HADİS KİTAPLARI > MÜSLİM > ZEKÂT BAHSİ 1

 

islam

12- ZEKÂT BAHSİ

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :Üç Kısımdır

1- Öşür Yahut Yarım Öşür Îcab Eden Şeyler Babı

2- Müslümana Kölesi İle Atı İçin Zekat Lazım Gelmediği Babı

Hadis-i Serifden Çıkarılan Hükümler:

3- Zekati Önceden Verme ve Hiç Vermeme Hususunda Bir Bab

Hadisten Çıkarılan Hükümler:

4- Müslümanlara Hurma İle Arpadan Fıtır Zekati Vermenin Vücübü Babı

Hadis-i Şerifden Çıkarılan Hükümler:

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

5- Sadaka-i Fıtrin Bayram Namazından Önce Verilmesini Emir Babı

6- Zekat Vermiyenin Günahı Babı

Hadisi Şerifden Çıkarılan Hükümler:

7- Zekat Me'mürlarını Hoşnüd Etme Babı

8- Zekati Vermeyenin Ağır Cezaya Çarptırılacağı Babı

Hadis-i Şerif Şu Hükümleri İhtiva Eder:

9- Sadakaya Tergib ve Teşvik Babı

Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:

10- Mal Biriktirenlerle, Onlar Hakkında Gösterilecek Şiddet Hususunda Bir Bab

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

11- Înfak'a Teşvik ve Înfak Edene Verdiğinin Yerine Mal Verileceğini Tebşir Babı

12- Aile Efradına ve Memlüklere Nafaka Vermenin Fazileti; Onları Perişan Edenin Yahut Nafakalarını Vermeyenin Günahı Babı

13- Nafaka Vermeye Evvela Kendinden Başlıyarak, Sonra Ailesine, Sonra Akrabasına Verme Babı

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler,

14- Nafaka Île Sadakayı Akrabaya, Zevce, Evlat ve Müşrik Bile Olsalar Ebeveyne Vermenin Fazileti Babı

Hadis-i Şerifden Çıkarılan Hükümler:

Hadis-i Serif Şu Hükümleri İhtiva Eder:

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

15- Ölen Kimse Namına Verilen Sadakanın Sevabı Kendisine Ulaşacağı Babı

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

16- Her Nevi Îyiliğe Sadaka Adı Verilebileceğinî Beyan Babı

Hadis-i Şerifden Şu Hükümler Çıkarılmıştır:

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

17- Malını Înfak Edenle Etmiyen Hakkında Bir Bab

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

18- Sadakayı Kabul Eden Kimse Bulunmaz Olan Zaman Gelmezden Önce Sadaka Vermeye Teşvik Babı

19- Helal Kazançtan Verilen Sadakanın Kabulü ve (Sevabının) Arttırılması Babı

20- Yarım Bir Hurma veya Güzel Bir Söz ile de Olsa Sadakaya Teşvik ve Sadakanın Cehennemden (Koruyan) Bir Perde Olduğunu Beyan Babı

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

21- Ücretle Yük Taşıyarak Sadaka Vermek ve Sadaka Veren Kimseyi (Az Verdi Diye) Küçümsemekten Şiddetle Nehi Babı

22- Menihanın Fazileti Babı

23- Cömert ile Bahilin Misali Babı

24- Sadaka, Müstahıkkinin Eline Geçmese Bile Veren Îçin Ecir Saabit Olacağı Babı

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

25- Emniyetli Vekil-i Harcın ve Kocasının Sarahaten Yahut Örfen İzniyle Onun Malından Zararsızca Sadaka Veren Kadının Ecri Babı

Hadisten Çıkarılan Hükümler:

26- Kölenin, Efendisinin Malından İnfakı Babı

27- Sadaka ile Hayır İşlerini Bir Araya Getirenler Babı

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

28- İnfaka Teşvik ve Cimriliğin Keraheti Babı

29- Az Bir Şey de Olsa Sadaka Vermeye Teşvik ve Azı Hakir Görerek Vermekten Îmtina Etmemek Gerektiği Babı

30- Sadakayı Gizli Vermenin Fazileti Babı

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

31- Sadakanın Efdali, Sağlam Olan Cimrinin Sadakası Olduğunu Beyan Babı

32- Yüksek Elin, Alçak Elden Daha Hayırlı; Yüksek Elden Murad: Veren El, Alçak Elden Murad: Alan El Olduğunu Beyan Babı

Hadis-i Şerif'den Çıkarılan Hükümler

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

33- Dilenmekten Nehi Babı

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

34- Geçinecek Bir Şey Bulamıyan ve Halini Anlayıpda Kendisine Sadaka Veren Bulunmayan Fakir Babı

Hadis-i Şeriften Çıkarılan Hükümler:

35- İnsanlar İçin Dilenmenin Çirkinliği Babı

Babımız Hadisinden Şu Hükümler Çıkarılmıştır:

36- Dilenmeleri Helal Olan Kimseler Babı

37- İstemeden ve Göz Dikmeden Kendisine Bir Şey Verilen Kimsenin Onu Alması Mübah Olduğunu Beyan Babı

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

38- Dünyaya Tama' Etmenin Keraheti Babı

39- Oğlunun İki Vadi (Dolusu) Malı Olsa, Bir Üçüncüsünü İsteyeceği Babı

40- Zenginliğin Mal Çokluğundan İbaret Olmadığı Babı

41- Bol Bol Verilen Dünya Nimetlerinden Korkulma Babı

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

42- Îffet ve Sabrın Fazileti Babı

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

43- Yalnızca İhtiyaca Yeten Rızık ve Kanaat Babı

44- Çirkin ve Kaba Sözlerle İsteyen Bir Kimseye Atıyye Verme Babı

Hadisi Şerif Şu Hükümleri İhtiva Etmektedir:

45- Îmanından Endişe Edilen Kimseye Atıyye Verme Babı

46- Müellefe-i Kulüba Müslümanlığa Yatıştırmak İçin Atıyye Verilmesini, İmanı Kuvvetli Olanlara Sabır Tavsiye Buyurulması Babı

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

47- Hariciler ve Sıfatlarını Beyan Babı

48- Haricileri Öldürmeye Teşvik Babı

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

49- Haricilerin Bütün İnsanlara Hayvanların En Kötüsü Olduklarını Beyan Babı

50- Resülüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) İle Beni Haşim ve Beni'l - Muttalib'den İbaret Olan Âl'ine Zekat Almanın Haram Kılınması Babı

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:

51- Al-i Resülüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)i Sadaka Me'müru Olarak Çalıştırmama Babı

52- Hediyeyi Veren, Ona Sadaka Yoluyla Malik Olsa Bile Peygambar (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ve Beni Haşim İle Beni Muttalib'in Hediye Almalarının Mubah; Sadaka Verilen Kimsenin Alması ile Sadaka Vasfı Kalmayıp, Kendilerine Sadaka Almak Haram Kılınan Herkese Helal Olduğunu Beyan Babı

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

53- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Hediyeyi Kabul, Sadakayı Reddetmesi Babı

54- Sadaka Verene Dua Babı

55- Haram Bir Şey İstemedikçe, Zekat Me'Mürunu Hoşnud Etme Babı
12- ZEKÂT BAHSİ



Gerek Kitâbullah'da gerekse Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sel- sünnetinde evvelâ Allah'a îmân, ondan sonra namaz, daha sonra zekât zikredilmiştir. Teâlâ Hazretleri:

«Bu kitap gaibe inanan, namazı kılan ve benim kendilerine verdiğim rızıkiardan infâk edenler için bir hidâyettir.» buyurmuştur.

Meşhur İslâm hadisinde dahî evvelâ imân sonra namaz, üçüncü olarak zekât zikredilmşitir. Bu sebepledir ki: Buharı ve Müs1im gibi büyük hadîs imamları kitaplarında ayni tertibe riâyet etmişlerdir.

Zekât: Lûgatta «Artmak» ve «Temizlemek» mânâlarına gelir. Araplar derler. Bununla «Mal artty.» mânâsını kastederler.

«Temizlenen kurtuldu.» mânâsındaki âyet-i kerîmede dahî zekât, lügat mânâsında kullanılmıştır.

Aynî'ye göre «zekât» kelimesi mastar değil, tezkiyeden alma bir isimdir. Naftaveyh: «Ona, bu isim verilmesi, zekâtı veren sâlih ameli ile Allah'a yaklaştığı içindir. Sâlih amel işleyerek Allah'a yaklaşan herkes tezekkî etmiş sayılır.» diyor.

Ulemâdan bâzılarına göre «zekât» ismi: zekâtı verilen malda görülen berekete bakarak konulmuştur.

Bundan maada zekât kelimesi: salâh, zekâvet, sadaka, bir şey'in hulâsası, hak, nafaka ve af mânâlarına da gelir.

Şer'an: Mâl-i mahsûsu, şerâit-i mahsûs ile müstahikkma temlik etmektir.

Mâl-i mahsûs'dan murâd: Zekât olarak verilen maldır

Şerâit-i mahsûsa: Zekâta mahsûs olan şartlardır. Bunlar iki nev'î-dir. Biri zekâtın sebebine, diğeri de zekâtı veren kimseye aittir. Sebebe âit olan şart, nisaba mâlik olmaktır. Zekât verene âit olan ise Akıl, bulûğ ve hürriyet gibi şeylerdir.

Müstahikkİne temizlik'den murâd: Şer'an fakir sayılan ve hâşimî olmayan kimselere verdiği malı emânet veya rehin gibi değil de, mil-ki olmak üzere edindirmektir. Zekâtın şer'i mânâsında lügat mânâsı dahî dâhildir.

Zekâtın hikmeti, rüknü, sebebi şartı ve hükmü vardır.

Zekâtın hikmetleri çoktur. Bunlardan bâzılarını şöyle sıralamak mümkündür:

1- Zekât, mal nimetini veren Allah'a şükür için meşru olmuştur. Ve ehl-i hakikatin beyânına göre Allah tarafından kulları bir imtihandır. Çünkü Müslüman, Allah'ın her emrettiğini yapacağına, her menettiğinden kaçınacağına ve yalnız Allah'a inanacağına söz veren insandır. İşte zekât Allah'a inanma hususunda kulun sâdık olup olmadığını denemek için farz kılınmıştır. Zekâtını veren zengin, Allah'ına verdiği sözde durduğunu isbât etmiş ve imtihanını kazanmıştır. Vermeyen ise yalancı olduğunu göstermiş; Allah'dan başka bir de mala taptığını ortaya atmak suretiyle dünyâ ve âhiretini harâb etmiş demektir.

2- Zekât, zenginin mâlına karışmış fukara hakkıdır. Nitekim: «Onların mallarında dilenci ile mahrumun hakkı vardır. [1]» âyet-i kerimesi bu hakikati nâtıktır. Bir zenginin sürüsüne karışan fakir koyunu hükmen ne ise, zenginin cebindeki fakir hakkı yâni zekât da o'dur. Binâenaleyh sürüye karışan koyunu benimsemek ne kadar çirkin bir şey ise, cebindeki fukara hakkını vermemek de o derece çirkindir.

3- Zekât sayesinde dilencilerin sayısı azalır. Bu sûrtle bir çok vukuatın da önüne geçilmiş olur. Zira karnı aç olan bir insan her cürmü irtikâb edebilir. Fakat karnı doydu mu bunların hepsini yahut bir çoğunu yapamaz.

4- Zekât, kominizim belâsından sakınmanın en büyük çârelerinden biridir.

5- Zekâtta îslâmiyeti neşir ve kelimetullah'ı i'lâ vardır. Bu hususta fakir canı ile, zengin de malı ile cihâda iştirak etmiş olurlar.

6- Zekât, zenginleri cimrilik hastalığından korur. Böylece onlar da felaha ererler.

Hâsılı zekât bir çok hikmetleri muhtevi olan pek büyük bir ibâdettir. Namaz dînin temeli, zekât da dînin köprüsüdür. Bu iki ibâdet adeta ikiz kardeşler gibidirler. Kur'ân-ı Kerim' de tam sekseniki yerde namazla zekât beraber zikredilmiştir.

Zekâtın rüknü: Verdiği malı sırf Allah rızâsı için elinden çıkarmaktır.

Sebebi: Mal'dır. Şartlarını az yukarıda arzetmiştik.

Hükmü: Dünyâda borcun sakıt olması, âhirette de sevap verilmesidir.

Zekât, hicretin 2. yılında, Ramazan'dan evvel farz kılınmıştır. Far-ziyyeti: Kitap, sünnet ve icmâ'-ı ümmetle sabittir. Binâenaleyh inkârı küfürdür.

Kitap'dan delîli:

«Zekâtı verin»,

«Onların mallarından kendilerini

temiz ve pâk edeceğim bir sadaka al.» gibi âyetlerdir.

Sünnetten delili: Babımızda göreceğimiz hadislerle, meşhur îmân ve İslâm hadîsidir. Zekâtın farziyetine ayrıca icmâ'-ı ümmet de mün'a-kid olmuştur.



1- (979) Bana Amrü'bnü Muhammed b. Bükeyr En - Nâkıd rivayet etti. (Dedi ki): Bize, Süfyân b. Uyeyne rivayet etti. (Dedi ki): Amrü'bnü Yahya b. Umâra'la sordum da, bana babasından, o da Ebû Saîd-İ Hudrî'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeJIemj'den naklen haber verdi;

«Beş vesk'dan azda zekât yoktur. Beş tane üçer yaşında deveden daha az da zekât yoktur; beş okiyye'den daha az dan gümüşte zekât yoktur.» buyurmuşlar.



2- (...) Bize Muhammedü'bnüRumh b. EI-Muhâcir rivayet etti. (Dedi ki): Bize Leys haber verdi. H.

Bana Amru'n - Nâkıd da rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdullah b. İdrîs rivayet etti. Leys ile Abdullah'ın ikisi birden Yahya b. Saîd'den, o da Amr b. Yahya'dan bu isnâdla yukarki hadîsin mislini rivayet etmişlerdir.



(...) Bize Muhammedü'bnü Râfi' rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ab-durrazzâk rivayet etti. (Dedi ki): Bize îbni Cüreyc haber verdi. (Dedi ki): Bana Amr b. Yahya b. Umara, babasından, o da Yahya b. Umara' dan naklen haber verdi. Yahya şöyle demiş: Ben, Ebû Saîd-i Hudrî'yi şunları söylerken işittim: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeHemj'i şöyle buyururken dinledim; Hem avucuna beş parmağı ile işaret ediyordu.»

Bundan sonra îbni Uyeyne hadîsi gibi rivayette bulundu.



3- (...) Bana Ebû Kâmil Fudayl b. Hüseyin El-Cahderî rivayet etti. (Dedi ki): Bize, Bişr yâni İbni Muf addâl rivayet etti. (Dedi ki): Bize Umârutü'bnü Gaziyye, Yahya b. Umâra'dan naklen rivayet etti. Demiş ki: Ebû Saîd-i Hudrî'yi şunları söylerken işittim: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'-

«Beş vesk'den daha az da zekât yoktur. Beş tane üçer yaşında deveden daha aşağı da zekât yoktur. Ve beş okiyye'den daha az gümüşte zekât yoktur.» buyurdular.



4- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Amru'n - Nâkıd ve Zü-heyr b. Harb rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Vekî', Süfyân'dan, o da İsmail b. Ümeyye'den, o da Muhammed b. Yahya b. Habbân'dan, o da Yahya b. Umâra'dan, o da Ebû Saîd-i Hudrî'den naklen rivayet etti. Ebû Saîd şöyle demiş: Resûlüllah (SaJlalîahii Aleyhi ve Sellem)

«Hurmadan olsun, hububattan olsun beş vesk'den daha az da zekât yoktur.» buyurdular.



5- (...) Bize İshâk b. Mansûr rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdur-rahmân yâni îbni Mehdi haber verdi. (Dedi ki): Bize Süfyân, İsmail b. Ümeyye'den, o da Muhammed b. Yahya b. Habbân'dan, o da Yahya b. Umâra'dan, o da Ebû Saîd-i Hudrî'den naklen rivayet etti ki, Peygamber (Saîîaîlahü Aleyhi ve Sellem):

«Beş veski bulmadıkça hububatla hurmada zekât yoktur.Üçeryaşında beş deveden daha az da zekât yoktur. Beş okiyye kümüşten daha az da zekât yoktur.» buyurmuşlar.



(...) Bana Muhammed b. Râfi' rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdur-Adem rivayet etti. (Dedi ki): Bize Süfyân-ı Sevrî .îsmâil b. Ümeyye* den bu isnâdla İbni Mehdi hadisi gibi rivayette bulundu.



(...) Bana Muhammed b. Aafi' rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdur-razzâk rivayet etti. (Dedi ki): Bize Sevrî ile Ma'mer, Jsmâil b. Ümey-ye'den bu isnâdla tbni Mehdî ve Yahya b. Âdem hadîsi gibi haber verdi. Yalnız o «Hurma» yerine «Yemiş» demiştir.



6- (980) Bize Hârûn b. Mâruf ile Hârûn b. Said El - Leylî rivayet ettiler. Dediler ki: Bize îbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki): Bana îyaz b. Abdillâh, Ebû'z - Zübeyr'den, o da Câbir b. Abdiliâh'dan, o da Resûlüllah (Sallallahil Aleyhi ve Se/kmJ'den naklen haber verdi ki:

«Beş okiyye'den daha az olan gümüşte zekât yoktur; üçer yaşında beş deveden daha azında zekât yoktur. Beş vesk'den daha az hurmada zekât yoktur.» buyurmuşlar.

Ebû Şaid hadîsini Buhârî «Zekât» bahsinin bir-iki yerinde; Ebû Dâvûd, Tirmizi, Nesâi ve îbni Mâce ayni bahisde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Evâkî: Okiyye'nin cem'idir. Okiyye fıkıh, hadîs ve lügat ulemâsının ittifakı ile kırk dirhemdir. Buna «Hicaz okiyyesi» de derler.

