HADİS KİTAPLARI > MÜSLİM > ZEKÂT BAHSİ 3

 

islam

105- (1041) Bize Ebû Küreyb ile Vâsıl b. AbdilVlâ rivayet ettiler. (Dediler ki):: Bize fbni Fudayl, Umâratü'bnü Ka'kaa'dan, o da Ebû Zür'a'dan, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Resûlüllah (Saîlalîahü Aleyhi ve Sellem):

«Her kim malını çoğaltmak için, nisanlardan mallarını isterse; o ancak ve ancak ateş parçası ister. Artık bunun İster azını ister çoğunu dilesin.» buyurdular.

Kaadı İyâz'a göre bu hadîsin mânâsı: Dilencinin ateşle azâb oîunmasıdır. Maamâfih zahiri mânâsı kastedilmiş de olabilir. Bu takdirde dilecinin topladığı mallar ateş parçası olarak vücûdu onlarla dağlanacaktır. Nitekim zekât vermeyenlerin de ayni âkibete dûçâr olacakları âyet-i kerime ile beyân buyurulmuştur.



106- (1042) Bana Hdnnâd b. Seriyy rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebû'l - Ahvas, Ebû Bişr Beyân'dan, o da Kays b. Ebî Hâzîm'den o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Ben, Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Selltm)"i şöyle buyururken işittim:

«Sizden birinizin sabahleyin (ormana) giderek sırtı ite odun getirmesi onu(n parasını) tasadduk ederek âleme el açmaktan müstağni kalması, versin vermesin birinden dilenmesinden kendisi için daha hayırlıdır. Çünkü yüksek el alçak eiden efdaldır. Sen (sadakaya) nafakasını verdiğin kimselerden başta.»



(...) Bana Muhammed b. Hatim rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yahya b. Saîd İsmail'den rivayet etti. (Demiş ki): Bana Kays b. Ebî Hâ-zim rivayet etti; (Dedi ki): Ebû Hüreyre'ye geldik de şunları söyledi:

Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)-.

«Vallahi birinizin sabahleyin (ormana) giderek sırtı ile odun getirmesi; sonra onu satması... Birine el açmaktan kendisi için daha hayırlıdır...» buyurdular.

Râvî hadîsi beyân hadisi gibi rivayette bulunmuştur.



107- (...) Bana Ebû't-Tâhir ile Yûnus b. Abdil'a'lâ rivayet ettiler. (Dediler ki): Bize tbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki) -. Bana Amr b. Haris, îbni Şihâb'dan, o da Abdurrahmân b. Avf'ın azatlısı Ebû Ubeyd'den naklen haber verdi. Ebû Ubeyd, Ebû Hüreyre'yi şunları söylerken işitmiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Sizden birinizin bir srrt odun toplaması ve onu sırtına yüklenerek sat-mast, kendisi için versin vermesin, bir adama el açmaktan daha hayırlıdır.» buyurdular.

Bu hadîsi Buhârî «Zekât» bahsinin bir iki yerinde ve «Kitâbü'l-Büyû»'da, Nesâî «Zekât»'da tahrîc etmişlerdir.

Hadîs-i şerif: Çalışıp kazanmaya iktidarı olan bir kimsenin mutlaka helâlından kazanarak yemesi gerektiğini bildiriyor. Görülüvor ki, sırtla odun taşıyarak yahut hammalhk ederek geçim te'mîn etmek ne ayıptır, ne günah!.. Ayıp hattâ haram olan meslek, el ayak tutarken dilencilik etmektir. Dilencilik bir kazanç te'mîn etse de etmese de çirkin bir iştir. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): «verse de vermese de...» buyurmakla buna işaret etmiştir. Zira dilecinin istediği verilirse kendisi minnet ve dilenme zilleti altında kaldığı gibi, verilmediği takdirde dahî haybet ve husrân zilletine ma'rûz kalır. Bundan dolayıdır ki, Ashâb-ı kiram' dan birinin yere kamçısı düşse onu kimseden istemezlermiş. Nitekim bundan sonraki ha-disde görülecektir.

Dilenciliğin kötülüğü hakkında Ashâb-ı Kiram' dan : Atıyyetü's-Sa'dî, îbni Mes'ûd, Abdullah b. Amr, Hubeyş b. Cünâde, Ebû Hüreyre, Kabîsatü'bnü Muhârik, Enes b. Mâlik, Abdurrahmân b. Ebî Bekr-, I m -rân b. Husayn, Sevbân, Mes'ûd b. Imrân, Câbir, isimleri verilmeyen iki zât, Ebû Saîd-i Hud-r i, Sehl b. Hanzele, Beni Ese d' den bir zât, Müzeyne'den bir zât, Ali b. Ebi Tâlib, îbni Abbâs, Muâviye, Semûratü Benû Cün-deb, Ebû Ümame, Ebû Zerr, Adiyy-i Cü-zâmî, Firâsî ve Aziz b. Amr (Radiyallahü o.nhüm) hazerâtmdan hadîsler rivayet olunmuştur. Bu hadîsleri Aynî, Buhârî şerhinde şöyle sıralamıştır:

1- Atıyye hadîsini îbni Abdilberr rivayet etmiştir. Mezkûr hadîste Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemh

«Allah sen! muhtaç etmedikçe âlemden bir şey isteme! Zîrâ yüksek el veren, alçak el da atan eldir.» buyurmuşlardır.

2- îbni Mes'ûd (Radiyallahü anh) hadîsini Tirmi-z î ve diğer «sahih» sahipleri, Hâkim velbni Ebi'd-Dünyâ rivayet etmişlerdir. Tirmizi onun hakkında: «Bu hadis hasendir» demiştir. Hadîsin meali şudur: «Resûlüllah (Saîîallahü

Aleyhi ve Sellem)*

«Geçinecek kadar malı varken dilenen brr kimse kıyamet günü yüzünde tırnak izleri ve bereler olduğu halde gelecektir. Buyurdu.

Ashâb: Yâ Resûlallâh! onu geçindirecek miktar nedir? diye sordular: «elli dirhem gümüş yahut o miktar altındır. Buyurdular.»

3- Hubeyş bin Cunâde hadîsini yalnız Tirmizî ile Ebû Dâvûd rivayet etmişlerdir. Tirmizi bu hadîs için dahî «Hasen bir hadîstir» demiştir. Mezkûr hadîste:

«Zenginin sadaka alması helâl değildir.» Duyurulmuştur.

4- Hubeye bin Cunâde hadîsini Tirmizî rivayet etmiştir. Hazreti Hubeyş: «Ben Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellenıfi Haccetû'l - Vedâ'da Arafat'ta ayağa kalkmış hutbe okurken dinledim...» demiştir. Bu hadîste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) şunu da söylemiştir:

«Bir kimse malını çoğaltmak için âleme el açarsa kıyamet günü yüzünde tırnak izleri ve cehennemde kızdırılmış taşlar olacak; Bu taşlar onun yüzünü yiyeceklerdir. Artık (buna göre) dileyen az, dileyen çok istesin.»

5- Ebû Hüreyre hadîsini Nesâî ile İbni Mâce, Abullah b. Âmir hadîsi tarzında rivayet etmişlerdir.

6- Kabisatü'bnü Muhârik hadîsini Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî rivayet etmişlerdir. Kitabımızda bir hadis sonra görülecektir.

7- Enes hadîsi Ebû Dâvûd ile îbni Mâce rivayet etmişlerdir. Bu hadîsde:

«Dilenmek yalnız üç sınıf insana yaraşır: Son derece fakire, ödeyecek bir şeyi bulunmayan borçluya ve pek ziyâde elemi olan hastaya.» Buyrulmuştur.

8- Abdurrahmân b. Ebi Bekir hadîsini Bezzâr ile Taberâni, Abdullah b. Âmir hadisi gibi rivayet etmişlerdir.

9- îmrân b. Husayn hadîsini îmam Ahmed b. Hanbel ile Bezzâr rivayet etmişlerdir. Bu hariîsde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Zenginin dilenmesi kıyamet günü yüzünde bir leke olacaktır.»

buyurmuştur.

10- Sevbân hadîsini îmam Ahmed ile Bezzar ve Taberâni rivayet etmişlerdir. İsnadı sahihtir. Mezkûr hadîsde:

Bir kimse ihtiyâcı yokken dilenirse, dilenerek aldığı şey kıyamet günü yüzünde bir leke olacaktır.» buyrulmuştur.

11- Mes'ûd b. Amir hadîsini Bezzâr ile Taberânî rivayet etmişlerdir. Hadis şudur-.

«Bir kul ihtiyâcı yokken dilenir durursa nihayet yüzü dümdüz olur da Allah İndînde hiç yüzü kalmaz.»

12- Câbir hadîsini Taberâni «El - Evsât» adlı eserinde îbni Mes'ûd hadisi gibi rivayet etmiştir.

13- İsimleri verilmeyen iki zât hadîsini Sahiheyn râvîleri nak-letmişlerdir. Mezkûr hadîsde iki zâtın Haccatü'1-Vedâ' da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sadaka taksîm ederken onun yanma gelerek sadaka istedikleri, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onları tepeden tırnağa süzdükten sonra kendilerini güçlü kuvvetli bulduğu ve:

«İsterseniz size sadaka veririm ama bu sadaka zenginin ve kazanmaya kudreti olanın nasibi yoktur.» Buyurduğu bildirilmektedir.

14- Ebû Said-i Hudrî hadisini Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbni Hibbân tahric etmişlerdir. Bu hadîsde Ebû Said şöyle demiştir: «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

«Bir kimse bir okiyye kıymetinde mala sahip olur da yine dilenirse dilencilikte ısrar etmiş olur. Buyurdular. Bunun üzerine ben: Benim Yakute ismindeki devem bir okiyyeden fazla eder. —Bir rivayette kırk dirhemden fazla eder— diyerek döndüm ve ondan bir şey istemedim. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanında bir okiyye kırk dirhem ederdi.»

15- Sehl bin Hanzaliye hadîsini Ebû Davûd ile îbni Hibban rivayet etmişlerdir. Sehl (Raâiyallahü cmh) şöyle demiş: «Uyeynetü'bnü Huşayn ile Akra' b. Habis Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)*Q gelerek bir şey istediler. O da istediklerini verdi... Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Her kim geçineceği kadar malı varken dilencilik ederse ancak ve ancak ateşini çoğaltmış olur. buyurdu. Ashâb: Yâ Resûlüllah geçineceği şeyden murâd nedir? diye sordular. Resulü Ekrem (Saîlallahü Aleyhi ve sabah ve akşam yiyeceği kadar malı olmaktır. Buyurdular.»

16- Benî Esed kabilesinden ismi verilmeyen zât'ın hadisini Ebû Dâvûd rivayet etmiştir. Bu hadis biraz lafız farkı ile Ebû Said hadisi gibidir.

17- Müzeyne kabilesinden olup ismi verilmeyen zât'ın hadisini îmam Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir. Hadisin râvîleri mutemed zevatıdır. Hadisi şerîfde şöyle denilmektedir: «Müzeyne'li zât'a annesi: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e gitsende âlemin istediği gibi sende birşeyler istesen olmaz mı? demiş. O zât bundan sonrasını şöyle anlatmış. Ben de birşeyler istemek maksadıyla gittim. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeV lemj'i ayakta hudbe okurken buldum. Şunları söylüyordu: Bir kimse iffetli olmak isterse Allah onu iffetli kılar; zengin olmak isterse, zengin eder. Beş okiyye değerinde malı olan bir kimse âleme el açarsa İsrarla dilenmiş olur... Bunun üzerine kendi kendime: Bizim bir devemiz beş okiyyeden fazla eder... Diyerek geri döndüm. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den birşey istemedim.»

b. Ahmed, bir kısmını da Ebû Dâvûd rivayet etti

18- Hz. Ali Hadîsini Taberâni, Abdullah mistir. Bu hadîs takriben Hubeyş b. Cunâde hadîsi gibidir.

19- îbni Abbâs hadisini Taberâni, Kaabüs'tan naklen rivayet etmiştir. Ancak Ebû Hatim: «Ben Kaabüs'la ihticac etmem.» demiş. îbni Hibbân dahi: «Onun belleyişi sağlam değildir.» mütaalâsında bulunmuştur, îbni Abbâs şöyle demiştir: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemh

«Dilenen kimse dilencilikten ne kazandığını bilse, dilenmezdi. Buyurdular.»

Yine îbni Abbâs (Radiyallahü anh)'da,n Taberâni il Bezzâr şu hadîsi rivayet etmişlerdir:

«Misvakın dişlerden çıkardığı ekmek kırıntısı kadar olsun mâle sahip bulunursanız âleme el açmaktan müstağni kalın.» Bu hadîsin râvîleri mutemetdirler.

20- Muâviye hadisini Müslim rivayet etmiştir. Hadîsi Şerif «Dilenmekten nehi bâbı»nda geçmiştir.

21- SemûratÜ'bnü Cündeb hadîsini Tirmizi rivayet etmiş ve: «Bu hadîs Hasen sahihtir» demiştir. Mezkûr hadisde Resûlluah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Şüphesiz ki dilenmek bir meşakkattir. Onunla sahibinin yüzü azap olunur. Meğer kî bir kimse sultandan yahut zarurî bir hâl karşısında birinden bir şey İstememiş olsun.» buyurmuşlardır.

22- Ebû Zerr (Raâiyallahü anh) hadisim İmam Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir. Hazreti Ebû Zerr şöyle demiştir:

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana hiç bir kimseye el açmamamı şart koştu. Ben: Evet kimseye el açmam dedim: Elinden kır-baan düşse onu bile istemeyecek, hayvanından İnip kendin alacaksın.» buyurdular. Bu hadîsin râvîleri mutemet zevâtdır.

23- Ebû Ümame hadîsini Taberânî rivayet etmiştir. Hz. Ebû Ümame şöyle demiştir: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana kim bey'at edecek diye sordu. Sevbân : Hepimiz bey'ad ettik ya Resûlüllah dedi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ama başkalarına el açıp hiç bir şey istemeyeceğinize bey'ad edeceksiniz. Buyurdu. Sevbân :

— Böyle bir kimseye verilecek olan nedir Yâ Resûlallâh? diye sordu. Peygamber Efendimiz:

— (Cennettir.) buyurdular. Bunun üzerine ona Sevbân da bey'ad etti.»

24- Adiyy-i Cüzâmi hadîsini Taberânî rivayet etmiştir. Bu hadîste Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem}:

«Odun demeti satmak suretiyle oslun iffetinizi muhafaza edin tebliğ ettim mi?» buyurmuşlardır.

25- Firasi hadisini Ebû Dâvûd ile Nesâî rivayet etmişlerdir. Firasi (Raâiyallahü anh) Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e:

«Başkalarından birşey isteyeyim mi? diye sormuş Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

— Hayır, mutlaka istemen lazımsa sâlih kimselerden iste. buyurmuşlardır.

26- Aynî, Aiz b. Amir hadisini kimin rivayet ettiğini bildirmemiştir. Hz. Aiz'in beyânına göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)' bir adam gelmiş Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona birşeyler vermiş. Tam dönüp gitmek üzere ayağını kapının eşiğine bastığı zaman Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)''

«Şu dilenmekte neler olduğunu bilseniz hiç bir kimse başkasından birşey istemeye gitmezdi.» buyurmuşlar.



Babımız Hadisinden Şu Hükümler Çıkarılmıştır:


1- Hadisi şerif sadakaya teşvik etmekte herkesin odun, ot gibi mübâh olan şeyleri toplayarak satması ve bu suretle elinin emeği ile geçinmeye çalışması lüzumuna tembih buyurmaktadır. Müslüm Sârini Ubbî diyor ki: «Bu, san'atı olmayanlar hakkındadır. San'atı olanların kazançları kendilerini geçindirebilirse onunla meşkûl olmaları müreccahtır. Sahih hadiste vârid olduğuna göre Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve Sellem)'

«Elinin emeği ile geçinenden daha faziletli bir kimse olamaz. Nebiyullah, Dâvûd (Aleyhisselâm) dahî elinin emeği ile geçinirdi.» buyurmuşlardır.

2- Çeçim sıkıntısına katlanmak, başkalarına el açmaktan daha hayırlıdır.



108- (1043) Bana Abdullah b. Abdirrahmân Ed-Dârimî ile Se-lemetü'bnü Şebîb rivayet ettiler. Seleme (haddesenâ) ta'birini kullandı. Dârimî ise (Ahberanâ) sîygasıyla rivayet etti. (Dedi ki): Bize Mervân yâni îbni Muhammed Ed-Dimeşkî haber verdi. (Dedi ki): Bize Said yâni tbnü Abdilaziz, Rabiatü'bnü Yezîd'den o da Ebû İdrîs-i Havlânî'den o da Ebû Müslim-i Havlâni [40]'den naklen rivayet etti.

Ebû Müslim şöyle demiş bana Emin dostum Avf. Mâlik-i Eşcaî ri-vâyet etti. Avf benim dostumdur. Benim indimde kendini emîn bir zâttır. (Dedi ki): Dokuz veya sekiz veya yedi arkadaş Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)yİTi yanında idik. (Bize):

— «Allah'ın Resulüne bey'at etmez misiniz?» buyurdular. Biz:

— «Sana bizler (çoktan) bey'at ettik Yâ Resûlallah!» dedik. Sonra (yine):

— «Allah'ın Resulüne bey'at etmez misiniz?» dedi. Bunun üzerine biz ellerimizi açarak:

— «Biz sana bey'at ettik Yâ Resûlüllah! (daha) neye bey'at edeceğiz» diye sorduk.

— «Allah'a ibâdet edeceğinize, ona hiç bir şeyi şerik koşmayacağınıza, beş vakit namazı kılacağınıza, itaat edeceğinize —ve işitmediğimiz bir kelime söyledikten sonra —başkalarından bir şey istemeyeceğinize bey'at edeceksiniz.» buyurdular.

Vallahi sonraları bu arkadaşlardan bâzılarını gördüm. Birinin kamçısı yere düşse hiç bir kimseden şunu bana veriver diye istemezdi.

Bey'at: Müslümanların her işini tedvir için hükümdara selâhiyet vererek niza götürmez bir şekilde ona teslim olmaktır. Bu kelime alış veriş mânâsına gelen «Bey'»'dan alınmıştır. Ashâb-ı kiram alış verişde olduğu gibi halifeye tabi olduklarına dair söz verirken alış verişe benzeterek onun elinden tutarlardı. Ancak kadınlar Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SellemYe bey'at ederken onun elinden tutmamışlardır. Kadınların müteaddid defalar bey'at ettikleri sabit olmuş fakat hiç birinde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SellemYin elini tuttukları rivayet edilmemiştir. Ulemâ kadınların tekrar tekrar bey'atlarınm zaman ve hâle göre olduğunu beyân ederler.

Übbî diyor ki: «Rfesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SellemYin gizli söylediği kelime, teklife âit olacaktır. Yâni, gizlice söylediği o kelime mgşakkatli ve ifâSı Müslümanlara güç gelecek bir şey hakkındadır. Onun için de açık söylemekten çekinmiştir. Onu beyân için memur da değildir. Zîr|ı;Vinemûr olsa tebliği icâp ederdi.

Hadls-i şerif umûmatin delil olduğuna işaret etmektedir. Çünkü: Ashab-ı kiram'a dilenmek umûmî şekilde emir buyu-rulmuş, onlar da hadîsi bu mânâya alarak başkalarından hiç bir şey hattâ yere düşen kamçılarını bile istemez olmuşlardır.

Yine bu hadîs az bile olsa dilenme sayılabilecek her şeyden nezih davranmaya teşvik etmektedir.



36- Dilenmeleri Helal Olan Kimseler Babı


109- (1044) Bize Yahya b. Yahya ile Kuteybetü'bnu Saîd ikisi birden Hammâd b. Zeyd'den rivayet ettiler. Yahya (Dedi ki): Bize Hammâd b. Zeyd, Hârûn b. Riyâb [41] 'dan naklen haber verdi. (Demiş ki): Bana Kinânetü'bnu Nuaym [42] El - Adevî'den, o da Kabîsa-tü'bnu Muhârık-ı Hilâlî'den naklen rivayet etti. Kabîsa şöyle demiş: Birine kefil oldum da bu husûsda bir şeyler istemek üzere Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selletn)** geldim. Bana:

«Biraz bekle bize sadaka gelsin de sana ondan verelim.» dedi. Sonra şunu söyledi:

«Yâ Kabisa! Şüphesiz ki üç sınıf insandan her biri müstesna olmak üzere bilenmek hiç bir kimseye helâl değildir. (Şöyle ki);

1- Kefalet altına giren kimseye o malı elde edinceye kadar dilenmek helâldir. Sonra bundan vazgeçer.

2- Bütün malını helak eden, bir felâkete maruz kalan kimsenin geçim ihtiyacını temin edinceye kadar —yahut hacetini giderinceye kadar— dilenmesi helâldir.

3- Fakr-u zarurete düçâr olan, o derece ki Kavmü kabilesinden aklı başında üç kişinin: Gerçekten filân fakir düştü diye şahadette bulunacakları kimsenin geçim ihtiyâcını temin edinceye kadar —yahut hacetini giderinceye kadar— dilenmesi helâldir.

Dilenmenin bundan ötesi Yâ Kabise haramdır. Dilenen onu haram olarak yer.»

Hamâle: Kefalet demektir. Burada ondan murâd iki kişinin veya iki kabilenin arasını bulmak, onları barıştırmak için mal vermeyi üzerine almasıdır. Böylesi üzerine aldığı malı bulamazsa dilenmesi mubah olur. Kendisine zekât da verilebilir. Yalnız aracılık ettiği hususun şer'ân masiyet olmaması şarttır. Râvi Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve SeMem)'in:

«Geçim ihtiyâcını temin edinceye kadar» mı yoksa: «Yahut hacetini giderinceye kadar» mı buyurduğunda şek etmiştir.

Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem)- «Kavmü kabilesinden aklı başında üç kişinin gerçekten filân fakır düştü diye şahadette bulunacakları...» ifâdesi ile o kimsenin fakirliğine ehlî hıbre(44) şahadet edeceğine işaret buyurmuştur. «Kavmü kabilesinden- ve «aklı başında» tâbirleri de bunu göstermektedir. Çünkü; Malını gizli tutmak insanın âdetidir. Onu ancak yakınlarına bildirir. «Aklı başında» kaydı şahidin akıllı olmasını şart koşmaktadır.

«Sühten» kelimesi muzmer bir fiilin mefûlü olmak üzere nas-bedilmiştir. Bu fiil «itikat ederim» yahut «yenir» diye takdir olunur. «haram olduğunu îtîkât ederim.» yâyut «Haram olarak yenir.» demektir.

Müslim'den başkaları bu kelimeyi «Suhtün» şeklinde rivayet etmişlerdir. Bu rivayete göre fiil takdirine hacet yoktur. Cümlenin mâ-nâsi: «O haramdır» demek olur.

Şâfiîler'den bâzıları bu hadîsin zahiri ile istidlal ederek fakirliği ispad için üç kişinin şahadette bulunmasını şart koşmuşlardır. Cumhûr-u ulemâ' ya göre ise zinadan gayrı şahadetlerde olduğu gibi burada da âdil iki erkeğin yahut bir erkekle iki kadının şahadeti kabul edileceğine kaail olmuşlardır. Onlara göre bu hadîste beyân edilen âded vücûb değil istihâb içindir. Yâni bir kimsenin fakîr olduğunu isbâd için iki kişinin şahadette bulunması şart; üç kişinin şahadeti ise müstehâbdır.

Nevevî diyor ki: «Bu hadis fakirlik iddiasında bulunan kimsenin malı olduğu bilindiğine hami edilmiştir. Böyle bir kimsenin sıf( benim malım telef oldu, fakir düştüm) şeklindeki iddiası mahkemece kabul edilemez. Kendisinden şâhid ve isbâd istenir. Fakat malı olduğu bilinmeyen kimseden şâhid istenmez. Bu hususta yemîn verdirmek sureti ile iddia edenin sözü kabul olunur.»



37- İstemeden ve Göz Dikmeden Kendisine Bir Şey Verilen Kimsenin Onu Alması Mübah Olduğunu Beyan Babı


110- (1045) Bize Hârûn b. Ma'arûf rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdullah b. Vehb rivayet etti. H.

Bana Harmeletü'bnu Yahya rivayet etti. (Dedi ki): Bize îbni Vehb haber verdi. (Dedi ki): Bana Yûnus, İbni Şihâd'dan, o da Salim b. Abdillâh b. Ömer'den, o da babasından naklen haber verdi. Abdullah b. Ömer şöyle demiş: Ben Ömerü'bnu'l - Hattâb (Raâiyallahü awîı)*ı şöyle derken işittim, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellcm) bâzan bana (Beytül mâlden) bir şeyler verin, ben de: Bunu benden daha fakirine ver, derdim. Hattâ bir defa bana bir mal verdi de: Onu benden fakir birine ver dedim. Bunun üzerine Resûİüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

«Sen bunu al! bu kabilden göz dikmediğin ve İstemediğin halde sana gelen malı da al. Böyle olmayan bir malı ise canın çekmesin.» buyurdular.



