HADİS KİTAPLARI > MÜSLİM > ZEKÂT BAHSİ 2

 

islam

9- Sadakaya Tergib ve Teşvik Babı


32- (94) Bize Yahya b. Yahya ile Ebû Bekir b. Ebî Şeybe İbni Nümeyr ve Ebû JCüreyb hep birden Ebû Muâviye'den rivayet ettiler. Yahya dedi ki: Bize Ebû Muâviye, A'meş'den, o da Zeyd b. Vehb'den, o da Ebû Zerr'den naklen haber verdi. Ebû Zerr şöyle demiş: Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) ile Medine'nin Harra'sında yatsı zamanı hem yürüyor hem Uhut dağına bakıyorduk. (Bir ara) Resûlül-iah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) bana:

— «Yâ Ebâ Zerr!» dedi; ben:

— «Lebbeyk, yâ Resûlallah!» cevâbını verdim.

— «Şu Uhud dağı altın olarak elime geçse üçüncü Ur geceyi ondan bende bir dinar bulunduğu hâlde geçirmemi istemem. Yalnız borç İçin hazırladığım dînâr müstesna olur. —Önüne, sağına ve soluna birer avuç saçma işareti yaparak— onu Allah'ın kullarına şöyle, şöyle ve şöyle dağıtmak isterim» buyurdu. Sonra (biraz) yürüdük. Yinet

— «Yâ Ebâ Zerr!» dedi. Ben:

— «Lebbeyk, yâ Resûlallah!» dedim;

— «Hiç şüphe yok ki malı çok olanlar kıyamet günü sevabı en az olanlardır. Yalnız şöyle, şöyle ve şöyle yapanlar müstesna...» buyurdu. Ve ilk defâki gibi işarette bulundu. Sonra bir az daha yürüdük. İYine):

— «Yâ Ebâ Zerr! Ben gelinceye kadar olduğun yerde dur.» buyurdu. Ve oradan ayrılarak gözümden kayboldu gitti. Ben bir gürültü ve bir ses İşittim. (Kendi kendime):

— «Gâlibâ Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve SellemYe cinler musallat oldu.» diyerek arkasından .gitmeyi düşündüm. Sonradan onun (bana):

«Ben gelinceye kadar buradan ayrılma.» dediğini hatırlayarak kendisini bekledim. Geldiğinde işittiğim şeyleri ona anlattım. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem)-. Şöyle buyurdu:

— «O, Cibril İdi! Bana geldi de: (Ümmetinden her kim Allah'a şirk koşmayarak ölürse cennete girecektir.) dedi.» Bent

— «Zina etse de, hırsızlık yapsa da mı?» dedim.

— (Evet) zina etse de, hırsızlık yapsa da buyurdular.



33- (...) Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Cerîr, Abdülaziz'den —ki îbni Rufey'dir.—, o da Zeyd b. Vehb'den, o da Ebû Zerr'den naklen rivayet etti. Ebû Zerr şöyle demiş: Gecelerden birinde dışarı çıktım, bir de baktım ResûlÜllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yalnız başına yürüyor, yanında kimse yok. Zannettim ki: Beraberinde bir kimsenin yürümesini istemiyor; ben de ay'in gölgesinde yürümeye başladım. Derken bakınarak beni gördü ve:

— «Kim o!» dedi. Ben:

— «Ebû Zerr'îm! Allah, beni sana feda kılsın.» dedim. ResûlÜllah

(Sallallahü Aleyhi ve Sellemh

— «Yâ Ebâ Zerr! Gel...» *dedi. Bunun üzerine ben de bir müddet onunla beraber yürüdüm. Müteakiben şöyle buyurdu:

«Hiç şüphe yok ki çok mat sahipleri kıyamet gününde (sevabı) az olanlardır. Ancak Allah kendisine mal verip de, o malı sağına, soluna, önüne, arkasına saçan ve onu hayıra sarfeden msütesnâ.»

Onunla bir müddet daha yürüdüm. Nihayet:

— «Şuraya otur!..» dedi. Ve beni etrafı taşlık bir yere oturttu. Sonra bana:

— «Burada, ben dönüp gelinceye kadar otur.» dedi. Sonra Harra'ya doğru gözümden kayboluncaya kadar gitti. Orada epeyi durdu ve beni bekletti. Sonra sesini işittim. Hem geliyor hem de:

— «Hırsızlık da yapsa, zina da etse...» diye söyleniyordu. Yanıma gelince sabredemedim:

— «Yâ Nebiyyallah! Allah, beni sana feda kılsın. Harra tarafında kiminle konuşuyordun? Ben hiç bir kimsenin sana cevap verdiğini işitmedim.» dedim;

— «O, Cİbrîl idi. Harra tarafında karcıma çıkarak: (Ümmetine müjdele ki: Her kim Allah'a bir şey'i şerik koşmıyarak Ölürse cennete girecektir.) dedi. Ben: Yâ Cİbrîl! Hırsızlık yapsa da» zina etse de m! dedim; Cibril: (Evet.) cevâbını verdi. Hırsızlık etse de, zina yapsa da mı? dedim.

— Evet! cevâbını verdi. Ben, yine:

— Hırsızlık yapsa da, zina etse de mi? diye sordum.

— Evet, şarap bile içse! cevâbını verdi,» buyurdular.

Ebû Zerr hadîsini Buhâri «İstikraz», «İsti'zân» ve «Rukaak» bahislerinde; Tirmizi «Eymân» bahsinde, Nesâi «Yevm ve Leyle» bahsinde muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir.

Lâgat veya Lâgt: Gürültü ve anlaşılmayan sesler mânasına gelir.

tâbiri «Cinler musallat oldu.» yahut «Cin çarptı.» mânâsına gelir. kelimesinin sonundaki «hâ»: Sekit hâsıdır.

İbni Tîn'in beyânına göre bunun fâidesi: îki sakin üzerine durmuş olmamaktır.

Nevevî'nin beyânına göre: Hadisdeki birinci hayırdan murâd: Mal, ikinci hayırdan murâd: Allah'a tâattır.

tâbirinin mânâsı: Bir şey'i verirken ellerini vurmak, bir şey'i atmaktır.

Harra: Medine' nin dışında kara taşlarla kaplı bir yerdir.



Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:


1- Âlim veya büyük bir zât, kıymetli bir arkadaşına künyesi ile hitâb edebilir.

2- Ebû Zerr hadisi, ehl-i hakkın mezhebine delildir. Ehl-i hakka göre büyük günah işleyenler cehennemde ebedi kalmazlar. Hadîs-i şerif delâlet fırkalarından Hâriciler ile Mu'tezî1e aleyhine delildir. Onlar büyük günah işleyenlerin ebe-diyyen cehennemde kalacaklarına inanırlar.

Ebû Zerr hadîsinde hassaten zina ile hırsızlığın zikredilmesi, bunlar büyük günahların en çirkinlerinden olduğu içindir.

3- Yine Ebû Zerr hadîsi içkinin son derece ağır cezayı müstelzim büyük bir günah olduğuna delîîdir.

4- Bu hadisler mutlak surette sadakaya ve hayır işlemeğe teşvik etmektedirler.



10- Mal Biriktirenlerle, Onlar Hakkında Gösterilecek Şiddet Hususunda Bir Bab


34- (992) Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki): Bize îs~ mail b. îbrâhîm, Cüreyri'den, o da Ebû'l-Alâ'dan, o da Ahnef b. Kays' dan naklen rivayet etti. Ahnef şöyle demiş: Medine'ye geldim bir defa ben, içlerinde Kureyş'in ileri gelenlerinden bir cemâat da bulunan bir halkada otururken son derece haşîn elbiseli, haşîn vücutlu ve haşin yüzlü bir adam çıka geldi. Cemâatin başlarına dikilerek:

«Mal biriktirenlere cehennem ateşinde kızdırılan taşlarla müjde!.. Bu taşlar onların her birinin memeleri ucuna konacak, tâ kürek kemiklerinden çıkacak; kürek kemiği üzerine konacak, memeleri ucundan çıkacak. (Böylece) çalkalanıp duracaklar.» dedi. Bunun üzerine cemâat başlarını indirdiler, onlardan hiç birinin bu adama cevap verdiğini görmedim. Müteakiben adam dönüp gitti. Ben de peşinden takip ettim. Nihayet bir direğin yanına oturdu, (kendisine))

— «Zannetmem ki bu zevat, senin kendilerine söylediklerinden hoşlanmamış olmasınlar.» dedim; O zat şu cevabı verdi:

— «Hakikaten bunların hiç bir şey'e aklı ermiyor. Dostum Ebû'l-Kaasim (Salhdlahü Aleyhi ve Sellem) beni çağırdı, ben de kendisine icabet ettim. (Bana):

— Uhud'u görüyor musun? dedi.

Akşama ne kalmış, diye baktım. Bir haceti için beni gönderecek zannediyordum.

— (Evet) görüyorum... dedim. Bunun üzerine:

— Bunun kadar altınım olmasını bunlardan üç dînâr müstesna olmak üzere hepsini infâk etmiş olmamı arzu etmem buyurdu. Sonra bunlar dünyâyı topluyorlar, hiç bir şey'e akılları ermiyor!» dedi. »Ben;

— «Seninle kardeşlerin Kureyş arasında ne var ki onların yanına uğramıyor ve onlardan bir şey almıyorsun?» dedim. O zât:

— «Rabbine Yemin ederim ki, taa Allah ve Resulüne kavuşuncaya kadar ben onlardan ne dünyalık isterim, ne de kendilerine din nâmına bir şey sorarım!» dedi.



35- (...) Bize Şeybân b. Ferrûh rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ebü'l-Eşheb rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hûleyd-i Aşari, Ahnef b. Kays' dan naklen rivayet etti. Ahnef şöyle demiş:

Kureyş'den bir cemâat içinde bulunuyordum. Derken oradan Ebû Zerr geçti; şunları söylüyordu:

«Mal biriktirenlere sırtlarının dağlanmasını müjdeliyorum! Bu dağlama (nın eseri) yanlarından çıkacak. Bir de kafaları tarafından dağlanacaklarını müjdeliyorum. Bu(nun eseri) de yüzlerinden çıkacak.»

Sonra Ebü Zerr bir kenara çekilip oturdu. Ben (yanındakilere)

— «Bu zât kim? diye sordum.

— -Ben onlara ancak Peygamberleri (Sallallahü Aleyhi ve Selle-mf den işittiğim bir şey1! söyledim.» dedi. Ben:

— «Ebû Zerr'dir.» dediler. Hemen kalkarak kanına gittim ve;

— «Az evvel söylediğini işittiğim şey nedir?» dedim. Ebû Zem

— «Şu İhsan mes'elesi hakkında ne dersin?» diye sordum;

— «Sen, onu al. Çünkü bu gün onda bir nafaka var. (Yapılan) ihsan dînin karşılığında verilirse onu bırak.» dedi.

Bu hadîsi Buhârî «Zekât» bahsinde tahrîc etmiştir.

Ekseri rivayetlerde burada olduğu gibi gelen zât hakkında «haşin* tâbiri kullanılmış ve «elbisesi son derece haşin, vücûdu son derece haşîn, yüzü son derece haşin.» denilmişse de, Kaabisi'nin rivayetinde «Haşîn- yerine «Hasen» tâbiri kullanılarak: «Saçı güzel, elbisesi güzel, kılık kıyafeti güzel.» denilmiştir.

Ayni birinci rivayeti daha doğru bulmakta ve: «Çünkü Ebû Zerr'in kıyafetine ve tutumuna lâyık olan budur.» demektedir.

Hadisin ikinci rivayetinden anlaşılıyor ki: Birinci rivayette «Haşîn kılıklı» diye tavsif olunan zât Hz. Ebû Zerr-i Gıfârî (Radiyallahü anh) imiş.

Ebû Zerr (Radiyallahü anh)'m asabı müjde ile ifâde etmesi tehekküm kabilindendir. Nitekim Teâlâ Hazretlerinin

«Onları azâbla müjdele» âyet-i kerîmes ide böyledir.

Nevevi diyor ki: «Zahirine bakılırsa Hz. Ebû Zerr kendi mezhebine ihticâcda bulunmak istemiştir. Onun mezhebine göre: İnsanın ihtiyâcından fazla her şey'i «kenz»'dir.

Hz. Ebû Zerr1 in mâruf olan mezhebi budur. Ama ondan, başka kavil de rivayet olunmuştur. Sahih olan cumhur kavline göre ise «Kenz»: Zekâtı verilmeyen mal'dır. Zekâtı verilen mal az olsun, çok olsun kenz değildir.»

Kaadı İyâz: «Sahih olan şudur ki: Hz. Ebü Zerr'in inkârı Beytü'1-MâT den kendileri için mal alıp da, onu yerli yerince infâk etmeyen sultanlar hakkındadır.» demiş fakat Nevevi buna İtirazla: « Iyaz'in bu söyledikleri bâtıldır. Çünkü Ebû Zerr zamanında Sultanlar bu sıfatta değildiler. Onlar Beytü'l-Mâl'e hiyânet etmemişlerdir. Onun zamanındaki sultanlar Ebû Bekir, Ömer ve Osman (Radiyallahü anh) idi. Kendisi Hz . Osman zamanında 32 târihinde vefat etti.» mütâlâasında bulunmuştur.

Haleme: Meme ucu demektir.

Esmaiyy'e göre: «meme» kelimesi hem erkek hem kadın hakkında kullanılır.

Askeri (283 - 370) ise fasih lûgatta «meme» kelimesinin erkek hakkında kullanılamıyacağını, erkek memesine tendüve kullanıldığını söylemiştir.

Bâzıları bu hadîsin Ebû Zerr'e mevkuf olduğunu iddia etmişlerse de, Ebû Zerr (Raâiyallahü atik)'m: «Ben, onlara ancak Peygamberleri (Salhllahii Aleyhi ve Sellem)'den işittiğim bir şey'i söyledim.» demesi bu kavli reddeder.

Yine Hz. Ebû Zerr, müphem bıraktığı: «Onların hiç bir şey'e aklı ermiyor.» cümlelerini rivayetin sonunda: «Onlar ancak dünyâyı topluyorlar.» diyerek tefsir etmşitir. Zira dünyâ malını toplamakla meşgul olanlar, kendilerini mal yığmaktan meneden kimsenin sözünü anlamazlar. Hz. Ebû Zerr, Peygamber (Sallat-îahü Aleyhi ve Sellem) için «Dostum» tâbirini kullanmaktadır.

Resûlüllah {Sallallahü Aleyhi ve Sellemfin-. «Yalnız üç dînâr müstesna...» diyerek infâkına razı olduğu üç dînâr Kurtubî'nin beyânına göre biri ailesi, diğeri köle azadı, üçüncüsü de borç içindir.



Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:


1- Hadis-i şerif, Ebû Zerr (Raâiyallahü anhj'ın Zühd-u takvasına delildir.

2- Hz. Ebû Zerr kenz'e lügat mânâsını vermiştir. Lûgatta zekâtı verilsin verilmesin biriktirilen veya gömülen mal'a kenz denilir. Hz. Ebû Zerr'in: «Onlar ancak dünyâyı topluyorlar.» Sözü kendi mezhebine göre kenz'in «mal toplamak» mânâsına geldiğine delildir.

3- Bu hadiste zekât vermeyenlere şiddetli vaid ve tehdid vardır.

4- Hadîs-i şerif, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in, ashabına künye verdiğine delildir. Zerr: Zerre'nin cem'idir. Zerre: Küçük karınca, demektir.

Rivayete nazaran Ebû Zerr (Raâiyallahü anh), Peygamber (Salhllahü Aleyhi ve SeIJew)'in yanma gelip, kavminin yanma dönmüş; bir müddet sonra tekrar geldiğinde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem). isminde şekkederek: «Sen, Eb Nemle miydin?» diye sormuş, Ebû Zerr (Raâiyallahü anh): «hayır, yâ Resûlüllah! Ben: Zerr'im.» cevâbını vermiş.

Ebû Zerr ile Ebû Nemle ikisi de «karınca babası» mânâsına gelirler. Hz. Ebû Zerr' in ismi: Cündeb b. Cünâde'dir.

