SÜNEN-İ İBNİ MÂCE TERCEMESİ ve ŞERHİ > AHKÂM (HÜKÜMLER) KİTABI

 

islam

help 2.30.13 13-Hukumler previous next

HADİS KİTAPLARI > SÜNEN-İ İBNİ MÂCE TERCEMESİ ve ŞERHİ > 13-Hukumler
13- AHKÂM (HÜKÜMLER) KİTABI

1- Kudât (= Kadılar) İn Durumlarının Anlatıldığı Bâb

2- Zulüm Ve Rüşvet Hakkındaki Şiddetli Tehdîd Babı

3- Hâkim İctihâd Eder (Olanca Gücüyle Hakkı Arar) Ve İsabetli Karar Verir, Babı

Kimler İctihâd Edebilir?

4 - Hâkim Sinirli Bir Halde İken Hüküm Etmez, Babı

5- Hâkimin Kararı Hîç Bir Haramı Helâl Etmez Ve Hiç Bir Helâli Haram Etmez, Babı

6- Kendisine Ait Olmayan Bir Şeyi İddia Edip Uğraşan Adam (Hakkında Gelen Hadîsler; Babı

7- Şâhid Davacıya. Yemîn De Dâvilîya Düşer, Babı

Hadîsten Çıkarılan Hükümler

8- Bir Mal Koparmak İçin Yalan Yere Yemin Edenin (Vebalini Beyân Eden Hadîsler) Babı

9- Hakların (Bâtıldan) Ayırd Edildîği Makamlarda (Edîlen) Yemin Babı

10- Ehli Kitâb (Yâni Hıristiyan Ve Yahudiler) e Ettirilen Yemin (Şeklinin Beyânı) Babı

11- İki Ayrı Adam Bir Malın Kendisinin Olduğunu İddia Ederler (Yâni Birisi: Bu Mal Benimdir, Der.

Diğeri: Hayır Senin Değil Benimdir, Der) Ve Hiç Birisinin Şahidi Yoktur, Babı

Taraflar Arasında Kura Çekmenin Mânâsı, Şekli, Zamanı Ve Nedeni

Bîr Mal Hakkında Îki Kişi İhtilafa Düştüğü Ve Her Birisi Malın Kendisine Ait Olduğunu İddia Ettiği Takdirde Hüküm Nedir?

12- Çalınmış Olan Bir Malını, Satın Alan Bir Kimsenin Elinde Bulan

Adam (İn Hakkını Beyân Eden Hadîs) Babı

13- Mâşiye (Yâni Koyun, Keçî, Sığır Ve Deve Sürüleri) Nin (Ekinlere Ve Benzerlerine) Verdiği Zarar Hakkındaki Hüküm Babı

14- (Başkasına Âit) Bir Şeyi Kıran Hakkındaki Hüküm Babı

15- Adam Komşusunun Duvarının Üzerine Ağaç (tan Hatil Başını) Koyabilir Babı

16- Yol (Genişligi) Mîkdarı Hakkında İhtilaf Ettikleri Zaman (Verilecek Hükmün Beyani) Babı