111- (...) Bana Ebû't-Tâhir rivayet etti. (Dedi ki): Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki); Bana Amrû'bnu Haris, İbni Şihâb'dan, o da Salim b. Abdillâh'dan, o da babasından naklen haber verdi. Ki, Resûlüllah [SalhtUaiıü Aleyhi ve SV//rıı/; Ömerü'bnii'l Hattâb i Punliyal lahit anlı} (Beytülmalden) birşeyler" verin fakat Ömer ona: Yâ Re-sûlâllah bunu benden daha fkir birine yer dermiş. Bunun üzerine Resûlüllah (SalhUnhii Aleyhi ıc Selleıu) kendisine:

«Sen bunu al ister kendine mal et, istersen sadaka olarak ver. (Bir daha) göz dikmediğin ve istemediğin hâlde bu kabil maldan sana bir şey gelirse onu al. Böyle olmayan bir malı ise canın çekmesin» buyurmuşlar.

Salim: «Bundan dolayıdır ki İbni Ömer kimseden bir şey istemez; verilen bir şeyi de geri çevirmezdi.» demiş.



(...) Bana Ebu't-Tâhir rivayet etti. (Dedi ki): Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki): Âmir şunları söyledi: Bana da İbni Şihâb bu hadîsin mislini de Sâib b. Yezîd'den, o da Abdullah b. Sadi'den, o da Ömerû'bnu'l - Hattâb [HuıiiraUüiui aııh]'dan, oda Resûlüllah {StithiUahü Aleyhi ve Se//ciH.)'den naklen rivayet etti.

İmam Müslim' in hatâ ettiğini söyleyenler olmuştur. Ez cümle Ebû Aîiy Îbni's-Seken (294 - 353) Sâib b. Yezid ile Abdullah b. Sa'dî arasında Huveytib b. Abdiluzzâ adında bir râvi daha bulunduğunu bildirmiş; Nesâi : «Bu hadîsi Sâ'ib, İbni Sa'di'den işitmemiş, oun İbni Sa1di'den Huveytib vasıtası ile rivayet etmiştir...» Daha başka hadis imamları da buna benzer sözler söylemişlerdir.

Nevevi (631 - 676) bunu te'yîd eden bâzı rivayetlerin sened-lerini naklettikten sonra şunları söylüyor: «Abdülkaadir demiş ki: bu hadisi Nu'mân b. Râşid, Zühri' den rivayet etmiş; Huveytib'ı senedden ıskaat etmiştir. Ma'mer de Zühri' den rivayet etmiştir. Ma'mer'den rivayet edenler ise Huveytib hakkında ihtilâfa düşmüş; Süfyân b. Uyeyne, Zühri' den rivayet eden cemâat gibi nakleylemiş; İbni Mübarek, Huveytib'ı senedden düşürmüştür. Ma'mer'den Abdürrezzâk dahî rivayette bulunmuş fakat Huveytib ile İbni Sa'di'yi senedden ıskaat etmiştir.

Hafız Abdülkaadir bütün rivayetlerin tarîklerini böylece anlattıktan sonra: bu hadîsin tarikleri böylece sona ermektedir. Sahîh olan tarik cemâatin ittifak ettiği yâni Zühri' nin, Sâib’den, onun da Huveytib (den, onun da İbni Sa'di'den, onun da Hz. Ömer' den naklettiği rivayettir.»

$u hâlde bu hadisi dört şahabı bir birinden rivayet etmiş demektir. Bunlar: Sâib b. Yezid , Huveytib b. Abdiluzzâ, Abdullah b. Sa'di ve Ömer [HluIimıiIh-hii anhiivı )hazerâtıdır.

Dördüncü rivayetin senedindeki «Saldı» hakkında İmam Nevevî : «Ulemâ bunu kabul etmemişlerdir; doğrusu (Sa'dî)' dir; nitekim Cumhur da onu böyle rivayet etmişlerdir.» demiştir.



Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:


1- Taberi diyor ki: «Ulemâ bu hadisteki (al) emrinin nedb ve irşâd için geldiğine ittifak ettikten sonra ihtilâfa düşmüş; bâzıları: hediyyeyi veren sultan olsun sûlih veya fâsik olsun verilen şeyi kabul etmek mendübtur; elverir ki hediyye vermesi caiz. olan bir kimseden gelsin, demişlerdir. Hz. Ebû Hüreyre' nin



112- (...) Bize Kuteybetü'bnü Sâîd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Leys, Bükeyr'den, o da Büsr b. Saîd'den, o da İbni Sâidî [43] el-Mâlikî' den naklen rivayet etti ki, İbni Sâid'i şöyle demiş. Ömerü'bnu'I-Hattâb (Racliyalîahü anlı) beni zekât toplamaya memur etti. Bu işi bitirip zekâtları kendisine teslim edince bana ücret verilmesini şmretti. (Kendisine) : Ben ancak Allah için vazife gördüm. Ecrim de Allah'a aittir; dedim. Bunun üzerine Ömer (]]ıuliyulh:hii aııhh Sana verileni al çünkü ben de Resûlüllah (SaUaUahü Aleyhi ve Sellcıu) devrinde bu vazifeyi gördüm; Bana ücret verdi. Ben de senin dediğin gibi söyledim, fakat Resûlüllah (Sallalhhü Aleyhi ve Sellcm) bana:

«İstemediğin halde sana bir şey verilirse onu ye ve tasaddûk et buyurdular.» dedi.