5- Hadis-i şerifde zekâtın vakti geldiği ânda verilmesine işaret vardır.

6- Yine bu hadisde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemYin bâzı faziletli ashabını bir haceti peşinde gönderdiğine de işaret vardır.

7- Zühd-ü takva niyeti ile dünyâ işlerini terketmek Mâliki1er'den Sühnün'a göre helâl mal kazanmaktan efdal-dır. Delili bu hadistir.

8- Bazen akıl sahiplerine «aklısız» demek caizdir.

9- Hadîs-i şerif erkekler hakkında «meme» tâbirinin kullanıla-mıyacağım iddia edenlerin aleyhine delildir.



11- Înfak'a Teşvik ve Înfak Edene Verdiğinin Yerine Mal Verileceğini Tebşir Babı


36- (993) Bana Züheyr b. Harb ile Muhammed b. Abdillâh b. Nümeyr rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Süfyân b. Uyeyne, Ebû'z-Zi-nâd'dan, o da A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (Salhllahü Aleyhi ve Sellemf den naklen rivayet etti. Şöyle buyurmuşlar:

«Allah Tebâreke ve Teâlâ Hazretleri: Ey Âdem oğlu! İnfâk et ki, ben de sana infâk edeyim; dedi.» Ve (yine) Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve

Sellemjt.

«Allah'ın yemini sehâvetle doludur. Onu gece gündüz hiç bir şey eksiltmez.» buyurmuşlar.

(İbnJ Nümeyr mel'a yerine mel'ân dedi.)



37- (...) Bize Muhammed b. Raf i' rivayet etti. t'Dedi ki): Bize Abdurrazzâk b. Hemmân rivayet ettL (Dedi ki): Bize Ma'mer b. Râ-şid, Vehb b. Münebbih'in kardeşi Hemmâm b. Münebbih'den naklen rivayet etti. Hemmâm: Bize Ebû Hüreyre'nin Resûlüllah (SaUaîlahü Aleyhime Se/Jemj'den rivayeti şudur... diyerek bir takım hadîsler nakletmiş, ezcümle Ebû Hüreyre dedi ki: Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve Sellemh

Allah bana: infâk et ki, ben de sana infâk edeyim; dedi.» buyurdular.

Yine Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve Sellemh

«Allah'ın yemînî doludur. Onu gece ile gündüzün sehâveti azaltamaz. Gökle yeri yaradalı beri neler înfâk ettiğini söyleyin. Şüphesiz ki Allah'ın yemînindeki hiç bir şey eksilmemiştir. Onun arşı suyun üzerindedir, kabzı da diğer yed'indedir. O, kâh yükseltir kâh alçaltın» buyurdu.

Bu hadîsi Buharı «Tefsir» ve «Tevhîd» bahislerinde; Nesâî bir kısmını «Tefsir» bahsinde rivayet etmiştir.

Hadîs-i şerif, kutsî hadislerdendir. Kitabımızın başında da arzet-tiğimiz vecihle hadîs-i kutsi: Mânâsı Allah'dan, lâfzı Peygamber (Sal-îallahü Aleyhi ve Sellem)'den sâdır olan hadîslerdir.

Teâlâ Hazretleri'nin:

«İnfâk et ki, ben de sana infâk edeyim.» Buyurması, müşâkele tari-kiyledir. Çünkü Allah Teâlâ'nın infâkı, hazinelerinden hiç bir şey azaltmaz.

«Allah'ın yemini sehâvetle doludur...» cümlesi Allah'ın bitmez tükenmez ihsan ve ikram hazînelerinden kinayedir. Hakikatte yemim Sağ el, sağ taraf gibi mânâlara gelirse de, bunlar Teâlâ Hazretleri hakkında imkânsızdır. Çünkü tahdîd ve cisimleştirmeyi tezammun ederler. Cenâb-ı Hak ise bir hâdîe hudutlandırmaktan ve cisim olmaktan münezzehtir.

Hadis-i şerif müteşâbihâttandır. Onun için îmmam Mâziri: «Bu hadîs te'vîli gereken hadîslerdendir.» demiştir. Eh1i sünnet imamlarına göre müteşâbihin hükmü hak olduğuna îti-kâd ile hakiki mânâsını Allah Teâla'ya havale etmektir. Maamafih Müteehhirîn ulemâ, ehl-i fesadın fitnelerine meydan vermemek için müteşâbihâtı şer-i şerife muvafık surette te'vîl etmişlerdir.

Mâzirî «Bu hadîs, te'vîli gereken hadîslerdendir.» sözü ile buna işaret etmiştir.

Resülüllah (Sallallakü Aleyhi ve Seîlem), Ashâb-ı Kiram1ına anlıyacakları şekilde hitâb etmiş ve Allah Teâlâ'nın nimetlerinin infâkla bitip tükenmiyeceğini:

«Allah'ın yemini doludur; onu gece iie gündüzün sehâveti azaltamaz.» cümlesi ile ifâde buyurmuştur. Bu mânâyı sağ el mânasına gelen «yemin» kelimesi ile ifâde buyurması: İnsanların bir şey'i tutup kapmakta ve nafaka vermekte dâima sağ ellerini kullandıkları içindir. Mezkûr cümleden: «Allah Teâlâ'nın kudreti eşyayı bir seviyede idare eder. Kuvvet ve zaaf ittibârı ile fark göstermez. Yarattığı şeyler de ayni minval üzere vâkî olur. İnsanlarda hâl böyle değildir. Onların sağ elleri ile yaptıkları şeyler, sol elleri ile yaptıklarından farklıdır.» mânâsına da gelebilir.

Mel'â: Kelimesi İbni Nümeyr'in rivayetinde mel'ân şeklinde rivayet olunmuşsa da, ulemâ bunun hatâ olduğunu bildirmişlerdir. Doğrusu: «Mel'â» dır.

«Sahhâ» kelimesi: «Sahhan» şeklinde de rivayet olunmuştur. Hatta meş'hûr olan rivayeti budur. Yalnız sahîh-i Müslim' in elde mevcut nüshalarında «Sahhâ'» diye zaptolunmuştur.

Sahh: Dâimi surette dökmek mânâsına gelir.

cümlesindeki «kabz» kelimesi şeklinde rivayet olunmuştur. Kaadi İyâz'ın beyânına göre meşhur olan rivayeti «Kabz»'dır. Mânâsı: Ölüm, demektir. Bu takdirde cümleden murâd: «Ölüm Allah'ın yed-i kudretindedir. Rızkı azaltıp çoğaltmak dahi ona aittir. Dilediğine az, dilediğine çok verir.» demek olur.

Feyz'in mânâsı: İhsan ve bol nzıkdır. Bu takdire göre cümlenin tefsire ihtiyâcı yoktur.

Bekrâvî feyz'in de «ölüm» mânâsına geldiğini söylemiştir.

Buhâri'nin rivayetinde:

«Mî;ân. Allah'ın yed-i kudretindedir. Kimi alcaltır kimi yükseltir.» buyurulmuştur.

Hattâbi: «Burada mizandan murâd: Bir temsildir. Bu cümle ile Allah'ın kullarına rızıklarım adaletle taksim ettiği ifâde olunmuştur.» diyor.

Bu cümle ile Allah'ın adetâ mizanla tartar gibi fızıkları bâzı kullarına boz bâzılarına az takdir buyurması da ifâde edilmiş olabilir.

Arş: Bütün cisimlen ihata eden nürâni ve pek büyük bir cisimdir. Mahlükaat içersinde ilk yaratılanın bu olduğu söylenir. Hakikatini Allah'dan başka bilen yoktur.



12- Aile Efradına ve Memlüklere Nafaka Vermenin Fazileti; Onları Perişan Edenin Yahut Nafakalarını Vermeyenin Günahı Babı


38- (994) Bize Ebû'r-Rabî' Ez-Zehrânî ile Kuteybetü'bnu Saîd ikisi birden Hammâd b. Zeyd'den rivayet ettiler. Ebû'r-Rabî' dedi ki: Bize Hammâd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Eyyüb, Ebû Kılâbe'den, o da Ebû Esma [10] 'dan, o da Sevbân'dan naklen rivayet etti. Sevbân şöyle demiş: Resûlüllah (SuUallahu Aleyhi ve SeÜem):

«Bir kimsenin infâk edeceği en faziletli dînâr, çoluğuna çocuğuna infâk ettiği dinar ile Allah yolunda hayvanına infâk ettiği dînâr bir de yine Ailah yolunda arkadaşlarına sarfettiği dinardır.» buyurdular.

Ebû Kılâbe: «Resûlüllah (Salhülahü Aleyhi ve Sellem) (infâk işine) çoluk çocuktan başlamıştır.» demiş, sonra sözüne şöyle devam etmiştir: «Küçük çocuklarının namuslu yetişmesini sağlayan yahut onları Allah'ın menfaatlendirip, kendisi ile zengin kılacağı nafakayı çolu-ğuna çocuğuna infâk eden bir adamdan daha sevaplı kim olabilir.?»



39- (995) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Züheyr b. Harb ve Ebû Küreyb rivayet ettiler. Lâfız Ebû Küreyb'indir. Dediler ki: Bize Vekî\ Süfyân'dan, o da Müzâhim [11] b. Züfer'den, o da Mücâhid'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş: ttesû-

lüllah (Salhdlahü Aleyhi ve Sellem):

«Allah yolunda infâk ettiğin bir dînâr, köle azadı için infâk ettiğin bir dtnâr, bir fakire sadaka olarak verdiğin bir dînâr, ailene sarfettiğin bir dînâr vardır. Bunların sevabı İtibârı ile en büyüğü: ailene sarfettiğİndir.» buyurdular.



40- (996) Bize Saîd b. Muhammed El-Cermî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdurrahmân b. Abdilmelik b. Ebcer El-Kinâni, babasından, o da Tâlhatü'bnu Musarrif'den, o da Hayseme [12] 'den naklen rivayet etti. Şöyle demiş: Abdullah b. Amr ile birlikte oturuyorduk. Anîden ona bir vekîl-i harcı gelerek içeri girdi, Abdullah ona:

— «Kölelerin yiyeceklerini verdin mi?» diye sordu. Vekil:

— «Hayır.» cevâbını verdi. Abdullah:

— Öyle ise git de onlara yiyeceklerini ver; (zîrâ) Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

«Bir kimseye günah nâmına sahibi bulunduğu kimselerin yiyeceğini vermemesi yeter.» buyurdular-, dedi.

Birinci hadîs-i şerîfde zikri geçen Allah yolundan murâd: Cihad'dır.

lyftlt Bir kimsenin nafakaları kendine Ait olan çoluk, çocuğu annesi, babası, karısı ve hizmetçisidir.

Kahraman: Bir kimsenin işlerine bakan vekil-i harcı, demektir. Kelime fârisiden alınmadır.

Nevevî diyor ki: «Bu bâbdan murâd: Çoluk çocuğun ve diğer aile efradının nafakalarını vermeye teşvik ile bu husustaki sevabın büyüklüğünü beyândır. Çünkü aile efradından bazılarının nafakasını vermek karabet dolayısiyle vâsip, bâzılarının nafakası da men-dûbdur. Böylelerine nafaka vermek sadaka ve sile olur. Bâzılarının nafakası da nikâh yahut milk-i [13] yemin sebebiyle vâcib olur. Bunların hepsi faziletli ve şeriat tarafından teşvik edilen şeylerdir.

Aile efradına nafaka vermek nafile sadakadan efdaldır. Onun için İbni Ebî Şeybe' nin rivayetinde Resûlüllah (Sallalla-hü Aleyhi ve Sellem)'

«Sevap İtti bârı ile bunların en büyüğü ailene sarfettiğindir.» buyurmuştur. Hâlbuki bâımızın birinci hadisinde Allah yolunda ve köle azadı hakkında sarfedüen dinarın faziletini beyân buyurmuştu. Arzet-tiğimiz sebepten dolayı aile efradına verilen nafakayı bunların hepsine tercih buyurmuş, son hadisde:

«Bir kimseye, mâlik olduğu kölelerinin nafakasını vermemek günah nâmına yeter.» diyerek bu ciheti bir daha te'kid eylemiştir.»

Kaadı îyâz'm beyânına göre bu nafaka vâcib olduğu için başkalarından efdaldır. Çünkü vacibin sevabı, nafilenin sevabından çok olur.

Müslim sarihlerinden E1-Übbi burada şunları söylemiştir: «Hadîs-i şerif nafakadan muradın zaruriyyât olduğunu gösteriyor. Zira verilmesi farz olan nafaka zarurî ihtiyâçlara aittir. Aile efradının ihtiyâçları yokken onlara nafaka vermek, farz değil; men-dûbdur. Anlaşılan şudur ki: Sadaka vermek ihtiyâcı olmayan âüe efrâdına nafaka vermekten efdaldır. Meselâ bir adamın elinde iki dinar parası olup bunlardan biri aile efradının zarurî ihtiyâçlarma kâfi gelse, diğerini sadaka olarak başkalarına vermesi efdal olur. Nafaka hususunda çoluk çocuğun küçük olmaları şart değildir.

Ebû Kılâbe' nin: Küçük çocuklar, tâbirini kullanması, bir kayd-ı ihtirâzi değil, ekseriyetle vâki olanı beyândır. Çünkü ekseriya nafakaya muhtaç olanlar küçük çocuklardır.

Eyyûb-u Sahtiyanı' nin arkadaşlarından biri şunları söylemiş: Eyyûb'Ia birlikte filân dağın üzerinde idik; Susamıştım. Ona susuzluğumdan şikâyet ettim:

— Beni giydirirsen seni sularım, dedi.

— Giydiririm, dedim;

— Yemin etmedikçe inanmam, dedi. Ben de yemîn ettim. Bunun üzerine Eyyûb ayağı ile bir kayanın üzerine vurdu. Ve:

— Ey kaya! Allah'ın izni ile bizi sula, dedi. Arkacığından kayadan bir kaynak fışkırdı. Ben, Eyyüb'un pek büyük ibâdet yaptığını bilmiyordum. Yalnız çoluğunım çocuğunun nafakasını güzelce verirdi.»



13- Nafaka Vermeye Evvela Kendinden Başlıyarak, Sonra Ailesine, Sonra Akrabasına Verme Babı


41- (997) Bize Kuteybetü'bnü Said rivayet etti. (Dedi ki): Bize Leys rivayet etti. H.

Bize Muhammed b. Rumh dahî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Leys Ebû'z - Zübeyr'den, o da Câbir'den, naklen haber verdi. Câbir şöyle demiş: Beni Uzra kabilesinden bir adam bir kölesini müdebber olarak azâd etti. Resûlüllah (Sallallahû Aleyhi ve Sellem) bunu haber alarak:

— «Senin bundan başka malın var mı?» diye sordu-, o zât:

— «Hayır.» cevâbım verdi. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahû Aleyhi ve Sellem)'

— «Bu köleyi benden satın alacak var mı?» dedi. Köleyi Resûlüllah (Sallallahû Aleyhi ve Seîîemj'den Nuaym b. Abdİllâh El - Adevî 800 dirheme satın aldı. Ve parayı Resûlüllah (Sallallahû Aleyhi ve Selle-m)** getirerek teslim etti. Sonra Resûlüllah (Sallallahû Aleyhi ve Sellem)-

— Evvelâ kendinden başla ve kendine sadaka ver. Şayet bir şey artarsa onu ailene, ailenden de bir şey artarsa akrabana ver. Akrabandan da bir şey artarsa şöyle ve şöyle yap...» buyurdu. Ve «önünde, sağında, solundaki muhtaçlara ver.» diye işaret etti.



(...) Bana Ya'kûb b. îbrâhîm Ed -Devrakî rivayet etti. (Dedi ki): Bize İsmail yâni İbni Uleyye, Eyyûb'dan, o da Ebû'z - Zübeyr'den, o da Câbir'den naklen rivayet etti, Ensâr'dan Ebû Mezkûr ismini taşıyan bir zât Ya'kûb denilen bir kölesini müdebber olarak azâd etmiş...

Râvi hadîsi Leys hadisi mânâsında rivayet etmiştir.

