HADİS KİTAPLARI > MÜSLİM >YOLCULARIN NAMAZI VE BU NAMAZIN KISALTILMASI BAHSİ 2

 

islam

170- (...) Bize, îshâk b. Mansûr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû'I-Mugîre haber verdi. (Dedi ki) : Bize, Evzâî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Ehû Selemete'bnü Abdrirahmân, Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Şöyle demiş: Resûlüllah (SaİiaUahü Aleyhi ve Sellem):

«Gecenin yansı yahut üçte ikisi geçtiği zaman Allah Tebâreke ve Teâlâ alt semâya nüzul eder de: Var mı isteyen? kendisine verilecek! Duâ eden var mı? duası kabul edilecek! İstiğfarda bulunan var mı? kendisine mağ-firet olunacakdır! buyurur. (Bu) tâ sabah aydınlayıncaya kadar (böyle devam eder.)» buyurdular.



171- (...) Bana, Haccâc b. Şâir rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Ebû'l -Müverri' [65] Muhâdır rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Sa'd b. Saîd [66] rivayet etti. Dedi kî: Bana, İbnî Mercâne [67] haber verdi. Dedi ki : Ebû Hüreyre'yi şunu söylerken işittim: Resulü Hah (SallaîUthü Aleyhi ve Seilem) :

«Allah gece yarısı yahut gecenin son üçfe birinde alt semâya nüzul ederek : Bana kim duâ eder ki, ona icabet edeyim yahut benden kim bir şey diler ki, ona vereyim; buyurur. Sonra yoksul ve zâlim olmayan (Allah)'a kim ödünç verecek! der.» buyurdular.

Müslim der ki: İbni Mercâne, Saîd b. Abdîllâh'dir. Mercâne, Saîd'in annesidîr.



(...) Bize, Hârûn b. Saîd el-Eylî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, İbni Vehb rivayet etti. Dedi ki: Bana, Süleyman b. Bilâl, Sa'd b. Saîd'den bu isnâdla haber verdi; şunu da ziyâde etti: «Sonra Allah Tebâreke ve Teâlâ iki yedini yayarak yoksul ve zâlim olmayana kim ödünç verecek; der.»



172- (...) Bize, Ebû Şeybe'nin iki oğlu Osman ve Ebû Bekr ile İs-hâk b. İbrahim El - Hanzalî rivayet ettiler. Lâfız Ebû Şeybe oğullarının-dır. Zshâk (bize haber verdi.) tâbirini kullandı, ötekiler: Bize, Cerîr, Man-sûr'dan, o da Ebû Ishâk'dan, o da Ebû Müslim-i Egarr'daiı, o da Ebû Saîd ile Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti; dediler. Ebû Saîd ile Ebû Hü-reyre şöyle demişler: Resûlüliah (Sallatlahü Aleyhi ve Seîlem) :

«Şüphesiz ki Allah mühlet verir. Tâ ki gecenin ilk üçte biri gittiği vakit alt semâya nüzul buyurarak : Var mı istiğfar eden! Var mı tevbe eyleyen! Var mı isteyen! Var mı duada bulunan! der. (Bu) tâ fecir aydınlayın cay a kadar (böyle devam eder.)» buyurdular.



(...) Bize, bu hadîsi Muhammedü'bnü'I-Müsennâ ile tbni Beşşâr dahi rivayet ettiler. Dediler ki: Bize, Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Şu'be, Ebû Ishâk'dan bu isnâdla rivayet etti. Şu kadar var ki, Mansûr'un hadîsi daha tamam ve daha uzundur.

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbu't-Tehecciid» ile «Kitâbu't-Tevhîd» de; Ebû Dâvûd «Namaz» ve «Sünnet» bahislerinde, Tirmizî «Namaz» bahsinde; Nesâî «Kitâbu'1-Nuût» da; İbni Mâce de «Namaz» bahsinde tahrîc etmişlerdir.

Tirmizî: «Ebû Hüreyre hadîsi sahîh bir hadîsdir.» de-mişdir.

Müs1im'in buradaki rivayetlerinden do anlaşılacağı vechle Teâlâ Hazretlerinin alt semâya nüzulü muhtelif şekillerde ifâde olunmuşdur. Birinci rivâyetde bunun gecenin son üçte biri kaldığı zaman, ikincide ilk üçte biri geçtiği zaman, üçüncüde yansı veya üçte ikisi geçtiği zaman, dördüncüde yarısında yahut son üçte birinde, beşincide ilk üçte biri geçtiği zaman vuku' bulduğu bildirilmektedir. Biribirine muarız görünen bu rivayetlerin arası şöyle bulunmuşdur. Muhaddisinden Tirmizi gibi bazıları birinci rivayeti tercih etmiş; ve bu rivayet için esah tâbirini kullanmışdır. Rivayetlerden biri esâh olunca, diğerleri sahih olarak kalır. Binâenaleyh hepsi doğrudur.

Kaadı İyâz tercih ettiği rivayet hakkında: «Sahih» tâbirini kullanmışdır. Bu tâbir, geri kalan rivayetlerin zayıf olmasını iktizâ eder. Ancak Nevevî (631-676) hadîsin muhtelif rivayetlerini İmam Müs1im'in sahih senedlerle tahrîc ettiğini söyliyerek Kaadi'mn sözünü reddetmişdir. Nevevî'ye göre Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve Sellem) 'in bu rivâyetlerdeki vakitlerin birini bir def â, diğerini de başka bir def'â söylemiş olmasını; Ebû Hüreyre 'nin bunların hepsini işiterek nakletmiş olmasını muhtemel görmektedir.

Tirmizî bu hadîsi tahrîc ettikden sonra bu bâbda A1îyü'-bnü Ebî Tâlib, Ebû Saîd-i Hudrî, Rifâatü'l-Cühenî, Cübeyrü'bnü Mut'im, İbni Mes'ûd, Ebû'd-Derdâ' ve Osman b. Ebî'l-Âs bunlardan maada Câbir b. Abdi İlâh, Ubâde.tü'bnü's- Sâmit, Ukbetü'bnü Âmir, Amru'bnü Anbese, Ebû'l-Hattâb, Ebû Bekr-i Sıddîk, Enes b. Mâlik, Ebû Mûse'l-Eş'arî, Muâz b. Cebel, Ebû Sa'Ie-be, Âige, ,İbni Abbâs ve diğer ashâb-ı kirâm'dan da rivayetler bulunduğunu söylemiş, bunların hadîslerini şöyle sıralamışdır:

1- Hz. A1î (Radiyallah'ı arh) hadîsini Dârakutnî «Kitâ-fcü's - Sünne» de tahrife etmişdir. Bu hadîsde A1i (Radiyallahû anh) :

«Resûlüllah (Saltollahü Aleyhi ve Sellem) 'i : Eğer ümmetime meşakkat vermiş olmasaydım her namazda onlara misvak tutunmalarını emreder; yatsıyı gecenin üçte birine geciktirirdim. Çünkü gecenin üste biri geçtiği vakit Allah alt semâya hübût eyler ve tâ fecir doğuncaya kadar orada bulunarak bir sözcü : isteyen yok mu? isteği verilsin! Duâ eden yok mu? icabet buyurulsun! der; buyururken işittim,» demişdir.

Ayni hadîsi îmam Ahmed b. Hanbel dahî « Müsned » inde rivayet etmişdir. Dârakutnî 'nin başka bir rivayetinde. gece yerine: «Her cum'a gecesi...» denilmişdir.

2- Ebû Saîd hadîsini Müslim ile Nesâî tahrîc etmişlerdir. Babımızın son hadîsi budur.

3- Rifâatü'l-Cühenî hadîsini İbni Mâce rivayet etmişdir. Mezkûr hadîsde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Şüphesiz ki Allah mühlet verir; tâ !<İ göçenin yarısı yahut üçte ikisi gittîmİ kullarım benden başka hiç bir kimseden bir şey dilemezse ilâh...» buyurmuşdur. Ayni hadîsi Nesâî dahî rivayet etmişdir. 4 - Cübeyrü'bnü Mut 'im hadîsini Nesâî .tahrîc etmişdir. Bu hadîsde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) «Şüphesiz ki Allah her gece alt semâya nüzul ederek : Acaba bir isteyen varmı ki, dilediğini ona vereyim! istiğfar eden varmı ki, onu affedeyim I der.» buyurmaktadır. Ayni hadîsi imam Ahmed dahî «Müsned» inde tahrîc etmişdir. Onun hadîsinde «Tâ fecr doğuncaya kadar...» ziyâdesi de vardır. 5- İbni Mes'ûd hadîsini İmam Ahmed tahrîc etmişdir. Bu hadîsde Resûlüllah (SaîlaUahü Aleyhi ve Selletn): «Gecenin son üçte biri oldumu Allah (Azze ve Ceile) alt semâya hü-bût buyurur. Sonra gök kapılan açılır; sonra yed-i kudretini yayarak : Acep bir şey isteyen varmı ki, dilediği verilsin! der. Fecir doğuncaya kadar bu minval üzere devam eder.» buyurmaktadır. 6- Ebû'd-Derdâ' hadîsini Taberânî «Mu'cem-i Kebîr» inde rivayet etmiştir. Mezkûr hadîsde Resûl-ü Zîşân (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz; «Allah Teâlâ gecenin geri kalan üçte bir saatlerinin sonunda nüzul eder ve ilk saatde kendinden başka kimsenin bakmadığı kitaba bakar ve dilediğini siler, dilediğini bırakır; ikinci saatde cennet-i adn'e bakar. Bu cennet onun sakin olduğu cennetcjir. Orada Peygamberlerle şehidlerden ve s.ddîklardan mâada onunla beraber kimse yokdur. Yine orada kimsenin görmediği ve insan kalbinden geçmeyen şeyler vardır. Nihayet gecenin son saatinde hübût eyler de benden af dileyen istiğfarcı yok mu ki, onu affedeyim! Benden hacet dileyen kimse yokmu kir dileğini vereyim! Bana duâ eden yokmu ki, duasını kabul eyleyeyim! der. Bu fecre kadar (böyle) devam eder...» buyurrrmşdur. Fakat Taberânî : «Bu hadîs mÜnkerdir.» demişdir. 7- Osman b. Ebî'l-Âs hadîsini imam Ahmed ile Bezzâr rivayet etmişlerdir. Mezkûr hadîs Ebû'd-Derdâ' hadîsinin sonuna benzemektedir. 8- Câbir hadîsini Dâraku'tnî «Kitâbu's-Sünne» de tan-rîc etmişdir. Bu hadîsde Resûlüllah (SalîaUahü Aleyhi ve Sellem) : «Şüphesiz ki Allah her gece; gecenin üçte birinde alt semâya nüzul ederek : Acaba kullarımdan bana duâ eden hiç bir kul yokmu ki, duasın! kabul edeyim! Acep nefsine zulmeden hiç bir kimse yokmu ki, bana duâ etsin de onu affedeyim! Acep geçim sıkıntısına mâruz kalan yokmu ki, ona rızk vereyim! Benden yardım isteyen mazlum yokmu ki, ona yardım edeyim! Başı darda olan yokmu ki, başını çözeyim!... der. Fecir ayd-nla-yıncaya kadar orası Allah'ın rizâ yeri olur. Sonra Rabbİmiz Azze ve Celi üst semâya kürsîsine teâlî eyler.» buyurmuşdur. Fakat bu hadîs dam münkerdir. Ebû Nüaym onun hakkında: «Metrûkdur...» demişdir. 9- Ubâde t ü'bn u's-Sâmit hadîsini Tab.erânî Mu cem-i Kebîr» ile «Evsat» ında Hz. Câbir hadîsi tarzında rivayet etmişdir. Bu hadîsin bâzı râvîleri hakkında dahî söz edilmişdir. 10- Ukbetü'bnü Âmir (Radİyallahâ anh) hadîsini Dârakutnî rivayet etmişdir, Fakat yine Dârakutnî: «Bu hadîs söz götürür.» demişdir. - 11- Amr b. Anbese hadîsini yine Dârakutnî «Ki-tâbu's - Sümıe» nâm eserinde rivayet etmişdir. 12- Ebû'l-Hattâb hadîsini Abdullah b Ahmed «Kitâbu's - Sünne» de rivayet etmişdir. Bu hadîse göre ashâbı Resûlillâh'dan Ebû'l-Hattâb [68] isminde bir zât Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) Efendimize vitr'i sormuş, o da : «Gece yansı vitir yapmam benim için maHûpdur. Çünkü Allah üst semâdan, alt semâya bübût eyler de : Günahkâr var mı? istiğfar var ırtı? duâ eyleyen var mı?... der, nihayet fecir doğ d umu teâlî eyler.» buyurmuşlar. Hâkim ile İbni Abdilberr: «Ebû'l-Hattâb' sahâbî değildir, İsmini bilen de yokdur.» demişlerdir. Aynî geri kalan râvîlerin hadîslerinin nerede olduğnu zikretmemi şdir. Hadîsin mânâsına gelince görülüyor ki, bu hadîsin muhtelif rivayetlerinde Allah Teâlâ hakkında: Nüzul, hübût, yed, sakin olmak, yukarı çıkmak gibi ta'birler kullanilmişdır. NÜzüî ve hübüt: Aşağı inmek, mânâsma-dırlar. Yed ; El demekdir. Bunların hiçbirinin hakikati Allah Teâlâ hakkında caiz değildir. Şu hâlde bu tâbirler müteşâbihâtdandır. Onun için tercümede vârid oldukları lâfzı muhafazaya çalıştık. Bâzıları buradaki nüzül'd-eri murâd, manevî nüzuldür, demiş; bir takımları «Yenzilû» fiilini «Yünzîlû» şeklinde rivayet etmişlerdir. «Yünzilû» : indirir, mânâsına geldiğinden, ona bir de mef'ûl takdir edilmiş ve: «Allah bir melek indirir,» denilmişdir. Hadîsin bir rivayetinde mezkûr fiil «Yetenezzelû» şeklinde zaptedil-mişdir. Bu kelime manevî nüzul hakkında zahirdir ve «Yeiî2İlû» rivayeti ile aynı mânâya gelir. Türkçemizde «Tenezzül eder.» şeklinde kullanılır, burada da o mânâya alınır. Yâni Allah'ın azamet ve celâli fakîr ve hakîr kimselere ehemmiyet vermemeyi iktizâ ederse de Allah Teâlâ Hazretleri lütf-u kereminden onların hâllerine rahmet buyurmaya tenezzül eder de: «Yoksul ve zâlim olmayan Allah'a kim ödünç verecek?» yâni Allah'a ödünç verir gibi kim ibâdet ve tâatda bulunacak? der. Bu söz Allah'ın, kullarına bir latifesi ve onları ibâdete bir teşvikidir. Alt semâ da bize yakın olan hâlden kinaye olur. Aynî 'nin beyânına göre bu hadis üzerinde muhtelif yönlerden söz edilmişdir. Şöyle ki : 1- Bâzıları bu hadîsle istidlal ederek Allah Teâlâ'ya cihet isbâtına kalkışmışlardır. Hattâ hadîs ulemâsından İbni Kuteybe ile İbni Abdilberr dahî buna kaail olmuşlardır. Cumhûr'u ulemâ, Allah'a cihet isbâtmdan kaçınmışlardır. Çünkü buna kaaiî olmak Allah'ın - Hâşâ - yeri mekânı ve haddi hüdûdü olduğunu tecviz etmek demekdir. Hâlbuki Teâlâ Hazretleri böyle şeylerden münezzehidir. 2- Haricîler ile Mu'tezilîler yahut Cehm b. Safvân, İbrâhîm b. Salih ve Mansûr b. Tâ1ha gibi mu'tezilenin ileri gelenleri bu bâbda vârid olan hadîsleri inkâr etmişlerdir. Fakat bu yaptıkları kuru bir inad'dan ibâretdir. Kendileri Kur'ân-ı Kerîm'in buna benzer müteşâbin âyetlerini te'vîl etmişler, ha-dîslerdeki müteşâbihleri ise yâ cehalet yahut inadlık saikası ile büsbütün inkâr etmişlerdir, Mu'tezile 'den İbrâhîm b. Salih ile hadîs ulemâsından İshâk b. Râhuye arasında bu husûsda münâkaşa geçtiği rivayet olunur. Bu münâkaşayı İshâk b. Râhuye şöyle anlat-mışdır: «Emîr Abdullah b. Tâhir'in meclisi beni şu bid'atçı yâni İbrâim b. Salih ile bir araya getirdi. Emîr, Allah'ın nüzulüne dâir malûmat istedi. Ben de buna dâir haberleri kendisine sayıp döktüm. Bunun üzerine İbrahim: Ben bir semâdan bir semâya inen Allah'a küfrediyorum! dedi. Ben cevaben: Ben de dilediğini yapan Allah'a îmân ediyorum! dedim. Neticede emîr Abdullah benim sözümü kabul; İbrahim inkini reddetti.» Aynî, İshâk'm bu sözünü aynen Fudayl b. Iyâd 'dan aldığını söylüyor. Fudayl b. İyâd: «Cehmîler 'den biri: Ben, aşağı inen ve yukarı çıkan Allah'a inanmıyorum; derse, ben de: Ben dilediğini yapan Allah'a îmân ediyorum; cevâbını veririm.» dermiş. Bunu îbni Hibbân'm babası «Kitâbu's-Sünne» adlı eserinde nakletmiş ve yine ayni eserde Ebû Zür'a 'nır. şunları söylediğini bildirmişdir: «Bu hadîsler, Resûliillah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'den tevâtüren sabit olmuşdur. (Allah, her gece alt semâya nüzul eder.) Bunu, Resûliillah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'in ashabından birçokları rivayet etmişlerdir. Böyle hadisler bizce sahih ve kavidirler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Allah Teâlâ'nın nüzul buyurduğunu söylemiş; fakat bunun nasıl olduğunu anlatmamışdır. Binâenaleyh biz de (Allah alt semâya iner; deriz; fakat nasıl indiğinden bahsetmeyiz.) >