(...) Bana Hârûn b. Saîd El - Eylî rivayet etti. (Dedi ki): Bize İbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki): Bana Amru'bnü Haris, Bükeyr b. El -Eşecc'den, o da Büsr b. Saîd'den, o da İbni Sa'di'den naklen habeı< verdi. Ki İbni Sa'dî şöyle demiş: «Ömeru'bnü'l - Hattâb (Rtuliyullahü mıh) beni zekât toplamaya memur etti...» râvi hadisi Leys hadîsi gibi rivayet etmiştir. Bu hadîsi Buhârî «Zekât» ve «Ahkâm» bahislerinde, Nesâî «Zekât»'da muhtelif râvîlerden tahric etmişlerdir. Hadîsin üçüncü rivayetinden İbni Vehb ile Amr arasında (dedi ky ta'bîri kısaltma maksadı ile hazf edilmiştir. İmam Nevevî senedi okurken bunun mutlaka okunmasına yâ'ni oraya geldikde iki dei'û «kaale» denilmesine tenbîh etmiş; Amr'in «bana İbni Şihâb bu hadisin mislini de rivayet etti...» sözünü ise doğru ve yerinde bulmuştur. Zîrû Amr, İbni Şihâb' dan bir biri üzerine matuf olarak bir çok hadisler rivayet etmiş; İbni Vehb onları böylece dinlemiştir. Rivayet sırası ikinci veya üçüncü hadise gelince onu (atıf vâvı) ile naklederek: «Bana İbni Şihâb bu hadisin mislini de rivayet etti...» demiştir. Çünkü kendisi öyle işitmiştir. Kaadı İyâz'ı beyânına göre bu hadisin senedinde (bana biri hediyye verirse ben onu kabul ederim. Sormaya gelince: bunu yapmam) dediği rivayet olunur. Böyle bir rivayet Hz. Ebu'd-Derdâ' dan nakledilmiştir. Âişe (RadiyaUahü anhâ) Muâviye'nin hediyyesini kabul etmiştir...» Taberi bundan sonra İbni Ömer, İbni Ab-bâs, Aliyü'bnü Ebî Tâlib (RudiyaHahü anlı) hazerâtının da hediyye kabul ettiklerine dâir nakiller yapmış; Resû-lüllah (Saîlaîîahü Aleyhi ve Selkm)'in: «O bizim için hediyyedir» buyurduğunu söyleyerek Hz. Berîre'ye verilen bir sadakadan yediğine işaret etmiş; Tabiînden: Alkâme, Esved, İbrahim Nehaî, Hasan-ı Basrî ve Şa'bî' nin dahîhediyye kabul ettiklerini söylemiştir. Bu zevatın kavilleri üç kısma ayrılır. Şöyle ki: a- Helâldan kazanıldığı bilinen hediyyenin reddi doğru değildir. b- Haramdan kazanıldığı ma'lûm olan hediyyenin kabulü haramdır. c- Nereden kazanıldığı bilinmeyen hediyye hakkında araştırma yapılmaz. Zahire göre o hediyyeye sâhib çıkan biri bulunmadıkça onu kabul etmek evlâdır. Bir takım ulemâya göre bu hadîsi ile Resûlüllah (Sullallahü Aleyhi ve Sellem) ümmetini sultandan maada her kesin hediyyesini kabule da'vet etmektedir. Sultan hediyyesini ise bâzıları haram, bâzıları mekruh saymışlardır. Rivayete nazaran Hâlid b. Üseyd Mesrûk'a otuz bin dirhem hediyye vermiş; fakat Hz. Mesrûk kabul etmemiştir. Kendisine: «Sen bunu alsan da akrabana yardım etseydin ya!» diyenlere Mesrûk (Rulıhnchttllolı) «Ben bunu almakla bir hırsızın çaldığı malı almam arasında hiç bir fark görmüyorum; ne buyurursun?» cevâbını vermiştir. İbni Şirin ve îbni Muhayriz , sultandan hediyye kabul etmemişlerdir. Hişâm b. Urve [Puih'nııehullııh) : «Abdu1lah b. Zübeyr bana ve kardeşime beş yüz altın gönderdi. Fakat kardeşim: bu paralan geri çevir! dedi ve o paralardan ihtiyacı olmadığı halde kim yedi ise Allah onu bu paralara muhtâc etti.» demiş. İbnu 1-Münzir sultanın hediyyesini: Muhanined b. Vâsi', Sufân-ı Sevrî, Abdullah İbni Mübarek ve İmam Ahmed b. Hanbel1 in kerih gördüklerini söylemiştir. Bu kavlin vechi şudur: Ümerâ ve sultanların ekseriyyetle kazandıkları malı meşru yollardan elde etmediklerini görmüş; dînlerinin selâmeti ve ırzu namuslarının berâeti nâmına böyle haram karışan mala yanaşmaktan sakınmışlardır. Bâzılarına göre bu hadis bilâkis yalnız sultanın hediyyesini kabule teşviktir. İkrime'nin; «Biz hediyyeyi yalnız ümerâdan kabul ederiz.» dediği rivayet olunmuştur. Taberî ; «Bence doğrusu, Peygamber {SullidhiJlii Aleyhi ve Sellem) herkesin hediyyesini kabule teşvik buyurmuştur. Hediyye sultandan olsun, başkalarından gelsin mutlak surette kabul edilir. Zira Hz. Ömer hadîsinde tahsis olunmaksızın her nev'i malı kabul etmesi emir buyurulmuş; yalnız bâzı hâller istisna edilmiştir...» demektedir. 2- Malına haram karışan bir kimsenin alış veriş yapmaya ve hediyyesini kabule gelince: Bunu bâzıları kerih görmüş; bir takımları tecviz etmişlerdir. Abdullah b. Yezîd, Ebü Vâil, Kaasim, Süfyân-ı Sevri ve Salim kerih görenlerdendirler. Hattâ Sâ1im'in Mısır'da şarap sattığı söylenen âzadlı bir câriye ölmüş de mirası Sâ1im'e kaldığı halde almamış. İmam Mâ1ik'in beyânına göre Abdullah b. Yezîd: «Ben helâl rızkla geçinip dururken, içinde az bir şey haram bulunan kazanca tama' ederek bütün malını ifsâd edenlere çok şaşarım!» demiş. Sahâbe-i Kiram' dan İbni Mes'ûd (Uadiyal-lahü anlı) ile tabiinden İbrahim Nehai, Said b. Cübeyr, Mekhûl ve Zührî caiz görmüşlerdir. Ri-vâyene nazaran Hz. İbni Mes'û d'a bir adam gelerek ribâ yemekten çekinmeyen, helâle harama dikkat etmeyen bir komşusu olduğunu söylemiş ve: «Bu adam bizi yemeğe davet ediyor, ihtiyâcımız olduğunda kendisinden ödünç para alıyoruz.» demiş İbni Mes'ûd (RadiyaUaJıii anlı)- «Sen, onun dâvetine icabet et, ödünç para da al, bu caizdir. Günâhı onundur.» cevâbını vermiş. İbni Ömer Hazretlerine dahi ribâ yiyen bir adamın yemeği yenilip yenilemeyeceği sorulmuş o da buna cevaz vermiş. İbrahim Nehaî malına helâlle haram karışan kimsenin yemeği hakkında: -Ancak haram olduğu bilinen yemeği yenmez.» cevâbını vermiştir. Mekhûl ile Zühri'den dahi haramla helâl karışan maldan yemekte beis görmedikleri, yalnız haram olduğu ayni ile bilinen yemeği mekruh gördükleri rivayet olunur. İbni Ebi Zi'b bunu tecviz etmiştir. İbni Münzir diyor ki: «Bu bâbda ruhsat verenler Teâlâ Hazretlerinin Yahudiler hakkında «Onlar yalanı çok dinler, haramı çok yerler. [44] » âyeti kerîmesi ile istidlal etmişlerdir. Filhakika Peygamber (Sullallahü Aleyhi ve ScHcm) zırhını bir Yahudiye rehnetmişti.» Taberî «Allah Teâlâ Hazretlerinin ehl~i kitaptan cizye alınmasını mubah kılmasında Müslümanın eline geçen haramdan mı, helâlden mi kazanıldığını bilmediği malın haram olmadığına en arık delildir. Zira Teâlâ Hazretleri ehl-i kitabın eskeri mallarının şarap ve domuzdan kazanıldığını, ribâ muamelesi yaptıklarını bildiği hâlde onlardan alınan cizyeyi mubah kılmıştır. Binâenaleyh harama helâle dikkat etmeyen bir kimsenin verdiği bir mal aynen haram olduğu bilinmedikçe kabul edilir.» diyor. Sahabe ve Tabiîn' in bâzı imamları da buna kaail-dirler. Malına haram karışan kimseden bir şey almayı mekruh görenler bu hususta takva yolunu tutarak şüpheli şeylerden sakınmayı ihtiyata daha muvafık görmüşlerdir. 3- Müslümanların hükümdarı kendince maslahata daha muvafık gördüğü zaman iki fakirden ihtiyâcı az olanına Beytü'1 -Mâl'den nafaka verebilir. 4- İstemeden verilen helâl malı almak, almamaktan daha hayırlıdır. İslâm hükümdarının verdiği ihsanı geri çevirmek edep ve terbiyeye aykırıdır. Verilen bir ihsanı kabul hususunda Nevevî şunları söylemiştir: «Kendisine mal verilen bir kimsenin, o malı kabul etmesi vâ-cib midir, değil midir mes'elesinde ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Sahih ve meşhur olan kavle göre sultandan başkasının ihsanını kabul etmek müstehâbdir. Sultânın ihsanı ise sahih kavle göre malının ekserisi haram ise haram, aksi takdirde mubahtır. Ulemâdan bir taife Sultânın ihsanını kabul etmek vâcibdir. Zira Teâlâ Hazretleri (Resulün size getirdiği şey'i alın [45].) buyurmuştur. Sultânın ihsanını kabul etmeyen bu emre uymamış gibi olur; demişlerdir.» Tahâvî : «Bu hadîsin mânâsı sadakalara değil, hükümdârın zengin, fakir herkese taksim ettiği mallara aittir. Böyle mallar haika fakir oldukları için değil, o mallarda haklan bulunduğu için verilir. Bundan dolayıdır ki Resülüllah (SallaUuhü Aleyhi ve Sellenı), Hz: Ömer'in verilen malı kabul etmemesini hoş karşılamamış-tır. Çünkü ona verdiği mal, fakirliğinden dolayı değildir. Ömer (Raıhyallalıü anlı), verileni kabul etmeyince Resülüllah \Sal\a\hhü Aleyhi ve Selîem) kendisine: (Bunu al da kendine mâl et.) buyurdular, hadisi Şuayb, Zührf den böyle rivayet etmiştir. Bu gösteriyor ki Ömer'e verilen mal sadaka mallarından değilmiş.» 5- Hadis-i şerif Hz. Ömer'in menkâbesine, fazilet ve takvasının büyüklüğüne delildir. 6- Müslümanlar nâmına dini ve dünyevi vazife gören bir kimsenin gördüğü vazife mukabilinde ücret alması caizdir. 38- Dünyaya Tama' Etmenin Keraheti Babı 113- (1046) Bize Zühoyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki): Bize Süfyân b. Uyeyne, Ebü'z - Zinâddan, o da A'rac'dan, o da Ebû Hürey-re'den o da Peygamber [SaUallıhü Aleyhi ve Seüemyden naklen rivayet etti. Şöyle buyurmuşlar: «İhtiyarın kalbi iki şey'i sevme hususunda gençtir; Yaşama sevgisi ile mal sevgisinde.» 114- (...) Bana Ebû't-Tâhir ile Harmele rivayet ettiler. (Dediler ki): Bize İbni Vehb, Yûnus'dan, o da Saîd b. El - Müseyyeb'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen haber verdi ki Resülüllah (SallaUahü Aleyhi ve SeUevıh «İhtiyarın kalbi iki şeyi sevme hususunda gençtir: Çok yaşama ve mal sevgisi hususunda.» buyurmuşlar. Ba hadîsi Buhâri ile Nesâİ «Kitâbu'r-Rukaak»'da tahrîc etmişlerdir. İki şeyden murâd: İki haslettir. «İhtiyarın kalbi... gençtir...» ifâdesi mecaz ve istiaredir. Mânâsı: İhtiyarın kalbi, hayât ile malı kemâli ile sever. Tıpkı bir gencin kanının kaynadığı anlardaki kuvveti gibi. Bu hususta sevgisi kâmildir, demektir. Yâni «Genç» kelimesi: Hırsın kemâli mânâsına istiare edilmiştir. Çünkü genç bir kimsenin ömrü uzun ve kuvveti yerinde olduğu için ihtiyarın özentisi de ona benzetilmiştir. Nevevî bu hadisin tefsirinde bâzılarının kabule şâyân olmayan sözler söylediklerini kaydetmiştir. Yaşamayı sevmekle uzun hayatı sevmek mâ'nâ i'tibârîle birdir. 115- (1047) Bana Yahya b. Yahya ile Saîd b. Mansûr ve Ku-teybetü'bnu Saîd hep birden Ebû Avâne'den rivayet ettiler. (Dedi ki): Bize Ebû Avâne, Katâde'den, o da Enes'den naklen haber verdi. Enes şöyle demiş: Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Sellemh «Âdem oğlu ihtiyarlar fakat onun iki şeyi genç kalır, (Bunlardan biri) mat'â tama' (diğeri) yaşama hırsıdır.» buyurdular. (...) Bana Ebû Gassân El - Mismai ile Muhammedü'bnu'l - Mü-sennâ rivayet ettiler. (Dediler ki): Bize Muâz b. Hişâm rivayet etti. (Dedi ki): Bana, babam, Katâde'den, o da Enes'den naklen rivayet etti ki, Nebiyullah (SuUtiUtthii Aleyhi ve Sellent) yukarki hadisin mislini söylemiş. (...) Bize Muhammedü'bnu'! - Müsennâ ile İbni Beşşâr rivayet ettiler. (Dediler ki):Bize Muhammet!ü'bnıı Catfer rivayet etti. (Dedi ki): Bize ŞıTbe rivayet etti. (Dedi ki): Ben, Katâde'yi* Enes b. Mâlik'den, o da Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Se/ZemJ'den naklen bu hadisin mislini rivayet ederken dinledim. Bu hadisi Buharı «Kitâbu'r-Rukaak»'da Hz. Enes' den şu lâfızlarla tahrîc etmiştir: «Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) — Âdem oğlu büyür, onunla beraber de iki şey büyür: Mal sevgisi, uzun ömür sevgisi; buyurdular.» Bu iki hadisde hassaten yaşama sevgisi ile mal sevgisinin zikre-rilmesi, insanın en ziyâde nefsini sevdiği içindir. Bundan dolayıdır ki uzun ömür ister. Yaşamak da mal sayesinde olur. İnsan ecelinin yaklaştığını hissedince bu iki sevgi daha ziyâdeleşir. Uyku bile sabaha karşı yâni gecenin sonunda daha tatlı olur. Bu da gösterir ki bir şey'in sonu yaklaştıkça kıymet ve lezzeti artar. 39- Oğlunun İki Vadi (Dolusu) Malı Olsa, Bir Üçüncüsünü İsteyeceği Babı 116- (1048) Bize Yahya b. Yahya ile Saîd b. Mansûr ve Kutey-betü'bnü Saîd rivayet ettiler. Yahya (Ahberanâ) dedi, ötekiler: (Had-desanâ) tâbirini kullandılar. (Dediler ki): Bize Ebû Avâne, Katâde'den, o da Enes'den naklen tahdîs eyledi. Enes şöyle demiş: Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem)- «Âdem oğlunun iki vadi dolusu malı olsa, üçüncü bir vadi daha isterdi. Âdem oğlunun karnını topraktan başka bir şey dolduramaz. Amma Allah, tevbe eden kimsenin tevbesini kabul eder.» buyurdular. (...) Bize İbnü'l -Müsennâ ile İbni Beşşâr rivayet ettiler. İbnü'l-Müsennft (Dedi ki): Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki): Bize Şu'be haber verdi; (Dedi ki): Katâde'yi, Enes b. Mâlik'den hadis rivayet ederken dinledim; Enes ^öyle demiş: «Ben Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Seİîem)yi Ebû Avâne hadîsi gibi hadîs söylerken işittim. Bu söylediklerini (semâdan) indirilen bir şey miydi, yoksa kendinden mi söylüyordu bilmiyorum.» 117- (...) Bana Harmeletü'bnu Yahya rivayet etti. (Dedi ki: Bize îbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) :Bana Yûnus, İbni Şihâbdan, o da Enes b. Mâlik'den, o da Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellemyden naklen haber verdi; şöyle buyurmuşlar: «Âdem oğlunun bir vâdî dolusu altını olsa, bir vadisi daha olmasını ister. Onun ağzını ancak toprak doldurur. Ama Allah tevbe edenin tev-besini kabul eder.» 118- (1049) Bana Züheyr b. Harb ile Hârûn b. Abdillâh rivayet ettiler. (Dediler ki): Bize Haccâc b. Muhammed, İbni Cüreyc'den rivayet etti; demiş ki: Atâ'yi şöyle derken işittim: Ben, İbni Abbâs'ı şunları söylerken dinledim: Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) «Adem oğlunun bir vâdî dolusu malı olsa, bir misli daha olmasını İsterdi. Adem oğlunun nefsin» ancak toprak doldurur. Ama Allah, tevbe edenin tevbesini kabÛI eder.» buyururken işittim. İbni Abbâs: «Bunun Kur'ari'dan olup olmadığım bilmiyorum.» demiş. Züheyr'in rivayetinde râvî: «Bu Kur'ân'dan mıdır, değil midir, bilmiyorum...» şeklinde rivayet etmiş; îbni Abbâs'ı zikretmemiştir. Enes ve îbni Abbâs hadislerini Buhâri «Kitâbu'r-Rukaak»'da tahrîc etmiştir. Hadîs-i şerif muhtelif lâfızlarla rivayet olunmuştur. Bâzı rivayetlerde: «Âdem oğlunun iki vadi dolusu matı,» diğerlerinde «Bir vadi dolusu» denildiği gibi bir rivayette «Mal», diğer rivayette onun yerine «Altın», başka bir rivayette «Altın ve gümüş...» tâbirleri kullanılmıştır. Keza rivayetlerin birinde «Âdem oğlunun karnını...», diğer rivayette «Adem oğlunun gölünü...», başka bir rivayette «Âdem oğlunun ağzını...», daha başka bir rivayette de: «Âdem oğlunun nefsini ancak toprak doldurur.» buyurulmuştur. «Doldurur* yerine «Doyurur» denilmiştir. Rivayetlerin birinde Karnını», ikincisinde «gözünü», üçüncüsünde «ağzını doldurur.» buyurulmasmdan murâd: Hakikaten toprak doldurmak değil, kinaye suretiyle ölümdür. Çünkü insanın karnına veya ağzına toprak dolmasını istilzam eden şey: ölümdür. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellenı) bu sözü ile: «İnsan ölünceye kadar dünyâya doymaz.» demek istemiştir. Binâenaleyh rivayetlerin arasında lâfız farkları bulunmakla beraber hepsi ayni mânâyı ifâde ederler. Bâzıları: «Bütün rivayetleri ayni mânaya almak hadisin râvîleri muhtelif olduğuna göre güzel bir şeydir. Fakat râvileri ayni zevat olduğuna göre ibarelerin muhtelif sekililerde nakledilmesi râvüerin tasarrufundan ileri gelir.» demişlerdir. Aynî, ibare değişikliğini râvîlere nisbet etmektense Resûlüllah {Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e havale eyleminin evlâ olduğunu söylüyor. Zira râvîlere nisbet edilirse onlar, Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Selle-mYin ifâdesini değiştirmekle itham edilmiş olurlar. Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: «Âdem oğlunun içini yahut karnını ancak toprak doldurur» ifâdesinin mânâsı açıktır. Fakat hadisin bâzı rivayetlerinde bunların yerine Nefsini», bâzılarında «ağzını», diğerlerinde «Gözünü doldurur.» denilmiştir. Bunun vechi nedir? Cevâp: Neıis kelimesi ile insanın bedeni ifâde edilmiş" ve küllü zikir cüz'ü irâde kabilinden karnı kastedilmiştir. Ağzın zikredilmesi; karın boşluğuna yol olması hasebiyledir. Göze gelince: Göz matlûb olan şeyler hususunda asıldır. Çünkü insanın beğenip isteyeceği şeyleri o görür. Ekseri rivayetlerde bunların yerine karın zikredilmiştir. Çünkü insanın mal istemesi: ekseriyetle yiyip içmek ve lezzetyâp olmak içindir. Bittabiî yenilen içilen şeyler karındaki mideye giderler. Tıybî diyor ki: «Bu hadîsin sonunda (Âdem oğlunun karnını ancak toprak doldurur.) buyurulmasi: Ondan önceki beyanâtın tezyil ve takriri mesabesindedir. Sanki şöyle denilmiştir: Topraktan yaratılan insanı ancak toprak doyurur.» Hadis-i şerif, ekseriyetle insanların dünyâya tamahkâr olduklarını bildirmektedir. Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve Sellevı)'in: «Allah, tevbe edenlerin tevbesini kabul eder.» buyurması da bu mânâyı te'yid etmektedir. Çünkü son cümlenin mânâsı: «Allah hırs, tama' ve şâir kötü hasletlerden tevbe edenin tevbesini kabul eder.» demektir. 119- (1050) Bana Süveyd b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Alîyyu'bnu Müshir, Dâvûd'dan, o da Ebû Harb b. Ebî'l - Esved'den, o da babasından naklen rivayet etti. Ebû'I - Esved şöyle demiş: Ebû Mûsâ El - Eş'arî Basra'hların hafızlarına haber gönderdi. Bunun üzerine Kur'ân - ı Kerim'i iyi okuyan üçyüz hafız (gelerek) onun yanına girdiler. Ebû Mûsâ (onlara): Sizler Basralıların en iyileri ve hafızlarısınız. Kur'ân'ı tilâvet edin. Sakın (Kuran okumadan) üzerinizden uzun zaman geçmesin. Sonra sizden öncekilerin kalpleri gibi sizin de kalpleriniz katılaşır. Biz (vaktiyle) bir sûre okurduk. Onu gerek uzunluk; gerekse şiddet hususunda Berâe sûresine benzetirdik. Sonra o sûre bana unutturuldu. Yalnız ben, ondan şunları ezberimde tutabildim: » (Âdem oğlunun iki vadi dolu malı olsa, mutlaka bir üçüncüsünü daha isterdi. Âdem oğlunun karnını ancak toprak doldurur.) Bir sûre daha okurduk, onu müsebbihât [46] denilen sûrelerden birine benzetirdik. Bana o da unutturuldu. Ancak o sûreden şu âyet ez-berimdedir: (Ey îmân edenler! Yapmadığınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Sonra bunlar boyunlarınıza bir şahadet olarak yazılır da, kıyamet gününde onlardan mes'ül olursunuz.) Bu hadiste Hz. Ebû Mûsâ, Berâe sûresine benzettiklerini sonradan neshedildiğini yalnız hatırında bir âyet kaldığını, o da: «Âdem oğlunun iki vâdî dolusu malı olsa, bir üçüncüsünü isterdi., ilâh..» âyeti olduğunu bildirmiştir ki bundan evvelki hadîste İbni Abbas (Radiyaîlahü anhj'ın «Bu Kur'ân'dan mıdır, değil midir, bilmiyorum.» sözü ile işaret ettiği söz budur. Daha evvelki hadîste Hz. Enes'in : «Semâdan indirilen bir şey miydi, yoksa kendinden mi söylüyordu...» diyerek şekkettiğini bildiren sözü buraya ait değildir. Hz. Ebû Mûsâ' nın unuttuğunu bildirdiği ikinci süre hakkında Müslim sârini Übbi şunları söylemiştir: «İhtimâl ki Ebû Mûsâ' nın unuttuğu sûre hâlen okunmakta olan iki sûreden biridir. Kendisi sûreyi unutmuş, ezberinde yalnız mensûh olan âyet kalmıştır.» Hadîs-i şerif, Kur'ân-ı Kerîm'de nesih vâki olduğuna delildir. Neshin lügat ve ıstılah mânâlarını evvelce görmüştük. Kaadı İyâz'm beyânına göre Kur'ân-ı Kerim' de nesh üç şekilde vâkî olmuştur: 1- Hükmü neshedilip, lâfzı neshedilmeyen âyetler. Neshedilen âyetlerin ekserisi bu kabildendir. 2- Hem lâfzı hem hükmü neshedilenler. «Süt çocuğunu üç defa emzirmek, hürmet isbât eder.» âyeti gibi 3- Lâfzı neshedilip, hükmü baki olan âyetler. Usûl-i fıkıhda misâl gösterilen ihtiyar erkekle ihtiyar kadının zinadan dolayı recm edilmeleri âyeti bu kabildendir. Allah Teâlâ hikmeti iktizâsı bâzı âyetleri unutturmuştur. Fakat nesih mes'elesi Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)fin. dünyâdan gitmesi ile sona ermiştir. 40- Zenginliğin Mal Çokluğundan İbaret Olmadığı Babı 120- (1051) Bize Züheyr b. Harb ile İbni Nümeyr rivayet ettiler. (Dediler ki): Bize Süfyân b. Uyeyne, Ebû'z - Zinâd'dan, o da A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Resûlüllah (Sallalhhü Aleyhi ve Sellevı): «Zenginlik mal çokluğundan ibaret değildir. (Hakîkî) zenginlik, gönül zenginliğidir.» buyurdular. Bu hadîsi Buharı «Kitâbu'r-Rukaak»'da, Tirmizi «Kitâbu'z-Zühd»'de tahric etmişlerdir. Araz: Dünyâ malı, demektir. Bunda altın ve gümüş dâhil değildir. Bu kelime «arz» şeklinde okunursa İbni Fâris'e göre altınla gümüşten maada bütün dünyâ malları, mânâsına gelir. «Araz» ise: Ona göre insanın dünyâdan aldığı nabîbdir. Hadisin mânâsı şudur: Hakiki zenginlik mal çokluğundan ibaret değildir. Hakîki zenginlik gönül zenginliği yâni dünyâya tama' etmemektir. Bir çok mal sahipleri vardır ki gönülleri fakirdir. Çünkü ellerindeki malı ziyâde-leştirmek için geceyi gündüze katarlar. Böyleleri bir türlü mala doymadıkları için manen fakirdirler. Gönlü gani olan kimse ise Allah Teâlâ'nın takdirine razıdır. Allah'ın ihsan hazineleri sarfetmekle tükenmeyeceğini bildiği için fazla kazanmaya hırs ve tama' göstermez. Dâima gözü toktur. İşte hakîki zenginlik de budur. 41- Bol Bol Verilen Dünya Nimetlerinden Korkulma Babı 121- (1052) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki): Bize Leys b. Sa'd haber verdi. H. Bize Kuteybetü'bnu Saîd de rivayet etti. —îki râvinin lâfızları birbirine yakındır.— (Dedi ki): Bize Leys, Saîd b. Ebî Saîd-i Makburfden, o da İyâz b. Abdillâh b. Sa'd'dan naklen rivayet etti. lyâz, Ebû Saîd-i Hudrî'yi şöyle derken işitmiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalkarak cemaata hutbe okudu. Ve şunları söyledi: «Hayır Vallahi! Ey cemâat! Ben, sizin için ancak Allah'ın size vereceği dünyâ zînetlerinden korkuyorum.» buyurdu. Bunun üzerine bir adam: — «Yâ Resûlallahl Hiç hayır şerri getirir mi?» dedi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir müddet sükût etti, sonra: — «Nasıl dedin?» diye sordu. O zât: — «Yâ Resûlallahl Hiç hayır şerri getirir mi? dedim.» cevâbını verdi. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona şunları söyledi: — «Şüphesiz ki hayır ancak hayır getirir. (Ama) mal hayır demek midir? Şu muhakkak ki derenin yetiştirdiği her nebat şişkinlikten ya öldürür yahut öfmeye yaklaştırır. Yalnız yeşillik yiyen hayvanlar müstesna. (Bunlar karın dolusu) yerler, böğürleri doldu mu güneşe karşı durur, rahatça def-i hacet yahut bevleder sonra geviş getirirler. Ve yine (dönerek) ot yerler. Şimdi her khn hakkıyla bir mal alırsa, o malda kendisine bereket verilir. Her kim de hakkı olmadığı hâlde bir mal alırsa, onun misâli yiyip yiyip doymayan obur gibidir.» 122- (...) Bana Ebû't-Tâhir rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdullah b. Vehb haber verdi. (Dedi ki): Bana Mâlik b. Enes, Zeyd b. Es-lem'den, o da Ataâ' b. Yesâr'dan, o da Ebû Said-i Hudri'den naklen haber verdi ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) — «Sizin için en ziyâde korktuğum şey. Allah'ın size verdiği dünyâ zînetleridir.» buyurmuş. Ashâb: — «Dünyâ zînetleri nedir yâ Resûlallah?» diye sormuşlar. Resûlül-lal (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): — «Yerin bereketleridir.» cevâbını vermiş. Ashâb: — «Yâ Resûlallah! Hiç hayır, şerr getirir mi?» demişler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemh — «(Evet) hayır ancak hayrı getirir; hayır ancak hayrı getirir; hayır ancak hayrı getirir. (Ama) derenin yetiştirdiği her nebat yâ öldürür yahut ölüme yaklaştırır. Yalnız yeşillik yiyen hayvanlar müstesna. Çünkü onlar yerler, böğürleri şistimi güneşe karşı dururlar, sonra geviş getirirler, rahatça def-i hacet ve bevlederler, sonra tekrar dönerek ot yerler. Şüphesiz ki bu mal yeşil tatlı bir şeydir. Onu her kim hakkı İle alır da, yerli yerince sarfederse, o ne âlâ nafakadır. Her kim de haksız yere alırsa, yiyip yiyip doymayan (obur) gibi olurlar.» buyurmuşlar. 123- (...) Bana Alîyyu'bnu Hucr rivayet etti. (Dedi Ki): Bize îsmâîl b. İbrahim, Destevâî sahibi Hişâm'dan, o da Yahya b. Ebî Ke-sîr'den, o da Hilâl [47] b. Ebî Meymûne'den, o da Atâ' b. Yesâr'dan, o da Ebû Saîd-i Hudrî'den naklen haber verdi. Ebû Saîd şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minberin üzerine oturdu, biz de etrafına oturduk. Şöyle buyurdular: — «Ben den sonra sizin için korktuğum şeylerden biri, size dünyâ ni'-metleri fle zînetierinin müyesser olmasıdır.» Bunun üzerine bir adam: — «Hiç hayır, şerr getirir mi Yâ Resûlallah?» dedi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona cevap vermeyerek sükût buyurdu. O adama: — «Aceb sana ne oluyor ki sen Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemfe söz söylüyorsun, hâlbuki o, seninle konuşmuyor?» diyenler oldu. Bir de baktık ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)^ vahy indiriliyor. Az sonra boşanan terini silerek açıldı ve: — «Şu suâli soran yok mu?» buyurarak, adetâ soran zâtı över gibi davrandı. Müteakiben: — «Hakîkaten hayır, şerri getirmez. (Ama) derenin yetiştirdiği nebatlardan bâzısı yâ öldürür yahut ölüme yaklaştırır. Yalnız yeşillik yiyen hayvanlar müstesna. Çünkü onlar yerler yerler de, böğürleri doldu mu gün-şe karşı dururlar, rahatça def-i hacet ve bevlederler. Sonra yine otlarlar. Bu mal yeşil, tatlı bir şeydir. Ondan yoksula, yetime ve yolcuya veren kimse ne iyi Mûslümandır. —Burada râvî: Yâhutta hadîs Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Se//ew)'in buyurduğu gibidir, demiştir.— «Onu haksız olarak alan kimse yiyip yiyip doymayan obur gibidir mal kıyamet gününde onun aleyhine şahit olacaktır.» buyurdular. Bu hadisi Buhârî «Zekât» ve «Rukaak» bahislerinde, Nesâi «Zekât» bahsinde tacric etmişlerdir. «Zehratü'd-Dünyâ»: Dünyânın güzelliği, demektir. 8u tâbir -Zehratü'l - Eşcâr- yâni ağaçların çiçeği terkibinden alınmıştır. îbnü'1- A'râbî'ye göre «Zehra»: Beyaz çiçek demektir. îmam A'zam Zehr» ile «Nevr»'in ayni mânâya geldiklerini söylemiştir. «Mecmaû'l - Garâyib» nâm eserde: «bu terkipten murâd: Muhtelif eşya, mal, elbise, mezruât v.s. gibi güzelliği ile insanları aldatan şeylerdir. Hâlbuki bunlar pek az devam ederler.» denilmiştir. Hadîsin muhtelif rivayetlerinden anlaşılıyor ki: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minberde ümmetinin dünyâ zinetleri ile nimetlerine aldanarak ibâdetlerden geri kalacaklarından korktuğunu anlatmış, bunun üzerine ismi bilinmeyen bir zât: «Hiç hayır şerr getirir mi?» diyerek, biz ganimet v.s. gibi mubah olan mallardan yi-yiyoruz; bu ise hayırdan başka bir şey değildir. Hayır nasıl şerr getirebilir? şeklinde inkârda bulunmuş, hayırın şerr getirmesini ihtimâlden uzak görmüştür. Ashâb-ı kiram bu zâtın suâlini yersiz bularak, kendisini muâhaze etmişler çünkü Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona cevap vermiyerek bir müddet sükût etmiş. Onlar, bu sükûtu canının sıkıldığına hamletmişler, sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e vahy indiğini görmüşler. Vahy nazil olduktan sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) suâl soran zâta iltifat etmiş. Buhârî'nin rivayetine göre ashâb-ı kiram da bunu görünce o zâtı övmüşler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e o zâta şu cevâbı vermiş: «Sizin elde ettiğiniz dünyâ metâı hayır değil, bir fitnedir. Evet, hayır ancak hayır getirir. Lâkin bu dünyâ zinetleri hayır değildir. Çünkü bunlar fitneye sebep olur. Onlarla siz âh ire t hususuna yönelmekten meşgul olursunuz.» Bundan sonra mes'eleyi misâlle anlatmış ve: «Baharın yetiştirdiği nebatların bâzısı çok yiyen hayvanları ya patlatıp öldürür yahut ölüme yaklaştırır. Ancak ihtiyâcına kadar yiyenlere zarar vermez. Dünyâ malı da öyledir, insanlar onu hoş görerek meylederler. Bâzısı, (mola gark oldu), denilecek şekilde çok mal edinir, bâzısı fazlasına tama' etmiyerek, azı ile iktifa eder. Mala gark olanlar ekseriyetle onun sebebiyle ya helak olur yahut helâka yaklaşırlar...» buyurmuşlardır. Ezherî diyor ki: «Bu hadîste iki tane misâl vardır. Bunların biri hakka manî olacak derecede çok mal toplayanlara aittir. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'. (Baharın yetiştirdiği nebâtlann bâzısı öldürür.) cümlesiyle buna işaret buyurmuştur. İkinci mesel: Mukteside aittir. Buna da: (Yalnız yeşil bakla yiyenler müstesna.) cümlesiyle işarette bulunmuştur. Zira yeşil bakla sebzelerin en iyilerinden değildir.» Kaadı îyâz dahi şunları söylemiştir: «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ashabına muktasıd ile çok mal toplayanın hâllerine misâl göstermiş ve: (Sîz, bahar nebatlarının sırf hayır olduğunu, hayvanların onlarla beslendiğini söylüyorsunuz oma mes'ele sizin dediğiniz gibi mutlak surette hayır değildir. Bahar nebatlarının hayvanı öldürenleri yahut ölüme yaklaştıranları vardır. İşte çok yiyerek patlayan hayvanın hâli çok mal toplayıp onu yerli yerince sarfetmeyen insana benzer.) buyurarak, mal toplama hususunda i'tidâli aşmamaya işaret etmiş, sonra topladığı mal kendisine fayda veren kimseye geçerek, onu yeşil bakla yiyen hayvanın hâline benzetmiştir. Benzerlik şu yöndedir: Hayvan yeşil baklayı yiyerek nasıl karnını doyurur, sonra hacetini defederse, mal toplayıp onu yerli yerince sarfeden de öyledir.» «Yahut ta hadîs Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in buyurduğu gibidir.» diye şekkeden râvî Yahya b. Ebi Kesir'dir. Malı haksız yere almaktan murâd: Yâ haramdan kazanmak yahut ihtiyâcı yokken çok mal toplayarak zekâtmı vermemektir. Böyle bir malın kıyamet gününde sahibi aleyhine şahadette bulunması dahî ya dile gelip söylemesi yahut amelleri yazan meleklerin şahadeti ile olacaktır. Hadis-i şerifte zikredilen *Rabî'»'den murâd: Bâzılarına göre: Küçük dere'dir. Maamafih Bahar mevsimi kastedilmiş olmasına da bir mâni yoktur. Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler: 1- Bevl v.s. gibi düşük sözlerle misâl vermek caizdir. 2- Talebe mücmel gördüğü husûsâtı hocasına arzedebilir. Hocası dahî cevâba hazırlanmak için bir müddet onu geciktirebilir. 3- Yerinde olmayan suâl için sorana itiraz edilebilir. 4- Haramdan kazanılan malda bereket olmaz. 5- Âlim olan bir zâtın yanında bulunanları mal fitnesine düşmekten sakındırması ve hatâya düşeceklerinden korktuğu yerleri kendilerine izah ederek tembîhâtta bulunması gerekir. 6- Hadls-i şerîfde iktisâda ve sadaka vermeye teşvik vardır. Bâzıları bu hadîste zenginliği fakirlik üzerine tercih edenlere, bir takımları da bil'akis fakirliği zenginlik üzerine tercih edenlere delîl olduğunu söylemişlerdir. Aynî diyor ki: «Mal toplamak haram değildir. Yalnız çok mal yığıp iktisât haddini aşmak zararlıdır. Nitekim yemek haram değildir. Fakat çok yemek hastalığa sebep olup, Matlûb olan iktisâttır.» 7- îmamın minber üzerine, cemâatin da onun etrafına oturmaları caizdir. 42- Îffet ve Sabrın Fazileti Babı 124- (1053) Bize Kuteybetü'bnu Said, Mâlik b. Enes'den kendisine îbni Şihâb'dan, ona da Ataâ' b. Yezîd El - Leysî'den, o da Ebû Saİd-i Hudri'den naklen okunan hadîsler meyânında rivayet etti ki, Ensâr'dan bâzı kimseler Resûlüllah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem)* den bir şeyler istemişler, o da istediklerini vermiş. Sonra tekrar istemişler, yine vermiş. Elinde olan tükenince: «Elimde bir mal bulunursa elbette onu sizden saklamam. Her kim afîf olmak isterse Allah onu afif kılar. Ganî olmak isteyeni Allah ganî eder. .Her kim sabrederse, Allah ona sabır İhsan eder. Hiç bir kimseye sabırdan daha geniş ve daha hayırlı bir ihsan verilmemiştir.» buyurmuşlar. (...) Bize Abd b. Humeyd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdürraz-zâk haber verdi. (Dedi ki): Bize Ma'mer, Zühri'den bu isnâdla bu hadisin mislini haber verdi. Bu hadîsi Buhârî, Ebû Dâvûd ve Nesâî «Zekât» bahsinde tahrîc etmişlerdir. Hadîs-i şerîfde ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den ihsan isteyen Ensârin isimleri bildirilmemiştir. Ancak ulemâdan bâzılarına göre Nesâî' nin rivayetinde Hz. Ebû Saîd'in de isteyenlerden biri olduğuna delil vardır. Zîrâ Ebû Said (Radiyallahü anh)ı «Annem beni şiddetli bir ihtiyâç dolayısıyla atıyye istemek üzere Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)e gönderdi, ben de gittim ve oturarak bekledim. ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beni karşılayarak: — Her kim ganî olmak isterse Allah onu ganî kılar... buyurdular.» demiştir. Lâkin Aynî bu istidlale haklı olarak itiraz etmiştir. Çünkü Ebû Saîd hadisinde onun Ensâr'la birlikte ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemj'den bir şey istediğine delâlet eden cihet yoktur. Hadisin bâzı rivayetlerinde Ensâr'm Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellevz)'den üç defa atıyye istedikleri bildirilmiştir. «Her kim afif olmak isterse, Allah onu afîf kılar...» cümlesinden mu-râd: Her kim dilenmekten afîf olmak isterse, Allah kendisine iffet yâni haramdan sakınmayı ihsan eder; demektir. «Ganî ofmak isteyeni Allah ganî eder...» cümlesi: Her kim kendini gani gösterirse Allah da onu başkalarına muhtaç bırakmaz; rızkını verir, demektir. «Sabreden»'den murâd: Sabretmeye çalışandır. ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) böylesine Allah Teâlâ'nın hakikaten sabır ihsan edeceğini, bundan daha büyük bir ihsan bulunmadığını beyân etmiştir. Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler: 1- Dilenciye elindeki maldan bir-iki veya müteaddit defalar nafaka vermek, verecek bir şey bulunmadığı zaman ondan özür dilemek ve kendisini sabıra teşvik etmek meşrudur. 2- Hadîs-i şerif, geçim sıkıntısı gibi hâllerde sabırlı olmaya teşvik etmektedir. 3- Muhtâc olan kimsenin iffetli davranması, âleme el açmıya-rak kendisini müstağni göstermesi ve Allah'ın takdirine sabretmesi gerekir. 4- Hâline sabrederek, kimseden bir şey istememek evlâ olmakla beraber ihtiyâçtan dolayı istemek de caizdir. 5- Hadis-i şerif, Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)'in sahavet ve semahatına, başkalarını kendi nefsine tercih ettiğine delildir. 43- Yalnızca İhtiyaca Yeten Rızık ve Kanaat Babı 125- (1054) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebû Abdirrahmân El-Mukrî [48] Saîd b. Ebî Eyyûb'dan rivayet etti. (Demiş ki): Bana Surahbîl [49] yâni İbni Şerik, Ebû Abdirrahnân [50] El - Hubulî'den, o da Abdullah b. Amr b. Âs'dan naklen ri- /âyet etti ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem). «Müslüman olup da, kendisine ancak yetecek kadar rızık verilen ve Allah'ın kendisine verdiği He kanaat getirdiği kimse muhakkak felah bulmuştur.» buyurmuşlar. Kefâf: Artık eksik olmamak şartıyla yetecek miktar rızık, denekti. Hadis-i şerîf kendisinde zikredilen evsâf bulunan bir Müslüma-ıın faziletine delildir. Nevevi bu hadisle kefâf derecesinin, fakirlikle zenginlikten efdal olduğunu söyliyenlerin istidlal edebileceklerini bildirmiştir. 126- (1055) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Amru'n - Nâkıd ve ve Ebü Said-İ Eşecc rivayet ettiler. (Dediler ki): Bize Ve rivayet etti. (Dedi ki): Bize A'meş rivayet etti. H. Bana Züheyr b. Harb dahî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Muham-med b. Fudayl, babasından rivayet etti. Bu râvîlerin İkisi de Umaratü'bnü Ka'kaa'dan, o da Ebû ZürV dan, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etmişlerdir. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Resülüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) «Yâ Rabb! Âl-i Muhammed'in rızkını ölmeyecek kadarcık ver!» buyurdular. Bu hadisi Buhâri ile Nesâî Kitâbu'r-Bukaak»'da, Tirmizî «Kitâbu'z-Zühd»'de muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir. Lügat âlimlerinin beyânına göre «kûd»: Ancak ölümü karşılayabilecek kadar az yiyecektir. Âli- Muhammed' den muradın ne olduğu evvel görülmüştü. Burada ondan murâd: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-Jetnj'in zevceleri ile kızları olsa gerektir. Resülüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bütün hayâtında rızık nâmına dâima kefâf derecesi ile iktifa etmiş, fazlasına asla iltifat buyurmamıştır. Bir gece elinde iki altın bulunduğu için uyuyamaması ve Hz. Bi1âlı uyandırarak altınları onun vasıtasıyla fukaraya göndermesi bunun en bariz delillerindendir. Filhakika Al-i Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)' yaşayış tarzları dahi öyle olmuştur. Hadîs-i şerif, dünyâ malının azı ile idare olunmanın faziletine delildir. 44- Çirkin ve Kaba Sözlerle İsteyen Bir Kimseye Atıyye Verme Babı 127- (1056) Bize Osman b. Ebî Şeybe İle Züheyr b. Harb ve İshâk b. îbrâhîm El - Hanzalî rivayet ettiler, tshâk (Ahberanâ) dedi, ötekiler: (Haddesenâ) tâbirini kullandılar. (Dediler ki): Bize Cerîr A'meş' den, o da Ebû Vâid'den, o da Selmân [51] b. Rabî'a'dan naklen rivayet etti. Demiş ki: Ömerü'bnu'l - Hattâb (Radiyallahü anh) şunları söyledi: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) bir malı taksim etti. Ben: — «Vallahi Yâ Resûlallah! Bunlardan başkaları bu mala daha lâyıktır.» dedim. Resûlüllah {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) — «Bunlar ya çirkin sözlerle benden mal istemek yâhutda cimriliğe nisbet etmek arasında beni muhayyer bıraktılar. Ben, cimri değilim.» buyurdular. Bu hadîsten murâd: şudur: «Kendilerine mal verdiğim bu adamlar îmânlarının zaafiyeti sebebiyle beni iki şıkdan birini ihtiyara mecbur ettiler. Ya benden çirkin ve kaba sözlerle isteyecekler de, kendilerine mal vereceğim yahut kendilerine hiç bir şey vermeyip bana cimri diyecekler. Bu, onların hâlleri muktazâsıdır. Ben ise cimri değilim. Binâenaleyh iki ihtimâlden birine meydan bırakmadan kendilerine mal verdim.» Yâni Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gerek mal verdiği adamların kaba-saba sözler söyleyerek mal istemelerine, gerekse kendisini cimriliğe nisbet etmelerine meydan vermemiş, ne tıynette adamlar olduklarını hâllerinden anlayarak, istemeden onlara mal vermiştir. Hadîs-i şerif, icâbında kaba-saba ve câhil kimseleri idare cihetine gitmenin ve bu maksatla kendilerine mal vermenin caiz olduğuna delildir. 128- (1057) Bana Amru'n-Nâkıd rivayet etti. (Dedi ki): Bize tshâk b. Süleyman Er-Râzî [52] rivayet etti. (Dedi ki): Ben, Mâlik* den dinledim. H. Bana Yûnus b. AbdilVlâ dahî rivayet etti. Bu lâfız onundur. (Dedi ki): Bize Abdullah b, Vehb haber verdi. (Dedi ki): Bana Mâlik b. Enes, tshâk b. Abdiliâh b. Ebî Tâlha'dan, o da Enes b. Mâlik'den naklen rivayet etti. Enes şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikte yürüyordum, üzerinde Necrân kumaşından mâ-mûl kalın kenarlı bir cübbe vardı. Derken kendisine bir Bedevi yetişerek Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem}"^ cübbesinden şiddetle çekti. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in boynunun yanıbaşına baktım, Bedevinin şiddetle çekmesinden cübbenin kenarı iz bırakmıştı. Sonra Bedevi — «Yâ Muhammed! Allah'ın sende bulunan malından bana bir şeyler verilmesini emret.» dedi. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona bakarak güldü, sonra kendisine ihsan verilmesini emir buyurdu. (...) Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdü's - Sa-med b. Abd il vâris rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hemmâm rivayet elti. H. Bana Züheyr b. Harb da rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ömer b. Yû nus rivayet etti. (Dedi ki): Bize İkrimetü'bnu Ammâr rivayet etti. H. Bana Selemetü'bnü Şebİb dahi rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebû'l -Mugîre rivayet etti. (Dedi ki): Bize Evzâî rivayet etti. Bu râvîlerin hepsi İshâk b. AbdiIIâh b. Ebî Tâlha'dan, o da Enes b. Mâlik'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)den naklen bu hadîsi rivayet etmişlerdir. İkrimetü'bnü Ammâr hadîsinde şu ziyâde vardın * (Dedi ki).- Sonra bedevi cübbeyi kendine doğru öyle bir çekti ki, Nebiyullah {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bedevinin göğsüne doğru döndü.» Hemmâm hadisinde de şu ziyade vardır: «Onu öyle çekti ki, cübbe yırtıldı da, kenarı Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemfin boynunda kaldı. Bu hadîsi Buhâri «Kitâbû'1-Hums», «Kitâbü'l - Libâs» ve «Kitâbü'l-Edep»'de; îbni Mâce «Kitâbü'l- Libâs- 'da muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir. Kaadı îyâz'a göre cübbenin yırtılması hakikat olabileceği gibi, eserinin kalması mânâsına da alınabilir. Çünkü birinci rivayette Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeUem)'in boynunda cübbenin eseri kaldığı bildirilmiştir. Görülüyor ki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bedevinin şiddetle cübbesini çekmesine danlmamış, onun nezaketsizliğinden müteessir olmamıştır. Hadisi Şerif Şu Hükümleri İhtiva Etmektedir: 1- Câhillerin kabalığına tahammül göstermek, bu yaptıklarından dolayı onlara mukaabelede bulunmamak gerekir. Zâten kötülüğü iyilikle karşılamak Allah'ın emridir. 2- Bir kimsenin kalbini yatıştırmak için ona bir şeyler vermek ve bilmeyerek hadd-i şer'î îcâb etmeyen büyük bir günâh işleyeni affetmek caizdir. 3- Âdeten şaşılacak bir şey görünce gülmek mubahtır. Hadis-i şerif, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in nefis ve mal hususunda son derece sabr-u tahammül göstererek, eziyetlere katlandığına ve Müslümanlığa yatıştırmak için kendisine gösterilen nezaketsizliği affettiğine delildir. 129- (1058) Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Leys, tbni Ebî Müleyke'den, o da Misver b. Mahreme'den naklen rivayet etti ki Misver şöyle demiş: Resûlüllah (Saîlalîahü Aleyhi ve Seîlem) (ashabına) bir takım kaftanlar taksim etti de Mahreme'ye bir şey vermedi. Bunun üzerine Mahreme (bana): — Yavrucuğum! Haydi seninle Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem/e gidelim.» dedi. Ben de onunla beraber gittim. (Babam): — «Gir de Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellernfi bana çağır.» dedi. Ben de çağırdım. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), üzerinde dağıttığı kaftanlardan biri olduğu hâlde babamın yanına çıktı ve: — «Bunu senin için sakladım.» buyurdu. Babam, kaftana baktı. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de: — «Mahreme razı oldu.» buyurdular. 130- (...) Bize Ebû'l-Hattâb Ziyâd b. Yahya El-Hassan! [53] rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebû Salih [54] Hatim b. Verdân rivayet etti. (Dedi ki): Bize Eyyûb-ı Sahtiyanı, Abdullah b. Ebi Müleyke' den, o da Misver b. Mahreme'den naklen rivayet etti. Misver şöyle demiş: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel/em)'e bir takım kaftanlar geldi. Bunun Üzerine babam Mahreme bana: — «Haydi seninle Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)^ gidelim. Belki bize onlardan bir şey verir.» dedi. (Gittik.) Babam kapıda durarak konuştu. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onun sesini tanıyarak beraberinde bir kaftan olduğu hâlde (yanımıza) çıktı. Babama hem kaftanın güzelliklerini gösteriyor, hem de: — «Bunu senin İçin sakladım; bunu senin İçin sakladım.» buyurdu. Bu hadisi Buh&rl «Kitâbû'1-Hibe», «KitâbûV Libâs-, «Kitabû'l-HuHis» ve «Kitâbû'1-Edeb-de; Ebû Dâvûd «Kitftbû'l-Libâs»'da; Tirmizî «Kitâbû'I-îsti'zân-'da; Nesâî de «Kitâbu'z-Zînâ»'da muhtelif râvîlerden tahric etmişlerdir. Kaba1: Kaftan, cübbe v.s. gibi gömlek üzerine giyilen şeylerdir. Bâzılarına göre: Arap elbisesi olduğunu gösteren alâmetleri vardır. Cem'i: «Akbiye» gelir. Nitekim hadisin ikinci rivayetinde cemi' sîgası ile vârid olmuştur. Gerçi «Kaba1» ipekten dokunursa da, ulemâ bu vak'anın ipekli elbise haram kılınmazdan önce geçmiş olması ihtimâli üzerinde durmuşlardır. Bâzıları: «Bu hadisden murâd: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SellemYin o kaftanı omuzlarına yayarak Mahreme'ye göstermesidir. İpek haram kılındıktan sonra bile olsa bu harekete kaftanı giyme, hükmü verilemez.» demişlerdir. Resûlüllah (SalJaUahii Aleyhi ve Sellern) Efendimizin: «Bunu senin için sakladım.» buyurması, Hz. Mahreme'ye mücâmele içindir. Çünkü Mahreme (Eadiyallahü anh)'m ahlâkında biraz sertlik varmış. Dâvûdi'nin beyânına göre «Mahreme razı oldu...» diyen Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeI/ewJ'dir. Bu sözün mânâsı: «Razı oldun mu?» demektir. İbni Tin: «Bu sözün Mahremeye âit olması da muhtemeldir.» demiştir. Hadîs-i şerif, gönül almaya ve hediyenin mücerred verilene nakil ile tamam olacağına delildir. 45- Îmanından Endişe Edilen Kimseye Atıyye Verme Babı 131- (150) Bize Hasen b. Alîyy El-Hûlvânî ile Abd b. Humeyd rivayet ettiler. (Dediler ki): Bize Ya'kûb yâni İbni îbrâhîm b. Sa'd rivayet etti. (Dedi ki): Bize babam, Sâlih'den, o da tbni Şihâb'dan naklen rivayet etti. (Demiş ki): Bana Amir b. Sa'd babası Sa'd'dan naklen haber verdi ki, şöyle demiş: «Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem): Ben de aralarında oturduğum hâlde (müellefe-i kulûb'dan) birkaç kişiye atıyye verdi. Yalnız onlardan bir adama hiç bir şey vermedi. Hâlbuki içlerinde, benim en beğendiğim o idi. Bunun üzerine ben kalkarak Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellemyin yanma gittim ve kendisiyle gizlice konuştum; dedim ki: — Yâ Resûlallaht Filâna n'için vermedin? Vallahi ben, onu sağlam bir mü'min görüyorum. Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem)'. — Yahut Müslim; dedi. Ben biraz sustum. Sonra yine o adamın bildiğim hâli yine bana galebe çalarak: — Yâ Resûlallah filâna n'için bir şey vermedin? Vallahi ben onu sağlam bir mü'min görüyorum; dedim. Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) (tekrar): — Yahut Müslim; buyurdu. Ben, yine biraz sustum. Sonra o adamın bildiğim hâli bana (tekrar) galebe çalarak: — Yâ Resûlallah! Filâna n'için bir şey vermedin? Vallahi ben, onu sağlam mü'min görüyorum; dedim. Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) (yine): — Yahut Müslim; dedi ve şunu ilâve ettiı — Ben yüzü üstü cehenneme atılır korkusuyla başkası bence daha makbul olduğu hâlde bazen bir kimseye dünyalık veririm.» Hûlvânî'nin hadisinde bu söz iki defa tekrarlanmıştır. (...) Bize tbni Ebî Ömer rivayet etti. (Dedi ki): Bize Süfyân rivayet etti. H. Bana, bu hadisi Züheyr b. Harb da rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yâkûb b. İbrahim b. Sa1d rivayet etti. (Dedi ki): Bize tbni Şihftb'ın kardeşi oğlu rivayet etti. H. Bize, bu hadîsi tshâk b. İbrahim ile Abd b. Humeyd dahî rivayet ettiler. (Dediler ki): Bize Abdurrazzâk haber verdi. (Dedi ki): Bize Ma'mer haber verdi. Bu râvîlerin hepsi Zührî'den bu İsnâdla, Salih'in, Zühri'den rivayet ettiği hadîs mânâsında rivayette bulunmuşlardır. (...) Bize Hasen b. Alîyy El-kûlynî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yâkûb b. İbrahim b. Sa'd rivayet etti. (Dedi ki): Bize, babam, Salih' den, o da İsmail b. Muhammed b. Sa'd'dan naklen rivayet etti. Demiş ki: Ben, Muhammed [55] b. Sa'd'ı bu hadîsi —Yâni Zührî'nin yukarıda zikrettiğimiz hadîsini— rivayet ederken dinledim; o şunu da söyledi: «Bunun üzerine Resülüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (mübarek) eli ile benim ensemle omu zum arasına vurdu. Sonra: — Dövüşmek mi İstiyorsun, Ey Sa'd? Ben, adama veriyorum işte! buyurdular. Bu hadîsi Buhâri «îmân» ve «Zekât» bahislerinde; Ebû Dâvûd «Zekât» bahsinde muhtelif râvîlerden tahric etmişlerdir. Hadîs-i şerif kitabımızda dahi îmân bahsinde geçmişdir. Şerhi oradan mütâlâa olunabilir. Ancak kolaylık olmak üzere bâzı yerlerini biz yine izaha çalışalım: Rahti Sayılan 10'dan aşağı olan erkekler cemâati, demektir. Üçten on'a kadar, yedi'den on'a kadar ve yedi ile üç arası erkekler cemâati olduğunu söyleyenler de vardır. Bir kimsenin kavm-u kabilesine dahî «rant» derler. Hadîs-i şerifin mânâsı şudur: Hz. Sa'd, Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem)'in müellefe-i kulûb'dan bâzı kimselere dünyalık verdiğini, dîn hususunda onlardan daha faziletli bâzı kimselere ise bir şey vermediğini görünce, bu işin fazilete göre yapıldığını zannederek, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e «Filâna niçin vermiyorsun?» diye sormuş, onun hâlini bilmiyor zannıyla tam bir yeminle şahadette bulunmuştur. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) ise «Yahut Müslim.» buyurarak, ona şefâatta bulunmamasına işaret etmişse de, Sa'd (Radiyallahü anh) bunu anlamayarak, o zât hakkındaki şefaatini birkaç defa tekrarlamıştır. İhtimâl ki, Hz. Sa'd, ResûH Ekrem .(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'m bu zâtı unuttuğuna kaail olarak hatırlatmak istemiştir. Nihayet Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hakikati anlatmış, bir kimseye dünyalık vermenin dîn hususundaki faziletine istinâd etmediğini, müeîlefe-i kulûb'den olan bâzı kimselere İslâm'a yatıştırmak ve kendilerini ebedî cehennemden kurtarmak maksadıyla mal verdiğini beyân buyurmuştur. Din hususunda bunlardan daha faziletli bir çok zevata bir şey1 vermemesi, onları hakir gördüğü veya dînlerini noksan bulduğu yahut kendilerini ihmâl ettiği için değil, bil'akis îmânlarına îtimâdın-dandır. «Müellefe-i kulüb»'dan murâd: îmânları zayıf olan kimselerdir. Hadîs-i şerîf diğer bir çok ahkâmla birlikte sahâbe-i kiramın terbiye ve nezâketlerine delildir. Zira Hz. Sa'd bir hatırlatma kabilinden olan sözünü Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e gizlice arzetmiştir. Çünkü böyle şeyleri aşikâr söylemek bir mefsedete yol açabilir. 46- Müellefe-i Kulüba Müslümanlığa Yatıştırmak İçin Atıyye Verilmesini, İmanı Kuvvetli Olanlara Sabır Tavsiye Buyurulması Babı 132- (1059) Bana Harmeletü'bnü Yahya Et - Tücîbî rivayet etti, (Dedi ki): Bize Abdullah b. Vehb haber verdi. (Dedi ki): Bana Yûnus, İbni Şihâb'dan naklen haber verdi. (Demiş ki): Bana, Enes b. Mâlik haber verdi ki, Huneyn günü Allah Teâlâ, Resulüne Hevâzin kabilesinin mallarından bol bol ganimet verdiği ve Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Kureyş'ten bâzı kimselere 100'er deve ihsan etmeye başladığı vakit Ensâr'dan bâzı kimseler: «Allah, Resûlüllah'ı af buyursun, Kureyş'e veriyor da, bizi bırakıyor. Hâlbuki bizim kılınçlarımızdan onların kanları damlıyor!» demişler. Enes b. Mâlik demiş ki: Ensârın bu sözleri Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SellemYe anlatıldı, o da kendilerine haber göndererek onian deriden yapma bir çadır altına topladı. Ensâr toplanınca Resûlüllah {Sallallahü Aleyhi ve Selîem)"de yanlarına geldi ve: — «Sizden kulağıma gelen bu sözler nedir?» Dedi. Ensârin anlayışlıları: — «Yâ Resûlallah! Bizim rey sahibi olanlarımız için bir şey söylemediler ama aramızdan yaşça genç olan bâzı kimseler: Allah, Resulünü mağfiret buyursun, Kureyş'e veriyor da, bizi bırakıyor. Hâlbuki bizim kılınçlarımızdan onların kanları damlıyor; dediler.» cevâbım verdiler. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): — «Gerçekten ben küfürden yeni kurtulmuş bâzı kimselere dünyalık vererek, kalplerini yatıştırıyorum. Sizler bunların mallarla gitmelerine, sizin de evlerinize Resûlüllah ite dönmenize razı değil misiniz? Vallahi sizin beraberinde döndüğünüz zât, onların beraberlerinde götürdükleri mallardan daha hayırlıdır.» buyurdular. Ensâr: — «Evet, Öyledir yâ Hesûlallah! Biz razıyız.» dediler. Resûlüllah (Saîlallakü Aleyhi ve Sellem): — «Sizler yakında şiddeti Ibir adam kayırma hâdisesine şahit olacaksınız, (o zaman da) Allah ve Resulüne kavuşuncaya kadar sabredin. Ben, havuzun başındayım.» buyurdular. En sân — «Sabredeceğiz.» de (yip söz ver) diler. (...) Bize Hasen-i Hûlvânî ile Abd b. Humeyd rivayet ettiler. (Dediler ki): Bize Yakûb yâni tbni İbrahim b. Sa'd rivayet etti. (Dedi ki): Bize, babam, Sâlih'den, o da İbni Şihâb'dan naklen rivayet etti. (Demiş ki): Bana, Enes b. Mâlik rivayet etti. (Dedi ki): «Allah, Resulüne Hevâzin kabilesinin mallarından bol bol ganimet verdiği vakit...» Râvî hadîsi yukarki hadis gibi anlatmış yalnız burada şöyle demiş: «Enes; Biz sabretmedik, dedi...» Bir de: «Amma yaşları genç bir takım insanlar...» dedi. (...) Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yâkûb b. îbrâhim rivayet etti. (Dedi ki): Bize İbni Şihâb'm kardeşi oğlu, Amı-casından naklen rivayet etti; «Bana Enes b. Mâlik haber verdi» diyerek hadîsi yukarki gibi rivayet etmiş. Ancak o da; «Enes (Dedi ki): Ensâr: sabrederiz, dediler.» cümlesini Yûnus'un Zührî'den rivayet ettiği gibi nakleylemiş 133- (...) Bize Muhammedü'bnü'l - Müsennâ ile İbni Beşşâr rivayet ettiler, tbnu'l - Müsennâ (Dedi ki): Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki): Bize Şu'be haber verdi. (Dedi ki). Ben, Katâde'yi Enes b. Mâlik'den naklen rivayet ederken dinledim Enes şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ensâr'ı toplayarak: — «İçinizde, sizden başka kimse var mı?» diye sordu, Ensâr: — «Hayır, yalnız bir kız kardeşimizin oğlu var.» cevâbını verdiler. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): — «Şüphesiz ki bir kavmin kız kardeşi oğlu, kendüerindendir.» buyurdu ve sözüne şöyle devam etti: — «Hakîkaten Kureyş câhiliyet ve musibetten yeni kurtulmuştur. Onun tein ben, onların gönüllerini almak ve kendilerini İslâm'a ısındırmak istedim. Siz başkalarının dünyalıkla, kendinizin de Resûlüflah ile evlerinize dönmenize razı olmaz mısınız? Bütün insanlar bir vadiyi, Ensâr da bir dağ yolunu tutsalar, ben Ensârın yolundan giderdim.» buyurdular. 