karşı gelmek olur. Bir insan için hayatının en önemli dönüm noktalarından biri olan evlilik de eşini seçmeyi birtakım tesadüfler veya bazı zorlamalara bırakmamalıdır. Çünkü kurulan yeni yuvanın sağlam, mesud ve uzun ömürlü olmasında ev hanımının inkâr edilmeyecek kadar büyük bir rolü vardır. Bu yüzden insan hayat arkadaşım seçerken bazı hususlara dikkat etmek zorundadır. Her alanda şaşmaz prensipler koyan yüce dinimiz, bu konuda da bizlere ışık tutmakta ve sevgili Peygamberimizin hadis-i şerifleri iyi bir zevcenin vasıflarım bize açık-seçik ortaya koy maktadır.[170]

61- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Güzel fakat çocuk yapmayan kadınlarla evlenmeyiniz. Çocuk yapan kadınları tercih ediniz. Çünkü ben, kıyamet günü, sizinle çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı övünürüm.”[171]
62- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Doğumdan dolayı nikahı haram olan kimseler,  sütten de haramdır.”[172]
63- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Bakireyi tercih ediniz. Çünkü ağızlarının tadı temiz, rahimleri sağlam ve az nafakaya da razı olurlar.”[173]
64- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“(İslam hukukunun birçoklarında kadın ile erkek eşittirler...) Çünkü kadın erkeklerin kardeşidir.”[174]
65- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Kadın ile dört şeyden biri için evlenilir: Malı,  güzelliği,  asaleti ve dindarlığı için. Sen dindar olanını seç ki, perişan ve sefil olmayasın.”[175]
66- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Evleniniz ki,  çoğalabilesiniz.  Çünkü ben,  kıyamet günü diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar ederim.”[176]

Nitekim Peygamberimiz, “Ey Allah'ın resulü!.. Kadınların en hayırlısı hangisidir?” şeklindeki bir soruya verdiği cevap şu oluyor:
“Bakınca kocasını sevindiren, kocasının dediklerine uyan nefsi ve malı konusunda kocasını gücendirecek şekilde reddetmeyen ve oma hiç bir şekilde ihanet etmeyen kadındır.” Bu ve buna benzer birçok hadis-i şerifin ışığı altında dinîmize göre iyi bir zevcenin vasıflarını şöylece sıralayabiliriz:
a) Kadın her şeyden önce aile yuvasının iki temel taşından birisidir. Evde huzur ve sükûn olabilmesi için kadın kocasına karşı derin bir sevgi duymalıdır. Bunun nişanesi olarak ev hanımı daima tatlı sözlü ve güler yüzlü olmalıdır.
Dışarıda hayatın bin bir güçlükleri ile mücadele eden yıpranan ve bunalan erkek, evine gelince daima gülümseyen bir yüz bulmak ve günün yorgunluklarını eşi ve yavruları ile konuşarak gidermek ister. Kocasına karşı her zaman sert ve asık suratlı olan bir kadın, İslâmî Ölçülere göre hareket etmiyor demektir.
b) Yüce Dinimizin esaslarına uygun olarak meydana getirilen aile yuvasında reislik vazifesi erkeğindir. Başta evin hanımı olmak üzere bütün aile fertleri buna uymakla mükelleftirler.[177]

67- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“(Babası olmayan bir kızın kardeş gibi ) iki velinin onu ayrı erkeklerle evlendirdikleri takdirde,  nikahı ilk önce kıyılan erkeğe verilir.”[178]
68- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Nikahı kıyılmadan önce nişanlı bulunan kocasına verilen mehir (ve hediyeler onun olacaktır. Nikahı koyuldıktan sonra akrabaları tarafından getirilen hediyeler, kimin için getirilmişse onun olacaklardır.”[179]
69- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Velisinin izni olmadan evlenen bir kadın, zina etmiş olur. ( Bu hadis şafi mezhebinin delillerinden biridir. Hanefi mezhebine göre erginlik çağına girmiş aklı başında olan bir kadın babasından izin almadan evlenebilir.)”[180]
70- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Takma saç takan bir kadının yaptığı iş haramdır. (Çünkü bu saç, başkalarının aldanmasına sebep olur.)”[181]

Dışarıda çalışarak ailenin geçiminde en büyük payı üzerine alan erkeğin bu durumu gayet normal ve tabiîdir. En küçük canlı birliklerden olan karıncalardan tutun da en büyük imparatorluklara kadar bütün topluluklarda görülen üstün nizam ve ahenk, her varlığın daha büyüğüne olan itaatiyle gerçekleşir. Aynen öylede aile içindeki nizam kocanın emirlerine uymağa bağlıdır. Bu konuda dinimiz o kadar ileri gitmiştir ki, bir kadın kocasının izni olmadan nafile oruç tutamaz ve evine başka birisim dahi alamaz.
c) Peygamberimiz yukarıdaki hadis-i şerifte iyi bir zevcenin vasıflarını sayarken üçüncü olarak kocasının nefsi üzerindeki arzularını reddetmeyen kadınlar şeklinde buyuruyor. Nikâhtaki asıl gaye neslin devamını te'min etmek olmakla beraber, haram yollara sapmadan nefsin tatmini de vardır. Dinimiz yaratılışımızın gereği olarak karşı cinse olan ilgiyi hiçbir zaman inkâr etmez, önemli olan bunu yok etmek değil, meşru yollardan bu ihtiyacı gidermektir. Bunun için de en uygun yol evlenmektir. Evlenince de kadının kocasına karşı direnmesi ve onun arzularını yerine getirmemesi evlilik kaidelerine uymadığı gibi aynı zamanda dinimize göre büyük bir suçtur. Çünkü bu takdirde erkek başka yollara başvurarak doğru yoldan ayrılma ihtimali vardır.
Nitekim Peygamberimiz  (s.a.s.); “Kocası tarafından yatağa davet edildiği halde bu teklifi reddeden kadına bütün melekler sabaha kadar lanet okurlar.” diye buyurmuştur. Buradaki lanetin Allah'ın rahmetinden koyulmak mânasını taşımakla birlikte dünyada da boşanmaya varan bir takını felâketlere çarpmak mânasına da geldiği muhakkaktır.
ç) Adı geçen hadiste iyi bir ev hanımının dördüncü vasfının da malı üzerinde kocasının isteklerini reddetmeyen kadın olduğunu görüyoruz. Hepimiz biliriz ki insan hayatında iyi günler olduğu gibi zaman zaman bazı hastalıklara tutulma ve bir takım büyük felâketlerle karşılaşma ihtimali de vardır. Bu gibi zamanlarda kadın kocasına manen destek olduğu gibi; elindeki bütün maddî imkânları da kullanarak aile yuvasının yıkılmasına ve dağılmasına engel olmağa çalışmalıdır.
Evin geçimini sağlamak erkeğin vazifesidir, diyerek bir köşeye çekilen ve bu acıklı manzaralar karşısında sadece seyirci kalan bir kadın, insanlık vazifesini yapmadığı gibi en büyük dinî bir suç işlemiştir.
d) İyi bir zevcenin diğer bir vasfı da aile içindeki aile sırlarını başkalarına söylememek ve onları yaymamaktır. Bu da aile hayatının huzur ve sükûn içinde sürdürebilmesi için çok önemli bir noktadır. İnsan olarak hepimizin bazı kusur ve eksiklikleri olabilir, bu normaldir. Ama karı-koca arasında gizli kalması gereken bazı hususları bir kaç kadının bir araya toplanıp birbirlerine anlatmaları ve bunu bir eğlence konusu yapmaları çirkin bir davranış olduğu gibi, dinimize göre de büyük bir günah işlemek demektir. Çünkü bu, aile şeref ve itibarına leke düşürmek olur.
e) İyi bir ev hanımında aranması gereken diğer bir vasıf çocuk yapma kabiliyetidir.  Bir gün Peygamberimize   (s.a.s.) biri gelerek:  
“Ey Allah'ın elçisi, güzel ve asil bir kadınlar tanıştım, yalnız çocuk yapmıyor, kısırdır. Onunla evleneyim mi? diye sorunca Peygamberimiz (s.a.s.):
“Hayır, evlenme” diye cevap verdi. Adam aynı soruyu üçüncü defa sorunca Peygamberimiz bu defa şu cevabı verdi:
“Bol çocuk doğurabilecek sevdiğiniz kadınlarla evleniniz, çünkü ben sizin diğer ümmetlerden çok olmanızı isterim.”
f) Kanaatimizce iyi bir ev hanımının en önemli vasıflarından biri de çocuklarını iyi yetiştirmektir. Ayrı bir kitap hacmini dolduracak kadar geniş olan bu konunun bütün yönleriyle burada işlenmesine imkân yoktur. Ancak şu kadarını söyleyelim ki anne bir milletin geleceğinin mimarıdır. Çocuğun yetişmesinde çevrenin, okulun ve daha birçok unsurun rolü olmakla birlikte ilk ve en önemli vazife anneye düşmektedir. Çocuk daha çevreye ve okula mal olmadan, anne ve baba ona her türlü dini bilgi yanında, millî ve ahlâkî duyguları aşılamakla sorumludurlar. Sevgili Peygamberimiz daha önce de birçok yerde geçen şu hadislerinden;
“Hepiniz çobansınız ve maiyetinizden sorumlusunuz” diyerek bu vazifeyi bizlere bildirmiştir. Yine çocuklara verilmesi gereken terbiyenin ne olduğunu Peygamberimizin (s.a.s.) bir başka mübarek süslerinden öğreniyoruz. Peygamberimiz, çocukların terbiyesi konusunda şöyle buyuruyor:
“Çocuklarınızı şu üç huyu aşılayacak şekilde terbiye ediniz: Peygamberini, O'nun ehli beytini sevdiriniz ve Kur'an-i Kerim'i okutunuz. Çünkü Kur'an okuyanlar hiçbir gölgenin bulunmadığı mahşer günü Peygamber ve evliyalarla beraber Allah'ın (rahmet) gölgesinde bulunacaklardır.”
Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Beş vakit namazını kılan, Ramazan orucunu tutan, namusunu koruyan ve kocasını itaat her kadına (mahşer günü) şöyle denilecek; Dilediğin kapıdan Cennete gir.”  Şimdi bu saydığımız vasıflar hangi kadında bulunabilir, diye kafaları kurcalayan bir sorunun ortaya atıldığını kabul ederek buna cevap verelim. Peygamberimiz evlenmek için bir kadında aranacak dört vasıf saymaktadır; ama bunlardan mallısını, soylusunu, güzelliği bir yana iterek bu meziyetlerin en üstününün dindarlık ve namus sağlamlığı olduğunu da belirtiyor. Nitekim şu sözler de Allah Resulü'ne aittir.
“Kadının güzelliğine aldanarak onunla evlenmeyiniz. Çünkü güzellik kadını yoldan çıkararak meşru olmayan münasebetlere sürükleyici bir sebep olabilir. Yine kadının servet ve zenginliğine tama ederek de onunla evlenmeyiniz. Çünkü böyle bir kadın servet ve zenginliği içinde erkeği küçük görerek azabilir. Kadının dine bağlılığı ve namusluluğuna bakarak evleniniz. En sağlam ve doğru yol da budur.”
Sıcak bir aile yuvası kurmak herkesin gayesidir. Zaten ne derece mesud ve istikrarlı bir aile yuvası kurulursa, böylesine ailelerin çoğunluğu teşkil ettiği bir cemiyet geleceğine o derece güvenle bakabilir. Böylesine mesud bir yuvanın temellerini sağlam atabilmek için, yuvanın temel taşlarını teşkil eden erkek ve kadının evlenmeden önce birbirlerini görüp tanımaları gerekir. Evlenmede kadın ve erkeğin her biri eşini seçmekte serbest midir? Bu konuda ayrı ayrı görüşler vardır. İmam-ı Malik ve İmam-ı Şafii'ye göre kadın çoğu zaman hislerinin tesiri altında kaldığından, müstakbel hayat arkadaşını seçmekte serbesttir, izni ve müsaadesi alınmadan evlendirilemez, evlendirildiği takdirde, dilerse nikâhı bozabilir. Bu konuda iki örnek sunabiliriz.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) zamanında sahabelerden Hansa istemeyerek babası tarafından evlendirilmiştir. Dul olan Hansa Peygamberimize başvurarak durumu izah etmiş ve nikâhını bozdurmuştur. Aynı şekilde bekâr olan bir kız da Peygambere (s.a.s.) başvurmuş, Peygamberimiz onu ise nikâhı kabul veya red konusunda serbest bırakmıştır. Demek oluyor ki dinimiz ailenin temel taşlarını teşkil edecek olan eşlerin birbirlerini görüp tanımalarına izin vererek yuvanın sağlam temeller üzerine oturmasını şart koşmuştur. Gerçek de budur. Çünkü bir ömür boyu aynı yastıkta kocayacak olan iki insanın birbirlerini meşru ölçüler içinde görüp tanıması en normal haklarıdır. Fakat bu beraberlik Hiçbir zaman bir-iki seferi geçmemeli sadece bir tanışma mahiyetinde olmalıdır.[182]