Ebû Muhammed b. Ahmed El-Müzenî ınin: «Allah'ın indiğini bildiren hadîs Resûlüllah (Saîlaîlahü Aleyhi ve Sellem) 'den sa-hîh yollarla sabit olmuş, Kur'ân-i Kerîm'de de bunu tasdik eden şu âyet nazil olmuşdur:

Rabbim ve melekler de saff saff olarak geldikleri vakit ,..[69] » dediğini Beyhakî «Kitâbu'I-Esmâ» sinda rivayet etmişdir.

3- Bâzıları bu hadîsleri te'vîl hususunda ifrata gitmiş, hattâ bir nev'î tahrife yaklaşmadır. Birtakımları te'vîl hususunda tafsilât cihetine gitmiş; arap lisânında kullanılan şekillere yakın bulunan müteşâbihleri te'vîl etmiş; uzak olanları te'vîlden kaçınmışlardır.

4- Cumhûr-u ulemâ bu husûsda en aşikâr ve salim olan yolu tutarak müteşâbih âyet ve hadîsleri olduğu gibi kabul etmiş; onlara îmân ile Allah Teâlâ'yı mahlûkatma benzemekden, ona keyfiyyet ve kem-mîyet isbâtmdan tenzih eylemişlerdir.

Zührî, Evzâî, İbni'l-Mubârek, Mekhûl, Süf-yân-ı Sevrî, Süfyân b, Uyeyne, Leys b. Sa'd, Hammâd b. Seleme ile mezhep imamlarından Ebû H a -nîfe, Mâlik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel hazerâtının kavilleri de budur.

İmam A'zam'a, Allah Teâlâ'nın alt semâya nasıl indiği sorulmuş, Hz. İmam: «Keyfiyyetsiz olarak inmişdir.» cevâbını vermişdir.

Hammâd b. Zeyd: «Allah'ın nüzulü, ikbâl ve teveccühüdür.» demişdir.

Ayni: «Şüphesiz ki nüzul: Cismin yukarıdan aşağıya intikaalidir. Allah Teâlâ ise bundan münezzehdir. Binâenaleyh bu mânâda varil olan hadîsler müteşâbihâtdandır [70]. Müteşâbihât hususunda ulemâ ikiye ayrılmışlardır. Birinci kısma «Müfevvida» derler. Müfevvida : Havale edenler manasınadır. Bunlar müteşâbih âyet ve hadîslere îmân eder, mânâlarını Allah Teâlâ'ya havale kılarlar. Allah Teâlâ'nın noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna da cezm'en i'tikaatda bulunurlar.

İkinci kısma: «Müevvile» denilir. Müevvile; te'vîl edenler demekdir. Bu zevat müteşâbihleri yerlerine göre te'vîl ve tefsir ederler. Bu kabilden olmak üzere Allah'ın alt semâya inmesini dahî «Allah'ın emri yahut melekleri iner.» şeklinde ve «Bu bir istiaredir; mânâsı: Allah, duâ edenlere lütuf buyurur da dualarını kabul eyler; demekdir.» Veya buna benzer tarzlarda te'vîl etmişlerdir.

Hattâbî diyor ki: «Bu hadîs, sıfat hadîslerindendir. Se1ef'in bu husûsdaki mezhebi Allah'ın sıfatlarına îmân etmek, o sıfatları zahirî mânâları üzerine bırakmak ve Allah Teâlâ'dan keyfiyeti nefyetmekdir...»

Kaadı Beyzâvî ( -685) de şunları söylemişdir: «Allah Te-âla'nm cism olmakdan, boşlukda yer tutmakdan münezzeh bulunduğu kat'î olan aklî deliller ile sübût bulunca, onun hakkında yukarıdan aşağı intikâl mânâsına gelen nüzul imkânsızdır. Şu hâlde onun hakkındaki nü-zül'den murâd, rahmetinin nurudur. Filhakika (Allah üst semâdan alt semâya iner.) diye hadîs vârid olmuşdur. Bunun mânâsı, celâl sıfatlarının muktezâsı olan düşmanı kahır ve âsîlerden intikam gibi şey'ierden ikram sıfatı olan rahmet, merhamet ve afve intikaldir.»

Nüzul, ityân ve mecî' gibi kelimeler hareket ve sükûnu kabul eden bir cisme izafe edilerek kullanılıriarsa mânâları arasında fark yokdur. Fakat bunlar'intikal ve hareketi "lâyık olmryan AllaTı Teâlâ'ya izafe edilirlerse, onun sıfatına göre te'vîl olunurlar.

Nüzul : Lûgatda beş muhtelif mânâda kullanılır. Bunlar : Bir yerden bir yere intikal. Bir şey'i bildirmek, bir şey'e yönelmek, bir şey'i söylemek ve hükmetmekdir.

a) «Biz, gökyüzünden temiz su indirdik.» âyet-i kerimesindeki inzalden murâd, intikâldir.

b) «Onu, Cebrâîl indirdi.» âyet-i kerimesindeki inzal, i'lân yani bildirmek manasınadır.

c) Araplar «Filân iyi huylardan, ne tenezzül etti.» derler ki, iyilerden kötülere yöneldi; mânâsını kasde-derler.

d) «Allah'ın inzal ettiğinin mislini, ben de İnzal edeceğim.» âyet-i kerî-meşindeki inzâl'den murâd, sözdür. Yâni «Ben de Allah'ın söylediği gibi soyliyeceğim» demekdir.

e) Araplar «Bizf filân oğulları bize nüzul edinceye kadar hayır ve adalet içinde yaşardık.» derler ki, buradaki nüzül'den maksad, hükmetmekdir. Yânı: «Bize, filân oğulları hükmetmeye başlayıncaya kadar hâlimiz ve rahatımız iyi idi.» demekdir.

Böylece kelime birkaç mânâ arasında müşterek olunca Allah Teâlâ hakkındaki nüzulün, onun sânına yakışır bir şekilde te'vîli icâb eder. Mezkûr mânâlar arasından onun sânına yakışanı ise yeryüzünde yaşıyanlara ikbâl ve teveccüh buyurmasıdır.

Hadîsin bütün rivayetlerinde Teâlâ Hazretlerinin :

«Var mı duâ eden, kabul edeyim! Bir isteği olan var mı, vereyim! istiğfar eden var mı, affedeyim.» buyurur, denilmişdir. Bu üç şey arasında ulemâ şöyle, fark görürler: İstenilen bir şey ya zararın defi yahut menfaat'in celbine âiddir. Menfa'at dînî ve dünyevî olmak üzere iki kısımdır, îşte rivâyetlerdeki istiğfar ile zararın define; istek ile dünyevî ha-yîrm celbine, Öuâ ile de dîni hayrın celbine işaret buyurulmuşdur.

Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: Allah kat'iyyen vaadinden dönmez. Böyle olmakla beraber acaba niçin bir çok duâ edenlerin duaları ka-byl edilmiyor?

Bu suâle Aynî şu cevâbı vermektedir: «Duanın kabul edilmemesi yâ duanın şartlarından bâzısı bulunmadığı yahut duâ eden kimse acele ettiği veya duası, günâha ve kat-ı rahime âid olduğu içindir. Yahut Allah, duayı kabul eder de istenilen şey'in olması Allah'ın dilediği vakte gecikir...»

«Sonra Allah iki yedini yayarak...» cümlesinin asıl mânâsı: «iki elini yayarak...» demek ise de müteşâbih olan yed kelimesi, tercümeye imkân görülemiyerek olduğu gibi zikredilmiştir, Müteşâbihleri te'vîl yoluna gidenlerce bu cümleden murâd: «Sonra Allah Teâlâ rahmet, nimet ve ihsanım yayarak, yoksul ve zâlim olmayan Allah'a adetâ Ödünç verircesine sadaka, namaz, oruç ve zikir gibi ibâdetlerde bulunan yok mu! Bu ihsanlarımı, onlara dağıtayım!..» ,denıekdir.

Hadîs-i şerif rahmet saatinin tanyeri ağarıncaya kadar devam ettiğine delildir. Bu rivayetler, geceleri tanyeri ağarıncaya kadar duâ ve istiğfarda bulunmaya teşvik; duâ ve istiğfar gibi tâatlar için gecenin sonu evvelinden daha hayırlı olduğuna tenbîh etmektedirler.



25- Teravih Demek Olen Keyam-ı Ramazan'a Teşvik Babı


173- (759) Bize, Yahya b. Yahya rivayet etti. Dedi ki: Mâîik'e, İbni Şihâb'dan dinlediğim, onun da Humeyd b. Abdirrahmân'dan, onun da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet ettiği şu hadîsi okudum: Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Seîlem):

«Her kim ramazdanda imân ve ihtisâbia gece namazı kılarsa, o kimsenin geçmiş günahları affolunur.» buyurmuşlar.