134- (...) Bize Muhammedü'bnu Velîd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki): Bize Şu'be, Ebû't -Teyyâh'dan rivayet etti. (Demiş ki): Enes b. Mâlik'den dinledim. (Dedi ki): Mekke fethedildiği zaman Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ganimetleri Kureyş'in arasında taksim etti. Bunun üzerine Ensâr: — «Bu, hakîkaten şaşacak şey! Bizim kılınçlarımızdan Kureyş'in kanları damlıyor, ganimetlerimiz ise onlara iade olunuyor!» dediler. Bu söz Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemfln kulağına varınca hemen onları topladı ve: — «Sizden kulağıma gelen bu söz nedir?» diye sordu. Ens&n — «Ne duydunsa o'dur.» dediler. Yalan söylehıezlerdi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)ı — «Siz, başkalarının evlerine dünyalıkla dönmelerine, kendinizin de evlerinize Resûlüllah ile dönmenize razı değil misiniz? Bütün insanlar bir vadiyi veya dağ yolunu tutsalar Ensâr da bir vadiyi veya dağ yolunu tutsa, ben, mutlaka Ensâr'ın vadisini yahut Ensârın yolunu tutardım.» buyurdular. 135- (...) Bize Muhammedü'bnüV Müsennâ ile îbrâhîm b. Mu-hammed b. Ar'ara birbirlerinden baza cümleler ziyadesiyle rivayet ettiler. (Dediler ki): Bize Muâz b. Muâz rivayet etti. (Dedi ki): Bize îbni Avn, Hişâm b. Zeyd b. Enes'den, o da Enes b. Mâlik'den naklen rivayet etti. Enes şöyle demiş: Huneyn harbi kopunca Hevâzin ve Ga-tafân kabileleri bütün çoluk çocukları ve hayvanları ile (karşımıza) çıktılar. O gün Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemfın yanında On-bin kişi ile serbest bırakılan Mekke'liler vardı. (Harb başlayınca) Bunların hepsi geri döndüler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yalnız başına kaldı. Ve o gün aralarına başka bir şey karıştırmamak şartı ile iki defa nidada bulundu. Sağına bakarak: — Ey Ensâr cemâati!» diye nida etti. Ensâr: — «Lebbeyk Yâ Resul ali ah! Müsterih ol biz seninle beraberiz.» dediler. Sonra sol tarafına bakarak (Yine): — «Ey Ensâr cemâati!» dedi. Ensâr: — «Lebbeyk Yâ Resülallah! Müsterih ol biz seninle beraberiz.» cevâbım verdiler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellcnı) beyaz bir katırın üzerinde idi. (Ondan) indi ve: — «Ben, Allah'ın kulu ve Resulüyüm.» buyurdular. Derken müşrikler bozuldu, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir çok ganimetler elde etti. (Onları) muhacirlerle serbest bırakılan esirler arasında taksim etti. Ensâr'a bir şey vermedi. Bunun üzerine Ensâr: — «Harp olursa biz çağırıhyoruz fakat ganimetler bizden başkalarına veriliyor.» dediler. Bu söz Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SellefiiYm kulağına ulaştı. Hemen Ensâr'ı bir çadıra toplayarak- — «Ey Ensâr cemâati! Sizden, kulağıma gelen (bu söz nedir?)» dedi. Ensâr sustular. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (tekrar): — «Ey Ensâr cemâatı« Başkalarının dünyalıkla gitmesine kendiniz de Muhammed'le, onu aranıza alarak evlerinize gitmenize razı değil misiniz?» diye sordu: Ensâr: — «Evet, razıyız yâ Resülallah!» cevâbını verdiler. Müteakiben Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şunu söyledi. — «(Bütün) insanlar bir vadiyi, Ensâr da bir dağ yolunu tutsaiar: ben, mutlaka Ensâr'ın yolundan giderdim.» Hişâm (Demişki): «Ben: Yâ Ebâ Hamza! Sen, bu vak'aya şahit oldun mu? dedim; (Ondan nereye kaçabilirdim ki?) cevâbını verdi.» 136- (...) Bize Ubeydullah b. Muâz ile Hâmid b. Ömer ve Muhammet! b. Abdil'a'lâ rivayet ettiler. İbni Muâz (Dedi ki): Bize Mu'te-mir. b. Süleyman, babasından rivayet etti. (Demiş ki): Bana, Sümeyt [56], Enes b. Mâlik'den naklen rivayet etti. Enes şöyle demiş: Mekke'yi fethettik, sonra Huneyn harbine gittik. Müşrikler (o zamana kadar) gördüğüm en güzel safflar hâlinde geldiler. (Evvelâ) süvariler saff olmuş, sonra piyadeler, sonra onların arkasına kadınlar, sonra koyunlar, daha sonra da develer saff olmuştu. Biz ise kalabalık insanlar halindeydik. Adedimiz 6.000'e baliğ oluyordu. Sağ cenahtaki süvarilerimizin başında Hâlidü'bnü VeÜd bulunuyordu. Derken süvarilerimiz arkamıza doğru sarkmaya başladılar. Çok geçmeden süvarilerimiz dağıldılar. Bedevilerle, tanıdığımız bir takım insanlar kaçtılar. Bunun üzerine Resûlüilah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemjı — «Yetişin, Ey Muhacirler! Yetişin Ey Muhacirler.» diye nida etti. Sonra: — «Yetişin Ey Ensâr! Yetişin Ey Ensâr!» dedi. Enes demiş ki: Bizimkilerin hikâyesi budur. Biz: — -Lebbeyk Yâ Resûlallah!» dedik. Resûlüilah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem)'- — «Allah'a yemin ederim ki, müşriklerin yanına gelir gelmez, Allah onları bozguna uğrattı.» Dedi. Bu suretle (müşriklerin bıraktığı) bu malları ele geçirdik, sonra Taife giderek onları 40 gün muhasara ettir. Bili âhara Mekke'ye dönerek, orada konakladık. Derken Resûlüilah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bâzı kimselere yüzer deve ganimet vermeye başladı. Râvi hadîsin geri kalan kısmım Katâde, Ebû't - Teyyâh ve Hişâm b. Zeyd hadîsleri gibi rivayet etti. Hz. Enes'in buradaki rivayetlerini Buhâri «Kitâbu Fardı'l - Hums», «Kitâbü'l - Menâkib», «KitâbuMenâkıbn - Ensâr» ve «KitâbüVMegazî»'de ve daha başka yerlerde tahrîc etmiştir. «Üsra» yahut «Esera»: Müştereki tercih etmek, mânâsına gelir. Kelimenin meşhur olan kıraati «Esera»'dır. Hadîs-i şerîfde bu kelimeden murâd «Yakında haksız yere başkalarını size tercih edecek hükümdarlar gelecek.» demektir. Kubbe»: «Küçük ve yuvarlak çadır.» demektir. Araplar ekseriyetle böyle deriden yapma çadırlarda yaşarlardı. «Rihâl»: Rahl'in cem'idir. Bahl: Ev yahut yük mânâsına gelir. Şib: İki dağ arasındaki geçit yahut sarp dağ yolu, demektir. Neam: «Ev hayvanları» mânâsına gelirse de, ekseriyetle deveye ıtlak olunur. Cem'i: En'âm gelir. Kastalânî' nin beyânına göre Araplar narpte düşmanın önünde sebat edebilmek için kadınlarını çocuklarını ve bütün hayvanlarım cenk meydanına götürürleriniş. Tulekaa: Talîk'in cem'idir. Talik: Serbest bırakılan, salmıveren; demektir. Hadis-i şerif de bu kelimeden murâd: Mekke' nin fethinde Müslüman olanlardır. Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) bunlara minnet ve ihsan buyurduğu için kendilerine bu isim verilmiştir. Rivayetin birinde Huneyn gazasında Müslümanların 10.000 kişi, diğerinde 6.000 kişi oldukları bildiriliyor. Kaadı îyâz, 6.000 rivayetini doğru bulmamış: «Bu rak-kamr Enes'den nakleden râvinin vehmidir. Doğrusu: îlk rivayette vârid olduğu gibi 10.000 kişidir. Bunlarla beraber Mekke, Müslümanları da vardır. «Megazî* kitaplarında meşhur olan rivayete göre: O gün Müslümanların adedi 12.000 idi. Bunîarın 10.000'i Mekke'nin fethinde hazır bulunmuş; 2.000'i Mekke' lileıle. onlara katılanlardan müteşekkildi.» demiştir. Mücennebe: Yolun sağ tarafını tutan süvari bölüğü, demektir. Süvârî bölükleri sağ ve sol cenah nâmları ile iki kısım olur. -İmmiyye» kelimesi Müs1im'in «Sahîh*'inde «Uhmiye», «Ammiye» şekillerinde rivayet olunmuştur. Kaadı îyaz'ın beyânına göre «îmmiyye» şiddet, diye tefsir olunmuştur. «Ummiye» de ayni mânâya gelir. -Ammiye»: Amıcam, demektir. Kaadı lyaz diyor ki: «Bu taktirde benae bu kelimenin mânâsı: Cemâatini; Yâni: Benim cemâatimin rivayet ettikleri hadîs budur, demektir. Hadîse yakışan mânâ da budur.» Humeydî mezkûr kelimenin «ammiyye» şeklinde okunduğunu da söylemiş ve onu amıcalarım, mânâsına almıştır. Bu taktirde cümlenin mânâsı: «İşte benim amıcaîanmın faziletini bildiren hadis budur» yahut «amıcaîanmın bana rivayet ettikleri hadîs budur.» demek olur. Her hâlde Hz. Enes hadîsin ilk kısmını müşâha-desine istinaden rivayet etmiş; Ordu dağıldığı için burasını zaptede-memiş, onu da gören amıcalarından yahut cemâatdan dinlemiştir. Önün için de bu cümleden sonra yine müşâhedâtına dönerek: «Biz: Lebbyk yâ Resûlallah! dedik.» şeklinde sözüne devam etmiştir. Aynî' nin beyânına göre Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seh lem)'in. kendilerine yüz'er deve ganimet verdiği kimseler Müe1lefe-i kulûb' dan Ebû Süfyân Sahr b. Harb, oğlu Muâviye, Hâkîm Hizam, Haris b. Haris, Haris b. Hişâm, Sehlb. Amr, Huveytıb b. Abdil'uzzâ, Ala' b. Harise, Uyeynetü'bnü Hisn, Safvân b. Ümeyye, Akra' b. Hâbis ve Mâlik b. Avf (Radiyallahü anhüm) hazerâtıdır. Bâzı kimselere yüz deveden daha az ihsânde bulunmuştur ki, Kureyş'den Mahrametü'bnü Nevfel,Umeyr b. Vehb ve Hişâm b. Amr hazerâtı bunlar meyânındadır. îbni îshâk: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bunlara kaç'ar deve verdiği hatırımda değildir.» demiştir. Kendilerine «Müellefe~i kulûb» ünvânı verilen bu zevat arapların eşrafından idiler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunların bâzılarına ezasından korunmak için, bâzılarına Müslümanlığı kabul eder de, onun vasıtasıyla tabileri de Müslüman olur ümidiyle, bir takımlarına da kalbleri İslâm'a yatışsın, diye fazla ganimet vermiştir. «Bir kavmin kız kardeşi oğlu, o kavmindendir.» rivayetini Tirmizi «Menâklb», Nesâî «Zekât» bahsinde tahrîc etmişlerdir. Bu rivayette zikri geçen kız kardeş oğlundan murâd: Nu'man b. Mu'karrin' dir. Nitekim İmam Ahmed b. Hanbe1'in, Şu'be tarikiyle tahrîc ettiği Enes hadisinde sarahaten zikredilmiştir. Hanefiîler dayı ile Zevu'l - Erham'ın mirasçı olacağına bu rivayetle istidlal etmişlerdir. Bittabi bunların mirasçı olabilmeleri için mirasçılar arasında «asabe» denilen sınıf ile ne miktar miras alacakları muayyen olan kimseler bulunmaması şarttır. İmam Ahmed b. Hanbel'in mezhebi de budur. Bu rivayeti dayı ile Zevu'l-Erhâm'a miras yoktur diyen İmam Mâlik ile Şafiî1 nin aleyhine delildir. Hanefiiler bu bâbda daha başka hadîslerle de istidlal etmişlerdir. Fâide: Mekke-i Mükerreme hicretin 8. yılı Ramazan' ında fethedilmiştir. Ayni yılın Şevval' inde de Huneyn gazası vukûbulmuştur. Babımız rivayetleri her iki gazaya da temas etmekte ve daha ziyâde bu gazalarda elde edilen ganimetlerin taksimini bildirmektedir. Ancak Mekke' nin fethi tam bir muvaffakiyetle sona erdiği hâlde Huneyn gazasında Müslümanların ilk hamlede müthiş bir bozguna uğradıkları göze çarpmaktadır. Bunun sebebi elbette merakı muciptir. Siyer ulemâsı bu hususta bir çok sebepler ileri sürmüşlerdir. Ezcümle: 1- Müslümanların ileri hatları yeni Müslüman olmuş gençlerden müteşekkildi. Bunlar gençlik sâikasıyla zırh giymeğe bile lüzum görmemişlerdi. 2- îslâm ordusunda 2.000 gayr-ı müsîim vardı. 3- Müslümanlarla harb eden Hevâzin kabilesi arap-lar arasında okçulukla meşhur idi. 4- Bu kabile ile müttefikleri Müslümanlardan evvel davranarak stratejik noktalan işgal etmişlerdi. 5- Müslümanlar ortalık aydınlanmadan hareket etmişlerdi. 6- Müslümanların işgal ettikleri yerler alçak, müşriklerin yerleri ise yüksekti. Binâenaleyh Müslümanların sebat etmesi pek müşkildi.» demişlerdir. Fakat mühim olan bu sebeplerin başında gelen en mühim hezimet sebebi Müslümanların adetçe fazlalıklarına güvenerek gurura kapılmalarıdır. Bu hakikati Kur'ân-ı Kerîm şu âyet-i kerime ile beyân eden: «Huneyn gününü de hatırla. Hani çokluğunuza mağrur olmuşdunuz. Fakat bu, size hiç bir fayda te'mîn etmemiş, dünyâ bunca genişliği İle size dar gelmiş, sonra harpten dönerek geri çekilmiştiniz. Bu mağlûbiyetten sonra Allah, Peygamberi ile Mü'minlere sükûnet ve huzur İndirmiş, sizin görmediğiniz birtakım askerler göndermişti. Bu suretle kâfirleri azâb etmişti. İşte kâfirlerin cezası budur. [57]» Müslümanların görmedikleri askerlerden murâd: Meleklerdir. Âyeti kerimeyi babımız rivayetleri ile birlikte mütâlâa edersek şu netice hâsıl olur: Müslümanlar Allah'dan nusret beklemeyi unutarak, varlıklarına güvenirlerse, Allah'ın yardımına nail olamazlar. Bil' akis kendilerine gelerek Allah'a iltica ederlerse, Allah'ın nusreti her zaman onlarla beraberdir. İslâm târihi bu hususa gösterilecek misâllerle doludur. Kelimetullah'ı i'lâ için yapılan harplerde Müslümanların azlığı, çokluğu yahut kuvvet ve zaafı mevzubahis değildir. Allah Teâlâ kaadir-i mutlaktır. Dilediği anda gökten melek orduları indirerek Müslümanları muzaffer kılar. Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler: 1- Ganimetlerin beşte birini gazilere taksim etmek İslâm kumandanına aittir. Maslahat iktizâsı bu bâbda müsavata riâyet de etmeye bilir. 2- Hadîs-i Şerif bütün rivâyetleriyle Ensâr-ı kirâm'ın fazilet ve büyüklüklerine delildir. 137- (1060) Bize Muhammed b. Ebî Ömer El-Mekkî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Süfyân, Ömer b. Saîd b. Mesrûk'dan, o da babasından, o da Abâyetü'bnu [58] Rifâa'dan, o da Râff b. Hadîc'den naklen rivayet etti. Râfi1 şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ebû Süfyân b. Harb, Safvân b. Ümeyye, Uyeynetü'bnu Hısm ve Akra* b. Hâbis'den her birine yüz'er deve ganimet verdi. Abbâs b. Mirdâs'a bunlardan daha az ihsanda bulundu. Bunun üzerine Abbâs b. Mir-dâs şu mealde beyitler okudu: «Benimle atım Ubeyd'in payını Uyeyne ile Akra' arasında mı taksim ediyorsun? Bedir ve Habis cem'iyeti içinde Mirdâs'tan üstün değillerdir. Ben, onların hiç birinden aşağı değilim. (Fakat) bu gün senin alçalttığm bir daha yükselmez.» Râvî demiş ki: Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona da yüz deveyi tamamladı. 138- (...) Bize Ahmed b. Abdete'd - Dabbîrivayet etti (Dedi ki): Bize İbni Uyeyne, Ömer b. Saîd b. Mesrûk'dan bu isnâdla haber verdi ki «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Huneyn ganimetlerini taksim etmiş de, Ebû Süfyân b. Harb'e yüz deve vermiş...» Râvi bu hadîsi yukarki gibi rivayet etmiş (yalnız): -Âlkametü'b-nü Ulâse'ye de yüz deve verdi.» cümlesini ziyâde etmiştir. (...) Bize Mahled b. Hâlid Eş-Şairi [59] rivayet etti. (Dedi ki): Bize Süfyân rivayet etti. (Dedi ki): Bana Ömer b. Saîd bu isnâdla rivayet etti. Ama bu hadîsde Âlkametü'bnü Ulâse ile Safvân b. Ümey-ye'yi zikretmedi. Hadîsinde şiirden de bahsetmedi. Mirdâs: Gayr-ı munsarif bir kelimedir. Ancak zarûret-i şi'rîye dolayısıyla munsarif olmuştur. Kaadı lyâz, bu hadîsin râvilerinden Mah1ed b. Hâ1id hakkında söz ederek: «Mahled b. Hâlid Eş- Şaîrî'yi gerek (sahih) ravileri gerekse başkaları arasında zikreden görmedim. Onu: Hâkim, Bâcî ve Ceyyânî zikretmedikleri gibi, ne (sahîh) râvilerinden ne de başkalarından hiç bir kimse böyle bir isimden bahsetmemiştir...» demişse de Nevevi bu sözü ac,âip bulmuş ve Mahled b. Hâli d' in meşhur bir râvi olduğunu söylemiştir. Filhakika Mahled meşhurdur. Kendisi Abdürraz-zak b. Hemmâm, İbrahim b. Hâlid ve Süfyân-ı Sevrî' den hadîsler rivayet etmiş, ondan da Müslim, Ebû Dâvûd, İbni Avf, Ahmed b. Ebî Avf ve Münzir b. Şâzân hadisnakletmişlerdir. Ebû Dâvûd onun mevsuk bir râvî olduğunu söyler." Hafız Ebû Fadl Muhammed b. Tâhir dahî «Ricâlü's - Sahîhayn» adlı eserinde onun Süfyân b. Uyeyne'den zekât hakkında hadîs rivayet ettiğini söylemiştir. Ubbî' nin beyânına göre Abbâs b. Mirdâs, Re-sûlüllah (Salîaîlahü Aleyhi ve Sellem)'in eşrafa yüz'er deve, rütbe itibarıyla onlardan aşağı olanlara ellişer deve verince Abbâs buna gücenmiş ve hadisde işaret edilen kasidesini söylemiştir. Kaside bitince Resûlüllah (Salîaîlahü Aleyhi ve Sellem)'. — Şunu götürün, benden dilini kesin! buyurarak, kendisine yeter deninceye kadar ganimet vermiş. Bu suretle Abbâs'ın dili kesilmiş yâni ileri geri söz etmesinin önü alınmıştır. Rivayete nazaran Peygamber (Salîaîlahü Aleyhi ve Sellem) dilinin kesilmesini emredince, Abbâs bundan korkmuş, hakikati bilmeyenler dahî: lAbbâs'ın dili kesilmesi emir buyuruldu.» diye söz etmişler. Abbâs İse ganimetlerin başına götürülmüş, kendisine: — «Bunlardan dilediğin kadar al.» denilmiş. O zaman Abbâs'ın aklı başına gelerek: — «Meğer Resûlüllah (Salîaîlahü Aleyhi ve Sellem) benim dilimin kesilmesi ile, bana ganimet vermeyi İrâde buyurmuş imiş.» demiş ve ganimetten hiç bir şey almamış. Bunun üzerine Resûlüllah (Salîaîlahü Aleyhi ve Sellem) ona bîr hülle göndermiş. Abbâs bu hülleyi kabul ederek sırtına giymiş. Abbâs, kasidesinde: «Ben, onların birinden aşağı değilim...» diyerek, kendisinin gerek soy-sop, gerekse şan-şeref cihetinden Uyeyne İle Akra'dan aşağı olmadığını anlatmak İstemiştir. Zîrâ Abbâs da ötekiler de Mudar kabilesine mensupturlar. Şan-şeref mes'elesine gelince üçü de aşiret reisi oldukları için bu hususta da müsavidirler. 139- (1061) Bize Süreye b. Yûnus rivayet etti. (Dedi ki): Bize îsmâil b. Ca'fer, Amr b. Yahya b. Umâra'dan, o da Abbâd b. Temîm' den, o da Abdullah b. Zeyd'den naklen rivayet etti ki, Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seüem) Huneyn'i fethedince ganimetleri taksim ederek müellefe-i kulûb'a dünyalıklar vermiş. Sonra Ensâr'ın dahî başkalarının ellerine geçen mallardan almak istediklerini duymuş. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ayağa kalkarak onlara hutbe okumuş: Allah'a hamd-ü sena ettikten sonra: — «Ey Ensör cemâati! Ben, sizi dalâlette bulmadım mı Allah size benim vâsıtamla hidâyet vermedi mi? Fakır bularak Allah benim vâsıtam ile sizi zengin etmedi mi? Dağınık bularak Allah, sizi benim vâsıtam ile bir yere toplamadı mı?» buyurdu. Ensâr (bu suâllere hep): — «Allah ve Resulünün ihsanı pek büyüktür.» cevâbım veriyorlardı. Resûlüllah (Salhlîahü Aleyhi ve Sellem): — «Bana cevap verseniz ya!» buyurdu. Ensâr (yine): — «Allah ve Resulünün nimetleri pek büyüktür.» dediler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) — «Siz İsteseydiniz: şöyle şöyle söyler; filân İş şöyle şöyle oldu, derdiniz.» — Burada Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) bir çok şeylere işaret buyurmuş yalnız râvî Amr onları bekleyemediğini söylemiştir. Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) sözüne devamla: — «Başkalarının koyunlarla develerle gitmesine, sizin de evlerinize Resûlüllah İle dönmenize razı olmaz mısınız? Ensâr İç çamaşırı, başkaları ise dış çamaşırdırlar. Eğer hicret olmasaydı ben mutlaka Ensâr'dan biri olurdum. Bütün insanlar bir vâdîyi ve dağ yolunu tutsa, ben mutlaka Ensâr' in vadisi ve yolunu tutardım. Şu muhakkak ki: sizler benden sonra başkalarının kendinize tercih edildiğini göreceksiniz. (Ama) havuzun başında bana kavuşuncaya kadar sabredin.» buyurdular. Bu hadîsi Buhâri «KitâbüVMegazî»'de; bir kısmını da «Temenni» bahsinde tahrîc etmiştir. Hunenyn: Mekke ile Tâif arasında bir vadinin adıdır. Arapların meşhur panayırlarından biri olan «Zülmecâz», Huneyn' in eteğindedir. Buraya «Evtâs» dahi denir. Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem); «Siz, isteseniz şöyle şöyle der...» sözü ile «seni kavmin tekzîb etti de, bize sığındın. Seni, evlerimizde misafir ettik, getirdiklerine inandık, sana yardım ettik...» gibi Ensâr'ın hatırlarına gelebilecek söz ve işlere işaret buyurmuştur. Bundan muradı: Tevazu', ve insafını ))ir daha göstermektir. Aksi taktirde bütün bu husûşâtta minnet Ensâr'a değil, Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Seîletn)'e aittir. Çünkü kendileri Ensâr diyarına hicret edip, aralarında oturmasa Ensâr'la başkaları arasında hiç bir fark kalmazdı. Onların başkalarından temayüz ettikleri fazilet ve üstünlük ancak ona yâr oîmalarındadır. Fahr-i Kâinat (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin: «Sizler de Resûlüllah ile beraber evlerinize dönmeye razı değil misiniz?» sözleri ile bu inceliğe tembih buyurmuştur. Yine ayni cümle Ensâr-ı kiram' in o anda düşünemedikleri büyük bir hakikata işarettir. Bu hakikat başkaları, fâni olan dünyâ mallan ile dönerken Ensâr'ın baki olan âhiret hayatını kazanmış olarak evlerine dönmelidir. Hattâbİ diyor ki: Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem)- «Eğer hicret olmasaydı ben mutlaka Ensâr'dan bir nefer olurdum.» sözü ile Ensâr'in gönüllerini almak, dinleri hususunda kendilerini medh-u sena etmek istemiş hattâ hicret olmasa Ensâr'dan sayılmasını temenni eylemiştir. Yine Hattabi'nin beyânına göre insanın âdedi, yolda olsun mola verilen yerlerde olsun kavminden ayrılmamaktır. Hicaz arazisinin vadileri ve sarp dağ yolları çoktur. Yollar ayrıldığı zaman her kavm-ü kabîle onlardan birini tutar. İşte bu ciheti göz önüne alarak Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ensâr ile beraber olmak istemiştir. Maamâfih vadiden mezhep mânası kastedilmiş de olabilir. Nitekim araplar: «Filân bir vadide, ben bir vadideydim.» derler. İç ve dış çamaşırı tâbirleri Ensâr-ı kirâm'm Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e yakınlığından kinayedir. Bu sözler Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ensâr'm kendisine en yakın insanlar olduklarını anlatmak istemiştir. Hadis-i şerifte zikredilen havuzdan murâd: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'irı mahşer yerindeki havz-u kevseridir. Hadisin son cümlesi ile Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz: «Ölünceye kadar sabredin, öldükten sonra beni havuzumun başında bulacaksınız. Bu suretle sabrınızın mükâfaatını görecek, hem size zulmedenlerden hakkınız alınacak hem de havz-ı kevserden içmek bahtiyarlığına nail olacaksınız. Size orada daha nice i'zâz-u ikramlar yapılcak, sevaplar verilecektir.» demek İstemiştir. 140- (1062) Bize Züheyr b. Harb ile Osman b. Ebî Şey be ve tshâk b, İbrahim rivayet ettiler. İshâk: (Ahbarane), Ötekiler (Hadde-senâî tâbirlerini kullandılar. (Dediler ki): Bize Cerir, Mansûr'dan, o da Ebû Vâil'den, o da Abdullah'dan naklen rivayet etti. Abdullah şöyle demiş: Huneyn harbi koptuğu gün Resûlüllah (Sallaîlakü Aleyhi ve Selîem) ganimet taksimi hususunda bâzı insanları tercih etti. Bu sebeple Akra' b. Hâbis'e yüz deve, Uyeyne'ye de bir o kadar ganimet verdi. Arapların eşrafından bâzı kimselere atıyyeler verdi. (Hâsılı) o gün taksim hususunda onları tercih etti. Bunun üzerine bir adam: — «Vallahi bu taksimde adalet gözetilmedi. Bununla Allah'ın rızâsı istenmedi!* dedi. Ben: — Vallahi (bunu) Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SellemYe haber vereceğim.» dedim. Ve gelerek kendisine onun söylediklerini haber verdim. Derken Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Se/iemj'in (mübarek) yüzü değişti ve kan gibi kırmızı oldu. Sonra şöyle buyurdular: — «Eğer Allah ve Resulü adalet göstermezlerse kim adalet gösterir?» Sonra sözlerine şöyle devam etti: — «Allah, Musa'ya rahmet eylesin. O, bundan da çok eziyet görmüş fakat sabret misti.» Abdullah demiş ki: «Ben, yemin olsun bundan sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e hiç bir söz götürmem, dedim.» 141- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hafs b. Gıyâs, A'meş'den, o da Şakîk'den, o da Abdullah'dan naklen rivayet etti; demiş ki: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Setlem) bir taksim yaptı, bunun üzerine bir adam: — «Bu taksimden asla Allah'ın rızâsı kasdedilmemiştir.» dedi. Ben, hemen Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gelerek bunu gizlice kendisine söyledim. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buna şiddetle gadaplandı, yüzü kıpkırmızı oldu. Hattâ (keski bunu ona söylemeseydim) temennisinde bulundum. Sonra şöyle buyurdular: — «Musa bundan da çok eziyet görmüş fakat sabretmişti.» Bu hadîsi Buhâri «Kitâbû'l - Hums» ve «Kitâbû'l-Megazî»' de tahrîc etmiştir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e adaletsizlik isnâd eden şahsın Beni Amr b. Avf kabilesine mensûb Muattib b. Kuşeyr olduğu rivayet ediliyor. Bu adam münâfıklardanmış. Buharıi’nin bir rivayetinde Ensâr'dan olduğu kaydediliyorsada «Telvih» sahibi: «Bu adamın Ensâr'dan olduğunu söyleyen görmedim.» demiş; «Ensâr» kaydının yalnız Buhâri'nin bir rivayetine münhasır kaldığını söylemiştir. Akra' b. Habis : «Müellefe - kulûb'dandır. Hadis-de ismi geçen Uyeyne ile birlikte Mekke' nin fethi, Huneyn ve Tâif gazalarına iştirak etmiştir. Eşraftan idi. Uyeynetü'bnü Hıns dahî müellefe-i kulûb'dandır. Zehebi (673-748), onun ahmak bir adam olduğunu, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemYin huzuruna izinsiz girerek nezaketsizlikte bulunduğunu fakat Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem}'in onun kabalığına sabrettiğini söylüyor. Bir zamanlar irtidât etmiş, sonra esir alınarak Hz. Ebû Bekir kendisini affetmiştir. Ondan sonra vefatına kadar Müslüman görünmüştür. Sırf: Kırmızı boya, demektir. îbni Düreyd'in beyânına göre kan'a da «sırf» denilir. Kaadı İyâz diyor ki: «Şeriata göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e söven bir kimsenin hükmü küfürdür. Böylesi kat-lolunur.» Hadis-i şerîfde Muattib'in öldürüldüğüne dâir söz yoktur. Mâziri (453-536): «İhtimâl ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onun sözünden nübüvvete sitem mânâsı çıkarmamış; sâdece taksim hususunda kendisini adaletsizliğe nisbet ettiğini anlamıştır. Bir de caiz ki bu adamı cezalandırmaması, söyledikleri sabit olmadığı içindir. Çünkü onun sözlerini Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selletn)'Q yalnız bir kişi nakletmiştir. Bir kişinin şahadeti ile ise kan dökülemez.» demiştir. Fakat Kaadı îyâz bu te'vili bâtıl görmüş -o adamın kalabalık huzurunda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e: — (Adil o! Yâ Muhammedi) ve (Allah'tan kork, Yâ Muhammedi) gibi nezaketsiz hitaplarda bulunması bu te'vîli reddeder.» demiştir. Bundan dolayıdır ki Hz. Ömer ile Hâ1id (Radiyallahü anh) onu öldürmek için Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemj'den izin istemişlerdir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) katline müsâade etmemiş; t Halkın: Muhammed, ashabını öldürüyor! diye konuşmalarından Allah'a sığınırım.» buyurmuştur. Demek oluyor ki Resülüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onun münafık olduğunu fakat kendisine eziyet eden diğer münafıklar gibi onun ezasına da sabretmiştir. 47- Hariciler ve Sıfatlarını Beyan Babı 142- (1063) Bize Muhammed b. Ruh m b. Muhacir rivayet etti. (Dedi ki): Bize Leys, Yahya b. Şaîd'den, o da Ebû'z - Zübeyr'den, o da Câbir b. Abdillâh'dan naklen haber verdi. Câbir şöyle demiş: Resûlül-lah (Salhllakü Aleyhi ve Seîlemje Huneyn'den dönerken Ci'râne'de bir adam geldi. (O anda) Bilâl'ın elbisesi içinde gümüş vardı. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o gümüşten alıp kalka veriyordu. Gelen zât: — «Yâ Muhammed! Adalet göster!» dedi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemh — «Vay canına! Ben, adalet göstermezsem kim gösterir? Adalet gös-termemişsem o hâlde ben haybet ve hüsrana uğramışım demektir.» buyurdular. Bunun üzerine Ömerü'bnu'l - Hattâb (Radiyallahü anh)->