Bu hadisi Buhâri «Bey», «İstikraz» ve «Ahkâm» bahısle-Vinde; Ebû Dâvûd, Tirmizi ile Nesâî ve îbni Mâce «İtik» bahsinde muhtelif râvîlerden tahric etmişlerdir.

Ebû Dâvûd' un rivayetinde kölenin 700 veya 900 dirheme satıldığı zikredilmekte, bir rivayette Resûlüllah (Sallallahû Aleyhi ve Sellem)'üı, Hz. Ebû Mezkûr'a:

«Sen, bu kölenin kıymetini almaya daha lâyıksın, Allah Teâlâ ondan müstağnidir.» buyurduğu bildirilmektedir.

Nesâî bu hadisi bir çok yollardan rivayet etmiştir.

Müdebber: Sahibi öldükten sonra hürriyetine kavuşmak şartıyla azâd edilen köledir. Bunun azâd şekli: Sahibinin «Ben öldükten sonra hürsün.» demesidir.

Tirmizinin rivayetinde kölesini müdebber olarak azâd eden Ebû Mezkûr' un öldüğü ve bu köleden başka hiç bir mal bırakmadığı zikrediliyorsa da, öldüğünü rivayet eden Süf-yân b. Uyeyne' nin bu hususta hatâ ettiği söylenir. Nitekim babımız rivayetlerinden ölmediği anlaşıldığı gibi, diğer sahih rivayetlerden anlaşılan da budur.

îmam Şafiî (Rahimehullah) hadisi rivayet ettikten sonra Süfyân b. Uyeyne' nin bu rivayette hatâ ederek, köle sahibinin öldüğünü söylediğini beyân etmiştir.

Beyhaki dahî ayni hadisin Şerîk tarikiyle Hz. Câbir'den rivayet edildiği, hadîsde:

«Bir adam vefat ederek müdebber bir köle İle bir miktar borç bıraktı.»

denildiğini söyledikten sonra: «Ulemâ Şerîk'in bu hususta hatâya düştüğüne ittifak etmişlerdir.» demiştir.

Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem)'in müdebber olarak azâd edilen bir köleyi satması, sahibinin başka malı olmadığı içindir. Hâlbuki Hz. Ebû. Mezkûr borçlu idi. Son olarak elinde kalan kölesini de azâd ettiğini ve bu suretle kendini borçlu ölmek tehlikesine mâruz bıraktığını görünce onun bu fiilini nakzetmeyi maslahata daha muvafık bulmuş ve kölenin kıymetini kendisine göndermiştir.

Köleyi satın alan zâtın ismi babımız hadîsinde beyân edildiği ve-cihle Nuaym b. Abdillâh El-Ade vi1 dir. Bu zâtın ismi Buhâri’nin bir rivayetinde Nuaym b. Nahhâm diye zikredilmişti, Tirmiziile îmamAhmed b. Hanbel’in rivayetlerinde dahi: «Köleyi Nuaym b. Nahhâm satın aldı.» denilmişse de, doğru değildir. Nah-ham onun ismi değil, sıfatıdır. Nahhâm : Çok öksüren, mânâsına gelir. Bu sıfatı Hz. Nuaym’a bizzat Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) vermiş ve:

«Cennete girdim, orada Nuaym'ın öksürdüğünü İşittim.» buyurmuştu. Hz. Nuaym eskiden Müslüman olmuş ve fetihden önce Mekke'de yaşamıştı. Kavm-i kabilesine infâk yardımında bulunduğu için şerefi pek büyük idi. Kabilesi bundan dolayı Medineye hicretine mâni oluyorlardı. Kendisine: «Yanımızda dur da .hangi dinde olursan ol.» demişlerdi. Medine-iMünevvere'ye hicret edince Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hz. Nuaym'ı kucaklıyarak öpmüştü. Yermük harbinde şehid edildiği söylenir.



Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler,


1- Nafaka hadls-i şerîfde beyân edilen tertip üzere verilir.

2- Bir çok hak ve faziletler bir araya gelirse, iş'e en mühim olanlarından başlanır.

3- Sevabına verilen sadakada maslahata göre bir değil, muhtelif hayır yollarına riâyet gerekir.

4- Tirmizi, Hz. Cabir hadîsini rivayet ettikten sonra: «Peygamber (Sallallakü Aleyhi ve Sel/ew)'ûı ashabı ile daha başka bir takım ulemâ bu hadisle amel etmişlerdir. Onlar müdebberin satılmasında beis görmezler. Şafii ile İmam Ahmed ve îshak'm kavilleri budur

Peygamber (Sallallakü Aleyhi ve Sellemjm ashabından bâzıları müdebberin satılmasını kerih görmüşlerdir. Süfyân-ı Sevri ile îmam Mâ1ik'in ve Evzâi'nin mezhepleri de budur.» demişdir.

«Et-Telvih» nâm eserde şöyle deniliyor : «Ulemâ, müdebber bir kölenin satılıp satılamıyacağında ihtilâf etmişlerdir. İmam Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve Küfe ulemâsından bir cemaata göre sahibi müdebber kölesini satamaz. İmam Şafiî, İmam Ahmed, Eb Sevr, İshâk ve Zahirî'ler bunu tecviz etmişlerdir. Hz. Aişe ile Tabiîn' den Mücâhid, Hasan-ı Basrî ve Tâvûs'un kavilleri de budur.

İbni Ömer ve Zeyd b. Sabit (Radiyallahü anh) ile Muhammet! b. Şîrîn, S Îdü'bnu'1-Mü-seyyeb, Zührî.Şa'bî, îbrâhîm Nehâi, îbni Eb! Leylâ ve Leys b. Sa'd müdebberin satılmasını kerih görmüşlerdir. Evzâi'den bir rivayete göre müdebber ancak onu azad etmek niyetiyle alan kimseye satılabilir.

İmam Ahmed, sahibi borçlu olmak şartıyla müdebberin satılmasına cevaz vermiştir.

İmam Mâlik' den bir rivayete göre: sahibi öldüğü anda müdebberi satmak caizdir. Fakat sağlığında satılamaz.

Yine İmam Mâlik, müdebberin satılabileceği yahut hibe edileceği hususunda Medîne'lilerden icmâ' nakletmiştir.»

Hanefilye ulemâsına göre: Müdebber iki nev'îdir.

Birincisi: Mutlak müdebberdir. Mutlak müdebber: kölesine «Ben öldüğüm vakit sen hürsün.» yahut «Ben Öldüğüm gün sen hürsün.» veya «Benim ardımdan sen hürsün.», «Seni müdebber yaptım.» gibi sözler söyliyerek yapılan azâddır. Bu nev'in hükmü, o kölenin satılamaması ve hibe edilememesidir. Fakat onu hizmetinde kullanmak; ücretle çalıştırmak caizdir. Sahibinin müdebbere olan cariyesi ile ci-mâ'ı caiz olduğu gibi, onu başkasına nikâh etmek de sahîhdir. Sahibi ölen müdebber köle, sahibinin üçte bir malından azâd olur. Kıymetinin üçte ikisini çalışarak öder. Fakat kölenin çalışması, sahibi fakir olup da, başka malı bulunmadığına göredir. Şâhibi borçlu olarak ölür de, hiç mal bırakmazsa köle bütün kıymetini ödeyinceye kadar çalışır.

İkincisi: Mukayyed müdebberdir. Bu nev'î «Ben, bu hastalığımdan ölürsem.» yahut «Şu seferimden dönersem sen hürsün.» veya «On se-neyekadar ölürsem sen hürsün.» gibi sözlerle yapılır. Hükmü: Şart bulunursa, kölenin azâd olması, şart bulunmazsa satılabilmesidir.

Hanefiiler mutlak müdebberin satılamıyacağına Dârakutnî nin rivayet ettiği İbni Ömer hadîsi ile istidlal etmişlerdir. Mezkûr hadîsde Resülüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)--

«Müdebber satılamaz; hîbe de edilemez. O, malın üçte biriniden hür olur.» buyurmuştur.

Gerçi Dârakutnî hadisi rivayet ettikten sonra: «Bu hadîsi müsned olarak Ubeydetü'bnü Hassan* dan başkası rivayet etmemiştir. Ubeyde ise zayıftır. Hadîs İbni Ömer'in kendi kavlidir.» demiş; ve yine Dârakutnî, Alî b. Zibyân tariki ile Hz. îbni Ömer' den merfû bir rivayet tahric ettikten sonra Ali b. Zibyân' m zayıf olduğunu söylemişse de Aynî bu hadîsle Kerhi, Tahâvî ve Râzî gibi hadîsin direği sayılan bir çok ulemânın ihticâc ettiklerini söyleyerek Dârakutnî' nin sözünü reddetmiştir.

Ebû'l- Velîd-i Bâcî' nin beyânına göre Hz. Ömer (Radiyallahü anh) müdebber cariyenin satılmasını sahabeden kalabalık bir cemâat huzurunda reddetmiştir. Bu suretle müdebberin satılamıyacağına icmâ' hâsıl olmuştur.

Babımız hadisine ulemâ bir kaç vecîhle cevap vermişlerdir. Şöyle ki:

a) îbni Battal'a göre: Bu hadisde müdebberin satılabileceğine delil yoktur. Çünkü sahibinin borçlu olduğu nefs-i hadîs-den anlaşılmaktadır. Şu hâlde köle borçtan dolayı satılmış demektir.

b) Bu mes'ele te'vîle ihtimâli olan muayyen bir kaziyyedir. Nitekim Mâlikller* den bâzıları mezkûr kölenin satılmasını, sâhibinin ondan başka malı bulunmadığına, bu sebeple ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in onun tasarrufunu reddettiğine hamlederek te'vîlde bulunmuşlardır.

c) İhtimâl ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kölenin yalnız menfaatini satmış yâni onu icara vermiştir. Yemen' îilerin lügatine göre: îcâreye «bey» denir. Zira icâre menfaati satmaktır.

îbni Hazm'in naklettiği bir rivayet de bu ihtimâli te'yîd eder. Ebû Ca'fer Muhammed b. Alî'nin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den mürsel olarak naklettiği bu rivayette «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), müdebberin hizmetini sattı.» deniliyor.

îbni Sirîn ile Saîd b. El-Müseyyeb'e göre müdebberin hizmetini satmakta beis yoktur. Hattâ Hz. Câbir'in bir hadîsinde: «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) müdebberin hizmetini sattı.» denilmiştir.

d) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in sattığı kölenin sahibi Sefih idi. Sefih-, Akılsız, demektir. Onun için de kölenin satışını bizzat Fahr-i Kâinat (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz der'uhde etmiştir. Müdebberin satılabileceğine kaail olanlarca, onu Müslümanların reisinin satmasına ihtiyâç yoktur.

e) Caiz ki, Resûl-i Ekrem (SallaUahii Aleyhi ve Sellem) mezkûr köleyi borçlu hürlerin satıldığı bir zamanda satmışdır. Çünkü rivayete nazaran Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz hür bir adamı borcu mukaabilinde satmış, sonra bu hüküm neshedilmiştir.



14- Nafaka Île Sadakayı Akrabaya, Zevce, Evlat ve Müşrik Bile Olsalar Ebeveyne Vermenin Fazileti Babı


42- (998) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki): Mâlik'e, Ishâk b. Abdülâh b. Ebi Tâlha'dan duyduğum şu hadisi okudum: İshâk, Enes b. Mâlik'i şunları söylerken İşitmiş: Ebû Tâlha Medine'de malı en çok olan bir Ensâri idi. Kendince mallannın en sevgilisi Beyrahâ bahçesi idi. Bu yer mescidin karsısında bulunuyordu. Resülüllah (Sal-lallahü Aleyhi ve Selîem) oraya girer ve içindeki iyi sudan içerdi.

Enes demiş ki: Şu âyet (yâni):

(Siz sevdiğiniz mallardan İnfâk etmedikçe asla cennete nail olamazsa nız [14]; kavl-i kerîmi nazil olunca Ebû Tâlha Resülüllah (StâlaUahü Aleyhi ve Sellemye gelerek: :

— «Allah, kitabında (Siz sevdiğiniz mallardan infâk etmedikçe cennete nail olamazsınız.) buyuruyor. Şüphesiz ki benim en sevgili malım Bey-rahâ'dır. Bu mal'ım Allah için sadakadır. Ben, Allah indinde onun sevabını ve zühr-u âhiret olmasını dilerim. Şimdi onu istediğin yere sarfeyle yâ Resülüllah!» dedi. Resülüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

— «Afferin, İşte kazançlı mal budur; işte kazanlı mal budur. Onun hakkında söylediklerini işittim, ben, onu akrabağna vakfetmeni muvafık görüyorum.» buyurdular.

Bunun üzerine Ebû Tâlha o bahçeyi yakınları ve amıcası oğulları arasında taksim etti.



43- (...) Bana Muhammed b. Hatim rivayet etti. (Dedi ki): Bize Behz rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hammâd b. Seleme rivayet etti. (Dedi ki): Bİze Sabit, Enes'den rivayet etti. Enes şöyle demiş: Şu (yâni) lemistir.

Ebû Davud'un rivayetinden sarahaten anlaşılıyor ki mevzubahis oruç: Nafile oruç'dur. Filhakika kocasının izni olmaksızın yanındaki zevcesi nafile oruç tutamaz. Çünkü kocanın hakkı, nafile oruçdan evvel gelir. Ramazan orucu ise farz olduğu için kocanın iznine muhtaç değildir. Zâten Ramazanda karı koca ikisi de oruç tutmakla mükelleftirler. Bu husus ittifakıdır. Yalnız ramazanın kazası hususunda ihtilâf edilmiş: bâzıları: «Kadın izinsiz ramazan orucunu kaza edemez. Onu Şaban ayma te'hîr eder.» demiş; bir takımları da: Kaza orucu farz olduğu için izine ihtiyâç bulunmadığını, kadının onu izinsiz de tutabileceğini söylemişlerdir.

«Kocası yanında iken...» ifâdesinden murâd: Onun mukim olmasıdır. Zîrâ seferde iken kadın izinsiz oruç tutabilir.

Şâi'iiler' den îmamNevevI: «Ulemâmızdan bâzıları kadının izinsiz nafile oruç tutmasının mekruh olduğunu söylemişlerdir. Bununla beraber izinsiz niyetlense orucu sahilidir, tamamlaması gerekir.» demiştir.

Bu hadisin son cümlesini Buhâri «Kitâbu'n-Nafakaat» ile «Kitâbü'lBüyûVda; Ebû Dâvûd «Zekât» bahsinde tahric etmişlerdir.

«Kocası yanında iken onun izni olmaksızın evine girmeye kimseye izin vermesin...» cümlesi hakkında Nevevî: «Bu cümle kocanın rızâsı bilinmediğine hamledilmiştir. Kadın, kocasının evine girmesine razı olduğunu bildiği kimseleri izinsiz de içeri kabul edebilir.» demiştir.

Kadının infâk ettiği şey'in yan ecri kocasının olması, infâk ettiği şey aralarında ortak olduğu içindir.

Münziri'ye göre buradaki yarım ecirden murâd: Mecazî mânâdır. Yâni karı koca sevapta müsavidirler. Her birine tam ecir verilecektir, iki kişi oldukları için bir bütünün iki yarımına benzediklerinden sevapları da yarım tâbiri ile ifâde Duyurulmuştur.

Bâzıları: «İhtimâl ki karı ile kocanın ecirleri biribirine denk olduğundan bir bütünün iki parçasına benzetilmiştir.» demişlerdir.



27- Sadaka ile Hayır İşlerini Bir Araya Getirenler Babı


85- (1027) Bana Ebû't Tâhir ile Harmeletü'bnü Yahya Et-Tü-cîbî rivayet ettiler. Lâfız Ebû Tâlur'indir. Dediler ki: Bize İbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki): Bana Yûnus, îbni Şihâb'dan, o da Numeyr b. Abdirrahmân'dan, o da Ebû Hüreyre'den naklen haber verdi ki, Re-sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuşlar:

«Her kim Allah yolunda çifte infâkta bulunursa, cennette keydisine: Ey Allah'ın kulu! Şu hayırdır; diye nîdâ olunacak. Namaz kılanlardan ise namaz kapısından, cihâd edenlerden ise cihâd kapısından, sadaka verenlerden ise sadaka kapısından, oruç tutanlardan ise reyyân kapısından çağırılacaktır.»