17- Komşusuna Zarar Veren Bir Şeyi Kendi Mülkünde İnşâ Eden Adamın Babı

18- İkî Adam Bir Huss <= Sazlıktan Yapılan Kulübe) Nin Mülkiyetini İddia Edenler, Babı 19- Halâs'ı (Satılan Malı Kurtarmayı) Şart Kılan Satıcı (Nın Satış Akdi Hükmünün Beyânı) Babı 20- Kur'a İle Hüküm Vermek Babı 21- Kaifler ( = Îz Tâkîbi Mütehassısları) Babı 22- Çocuğu (Birîbirînden Ayrılan) Baba Ve Anasından Dilediğini Seçmekte Serbest Bırakmak Babı Bâzı Sorular Hanefî Âlimlerin Görüşü Şafiî'nin Görüşü Mâlikin Görüşü Ahmedin Görüşü 23- (İnsanlar Arasında) Sulh Yapmak Babı 24 -(Alım Satımda Aldatılmakla) Mâlını Zarara Sokan Kimseyi MalındaTasarruf Etmekten Menitme Babı 25- Hâkimin, Müflisin Malına Hacız Koyup Alacaklılar İçin Satması Babı 26- Malının Aynisini İflâs Etmiş Bir Adamın Yanında Bulan Kimsenin Babı Âlimlerin Konu Hakkındaki Görüşleri 27- Şâhidlik Etmesi Taleb Edilmeyen Bir Kimsenin Şâhidlik Etmesinin Yasaklığı Babı 28- Adamın Görgü Tanıklığı Vardır Da İlgili Kişi Bu Durumu Bilmez, Babı 29- Borçları Şâhidlendirmek Babı 30- Şâhidliği Caiz Olmayanların Babı 31- Bir Şâhid Ve Yemin İle Hükmetme Babı 32- Yalan Şâhidlik Babı 33- Ehli Kitabın Birbirleri Aleyhinde Şâhidlik Etmeleri Babı 13- AHKÂM (HÜKÜMLER) KİTABI Ahkâm; Hüküm'ün çoğuludur. Bu kitabda hüküm vermenin usûlü, âdabı ve şartları gibi bâzı önemli yönleri ile hüküm veren hâkim ve diğer yetkililerle ilgili âdab, şartlar ve benzerî durumlar hakkında gelen hadisler rivayet edilmektedir. Hüküm ve Kadâ' kelimelerinin mânâları aynidir. Bu iki kelime Arab dilinde değişik mânâlarda kullanılır. Şer-i Şerifte ise: Devlet yetküisince verilen ve uyulması mecburi olan dinî karardır. Bu karar, ilgilileri bağlayıcıdır ve dînî esaslara dayalıdır. Devlet tarafından yetkili kılınan hâkim veya idarecinin verdiği bu karar geçerlidir. Avnü'l-Mabûd yazarı başka tarifleri de nakletmiştir. Bunlardan birisi şöyledir: Özel veya tüzel kişilere ait muayyen olaylar hakkında Şer'i Şerife uygun ve bağlayıcı sözlü veya yazılı karara Kada denilir. Eş-Şirbîni de el-Iknâ'da: Kadâ kelimesi Arab dilinde bir şeyi sağlamlaştırmak, tamamlamak, yerine getirmektir. Şer-i Şerifte ise iki veya daha fazla hasımlar arasındaki husûmeti ve anlaşmazlığı Allah'ın hükmü ile hâl ve çözümlemektir, demiştir. E 1 - A y n i de : Kadâ, husûmetleri halletmektir, demiştir. Yukarda anlatılan şer'î hüküm ve kadâ'yı veren zâta Kadı ve Hâkim denilir. Ekseriyetle böyle hükümleri vermekle meşgul olanlara bu unvanlar verilir. Devletin tevdi ettiği görevlerin çoğu başka konulara yönelik olmakla beraber bazı ihtilâfların ve nizâlann halli görevini üstlenmiş olan devlet yetkililerinin verdikleri ve Şer'I esaslara uygun hükümler de bu terimin kapsamına dahildir. [1] 1- Kudât (= Kadılar) İn Durumlarının Anlatıldığı Bâb 2308) Ebû Hüreyre (Radtyallâkü anh)'den rivayet edildiğine göre: Peygamber (Sdlallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur : -İnsanlar arasında kadı (yâni hükmedici) kılınan kimse, bıçak sız boğazlanmış olur.»" [2] İzahı Bu hadisi Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, Ah-med, Hâkim ve Beyhakî de rivayet etmişlerdir. Halk arasında hüküm vermek üzere görevlendirilen kimsenin bıçaksız boğazlanmış olmasının yorumu ve kasdedilen mânâ ile ilgili olarak Avnü'l-Mabûd yazarı aşağıdaki nakilleri aktarmıştır: "Ibn-i Salâh: Maksad, manen boğazlanmaktır. Çünkü bu göreve atanan kişi dünya ateşi ile âhiret ateşi arasında kalır. Dürüst görev yaparsa dünya azabına uğrar. Günün havasına uyarak dürüstlükten saparsa âhiret azabına mâruz kalır, demiştir. H a t t â b i ve kendisine tâbi olanlar ise: Hadiste bıçakla boğazlanma ifâdesinin bırakılarak bıçaksız boğazlanma ifâdesinin kullanılmasının iki nedeni vardır: Birincisi, bu göreve atanma dolayısıyla korkulan hususun atanan kişinin hayatının tehlikeye düşmesi değil, dîninin helak olmasıdır, İkincisi: Bıçakla boğazlanan kişi pek ıztırap duymaz. Boğmak ve benzerî yolla, bıçaksız boğazlamanın duyduğu elem çok daha büyük olur. İşin ağır mes'uliyetine dikkatleri çekmek için bu ifâde tercih edilmiş, demişlerdir. Es-Sübülde de: Kadıüğı üstlenmenin büyük mesuliyeti burada ifâde edilmiştir. Hadiste sanki şöyle buyuruluyor: Hâkimliği üstlenen kişi canını boğazlanmaya hazırlamıştır. Bu itibarla bundan uzak durmalıdır. Çünkü hakkı bile bile veya hakkı bilmeden haksızlıkla hükmederse şüphesiz cehennemlik olur. Boğazlanmanın «bıçaksız olduğu» ifâdesinin kullanılmasının hikmeti şudur: Bundan maksad gerçek boğazlanma değildir. Gaye, nefis ve canın âhiret azabı ile helak olmasıdır, denilmiştir." 2309) Enes bin Mâlik (Radtyallâkü anhyden rivayet edildiğine göre: Resuluİlah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir: «(Halk arasında) hâkimlik etmeyi taleb eden kimse kendi nefsi ile başbaşa bırakılır (Allah tarafından kendisine yardım edilmez). Kim de buna icbar edilirse (yâni isteği dışında bu göreve atanırsa) bir melek ona iner ve onu doğru yola yöneltir.»" [3] İzahı Bu hadîsi Ebû Dâvûd. Tir mi z i ve Hâkim de rivayet etmişlerdir. Bu hadis, halk arasında hâkimlik etme ve hüküm verme talebinde bulunmanın ve böyle mevkilere ihtiraslı olmanın iyi bir şey olmadığına işaret eder. Hadîsin «Kendi nefsi ile başbaşa bırakılır» cümlesinden maksad, böyle bir kimseye, vereceği hüküm ve kararın isabetli ve hakka uygunluğu hususunda Allah Teâlâ tarafından yardım edilmiveceğinin bildirilmesidir. Ebû Dâvûd'un rivâyetindeki metin biraz daha uzundur. Oradaki metin meâlen şöyledir: «(Halk arasında) hâkimlik etmeyi İsteyip buna atanmak için aracılardan yardım dilerse, kendi nefsi ile başbaşa bırakılır (Allah ona yardım etmez). Bu göreve talip olmayıp, buna atanabilmek için herhangi bir aracıdan yardım dilemeye» kimseye (bu görev verildiğinde) Allah Teâlâ bir melek gönderir. Melek kendisine hak v« «dalet yolunu gösterip o yola yöneltir.» Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâi'nin Ebû Mûsâ el-Eş'arî' den rivayet ettikleri şu merfû hadîs de bu hadisi teyid eder : BİZ isteyenlere idarecilik vermiye ceğiz.» 2310) Ali (bin Ebî Tâlib) (Radtyallâhü ank)'dtn; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beni Yemen'e (kadı olarak) gönderdi. (Beni göndereceği zaman) Ben t Yâ Resûlallah! Beni gönderiyorsun. Halbuki ben (tecrübesiz) bir gencim, onlar arasında hükümler vereceğim, hüküm nedir, bilmem? dedim. Ali demiştir ki: Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhive Sellem), mübarek elini göğsüme vurdu, sonra: «Allahımt Bunun kalbine (hakkaniyetle hüküm etmek) hidâyetini ver ve dilini (doğru sözlülük üzerine) sabit kıl» buyurdu. Ali demiştir ki: Bu duadan sonra iki kişi arasında hüküm vermek hususunda hiç bir tereddüd duymadım." Kot: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedindeki râvîler sıka zâtlardır. Fakat sened munkatidir. Ebû Hatim : İsmi Saîd bin Feyrûz olan râvt Ebü'I-Bah-terl, Ali (RJL)'den hadis işitmemiş ve O'nun zaroanma da yetişmemiş, demiştir. «indi: Ban diyorum ki: Ali'nin bu hadisini Ebû Dâvûd, başka bir senedle rivayet •tnüftir. Zevold yazan buradaki »enedin değişikliğine bakarak bu hadisi Ztvftid türünden »aymış olabilir. [4] İzahı Bu hadisi Ebû Dâvûd başka bir senedle yine A 1 i (Ra-dıyallâhü arın) 'den, merfû olarak rivayet etmiştir. El-Munzi-r î * nin dediğine göre T i r m i z î de bunu kısa bir metinle rivayet etmiştir. Avnü'l-Mabûd yazan bu hadîsin şerhinde özetle şöyle der: "El-Mazhar: Ali (Radıyallâhü anh), hasımlar arasında nasıl hüküm verileceğini bilmediğini söylemek istememiştir. Onun demek istediği husus şudur: Hasımlar arasında çıkan dâvalara bakmak, tarafların birbirine hiyle etmeleri ve hasımların ifâdelerini almak, şâhidlerini dinlemek gibi hususlarda tecrübem yoktur, diye yorum yapmıştır. T ı y b i de: Ali (Radıyallâhü anh) Yemen'e hâkim olarak gönderildiği zaman şüphesiz, Kitâb ve Sünnet'i iyi bilirdi. Ali: Ben gencim, hüküm nedir, bilmem... sözü ile tecrübesinin azlığını ve bu nedenle fikir ve içtihadını geliştirmediğini mazeret olarak göstermek istemiştir. Bunun içindir ki, Resûl-i Ekrem (Aley-hi's-selâtü ve's-selâm) ona duâ etmiştir. Buyurulan duanın mânâsı şudur: Allahım, A 1 i' ye şer'î hükümleri Kitâb ve Sünnetten çıkarma yolunu göster, gönülünü aç ve dilini doğru ile hak üzerine sabit kıl ki, dâima isabetli hüküm versin. Ebû Dâvûd bu hadîsi Kadâ kitabının 6. babında rivAyet etmiştir. Metin bakımından biraz farklılık var ise de netice İtibariyle ayni mânâyı ifâde eder, denilebilir. Oradaki rivayette Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), A 1 i' ye, hasımların ikisini de dinlemedikçe hüküm vermemesini ve iki tarafı da dinledikten sonra hüküm vermesinin uygun olacağını tavsiye buyurmuştur. [5] 2- Zulüm Ve Rüşvet Hakkındaki Şiddetli Tehdîd Babı 2311) Abdullah (bin Mes'ûd) (Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selîent) şöyle buyurdu, demiştir: -İnsanlar arasında hüküm eden her hâkim kıyamet gönü geldiğinde bir melek onun ensesinden tutar. Sonra melek başını semâya kaldırır. Eğer (meleğe) : Onu at, diyen olursa melek, onu (cehennemin) öyle derin bir çukuruna atar ki kırk yılda o çukurun dibine varabilir.»" Not: Bunun senedinde bulunan Mucâlid'in zayıf olduğu, Zevâİd'de bildirilirmistir. [6] İzahı Zevâid türünden olan bu hadisin açıklaması bölümünde Sindi şöyle der: "Bu hadisin umumîliği, hakkaniyetle hüküm veren hâkimleri de kapsar. Fakat her hâkim'in atılacağı anlamı çıkmaz. Şu halde atılması için emir verilecek olanlar, yalnız haksız yere hüküm veren hakimlerdir. (Hadîs böyle yorumlanınca çıkan sonuç şu olmuş olur: Kıyamet günü görevli melekler hâkimlerin enselerinden tutup gökten emir beklerler. Haksız ve yersiz hüküm veren hâkimler hakkında gökten verilen emir üzerine melekler bunlan cehennemin derinliklerine atarlar. Allah'ın rızâsına ve emirlerine uygun hüküm veren hâkimler hakkında ise böyle bir emir verilmez.) Başından sonuna kadar hadîsin tamamının bâtıl ve haksız hüküm veren hâkimlere mahsus olması ihtimali de vardır." Bence bu yorum daha uygundur. Çünkü İlâhî adalete uygun hüküm veren hâkimlerin kavuşacakları ikramlara âit hadisler mevcuttur. Kıyamet günü meleğin bir insanın ensesinden tutup semâya bakması, o insanın suçluluğunun bir belirtisidir. Bu nedenle ikinci yorum daha uygun görülür. Fakat hadisin son kısmı ilk yorumu te-yid eder. Çünkü hadîsin tamamı hakkaniyetten ayrılıp adaletsiz hüküm veren hâkimlere mahsus olursa, onun cehenneme atılması emri beklenir. Oysa hadîste: -Onu at, diyen olursa» ifâdesi kullanılmıştır. Bu ifâde, görüldüğü gibi, ensesinden tutulan herkesin atılması için emir verileceği anlamını taşımaz. Yâni böyle bir emir verilmi-yebilir de. Bu durum ilk yorumu teyid eder gibidir. 2312) Abdullah bin Ebî Evfâ (Radtyallâhü anhümöJ'dan rivayet edildiğine göre: Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Seltem) şöyle buyurdu, demiştir: «Hâkim zulüm etmedikçe, şüphesiz Allah onunla beraberdir. Hakim zulüm edince Allah onu kendi nefsi ile (başbaşa) bırakır. (Yâni ona yardımcı olmaz.)" 2313) Abdullah bin Amr (bin el-Âs) (Radtydlâkü onkümâydan rivayet edildiğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu. demiştir: «Allah'ın laneti rüşvet verenin ve rüşvet alanın üzerindedir (veya üzerinde olsun.)»" [7] İzahı îbn-i Ebi Evfâ (Radıyallâhü anh) in hadisini T i r m i -zî. Hâkim ve Beyhaki de rivayet etmişlerdir. Bu hadîs, adaletten ayrılmayan hâkimin yardımcısının Allah olduğuna ve zulüm eden hâkim'in Allah'ın yardımından mahrum olduğuna delâlet edçr. Şu noktayı da belirteyim: Adalet ve hakkaniyet ederken, tlâhi adalet ve Allah'ın koymuş olduğu esaslara uygun hakkaniyettir, tlâhi adalet ve. hakkaniyet ölçülerine ters düşen bir adalet kavramı makbul ve muteber değildir. Abdullah bin Amr (Radıyallâhü anh) 'in hadisini Tirmizi, E bu Davûd, tbn-i Hibbân. Tabarâ-ni ve Dârekutnî de rivayet etmişlerdir. Tirmizİ ve Ebû Davud'un rivâyetlerindeki hadîs metni şöyledir: - Resul ull ah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) rüşvet vereni ve rüşvet alanı Ianetlemiştir.» Lanet: Allah'm rahmetinden uzak olmaktır. Allah falana lanet etti, denildiği zaman Allah'm o kimseyi rahmetinden uzaklaştırdığı, ifâde edilmiş olur. Resûlullah (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) falanı lanetledi, denilirken Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in o kimsenin Allah'ın rahmetinden uzak kalmasını diledi, mânâsı çıkabildiği gibi o kimsenin ilâhi rahmetten uzak kaldığını bildirdi, mânâsı da çıkabilir. Her iki yorum da anlayanlar için büyük bir teh-diddir. Hülâsa burada Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) rüşvet vpreni de alanı da lânetlemiştir. Yâni bunların Allah'ın rahmetinden uzak olduklarını bildirmiştir ya da uzak kalmalarını dilemiştir. Müellifimizin rivayeti de böyledir. Yâni Allah'ın lanetinin bunlar üzerinde olduğu ve bunların rahmetten uzak tutulduğu Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) tarafından haber verilmiştir veya Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) bunların rahmetten uzak kalmaları için dilek ve bedduada bulunmuştur. Ahmed'in Sevbân (Radıyallâhü anh) 'den rivayet ettiği bir hadiste «Râiş» de vardır. Râiş, rüşvet alan ile veren arasında gidip gelen aracı demektir. Tuhfe yazarı bu hadîsin şehrinde özetle şu bilgiyi verir: "Raşî, rüşvet verendir. Mürteşî, rüşvet alandır. Râiş de bunlar arasında gidip gelen aracıdır. Rüşvet: Hak olmayan bir şeyi hak imiş gibi elde etmek için verilen mal ve menfaattir. Kişinin hakkı olan bir şeyi elde edebilmesi için mecburiyet karşısında verdiği şey rüşvet sayılmaz. Keza bir zulümü defetmek ve kurtulmak için verilen şey de rüşvet sayılmaz. Rivayet edildiğine göre Ashab-i Kirâm'dan îbn-i Mes'ûd (Radıyallâhü anh) H a b e ş i s t a n' da bir şeyden dolayı yakalanmış ve iki dinar vermek suretiyle kurtulabilmiştir. Tabiîlerin imamlarından bir cemaattan rivayet edildiğine göre onlar: Bir kimsenin zulüm korkusuyla kendi canını veya malını korumak ve kurtarmak için bir şey vermesinde bir sakmca yok, demişlerdir." Antü'l-Mabûd yazan da E 1 - K a r i' den naklen özetle şöyle der: "BÜ$vet: Bir hakkın iptali veya hak olmayan bir şeyi hak imiş gibi elde etmek veya göstermek amacıyla verilen şeye denir. Fakat bir zulümü defetmek veya hak olan bir şeyi elde edebilmek için mecburiyet altında verilen şey rüşvet sayılmaz. Keza, hak sahibinin hakkını kazandırmak için çalışıp emek veren kimsenin aldığı mal da rüşvet sayılmaz. Böyle denilmiştir. Ancak son hüküm, hakimler, İdareciler, devlet memurları ve yetkililer için değildir. Bunlar o hükmün dıçında kalırlar. Çünkü hak sahibinin hakkım elde etmesi için ve kimsenin zulüme uğramaması için çalışmak bunların görevleri- Kfeemsn ı-umar u«: Bir kimse kendi hakkım elde edebilmesi vey& bîr zulümü basından defetmesi için verdiği şey rüşvet değildir, denilmiştir. S e v k a n i de: Bir kimsenin hakkı olan bir şeyi elde edebilmesi İçin gerektiğinde vereceği şeyin rüşvet sayılmıyacağı ve bu alnaçla hâkime rüşvet verebileceğini söyleyenlerin elinde makbul bir delH var ise bir diyeceğimiz yoktur. Muteber bir delil yok İken bunu, hadisin hükmünün dışında nasıl tuttuklarını bilemiyorum. Doğrusu ve hak olanı bu hadisin hükmünün umumiliğini tutmaktır, demiştir." [8] 3- Hâkim İctihâd Eder (Olanca Gücüyle Hakkı Arar) Ve İsabetli Karar Verir, Babı 2314) Amr bin el-Âs (Radıyallâhü anh)'den: Şöyle demiştir: Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)' den işittim, buyurdu ki t «Hâkim, hüküm vereceği zaman ictihâd edip (yâni olanca gücüyle hakkı arayıp) isabetli karar verince iki sevab kazanır (ictihâd ve isabetli hüküm sevab lan). Hükmedeceği zaman ictihâd edip (yani olanca gücüyle hakkı arayıp) hatalı hüküm verince ona bir sevab vardır (îctihad sevabı.)» (Kavi) Yezîd demiştir ki Ben bu hadisi Ebû Bektr bra Asır Mn Kazma naklettim. Kendisi dedi ki: Bana Ebü Setenj, Bfan Httaeyn (Radıyalâhü anh) 'den bu hadîsi naklettirin şekilde rivayet ««ti." [9] İzahı Bu hadîs Kütüb-i Sitte'nin hepsinde Amr bin el-As (Ra-dıyallâhü anh) ile Ebû Hüreyre (Radiyallâhü anh)'den rivayet edilmiştir. Sindi bu hadîs'in açıklaması bölümünde: Hülâsa, hâkim'in yapması gerekli olan şey, doğru ve hakkı bulmak için olanca gücüyle çalışmasıdır. Olanca gücüyle gayret ettiğine rağmen hatalı hükmederse, mazur sayılır. Evet, doğruyu bulabilir ve buna muvaffak olursa iki sevab kazanır: îctihad sevabı ve hak ile hükmetme sevabı. Aksi takdirde yalnız ictihâd sevabını kazanır. Şu nokta kaldı: Hadiste sözü edilen ictihâd Şer'î delillerden hüküm çıkarmak içtihadı mı, yoksa hasımlar arasında dâva konusu edilen olayın mâhiyetini anlayıp gerçeğe uygun hüküm vermek için gayret edip çalışması mı? Alimlerin ekserisi buradaki içtihadı birinci mânâya yorumlamıştır. Lakin bu hadîs, ictihâd etmenin câizliğine delil olamaz. Çünkü ikinci şekilde de yorumlanabilir, demiştir. N e v e v i de bu hadisin şerhinde şöyle der: "Bu hadîsin Şer-i Şerife uygun hüküm vermeye ehil ve dinî bilgilerle mücehhez âlim hâkim hakkında olduğuna dâir müslümanla-rın icmâı vardır. Bu nitelikteki hâkim, Allah'ın hükmüne uygun ve isabetli karar verdiği zaman iki sevab kazanır. Sevablardan birisi içtihadından dolayıdır, diğeri de ilâhi hükme uygun ve isabetli karar vermesinden dolayıdır. Anılan hâkim, verdiği hükümde yaruhr-sa. ettiği ietihad'dan dolayı bir ecir kazanır. Âlimler şöyle demişlerdir: Bir hâkim, Allah'ın hükümlerine göre karar vermeye ehil ve liyakatli değilse, hüküm vermesi helâl değildir. Buna rağmen hüküm verirse, bir sevab kazanması söz konusu değildir ve hükmü infaz edilmez. Verdiği hükümde isabet etmiş olsa bile durum budur. Çünkü bu isabet tesadüfen olmuştur. Şer'i Mr esasa dayalı değildir. Bu itibarla, bütün hükümlerinde günahjeâr sayılır. Verdiği hükümler geçerli sayılmaz ve kendisi mazur dahildir. (N e v e v î bundan sonra 2315 nolu hadisi naklederek delil gost»-rir ve sözlerine devamla şöyle der:) İctihâd etmeye yetkili her müetehid, verdiği kararların hepsin-nin isabetli ictihâd ettikleri söylenebilir mi? Yoksa bu durumda birisi isabeüi, diğeri hatûh mı sayılır? Âlimler bu hususta da rhUldf et-r işlerdir. Bir görüşe göre farklı iki ietihad'dan birisi isabetli, diğeri hatalı sayılır. İsabetli olan ictihâd, Allah katındaki hükme uygun olanıdır. Hatalı ictihâd da Allah katındaki hükme ters düşen içti-had'dır. İsabetli ictihâd sahibi iki sevab kazanırken hatalı ictihftd eden de bir sevab kazanır. Çünkü bu müetehid de olanca gücöyi» çalışarak gerçeği bulmaya gayret etmiştir. Hatâ etmekte mazur sayıldığı için günaha girmiş olmaz. Ş â f i I ve arkadaşları bu görüşü benimsemişlerdir. İkinci görüşe göre farkh ictihâd edenlerin hepsinm ictîhadîan va vardıkları sonuçlar isabetli sayılır. Yâni birbirine ters düşe© 1W ictihâd sahiblerinin hepsi isabetli hüküm vermiş olurlar. İki grup da bu hadisi kendileri için delil göstermişlerdir. Birinci gruba delil olması açıktır. Çünkü hadîs, müetehidi isabetli ve hatalı diye ikiye ayırmıştır. Eğer her müetehid isabetli sayüsaydı, hatalı diye bir şey kalmazdı. Hatalı olmasına rağmen kendisine sevab verilmesine gelince, bu sevab, sarf ettiği gayret ve çalışmasının karşılığıdır. Hadîsin ikinci gruba delil olması ise şöyle izah edilmiştir: Bu hadîs, müetehid için sevab bulunduğunu bildirmektedir. Eğer müetehi-din isabetli kararı olmasaydı kendisine sevab verilmezdi. Hadîste, müetehid'e hatalı denmesinin sebebi şudur: Eğer müetehid, ictihâd alanı dışında kalan, meselâ hakkında icmâ bulunan bir mesele hakkında ictihâd ederse veya yaptığı ictihâd nassa muhalif olursa böyle bir ietihâdda bulunan kişi hatâh iş yapmış olur. (Tabii bir müetehid bile bile nassa muhalif bir hüküm veremez, keza icma'a muhalif bile bile ictihâd edemez. Ettiği ictihâd geçersiz ve vebaldir. Ancak bilmiyerek ve yanılarak böyle bir duruma düşerse, ettiği hatâdan dolayı mazur sayılabilir.) Müctehidin bazen hatalı ictihâd edebildiğini söyleyen grub, fer'i meseleler hakkında yapılan içtihadı kasdederler. Tevhîd esasları ile ilgili meselelerde farklı ictihâd edenler olursa, bunlardan yalnız birisinin içtihadının isabetli ve buna ters düşen ictihadlann hatalı olduğu hususunda âlimlerin icmâı vardır. Yâni bu farklı ictihadlann , ikisinin isabetli olması söz konusu değildir." Avnü'I-Mabûd yazarı da özetle şöyle der: "Hâkim'in isabetli ve haklı karar vermesinden maksad, vâki içtihadının Allah'ın hükmüne muvafık ve uygun olmasıdır. H a 11 â b i bu hadisin şerhi bölümünde şöyle demiştir: Allah'ın hükmüne uygun karar vermek için olanca gücüyle çalışan müctehid hatâh hüküm verdiğinde sevab kazanmasının sebebi, ictihâd etmesinin ibâdet sayılmasıdır. Ettiği hatâdan dolayı sevab kazandı, denemez. Ancak ettiği hatânın günahı müctehidin boynundan kaldırılır. (El-Fetih yazan H a t t â b î' nin bu sözünden çıkan sonuç şudur: Hat-t â b i' ye göre, "Hatalı ictihâd edene bir sevab vardır", emrinden maksad, o içtihadın günahının bağışlanmasıdır, demiştir.) Hatâh içtihadın günahının bağışlanması içtihada ehil olan kimselere mahsustur. Yâni kıyas yollarını bilen, usûl ilmine vâkıf ve ictihâd araçlarına sâhib olup ictihâd etmeye liyakatli olan müctehidin olanca gücünü harcadığına rağmen varacağı neticede beyân edeceği hüküm Allah katındaki hükme aykırı düşerse, mazurdur ve bundan dolayı günahkâr sayılmaz. İctihâd etmeye liyakatli olmayan kimse ictihâd etmeye yeltenmekle, haddini aşmış olur ve işlediği hatada mazur sayılamaz. Bilâkis günahla karşı karşıyadır. Burey-d e (Radıyallâhü anh'ın 2315 nolu) hadisi bunun bir delilidir. îctihâd etmeye liyakatli müctehidin hatalı içtihadında mazur sayılması, fıkıh konulannın teferruatına âit meselelere mahsustur. Bu gibi meseleler, muhtelif hükümlere ve değişik görüşlere muhtemel ve müsâid ise farklı ictihadlar yapılabilir. Değişik görüşlere muhtemel olmayan ve açık olduğu için herhangi bir yoruma mahal bırakmayan $er-i Şerifin ana hükümleri ve temel meseleleri hakkında yapılacak en ufak bir hatâ bağışlanmaz. Zâten bu gibi mesele ve hükümler hakkında ictihâd yapmak söz konusu değildir. Kitâb, Sünnet veya îcmâ ile sabit olan hükümler kesindir. Bunlara ters düşecek bir görüş beyânı söz konusu değildir. Böyle bir girişimde bulunan kimse, işlediği hatâda mazur sayılmıyacağı gibi görüşü de reddedilir, demiştir. [10] Kimler İctihâd Edebilir? Avnü'l-Mabûd yazan bundan sonra Muhtasaru Şerhi's-Sünne*-den naklen şöyle der: Müctehid; Şu beş ilmi bilen kimsedir: Allah'ın Kitâb'ının ilmi, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in Sünnet (yâni hadîs) ilmi, Selef âlimlerinin icmâ'ları ve ihtilaflı kavilleri, lügat ilmi ve Kı-yâs-ı Fukahâ ilmi. Müctehid; Kitâb, Sünnet ve icmâ'da açık bir hüküm bulamadığı takdirde, kıyas yoluyla bu üç delilden hüküm çıkarmak için olanca gücünü kullanır, işte bu hükmü çıkarma yolunun özel bir ilmi vardır ki buna Kıyâs ilmi denilir. Müctehid; Kitâb (Ku'ran) ilminden nâsih, mensûh, mücmel, mufassal hâs, âm, muhkem, müteşâbih, kerahet, tahrîm, ibâhat ve nedb'i bilecektir. Sünnetten de bunlan bilecek, aynca sahih, zayıf, müsned ve mürsel hadîsleri bilecektir. Kitâb ile Sünnet arasındaki sıralamayı da bilecek. Ta ki, zahiri, Kitâb'a uymayan bir hadîs bulduğu zaman bunun yorum şeklini bilebilsin. Çünkü, Sünnet, Kitabın beyânı ve açıklamasıdır. O'na muhalif olmaz. Müctehid; Kitâb ile Sünnet'ten Şer'i hükümlerle ilgili olanlan bilmek zorundadır. Bunların dışında kalan kıssalar, mevizeler ve ha* berleri bilmesi şart değildir. Müctehid; lügat'ten, Kitâb ve Sünnet'te bulunanlan bilecektir. Bunlarda bulunmayan ve Arab dilinde bulunan tüm kelimeleri bilmesi şart değildir. Müctehid; Sahâbilerin ve Tabiilerin şer'i hükümlerle ilgili sözlerini ve tüm fıkıhçıların fetvalarının büyük çoğunluğunu da bilecek ki, vereceği hüküm onların verdikleri hükümlere muhalif olmasın. Bu takdirde icmâ'a aykırı bir hüküm vermek tehlikesinden emin olur. İşte bir ilim adamı bu nevilerin hepsini bilirse ictihâd edebilir. Bunları bilmeyen ilim adamının yapacağı şey müctehidlere taklid yoluyla bağlanmaktır." (Avnii'l-Mabûd'un Kadâ kitabının ikinci babından naklen verilen bilgi bitti.) 