Kaadı tyâz: Peygamber (Sallalhıhü Aleyhi ve Sellem) zamanında okiyye ile dirhemin meçhul kalması mümkün değildir. Çünkü bu ölçülerle zekâtı vâcib kılan bizzat Resûlüllah (Sallallahil Aleyhi ve Sellem)'dir. Sahih hadîslerde sabit olduğuna göre: Alışverişler, nikâhlar hep bunlarla yapılmıştır. Bu gösteriyor ki: Dirhemler A b-dülmelik b. Mervân zamanına kadar malûm değüdi. Onları ulemânın re'yi ile Abdülmelik topladı ve her onluğu yedi miskâal ağırlığında, bir dirhemin ağırlığını da altı dânık yaptı... iddiasında bulunanların sözü bâtıldır. Yalnız bunlar Müslümanlar tarafından husûsi surette ve muayyen şekilde basılmamışlardır. Kimisi Acem kimisi Rum basması şeylerdi. Ve büyüklü küçüklü idiler. Bâzıları da hiç basılmamış ve nakşedilmemiş gümüş parçalarından ibaret olup, Yemen'e veya Mağrib'e aittiler. Nihayet bunların îslâmi bir şekille basılıp, nakşedilmeleri ve değişmeyen bir tek vezin hâline getirilmelerine lüzum görülerek büyüğü küçüğü bir araya toplandı. Ve münaasip gördükleri vezinde basıldı. Şüphesiz ki o zaman dirhemler malûmdu. Aksi takdirde onlara zekât v.s. hususunda hukûkullah ve ve hukûk-u ibâd nasıl taalûk edebilirdi? Nitekim o zaman okiyye de malûmdu.» diyor.

Bu bâbda Nevevîde şunları söylemiştir: «îlk asırda yaşı-yanlar mâruf olan bu vezinle kıymet takdirine ittifak etmişlerdir. Yâni dirhem altı dânıktır. Her on dirhem yedi miskaâl ağırlığında gelir. Miskaâl ise gerek câhiliyet gerekse İslâmiyet devirlerinde değişmemiştir.»

Aynî, İbni Sa'd'ın «Tabakat»mdan şunları naklet-miştir: «Abdülmelik b. Mervân 75. târihinde dirhemle dinarı darbetmiştir. Onları ilk darbeden ve üzerlerine nakış vuran o'dur.»

EbûUbeydKaasimb. Sellâm «Kitâbü*l-Emvâl» nâm eserinde şunları söylemiştir: «îslâmiyetten önce dirhemler irili ufaklı idi, İslâmiyet gelince dirhemleri darbetmek istediler. Zira her iki nev'înden de zekât veriyorlardı. Büyük dirhem: 8 dânık, küçük dirhem ise, 4 dânık idi. Müslümanlar büyük dirhemi küçük dirheme katarak; bunlardan iki müsavi dirhem yaptılar. Böylelikle altışar dâ-nıklık iki dirhem meydana geldi. Sonra dirhemleri miskaâllerle ölçtüler. Miskaâl ilelebet mahdut, eksilip artmayan bir ölçüdür. Bir tanesi altı dânıktan ibaret olan on dirhemi miskaâlle ölçünce yedi miskaâl ağırlığında geldiğini gördüler. Büyüklü küçüklü dirhemler arasında bu dirhem ortayı teşkil ediyordu. Zekât hususunda Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem)'in sünnetine de muvafık idi. Binâenaleyh dirhem meselesi ondan sonra bu minval üzere devam etti. Ümmet de bu hususta ittifak eyledi. Artık tam dirhem altı dânık olarak, değişmeden devam etti.»

Hanefiîyye kitaplarında beyân olunduğuna göre: İlk zamanlarda dirhemler üç nev'idi, birinci nev'in her on dirhemi on miskaâl geliyordu. Yâni bir dirhem bir miskaâl ağırlığında idi. İkinci nev'în on dirhemi altı miskaâl tutuyordu. Üçüncü nev'în on dirhemi beş miskaâl geliyordu. Halk, bu dirhemlerin her biri ile muamele görüyordu. Bu hâl taa Hz. Ömer'in hilâfeti zamanına kadar böyle devam etti. Ömer (Radiyallahü anh) haraç denilen vergiyi büyük dirheme göre almak istedi. Mükellefler kendisinden bunu hafifletmesini rica ettiler, o da zamanının hesap âlimlerini toplayarak dirhemlerin arasını buldurdu. Neticede âlimler her nev'İ dirhemin üçte birini alarak, yedi miskaâl ağırlığındaki dirhemi buldular.

Bâzı fetva kitaplarında her beldenin kendine mahsûs dinar ve dirhemi nazar-ı itibâra alınacağı ve zekâtın ona göre verileceği beyân olunmuştur.

Verik veya verk: Madrup olsun olmasın «gümüş» demektir. Bâzıları esâs itibârı ile her nev'î gümüşe verik denildiğini; diğer bâzıları da dirhem şeklinde darbedilmiş gümüşe verik denildiğini, dirhem olmayan gümüşe ise ancak mecazen vekik itlâk edilebileceğini söylemişlerdir.

Hattâ altınla gümüşün ikisine birden verik denildiğini söyliyen-ler vardır.

«Kitâbü'l -Mikâyîl»'de Vâkıdi'den naklen şöyle deniliyor: «Câhiliyet devrinde Kureyş'în kendine mahsûs bir takım vezinleri vardı. İslâmiyet gelince bunlardan okiyye'yi olduğu gibi yâni kırk dirhem, ritılı da oniki okiyye yâni seksendört dirhem olarak kabul etti. Arapların «neş» ve «Nevât» denilen birer ölçüleri daha var di:

Neş: 20 dirhem, nevât: 5 dirhem ağırlığında idi. Miskaâl: 22 kirât' dan bir dâne noksan gelen ölçü idi. On dirhemin ağırlığı 7 miskaâî gelirdi. Bir dirhem 15 kîrâtdan meydana gelirdi.

Peygamber (SaîhUahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz Medine' ye gelince veznine bakarak külçe altına dînâr; ve yine veznine bakarak külçe gümüş dirhem ismini verdi. Medine' nin ölçüleri bu suretle tekarrur etti ve Resûlüllah (SalUUahü Aleyhi ve Sellem):

«Mizan, Medîne'Iilerin nizâmıdır.» buyurdular.»

Hz. Câbir'den rivayet edilen bir hadîste Peygamber

(Saüalhhii Aleyhi ve Sellem)i

«Bir dînâr yirmidört kîrâtdır.» buyurduğu bildirilmişdir.

îbni Abdilberr : «Bu hadisin senedi sahîh değilse de, ulemânın onun mûcebince amel etmesi halkın onun mânâsına göre amel hususunda ittifakı senedinni sıhhâtma ihtiyâç bırakmamıştır.» diyor.

Kîrât: Ortalama beş arpa tanesi ağırlığında bir ölçüdür.

Evsuk: Veks'in cem'idir. Müfredi visk şeklinde dahi okunabilir. Fakat vesk kîrâatı daha meşhurdur.

Ulemâdan bâzılarına göre, vesk: Bir deve yükü, demektir. Bâzıları Peygamber (Sallaüahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin ölçeği ile altmış ölçek, demek olduğunu söylerler.

Bir takımları vesk'in mutlak surette bir yük, mânâsına geldiğine kaaildirler.

Ebû Davud'un, Hz. Ebû Saîd-i Hudri1 den rivayet ettiği merfû bir hadiste Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve

«Beş vesk'den daha azda zekât yoktur. Bir vesk altmış mühürlü ölçektir»

buyurmuş olduğunu rivayet etmiştir. Ancak: «Ebû'l-Buhte-rl, Ebû Said'den işitmemiştir.» diyerek bu hadisin munkatı' olduğuna İşarette bulunmuştur.

.Ebû Ubeyd Kaasim b. Sellâm'm beyânına göre «mühürlenmiş ölçek»den murâd: Üzerine ziyâde veya noksan yapılmasın diye matbu mühür vurulan ölçektir. Bunu vaktiyle hükümdarlar yaparlarmış.

Ölçek mânâsına gelen sa' 51/3 Bağdat rith eder. Bağdat rith hakkında muhtelif kaviller vardır. Bunların en meşhuru 128 4/7 dirhem olmasıdır. Bâzıları Bağdat ritlının tam 128 dirhem, bir takımları da 130 dirhem olduğunu söylemişlerdir. Şu hâlde beş vesk binaltıyüz Bağdat rith eder. Esah kavle göre beş veski, ritl denilen ölçüyle takdr etmek yüzdeyüz değil, takribidir.

Zevd: Üç'den on'a kadar olan devedir. Bâzılarına göre iki ile dokuz arasındaki dişi devedir. Erkek develere zevd denilmez.

Bâzıları: Zevd: Üçten, onbeş'e kadar olan develerdir.» demiş; bir takımları üçten yirmiye kadar hattâ Îbnü'l-A'râbî üçden, otuz'a kadar olan dişi develere zevd denildiğini söylemiştir.

Bir takımları, bir deveye de zevd denilebileceğini söylemişlerdir. İbni Kuteybe: «Bir cemâat zevd'in müfred mânâsına geldiğini, diğlerleri cemi' olduğunu söylemişlerdir ki, muhtar olan da budur.» demiştir.

Fakat îbni Abdilberr bunu beğenmemiş: «Bu söz bir şey değildir.» demiştir.

Hâsılı zevd kelimesi rant, kavm ve nisa kelimeleri gibi lâfzında müfredi bulunmayan cemi'lerdendir.

Bu bâbda daha bir çok sözler söylenmiştir.



Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :Üç Kısımdır


1) Hadîs-i şerifin: «Beş okiyye'den daha az da zekât yoktur.» cümlesi, gümüşün nisabını beyân etmektedir. Gümüşün nisabı beş okiyye yâni 200 dirhemdir. Çünkü her okiyye 40 dirhem tutar. Şeriat her cins malın nisabını yardıma yarayacak şekilde tâyin etmiştir. Gümüşün nisabı nass-ı hadisle ve icm&'la beş okiyye yâni 200 dirhemdir. Altının nisabı ise 20 miskaâl'dir. Bu hususta delil icmâ'dır. Yalnız Hasan-1 Basri ile Zühri1nin : -Kırk miskaâlden az olan altına zekât lâzım gelmez.» dedikleri rivayet olunursa da, yirmi miskaâlde zekât lâzım geleceğine kaail oldukları da rivayet edilir. Bu rivayet daha meşhurdur. Cumhûr un kavli de budur.

Kaadı îyâz'm rivayetine göre seleften bâzıları altın yirmi miskaâlden az olsa da kıymeti 200 dirhemi bulursa zekâtı verileceğini söylemişlerdir.

Mezkûr kavlin sahibine göre altın 20 miskaâl olur da, kıymeti 200 dirhemi bulmazsa zekât lâzım gelmez.

Altın ile gümüş nisâb miktarını geçtikleri vakit zekâtları nasıl hesap edileceği ulemâ arasında ihtilaflıdır.

îmam Mâlik ile Leys, Sevri, İmam Şafiî, îbni Ebî Leylâ, İmam Ebû Yûsuf, İmam Muhammed ve umumiyetle hadis ulemâsına göre altın ve gümüşün onda birinin dörtte birinden ziyâdesine zekât lâzım gelir.

îki nisâb arasında affedilen bir miktar yoktur. Bu kavil Hz. Ali ile îbni Ömer CRaâiyallahiî anh/dan rivayet olunmuştur.

imam A'zam ile Selef ulemâsından bâzılarına göre ikiyüz dirhemden fazla olan gümüş 40 dirheme ve keza 20 dinardan fazla olan altın 4 dinara varmadıkça nisâbdan sonraki fazlalıklara zekât yoktur. Gümüş 40 dirhem olursa: bir dirhem, altın dört dinara varırsa: 1 dirhem zekât verilir.

Demek oluyor ki îmam A'zam ile berâberindekilere göre hayvanlarda olduğu gibi altın ve gümüşte de iki nisâb arasında zekâta girmeyen bir miktar vardır.

Nevevi diyor ki: «Cumhûr-u ulemâ, Peygamber (SallaJlahü Aleyhi ve Sellem)'in (rıkada onda birin dörtte birinde zekât vardır. Rika: Gümüş demektir.) hadis-i şerifi ile istidlal etmişlerdir. Bu hadis nisaba âmm ve şâmildir.

Nisâbdan yukarısı hububata kıyâs olunur. Ebû Hanîfe zayıf bir hadisle ihticâc etmiştir. Onunla istidlal sahîh olmaz.»

Nevevînin zayıf dediği hadis, Dârakutnî' nin «Sünen»'inde tahric ettiği Hz. Muâz hadisidir. Hadisin senedi şudur: îbni İshâk, Minhâl b. Cerrah'dan, o da Habib b. Necîh'den, o da Übâdetü'bnü Nesiy'den, o da Muâz (Radiyaîlahü anh)'d&n rivayet etmiştir ki, Resülüüah (Salîalîahü Aleyhi ve Sellem) Muâz'ı Yemen*e gönderirken:

«Gümüş 200 dirhe molduğu vakit ondan beş dirhem al, fazlasından dolayı taa kırk dirheme varmadıkça bir şeyalma , kırk dirheme baliğ olursa, ondan bir dirhem al.» buyurmuştur.

DârakutnI:«Minhâl b. Cerrâh:Ebu'l-Atûf dur. Hadîsi metruktür. îbni İshâk ondan rivayet ederse ismini kalbederdi. Übâdetü'bnü Nesiy ise Muâz'dan hadîs dinlememiştir.» demiştir.

Nesâi dahi Minhâl b. Cerrah'm metrukü'l-Hadis bir adam olduğunu söylemiş; îbniHibbân «O, yalan söylerdi.» demiş; Abdülhak: «O, çok yalancı idi.» ifâdesini kullan mışdır.

îbni Ebî Hatim dahî: «Ben, bu zâtı babama sordum da; (o metrûkü'l - Hadîs'tir, onun hadîsi hiçtir; yazılmaz.) cevâbını verdi.» demiştir.

Beyhâkî de: «Bu hadisin isnadı pek zayıftır.» diyor.

Ayni bütün bu kavilleri serdettikten sonra şöyle diyor. «Bey-hakî bu hadîsi gümüşün küsuratı hakkında vârid olan hadîs babında rivayet etmiş ve o kadar bırakmıştır. Çünkü o bâbdan maksat hasmının mezhebini beyândır. Bu bâbda iki hadîs vardır. Bunlardan birini Beyhakî (Fardu's-Sadaka) babında rivayet etmiştir. Bu hadîs Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem)'in Amr b. Hazm ile Yemen'e gönderdiği mektubudur. Mezkûr mektupta:

Gümüşten her beş okiyye için beş dirhem fazlası İçin her kırk dirhemde bir dirhem alınacak... Duyurulmaktadır.

Beyhaki bu hadisin isnadı güzel olduğunu söylemiştir. Ayni hadîsi hadis hafızlarından bir cemâat mevsûl ve hasen olarak rivayet etmişlerdir. Hattâ yine Beyhaki' nin rivayetine göre îmam Ahmedb. Hanbel Ben, bu hadisin sahih olmasını ümîd ederim; demiştir.

İkinci hadise gelince: Bunu da Beyhakî (at'ın zekâtı yoktur) babında Hz. A1i'den rivayet etmiştir. A1î (Raâiyallahü anh) şöyle demiştir: ResûlüIIah (Sallalhhü Aleyhi ve Sellem):

«Size atlarla köleler için zekât vermeyi affettim, hemen gümüşten her kırk dirhem'in birini sadaka olarak getirin. Yüzdoksanda bir şey yoktur. Gümüş 200 dirheme baliğ olursa beş dirhem zekâtı vardın buyurdular.

îbni Hazm bu hadîsin sahîh ve müsned olduğunu söyler. Bir de îbni Ebl Şeybe, Abdurrahmân b. Süleyman' dan, o da Asım-ı Ahver1 den, o da Hasan-ı Basrl' den şu haberi nakleder: Hasan-ı Basri: Ömer (Radiyallahü ank), Ebû Mûsâ'ya 20 dirhemden fazla gelen gümüş için her 40 dirhemde bir dirhem zekât vardır, diye yazdı, demiş. Aynî haberi Tahâvî (Ahkâmü'l -Kur'ân) nâm eserinde Hz. Enes tarîki ile Ömer (Radiyallahü fm/j)'dan tahrîc etmiştir.

Îbni Abdilberr, bu kavlin Sald'übnü' 1-Müseyyeb, Hasan-ı Basrî, Mekhûl A tâ', Tâvûs, Amr b. Dinar ve Zührî' den menkûl olduğunu söyler.

Ebû Haife ile Evzâi'nin mezhepleri de budur. Hattâbî, Şa'bî'yi de onlarla beraber saymıştır.

îbni Ebî Şeybe sahîh bir senetle Muhammed Bakır' dan merfû olarak şu hadîsi rivayet etmiştir: Muhammed:: Gümüş beş okiyye olursa beş dirhem zekâtı vardır. Her 40 dirhem için de bir dirhem verilir; demiştir.

Abdülhak (Ahkâm) 'mda şöyle diyor: Ebû Evs, EbûBekirb. Amrb. Hazm' in oğulları Abdullah ile Muhammed' den, onlar da babalarından, o da dedelerinden, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemYden şu hadisi rivayet etti. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu mektubu Amr b. Hazm'i Yemen'e emir tâyîn ettiği zaman yazdı. Mezkûr mektupta zekât mes'elesi de vardır, gümüş 200 dirhemi bulmadıkça ona zekât yoktur; 200 dirhemi buldu mu beş dirhem zekâtı vardır. Bundan fazlası için her kırk dirhemde bir dirhem verilir. 40 dirhemden aşağı olan gümüşe zekât yoktur.

Nesâî, îbni Hibbân, Hâkim ve diğer hadîs ulemâsının rivayetlerinde:

Gümüşün her beş okiyyesinde beş dirhem zekât vardır. Fazlası İçin her kırk dirhemde bir dirhem verilir. Beş okiyye'den aşağı olan gümüşte zekât yoktur, buyurulmuştur.

Ebû Ubeyd Kaasim b. Sellâm (Kitâbü'l -Emval) nâm eserinde şu hadîsi rivayet eder: Bize Yahya b. Bükeyr, Leys b. Sa'd'dan, o da Yahya b. Eyyûb'dan, o da Humeyd'den, o da Enes'den naklen rivayet etti. Enes şöyle demiş:

— Ömerü'bnü'l-Hattâb (Radiyallahn anlı) beni sadaka me'mûru tâyin etti ve bana her yirmi altından yarım altın zekât almamı, fazlası dört dinara baliğ olursa onun için bir dirhem almamı ve her 200 dirhem gümüşten bir dirhem zekât almamı, bundan fazlası kırk dirhemi bulursa bir dirhem zekât îcâb ettiğijji emretti.

Şaşarım Nevevî'nin aklına bunca sahih hadislere vâkıf olmakla beraber nasıl olup da: Ebü Hanîfe zayıf bir hadîsle istidlal etmiştir, diyebiliyor? Ve ona delil olarak hakkında söz edilmiş bir hadis gösteriyor... Geri kalan'bir çok sahüPhadîslerden söz etmiyor.