Ebû Bekr-i Sıddîk: «Yâ Resûlallah! Bir kimsenin bu kapıların hepsinden çağınlmasında bir zarar yoktur. Şu hâlde bir insan bu kapıların hepsinden çağırılacak mı?» diye sormuş; Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Evet! Ben, senin de onlardan olmanı ümîd ederim.» buyurmuşlar.



(...) Bana Amru'n-Nâkıd île Hasan-ı Hûlvâni ve Abd b. Humeyd rivayet ettiler. (Dediler ki): Bize Ya'kûb —yâni İbni îbrâhîm b. Sa'd— rivayet etti. (Dedi ki): Bize babam, Sâlih'den rivayet etti. H.

Bize Abd b. Humeyd de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdürrazzâk rivayet etti. CDedi ki): Bize, Ma'mer haber verdi. Bu râvîlerin İkisi de Zührî'den, Yûnus'un isnadı ile ve onun hadisi mânâsında rivayette bulunmuşlardır.



86- (...) Bana Muhammed b. Râfi' rivayet etti. (Dedi ki): Bize Muhammed b. Abdillâh b. Zübeyr rivayet etti. (Dedi ki): Bize Şeybân rivayet etti. H.

Bana Muhammed b. Hatim dahi rivayet eyledi. Lâfız onundur. (Dedi ki): Bize Şebâbe rivayet etti. (Dedi ki): Bana Şeybân b. Abdir-rahmân, Yâhyâ b. Ebî Kesîr'den, o da Ebû Selemete'bni Abdirrah-mân'dan naklen rivayet etti. O da Ebû Hüreyre'yi şöyle derken işitmiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'.

«Her kim Allah yolunda çifte infâkta bulunursa, o kimseyi cennetin bekçileri çağırırlar. Her babın bekçileri: Ey fülân! Buraya buyur! derler.» buyurdu. Bunun üzerine Ebû Bekir:

— «Yâ Resûlallah! îşte helak olmayacak zât budur.» dedi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

— «Ben, senin de onlardan olmanı pek ziyâde ümîd ederim.» buyurdular.

«Cennette nida olunacak...» cümlesinden murâd Cennetin kapılandır.

Yine Aynî' nin beyânına göre bu kapılar cennetin sekiz kapısından ayrıdırlar.

îbni Battal t?-444): «Bir iriü'min ancak bir kapıdan girecektir. Ona bütün kapılardan nida edilmesi ise ikram ve tahyîr içindir. Yâni kapıların hangisinden dilerse ondan girmesi hususunda muhayyer bırakılacaktır.» diyor.

Hadîs-i şerîfdeki «hayır» lâfzı ism-i tafdil değildir. Tenvini de ta'zîm ifâde etmek içindir. Mânâsı: îşte bu, hayırlardan bir hayırdır, demektir. Bâzılarına göre bu kapı senin için başkalarından daha ha-hırlıdır mânâsına gelir. Bu şekilde? ihbarın faydası onun büyüklüğünü beyândır.

«Namaz kapısından çağırılacak, cihâd kapısından çağırılacak...» gibi cümlelerden murâd: Nafile namazları çok kılanlar ve diğer nafile ibâdetleri çok yapanlardır. Aksi taktirde bütün mü'minler ibâdete ehildirler. Fakat burada maksat yalnız farz ibâdetleri ifâ edenler değil, nafileleri çok yaparak imtiyaz kazananlardır.

Re'yân: suya kanan demektir. Ulemânın beyânına göre oruç tutanların çağırılacakları cennet kapısına bu isim verilmesi, oruç tutarken susayanların cennette kana kana içeceklerine tembih içindir.

«Fulü» kelimesi meşhur rivayetlerde bu şekilde zaptolunmuştur.

Kaadı tyâz'la diğer hadis imamları başka şeklini zik-retmemişlerdir. Bâzıları onu «Fül» diye zaptetmişlerse de, birinci rivayeti daha doğrudur.

Kaadı lyâz: «Bu kelimenin mânâsı fülân demektir. Ter-hîm yapılmış ve kelimenin i'râbi nakledilmiştir. Bâzıları bu kelimenin terhîmsiz olarak fülân mânâsında bir lügat olduğunu söylerler.» diyor. .



Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:


1- Hadîs-i şerif infâkın pek büyük bir fazilet olduğuna delildir.

2- Resûlüllah (SaMîahü Aleyhi ve Sellem)'m Hz. Ebû Bekir'e:

«Ben, senin de onlardan olmanı ümîd ederim.» buyurması, onun faziletine delildir. Zîrâ Peygamber (Saîlaîîahü Aleyhi ve Sellem)'in ricası vâcib manasınadır.

Îbni Tin bu hususa nazar-ı dikkati celbetmiştir,

3- Fitne ve fucûra sebeb olmamak şartıyla bir insanı yüzüne karşı methetmek caizdir.

4- Bir insana hayırlı amellerinin her biri için cennet kapıları açılmaz. Birisinden dolayı bir kapı açılırsa ekseriyetle diğer kapılar ona kapanır. Fakat insanlardan pek azma müyesser olmak üzere cennetin bütün kapılan da açılabilir. Hz. Ebû Bekir (Radiyallahü anh) bu bahtiyarlardandır.



87- (1028) Bize İbni Ebî Ömer rivayet etti. (Dedi ki): Bize Mer-vân yâni el - Fezârî Yezîd'den —ki İbni Keysân'dır— o da Ebû Hâzim'i Eşcaî'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemh

«Bu gün sizden kim oruçlu olarak sabahladı?» diye sordu Ebû Bekir:

— «Ben» diye cevap verdi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

— «Bu gün sizden kim bir cenaze teşyî' etti?» buyurdu? Ebû Bekir:

— -Ben» dedi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemh

— «Bu gün sizden hanginiz bir fakîr doyurdu?» diye sordu; Ebû Bekir:

— «Ben.» cevâbını verdi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemh

— Bu gün sizden kim bir hasta dolaştı?» dedi; (yine) Ebû Bekin

— «Ben.» cevâbını verdi. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemh

— «Bu hasletler kendisinde toplanan hiç bir kimse yoktur ki, cennete girmesin...» buyurdular.

Übbî diyor ki: «Ulemâdan bir cemaatla tasavvuf erbabından bir kırfa, bir insanın kendisi için (Ben) demesini kerîh görmüşlerdir. Hattâ ehl-i tasavvuftan bâzıları (Bu kelime sahibine dâima uğursuzluk getirir.) diyerek iblisin (Ben) dediği için Allah'ın lanetine uğradığına işaret etmişlerdir. Delilleri babımda görülecek Câbir hadîsidir. Mezkûr hadîsde Hz. Câbir : Ben, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeUern)** geldim, kapıyı çaldığımda:

— Kim o? dedi;

— Ben! diye cevâp verdim. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'

— Ben, ben; diye diye yanıma çıktı. Gâlibâ bunu kerih gördü.) demektedir.

Fakat mes'ele bu zevatın zannettikleri gibi değildir. Onlara red cevâbı hususunda babımız hadisi kâfidir. Zira Ebû Bekr-i Sıddîk (Radiyallahü anh), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selicm)in huzurunda ıBen) diyerek konuşmuş; kendisine bu bâbda bir şey dememiştir. (Ben) kelimesi Kur'ân-ı Kerîm de ve hadislerde çok varîd olmuştur...»»

Übbi bu hususta gerek Kur'ânı dan gerekse hadîslerden bir çok misâller getirdikten sonra şunları söylemiştir: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'vn Câbir hadîsinde (Ben) sözünü kerih görmesi beyân icâb eden yerde Câbir (Radiyallahü anh) sözünü müphem bıraktığı içindir.

Hz. Câbir (Ben Câbir' im) deseydi Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona bir şey demezdi.

îb1îs1e gelince Ona lanet fcuyuruîması, kendisine (Ben) dediği için değil; Rabbi Teâlâ'nın emrini alaya alarak (Ben Âdem' den daha hayırlıyım.) dediği içindir.»

Hadîs-i şerîfde sayılan hasletlerin bir kişide toplanmasından mu-râd: Günlerden bir gündür. O hasletlerin konuşulduğu gün değildir.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) Efendimizin bu hasletleri kendinde toplayanın cennete gireceğini beyân buyurmaları, o kimse hakkında şehâdettir.



28- İnfaka Teşvik ve Cimriliğin Keraheti Babı


88- (1029) Bize Ebû Bekir b.Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hafs yâni İbni Gıyâs, Hişâm'dan, o da Fâtıme binti Münzir'den, o da Esma binti Ebî Bekir (Radiyallahü an^/dan naklen rivayet etti. Esma' şöyle demiş: Bana, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

aİnfâk et —yahut dök, yahut ver— cimrilik etme ki Allah da sana rızkını esirgemesin.» buyurdular.



(...) Bize Amru'n-Nâkıd ile Züheyr b. Harb ve îshâk b. tbrâ-hîm hep birden Ebû Muâviye'den rivayet ettiler. Züheyr (Dedi ki): Bize Muhammed b. Hâzim rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hişâm b. Urve, Abbâd [35] b. Hamza ile Fâfıme binti Münzir'den, Fâtıme de Esma' dan naklen rivayet etti. Esma şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)i

«Ver —yahut dök, yahut infâk et— cîmrrlik etme ki Allah da sana olan nimetlerini esirgemesin. Malının fazlasını saklama kî Allah da fazl-u keremini senden menetmesin.» buyurdular.



(...) Bize îbni Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki): Bize Muhammed b. Bişr rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hişâm, Abbâd b. Hamza'dan, o da Esmâ'dan naklen rivayet etti ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) kendisine yukarıdakilerin hadîsi gibi beyânda bulunmuş.



89- (...) Bana Muhammed b. Hatim İle Hârûn b. Abdillâh rivayet ettiler. (Dediler ki): Bize Haccâc b. Muhammed rivayet etti.

(Dedi ki): tbnİ Cüreyc şunu söyledi: Bana îbni Ebî Müleyke haber verdi, ona da Abbâd b. Abdillâh b. Zübeyr, Esma* bin ti Ebi Bekir'den naklen haber vermiş ki, Esma', Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-Um)** gelerek:

— «Yâ Nebiyullah! Zübeyr'in bana getirdiği şeylerden başka hiç bir şeyim yok. Onun bana getirdiklerinden bir parça infâk etsem bana bir günah

var mıdır?» demiş-, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

— «Gücünün eyttiğİ kadar infâkta bulun. Malının fazlasını saklama ki Allah da sana fazl-u ihsanını kesmesin.» buyurmuşlar.

Bu hadisi Buhârî Kitâbu7-Hîbe»'de tahrîc etmiştir.

Hadis-i şerif Ebû Dâvûd, Tirmizî Nesâî1 nin «Sahih»'lerinde ide mevcuttur.

Tirmizi onun sahih olduğunu söylemiştir.

Hz. Esma, Resûlüllah (Scdlalhıhü Aleyhi ve SeUem)'™ kendisine «Enfikî» mi, yoksa «indahî» veya «infahiy» mi? buyurduğunda şekketmiştir. Bu kelimelerden birincisinin mânâsı: Başkasına nafaka ver; ikincinin mânâsı: Atıyye ve bahşiş ver; demektir.

«Nadh»: Suyu dökmek, mânâsına gelir. Burada ondan bu mânâ kastedilmiş olması muhtemeldir.

«Nefh» dahî: Atıyye ve bahşiş, mânâsına geldiğinden «Nadh»'m ondan daha beliğ olmak üzere su döker gibi harcamak mânâsına kullanılmış olması ibareye daha münâsibdir.

«îhsâ'»: Bir şey'i hatalı şekilde sayıp dökmektir. Burada ondan murad: Geriye bırakmak ve biriktirmek için saymak, Allah yolunda sarfetmemektir. cümlesinin asıl mânâsı: «Fazla malını biriktirme ki Allah da sana fazlını biriktirmesin.» demekse de, biriktirmenin ve sayıp tutmanın hakikati Allah Teâlâ'ya nisbetle muhal olduğundan -Allah da sana olan nimetlerini esirgemesin.» şeklinde te'vil edilmiştir.

Gerek bu cümle gerekse müteakip rivayetteki cümlesi mukaabele ve teçhiz kabilinden mecazdırlar.

«Bir şey'r kap içinde saklama.» demektir. Burada ondan murâd: Fazla malını muhtaçlara vermeyi esirgeme demektir.

«Radh»; Az bir şey vermek, demektir.

İmam Nevevî: *Bu hadisin mânâsı: Tâat hususunda mal sarfına teşvik, malı elinde tutarak cimrilik göstermekten ve malı kapta biriktirmekten nehiydir.» diyor.

Hz, Esma «Zübeyr'in bana getirdiği şeylerden başka hiç bir şeyim yok.» demekle kocasının kendisine mülk olarak verdiği şeyleri anlatmak istemiştir. Resûlüllah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) ise sadaka vermesini emir buyurmuş, kocasından izin istemesine lüzum görmemiştir.

Nevevi diyor ki:

«Resûlüllah (Saîlaîlahü Aleyhi ve Sellem)"m, Hz. Esmâ'ya (Gücünün yettiği kadar infâkta bulun.) buyurması Zübeyr’in razı olacağı miktarda infâk et manasınadır. Bu cümlenin takdiri şudur: Şenin için azar azar infâk hususunda birbirinden farklı mubah olan dereceler vardır. Zübeyr bunların hepsine razı olur. Binâenaleyh sen bu derecelerin en yükseğini yap yahut kendi mülkünden infâkta bulun.



29- Az Bir Şey de Olsa Sadaka Vermeye Teşvik ve Azı Hakir Görerek Vermekten Îmtina Etmemek Gerektiği Babı


90- (1030) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki): Bize Leys b. Sa'd haber verdi. H.

Bize Kuteybetü'bnü Saîd de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Leys Saîd b. Ebî Said'den, o da babasından, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti ki Resûlüllah (Saîlaîlahü Aleyhi ve Sellem):

«Ey Müslüman kadınları! Sakın bir komşu kadın bir koyun parçasıyla da olsa komşu kadına (hediye ve) sadaka vermeyi hakir görmesin.» buyururlarmış.

Bu hadisi Buhftrl «Hibe» bahsinin başında tahric etmiştir. Onu Tirmizî dahi rivayet etmiş ve garib olduğunu söylemiştir.

Kaadı îyâz ibaresini üç vecihle okunduğunu söylemiştir.

Birinci veçhe göre: «Nisa*» kelimesi mansûb; -Müslimât* da izafetle mecrûrdur. Meşhur olan da bu vecîhdir.

Bâcîi «Şarkta bütün üstatlarımızdan bize bu vecîhle rivayet olundu.» demiştir. Bu veçhe göre terkib, bir şey'i kendi nefsine ve mev-sûfu sıfatına izafet kabîlindendir. Nitekim «Mescidü'l - Camiî» ve «Canibü'l - Garbîyyi» terkipleri de böyledir. Bu izafet Küfe' lilere göre caizdir. Basra ulemâsı ise böyle yerlerde bir mahfuz takdir ederler. Meselâ «Mescidü'l- Camiî» terkibi onlarca «Mescidü'l - Mekâni'l -Camiî» takdiz indedir. Onlara göre bu hadîsteki terkip dahî «Yâ Ni-sâe'l - Enfüsi'l - Müslimâti» takdirindedir.

Bâzıları bu terkibin «Yâ FâdılâÜ'l -Müslimâti» takdirinde olduğunu söylemişlerdir.

İkinci veçhe göre: «Nisa1» ve «Müslimât»'ın ikisi birden meifû okunur. Bu veçhe göre münâdâ mevsûf demektir.

Bâcî: «Memleketimiz ulemâsı onu böyle rivayet ederler.» demiştir.

Üçüncü veçhe göre: «Nisa1» kelimesi merfû', >Müslimât»'ın sonu meksûr okunur. Bu taktirde «Müslimât» kelimesi mahallin sıfatı olmak üzere mansûb demektir.

Cara: Komşu kadın, demektir.

Kocasının yanında bulunmasına bakarak zevcehe de «Cara» denilir.