2315) Ebü Hâsım (Radtyaüâhü ank)'âen rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: (Abdullh) bin Büreyde'nin, babası (Büreyde bin el-Husayb) (Radıyallâhü anhüm)'den merfû olarak rivayet ettiği Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in ı «Hâkimler üçe ayrılır. îkisi ateş (yâni cehennem) dedir. Birisi de cennettedir. Hakkı bilip bununla hükmeden adam cennettedir. Hakkı bilmediği halde insanlara hâkimlik eden adam ateştedir. Hükmünde zulüm eden (yâni hakkı bildiği halde bâtıl ile hükmeden) adam da ateştedir» hadîsi olmasaydı biz diyecektik ki: Hâkim içti-had ettiği zaman şüphesiz cennet'tedir." [11] İzahı Bu hadisi Tirmizi ve Ebü D&vûd da rivayet etmiştir. Bu hadîste hâkimler üç kısma ayrılmıştır: 1. Allah Teâlâ'nın hükmünü bilen ve buna gör© karar veren hâkimdir. Böyle davranan hâkim cennetliktir. 2. Allah'ın hükmünü bilmeden buna uygun veya aykırı karar veren hâkimdir. Bu ise cehennemliktir. 3. Allah'ın hükmünü bildiği halde bunu bırakıp bâtıl ile hükmeden hâkimdir. Bu da cehennemliktir. Avnü'l-Mabûd yazarı şöyle der: Bu hadîs, hâkimlerden yalnız feakkı yâni Allah'ın hükmünü bilip bununla amel edenlerin cehennemden kurtulduklarım ve diğerlerinin kurtulamadıklarına delâlet eder. Muteber olan uygulamadır. Bu itibarla hakkı bilip de tatbik etmeyen bir kimse bilmeyen kişi gibidir ve onunla beraber cehennemliktir. Hadîsin zahirine göre bilmeden hüküm eden ve hükmü tesadüfen hakka uygun düşen hâkim de cehennemliktir. Çünkü hadiste bir istisna yoktur. Hadîs, bilmeden yâni Allah'ın hükmü hakkında bilgisi olmadan kişinin hüküm vermesini veya hakkı bile bile bâtıl ile hükmetmesini yasaklayıp böylesini tehdid ediyor. Hatîb-i Şirbîni: Birinci hâkimin hükmü infaz edilir. Fakat Ucinei ve üçüncüsünün Hükmü infaz edilmez, demiştir." [12] 4 - Hâkim Sinirli Bir Halde İken Hüküm Etmez, Babı 2316) Ebû Bekre (Radtyaüâhü animden rivayet eâiküğfes güre; R«-sûlullah (Saİlallakü Aleyhi ve Sellem) : Hâkim sinirli bir halde iken iki kimse arastada bükten (etmesin) buyurdu. Hişâm'ın rivayetinde hadîsin metni şöyledir » Sinirli bir halde iken Hâkim'İn iki kimse arasında hflküm si münâsib olmaz." [13] İzahı Bu hadis, N e s â i' den başka Kütüb-İ Sitte'nin hepsinde vardır. Bâzı rivayetlere göre Ebû Bekre (Radıyallâhü aah), S e -c i s t â n' da kadılık, yâni hâkimlik yapan oğlu Ubeydul-1 a h' a yazdığı bir mektubta: Oğlum! Sen sinirli bir halde iken iki kimse arasında hüküm etme. Çünkü ben Resûlullajı'tan işittim şöyle buyurdu, diyerek buradaki hadîsi nakletmiştir. Bu durumu anlatan râvi de Ebû Bekre (Radıyallâhü anh) 'm oğlu Abdur-rahman' dır. Sinirli bir halde iken hüküm etmenin yasaklanmasının sebebi, hâkimin bu halde iken normal düşünüp ictihâd etmesinin ve isabetli karar vermesinin güçlüğüdür. Ayrıca hiddetlenme nedeniyle hissi hareket etmek veya haksız yere hüküm verme endişesi vardır. Tuftf» yazan hu hadisin şerhinde özetle "lbn-i Dakîki'1-lyd: însan sinirlendiği zaman durumu değişir ve normal düşünmeyebilir. Bu itibarla hakkaniyetle ve isabetli hüküm vermesi için hâkim'in sinirli bir halde iken hüküm etmesi yasaklanıyor. Fıkıhçılar bu yasağı, normal düşünmeye engel olan aşın açlık, aşırı susuzluk ve fazla uykusuzluk gibi hallere de teşmil etmişlerdir. Bu teşmil, kıyas yoluyladır. Yasaklamanın zahirine göre, bu halde iken hüküm etmek haramdır. Yasağı, asıl mânâsı olan haramlıktan çıkarıp mekruhluğa yorumlamayı gerektiren bir neden yoktur. Bir hâkim bu yasağa aykırı hareketle, sinirli iken hüküm ettiği zaman, bu hüküm muteber mi? Verilen hüküm hakka uygun ise cumhura göre muteberdir. Bunun delili ise Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in sinirli iken Z ü b e y r (Radıyallâhü anhî lehine karar vermiş olmasıdır. Cumhur, bu olayı delil göstererek, buradaki yasağı haramlıktan mekruhluğa çevirmiştir. Fakat Ş e v k â n İ: Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-sa-lâtü ve's-selâm) 'e başkasını kıyaslamak doğru değildir. Çünkü O, sinirli iken de hatalı bir hüküm vermekten masumdur. Başkası sinirli iken hatalı hüküm edebilir. Bunun için bâzı fıkıhçılara göre bu halde verilen hüküm geçersizdir. Bir kısım âlimler de demişler ki: Hâkim vereceği hükmü anladıktan sonra sinirlenirse, hükmü makbuldür, Henüz ne hüküm vereceğini kestirmemiş iken sinirlenirse edeceği hüküm geçersizdir veya geçerli olup olmaması ihtilâf konusudur, demişlerdir. El-Hâf iz bu son görüşü benimsemiştir." Hülâsa sinirli iken hâkim'in verdiği hüküm H a n b e 1 î fıkıhçılara göre muteber sayılmaz. Diğer mezheblere göre hüküm sahih olmakla beraber bu halde hüküm vermek mekruhtur. Ebû Bekre (Radıyallâhü anhJ'ın hâl tercemesi 233 nolu hadîs bölümünde geçmiştir. [14] 5- Hâkimin Kararı Hîç Bir Haramı Helâl Etmez Ve Hiç Bir Helâli Haram Etmez, Babı 2317) (Mü'minlerin analarından) Ümmü Seleme (Radıyallâhü an-an rivayet edildiğine göre Resûlullah (SallaUahü Aleyhi ve Selletn), şöyle buyurdu, demiştir: «Şüphesiz siz dâvalarınızı bana getiriyorsunuz. Ben ancak bir beşerim (Allah bildirmedikçe gaybı bilemem). Bâzınızın meramını bâzınızdan daha iyi anlatması umulur. Ben şüphesiz sizden işittiğim sözlerinize göre aranızda hükmederim. Artık kimin lehinde kardeşi (yâni hasmı) nın hakkından bir şeye hükmedersem sakın o kimse (aslında hakkı olmayan) o şeyi (kardeşinden) almasın. Çünkü ben o kimse için ateşten bir parça kesmiş olurum. O kimse o parçayı kıyamet günü getirir. 2318) Ebû Hüreyre {Radıyallâhü anh)Jden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sali alla kü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir : «Ben ancak bir beşerim (Her gaybı bilemem). Bazınızın ifadesi bagınızmkinden daha iyi olması umulur. Bu itibarla, ben kimin lehinde kardeşi (yâni hasmı) nın baklandan bir parça kesersem. Şüphesiz o kimseye ateşten bir parça kesmiş olurum.»" Not: Bunun senedinin sahih ve r&vllerinin sahih badis r&vlleri olduğu, 2e-vftid'de bildirilmiştir. [15] İzahı Ü m m ü Seleme (Radıyallâhü anh) 'm hadisi Kütüb-i Sit-te'nin hepsinde vardır. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'m hadisi ise Zevâid türündendir. Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in "Ben ancak bir beşerim" sözü üe ilgili olarak Nevevi şöyle der: "Yâni insanlar gaybı bilemezler ve meselelerin iç yüzüne vâkıf olmayabilirler. Ancak Allah Teâlâ dilediği takdirde insan oğlu bunlardan bir şey bilebilir. İnsanlar için mümkün olan bir şey peygamberler için de olabilir. Peygamber (Aleyhi 's-salâtü ve's-selâm) da in-sanlar arasında zahire göre hükmeder. Gizli halleri araştırıp buna muttali ve gaybı bitebilmek yoluna tevessül etmez. O da dâvalara bakarfce» sahicileri dinler, yemin ettirir ve buna. göre hükmünü verir. Baktığı dâvaların iç yüzü, dışardan görüldüğünün aksine de olabilir. Allah Teâlâ dileseydi O'nu hasımlar arasındaki dâvanın iç yüzüne vâkıf kılardı. O da şahide ve yemine ihtiyaç duymadan mes«-tenin iç yüzüne göre hükmederdi. Lâkin Allah Teâlâ, ümmetin O'na uymasını emrettiği için ümmetine bu meselelerde de örnek olacak şe-kildö davalara bakmasını dilemiştir. Ümmetin, dâvaların içyüzüne ve gayb© vâkıf olmaları beklenemiyeceğine gör© dâvalara zahire göre bakmaları, şâhidlere ve yeminlere baş vurmaları gerekir. Ümmete bu hususta da örnek durumunda olan Besûl-i Ekrem (Aleyhi's-sa-Iâtü ve's-selâm) 'in dâvaların zahirine göre hüküm etmesi gerekli kı-hnzmştır. Allah Teâlâ, zahire göre hüküm verme emrini koymuş. Bu emre uymak hususunda herkes eşittir. Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) de bu emre uyar ki başkasına örnek olsun." El-Hâfız da: «Ben ancak bir beşerim» cümlesinden mak-sad şudur: Resûl-i Ekrem CAleyhi's-salâtü ve's-selâm) gerek zâtında ve gerekse sıfatlarında kendisine özgü birçok meziyetlerle temayüz etmekle beraber bir beşerdir. Resul olan bir insanın her gaybı bilmesi şart değildir. Allah dilediği zaman Resûl'ünü gayba vâkıf kılar, dilediği zaman vâkıf kılmaz. Bu itibarla Resûl'ün dâima haklıyı ve haksızı birbirinden ayırd etme yeteneğine sahip olduğu, çünkü gaybı bildiği söylenemez, demiştir. Hadîste geçen "Elhan" kelimesi ism-i tafdîldir, "Daha zekî" mânâsım ifâde eder. Hüccet de delil, demektir. Bu kelimelerin geçtiği cümleaUı asal masası "Bâzınız delilini bâzınızdan daha zekîce anlatır. En-Neyl yazan: Bunun mânâsı şöyle olabilir: BAzuuz delilini daha güzel ifâde eder, öyle ki gerçekte haksız olduğu halde kendistai haklı çıkarır ve haklı olduğu sanılır. Fakat en zahir ve açifc mâna şöyledir: Bâzınız meramını bâzınızdan daha güzel ifâde eder. Nitekim Buhârî ve Müslim'de bu eümle; "Ve bâzınızın bâzınızdan daha olması umulur" şeklindedir. Eblâğ: Daha beliğ, demektir. Yâni meramını daha güzel ifâde eden, demektir.E 1 - H â f ı z bu cümlenin mânâsı ile ilgili olarak: Maksad şudur: Bâzınız daha zekî olunca delilini diğerinden daha güzel anlatmaya muktedir olur, demiştir. Biz de tercemede bu durumu dikkata aldık. Hadisin «Ben o kimse için ateşten bir parça kesmiş olurum- cümlesinin mânâsı şudur: Yânı biriniz, hasmımn hakkından bir parçayı bile bile alırsa bu yüzden cehenneme müstahak olur. Avnü'l-Mabud yazan bu hadisin şerhinde şu bilgiyi aktara*: "Hattâbi: Hadîsten çıkarılan fıkıh hükümleri şuitfatsflırt Hâkim zahire göre hükmetmekle mükelleftir. Hâkim'in hükıaü haram olan bir şeyi helâl etmez ve helâl olan bir şeyi haram etmez. Makim, hükmünde hatâ ettiği takdirde bu hatâ zahiren geçerli ise de hakikatte ve âhirette geçersizdir, makbul değildir, demiştir. (Yâni hâkim dâvâlı ve dâvâlının ifâdelerine, gösteriden şfthidle-re ve edilen yeminlere göre hüküm eder. Taraflardan birisi hiyleli yolla kendini haklı çıkarmak suretiyle ve hâkimin verdiği hükme dayanarak diğer tarafın hakkına tecâvüz etmiş ise hâkimin vermiş olduğu karar kendisini mes'uliyetten kurtaramaz. Hakkı olmayan bir şeyi alan kimse için o şey haramdır. Hâkim'in hükmü ile o şey helâl olamaz. Helâl olan bir şey de hâkimin aksi hükmü yüzünden haram olmaz.) Nevevi de Müslim'in şerhinde ve bu hadîsin açıklaması bölümünde: Hâkimin hükmü gizli birşeyi helâl etmez ve haramı helâl etmez, diyenler için bu hadîs delildir. Sahâbilerden, Tabiîlerden ve bunlardan sonra gelen islâm âlimlerinin cumhuru, Mâlik, Şafiî, A h m e d ve bütün îslâm memleketlerinin fıkıhçüarı bu hadîsi delil göstererek böyle hükmetmişlerdir. Bu itibarla meselâ: tki yalancı şâhid bir malın falan adama âit olduğunu söyler, hâkim de buna göre hükmederse bu mal bu adama helâl olmaz. Keza, iki yalancı şâhid bu adamın bir adamı öldürdüğünü söylerler ise maktulün velisi, şâhidlerin yalancı olduğunu bildiği halde kaatil olduğuna hükmedilmiş masum adamı kısas yoluyla öldürte-mez veya diyet alamaz. îki yalancı şâhid bir adamın, karısını üç talâkla boşadığma şâhid-lik eder ve hâkim de kadının boşandığına hükmederse, şâhidlerin yalana şâhidîik ettiklerini bilen bir kimse bu kadınla evlenemez. Maâlimü's-Sünne'de: Ebû Hanife demiş ki: Bir kadm kocasının kendisini boşadığını iddia edip iki şâhid gösterir, şâhid-ler de kocasının kendisini boşadığma şahidlik ederler ve hâkim de eşlerin birbirinden ayrılmış olduğuna hükmederse, kadın kendisi ile Allah'ı arasında boşanmış olur. Şâhidler yalancı da olsa' durum budur ve bu şâhidler de bu kadınla evlenebilirler, demiştir. Fakat Ebû Hanife' nin arkadaşları bu hususta kendisine muhalefet etmişlerdir, denilmiştir." Avnü'l-Mabûd yazarı daha sonra es-SübüI'den naklen beyânda bulunmuştur. Bu nakilde verilen bilgi yukarda beyân edilen bilginin benzeri olduğu için buraya aktarmaya hacet kalmamıştır, kanısındayım. [16] 6- Kendisine Ait Olmayan Bir Şeyi İddia Edip Uğraşan Adam (Hakkında Gelen Hadîsler; Babı 2319) Ebû Zer(-i Gifâri) (Radıyallâhü anft)'den rivayet edildiğine göre; kendisi Resûl-i Ekrem (SaUoHaİM Aleyhi ve Selient)'den çunu buyururken işîtnugtir: - «Kim, hakkı olmayan bir şeyi iddia ederse bizden değildir ve ateşten oturağını (cehennemdeki yerini) hazırlasın.*" 2320) (Abdullah) bin Ömer (Radıyallâhü anhümâ)'ûan rivayet edildiğine göre; Resulullah (Sailallahü Aleyhi ve Sel/em) şöyle buyurdu, demiştir: «Kim, haksız bir mücâdele (ve dâvaya) yardım eder (veya zulü-me yardım eder) ise (bundan tevbe ©dip) vazgeçinceye kadar dâima Allah'ın gazabı altındadır.-" [17] İzahı Ebû Zer (Radıyallâhü anh)'m hadisinin başkaca kim tarafından rivayet edildiğine dâir bir bîtgi ©dinemedim. îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'m hadîsini Ebû D â v û d. Kadâ kitabının 15. babında rivayet etmiştir. Kendisine âit olmayan bir şeye sahib çakan ve hakkı imiş gibi iddiada bulunan bir kimsenin bu davranışının cehennem azabını mû-cib bir suç olduğu bildirilen ilk hadîste bayuralan: "Bizde» değildir*1 ifâdesini âlimler şöyle yorumlamışlardır: Yâni böyle yapan adam Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve*s-seîâm)'in yolunu tâkib erjenler* den değildir. I b n - i Ömer (Radıyallâhü anh)'m hadîsinde geçen: "Veya zulüme yardım..." ifâdesindeki tereddüd râviye aittir. Yâni r&vî diyor ki: Hadîsteki ifâde ya şöyledir veya böyledir. E 1 - H â k i m de bu hadîsi rivayet etmiştir. Oradaki rivayette "Bi zulmin" yerine "Bi gayri hakkın" ifâdesi kullanılmıştır. Bu iki ifâdenin mânâsı aynidir. Çünkü zulüm, haksızlık demektir. Bu hadîste de haksız iddialara yardımcı olmanın ve zulümü desteklemenin Allah'ın gazabını ve azabım mûcib olduğu ifâde edilmekte ve ilahi gazabtan kurtulmak için derhal tevbe edip bundan vazgeçmenin gerekliliğine işaret edilmektedir. Kul hakkını ilgilendiren suçlardan dolayı yapılan tövbenin makbul olması için gerekli şartlardan birisi de ilgili kul ile helâllaşmak olduğunu belirtmekte fayda vardır. [18] 7- Şâhid Davacıya. Yemîn De Dâvilîya Düşer, Babı 2321) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâkü anhümâyâsa rivayet edildiğine göre: Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:Eğer İnsanlara (şâhidsiz ve sırf) iddialarıyla (hak) verilmiş ol-saydı bâza insanlar, bâzı adamların kanlarını ve mallarım dâva ede-cc&ierdi. Lâkin yemin dâvâlıya düşer." [19] İzahı Bu hadis Kütüb-i Sitte'nin hepsinde ve başka kitablarda da mevcuttur. Tirmizi bu hadîsin hasen - sahih olduğunu söylemiştir. N e v e v î' nin beyânına göre B e y h a k 1 ve başkasının hasen veya sahih olan rivayetlerinde;*Ve lâkin şâhid davacıya düşer» ilâvesi vardır. Tuhfe yazan bu hadîsin şerhinde şöyle der: "Dâvâcı, sözü zahire muhalif olan tarafdır, başka bir deyimle, susması, dâvanın düşmesine vesile olan tarafa dâvâcı denilir. Dâvâ-cımn iddiası zahire muhalif olmakla zayıf olduğu için kuvvetli delil olan şâhidle ispat etmek durumundadır. Dâvâlının durumu kuvvetli okluğu için zayıf olan yeminle yetinilir. Dâva, hâkim'e intikal ettiği zaman, hâkim davacıdan şâhid ister. Davacının şâhidleri bulunmadığı zaman hâkim dâvâlıya yemin tevcih eder." "Bu hadis, Şer-i Şerîf hükümlerine âit büyük bir kaide ve genel bir kuraldır. [20] Bu Hadisten Şu Hükümler Çıkarılır Bir kimse bir hak iddiasında bulunursa onun mücerred icföt&sı kabul olunmaz, iddiasını şahidi erle isbatlamak zorundadır. Ancak, dâvâlı onu doğrularsa, aynca şahide ihtiyaç kalmaz. Davacı, kidiâstnı şâhidle isbat etmeyip dâvihnın yemin etmesini taieb ederse bu talebi kabul olunur. Yâni hâkim dâvâlıya yemin ettirir- Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-saltü ve's-selâm) davacıdan şâhid istemenin hikmetini beyân buyurmuştur. Buyurulduğu gibi eğer dâva-cmm ş&hiâsiz tfadeei ve iddiası kabul olunmuş olsaydı, bâzı insanlar, bir kısım kimselerin kanlarım ve mallarım iddia ederlerdi, bunun kendileri için helâl kılınmasını istiyeceklerdi ve dâvâlılar kenefi canlarını ve mallarmı koruyamazlardı. Dâvâcı ise kendi kanmı ve malını şahidi© koruyabilir. Selaf ve halef âlimlerinin cumhuru ile Ş â f i i' ye göre, ken-dtrindaa bir hak t&leb ©dilen her dâvâlıya yemin ettirilebilir. Btt ha dts, cumhurun bu görüsünü teyid eder. Dâvâlı ile dâvâcı arasmda bir münasebet, ıhtılat ve ilişki bulunsun veya bulunmasın hüküm budur. Mâlik, onun arkadaşlarının cumhuru ve M e d i n e - i Münevvere' nin meşhur yedi fıkıhçısma göre, her dâvâlıya yemin ettirilemez. Ancak kendisi ile dâvâcı arasımla ıhtılat ve ilişki bulunan dâvâlıya yemin ettirilebilir Eğer her dâvâlıya yemin ettirilir, denilirse bâzı sefih kimseler, bir kısım faziletli ve değerli in-sanlan bir gün içinde defalarca yemin ettirebİJirler. Bu çirkin dav-ranışlara meydan v^hnemek için dâvâlı ile dâvâcı arasında bir ihtilafta (yâni ilişkinin) bulunması şartı konulmuştur. Şart koşulan "ihtilafın mâhiyeti ve tefsiri hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bunların bir kısmı ıhtılatı şöyle açıklamışlardır: Dâvâlının dâvftcı ile alış veriş ve veresiye muamele yaptığı bir veya iki şâhidle isbat edilirse Ihtılat durumu gerçekleşmiş olur. Bâzıları da ıhtılattan maksad şudur, demişlerdir: Dâva edilen hak ile ilgili bir muamelenin dâvâcı ile dâvâlı arasında cereyan etmiş olmasının, mâkul görülmezdir veya •eşyal açıdan muhtemel görülmesidir. Bazılarına göre dâva edilen **fefrw varlığının muhtemel olması ıhtılat şartmın oluşması tein Cuıahûr'un delili bu hadistir. Dâvâcı ile dâvâlı arasında bir ihtiyatın bulunması şartına âit bir mesned ne Kur'an'da, ne hadîslerde ne de îcmâ'da vardır." 2322) El-Eş'as bin Kays (Radtyallâhü ankyâen; Şöyle demiştir: Benimle yahûdîlerden bir adam arasında bir arazî vardı. Ya-hûdi benim hakkımı inkâr etti. Ben onu Peygamber (SalIaBahü Aleyhi ve SellemJ'in huzuruna götürdüm. Bunun üzerine ResûluBah (Sallaîlahü Aleyhi ve Seîlem) bana i «Senin şahidin var mı?» buyurdu. Ben t Hayır, dedim. Bunun üzerine ResûM Ekrem yahûdî'ye: «Yemin et» buyurdu. Ben i Yemin ona düşünce o yemin eder ve malımı götürür, dedim. Bunun Üzerine Allah sübhâneh: «Allah'ın ahdini ve kendi yeminlerini az bir değerle değişenlerin, işte onların âhirette hiç bir nasibi yoktur. Allah kıyamet günü onlara hitab (iltifat) etmeyecek» onlara bakmayacak, onları temize çıkarmayacaktır. Elem verici azab da onlar içindir.[21] âyetini indirdi." [22] İzahı Bu hadis Ktitüb-İ Sitte'nin hepsinde mevcuttur. AvnÜ'I-Mabûd yazannın beyânına göre TıybI: Bu âyetin, E ş' a s (Radıyal-lahü anh)'ın: J'Yemİn yahûdiye düşünce o yemin eder ve malımı götürür," sözü ile olan ilgisi nedir? denilirse, mezkûr âyetin inişinin bu olayla iki yönden ilişkisinin bulunduğunu söylerim : Birisi şudur: Sanki E ş'a s (Radıyallâhü anh)'a: Senin ona yapacağın tek şey yemin ettirmektir, bundan başka yapacağın bir şey yoktur. Eğer kendisi yalan yere yemin ederse, şüphesiz vebal kendisine aittir, deniliyor. İkincisi bu âyet, yalan yere yemin etmenin ağır vebali mûcib olduğuna dâir Tevrât'daki âyeti yahûdî'ye hatırlatmış olabilir, demiştir. [23] Hadîsten Çıkarılan Hükümler 1. Dâvâcı dâvasını şâhidle ispat etmek durumundadır. Dâvâcı müslüman olup dâvâlı gayr-i müslim bile olsa hüküm budur. 2. Dâvâcı, dâvasını şâhidle ispat edemediği takdirde, hâkim dâvâlıya yemin teklif eder. Dâvâlı yemin edince dâva sona ermiş olur. 3. Dâvâlı gayr-i müslim bile olsa hüküm budur. Müslüman gibi gayr-i müslim dâvâlıya da yemin teklif edilir. Hadîste anılan âyet-i kerime ise bir dünyalık için yalan yere yemin etmenin ne kadar ağır bir suç olduğunu ve böyle davrananların âhiretteki çok kötü durumlarını beyân buyurur. Eş'as bin Kays (Radıyallâhü anh) 'm hâl tercemesi 1986 nolu hadis bölümünde geçti. [24] 8- Bir Mal Koparmak İçin Yalan Yere Yemin Edenin (Vebalini Beyân Eden Hadîsler) Babı 2323) Abdullah bin Mes'ûd (Radıyallâhü ankyâen rivayet edildiğine göre; Resûhıllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir: Kim, müslüman bir adamın malım koparmak amacıyla bile bile yalancı olarak bir şey üzerine yemin ederse Allah'ın gazabına uğradığı bir halde O'nun huzuruna gider.»" [25] İzahı Bu hadîs Kütüb i S itte n in hepsinde rivayet olunmuştur. Bu hadîs, bir müslümanm malından bir şey koparmak amacıyla bile bile yemin eden bir kimsenin Allah'ın gazabına uğradığına ve çok fena bir halde O'nun huzuruna gideceğine delâlet eder. Allah'ın gazabına uğramasının mânâsı, o kimsenin kıyamet günü elim azaba mâruz bırakılması ve işlediği suçun intikamımn kendisinden alınması, demektir. Bâzı rivayetlerde; "İbn-i Mes'ûd (Radıyallâhü anh) bu hadîsi rivayet edince el-Eş'as bin Kays (Radıyallâhü anh) : Vallahi Resûl-i Ekrem £ Aleyhi's-salâtü ve's-selâm>'in bu hadisi benimle ilgili bir olay münâsebetiyle buyuruldu, diyerek (2322 nolu) hadîsi beyân etmiştir.