Cumhur-u ulemâ'ya göre: Nisabı tamamlamak için altınla gümüş birbirine katılır. îmam Mâ1ik'in kavli de budur. Yalnız ona göre bu hususta vezne; bakılır ve altınla gümüş kıymet ittibârı ile değil de, cüz ittibârı ile birbirine katılır.

Evz'âî, Ebû Hanîfe ve Sevri'ye göre altınla gümüş zekât verilirken ettikleri kıymete göre biribirine katılırlar.

İmam Şâfii, İmam Ahmed, Ebû Sevr ve Dâvûd-u Zahiri'ye göre: Altınla gümüş mutlak surette biribirine katılamazlar.

Hattâbi diyor ki: Ulemâ koyunun deveye veya sığıra, hurmanın üzüme katıiamıyacağında ihtilâf etmemişlerdir. Yalnız buğdayın arpaya katılıp katılamıyacağında ihtilâfları vardır. Ekser-i ulemâya göre bunlar da birbirine katılamaz.

Sevrî ile Evzâî'nin ashab-ı re'yin, Şafiî ve Ahmed b. Hanbe1'in kavilleri de budur.

îmam Mâlik' e göre buğday arpaya katılabilir. Yalnız mercimek ve nohut gibi şeyler buğdayla arpaya katılamaz.

îmam A'zam'la îmâmeyn'e göre: Başka mâdende kanşık bulunan gümüş, o mâdenden fazla ise gümüş hükmündedir. Karışan mâden gümüşten daha fazla ise ona gümüş hükmü değil, ticâret eşyası hükmü verilir.

Eğer kıymeti nisâb miktarını dolduruyorsa iki şeyden biri ile zekât lâzım gelir:

a) Ya gümüşü 200 dirhemi dolduracaktır,

b) Yahut ticâret malı olup, kıymeti 200 dirhemi bulacaktır. 200 dirhemden fazla gelen miktar için —az olsun çok olsun— onda birinin dörtte biri alınır.

îmam Mâlik ile Leys, Şafii, ibni Ebi Leylâ, Sevri, Evzâi, Ahmed, Ebû Sevr, îshâk ve Ebû Ubeyd'in mezhepleri budur. Mezkûr kavil Hz. Alî ile îbni Ömer (Radiyallahü ûnJıj'dan rivayet olunmuştur.

îmam A'zam' la îmam Züfer'e göre: 200ün üzerindeki ziyâde kırk dirheme varmadıkça ziyâde için zekât yoktur. Kırk dirhem olursa onda birinin dörtte biri verilir ki. bir dirhem eder. Saîdü'bnü'I- Müseyyeb, Hasan-ı Basrî, Ata', Tâvûs, Şa'bi, Zühri Mekhû1, Amr b. Dinar ve Evzâi' nin mezhebleri de budur.

Mezkûr kavili Leys, Yahya b. Eyyûb'dan o da Humeyd'den, o da Enes'den, odaÖmerü'bnü'l-Hattâ bîRadiyallahü awJi f'dan rivayet etmiştir.»

2- «En az üç yaşında beş deveden daha azda zekât yoktur.» cümlesi zekât icâbeden deve miktarının en azını bildirmektedir. Develer beş tane olup. kırda otlamakla beslenirler ve üzerlerinden sene geçerse bir koyun zekât vermek icâb eder. Bu hususta icmâ vardır. Tafsilât fıkıh kitaplanndadır.

3- «Beş vesk'den azda zekât yoktur.» cümlesi ile İmam Şâfii, Hanefilerden İmam Ebû yusuf ve imam Muhammed yerden çıkan mahsûl 5 vesk'e baliğ olduğu vakit zekât îcâbedeceğine kaaiî olmuşlardır. Yerden çıkan mahsûlün zekatına öşür derler. Beş vesk'den daha az olan mahsûle zekât yoktur.

İmair. A'zam1a göre yerden çıkan mahsûl az veya çok olsun, sun': sîrie yahut yağmurla sulansın zekât vardır. Bundan yalnız a<-.:v boyarında biten âdi kamışla, odun ve ot müstesnadır. Nevevi Giyer ki- «Bu hadiste iki tane fâide vardır. Birisi şu sayıîanlarrf;; zekâlı", vâcıb oJmasi; ikincisi bunlardan daha az miktarlarda zek-ıî lâz^r. p- İrner::csid]'\ Bu iki mes'elede Müslümanlar arasında hilaf yoktur. Ya!>;;,' Ebû Hanîfe ile seleften bâzıları hubûbâtîn azına da çokuna da zekât lâzım geldiğine kaaiî olmuşlardır arna bu mezhep bâtıl ve sahih hadîslerin sarahatine muhaliftir...»

Aynî, Nevevî' nin yukardaki sözlerine , karşı şu rau-kaabelede bulunmuştur: «Bu, çirkin bir sözdür. îlim, fazilet, zühd, sahabe vekibar tabiîne yakınlığı ittibârı ile ön safta bulunan bir imama böyle söz söylemek yakışmaz. Bahusus ki kendisi gibi halk arasında geniş ilmi, büyük zühd ve insafı ile tanınmış bir zâtdan böyle yerlerde güzel ibareler beklenir. Ehl-i dine lâyık olan budur. Kötü sözler ancak bâtıl hakkında direnen mutaasıplardan sudur eder. Bunlar dînden sayılamaz. Nevevî bu mezhebin butlanı ile sahîh hadîslere muhalefetini, yalnız Ebû Hanîfe'ye değil, selefden bâzılarına da nispet etmiştir. Seleften murâd: Ömerü'bnü Abdilaziz, Mücâhid ve İbrahim Nehâî' dir. Ebû Ömer İbniAbdilberr: (Bu kavil imam Züfer'in de mezhebi olup, Tâbiin'in bâzılarından dahî rivayet edilmiştir. Bu zevatın mezhepleri de Ebû Hanîfe' nin mezhebi gibidir.) demiştir.

Abdürrazzâk *Musannef»'inde Ma'mer'den, o da Simâk b. Fad V dan, o da Ömer b Abdilaziz1 den naklen şu haberi tahric etmiştir. Ömer : yerden çıkan mahsûlün azına da çoğuna da öşür vardır; demiş.

Yine Abdürrazzâk buna benzer bir rivayeti Mücâhid'den , oda İbrahim Nehâî' den naklen tahric/ etmiştir. Ayni zevattan İbni Ebî Şeybe dahf rivâyetlpr-tahric etmiş; hattâ Nehâi hadisinde (Bakla desteleripdcîv-her on destede bir deste vermek lâzım gelir.) ifâdesini ziyâde etmiştir.» -

4 - Babımız rivayetlerinde zikri geçen sadakadan murâd zekâttır.

Hanefiîlerden bâzılarına göre: îmâm A1zamin öşür hususundaki delili «Sizin için yerden çıkardığımız rızıklardan da infâk edin.» ve «Hasat günü yerden çıkan mahsûlün hakkını verin.» gibi âyetlerdir.

Muhaliflerinin delilleri ise haber-i vahit hadîslerdir. Binaenaleyh: «kitap mukaabilinde bu hadîsler kabul edilemez» diyenler olmuştur.



1- Öşür Yahut Yarım Öşür Îcab Eden Şeyler Babı


7- (981) Bana Ebû't-Tâhir Ahmed b. Amr b. Abdillâh b. Amr b. Şerh ile Hârûn b. Saîd El -Eylî Amr b. Sevvâd ve Velîd b. Şueâ' hep birden İbni Vehb'den rivayet ettiler. Ebû't - Tahin Bize Abdullah b. Vehb, Amr b. Hâris'den naklen haber verdi, ona da Ebû'z - Zübeyr rivayet etmiş; o da Câbir b. Abdillâh'ı Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellemyden şöyle buyururken işittiğini rivayet etmiş; demiş;

«Nehirlerle yağmur sularının suladıkları mahsûllerde öşür; hayvanla sulanan mahsûllerde yarım öşür vardır.»

Uşûr: Öşür'ün cem'idir. Kaadı îyâz: «Biz, bu kelimeyi umumiyetle üstatlarımızdan aşûr şeklinde zaptettik. Aşûr: Çıkan mahsûlün ismidir.» diyor.

«Metâliu'l - Envâr» sahibi dahî «Şeyhlerin ekserisi bu kelimeyi ile uşur okuyorsa da, doğrusu aşûrdur.» demiştir. Fakat Nevevi bu iddianın doğru olmadığını söylüyor. Ve: «Kendisi de itilâf etti ki: Üstatların bir çoğu bu kelimeyi uşûr okumuş. Doğrusu aa budur.», diyor. .

Gayn'dan n\urâd: Yağmurdur, Müslim' den başkaları bu kelimeyi «Gayl» şeklinde rivayet etmişlerdir.

EbûUbeyd'in beyânına göre «GayJ»: Büyük sel derecesine varmamak şartıyla nehirlerden akan sulardır.

tbni Sikkît: «Gayl: Yer üzerine akan sudur.» demiştir.

Saniye: Su çıkarmakta kullanılan devedir. Buna «Nadih» dahi derler.

Hadis-i şerif, yağmur ve nehir suları ile sulanan mahsûllerde öşür yâni onda bir; hayvanla sulananlarda işe meşakkat ve masraf daha çok olduğu için yarım Öşür verilmesi icâb ettiğine delildir. Yukarıda da işaret ettiğimiz vecihle ulemâ yerden çıkan her mahsûl, meyve, çiçek v.s.'nin zekâtı verilip verilmiyeceği hususunda ihtilâf etmiş ve ortaya dokuz kavil çıkmıştır. Şöyle ki:

1) İmam A'zam'a göre az olsun çok olsun yerden çıkan her mahsûlün zekâtı vardır. Bundan yalnız odun, kaînış, ot ve saman gfci şeyler müstesnadır. Bu cihet ittifMÖdir. Ancak istisna kamış v.s.'nin kendiliğinden yetişmesine nazaşandır. Sâhibjj tarafından kasden kamışlık veya koru yetiştirilirse öşjur yine lâzımdır. Şeker kamışı gibi şeylerde öşür vardır.

İbni'l-Münzir: «Nu'man1 dan başka onun sçzüne ka-ail olan bilmiyoruz.» demişse de, -Suru c i. kendisine cevap vermiş ve: «Vallahi bu hususta îbni'l- Münzir yalan söylemistir. Çünkü bu kavle Ebû Hanîfe1 den" başka da kaail olanlar bulunduğunu o bilir. Ancak asabiyeti kendisini böyle şeyler irtikâbına sevkeder» demiştir.

Yukarıda da işaret ettiğimiz vecihle Ebû Hanife* nin kavli îbrâhîm Nehâî, Mücâhid, Hammâd, îmam Züferve Halife Ömer b. Abdilaziz' in de mezhepleridir. Bu kavil İbni Abbâs (Radiyallahü anh)' dan rivayet olunmuştur. Vesk ile ölçülmeyen şeyler hakkında Dâvûd-u Zahirî ile sair Zahirîye ulemâsının mezhepleri de budur.

2) Devamlı olan mahsûllerin miktarı beş vesk olursa öşür vacibidir. îmamEbûYûsuf'laîmam Muhammed' in, kavilleri budur.

Sebzelerle kavun karpuz ve hıyar gibi mahsûllerde öşür yoktur. îmam Muhammed ayva, incir, elma, armut, şeftali, kayısı ve erik gibi şeylerde öşür olmadığını nassan beyân etmiştir.

«El - Yenâbî'* nâm eserde: «Bir sene devam edebilen ceviz, badem, fındık ve fıstık gibi meyvelere de öşür vaciptir.» deniliyor. «El -Mebsût»'da ise îmam Ebû Yûsuf un kavline göre ceviz, badem ve fıstıkta öşür vacip İmam Muhammed' in kavline göre ise bunlarda öşür vâcib değildir.» deniliyor.

Üzüm ve yaş hurma gibi kurutulduğu takdirde bir sene devam edebilen meyvelerde öşür vardır.

îmam Muhammed' den bir rivayete göre: Kurutulmaya yaramıyan üzümde öşür yoktur. Soğan ve sarımsak gibi sebzeler hakkında îmam Muhammed' den iki kavil vardır.

3) Buğday, arpa, mısır, pirinç, mercimek, nohut bakla, fasulye ve bezelye gibi biriktirilip gıda yapılabilen şeylerde öşür vâcibdir. İmam Şafiî' nin kavli budur.

4) îmam Mâ1ik’in kavli Sâfii'nin kavline benzer; bâzı cihetlerde farklıdır.

5) İmamAhmed'e göre: Devam eden, kurutulan ve ölçekle ölçülen hububat ve meyvelerde öşür vâcibdir.

6) Hububat ile sebzelerde ve meyvelerde öşür vâcibdir. İmam A'zam'in üstadı Hammâd'in kavli budur.

7) Mezrûâtdan yalnız buğday, arpa ile meyvelerden kuru hurma ve üzüm kurusunda öşür vâcibdir. Bunlardan maada hiç bir şeyde öşür yoktur. Bu kavil Sevrî ile İbni Ebi Leylâ ve Evzâi'den naklolunmuştur. Yalnız Evzâi'ye göre zeytinde de öşür vardır.

8) İkiyüz dirhem kıymetindeki sebzede öşür vardır. Hasan-1 Basri ile Zühri'nin mezhepleri budur.

9) Vesk'le ölçülen şeylerin beş vesk miktarında öşür vardır. Vesk le ölçülmiyenlerin ise azına çoğuna öşür vermek îcâb eder. Zahirilerin mezhebi de budur.



2- Müslümana Kölesi İle Atı İçin Zekat Lazım Gelmediği Babı


8- (982) Bize Yahya b. Yahya Et - Temimi rivayet etti. (Dedi ki): Mâlik'e, Abdullah b. Dinar'dan dinlediğim, onun da Süleyman b. Yesâr'dan, onun da Irak b. Maîik'den, onun da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet ettiği şu hadîsi okudum: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seüenı):

«Müslümana kölesi ile atı için zekât yoktur.» buyurmuşlar.



9- (...) Bana Amru'n -Nükıd ile Züheyr b. Harb rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Süfyân b. Uyeyne rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ey-yûb Mûsâ, Mekhûlden, o da Süleyman b. Yesâr'dan, o da Irak b. Mâlikden, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Amr: Peygamber

(Saîlalhhü Aleyhi ve SellemYden dedi. Züheyr ise: {Ebû Hüreyre, hadîsi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve ScllemYe vardırdı.) tâbirini kullandı. ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellavh

«Müslümana kölesi ile atı için zekât yoktur.» buyurmuşlar.



(...) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki): Bize Süleyman b. Bilâl haber verdi. H.

Bize Kuteybe de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hammâd b. Zeyd rivayet etti. H.

Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe dahî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hatim b. İsmail rivayet etti. Bu râvîler hep birden Huseyn b. Irak [2] b. Mâlik'den, o da babasından, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemYden bu hadisin mislini rivayet etmişlerdir.



10- (...) Bana Ebû't - Tâhir ile Hârûn b. Saîd El-Eyli ve Ah-med b. îsâ rivayet ettiler. Dediler ki: Bize İbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki): Bana Mahreme, babasından, o da Irak b. Mâlik'den naklen haber verdi. Irak şöyle demiş: Ebû Hüreyre'yi, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sel/emj'den rivayet ederken dinledim; Efendimiz:

«Köle için sadûka-1 fit ir d an başka sadaka yoktur.» buyurmuşlar.

Bu hadisi Buhar i, Ebû Dâvûd, Tirmizi, Ne.sâi ve l'b rfrfc- Mâce muhtelif lâfızlarla «Zekât» bahsinde muhtelif râtâerden^tâhrîc etmişlerdir.

Bu bâbda Alîyyü'bnü Ebî Tâlib, Amr b. Hazm Ömerü'bnü'l-Hattâb, Huzeyf, Abdullah b. Abbâs, Abdurrahmân b. Semure ve Semuratü'bnü Cündeb (Radiyallahü anküm) hazerâtından da rivayetler vardır.

Hz. Ali hadisini Ebû Dâvûd, Tirmizi Nesâî ve îbni Mâce tahric etmişlerdir. Mezkûr hadiste Resûlüllah

(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'-

«Afla köle zekâtını size affettim.» buyurmuştur.

Âmr b. Hazm hadîsini Taberâni E1-Kebir» nâm eserinde tahrîc etmiştir. Mezkûr hadiste Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)1 Yemen1 lilere ferâiz ve sünnetleri muhtevi bir mektup yazdığı ve ezcümle Müslümanın kölesi ile atma zekât olmadığını bildirdiği kaydedilmektedir.

Hz. Ömer ile Huzeyfe (Radiyallahü anh)'m hadisini İmam Ahmed rivayet etmiştir. Bu hadisde: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeRem j ile Ebû Bekir at ve köleler için zekât almadılar.* denilmektedir fakat hadis zayıftır.

îbni Abbâs hadîsini Taberâni *Es-Sağir» ve «El-Evsat» nâm eserlerinde rivayet etmiştir. Bu hadîs de Hz. Aişe hadisi gioidii.

Abdurrahmân b. Sem ura hadîsini Tabe-rânî ile Beyhakî rivayet etmişlerdir. Fakat bu hadîsin râ-vileri arasında Süleyman b. Erkam vardır: Süleyman: metrûkü'l - hadis'dir. Abdurrahmân hadisinde: «Merkep, at ve köleler için zekât yoktur.» denilmektedir.

Semuratü'bnü Cündeb hadîsini Bezzâr rivayet etmiştir. Bu hadîste dahi köleler için sadaka verilrüyeceğin-den bahsedilmışse de, isnadı zayıftır.



Hadis-i Serifden Çıkarılan Hükümler:


1- Saîdübnü'l-Müseyyeb, Ömerü'bnü Abdilazîz, Mekhûl, Atâ', Sabi, Hasan-ı Basrî, Hakem, îbni Sirîn, Sevrî Zührî, îmamMâlik .İmam Şafiî, İmarfAhmed, İshâk, Zahirîler ve Hanefii1er'den îmam Ebû Yûsuf ileîmam Muhammed bu hadislerle istidlal ederek at için zekât olmadığım söylemişlerdir

Tirmizi; «Ulemâ, Ebû Hüreyre hadisi ile amel ederek, mera'da otlamakla beslenen atlarla, hizmet için kullanılan köleler için zekât veril miyeceğ ine kaail olmuşlardır. Ancak bunlar ticâret için olurlarsa, üzerinden sene geçmiş olmak şartıyla kıymetlerinden zekât verilir.» demiştir.