Bâzıları arapların kadının ortağına da kinaye yoluyla «Cara» dediklerini söylerler.

Hadisdeki «Cara» kelimelerinden murâd: Komşu kadınlardır.

Hadisdeki nehiy, veren komşuya aittir. Yâni bir kadın vereceği sadaka veya hediyeyi az görerek komşusuna vermekten çekinmesin. Az da olsa, o hiç olmamaktan evlâdır; demektir.

Kirmâni «Licâratihâ» câr ve mecrûrunun bir mahzûfa mütaallik olduğunu söylemiştir. Ona göre mânâ: «Hiç bir komşu kadın, komşusuna hedive olarak verilen bir şey'i hakir görmesin.» demektir.

ResûlüIIah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)'in: «Bir koyun paçasıyla da olsa...» sözü hediye edilen şeyin azlığını mübalağa suretiyle ifâde etmektedir. Yoksa koyun paçasının hakikati, murâd değildir. Çünkü hediye olarak koyun paçası vermek âdet değildir. Maksat elde olan bir şey'i hediye etmek, onun azlığına çokluğuna bakmamaktır. Zira cömertlik eldeki mevcuda göre olur.

Hadisdeki nehyin, hediye edilen komşuya râci' olması da ihtimâl dahilindedir. Bu taktirde mânâ «Hiç bir komşu kadın az da olsa kendisine hediye edilen şey'i hakir görmesin.» demek olur.



30- Sadakayı Gizli Vermenin Fazileti Babı


91- (1031) Bana Züheyr b. Harb ile Muhammedü'bnü'l - Mü -sennâ hep birden Yahye'l - Kattan d an rivayet ettiler. Züheyr (Dedi ki): Bize Yahya b. Saîd, Ubeydullah'dan rivayet etti. (Demiş ki): Bana Hubeyd b. Abdirrahmân, Hafs b. Asımdan, o da Ebû Hüreyre* den, o da Peygamber (Şdlallahü Aleyhi ve Sel/emj'den naklen haber verdi; şöyle buyurmuşları

Yedi sınıf İnsan vardır ki Allah onları kendi (arş'ımn) gölgesinden başka hiç bir gölge bulunmayan (kıyamet) gün(ün)de (arş'ımn) gölgesinde gölgelendirecektir. (Bunlar): Âdil hükümdar, Allah'a ibâdet ede ede yetişen genç, kalbi mescidlere bağlı olan kimse, Allah için sevişen, onun için bir yere gelen; onun için biribirinden ayrılan iki kimse, kendisini mevkii sahibi, güzel bir kadın (fenâtiğa) davet ettiği hâlde:

— Ben Allah'dan korkarım; diyen adam, sol elinin verdiğini sağ eli duymayacak derecede gizli sadaka veren kimse ve tenha bir yerde Allah'ı zikrederek gözleri boşanan kimselerdir.»



(...) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki): Mâlik'e Hubeyd b. Abdirrahmân'dan dinlediğim, onun da Hafs b. Asım'dan, onun da Ebû Saîd-i Hudrî'den yahut Ebû Hüreyre'den naklen rivayet ettiği su hadîsi okudum: Ebû Saîd yahut Ebû Hüreyre şunları söylemiş: «Re-sûlüllah (Salîalîahü Aleyhi ve Sellem)— buyurdu.»

Hâvi, Ubeydullah'ın hadisi gibi rivayette bulunmuş ve «Mescid' den çıktığı vakit tekrar ona dönünceye kadar (kalbi) mescide bağlı olan adam...» demiştir.

Bu hadisi Buhâri «Ezan?» ve «ZekAt» bahislerinde, Tirmizi «Zühd»'de, Nesâi «Kaza» ve «Rukaak» bahislerinde muhtelif râvüerden tahrîc etmişlerdir.

Hadisteki (Yedi) tâbirine «Yedi sınıf insan...» diye mânâ verilmesi, kadınlara da şâmil olsun diyedir. Zîrâ usûl-ü fıkıh ulemâsı şeriatın ahkamının bütün mükelleflere şâmil olduğunu söylemişlerdir. Tahsise delil olmadıkça bir kişiye verilen hüküm bütün mükelleflere verilmiş sayılır.

Bu hadîste betahsîs yedi sınıf insan zikredümişse de usûl-ü fıkıh ilmine göre bir şey'i adetle bildirmek, hükmün o adetten mâadasına şâmil olmadığına delâlet etmez, Nitekim Müs1im'in rivayet ettiği bir hadiste:

«Her kira borçlu bir fakire mühlet verir yahut alacağını bağışlarsa Allah o kimseyi arş'ının gölgesinden başka gölge bulunmayan kıyamet gününde arş'ınnı gölgesinde gölgelendirir.» buyurulmuştur.

Mezkûr hadiste beyân buyurulan iki haslet babımız hadîslerin-deki hasletlerden başkadır. Bu da gösterir ki bir şey'i adetle bildirmek hükmün o adetten başkasına şumûlü yok mânâsına gelmez.

Kaadı îyâz'ın beyânına göre zillin Allah'a izafesi, mil-kin izafesi kabilindendir. Her zül, Allah'ın milkidir. Fakat Ayni' ye göre buradaki izafet teşrif kabilindendir. Zîrâ başkalarından te-mayyûz ancak bu suretle hâsıl olur. Nitekim yeryüzündeki bütün mescidler Allah'ın nülki olduğu hâlde, teşrif için Kabe' ye : «Beytullah» yâni Allah'ın evi, denilmiştir. Bundan maksat: Onun şerefini beyândır.

Allah Teâlâ hakkında gölgenin hakikatim murâd etmek muhaldir. Çünkü gölge cisimlerin hâssalarmdandır. Teâlâ Hazretleri ise bu gibi şeylerden münezzehtir. Allah'ın zillinden murâd: Arş'ın gölge-sidir. Nitekim bir rivayette:

Allah, onları arş'ının gölgesinde gölgelendirecektir.» buyurularak bu cihet tasrih olunmuştur.

Bâzıları: «Allah'ın gölgelendirmesinden murâd: «Onları rahmeti ile örtmesidir.» demişlerdir. Ki, arş'ın gölgesinde gölgelendirmek te bunu istilzam eder.

Bir takımları: «Buradaki gölgeden murâd: Tûbâ ağacının yahut cennet'in gölgesidir.» demişlerse de, hadîsimizdeki «Allah'ın arş'ı gölgesinden başka gölge bulunmayan...» ifâdesi bu kavli reddetmektedir. Zira gölge bulunmayan günden murâd: Kıyamet günüdür.

Tûbâ ağacı ile cennetin gölgeleri ise cennetlikler cennete girip yerlerini aldıktan sonra görülecektir. Sonra cennetteki gölgeler oraya giren bütün insanlara âmm ve şâmildir. Hâlbuki babımız hadîsi zikri geçen yedi sınıf insanın sair insanlardan ayrı muamele göreceklerine delâlet etmektedir ki, bu ancak kıyamette insanlar Rabbü'l-Âlemîn Hazretlerinin huzûr-u mânevisine durdukları, güneşin tepelerine inerek kendilerini kasıp kavurduğu o müthiş günde vukûbula-caktır.'

Adil hükümdar hakkında ulemâ birkaç vecıhie beyanâtta bulunmuşlardır. Şöyle ki:

1- Âdili Adaletle hükmeden, mânâsına gelen ism-i fail bir kelimedir. Ebû Ömer îbni Abdilberr'in beyânına göre «El - Muvatta'» râvîlerinin ekserisi bu kelimeyi «Âdil» şeklinde ism-i fail olarak rivayet etmişlerdir.

«Adi» şeklinde rivayet edenler de vardır.

Lügat ulemâsı bu şekli ihtiyar etmişlerdir. «Adi» kelimesi mastardır. Onunla erkek, kadın, müfred ve cemi' sıfatlanabilir.

İbni Esîr bu bâbda şunlan söylemiştir: «Adi» aslında mastardır. Sonradan (Adil) mânâsına kullanılmıştır ve âdilden daha beliğdir. Çünkü âdil bir kimseye (adi) demek o kimseyi adaletin kendisi yapmaktır.

2- Âdil'in asıl mânâsı: Her şey'i yerli yerince koyan, demektir. Bâzıları: «Akaaid'de olsun, amel veya ahlâkta olsun ifrâdla tehrîd arasında bulanandır.* demişlerdir.

Bir takımları: «Âdil. İnsan kemâlâtmın üç esâsını yâni hikmet, şecaat ve iffeti kendinde toplayan kimsedir.» derler.

Hikmet: Akıl kuvvetinin, şecaat yâni cesurluk: gadab kuvvetinin, iffet de şehvet kuvvetinin orta dereceleridir.

Adili: «Allah'ın hükümlerine itaat eden kimsedir.» diye tarif edenler bulunduğu gibi, «Teb'anın haklarına riâyet gösterendir.» şeklinde tarif edenler de vardır.

Hâsılı âdil: Müslümanları" umurundan birine nezâret eden vali ve hâkim gibi kimselerin umûmuna şâmil bir kelimedir.

3- İmam: Hükümdar, vali gibi Müslümanların başında bulunup, onları idare eden kimsedir. Hadîs-i şerîfde âdil imamın yedi sınıfın başında zikredilmesi, gördüğü işler pek çok ve faydası umûmi olduğu içindir. Adil imam vasıtasıyla Teâlâ Hazretleri pek büyük işleri yoluna koyar. Onun içindir ki: «Peygamberlerden sonra derece itibarı ile Allah'a adil imamdan daha yakın kimse yoktur.» derler.

İbni Abbâs (Radiyalîahü atik) «Bir kavim haksız yere hükmetmeye başlarsa Allah onların üzerine zâlim bir imam musallat kılar.» demiştir.

Hadîs-i şerîfde beyân buyurulan yedi sınıftan ikincisi Allah'a ibâdet ederek yetişen gençlerdir. Burada Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve SeJ/emJ'in «adam» demiyerek: genci zikretmesi, gençlikte ibâdet insana daha zor geldiği içindir. Çünkü gençlikte insana şehvetler galebe çalar, hevâ ve hevese tabî kılacak sebepler çoktur.

Yedi sınıftan üçüncüsü: kalbleri mescidlere bağlı, namaz hiç bir zaman akıllarından çıkmayan kimselerdir. Kalbin mescide bağlanması, namaz vakitlerini beklemekten kinayedir. Namaza müdavim olan kimseler camiden çıkar çıkmaz ondan sonraki namazın vaktini beklerler. Bu da onların namazı cemaatla kılmalarını istilzam eder.

Dördüncü sınıf: Birbirlerini Allah için sevenlerdir.

Hadis-i şerîfde «birbirlerini seven iki adam» denildiğine göre bahsedilen sınıfların yedi değil, sekiz olduğu hatıra belebilirse de, ha-kîkatta sınıflar yine yedidir. Çünkü bu cümlenin mânâsı: «Başkasını Allah için seven adam» demektir. Sevgi nisbî bir şey olduğundan onu nisbet etmek için en az iki kişi lâzımdır. «îki adam» denilmesi bundandır.

«Onun için bir yere gelen ve onuniçin ayrılan iki kimse...» ifâdesinden murâd: Allah aşkı ile buluşan ve bu sebeple beraberce oturup konuşan ve nihayet o meclisden ayrılıp giden kimselerdir. Fakat bu cümleyi «O meclisten dağıldıktan sonra birbirlerini sevmeleri sona erer.» mânasına almamalıdır. Maksad şudur: Bu gibi kimseler dîni husûsâtta birbirlerini sevmekte devam ederler. Bir yere toplansınlar toplanmasınlar bu sevgiye dünyevî.bir arıza sebebiyle nihayet vermezler. Muhabbetleri ölünceye kadar devam eder.

Beşinci sınıf: Mevkii sahibi güzel kadınların zina taleplerine mâruz kalan erkeklerdir. Hadisin zahirinden anlaşılan mânâ budur.

Bâzı rivâvetler de bu mânâyı te'yid ettiği için Kurtubİ kat'iyyetle buna kaail olmuştur. Maamâfih kadınların tekliflerini evlenmek için yapmış olmaları ihtimâlinden bahsedenler de vardır. Bu taktirde kadının teklifim reddeden erkek, onunla meşgul olurken ibâdet yapamayacağından yahut ibâdetle meşgul olurken kadının hakkını ifâ edemeyeceğinden korkmuş olur.

Kadının güzelliği ile beraber mevkii sahibi oluşunun da zikredilmesi: BÖylelerine rağbet daha çok, vuslat daha güç olduğu içindir.

Hâl böyle olduğu hâlde kadının buna talib olması zikre şayandır.

Erkeğin böyle bir teklife «Ben Allah'tan korkarım!» bir rivayette «Ben, Âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.» cevâbını vermesi tâatların en büyüklerinden biridir.

Kaadı İyâz: «İhtimâl erkek bunu, o kadını fuhuştan men etmek için dili ile söyler; ihtimâl kendi nefsini menetmek için kalbi ile söyler.» diyor.

Kurtubi: «Böyle bir cevap ancak Allah'dan pek ziyâde korkmaktan neş'et eder. Allah korkusundan dolayı güzel bir kadına yaklaşmaktan sabretmek mertebelerin en yükseklerinden ve ibâdetlerin en büyüklerinden mâdûttur.» demiştir.

Altıncı sınıf: Sadakalarını son derece gizli veren kimselerdir. Bu cihet «sol elin verdiğini sağ el bilmeyecek kadar gizli tutan» cümlesi ile mübalâalandırılmıştır.

Hadîsin Buhâri ve diğer sahîh kitaplardaki rivayeti: «Sağ elinin infâk ettiğini sol eli bilmez.» şeklindedir.

Kitabımızın rivayetinde ise hadîs maklûb olarak: «Sol elinin infâk ettiğini sağ eli bilmez.» şeklinde zaptedilmiştir.

Kaadı İyâz: «Elimize geçen Sahih-i Müslim nüshalarının hepsinde hadis böyle maklûb olarak rivayet edilmşitir, doğrusu birinci şekildir.» demiştir.

Buhâri: «Buradaki vehim Müslim' den başkasına ait olacağa benziyor.» demiş: bâzıları vehmin Müslim' den veya onun dûnunda bulunan başka bir râvîden değil, Müslim' in şeyhinden yahut şeyhinin şeyhi Yahye'l-Kattân' dan geldiğine kaail olmuşlardır. Kalbin râvîler tarafından değil, hadîsi istinsah eden kâtip tarafından yapılmış olması da mümkündür.

Yedinci sınıf: Kimsenin bulunmadığı tenhâ bir yerde Allah'ı zikredip ağlayan kimselerdir. Çünkü tenhâda ibâdet riyadan uzaktır. Bâzıları bu cümleyi: «Halk arasında da olsa Allah'dan başka kimseye iltifat etmeyen» mânâsına almışlardır.

Hadîsin bu cümlesinde boşanmanın gözlere isnâd edilmesi: Mübalağa içindir. Hakikatte boşanan gözler değil, göz yaşlarıdır.

Kurtubi diyor ki: «Gözün boşanması zikrin hâline ve o hâlde zikreden kimseye münkeşif olan olan şeylere göredir. Meselâ celâl vasıfları hâlinde ağlamak Allah korkusundan, cemâl vasıfları hâlinde ise Allah'a iştiyaktan ileri gelir,»



Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:


1- Hadîs-i şerif âdil imamın faziletine delildir. Müslim'in rivayet ettiği bir hadiste: «Adaletle hükmedenler Allah'ın indinde nurdan minderler üzerine oturtulacaklardır...» Duyurulmuştur.

2- Allah'a ibâdet ede ede yetişen gencin fazileti büyüktür.

3- Bütün ömründe günahlardan kaçınıp Allah'a tâatla meşgul olan kimsenin fazileti pek büyüktür. «Melekler insanlardan efdâldır; çünkü gece gündüz Allah'a tesbîhde bulunurlar. Bu hususta kendilerinden bir gevşeme veya bıkkınlık da sâdır olmaz.» diyenler bu hadîsle ihticâc etmişlerdir.