174- (...) Bize, Abd b. Humeyd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ab-dürrazzâk haber verdi. (Dedi ki) : Bize, Ma'mer, Zührî'den, o da Ebû Seleme'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen haber verdi, Ebû Hüreyre şöyle demiş: Resûlüllah (Sallalkıhü Aleyhi ve Sellem) ashabına azimetle emret-meksİzin ramazanda gece namazına kendilerini teşvik eder ve:

«Her kim ramazanda îmân ve ihtisâbia gece namazı kılarsa, o kimsenin geçmiş günahları affolunur.» buyururdu. İşte Resûlüllah (Salhîlahü Aleyhi ve Sellem) hâl bu merkezde iken vefat etti. Ondan sonra Ebû Bekr'-in hilâfetinde ve Ömer'in hilâfetinin ilk zamanlarında bu iş ayni minval üzere devam etti.



175- (760) Bana, Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muâz b. Hişâm rivayet etti. (Dedi ki) : Bana, babam, Yahya b. Ebi Kesir'dan rivayet etti. Demiş ki: Bize, Ebû Selemete'bnü Abdirrahmân rivayet etti. Onlara da Ebû Hüreyre rivayet etmiş ki, ResûlüIIab (Sallallahü Aleyhi ve Setlem) :

«Her kim ramazanda îmân ve ihrisâbla oruç tutarsa, o kimsenin geçmiş günahları affolunur. Ve her kim Kadir Gecesinde îmân ve ihfisâbla namaz kiİarsa, o kimsenin de geçmiş günayları affolunur.» buyurmuşlar.



176- (...) Bana, Muhammed b. Râfi' rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Verkaa', Ebû'z-Zinâd'dan, o da A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Şellem)'den naklen rivayet etti. Efendimiz:

«Her kim Kadir Gecesinde namaz kılar âar (zannederim îmân ve İhti-sâbla ona rastlarsa dedi) o kimseye mağfiret olunur.» buyurmuşlar.

Bu hadîsleri Buharı «îmân» ve «Oruç» bahislerinde, tahrîc ettiği gibi Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve İbni Mâce dahî rivayet etmişlerdir.

Rivayetlerin bâzılarında ramazanın kıyamından, bâzılarında da sıyâ-mmdan bahsedilmekde ve her ikisi hakkında da: «îmânla ihtisâbla...» tâbirleri kullanılmaktadır. Bu tâbirlerden murâd: «Her kim hak olduğunu tasdik ederek ve riya için değil de Allah'ın rızâsını hesaba katarak namaz kılar ve oruç tutarsa, geçmiş günâhları affolunur.> demekdir.

Zîra bazen insan bir şey'in doğru ve hak olduğuna inanarak, onu yapar. Lâkin ihlâs ve. samimiyetle değil riya ve gösteriş için yahut korku v,s. den dolayı yapar, böylesinin sevabı yokdur.

İhtisâb: hesaba katmak, Allah rızâsı için yapmak mânâlarına gelir.

Ramazanda kaaîm olmanın mânâsı, ramazan gecelerinde namaz kıl-makdır. .

Birtakımları bundan murâd teravih namazı olduğunu söylemiş; bâzıları yalnız terâvih'e mahsûs değil, geceleri ne zaman namaz kılmsa bu fa-zîîet hâsıl olur; demişlerdir.

Teravih namazının sünnet olduğunda ulemâ müttefikdir. Yalnız efdaî olan hakkında ihtilâf etmişlerdir. Imam A'zam , tmam Şafiî ve ekseriyetle şâir Şâfiiyye ulemâsına, îmam Ahmed b. Hanbel ile Mâlikîlerden İbni Abdilhakem'e göre terâvih'i mescidlerde cemaatla kılmak efdaldır. Netekim Hz. Ömer ile diğer ashâb-ı kiram onu, bu şekilde kılmışlar; müslüman-lar da böyle kılmaya devam etmişlerdir. İmam Mâlik, İmam Ebû Yûsuf, Tahâvî ve Şâfiîler ile şâir mezhepler ulemâsından bâzılarına göre terâvîh'i evlerde yalnız kılmak daha faziletlidir. Çünkü Resûl-i Ekrem (Sallaîîahü Aleyhi ve Seîlem):

«Farz namaz müstesna olmak üzere namazın en faziletlisi, kişinin evinde kıldığı namazdır.» buyurmuşlardır.

Hadîsin oruç rivayetine göre acaba oruç ismi verilebilecek en az mik-dâr meselâ bir gün tutmakla va'dedilen sevaba nail olunur mu, olunmaz mı? Zahire bakılırsa olunmaz. Çünkü bütün ramazan günlerini oruçla geçirmeyen kimseye örf-ü âdetde oruç tuttu denilmez. Oruç tuttu denilebilmek için bütün ramazan günlerini oruçlu geçirmek icâb eder. Fakat hastalık veya benzen bir sebepden dolayı mâzûr olup da oruç tutmaya niyet ettiği hâlde, tutamıyan kimse hükümde dâhildir.. Yâni o kimse, va'd edilen sevaba nail olur. Netekinı bir kimse hastalıkdan dolayı namazını oturarak kılsa, kendisine ayakta kılanlar sevabı verileceğini ulemâ-i kiram beyân etmişlerdir.

Kadir gecesi hakkındaki sevaba nail olmak için ulemâdan bâzılarına göre bütün geceyi ibâdet ve tâatla ihya etmek şart değildir. Yatsının farzını kılmak bile o geceye va'd buyurulan sevaba nail olmaya kâfidir. Fakat zahire bakılırsa o gecenin sevabına nail olabilmek için bütün geceyi ibâdetle ihya etmek şarttır. Bir günün yalnız bir kısmında veya o günün ekserisinde oruç tutmakla bir kimse oruç tutmuş sayılamıyacağı gibi, Kadir gecesinin bir kısmında ibâdet yapmakla dahî, o gece ihya edilmiş sayılamaz.



Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:


1- Ramazan ayı için ay kelimesini söylemeksizin sâdece ramazan demek caizdir. Evvelce de işaret ettiğimiz vecihle bâzıları ay zikretmek-sizin sâdece ramazan kelimesini kullanmayı ve meselâ: Ramazan geldi, Ramazan gitti; demeyi kerîh görmüşlerdir.

2- Oruç tutmak, ramazan gecelerinde teravih kılmak ve Kadir ge cesini'ibâdetle ihya etmek, geçmiş günahların afvine sebeb olur.

3- Bu hadislerin zahirine bakılırsa zikredilen ibâdetler sebebi ile geçmiş günahların hem büyükleri hem küçükleri affolunacakdır. Allah Teâlâ'nm fadl-u kerem'i hudutsuzdur. Binâenaleyh her iki nev'î günahları affetmesi mümkinse de, bu gibi hadîsler hususunda ulemâ-i kiramın meşhur olan mezhebi, yalnız küçük günahların kasdedilmiş olmasıdır. Netekim abdest hadîsinde, abdestin büyük günahlardan kaçınılmak şartı ile küçük günahlara keffâret olacağı bildirilmigdir.

Buradaki rivayetlerde ramazan orucunun ve terâvîh ile Kadir gecesinin, küçük günahlara keffâret olduğu bildirildiği gibi daha başka rivayetlerde Arafe günü tutulan orucun iki senelik günahlara, âşûrâ orucunun, bir senelik günahlara, bâzı rivayetlerde iki yılın ramazan oruçları, aralarındaki günahlara keffâret olduğu, keza iki ömre'nin ve cum'a'nın aralarındaki günahlara keffâret sayıldığı bildirilinişdir. Bu nev'îden daha birçok hadîsler vardır. Acaba bunların araları nasıl bulunur?

Cevap: Evvelce de işaret ettiğimiz gibi bu tarzdaki hadîslerden mu-râd, sayılan hasletlerin her biri küçük günahlara keffâret olabileceğini göstermekdir. Eğer günahlar, hadîslerde gösterilen zamanlara tesadüf ederlerse bu hasletler, onlara keffâret olur. Tesadüf etmezlerse .faillerine bakılır. Failleri henüz mükellef olmamış küçükler olur yahut hiç küçük günah işlememiş veya işlemiş de tevbekâr olmuş, yahut günahından sonra hayır, hasenat yapmış, mükelleflerden olursa, böyleleri de günahları hasenat ile giderileceğinden mezkûr hasletlerle dereceleri yükseltilir; amel defterlerine hasenat yazılır. Bâzıları: «Büyük günahlarının bir kısmı hafifletilir.» demişlerdir.



177- (76i) Bize, Yahya b. Yahya rivayet etti. Dedi kî: Mâlik'e, İbni Şihâb'dan dinlediğim, onun da Urve'den, onun da Âişe'den naklen rivayet ettiği şu hadîsi okudum: ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gece mescidde namaz kılmış, cemâatda ona uymuşlar. Sonra ertesi gece yine (u şekilde) namaz kılmış. Derken cemâat çoğalmış. Üçüncü yahut dördüncü gece cemâat yine toplanmış. Fakat Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onların yanma çıkmamış. Sabahlayınca (cemaata) :

Yaptığınızı gördüm! Benim için de sizin yanınıza çıkmaya bir mâni yokdu. Yalnız bu namazın, size farz kılınacağından endîşe ettim.» buyurmuşlar.

Râvî: «Bu ramazanda idî.» demişdir.



178- (...) Bana, Harmeletü'bnü Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Atdullah b. Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana, Yûnus b, Yezîd, İbni Şi-hâb'dan naklen haber verdi. Demiş ki: Bana, Urvetü'bnü'z-Zübeyr haber verdi, ona da Âişe haber vermiş kİ, Resûlüllah (Saliaîlahü Aleyhi ve Sellem) geceleyin (evden) çıkarak mescidde namaz kılmış. Bâzı kimseler de, onun namazına uyarak namaz kılmışlar. Derken halk bu mes'ele üzerinde lâf etmeye başlamışlar. Bu sebeple evvelkilerden daha çok cemâat toplanmış. Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) ikinci gece dahî mescide çıkmış ve cemâat da ona uyarak namaz kılmışlar. Cemâat (yine) bunun üzerinde lâf etmeye başlamışlar. Derken üçüncü gece mescidin cemâati çoğalmış ama Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) yine çıkarak cemaata namaz kıldırmış. Dördüncü gece olunca artık rnoscid cemâati almaz olmuş. Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) de, cemaata çıkmamış. Bunun üzerine cemâatden bâzı kimseler: namaza! diye seslenmeye başlamışlar. Fakat Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) yine onların yanına çıkmamış. Nihayet sabah namazına çıkmış. Sabah namazını eda edince, cemaata doğru dönmüş; sonra şehâdet getirerek, şöyle buyurmuşlar:

«Bundan sonra (malûmunuz olsun ki) akşam ki hâliniz bana gizli kalmış değildir. Lâkin ben gece namazın size farz kılınır da, onu kılamazsanız diye endîşe ettim.»

Bu hadisi Buhârî «Kitâbü'l-Cum'a», «Kitâbu't-Teheccüd» ve «KitâbÜ's-Siyâm» da muhtelif râvîlerden tahrîc etmişdir.

İmam Ahmed b. Hanbe1'in tahrîc ettiği rivâyetde: «Mes-cid, cemaatla doldu taştı...» denilmişdir. Bu hadîs'in Zeyd b. Satait rivayetinde: «Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) mescidde kendişine hasırdan bir hücre yaptı da, orada birkaç gece namaz kıldı. Nihayet cemâat onun yanma toplandılar. Sonra bir gece sesini işitmediler. Ve uyuduğunu zannederek yanlarına çıkması için öksürmeye başladılar. Bunun üzerine Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Yapmakda olduğunuzu gördüm fi'Iinrz devam etmektedir. O derece ki, üzerinize farz olur diye korktum. Farz olursa, onu yapmazsınız. Binâenaleyh ey cemâat! (onu siz) evlerinizde kılın! Çünkü farz namaz müstesna olmak üzere kişinin en faziletli namazı evinde kıldığıdır, buyurdular.»

denilmektedir. Hadîsi Ebû Dâvûd dahî tahrîc etmişdir. Rivayetleri çok ve muhtelifdir.

Resûlüllah (Sallaîlahü A leyhi ve Seîietn) 'in cemaata birkaç gece kıldırdığı bu namaz terâvîhdir. Netekim bunu bir rivâyetde Hz.. Âişe dahî tasrîh etmişdir.

Buradaki rivayetlerde Resûlüllah (Sallaîlahü,Aleyhi ve Sellem) 'in cemaata kaçar rek'ât namaz kıldırdığı büdiriîmemişdir. îbni Hu.zeyme üe îbni Hibbân'm rivayet ettikleri Câbir (Radiyallahû anh) hadîsinde ramazanda sekiz, rek'ât namaz kıldırdığı, sonra vitir yaptığı bildirilmişdir.

Teravih namazının yirmi rek'ât ve cemaatla kılınması Hz. Ömer zamanında-kararlaştırılmadır. Bu husûsda Buhar î'nin «Terâvîh» bahsinde İbni Şihâb tarîki ile Abdurrahman b. Abdü1kaarî'den şöyle bir haber rivayet edilmektedir: «Abdurrahman demiş ki: Ramazanda bir gece Ömerü'bnü'I-Hattâb ile birlikde mescide çıktım. Bir de baktık cemâat darmadağın olmuş. Kimisi yalnız kılıyor; kimisi birkaç kişiye imam olmuş namaz kıldırıyor. Bunları görünce Ömer: Aklıma, şöyle bir şey geliyor: Bu cemâati bir imamın arkasına toplasam hakîkaten pek güzel bir iş olacak! dedi. Sonra irâde buyurarak cemâati Übeyyü'bnü Kâ'b'ın başına topladı. Sonra başka bir gece yine Ömer'le beraber mescide çıktım. Cemâat imamlarına uymuş namaz kılıyorlardı. Ömer, onları görünce: Bu ne güzel bid'at!. dedi. Ve gecenin sonunda terâvîh kılanları kasdederek: Bunu kılmadan uyuyanların (sonrakalkip) kıldıkları ise şimdi kılanlannkînden daha da güzel! dedi. Cemâat terâvîh'i gecenin evvelinde kılarlardı.»