İbrahim Nehaî, Hammâd b. Ebî Süleyman, EbûHanifeve Züfer'e göre: Damızlık için beslenen atlar için zekât verileceğine kaaildirler. Hanefiîler'den Serahsi bu kavlin sahabeden Zeydü'bnü Sabit (Radiyallahü flwJi.)'ın mezhebi olduğunu söylemiştir. Bu zevâtm delili biraz ileride gelecek olan Ebû Hüreyre hadisidir. Mezkûr hadîsde at'ın nev'îilerinden ve hükümlerinden bahsedilmektedir.

2- Bir delilleri de Ömerü'bnü'l-Hattâb hadîsidir. Mezkûr hadisde Sâib b. Yezîd'in : «Babamı atlara kıymet biçerek, zekâtlarını Ömerü'bnü'l-Hatâb'a verirken gördüm.» dediği bildirilmektedir. Bu hadîsi Dârakutnî, îbniEbîŞeybe ve daha başka bir çok hadis ulemâsı tahrîc etmişlerdir.

Mâ1iki1er'den îbni Rüşd -El-Kavâid» nâm eserinde: «Ömer (Raâiyallahü anh)'w atlar için zekât aldığı sahihtir.» demiştir.

îbni Abdilberr'in rivayetine göre Hz. Ömer, Ya1â b. Umeyye'ye talimat verirken: «Her kırk koyunda bir koyun alacaksın. Atlardan bir şey alma. Yalnız at başına bir dînâr al.» diyerek her at için bir dinar zekât koymuştur.

İmam Ebû Yûsuf un rivayet ettiği Câbir b. Abdi11âh hadisinde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Atlarda her at İçin bir dînâr zekât vardır.» buyurmuştur.

Bu hadîsi Dârakutnî «Sünen*'inde tahric etmiştir.

îmam Muhammed b. Hasen Kitâbü'l - Asar» nâm eserinde şunu kaydetmiştir: «Bize Ebû Hanife, Ham-mâd b. Ebi Süleyman' dan, o da İbrahim Ne-h aîp den naklen haber verdi ki, İbrahim: otlamakla beslenen damızlık atlar hakkında istersen at başına bir dinar yahut on dirhem verirsin, dilersen kıymetine müracaat edersin. Bu takdirde erkek veya dişi her at için her 200 dirhemde 5 dirhem zekât verilir, demiştir.»

«El - Bedâyı» nâm eserde: «Atlar binmek yahut yük taşımak veya hak yolunda cihâd için alafla beslenirse onlar için bü'icmâ' zekât yoktur. Ticâret için beslenirse bil'icmâ' zekât vardır.» Damızlık için beslenirse erkeği dişisi karışık olmak üzere îmam A' zam' a göre zekât vâcibdir. Yalnız erkekler veya yalnız dişiler hakkında iki rivayet vardır. «El - Muhit» nâm eserde meşhur olan kavle göre bunlarda zekât olmadığı kaydedilmiştir.» denilmektedir.



3- Zekati Önceden Verme ve Hiç Vermeme Hususunda Bir Bab


11- (983) Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki): Bize Alîyyü'bnü Hafs rivayet etti. (Dedi ki): Bize Verkaa', Ebû'z - Zinâd' dan, o da A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ömer'i sadaka toplamaya gönderdi. îbni Cemîl ile Hâlidü'bnü Velîd ve Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeJ/emJ'in amcası Abbâs zekât vermedi, denildi. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«İbni Cemî! zekât vermekten İmtina etmez şu kadar var ki o fakir İdi. Allah, kendisini zengin yaptı; Hâlid'e gelince: Siz, Hâlid'e zulmediyorsunuz. O bütün zırhlarını ve harp âletlerini Allah yolunda hapsetmiştir. Abbâs'ın zekâtı Ese bir misl'r de beraberinde olmak üzere benim üzerimdedir.» buyurdu, sonra (sözüne devamla):

«Yâ Ömer! Sen, bir kimsenin amcasını babasının aslından olduğunu bilmez misin?» dedi.

Bu- hadisi Buhârî «Zekât» bahsinde az çok lâfız değişiklikleri ile tahrîc etmiştir.

«Sadaka»'dan murâd. Zekâtdir. Bu kelime farz olan zekât ile farz olmıyan tetavvû' mânâlarında kullanılır.

Kurtubı, cumhur-u ulemânın onu bu ha-dîsde farz olan zekât mânâsına aldıklarını söyler. Maamâfih ulemâdan bâzıları tetavvû' sadakası mânâsına geldiğini söylemişlerdir.

Bu hadîsi Abdürrazzâk da rivayet etmiştir. Onun rivayetinde: «Resûlüllah (SalhıUahü Aleyhi ve Sellcm) insanları sadaka vermeye teşvik etti...» denilmektedir.

İbni Kassâr: «Sadaka mânâsı bu kıssaya daha lâyıktır. Çünkü biz Ashâb-ı Kiram' dan hiç birini farz olan zekâtı vermediklerini zannetmeyiz.» demiştir.

Bu takdirde Hz. Hâ1id'in vermemekte mâzûr olduğu kendiliğinden anlaşılır. Çünkü Hâ1id (Puıdirallahü anh) bütün malını hak yolunda vakfetmişti. Sevabına sadaka vermek için elinde bir şey kalmamıştı. îbni Cemil nafile sadaka verme hususunda cimrilik gösterdiği için Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeUcrn) kendisini takdir etmiş, Hz. Abbas için:

«Onun sadakası bir misli de beraberinde olmak üzere benim üzerimdedir.» yâni, o, kendisinden sadaka isıenildiği zaman bundan imtina «tmez; buyurmuştur.

İşte Mâliki' lerden İbni Kassâr hadisi bu suretle te'vil etmiştir. Fakat Kaadı ty âz bu mutâbâayı kabul etmemiş, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Hz. Ömer'i sadaka toplamaya gönderdiğini bildiren sahîheyn hadîslerini zahiri mânâlarına hamlederek: «Sadaka toplamak için adam göndermek yalnız farz olan zekâtlara mahsûsdu» demiştir.

Nevevî dahi: «Sahih ve meşhur kavle göre bu mes'ele sadaka değil, zekât hakkındadır.» diyor ve şunları ilâve cdivor: Bum, binâen gerek bizim ulemâmıza gerekse başkalarına göre Hesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in: Abbas'in sarakası bir misli de beraberinde olmak şartıyla benim üzerimdedir; buyurması: Ben, ondan iki senelik zekatı peşin aldım; manasınadır. Zekâtın vakti gelmeden verümesini caiz görmeyenler Resûlüllah (Sallaîîahü Aleyhi ve Sellem)'in du sözünü ( Abbâs'm zekâtını, onun nâmına ben veririm.) diye te'vîl etmişlerdir. Bir takımları: «Bu sözün mânâsı; O zaman Hz. Abbâs muhtaç vaziyette olduğu için Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selletn) onun zekâtını vakti hâli iyileşinceye kadar te'hîr etmiştir.» mütâlâasında bulunmuşlardır. Fakat doğrusu Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selle-mYin sözü: «Ben, Abbâsin sadakasını peşinen aldım mânâsına gelir. Nitekim Müslim'in rivayet ettiği başka bir hadîste:

«Biz Abbâs'dan iki senelik sadakasını peşîn aldık.» buyurulmuştur.» îbni Cemil ile arkadaşlarının sadaka vermediklerini söyliyen zât bizzat Hz. Ömer' dir. îbni Cem! Tin ismi bâzılarına göre Abdullah, bir takımlarına göre Humeyddir. îbni Cüreyc rivayetinde îbni Cemî1 yerine Ebû Cehm b. Huzeyfe zikredilmişse de, yanlıştır. Bütün ulemâ sadaka vermeyen bu zâtın îbni Cemil olduğunda müitefiktir. Zira îbni Cemil: Ensârdandır. Ebû Cehm ise Kureyş kabîJesine mensûbdur.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Se//ew)'in:

«İbni Cemîl zekât vermekten İmtina etmez, şu kadar var ki o fakir İdi. Allah kendisini zengin yaptı.» sözünden muradı: Nimetin karşılığı bu değildir, o zekâtını vermelidir.» demektir. Bu söz de beyân ulemâsının «Medhi, zemme benzeyen bir sözle; zemmi de medhe benzeyen bir sözle te'kîd.» dedikleri san'at vardır.

Medhi zemme benzeyen bir sözle te'kide misâl Şâir'in; «Onların hiç bir kusuru yoktur..Ancak kılıçlarında müfrezelerle çarpışmadan mütevel-lik çentikler vardır.» beytidir.

Hadîs-i şerif zemmi, medhe benzeyen bir sözle te'kide misâldir. Yâni îbni Cemil' in sadaka vermemesine Allah'ın kendisini zengin etmesinden başka bir sebep yoktur. Bu ise zekât vermemeyi îcâb edecek bir sebep değildir. Binâenaleyh küfrân-ı nîmet etmiyerek Allah'ın verdiği maldan sadaka vermesi îcâb eder.

îbni Mühelleb'in beyânına göre Îbni Cemîl münâfıkmış, zekât'ı bundan dolayı vermemiş. Bunun üzerine Teala

Hazretleri

«Onlar zekât vermekten ancak Allah ve Resulü kendilerini fadl-ı İlâhî ile zengin kıldıkları için imtina ettiler. Ama tevbe ederlerse kendileri için hayırlı olur.» âyet-i kerimesini indirmiş. îbni Cemil de «Rab-bim beni tevbeye davet etti.» diyerek tevbe ve islah-ı hâl etmiştir.

Hattâbî, Hz. Hâlid kıssasının bir kaç vecîhle te'vîî edildiğini söyler, şöyle ki:

1) Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Hz. Hâ1id'in mâzûr olduğunu çünkü ibâdet niyeti ile bütün mallarını hak yolunda vakfettiğini bildirmiştir. Hak yolunda bütün malını vakfetmek farz değilken infâk eden bir zât, farz olan zekâtdan elbet de imtina etmez. Onun imtina etmesi elinde avucunda bir şey kalmadığı içindir.

2) Zekât me'mûru Hâlid (Radiyallahü
3) Resûlüllah (SalJallahü Aleyhi ve Sellem), Hz. Hâ1id' in hak yolunda vakfettiği mallarını zekât saymasını caiz görmüştür. Zira zekâtın sarfedüeceği yerlerden biri (sebîlullah)'dır. Bundan mu-râd: Hak yolunda çarpışan mücâhîdlerdir. Mallarını peşinen onlara vakfetmesi, zamanı gelince zekât vermesi gibidir.

Edrâ: Dir'in cem'idir. Dir': Zırh, demektir.

A'tâd: Silâh ve hayvan gibi harâletleri mânâsına gelir. Müfredi: atâd'dır. Ated diyenler de vardır.

Hadîs-i şerifte Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) amcası Hz. Abbâs b. Abdilmuttaîib'in kendi babasının aslından olduğunu haber vermiş: Bu meyânda onun hakkında «sini» tâbirini kullanmıştır.

Sınv: Bir kökten biten hurma ağaçları, mânâsına gelir. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bununla Hz. Abbâs ve kendi babası Abdu11ah'm öz kardeş olduklarına işaret buyurmuştur. Hakem b. Uteybe'den rivayet olunan bir hadîste: «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ömerü'bnü'l - Hattâb zekât toplamaya gönderdi de, Abbâs kendisini Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e şikâyet etti. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

«Ey Hattâb oğlu! Bilmez misin ki bir İnsanın amcası, babasının mislidir. Biz, onun zekâtını geçen sene peşin aldık.» buyurdu.» denilmektedir.

Hadîs-i şerifin Abbâs (Radiyallahü anh)'m sadakası hususundaki cümlesi muhtelif şekillerde rivayet olunmuştur. Müslim'de; Buhâride başka bir rivayettedir. Buhâri’nin rivayetine göre mânâ: «Bu sadaka onun farz olan zekât i borcudur. Ama onu bir misli ile beraber vakti gelmeden edâ etmiştir. Üçüncü rivayetin mânâsı da Buharı rivayeti gibidir. Çünkü ulemâdan bâzıları «Aleyhi» ile «lehû» kelimelerinin ayni mânâya geldiklerini söylemişlerdir. Maamâfih mezkûr rivayetin: Abbâs'in sadakası onun nâmına benim üzerimdedir.» mânâsına gelmesi de muhtemeldir.

Müs1im'in rivayetinden murâd: « Abbâs'in sadakasını ben üzerime alıyorum, onun nâmına ben ödeyeceğim.» demektir.



Hadisten Çıkarılan Hükümler:


1- Ticâret mallarında zekât vardır.

2- Zekât olarak bir malın kıymetini vermek caizdir.

3- Zekâtı âyet-i kerimede bildirilen sekiz sınıf muhtaçlardan birine vermek caizdir.

4- Hükümet reisinin tensibi ile bir senenin zekâtını te'hîr etmek caizdir.

5- Zekâtı vaktinden evvel vermek caizdir. EbûAlîTûsi' nin beyânına göre bu mes'elede ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Bir taifeye göre vakti gelmeden zekât vermek caiz değildir. Süfyân'm kavli budur.

Ekseri ulemâ vaktinden evvel zekât vermeyi tecviz etmişlerdir. Ebû Hanife, Şafii, Ahmed b. Hanbel ve îshâk'm mezhepleri budur. îbni Münzir, İmam Ma1ik'in bunu kerih gördüğünü söylemiştir. Hasan-i Basrî : «Vaktinden evvel zekât veren, onu sonra tekrar verir. Bu mes'ele vaktinden evvel kılman namaz gibidir.» demiştir.

«Et - Tevdîh» nâm eserde vaktinden az evvel verilen zekât hakkında îmam Mâ1ik'in iki kavli olduğu zikredilir. Az evvel' den murâd: Bir ay. onbeş gün, beş gün veya üç gündür.

6- Harp âlâtı ile elbise gibi devamlı istifâdeye elverişli şeylerle at, deve ve köleleri vakfetmek caizdir. Arsadan maada şeylerin vakfı hususunda Mâliki' lerden üç kavil rivayet olunur.

Birinci kavle göre: Yalnız at mukabilinde bir şeyin vakfı memnudur.

İkinci kavle göre: Köle mukabilinde bir şey vakfetmek mekruhdur.

Üçüncü kavle göre: Arsadan maada mutlak surette hiç bir şey vak-fedüernez.

îmam A'zam'a göre: Bir şey'in vakfı ancak Hâkim' in hükmü ile yahut mescid, sebil ve malının üçte birini vasiyet suretiyle lâzım olur. (Yürürlüğe girer.)

Aynî diyor ki: «Tahkik budur ki: bu mes'elede asıl hilaf îmam A' zam' a göre vakfın esasen caiz olmamasıdır. İmam Muhammed'in «Asıl» nâm eserinde zikredilen budur. Bâzıları, İmam A' zam' a göre esâs ittibân ile vakfın caiz olduğunu yalnız emânet verilen mal mesabesinde olup, istenildiği zaman dönülebileceğini ve evlâda miras kalacağını söylerler. Esah olan da budur, îmam Ebû Yûsû f'la İmam Muhammed'e göre vakıf caizdir ve sahibinin milki olmaktan çıkar yalnız Ebû Yûsûfa göre: Vakıf mücerred sözle sabit olur. İmam Muhammed'e göre ise vakfedilen mala bir vellî tâyin ederek, ona teslim etmek şarttır.

Mensûl malların vakfedilmesi örf ve teamül hâline gelenlerini vakfetmek caizdir. Silâh, balta, kazma, çapa, testere, tabut, elbise, mushaf, fıkıh ve hadîs kitaplarını vakfetmek bu kabildendir.

7- Hükümdar zekât toplamak için .me'mürlar tâyin edebilir. Yalnız bunların emin olmaları ve bu işi bilmeleri şarttır.

8- Vaktiyle fakir iken, sonra zengin olan gafillere Allah'ın nimetlerine karşı şükranda bulunmaya tembih caizdir.

9- Farz olan zekâtı vermeyenleri ta'yîb ve bunu onların arkasından söylemek caizdir.

10- Hükümdar teb'asmdan bâzılarının borcunu üzerine alabilir.

11- Yeri gelince özür beyân etmek caizdir.

12- Vakıf mallarında zekât yoktur.

13- Küfrân-ı nimette bulunan bir kimseye ta'rizde bulunmak caizdir.



4- Müslümanlara Hurma İle Arpadan Fıtır Zekati Vermenin Vücübü Babı


12- (984) Bize Abdullah b. Meslemete'bni Ka'neb ile Kuteybetü'b-nü Said rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Mâlik rivayet etti. H.

Bize Yahya b. Yahya dahî rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki): Mâlik'e, Nâfi'den dinlediğim, onun da îbni Ömer'den naklen rivayet ettiği şu hadisi okudum: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ramazanda sadaka-i fıtri Müslümanların hür veya köle, erkek veya kadın her birine hurmadan bir sa' veya arpadan bir sa' olmak üzere farz kıldı.



13- (...) Bize îbni Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki): Bize babam rivayet etti. H.

Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki): Bize Abdullah b. Nümeyr ile Ebû Üsâme, Ubeydullah'dan, o da Nâfi'den, o da îbni Ömer'den, naklen rivayet ettiler. İbni Ömer şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sadaka-i fıtri köle veya hür, küçük veya büyük herkese, hurmadan bir sa' veya arpadan bir sa' olmak üzere farz kıldı.

Bu hadisi Buhâri, Ebû Dâvûd, Nesâi ve Tirmizî «Sadaka-i fıtır» bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir. Buharı 'nin rivayetinde hadîsin sonunda Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu sadakanın halk namaza çıkmazdan önce verilmesini emir buyurdu.» cümlesi de vardır.

Resûlüllah (Şaîlalîahü Aleyhi ve Sellem) forr kıldı.» cümlesi hakkında Ebû Ömer İbni Abdilberr şunları söylemiştir: Farz kıldı: sözü iki veçhe ihtimâllidir. Birinci veçhe göre —kî bu daha zahirdir.— vâcib kıldı manasınadır. îkinci veçhe göre: Farz kılmaktan murâd: Takdir etmektir. Nitekim (Hâkim yetime nafaka farz kıldı.) denilir. Bunun mânâsı: Nafaka takdir etti, demektir. Bence farz kelimesine icâb mânâsı vermelidir. Ancak takdir mânâsına geldiğine icmâ bulunursa, ona diyeceğim yoktur. Fakat bu bâbda. icmâ bulunmamaktadır. Çünkü farzın mânâsı vâcib değildir, demek ya şüzüzdur yahut süzûz mânâsında bir sözdür.»