Hadiste "bir müslümanm malı..." ifâdesi mevcuttur. Kasta-I â n i: bir zimmî'nin malı da bir müslümanm malı gibidir, demiştir.

Avnü'I-Mabûd yazarı da bu hadîsin şerhinde özetle şöyle der: "İbn-i Battal: Cumhur bu hadisi ve bu âyeti (yâni bundan önceki hadîste geçen  1 - i î m r â n sûresinin 77. âyeti) delil göstererek "Gamûs" yeminin hiç bir kefareti yoktur, demiştir (Ga-mûs yemin, bile bile yalan yere edilen yemindir.) Çünkü Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) bu tür yemin eden kimsenin işlediği isyanı, günahı ve cezasını beyân buyurmuş ve fakat bunun kefaretine dâir bir beyânda bulunmamıştır. Eğer bunun da diğer yeminler gibi bir kefareti bulunmuş olsaydı, diğer yeminlerin kefaretlerini beyân buyurduğu gibi bunun da kefaretini beyân edecekti. Nitekim Münâkid yemin hakkında «Yemininin kefaretini fidesin ve (yeminini bozup) hayırlı olan şeyi işlesin» buyurmuştur.[26]

lbnü'l-Münzir demiş ki: Gamûs yeminde kefaret bulunduğunu söyleyen âlimlerin sözüne delâlet eden bir hadisin bulunduğunu bilmiyoruz. Bilakis hadisler bu tür yeminin kefareti yoktur, diyen âlimlerin sözüne delildirler. Ben diyorum ki: Bunun hepsi Ş â f i İ 1 e r aleyhinde hüccettir, diye bilgi vermiştir.

En-Nihâye'de: Gamûs yemin bile bile yalan yere yapılan yemindir. Başkasının malını koparmak için bile bile yapılan yalan yemin, gamûs yemin için bir örnektir. Bu tür yemine gamûs isminin verilmesinin sebebi ise bu yeminin, sahibini günaha batırması, sonra da cehennem ateşine batırmasıdır. Gamûs: Batına, demektir, diye bilgi verilmiştir.