Aynî diyor ki: «Ömer (Radiyaîlahû anh) bu işi Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) 'in :

(Cemaata Kitâbullah'ı en güzel okuyanları imam olur...) hadîsi ile âmel ederek yapmadır.»

Bir rivâyetde erkeklere Hz. Übeyy'in, kadınlara da Temîm–i Dârî (Radfyallahû arth) 'm imam oldukları bildiriliyor^ Bunun ayrı ayrı vakitlerde olması muhtemeldir.

Hz. Ömer'in başka bir gece mesciddekilerin hâlini teftîş için çıkması gösteriyor ki, kendisi bu cemaata devam etmemişdir. Herhalde onun mezhebi terâvih'in evde ve bilhassa gecenin sonunda kılınması efdal olduğu merkezinde imiş.

Ömer (Radiyallahû anh)'m buna bid'at demesi, Resûlüllalı (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) 'in sünnet olarak kararîaştırmamış olduğundandır. Teravih Hz. Ebû Bekir zamanında da cemaatla kılınmamışdı. Yalnız Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) bu namaza rağbet göstermişdi

Bid'at: Besûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) zamanında olmayan bir şey'i îcâd etmek demekdir. Ve biri bid'at-ı hasene, diğeri bid'at-ı seyyie olmak üzere başlıca iki nevidir. Sonra bunlarda nevi'lere ayrılmış ve bid'atlar: Vâcib, mendûb, mubah, mekruh ve haram olmak üzere beş kısım olmuşlardır. Meselâ: İlimleri bellemek için tedvin ve mülhidlere delille redd cevabı vermek vacib, mekteb yapmak mendûb çeşitli yemekler ve kıymetli elbise mubahtır. Makruh ile haram .bid'a'ta misâl vermeye lüzum yoktur. Onlar malûmdur.

Şer'an makbul ve güzel şeylerden sayılabilen bid'atlara bid'at-i hasene; şer'an çirkin sayılanlara da bid'at-i seyyie derler.

Ulemâ terâvih'in müstehab olan rek'ât sayısı hakkında ihtilâf etmiş; ortaya bir çok kaviller çıkmişdir. Ezcümle: Bâzılarına göre vitirle beraber kırkbir rekât kılınır. Medîne1i'lerin mezhebi, budur.

îbni Abdilberr «El-İstizkâr» adlı eserinde Esved b. Yezîd'in terâvih'i kırk; vitr'i de yedi rek'ât üzerinden kılardığmı rivayet etmiş, vitir namazının kırk rek'âtda dâhîl olduğunu söylememişdir.

Bir takımları terâvih'in otuzsekiz rek'ât olduğunu söylerler. Bu kavil imam Mâlik 'den nakledilmişdir. Ona göre otuzsekiz rek'ât teravinden sonra imam cemaata bir rek'ât da vitir namazı kıldırır. Mâmâfîh imam Mâ1ik'in rneşhûr kavline göre -teravih namazı otuzaltı rek'ât olup, üç rek'âthk vitir namazı da bunda dâhildir. Bâzıları -Medîne'lilere göre terâvih'in otuzaltı rek'ât olduğunu söylerler. Ancak üç rek'âthk vitir namazı bunda dâhil değildir. Vitr'le beraber terâvih'in sayısı otuzdokuz olur.

«Teravih» in otuzdört, yirmisekiz, yirmidört ve yirmi rek'ât olduğunu söyliyenîer de vardır.

Hanefîlere göre terâvih'in rek'ât sayısı yirmidir.

Cumhûr-u ulemânın ve imam Şafiî ile ekseri fukahânın mezhepleri de budur. Bâzıları terâvih'in onaltı rek'ât olduğunu, bir takımları onüç, daha başkaları onbir rek'ât olduğunu söylemişlerdir.



Hadis-i Şerifden Çıkarılan Hükümler :


1- Nafile namazı cemaatla kılmak caizdir. Lâkin efdaİ olan yalnız kılmakdır. Teravih hakkında ihtilâf edilmişdir. Leys b. Sa'd, Abdullah b. Mübarek, imam Ahmed b. Hanbel ve İshâk'a göre terâvîh'i cemaatla kılmak efdaldir.

Hanefîlerle, Şâfiîlerden bir cemâatin kavli de budur. «El-Hidâya» sahibinin beyânına göre terâvîh'i cemaatla kılmak sünnet-i kifâyedir.

İmam Şafiî ile imam Mâ1ik'e göre terâvîh'i evde kılmak ef-daldır.

2- Terâvîh'in vakti yatsı ile vitr namazlarının arasıdır. Müstehab olan zamanı, gecenin ilk üçte biri veya yarısıdır. «El-Muhît» nâm eserde terâvîh'i yatasidan evvel kılmanın caiz olmadığı bildirilmişdir.

3- Ekseri ulemâya göre terâvîh'i hatimle kılmak simnetdir. Bâzıları cemaata bıkkınlık vermemek için her rek'âtda akşam namazmdaki kadar okunacağına kaail olmuşlarsa daŞemsü'l-Eimme bu kavlin makbul olmadığını söylemişdir.

Bir takımları terâvîh'İn her rek'âtmda yirmi veya otuz âyet okunacağını söylemişlerdir.

4- Bir kimse imam kendisine imam olmayı niyet etmese bile, ona uyabilir. Cumhûr-u ulemânın mezhebi budur. Yalnız bir- rivâyetde imam Şafiî bunu doğru bulmamışdır,

5- Bir maslahatla mefsedet yahut iki maslahat muâraza. ederlerse, mühim olanı tercih edilir. Zîra Resûlüllah (SallaVahü Aleyhi ve Sellem) mescidde namaz kılmayı maslahat görmüş fakat farz olur korkusu bu maslahata muâraza ettiğinden maslahatı terk etmişdir. Çünkü mefsedetin ehemmiyeti daha büyükdür. Bunun, sebebi ile farz terk olunacakdır.

6- İmam yahut bir cemaatın büyüğü beklenilmedik bir şey yapar ve bunda mâzûr olursa sû-i zannı önlemek ve cemâatin gönüllerini almak için özrünü beyân etmesi yerinde olur.

7- Hadîs-i şerif Resûlüllah (Saiîallahü'Aleyhi ve Set'etn)'in dünyâya dalmadığına, dünyânın pek .az metâı ile iktifa ettiğine ve ümmetine karşı son derece müşvik ve merhametli olduğuna delildir.

8- Cemaatla kılman nâfüe namazlar için ezan ve.ikaamet yokdur.

9- Ramazanda terâvîh kılmak bâzılarının dediği gibi Hz. Ömer'in te'sîs ettiği bir sünnet değil, islâm cemâatinin kabulü ile sünnet ol-rnuşdur.

10- Hutbelerde «emmâ ba'du» demek müstehabdır.



179- (762) Bize, Muhammed b. Mihrân Er-Râzî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Velîd b. Müslim rivayet etti. (Dedi fei) : Bize, Evzâî rivayet etti. (Dedi ki) : Bana, Abde, Zırr'dân riyâyet etti. Demiş ki: Ben, Übeyyü'bnü Kâ'b'ı aıılatırkcjı işittim: (Übeyy'e: Abdullah b. Mes'ûd: Bütün sene gece namazı kılan .kimsenin kadir .gecesine isabet ettiğini söylüyor, demirlerdi.) Bunun, üzerinel Üb'eyy: «Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a ye-mîn ederim ki,, kadir gecesi ramazandadır.» dedi, inşaallah diyerek istisna yapmaksızın yemîn etti. Ve: «Vallahi onun hangi gece olduğunu pek âlâ biliyorum. Kadir gecesi; Resûlüllah (Salîalîahü Aleyhi ve Sellem) 'in bize namaz kılmamızı emir buyurduğu gecedir. O da ramazanın yirmiyedinci gününün gecesidir. O gecenin alâmeti, sabahında güneşin ziyâsız olarak bemheyaz doğmasıdir.» dedi.



180- (...) Bize, Muhammedü'bnü'l - Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muhammedü'bnü Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Şu'be rivayet etti. Dedi ki: Abdetü'bnü [71] Ebî LübâbVyi Zirr b. Hubeyş'den, o da Übeyyü'bnü Kâ'b'dan naklen rivayet ederken dinledim. Zırr şöyle demiş: «Übeyy Kadir gecesi hakkında: Vallahi onu ben pek âlâ biliyorum.

Benim bildiğine göre o, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in bize namaz kılmamızı emrettiği gecedir; o (ramazanın) yirmiyedinci gecesi-dir; dedi.»

Ancak Şu'be şu cümlede şekketmişdir: «O, Resûlülîah (SallatlahU Aleyhi ve Sellem) 'in bize emrettiği gecedir.» Şu'be :«Bu cümleyi bana. Übey'den bir arkadaşım da rivayet etti.» demişdir.



(...) Bana, Ubeydullah b. Muâz rivayet etti. (Dedi ki) : Bana, babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Şu'be bu îsnâdla, bu hadîsin benzerini rivayet etti. Yalnız râvî: «Ancak Şu'be şekketmişdir...» cümlesi ile ondan sonrasını zikretmemişdir.

Bu hadîs Kadir gecesini, o gecenin zamanını ve alâmetini bildirmektedir.

Ulemâ mezkûr gece hakkında ihtilâf etmişlerdir. Babımız hadîsine göre «Kadir» gecesi, ramazanın yirmiyedinci gecesidir. Buna kaail olanlar bulunduğu gibi ramazan'm ilk gecesi, yirmibir, yirmiüç, yirmibeş, yir-midokuzuncu gecesi olduğunu söyleyenler hattâ ramazanın son gecesidir diyenler de bulunmuşdur.' Bâzıları sayılan bu tek adedlerin çiftlerinde, bir takımları bütün senede; bâzıları da bütün ramazanda olduğunu söylemişlerdir.

îmam A'zam'a göre «Kadir» gecesi ramazandadır. Yalnız bâzı sene daha evvel, bâzı sene sonra gelebilir. İmamEbû Yûsuf'la Muhammed'e göre «Kadir» gecesi yer değiştirmez. Lâkin ne zaman olduğu belli değildir. Bâzıları «îmam Ebû Yûsuf'la Muhammed'e göre «Kadir» gecesi ramazanın yarısından sonra gelir.» demişlerdir.

îmam Şâfiîye göre bu gece ramazanın son on günü içersindedir. Yer değiştirmez ve kıyamete kadar devam edecekdir.

Ebû Bekr-i Râzî: Kadir gecesi aylardan birine mahsûs değildir.» demiş; Hanef ilerin de buna kaail olduğunu söylemiş-dir. Filhakika Kaadı Hân: «Ebû Hanîfe 'nin meşhur kavline göre «Kadir» gecesi bütün senenin içinde döner. Ve bazen ramazana, bâzan da başka aylara rastlar.» demiştir.

Ashâb-ı kiramdan İbni Mes'ûd ile İbni Abbâs (Radiyaîîahû anhûma) 'nm; Tabiînden îkrime ve başkalarının kavileri de budur.

Ashâb-ı kiramdan Abdullah b. Zübeyr'e göre «Kadir gecesi ramazanın onyedinci gecesinde, Ebû Saîd-i Hudrî (Radiyattahû anh) 'a göre yirmibirinci gecesindedir. İmam Şafiî 'nin mezhebi de budur.

Kadir gecesinin Şaban ayının yarısında olduğunu söyliyenler bulunduğu gibi Şîî'ler onun kaldırıldığını iddia etmişlerdir. Bu kavli Ha-nef îler'e nisbet eden olmuşsa da doğru değildir.

Rivayete nazaran Abdullah b. Hanbes şöyle demiş: «Ebû Hüreyre'ye: Halk, «Kadir» gecesinin kaldırıldığını söylüyorlar? dedim: Ebû Hüreyre: Onu söyliyen yalan yapmış; cevâbım verdi.»

Kadir gecesinin Peygamber (Sallallahii Aleyhi ve Sellem) zamanında yalnız bir sene olduğunu söyliyenler de bulunmuşdur.

Bâzıları, «Kadir» gecesinin yalnız bu ümmete mahsûs olduğunu, başka ümmetlerde böyle bir gece bulunmadığını söylemişlerdir. Mâliki-lerden İbni Habib ile başkaları bu kavli kat'î olarak kabul etmişlerdir. Ayni kavli Cumhûr-u ulemâya nisbet edenler de vardır.

Hâsılı «Kadir» gecesi hakkında' kırkbeş kadar kavil vardır. Bununla beraber mefhûm-u aded sahîh bir delîl olmadığı için ona itibar yokdur. Binâenaleyh hadîsler arasında münâfaat bulunmamaktadır.

Bir rivayete göre İmam Şâfiî : «Bence Peygamber (SalIaUahü Aleyhi veSelîem) kendisine nasıl sorulursa; Öyle cevap verirdi. «Kadir» gecesini filân gecede arayalım mı? diyenlere: Onu filân gecede arayın derdi.» demişdir. Ulemânın ekserisi onun yirmiyedinci ramazan gecesi olduğnu söylemişlerdir. «Kadir» gecesinin sabahında güneşin zıyasız olarak doğmasından murâd - Tybî'nin beyanına göre- güneş doğarken insanın gözüne gelen iplik gibi ince ziyaların görülmemesidir. Bâzıları: «Buna sebeb, o gece yeryüzüne ineri sayısız meleklerin kanatları ile güneşin ziyasını örtmeleridir.» demişlerdir. Fakat: «O gecenin nuru güneşin ziyasına galebe çalmışdır.» demeyi daha münasib görenler de vardır. Kadir gecesine âid hadîslerin mühim bir kısmı oruç bahsinde gelecekdir.