— «Bana müsâade buyur da şu münâfıkı tepeleyivereyim, yâ Re-sûlallah!- dedi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

— «Halkın benim ashabımı öldürdüğümü söylemelerinden Allah'a sığınırım. Şüphesiz ki bu zât ile arkadaşları Kur'ân'ı okurlar (amma .okudukları Kur'ân) gırtlaklarından aşağı geçmez. Onlar ok'un, avı delip geçtiği gibi Kur'ân'dan fırlayıp çıkarlar.» buyurdular.



(...) Bize Muhammedü'bnu'l Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki): 6ize Abdülvahhâb Es - Sekafi rivayet etti. (Dedi ki): Yahya b. Said'i şunu söylerken işittim: Bana, Ebû'z - Zübeyr haber verdi, o da Câbir b. Abdillâh'dan dinlemiş. H.

Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. CDedi ki) -. Bize Zey-dü'bnü Hubâb rivayet etti. (Dedi ki): Bana Kurratü'bnu Hâlid rivayet etti (Dedi ki): Bana Ebû'z' Zübeyr, Câbir b. Abdillâh'dan naklen rivayet etti ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ganimetleri taksim edermiş...

Râvî hadîsi (yukarki minval üzere) rivayet etmiştir.

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbu Fardi'l-Hums»'da muhtasaran tahrîc etmiştir.

Ci'râne'de taksim edilen ganimet mallan Hevâzin kabilesinden alınmıştı. Bunlar 6.000 kadın ve çocuk, sayısız hayvan, 4.000 okiy-ye gümüşten ibaretti. Alman develerin 24.000, koyunların 40.000'den fazla olduğu söylenir.

Vâkıdi (130 - 207), o gün her gaziye dört deve ile kırk koyun verildiğini söyler.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selleın)'e «Adalet göster» diyen zât: Zülhuveysıra' dır. Nitekim rivayetlerin birinde ismi tasrîh olunmuştur.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona:

«Adalet göstermem işsem, o halde ben haybet ve hüsrana uğramışım demektir.» cümlesi ile mukaabele etmiştir. Hadisin ekseri rivayetleri bu şekildedir. Mezkûr cevapta bir mahzur yoktur. Zira şart vuku icâb etmez. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selle-m) adalet göstermeyen insanlardan değildir. Binâenaleyh haybet ve hüsrana uğramaz.

Kaadı îyâz bu cümleyi muhatap sîgasıyla dahi rivayet etmiştir. Bu taktirde mânâ: «Adalet göstermemiş sen o hâlde sen âdil olmayan bir imama tâbi olmakla haybet ve hüsrandasın.» demek olur.

Nevevi bu mânâyı tercih etmiştir.

Zeheb! (673-748), Zülhuveysıra' nm Hâriçi1er'in reisi olduğunu söyler.

Bu hadiste Hz. Ömer'in : «Yâ Resûlallah bana müsâade buyur da şu münafığı tepeleyivereyim!» dediği, başka rivayette ise bu sözü Hâlid ü'bnü Velîd'in söylediği bildiriliyorsa da, iki rivayetin arasında münâfaat yoktur. Çünkü o adamı her ikisinin de öldürmek istemiş olması mümkündür.

«Kur'ân-ı okurlar amma gırtlaklarından aşağı geçmez...» cümlesi hakkında Kaadı îyâz iki te'vil rivayet eder:

1. Te'vîle göre: Bu cümlenin mânâsı: «Kalpleri Kur’ân-ı Kerîm'i anlamaz; okuduklarından istifâdeleri olmaz. Kur'ân-ı sırf okuduklarıyla kalırlar.» demektir.

2. Te'vtle göre: Bu cümle: «Onların hiç bir ibâdeti ve tilâveti kabul olunmaz.» mânâsına gelir.

«Onlar, ok'un avı delip geçtiği gibi Kur'ân'dan fırlayıp çıkarlar.» cümlesi bir rivayette «İslâm'dan», başka bir rivayette «Dinden çıkarlar.» şeklindedir.

Kaadı îyâz1 m beyânına göre bundan murâd: «îslâmi-yetten, ok'un avı delip geçtiği gibi çıkarlar.» demektir.

Avı delip geçen ok'ta avdan hiç bir şey kalmadığı gibi bunlarda da İslâmiyet nâmına bir şey kalmaz.

Hattâbî : «Burada murâd: Tâattır. Yâni onlar Müslümanların imamına itaatten çıkarlar.» diyor.

Bu ve emsali hadîsler dalâlet fırkalarından Hâriciler1 i tekfir edenlerin delilidir.

Mâzirî (453-536) diyor ki: Ulemâ Hâricî1er'i tekfir hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu mes'ele hemen hemen sairlerine nisbetle en müşkil bir mes'eledir. Ebû'l- Meali' nin hâricileri tekfire meyleden Abdülhakk'ı bu mes'ele hakkında söz söylemekten menettiğini gördüm. Buradaki hatânın mevkii itibârı ile pek müşkil olduğundan bahisle onları mâzûr sayıyor; bir kâfiri dîne kabul etmenin ve bir Müslümanı dinden çıkarmanın dînen pek büyük bir mes'ele olduğunu söylüyordu. Bu bâbda Kaadı Ebû Bekir Bâkıllânî' nin sözü de muztaribdir. Usûl-i fıkıh ilminde: (Bâkıllânî bu mes'elenin müşkilât-tan sayıldığına işaret etmiştir. Çünkü bu adamlar sarahaten küfret-memiş ancak küfüre müeddi sözler söylemişlerdir.) denilmesi Bakı11âni1nin bu hususta tereddüdünü gösterir.

Mâziri' sözüne devamla şunları söylüyor: «Ben, sana bu hilafın sırrım ve işkâlin sebebini izah edeyim. Meselâ bir mu'tezilî: (Allah Teâlâ âlimdir. Lâkin ilmi yoktur; diridir ama hayâtı yoktur.) der. Bu söz onu tekfir hususunda insanı iltibasa düşürür. Zîrâ biz dînimizden aldığımız malûmata göre biliyoruz ki (Allah Teâlâ diri ve âlim değildir.) diyen bir kimse bizzârûre kâfir olur. Âlim olan bir kimsenin ilmi olmaması ise imkânsızdır. Bu husus delille sabittir. Şimdi mu'tezilî Allah'ın ilmi yoktur deyince (bu adam Allah'ın âlim olduğunu inkâr etti) diye bilicma' kâfir oldu; ilmin aslını inkâr ettiği için Allah'ın âlim oluşunu itiraf etmesinin bir faydası yoktur mu diyelim; ;yoksa Allah'ın âlim olduğunu İtiraf etti diye ilmini inkârda bulunması küfrüne sebep olmaz hükmünü mü verelim. İşte müşkül olan burasıdır.)

Şâfiîler'le Cumhür-u Ulemâ'ya göre haricîler tekfir edilmezler. Kaderiyye, Mu'tezile v.s. dalâlet fırkalarının hükmü de budur. îmam Şafiî (Rahimehuîlah), «Hattâbîye* den mâada dalâlet fırkalarının şehâdetlerini kabul ederim.» demiştir.

Hattâbiye, Râfızller'in bir koludur. Bunlar kendi mezheplerinden olan bir kimsenin mücerred iddiası ile şahadette bulunurlar. Şehâdetlerinin kabul edilmemesi bid'atlarmdan değil, bu mes'eleden dolayıdır.



143- (1064) Bize Hemmâd b. Seriyy rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebû'l - Ahvas, Saîd b. Mesrûk'dan, o da Abdurrahmân b. Ebî Nu'm" [60] dan, o da Ebû Said-î Hudriden naklen rivayet etti. Ebû Saîd şöyle demiş: Alî (Radiyallahü ank) Yemen'de İken Reslüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) toprağı üzerinde bir altın külçesi gönderdi. Resûlüllah (Sallalhhü Aleyhi ve Sellem) bunu dört kişi (yâni): Akra1 b. Habis El - Fanzalî, Uyeynetü'bnü Bedr El - Fezâri, Âlkametü'bnu Ulâsete'l -Âmiri —ki sonradan Benî Kilâb'dan olmuştur.— ve sonra Benî Neb-hândan olan Zeydü'l - Hayr Et - Tâî arasında taksim etti. Bunun üzerine Kureyşliler kızdılar ve:

— Resûlüllah (Saîlaîlahü Aleyhi ve Sellem) bizi bırakıp.da Necid'in büyüklerine mi veriyor? dediler. Bunun üzerine Resûlüllah (Saîlaîlahü Aleyhi ve Sellem):

— «Ben, bunu ancak onların kalplerini yatıştırmak için yaptım.» buyurdu. Derken gür sakallı, elmacıkları çıkık gözleri çukur, alnı yüksek ve başı tıraşlı bir adam gelerek:

— «Allah'dan kork, yâ Muhammedi» dedi. Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem)--

— «Ben, isyan edersem, Allah'a kim itaat eder? Bana siz emniyet etmezseniz hiç o bana yer yüzünde yaşayan insanlar için emniyet eder mi?» buyurdu.

Sonra o adam dönüp gitti. Cemaattan biri —ki Hâlidü'bnu Velîd olduğu zannedilir.— onu öldürmek için izin istedi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'-

— «Bu adamın sülâlesinden öyle birtakım insanlar gelecek ki, Kur'ön-ı okuyacaklar fakat gırtlaklarını geçmiyecek, Müslümanları öldürecekler ve putlara tapanları bırakacaklar, İslâm'dan ok'un avı delip geçtiği gibi çıkacaklar. Ben, bunlara yetişmiş olsam kendilerini mutlaka Âd kavminin tepelendiği gibi' tepelerdim.» buyurdular.



144- (...) Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdülvâhid, Umâratü'bnü Ka'kaa'dan rivayet etti. (Demiş ki): Bize Abdurrahmân b. Ebİ Nu'm rivayet etti. (Dedi ki): Ebû Saîdi Hudri'yi şunu söylerken dinledim: Alîyyü'bnü Ebî Tâlib, Yemen'den Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeUem)'* tabaklanmış bir meşin torba içinde henüz toprağından tasfiye edilmemiş altın külçesi gönderdi. O da, bunu dört kişi (yâni) Uyeynetü'bnu Hısns Akra' b. Habis, Zeydü'l - Hayl —dördüncüsü de ya Âlkametü'bnu Ulâse yahut Âmiru'bnü Tufeyl olacak— arasında taksim etti. Bunun üzerine Ashabından biri:

— «Biz, bu altına bunlardan daha lâyık idik.» dedi.

Bu söz Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'üı kulağına vardı da:

— «Ben, semâdakller nezdinde emîn olduğum akşam sabah bana semâdan haber geldiği hâlde sîz bana emniyet etmiyor musunuz?» buyurdu. Derken çukur gözlü, çıkık şakaklı, geniş alınlı, gür sakallı, başı tıraşlı ve gömleği yukarıya çekik bir adam kalkarak:

— «Yâ Resûlallah! Allah'tan kork.» dedi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'

«Yazık sana. Ben yeryüzündeki insanların Allah'tan korkmaya en lâyık olan değil iniyim?» buyurdu. Sonra adam dönüp gitti. Arkasından Ha-Udü'bnu Velîd:

«Yâ Resûlallah! Şunun boynunu vuruvereyim mi?- dedi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemh

— «Hayır, belki ileride namaz kılan bir kimse olur. buyurdu. Hâlid:

— «Nice namaz kılan var ki: Kalbinde olmayanı dili ile söylüyor.» dedi. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

— «Ben, ne İnsanların kalplerini açmaya me'mûrum ne de karınlarını yarmaya!» buyurdu. Sonra gitmekte olan o adama bakarak:

— «Muhakkak bu adamın sülâlesinden öyle bir kavim zuhur edecek ki, Allah'ın kitabını kolaycacık okuyacaklar, (fakat) okudukları gırtlaklarını gecmiyecek; dinden ok'un avı delip geçtiği gibi çıkacaklar.» buyurdular.

Râvî: «Zannederim: Ben, onlara yetişsem kendilerini mutlaka Semûd kavminin tepelendiği gibi tepelerdim; buyurdu.» demiş.



145- (...) Bize Osman b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize Cerir, Umaratü'bnü Ka'kaa'dan bu isnâdi rivayette bulundu. (Yalnız o): «Alkametü'bnü Ulâse de...> dedi, Amini'bnü Tufeyl'i zikretmedi. Bir de: «Alnı çıkık.» dedi «Nâsiz» kelimesini söylemedi.

-Şunu da ziyâde etti: «Bunun üzerine Ömeru'bnü'l - Hattâb (Radiyallahü anh), o adama kalkarak:

— «Yâ Resûlallah Şunun boynunu vuruvereyim mi?» dedi. Re-sûlüllah (Saîhllahü Aleyhi ve Sellem)'.

— «Hayır!» cevâbını verdi.

Sonra Ömer gitti, adamı vurmak üzere Allah'ın kılıcı Hâlid ayağa kalktı ve:

— «Yâ Resûlallah şunun boynunu vuruvereyim mi?» dedi. Re-sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (ona da):

— «Hayır cevâbını verdi.» Ve sözlerine şunu ilâve etti:

— «Bu odamın sülâlesinden öyle bir kavim çıkacak ki, o kavim Allah'ın kitabını kolaycacık okuyacakları

Râvî demiş ki: Umara:

— «Zannederim Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

—Ben, onlara yetişmiş olsam, kendilerini mutlaka Semud'un tepelendikleri gibi tepelerdim; buyurdu.» dedi.



146- (...) Bize îbni Ntimeyr rivayet etti. (Dedi ki): Bize îbni Fudayl, Umâratü'bnü Ka'kaa'dan bu isnâdla rivayet etti ve:

«Dört kişi (yâni) Zeydü'l - Hayr, Akra b. Habis, Uyeynetü'bnu Hısn ve Âlkametü'bnü Ulâse yahut Amiru'bnü Tufeyl arasında taksim etti.» dedi, o da Abdülvâhid'in rivayeti gibi «yüksek alınlı.» dedi. Birde: «Bu adamın sülâlesinden bir kavim çıkacak.» dedi; «Ben, onlara yetişsem kendilerini mutlaka Semûd kavminin tepelendiği gibi tepelerdim.» cümlesini zikretmedi.



147- (...) Bize, Muhammedü'bnü'I - Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdülvahhâb rivayet etti. (Dedi ki): Yahya b. Said'i şöyle dreken dinledim: Bana, Muhammed b. İbrahim, Ebû Seleme ile Ata* b. Yesâr'dan naklen haber verdi ki, bu iki zât Ebû Saıd-i Hudrî'ye gelerek Harüriler hakkında suâl sormuşlar:

— «Sen, Resûlüllah (Sdlallahü Aleyhi ve Sellem) bunların lâfını ederken işittin mi?» demişler. Ebû Saîd:

— «Ben, Harûrilerin kim olduklarını bilmiyorum. Lâkin Resûlüllah (Saîlaîlahü Aleyhi ve SeHetnj'iî

— Bu ümmetin İçinde —btı ümmetten dememiş— öyle bir kavim tü-reyecek ki, onların namazlarına bakarak siz kendi namazınızı küçümseye-ceksiniz. Kur'ân'ı okuyacaklar fakat boğazlarını —yahut gırtlaklarını— geç-miyecek. Dinden ok'un avı delip geçtiği gibi çıkacaklar. (Hani) avcı, ok'una ok'un demirine, giriş yerine bakar da acaba ok'a kandan bir şey yapıştı mı? diye nasıl şüphe eder, buyururken işittim.» demiş.

Bu hadisi Buhârİ «Kitâbü'l-Enbiyâ», «Kitâbu't-Tefsir», «Kitâbu't - Tevhîd» ve «Kitâbü'l - Megazî»'de; Ebû Dâvûd «Ki-tâbü's-Sü«ıne»'de: Nesâi «Kitâbu'z-Zekât-tle «KitâbuVTefsîr» de muhtelif râvHerden tahric etmişlerdir.

Resûlüllah (Sallalahü Aleyhi ve Sellem! 'in kendilerine Yemen' den gelen altını taksim ettiği dört zâttan «Zeydü'l - Hayr» bâzı rivayetlerde «Zeydü'l - Hay!» şeklinde zaptedilmiştir. Bunların ikisi de doğrudur. Câhiliyet devrinde Hz. Zeyd'e -Zeydü'l-Hayl» denirmiş, Müslüman olunca Resûlüllah (Salhhhii Aleyhi ve Sellem) kendisine -Zeydü'l - Hayr* unvanını vermiş. Çünkü araplar içersinde ondan çok at'ı olan yokmuş. Hz. Zeyd şâir, hatîb ve cesur bir zât olup. cömertliği ile de meşhûrmuş.

Âlkametü'bnü Uîâse dahi kavminin eşrafından halim selim ve akıllı bir zât imiş. Ancak cömertlikle meşhur değilmiş.

Müs1im'in rivayetlerinde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ye SellemYin bu taksimine Kureyş'in canı sıkıldığı bildirilmişse de» Buhâri'nin rivayetinde Kureyş1i1er'le birlikte Ensâr"in da gücer-dikleri kaydolunmaktadır.

Peygamber [SaUnllahü Aleyhi ve Sellcıu1'*- gelen şahsın Zül-huveysira, olduğunu bundan evvelki rivayetlerde görmüştük. İsminin Nafis yahut Harkûs b. Züheyr- olduğu söylenir.

Bundan sonraki rivayette Resûlüllah(SaUahhii Aleyhi ve Sellemhn «Karo bir adam...» diye bahsettiği şahıs budur. Kendisi Habeş1iyimiş.

Peygamber (Sallallahii Aleyhi ve Sellem)'e nezaketsizlik gösteren bu adamı öldürmek isleyen zâtın Hâlidü'bnu Velid olduğu Müslim ile Buhâri'de şekk ile ifâde edilmişse de diğer sahih rivayetlerde kafi olarak Hz. Ha1id olduğu bildirilmiştir. Hattâ bir rivayette Hz. Ömer'in, diğer rivayette Ömer (Radiyalhhü anh) ile Hz. Hâ1id'in onu vurmak istedikleri bildirilmiştir.

Bu hususta az yukarıda söz geçmişti.

Bu rivayetlerde dinden, ok'un avı delip geçtiği gibi çıkacakları bildirilen kavimden murâd: Hârici1er'in İslâm hükümdarına itaat etmemeleridir. Filhakika Hâricî1er Hz. Ali' ye karşı çıkmışlar, Hz. Ali' nin gönderdiği elçiyi öldürmüşlerdi. Ali (RatHiyallahü anh) öldürdükleri zâtın diyetini istemek üzere kendilerine adam göndermiş fakat Hâriciler:

— «Diyetini nasıl verebiliriz? Onu, biz hep birden öldürdük.» diyerek, diyet vermekten imtina etmişler. Bunun üzerine Hz. Ali onlarla mukaatele ederek ekserisini imha etmiştir. Hâriciler'in 5.000 kişi olduğunu söyleyenler bulunduğu gibi 10.000 kişi olduklarını ileri sürenler de vardır.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeKemj'in müellefe-i kulüb'a tak-sim ettiği malın nereden geldiği ihtilaflıdır. Bâzıları ganimetin beşte birinin beşte biri olduğunu iddia etmiş fakat bu kavil kabul edilmemiştir.

Bir takımları doğrudan doğruya ganimetten verildiğini çünkü ganimetin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e mahsûs olduğunu söylemiş ancak bu kavil de reddedilmiştir. Çünkü ganimetin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e mahsûs olduğunu bildiren âyet neshedilmiştir.

Ebû Ubeyde'ye göre gazilere dağıtılan mallar: Ganimetin beşte birinden idi. Müslümanların hükümdarı ganimetin beşte birini icâbında Müslümanların yararına olmak şartıyla dilediği kimselere verebilir. Yalnız bu hükme varabilmek için Yemen1 den gönderilen altının Huneyn ve Hayber ganimetlerinden , olmadığım hatırlamak gerekir. Çünkü oralardan alman ganimetlerin hepsi daha o zaman taksim edilmiş bitmişti.

Harûriler' den murâd: Hâriciler' dir.

Harûrâ denilen mevkîye yerleştikleri için kendilerine bu isim verilmiştir.

Harûrâ: Irâk'da Kûfe'ye yakın bir köydür. Hâriciler Ehl-i adalet Müslümanlarla harbetmeye bu köyde karar vermişlerdir.

Hadisin bir rivayetinde Besûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hâriciler için:

«Ben, onlara yetişmiş olsam, kendilerini Âd kavminin tepelendiği gibi..» Diğer rivayette: Semûd kavminin tepelendiği gibi tepelerdim.» buyurmuştur. Bundan murâd: Onlardan hiç bir kimse bırakmamak şartıyla cinslerini söndürmektir. Çünkü Ad ve Semûd kavimlerinin tepelenmesi böyle olmuştur.

Hadis-i şerif, Haricîler' le muharebeye teşviki ve onlarla cenk eden Hz. Alî' nin faziletini tezammün etmektedir.

Babımız hadîsinin Kuteybe rivayetinde «Dördüncüsü yâ Alkametü'bnü Ulâse yahut Âmiru'bnü Tufeyi » denilmişse de ulemâ burada zikredilen Âmir lâfzının açık bir hatâ olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Âmir bu hadiseden senelerce evvel vefat etmiştir. Doğrusu şüphe ile değil, cezm sîgasıyla «Dördüncüsü Alkametü'bnü Ulâse» dir.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

«Ben, ne İnsanların kalplerini açmaya me'mûrum ne de karınlarını yarmaya!» cümlesiyle «Biz, zahire göre hükmederiz, bâtını ancak Allah bilir.» kaaidesine işaret etmiştir.



148- (...) Bana Ebû't-Tâhir rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdullah b. Vehb haber verdi (Dedi ki): Bana Yûnus, İbni Şihâb'dan naklen haber verdi. (Demiş ki): Bana Ebû Selemete'bnu Abdirrahmân, Ebû Saîd-i Hudrî'den naklen haber verdi. H.

Bana Harmeletü'bnü Yahya ile Ahmed b. Abdirrahmân El - Fihrî rivayet ettiler. (Dediler ki): Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki): Bana Yûnus, İbni Şihâb'dan naklen haber verdi. (Demiş ki): Bana Ebû Selemete'bnu Abdirrahmân ile Dahhâki Hemdâni haber verdiler ki, Ebû Saîd-İ Hudri şunları söylemiş:

— «Bir defa biz Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve SellcmYin yanında bulunuyorduk. Kendisi bir mal taksim ediyordu. (Derken) Beni Temîm'den biri olan Zülhuveysıra geldi ve:

— -Yâ Resûİallah! Adalet göster; dedi. Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellemh

— Yazık sana! Ben, adalet göstermezse m kim gösterir? Adalet gös-termezsem ben haybet ve hüsrana uğramışım demektir; buyurdular.

Bunun üzerine Ömeru'bnü'l-Hattata (Radiyallahii anh)

— Yâ Resûİallah! Bunun için bana müsâade buyur da boynunu vurayım! dedi. Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem)

— Bırak Sen onu. Çünkü onun öyle birtakım arkadaşları var kî, kıldıkları namazın yanında sizden biriniz kendi namazını küçümser, oruçlarının yanında kendi orucunu küçümser. Bu adamlar Kur'an-t okurlar fakat (okudukları Kur'ân} köprücük kemiklerini geçmez. İslâm'dan, ok'un avı delip geçtiği gibi çıkarlar. (Hani) böyle bir ok'un demirinde nasıl (kan nâmına) bir şey bulunmaz, sonra giriş yerme bakılır yine bir şey bulunmaz, sonra ağaç kısmına bakılır, orada da bir şey bulunmaz: tüy kısmına bakılır, orada da bir şey bulunmaz. (Hâlbuki) ok avın işkembesini ve koni deüp geçmiştir.

Onların alâmeti kara bir adamdır. Bu atfamtn pazılarından biri kadtn memesi yahut sallanan et parçası gibidir. Bunlar insanların tefrikaya düştükleri zaman çıkar; buyurdular.

Ebû SaId demiş ki: «Ben, bunu Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi veSeUemYden işittiğime şahadet ederim. Ve yine şahadet ederim ki Alîyyu'bnu Ebi Talih CRadiyallahü anh'u ben de beraberinde olduğum hâlde (Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve SeUemYin haber verdiği) bu adamlarla harbetti. Bu kara adamın aranmasını emretti. Adam aranıp bulundu ve getirildi. Ona baktım tıpkı Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve '"SetlemyiTi tavsîf buyurduğu sıfatta idi.»

Bu rivayeti Buhâri -Kitâbu'I -Menâkib» 'de tahric etmiştir. Sa'1ebi'nin (?-427) «tefsir»'inde bu rivayet hakkında şu malûmat verilmektedir:

«Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve SelJem), Hevâzih kabilesinden alman ganimetleri taksim ederken yanına Hâriciler' in. reisi Zü1ıuveysıra geldi. Ve ona:

(Adâlet göster.) dedi. Ama bu Zülhuveysıra mescide bevleden Züjhuveysıra seğijdir. Mescide bevteden Zülhuveysırati'l - Yemânî'dir. Gelen Zülhuveysıra ise Temim kabilesine mensûbdur.»

İbni Esîr dahî Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem)e-.

— «Adalet göster.» diyen ZüI huvey sıra'nın fienî Temim' den Sah âbi bir zât olduğunu söyler.