Muhammed bin Nasr, İbnü'I-Münzir ve tbn-i Abdi'1-Ber demişler ki: Gamûs yeminde kefaret bulunmaması üzerinde sahâbîler ittifak etmişlerdir. Bunun nedeni ise böyle bir yeminin çok ağır olması ve kefaretle bağışlanamayacak derecede vebalinin büyük olmasıdır.

$ â f i i ise gamûs yeminin de münakid yemin gibi kefareti ödenir, demiştir. Onun delili ise (2107-2109 nolu) hadislerde geçen «Hayırlı olanı yapsın ve yemininin kefaretini ödesin» emridir. Ş a-f i i: Bu hadîslerde bir şeyi yapmamak veya bir şeyi yapmak içte yemin edip sonra yeminini bozmakta hayır gören bir kimsenin yeminini bozup kefaret Ödemesi emredilmiştir. Bu emirden şu hüküm de çıkarılır: Yalan yere yemin eden bir kimsenin de kefaret ödemesi meşrudur." demiştir.



2324) Ebû Ümâme el-Hârisî (Radtyattâkû den rivayet edildiğine göre; kendisi Resûlullah (SaUallahü Aleyhi ve. Settemyi şöyle buyururken işi t mistir:

«Müslüman Ur kimsenin hakkını yemin etmek suretiyle kopa-«oıı Wç bir adam yoktur ki Allah ona cenneti haram kılmasın v» oaa catwnaam ateşini vacib eylemesin.-

{Ebû Ümâme demiş kiJ bunun üzerine sahâbîlerden bir adam: Yâ Resûlallah! Koparılan hak ve pek az bir şey olsa bile (mi)? dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Erâk ağacından bir misvak bile olsa (yine böyledir.)- buyurdu.[27]


İzahı


Bu hadisi Müslim, Nesâi ve Ahmed de rivayet etmiştir.

N e v e v i bu hadisin şerhinde özetle şöyle der: "Hadîsin «Müslüman bir kimsenin bir hakkını...» ifâdesinde şu incelik vardır: Sözü edilen hak mal olmayabilir. Meselâ bir kimseye âit, murdar hayvan derisi, hayvan tezeği gibi necis olup yararlı eşyalar da mal gibidir. Keza, birden fazla kansı bulunan adamın günlerini karılan arasında eşit bir surette taksim etmesi gerekir. Her karının taksimde bir hakkı vardır. Bu hak mal türünden değildir. îf-fetli bir kadına zina suçunu isnad eden kimse, bu suçu ispat etmediği takdirde müfteri durumuna düşer ve bu nedenle Kazif haddi olarak seksen değnekle dövülmesi gerekir. Bu gibi meselelerde söz konusu haklar mal nevinden değildir. Ama hepsi bu hadisin şümulüne girer,

Müslüman bir kimsenin hakkını bile bile yalan yeminle koparan kimseye cennetin haram ve cehennemin vâcib olduğuna dâir cümlelerin yorumuna gelince, bu ifâdeler iki şekilde yorumlanabilir:

Birincisi: Anılan şekilde bir hak koparmanın helâlliğini itikad edip bu inanç üzerine ölen bir kimseye cennet haram ve yasak kılınır ve cehennem vâcib olur. Çünkü bunu helâl itikad etmek küfürdür. Adam bu itikadla küfre gitmiş olur. Haliyle ona cennet haram olur ve cehennem vâcib olur.

İkincisi: Adam bu suçu işlemekle cehenneme müstahak olmuş olur. Ama Allah'ın kendisini afıv etmesi mümkündür. Bu adam cennete ilk giren zümrelerle beraber giremiyecektir, onlarla girmesi haram ve yasaktır.

Hadiste: «Müslüman bir kimse* tâbiri, müslüman olmayan bir kimsenin hakkını yeminle koparmanın câizliğini ifâde etmez. Bu tâbir, müslümanın hakkının daha önemli olduğunu ve bu hakka tecâvüzün azabının daha şiddetli olduğunu ifâde etmek içindir. Zimmi'nin hakkına tecâvüz etmek de haramdır. Lâkin müslümanınki kadar ağır değildir. (Zimmî, vatandaşlık hakkı verilen hıristiyan ve ya-hûdilere verilen isimdir).

Hadiste anılan şiddetli azab, müslüman bir kimsenin hakkını yemin etmek suretiyle koparan ve tevbe etmeden ölenler içindir, Tev-be edip, yaptığı işten pişmanlık duyan ve hakları sahihlerine iade eden veya hak sahihlerine gerçeği anlatıp onlarca bağışlanan bir kimse bu suçu bir daha işlememek azim ve kararını verirse bu günahtan kurtulmuş olur. Allah daha iyi bilir.

Hâkimin hükmü, insanın olmayan bir hakkı helâl ettirmez, diyen cumhur, Mâlik, Şafiî ve Ahmed için bu hadîs de bir delildir. Ebû Hanife'ye göre hâkimin hükmü maldan başka hakları helâl ettirir.

Hadis müslüman hakları haramlığının çok şiddetli olduğuna ve şiddetli olması açısından az veya çok hak arasında bir farkın bulunmadığına delâlet eder.

Allah'ın bir kimseye gazab etmesi, onu rahmetinden uzaklaştırmasını dilemesi, onu tazîb etmesi ve hareketini kötülemesi, demektir." [28]


9- Hakların (Bâtıldan) Ayırd Edildîği Makamlarda (Edîlen) Yemin Babı


Ebû Ümâme 'dan: Şöyle de-. mistir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Mu âz. bin Cebeli alacaklılarının elinden kurtardı. Sonra onu Yemene âmil (vali) olarak atadı. Bunun üzerine Muâz şöyle dedi: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (olan) malım karşılığında beni (alacaklılarımın elinden) kurtardı. Sonra beni (Yemen'e) vali atadı."

Not: Zevâİd'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde bulunan Seleme el-Mek-ki'nin hâli meçhuldür. Diğer râvi Abdullah bin Müslim hakkında Îbn-I Hibbân: O, mevkuf hadisi merfû gösterir ve merfü hadisi isnad eder. Kendisinin rivayeti delil olamaz, demiştir. El-Âcüri de : Ebû Dâvûd aracılığıyla Ahmed'den rivayet edildiğine göre Ahmed : Her belâ ondandır, demiştir. îbn-i Muin de : O, çok sadıktır. Fakat hatâsı çoktur, demiştir. [84]


İzahı


Bu hadis Zevâid türündendir. Muâz bin Cebel (Radı-yallâhü anhî seçkin sahâbilerdendir. Hâl tercemesi 55 nolu hadis bölümünde geçti. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) onun malını satıp alacaklılarına dağıttığı ve malının, bütün borcunu kapatmaya yetmediği şerhlerde belirtilmiştir. Şu halde M u â z'ın "(Olan) malım karşılığında beni...'1 şeklindeki sözünün mânası şöyledir : ResûM Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) mevcut malımı satıp alacaklılara dağıttı. Malım borcumu kapatmadığı halde ve alacaklıların alacağı henüz bitmemiş iken Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-sa-lâtü ve's-selâm) beni bunların elinden kurtardı.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Muâz (Radıyal-lâhü anhî 'ı Mekke fethinden sonra Yemen'e vali olarak gönderdi. Muâz bundan sonra maddî sıkıntıdan da kurtulmuş olduğuna işaret etmek istediği kanısındayım.

Bu hadis de borçlunun borcunun ödenmesi için malına haciz konulup satılmasının meşruluğuna, borçlunun malı borcunu tamamen karşılamadığı takdirde olan malının alacaklılara dağıtılması ile ye-tinüeceğine, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in Muâz'ı Yemen'e vali tâyin ettiğine, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in şefkatinin yüceliğine ve M u â z'ın faziletine delâlet eder. [85]



26- Malının Aynisini İflâs Etmiş Bir Adamın Yanında Bulan Kimsenin Babı


Burada rivayet olunan hadîslerde geçen iflâs'tan maksad kişinin malının, onun borcunu kapatamamasıdır. Arab dilinde falan kişi iflâs etti, denilince, zengin iken fakirleşti veya altın ile gümüş para sahibi iken bu nevî parası kalmayıp fülus denilen değeri düşük madenî para sahibi oldu, mânâsı kasdedilir. İflâsın hakîki mânâsı ise zenginlik hâlinden fakirlik hâline düşmektir.

Malı, borcunu karşılıyanııyacak duruma düşen ve müflis ismi verilen bir adamın yanında bir kimsenin malı, olduğu gibi duruyor ise acaba mal sahibi, diğer alacaklılar gibi midir, yoksa onlara ter-cihan kendi malını geri alabilir mi?

Keza, ölen bir adamın borcu, onun terekesinden fazla olur ve alacaklı durumda olanlardan birisi bu tereke içinde kendi malının aynisini bulur ise bu alacaklı diğerlerine tercihan kendi malını alabilir mi, yoksa onun bir tercih hakkı olmayıp diğer alacaklılar gibi midir?

Kendi malının aynisi, derken o malın eksiksiz, ziyâdesiz ve vasıfları değişmeksizin olduğu gibi durması kasdedilir.

Gerek müflisin yanında ve gerekse ölenin terekesinde kişinin bulduğu kendi malı, derken satıp da bedelini almadığı mal kasdedilir. Çünkü bedelini almış ise, bir hakkı kalmamış olur.

Bu bâbta rivayet edilen hadisler yukarda işaret ettiğim meseleler hakkındadır. Bunların tercemesinden sonra gerekli izah yapılırken âlimlerin görüşleri de beyân edilecektir. Şimdi tercemeye geçelim.



2358) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü ank)'den rivayet edildiğine göre. Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Selletn) şöyle buyurdu, demiştir :

«Malının aynisini (yâni olduğu gibi), iflâs etmiş bir şahsın yanında bulan bir kimse, o malı başka kimselere nazaran öncelikle alma hakkına sahihtir.-"



2359) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)'âen rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sattallahü Aleyhi ve Selletn) şöyle buyurmuştur :

«Herhangi bir adam bir eşya satar, sonra iflâs etmiş durumda olan bir adamın (yâni müşterisinin) yanında bu eşyaya aynisiyle (yâni hiç değişmemiş olarak) yetişir ve eşyanın bedelinden bir şey teslim almış değil ise, eşya o adamın (hakkı) dır. Eğer adam eşyanın bedelinden bir şey teslim almış İse kendisi diğer alacaklıların mislidir (Yâni öncelik hakkı yoktur.)»"



2360) Mcdîhe-i Münevvere kadısı (Ömer) bin Halde ez-Zurakî (Radtyallâhü anhyden; Şöyle demiştir:

Biz iflas etmiş bir arkadaşımız (in elinde bulunan ve bedelini Ödemediği bir mal) hakkında Ebû Hüreyre'nin yanına gittik (O'na müracaat ettik). Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) söyle dedi.

Bu (mesele). Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, hakkında şöyle hükmettiği (meselenin misli) dir*

Herhangi bir adam ölür veya iflâs ederse (bedelini ödemediği) eşya sahibi, o eşyayı aynen (onun yanında) bulunca, kendi eşyasını (diğer hak sâhibîerinden) Öncelikle alma hakkına sâhibtir."



2361) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir ;

«Herhangi bir kimse ölür de yanında (satın alıp bedelinin tamamını ödemediği başka) bir adamın malı aynen duruyor ise, mal sahibi malının bedelinden bir şey teslim almış olsun veya (hiç bir şey) teslim almamış olsun, diğer alacaklıların mislidir (Yâni öncelik hakkı yoktur.)*" [86]


İzahı


Bu bâbta rivayet edilen hadîslerin hepsinin râvisi Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'dır. Onun ilk hadisini Kütüb-i Sitte sâ-hiblerinin hepsi rivayet etmişlerdir. Bâzı rivayetlerde kısmen kelime değişikliği var ise de mânâyı etkiliyecek bir değişiklik yoktur.

Âlimlerin cumhuru bu hadîsi satılan mal hakkında yorumlamışlardır. E 1 - H â f ı 2 bu hususta geniş bilgi verdikten sonra: Verilen bilgilerden anlaşılıyor ki bu hadis satılan mal hakkındadır. Ödünç veya emanet verilen mal da bu hükme tâbidir, demiştir.

Cumhur bu hadîsi şöyle yorumlamıştır: Bir adam malını satar ve bedelinden hiç bir şey almamış iken müşterisi iflâs eder. Satıcı da gider malım olduğu gibi müşterinin yanında bulur. Yâni malında bir değişiklik ve bir tasarruf yapılmamış iken bulur, îflâs eden müşterisinin borcu çoktur. Başka alacaklılar da gelip haklarını taleb ederler. Satıcı kendi malını bulunca, diğer alacaklılara tercihen kendi malını geri almak hakkına sâhibtir. Diğer alacaklılar bu malı alacakları oranında bölüşme teklifinde bulunma haklyna sâhib değillerdir.

Cumhur bu hadisi satıcının malının bedelinden hiç bir şey teslim almadığı meselesine yorumlamıştır. Bu yorumun dayanağı da bu hadisten sonra gelen hadîstir. Çünkü ikinci hadiste belirtildiği gibi eğer satıcı malın bedelinden bir şey teslim almış ise diğer alacaklılara tercih hakkı yoktur. Fakat cumhurdan Şafiî satıcının tercih hakkının yine bulunduğunu söylemiştir. Ş â f i î' ye göre satıcı, kalan alacağını o maldan alır. Kalanı diğer alacaklılara verilir. $ â f i î' nin bu görüşünü en-Neyl yazarı beyân etmektedir.

Bu babın üçüncü hadîsine göre ölen adam da iflâs eden adam gibidir. Yâni bir mal satın alıp bedelini ödemeden ölen bir kimsenin yanında o mal olduğu gibi duruyor ise mal sahibi kendi malım öncelikle alma hakkına sâhibtir. Şafii bu hadisi delil göstererek böyle hükmetmiştir.

Bu babın son hadîsi ise ölen adamın iflâs eden adam gibi olmadığına delâlet eder. Buna göre, bir mal satın alıp bedelinin tamamını ödemeden ölen bir kimsenin yanında bu mal olduğu gibi duruyor ise satıcının bir tercih hakkı yoktur. Bu malın bedelinden bir şey almış olsun veya hiç bir şey almamış olsun fark etmez. Satıcı diğer alacaklılar gibidir. Ölenin diğer malları gibi bu malı da alacakları oranında kendi aralarında taksim ederler. Mâlik ve A h m e d bu hadisle amel etmişlerdir. Bu son hadîsi Ebû D â -v û d mürsel olarak Ebû Bekir bin Abdirrahman bin el-Hâris bin Hişâm' dan rivayet etmiştir. Fakat görüldüğü gibi müellifimiz bunu merfû olarak rivayet etmiştir. E 1 - M ü n z i r î de bu hadisi Ebû Bekir'in mürseli olarak göstermektedir. Şafiî de bunu mürsel kabul ettiği için üçüncü hadisle arrel etmeyi tercih etmiştir. [87]


Âlimlerin Konu Hakkındaki Görüşleri


N e v e v i bu konu hakkındaki görüşleri şöyle anlatır;

"Bir mal satın alıp bedelini ödemeden iflâs eden veya ötüp malı borcunu kapa ta ma yan bir kimsenin satın aldığı mal aynen duruyor ise bu malın kimin hakkı olduğu hususunda âlimler ihtilâf etmişlerdir. Şöyle ki:

1. Ebû Hanîfe'ye göre satıcının bu malı geri alma hakkı yoktur. Satıcı diğer alacaklılar gibidir. Hepsi, borçlunun malını alacakları oranında bölüşürler.

2. Şafii ve bir cemaata göre satıcı muhayyerdir. Dilerse sattığı malı geri alır. İsterse geri almaz ve diğer alacaklılarla birlikte, borçlunun malını alacakları oranında bölüşürler.

3. Mâlik: Satıcı, iflâs meselesinde malını geri alır ve ölüm meselesinde satıcı diğer alacaklılar gibidir. Hepsi ölünün malını alacakları oranında bölüşürler, demiştir."