Hanefiiler'e göre sadaka-i fıtır ıstılahı mânâsında vâ-cipdir. Bu mânâya vacip, farzla sünnet arasında bir mertebedir.

İmam Şafiî' ye göre: farzla vacip arasında fark olmadığı için sadaka-i fıtır farzdır. İbni Dakîki'1-îd : «Farzın lûgatta asıl mânâsı: «Takdî»'dir. Lâkin şeriat örfünde bu kelime vü-cûba hamledilmiştir. Binâenaleyh onu vücûba hamletmek, aslî mânâsı olan takdire yormaktan evlâdır.

Bâzılarının sadaka-i fıtır hakkında «Sünnetdir.» dediklerini söylemiştik. Çünkü onlara göre bu hadislerde vârid olan farz kelimesi takdir manasınadır. Onlar kelimeyi asli mânâsına almışlardır.» diyor.

Kirinâni dahî: «Farz lâfzından şeriat örfünce vücûb anlaşılır. Râvînin farzla mendûbun aralarındaki farkı bildiği hâlde men-dûba: «farz» demesi caiz değildir.» demektedir.

Ayni bunlara şu cevâbı vermiştir: «Bu zevatın farzla vacip arasındaki farkı bildikleri hâlde aralarında fark görmemeleri, mezkûr iddialarını reddeder.»



Hadis-i Şerifden Çıkarılan Hükümler:


1- Kuru hurma ile arpadan sadaka-i fıtır birer sa' (yâni şer'i dirheme göre: 2,917 kg.) dır. Dâvûd-u Zahirî ile ona tabî olanlara göre sadaka-i fıtır yalnız kuru hurma ile arpadan olur. Onlarca buğday, buğday unu, arpa unu, kavrulmuş un, ekmek, kuru üzüm v.s. gibi şeylerden sadaka-i fıtır olmaz. Delilleri babımızın hadisidir. Bu hadîste Hz. îbni Ömer hurma ile arpadan başka bir şey söylememiştir. İbni Dakîki'1-îd: -Ulemâ arpa ile kuru hurmadan dört müd [3] tutarında tam birer sa' verilmezse caiz olmıyacağma ittifak etmişlerdir.» diyor.

2- Dâvûd-u Zahiri yine bu hadîsle istidlal ederek: Sadaka-i fıtrin bizzat köleye vacip olduğunu söylemiştir. Ona göre kölenin sahibi kölesine namaz kılmak için nasıl müsaade ederse, sadaka-i fıtırını vermek için para kazanmasına da müsaade vermesi îcâb eder.

Sair ulemâya göre kölenin sadaka-i fıtırını vermek, sahibine vacip-dir. imam Mâlik' in, Leys, Evzâî, İmam Şafii, îshâk ve İbni Münzir'in mezhepleri budur. Onlara göre köle ticâret için bile alınmış olsa, yine sadaka-i fıtırını vermek sahibine vacip olur. Hanef iilerle, Ata', îtarahîm Nehaî ve Süfhân-ı Sevrî'ye göre ticâret için alman köleye sadaka-i fıtır yoktur.

Mükâtebe [4] gelince: Cumhura göre ona sadaka-i fıtır yoktur. îmam Mâlik' den bu husûsda iki kavil rivayet olunur. Bir kavle göre: Mükâteb sadaka-i fıtırını kendisi verir;

İkinci kavle göre: Mükâteb'in sadaka-i fıtri sahibine aittir.

îmam A' zam' la İmam Şâfiive îmam Ahmed'e göre böyle bir kölenin sadaka-i fıtrini vermek sahibine vacip değildir.

Meymûn b. Mihrân, A tâ' ve Ebû Sevr: «Mükâteb'in sadaka-i fıtrini sahibi verir.» demişlerdir.

Mükâteb'in sadaka-ı fıtri, sahibine vacip değildir.» diyenler Beyhakî' nin rivayet ettiği îbni Ömer hadisi ile istidlal ederler. Bu hadîsde: «İbni Ömer kendi memleketinde olsun, başka yerde bulunsun nafakasını verdiği büyük, küçük köle ve kadın, bütün mekiklerinin sadaka-i fıtırını verirdi. Medinede iken bir mükâtebi de vardı fakat onun için bir şey vermezdi.» denilmektedir.

Beyhaki diyor ki: « Sevri'nin Mûsâ'dan naklettiği bir rivayette: İbni Ömer'in iki mükâtebi vardı; Ramazan bayramı günü onlar için sadaka-i fıtır vermezdi; denilmiştir. Aynî hadîsi ibni Ebî Şeybe dahi Hafs tariki ile Dahhâk'dan, o da Nâfi'den rivayet etmiştir.»

3- Hadîsin zahirine bakılırsa kadına da sadaka-i fıtır vaciptir. Bu hususta kadının evli olup olmaması müsavidir. Evli kadının sadaka-i fıtri İmam A' zam, Sevrî, îbni Münzir ve Imam Mâlik'e göre kocasına vacip değildir. İmam Şafiî ile Sahih kavline göre İmam Mâlik ve îshâk kocasına vacip olduğuna kaaüdirler. Bunların delili hadîsin bir rivayetinde Hz. îbni Ömer'in :

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) nafakasını verdiğiniz, büyük küçük herkesin sadaka-i fıtrim verin; diye emir buyurdu.» demiş olmasıdır. Fakat Beyhakî: «Bu hadîsin isnadı kavı değildir.» demiştir.

4- Cumhûr-u ulemâya göre yetim bile olsa küçük çocuğa sadaka-i fıtır vâcipdir.

Yalnız İbni Bezîze Hanefiîler' den İmam Muhammed'le İmam Züfer'e göre: Çocuk yetim olursa malı bulunsun bulunmasın ona sadaka-i fıtır vacip değildir. Şayet vasisi yetimin malından sadaka-i fıtınnı verirse, verdiği miktarı yetime ödemesi îcâb eder.

Yine Hanefiîler' den «Hidâye» sahibi: «Bir kimse küçük çocuklarının sadaka-ı fıtrini verir, eğer çocukların malı varsa sadaka-i fıtırı Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf a göre onların malından verir. Fakat İmam Muhammed'e göre çocukların malmdan veremez» demiştir.

îbni Bezîze' nin beyânına göre Hasan-ı Basrî «çocukların sadaka-i fıtri babalarına aittir, onların mallarından verirlerse öder.» demiştir.

İmam Mâlik' in asıl mezhebine göre yetim malına mutlak surette zekât vâcipdir.

Cumhûr'a göre: Ana karnındaki cenine sadaka-i fıtır vacip değildir. Maamâfih vâcipdir, diyen şâz bir kavil de vardır. Hattâ bu kavil Hz. Osman (Radiyallahü anh) üe Süleyman b. Yesâr'dan rivayet olunmuştur.

îbni Bezîze diyor ki: «Selef ulemâdan bir taife ana karnındaki cenin Ramazan Bayramı sabahı fecir doğmadan yüzyirmi gününü tamamlarsa, onun için de sadaka-i fıtır vacip olduğuna kaaüdirler.»

5- Ulemâ hadîsdeki «Müslümanlardan» kaydı üzerinde söz etmişlerdir. Bâzılarına göre bu kayıt îmam MâIik'in rivayetinde şöhret bulmuş fakat başka rivayetlerde zikredilmemiştir.

Ebû Kı1abe : «Bu hadîsteki (Müslümanlardan) kaydını Mâlik' den başka söyleyen yoktur.» demiş; Tirmizî dahi hadisi tahrîc ettikten sonra: «îmam Mâlik (Müslümanlardan) kaydını ziyâde etmiştir, bu hadîsi bir çok kimseler Nâfi' tarîki ile îbni Ömer1 den rivayet etmiş fakat hiç biri (Müslümanlardan) kaydını söylememiştir.» demiştir.

Bu husûsda ulemâdan bir cemâat da Tirmizî'ye tâbi olmuşlarsa da, (Müslümanlardan) kaydını İmam Mâlik' den başka kimse söylememiştir. İddiası doğru değildir. Zîrâ îmam Mâlik' den mâada mezkûr kaydı yedi mevsuk râvî nakletmiş-lerdir. Bunlar: Ömer b. Nâfî, Dahhâk b. Osman, Mu alla b. Esed, Abdullah b. Ömer, Kesîr b. Ferkad, Ubeydullah b. Ömer ve Yûnus b. Yezid'dir.

Ömer b. Nâfi' hadîsini Buhâri:

Dahhâk b. Osman hadisini Müslim; Mual1â b. Esed hadîsini İbni Hibbân; Abdullah b. Ömer hadîsini Hâkim,

Kesîr b. Ferkad, hadisini Hâkim ile Tahâvi ve Dârâkutnî; Ubeydullah b. Amr hadîsini Dârâkutnî;

Yûnus b. Yezîd hadisini de Tahâvi rivayet etmişlerdir.

Mezkûr rivayetlerin hepsinde (Müslümanlardan) kaydı zikredilmiştir.

îmam Mâlik, İmam Şafii, îmam Ah-med ve Ebû Sevr bu hadîsle istidlal ederek: kâfir köleler için sadaka-i fıtır vacip değildir, demişlerdir.

Saîdü'bnü'l - Müseyyeb ile Hasan-ı Basri'nin kavilleri de budur.

Sevrî ile Hanefiîler'e göre: Kâfir kölenin sadaka-i fıtınnı vermek sahibine vâcipdir. Atâ', Mücâhid , Said b. Cübeyr, Ömer b. Abdilaziz ve İbrâ-him Nehaî' nin mezhepleri de budur. Mezkûr kavil Ebû Hüreyre ile İbni Ömer (Raâiyallakü cmh)'dan rivayet olunmuştur. Hanefii1er'in bir delili de Dârakutni' nin İkrime tariki ile rivayet ettiği îbni Abbâs hadîsidir. Bu hadîsde İbni Abbâs (Radiyaüahü anh)

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)' Sadaka-i fıtri büyük, küçük, erkek, kadın, Yahudi, Hıristiyan, hür veya memluk herkes için buğdaydan yarım sa', kuru hurmadan veya arpadan bir sa' olarak verin buyurdular.»

demiştir.

Gerçi Dârakutnî: «Bu hadisi Sellâm-ı Tavi1'den başka müsned olarak rivayet eden yoktur. Se11âm ise metruktür.» demiş; İbnü'l-Cevzî ise ayni hadîsi mevzu hadîsler meyânında rivayet etmiş ve: «Bu hadisdeki Yahudi ile Hıristiyan tâbirleri uydurmadır. Bunların yalnız Sellâm-ı Tavîl rivayet etmiştir. Galiba bunu kasten yapmış olacak.» diyerek onun hakkında Nesâî ile İbni Hibbân' dan ağır sözler nakîetmişse de, Allâme Aynî buna karşı şöyle mukabele etmiştir: «İbnü'l- Cevzi hiç bir delili olmaksızın ölçüsüz lâf etmiştir. Hakikatte Tahâvi'nin «El - Müşkil» nâm eserinde İbniMübârek' ten, onun da îbni Lehîa' dan onun da Ubeydullah b. Ebî Ca'fer' den, onun da A'rac'dan, onun daEbû Hüreyre' den naklettiği şu hadis İbni Abbâs hadîsini te'yicl etmektedir. Hz. Ebû Hüreyre:

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) küçük, büyük, hür veya köle —velev ki Hıristiyan olsun. Nafakasını verdiği her insan için buğdaydan iki müd yahut hurmadan bir müd sadaka-i fıtır verirdi.» demiştir.

İbni Lehİa hadisi mutâbaata yarar. Bahusus İbni Mübârek'in ondan rivayeti makbuldür. Onu kimse terket-memiştir. Dârakutni' nin Osman b. Abdirahman tarîki ile îbni Ömer' den rivayet ettiği şu hadis dahî îbni Abbâs hadîsini te'yîd eder. «İbni Ömer: hür, köle, küçük, büyük, erkek veya kadın, kâfir veya müslim bütün nafakasını verdiği kimselerin sadaka-i fıtrini edâ ederdi..."

Yalnız Dârakutnî râvî Osman için: «Metruktür.» demiştir.

Abdurrazzâk'in «Musannef»'inde İbni Abbâs' dan tahrîc ettiğiğ ibir hadiste: «Bir kimse velev ki Yahudi veya Hıristi-yana olsun her memlûkü için sadaka-i fıtır verir.» denilmiştir.

îbni Ebî Şeybe dahî «Musannef»'inde Ömer ü'bnü Abdiîazîz' den buna benzer bir hadîs rivayet etmiştir. Evzâi'nin rivayetine göre îbni Ömer (Raâiyallahü anlı) Hıristiyan olan kölesinin sadaka-i fıtrini verirmiş. İbrahim' den de böyle bir rivayet naklolunmuştur.»

Aynî, İbnü'l-Cevzî'ye verdiği cevaptan sonra hadiste geçen (Müslümanlardan) kaydı hakkında şunları söylüyor: «Bunun mânâsı: Bir kimseye gerek kendisi, gerekse nafakalarını verdiği başkaları için sadaka-i fıtır vermek lâzımdır. Sadaka-i fıtır vermesi îcâb eden kimse Müslümandan başkası olamaz. Köleye kendisi için sadaka-i fıtır lâzım gelmez, onun sadaka-i fıtrini Müslüman olan efendisinin vermesi îcâb eder. Bu sözün başka bir cevâbını da 1bni Bezîze vermiştir. Onun cevâbı şudur: (Müslümanlardan) kaydı hem isnâd, hem de mânâ cihetinden hiç şüphesiz muztarib bir ziyâdedir. Çünkü hadîsi rivayet eden îbni Ömer1 in mezhebi kâfir kölenin sadaka-i fıtınnı vermekti. Râvi kendi rivayet ettiği bir hadîse muhalif amelde bulunursa, bu amel o rivayeti zayıf bulmak demektir.

Şöyle de cevap verilebilir: Sadaka-i fıtır hakkında iki tane nas vardır. Bunlardan biri mutlak surette beslediği her başı sadaka-i fıtra için sebep yapmaktadır. Mezkûr rivayette (Müslümanlardan) kaydı yoktur. Diğeri sadaka-i fıtır için, Müslüman olan başı sebep kılmaktadır. Malûm olduğu üzre sebepler arasında münâfaat yoktur. Nitekim bir şeyin milkiyeti: şirâ, hibe, vasiyyet, sadaka ve irs lâfızları ile sabit olur.

Ortada münâfaat olmayınca mutlakı itlâkı üzere, mukayedi de takyidi üzere bırakarak, birini diğerine hamletmeksizin aralarını bulmak vacip olur. Binâenaleyh mutlak nasla amel ederek kâfir köle-nîn sadaka-i fıtrim vermek ve keza mukayyed hadîsle amel ederek Müslümanın sadaka-i fıtrim edâ etmek vacip olur.

6- Mâzirî diyor ki: «(Ramazanın sadaka-i fıtri) terkibi sadaka-i fıtrin velev bir gün olsun oruç tutanlara vâcib olduğunu söyleyenlere delildir. Bunun sebebi meşakkatli ibâdetler kemâli ile yapılmadığı takdirde Sâri' Hazretleri noksanlığın yerine mâlî bir keffâret koymuş olmasıdır.



14- (...) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ye-zîd b. Zürey', Eyyûb'dan, o da Nâfi'den, o da İbni Ömer'den naklen haber verdi; îbni Ömer şöyle demiş: Peygamber (Sâllallahü Aleyhi ve

Sellem) Ramazan sadakasını hür, köle, erkek, kadın herkese kuru hurmadan bir sa' yahut arpadan bir sa' olarak farz kıldı da, insanlar bunu buğdayın yarım sa'ına denk tuttular.



15- (...) Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Leys rivayet etti. H.

Bize Muhammed b. Ruhm dahî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Leys, Nâfi'den naklen haber verdi ki, Abdullah b. Ömer şunları söylemiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sadaka-i fıtrin kuru hurmadan bir sa' yahut arpadan bir sa' verilmesini emir buyurdu. Müteakiben insanlar iki müd buğdayı buna denk tuttular.



16- (...)Bize Muhammed b. Râfi' rivayet etti. (Dedi ki): Bize tbni Ebî Füdeyk rivayet etti. (Dedi ki): Bize Dahhâk, Nâfi'den, o da Abdullah b. Ömer'den naklen haber verdi ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeUetn)*

— Ramazan'ın sadaka-i fıtrini hür veya köle, erkek veya kadın, küçük veya büyük her Müslümana kuru hurmadan bir sa' yahut arpadan bir sa' olmak üzere farz kılınmış.

Bu hadîsi Buhârî, Ebû Dâvûd ve îbni Mâce «sadaka-î fıtır» bahsinde tahrîc etmişlerdir. «İnsanlar iki müd buğdayı buna denk tutarlar.» cümlesindeki insanlardan murâd Hz. Muâviye ile ona tab'i olanlardır. Nitekim Humeydinin «Müsned»'inde tahrîc ettiği bir rivayette: «Sadaka-ı fıtır arpadan ve kuru hurmadan bir sâ'dır. îbni Ömer dedi ki:

Muâviye Hilafete geçince halk yarım sâ' buğdayı bir sâ' arpaya denk tuttular.» denilerek bu cihet tasrîh olunmuştur. Aynı hadisi İbn i Huzeyme dahî «sahih»'inde başka bir tarik-den rivayet etmiştir.

Ebû Davud'un Hz. Abdullah b. Ömer' den naklettiği rivâyetde şöyle denilmiştir: « İbni Ömer:

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve "Sellem) zamanında halk sadaka-ı fıtri arpadan, kuru hurmadan, kabuksuz arpadan ve üzüm kurusundan bir sa' olarak verirlerdi. Ömer (Radiyallahü anh) halife olup da buğday çoğalınca bu şeylerin yerine Ömer yarım sâ' buğdayı koydu dedi.» Gerçi Müslim «Kitabu't - temyiz» nâm eserinde bu hadîsin râvîlerinden Abdülaziz'in vehmettiğini söylemiş İbnü'l- Cevzî dahî bu sebeble hadîsi ili etlendirmiş ise de «Tenkîh» sahibi onlara şu cevabı vermiştir: «Mezkûr Abdü1aziz hakkında her ne kadar İbni Hibbân sözetmişse de onu Yahya El-Kattan, îbni Ma'in, Ebû Hatim - Razî ve başkaları mu'temed saymışlardır. Onu mu' temed kabul edenler zaıf sayanlardan daha iyi bilirler. İstişhad için Buhâri bile onun hadisini tahric etmiştir.»