Vâkıdi, onun bir çok meşhur harplere- iştirak ederek yararlıklar gösterdiğini, sonradan HâriciIer'e katıldığını, H z Alî'nin öldürdüğü Zülhuveysıra bu olmadı-ğım kaydetmiştir.

«Bunlar, insanların tefrikaya düştükleri zaman çıkarlar.» cümlesinden murâd; Hz. Ali ile Muâviye İ-RaaiycJhhii mıh) arasındaki tefrikadır.

Bu rivayetlerde Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve'Şellenı}'in mucizeleri dikkati çekmektedir. Zira istikbâle ait bir takım haberler vermiş, bunların hepsi gün gibi meydana çıkmıştır. Mezkûr haberler ümmetinin kendinden sonra payidar olacağını, kuvvet ve şevket kazanacağını; iki fırkaya ayrılacaklarını, bir taifenin' haksız "yere dinde şiddet göstereceklerini, namaz kılmakda, Kür'ân okümaftda mübalâğa yapsalar da İslâmın hukukunu'ifâ etrriiyeCekîerih'i ehl-i" hak Müslümanlarla harbedeceklerini, Müslümanların kendilerini öldüreceklerini, içlerinde siyah renkli bir adam bulunacağın! tezam-mun etmektedir.



149- (1065) Bana Muhammedü'bnü'l - Müsennâ rivayet etti (Dedi ki): Bize İbni Ebî Adiyy. Sülej-man'dan, o da Ebû Nadra'dan, o da Ebû Saîd'den naklen rivayet etti ki. Peygamber {SaîhlUahu Aleyhi vc'Scllem) ümmeti içinden zuhur edip, insanların tefrikaya düştükleri zamanda çıkacak Ve alâmetleri başlarını traş etmek olacak bir kavim zikretmiş; (onlar hakkında) şöyle, buyurmuştur:

«Bunicr holkın en kötüleridir. —Yahut en kötü mahfüknattöndsr..—-Ontcn iki taifenin hakka en yakın olanı öldürecektir.»

Ebû Saîd (Demiş ki:) Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Selîem) onlar için misâl getirdi: —Yahut şu sözü söyledi:—

«Bir adam nasıl avı vurur, —yahut hedefe atar— da ok'un demirine bakar, kan Izf göremez, ağaç kısmına bakar kan izi göremez, yay'a giriş yerine bakar yine bir kan İzi göremezse (bunlar da öyledir.)»

Ebû Saîd: «Onları sizler öldürmüşsün üzdür ey Iraklılar!» demiş.



150- (...) Bize Şeybân b. Ferruh rivayet etti. (Dedi ki): Bize Kaasim yâni tbnü'1-Fadl El-Huddânî [61] rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebû Nadra, Ebû Saîd-i Hudrî'den naklen rivayet etti. Ebû Saîd şöyle demiş: Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem)-

«Müslümanların arasına tefrika girdiği vakit dînden çıkan bir taife zuhur edecek. Onları iki taifeden hakka en yakın olanı öldürecektir.» buyurdular.



151- (...) Bize Ebû'r - Rabî' Ez - Zehrânî İle Kuteybetü'bnu Saîd rivayet ettiler; Kuteybe (Dedi ki:) Bize Ebû Avâne, Katâde'den, o da Ebû Nadra'dan, o da Ebû Saîd-İ Hudrî'den naklen rivayet etti. Şöyle demişi Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'.

«Ümmetim İçinde iki fırka meydana gelecek, bunların arasından biri dinden çıkacak. Bunların katlini hakka en yakın olan fırka üzerine alacaktın buyurdular.



152- (...) Bize, Muhammedü'bnu'l - Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki): Bize AbdüVala rivayet etti. (Dedi ki): Bize Dâvûd, Ebû Nadra1’dan, o da Ebû Saîd-i Hudri'den naklen rivayet etti ki, Resûlüllah

(Sallalîahü Aleyhi ve Seîlem)t

İnsanlar tefrikaya düştüğü zaman dinden çıkan bir tâlf türeye-cek, bunların katlini iki taifeden hakka en yakın olanı üzerine alacaktır.» buyurmuşlar.



153- (...) Bana Ubeydullah El - Kavârîri rivayet etti. (Dedi ki): Bize Mu ha mm e d b. Abdillâh b. Zübeyr rivayet etti. (Dedi ki): Bize Süfyân, Habîb b. Ebî Sâbit'den, o da Dahhâki Mişrakî [62]'den, o da Peygamber (Saüaîlahü Aleyhi ve SellemTden naklen rivayet ettiği bir hadîsde Peygamber (Salîaîlahü Aleyhi ve Seller}*):

«Ümmetin muhtelif fırkalara ayrıldığı bir zamanda bir kavim ortaya çıkacağını, bunların iki taifeden hakka en yakın olanı öldüreceğini beyân etmiştir.»

Nevevi diyor ki: «Bu rivayetler, Hz. Ali' nin haklı, Hz. Muaviye taraftarlarının haksız ve müteevvil olduklarını sarahaten göstermektedir. Yine bu rivayetlerden her iki taifenin de mü'min olduklarına, birbirleriyle harp etmekle dinden çıkmadıklarına, fâsik dahî olmadıklarına sarahaten delil vardır. Bizim mezhebimizle bu bâbda bize muvafakat eden ulemânın mezhepleri budur.»

Kelâm ilminde beyân olunduğu vecîhle Alî Muâviye (Radiyallahü anh) hazerâtınm muharebeleri hakkında ileri geri söz söylememek, kendini hakem mevkiine çıkararak birini haklı diğerini haksız görmemek, her iki sahâbî müctehid oldukları için bu bâbdaki hatâyı ictihâdda hatâ sayarak, her ikisi hakkında da (Radiyallahü anh) demek ehl-i sünnetin şiarıdır.

İmam Gazâlî (450 - 505)'nin rivayetine göre büyüklerden bir zât rüyasında kıyametin koptuğunu görmüş, Alî ile Muâviye hazerâtını getirmişler, dâvaları görüldükten sonra Hz. Alî: «Kabe'nin Rabbine yemin ederim *ki dâva lehime hük-molundu.» diyerek gitmiş; ondan sonra Hz. Muâviye görünmüş, o da: «Kabe' nin Rabbine yemin ederim ki Rabbim beni affetti.- diyormuş.



48- Haricileri Öldürmeye Teşvik Babı


154- (1066) Bize Muhammed b. Abdiîlâh b. Nümeyr ile Abdullah b. Said El - Eşecc hep birden Vekî'den rivayet ettiler. Eşecc (De di ki): Bize Veki' rivayet etti. (Dedi kil: Bize A'meş. Hayseme'den. o da Süveyd b. Gafeie'den naklen rivayet etti. Süveyd şunları söylemiş:

— AH (Dedi ki): Size Resû\ixl\a.h(SallatUhiİ Aleyhi ve Selle.m'fâen bir hadis naklettiğim vakit, yemin, ederim kî semâdan düşscm, benim için onun söylemediği bir şey'i söylemekden daha makbul olur. S?-zinle aramızda cereyan eden bir şey hakkında konuştuğumuz zaman ise (böyle değildir.) Çünkü harp, bir hileden ibarettir. Ben, ResüiüUah {SaUallcıhii Aleyhi ve Sellemı'i şöyle buyururken işittim:

ş dikmek v.s. gibi husûsi işleri mescidde yapmak mekruhtur.

4- Büyüklerin kaçınması lâzım gelen haram şeylerden, küçükleri de sakındırmak gerekir.

5- Çocukları bir şeyden menettikten sonra sebebini de onlara anlatmak gerekir. Taa ki âkil baliğ olmazdan önce o mes'eleyi öğrenmiş olsunlar.

6- Küçüklerin velîleri İcâbında onları muâhaze eder ve şer'an haram olan bir fiili işlemelerine mâni olurlar.

Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve SellemYin sadaka malından alınan bir hurma tanesini Hz. Hasan'm ağzından çıkarması bunun en açık delilidir. Binâenaleyh küçük çocuğunun veya velîsi Dulunduğu matuhun içki içtiğini, domuz eti yediğini yahut başkasının malını aldı£**M gören bir babanın derhâl müdâhale ederek onların bu işine olması vâcibdir.



162- (1070) Bana Hârûn b. Saîd ElEylî rivayet etti. (Dedi ki): Bize İbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki): Bana Amr haber verdi; Ona da Ebû Hüreyre'nin azatlısı Ebû Yûnus, Ebû Hüreyre'den o da Re-sûlüllah (Salhllahü Aleyhi ve ScHcm/den naklen rivayet etmşi ki: şöyle buyurmuşlar:

— «Bazen ben ailem nezdine döner de döşeğimin üzerine düşmüş bir hurma bulurum, sonra onu yemek için yerden alırım, arkasından da sadaka olduğundan korkarak onu elimden atarım.»



163- (...) Bize Muhammed b. Raff rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdürrezzâk b. Hemmâm rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ma'mer, Hem-mâm b. Münebbih'den naklen rivayet etti. Hemmâm: Bize Ebû Hüreyre'nin Resûlüllah Muhammed (Salhllahü Aleyhi ve SeZîemJ'den rivayet ettikleri şunlardır... diyerek bir takım hadîsler zikretmiş ezcümle: Resûlüllah (Salhllahü Aleyhi ve Sellemh

«Vallahi ben bazen ailem nezdine döner de döşeğimin üzerine —yahut evimin İçine— düşmüş bir hurma bulur, yemek için onu yerden alırım. (Amma) sonradan onun sadaka —yahut sadakadan— olmasından korkarak elimden atarım.» buyurdular; demiştir.

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbü'l - Lukata» ve «Kitâbü'l-Büyü»' da; Nesâi «Kitâbü'l - Lükata-'da muhtelif râvîlerden iahrlc etmişlerdir.

El-Muhelleb diyor ki: «Peygamber (Salhlhhü Aleyhi ve buldufeu hurmayı yemekten çekinmesi tenezzüh içindir. Çünkü, olabilir o hurma sadaka malından düşmüştür.

Caiz olan şeyler hakkında başkasının ona uyması vâcib değildir. Memnûiyetine delil bulunmadıkça eşyada asıl olan ibâhadır. Binâenaleyh şüphelerden sakınmak ancak haram mı, helâl mi olduğu bilinmesi müşkil olan ve iki mânâya da ihtimâlli bulunan yerlerdedir. Böyle bir şey'i alan kimseye haram yedi diye hüküm vermek caiz değildir zira helâl olması ihtimâli vardır. Şu kadar var ki biz verâ' ve takva kabilinden hurma mes'elesinde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimize uymayı müstehab addederiz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Vâbisa'ya :

(Hahirlı iş nefsinin yatıştığı; günah ise kalbi gıcıklayan şeydir.) buyurmuştur.»

Ebû Ömer İbni Abdilberr'e göre bir insan kalben şüphe ettiği bir şey'i terketmedikçe takvanın hakikatine vâsıl olamaz.



Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:


1- Ulemâdan bâzılarına göre hadis-i şerif sadakanın —az olsun çok olsun— Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimize haram kılındığına delildir.

2- Müslümanların ancak kıymeti hâiz olan malları haramdır. Bir hurma tanesi yahut bir yudum ekmek veya bir üzüm tanesi gibi âdeten verilmesinde cimrilik gösterilmeyen şeyleri yerden alarak yemek ve kimin olduğunu soruşturup ilân etmeden başkasına yedirmek bütün ulemânın ittifakı ile caizdir. Zira Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz hurma tanesi için:

«Sadakadan olduğundan korkmasam onu yertiim.» buyurmuştur. Bu gibi şeylerin hükmü lokata yâni bulunan malların hükmüne girmez.

3- Hattabi diyor ki: «Hadis-i şerif böyle kıymetsiz şeylerin tesadduku vâcib olmadığına delildir. Çünkü bulanın mutlaka tesadduku gerekseydi Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz: (Onu yerdim.) buyurmazdı.»



164- (1071) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki): Bize VekT Süfyân'dan, o da Mansûr'dan, o da Talhatü'bnü Musarrif'den o da Enes b. Mâlik'den naklen haber verdi ki, Peygamber (SallaJlahü Aleyhi ve Sellem) bir hurma tanesi bulmuş da:

«Bu hurma sadakadan olmasa onu yerdim.» buyurmuşlar.



165- (...) Bize Ebû Küreyb rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebû Üsâ-me, Zâide'den, o da Mansûr'dan, o da Tâlhatü'bnü Musarrif'den naklen rivayet etti. (Şöyle demiş): Bize Enes b. Mâlik rivayet etti ki Re-sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeJlem) yolda bir hurma tanesine rastlamış da:

«Bu hurma sadakadan olmasaydı onu yerdrm.» buyurmuşlar.



166- (...) Bize Muhammedü'bnu'l-Müsennâ ile İbnî Beşşâr rivayet ettiler. (Dediler ki): Bize Muâz b. Hişâm rivayet etti. (Dedi ki): Bana babam, Katâde'den, o da Enes'den naklen rivayet etti ki, Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem} bir hurma tanesi bulmuş da:

«Bu hurma sadakadan olmasaydı onu yerdim.» buyurmuşlar.

Bu rivayetler dahi aynen yukarkilerinin ifâde ettikleri mânâ ve hükmü ifâde etmektedirler.



51- Al-i Resülüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)i Sadaka Me'müru Olarak Çalıştırmama Babı


167- (1072) Bana Abdullah b. Muhammed b. Esma' Ed - Dubai rivayet etti. (Dedi ki): Bize Cüveyriye, Mâlik'den, o da Zühri'den naklen rivayet etti; Zührî'ye de Abdullah b. Abdullah b. Nevfel b. Haris b. Abdilmuttalib rivayet etmiş, ona da Abdülmuttalib b. Rabîate'bni Haris rivayet eylemiş; demiş ki: Rabîatü'bnu Haris ile Abbâs b. Abdilmuttalib bir yere gelerek:

— «Vallahi şu iki oğlanı —bunu ben ile Fadl b. Abbâs için söylediler.— Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Se/lem)'e göndersek de, onunla konuşsalar. Kendilerini bu sadakalar üzerine me'mûr tâyin etse onlar da başka me'mûrların gördükleri vazifeyi eda etse ve onların aldığı maaştan bunlar da alsa (çok iyi olur.)» dediler.

Onlar, bu sözleri konuşurken Alîyyu'bnü Ebî Tâlib geldi ve yanlarında durdu. Mes'eleyi ona da söylediler, Alîyyu'bnü Ebî Tâlib:

— -Vazgeçin! Vallahi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunu yapmaz.» dedi. Rabîatü'bnü Haris hemen itiraz ederek:

— -Vallahi sen, bunu ancak bize hasedinden dolayı yapıyorsun.

Vallahi Resûiüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem)'in dâmâdhğına nail oldun da biz yine sana hased etmedik.» dedi. Alî:

— «(Pek Ala) onlan gönderin!» dedi.

Gönderilen gençler gittiler, Alî de biraz uzandı. Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) öğleyi kılınca ondan önce odasına giderek orada bekledik; Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) geldi ve bizim kulaklarımızı çektikten sonra:

— «Gönlünüzde olanları çıkarın bakalım;» buyurdu. Sonra içeri girdi, biz de yanma girdik. O gün kendisi Zeyneb binti Cahş'ın yanında bulunuyordu. Biz sözü birbirimize havale ettik sonra birimiz konuştu; dedi ki:

— «Ya Resûlallah! Sen insanların en iyisi ve en yardım severisin. Biz artık buluğ çağına ermiş bulunuyoruz. Şu sadaka işlerinin, bâzısına bizi me'mûr tâyin etmen için geldik. (Edersen) biz de sair me'm urlar gibi vazifemizi ifâ eder, onlar gibi maaş alırız.»

Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) uzun bir sükûta daldı hattâ kendisiyle konuşmak istedik. Zeyneb bize perdenin arkasından:

— «Ona söz etmeyin.» diye işaret etmeye başladı. Sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdular:

— «Şüphesiz ki sadaka Âl-i Muhammed'e lâyık değildir. O, ancak insanların kirleridir. Siz, bana Mahmîye ile Nevfel b. Haris b. Abdilmuttalib'i çağırın!»

Mahmîye ganimetlerin beşte biri üzerine me'mûrdu. Bunlar (çağrılıp) geldiler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mahmî-ye'ye:

— «Bu gence kızını ver!» diyerek Fadl b. Abbâs'ı gösterdi. Mahmîye de kızını ona nikahladı. Nevfel b, Hâris'e dahî:

— «Şu gence kızını ver.» buyurarak bana işaret etti; o da kızını bana nikahladı. Mahmîye'ye:

— «Her iki kıza ganimetlerin beşte birinden şu kadar ve şu kadar meri ir ver.» buyurdular.

Zührî: «Abdullah, bana mehîrin miktarını söylemedi.» demiştir.



168- (...) Bize Hârün b. Ma'rûf rivayet etti. (Dedi ki): Bize İbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki): Bana Yûnus b. Yezîd, tbni Şihâb'dan, o da Abdullah b. Haris b. NevfeM Hâşimi'den naklen haber verdi, ona da Abdülmuttalib b. Rabîate'bni Haris b. Abdilmuttalib haber vermiş ki, babası RabîatübnuHaris b. Abdilmuttalib ile Abbâs b. Abdilmuttalib, Abdülmuttalib b. Rabîa ile Fadl b. Abbâs'a-

— «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)^ gidin...» demişler. Râvî hadîsi Mâlik'in hadisi gibi rivayet etmiş, (yalnız) bu hadîsde: -Alî cübbesini yaydı, sonra üzerine yaslandı da şunu söyledi:

— Ben Arslan Ebü Hasen'im! Vallahi oğullarınız Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SellemYe gönderdiğiniz mes'elenin cevâbını getirmedikçe yerimden ayrılmam, dedi.» ifâdesini söyledi.

Yine bu hadîste şunları söyledi:

-Sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

— Şüphesiz kî bu sadakalar ancak insanların kirleridir. Bunlar ne Muhammed'e helâl olur, ne de Âl-i Muhammed'e; buyurdular.»

Şunu da söyledi:

— -Sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

— Bana Mahmîyetü'bnü Cez't çağırın!» buyurdular. Mahmîye, Beni Esed kabilesinden bir zât idi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu ganimetlerin beşte biri üzerine me'mûr tâyin etmişti.» cümlesi bir çok esâs nüshalarda bu şekilde rivayet olunmuştur.

Heravİ, Mâzirî ve diğer bir çok hadîs imamları da onu bu şekilde zaptetmişlerdir. Mânâsı: »Kalplerinizde topladığınızı meydana çıkarın.» demektir.

Bâzı nüshalarda bu cümle şeklinde zaptolunmuştur. Buna göre mânâ: «İçinizde gizlediğiniz sırları meydana çıkarın» demek olur.

Kaadi İyâz mezkûr cümlenin iki rivayeti daha bulunduğunu söylemiştir. Bunlardan biri diğeri

rivayetine göre mânâ: «Bana arzetmek istediğiniz şey'i meydana çıkarın.»;

rivayetine göre «Bana ifâde etmek istediğiniz sözü meydana çıkarın.» demek olur.

Kaadı İyâz, bu rivayetlerin içinde ekseri üstatlarından ikincisi tercih edildiğini, ilk rivayetin ihtimâlden uzak görüldüğünü söylemişse de, Nevevî (631 -676) bu söze karşı: «Memleketimizdeki nüshaların ekserisinde rivayet böyledir, sahih olan da budur. (El-Metali') sahibi dahi bu rivayeti tercih etmiş ve: (En doğrusu rivayetidir» demiştir, şeklînde mütâlâa beyân etmiştir.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve ScllcvıYin: «ÂH Muhammed'e lâyık değildir.» ifâdesi üzerine Nevevi şunları söylemiştir: «Bu cümle gerek çalışmak gerekse fakr-u zaruret vs. gibi sebeplerden biriyle olsun Al-i Resûlüllah(Sallallahii Aleyhi ve Sellemfe sadaka almanın haram olduğuna delildir. Ulemâmızca sahih olan vecih budur. Ulemâmızdan bâzıları Benî Hâşim iîe Beni Mutta1ib'in sadaka me'mûrluğu yaparak ücret almasını tecviz etmiş ve bunun bir icâre olduğunu söylemişse de, bu söz zayıf yahut bâtıldır. Hadis-i şerif onu sarahaten reddetmektedir.»

Bu bâbdaki,tafsilâtı az yukarıda görmüştük.

«Sadaka ancak insanların kirleridir.* cümlesi Benî Hâşim ile Benî Muttalib'e sadaka almanın niçin haram kılındığının illetini beyân etmektedir. Yânı sadaka almak kendilerini kirlerden tenzih ve ikram için haram kılınmıştır. Sadakanın «kir» diye tavsif buyurulması Müslümanların mallarını ve nefislerini temizlediği içindir. Nitekim Teâlâ Hazretleri dahî:

«Onların mallarından kendilerini temiz pâk etmek için sadaka al.» buyurmuştur. Binâenaleyh sadaka kir ve paslan yıkayıp gideren çamaşır suyu gibidir.

«Her iki kıza ganimetlerin beşte birinden şu kadar ve şu kadar mehır var.» cümlesi ile ganimetlerin beşte birinden akrabaya ayrılan pay kastedilmiş olabilir. Çünkü Mahmîye ile Ne v fer (Raâiyallahü anh) akrabadan idiler. Resûlüllah {Sallallahü Aleyhi ve SellcmYin payı murâd edilmiş olması da muhtemeldir.

Karm : Ulu ve efendi; mânâsına gelir. Esâs itibariyle -devenin aygırı» demektir. Lisânımızda bu mânâ «arslan» kelimesiyle ifâde olunduğu için biz de tercümede bu kelimeyi kullandık. Kelimenin en doğru şekli bu olmakla beraber bâzı rivayetlerde «kavm» şeklinde zaptolunmuştur.

Havr: Cevap, demektir. Nitekim Herevi (355-434) de «Tefsir»'inde onun bu mânâya geldiğini söylemiş, maamâfih haybet mânâsına gelebileceğine de işaret etmiştir. Zira «havr»'in aslı :Noksanla dönmekdir.

Kaadı îyâz bu mânânın hadîse daha muvafık olduğunu söylemiştir.



52- Hediyeyi Veren, Ona Sadaka Yoluyla Malik Olsa Bile Peygambar (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ve Beni Haşim İle Beni Muttalib'in Hediye Almalarının Mubah; Sadaka Verilen Kimsenin Alması ile Sadaka Vasfı Kalmayıp, Kendilerine Sadaka Almak Haram Kılınan Herkese Helal Olduğunu Beyan Babı


169- (1073) Bize Kuteybetü'bnu Saîd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Leys rivayet etti. H.

Bize Muhammed b. Rumh da rivayet etti. (Dedi ki): Bize Leys, îbni Şihâb'dan naklen haber verdi ki, Ubeyd b. Sebbâk [66] şöyle de-mış: Bana Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Se/Zetw)'in zevcesi Güveyri-ye haber verdi ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onun yanına girerek:

— «Yiyecek bir şey var mı?» diye sormuş; Cüveyriye:

— «Hayır vallahi yâ ResûlaÜah! Yanımızda azatlı cariyemin sadakadan verdiği bir koyun kemiğinden başka hiç bir yiyecek yok.» demiş. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selletn)-— «Getir! O, yerini buldu.» buyurmuşlar.



(...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Amru'n - Nâkıd ve tshâk b. îbrâhîm toptan ibni Uyeyne'den, o da Zührî'den naklen bu isnâdla bu hadîsin mislini rivayet ettiler.

Resûlüllah {Sallallahü Aleyhi ve Sellemh «O, yerini buldu.» buyurmakla «Ondan sadaka hükmü gitti ve bizel helâl oldu.» demek istemiştir. Hadis-i şerîf:

«Kurban etini veya sair sadakalardan birini kabul eden fakır, onu satabilir, hattâ sadakayı veren kimsenin bile alması cârzdir.» diyenlerin delilidir.

Mâ1iki1er'den bâzıları: «Kurban etini alan kimsenin, onu satması caiz değildir.» demişlerdir.

Hadîs-i şerif, bir illetten dolayı haram kılman bir şey'in, o illet ortadan kalkınca tekrar helâl olacağına delildir. Bu kaaide mecellede: «Mâni zail oldukta, memnu avdet eder.» şeklinde hulâsa edilmiştir.

Buna usûl-i fıkıh ilminde «in'ikas-i İllet» denilir. Yâni illetin şartı, aksine dönmektir. İllet kalkınca hüküm de kalkar. Zîrâ böyle olmasa illet illet olamaz.

İn'ikâs: Nefî ve illet taraflarında telâzüm hâsıl olmaktır. Delil böyle değildir. Onda, inikas şart kılınmaz. Çünkü delilin bulunmaması medlulün de bulunmamasını istilzam etmez.

Yine bu hadis âzath köle ve cariyelere sadakanın helâl olduğuna delildir. Çünkü Hz. Cüveyriye, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve $ellem)'in âzath cariyelerinden idi.



170- (1074) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Ebû Küreyb rivayet ettiler. (Dediler ki): Bize Veki' rivayet etti. H.

Bize Muhammedü'bnu'l - Müsennâ ile İbni Beşşâr da rivayet ettiler. (Dediler ki): Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. Vekî' ile Mu-hammed ikisi birden Şu'be'den, o da Katâde'den, o da Enes'den naklen rivayet etmişlerdir. H.