4- Cemaatla namaz kılmak için câmi'e devam edenlerin fazileti büyüktür. Çünkü câmi'ler Allah'ın evleridir. Ehl-i takva olan her zâtın evini ziyaret, ziyaret edilen zâtın misafirine ikramı âdettendir. Şu hâlde kerimler kerîmi olan Allah Teâlâ'nın evleri demek olan câmi'ler günde beş defa ziyaret edilirse, onun misafirlerine ne gibi ikramda bulunacağını bir düşünmelidir.

5- Müslümanların Allah için birbirlerini sevmeleri büyük bir fazilettir. Zîrâ bir kimseyi Allah için sevmek ve bir kimseye Allah için buğz etmek îmândan ma'dûttur.

İmam Mâlik' e göre Müslümanların Allah için birbirlerini sevmeleri ve Allah için birbirlerine buğz etmeleri farzdır. Bu bâbda hadîsler vârid olmuştur,

6- Allah'tan korkmanın fazîleti pek büyüktür. Teâlâ Hazretleri: makaamından korkan kimseye İki cennet pırdır.[36]» buyurmuştur.

7- Gizli sadaka vermenin fazîleti büyüktür. Ulemâ bunun nafile sadakaya mahsûs olduğunu söylemişlerdir. Nafile sadakayı gizli vermek efdâldır. Çünkü gizli vermek samimiyet ve ihlâsa delâlet eder; riyadan hâlidir. Farz olan zekâtı ise aşikâre vermek efdâldır. Zîrâ bu suretle zekât veren kimse başkalarına örnek ve İslâm'ın esâ-sâtanı meydana çıkarmış olur. Oruç mes'elesi de böyledir. Farz olan orucu başkalarına bildirmek daha faziletlidir.

Vitr gibi vâciblerle sabah namazının sünneti gibi sünnet-i müek-kedeler hakkında ihtilâf vardır.

8- Tenhalarda Allah'ı zikrederek gözyaşı dökmek pek faziletli bir tâattır.



31- Sadakanın Efdali, Sağlam Olan Cimrinin Sadakası Olduğunu Beyan Babı


92- (1032) Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki): Bize Cerir, Umaratü'bnü Ka'kaa'dan, o da Ebû Zür'a'dan, o da Ebû Hü-reyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellemje bir adam gelereki

— «Yâ Resûlaliah! (Sevap ittibârı ile) sadakanın hangisi daha büyüktür?» diye sorduj Resûlüllah {Saîlallahü Aleyhi ve Sellem):

— «Sağlam, cimri olduğun, fakirlikten korktuğun ve zenginliğe tama' ettiğin hâlde verdiğin sadakadır. (Bu işi), can gırtlağa gelip de filâna şu Kadar, filâna da şu kadar {verilsin) deyinceye kadar geri bırakma. Dikkat et ki (O mal) zâten filânın olmuştur.» buyurdular.



93-(...) Bize Ebû Bekir b. Ebi Şeybe ile İbnİ Nümeyr rivayet ettiler. (Dediler ki): Bize İbni Fudayl, Umâra'dan, o da Ebû Zür'a'dan, Bir adam Peygamber {Saîlallahü Aleyhi ve Sellemfe gelerek: o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demişi

— «Yâ Resûlaliah! Sevap ittibârı ile sadakanın hangisi daha büyüktür?- diye sordu. Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem):

— «Dikkat et! Babana yemin olsun ki bu suâlin cevâbını alacaksın Sağlam, cimri, fakirlikten korktuğun ve çok yaşamayı umduğun hâlde sadaka vermendir. (Bu işi) can gırtlağa gelip de, filâna (malımdan) şu kadar; filâna da şu kadar ;/asiyet ediyorum.) deyinceye kadar geciktirme. O (zaman mal zâten) filânın olmuştur.» buyurdular.



(...) Bize Ebû Kâmil El-Cahderi rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdülvâhid rivayet etti. (Dedi ki): Bize Umâratü'bnü Ka'kaab' bu is-nâdla Cerir'in hadisi gibi rivayette bulundu. Yalnız O: «Sadakanın hangisi efdaldır?» dedi.

Bu hadisi Buhâri «Kitabü'z - Zekât» ve ÎKitâbü'I - Vasâ-yâ»'da Nesâi «Kitâbü'z- Zekât» 'da tahrîc etmişlerdir.

Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Selîem)'e gelen zâtın kim olduğu malûm değildir. Bâzıları Hz. Ebû Zerr olmasını muhtemel görmüşlerdir. Çünkü İmam Ahmed b. Hanbel'in «Müsned»'inde Hz. Ebû Zerr' in «Sadakanın hangisi ef-daldır?» diye sorduğu tasrih edilmiştir.

Taberânî dahî Ebû Ümâme' den hadîsi rivayet etmiştir. Ancak Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Se/Ierw)'in ona verdiği cevap buradaki gibi değil, «Malı az olanın cehd ederek verdiği sadakadır.» şeklindedir.

SadaKayı sağlam ve mala tama' ettiği hâlde vermesinin efdal oluşu bu hâllerde sadaka vermek nefse güç geldiği içindir.

Canın gırtlağa gelmesi'nden murâd: O ânın yaklaşmasıdır. Zîrâ hakikaten can gırtlağa geldiği zaman vasiyet ve şâir tasarruflar sahih değildir.

Hadîsin mânâsı şudur: «Sadakanın efdalı hâl-i hayâtında vücûdun sağlam ve mala ihtiyâcm varken verdiğin sadakadır. Çünkü ölüm döşeğinde verdiğin sadaka senin olmaktan çıkmış, malına mirasçılarının hakkı taalluk etmiştir.

Hz. Ebû Sad' in rivayet ettiği bir hadîs de bu te'vîli te' yid etmektedir. Mezkûr hadîste:

«Bir kimsenin hâl-i hayâtında bir dirhem tasadduk etmesi, ölürken yüz dirhem tasadduk etmesinden daha hayırlıdır.» Duyurulmuştur.

Hadîs-i şerif de zikredilen «filân» 'larm ikisi kendisine mal vasiyet olunan kimseden üçüncüsü de mirasçıdan kinayedir. Yâni: «Iş'i ölürken filân ve filâna şu kadar mal vasiyet ediyorum ,demeye bırakma. Çünkü o mal o anda filân mirasçının olmuştur.» demektir. Mirasçı isterse o vasiyeti iptal eder.

Hz. Ebû'd -Derda1 dan rivayet olunan bir hadîste: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

tölürken köle azâd eden bir kimsenin hâil, doyduktan sonra hediye verene benzer;» buyurdu, denilmektedir.

Meymûn b. Mihrân, Hişâm'ın zevcesi Rukiyye'nin vefat ettiğini ve ölürken bütün kölelerini azâd ettiğini duyunca: «Bunlar mallan hususunda Allah'a iki defa isyan ediyorlar. Bir kere cimrilik edip, mallarının sadakasını vermiyorlar, sonra malları başkasının oldumu, o malları israf ediyorlar.* demiş.

Hattâbi diyor ki: -Bu hadîs, hastalığın insanın malından bir kısmını elinden aldığına ve hastalık anında yapılan sehâvetin cimrilik lekesini gidermediğine delildir. Onun içindir ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sadaka veren kimsenin bedeni sağlam, mala düşkün olmasını şart kılmıştır. Zîrâ böylesi çok yaşacağım ümidiyle sadaka verirken, malım gidiyor diye kalbinde bir te'sîr ve elem duyar; fakir kalıyorum diye korkar.»

Mirasçının dilediği takdirde vasiyeti bozmsaı mutlak değildir, yapılan vasiyet malın üçte birinden fazla olduğu taktirdedir. Çünkü ölüm döşeğinde yapılan vasiyet malın üçte birinden tenzif edilir. «O mal vasiyet olunan kimsenin üzerine mahkeme karâriyle tescil edil-^ meden önce bozabilir.» diyenler de olmuştur.

Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Allah'tan başkasma yemin etmeyi nehî buyurduğu hâlde acep neden burada muhatabının babasına yemin etmiştir?»

Bu suâli îmam Nevevî şöyle cevaplandırmıştır: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kasten Allah'dan başkasına yemîn etmeyi nehip buyurmuştur-. Bu hadîsteki lâfız ise kasıtsız olarak ağzından çıkıvermiştir. Binâenaleyh yemin değildir. Bu gibi sözler memnu değildirler.»



32- Yüksek Elin, Alçak Elden Daha Hayırlı; Yüksek Elden Murad: Veren El, Alçak Elden Murad: Alan El Olduğunu Beyan Babı


94- (1033) Bize Kuteybetü'bnü Saîd, Mâlik b. Enes'den, ona okunanlar meyâmnda Nâfi'den, o da Abdullah b. Ömer'den naklen rivayette bulundu ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minber üzerinde sadakayı ve dilenmekten nezîh kalmayı anlatırken:

«Yüksek el, alçak elden daha hayırlıdır. Yüksek elden murâd: Veren; alçak'tan murâd da: Dilenen eldir.» buyurmuşlar.

Bu hadîsi Buharı «Zekât» bahsinde tahrîc etmiştir.

Hadîs-i şerif Ebû Dâvûd ile Nesâi' nin «Sahih»' lerinde dahî mevcuttur.

Hadisin iki tarîki vardır. Birinci tarîkinde Ebû Nu'mân'dan, ikinci tarikinde Abdullah b. Mesleme' den rivayet olunmuştur.

Bâzı tariklerde «Münfika» yerine «Müteaffife» denilmiştir.

İbnü'l-Arabi: «Ebû Dâvûd onu bu şekilde rivayet etmiştir.» demişse de, Aynî bu bu sözü hatalı bulmaktadır. Çünkü Ebû Dâvûd, hadîsi îmam Mâlik' den, o da Nâfi'den, o da îbni Ömer' den naklen «Münfika» lâfzı ile tahric ettikten sonra: Eyyûb'un, Nâfi'den rivayeti ihtilaflıdır. Abdül vâris demişse de, ekseri râviler Hammâd b. Zeyd' den, o da Eyyûb1'dan naklen şeklinde rivayet etmişlerdir. Bir tanesi «Müteaffiye» tâbirini kullanmıştır.» demiştir.

Haattâbi «El-Maâlim» nâm eserinde «Müteaffife» rivayetini tercih etmiş ve: «Bu rivayet daha muvafık; mânâ.ittibârı ile daha sahihtir. Çünkü îbni Ömer bu hadîste sadakayı anlatırken teaffüf kelimesini kullanmıştır...» demiştir.

İbni Abdilberr ise «Et-Temhîd» adlı eserinde «Münfika» rivayetini tercih etmiş, onun evlâ ve sevaba daha yakın olduğunu bildirmiştir. Buh ri Müslim' deki rivayeti dahi «Münfika» şeklindedir. Nevevî bu rivayetin sahih olduğunu söyledikten sonra: «Her iki rivayetin sahih olması da muhtemeldir. Zîrâ «Münfika» kelimesi mâ'nâ i'tibârı ile «Sâile»'den: A'lâ olduğu için «Müteaffife» dahî «Sâile»'den â'lâdır.» demiştir. Cumhûr'a göre yüksek elden murâd: Sadaka veren eldir. Bâzıları yüksek el sadaka alan, alçak el sadaka vermeyendir, demişlerdir.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hadîsleri ile zengini sadaka vermeye, fakiri de dilenmekten nezih davranmaya teşvik buyurmakta ve dilenmeyi zemmetmektedir.



Hadis-i Şerif'den Çıkarılan Hükümler


1- Ölüm tehlikesi gibi bir zaruret olmadıkça dilenmek çirkin bir şeydir. Hanefiîyye ulemâsından bâzıları: *Bir gün yiyeceği olan kimsenin dilenmesi haramdır.» demişlerdir.

2- Şükrünü ifâ eden zengin, fakirden efdaldır. Maamâfih mes' ele ihtilaflıdır.

3- Hatibin vaaz, talîm ve ibâdet gibi maslahata muvafık hu-sûsâtta konuşması mubahtır.

4- Hadîs-i şerif tâat hususuna infâkta bulunmaya ve sadaka vermeye teşvik etmektedir.



95- (1034) Bize Muhammed b. Beşşâr ile Muhammed b. Hatim ve Ahmed b. Abde toptan Yahya El - Kattan dan rivayet ettiler. îbni Beşşâr (Dedi ki): Bize Yahya rivayet etti. (Dedi ki): Bize Amr b. Osman rivayet etti (Dedi ki): Ben, Mûsâ b. Talhâ'yı rivayet ederken dinledim, ona da Hakim b. Hizam rivayet etmiş ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuşlar:

Sadakanın efdalı —yahut sadakanın en hayırlısı—, geriye artan maldan verilendir. Yüksek el, alçak etden daha hayırlıdır. Sen (sadakaya) nafakasını vermekte olduğun kimselerden başla.»

Bu hadisi Buhâri -Zekât- bahsinde bir iki yerde muhtelif râvîlerden tahrîc ettiği gibi;; ; Nesâi dahi ayni bahiste rivayet etmiştir.

Buhâri1 nin Hakim b. Hizam rivayetinde hadîsin sonunda:

«Her kim afif olmak İsterse, Allah onu afif kılar; ganî olmak İsterse Allah ganî kılar.» cümlesi de vardır.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi cumhur- ulemâya göre yüksek elden murâd: Sadaka veren; alçak elden murâd da: Dilenen el'dir.

Bu bâbda Îbnü'l-Arabi' den muhtelif kaviller rivayet olunur.

Birinci kavle göre: Yüksek elden murâd: sadaka veren el'dir.

İkinci kavle göre: Yüksel el: alanın elidir.

Üçüncü kavle göre: Yüksek el- iffetli el, demektir.

Dördüncü kavle göre: Yüksek el'den murâd: Allah'ın yed-i kudret-i dir. Ondan sonra sadaka verenin eli gelir. Alçak el ise dilencinin elidir.

Kaadı îyâz, ulemâdan bâzılarının: «Yüksek el, alanın eli; alçak el de: Sadaka vermeyen eldir.» dediklerini rivayet etmiştir.

Bâzıları «Buradaki elden murâd: nimettir.» demişlerdir. Bu taktirde hadisin mânâsı: «Çok sadaka vermek, az vermekten daha hayırlıdır.» demek olur ki, en kısa sözlerle iyi ahlâka teşvik ifâde eder.

Hadis-i şerif muhtelif lâfızlarla rivayet olunmuştur. Taberâni'nin rivayetinde:

«Ey cemâat! bilmiş olun ki üç kısım el vardır. Bunların en yükseği Allah'ın yed-i kudreti, ortası: sadaka verenin eli; en aşağısı da: Sadaka alanın elidir. Binânaleyh siz arka ile odun satmak suretiyle olsun iffet ve nezâhet gösterin. Dikkat edin tebliğ ettim mi?» buyurulmuştur.

Aynî diyor ki: «Şeyhimiz Zeynüddîn (Rahimehullah): Doğrusu yüksek elden murâd: Veren eldir. Nitekim sahih hadisler de buna şahittir; demiştir.»

«Nafakasını vermekte olduğun kimselerden başta...» cümlesinden murâd: Aile efradı ile köle, hizmetçi v.s. gibi nafakası bir kimseye farz olan kimselerdir. Nafakadan murâd da: yiyecek, giyecek ve meskendir.

Bu cihet: Nesâi'nin Târık-ı Muharibi tarikiyle rivayet ettiği şu hadîs pek güzel îzah etmektedir. Hz. Târik demiş ki: « Medîne'ye geldik: bir de baktık Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Selîem) minber üzerinde cemaata hutbe okuyor. (Hutbesinde):

— «Verenin eli: yüksek eldir. Sen infâka geçindirdiklerinden yâni annenden, babandan, kız kardeşinden ve kardeşinden başla. Sonra daha aşağı doğru in; buyurdular.»

Yine Nesâi’nin İbni Aclân tarikiyle Hz. Ebû Hüreyre'den rivayet ettiği bir hadîste Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem): «Sadaka verin.» buyurdu.