îbni Ömer hadisini Tahâvi dahi tahrîc etmiştir. Mezkûr hadîsten pek'âla anlaşılıyor ki Resûlüllah {Sallallahü Aleyhi ve Sellemyin Ashab-ı bir sâ' arpa veya kuru hurma yerine iki müdd buğday vermeyi kabul etmişlerdir. Ashab-ı Kiram'in adaletlerini kabul ve sözleri ile amel etmek vaciptir. Hz. Ömer (Radiyallahü anh)'ın Yemin kefaret-i hususunda: «Benim için on fakir doyur; her fakire yarım sâ' buğday yâhud bir sâ' kuru hurma veya arpa ver.» dediği rivayet olunur. Şöyle bir rivayet Hz ,A1î'den dahî naklolunmuştur. Sadaka-ı fıtır hakkında Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Osman (Radiyallahii anhüm)'ün: «Bu sadaka buğdaydan yarım sâ'dır.» dedikleri dahî rivayet olunur.

İdl: Bir şey'in kendi cinsinden vezin veya mikdarda mislidir. Adi ise: bir şey'in yerini onun cinsinden olmayan başka bir şey'in tutma-sıdır.

Müdd: Çeyrek sâ'dır.

Bu hadîsle sadaka-ı fıtrin vacip olduğuna istidlal edilir. Bâzıları buna itiraz ederek: «Hadîs sadaka-ı fıtrin aslına değil mikdarına taalluk eder.» demişlerse de Ayni kendilerine cevap vermiş: «Miktar vacip olunca biz zarûre aslında vacip olduğuna delâlet eder: çünkü mikdann vacip olması aslın vücûbuna imtina eder.» demiştir.



17- (985) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki): Mâlik'e Zeyd b. Eslem'den dinlediğim, onun da İvaz b. Abdillah b. Sa'd b. Ebî Serhden, naklen rivayet ettiği şu hadisi okudum: İvaz. Ebû Saîd-i Hudri'yi şöyle derken işitmiş-. *Biz sadaka-ı fıtri taamdan bir sâ\ yahut arpadan bir sâ' veya kuru hurmadan bir sâ' yahut kuru sütden bir sâ\ kuru üzümden de bir sâ* üzerinden veriyorduk.»

Bu hadisi Buhârî, sadaka-ı fıtır bahsinde tahrîc etmiştir.

Taam lügat de buğday, arpa ve kuru hurma gibi nafaka olarak kullanılan her şeydir. Ulemânın bu babdaki ihtilâflarını, müteakip hadîste göreceğiz burada taamdan murâd buğdaydır. Arpanın taam üzerine atfedilmesi buna delildir.

Ekıt: Kurutulmuş süt demektir. Aynî, Türkçede buna kara-kurd denildiğini söylüyor.



Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:


1- îmam Şafiî' ye göre sadaka-ı fıtır buğdaydan bir sâ' verilir. Hz. Şafiî: «Örfü adette taamdan murâd buğdaydır.» demiştir: diğer Şâfiiyye ulemâsı bu hususta Hâkim'in rivayet ettiği bir hadisle de istidlal ederler. Mezkûr hadîste sadaka-ı fıtrin buğdaydan bir sâ' verileceği bildirilmiştir. Şâfiller'den bazıları Hâkim hadîsini bize delü göstermişlerdir. Çünkü: mezkûr hadîs de Hz. Muâviye'nin yarım sâ buğdayı bir sâ' kuru hurmaya denk tutmuştur. İmam Nevevi : «Bu hadis Ebü Hanîfe' nin itimad ettiği bir hadistir.» demiş sonra hadîsin bir sahabî fiilinden ibaret olduğunu râ-visi Ebû Saîd ile sohbet-i ondan daha uzun ve Peygamber (Sallallahii Aleyhi ve Se/iemJ'in halini ondan daha iyi bilen diğer bâzı Ashâb'in bu hadîse muhalefet ettiklerini söyleyerek sözlerine şöyle devam etmiştir: «Muâviye bile bu hadisi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den işitmediğini bu onun kendi reyi olduğunu haber- vermiştir.»

Ayni, Şâfiîler'e şu cevab-ı vermiştir; «Şafii1er'in: (Taamdan murâd buğdaydır) sözlerini kabul edemeyiz taam her yenilen şeydir. Burada ondan murâd buğday değildir. Delilimiz ( Ebû Davud'un rivayetinde: taamdan bir sâ' kuru sütden bir sâ'dır) denilmiş olmasıdır. Çünkü kuru sütden bir sâ' sözü taamdan bir sâ'ın ya bedeli yahud atf-ı beyandır. Eğer (taamdan bir sâ') sözünden murâd buğday olsaydı kuru südü taam üzerine, yâhud mânâsına gelen (ev) harfiyle atfederdi. Vakıa Tahâvi"nin rivayetinde (ev) ile atfedilmiştir. Fakat, dâvamızı ısbat için hüccet olarak bize Ebû Davud'un rivayeti kâfidir. Mezkûr rivayet büittifâk sahîhdir. Buh r i' nin Hz. Ebû Saîd'den tahrîc ettiği şu hadisde bizim söylediklerimizi te'yîd eder:

«Biz Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanında bayram günü sadaka-ı fıtri taamdan bir sâ' olarak verirdik. O zaman bizim taamımız arpa, kuru üzüm, kuru süt ve kuru hurma idi.»

Hâkimin rivayetinde: «Buğdaydan da bir sâ' verirdik.» de-nilmişse de Ebû Dâvûd bu cümlenin mahfuz olmadığını söylemiştir. İbni Huzeyme dahî: Bu haberdeki buğday sözü mahfuz değildir. Vehmin kimden olduğunu bilmiyorum, demiştir...» Aynî bundan sonra Hâkim' ir Müdrec hadîsleri sahih addetmekte tesahül göstermekle mâ'ruf olduğunu kaydediyor.

Nevevi'nin : «Bu bir sahabî fiilinden ibaretdir.» sözüne de « Ebû Saîd'e bu babda sahabeden kalabalık bir cemâat muvafakat etmiştir. Buna delil: hadisde (Halk bununla amel etti) denilmiş olmasıdır. Zîrâ «En-nas* sözü umum bildirir binâenaleyh bu hususa icmâ-ı ümmet münkid olmuşdur.» diye cevap veriyor.

Sadaka-ı fıtrin buğdaydan bir sâ' verileceği meselesinde İmam Mâlik, İmam-ı Ahmed ve İshâk da Şafii ile beraberdirler. Evzâî'ye göre herkes kendi beldesinin ölçüsüyle buğdaydan iki müdd verir. Leys. «Buğdaydan Hişam müddi ile iki müdd; kuru hurma, arpa ve kuru sütden dörd müdd verilir.» demiştir.

Ebû Sevr' e göre ise bedeviler sadaka-ı fıtri kuru hurma, arpa taam, kuru üzüm ve kuru sütden bir sâ' verirler. Bunların kıymetlerini bulsalar bile vermezler. Ebû Ömer İbni Ab-dilber: «Ebû Sevr, buğdayın lâfını etmedi. 1mam-ı Ahmed kuru hurmanın bu meyândan çıkarılmasını münasip görüyor; ve bu babda asıl nafaka olacak şeylerin nazari itibâre alınmasim bunlardan da bir sâ'dan aşağı sadaka vermenin caiz olmadığını söylüyordu.» demiştir.

Burada dikkat edilecek bir cihed de Küfe ulemâsının kavilleri mucebince, kuru hurma, arpa ve kuru üzüm yahud bunların kıymetlerinin verilip verilemiyeceği meselesidir. Hanefiiler' den «Hidâ-ye» sahibi şöyle diyor: «Sadaka fıtra buğday, un, kavrulmuş un ve kuru üzüm gibi şeylerden yarım sâ': kuru hurma ile arpadan ise bir sâ' olarak verilir. İmam-ı Ebû Yûsuf ile İmam-ı Muhammed: Kuru üzüm arpa mesabesindedir demişlerdir ki bu sözü îmam-ı Hasan b. Ziyâd, Ebû Hanîfe' den de rivayet etmiştir. Birinci kavi İmam-ı Muhammed' in Ebû Yûsuf dan, onun da Ebû Hanîfe' den rivayet ettiği bir vecihdir. (Cami-i sagîr)in rivayeti de budur.»

Sadaka-ı fıtrin buğdaydan yarım sâ' verilmesi Ebû Bekri Sıddik, Ömer b. Hattâb, Osman b. Affân, Alî b. Ebi Talib, İbni Mes'ûd, Câbir b. Abdillah, Ebû Hüreyre, İbni Zübeyr, İbni Abbâs, Muâviye ve Esma binti Ebi Bekir (Radiyallahü anhüm) hazerâtı ile Sadu'bnül-Mü-seyyeb, Ata'â, Mücâhid, Said b. Cübeyr, Ömerü'bnü-Abdilazîz, Tâvûs, İbrahim Nehaî, Şa'bî, Alkâme, Esved, Urve, Ebû Selemetü'bnü Abdirrahmân, Ebû Kılâ-be Abdülmelik b. Muhammed, Evzâi, Sevrî, İbni Mübarek, Abdullah b. Şeddad ve Mus'ab b. Saîd'in mezhepleridir. Tahâvî, Kaasim, Salim, Abdurrahmân b. Kaasim, Hâkim ve Hammâ'd'ın kavilleri de bu olduğunu söylemiştir. Mezkûr kavil İmam-ı Mâlik' den de rivayet olunmuştur.

Hanefiyye ulemâsı bu hususda Ebû Dâvû'd'un rivayet ettiği SagIebe hadisi ile de istidlal ederler. Mezkûr hadis de Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Buğdaydan bir sâ', küçük olsun büyük olsun, hür olsun köle olsun, erkek olsun kadın olsun iki kişinin sadaka-ı fıtridir. Zenginliği Allah tezkiye eder. fakirinize ise Allah verdiğinden daha ziyâdesini iade eder.» buyurmuştur. Gerçi bu hadis üzerinde söz edenler olmuştur. Fakat Aynî, onun haber-i vahid bir hadîs olduğunu, haber-i vahidle ise vücûb sabit olacağım söylemiştir.

Hanefii1er in bir delili de Ebû Dâvûd un rivayet ettiği İbn-i Abbâs hadîsidir. Bu hadîste beyân edildiğine göre Hz. İbn-i Abbâs Ramazan sonunda Basra'da hutbe okumuş ve: «Orucunuzun sadakasını verin.» demiş. Halk bunu bilmezlermiş îbni Abbâs (Radiyallahü anh): « Medine1i1er'den burada kim var? Kalkın din kardeşlerinize öğretin çünkü onlar bilmiyorlar. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve ScUevı) bu sadakayı kuru hurma ile arpadan bir sâ'; buğdaydan yarım sâ' olarak takdir buyurmuştur...» demiştir. Bu hadîs üzerinde dahî söz edilmiştir fakat hadis en azından mürseldir. Mürse1 ise Hanefiî1er'ce hucceddir. Hâkim'in «Müstedrek»'inde yine îbni Abbâs (Radiyallahü anhYd&n tahrîc ettiği bir rivayet de bunu te'yîd etmektedir. Mezkûr rivâyetde İbn-i Abbâs (Ra-diyallahii anh):

«Resûlüüah (SaJlaUahü Aleyhi ve Scllcm) Mekke'ye bir kâhya göndererek: sadaka-ı fıtrin vacip bir hak olduğunu buğdaydan iki müdd; arpa ile kuru hurmadan bir sâ' olarak verileceğini îlân ettirdi.» demişdir. Bu hadîsi Hâkim sahih bulmuş; Bezzâr dahî biraz lâfız değişikliği ile rivayet etmiştir. Hadîsi şerifi Hz. İbni Abbâs' dan Dârakutnî daha başka tariklerle de rivayet etmiştir. Bu babda Tirmizi'nin rivayet ettiği Amrubnü Şuay b hadîsi ile İmam-ı Ahmed b. Hanbel'in tahrîc ettiği Esma binti Ebi Bekir hadîsi Dâre-kutni'nin rivayet ettiği Ali ve Zeyd İbn-i Sabit (Radiyallahii anh) hadisleri; Taberânî' nin «El-Evsât» nâm eserinde tahric ettiği Câbir b. Abdillah hadîsi de Hanefiîler'in delülerindendir. Bu hadislerin hepsinde sadaka-ı fıtrin buğdaydan yarım sâ' verileceği bildirilmektedir.

2- Sadaka-i fıtrin arpa ile kuru hurmadan bir sâ' verileceğinde hilaf yoktur. Yalnız Zahirîler' den İbni-i Hazin sadaka-ı fıtrin, yalnız arpa ile kuru hurmadan verileceğine kaail olmuştur. Babımız hadîsi onun aleyhine hucceddir.

3- Kuru süd'den sadaka-ı fıtır bir sâ' olarak verilir. Nevevî (631 - 676) diyor ki: «Ulemâ kuru süd hakkında ihtilâf etmişlerdir. Bâzılarına göre kuru südden sadaka-ı fıtır verilemez. Çünkü onda öşür yoktur. Mârudi buradaki hilafın çöllerde yaşayanlar hakkında olduğunu, şehirler halkına kuru südden sadaka vermenin bilittifâk caiz olmadığını söylemiştir. Üstadımız Zeynüddin (Rahimehulfak) kuru süt hakkında Şafiî' nin kavilleri muhtelif olduğunu söylemiştir.»

Yine Nevevî'nin beyanına göre Şâfiîler'ce kuru südden sadaka-ı fıtır verilebilir.

Hanefii1er'ce dahî kuru südden sadaka-ı fıtır vermek caizdir. (Et - Tuhfe) nâm eserde kıymetinin verileceği bildiriliyor.

İmam-ı Mâlik sadaka-ı fıtrin dokuz şeyden verilebileceğini söylemiştir. Bunlara: Buğday, arpa, kabuksuz arpa, mısır, darı, pirinç, kuru hurma, kuru üzüm ve kuru süddür. Mâlikiler' den İbni Habib bunlara mercimeği de katmış bu suretle sadaka-ı fıtır olarak verilecek şeylerin sayısı on'a çıkmıştır.

4- Kuru üzümden sadaka-ı fıtrin bir sâ' olarak verileceği dahi ittifâkidir. Bâzıları îmam-ı A'zam'm kuru üzümden yarım sâ' kâfî gördüğünü ileri sürerek hadîsi onun aleyhine hüccet göstermek istemişlerse de İmam-ı A'zam'dan bu meselede iki kavil rivayet olunmuştur. Biri budur, ikinci kavline göre kuru üzümden bir sâ' verilir.

5- Ulemâdan bazıları bu hadîsle istidlal ederek: Sadaka-i fıtır zekât gibi farzdır.» demişlerdir. Cumhura göre sadaka-ı fıtır vaciptir. Bu hadîs Ashâb-ı Kiram'm fiillerini haber vermektedir. Sadaka-ı fıtrin vacip olması başka delillerle sübüt bulmuştur.

6- Hadîsi şerif Ashâb'm sadaka-ı fıtri kendileri için verdiklerine delildir. Binâenaleyh anne karnındaki cenine sadaka-ı fıtır yoktur, yalnız bir rivayette îmam-ı Ahmed b. Hanbel cenin için de sadaka-ı fıtır verilmesini müstehâb görmüş diğer bir ri-vâyetde vacip olduğunu söylemiştir. Zahirîler'in mezhebi de budur. Hz. Osman (Radiyallahü anhym anne karnmdaki çocuk için hattâ bir rivâyedde atları için sadaka-ı fıtır verildiği rivayet olunmuştur. Fakat bu rivayet onun tetavvu' sadakası verdiğine hamlolunmuştur.

7- Hadîsi şerif sadaka-ı fıtrin şehirli, köylü bâdiyenişin için ve dağlı bütün Müslümanlara vacip olduğuna delildir. Dört mezhebin imamları ile cumhûr-u ulemânın mezhepleri budur. Ata', Zûhrî Rabia ve Leys'e göre yalnız şehirlilerle köylülere vacip olur vadilerde yaşayanlarla sair yerler halkına sadaka-ı fıtır vacip değildir.

8- Cumhur''a göre bayram günü kendisi ile çocuklarının yiyeceğinden fazla bir şey'e mâlik olan her Müslümana sadaka-ı fıtır vaciptir. îmam-ı A'zam: «Zekât almak kendisine helâl olan kimseye sadaka-ı fıtır vacip değildir.» demiştir.

9- Hadisi şerifte «Erkek olsun kadın olsun» buyurulması Küfe ulemâsına delildir. Onlara göre kadının sadaka-ı fıtri kocasına ait değil, kendi malından verilir.



18- (...) Bize Abdullah b. Meslemet'bni Ka'nep rivayet etti. (Dedi ki):Bize Dâvûd yanî İbni Kays, Iyaz b. Abdillah'dan, o da Ebû Saîd-i Hudrî'den naklen rivayet etti. Ebû Saîd şöyle demiş:

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) aramızda iken biz sadaka-ı fıtri küçük büyük, hür veya memlûk her baş için taamdan bir sâ' yahut kuru südden bir sâ' veya arpadan bir bir sâ' yahut kuru hurmadan bir sâ', veya kuru üzümden bir sâ' üzerinden verirdik. Bunu tâ bize Muâviyetü'bnü Ebî Süfyan hac yahut ömre yapmak için gelinceye kadar bu minval üzere vermeye devam ettik. Sonra Muâviye minber üzerinde halka bir konuşma yaptı ez cümle: Ben Şam buğdayından iki müddün bir sâ' kuru hurmaya muadil olduğu fikrindeyim dedi; Bunun üzerine halk onun re'yiyle amel ettiler.» Ebû Saîd demiş ki: «Bana gelince, ben bunu yaşadığım müddetçe ilelebet eskiden verdiğim gibi vermekte devam ediyorum.»



19- (...) Bize Muhammed b. Rafî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdurrezzak, Ma'mer'den, o da İsmail b. Ümeyye'den naklen rivayet etti. Demiş ki: Bana Iyaz b. Abdillah b. Sa'd b. Ebî Şerh haber verdi kendisi Ebû Said-i Hudrî'yi şöyle derken İşitmiş:

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) aramızda iken biz sadaka-ı fıtri küçük büyük, hür memlûk herkes için üç sınrfdan (yani) kuru hurmadan bir sa\ kuru sütden bir sâ', arpadan bir sâ olarak verirdik. Muâvİye halife oluncaya kadar onu böylece vermeye devam ettik. O iki müdd buğdayın bir sâ kuru hurmaya muadil olacağını tensib etti.»

Ebû Said: «Bana gelince, ben onu böylece vermeye devam ediyorum.» demiş.