Müslüman Olmayan Erkekle Evlenmek


Dinimiz, evlenecek olan çiftlerin birbirini görerek karar vermesine izin vermiştir. Yalnız bunun belirli sınırlar içinde kalması gerektiğini hatırdan çıkarmamak gerekir. Müslüman olan bir kadının, gayri müslim bir erkekle evlenmesine dinimiz izin vermez. Çünkü böylesine bir durumda müslüman olan bir kadın, gayri müslimle evlenerek, İslâmî çevreden çıkmakta ve dinimize ters düşen bir muhite girmektedir. Burada kadının dini, gelenek ve görenekleri, tehlike ile yüz yüze gelmekte ve bu durumda dünyaya gelecek çocukların da İslâm terbiyesinden uzak bir havaya girmeleri söz konusu olmaktadır. Bu, dinimizin yayılma ve insanoğlunu Allah'a vardıran insanca yaşama sistemini getirme siyasetine aykırı düşer.
Şunu bir daha tekrar edelim. İslâmiyette mü'minin her hareketi Allah'a yönelmiştir. Ve Allah'a karşı sorumluluk taşımaktadır. Kur'an evliliği bile “Allah'ın tayin ettiği sınırlar” diye adlandırmaktadır. Bundan anlaşılan mânâ şudur: Mü'min bütün söz ve hareketleriyle İslâmiyete yürekten hizmet eden, daha açıkçası insanları din yoluyla Allah'ın; saadet ülkesine çağıran kimsedir.
Mü'min kadın hiçbir gayri müslim erkek ile evlenemez demiştik. Bunun yanında dıştan müslüman görünüp de söz ve hareketleriyle İslâm inançlarını baltalayan, tek kelimeyle münafık olan erkek ile de evlenemez. Böyle bir evlenme olsa bile buna dinimizce son vermek gerekir. Hattâ nikâhı yapanlar, araya girenler bile uygun bir takım cezalara çarptılırlar.  Çünkü evlenmenin bir gayesi de İslâmiyeti ve imanı daha da güçlendirmektir. Hatta dine bir davettir. Bu konuda güzel bir olayı buraya aktaralım:
Peygamberimiz (s.a.s.) zamanında Ebu Talha daha henüz müslüman olmadan önce, müslüman olan Ümmü    Süleym'e  (îmana gelmeden önceki adı Rumeysa'dır) evlenme teklifinde bulunur. Ümmü Süleym Ebu Talhaya:
“Doğrusunu istersen ben de seninle evlenmeyi arzu ediyorum, senin gibisi kaçırılmaz. Ama ne yazık ki sen İslâmiyete sırt çevirmiş bir insansın, ben ise müslüman bir kadınım. Bu yüzden seninle evlenmem doğru değildir” der.
Bunun üzerine aralarında şöyle bir konuşma olur: Ebu Talha:
“Sana ne oldu, Rumeysa?”
“Ne olmuş bana?”
“Sarı ve kırmızıdan (altın ve gümüşten, yani paradan) ne haber?”
“Ben altın ve gümüş aramıyorum. Sen öyle bir insansın ki işitmeyen, görmeyen ve sana hiç bir faydası dokunmayan şeye tapıyorsun. Falan kimselerin siyah kölesinin dağdan sürükleyip de getirdiği, yerden biten bir odun parçasına, puta tapmaktan hiç sıkılmıyor musun? Eğer iman edersen, işte o put benim mehrim olsun, evlenelim başka bir şey talep etmeyeceğim.”
“Müslümanlığı bana kim öğretir, Rumeysa?”
“Allah'ın Resulü öğretir. O'na git.”
Bunun üzerine Ebu Talha sevgili Peygamberimize (s.a.s.) doğru ilerleyerek onu sahabelerin içinde otururken bulur ve yanına yanaşır. Peygamberimiz (s.a.s.) onu daha uzaktan gördü ve sahabelere Ebu Talha'nın müslümanlığını şu sözleriyle müjdeledi:
“Ebu Talha, iki gözü arasında parlayan İslâmiyet aydınlığı ile geliyor.” Ebu Talha Hz. Peygamber'in (s.a.s.) huzurunda imana gelir ve Rumeysa'nın kendisine söylediklerini de nakleder. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) de Rumeysa'nın şartı üzere nikâhlarını kıyarak birbirini seven bu iki kişinin hayatlarını birleştirir.
Peygamberimiz (s.a.s.) Ümmü Süleym hakkında şu müjdeyi verir:
“Cennete girdiğimi gördüm, önümde bir ayak sesi (duyuluyor). Bir de baktım ki, Rumeysa!”[183]

Müslüman Olmayan Kadınla Evlenmek


Müslüman olmayan bir erkekle müslüman olan bir kadının evlenemeyeceğini daha önce söylemiştik. Buna karşılık müslüman bir erkek gayri müslim bir kadınla evlenebilir. Ancak, bu kadının kitap ehlinden, yani hristiyan veya yahudi olması şarttır. Ateşe, güneşe, yıldızlara putlara tapan müşrik kadınla evlenilmez. Dıştan müslüman görünen, fakat söz ve davranışları ile dinimizin emir ve yasaklarına karşı koyan meselâ, haramı helâl kabul eden bir kadınla da evlenilmez.
Kitaplı kadınlarla evlenmek konusunda İslâm âlimleri arasında bazı görüş ayrılıkları vardır. Çoğu âlimler gayri müslim bir kadınla evlenmenin caiz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Yalnız Hz. Ömer bunu doğru görmez.
Hz. Ömer'in Halifeliği sırasında İslâm orduları birçok yerleri fethediyor, yeni yeni ülkeleri İslâm devletine katıyordu. Bu arada İslâmın yiğit kahramanları ve bazı sahabiler kitap ehlinden kadınlarla evleniyorlardı, İslâm ailesi ve müslüman nesli bakımından bunu tehlikeli gören Halife Hz. Ömer gayri müslim kadınlarla olan evlenmeleri hoş karşılamıyordu. Sahabelerden Hz. Huzeyfe bir yahudi kadınla evlenmiş, Halife Ömer kendisine:
“Onu salıver.” diye yazmıştı. Huzeyfe’nin
“O haram mıdır?” diye sorması ürerine Hz. Ömer şöyle cevap vermişti:
“Hayır, fakat onların ahlâk bakımından mazbut olmayanlarına tesadüf edeceğimizden korkuyorum”.
Açıkça anlaşılmaktadır ki, Hz. Ömer, müslüman olmayan bir kadınla evlenmeyi haram görmemiş, fakat İslâm ailesi ve müslüman neslin geleceği bakımından tehlikeli bulmuştur. Hz. Ömer'e hristiyan veya yahudi olan bir kadınla evlenmenin hükmü sorulur. O da;
“Allah müşrik kadınları müslüman erkeklere haram kılmıştır. Ben, bir kadının; Rabbim İsa'dır veya (Allah'ın kullarından biri için) falandır, demesinden daha büyük bir şirk tanımıyorum”şeklinde cevap verir. İslâm hukukuna göre din ayrılığı verasete engel teşkil eder. Buna gayri müslim bir kadın müslüman kocasından miras alamaz. Bu yüzden de onunla evlenmek mahzurludur.
Günümüz Türkiye’sinde yabancılarla evlenmeler yaygınlaşmış nerde ise moda haline gelmeye yüz tutmuştur. Burada şu noktayı belirtelim ki, müslüman olmayan erkeklerle evlenen Türk kızlarının çoktan müslümanlıktan ve Türklükten çıktığını kabul ediyor ve bu noktayı bir kenara bırakıyoruz. Yalnız şunu söyleyelim. Bu hususta İslâm ailelerinin uyanık olmaları gerekir. Hatta etraflarından olan böylesine din dışı nahoş olayların kahramanlarını yola getirmeye çalışmaları üzerlerine düşen dinî birer borçtur. Konumuz bu değildir. Konumuz kızların müslüman erkeklerle hayatlarını birleştirmeleridir. Bu ne olacaktır? Gerçi yabancı kızlar, usûlüne uyarak, müftülük dairelerine uğrayarak müslüman olduklarını ilân ediyorlar. Fakat bu, çoğu zaman bir formaliteden, usûlden öte bir mânâ taşımıyor. Çünkü gerçekte müslüman olmayan bir kızla evlenen bir müslüman erkeğin kurduğu aile yuvasında İslâmın şaşmaz prensipleri hüküm sürmüyor, bu yüzden de o yabancı kız İslâmiyeti ka-: bul etmekle birlikte İslâmın potasında erimiyor. Evlerinde tipik bir Alman veya Yahudi gibi yaşıyorlar. Çocuklarına müslüman babanın dilini öğretmiyorlar. Bunun yanında müslüman koca da din ve milliyet ile birlikte günden güne artan bir hızla erimektedir. Ve geleceğimiz bakımından büyük bir tehlike işareti gösteren bu duruma biç bir yetkili makam da tedbir arıyor değildir.
Düşününüz bir kere ki, Halife Hz. Ömer Allah Resulünün sahabelerinden o derece endişe duyunca her geçen gün daha fazlası ile gönüllerden imanın silinmeye yüz tuttuğu zamanımızda artık bizim endişemizin derecesi ne olmalıdır. Elbette bu istikametteki olumsuz gelişmeler dinimiz hesabına büyük bir darbedir. Bu konuda yine müslüman kardeşlerimize kendi çaplarında ağır sorumluluk ve vazifeler düşmektedir. Biri yandan İslâmî aşıyı gönüllere zerk etmeye çalışırken, Öte yandan da İslâm ailelerinin İslâmiyeti bütün prensipleriyle kendi aralarında tatbik alanına koymaları gerekir.                                                        
Yabancı memleketlere gönderilen işçilerin evlenme durumu:
Bir acıklı manzara daha var ki o, iyiden iyiye büyük bir bozgunun kucağına atılışımızın benzersiz örneğidir. Günümüzde Avrupa memleketlerine işçi gönderiyoruz. Bunun mânâsı, müslüman kardeşlerimizin; hıristiyanlığın kucağına ve yaygın fuhuşun girdabına düşmesi ve atılması demektir. Bunlardan evli olanların bir kısmı oralarda evlenmekte ve buradaki çoluk çocuğundan ayrılmaktadır. Kendisi, Avrupa’nın Allah tanımaz maddî yükselişlerinin içinde bunalıp kalmakta, çoluk çocuğu da Türkiye'de dağılıp perişan olmaktadır. Bu iki taraf için de büyük bir yıkımdır. Çünkü erkek Avrupa’nın kadınlı içkili eğlence âlemlerinin büyüsüne kapılarak müslümanlığını küçük görmeye başlamakta; kadın da çoğu kere ya başka biriyle evlenerek çocuklarının perişan olmasına ortam hazırlamakta, ya da çoluk çocuğunun geçim derdine düşerek belki de kötü yola düşmektedir. Hele Avrupa’ya ihraç ettiğimiz kadın işçilerimizin durumu ise hiç de iç açıcı bir manzara göstermiyor. Bir kadının yabancı bir memlekete iş aramak için gitmesi kadar korkunç bir şey düşünülmez. Sonra orada Alman erkekleri ile olan münasebetleri ise duyduğumuz günlük haberler arasına girmiştir. Bu konuda daha fazla söz etmek istemiyoruz. Yalnız devlet ve millet olarak bütün manevî değerlerimizi kaybetmeğe doğru hızla yol aldığımızı hatırlamalıyız.
Tabii ki bu arada hayat şartlarında da birçok değişikliklerin olacağını söylemek gerekir. Meselâ Almanya'da su kıttır. Su yerine daima bira kullanılır. Halbuki bira dinimize göre içki sayıldığından haramdır. Bunu içen müslüman işçi kardeşlerimiz Allah emirlerine ve Kur'ân yasaklarına karşı gelmiş oluyorlar. Et meselesi de böyledir. Oralarda domuz eti kullanmak normal karşılanır, ama İslâmiyet birçok haklı sebeplere dayanarak domuz etini müslümanlara yasaklamıştır. Bütün bunlar bir mü'minin üzerinde titizlikle durması gereken önemli meselelerdir.
Yukardan beri söylediklerimiz coşkun iman taşıyan gönüller içindir. O yüzden zaten İslâm çizgisinden ayrılmış, olanlar, sözlerimizi içi boş bir takım kelime ve lâflardan ibaret karşılayabilir. Ama tekrar edelim ki İslâm dini insanlık dinidir. İnsanoğlunun maddi ve mânevi lekesiz kurtuluşa kavuşmasının mücadele bayrağını açmıştır. Bu yolda dizi dizi şehitler vermiş bir milletin torunları servet biriktireceğim para yapacağım, diye yabancı ülkelerde din ve ahlâkını bırakıp üç buçuk günlük fâni hayatı uğruna ebedî olan âhiretini feda etmemelidir.[184]