A h m e d de ölüm meselesinde M â 1 i k ' in görüşündedir.

Avnü'l-Mabûd yazan da iflâs eden müşterinin yanında malım, olduğu gibi bulan ve malının bedelinden hiç bir şey almamış olan satıcının diğer alacaklılara tercihen kendi malını geri alma hakkına sâhib bulunduğu hükmünün Cumhurun kavli olduğunu beyân ettikten sonra şöyle der:

"Hanef iler buna muhalif kalmışlardır. Onlara göre satıcı diğer alacaklılar gibidir, tercih hakkı yoktur. Bu hadîsle amel etmemeleri için beyân ettikleri mazeretleri bilmek istiyor isen el-Fetih veya en-Neyl kitabını mütalâa etmeni tavsiye ederim.

El-Hattâbi: Bu hadisin hükmü Peygamber (Aleyhi's-sa-lâtü ve's-selâm)'in sabit bir sünnetidir. İlim ehlinden çok kimseler bununla hükmetmişlerdir. Osman bin Affân (Radıyal-lâhü anh) da böyle hükmetmiş ve Ali bin Ebi Tâlib (Ra-dıyallâhü anh)'den de böyle hükmettiği rivayet edilmiştir. Sahâbî-lerden bunlara muhalefet eden bir kimseyi bilmiyoruz. U r v e bin Z ü b e y r (Radıyallâhü anh) 'm kavli de budur. Mâlik, Şafiî, Ahmed, Evzâî ve îshâk da böyle hükmetmişlerdir. Ebû Hanife, îbrâhîm Nahai ve İbn-i Şeb-reme: Satıcı diğer alacaklılar gibidir, demişlerdir, der."

Ömer bin Halde (R.A.)'nin bâl tercemesi

Üçüncü hadisin râvisi Ömer bin Halde ez-Zürekl (R.A.) Medtne-i Münevvere kadılığı yapmıştır. Bir kavle göre babasının temi Abdurrahman el-Ensarf'dir. Halde onun dedesinin ismidir. Kendisi Ebû Hüreyre (R.A.)'den hadis rivayet etmiştir. Râvisi Reblatü'r-Rey'dir, Ebû DÂvûd ve İbn-i Mâceh onun hadislerini rivayet etmişlerdir. El-Vakidİ : O, heybetli, iffetli, takva sahibi ve sıka bir zâttır, demiştir. (Hulâsa: 282) [88]


27- Şâhidlik Etmesi Taleb Edilmeyen Bir Kimsenin Şâhidlik Etmesinin Yasaklığı Babı


2362) Abdullah bin Mes'ûd (Radıyallâhü onAJ'den; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e: (mü'min olan) insanların hangileri daha hayırlıdır? diye soruldu. Resûl-İ Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«(En hayırlı insanlar) benim karn'ım (sahâbîlerim)dir. Sonra onların hemen ardından gelen (Tabiî) lerdir. Sonra bunların hemen ardından gelen (Tabiilerin Tabiî) leridir. Daha sonra bir takım insanlar gelir ki onlardan birisinin şâhidliği yeminini ve yemini şâhid-1 iğini geçer. [89]


İzahı


Bu hadisi Buhâri, Müslim, Tirmizi ve Nesâl de rivayet etmişlerdir. Hadisteki Karn kelimesinin asıl mânâsı zamandır. Ancak bu zaman süresinin tesbit ve tâyini hususunda değişik görüşler vardır: On, yirmi, otuz, altmış, yetmiş, seksen, yüz, yüz yirmi yıl olmak üzere muhtelif rivayetler vardır. Bâzılarına göre Karn, insan kuşağıdır. Her kuşak bir Karn'dir. Bir kısım âlimler: Her yüz yıl bir Karn'dır, demişlerdir. Bu hadîsteki Karn ile kasde-dilen mânânın tesbiti hususunda da ihtilâf vardır. Nevevî' nin beyânına göre, el-Muğlr-e: Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in karn'ı O'nun sahâbîleridir. Onların hemen ardından gelenlerden maksad sahâbîlerin evlâdıdır ve bunların hemen ardından gelenlerden maksad da sahâbîlerin evlâdının evlâdıdır, demiştir.

N e v e v i daha sonra: Sahih olan kavil şudur: Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in karn'ından maksad O'nun sahâbîleri-dir. îkinci karn'dan maksad. Tabiîlerdir ve üçüncü karn'dan maksad da Tabiîlerin Tabiîleridir. Âlimler, karn'lann en hayırlısının Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in karn'ı yâni sahâbıleri olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Cumhurun kavline göre Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'i bir saat bile gören her m üs 1 uman sa-hâbi sayılır.

Hadîs, en hayırlı kuşağın, sahâbîler kuşağı olduğuna delâlet eder. Bundan maksad kuşağın tümüdür. Bu itibarla bu hadis, sahâbi'nin peygamberlerden üstün olduğuna ve herhangi bir sahâbî kadının, Meryem ve Âsiye gibi kadınlardan daha faziletli olduğuna delâlet etmez. Çünkü kasdedilen mânâ bir kuşağın diğer kuşaklara üstünlüğüdür. Üstün olan kuşaktaki her ferdin diğer ku-şataki bütün ferdlerden üstünlüğü anlamı çıkarılamaz.

Hadisin son kısmında gelen «... onlardan birisinin şâhidliği yeminini ve yemini şâhidliği geçer» cümlesi ile ilgili olarak da N ev e v î şöyle der:

Bu cümle, şâhidlik ederken yemin eden kimseyi yermektedir. Cümlenin mânâsı: Adam hem yemin eder, hem de şâhidlik eder. Artık bazen önce yemin eder ve bunun arkasında şâhidlik eder. Bazen de bunun tersini yapar. Bâzı M â I i k i 1 e r bu hadîsi delil göstererek : Şâhidlik ederken yemin eden adamın şâhidliği reddedilir, demişlerdir. Fakat cumhur, şâhidlik ederken yemin eden adamın şâhidliğini reddetmez.

Sindi de bu cümle ile ilgili olarak; Cümleden kasdedilen mânânın şu olduğu umulur: Yâni anılan üç kuşaktan sonra gelen bir takım insanların yalan konuşmaları çoğalır ve şâhidliklerine güvenilmez. Bu nedenle adamlar şâhidliklerini yeminleri ile takviye etme gayretinin içine girerler. Artık şâhidlik ederken ifâdelerinden önce veya sonra yemin ederler, demektedir.

Hadîs, yemin ve şâhidliğin önemli şeyler olduğuna ve İslâm'ın ilk dönemlerinde bunlara ehemmiyet verildiğine işaret eder. Nitekim B u h â r i bu durumu belirtmek için bu hadisin sonunda îbrâhîm Nahai 'nin şu sözünü de rivayet etmektedir: Biz çocuk denecek yaşta İken konuştuğumuzda "Eşhedu billah" ve "Allah ile ahdim olsun" sözünü kullandığımız için velilerimiz bizi döverlerdi.



2363) Câbir bin Semûre (RadıyaUâhü anh)'den: Şöyle demiştir: Ömer bin el-Hattâb (RadıyaUâhü anh), Câbiye [90]de bize bir hitabede bulundu ve şöyle söyledi: Ben aranızda böyle ayakta durduğum gibi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de aramızda ayağa kalktı ve şöyle buyurdu

Benim ashabım, sonra onların hemen ardında gelen (Tabii) ler ve sonra bunların ardında gelen (Tabiilerin Tâbü)Ieri(n değerini takdir etmek) hakkında bana riâyet ediniz (yâni bana olan hürmetinizi göz önünde bulundurup benim hatırım için onlara saygılı olunuz). Daha sonra (ki kuşaklarda) yalancılık o kadar yayılacak ki, adam, şâhidlik etmesi taleb edilmediği halde şâhidlik edecek ve yemin etmesi teklif edilmediği halde yemin edecektir.»"

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bu hadîsin senedindeki râvîler sıka zât-lardır. Ancak şu var ki, râvî Abdü'l-Melifc bin Umeyr tedüsçidir ve bu hadîsi an'a-ne ile rivayet etmiştir. [91]


İzahı


Zevâid türünden olan bu hadîste, Ashâb-ı Kiram, Tabiîler ve bunların Tabiilerinin faziletine işaret edilerek

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in hatırı için bu üç kuşakta yaşayan müslüman-lara değer ve saygı göstermenin gerekliliği ifâde edilmektedir.

Râmuzü'l-Ehâdis şerhi Levâmiü'l-Ukûl'da özetle şöyle deniliyor: "Yâni sahâbîlerin kıymet ve değerlerini takdir ediniz, onları incitmeyiniz, tenkid etmeyiniz ve aleyhlerinde konuşmayınız.Çünkü onlar benim arkadaşlarımdır. Onlara karşı durum ve davranışlarınızda benim hatırımı ve bana olan saygınızı göz önünde bulundurunuz. Tabiîler de Ashab-i Kirâm'ın izini tıpa tıp takip ettikleri için onlara da saygılı olma emri verilmiştir. Üçüncü kuşaktaki müslü-manlar ilk iki kuşak dışında kalan müslümanlann en mümtaz tabakasını teşkil ederler. Fakat bu üç kuşaktan sonra gelen bir takım insanlar, şâhidlik etmeleri taleb edilmediği halde şâhidlik etmeye ve yemin etmeleri teklif edilmediğine rağmen yemin etmeye girişirler. Bu hal ise insanların takvasının zayıflığına ve itimadm azlığına delâlet eder."

Müslim, Abdullah bin Mes'ûd (Radıyallâhü anh) 'in (2362 nolu) hadîsi ile beraber bunun bir benzerini İmrân bin Husayn (Radıyallâhü anh)'den merfû olarak rivayet etmiştir. Bunun sonunda bulunan ilâvede şu cümle de vardır:

"Bunlardan sonra bir takım insanlar olur ki şâhidlik etmeleri taleb edilmediği halde şâhidlik ederler ve apaçık hiyânet ederler..."

N e v e v i de bu cümlelerin şerhinde şunları söyler: "Bu hadîsin zahiri, «Şâhidlerin en hayırlısı, şâhidlik etmesi taleb edilmeden önce şâhidlik edendir» (2364 nolu) mealindeki hadîse muhaliftir. Âlimler bu iki hadîsin arasında görülen zahirî ihtilâfı şöylece gidermişlerdir:

Bir hak iddiasında bulunan bir kimse, dâva konusu meseleye vâkıf olan şahidi bilir ve tanır. Dâva sahibi, şâhidlik etme talebinde bulunmadan önce şahidin şâhidlik etmeye acele etmesi bu hadiste yerilmiştir. Bu hadîs böyle yorumlanır, denilmiştir.

Diğer hadîste (yâni 2364 nolu) övülen şâhidlik ise dâva sahibinin tanımadığı ve bilgisi olduğundan haberi olmayan bir şahidin dâva sahibine: Ben senin meselene şahidim, durumu biliyorum. Arzu edersen hâkimin huzurunda şâhidlik ederim, diyerek haberdar et' mesi ve istenildiği takdirde şâhidlik etmesidir. Allah Teâlâ haklan ile ilgili dâvalara âit şâhidlik de anılan şâhidlik hükmüne tâbidir. Allah. Teâlâ hakları konusunda bilgisi olan bir kimse hâkim'e baş vurarak konu hakkında şâhidlik eder. Bu nevi şâhidlik de övgüye lâyık şâhidlik nevindendir. Boşama, vakıf, azadlama, genel vâsiy-yetler ve cezalara âit şâhidlik Allah Teâlâ haklarına âit şâhidlik için birer örnektir. Bu gibi dâvalarda şâhidlik etme talebi olmaksızın şâhidlerin hâkim'e müracaatla ifâde vermeleri övgüye lâyık şâhidliklerdendir. Ancak örtbas edilmesinde yarar görülen cezalarla ilgili dâvalarda şâhidlerin bilgilerini gizlemeleri daha uygun olur.

îşte bu iki hadis arasmda görülen zahiri ihtilâfın bertaraf edilmesinin en uygun şekli bunların böyle yorumlanmasıdır. Bizim arkadaşlarımız ile Mâlik ve âlimlerin cumhuru böyle yorum yapmışlardır. Doğrusu da budur.

Bu hadis başka şekillerde de yorumlanmış ise de bu yorumlar zayıftır. Bunlardan birisi şöyledir:

Şâhidlik etme talebi yapılmadan herhangi bir konuda şâhidlik etmek yerilmiştir. Böyle yorumlayanlar, diğer hadîsi dikkata almamıştır.

Diğer bir kavle göre bu hadîs yalancı şâhidlik hakkındadır. Bir başka kavle göre bu hadîs, cezalara âit şâhidlik hakkındadır.

Bu yorumların hepsi yanlıştır.

Şâhidlik etmesi taleb edilmemiş iken kişinin kendiliğinden gidip bir dâva hakkında ettiği şâhidlik cumhura ve bizim mezhebimize göre geçerlidir." [92]


28- Adamın Görgü Tanıklığı Vardır Da İlgili Kişi Bu Durumu Bilmez, Babı


2364) Zeyd bin Hâlid el-Cühenî (Radıyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre; kendisi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyden, şöyle buyururken işitmiştir:

«Şâhidlerin en hayırlısı, şâhidlik etmesi taleb edilmeden önce tanıklık görevini ifâ edendir.»" [93]


İzahı


Bu hadîsi Mâlik, A h m e d , Müslim ve Ebü Dâ v û d da rivayet etmişlerdir. Müslim' deki hadis metni şöyledir

İyi dinleyin ben şâhidlerin en hayırlısını size haber vereyim: Şâhidlik etmesi taleb edilmeden önce şâhidlik eden kimse.» Ebü Dâvüd ile Tirmizi' deki metin de böyledir.

Bundan önceki bâbta geçen hadîsler, şâhidlik etmesi taleb edilmeden önce kişinin şâhidlik etmesinin iyi olmadığına delâlet ederler. Orada verilen izahta gerekli bilgi verildi ve hadîsin yorum şekli anlatıldı. Bu hadîste ise şâhidlik etmesi taleb edilmeden önce kişinin şâhidlik etmesinin övgüye lâyık olduğu belirtilmiştir. Orada dolaylı olarak bu hadîsin yorum şekline de değinilmişti. Nevevi bu hadîsin şerhinde özetle şöyle der .-

"Bu hadis ile kasdedilen mânâ hakkında iki yorum vardır. Bunların en sahih ve en meşhur olanı Mâlik ve Şafii' nin arkadaşlarının yaptığı şu yorumdur:

Bir insanın bir hakkı ile ilgili olarak bir şahsın şâhidliğe yarar lı bilgisi vardır. Fakat hak sahibi, bu şahsın bilgisinden habersizdir. Şahıs, hak sahibine gelir ve konuya şâhid olduğunu bildirir. İşte bu şahıs, en hayırlı şâhid'dir.

İkinci yorum: Bu hadîs hasbî şâhidlik hakkındadır. Yâni sırf insanlara mahsus haklar dışında kalan dâvalara âit şâhidliktir ki bu dâvalar yalnız Allah Teâlâ haklarına aittir veya Allah Teâlâ ile kul haklarının birleştiği meselelere aittir. Bunlara örnek: Boşama, azad-lama, vakıf, umumi vâsiyyetler, cezalar ve benzerî konular. Bu gibi konularda bilgisi olan şâhidlerin hâkim'e müracaat ederek ifâde vermeleri vâcibtir. Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'in mü-teaddid âyetlerinde Allah için şâhidlik etmeyi emretmiştir.

Birinci yorumda anılan meseleler hakkında da bilgisi olan kimselerin şâhidliklerini gizlememeleri ve bilgilerini hâkim'e aktarmaları vâcibtir. Çünkü bu bilgiler birer emânettir. Emâneti ödemek gereklidir.