20- (...) Bana Muhammed b. Rafî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdurrezzak rivayet etti. (Dedi ki): Bize îbnü Cüreyc, Haris [5] b. Abdirrahman b. Ebi Zûbab'dan, o da Iyâz b. Abdillah b. Ebî Şerh'd en, o da Ebû Saİd-i Hudri'den naklen haber verdi. Ebû Saîd şöyle demiş:

«Biz sadaka-ı fıtri üç sınıf dan: kuru süt, kuru hurma ve arpadan verirdik.»



21- (...) Bana Amru'n-Nâkıd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hâtim b. İsmail İbnİ Aclan'dan, o da Iyâz b. Abdillah b. Ebî Serh'den, o da Ebû Saîd-i Hudri'den naklen rivayet etti ki Muâviye buğdaydan yarım sâ' kuru hurmanın bir sa'ına muadil tutunca Ebû Saîd bunu kabul etmemiş ve:

«Ben bu sadakayı ancak Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanında verdiğim gibi kuru hurmadan bir sâ', yahud kuru üzümden bir sâ', veya arpadan bir sâ', yahud kuru sütden bir sâ olarak veririm» demiş.

Bu hadîsi Buhâri «Sadaka-i fıtır» bahsinde tahrîc etmiştir.

Müslim’in Muhammed b. Rafi' tarîkına Dârakutni istidrâkde bulunmuş; ve: «Saîd b. Mesleme bu hadisde Ma'mer'e muhalefet ederek onu tsmâil b. Ümeyye'den, o da Haris b. Abdirrahmân b. Ebî Zûbâb'dan o da Iyâz'dan naklen rivayet etmiştir. Hâlbuki hadîs Hâris'den mahfuzdur.» demişse de, Nevevi bu istidrâki yersiz bulmuştur. Çünkü î smâî1 b. Ümeyye'nin Iyâz'dan işittiği sahih ve sabittir.

Hadis-i şerif merfû hükmündedir. Çünkü yapılan iş Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanına izafe edilmiştir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) verilen sadaka-i fıtri duymuş ve takrir buyurmuştur. Bahusus bâzı rivayetlerde sadakanın onun emri ile toplanarak, onun huzuruna getirildiği tasrîh edilmiştir. Sadakanın toplanıp dağıtılmasını emreden bizzat kendisidir.

Hattâbî (319-388): «Burada taamdan murâd: Buğday'dır. Bu isim ona mahsûstur. Mutlak olarak söylenildiği zaman buğday mânâsında kullanılır. Meselâ birisine (Git pazardan taam al!) denilse, o kimse bundan buğdayı anlar. Örfen ekseriyetle bir mânâda kullanılan söze, o mânâ verilir.» demiştir. Fakat İbni Münzir, Hattâbi’nin hatâ ettiğini söylemiştir. Çünkü Hz. Ebû Said evvelâ (taam) kelimesini mücmel bırakmış, sonra tefsir etmiştir. Hattâ Hafs b. Meysera' nin Zeyd'den, onun da Iyâz' dan naklettiği rivayette: «O zaman bizim taamımız arpa, kuru üzüm, kuru süt ve kuru hurmadan ibaretti.» diyerek sözünü te'kîd etmiştir. İbni Huzeyme' nin Fuday1 tarîki ile Hz. İbni Ömer'den naklettiği rivayet de bunu te'yîd eder. Mezkûr rivayette îbni Ömer (Radiyallahü anhh

«Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanında bu sadaka ancak kuru hurma, kuru üzüm ve arpadan verilirdi, buğday yoktu.» demiştir. İbni Münzir (?-310); «Buğday hakkında Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeIlem,)'den İtimâda şâyân bir haber bilmiyoruz, o zaman Medine'de pek az buğday bulunurdu; sahabe zamânında buğday çoğalınca yanın sâ' buğdayı bir sâ' arpaya muadil tuttular. Bu zevat dîn imamlarıdır. Binaenaleyh onların kavilleri değiştirilemez. Meğer ki kendileri gibi zevatın başka bir kavli ola.» demiş, sonra is-nâdları ile Hz. Osman, Alî, Ebû Hüreyre, Cabir, İbni Abbâs, îbni Zübeyr, Esma binti Ebî Bekir (Radiyallahü anhüm) hazerâtmdan sahih hadîsler rivayet etmiştir. Bu hadîslerin her biri sadaka-i fıtrin buğdaydan yarım sâ' verileceğini bildirmektedir.

Ulemâdan bâzıları buna itiraz ederek; «Lâkin Ebû Saîd hadisi bizzat Hz. Ebû Said'in yarım sâ1 buğdaya muvafakat etmediğini göstermektedir. îbni Ömer (Radiyallahü anh) dahî ayni fikirdedir. Binâenaleyh Tahâvi'nin icmâ' iddiası doğru değildir: bu mes'elede icmâ' yoktur.» demişlerdir. Fakat Aynî bu iddiayı reddetmiş ve Tahâvi'nin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile ashabından ve onlardan sonra gelen Tâbi-i n' den sadaka-i fıtırın buğdaydan yarım sâ', geri kalan şeylerden bir sâ1 verileceğini bildiren bir çok hadîsler rivayet ettiğini söylemiştir.

Tahâvi (236 - 321): «Biz, bu hususta ne Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ashabından, ne de Tabiîn' den bir hilaf rivayet olunduğunu bilmiyoruz. Şu hâlde bu mes'elede hiç bir kimsenin muhalefette bulunması doğru değildir. Zîrâ mes'ele hakkında Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Alî (Radiyallahü anh) zamanlarında icmâ' mün'akid olmuştur...» demiştir.

Bu mes'elede icmâ' bulunmadığını iddia edenlerin delili Hz. Ebû Saîd ile îbni Ömer (Radiyallahü anhümaYnın muvafakat göstermemeleridir.

Ayni diyor ki: «Ebû Saîd sadaka-i fıtır hakkında kuru hurma, arpa, kuru süt ve kuru üzümden başkasının caiz olduğunu bilmiyordu. Buna delil: ondan rivayet olunan şu hadîstir:

(Biz), Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanında sadaka-i fıtri kuru hurmadan bir sâ' yahut arpadan bir sâ'... olarak veriyorduk, bunlardan başka hiç bir şeyden sadaka vermiyorduk.»

Vakıa hadisin bir rivayetinde Hz. Ebû Said-. «Biz, sadaka-i fıtri taâm'dan bir sâ' olarak veriyorduk.» demiştir. Fakat Aynî buna, şu cevâbı vermiştir: «Evvelce de beyân ettiğim vecîhle yenilen ve nafaka olarak kullanılan her şey'e taam denilir. Şu hâlde bu kelime Hz. Ebû Saîd'in hadisinde zikrettiği yiyecek nev'ilerinin hepsine şâmildir. İkinci bir cevap da şudur: Hz. Ebû Sald in, Muftviye (Radiyaîlahü anJıJ'a îtirâz etmesi buğdaydan sadaka-i fıtır verildiğini bilmediği içindir, tbni Ömer' den nakledilen rivayet dahi bu mânâya hamledilir.

Şöyle de cevap verilebilir-. Hz. Ebû Said'in verdiği bir sâ'ın yansı tetavvu' yâni sevâbınadır.

Hads-i şerif kölenin sadaka-ı fıtri sahibine vâcib olduğuna delildir.



5- Sadaka-i Fıtrin Bayram Namazından Önce Verilmesini Emir Babı


22- (986) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki); Bize Ebû Hayseme, Mûsâ b. Ukbe'den, o da Nâfi'den, o da tbni Ömer'den naklen haber verdi ki, Resülüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) sadaka-İ fıtrin halk Bayram Namazına çıkmazdan önce verilmesini emir buyurmuş.»



23- (...) Bize Muhammed b. Raf i' rivayet etti. (Dedi ki): Bize tbni Ebî Füdeyk rivayet etti. (Dedi ki): Bize Dahhâk, Nâfi'den, o da Abdullah b. Ömer'den naklen haber verdi ki, Resülüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sadaka-i fıtrin halk bayram namazına çıkmazdan evvel verilmesini emir buyurmuş.

Nevevî diyor ki: «Sadaka-i fıtrin vakti hususunda ulemâ ihtilaf etmişlerdir. Şafii' nin sahih kavline göre sadaka-i fıtır güneş kavuşarak, gecenin ilk cüz'ü girmekle vâcib olur. İkinci kavle göre Bayram sabahı fecrin doğması ile vâcib olur. Diğer Şâfiîyye ulemâsına göre hem bayram akşamı güneşin kavuşması ile, hem de fecrin doğması ile vâcib olur. Binâenaleyh bir çocuk güneş kavuştuktan sonra doğsa yahut fecir doğmadan ölse onun İçin sadaka-i fıtır vâcib değildir. İmam Mâlik' den dahî Şâfi1'nin kavilleri gibi iki kavil rivayet olunur. İmam A'zama göre sadaka-i fıtır Bayram sabahı fecrin doğması ile vâcib olur.»

Hadis-i şerif sadaka-i fıtrin Bayram gününden sonraya bırakılmasını caiz görmiyen cumhûr-u ulemânın delilidir. Efdal olan bu sadakayı namazgaha çıkmadan vermektir.



6- Zekat Vermiyenin Günahı Babı


24- (987) Bana Süveyd b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hafs yâni İbni Meysarete's - San'ânî, Zeyd b. Eslem'den rivayet etti, ona da Ebû Sâlih-i Zekvân haber vermiş. Kendisi Ebû Hüreyre'yi şöyle derken işitmiş: Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) Şöyle buyurdular:

«Altınla gümüşün haklarını vermeyen hiçbir altın ve gümüş sahibi yoktur ki, kıyamet gününde bunlar ateşten levhalar hafine getirilip de, cehennem ateşinde kızdırılarak onlarla sahibinin yanları alnı ve sırtı dağlanmasın... Bu levhalar soğudukça miktarı 50.000 sene olan bir günde kullar arasında verilecek hüküm bitinceye kadar sahibine azâb için tekrar (kızdırılarak) iade olunacaklardır. Nihayet kendisine ya cennete ya cehenneme doğru (giden yolu) gösterilecektir.»

— «Yâ Resûlüllah! Yâ (zekâtı verilmeyen) develer ne olacak?» denildi; Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem):

— «Hiç bir deve sahibi de yoktur ki, —bu hayvanların hakkı su başlarına geldikleri gün sağılıp, muhtaçlara vermek iken— onların hakkını vermesin de, kıyamet gününde o develerin altına alabildiğine düz ve geniş bir sahaya yatırılarak develerden bir tek yavru bile hâriç kalmamak şartı ile onu ayakları ile ezmesin ve dişleri ite ısırmasınlar. Deve sürüsünün baş tarafı üzerinden (çiğneyip) geçtikçe son tarafı onun üzerine iade edilir. Bu ameliye miktarı 50.000 sene olan bir günde kullar arasında verilecek hüküm bitinceye kadar (devam eder.) Nihayet ya cennete yahut cehenneme (giden) yolu kendisine gösterilir.»

—-Yâ Resûlüllah! Sığırlarla koyunlar ne olacak?» dediler. Resûlüllah {Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)*

— «Hiç bir sığır ve koyun sahibi yoktur ki, onların hakkını vermesin de, kıyamet günü geldiğinde düz ve geniş bir yerde onların altına serilerek, mezkûr hayvanlardan hiç biri hâriç kalmamak ve içlerinde çarpık boynuzlu, boynuzsuz, kırık boynuzlu bulunmamak şartı ile onu boynuzları ile süsmesin; tırnakları İle ezmesinler. Bu hayvanların önde bulunanları, üzerinden (çiğneyip) geçtikçe sondakller onun üzerine tekrar iade edilirler. (Bu miktarı 50.000) sene olan bir günde tâ kullar arasında verilecek hüküm bitinceye kadar (devam eder.) Nihayet ya cennete veya cehenneme (giden) yolu kendisine gösterilir.» buyurdu. Ash&bdan:

— «Yâ Resûlüllah! Ya atlar ne olacak?» diyenler oldu. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'-

— «Atlar üç kısımdır; bir kısmı sahibi İçin bir yük; bir kısmı sahibi için örtü; bir kısmı da sahibi için ecirdir. Atı kendisine yük olan adama gelince: Bir kimsenin öğünmek, riya ve Müslümanlara düşmanlık için bağlayıp beslediği attır. Bu at ona bir yüktür.

Gelelim sahibine örtü olan at'a: Bu, bir kimsenin Allah yolunda bağlayıp beslediği; sonra onun sırtında ve boynunda Allah'ın hakkı olduğunu unutmadığı attır. Bu at, onun için bir örtüdür.

Sahibine ecir olan at ise: Bir kimsenin Allah yolunda Müslümanlar için çayır ve bahçede bağlayıp beslediği attır. At bu çayırdan veya bahçeden ne yerse, yediği şeyler adedince sahibine hasenat yazılır. Ona atın pislikleri ile bevlleri sayısınca dahî hasenat yazılır.

At, ipini koparır da bir veya iki tur atarsa, sahibine onun izleri ve pislikleri miktârınca hasenat yazılır. Yahut sahibi onu bir nehir kenarından geçirirken sulamağa niyeti olmadığı hâlde o nehirden su İçerse Allah, sahibine onun içtiği su yudumları miktârınca hasenat yazar.» buyurdular. (Ashâbdanh

— «Yâ Resûlüllah! Ya eşekler ne olacak?» diyenler oldu, Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellemh

— «Eşekler hakkında bana şu bir tek cem'iyyetli âyetten başka bir şey indirilmedi: Her kim zerre* miktarı bir hayır işlerse, onu(n mükâfatını) görür. Zerre miktarı kötülük işleyen de, onu(n mücâzâtını) görür.» buyurdular.



25- (...) Bana Yûnus b. AbdilVlâ Es - Sadefi rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdullah b. Vehb haber verdi. (Dedi ki): Bana Hişâm b. Sa'd, Zeyd b. Esle m'd en bu isnâd da Hafs b. Meysera hadîsi mânası ile sonuna kadar rivayette bulundu. Yalnız o ;«Hiç bir deve sahibi yoktur ki, onun hakkını vermesin de...» dedi; «O develerden haklarını...» demedi.

Hadîsde: «Develerden bir tek yavru noksan kalmamak şartıyla...» ibaresini de zikretti. Bir de-. «Onlarla iki yanı, alnı ve sırtı dağlanır.» dedi.



26- (...) Bana Muhammed b. Abdilmelik El - Emevî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdûlazîz b. Muhtar rivayet etti. (Dedi ki); Bize Süheyl b. Ebî Salih, babasından, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Hiç bir hazîne sahibi yoktur ki, onun zekâtını vermesin de, o hazîne cehennem ateşinde kızdırılarak levhalar hâline getirilmesin ve onunla tâ Allah 50.000 sene miktarındaki bir günde kulları arasında hükmedinceye kadar yanları alnı dağlanmasın, sonra ya cennete veya cehenneme (giden) yolu kendisine gösterilir.

Yine hiç bir deve sahibi yoktur ki, onların zekâtını vermesin de, kendisi alabildiğine çok olan develerin altına düz ve geniş bir yere yatırılarak develer üzerinden geçirilmesin. Develerin son taraftakileri üzerinden geçtikçe, ön taraftakileri tekrar onun üzerine iade olunur. (Bu) tâ Allah miktarı 50.000 sene olan bir günde kulları arasında hükmedinceye kadar {böyle devam eder.) Sonra ya cennete veya cehenneme (giden) yolu kendisine gösterilir.

«Hiç bir koyun sahibi de yoktur ki, onların zekâtını vermesin de, kendisi alabildiğine çok koyunların altına düz ve geniş bir yere yatıralarak, koyunlar onu tırnakları ile ezmesin; İçlerinde yamuk boynuzlu ve boynuzsuz koyun bulunmamak şartıyla onu boynuzlarıyla süsmesinler. Son tarafta bulunan koyunlar üzerinden geçtikçe ön taraftakiler tekrar onun üzerine İade olunurlar. (Bu) tâ Allah kullarının arasında miktarı sizin senelerinizle 50.000 sene olan bir günde hükmedinceye kadar (böyle devam eder.) Sonra ya cennete veya cehenneme (giden) yolu kendisine gösterilir.» buyurdular.

(Râvi Süheyl: «Sığırı zikretti mi, etmedi, bilmiyorum.» demiş.) Ashâb:

— «Atlar ne olacak Yâ Resul ali ah? dediler. ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem)i

— «Atların alınlarında kıyamete kadar hayır vardır. Yahut atların alın-Iraında kıyamete kadar hayır düğümlenmiştir. —Süheyl: Öyle mi dedi, böyle mi şüphe ediyorum; demiş.— Atlar üç kıdımdır. Bir kısmı 6âhlbine ecir, bir kısmı sahibine örtü, bir kısmı da sahibine yüktür.

Sahibine ecir olan at: Sahibinin, Allah yolunda edindiği ve Allah yoluna hazırladığı attır. Böyle bir atın karnına attığı her şey mukabilinde Aliah, sahibine bir ecir yazar. Velev ki atı çayırda gütmüş olsun.. At, her ne yerse Allah ona mukaabil sahibine bir ecir yazar. At'ı nehirden sularsa karnına attığı her damla mukaabilinde sahibine bir ecir vardır. — Resûlüllah İSalîallahü Aleyhi ve Selîem) atın bevli ile pislikleri mukaabilinde bile ecir olduğunu söyledi ve sözüne devamla: — Bir veya İki tur koşmuş olsa attığı her adım mukaabilinde sahibine ecir yazılır.

Sahibine örtü olan ata gelince: (Bu da): Bir kimsenin sırf cömertlik ve güzellik için edindiği attır. Ama onun sırtında ve karnında gerek darlık, gerekse varlık içinde olsun (ödemesi gereken) bir hak olduğunu unutmaz. Sahibine yük olan at ise: Sahibinin sırf böbürlenmek, şımarmak ve öğün-mek, âleme, riya için edindiği attır. İşte at, kendisine yük olacak olan kimse budur.» buyurdu. Ashâb:

— Ya eşekler ne olacak yâ Resûlallâh?» diye sordular. Resûlüllah

(Sallallahü Aleyhi ve Sellem}--

— «Allah, onlar hakkında bana şu bir tek cemiyyetIi âyetten başka bir şey indirmedi: Her kim zerre miktarı bir hayır İşlerse onu(n mükâfaatını görür zerre miktarı kötülük işleyen de onun ( mücâzatını) görür. [6]» buyurdular.



(...) Bize, bu hadîsiKuteybetü'bnü Saîd de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdülazîz yâni Derâverdî, Süheyl'den bu isnâdla rivayet etti. Ve hadisi anlattı.