Evlenmek İçin Erkek İle Kadının Görüşmeleri


Kadın ve erkekten her biri bir yarım dairedir, şu varlık deryasında yüzer durur. Kendisine uygun olan diğer yarım daireyi bulunca onunla birleşir ve böylece tam daire meydana gelmiş olur. İşte bu daire, bir milletin temel müessesesini ve hayatında bel kemiğini teşkil eder.
Bu hayat temelinin iyi atılabilmesi için her şeyden önce sevilen bir hayat arkadaşı arayıp bulmak lâzımdır. Dinimiz müstakbel karı ve kocanın önceden birbirlerini görmelerine izin verir, hatta bunu emreder. Medine’li müslüman kadınlardan (Ensar’dan) biriyle evlenmek istediğini söyleyen Sahabiye Resülullah (s.a.s.):
“Ona baktın mı?” diye sormuş, O da:
“Hayır” deyince şöyle buyurmuştur:
“Git ve ona bak. Çünkü ensar kadınlarının gözlerinde kusurları bulunabilir.” Evlenmek isteyen bir başkasına da Hz. Peygamber (s.a.s.);
“Onu bir veya iki kere görün, çünkü bu, evliliğin devamlı oluşuna vesile olur.” Buyurmuşlardır.
Bilindiği gibi güzellik, çirkinlik umumi değildir, şahıstan şahsa değişen bir hususiyettir. Birinin güzel dediğine bir başkası çirkin diyebilir, çirkin dediğine de güzel diyebilir. Yani çoğu zaman bu mefhumlar insandan insana değişebilir. Bunun için herkes hayat arkadaşı olarak seveceği kimseyi bizzat gidip kendisi görmeli, başkalarının tavsiyelerine kulak asmamalıdır. Bunda isabet vardır.
Ancak şunu söyleyelim ki bu görüşme ölçülü ve sınırlıdır. Çünkü arada hiç bir bağ yoktur. Her iki taraf da birbirine haramdır. Bu görüşmede iki taraf ancak birbirinin yüzünü ve ellerini görebilir. Vücud ve endam belli olmalıdır. Bu kadarı da mahrem olan üçüncü bir şahsın yanında olmalıdır.
Müstakbel eşler birbirinin ahlâkî durumunu, fikri seviyesini öğrenmek istiyorsa (ki bu da çok önemlidir) bu konu komşu ve tanıdıklar vasıtasıyla gerçekleştirilir. Nikâh kıyılmadan bir arada yaşamaları dininize göre yasaktır. Aslında birlikte gezip yaşayarak iki tarafın birbirini yakından tanımasına imkân da yok gibidir. Çünkü böyle zamanlarda herkes gerçek hüviyetini saklayıp nazik ve olgun davranmaya bakacaktır. Bir de buna şehevî heyecanları ekleyiniz, göreceksiniz ki akıldan çok hisler karar vermeye kalkışmıştır. Tabii ki bu da bir ömür boyu birlikte sürdürülecek bir hayatın temel unsurları olan müstakbel karı ve koca için yeterli sayılmasa gerekir.
Şunu bir daha belirtelim. Birbirlerini yakından tanımak için bir süre bir arada gezen genç delikanlı ve genç kız, şehevî arzuların bunaltıcı pençesi altında bulunarak birbirlerini, hiç de anlayamayacakları halde, sevebilirler. Bu yüzden de birbirlerinin kusurlarını bile iyi karşılamaya kalkışabilirler. Nitekim sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) “Bir şeyi sevmen seni kör ve sağır yapar” demekle bu gerçeği dile getirmiştir.
Bu konuda büyük Fransız yazarlarından Moliere (Molyer okunur), de şu sözleri söylemiştir:
“Âşıklar sevdikleri vücudun her şeyini sevimli bulurlar, sevdikleri sevgililerinin kusurlarını bir meziyet kabul ederek onlara hoş ve uygun adlar takmasını bilirler. Artık bir benzi yasemin kadar beyaz, korkunç siyahlığı yapacak kadar tatlı esmer, hilekârı zeki, aptalı iyi kalpli görürler.”
Zamanımızda “sözlü” ve “nişanlı” adı altında birçok genç çiftler görülmektedir. Bunlar geziyor, tozuyor, eğleniyor, zevk ediyor, artık birbirlerinden bıkınca da hemen ayrılıyorlar. Çoğu zaman da bundan zarar gören kız oluyor. Kanunlarımıza göre de nişanlılar evlenmeye zorlanamıyor. Bunlar böylece bir kaç kere tekrar edince başta kızın adı kötüye çıkıyor. Artık o kız ya kötü yola düşecektir, ya da kendisini anlayan bir erkek çıkana kadar dişini sıkıp bekleyecektir. Bunun dışında bir diğer mahzur da şudur ki insanlığa sığar tarafı yoktur. Nişanlı çiftler bir süre gezip tozduktan sonra anlaşamayınca dargın olarak ayrılırlar, birbirlerinin kusurlarını ortaya dökmeye başlalar ve böylece de istikballerini baltalamış olurlar. Bütün bunlar dinimizin şiddette reddettiği ve haram kıldığı hususlardır ve bu anlatılanlar karşısında da reddetmeye hakkı vardır.[185]

Evlenmeye Dair Bazı Meseleler  


İyi bir zevcenin vasıfları: Evlenmek ve bir yuva kurmak hem tabiî ve medenî bir ihtiyaçtır, hem de dinî bir vazifedir. Kurulan sıcak aile yuvasının temel taşlarından birini kadın, diğerini de erkek teşkil ettiğine göre bunlarda bir takım iyi vasıflar aramak gerekir. Her alanda şaşmaz prensipleriyle ortaya çıkan dinimiz bu konuda da bize ışık tutmakta ve yol göstermektedir. Biz bu konuda daha Önceki satarlarda epey bilgi vermiştik. Şimdi bazı Peygamber sözleri ve eksik kalan noktalan ifadeyle bu konuyu kapatacağız.
Sevgili Peygamberimizin (s.a.s.) tavsiyeleri şunlardır:
“Kadınlarla yalnız güzellikleri için evlenmeyin. Çünkü güzellikleri onları ahlâkî bakımdan düşürebilir. Onlarla mal ve servetleri yüzünden de evlenmeyin. Çünkü malları onları azgınlığa sürükleyebilir. Şüphe yok ki yırtık elbiseli, siyah, fakat dindar bir kadın ( hepsinden) daha değerlidir.”
 “Kendisine dört şey verilen kimseye dünya ve âhiretin iyiliği bahşedilmiş olur: Şükreden kalb, Allah'ı ana dil, belâ ve felâketlere sabreden beden namusuna ve kocasının mahna ihanet etmeyen kadın.”
“Kadınla (şu) dört şey (meziyet) için evlenilir. Malı (serveti), soyluluğu, güzelliği ve dindarlığı için kadınların dindar olanını seç, yoksa sefil ve perişan olursun.”
Bu konuda bir de evlenmek için seçilecek zevcenin bekâr olması durumu söz konusu edilmelidir. Her bakımdan bekâr bir kadınla evlenmek bir dula tercih edilmelidir. Çünkü her erkek eli değmemiş bir genç kızı hayat arkadaşı seçerek onunla bir yuva kurmak, sevgi, saygı ve onu kendine bağlamak bakımından daha avantajlıdır. Her şeyi erkeğinde göreceği için kanaatkar olacaktır. Sevgili Peygamberimizin (s.a.s.) tavsiyeleri de bu yöndedir. Ama bu demek değildir ki dul bir kadınla evlenilemez. Tersine, ev, işleri çok olan, çocukları kalabalık bulunan bir erkek pek âla dul bir kadınla evlenerek mesud bir yuva kurabilir. Böyle yapanlara Peygamberimiz  (s.a.s.)  hayır duada bulunmuşlardır.
İyi bir kocanın vasıfları: Sarsılmaz bir aile yuvası kurabilmek için aile reisi olan erkekte kadına nisbetle daha da ağır bir takım vasıflar aramak gerekir. Tabii ki bu hususta dinimiz şaşmaz prensiplerini ortaya koymakta ve bize ışık tutmaktadır. Evlenme konusuna giriş yaparken evlenmenin lüzumu bahsinde naklettiğimiz bir hadisi burada da tekrar edelim:
“Size dininden ve huyundan memnun olduğunuz biri gelince ona kızınızı veriniz. Eğer böyle yapmazsanız yeryüzünde büyük bir bozgun ve kargaşalık çıkar.”
“Ey Allah elçisi dediler, eğer o fakir ve asil değilse?”
“Size dindarlığını ve huyunu beğendiğiniz biri (kız istemeye) gelince onu evlendirin” buyurdu ve bunu üç kere tekrar etti.[186]