Bu hadis başka şekilde de yorumlanmıştır. N e v e v i bu şekilleri de anlattıktan sonra bu hadîs ile bundan önceki bâbta geçen hadîs arasında bir çelişki bulunmadığını tekrar anlatır. Biz bu hususu bundan önceki bâbta anlattığımız için bunu tekrarlamaya gerek görmüyoruz.

Hadîsin râvisi Zeyd bin H âl id (Radıyallâhü anh)'ın hâl tercemesini 945 nolu hadîs bölümünde vermiştik. [94]


29- Borçları Şâhidlendirmek Babı


2365) Ebû Saîd-i Hudrî (Radtylalâhü anh)'den rivayet edildiğine göre kendisi:

(Ey îman edenler birbirinize belirli bir süre için borçlandığınız zaman) âyetini okudu ve nihayet (Eğer bâzınız bâzınıza güvenirse — Yâni borcu sened, şâhidler veya rehinle tevsik etmeye gerek duymazsa— güvenilen (borçlu) kimse borcunu ödesin) âyetine gelince 1 Bu âyet, bundan Öncekini neshettti, dedi."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bu. mevkuf bir seneddir. Fakat merfü hükmündedir. [95]


İzahı


Bu hadîs Zevâid türündendir. Hadiste anılan birinci âyet B a -kara sûresinin 282. ve Kur*an-i Kerîm'in en uzun âyetidir. Bu âyet'te borçlandığı zaman bunun sened ile tevsik edilmesi ve iki erkek şâhid, bu olmazsa bir erkek ile iki kadın şâhidle teyid edilmesi emredilmek ted ir. Hadîste anılan ikinci âyet ise ayni sürenin 283. âyeti olup ilk âyeti tâkib etmektedir. Bu âyet'te, yolculuk hâlinde sened tanzim edecek kâtib bulunmadığı takdirde borca karşılık rehin alınması emredilmekte ve daha sonra yukarda yazılı nazm-ı Celîl buyu-rulmaktadır. Tercemede mealini sunduğum bu nazm-i Celil'de «Eğer bazınız bâzınıza güvenirse, güvenilen kimse borcunu ödesin» buyuru lmak tadır.

ilk âyet'te borcun sened ve şâhidle tevsik edilmesi ve son âyetin baş kısmında borca karşı rehin alınması emredilmektedir. Daha sonra gelen Nazm-i Celîl'de, güvenilen borçlunun borcunu Ödemesi emredilmektedir. Bu hadis'e göre Ebû Saîd-i Hudri (Ra-dıyallâhü anh) bu Nazm-i Celil'in bundan önceki hükümleri neshet-tiğini söylemiştir. Şu halde alacaklı kimse borçlusuna güveniyorsa, sened tanzimi, ş&hidlerin tutulması ve rehin alınması emri yoktur. Hadisin zahirinden anladığım budur. Fakat Sindi: Hadisten kasdedilen mânânın şöyle olması umulur, der: Mü'minler birbirine güvensin güvenmesin önce borç senedini yapmakla emrolunmuşlar. Sonra, güven ve emniyet olduğu takdirde şâhidlerle yetinmeleri em-rolunmuştur ve bu emirle ilk emir neshedilmiştir.

Hadisin ifâde tarzını Sindi' nin yaptığı yoruma uygun görmüyorum. Çünkü son emirden önce, sened tanzimi, şâhid tutulması ve rehin alınması emri geçmektedir. Ebû Said-i Hudri (Radıyallâhü anh) bu son emir, bundan öncekini neshetti, demiştir. 8u ifâdenin zahirine göre yalnız sened tanzimi emri değil diğer emirler de bu son emirle neshedilmiştir.

Fahrü'd-Din, Tefsîrü'l-Kebîr'inde bu âyetlerin tefsirinde özetle şu bilgiyi verir:

"Bâzıları âyetinin, bundan önceki âyetlerde geçen, sened tanzimi, şâhid tutulması ve rehin alınması emirlerini neshettiğini söylemişlerdir. Bilmiş ol ki, zorlayıcı bir delil bulunmadıkça bir âyetin hükmünün mensuh olduğunu kabullenmek hatâdır. Bilâkis ilk âyetlerdeki sened, şâhid ve rehin emirleri irşad ve ihtiyat yolunu göstermek mânâsına yorumlanır. Son emir ise ruhsat içindir. Yâni güven ve emniyet olduğu takdirde borç için sened yapılmayabilir, şâhid tutulmayabilir ve rehin alınmayabilir. "İbn-İ Abbâs (Radıyalâhü anhümâ)'dan rivayet edildiğine göre kendisi i Müdâneye Ayetinde (Yâni 282. âyette) nesih yoktur," demiştir.

Borcun senedle, şâhidlerle tevsik edilmesine ve rehin almaya âit emirlerin hükmü hakkında âlimler ihtilâf etmişlerdir. Söyle ki:

Atâ, tbn-i Cüreyc, Nahai ve Taberi'ye göre emir vâciblik içindir.

Müctehid fıkıhçüann cumhuruna göre bu emir mendubluk içindir. Cumhurun delili şudur: Biz bütün İslâm memleketlerindeki tüm müslümanlarm senedsiz ve şâhidsiz veresiye muamelelerde bulunduklarını görmekteyiz. Bu uygulama, anılan emirlerin vâciblik için olmadığına dâir bir icmâdır. Diğer taraftan her veresiye muamele için sened ve şâhid mecburiyetini koymak müslümanlar için büyük bir güçlük doğurur. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), İslâmiyet'in kolaylık dîni olduğunu emretmiştir.

Bir kısım âlimler de: Bu emirler vâciblik içindi, sonra; âyeti ile neshedildi, demişlerdir.El- H a s a n, Sabi ve el-Hakem bin Uyeyne' nin mezhebi budur."

Hulâsa, zamammızdaki insanların çoğunda emniyet ve itimad kalmadığı için veresiye muamelelerde en ihtiyatlı yol, sened ve şâhid tutma yoludur. Ya da rehin almak şeklidir. Allah en iyi bilendir. [96]


30- Şâhidliği Caiz Olmayanların Babı




2366) Amr bin Şuayb'ın dedesi (Abdullah bin Amr bin el-Âs) (Ra-ıj'den rivayet edildiğine göre; Reaûlullah (SallaUahü Aleyhi ve Seüem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Hâin erkeğin, hâin kadının, İslâmiyet'te had cezasına çarptırılmış olan kimsenin şâhidiiği ve kin ile husûmet sahibinin, husûmet beslediği kişi aleyhinde şâhidlik etmesi caiz değildir."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Haccac bin Ertat vardır. Bu râvi tedlis ederdi. Bunu da an'ane ile rivayet etmiştir. "Umtzl bu hadisi Âise

İzahı


Bu hadîs Zevâid türünden sayılmıştır. Halbuki E b û D â v û d da bunu az bir değişiklikle rivayet etmiştir. Oradaki rivayette:ve İslâmiyet'te had cezasına çarptırılmış olan kimse" ifâdesi yerine;«Ve zina eden erkek ve zina eden kadın» ifâdesi vardır. Tabii-buradaki ifâde daha umumi bir mânâ ifâde eder ve herhalde bu farktan dolayı bu hadis Zevâid türünden sayılmıştır.

Hadisteki "Hâin" kelimesinin Türkçesi hinâyet eden, demektir. Hıyanet eden erkek ve hiyânet eden kadından maksadın ne olduğu hususunda iki görüş vardır. Birinci ve kuvvetli olan görüşe göre bundan maksad fâsık erkek ve fâsık kadındır. İslâm dininde fâsık, büyük bir günah işleyen veya küçük günahlara devam eden kimseye denilir. Fâsık bir kimse dîni hükümlere aykırı harekette bulunmakla ilâhi emânete hiyânet etmiş olur ve bu nedenle kendisine hâin denilir. Artık ister Allah hakkına, ister kul hakkına tecâvüz etmekle hiyânet etmiş olsun fark etmez. Her iki surette de hiyânet etmiş ve fışkı mucip bir harekette bulunmuş olur.

ikinci yoruma göre buradaki hiyânetten maksad kul haklarına hiyânet etmektir.

Tuhfe yazan bu hadisin  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'dan olan rivayeti bölümünde özetle şu bilgiyi verir:

"E 1 - K a a r i, el-Mirkaatta : Hıyanetin meşhur mânâsı insanların emânetlerine riâyet etmemektir. Allah'ın kullara emânet ettiği dinî hükümlere riayetsizlikle yapılan hiyânet mânâsı meşhur olan mânâ değildir. Şârih olan bâzı âlimlerimiz böyle demişlerdir. K â d i ise : Burada meşhur mânâdan daha geniş kapsamlı umumi bir mânâ kasdedilmiş olabilir. O da şudur: Kişinin kendisine verilmiş herhangi bir emânete hiyânet etmesi anlamıdır. Verilen emânet dinî hükümler olsun, kul haklan ve mallan olsun. Hepsi bu anlama girer, demiştir. Kadı' nın yorumuna göre Hâin den maksad F&-sik'dır. Fâsık ise, büyük günah işleyen veya küçük günahlara devam eden kimse demektir, demiştir.

En-Neyl yazan da: Ebû Ubeyd, hiyânetin insan haklarına münhasır olmayıp Allah haklarını da kapladığını açıkça belirtmiş, demiştir."

Yukardaki nakillerden alman sonuç, büyük bir günah işleyen veya küçük günahlara devam eden erkek veya kadının bu hatâla-nndan tevbe ve dönüş yapmadıkça şâhidlik ler in in kabul olunmama-sidir.

Hâin ve Hâine kelimeleri böyle yorumlanınca, had cezasına çarptırılmış veya kin ve husûmet besleyen kimse, bu kelimelerin anlamının kapsamına girer. Fakat önemine binâen bunlar ismen anılmışlardır, denilebilir.

Şâhidiiği kabul olmayanlardan birisi de islâmiyet'te had cezasına çarptınlmış kimsedir. Bilindiği gibi bekâr iken zina eden erkek veya kadın, iffetli kadına zina isnadında bulunup ispatlamayan erkek veya kadın ve içki içen kimse had cezasına carptınhr. Birincisine yüz, ikincisine seksen ve üçüncüsüne kırk kırbaç vurulur. Burada kasdedilen ceza bunların hepsi midir, yoksa yalnız iffetli kadını zina ile itham eden kimseye vurulacak Kazıf haddi mıdır?

Tuhfe yazan bu hususta şu bilgiyi verir:

"îb n ü'l-M e 1 i k'e göre bundan maksad kazıf haddi ile cezâlandmlmış kimsedir. Ebû Hanife bununla amel ederek : Hakkında kazıf cezası uygulanmış olan bir kimse, tevbe etse bile ilelebed şâhidiiği kabul olunmaz, demiştir.

El-Kâdı ise: Had cezasına çarptınlmış olan kimse ister bekâr iken zina suçundan dolayı haddedilmiş olsun, ister iffetli kadını zina ile itham ettiğinden dolayı kazıf haddine çarptınlmış olsun ve ister içki içtiğinden dolayı içki haddine çarptınlmış olsun hepsi bunun şümulüne girer, demiştir. El-Mazhar da şöyle demiştir: Ebû Hanife'ye göre hakkında kazu* haddi uygulanmış oian kimsenin şâhidliği katiyen ve ebedî olarak kabul olunmaz. Tevbe etse bile hüküm aynidir. Fakat bu ceza tatbik edilmemiş iken şâhidliği kabul olunur, demiştir. Ebû H a n î f e'den başka âlimler: Kazıf büyük bir günahtır. Bu günahı işleyen kimse fâsık sayılır. Bunun had cezasının uygulanıp uygulanmamış olmasının bir etkisi yoktur. Bu itibarla adam tevbe etmiş ise, hadden önce de sonra da şâhidliği kabul olunur. Şayet tevbe etmemiş ise ne hadden önce ne de hadden sonra şâhidliği kabul olunmaz, demişlerdir.

Tuhfe yazan yukardaki nakilleri yaptıktan sonra: Bence, had cezası uygulandıktan sonra tevbe edenin şâhidliği kabul olunur, diyen âlimlerin kavli kuvvetli ve tercihe şayandır. Nitekim e 1 - H â -f ı z, el-Fetih'te ve Îbnü'l-Kayyim bu kavli tahkik etmişlerdir, der.

Şâhidliğinin kabul olmadığı bildirilenlerden birisi de kin ve husûmet beslediği adam aleyhinde şâhidlik eden kimsedir. Mâlik, Şafiî, Ahmed ve cumhur bu hadîsle amel ederek: Kişinin düşmanlık ve kin beslediği kimse aleyhinde verdiği şâhidlik geçersizdir, demişlerdir.

Ebû Hanîfe ise: Düşmanlık şâhidliğe mâni değildir. Çünkü düşmanlık fışkı mûcib değildir. Nasıl ki sadâkat ve dostluk da şâhidliğe mâni değildir, demiştir.

En-Neyl yazan: Hak olan kişinin düşmanı aleyhinde verdiği şâ-hidliğin geçersiz sayılmasıdır. Çünkü hadîs bunun delilidir. Delillere karşı delilsiz görüşler etkisizdir, demiştir.



2367) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)7dtn rivayet edildiğine göre, kendisi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyden şu hadîsi işitmiştir:

«Bir bedevinin bir köy sahibi aleyhinde şâhidliği caiz değildir.»" [98]


İzahı


Bu hadîsi Ebû Dâvûd da rivayet etmiştir. Avnül-Mabûd yazarı bu hadîsin şerhinde şu bilgiyi verir:

"Bedevi: Göçebe hayatmı yaşayıp belirli bir ikamet yeri olmayan kimsedir, çadırlarda yaşar ve sık sık yer değiştirir.

Köy sahibi t Şehirde oturan, demektir. En-Nihâye'de: Bedevi'nin şâhidliğinin mekruh kılınmasının sebebi, onun şer'İ hükümlerden habersiz oluşu ve şâhid olduğu olayları gereği gibi kavrıyamayışıdır, denilmiştir.

Hattâbî de: Bedevilerin şâhidliğinin mekruh sayılmasının sebebi şu olabilir: Bunlar şâhidliğin nasıl yapıldığını bilmezler ve şâhidliği gereği gibi ifâ edemezler. Çünkü şâhidlik ederken dengesiz konuşmayla ifâdenin amacından saptırılmış olacağını bilemezler. Müşahede ettikleri mesele ve olayları da tesbit ve gerektiğinde hâ-kim'e intikal ettirmekten âciz insanlardır. Ahmed de böyle demiştir. A h m e d ' in arkadaşlarından bir cemâat bu hadîsle amel etmiştir. Mâlik ve Ebû Ubeyd de böyle demişlerdir. Fakat âlimlerin ekserisi bunun şâhidliğinin kabulüne hükmetmişlerdir, îbn-i Reslân'ın dediğine göre bunun şâhidliğinin geçerliliğine hükmeden âlimler bu hadisi, bedevilerden adaleti yâni fâsık olmadığı bilinmeyenlere âit olarak yorumlamışlardır. Genellikle bedevilerin adaleti bilinemez, demiştir."

Sindi de Hattâbî' nin sözünü naklettikten sonra: Bir kavle göre bu hadîsin mânâsı bedevinin, şehirli aleyhinde şâhidlik etmesinin uygun ve isabetli olmamasıdır. Çünkü aralarında bir münasebet ve ilişki bulunmadığı için iftira şüphesi duyulabilir. Bu kuşku nedeniyle uygun görülmemiştir. Ama bedevi onun lehinde şâhidlik ederse, kabul olunur. Diğer bir kavle göre mânâ şöyledir: Bedevinin, şehirli aleyhinde şâhidlik işini üstlenmemelidir. Çünkü gerektiğinde bedeviyi bulmak kolay değildir. Bir başka kavle göre bu hadîsteki şâhidlik kişinin fakirliğinin ispatı hakkındaki şâhidlik-tir. Bu nevi şâhidlikte, şahidin inceleyici ve tecrübeli olması dış görünüşe değil, meselelerin iç yüzüne nüfuz edebilecek kabiliyet ve dirayet sahibi olması gerekir, diye bilgi vermiştir. [99]


31- Bir Şâhid Ve Yemin İle Hükmetme Babı


2368) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhyâen rivayet edildiğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir şâhidle beraber (davacının) yemini ile (dâvanın sübûtüne) hükmetmiştir."