(...) Bana, bu hadisi Muhammed b. Abdİllâh b. Bezi1 de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yezîd b. Zürey' rivayet etti (.Dedi ki): Rahv b. Kaasim rivayet etti. (Dedi ki): Bize Süheyl b. Ebî Salih bu isnâdla rivayette bulundu. Yalnız «Aksa'» yerine «Adbâ'» dedi; bir de: «Onlarla sahibinin yanı ve sırtı dağlanır.» dedi: alnı'nı zikretmedi.



(...) Bana Hârûn b. Said El - eylî dahî rivayet etti. (Dedi ki): Bize tbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki): Bana Amr b. Haris haber verdi, ona da Btikeyr, Zekvân'dan, o da Ebû Hüreyre'den, o da Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Se//em)'den naklen rivayet etmiş; Efendimiz:

«Kişi develerindeki Allah hakkını yahut sadakayı vermezse... ilâh...» buyurmuşlar; Râvî hadîsi Süheyl'in babasından rivayet ettiği hadîs tarzında anlatmış.

Bu hadisi Buhâri -Kitâbü'l - Müsâkaat» ile «Kitâbü'l -Cihâd»'da; Nesâi -Kitâbül -Hayil»'de tahric etmişlerdir.

Buhâri at'a dâir olan kısmını tahric etmiştir.

Hadis-i şerifin baş tarafı Teâlâ Hazretlerinin

«Altınla gümüşü biriktirip de, Allah yolunda sarfetmiyenler yok mu [7]. İşte onları elemhâk bir azapla müjdele. O gün o attın ve gümüşler cehennem ateşinde kızdırılarak; onlarla sahiplerinin alınları, yanları ve sırtları dağlanacak ve kendilerine: İşte nefisleriniz için yığdığınız mallarınız bunlardır. İstif ettiğiniz bu malları tadın bakalım! denilecektir.» âyet-i kerîmesine muvafık tır. Âyette yalnız gümüş sahibinin hâlinin beyânla iktifa olunmuştur. Çünkü gümüş muamelâtta altın dahç çok kullanılırdı.

Kaa'î Düz ve geniş yer demektir. Böyle yer yağmur suyunu iyi tutar. Heravî, Bu kelimenin: «Kîâ» ve «Kiân» şeklinde cemi'len-diğini söyler.

Karkar dahî: Düz ve geniş yer, mânâsına gelir.

Batıh: Ulemâdan bir cemaata göre yüzüstü yatırmaktır. Fakat Kaadı îyâz bunun her ne şekilde olursa olsun yaymak ve yere sermek mânâsına geldiğini söyler.

Hadîsin bütün esâs nüshalarında: «Ön taraftaki develer üzerinden geçtikçe sondakiler onun üzerine iade olunur.» denilmişse de, Kaadı îyâz ulemânın bunu bir değiştirme ve tashîf kabul ettiklerini söylemektedir. Doğrusu: bundan sonraki rivayette olduğu gibi: «Develerin sonu üzerinden geçtikçe, öndekiler tekrar onun üzerine iade olunur.» şeklindedir.

Aksa': Yamuk boynuzlu;

Celcâ': Boynuzsuz;

Adbâ': Boynuzunun iç kısmı kırık, mânâlarına gelirler.

«Alabildiğine çok...» ifâdesinden murâd: Hayvanların gerek çokluğu ve kuvveti gerekse her azasının mükemmelliği ile sahiplerine fazla azâb vermeleridir. Çünkü çok ve sağlam olmaları vücûtlarının daha ağır basmasını îcâb eder. Nitekim boynuzlu olmaları da sahiplerini süserek, yaralamak suretiyle ona daha çok eziyet verir.

Arapçada sığır, koyun ve geyik gibi hayvanların tırnaklarına «sılf», devenin ayağına «huf», insan ayağına «kadem», at, katır ve eşek tırnağına «hâfir» denilir.

Vizir: Ağır yük, vebal, günah; mânâlarına gelir.

Sahibi sulamak istemediği hâlde hayvanın içtiği her su damlasına mukaabil kendisine hasenat yazılacağı bildirilmesi tembih kabî-lindendir. Zîrâ sahibinin hayvanı sulamağa niyeti olmadığı hâlde, hayvanın içtiği su mukaabilinde kendisine sevap yazılınca kasden sınamadığı zaman kat kat sevap yazılması evleviyyette kalır.

Hayvanı Allah yolunda bağlayıp beslemekten murâd: Onu cihâda hazırlamaktır. Kendini serhat bekçiliğine vakfeden kimseye de: «mu-râbıt» derler.

Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem)'in atın nevilerini bildiren cümlelerinden muzâflar hazfedilmiştir. Bunlar «Bir kimsenin atı.» takdirindedir.

Hattbâbî diyor ki: «Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sel-lem)'e eşeklerin zekâtı soruldukta, âyet-i kerimeye işaret buyurmuş; onun cem'iyyetli olduğunu beyân etmiştir. Çünkü hayır kelimesi bütün tâatlara şâmildir... Bu hadisin mânâsı: Eşeklere iyi veya kötü muamele yapan âhirette karşılığını görecektir, demektir.»

Fâzze: Tek ve eşi az bulunan, manasınadır. Resûlüllah (Saallallahü Aleyhi ve Selîerw)'in okuduğu âyet için «Fâzze» demesi ihtiva ettiği nevileri tafsilâtı ile beyân etmediği içindir. Mezkûr âyet tek başına bütün hasenat ve seyyiâtı toptan ifâde etmiştir. Bazıları: «Bu âyete Cfâzze) denilmesi: Az sözle çok mânâ ifâde etmesi hususunda misli bulunmadığı içindir. Çünkü bütün hayır ve şerr hükümlerine şâmildir.* demişlerdir. Ayet-i kerimenin sorulan suâle cevap teşkil etmesi şöyledir: Ashâb-ı kiram Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem)'Q, eşeğe de at hükmü verilip verilemiyeceğini sormuş-, o da, ona yapılan muAmele hayırsa mutlaka mükâfaatı görüleceğini; şerr ise cezası verileceğini bildirmiştir. Ashâb1in katır hakkında bir şey sormamaları ya ellerinde pek az katır bulunduğu yahut katın eşek mesabesinde tuttukları içindir.

Hâsılı bâzı atlar sahiplerinin sevap kazanmasına, bazıları günâha girmesine, bir takımları da günahlarının affolunmasına sebeptirler.

Kenz: Yerde gömülü olsun olmasın birbiri üzerine yığılan şey, manasınadır. Bâzıları «Biriktirilen» mânâsına geldiğini söylerler.

Kaadı îyâz, Selef ulemânın bu hadisle âyetteki kenz' den ne kastedildiği hususunda ihtilâf ettiklerini söyler. Mezkûr ulemânın ekserisine göre buradaki kenz'den murâd: Zekâtı verilmeyen maldır. Zekâtı verilmeyen mala kenz denilmez.

Bâzıları: «Kenz'den murâd: Lügat ulemâsının söyledikleridir. Lâkin bu âyet zekâtın farz kılınması ile neshedilmiştir.» demiş; bir takımları: «Bu âyetten murâd ehl-i kitap'tır.» mütâlâasında bulunmuşlardır.

Bir takımları «Zekâtı verilsin verilmesin 4.000 dirhemden fazla mal kenz'dir.»; dah başkaları da «ihtiyâçtan fazla olan mal kenzdir.» demişlerdir.

Nevevî : «İhtimâl islâmiyetin ilk zamanlarında müslüman-larm zaruret hâlinde hükmü buymuş...» dedikten sonra fetva imamlarının birinci kavil üzerinde ittifak ettiklerini söylemiş ve: «Sahih olan da budur.» demiştir. Zîrâ bir hadisde:

«Eğer bir kimsenin elinde mal bulunur da, onun zekâtını vermezse o mal kendisine dazlak başlı bir yılan şeklinde temsil olunur... Ve: Ben senin kenz'inim! der.» buyurulmuştur.

Hayırm, atların alınlarında düğümlenmesinden murâd: Dâima hayırlı işlere yaramalarıdır. Bu suretle hayır sanki onların alınlarına düğümlenmiş gibidir.



Hadisi Şerifden Çıkarılan Hükümler:


1- Altın ve gümüşe zekât lâzımdır. Hadîsde zikri geçen deve, sığır ve koyun gibi hayvanlar dahi bu hükümde dâhildirler. Mes'ele ulemâ arasında ittifâkidir.

2- İmam A'zam, at'a zekât verileceğine bu hadisle istidlal etmiştir. Yerinde de beyân olunduğu vecihle İmam A'zam'ın mezhebine göre: Bir kimsenin bütün atları erkek olursa onlara zekât yoktur. Erkek ve dişi karışık olurlarsa zekât vacibidir. Bu takdirde atların sahibi muhayyerdir. İsterse her at için bir dinar verir, dilerse atlara kıymet biçerek; kıymetlerinin kırkda birini verir.

imam Mâlik, imam Şâfii ve cumhûr-u ulemâya göre: Ne hâlde olursa olsun atın zekâtı yoktur. Delilleri: «Müslümana atı için sadaka yoktur.» hadîsidir. Onlar, babımız hadîsini te'vîl etmişlerdir. «Bu hadîsden murâd: Sahibinin atı ile ci-hâd etmesidir. Bazen cihâd için at teayyüm eder.» derler.

Bâzıları «Atın üzerindeki hakdan murâd: İhtimâl ona iyi bakmaktır.» demişlerdir. Daha başka te'villerde bulunanlar da olmuştur.

3- Hadîs-i şerîfde umûmla istidlal edilebileceğine işaret vardır. Bu işaret delilden hüküm çıkarmak, kıyâs yapmak ve âyetin mânâsı nasıl anlaşılacağı hususunda müsl umanlara bir tembîhdir. Zira Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) Kitâbullah'da zikredilmeyen eşeklerin hükmüne âyet-i kerîme ile tembihde bulunmuştur.

Aynî: «Bu tembih tahsili olmiyanlann inkâr ettiği kıyâsın ta kendisidir.» diyor.

4- Hadîs-i şerîfde, Allah yolunda beslemek şartıyla at edinmeye teşvik vardır. Kıyamet gününde atın pisliklerinin bile hasenat olacağını bildirmesi bundandır.

5- Riya mezmûm bir haslettir ve günahtır. îçine riya karışan amel kıyamet gününde sahibine fayda vermiyecektir.

6- Hadîs-i şerif, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e içtihadı caiz görmeyenlere delildir. Onlar Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellevî)'in yalnız vahy ile hükmettiğine kaaildirler. Fakat bu kavil merdûttur. Çünkü âyet-i kerimede Teâİâ Hazretleri at ve şâire'nin hükümlerini Peygamber (Salbllahü Aleyhi ve SellemYe tefsir etmemiştir. Cumhûr-u ulemâya göre Resûlüllah (Saallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ictihâdda bulunması caizdir.

7- Yine bu hadîs islâmın ve cihâdın kıyamete kadar devam edeceklerine delildir. Bu sözden murâd: Kıyametten az önceki zamandır. Yâni islâmiyet ve cihâd Yemen tarafından gelip, müminlerin ruhunu kabzedecek olan rüzgâr çıkıncaya kadar devam edeceklerdir.



27- (988) Bize İshâk b. tbrâhîm rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ab-dürrazzâk haber verdi. H.

Bana Muhammed b. Râfi'de rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki): Bize Abdürrazzak rivayet etti. (Dedi ki: Bize İbni Cüreyc haber verdi. (Dedi ki): Bana Ebû'z-Zübeyr haber verdi; o da Câbir b. Abdillâh El-Ensârî'yi şunları söylerken işitmiş: Ben, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemfi şöyle buyururken dinledim:

«Develerin hakkını vermyeen hiç bir deve sahibi yoktur ki, o develer kıyamet gününde olduklarından daha çok gelerek, kendisi onların altına geniş ve düz bir yerde oturmasın ve develer bacakları İle ayakları ile onun üzerinden geçmesinler.

Sığırın hakkını vermiyen hiç bir sığır sahibi yoktur ki, kıyamet gününde bu hayvanlar olduklarından daha çok gelerek; kendisi düz ve geniş bir yerde onların altına oturmasın! Bu hayvanlar onu boynuzlan İle sürecek ve ayakları İle ezecektir.

Koyunun hakkını vermeyen hiç bir koyun sahibi yoktur, ki, kıyamet gününde bu hayvanlar olduklarından daha çok bir hâlde gelerek; kendisi de düz ve geniş bir yerde tınların altına oturmasın! Koyunlar, onu süsecek ve tırnaklarıyla ezecek; İçlerinde boynuzsuz veya boynuzu kırık koyun bulunmayacaktır.

Hazînenin hakkını vermiyen hiç bir hazîne sahibi yoktur ki, kıyamet gününde hazînesi dazlak başlı bir yılan olarak gelmesin! Bu yılan ağzını açarak onu kovalıyacaktır; yılan yaklaştıkça o kaçacak. Bunun üzerine yılan: Al şu sakladığın hazîneni, ben ondan müstağniyim; diyecek. (Beriki) kurtuluşa çâre olmadığını görünce elini yılanın ağzına sokacak, yılan da onu aygırın (yem) kıydığı gibi kıyı verecek.»

Ebû'z-Zübeyr demiş ki: «Ben, Ubeyd b. Umeyr'i bu sözü söylerken işittim. Sonra bunu Câbir b. Abdillâh'a sorduk; o da Ubeyd b. Umeyr' in dediği gibi söyledi.»

Yine Ebû'z-Zübeyr demiş ki: «Ben, Ubeyd b. Umeyr'i dinledim; şunları söylüyordu: Bir adam:

— Yâ Resûlallah! Devenin hakkı nedir? diye sordu; Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

— Onu su başında sağmak, süt kovalarını emânet vermek, erkek develeri emânet vermek, develeri menîha olarak vermek ve Allah yolunda üzerlerinde yük taşımaktadır; buyurdular.»



28- (...) Bize Muhammed b. Abdillâh b. Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki): Bize babam rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdülmelik, Ebû'z Zübeyr'den, o da Cfthir b. Abdillah'dan, o da Peygamber (Saîlaîîahü Aleyhi ve SelIemj'den naklen rivayet ettit Şöyle buyurmuşları

«Hiç bir deve, sığır ve koyun sahibi yoktur ki, onların hakkını vermesin de, kıyamet gününde kendisi düz ve geniş blryerde bu hayvanların altına oturtulmasın! Çift tırnaklılar onu tırnakları ile ezecek, boynuzlular boynuzu İle süsecektir. O gün mezkûr hayvanların İçinde boynuzsuz veya kırık boynuzu bulunmayacaktır.» (Râvî diyor ki): Bizt

— Ya Resûlallah! Bu hayvanların hakkı nedir? diye sorduk;

Peygamber (Saîlallakü Aleyhi ve Sellem)

«Aygırını emânet vermek, kovalarını iade etmek» onları menîha olarak vermek, hayvanları su başında sağmak ve üzerlerinde Allah yolunda yük taşımaktır. Hiç bir mal sahibi de yoktur ki, zekâtını vermesin de, o mal kıyamet gününde dazlak bir yılana dönmesin! Bir yılan sahibini nereye gitse ko-valıyacaktır; sahibi de ondan kaçacak, kendisine: İşte vaktiyle cimrilik ettiğin malın budur!., denilecek; sahibi ondan kurtuluş olmadığını görünca etini onun ağzına sokacak, o da elini aygırın yem kıyması gibi. kıyacaktır.» buyurdular.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, «Develerin hakkı nedir?» suâline «Onları su başında sağmaktır.» cevâbım vermesi Nevevî'nin beyânına göre hem fukaraya, hem hayvanlara kolaylık olduğu içindir. Zîrâ onları su başında sağmak evdekinden daha rahat, fakirlere yardım için daha münâsiptir.

Develerin erkeğini emaneten vermekten murâd: çiftleşmeleridir.

Menîha: Bir nev'i emânettir. Lügat ulemasının beyânına göre menîha iki kısımdır. Birincisi bir şey'i hibe olarak vermektir. Bu hayvana râzî, ev eşyası v.s.'de olur. İkincisi: Deve, sığır ve koyun gibi hayvanları süt, yapağı ve kıllarından bir müddet faydalanmak üzere birine vererek, sonra almaktır. Buna «minha» dahî derler.

Şucâ': zehirinin fazlalığından başının tüyleri dökülmüş erkek yılan, demektir. Bâzıları bunun kuyruğunun üzerine kalkarak yayan veya atlı yolculara saldıran ve atlının başına erebilen yılan olduğunu, sahralarda yaşadığını söylerler.

Kaadı lyaz: «Zahire bakılırsa Allah Teâlâ bu yılanı, zekât sahibini azâb etmek için yaratacaktır.» diyor.

Hadis-i şerif Teâlâ Hazretlerinin:

«Allah Teâlâ'nın fadl-u kereminden kendilerine verdiği malda cimrilik edenler sakın bu yaptıklarını hayır sanmasınlar. Bil'akis, o kendileri için şerrdir. Hakkında cimrilik ettikleri mal kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır.» âyet-i kerîmesine muvafıktır.

Mâziri'ye göre bu hadîste bahsedilen hak ihtimâl yardım teayyün ettiği zamana mahsûstur. Yardımın teayyün etmesi, bir kişiden başka yardım edecek kimse bulunmadığı zaman olur. Zira bu takdirde o bir kişinin gereken yardımı yapması aynen farzdır.

Kaadı İyâz: «Bu sözler, mezkûr hakkın zekât olmadığını sarahaten ifâde etmektedir. îhtimâl bu mes'ele zekât farz olmazdan önce vukûblumuştur.» diyor.

Selef hazerâtı Teâlâ Hazretlerinin: onların mallarında dilenci İle mahrum için malûm bir hak vardır.» âyet-i kerîmesinin mânâsı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Cumhûra göre bu yet'den murâd: Zekât'tır. Ve malda zekâttan başka hak yoktur. Zekâttan başka hak olduğu bildirilen âyetler nedib ve güzel ahlâk ifâde ederler.» demiştir.

Bâzıları mahrum âyetinin, zekât âyeti ile neshedildiğine kaail-dirler.

Ulemâdan bir cemâat âyetin neshedilmediğine ve malda zekâttan maâadâ esirin başını çözmek, mustar kalana yemek vermek, muhtaca yardım etmek ve akrabaya muavenette bulunmak gibi haklar bulunduğunu söylerler.

Şa'bî, Hasan-ı Basrî, Tavus, Atâ1 ve Mesrûk bunlardandır.

Hadis-i şerif, yukarki hadisin hükümlerini ihtiva etmektedir.



islam