Bize Ubeydullah b. Muâz dahî rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki): Bize babam rivayet etti. (Dedi ki): Bize Şu'be, Katâde'den rivayet etti; o da Enes b. Mâlik'i şöyle derken işitmiş: Berîre kendisine sadaka olarak verilen bir eti Peygamber (SaUalhhü Aleyhi ve ScUcm)'* hediye etti. Resûlüllah (Sallallnhii Aleyhi ve Scllenı)-.

— «Bu et Berîre'ye sadaka, bize de hediyedir.» buyurdular.



171- (1075) Bize Ubeydullah b. Muâz rivayet etti. (Dedi ki)-Bize babanı rivayet etti. (Dedi kil. Bize Şu"be rivayet etti. H.

Bize Muhammedü'bnu'I - Müsennâ ile İbnî Beşşâr rivayet ettiler. Lâfız İbnü'l-Müsennâ'nındır. (Dediler ki): Bibe Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki i. Bize Şu'be, Hakem'den, o da İbrahim'den, o da Esved'den. o da Aişe'den naklen rivayet etti. (Şöyle demiş); Peygamber SitllıiLhu .\;c,hi u- SıUem'e sığır eti getirdiler ve: Bu et Berire'ye tesadduk olundu; dediler; Resûlüllah StrfLılhıiui Aleyhi ve baleni

— «O, Berire'ye sadaka, bize de hediyedir,» buyurdular.



172- (...) Bize Züheyr b. Harb ile Ebû Küreyb rivayet ettiler. (Dedık:-r kı): Bize Ebû Muâviye rivayet etti. (Dedi kıl Bize Hişâm b. Urve. Abdurrahmûn b Kaasim den. o da babasından, o da Âişe i}',Li.hui!Lıhu []ii';,i"dan naklen rivâ\e* etti. Âişe şöyle demiş: Berire hakkında üç hüküm sâhit olmuşu. Halk ona sadaka veriyor, o da (bunu) bize hediye ediyordu. Ben, bunu Peygamber (Sdlalakü Aleyhi ve Se//ew)'e andım da:

— «O, Berire'ye sadaka; sizin için de hediyedir. Binâenaleyh siz onu yiyîn.» buyurdular.



173- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hüseyin b. Aliy, Zâide'den, o da Simâk'den, o da Abdurrahmân b. Kaasim'den, o da babasından, o da Âişe'den naklen rivayet etti. H.

Bize Muhammedü'bnü'l - Müsennâ dahî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki); Bize Şu'be rivayet etti. (Dedi ki): Ben, Abdurrahmân b. Kaasim'den dinledim; (Dedi ki): Kaa-sim'i, Âişe'den, o da Peygamber (SaUaUahü Aleyhi ve SeHemYden naklen bu hadisin mislini rivayet ederken işittim.



(...) Bana Ebû't-Tâhir rivâye etti. (Dedi ki): Bize İbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki): Bana Mâlik b. Enes, Babia'dan, o da Kaasim'den, o da Âişe'den, o da Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve SellemYden naklen bu hadisin mislim haber verdi. Bu kadar var ki o: «Bu et bize Beri re' den hediyedir.» (buyurduğunu) söyledi.



174- (1076) Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki): Bize İsmail b. îbrâhîm, Hâlid'den, o da Hafsa'dan, o da Ümmi Atıyye'den naklen rivayet eyledi. (Şöyle demiş): Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana sadaka malından bir koyun gönderdi. Ben de onun parçasını Âişe'ye yolladım. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sehjm) Âişe'nin yanma gelince:

«Yanınızda (yiyecek) bir şey var mı?» diye sormuş, o da:

— Hayır, yalnız Nüseybe, kendisine gönderdiğiniz koyundan bize bir parça göndermiş; demiş. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«O, yerini buldu.» buyurmuşlar.

Enes hadisini Buhâri «Zekât» ve «Zühd» bahislerinde; Ebû Dâvûd «Zekât» bahsinde; Nesâi «Umrâ» bahsinde muhtelif râvîlerden tahric etmişlerdir.

Ümmü Atıyye hadisini Buhâri «Zekât» bahsinin bir-iki yerinde ve «Kitâbü'l-Hibe»'de rivayet etmiştir.

-O, Berîre'ye sadaka, bize de hediyedir...» cümlesinde cârüe mecrûrun müptedâ üzerine geçirilmesi, ihtisas ifâde etmek içindir. Cümle: «Bu et ancak ona sadakadır; bize değil.» kuvvetin dedir. Zîrâ sadaka olarak verilen et, H z. Berire'nin milki olunca ondan sadaka vasfı zail olmuştur. Berire , onu Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)e hediye olarak vermiştir. Tahrîm mes'elesi etin aynına taallûk etmez.

«O' yerini buldu.» cümlesinden murâd: Helâl olan yere ulaştı.» demektir/

Hadîsin bir rivayetinde Hz. Âişe (Radiyallahü avhâh «Berîre hakkında üç hüküm sabit olmuştu...» demiş, bunlardan yalnız verilen etin ona sadaka olduğunu söylemiştir.

ikinci hüküm «velâ» [67]'nm âzad eden kimseye âit olması, üçüncüsü de kendisi bir köle ile evliyken âzad edildiği için nikâhın feshi muhayyer bırakılmasıdır.

Rivayetlerin umûmundan anlaşılıyor ki fakir, sadakayı almakla o maldan sadaka vasfı ve hükmü kalkar. Artık onu satm almak caiz olduğu gibi Hâşimi1er'in yemesi de mubahtır.



Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:


1- Tahâvi'ye göre Hâşimi'nin zekât me'mûru olması ve maaş alması bu rivayetlere istinaden caizdir.

Tahâvî diyor ki: «İmam Ebû Yûsuf, Hâşimi1erin zekât me'mûriyetinden maaş almalarını mekruh görüyor; (çünkü sadaka Allah Teâlâ'mn beyân ettiği sınıflardan başkasına verilmiş oluyor,. hattâ sadakayı veren me'mûriyeti vasıtasıyla onun bir kısmını almış olnuyor. Bu, ona helâl değildir.) diyordu. Ebû Yûsuf un delili Ebû Râfi' hadîsidir. Diğerleri ona muhalefet etmiş: (Sadakadan Hâşimiye maaş vermekte beis yoktur. Çünkü bu, onun ameli karşılığıdır. Ameline mukaabil maaş almak zenginlere de helâldir. Onlara helâl olunca Hâşimi1er'e de haram olmaması îcâb eder.

Berîre'ye sadaka olarak verilen eti yemek Resûlüüah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) Hazretlerine caiz olunca Hâşimî-1er'in de sadaka malından maaş almaları caizdir. Bizce kıyâs budur. Ve bu kıyâs Ebû Yûsuf un kavlinden daha sahihtir.»

Tahâv nin «diğerleri» tâbirinden muradı: İmam Mâ1ik bir kavline göre İmam Şafiî, bir rivayette İmam Ahmed b. Hanbel ve Hânefiiler' den "îmam Muhammed' dir. Onlar « HâşimiIer'in zekât me' muru olarak zekât malından maaş almalarında beis yoktur. Çünkü aldıkları maaş vazifeleri mukaabilidir.» demişlerdir.

Fakat bu kavil şâyân-ı itiraz görülmüştür. Çünkü Hâşimî-ler'e sadaka almak ancak neseplerinin şerefine halel gelmemek için haram kılınmıştır. Sadaka insanların kiri mesabesindedir. Sadakayı ne suretle alırsa alsınlar bu mânâ dâima mecvûttur.

2- Sadaka hediyeye tahvil edilebilir.

3- Malûm illetlerden dolayı haram kılınan şeyler, o illetler ortadan kalkınca helâl olurlar. Eşyanın haram kılınması zâtlarına nis-betle değildir.



53- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Hediyeyi Kabul, Sadakayı Reddetmesi Babı


175- (1077) Bize Abdurrahmân b. Sellam El-Cumahî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Rabi' yâni îbni Müslim, Muhammed yâni İbni Zi-yâd'dan, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti ki, Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem)'* bir yiyecek getirildiği vakit onu sorar; (hediye'dir) denilirse ondan yer, (sadakadır) denilirse yemezmiş.

Bu hadîsi Buharı «Hibe» bahsinde biraz lâfız farkıyla tah-ric etmiştir.

İbni Battal diyor ki: «Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellemyin sadakadan yememesi, sadaka insanların kirleri mesabesinde olduğu içindir.

Bir de sadaka almak alçak bir mertebedir. Bundan dolayıdır ki, Resûlüllah (SaUaîİahii Aleyhi re Sellem)

(Yüksek el, alçak elden hayırlıdır) buyurmuşlar.

Zâten sadaka zenginlere de helâl değildir...»

Hadis'in ahkâmı yukarki rivayetlerde görülmüştür.



54- Sadaka Verene Dua Babı


176- (1078) Bize Yahya b. Yahya ile Ebü Bekir b. Ebi Şeybe, Amru'n - Nâkıd ve îshâk b. İbrahim rivayet ettiler. Yahya (Dedi ki): Bize Veki\ Şû'be'den, o da Amr b. Mürra'dan naklen haber verdi. (Demiş ki): Ben, Abdullah b. Ebi Evfâ'dan dinledim. H.

Bize Ubcydullah b. Muâz da rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki): Bize, babam Şû'be'den, o da Amr yâni İbni Mürra'dan naklen rivayet etti. (Demiş ki): Bize Abdullah b. Ebi Evfâ rivayet etti; (Dedi ki): Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve SellemYe bir kavim zekâtlarını getirdikleri vakit:

— «Yö Rabbî! Bunlara salât eyle.» diye dua ederdi. (Bir defa) ona babam Ebû Evfâ da zekâtım getirdi, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

— «Yâ Rabbî! Âl-i Ebî Evfâ'ya salât eyle.» diye duâ buyurdular.



(...) Bize, bu hadîsi îbni Nümeyr dahi rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdullah b. İdris, Şu'be'den bu isnâdla rivayette bulundu. Şu kadar var ki o (yalnız):

«Onlara salât eyle.» Dedi.

Bu hadisi Buhârî Zekât», «Megazî» ve «Deavâd» bahisle rinde; Ebû Dâvûd, Nesâi ve İbni Mâce «Zekât» bahsinde muhtelif râvilerden tahric etmişlerdir.

Hadisteki salâtdan murâd: A11ah'm rahmet ve mağfiretidir.

«Âl'» kelimesinden maksad: Zekât veren kimsenin zürriyeti değil, bizzat kendisidir. Zîrâ bu kelimenin zât mânâsına kullanıldığını evvelce görmüştür. Nitekim Resülüllah (Saüalîahü Aleyhi ve Sellent) Hz. Ebû Mûsâ El-Eş'arî hakkında:

«Gerçekten buna Âl-i Davud'un borazanlarından bir borazan verilmiştir.» buyurmuş, buradaki Âl-i Dâvûd' dan bizzat Hz. Dâvûd (Aleyhisselâmyı kastetmiştir. Bu kelime ekseriyetle şeref ve itibâr sahibi kimselere izafe edilir. Mes'elâ Âl-i Ebi Bekir ve Âl-i Ömer (Radiyallahü anhümâ) denilir.

Gerçi Kur'ân-ı Kerîm'de Fir'avun hakkında da kullanılmışsa da bu mecazdır.

Peygamberlerden başkasına, salât okumak Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellcvı) Efendimizin hasâisindandır, o dilediğine salât okuyabilir. Başkaları ona kıyâs edilemez. Onun için mânâ sahih olmakla beraber bizim Hz. Ebü Bekir hakkında (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) dememiz doğru değildir.

Onun hakkında Ebû Bekir (Radiyallahü anh) demek îcâb eder. Nitekim Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz hakîkatta aziz ve celîl olduğu hâlde, biz ona «Muhammed Azze ve Celi e- diyemeyiz. Çünkü bu tâbir yalnız Allah Teâlâ'ya mahsûstur.

Kaadı îyâz diyor ki: «Peygamberlerden başkasına salât eylemeyi caiz görenler bu hadîsle ihticâc ederler. Fakat bunu caiz görmeyen îmam Mâlik, Süfyân b. Uyey.ne, Esferâîni ve Selef den bri cemâat hadîsin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hakkında vârid olduğunu, başkalarına şu-mûlü bulunmadığını söylemişler: (Bizim sözümüz ise bizim salatanız hakkındadır.) demişlerdir.»

İmam Nevevî (631 - 676) bu bâbda şunları söylemiştir: «Bu duada Allah Teâlâ'mn (Onlara salât eyle) emrine imtisal vardır. Mezhebimizin meşhur olan kavli ile bütün ulemânın mezheplerine göre zekât veren kimseye dua etmek vâcib değil, sünnet ve müstehab-dır. Zahirîler vâcib olduğuna kaaildirler. Mezhebimizin bâzı ulemâsı dahî onlarla beraberdir. Bunların delili: Âyetdeki (salât eyle) emridir. Cumhûr-u ulemâ : Bu emir bizim hakkımızda nedip ifâde eder. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Hz. Muâz'la başkalarını zekât toplamak için Yemen’e göndermiş fakat zekât verenlere dua etmelerini kendilerine emir buyurmamıştır; derler.

Gerçi Zahirîler buna itirazla: Muâz ve arkadaşları duanın vâcib olduöunu âyet-i kerîmeden bilirlerdi; demişlerse de cumhûr-u ulemâ buna da cevap vermiş ve: Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i duası sekînet ifâde eder, başkalarının duası böyle değildir; demişlerdir.

îmam Şafiî zekât veren kimseye: (Verdiğin zekât hakkında Allah sana ecir ihsan eylesin; onu senin hakkında temiz pak eden su yapsın. Kalan malına da bereket versin.) diye duâ etmenin müstehab olduğunu söylemiştir. Zekât me'mûrunun: (Yâ Rabbî filâna salât eyle.) şeklinde duâ etmesini ulemâmızın ekserisi kerih görmüşlerdir.

îbni Abbâs (Radiyallahii anh) ile İmam Mâlik, Süfyân b. Uyeyne ve Selef ten bir cemâatin mezhepleri de budur. Ulemâdan bir cemâat bu hadisle istidlal ederek zekât me'mûrunun (Yâ Rabbî filâna salât eyle.) diye duâ etmesini ke-râhetsiz olarak caiz görmüşlerdir.

Ulemâmız Peygamberlerden başkasına müstakillen salât edile-miyeceğini söylemişlerdir. Çünkü Selef-i Sâlihin'in lisânında (salât) kelimesi yalnız Peygamberlere mahsûstur...»

Nevevî, Hanefiîler'in kavlini sarahaten zikretmemişse de, Hanefii1er'le İmam Mâ1ik'e göre dahî Peygamberlerden başkasına müstakillen Salât okunamaz. Ancak Peygamberlere salât okunurken onlar da tebean zikredilriler.

Peygamberlerden başkasına müstakillen salât getirmenin mekruh mu, haram mı yahut mücerred edebe riâyet mi olduğu hususunda Şafiller' den üç kavil rivayet edilmiştir. Meşhur kavle göre kerâhet-i tenzihiye ile mekruhtur. Çünkü Peygamber olmıyan bir zâta salât-u selâmda bulunmak bid'atçıların şiarıdır. Ehl-i sünnete onların şiarını benimsemek yasak edilmiştir.

Peygamberlere salât-u selâm getirirken onlara tebean zevcelerine, zürriyetlerine ve kendilerine tâbi olan ümmetlerine de salât-u selâmda bulunmak ulemânın ittifakı ile caizdir. Çünkü Se1efin ulemâsı bundan men olunmamışlardır. Bil'akis teşehhüd vesâir yerlerde ümmet bununla me'mûrdur. Şâfii1er'den İmâ-mü'1-Haremeyn (419-478) salâvât hakkında şunları söylemiştir: «Peygamberlerden başkasına münferiden salâvât getirilemez. Gâib de ayni hükümdedir. Onun hakkında da (filân Aleyhisse-lâtn) denilemez. Fakat ölü olsun diri olsun muhataba selâm vermek sünnettir. Ona (Esselâmünaleyküm) veya (Esselâmü alcyke) yahut (Selâmünaleyküm) demek sünnettir.»



55- Haram Bir Şey İstemedikçe, Zekat Me'Mürunu Hoşnud Etme Babı


177- (989) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hu-şeym haber verdi. H.

Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hafs b. Gıyâs ile Ebû Hâlid-i Ahmar rivayet ettiler. H.

Bize Muhammedü'bnü'l - dahî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdül-vahhâb ile îbni Ebi Adiyy ve AbdülVlâ hep birden Dâvûd'dan rivayet ettiler. H.

Bana Züheyr b. Harb da rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki): Bize İsmail b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki): Bize Dâvûd, Şa'bî'den, o da Cerir b. Abdillâh'dan naklen haber verdi. Cerîr (Şöyle demiş): Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemh

— «Sadaka me'mûru size geldiği vakit sizden razı olarak ayrılmalıdır.» buyurdular .

Bu hadisden murâd: Me'mûrlara nezâket, ülül'emir'e itaat Müs-lümanlann birliğini te'mîne gayret ve ara bulmak gibi şeyleri tavsiyedir. Fakat bütün bunlar me'mûrlarm cebren ve zûlmen bir şey'i almaya kalkışmaması şartıyla mukayyeddir. Zulmederlerse kendilerine muvafakat ve tâat icâb etmez. Çünkü Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Buharı' nin rivayet ettiği Enes hadîsinde:

«Sadaka kimden usûlü vecîhle istenirse, onu hemen versin, fazla istenirse vermesin.» buyurmuştur.

Nevevi’nin beyânına göre istenilen fazlanın verilip verilemeyeceği hususunda Şâfiîyye ulemâsı ihtilâf etmişlerdir. Ekserisi ziyâdenin verilmiyeceğini; yalnız farz olan miktarla iktifa olunacağını söylemiş; bâzıları ziyâde isteyen me'mûra farz olan miktarın bile verilemiyeceğine kaail olmuşlardır. Çünkü fazla isteyen me'mûr fâsiklık etmiş olacağından vazifesinden azledilmiş sayılır. Onun kendisine hiç bir şey verilmez.






--------------------------------------------------------------------------------

[1] Sûre-i Meâric âyet 25

[2] Medînelidir. Sahîheyn râvîlerindendir

[3] Müd: Örfî Ölçüye göre sekizyüzotuziki gramlık bir ölçektir. Sa'ın Örfî tutan da 3.333 kg.dır.

[4] Mükâteb: Bedel-İ kitabete kesilmiş, yâni kendisine sahibi tarafından: «Şu kadar para getirirsen hürsün.» denilmiş köledir. Bu gibi köleler hürriyete yaklaşmış demektirler.

[5] Medînelidir; müslimin râvîlerindendir

[6] Sûre-i Zelzele âyet 7 - 8

[7] SÛre-i Tevbe âyet 34-35

[8] Muhammed b. Ebî Ismâîl (? _ 142) Müslimin râvîlerindendir

[9] Hadîs îtibânyla Kûfelilerden sayılır. Müslimin râvîlerindendir.

[10] Amr b. Mersed.

[11] Müzâhim b. Züfer b. Haris El-Amirî: Kûfelidir; Müslim'in râvîl erin dendir.

[12] Haysemetü'bnu Abdirrahmân El-cu'fi: (-83) Müslim'in rfivtlerindendir. Babasının İsmi Uzeyr olup, Peygamber (S.A.V.) tarafından kendisine Abdurrahmân ismi verilmiştir.

[13] Satın almaktır. Burada ondan murâd: Kölelerle cariyelerdir

[14] Sûre-i AU îmran, âyet 92.

[15] Müslim'in râvîlerindendir. Hz. Aişe ile Ebû Hüreyre (R-A.)'dan hadîs nakletmiştir

[16] Benî Hâşim'in ftatlısıdır. Medîneli sayılır. Sahîheyn râvîlerindendir.

[17] Sure-i Sebe' âyet 39.

[18] Mftbed b. Hâlid El-Cedelî El-Kaysl: (?-HS) Kûfelİdir. Sâhİheyn rlvî-lerdendir.

[19] Ebû Hâşira Muhammed b. Yezld Er-Rifâr
[20] Ebû Abdülih Ahmed b. O»mmn b. Haktin El Erdi: (7-260) Kûfeüdir. Sa-hlheyn râvîlerdendir. 382

[21] Süre-i Bakara .âyet 276

[22] Sûre-i müminin Ayet 51

[23] Sûre-i Bakara ayet 172

[24] Ebû Hayseme Zûheyr b. Mu&vİyetel-Cu'f!: (? -134) Kûfcli olup Ceztre'dc yalamıştır. Metin bir hafızdır. Sahîheyn râvîlerindendir

[25] Ebu'l-Velld Abdullah b. Mâkîl: Kûfeü'dİr, sahîbeyn rftvllerindendir.

[26] Kûfelidir

[27] Sûre-i Nîsft âyet

[28] Sûre-i Haşr âyet 18

[29] Müslim'in râvîlerindendir

[30] 520 Dirhem

[31] Sûre-i Tevbe: âyet 79

[32] Sûre

[33] Hammâd b. Üsâmete'I Zeydî: (?-201) azatlı kölelerdendir. Sahîheyn râ-vîlerindendir.

[34] Yalnız Müslim'in râvîlerindendir

[35] Abbâd b. Hamza b. AbdİHah b. Zübeyr EI-Kuraşi: Müslimin râvîlerin-dendir.

[36] Sûre-i Rahman

[37] Sûre-i Bakara âyet 273

[38] Abdurrahman b. Amr El-Ensârî: Medîne kadısdır. Hz. Osman ile Ebû Hüreyre (RA.)'dan hadis rivayet etmiştir.

[39] Ubeydullah b. Ebî CâferEl-Emevî El-Kuraşî: (?-135) Basrah azatlılardan, dır. Sahîbeyn râvîlerindendir

[40] Abdullah b. Scvb yahud îbni Avf veya Ya'Joıb b. Avf: Zühdü takvası ve kerametleri ile meşhur bir zâttır. Şam'lıdir. Peygamber (S.A.V.) zamanında Müslüman olmuştur. Esved-i Ansı kendisini ateşe atmış; yanmadığım görünce serbest bırakmıştır. Bunun üzerine Medîneye hicret etmişse de o yolda iken Resûlüllah (S.A.V.) vefat etmiştir. Bu hadîsin senedini okurken yapılan duânm müstecâb olduğu söylenir.

[41] Ebû Bekir Hârun Riyâb: Basralıdır; Müslüman râvîlerindendir.

[42] Ebû Bekir Kinânetü'bnu Nuaym El Adevî: Basralıdır: Müslim'in râvîle-rİndendir.

[43] Ulemâ bu İsmin yanlış olduğunu söylemişlerdir. Doğrusu yukarıda olduğu gibi İbni Sadî'dir.

[44] Ayed kerime

[45] Sûre

[46] Sübhâne, Sebbih gibi kelimelerle başlayan sûreler.

[47] Yâhud Hilâl b. Ebî Hilâl: Hilâl b. Alî'dir. Kendisine İbni Üsâme dahî denilir; Sahîheyn râvîlerindendir. Hişam b. Abdilmelik zamanında vefat etmiştir

[48] Abdullah b. Yezîd: (? - 213) Hz. Ömer'in oğullarına âit azatlılardandır. Aslen Basra tarafından olup Mekke'de yaşamıştır

[49] Mısırlıdır. Müslim'in ravîlerindendir.

[50] Hadîs İtibariyle Mısırlı sayılır.

[51] Hz. Ömer (R.A.) tarafından Kûfe'ye ilk defa kadı tâyin edilen zâttır. Kendisine Selman-ı Hayl da denir. Sülehâ'dan bir zât olup her sene haccedermiş. Hz. Osman zamanında (25) tarihinde vefat etmiştir.

[52] Ebû Yahya tshâk b. Süleyman Er-Râzî El-Anberî: (?-200) Aslen Kûfe'li-dir; sahîheyn râvîlerindendir.

[53] Basralı'dır; Sahîheyn râvîlerindendir.

[54] Basrah'dır. (184) tarihinde vefat etmiştir, Sahîheyn ravîlerindendir.

[55] Ebû'l-Kaasim Muhammed b. Sa'd b. Ebî Vakkaâs El-Kuraşî: Medîne'Hdir. Sahîheyn râvîlerindendir. Haccâc tarafından katledilmiştir.

[56] Ebû Abdülâh Sümeyt b. Umeyr yahut Sümeyt b. Sümery: .Mısırlıdır; Müslim'in râvîlerindendir

[57] Sûre-i Tevbe, âyet 25-26

[58] Ebû Rifa'a Abâyetü'bnü Rifft'ate'bni Râfi'b. Hadic El-Ensârî: Sahiheyn râ-vîlerindendir.

[59] Müslim'in râvîlerindendir.

[60] Kûfeli'dir. Hz. Ebû Said ile Ebû Hüreyre (RA)'dan hadis rivayet etmiştir

[61] Ebû'l Mugîra Kasım b. Fadl El-Huddânl (? -167) Basralı'dır

[62] Dahhak b. Şur&hîl El-Misrakî El-Hemdânî; Sahiheyn ravilerradendir

[63] Yüseyr Amr yahut üseyr b. Câbir E!-Muhâribî. Sahiheyn râvîlerindendir

[64] Ebû İsa Avvâm b. Havşeb b. Yezîd Eş-Şeybâriî. Vâsıtlıdır, sahiheyn râvîlerindendir

[65] Bâzılan bunun Useyr b. Câbir olduğunu söylerler. Künyesi; Ebû Kays'dır.

[66] Hicâzlı'dir. Sahîheyn râvîlerindendir

[67] Velâ: Köle azadı sebebiyle sabit olan miras hakkıdır.