Bir adam:

— «Yâ Resûlâllah! Bende bir altın var.» dedi. Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem):

— aSen onu kendine tesadduk et!» buyurdu. O zâtı

— Bende bir altın daha var.» dedi Efendimiz:

— «Onu zevcene tesadduk eyle!» buyurdu. O zât:

— -Bende bir altın daha var.» dedi. Peygamber (Sallallakü Aleyhi ve Sellem)

— «Onu çocuklarına tesadduk et!» buyurdu. O zât:

— «Bende bir altın daha var.» dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahü ve Sellem)

— «Onu da hizmetçine tesadduk et!» buyurdu. O zât (tekrar):

— «Ben de bir altın daha var.» dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Ssllem)-

— «Onu da artık sen bilirsin! buyurdular.» denilmektedir.

Mezkûr hadisi îbni Hibbân «Sahih»'inde aynen rivayet etmiş; Hâkim ise çocukları zevceden evvel zikrey lemistir.

Hattâbî (319 - 388) diyor ki: «Hadîsteki bu tertibi düşünürsen Resûlüllah {Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in evlâ ve daha yakın olanı ilk plâna aldığım görürsün. Karşısındaki zâta nafaka hususunda kendinden başlamasını, sonra çocuklarına geçmesini emrediyor. Çünkü evlâdı kendi cüz'ü mesabesindedir. Ona bakmazsa helak olur. Ve infâk hususunda onun yerini tutacak kimse bulamaz. Zevceyi üçüncü dereceye bırakmışdır. Zira zevcesine verecek nafaka bulamazsa araları ayrılır. Ve kocası yahut yakın akrabağsı tarafından nafakası verilir. Daha sonra hizmetçiyi zikretmiştir. Çünkü nafakasını veremezse köle satılır.»

Nevevî'nin «Er-Ravda» nâm eserinde beyân ettiği ve-cihle ashâb-ı kiram zevcenin çocuklar üzerine takdimine ittiiâk etmişlerdir. Zevcenin nafakası çocukların nafakasından daha müekked olarak farzdır. Çünkü zamanla veya fakirlik sebebiyle sakıt" olmaz. Bir de zevcenin nafakası ivez olarak farzdır. Çocukların nafakası ise büyüdükleri ve nafakalarım kendileri te'mîn etmeğe başladıkları zaman babalarından sakıt olur.

Hâsılı rivayetlerin bâzılarında çocuklar zevceden evvel, bâzılarında zevce çocuklardan evvel zikredilmiştir.

Bu hâl karşısında ulemâ tercih cihetine gitmiş, hadisleri tetkikten geçirdikten sonra çocukların evvel zikredildiği rivayeti tercih etmişlerdir.

Ayni, Nevevi' nin sözüne itirazla: «Nasıl oluyor da Nevevi zevceyi çocukların üzerine takdim edebiliyor! Hâlbuki babanın bir cüz'ü mesabesindedir. Zevce ise ecnebidir. Sonra sözünü ta'lîl ederek (Zevcenin nafakası çocuklarınkinden daha müekketdir. Çünkü zamanla veya fakirlik sebebiyle sakıt olmaz!) diyor. Bu da şaşılacak bir şeydir. Zîrâ zevcenin nafakası hadd-i zâtında bir sile yâni teberrüdur. Sile kabilinden olan şeyler sükûtu kabul eder. Evlâdın nafakası ise kat'î bir farzdır. Hiç bir şeyle sakıt olmaz.» diyor.

Hz. Hakim b. Hizam, Resûlüllah (Saîîallahü Aleyhi ve Sellem)'in «Sadakanın eidalı» mı yoksa «sadakanın en hayırlısı» mı buyurduğunda şekketmiştir,

«Zahr-i gmâ» tâbirinden murâd: İhtiyâçtan artan fazlalıktır. Cümlenin takdiri şöyledir: Sadakanın en hayırlısı ihtiyâçtan artan maldan verilenidir.

Nevevî diyor ki: «Bu suretle verilen sadakanın bütün malını vermekten daha faziletli olması bütün malını tesadduk edenler ekseriya sonradan pişman oldukları içindir. Yahut muhtaç kaldıkları zaman pişman olur; (keski hepsini vermeseydim) derler. Malının fazlasından sadaka veren ise hiç bir zaman pişman olmaz. Bil'akis verdiğine sevinir. Ulemâ bir kimsenin bütün malım tesadduk etmesi hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bizim (yâni Şâfiîlerin) mezhebimize göre borcu ve çoluğu çocuğu olmayan bir kimsenin fakirliğe ve sabır ve tahammül göstermesi şartıyla bütün malını tesadduk etmesi müstehab-dır. Bu şartlar kendisinde bulunmayanın tesadduku mekruh olur.»

Kaadı ty âz, cumhûr-u ulemâ' ya göre bir kimsenin bütün malını tesadduk edebileceğini söylemiştir.

Bâzılarına göre: Malın hepsi sahibine iade edilir. Bu kavil Hz. Ömer (Raâiyaîîahü anh) 'dan rivayet olunmuştur.

Şam ulemâsına göre: Malın üçte biri sadaka olarak tenfiz edilir. Bakîsi sahibine iade olunur.

«Sadaka olarak verilen miktar, bütün malın yarısından ziyâde ise yarısı kabul edilir; ziyâdesi sahibine iade olunur.» diyenler de vardır.

Bu kavil Mekhûl'den rivayet olunur. Ebû Ca'fe-ri Tahâvi ile Taberî: «Bütün malın tesadduku caiz olmakla beraber, hepsim değil; üçte birini tesadduk etmek müstehab-dır.» demişlerdir.



96- (1035) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Amru'n - Nâkîd rivayet ettiler. (Dediler ki): Bize Süfyân, Zührî'den, o da Urvetü'bnü Zübeyr ile Saîd'den, onlar da Hakîm b. Hizâm'dan naklen rivayet etti. Hakim şöyle demiş: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeHemYden istedim, (istediğimi) verdi. Sonra (tekrar) istedim yine verdi. Sonra (tekrar) istedim yine verdi. Sonra şöyle buyurdu:

«Hakikaten şu mal yeşil ve tatlıdır. Binâenaleyh onu her kim gönül hoşluğu ile alırsa o malda kendisine bereket verilir. Her kim de ona göz dikerek alırsa o malda kendisine bereket verilmez ve yiyip de doymayan kimse gibi olur. Yüksek el, alçak elden daha hayırlıdır.»

Bu hadîsi Buhâri «Zekât», «Vasâyâ», «Hums» ve «Rukaak» bahislerinde Tirmizi «Zühd» bahsinde; Nesaî «Zekât» ve «ftukaak» bahislerinde muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir.

Buhâri'nin rivayetinde şu ziyâde vardır-. «Dedim ki: Yâ Resûlallah! Seni hak dînle gönderen Allah'a yemin ederim ki senden sonra dünyâdan gidinceye kadar hiç bir kimseden bir şey isteyerek malını azaltmam.

Bil'âhara Ebû Bekir (Radiyallahil anh) Hakîm'i kendisine ganimet malından bir şey vermek için çağırır fakat Hakîm bunu kabulden imtina ederdi. Sonra Ömer (Radiyalhhü anlı) dahî bir şey vermek üzere kendisini çağırdı fakat Hakîm yine hiç bir şey kabul etmedi. Bunun üzerine Ömer:

— Ey Müslümanlar cemâati! Sizi, Hakîm'e şâhid olmaya dârvet ediyorum. Çünkü ben kendisine şu ganimetten hakkını vermek istiyorum, o almaktan çekiniyor; dedi.

Hâsılı Resülüllah (SaUallahü Aleyhi ve Se/Zem)'in vefatından sonra Hakîm ölünceye kadar hiç bir şey kabul etmedi.»

«Ha'dıra»: Yeşillik, demektir. Kelimenin müennes olarak kullanılması ya yeşillik nevileri itibârı ile yahut yeşil fâkihe yâni yemiş takdirinde olduğu içindir. Mala çok rağbet gösterilmesi yeşil ve tatlı yemişe benzetilmiştir. Çünkü manzara itibârı ile yeşil renk hoşa gider. Tatlı olan bir şey de makbuldür. Ayrı ayrı hoş ve makbul olan bu iki şey beraberce bulununca elbette rağbet o nisbette artar.

Bu cümlede malın bakî olmadığına işaret vardır. Çünkü insanların mala meyil ve hırsı, yeşil ve tatlı yemişlere benzetilmiştir. Bunlar ise baki değildirler.

Bu hadiste zikri geçen «Tryb-i nefis» hakkında Kaadıtyâz iki vecih ihtimâlinden bahsetmiştir. Birinci ihtimâle göre. «gönül hoşluğu» mânâsına gelen bu terkîb alana aittir. Yâni musallat olur-casına istemeden verilen şey'i alırsa bereketini görür, demektir.

İkinci ihtimâle göre: Bu tâbir verene aittir. Mânâsı: Sahibi tarafından gönül hoşluğu ile gözü kalmadan ve istemeden verilen bir şey'i alırsa onun bereketini görür, demektir.

Ulemânın beyânına göre «îşrâf-ı nefis»'den murâd: Birinin malına göz dikmek, ona musallat olmak ve tama' etmektir.

«Yiyip de doymayan»'dan murâd: Bâzılarına göre oburluk hastalığıdır.

Bir takımları* Buradaki teşbihden murâd: İhtimâl ki aç gözlünün otlayan hayvana benzetilmesidir.» demişlerdir.

Aynî diyor ki: *Bence bundan anlaşılan mide usaresinin şiddeti ve galebesidir. Yemke mideye iner inmez hemen hazmolunur. Aksi taktirde bir mideye istiâb edeceği miktardan fazla yiyeceğin doldurulması tasavvur olunamaz. Hikâye müelliflerinin anlattıklarına göre Bedeviler' den bir adam bütün bir deveyi, karısı da bütün bir deve yavrusunu yemişler...»

Hz. Hakim'in Resûlüllah (Sdlalfohü Aleyhi ve Sellem) dünyâdan gittikten sonra evvelâ Ebû Bekir sonra Ömer (Radiyallahü anhümâ)'n\n vermek istedikleri ganimet hissesini hakkı olduğu hâlde kabul etmemesi, âdet olacağından korktuğu içindir. Zira nefis almağa alışırsa bu hâl bir âdet olur. Hakkı olmayan şeyleri kabul etmeye başlayabilir. Bu düşünce ile nefsin tamâ'mı kırmış ve şüpheli şeylere yanaşmaktan çekinmiştir. Bir de Hz. Hakim Resûlüllah (Sallaîlahü 'Aleyhi ve Sellem)'e ondap sonra kimseden bir şey almayacağına hattâ bir rivayette o günden sonra Resûlüllah {Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem)'den bile bir şey istemeyeceğine söz vermişti.

Hz. Ömer'in, Hakîm (Rdiyallahü anh)'m ganimet hissesini almadığına şahit çağırması, Hakîm'in kötü te'vîlin-den korktuğu içindir. Ömer (Radiyallahü anh) bununla Beytü'1-Mâ1'den verildiği hâlde hakkını almayan kimsenin bir daha o malda hakkı kalmadığını da göstermiştir.



Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:


1- Hadİs-i şerif nezâhet ve kanâata teşvik etmektedir, insan az da olsa kazancına razı olmalı, başkasının malına göz dikmek suretiyle malını çoğaltmak sevdasına düşmemelidir.

2- Gönül hoşluğu ile verilip yine gönül hoşluğu ile alınan sadaka ve attıyyede bereket vardır.

3- Dilencinin üç defa istemesi, dördüncüde menedilmesi caizdir.



97- (1036) Bize Nasr b. Aliyy El - Cehdamî ile Züheyr b. Harb ve Abd b. Humeyd rivayet ettiler. (Dediler ki): Bize Ömer b. Yûnus rivayet etti. (Dedi ki): Bize İkrimetü'bnü Ammâr rivayet etti. (Dedi ki): Bize Şeddât rivayet etti. (Dedi ki): Ebû Ümâme'yi şöyle derken işittim: Resûlüilah (Sallallahü Aleyhi ve Sellevı)--

«Ey Âdem oğfu! Senin fazla malım sadaka olarak vermen kendin için hayır; vermemen ise şerrdir. (Ama) kenefine yelecek kadar elinde ma! bulundurduğundan dolayı muaheze olunmasın. Hem (sadakaya) nafakasını verdiğinden başla. Yüksek el alçak elden hayırlititr.» buyurdular.

Bu hadîsden murâd: İnsanın zaruri ihtiyâçlarından fazla olan malını hayır yollarına sarfetmesi, sevap yönünden daha hayırlı olduğunu vermeyip, biriktirmenin kendisine hiç bir hayır ve sevap te' min etmediğini beyândır. Zira üzerine farz olan nafaka gibi şeyleri vermezse azaba müstahak olur. Mendûb olan sadakayı vermezse sevabı noksanîaşır. Bunlarsa manen kendisi için şerrdir. İhtiyâç miktarını vermediği için muhaze olunmaması, o miktara şer'an bir hak teveccüh etmemek şartıyla mukayyeddir.

Hadis-i şerif yukarıdaki emsali gibi nafaka hususunda evvelâ aile efradından ve yakınlarından başlanacağına delildir.



33- Dilenmekten Nehi Babı


98- (1037) Bize Ebû Bekir b. Ebİ Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize Zeydü'bnü Hubâb rivayet etti. (Dedi ki): Bana Muâviyetü'bnü Salih haber verdi. (Dedi ki): Bana Rabiatü'bnü Yezîd Ed - Dimaşki, Abdullahb. Amir-i Yahsubî'den naklen rivayet etti. (Demiş ki): Muâ-viye'yi şöyle derken işittim: Çok hadîs rivayet etmekten sakının! Yalnız Ömer zamanında rivayet edilen hadîs müstesna. Çünkü Ömer, halkı Allah Azze ve Celle'den korkutuyordu. Ben, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SellemYi:

«Allah her kime büyük bir hayır vermek dilerse onu dînde fakîh kılar.» buyururken işittim.

Yine ben, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemfi şöyle buyururken işittim:

«Ben, ancak hazinedarım. Her kime gönül hoşluğu ile bir şey verirsem, verdiğimin bereketini görür. Her kime de dilendiği ve aç gözlülük ettiği için verirsem, o kimse yiyip de doymadan gibi ofur.»



99- (1038) Bize Muhammed b. Abdillâh b. Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki): Bize Süfyân, Amr'dan, o da Vehb b. Münebbih'den, o da kardeşi Hemmâm'dan, o da Muâviye'den naklen rivayet etti. Muâviye şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

«İstemekte ısrar etmeyin! Vallahi sizden biriniz benden bir şey ister de razı olmadığım hâlde benden bir şey kopartırsa, verdiğim malın asla bereketini görmez.» buyurdular.



(...) Bize tbnl Ebl Ömer El-Mekki rivayet etti. (Dedi ki): Bize Süfyân, Arar b. Dinar'dan rivayet etti. (Demiş ki): Bana Vehb b. Mü-nebbih, kardeşinden naklen rivayet etti. —Onun yanına San'â'dakİ evinde iken vardım da* bana evinde ceviz ikram etti.— Kardeşi şöyle demiş: Ben, Muâviyetü'bnü Ebİ Süfyân'ı şunları söylerken dinledi mı «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyi şöyle buyururken işittim- ..»

Hâvi müteakiben yukarki hadîsin mislini rivayet etmiştir.



100- (1037) Bana Harmeletü'bnü Yahya rivayet etti. (Dedi ki): Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki): Bana Yûnus, tbni Şihâb'dan naklen haber verdi; (Demiş ki): Bana Humeyd b. Abdirrahmân b. Avf rivayet etti. (Dedi ki): Muâviyetü'bnü Ebî Süfyân*ı hutbe okurken dinledim; şöyle diyordu: Ben, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve

«Her kim Allah çok hayır vermek murâd ederse onu dînde fakîh kılar. Ben, ancak taksimciyim, veren ise Allandır.» buyururken işittim.

Fıkıh hadîsini Buhâri «İlim» bahsinde tahric -etmiştir. Onu Nesâî dahî rivayet eder.

Buhârî'nin rivayetinde şu cümle de vardır: «Bu ümmet Allah'ın emri gelinceye kadar muhalifleri tarafından bir zarar görmeden Allah'ın emri üzere tâata devam edecektir.»