2369) Câbir (Radıyallâhü anhyâen rivayet edildiğine göre:

Peygamber CSallallahü Aleyhi ve Sellem) bir şâhidle beraber (davacının) yemini ile (dâvanın sübûtuna) hükmetmiştir."



2370) (Abdullah) bin Abbas (Radtyallâhü onhümâ)'d
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir şâhid ve (davacı) mn) yemini ile hükmetti."



2371) Sürrak (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir erkeğin şâhidliğini ve talibin (yâni davacının) yeminini geçerli saydı."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Tâbi! olan râvî (yâni Sürrak'ın ravlsl) meçhuldür ve Sürrak «U.Wen bundan başka hadîs rivayet edilmemiştir. [100]


İzahı


Ebû Hüyreyre (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini Ebû Dâvûd ve Tirmizî, Câbir (Radıyallâhü anh) 'in hadisini Tirmizî ve Ahmed, tbn-i Abbâs (Radıyal-lâhü anh) 'in hadisini Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâİ de rivayet etmişlerdir. Sürrak (Radıyallâhü anh) 'in hadîsi ise Zevâid türündendir.

Avnü'l-Mabûd yazan bu hadislerin şerhinde özetle şöyle der: "Hattâbî: Yâni Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) davacının yeminini ve bir erkek şahidini yeterli görerek onun lehinde hükmetmiştir. Bana öyle geliyor ki Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), davacının yeminini bir erkek şâhid yerine koymuştur. Böylece davacının yemini ile bir erkek şahidi iki şâhid gibi kabul buyurmuş, demiştir.

Bu hadîsler bir erkek şâhid ve davacının yemini ile dâvanın sü-butûna hükmetmenin câizliğine delâlet ederler.

N e v e v î: Âlimler bu hususta ihtilâf etmişlerdir: £b û Hanife, Küfe âlimleri, Şa'bî, el-Hakem, el-Ev-zâî, el-Leys ve Mâlik'in Endülüslü arkadaşları demişler ki hiç bir meselede davacının yemini ve. bir erkek şahidi ile hükmedilemez. Sahâbîler, Tabiiler ve bunlardan sonra gelen âlimlerin cumhuru demişler ki malî konularda davacının yemini ve bir erkek şahidi ile hükmedilir. Ebû Bekr-i Sıddİk, Ali, Ömer bin Abdilaziz, Mâlik, Şafiî, Ahmed, Medîne-i Münevvere fıkıhçıları, H i c â z' m diğer âlimleri ve îslâm memleketleri âlimlerinin büyük çoğunluğu da böyle hükmetmişlerdir. Bunların delilleri bu hususta vârid olan hadîslerdir. Bu hadîsleri rivayet eden sahâbîler Ali, lbn-i Abbâs, Zeyd bin Sabit, Câbir, Ebû Hüreyre, Sa'd bin Ubâde, Abdullah bin Amr bin el-Âs ve el-Muğire bin Şu'be CRadıyallâhü anhüm) 'dır.

Hadîs hafızları demişler ki bu konuda rivayet edilen hadislerin en sahih olanı, îbn-i Abbâs CRadıyallâhü anh) 'm hadîsidir, îbn-i Abdilber de şöyle demiştir: Hiç kimse tbn-i Abbâs' m bu hadisinin senedi hakkında bir itiraz veya tenkidde bulunmamıştır, bunun sıhhati konusunda hiç bir ihtilâf yoktur ve konu hakkında gelen Ebû Hüreyre ile Câbir'in hadîsleri de hasendir, diye bilgi vermiştir.

Hattâbî: Bu hadîsler, «Şâhid ler davacıya, yemin de dâvâlıya aittir.» mealindeki hadise muhalif değildir. Çünkü o hadîs şâhidsiz yemine aittir. Bu hadîsler ise şâhidle beraber olan yemin hakkındadır. Bu itibarla hadîslerin konuları ayrı ayn şeylerdir. Konular ve yerler ayn olunca hükümler de ayn olabilir, demiştir."

H a t t â b i' nin işaret ettiği hadîs ile ilgili gerekli bilgi 2321 -2322 nolu hadîsler bölümünde geçti. Oraya bakılabilir.

Davacının yemini ile gösterdiği bir erkek şahidin ifâdesini yeterli saymayan âlimlerin bu hadislere karşı beyân ettikleri mazeretler, dayanaklar ve bu hadîslerle amel eden âlimlerin verdikleri cevablar T i r m i z î ' nin şerhi Tuhfe'de beyân edilmiştir. Oraya bakılabilir. [101]


32- Yalan Şâhidlik Babı


2372) Hureym bin Fâtik el-Esedî (Radtyallâhü ankyden:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bir gün) sabah namazını kıldı. Sonra (namazdan) dönünce ayakta durdu ve üç kez:

«Yalan yere şâhidlik etmek (günahlığı hususunda) Allah'a ortak koşmaya denk kılınmıştır,» buyurdu. Sonra şu âyeti okudu ı

(Ve Allah'a ortak koşmaksızm O'na yönelerek yalan yere şâhidlik etmekten çekinin.)"

Hâl Tercemesl

Son hadisin râvisi Sürrak (R.A.) sah&bldir. Önce Mısır'da, dana sonra İskenderiye'de İkamet etmiştir, El-Askerl, O'nun isminin SÜrak olduğunu' söylemiştir. Babasının ismi Esed el-Cüheni'dir. Nesebi hakkında başka rivayetler de vardır. Onun râvisl olan Tabii meçhuldür. Buradaki hadisinden başka hadisi rivayet olunmamıştır. (Tuhfe cild [102]


İzahı


Bu hadîsi Ebû Dâvûd ve Tirmizî de rivayet etmişlerdir.

Hadis, yalancı şâhidliğin çok ağır günah olduğuna delâlet eder. Avnül-Mabûd yazan bu hadisin şerhinde şöyle der:

"El-Kari: Yâni yalan yere yapılan şâhidlik günahlığı hu* susunda Allah Teâlâ'ya ortak koşmaya eşit tutulmuştur. Çünkü Al* lah'a ortak koşmak, O'na karşı edilen büyük bir yalandır. Yalancı şâhidlik de ilgili kula karşı edilen büyük bir yalandır. Her iki yalan da caiz olmadığı gibi birer iftiradır. Bu bakımdan bu iki yalan birbirine benzer ve eşit durumdadır, demiştir.

T ı y b i de : Yalancı şâhidliğin Allah'a ortak koşmaya eşit tutulması sebebi şudur: Allah'a ortak koşmak, bir nevî yalancı şâ-hidliktir. Çünkü Allah'a ortak koşan kimse, putların ibâdet edilmeye lâyık olduğunu söylemekle büyük yalan işlemiştir, demiştir."

Yalan yere şâhidlik etme vebalinin ağırlığını vurgulamak için Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) anılan buyruğu üç kea tekrarlamış ve buyruğunun teyidi için mezkûr âyet'i okumuştur.

Ebû Dâvûd ve Tirmizi1 nin rivayetlerinde, anılan âyet-i kerime'nin; Ott/^ O-* or*J\ l**£*l* = «*k putlardan çekinin...» Nazm-i Celil'i de vardır.

Hac sûresinin 30. âyetinin son kısmı ile 31. âyetinin baş kısmından ibaret.olup bu hadîste anılan Nazm-i CeUTin tamamı şöyledir:

"Allah'a ortak koşmaksızm O'na yönelerek pis putlar (a tapmak) -dan çekinin ve yalan yere şâhidlik etmekten —veya yalan sözden — çekinin..

Görüldüğü gibi bu âyetlerde putlara tapmak ile yalancı şfthid-lik veya yalan söz söylemek beraber anılmıştır. Bu da yalan hid liğin ne kadar ağır bir günah olduğuna delalet eder.

Tefsir kitablannda açıklandığı üzere tbn-i Abbâs (Ra-dıyallâhü anh) âyet-i kerîme'deki "Kavl-i Zûr" ifâdesini yalancı şâ-hidlik mânâsına yorumlamıştır. Bâzı müfessirler de bu ifâdeyi yalan söz söylemek mânâsına yorumlamışlardır. Yalancı şâhidlik, yalan söz söylemenin bir nevî olduğu için her iki yorumda da yalancı şâhidü-ğin ağır bir günah olduğu anlamı vardır.



2373) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâkü anhümâ)7dan rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Allah yalancı şâhid için (cehennem) ateşi vâcib kılmadıkça onun ayaklan (yerinden) aynlamıyacaktir."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde bulunan Muhammed bin el-Pırât'in zayıflığı üzerinde ittifak edilmiştir. İmam Ahmed de onu yalanlamıştır. [103]


İzahı


Zevâid türünden olan bu hadîs, yalancı şâhidlik edenin, ifâde verdiği yerden henüz adım atmamış iken veya kıyamet günü hesaba çekileceği yerden ayrılmamış iken cehennem azabına müstahak kılınacağına delâlet eder. Adamın ayaklarının ayrılmamasından mak-sad kendisinin ayrılmamasıdır.

Hureym (RjM'oi Hâl Tercemesİ

Hureym bin Patik el-Esedl Ebû Yahya (İLA.) sahabldir. Babasının ismi el-Afa-ram bin Şeddâd bin Amr bin Fatik'dlr. Bu zat, Hudeyblye seferinde bulunmuştur. El-Kesif'de beyan edildiğine göre Bedir savasına da katılmıştır. 10 aded hadisi vardır. Havileri ise oğlu Eymen ve Vâbısa bin Mabed'dir. ELVâkidl'ye göre bu zat Mekke fethinden sonra müslüman olmuştur. Dört sünen sahibleri onun hadislerini rivayet etmişlerdir. Muâvtye (R.A.)'ra hilafeti döneminde vefat etmiştir. (Hulasa : 108) [104]


33- Ehli Kitabın Birbirleri Aleyhinde Şâhidlik Etmeleri Babı


2374) Câbir bin Abdillah (Radıyallâhü c«A«mâ)'dan rivayet edildiğine göre:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Kitab ehlinin birbirleri aleyhinde şâhidlik etmelerini caiz kılmıştır."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde bulunan Mücâlid bin Said zayıftır. [105]


İzahı


Notta belirtildiği gibi bu hadîs Zevâid türündendir. Bu hadise göre Ehl-i Kitab'ın yâni hınstiyan ve yahûdüerin birbirleri aleyhinde şâhidlik etmeleri caizdir. Yâni ettikleri şâhidlik geçerlidir.

Süneni Ebû Davud'un şâhidlik bölümünün "Yolculuk hâlinde yapılan vasiyet hakkında zunmilerin şâhidliği" babında rivayet olunan Ebû Mûsâ el-Eş'ârî (Radıyallâhü anh) 'm bir hadîsinin şerhinde Avnü'l Mabûd yazarının naklen beyânına göre H a t -tâbi şöyle demiştir:

"Mâlik ve Şafii: Zimmî yâni ehl-i Kitab'ın gerek bir müslüman aleyhinde ve gerekse bir kâfir aleyhinde herhangi bir konuda şâhidlik etmesi caiz değildir, demişlerdir.

Rey ehline göre zimmilerin birbirleri aleyhinde şâhidlik etmeleri caizdir. Bütün kâfirler bir millet sayılır. Yâni bunların inandıkları kitablarm ve dinlerin ayrı olması neticeyi değiştirmez. Bu itibarla bir hınstiyarun bir yahûdî aleyhinde veya bir yahûdinin bir hınstiyan aleyhinde verdiği şâhidlik kabul olunur. (Fakat bir zimmînin bir müslüman aleyhinde şâhidlik etmesi caiz değildir.)

Ahmed bin Hanbel'e göre zimmîlerin birbirleri aleyhinde şâhidlik etmeleri caiz değildir. Keza bunların bir müslü-man aleyhinde şâhidlik etmeleri de caiz değildir. Ancak yolculuk hâlinde bir müslüman vasiyet ederken müslüman şâhid bulamadığı takdirde vasiyeti için tuttuğu zimmîlerin şâhidliği zaruret nedeni ile geçerli sayılır.

Şâbî, ibn-i'Ebl Leylâ, îshâk bin Rahu-veyh ve Zührî'ye göre yahûdînin yahûdi aleyhinde şâhidlik etmesi caizdir, fakat hırıstiyan veya mecûsî aleyhindeki şâhidliği caiz değildir. Çünkü bunların her birisi ayrı bir millet yâni din mensubu sayılır. Bir din mensubunun başka bir din mensubu aleyhinde şâhidlik etmesi caiz değildir. [106]


--------------------------------------------------------------------------------

[1] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/361

[2] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/362

[3] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/362-363

[4] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/363-364

[5] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/365

[6] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/365-366

[7] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/366-367

[8] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/367-369

[9] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/369-370

[10] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/370-372

[11] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/373-374

[12] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/374

[13] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/375

[14] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/375-376

[15] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/376-377

[16] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/378-380

[17] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/380-381

[18] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/381-382

[19] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/382

[20] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/382-383

[21] Al-i İmran: 77

[22] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/383-384

[23] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/384-385

[24] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/385

[25] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/385-386

[26] 2107.2109 nohı hadisle» bak.

[27] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/386-388

[28] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/388-389

[29] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/389-390

[30] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/390-392

[31] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/392-393

[32] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/393-395

[33] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/395-396

[34] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/396-397

[35] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/397-398

[36] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/398-400

[37] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/400-401

[38] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/401

[39] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/401-402

[40] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/402-403

[41] Kalem : 4

[42] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/403-405

[43] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/405-407

[44] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/407

[45] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/408

[46] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/408-412

[47] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/412

[48] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/412-413

[49] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/413-414

[50] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/414-415

[51] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/415

[52] Hülasa : 453 ve Avnü'l-Mabûd : clld 10, sah. 64

Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/415-416

[53] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/417

[54] Hülâsa: 60

Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/417-418

[55] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/418

[56] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/419

[57] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/419

[58] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/419-422

[59] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/422-423

[60] H&i tercemesi 146 nolu hadis bölümünde geçti.

[61] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/423-424

[62] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/424-425

[63] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/425-426

[64] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/426

[65] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/427-428

[66] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/428-431

[67] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/431-432

[68] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/432

[69] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/432-433

[70] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/433

[71] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/433-434

[72] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/434

[73] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/434-436

[74] Nisa: 141

[75] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/436-437

[76] Hal Urcemssi 1379 nolu badis bölümünde geçü.

[77] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/438

[78] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/438-439

[79] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/439-440

[80] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/440-443

[81] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/443-445

[82] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/445-446

[83] Bakara : 280

[84] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/446-449

[85] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/449

[86] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/450-452

[87] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/452-453

[88] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/453-454

[89] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/455

[90] Câbiye Şam'ın güney batısında ve Dımışk'a bir günlük mesafede bir şehrin ismidir. Hz. Ömer (R.A.)'ın hilâfeti döneminde bir askeri merkez idi. Halife Ömer, seçkin sahâbiler ile burada toplantı yapıp savaş planları hazırlamış ve Yermûk savaşından sonra ganimet mallan burada taksim edilmişti. Câbiye hutbesi, diye anılan meşhur hitabeti Halife Ömer burada irad etmişti.

[91] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/455-457

[92] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/457-459

[93] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/459

[94] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/460-461

[95] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/461

[96] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/461-463

[97] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/463-464

[98] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/464-466

[99] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/466-467

[100] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/467-468

[101] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/469-470

[102] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/470

[103] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/471-472

[104] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/472

[105] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/473

[106] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/473-474



© 2015 http://islamguzelahlaktir.blogspot.com/
islam