26- Gece Namazında ve Kıyamında Dua Babı


181- (763) Bana Abdullah b. Hâşim fa. Hayyân EI-Abdî rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize, Abdurrahmân yâni Ibni Mehdî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Süfyân, Selemetü'bnü Küheyl'den, o da Küreyb'den, o da İbnİ Afa-bâs'dan naklen rivayet etti. İbni Abbâs şöyle demiş «Bir gece teyzem Meymûne'nin yanında kaldım. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel'e m) geceleyin kalkarak hacetine gitti. Sonra yüzünü ve ellerini yıkadı. Sonra uyudu, sonra kalkarak su tulumuna gitti. Ve onun ağız ipini çözdü; sonra iki abdest arası (yâni haddinden fazla, lüzumundan az dökmemek şartı ile) bir abdest aldı. Suyu çok dökmedi fakat her yere ulaştırdı. Sonra kalkarak namaz kıldı. Ben de kalktım ve onun için uyamrdığımı zannetmesin diye şöyle bîr gerindim ve abdest aldım. Resûlüllah (SallaVahü A'eyhive Sellem) namaz kıldı. Ben de sol tarafına durdum. O, elimden tutarak beni sağ tarafına çevirdi. Bu şekilde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in tam onüç rek'ât namazı tamam oldu. Sonra uzanıp yattı ve uyudu, hattâ horladi. Zâten uyuduğu vakit horlardı. Müteakiben Bilâl gelerek kendisine sabah namazını haber "verdi. Resûl-i Ekrem (Sallo^afrl Aleyhi ve Sellem) hemen kalktı ve namaz kıldı; ama abdest almadı. Duasında şu cümleler vardı :

«Allah'ım! Benim kalbime nur, gözüme nûr, kulağıma nur, sağıma nur, soluma nûr, üstüme nûr, altıma nûr. Önüme nûr ve arkama nûr ver! benim nurumu büyült!»

Küreyb; «Tâfcûtda yedi kelime daha vardı, (onları unuttum.) dedi. Sonra Abbas oğullarından birine rastladım da onları bana söyledi ve: sinirimi, etimi, kanımı, saçımı ve tenimi diye anlattı. İki haslet daha söyledi.»

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbu'd-Deavât» da; Ebû Dâvûd «Kitâbü'I-Edeb» de; Tirmizî «Kitâbû'ş - Şemail» de; Nesâî «Namaz» bahsinde; İbni Mâce de «Kitâbü't-Tahâre» de muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Tâbut'dan murâd : insanın bedenidir. Çünkü rûh'a nisbetle beden tâbut gibidir. Tâbutun hakikati: üzerinde cenaze taşman tahtadan yapma âletdir.

Dimyâtî'ye göre tâbûtdan murâd; göğüsdür. Çünkü göğüs kalbin tâbutu mesabesindedir. İbni Battal dahî ayni şey'i söylemiş ve şunları ilâve etmişdir: «Netekim ilmi ezberlemiyen kimse için:-Onun ilmi tâbuta tevdî' edilmişdir; derlet.» Bâzıları: «Tâbût'dan mur'âd: kaburga kemikleri ile onların ihtiva ettiği kalp ve şâir âzadır. Bunlara tâbut denilmesi içersinde eşya muhafaza edilen sandığa benzediğin dendir.» demişlerdir.

İbnü'1-Cevzî'ye göre tâbûtdan murâd, sandıkdır. Küreyb'in yedi şey'i hatırlayamamasi, o anda hatırında plmayıp evdeki sandığında yazılı bulunduğundandır. Sonra Abbâs oğullarından birine tesadüf ettiğini soyliyen zât Seleme tü'bnü Küheyl 'dir. Tesadüf ettiği zâtın ismi de Alîyyü'bnü Abdillâh b. Abbâs'-dır.

Bâzıları: «tâbûtdaki yedi şeyden murâd, yedî nurdur. Bunlar Benî İsrâî1'in Tâbut 'unda yazılı bulunan nurlardı.» demişlerdir.

Son iki hasletden murâd: Kirmânî'ye göre vücûdun iç yağları ile kemiklerdir. Bâzıları:. «Bundan murâd kemikler ile kabirdir.» demişlerdir.

İbni Battal: «Ben, bu hadîsi Alî b. Abdillâh b. Abbâs'in babasından rivayet ettiğini gördüm...» diyerek hadîsi uzun uzadıya rivayette bulunmuşdur. O rivâyetde: «Yâ Rabbî! Benim kemiklerime nûr ve kalbime nûr ver!» ifâdesi vardır. Bir takımları iki hasletden, dil ile nefsin kasdedildiğini söylerler.

Bu hadîsdeki nurdan murâd, hakkı beyân ve bütün hâllerde muvâf-fakiyyete mazhar olmakdır.

Tıybî diyor ki: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), 'in teker teker her âzâ için Allah'dan nûr istemesi marifet ve tâat nurları ile süslenmesi içindir. Çünkü şeytanlar insanı altı cihetden vesvese ile kuşatırlar. Onlardan kurtulmak, bu altı ciheti nurlarla tıkamak sayesinde müm-kin olur.»



Hadis-i Şerifden Çıkarılan Hükümler:


1- Cemâat bir kişiden ibaret olursa imamın sağına durur. Soluna durmuş olsa bile sağma geçer; geçmediği takdirde kendisini imam geçirir.

2- Amel-i kalü namazı bozmaz. (Bunun ne demek olduğu evvelce görülmüşdü) .

3- Sabinin namazı şahindir.

4- Nafile namazları cemaatla kılmak caizdir.

5- Uykuda horladığı hâlde abdestin bozulmaması Peygamber (SaîlaVahü Aleyhi ve Selîem) Hazretlerine mahsûsdur Onun uzanarak uyuması dahî abdestini bozmaz. Çünkü gözleri uyuşa da kalbi uyanıkdır.



182- (...) Bize, Yahya b. Yahya rivayet etti. Dedi ki: Mâlike, Mah-rametü'bnü [72] Süleyman'dan dinlediğim, onun da İbni Abbâs'ın âzâd~ hsı Küreyb'den naklettiği, Küreyb'e de îbni Abbâs'm haber verdiği şu hadîsi okudum: İbni Abbâs bir gece teyzesi Ümmü'I-Mü'minîiı Meymû-ne'nin yanında kalmış. İbnİ Abbâs diyor ki:

Ben, yastığa aykırı uzandım. Resûlüİlah (Sallailahü Aleyhi ve SeUem) île zevcesi ise uzunluğuna yattılar. Derken Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Seliem)ıtyuâu. Gece yarısı yahut ondan az önce veya az sonra uyandı. Ve yüzünden eliyle uykuyu silmeye başladı. Sonra Âli Imrân sûresinin sonlarındaki on âyeti okudu. Ve asılı duran bir tuluma davrandı. Ondan abdesî aldı. Abdestinî de güzel aldı. Sonra kalkarak namaz kıldı.

İbni Abbâs diyor ki: Ben de kalkarak Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) 'İn yaptığı gibi yaptım. Sonra (onun yanma) giderek yamba-şına durdum. Derken Resûlüllah (Sallailahü A leyhi ve SeUem) :

Sağ elini başımın üzerine koydu ve sağ kulağımdan tutarak onu büktü. Müteakiben iki rek'ât namaz kıldı. Sonra iki rek'ât daha, sonra iki rek'âf daha, sonra iki rek'ât daha' sonra iki rek'ât daha, sonra İki rek'ât daha kıldı. Sonra vitr yaptı, onra uzanıp yattı. Nihayet müezzin gelince kalkarak hafif iki rek'ât dahî kıldı. Sonra (mescide) çıkarak sabah namazını kıldı.



183- (...) Bana, Muhammed b. Selemete'l-Mûrâdî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Abdullah b. Vehb, lyâz b. Abdillâh El-Fihıî'den, o da Mah-rametü'hnü Süleyman'dan bu isnâdla rivayet etti. Şunu da ziyâde eyledi:

«Sonra Resûîüliah (Sallailahü Aleyhi ye Seliem) su kabına giderek misvak tutundu ve abdest aldı. Abdesti yerli yerince aldı. Suyu pek az döktü. Sonra beni dürttü, ben de kalktım...» Hadîsin geri kalan kısmı Mâlik'in hadîsi gibidir.

Bu rivâyetdoki «Ard» kelimesini Dâvûdî «Urd» şeklinde zab-tetmişdir. Ard: Genişlik; Urd: kenar demekdir. Doğru olan rivayet Nevevî'nin de beyân ettiği gibi «Ayn» iri fethi ile «Ard» rivayetidir.

Visâde: Yastık demekdir. Kaadı İyâz bâzı ulemâdan onun burada döşek mânâsına geldiğini rivayet etmişdir. Çünkü Hz. İbni Abbâs:

«Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Seliem) : ile zevcesi uzunluğuna yattılar.» demişdir. Fakat Nevevî bu kavlin zayif yahut bâtıl olduğunu söylemektedir. iFlhakîka Ebû Zür'a 'nın «E!-İlel» adlı eserinde tahrîc ettiği bir rivayette İbni Abbâs (Radiyalîahû anh) şunları söylemiştir:

«Teyzem Meymune'ye gelerek : ben bu gece sizde yatmak istiyorum, dedi. O : bizde nasıl yatacaksın, yalnız bir döşeğimiz var! dedi. Berftm sizin döşeğinize ihtiyacım yok! elbisemin yarısını altıma döşerim. Yastığa gelince : Ben de başım? sîzin başınızla birlikte arkadan yastığa koyarım, dedim. Az sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) geldi. Meym One ona benim söylediklerimi anlatınca : «Bu, Kureyşin şeyhidir.» buyurdular.

Hadîs-i Şerifden de anlaşılacağı vecihle Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellern) 'in zevcesi Me'ymûne (Radiyaîlahû ahha) İbni Abbâs'm teyzesidir. Hadîs cima' olmadığı takdirde bir kimsenin zevcesi ile onun yakın akrabasından bir sabinin —velev mümeyyiz olsun— yanında yatabileceğine delildir.

Kaadr İyâz diyor ki: «Bu hadîsin bir rivayetinde îbni Abbâs: Ben, teyzemin hayızlı bulunduğu bir gecede onun evinde kaldım; demişdir. Bu kelime her ne kadar rivayet itibârı ile sahîh değilse de mânâ itibârı ile pek güzeldir. Çünkü Peygamfcer (Sallatkıhü Aleyhi ve Settem) 'in ailesine ihtiyâcı olduğu bir gecede ne- îbniAbbâs teyzesinin yanında kalmak ister, ne buna babası müsâde eder...»

1- Yüzünden uykuyu silmek, mecazdır. Bundan murâd uykunun eserini silmekdir. Hadîs-i şerîf uykudan uyanan bir kimsenin yüzünden uyku eserini silmesinin müstehab olduğuna delâlet etmektedir.

2- Yine bu hadîs abdestsiz Kur'ân okumanın caiz olduğuna delildir. Bu husûsda bütün müslümanlar müttefikdir. Kur'ân okumak yalnız cünüp ve hayızlı kimselere haramdır.

3- Uykudan uyanan bir kimsenin Â1i Imrân sûresinin sonundaki on âyeti okuması müstehabdır.

4- Sûre-i Âli Imrân, Sûre-i Bakara, Sûre-i Nisa gibi isimleri söylemek caizdir. Selef ulemâsından bâzıları bunu kerih görmüş; bu tâbirlerin yerine meselâ: «İçinde Â1i Imrân zikredilen sûre.» denilmesini tensîb etmişdir. Hâlbuki sûreleri malûm olan isimleri ile zikretmek caizdir. Selef ve Ha1efin cumhuru buna kaaildir. Bir çok sahih hadîsler de caiz olduğunu bildirmektedir.

5- Kesûlüllah (SaUcUahü Aleyhi ve Sellem)'in İbni Abbâs'ın kulağını çekmesi, bâzılarına göre namaza ve namazda nereye duracağına dikkat etsin diyedir. Bâzıları uykusunu gidermek için kulağım büktüğünü söylemişlerdir. Bu vecih daha makbul görülmüşdür.

6- Hadîs-i şerif gece namazlarında ikişer rek'âtda selâm vermenin efdal olduğuna delildir.

7- Müezzinin namaz kıldırmak için imamı mescide davet etmesi caizdir.

8- Sabah namazının sünnetini hafif kılmak müstehabdır.



184- (...) Bana, Harun b. Saîd El-Eylî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, tbni Vehb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Amr, Abdurabbih b. [73] Saîd'-den, o da Mahrametü'bnü Süleyman'dan, o da İbni Abbâs'ın âzâdhsı Kü-reyb'den, o da İbni Abbâs'dan naklen rivayet etti ki, şöyle demiş:

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in zevcesi Meymûne'nin yanında geceledim. O gece Resûiüllah (Saîlallah'û Aleyhi ve Selîem) onun yanında idi. Derken Resûiüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) abdest aldı. Sonra kalkarak namaz kıldı. Ben de kalkarak sol tarafına durdum. Ama Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) , beni (utarak sağına durdurdu. Müteakiben o gece önüç rek'ât namaz kıldı, onra Resûiüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) uyudu, hattâ harladı. Uyuduğu zaman horlardı. Sonra (namaza davet etmek için) ona müezzin geldi, o da (mescide) çıkarak namaz kıldı. Faka tabdost almadı.»

Amr demiş ki: «Ben, bu hadîsi Bükeyru'bnü'l-Eşecc'e söyledim; o da: Bana, Küreyb onu rivayet etti; dedi.»