Birinci ve üçüncü hadîslerdeki «hayır»'dan murâd: Ya bütün hayırlar yahut çok hayırdır. Bu kelimenin nekîre olarak zikredilmesi, umûm ifâde etsin diyedir. Çünkü şart siyakında vârid olan nekîreler, siyâk-ı nefîde vârid olanlar gibi umûm ifâde ederler. Kelimenin ne-kire olarak zikrinden ta'zîm kastedilmiş de olabilir.

Fıkıh: Bir şey'i bilmek veya hakkıyla bilmek, demektir. Şeriat İstılahında ise şeriatın fer'î hükümlerini tafsili delillerden istidlal yoluyla çıkararak bilmektir. Burada münâsıb olan birinsi mânâdır. Zîrâ dîn ilimlerinin hepsine şâmildir.

Fıkıh ilmi ile meşgul olan âlime «Fakîh» derler.

Hasan-ı Basrî: «Fakîh: dünyâdan el çeken ve âhi-rete rağbet gösteren, dîn işlerinde basiretle hareket eden Allah'ına ibâdet eden kimsedir.» demiştir.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir rivayette: «Ben, ancak hazinedarım...»; diğer rivayette: «Ben, ancak taksimciyim; veren İse Allah'dır.» buyurmakla kendisinin getirdiği vahyi hiç bir kimseye hassaten tebliğ etmediğini bil'akis umûmi olarak herkese tebliğde bulunduğunu, hakikatte her şey'i veren de alan da Allah Teâlâ olduğunu, irâdesine göre akıl ve idrâki insanlara o bahşettiğini anlatmak istemiştir. Ashâb-ı kira m* m hadîs ve âyetlerden mânâ anlayışları bir seviyede değildi. Bâzıları bir hadis veya âyetin yalnızca açık olan zahirî mânâsını anlar; diğer bâzıları ise onların inceliklerine nüfuz ederlerdi.

Ashâb- kiram' m hâlleri böyle olunca, ümmetin diğer efradının da anlayış dereceleri bir olmayacağı evleviyetle sabit olur. Çünkü ashâb nûr-u nübüvvetten kana kana içen bahtiyarlardır. Sair ümmet efradı bu şerefe nail olamamışlardır. Ancak onların arasında da şer'i mes'eleleri delillerinden çıkaracak kudreti hâiz müc-tehidler yetişmiş şer'i mes'eîerleri hallederek bütün ümmetin enzâr-ı itlaına arzetmişlerdir. Şüphesiz ki bu, Allah'ın büyük bir fadl-u ihsanıdır. Teâlâ Hazretleri onu dilediği kullarına verir.

Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Resul, mübeşşir ve nezir gibi nice sıfatları varken burada neden kendisine (Ben ancak bir hazinedarım!) yahut (Ben, ancak bir taksimciyim.) buyurarak hasr yapmıştır?»

Cevap: Buradaki hasr, muhatabın itîkaadına göredir. Muhâtab onun hem taksimci hem de verici olduğuna îtîkaad ediyordu. İşte kendisinin verici değil yalnız bir taksimciden ibaret olduğunu anlatmak için (Ben, ancak bir taksimciyim.) diyerek kasr-ı ifrat yapmıştır. Bu sözün mânâsı: «Benim vazifem yalnız sizin aranızda taksim yapmaktan ibarettir, dilediği miktarda akıl, fikir ve anlayış ihsan eden ise Allah Teâlâ'dır.» demektir.

Bu cümleyi şeyh Kutbuddin şöyle izah etmiştir: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)* Allah'ın ihsan ettiği maldan kendine hiç bir şey ayırmamıştır. O, ganimetler hakkında:

(Allah'ın sizden fazla olarak verdiği ganimetlerden benrm malın yalnız beşte birdir; o da sîzin olsun.) buyurmuştur. Burada (Ben ancak taksimciyim.) demesi, ashâb-ı kirâmmın gönüllerini almak içindir. Çünkü kendisine ashabından fazla ganimet tahsis edilmiştir. Mânâ şudur: Mal da Allah'ın, kullar da Allah'ındır. Ben, Allah'ın izniyle sâdece bir taksimciyim...»

Ancak Ayni bu İzahatla hadîsin zahiri arasında büyük fark olduğunu söylemekte ve şöyle demektedir: «Çünkü Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)'in birinci hadisi vahyin tebliği ve şeriatın beyânı hususundaki taksimi bildirmektedir. Şeyh Kutbuddîn' in rivayet ettiği hadis ise mal taksimi hakkında sarahat arzetmekte-dir. Her iki hadîsin ayrı ayrı tevcihleri vardır. Birinci hadîs İslâm dîninde fakih olmakdan bahseder...

îkinci hadîsin zahiri ise mal taksimini göstermektedir. Lâkin burada şöyle bir suâl vârid olur: «Burada bu sözün münâsebeti nedir?» Suâle şöyle cevap verilir. Mal, hadîsi ganimetler taksim edilirken vârid olmuştur. Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) hikmet icâbı ashâbdan bâzılarına fazla verince ashâb bunun hikmetini anlayamamış hattâ içlerinden bu hususta ileri geri lâf edenler olmuş, bunun tizerme Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)'-

(Her kime Allah büyük hayır vermek dilerse onu dînde fakîh kılar.) buyurarak bu işin hikmetini ancak Allah'ın fazla akıl, fikir ve şiriat umurunda anlayış ihsan ettiği kimselerin anlayabileceğini, anlamı-yanların işe karışmamaları gerektiğini zîrâ hakîkatta bütün umur Allah'ın yed-i kudretinde olduğunu, almak, vermek, arttırmak, eksiltmek hep ona âit şeyler olduğunu, kendisinin yalnız taksim vazifesi gördüğünü binâenaleyh fazla veya noksan vermenin kendisine değil Allah'a nisbet edileceğini beyân ederek bu hususta lâf edenlere red cevâbı vermiştir.

Davûdî diyor ki: Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve SellemYin: (Ben, ancak taksimciyim; veren Allah'dır.) sözü, verdiklerini vahye Hz. Muâviye' nin çok hadis rivayet etmekten menede-rek bundan yalnız H z. Ömer devrinde rivayet olunan hadisleri müstesna tutması, onun zamanında gayr-i müslimlerden ve onların kitaplarından rivayette bulunanlar çoğaldığı içindir. Bu sebeple hadîs râvilerinin nazar-ı dikkatlerini H z. Ömer zamanına celbetmiştir. Çünkü Ömer (Radiyallahü anh) hadis hususunda pek ziyâde dikkat ve şiddet gösterir, gelişigüzel, hadîs diye rivayet edilen her sözü kabul etmez, söylenen sözün hadîs olduğunu isbât için iki şahit isterdi. Hadis ilmi bu suretle istikrar kespetmiş ve rivayet olunan hadisler şöhret bulmuştur.



Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:


1- Bâzıları bu hadîslerde icmâ'ın hüccet olduğuna delîl görmüşlerdir. Bu delil, hadîslerin mefhûm-u muhalifinden alınmıştır ki ûmmet-i muhammediyye hiç bir zaman hak ve hakikatten ayrılmaz, demektir. Bunların bir delili de: «Ümmetim dalâlet üzerine içtimâ etmez.» hadîsidir. Fakat bu hadîs zayıftır.

2- Yine bu hadîslerle bâzıları her asırda müctehid yetişeceğine istidlal etmişlerdir.

3- Dilenmek memnudur. Bu hususta ulemâ müttefiktir. Yalnız zaruret hâlinde dilenmek mubahtır. Bu hususta vârid olan hadîsler, dilenmenin bâzı kimselere haram, bâzılarına mekruh, bâzılarına da mubah olduğunu gösterirler.

Zenginin zekât alması veya dilenmesi haramdır.

Elinde dilenmeye mâni olacak yiyeceği olup da, ne derece fakir olduğunu beyân etmeden dilenmek mekruhtur.

Bir dostundan veya akrabasından mâruf vecihle bir şey istemek mubahtır. Zaruret hâlinde dilenmek ise vâcibdir. Çünkü bunda nefsi ölüm tehlikesinden kurtarmak vardır.

Dâvûdi bu kısmı da mubah saymıştır. İstemeden verilen bir şeyi almak, dilenmekten mâdût değildir; ve caizdir.

Şâfiîler' den Nevevî diyor ki: «Kazanmaya kudreti olan bir kimsenin dilenmesi mes'elesi hakkında ulemâmız ihtilâf etmişlerdir. Bu hususta iki kavil vardır. Bunların esah olanına göre.-Böyle bir kimsenin dilenmesi haramdır. Zîrâ hadîslerin zahirleri haram olduğunu göstermektedir.

İkinci kavle göre: Helâl fakat mekruhtur. Ancak helâl olması için dilbnen kimsenin kendini zelil ve hakir göstermemesi bir şey'i İsrarla istememesi ve istediği kimseye eziyet vermemesi şarttır. Bu şartlardan biri bulunmazsa dilenmesi bil'ittifâk haramdır.

4- Fıkıh hadisleri din ilimlerinin ve dîn ulemâsının faziletlerine delildirler.



34- Geçinecek Bir Şey Bulamıyan ve Halini Anlayıpda Kendisine Sadaka Veren Bulunmayan Fakir Babı


101- (1039) Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Mugîre yâ'ni El - Hizâmî, Ebu'z - Zinâd'dan, o da El - A'rec'den, o da Ebû H ürey re'den naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Saîlallakü Aleyhi ve Sellem)''

— «Miskin: Şu, âlemin âlemin kapılarında dolaşan ve bir İki lokma (ekmek) bir iki kuru hurma ile baştan savulan (dilenci) değildir.» buyurmuşlar. Ashâb:

— «O hâlde miskin kimdir, Yâ Resûlallah?- diye sormuşlar. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

— «Miskin, kendini geçindirecek bir şey bulamıyan, hâlini anlayıp ta kendisine sadaka veren bulunmayan ve âlemden bir şey istemiyen kimsedir.» buyurmuşlar.



102- (...) Bize Yahya b .Eyyûb ile Kuteybetü'bnü Saîd rivayet ettiler, tbni Eyyûb (Dedi ki): Bize îsmâil yâni İbni Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki): Bana Şerîk, Meymûne'nin azatlısı Atâ1 b. Yesâr'dan, o da Ebû Hüreyre'den naklen haber verdi ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'-

«Miskin; bir veya iki hurma, bir veya iki lokma ile baştan savılan (dilenci) değildir. Miskin ancak iffet ve nezâheti (fakîr)'dir. İsterseniz: (Âlemden ısrarla istemezler [37].) âyetini okuyun.» buyurmuşlar.



(...) Bana, bu hadîsi Ebû Bekir b. İshâk da rivayet etti. (Dedi ki): Bize îbni Ebi Meryem rivayet etti. (Dedi ki): Bize Muhammed b. Ca' fer haber verdi. (Dedi ki): Bana Şerîk haber verdi. (Dedi ki): Bana Ata' b. Yesâr ile Abdurrahmân [38] b. Ebi Amra haber verdiler. Onlar da Ebû Hüreyre'yi şöyle derken İşitmişler: -Resûlüllah (Saîlaîîahü Aleyhi ve Selîem) buyurdular ki...»

Râvî, İsmail'in hadîsi gibi rivayette bulunmuştur.

Bu hadîsi BuhAri «Zekât» bahsinde tahric etmiştir.

Miskin: Fakir, demektir.

Hadis-i şeriften murâd şudur: Sadakaya muhtaç olan hakiki fakir kapı kapı dolaşıp dilenen kimse değil, yiyecek bulamayan, hâlini kimseye arzetmediği için kimseden en ufak bir yardım görmeyen afif ve nezih fakirdir. Yâni Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) bu hadîsi ile kapılarda dolaşan dilencilerin fakir sayılmayacağını değil, onların tam manâsıyla fakir sayıl madıklarını beyân buyurmuştur.

Ulemâ miskinle fakirin tarifinde ihtilâf etmişlerdir. Yûnus'a göre fakir: Yiyeceği bulunan yoksuldur. Miskin ise: hiç bir şey'i olmayan, demektir.

îbni Arafe fakiri «muhtaç* diye tarif etmiş, miskin için ise: «Fakirlik kendisini perişan etmiş olan kimsedir.» demiştir.

îmam Şafiî (Rahimehullah): «Fakir: Geçinecek san'atı olmayan yahut ihtiyâcını giderecek san'atı bulunmayan kimsedir. Miskin ise: İhtiyâcına yarayan bir san'atı olupta onunla geçinemeyen ve çoluk çocuğu bulunmayandır.» demiştir.

Ebû Ömer îbni Abdilber, Mâlikiyye ulemâsından naklen bu iki kelimenin müteradif olduğunu söylemiş ve: «Maamâfih bunların ayrı ayrı mânâlara geldiği de rivayet olunmuştur.» demiştir.

îbni Vehb'in rivayetine göre fakir: Nezâhet gösterip dilenmeyen; miskin ise: Dilenen yoksuldur. Bunun aksini söyliyenîer de vardır. Hattâ fakirin kötürüm, miskinin sağlam mânâsına geldiğini ve bunun aksini iddia edenler bile olmuştur.



Hadis-i Şeriften Çıkarılan Hükümler:


1- Sadaka vermek için ehlini araştırmak ve onu dilenmeyen nezih fakirlere vermek gerekir.

2- Utanarak âleme el açmayan yoksullar takdire şayandırlar ,

3- Her hâlu- kârda utanmak müstehab olan bir haslettir.



35- İnsanlar İçin Dilenmenin Çirkinliği Babı


103- (1040) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdül'a'lâ b. Abdü'a'lâ, Ma'mer'den, o da Zührî'nin kardeşi Abdullah b. Müslim'den, o da Hamzatü'bnu Abdillâh'dan, o da babasından nak len rivayet etti ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)--

«Dilencilik bâzınızın başı ile beraber gidecek hattâ huzûr-u ilâhiye üzünde bir parça et kalmaksızın çıkacaktır.» buyurmuşlar.



(...) Bana Amru'n-Nâkıd rivayet etti. (Dedi ki): Bana İsmail b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ma'mer, Zührî'nin kardeşlerinden bu isnâdla bu hadîsin mislini haber verdi. Yalnız «parça»'yı zikretmedi.



104- (...) Bana Ebû't-Tâhir rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdullah b. Vehb haber verdi. (Dedi ki): Bana Leys, Ubeydullar [39] b. Ebî Ca'fer'den, o da Hamzatü'bnü Abdillâh b. Ömer'den naklen haber verdi. Hamza, babasını şöyle derken işitmiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

«Bâzı kimseler taa kıyamet günü yüzünde bir parça et kalmaksızın (huzûr-u İlâhîye) gelinceye kadar âlemden dilenmeye devam edeceklerdir.

Bu hadîsi Buhar! ile Nesâî «Zekât» bahsinde tahrîc etmişlerdir.

Müz'a: Parça, demektir. Bu kelimeyi bâzıları «Mez'a», bâzıları da «Miz'a» şeklinde rivayet etmişlerdir.

Görülüyor ki: Ömrünü dilenmekle geçiren kimseleri Peygamber (Saîlalîahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz yermiş, kıyamet gününde böy-leîerin yüzünde et kalmıyacağım beyân buyurmuştur.

Hattâbi diyor ki: «îhtimâl bu hadîsten murâd: Dilencinin mevki ve itibaren sakıt olarak gelmesidir. Yahut yüzü âzab görecek de etleri dökülecektir. Bu şekilde azâb ona verilecek cezanın âmeli cinsinden olması içindir. Çünkü dilenci âleme el açmakla dünyâda yüzünü zelil ve rezil etmişti. Yahut kıyamette dilencinin yüzü kamilen kemikten ibaret olacak, bu hâl onu başkalarından ayıracak, dilenci olduğu onunla bilinecektir.

İbni Ebi Cemre: -Bu hadîsin mânâsı: Kıyamet gününde dilencinin yüzünde güzellikten eser bulunmıyacaktır, demektir. Çünkü yüzün güzelliği, üzerindeki etle kaaimdir.» demiştir.

Ancak Nevevî'nin beyânına göre bu çirkin hâl zaruret olmaksızın dilenenlere mahsûstur. Nitekim hadîsin bir rivayetinde; *Bir kimse malını çoğaltmak için dilenirse...» kaydı vardır.

islam