Evlenmede Denklik


“Allah'a es koşan kadınlarla iman etmedikçe evlenmeyiniz, İman eden bir cariye hoşunuza giden müşrik bir kadından daha hayırlıdır. İman etmiş bir kadını, iman etmedikçe Allah'a eş koşan erkeklerle evlendirmeyiniz. Mü'min bir köle hoşunuza giden müşrik bir kuldan daha hayırlıdır. Onlar sizi Cehenneme çağırırlar. Allah ise sizi kendi iradesiyle Cennet ve mağfirete çağırmaktadır.”[187] Bu âyette evlenecek olan kadın ve erkek arasında eşitlik ve denklik olması gerektiği ileri sürülmektedir, İslâm hukukunda bu konuda kadının lehine bazı kayıtların var olduğu göze çarpmaktadır. Kadın veya velisi, damat olacak olan erkekte bazı şartlar arayabilir. Denklik ve eşitlik sağlayacak olan bu kayıtların ne olacağı konusu, İslâm âlimlerinin ayrı ayrı görüşler ileriye sürmesine sebep olmuştur.
Mezhepler evlenecek çiftler arasında dindarlık bakımından eşitlik ve denlik bulunmasının gerekli olduğu noktasında görüş birliği etmişlerdir. Bunun dışında bazı görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Meselâ Hanefiler erkeğin soyluluğunun kadından daha üstün olmasını şart koşmuşlardır. Hanefi'lere göre kureyş Arapları kendi aralarında, diğer Araplar yine kendi aralarında, Arapların dışında kalanlar da kendi aralarında denktirler, evlenebilirler. Bir de erkeğin, kadının mehrini (evlenme parasını) verebilecek durumda olması ayrıca onun altı aylık veya bir yıllık nafakasını temin edebilecek malî kudrete sahip olması lâzımdır. Sanatı ve mesleği itibariyle yaşadığı cemiyete göre kadının şeref ve haysiyetine leke düşürecek bir durumda olmaması gerekir.
Şafiilere göre, erkek kadından hasep nesepçe, din ve ahlakça, sanat ve hürriyet (köle olmamak) yönlerinden daha aşağı derecede olmaması icap eder. Hanbeliler de buna yakın bir görüşün sahibidirler.
Maliki'ler bu konuda çok daha serbest düşünmüşler ve görüşlerini de sağlam temellere oturtmuşlardır. Bunlara göre evlenecek olan çiftler arasında denklik, sadece dindarlıkla vücut ve diğer azaların eksiksiz ve kusursuz oluşunda aranır.
Mezheplerin görüşlerine kısaca dokunduktan sonra şimdide bu konuyu daha derinliğine incelemeye koyulalım.
Açıkça anlaşılmaktadır ki iyi kocada aranan vasıflar ve evlenmede denklik hakkında İslâm bilginleri ayrı görüşlerin sahibidirler. Bir kısmına göre evlenmede denklik sadece dinde ve ahlakta aranmalıdır. Nitekim bahsin başında sunduğumuz hadisi şerif de bunu açıkça ifade etmektedir. Çiftler arasında soy eşitliği aramaya dair olan hadisler ise ya doğrudan doğruya uydurulmuş hadislerdir veya zayıf olmaktan kurtulmayan hadislerdir.                                                    Soyluluk meselesi dışındaki sanat ve meslek eşitliği zamana ve çevreye göre değişen bir durumdur. Bazı sanatlar vardır ki zaman ve yerine göre aşağı ve geri kabul edildiği halde diğer bir başka zaman ve yere göre ise en değer verilen bir durum arz edebilir.
Soyluluk meselesine gelince dinimiz bunu kökünden reddeder. “Şüphesiz ki sizin Allah katanda en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır” diyen Allah kelâmı insanlar arasındaki üstünlüğün sadece, herkes tarafından elde edimlesi mümkün plan dindarlıkta aranması gerektiğini dile getirmektedir. Yoksa Allah'tan uzaklaştıran bir soyluluğun içi boş bir söz olarak kalmaktan öte ne değeri olabilir? Bu konuda sevgili Peygamberimiz de aşağıdaki şaşmaz sözleriyle bize ışık tutmaktadır:
“İnsanlar tarak dişleri gibi (birbirlerine) eşittir. Hiç bir Arabın Arap olmayana baskın ve üstün tarafı yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.”
“İnsanlar, muhakkak ki Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Ademin çocuklarısınız. Âdem de topraktandır. Allah katında en kıymetliniz ona en çok saygı göstereninizdir. Arabın arap olmayana (Allah'a saygı göstermek dışında) hiç bir üstünlüğü yoktur.” Bu mübarek sözlerin gözler önüne serdiği gerçek apaçık meydandadır. Dinimize göre iyi bir kocada aranacak baş vasıf, dindar olmasıdır. Soylu olması, mal ve servet biriktirmiş bulunması yakışıklılığı son plânda kalan hususlardır. Yalnız bunlar da dindarlığına yardımcı olur da lekesiz Allah sistemine sırt çevirmezse böylesine bir kimse iyi bir koca vasfını daha da çok hakk etmiş sayılmalıdır.
Şunu da söyleyelim. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) en meşhur ve en şerefli kabile olarak tanınan Kureyş kabilesinden zeki ve güzel kızı Fatma’yı bir köle âzadlısınıb oğlu olan Üsame ile evlendirmiştir. Ayrıca yine Hz. Peygamber (s.a.s.) devrinde Kureyş'ten Abdurrahman bin Avf'ın kız kardeşi yine bir köle âzadlısı olan Bilâli Habeşî ile evlenmiştir. Ebu Huzeyfe, kardeşinin kızı Fatma’yı kendi kölesi Salime vermiştir. Bütün bunlar şu gerçeği dile getiriyor: Dinimiz sınıf ayırımı ve soy sop gibi katı kalıpları kökünden kazıyıp atarak müslümanları Allah birliğinin potasında eritmek istemektedir.
İlk insan ve ilk Peygamber Hz. Âdem'den günümüze kadar uzanan insanlık tarihi boyunca kıyasıya bir mücadele seyri takip eden ve zamanımızda ise son şiddetine varan Hak-batıl, eğri-doğru-mücadelesinde |hak tavafının büyük kayıplarının başında İslâm ailesi gelmektedir. Bütün bu uzun insanlık tarih çizgisi boyunca İslâm ailesi imanından, gelenek ve göreneklerinden her geçen gün bir şeyler kaybede kaybede bugüne gelmiştir. Günümüzde nerede ise İslâmiyet ile olan bağlarını büsbütün koparacağı günlerin arefesini yaşar gibi görülmektedir.
Bize göre bunun temel sebebi din ve iman zayıflığı, dolayısı ile evlenmelerdeki ölçü ve değerlerin bozukluğudur. Evlenmelere göz önüne getirilen mal ve servet, mevki ve rütbeler, mesûd ve uzun ömürlü sıcak bir aile yuvası kurmanın çıkar yolu değildir. Ama zamanımızda herkes de bunlara göz koymuş ve seçeceği hayat arkadaşında mal veya rütbeden birinin olmasını şart koşmaktadır. Müslüman bir ailenin din terbiyesi almış olan kızı, doktor, mühendis, avukat veya bir fabrikatörle evlenmek için can atmaktadır. Halbuki çoğu zaman bu kalburüstü kişilerin din ve imanları elinden gitmiş, âdeta dinimize yabancılaşmışlardır. Dinî bütün erkekler de yine sırf yukarıda saydığımız dünyalık geçici nimet ve rütbelerin sahibi olan kızlarla hiç de dinlerine bağlı olmadıkları halde, evlenebilmektedirler. Çoğu zaman dindar ana-baba da çocuklarının bu gibi kimselerle evlenmelerine engel olacağı yerde daha da teşvik eder görünmektedirler. Dindar arıyoruz diyerek daima aradıkları, dinine sırt çevirmiş de olsa, zengin damatlardır, Kalıplarıyle kıbleye, fakat kalbleriyle maddeye dönük olan bu insanlar; “Her ümmetin bir fitnesi olmuştur, benim ümmetimin baş fitnesi de mal ve servettir” diyen Peygamber sözünün şümulüne giren bozuk insanlardır. Aslında bu, İslama hem müslümanlardan, hem de dine yabancılaşmış kimselerden yöneltilen iki yönlü bir tecâvüzdür.
Sahabilerden Sahi bin Sa'd es-Sâidi anlatıyor:
Sevgili Peygamberimiz sahabilerle otururken yanlarından birisi geçer. Hazreti Peygamber (s.a.s.) de yanında oturanlardan birine;
“Şu geçen hakkında ne düşünürsün?” diye sorar. Adam da;
“Ey Allah'ın elçisi, o, eşraftan biridir; Kız alınıp verilir, sözü sohbeti dinlenir” diye cevap verdi. Bir müddet sonra bir başkası daha geçti: Peygamberimiz (s.a.s.) yine sorar:
“Bunun hakkında ne düşünürsün?” diye. Adam yine cevap verir:
“Ey Allah'ın elçisi!... Bu adam, fakir müslümanlardan biridir. Ne kız alıp verilir, ne de sözü sohbeti dinlenir.” Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Bu, yeryüzü dolusunca öbüründen hayırlıdır.”
Ben, Allah resulünün bildirdiklerinin ötesinde bir gerçek tanımıyorum.
Demek oluyor ki iyi bir kocada soy sop ve endam güzelliği dışında dine ve ahlâka bağlılığı aranmalıdır. Bir de iyi bir kocada, eşine ve çocuklarına bağlılık göstermesi aranan başlıca şartlardandır, işinden döndükten sonra ya kahvehaneye, ya meyhaneye yahut da bilmem nereye giden bir ev erkeğinden, kocalık vazifesini iyi yapıyor, diye söz etmek her halde gerçeğe aykırı düşer. Ve böylesine bir ailede fertlerin birbirine sıkı sıkıya bağlılığı diye de bir şey yoktur. Ana bir tarafa, koca bir tarafa, çocuklar bir tarafa çekerek evin huzursuzluğunu arttırırlar.[188]

Evlenmenin (Nikâhın) Faydaları


Nikâhta beş fayda vardır:
1. Evlâd yetiştirmek.
2. Şehveti teskin etmek.
3. Ev idare etmek.                                           
4. Yakınları çoğaltmak.
5. Nefis mücâhedesi yapmak.[189]

1- Evlâd Yetiştirmek:


Birinci fayda, evlât yetiştirmektir. Asıl fayda da budur. Evlenmek bunun içindir. Çünkü gaye, nesli yaşatmak ve âlemi, insanoğlundan boş bırakmamaktır. Şehvet, bunu te'mîn için yaratılmıştır.
Bu şehvet, döl sağlamak maksadıyle tohumunu çıkarmakta aygıra ve tohumu korumakta da kısrağa iyi bakan seyis veya yakalanması için, kuşun sevdiği dâneleri tuzağın etrafına serpmekte kuş'a, lütuf ta bulunan avcı gibidir. Gerçi ezelî kudret, evlenmeden ve sebebsiz insanları yaratmaktan âciz değildir. Fakat hikmet-i İlâhî kudretini açıklamak, bedii san'atını göstermek ve geçim saikasını tahakkuk ettirmek için -kendisi müstağni olduğu hâlde-   her şeyi bir sebebe bağlamıştır.
Evlât yetiştirmekte dört vecihten Allah'a yakınlık vardır. Zâten şehvetten emîn olunduğu zaman, yine evlenmeyi teşvik eden ve bekâr olarak ölmekten sakındıran da bu sebeblerdir.
a) İnsan neslinin bekaası için evlâd yetiştirmekle Allahu Teâlâ'nın sevgisine uygun hareket etmek.
b) Resûl-i Ekrem'in, çokluğu ile iftihar edeceği ümmetini çoğaltmak yoluna gitmekle, Resûlullah'ın sevgisini kazanmak.
c) Öldükten sonra kendisine hayır dua edecek bir kimsenin bulunmasını sağlamak.
d) Kendisinden evvel ölen küçük çocuğundan şefaat taleb etmek.
Peygamberimiz diyor ki:
“İki çocuğu ölen kimse, Cehennem ateşinden bir duvar perde ile siperlenmiş olur.”
Yine Resûl-i Ekrem (s.a.v.):
“Baliğ olmadan üç çocuğu ölen kimseyi, Allahu Teâlâ -çocuklara rahmetinden dolayı- Cennete koyar.”
“İki çocuğu ölürse?” diye sorana, Resûl-i Ekrem:
“İki çocuğu da ölürse (aynıdır.)” (95) buyurmuştur. Hikâye olunduğuna göre, sâlihlerden bir zât, uzun zaman evlenme teklifini reddetmişti. Günün birinde, uyumakta olduğu uykudan uyandı ve “Beni everin, beni everin” diye bağırdı. Kendisinden sebebini sorduklarında,
“Umulur ki Allahu Teâlâ, bana bir evlad verir. Bu çocuk ölür de kıyamette bana şefaatçi olur.” dedikten sonra, gördüğü rüyayı şöyle anlattı: “Rüyamda, kıyamet koptu. Bütün insanlar gibi benim de susuzluktan dilim damağıma yapıştı. Biz, bu sıkıntı içerisinde kıvranırken, bir de baktım ki, minicik yavrular başlarında nurdan mendiller ellerinde kulplu ve kulpsuz altun ve gümüşten mâmûl sürahiler, insanları yararak bâzı kimselere su dağıtıyorlar. Yanımdan geçerlerken: “Ben de çok susadım, bana da su yerin!” dedimse de, onlar:
“Aramızda senin çocuğun yok, biz ancak kendi ana ve babalarımıza su verebiliriz” dediler. Bunun üzerine, kendilerine kim olduklarını sordum, onlar “Müslüman çocuklarıyız” dediler.
Allahu Teâlâ'nın:                                                               
“Ekeneğinize istediğiniz şekilde yaklaşın ve kendiniz için takdim edin”[190] Âyet-i Celîlesindeki “Nefsiniz için takdim edin”den murâd olunan bir mânâ, âhiret azığı olacak çocuklarınızı takdim edersiniz demektir.
İşte bu dört vecihten, evlenmenin faziletinin, çocuk yetiştirmeye sebeb olması bakımından olduğu anlaşıldı.[191]                               

2- Şehveti Teskin Etmek:


İkinci fayda, şehveti kırarak şeytandan korunmak, gözünü ve kendini nâmahremden muhafazadır,
Resûl-i Ekrem'in:
“Evlenen dininin yarısını muhafaza altına almıştır. Diğer yarısında Allah'tan korksun.”
“Evlenin! Evlenmeyenler oruç tutsun. Çünkü oruçta şehveti kıran bir hassa vardır.” hadîsleri, buna işarettir.
Ârab kavminde, şehvet gaalip olduğu için, sâlih olanları da daha çok evlenme ihtiyâcı duyarlar. (Acem ve mağrib sofilerinde bunun aksinedir.) Kalbin huzurunu sağlamak ve zinayı önlemek için, câriye ile evlenmek mübâh olmuştur. Halbuki doğan çocuk, annesine tâbi olduğu için, köle oluyor. Bu, bir nevi çocuğu helak etmektir. Hür kadın ile evlenebilenler için bu haramdır. Çocuğun köle olması, dinin mahvolmasından ehvendir. Çünkü burada ancak bir müddet çocuğun yaşayışını tedirgin etmek var. Fakat zina etmekte uzun müddet âhiret saadetini kaybetmek vardır.
Rivayet olundu ki: Bir gün İbn Abbâs'ın sohbetinde bulunanlar dağıldı. İçeride tek bir genç kaldı. İbn Abbâs:
“Oğlum! Bir ihtiyacın mı var, ne bekliyorsun? Diye sorunca genç:
“Evet, soracağım bir mes'ele var; fakat insanlardan utandığım için onların yanında soramadım. Mamafih zâtıâlinizden de sıkılıyor ve haya ediyorum,” dedi. İbn Abbâs:
“Alim, baba menzilesindedir. İnsan babasına söyleyebileceği her sözü âlime söyleyebilir, söyle bakalım derdin nedir?” Genç:
“Ben bekâr bir gencim, zinadan korunmak için elimle istimna ediyorum, bunda da günah var mı? Dedi. İbn Abbâs yüzünü yana çevirerek:
“Yazıklar olsun sana. Çirkin bir hareket, gerçi zinadan ehvendir. Fakat cariye ile evlenmek bundan daha iyidir, dedi. Bu rivayet bize şunu ifade ediyor. Şehveti gâlib olan bekârlar, üç kötülük arasında tereddüt ederler. Bunların en ehveni, câriye nikahlamak ki, burada, doğan çocuğun köle olması vardır. Bundan ağırı el ile istimna, en ağırı da zina etmektir. İbn Abbâs bunların hiç birine mutlak olarak mübâh dememiştir. Çünkü gerek câriye nikâh etmek ve gerek istimna mahzurlu ve kaçınılacak, hareketlerdir. Ancak zina tehlikesinde bu mahzurlar sırasıyle irtikâb edilebilir.                                   
Nitekim ölümden kurtulmak için ölü hayvan etinin yenebilmesi gibi. Bu serlerin ehvenini tercih etmek, mutlak mübâh olmaları mânâsına gelmez. Bütün bedene sirayet edip insanı öldürtmemek için el ve ayağın kesilmesine müsâade edilmesi, mutlak bir hayır olmayıp ehven-i seri tercih olduğu gibi burada da hüküm aynıdır.[192]