185- (...) Bize, Muhammed b. Kâfi' rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, İbni Ebî Füdeyk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Dahhâk, Mahrametü'bnü Süleyman'dan, o da İbni Abbâs'ın âzâdlısı Küreyb'den, o da İbni Abbâs'-dan naklen haber verdi. İbni Abbâs şöyle demiş: «Bir gece teyzem Mey-mûne binü'l-Hâris'in yanında kaldım. Ona: Resûlüllah (Saİlallahü Aleyhi veSeîlem) kalktığı vakit beni uyandırıver; dedim. Sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalktı. Ben de kalkarak sol tarafına durdum:

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) elimden tutarak beni sağ tarafına durdurdu. Bundan sonra artık ben uyukladım mı kulağımın yumuşağını tutardı. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onbir rek'âî namaz kıldı. Sonra elleriyle dizlerini dolaylayarak oturdu; hattâ oturduğu yerde uyurken ben nefesini işitiyordum. Sabah olduğunu anlayınca hafif iki rek'âî namaz kıldı.»



186- (...) Bize, Ibni Ebî Ömer ile Muhammed b. Hatim, ibni Uyey-ne'den rivayet ettiler. İbni Ebî Ömer dedi ki: Bize, Süfyân, Arar b. Dî-nâr'dan. o da İbni Abbâs'ın âzâdlısı Küreyb'den, o da İbni Abbâs'dan naklen rivayet etti ki, İbni Abbâs teyzesi Meymûne'nin yanında gecelemiş.

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) geceleyin kalkarak asılı duran su tulumundan hafif bi rabdest almış. (Râvî demiş ki. İbni Abbâs, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in abdest alışını tavsif etti. Ve onu hafif tutuyor; (suyu az döküyordu.)

İbni Abbâs demiş ki: Bunun üzerine ben de kalkarak Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yaptığı gibi yaptım. Sonra gelip sol tarafına durdum. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Beni arkasından geçirerek sağ tarafına durdurdu. Ve namazını kıldı. Sonra yana yaslandı ve uyudu. Hattâ horladı. Sonra ona Bilâl gelerek namaz vaktini haber verdi. Bunun üzerine mescide çıkarak sabah namazını kıldı. Fakat abdest almadı.»

Süfyân: «Bu hâl Peygamber (SaHaU.ahü Aleyhi ve Selleln)'-e mahsûsdur. Çünkü biz Peygamber (Sullallahü Akyhi ve Sellem)'\n gözleri uyur, kalbi uyumazdığım duyduk.» demiş.



187- (...) Bize, Muhammed b. Beşşâr rivayet, etti. (Dedi ki) : Bize, Muhammed (yâni tbni Ca'fer) rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Şu'be, Seleme'den, o da Küreyb'den, o da İbni Abbâs'dan naklen rivayet etti. İbni Abbâs şöyle demiş :

Teyzem Meymûne'nin evinde geceledim de Resûlüiiah (SallaUahü Aleyhi ve Sellern) 'in nasıl namaz kıldığını gözetledim. Derken kalktı bev! etti. Sonra yüzünü ve ellerini yıkadı. Sonra uyudu. Bilâhare kalkarak su tulumuna gitti. Ve onun ipini çözdü. Sonra tasa yahut çanağa su döktü. Tulumun (ağzınt) da eliyle kabın üzerine eğdi. Sonra israfla taktır arası güzel bir abdest aldı. Sonra kalkarak namaz kıldı. Ben de kalktım, yanına geldim. Ve soluna durdum. Resûlüiiah (SaüaUahü Aleyhi ve Sellem) beni tutarak sağ tarafına durdurdu. Böylece Resûlüiiah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) 'in namazı onüç rek'âtda tamam oldu. Sonra uyudu; hattâ horla-dı. Biz, onun uyuduğunu horlamasından ânlardık. Sonra namaza çıktı; ve (sabah) namaz(ını) kıldı Namazında yahut sücûdunda :

«Yâ Rabbî! Benim kalbime nûr, kulağıma nûr, gözüme nûr, sağıma nur, soluma nûr, önüme nûr, arkama nûr, üstüme nûr, altıma nûr ve bana nûr ver; yahut beni nûr eyle!» derdi.



(...) Bana, İshâk b. Mansûr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Nadr b. Şü-meyl rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Şube haber verdi. (Dedi ki) : Bize, Se-lemetü'bnü Küheyl, Bükeyr'den, o da tbni Abbâs'dan naklen rivayet etti.

Seleme demiş ki: «Müteakiben Küreyb'e rastladım da, şunları söyledi: tbni Abbâs: Ben, teyzem Meymûne'nin yanındaydım. Sonra Resûlül-lah (Saîîalîahü Aleyhi ve Seİİem) geldi... dedi. Sonra Gunderin hadîsi gibi rivâyetde bulundu. (Hadîsin sonunda, o) şekketmedi. Ve: (Benî nûr eyle) dedi.»



188- (...) Bize, Ebû Bekr b. Ebî Şeyhe ile Hennâd b. Serîy rivayet ettiler. Dediler ki : Bize, Ebû'l - Ahvas, Saîd h. Mesrûk'dan, o da Sele-metü'bnü Küheyl'den, o da İbni Abbâs'm âzâdlısı Ebû Rişdîn'den, o da tbni Abbâs'dan naklen rivayet etti. tbni Abbâs şöyle demiş:

«Teyzem Meymûne'nin yanında geceledim...» Râvî hadisi anlattı yalnız yüzle ellerin yıkandığını söylemedi. Ancak:

«Sonra tuluma gelerek, ipini çözdü ve israfla taktır arasında orta bir abdest aldı. Sonra yatağına gelerek uyudu. Bilâhare bir daha kalktı ve yine tuluma gelerek ipini çözdü ve öyie bir abdest aldı ki, abdest ona derler!... dedi. Ve : «Bana pek büyük bir nûr İhsan eyle!» ifadesini söyledi: «Beni nûr eyle!...» cümlesini söylemedi.



189- (...) Bana, Ebû't-Tâhîr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, İbni Vehb, Abdurrahmân b. Selmân El - Hacri [74]'den, o da Ukayl b. Hâlid'den naklen rivayet etti. Ukayl'e de Seleme'tübnü Küheyl, Ona da Küreyb rivayet etmiş ki, İbni Abbâs bir gece Resûİüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemfin yanında kalmış.

İbnİ Abbâs demiş ki :

«Sonra Resûlüilah (Salktîlahü Aleyhi ve Sellem) kalkarak tuluma gitti. Ve ondan su döktü de abdesf aldı. Fakat abdestte suyu ne çok döktü, ne de az... Râvî hadîsi böylece rivayet etmişdir. Bu hadîsde :

«Resûlüilah (Sallallahü Aleyhi ve Selle/n), o gece ondokuz kelimelik bir duâcla bulundu.» ifâdesi de vardır.

Seleme demiş ki: «Onları, bana, Küreyb söyledi. Ben, onların onikisi-ni belledim; geri kalarimt.unuttum. Resûlüilah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) :

(Yâ Rabbî! Benim kalbime nûr, dilime nûr, kulağıma nûr, gözüme nûr, üstüme nûr, altıma nûr, sağıma Nûr, soluma nur, önüme nûr, arkama nûr, nefsime nûr ver! Bana büyük bir nûr ihsan eyle) buyurdular.»



190- (...) Bana, Ebû Bekr b. İshâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, îbni Ebî Meryem haber verdi. (Dedi ki) : Bize, Muhammed b. Ca'fer haber verdi. (Dedi ki) : Bana, Şerîkü'bnü Ebî Nemir, Küreyb'den, o da îbni Abbâs'dan naklen haber verdi ki, İbni Abbâs şöyle demiş:

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seliemj'ın geceleyin nasıl namaz kıldığını göreyim diye nevbefînİn Meymûne'de olduğu bir gece onun evinde yattım Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeUem) ailesi ile bîr müddet konuş-fukdon sonra uyudu...... Ve Râvî hadîsi (bu minval üzere) hikâye etmiştir. Bu hadîsde: «Sonra kalkarak abdest aldı ve misvaktandı.» ibaresi de vardır.



191- (...) Bize, Vâsıl b. AbdilVlâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Muhammed b. Fudayl, Husayn b. Abdirrahmân'dan, o da Habîb b. Ebî Sâbİt'-den, o da Muhammed b. Alîy b. Abdillâh [75] b. Abbâs'dan, o da babasından, o da Abdullah b. Abbâs'dan naklen rivayet etti ki, Abdullah b. Abbâs, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selkm) 'in yanında uyumuş. Müteakiben Besûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) uyanarak misvaklanmış ve abdest almış. (Abdest alırken) şu âyetleri okuyormuş :

. «Hiç şüphe yok ki göklerle yerin yaradılışında ve gece ile gündüzün biribirinİ tâkîb edişinde akıl sahipleri İçin ibretler vardır.» [76] (İbni Ab-bas demiş ki) İşte bu âyetleri tâ sûrenin sonuna kadar okudu. Sonra kalkarak iki rek'ât namaz kıldı. Ama bu ilri rek'âtda kıyamı, rükû'u ve sücûdu uzattı. Sonra oradan ayrılarak uyudu. Hattâ horladı. Bunu üç defa yaptı, (yâni) altı rek'ât namaz kıldı. Hepsinde misvaklamyor; abdest alıyor ve bu âyetleri okuyordu. Sonra üç rek'âtla vitr yaptı. Derken müezzin ezan okudu; o da namaza çıktı. Şu duayı okuyordu:

«Allah'ım! benim kalbime nûr, dilime nûr, kulağıma nûr, gözüme nûr, arkama nûr, Önüme nûr, üstüme nûr, altıma nûr kalk eyle! Yâ Rabbî! Banc nûr ver!...»



192- (...) Bana, Muhammed b. Hatim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muhammed b. Bekr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, İbni Cüreyc haber verdi (Dedi ki) : Bana Atâ', İbni Abbâs'dan naklen haber verdi. Demiş ki :

«Bir gece teyzem Meymûne'nîn yanında kaldım, derken Peygambeı (Satlallahü Aleyhi ve Sellem) geceleyin nafile namaz kılmağa kalktı. Ve sı tulumuna giderek abdest aldı ve namaza durdu. Onun böyle yaptığını gö rünce, ben de kalktım ve tulumdan abdest aldım. Sonra onun sol tarafım durdum. Resûlüilah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) arkasından, benim elimder tutarak benî öylece arkasından sağ tarafına döndürdü.»

(Râvî diyor ki) : Ben : «Bu nafile namazdamı oldu?» dedim:

— Evet; cevâbını verdi.



193- ( ..) Bana, Hârûn b. AbdiIIâh ile Muhammed b. Bâfî' rivâye: ettiler. Dediler ki : Bize, Vehb b. Cerîr rivayet etti. (Dedi ki) : Bana, ba banı haber verdi. Dedi ki: Kays b. Sa'd'i, Atâ'dan, o da İbni Abbâs'dai naklen rivayet ederken dinledim. îbni Abbâs şöyle demiş: «Abbâs, bem Peygamber (SaUallahü Aleyhi ve Seilem) 'e gönderdi.

«Sesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem), teyzem Meymûne'nin evirrJe İdi. O gece oranla beraber kaldım. Geceleyin Resufüllah (SaUallahü Aleyhi ve Seilem) namaza kalktı, ben de (kalkarak) sol tarafına durdum. O, beni arkasından yakalayarak sağ tarafına durdurdu.»



(...) Bize, İbni Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, babam rivayet etti, (Dedi ki) : Bize, Abdülmelik, Atâ'dan, o d/. İbni Abbâs'dan naklen rivayet etti. îbni Abbâs, İbni Cüreyc ve Ka',b. Sa'd rivayetlerinde olduğu gibi: «Ben, teyzem Meymûne'nin yan? da geceledim...» demiş.

Görülüyor ki İbni Abbâs (Re .yallahû anhûma) 'dan muhtelif yollarla rivayet edilen bu hadîs, Pey umber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'in gece namazım ve bu namazı kaç re> it kıldığını, namaz esnasında okuduğu duaları bildirmektedir.

Yalnız Müs1im'in Vâsi' b.. Abdi1'a'lâ tarîki ile rivayet ettiği (191 numaralı) hadîs, d; it rivayetlere muhalif düşmüşdür. Çünkü bu rivayette hem rek'ât ad u altı olarak gösterilmiş hem de Be-sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) ı ikişer rek'ât namaz kıldıkça uyuduğu bildirilmişdir. Hâlbuki diğe rivayetlerde namaz arasında uykudan bahsedilmediği gibi; gece nama? n rek'ât sayısı da onüç olarak tesbit edilmişdir.

Kaadı İyâz diyor k «Husayn b. Abdirrahmân'in, Habib b. Ebî Sabit 'den rivayeti, Dârakutnî'nin Müslim'e kar. ve istidrâk yaptığı husûsâtdan biridir. Çünkü bu rivayet mrarib, râvü ;n de muhtelifdir. Dârakutnî hadîsin Habî!-den yedi seki ie rivayet edildiğini, Habîb'in bu hadîsde Currnûr'a muhâlefe ettiğini söylemişdir.» Fakat Nevevî bu itiraz n imam Müs1in'e karşı vârid olamayacağını çünkü Müs1im mezkûr rivâye'ti mü. :;akillen değil mutâbaat için zikrettiğini, mutataatda ise asıl hadîslerde c«!z görülmeyen bâzı husûsâtm kabul edildiğini îöylemişdir.