3- Ev İdare Etmek:


Üçüncü, fayda: Bakmak, oturmak, oynamak ve şakalaşmakla gönül eğlendirmek, kalb huzurunu sağlamak ve ibâdetini onunla takviye etmektir. İnsanın pek çok sıkıntıları olduğu için, daima huzur ve neşat içinde ibâdete devam edemez. Yaradılış itibariyle böyledir. Eğer arzularının hilâfına olarak ibadete devama zorlansa da yapmamakta ısrar eder. Ancak ara sıra zevkini okşayan şeylerle dinlendiği vakit, yeniden kuvvetlenir ve hevesle ibâdete yönelir. İşte aile ile düşüp kalkmak, bu ciheti sağlar. Müttakilerin de bâzı mübâh olan şeylerle eğlenmeleri münâsibtir.
Zikir, fikir ve diğer ibadetlerle yorulan kimse birinci ve ikinci şıkkın dışında bu üçüncü şıkkın da fayda sağladığını anlar. Hatta bundan, oturup sohbet etmek ve oynaşmaktan burulmuş hünsâlar da zevk alır ve kendilerini dinlendirmiş olurlar. Aynı zamanda evlenirken bu ciheti de nazarı itibara almak evlenmeğe ayrı bir fazilet bahşeder. Fakat çokları bu niyetten habersizdirler. Ekseriyetle evlenmekte nazarı itibara alman, evlad yetiştirmek ve şehveti teskindir. Bununla beraber çokları gönüllerini dinlendirmek için kadınlarla eğlenmekten ziyâde, akar sulara ve yeşilliklere bakmaktan zevk alırlar. Bu, şahsiyet ve vazıyet itibariyle değişir. Herkes kendi arzusuna göre kendisini dinlendirir.[193]   

4- Yakınları Çoğaltmak:


Dördüncü fayda: Evlenmekteki dördüncü fayda, evi süpürmek, kaplan temizlemek, yatak sermek, yemek pişirmek gibi ev işlerinden kurtulmaktır. İnsanoğlunun şehvet hissi olmasa da ev işleri ile uğraşması çok zordur. Çünkü bu gibi zarurî işler, zamanının çoğunu alır. İlim, amel ve benzeri işlerine mâni olurdu. İyi bir kadın bu bakımdan ev işlerinde dine yardımcıdır. Bu işlerin bozulup gayri muntazam bir şekilde yürümesi, insanın huzurunu kaçırır ve geçimi zorlaştırır. Bunun için Ebû Süleyman Dârânî:
“İyi bir kadın, dünyâ metaı değil, âhiret saadetidir. Çünkü erkeğin, şehevî hissini tatmin ye ev işlerini tedvir etmekle, onun huzur içinde hem diğer işlerini ve hem de Allah'a karşı kulluk ve ibâdetini yapabilmesini te'mîn eder.” demiştir.
Muhammed bin Ka'b el-Kurzî  Allahu Teâlâ'nın:
“Rabbimiz bize dünyâda hasene ver”[194] Âyetindeki “Hasene” den muradı, sâliha (iyi) kadındır, dedi. Resûl-i Ekrem de bir hadîs-i şerifinde:
“Sizler şükreden kalbe, zikreden lisâna ve âhiret hususunda sizlere yardımcı olacak sâliha mü'min bir kadına sâhib olmağa çalışın” buyurmuştur.[195]

5- Nefis Mücâhedesî Yapmak:


Beşinci fayda: Büyüklük vazifesini yerine getirmek, aile hakkına riâyet etmek, onların hûy ve tabiatlarına tahammül etmek, sıkıntılarını gidermek, kusurlarını düzeltmek, dinî bilgilerini kuvvetlendirmek, helâlinden maişetlerini te'mîn için çalışmak ve evlâd terbiyesine ehemmiyet vermek suretiyle nefis mücâhedesi ve riyazetidir. Bütün bunlar büyük kıymeti hâiz faziletli işlerdir. Zira bunlarda riâyet, korumak, velayet, yakınlık, sevk ve idare vardır. Aile ve evlâd, kişinin, koruyacağı ve onlara adaletle muamele ederek haklarına riâyet edeceği kimselerdir. Hakka riâyetin fazileti büyüktür. Bundan ancak uhdesinden gelemeyenler kaçınır. Yoksa Resûl-i Ekrem (s.a.v.):
“Bir gün adaletle valilik yapmak, yetmiş senelik (nafile) ibâdetten hayırlıdır” buyurmuştur. Sonra da Resûl-i Ekrem:
“Dikkat edin, hepiniz çoban ve hepiniz çobanlığınızdan mes'ulsünüz.” (112) buyurmuştur. Hem kendisini ve hem de başkasını ıslah ile meşgul olan kimse, yalnız kendisini düzeltmekle uğraşandan daha hayırlıdır. Bunun gibi, başkasının eziyetine katlanan, huzur içinde yaşayıp kimse için sıkıntı çekmeyen gibi değildir. Aile ve çocukları uğrunda zahmet çeken, Allah rızası uğrunda mücâhede eden gibidir. Bunun için Bişr:
Ahmed bin Hanbel beni üç yönden geçmiştir; Bunlardan birisi, kendisinin ve başkalarının nafakalarını helâlden te'mîndir” dedi.[196]

Evlenmenin Zararları


Evlenmenin zararları üçtür:
Birinci Zarar: Helâl kazanmaktan âciz olabilir: bilhassa böyle bir zamanda. Çoluk çocuk sebebiyle şübhelilere yahud harama düşebilir. Bu ise kendinin ve çoluk çocuğunun din bakımından helakine sebeb olur.
Evlenmenin hiçbir üstünlüğü buna mecbur etmez. Hadîs-i Şerifte buyuruldu:
“Kulu daha yakın getirirler. Onun her biri birkaç dağ büyüklüğünde iyi amelleri bulunur. Ona çoluk çocuğunun nafakasını nereden kazandığı sorulur. Onu bununla mes'ul tutarlar. Bu yüzden bütün iyi ameli gider. Sonra bir ses; Bu o kimsedir ki çoluk çocuğu bütün iyiliklerini yedi, hesabı bundan soruldu der” Bildirildi ki: Kıyamette, bir kimsenin ilk davacısı çoluk çocuğu olur. Derler ki:
“Yâ Rabbî, ondan hakkımızı sen al, bize haram yedirdi, bizim ise bundan haberimiz yoktu. Bize öğrenmesi gereken şeyleri öğretmeyip, bizi câhil bıraktı. O halde, mîras mâlı olmayan yâhud helâlden kazanmayan kimsenin evlenmesi doğru değildir. Ancak, evlenmezse, zina yapacağını yakinen biliyorsa evlenebilir.
İkinci Zarar: Çoluk çocuğunun hakkını, iyi huylu olmadan, onların olmayacak işlerine sabretmeden, onlara gelecek sıkıntılara katlanmadan ve onların işlerini yerine getirmeden, ödemiş olamaz. Bunu da herkes yapamaz. Onları üzüp günaha girmiş veya onlardan uzak durmuş olabilir. Hadîs-i Şerîf'te buyuruldu:
“Çoluk çocuğundan kaçan, firar eden köle gibidir. Yanlarına dönmedikçe namaz ve orucu makbul olmaz” Velhâsıl her insanın bir nefsi vardır. Kendi nefsine hâkim olmayanın, emri altına bir başkasını almaması daha iyidir.
Bişr-i Hâfî'ye niçin evlenmiyorsun? Dediler. Buyurdu ki:
“Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır”, âyet-i kerîmesinden korkuyorum. İbrahim Edhem buyurdu:
“Kadına ihtiyâcım olmayınca, niye evleneyim. Bir kadını kendime niçin söyleteyim?”
Üçüncü Zarar: Çoluk çocuğun işlerini düşünme ve çare aramaya kendini çok verip, Allahü Teâlâ'yı, ahireti ve kıyamet ve âhiret azığını hatırlayamaz olur. Allahü Teâlâ'yı anmaktan "seni alıkoyan her şey helakine sebeb olur. Bunun için Allahü Teâiâ buyurdu:  
“Ey imân edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın”[197]

Netice


Herhangi bir adam için mutlak olarak evlenmek veya evlenmemek hayırlıdır demek, bu saydıklarımızı etraflıca bilmemekten doğar. İşin doğrusu, bu fayda ve âfetleri bir mihenk olarak ele almalı ve âhiret yolcusu kendini bunlara vurmalıdır. Âfetlerden kurtarmış, helâl nafaka ve güzel ahlâka sâhib, evlenmesi ibâdetine mâni olmayacak, yalnız olup dahilî işlerde yardımcıya muhtaç genç kimsenin şehvetini teskin etmek ve çocuk yetiştirmek için evlenmesi, kendi hakkında hayırlı olacağında şübhe etmesin. Yok, eğer, bu faydaları kaybetmiş ve saydığımız âfetler mevcûd ise, o zaman da bekâr kalmasının daha efdal olacakında tereddüt etmesin. Şayet iki taraf müsavi olursa -ki ekseriyetle insanlar böyledir- bu takdirde kendine yakışan, bu faydaların dîninde neler arttırdığını ve o âfetlerin dîninde neler eksilteceğini, adalet mîzânı ile tartmaktır. Bu karşılaştırmada hangi tarafı tercih ederse onunla hükmetmelidir. Faydaların en açığı, evlâd yetiştirmek ve şehveti teskindir. Âfetlerin en aşikâre olanı da, haram kazanca sürüklenmek ve ibâdetten geri kalmaktır. Şimdi biz bunların iki tarafını karşılaştıralım.
Meselâ: Şehvetten sıkıntısı olmayıp, yalnız evlâd yetiştirmek gayesiyle evlenmek isteyenler, haram kazanca mecbur kalacak ve Allah'a kulluktan uzaklaşmak tehlikesiyle karşılaşacaklarsa, bekâr kalmaları daha evlâdır. Çünkü Allah'a zikirden geri kalmakta ve haram kazançta hayır yoktur. Yalnız evlâd yetiştirmek gayesi, bu iki noksanı telâfi etmez. Çünkü çocuk için evlenmek, mevhum olan bir çocuğun hayatını istemektir. Lâkin haramı irtikâb ve ibadette kusur, açıkça görülen ve şu anda mevcut olan bir noksanlıktır. Mevhum olan evlâdı yetiştirmek için uğraşmaktansa, ortada bulunan kendi hayatını korumak ve helakten muhafaza etmek elbette daha mühimdir. Zira evlad, ticârette kazanç ve kârdır. Din ise sermaye ve bas paradır. Dinin bozulmasında sermayenin elden gitmesi ve uhrevî hayatın bozulması vardır. Yalnız evlâd yetiştirme gayesi, şu iki âfetten birisi ile de karşılaşamaz. Fakat evlâd yetiştirmeğe bir de şehvet galebesi eklenirse, o zaman bakılır; şayet takvası dizginlerini toplamağa kâfi gelmez ve zinaya düşmek tehlikesi varsa, o zaman evlenmeyi tercîh eder. Çünkü bu adam zina ile veya şübheli ve haram kazanç ile karşı karşıyadır. Bunun için ehven-i seri tercih eder.
İsâ aleyhisselâm'a gelince: O, tevazu' gösterip ihtiyatlı olan tarafı tercih etmiştir. Evlenseydi belki ailesi kendisini meşgul edebilirdi veyahut da helâl nafaka te'mîninde güçlük çekerdi. Bunun için ibadeti tercih etmiştir. Onlar, kendi hâllerini ve helâl kazançta zamanlarının icablarını, kadınların ahlâkını, nikâhın zarar ve faydalarını daha iyi bilirler. Mademki, evlenmenin bazıları için makbul, bâzıları için de mahzurlu olduğunu bildik, Peygamberlerin her hareketlerini efdal olarak bilmemiz, en doğrusudur. Her şeyi olduğu gibi Allah bilir.[198]

71- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Allah'ın yardın ettiği üç kimse vardır:
a) Allah yolunda savaşan bir kimse,
b) Borcunu ödemek isteyen kimseler,
c) İffet ve namuslu olmak maksadıyla evlenenler.”[199]

KONU: CİHAD VE DİN YOLUNDA SAVAŞMAK


1- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“İnsanların en üstün derecelisi, canını ve malını ortaya koyarak Allah yolunda savaşan kimsedir. Bu kimseden sonra en üstün dereceli kul, tenha bir köşeye kapanarak Allah korkusunu kalbinden çıkarmayan ve böylelikle herkesi ( muhtemel) kötülüklerinden uzak tutan imanlı bir kuldur.”[200]
2- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Allah'a yakın olan en iyi amel, Allah yolunda yapılan cihattır... Derece bakımından buna yaklaşacak hiç bir amel yoktur.”[201]
3- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Cennet kapıları kılıçların gölgeleri altındadır.”[202]
4- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Müminin en üstün ameli, Allah rızasının bulunduğu bir şekilde savaşmasıdır.”[203]
5- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Benim ümmetimin en iyi seyahati, Allah yolunda cihad etmesidir.  (Çünkü Cihadda Allah'a tevekkül etmek, İslamiyeti aziz etmek, küfrü yok etmek, dolayısıyla İslam sancaklarının dalgalandırılmasını sağlamak gibi şeyler vardır.)”[204]

KONU: CİHAD VE DİN YOLUNDA SAVAŞMAK


6- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Biz müslümanlar, kafirlerle birlikte diğer bir kafir ordusuna karşı savaşmayız. (Yani İslam ordusunun arasında hiç bir kafir katılamaz. Çünkü onların durumu, savaştığımız kimselerin durumundan farklı bir yönleri yoktur.”[205]
7- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Kim, İslam dininin yükselmesi, dolayısıyla sadece İslam sancaklarının dalgalanması için ) niyet getirerek savaşırsa, Allah yolunda savaşmış olur.”[206]                                          
8- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Kim, Allah yolunda (savaşmak için kendi öz malından kendi öz varlığından ayırdığı) bineğinin üzerinde savaşırsa, Hz. Allah onun bütün vücudunu cehennem ateşine haram kılar.”[207]
9- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Hz. Allah (c. c.) yolunda savaşarak arkadaşlarıyla birlice hezimete uğrayıp kaçan,  sonra da niçin savaştığını anlayarak olduğu yere de düşman cephesine dönüp düşmanlara kanı dökülünceye kadar saldıran bir kimseden çok hoşlanır ve canını feda eden bu kimsenin hakkında meleklerine şöyle buyurur: "Cennet mükafına kavuşacağı    ve cehennem azabından kurtulacağı için hezimete uğrayarak kaçan arkadaşlarından ayrılarak, düşmanlarına doğru dönüp, Allah rızası için canını feda eden şu kuluma dikkatle bakınız.”[208]
10- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Koltuk ve kanepeler üzerine yaslanan paşalar gibi deniz yolculuğuna çıkıp Allah için canını feda eden ümmetim arasında bulunan bir kavimden hayretler içinde hoşlanıyorum.”[209]
11- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Ben, insanların kalbleri içinde bulunan gizli ve açık bütün düşüncelerini teftiş etmeye, karınlarını yarmaya emir olunmuş değilim.[210]               
12- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Hz. Allah ümmetimden iki grup kimseyi cehennemin azabından kurtaracaktır,
a) İslam dinini yaymak ve Allah'ın rızasını kazanmak maksadıyla, Arap yarımadasından taa, Hindistan'a gelerek savaşacak olanlar.
b) Deccali öldürmek maksadıyla İslam ordusuna katılarak, Hz. İsa ile birlikte savaşacak olan kimseler.”[211]
13- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
(Adamın birisi gelerek sevgili peygamberimize şöyle dediler:
"İlk önce İslam dinini mi kabul edeyim, yoksa savaşa mı katılayım?" Peygamberimiz de:
" Hayır, ilk önce İslam dinini kabul ed, daha sonra savaşa katıl." diye buyurdular. Bunun üzerine ilk defa İslam dinini kabul eden kişi, savaşa katıldıktan bir müddet sonra çarpışma sırasında şehid düşerek Allah'ın rahmetine kavuşurlarken, peygamberimiz de o kişinin hakkında şöyle buyuruyorlardı:  
"Bu kimsenin ameli az, fakat mükafatı çoktur..."[212]
14- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“İki çeşit göze cehennem ateşi değmez:
a) Allah korkusundan ağlayarak yaş döken göz,
b) Allah yolunda ( düşmanlara karşı cephede ) nöbet tutarak sabahlayan göz.”[213]
15- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Eğer sen doğru konuşuyorsan, Hz. Allah da seni doğru çıkaracaktır.”[214]                                                                              
16- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Benim ümmetimden ilk olarak deniz yolculuğuna çıkacak gazi askerler cennete girmeyi hak etmiş olur. Rum şehri olan kaysere, (İstanbul'a) ilk çıkacak olan ordu, Allah'ın mağfiretine kavuşacaktır.(Bu da sevgili peygamberimizin bir mucizeleridir.)”[215]
17- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Şehidin yere dökülen kanının bir damlası, kul borcunun bütün günahların af olunmasına vesile olur.”[216]
18- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Allah yolunda cihat eden bir insan evine dönünceye kadar olan durum, gündüzleri oruç tutan, geceleri de ibadet eden ve bu konu da hiç bir gevşeklik göstermeyen bir abideye benzer. Hz. Allah (c.c.) kendi yolunda cihad edenlere, öldükten sonra cennete gereceklerine, ölmeden büyük bir mükafatla evine döneceğine dair kefil olur.”
19- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Kendi eliyle yakalayarak getirdiği esirin hakkında delil gösterip ispatlayan bir kimse, o esirin at, silah gibi malzemeleri kendisinin olur.”[217]
20- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Kim, bir gece Allah rızası için düşman cephesinde sabaha kadar nöbet beklerse, sanki bin günü oruçla, bin gecesini de ibadetle geçirmiş olur.”[218]
21- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Savaşa katılanın ailesine, çoluk-çocuklarına ve malına iyi niyetle bakan, bir kimse, savaşa iştirak eden kimsenin kazandığı sevap kadar sevap kazanır.”[219]
22- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Hanginiz,  savaşa katılan kimsenin savaştan dönünceye kadar,  ailesine ve malına bakarsa, savaşa katılanların
sevabı kadar sevab kazanır.”[220]
 23- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Din düşmanlarıyla karşılaşıp ölünce veya mağlup oluncaya kadar sabır göstererek savaşan bir kimse, kabrinde sorgu ve suale çekilmeyecektir. Çünkü kabirde yapılan sorular, imanın denemesi içindir. (Cihad eden bir kimse, imanın tam olduğunu savaşmakla ispatlamış olur.)”[221]
24- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Çekirgelerin konduğu yerde her hangi bir bitkinin kurtarılması mümkün olmadığı gibi, savaşın bulunduğu yerde Müslümanların arasında da veba hastalığı bulunmaz. (Çünkü veba hastalığının sebebi günah işlemektendir. Oysa İslam dininin yükselmesi için Allah yolunda düşman cephelerinde savaşan kimseler arasında günah işlenilmesi mümkün olmadığından veba hastalığı da bulunmaz.)”[222]
25- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Bir mümin, ( İslam dinînin yükselmesi için canını ve malını ortaya koyup ) savaşarak öldürdüğü kafirle birlikte cehennemde ebedi olarak kalmayacaktır.”[223]

Ulu Allah buyuruyor ki:
1. Ey iman edenler!... Korkunç bir azaptan sizi kurtaracak bir kazanç yolu, size, göstereyim mi? Allah'a ve O'nun elçisine inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda çarpışırsanız. Bu, sizin için eğer bilirseniz, çok hayırlıdır. (Böyle yaparsanız) O, sisin günahlarınıza göz yumar; sizi, altlarından ırmaklar akan Cennetlere ve “Adın” Cennet'indeki çok güzel saraylara yerleştirir, İşte bu, en büyük kurtuluş (ve imrenilecek bir mutluluk) tur.[224]                                        

26- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Ey müminler.  Düşmanlarla karşılaşmak dileğinde bulunmayın. (Çünkü savaş kolay bir mesele olmadığı gibi,  kimin mağlup olacağı da belli değildir.) Buna rağmen karşılaştığınız takdirde sebat göstererek sabır ediniz.  (Kaçmayınız.)”[225]                                   
27- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“(Düşman ile karşılaşan İslam ) ordusunun içinde Ebu Talha’nın bağırması, bin askerin yardımından daha faydalıdır.  (Çünkü onun bağırışı gösterip için değil, cesaretini ortaya koymak içindir.)”[226]
28- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Bir kimsenin, sabahleyin veya öğleden sonra birkaç saatlik zaman içersinde Allah yolunda savaşması dolayısıyla cennette ok yayının sağı kadar yeri olması, dünya ve içinde bulunan her şeydan daha hayırlıdır.  Cennet hanımlarından birisi, cennetten yere inip kendisini gösterirse, cennet ile yerin arasını (misk gibi nefis dokusuyla doldurur. Aynı zamanda da aralarını aydınlığa kavuşturur. Onun başörtüsü bile dünya ve dünya içindekilerinden daha hayırlıdır.”[227]
29- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Allah yolunda savaşan bir kimsenin aldığı yara ile kıyamet günü mahşer meydanına yarasından kan aktığı halde gelecektir... Kanı dünyada olduğu gibi; kırmızı, fakat kokusu misk kokusu gibi olacaktır.”[228]                                                                                                 
30- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Her ölen kişinin (hayatıyla birlikte ) amelide sona erer. Yalnız düşman cephesinde nöbet bekleyerek ölen bir kimse, bu hükmün dışındadır.  Çünkü kıyamete kadar iyilikleri arttığı gibi kabir azabından da güvende olur.”[229]

Ulu Allah buyuruyor ki:
2. “İman edenlerin, (dünyalık aldatıcı arzularından sıyrılıp) Allah'a yönelenlerin, Allah yolunda malları ile canları ile çarpışanların Allah nezdindeki derecesi pek üstündür, İşte, gerçek kurtuluşa (benzersiz mutluluğa) erenler onlardır. Allah onları; rahmeti, hoşnutluğu ve içinde tükenmez nimetlerin bulunduğu Cennet'leri ile müjdeler.”[230]

31- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“İmanın esaslarından olan üç türlü ahlak vardır:
a) Samimi bir yürekle "la ilahe illallah " cümlesini söyleyip iman şerefine kavuşan bir kimsenin, işlediği günahlarından dolayı, kendisine dinden çıkmış kafir damgasını vurmamalıyız.
b) Hz. Allah beni peygamber olarak gönderdiği andan itibaren ümmetimden son olarak gelecek bir grubun deccalı öldürünceye kadar cihadın her mümine farz kılınmış olmasıdır. (Bu cihadı farz olmaktan ne zalim olan devlet adamlarının zulmü çıkarabilir, ne de adil olan devlet adamlarının adaleti,
c) Kader yazısına inanmasıdır.”[231]
32- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Sabahleyin veya akşamleyin, Allah yolunda bir kaç saatlik yol yürümek dünya ve dünya içindeki her türlü varlıktan daha hayırlıdır.”[232]
33- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Sabahleyin veya öğleden sonra Allah yolunda bir kaç saatlik yol yürümek, güneşin doğup batmasıyla üreyip gelişen her türlü varlıktan daha hayırlıdır.”[233]
34- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Deniz yoluyla yapılan savaş, kara yoluyla yapılan savaştan on kat daha üstündür. Başı dönerek düşen bir kimse, karada Allah yolunda savaşarak yaralanıp kanın içinde yere düşen bir kimse gibidir.”[234]
35- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Savaşmak, senin için, dikmekte olduğun meyva ağaçlarını yetiştirmekten daha hayırlıdır.”[235]

Ulu Allah buyuruyor ki:
3. “Sevgili Peygamber'im Muhammed!... Kâfirlerle ve münafıklarla savaş, karşılarında sertçe diren; onların yurdu (sonunda varacakları ver) Cehennem'dir. O. ne kötü bir dönüş yeridir.”[236]          

36- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Savaş iki çeşittir:
A) Allah'ın rızasını kazanmak, kumandanına itaat etmek, binek gibi savaş malzemelerini kendi malından çıkarmak, asker arkadaşlarına karşı yumuşak ve iyi huylu davranmak, yeryüzüne fesat tohumunu saçmamak şartlarıyla savaşan bir kimsenin uykusu ve uyanıklığı, kendisi için mükafatı gerektirir.[237]
B) Kendisiyle öğünmek, gösteriş yapmak, kumandanına karşı gelmek, yeryüzüne fesat tohumunu saçarak arkadaşlarının arasına ikilik sokmak gibi kötü huylarla savaşan bir kimse, evine dönerken, ilâhi bir mükafatla değil, bilakis işlemiş olduğu kötü günahlarla dönmüş olacaktır.”[238]
37- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Anne ve baban için cihad et.  ( Onların hizmetlerini yap. Savaşa katılma.)”[239]
38- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Daun gibi bulaşıcı hastalıkların bulunduğu yerden kaçmak, düşman cephesinden kaçmak kadar günahtır. Çünkü kendisine geçmiş olması muhtemel olan hastalıkla başka yere gitmesi hastalığın başkalarına geçmesine sebep olur. Daunun bulunduğu yerde sabreden, yerinden ayrılmayan bir kimse, düşman cephesinde sebat gösterenler, kadar sevap kazanır.”[240]
39- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Her ölen kişinin ( hayatıyla birlikte ) ameli de sona erer. Yalnız düşman cephesinde nöbet bekleyerek ölen bir kimse bu hükmün dışındadır. Çünkü kıyamete kadar iyilikleri arttığı gibi, kabir azabından da emin olur.”[241]
40- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Birinci safta yer alıp sebat gösterip Allah'ın rızasını kazanmak gayesiyle savaşana ve öldürülünceye kadar düşman cephesinden yüz çevirmeyenler var ya, işte onlar hakiki şehiddirler. Onlar cennet köşklerinde Allah ile karşılaşırlar. Rabbiniz onlardan çok razı olsun. Şüphesiz Allah'ın razı olduğu mümin bir kul için hesap ve sual yoktur.”[242]
41- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki  
“Şehid düşen bir kimsenin kanının ilk damlasının yere dökülmesiyle,   ( kul borcunun dışında ) bütün günahları af olunur. Mükafat olarak cennet hanımlarından iki tanesiyle evlendirilir. Akrabalarından, 70 kişiye şefaat etme yetkisi verilir. Düşman cephesinde beklediği nöbet sırasında iken öldürülen bir kimseye, kıyamete kadar devamlı olarak sevab yazılır. Kendisine cennet kızlarından 70 tane verilir. Ve ona şöyle denilir: "Mahşer meydanına dikil ve burada istediğin kadar şefaat ed. "[243]
42- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Şehid,  öldürülmesinden zerre kadar acı duymaz. Biriniz elleriyle yerden aldığı şeyden hissettiği kadar,  şehid düşen bir kişide ölürken o kadar hisseder.”[244]
43- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Ey müminler. Şehidlerinizi kanlarıyla birlikte kefenlendiriniz. Çünkü Allah için savaşarak yaralanan bir kimse, kıyamet günü mahşer meydanına yarasından kan aktığı halde gelecektir. Her ne kadar akan kanın rengi kırmızı ise de, kokusu misk kokusu gibidir.”[245]
44- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Sefere çıkın ki, sıhhat bulasınız. Savaşın ki,  ( ganimeti uğrayarak ) zengin olasınız.”[246]

Ulu Allah buyuruyor ki:
4. “Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ile O'nun elçisi tarafından haram kılman şeyleri haram olarak tanımayan ve gerçek dini (İslamlığı) benimsemeyen kimselerle savaşınız.”[247]
Resul Aleyhisselâm Hazretleri dedi ki:
“Arş'ın altında yeşil kandil suretinde kuşlar vardır.  Bunlar, nurdan zincirlerle Arş'a asılmıştır. Bir kişi şehid olduğu zaman canı gidip o kandillere girer. Ondan sonra ne zaman dilerse uçup gider, istediği yerleri dolaşır, yine o kandile gelip yerleşirler”.
Âlimler, şehidin namazını kılmak hususunda ihtilaf ettiler. İmâm-ı Şafiî dedi ki:
“Şehidin namazı kılınmaz. Zira onun namazını kılmak, suçunun bağışlanmasını dilemektir. Halbuki o zaten şehid olunca suçu bağışlanmıştır. Nitekim şehidi yıkamak da gerekmez. Çünkü arı candır.[248]

45- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Yeryüzünde (Allah için canını feda ederek ) şehit düşenler (O muhitte bulunan ) halkın hayatları için Allah'ın güvenilir kişileridir. (Yani kulların hayatlarının güvende olmasına vesile olurlar.) Bu şehitler ister hayatta olsun, ister ölü olsunlar.”[249]
46- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Karada şehid düşünlerin, kul borçları ve emanetleri dışında bütün günahları af olunur. Denizde şehid düşenlerin ise, kul borçları ve emanetleri de dahil olmak üzere küçük veya büyük bütün günahları af olunur.”[250]
47- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Zalim bir millete mensup olup at çobanlığı yapan eşhep adındaki bir kimse, dağ mağaralarında şeytanlar gibi bekleyenleri, Hz. Ali'nin karşısına çıkararak döğüştürecektir. Gerçekten de aradan bir kaç sene geçtikten sonra peygamberlerimizin bahsettiği hadise vuku bulmuştur. Bu ise peygamberimizin bir başka mucizesini daha ortaya çıkarmış oldu.”[251]                                                          
48- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“(Düşmanlara karşı imanları kuvvetli olduğundan dolayı) sahabelerden dört kişi, imanlı askerlerden 400, İslam ordusundan ise 4 bin kişi yeterlidir.”[252]
49- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Atların alınlarında kıyamete kadar sürüp devam edecek hayır ve ganimetler vardır.”[253]                                                   

Bâzıları dediler ki;
“Şehidler diridir. Dirilerin de namaza kılınmaz.” İmam-ı Âzam dedi ki:                                              
“Şehidlerin namazı kılınır. Günahından ötürü değil, belki keramet ve hürmete lâyık olduğu için namazını kılmak gerektir.”
Resûlullah Hazretleri dedi ki:
“Cennet gazilerin kılınç altındadır ve kılınç cennetin anahtarıdır. Gazilere Hak yolunda kendini feda etmek yahut kâfirleri öldürmek vaciptir.”
İman ehli olanlar, kâfirlerle karşılaştıkları zaman:
“Bismillahi ve âla milleti Resûlülahi (Allanın adiyle ve Resûlullah'ın milleti olarak), deyip ondan sonra savaşa girişmek gerektir.
Savaşta sabır ve vakarla hareket edilmelidir. Sağlamca durmak, metanetle dayanmak lâzımdır.[254]

50- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
Atların alınlarında var olan hayır, bereket ve uğurluluk kıyamete kadar sürüp devam edecektir.”[255]
51- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Atları besleyen sahipleri Allah’dan yardım görürler. Atlardan büyük emeller bekleyiniz ve savaşlarınıza en büyük araç olarak hazırlayınız.”[256]
52- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“At üç kısımdır:  Allah için,  Şeytan için, insan için.
a) Allah için olan at: Allah yolunda savaşmak, İslam sancaklarının yükseklerde dalgalandırılmasını sağlama maksadıyla beslenen atlardır. Böyle bir atın yediği yem, gübresi ve bevli bile yarım kıyamet gününde sahibinin sevap tartışma konulur. Karşılığı da kendisine sevap olarak verilir.
b) Şeytan atı: Yarış yapmak, iftihar etmek ve gösteriş yapmak için, beslenilen atlardır. ( Bunun sevabı olmadığı gibi, ayna zaman da da günahı vardır.)                                                               
c ) İnsan için olan at: Bu da yük taşımak ve soyundan faydalanmak için beslenilen damızlık attır.”[257]
53- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Atlar, sahibine sevab kazandırmak, geçimini temin etmek ve de günah kazanılmasına sebeb olmak üzere üç türlüdür.
a) Sevap kazandıran at: Kişinin Allah yolunda cihad etmek gayesi ile beslediği atın boynuna uzun bir yular takarak çayır ve çimenlere salarken o atın yediği ve içtiği her şey sahibi için sevaptır. Hele ipini koparıp sağa sola koşarken kaldırdığı toz ve duman, yaptığı tersi ve idrarı bile sahibine sevap kazandırır. Şayet o at, bir nehrin yanından geçerken sahibi istemese de su içerse, o içtiği su sahibinin namına sevaptır.
b) Sahibinin geçimini temin eden at: Kişinin, geçimini temin, etmek, fakirliğini yok etmek ve başkalarına muhtaç olmamak için beslediği, sonradan da onun yüzünden Allah'ın hak ve hukuklarını unutamadığı ve gerekirse gezileri verebildiği attır.
c) Günah kazandıran at: Kişinin iftihar, gösteriş yapmak ve müslümanlara saldırmak için beslediği attır. Bu atın sevab kazandırması değil, günah kazandırması vakidir ancak.” [258]

Deniz Savaşı  


Resûl-i Ekrem Aleyhisselâm Hazretleri buyurdu ki:[259] 

54- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Bir gün bir gece düşman cephesinde nöbet tutmak, bir ay oruç tutmak ve gecelerini de ibadetle ihya etmekten daha hayırlıdır. Nöbet beklerken ölen bir kimsenin ölmeden evvel tuttuğu nöbetleri yazılma ya devam ettirilir. Şehidlik rızkı ( ve mertebesi) verilir. Kabrin fitnesinden ve cehennem azabından da emin olur.”[260]                       
55- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Düşman cephesinde bir ay nöbet tutmak, bir asır geceleri ibadetle geçirmekten daha hayırlıdır. Allah yolunda nöbet beklerken, ölen bir kimse,  (kıyametin kopması için ) sur'u üfürülmek tehlikesinden kurtulur.  Şehidlik rızkı (ve rütbesi ) verilir. Cennet koşusu da kendisine estirilir. Ölmeden evvel tuttuğu nöbetlik sevabı kendisi için kıyamete kadar yazılmaya devam ettirilir.”[261]
56- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki  
“(Cihad etmekten aciz olan ) yaşlıların, küçüklerin, zayıf bünyeli kimselerin ve kadınların cihadları, hac ve umre ibadetleridir.”[262]
57- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Şehidleri, şehid oldukları vere götürüp orada gömünüz.
(Yetkiniz olmadığı halde ganimet mallarından getirdiğiniz en adi olan) iğne ve ipliği iade ediniz. (Çünkü ganimet malı, bir kaç kişiye mahsus değil, savaşa iştirak eden bütün askerlere mahsustur.) Kim, ganimet malından gizli olarak bir iğne veya iplik alırsa, kıyamet günü iade edilmesi mümkün olmadığı halde, (Allah tarafından onlara şöyle denilir.)"Bunları getirin."  Getiremedikleri tahakkuk edilince, cezaya çarptırılırlar.)”[263]
59- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Cihad için ok atmaya ( başka silahlarla ateş etmeye),  atlara binmeye (başka savaş araçları kullanmaya ) alışınız. Ok atmak, binmekten daha sevimlidir. Kişinin eğlendiği her türlü eğlenceler boşunadır. Ancak ok atmak, ateş etmek, hanımıyla sevişmek bu eğlencelerin dışındadır. Çünkü bunlar, Allah'ın ortaya koyduğu hukuklardır Bunları öğrendikten sonra tekrar unutmak,  kufrani nimettir.”[264]
60- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Şüphesiz Hz. Allah (c.c.) bir ok veya kullanılan her hangi silah sayesinde üç kimseyi cennetine koyacaktır.
a) Faydalı olması için onu imal eden sanayici,
b) Onu düşmanlara atan kişi,
c) Omuzuna veya sırtına alarak taşıyan kimse.”[265]
61- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“(İslam sancaklarının yükseklerde dalgalanması için) Allah’ın yolunda kılıcım çeken her mümin, (iman konusunda ) Allah ile bir anlaşma yapmış olur.”[266]
62- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Kim samimi bir yürekle Hz. Allah'dan şahidlik rütbesini isterse, yatağında iken ölse bile, Hz. Allah yine o kimseyi şehitlik rütbesine ulaştırır.”[267]
63- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“Denizde iken şehid düşen kimseler, Allah'ın nezdinde Harada şehid düşenlerden daha üstündür.”[268]
64- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Ganimet malından çaldığını bildiği halde gizleyen bir kimse, çalan kimsenin kazandığı kadar günah kazanır.”[269]
65- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Sevgili peygamberimiz düşmanların kadın ve çocuklarının öldürülmesini yasak kılmıştır.”[270]