Yine Kaadî İyâz: «İhtimâl ki İbni Abbâs (Radiyallahâ anh) ResûlüIlaîT(Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'in gece namazına başlarken kıldığı hafif iki rek'ât namazı saymamışdır. Onun için de uzun iki rek'ât namaz kıldığından bahsetmişdir. Bu gösteriyor ki evvelâ iki rek'ât hafif namazı kılmış, sonra iki rek'ât uzun. sonra da hadîsde zikri geçen altı rek'âtı kılmış; en sonunda da üç rek'âtla vitir yapmışdır. Bu suretle kılınan namazların mecmû'u, sair rivayetlerde olduğu gibi yine onüç rek'ât eder.» demişdir. Aliyyı cöre İbni Abbâs (Radiyallahû anh) bilmediği için Peygamber (o. Hallahü Aleyhi ve Selİem) 'in sol tarafına durmuştur. Çünkü yaşı küçüktü. Kendisi hicretten üç sene evvel doğmuştu. Mâmâfîh sağ tarafına darmanın hılâf-ı edep olduğunu zannetmiş olması da mümkündir.



Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:


1- Mühim bir şey'e tenbîh veya sırf iltifat için küçüklerin kulağından çekmek caizdir.

2- Bu rivayetler Hz. îbni Abbâs'in terbiyesine ve küçük yaştan ilme ve hayırlı işlere karşı gösterdiği hırs ve ehemmiyete delildir ResûlüUah (Saîlaîîahü Aleyhi ve SeVem) 'in gece yansı mı yoksa az evvel veya az .vonra mı kalktığında tereddüt eden Hz. İbni Abbâs 'dır. Böyle tereddütler her zaman ve herkesden vâki olabilir. Bahusus Hz. İbni Abbâs gibi o zaman henüz on yaşlarında bulunan bir çocuk için bu pek tabiîdir.

3- Namazda amel-i kalîl caizdir. (Yâni az olmak şaratı ile namaza âid olmayan fiil namazı bozmaz.)

4- Bu rivayetler «imam olmaya niyet etmiyen bir kimseye uymak caizdir.» deyenlerin delilidir. İmam Mâlik ile imam Şâfiî'nin-mezhepleri budur. İmam Ahmed ile bir rivâyetde imam Şafiî bunu caiz görmemişlerdir. Ulemâ'dan bâzıları bunu namaza davet eden müezine caiz görmüş; cemâat hakkında caiz olmadığını söylemişlerdir.

İmam A'zam'a göre imam olmaya niyet etmeyen bir kimseye erkeklerin uyması caiz; kadınların uyması caiz değildir.

5- Gece namazından evvel veya sonra ailesi ile konuşmak, muhtaç olduğu husûsâtda başkalarına söz söylemek ilim tahsil etmek ve misafir ağırlamak gibi şeyler caizdir. Bu husûsda vârid olan nehy, lüzumsuz şeyler hakkında konuşmaya hamle di lmişdir. Çünkü bunlarla eğlenerek uyumayan kimsenin sabah namazına kalkamaması muhtemeldir.



194- (764) Bize, Ebû Bekr b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Gunder, Şu'be'den rivayet etti. H.

Bize İbni'l - Müsennâ ile İbni Beşşâr da rivayet ettiler. Dediler ki: Bize, Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Şu'fce, Ebû Cem-re'den rivayet etti. Demiş ki: Ben, İbni Abbâs'ı:

«Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) geceleyin onüç rek'ât namaz kılardı.» ilerken işittim.



195- (765) Bize, Kuteybetü'bnü Saîd, Mâlik b. Enes'den, o da Abdullah b. Ebî Bekr'den, o da babasından, o da Abdullah b. Kays b. Mahn rame'den naklen rivayet etti. Abdullah da Zeydü'bnü Hâlid-i Cühenî'den naklen haber vermiş İd, Zeyd şöyle demiş:

«Bu gece Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) 'in namazını mutlaka ta'kîp edeceğim! dedim. Bunu müteakib Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) haf ifiki rek'ât namaz kıldı. Sonra iki rek'ât uzun, uzun (ama çok) uzun iki rek'ât namaz kıldı. Sonra iki rek'ât daha kıldı. Bunlar önceki rek'âtlardan daha kısaydılar. Sonra iki rek'ât daha kıldı; bunlar da öncekilerden kısaydılar. Sonra iki rek'ât daha kıldı; bunlar da öncekilerden kısaydılar. Sonra iki rek'ât daha kıldı; bunlar dahî kendilerinden öncekilerden kısa idiler. Sonra vitr yaptı. İşte bu namazlar (in mecmuu) onüç rek'âtdır.»



196- (766) Bana, Haccâc b. Şâir rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Muhammed fc. Ca'fer El-Medâinî Ebü Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Verkaa', Mu hammed b. Münkedir'den, o da Câbir b. Abdillâh'dan naklen rivayet etti. Câbir şöyle demiş: Bir seferde Resulü Hah (SallaUahü Aleyhi veSellem) ile beraber idim, giderken bir su yoluna vardık, Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) :

«Hayvanını sulamiyacakmısın Yâ Câbİr?» dedi. Ben: Hay hay! cevâbını verdim. Bunun üzerine Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) indi. Ben de deveyi suya sürdüm. Sonra Peygamber (Sallalîahü A leyhi ve Sellem)

Kazâ-i hacete gitti. Ben, kendisine abdesf suyu koydum. Az sonra geldi ve abdest aldı. Sonra kalktı ve bir elbisenin iki tarafını omuzlarına atarak namaza durdu. Ben de arkasına durdum. Fakat o, benim kulağımdan tutarak beni sağ tarafına geçirdi.



197- (767) Bize, Yahya b. Yahya ile Ebû B©kr b. Ebî Şeyhe hep birden Hüşeym'den rivayet ettiler. Ebû Bekr dedi ki: Bize, Hüşeym rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Ebû Hurre [77], Hasen'den, o da Sa'd b. Hişâm'dan, o da Âişe'den naklen haber verdi ki, Âişe şöyle demiş:

«Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) geceleyin namaz kılmak için kalktımı evvelâ namazına hafif iki rek'âtla başlardı.»



198- (768) Bize, Ebû Bekr b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Ebû Üsânıe, Hişâm'dan, o da Muhammed'den, o da Ebû Hüreyre'den, 6 da Peygamber (SallaUahü A leyhi ve Sellem) 'den naklen rivayet etti ki, şöyle buyurmuşlar :

«Biriniz geceleyin kalktığı zaman namazına hafif iki rekrâtla başlayıversin!»

Bu hadîsler dahî Resûlülah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem)'m gece namazlarım onüç rek'ât olarak kıldığım, gece namazına hafif iki rek'âtla başladığını bildirmektedirler.

Zeydü'bnü Hâlid-İ Cühenî 'nin: «Bu akşam mutlaka Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in namazını gözetleyip takip edeceğim..» demesi, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in kalktığını anladıktan sonraya hamiedilmişdir. Çünkü uykudan kalkmazdan önce onun hâlini tecessüs etmesi memnudur. Fakat namaza kalkmasını beklemek ve ondan sonraki hâlini İzlemek memnu değil; makbuldür.

Meşra'a : Ve keza şeriat: Suya götüren yoldur. Resûlüllah'ın suâli: «Deveni sulamıyacakmısm?» yahut: su içmiyecekmisin?» mânâlarına gelir. Hz. Âişe'nin :

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) , geceleyin namaz kılmağa kalktırın, namazına hafif iki rek'âtla başlardı.» sözü ile ondan sonra gelen Ebû Hüreyre hadîsindeki hafif iki rek'ât namaz kılma emri, bu namazın müstehab olduğuna delildirler. Çünkü vvelâ hafifçe kılman bu iki rek'ât, ondan sonraki uzun rek'âtlara neşât açar.



199- (769) Bİze, Kutybetü'bnü Saîd, Mâlik b. Ens'den, o da Ebû'z -Zühyer'den, o da Tâvûs'dan, o da İbni Abbâs'dan naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gece yarısı namaza kalktımı.

«Allah'ım! Hamd sana mahsûsdur. Göklerle yerin nûr'u sensin, Hamd mutâleasın-da bulunmuşlardır. Ezherî ile diğer bir takım ulemânın kavilleri budur. Ebû Ubeyd'e göre ise araplarca hanîf in mânâsı, îbrâhîm (Aleyhisselâm) dîninde olan kimse; demekdir.

«Ben, müşriklerden değilim.» cümlesi, hanîfin mânâsını beyândır. Putperest, mecûsî, mürted, zındık, yahudî ve hıristiyan bütün kâfirlere müşrik denilir.

Nüsük: İbâdet demekdir.

Mârûdî'nin rivayetine göre «Âlemlerin Rabbi.. » terkibindeki «Rabb» kelimesinin dört mânâsı vardır. Bunların üçünü az yukarıda görmüşdük; dördüncüsü, mürebbîdir. Çünkü Teâlâ Hazretleri mahîûkatmı terbiye eder. Bu sıfat Allah'ın fiil sifatlarındandır. Ba§ına harf-i tarif gelir de «Er-Rabb» denilirse, kelime yalnız Allah Teâlâ hâlîfemda kullanılır. Harf-i tarif kaldırılırsa Allah'dan başkası hakkında da kullanılabilir. Meselâ:

»Rabbü'1-Mâl, Rabbu'd-Dâr» derler ki, mal sahibi, ev sahibi mânâlarına gelir.

Âlemin: Âlemler, demekdir. Âlemin mânâsı hususunda ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Kelâm ulemâsı ile müfessirlerden bâzılarına göre âlem, bütün mahlûkaat, demekdir.

Bâzıları: «Âlem'den murâd, melekler, cinler ve insanlardır,.» demişlerdir. Ebû U beyde ile Ferrâ' bunlara şeytanları da katmışlardır. Hüseyin b. Fadl ile Ebû Muâz-ı Nah-v î 'ye göre, âlemden murâd, yalnız insanlardır.

Bir takımları, âlemin dünyâ ve dünyâda bulunan şeyler, mânâsına geldiğini ileri sürmüşlerdir. Bu takdire göre «Rabbü'l-Âlemîn» terkibinin mânâsı, dünyâların râbbi, demek olur ki, dünyâmız gibi canlılar besleyen daha bir çok dünyâların mevcudiyetine işaret sayılır.

Âlem kelimesinin iştikaakı hususunda da ihtilâf vardır. Bâzılarına göre bu kelime âlâmetden almmışdır. Çünkü her mahlûk, Allah'ın varlığına bir alâmetdir.

Bir takımları ilimden müştak olduğunu söylerler. Bu takdire göre âlem, yalnız akıl sahiplerine mahsûs olur.

Melik: Her şey'e kaadir olan, hakîkî mâlik; demekdir. Cenâb-ı Hak bütün mahlûkaatının hakîkî mâlikidir.

«Nebime zulm ettim...» cümlesinden murâd; kusurunu îtirâfdir. Re-sûlüllah (Saîîaîlahü Aleyhi ve Selle m) nezâketen evvelâ kusurunu itiraf etmiş; sonra Allah'dan. mağfiret dilemişdir. Netekim vaktiyle Hz. Âdem ile Havvâ (Aleyhisselâm) da böyle yapmış:

«Ey Rabbimiz! Biz, nefislerimize zulm ettik, eğer bizi affetmez ve bize acımazsan biz mutlaka zİyânkârlardan oluruz!» demişlerdi.

Lebbeyk: Ben tekrar tekrar senin tââtın üzreyim; «Sa'deyk» dahî senin emrine tekrar tekrar yardım eder; dînine tekrar tekrar tâbi olurum! demekdir.

«Bütün hayırlar senin yedi kudretfndedir...» cümlesi hakkında Hattâ bî ve başkaları şunları söylemişdir: «Burada Allah Teâîâ'yı, medh-u senada bulunurken edep ve nezâkete irşâd vardır. Allah Teâlâ'ya iyilikler izafe edilmeli, nezâketen kötülükler ona nisbet olunmamalıdır.

«Şerr sana âid değildir.» cümlesi te'vîli icâb eden bir sözdür. Çünkü Ehl-i Hakkın mezhebine göre, hayır olsun şerr olsun bütün hâdisâtı Allah Teâlâ halk etmişdir. Hâl böyle olunca «Şerr sana âid değildir.» cümlesini te'vîl vacip olur.

Nevevî'nin beyânına göre, bu husûsda beş kavil vardır:

1- Bu cümlenin mânâsı: «Şerr ile sana kulluk edilmez.» demekdir. İmam Halîl b. Ahmed ile Nadr b. Şümeyl, İshâk b. Râhûye, Yahya b. Maîn, Ebû Bekr b. Huzeyme, Ezherî ve diğer bir takım ulemânın kavilleri budur.

2- Bu cümlenin mânâsı: «Şerr yalnız başına Allah'a izafe edilemez» demekdir; meselâ Ey maymunlarla hınzırların halikı! ve Ey Şerrin Rabbi denilemez.

3- Ma'nâ: «Kötü şeyler sana arz olunamaz; sana ancak iyi sözler ve güzel ameller arz olunur Yâ Rabbî!» demekdir.

4- Bu sözden murâd: «Yâ Rabbî! Şerr sana nisbetle şerr değildir. Çünkü sen, onu büyük bir hikmetle halk ettin. Şerr ancak mahlûklara nisbetle kötüdür.» demekdir.

5- Hattâbî 'nin rivayetine göre bu söz «senden ma'dûd değildir.» manasınadır.

«Varlığım seninledir; sonu da sana müntehî'dir.» yâni sana iltica ederim; muvaffakiyetim ancak seninledir.

«Mübareksin...» cümlesinin mânâsı, senaya lâyıksın; demekdir.