“Savaşın, Hak Teâlâ Hazretlerine gayet sevgili olanı deniz savacıdır. Her kim denizde gaza niyetiyle batsa, yetmiş kere hac sevabından daha üstündür.
Abdullah İbn-i Mübarek nakleder ki, Resûl-i Ekrem Aleyhisselâm Hazretleri şöyle buyurdu:
“Ne mutlu o kişiye ki, deniz kenarında ölür. Kabrinden çıktığı zaman onu denizde götürürler, Arş'a çıkarırlar. Hak Teâlâ Hazretleri, meleklere der ki:
“Bunlar, o deniz kenarında ölenler midir?[271]                
66- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Öylesine değerli üç cümle vardır ki,  kim bunları, kalbiyle inanıp diliyle söylerse,  mutlaka cennetine girmeyi hak etmiş olacaktır.
a) Hz. Allah'ı Rab olarak kabul etmesi ve ondan gelen her şeye razı olması,
b) İslamiyetin en üstün bir din olduğuna inanıp, onun ortaya koyduğu hüküm prensiplerine boyun eğmesi,    
c) Hz. Muhammedi peygamber olarak kabul etmesidir. Bu üç maddeden başka dördüncü madde olarak öylesine bir şey vardır ki, onun fazileti yer ile göğün arasını doldurur. O da, Allah yolunda cihad etmektir.”[272]                                                               
67- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
a) Hac yapmayan bir müminin hac etmesi, on türlü savaştan daha hayırlıdır.
b) Hac farizesinin ifa eden bir kimsenin savaşa katılması sünnet olarak yapacağı on haçtan daha üstündür.
c) Denizde savaşmak, karada yapılan on savaştan daha hayırlıdır.
ç) Savaşmak için denizi geçmek,  sanki bütün denizleri geçmektir.
d) Kişinin denizde başı dönmesi, karada yaralanıp kanın içinde yere düşmesinden daha hayırlıdır.”[273]
68- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Hz. Allah üç kimseyi sever, üç kimseyi de sevmez. Allah'ın sevdikleri:
a) Muhtaç bir kimsenin aralarında hiç bir akrabalık bağı olmaksızın yanına giderek "Allah rızası için şunu bana verin." dediği gruptan Allah ve kendisinden başka kimsenin haberi olmadan gizli bir şekilde geriye çekilerek yoksula dilediği şeyi veren bir kimse,      
b) Yol yürümekten yorgun ve bitkin bir kavim her şeyden önce kendilerine tatlı gelen uyku için başlarını yastığı  koyup uyudukları sırada içlerinden birisi gizlice kalkarak bana dua edip ayetlerimi okuyan bir kimse,
c) İçinde bulunduğu asker birlikleri hezimete uğradığı halde düşmana karşı göğüs gererek ölüp veya savaş açtığı memleketi fethedinceye kadar kaçmayıp savaşan kimselerdir.
Allah'ın sevmedikleri:
a) Zina eden ihtiyar,
b) Fakir olduğu halde kibirlik taslayan,
c) Malına güvenerek başkalarına zulüm edenler.”[274]
69- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Allah yolunda düşman cephesinde bir gece nöbet tutmak, bin gün oruç tutmak ve gecelerini de ibadetle ihya etmekten daha hayırlıdır.”[275]
70- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Hedefe isabet ettirse de, ettirmese de din düşmanlarına ok atan her Müslüman için, İbrahim Peygamberin soyundan bir köleyi azat etmek kadar sevab vardır. Allah yolunda bulunan her genç için nur vardır. Kişinin azad ettiği Müslüman bir kölenin her uzvu, azad edenin bütün uzuvlarına cehennem ateşinden azad edilmesine vesile olur. Namaz kılmak maksadıyla geceleyin yatağından kalkarak abdest alan bir kimse, bütün günahlarından arınmış olur. Aynı zamanda da kıldığı gece namazına karşılık Hz. Allah, cennetteki derece ve makamını yükseltir. Bir daha yatağına uzanıp uyursa,  tertemiz olarak uyur.”[276]
71- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki    
“Üç kimse vardır ki, Hz. Allah o kimselerin cennete girmelerine kefildir:
a) Allah yolunda savaşmaya çıkan kişidir. Hz. Allah o kimseyi ya cennetine veyahut çıkmış bulunduğu evine nail olduğu sevap veya ganimet ile birlikte göndermeye kefil olur.
b) Samimi bir yürekle camiye çıkan bir kimse, öldüğü takdirde, Hz. Allah o kimseyi cennetine veyahut ta çıkmış bulunduğu evine nail olduğu sevabla birlikte göndermeye kefil olur.
c) Evine girerken ailesine ve çocuklarına selam veren kişidir.  ( Hz. Allah onu evinden çıkarıncaya kadar her türlü belalardan koruma ya kefil olur.)”[277]                                                                      

“Evet, ya Rabbi, onlardır.                                          
Hak Teâlâ Hazretleri der ki;
“Onlara hesap yoktur, cennete götürün.”
Resul Aleyhisselâm Hazretleri yine buyurdular ki:
“Her kim Ramazan'da ya bir gün ya da bir gece deniz kenarında gözcülük etse hizmeti, altı yüz kul azad eylemekten üstündür. Ve altı ay ibadet eylemekten hayırlıdır.”[278]             

72- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki 
“(Düşmanlarla savaşmak için deniz yolculuğuna çıkarak)  başı dönen, dolayısıyla istifrar eden bir kimse için, bir şehidin kazandığı sevap vardır. Denize düşüp boğulduğu takdirde, iki şehidin sevabı kadar sevap kazanır.”[279]
73- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki
“Ben, kafirlerin hediyelerini kabul etmekten nehiy olundum.”[280]

Kara Savaşının Sevabı


Bir kişi kara savaşında ölse Hak Teâlâ Hazretleri, bütün günahlarını affeder. Ancak kul hakkı kalır. Fakat denizde şehid olanların Bütün günahlarını yarlığar ve kul hakkını da verir. Yani Hak Teâlâ Hazretleri, şehid üzerinde hakkı olan kula cennette öyle şeyler gösterir ki, o kimse hakkına karşılık olarak bunları kabul eder ve böylece şehid üzerindeki hakkını bağışlar.
Bâzıları dediler ki:
“Karadaki şehidlerin canını ölüm Meleği alır. Denizde şehid olanların canını ise Hak Teâlâ kendi kudret eliyle alır.”
Peygamber Aleyhisselâm dedi ki:
“Hak Teâlâ Hazretleri, şehidlere altı türlü mertebe verir ki, onları şehid olmayan müzminlere vermez:
1. Gaza yolunda kanı aktığı için Hak Teâlâ Hazretleri, o kişiye rahmet eder ve suçunu bağışlar.
2. Cennette yerini görür ve halk girmeden önce kendisi cennete girer.
3. Kabir azabından kurtulur.
4. Feza'-ı Ekberden  (Kıyamet gününde mahşer halkının büyük heyecan ve korkusundan) kurtulur; ona hesap sorulmaz.
5. Ona yetmiş iki huri verilir. Ednası, aydan ve güneşten nurludur.
6. Hısımlarından yetmiş kişiye şefaat eder. Hak Teâlâ Hazretlerinden diler, onları cehennemden azad eder.”[281]


[1] Ömer. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/902
[2] Ebu Davut. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/902
[3] Tirmizi. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/902
[4] Davut. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/902
[5] Tirmizi. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/902
[6] Buhari. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/902
[7] Maca. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/902
[8] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/902
[9] A'raf: 7/16
[10] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/902
[11] Maca. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/904
[12] Tabarani. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/904
[13] Hz. Muhammed. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/904
[14] Hz. Muhammed. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/904
[15] Hz. Muhammed. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/904
[16] Hz. Muhammed. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/904
[17] Hz. Muhammed. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/904
[18] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/904
[19] Hz. Muhammed. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/906
[20] Hz. Muhammed. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/906
[21] Hz. Muhammed. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/906
[22] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/906
[23] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/906
[24] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/906
[25] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/906
[26] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/906
[27] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/908
[28] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/908
[29] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/908
[30] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/908
[31] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/908
[32] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/908
[33] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/908
[34] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/908
[35] Beyheki. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/910
[36] Ahmet. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/910
[37] Taberani. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/910
[38] Ebu Davut. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/910
[39] Cabir. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/910
[40] Cabir. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/910
[41][41] Ayşe. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/910
[42] Müslim. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/910
[43] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/910
[44] Taberani. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/912
[45] Cabir. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/912
[46] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/912
[47] Taberani. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/912
[48] Enes. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/912
[49] Hüreyre. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/912
[50] Al-İ İmran: 3/97
[51] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/912
[52] Beyheki. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/914
[53] Davut. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/914
[54] Abbas. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/914
[55] Beyheki. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/914
[56] Aişe. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/914
[57] Umane. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/914
[58] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/914
[59] Abbas. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/916
[60] Davut. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/916
[61] Enes. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/916
[62] Ahmet. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/916
[63] Beyheki. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/916
[64] Tabarani. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/916
[65] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/916
[66] Taberani. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/918
[67] Beyheki. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/918
[68] Abbas. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/918
[69] Cabir. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/918
[70] Enes. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/918
[71] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/918
[72] Hüreyre. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/920
[73] Davut. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/920
[74] Beyhekiş. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/920
[75] Davut. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/920
[76] Tirmizi. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/920
[77] Tirmizi. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/920
[78] Taberani. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/920
[79] Taberani. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/922
[80] Maca. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/922
[81] Tirmizi. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/922
[82] Cabir. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/922
[83] Cabir. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/922
[84] Selamate. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/922
[85] Asakla. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/922
[86] Ahmet. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/922
[87] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/923-924
[88] Ömer. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/926
[89] Ebu Davut. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/926
[90] Sehl. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/926
[91] Taberani. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/926
[92] Müslim. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/926
[93] Davut. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/926
[94] Nesai. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/926
[95] Ahmet. İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/926
[96] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/928
[97] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/928
[98] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/928
[99] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/928
[100] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/928
[101] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/928
[102] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/928
[103] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/930
[104] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/930
[105] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/930
[106] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/930
[107] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/930
[108] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/930
[109] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/932
[110] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/932
[111] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/932
[112] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/932
[113] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/932
[114] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/932
[115] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/932
[116] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/932
[117] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/932
[118] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/934
[119] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/934
[120] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/934
[121] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/934
[122] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/934
[123] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/934
[124] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/936
[125] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/936
[126] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/936
[127] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/936
[128] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/936
[129] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/936
[130] Tevbe: 9/31-32
[131] Rad: 13/38
[132] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/938
[133] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/938
[134] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/938
[135] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/938
[136] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/938
[137] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/938
[138] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/938
[139] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/938-940
[140] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/940
[141] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/940
[142] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/940
[143] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/940
[144] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/940
[145] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/940
[146] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/940
[147] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/942
[148] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/942
[149] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/942
[150] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/942
[151] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/942
[152] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/942
[153] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/942
[154] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/942
[155] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/942
[156] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/942
[157] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/944
[158] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/944
[159] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/944
[160] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/944
[161] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/944
[162] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/944
[163] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/946
[164] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/946
[165] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/946
[166] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/946
[167] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/946
[168] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/946
[169] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/946
[170] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/946
[171] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/948
[172] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/948
[173] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/948
[174] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/948
[175] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/948
[176] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/948
[177] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/948
[178] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/950
[179] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/950
[180] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/950
[181] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/950
[182] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/950-953
[183] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/953-954
[184] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/954-956
[185] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/956-958
[186] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/958-959
[187] Bakara: 2/36
[188] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/959-962
[189] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/962
[190] Bakara: 2/223
[191] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/962-964
[192] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/964-965
[193] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/965
[194] Bakara: 2/201
[195] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/965-966
[196] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/966
[197] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/966-967
[198] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/967-968
[199] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/970
[200] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/970
[201] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/970
[202] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/970
[203] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/970
[204] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/970
[205] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/972
[206] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/972
[207] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/972
[208] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/972
[209] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/972
[210] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/972
[211] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/974
[212] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/974
[213] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/974
[214] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/974
[215] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/974
[216] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/974
[217] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/976
[218] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/976
[219] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/976
[220] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/976
[221] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/976
[222] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/976
[223] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/976
[224] Cum’a: 62/11-12
[225] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/978
[226] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/978
[227] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/978
[228] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/978
[229] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/978-980
[230] Tevbe: 9/20-21
[231] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/980
[232] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/980
[233] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/980
[234] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/980
[235] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/980
[236] Tevbe: 9/72
[237] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/982
[238] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/982
[239] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/982
[240] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/982
[241] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/982
[242] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/982
[243] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/984
[244] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/984
[245] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/984
[246] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/984
[247] Tevbe: 9
[248] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/984
[249] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/986
[250] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/986
[251] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/986
[252] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/986
[253] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/986
[254] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/986
[255] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/988
[256] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/988
[257] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/988
[258] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/988-990
[259] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/988
[260] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/990
[261] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/990
[262] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/990
[263] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/990
[264] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/990-992
[265] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/992
[266] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/992
[267] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/992
[268] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/992
[269] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/992
[270] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/992
[271] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/992
[272] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/994
[273] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/994
[274] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/994-996
[275] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/996
[276] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/996
[277] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/996
[278] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/996
[279] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/998
[280] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/998
[281] İmam Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercemesi, Aydın Yayınevi: 1/998
islam