Bâzıları bunun: «Hayır, senin yanında sabit oldu.» mânâsına geldiğini söylemişlerdir. İbnü'I-Enbârî'ye göre: «Kullar seni tevKîd etmekle bereket kazandı.» demekdir.

«Göklerle yer dolusu hamd» in ne demek olduğunu evvelce görmüş-dük.

«Yüzüm kendisini yaratıp şekillendiren, gözünü ve kulağını yaradan Allah'ına secde etti.» cümlesi, kulakları yüzden sayan Zührî'nin delilidir. Ulemâdan bir cemaata göre kulaklar baş'dan sayılır. Bir takımları kulakların üst kısmını başdan, alt kısmın yüzden saymış, bâzıları da kulakların ön kısmını yüzden, arka kısmını baş'dan addetmişlerdir. Cumhûr'a göre kulaklar ne başdan ne de yüzdendir. Onlar iki müstakil uzuv olup, müstakkillen su ile temizlenirler. Kulakları mesh etmek sünnetdir.

«Halikların en güzeli." terkibinden murâd; takdir edenlerin ve şekîl verenlerin en güzeli demekdir.

«İlerleten sensin, geriletn sensin!» dilediğini tâatma muvaffak kılarak ilerletir, dilediğini de hikmetin iktizâsı bundan geri bırakırsın. Sen dilediğini aziz; dilediğini de zelîl eylersin; mânâsına gelir.

Hadîs-i şerif iftitah duasının müstehab olduğuna, rükû' ve sücûdde ve onlardan doğrulurken, keza selâm vermezden önce dua okumanın müste-hak olduğuna delildir.

«Ben. müslümanlarm birincisiyim.» sözünden murâd, bu ümmetin müslümanlarıdır.



27- Gece Namazında Kıraati Uzatmanın Müstehab Oluşu Babı


203- (772) Bize, EbÛ Bekr b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Abdullah b. Nümeyr ile Ebû Muâviye rivayet ettiler. H.

Bize, Züheyr b. Harb ile İshâk b. İbrahim hep birden Cerîr'den ve bu râvîlerin hepsi birden A'meş'den naklen rivayet ettiler. H,

Bİze, îbni Nümeyr dahî rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize, babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize A'meş, Sa'd b. Ubeyde'den, o da Müs-tevrid b. Ahnef [81]'den, o da Saletü'bnü [82] Züfer'den, o da Huzeyfe'-den naklen rivayet etti. Huzeyfe şöyle demiş:

«Bİr gece Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve SelJem) ile bîrlikde namaz kıldım. Bakara sûresine başladı, ben (içimden) yüz âyeti tamamlayınca rükû' eder; dedim. Sonra devam etti. Ben (içimden) bütün sûreyi bir rek'ât-dâ okuyacak; dedim. O yine devam etti. Ben bu sûre İle rükû'a varır; dedim. Sonra nisa' sûresine başladı. Onu da okudu. Sonra Âl-i Imrân sûresine balşadı; onu da okudu. Ağır ağır okuyor, içinde tesbîh bulunan bir âyete gelince tesbîh ediyor; istek âyetine g^îince İstiyor; teavvüz âyetine gelince (Allah'a) sığınıyordu. Sonra rökû'a gitti ve «Büyük Allah'ımı tonzttı ederim.» demeye başladı. Resûlüllah (Sallalldhü Aleyhi veSellem)'m rökû'u dahî kıyamı kadardı. Sonra :

«Allah kendisine hamd edenin hamdini işidir.» dedi. Sonra rttkû'tma yakın uzun bir müddet ayakta durdu. Sonra secde etti. Ve:

«Ulu Allahımı tesbîh eylerim.» dedi. Sücûdu dahi kıyamına yakındı.

Râvî der ki: «Cerîr'in hadîsinde: (Allah kendisine hamd edenin hamdini kabul eder. Ey Rabbimiz! Hamd sana mahsûsdur.. dedi) ziyâdesi vardır.»



204- (773) Bize, Osman b. Ebî Şey be ile İshâk b. tbrâhîm ikisi birden Cerîr'den rivayet ettiler. Osman dedi ki: Bize, Cerîr, A'meş'den, e da Ebû Vâil'den naklen rivayet etti. Ebû Vâil şöyle demiş: Abdullah dedi ki: Ben Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikde namaz kıldım. Kı-râatı o kadar uzattı ki, ben bir edepsizlik yapmayı düşündüm.

— Ona ne yapmak istedin? dediler.

— Oturup onu (yalnız) bırakmayı düşündüm, dedi.



(...) Bize, İsmaîl b. Halil [83] ile Süveyd b. Saîd, Alîyü'bnü Müshir'-den, o da A'meş'den bu isnâdla, bu hadîsin mislini rivayet ettiler.

«Ben, içimden bütün sûreyi bir rek'âtda okuyacak dedim...» cümlesindeki rek'âtdan murâd, namazdır. Hz. Huzeyfe'nin içinden geçen de bu sûre ile iki rek'âthk bir namazı kılmasıdır. Yâni o uzun sûreyi iki rek'âta böleceğini sanmışdır.

Nevevî bu te'vîli zarurî görüyor. Cümlenin bundan sonraki kısmının ancak bu suretle düzeleceğini söylüyor.

«Sonra devam etti.» cümlesinden murâd sûrenin ekserisini okuması-dir. Hattâ kendisinde Sûre-i Bakara'yi ilk rek'âtda okuyacak zannı hâsıl olmuşdur. Fakat Resûl-i Zîşân (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz Bakara sûresini bitirince rükû' etmemiş; arkasından Sûre-i Nisa 'yi, onun arkasından sûre-i Âl-i Imrân'i oku-muşdur.

Kaadı îyâz (476-544) : «Bu hadîsde (Sûrelerin tertibi, müslü-manların içtihadı ile olmuşdur. Peygamber (SaiiaUahü Aleyhi re Seîietn} 'den değildir. O, bu işi vefatından sonra ümmetine birakmışdır.) diyenlere delîl vardır. İmam Mâ1ik1e cumhûr-u ulemânın kavli de budur. Kaadî Ebû Bekr-i Bâkıllânî dahî bu kavli ihtiyar et-mişdir...» diyor.

Kaadî îyâz bu babda sözü hayli uzatmış; ve sûrelerin tertibi ümmetin içtihadı ile yapıldığını fakat her sûredeki âyetlerin tertibi Allah tarafından bu gün görüldüğü şekilde tevkîfî olduğunu söylemiş, bu husûs-da'ulemâ arasında hîlâf bulunmadığını; ümmetin bu mes'eleyi Peygamberi (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) 'den. böylece naklettiğini hildirmişdir.

Yine Kaadî 'nin beyânına göre: «sûrelerin tertibi, tevkifidir. Onların yerlerini Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) bildirmişdir. Nete-kim Hz. Osman'in yazdırdığı mushafla^da da bu tertibe riâyet edil-mişdir...» diyenler Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) 'in buradaki namazında evvelâ Nisa' sonra Âl-i Imrân sûresini okumasını tertip bildirilmezden önce olmuşdur; diye te'vü ederler. Zâten Hz. (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)iybeyy'in mushafinda bu iki sûre, Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem)'in okuduğu şekilde tertîb edilmişdir.

Ebû Vâi1 hadîsini Buhârî «Kîtâbu't-Teheccüd» de; Tirmizî «Kitâbü's-Şemâil» de; îbni Mâce dahî «Kitâbu's-Salât» da muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Namazda oturarak Peygamber (SallaV.ahü Aleyhi ve Sellemj'i yalnız başına ayakta bırakmak isteyen Abdullah, Hz. îbni Mes'ûd'-dur.

Nafile namazı ayakta durmaya kudreti varken oturarak kılmak caiz olduğu hâlde Hz. Abdullah b. Mes'ûd'un buna edepsizlik demesi, Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) muhalefet etmiş olaca-ğındandir.



Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler :


1- Bâzıları Hz. Huzeyfe hadisinde liesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in tesbîh âyetini okuduğunda teşbih, istek âyetini okuduğunda dilekde bulunmasına bakarak bu gibi şeylerin gerek namazda gerekse namaz dışında herkese müstehab olduğunu söylemişlerdir. Şâfiî1er'in mezhebi budur. Onlara göre teşbih-, istek ve teavvüz âyetleri okundukda imama, cemaata ve yalnız kılana teşbih ve teavvüzde bulunmak müstehabdır.

2- Huzeyfe (Radiyalİahû anh) hadîsi rükû' ve secdelerde teşbihlerin müteaddid yapılmasının müstehad olduğuna delildir: îmam A'zam ile Küfe ulemâsının, İmam Şafiî, imam Ahmed b. Hanbel ve cumhur-u. ulemân 'in mezhepleri budur. İmam Mâ1ik'e göre, müteaddid defa tesbîhde bulunmanın müstehab oluşu teayyün etmiş değildir.

3- Ayni hadîs, rükû'dan doğruldukda uzun zaman durmanın caiz olduğuna delîl gösterilmektedir. Nevevî: «Ulemâmız bunun caiz olmadığını, namazı bozacağını söylüyorlar.» demişdir

4- Ebû Vâil hadîsi, büyüklerin huzurunda edep ve terbiyeye riâyetin lüzumuna delildir. Büyüklerin yaptıkları veya söyledikleri haram olmamak şartı ile onlara muhalefet etmemek gerekir. İmama uyan bir kimse, bir özürden dolayı ayakta duramazsa kıldığı namaz farz bile olsa onu oturarak edâ edebilir. Hz. İbni Mes'ûd'un nafile kıldığı hâlde oturmaması, Peygamher (SaliaV.ahü Aleyhi ve Seliem)'in huzurunda edep ve terbiyeye riâyetindendir.

5- Farz olmayan namazlarda dahî imama uymak caizdir.

6- Gece namazını uzatmak müstehabdır. Fakat ulemâ bu meselede ihtilâf etmişlerdir. Bâzılarına göre, rükû' ve secdelerin adedini çoğaltmak, kırâeti uzun tutmakdan efdaldır. Delilleri M'üs1im'in rivayet ettiği Sevbân hadîsidir. Mezkûr hadîsde :

«Amellerin en faziletlisi çok rükû, ve secde yapmakdır.» buyurulmuş-dur. Bundan mâda İbni Mâce'nin rivayet ettiği Ubâdetü'-bnü's - Sâmit ve Kesîr b. Murra hadîsleri ve Tahâvî'nin rivayet ettiği Ebû Zerr hadîsi ile istidlal etmişlerdir. Bu hadîsi İmam Ahmed ile Beyhakî dahî rivayet etmişlerse de Nesâî ile Zehebî onu zayıf bulmuşlardır.

Yine Tahâvî 'nin rivayet ettiği bir hadîse göre Abdullah b. Ömer (Radiyalİahû. anh) namaz kılan bir genç görmüş. Genç namazı uzatmış, namazdan çıktıkdan sonra Hz. Abdullah:

— Bunu kim tanıyor? diye sormuş, orada bulunan bir zât :

— Ben tanırım, deyince Abdullah b. Ömer (Radiyallahû anh)

— Bu zâtı tanımış ofeam, ona rükû' ve sücûdu uzatmasını emrederdim. Çünkü Ben, Resûlüllah (Sallattahü Aleyhi ve Sellem)'i:

«Bir kul namaza kalktı mı, günahları getirilerek başının ve omuzlarının üzerine konur da; her rükû' ve secde ettikçe üzerinden dökülürler.» buyururken işittim... demiş. Bu hadîsi Beyhakî dahî tahrîc etmişdir. Evzâî, bir rivayette imam Şafiî, bir rivâyetde İmam Ahmed b. Hanbel ile Hanefîler 'den imam Muhammed b. Hasen'in mezhepleri budur. Mezkûr kavil Hz. Abdullah b. Ömer'in de mezhebi olduğu rivayet edilir.

Ulemâdan bir cemaatla, Tâbiîn'in cumhuruna göre, nafile namazda kırâeti uzatmak, çok rükû' ve secde etmekden efdaldır.

Mesrûk, İbrahim Nehaî, Hasan-ı Basri, imam A'zam, imam Ebû Yûsuf, bir kavline göre imam Şafiî ve bir rivâyetde imam Ahmed buna kaaildirler. Delilleri babımızın hadîsi ile Müslim'in rivayet ettiği Câbir hadîsidir. Mezkûr hadîsde: «Resûlüllah (SailaUahü Aleyhi ve Sellem)'k hangi namazın efdal olduğu soruldukda: «Kunut'u uzun olandır.» buyurdulaı ve bununla kıyamın uzunluğunu kasdettiler. denilmektedir.



28- Bütün Gece ta Sabahlayıncaya Kadar Uyuyan Kimse Hakkında Rivayet Edilen Hadisler Babı


205- (774) Bize, Osman b. Ebî Şeybe ile Ishâk rivayet ettiler. Osman dedi ki: Bize Cerîr, Mansûr'dan, o da Ebû Vâil'den, o da Abdullah'-dan naklen rivayet etti. Abdulah şöyle demiş: Resûlüllah (SailaUahü Aleyhi ve Seîlem) 'in yanında, bir gece tâ sabaha kadar uyuyan bir adamın Iâft edildi. Resûlüllah (SailaUahü Aleyhi ve Seîlem) :

«Bu, öyle bir adamdır ki, şeytan onun kulaklarına.» yahut: «Kulağına bevl etmiştir,» buyurdular.

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbu't-Teheccüd», «Kitâbü Bed-i'1-Halk»

ve «Sifatü İblis» de; Mesâi ile İbni Mâce dahî «Namaz» bahislerinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Buhar î'nin rivayetinde: «Peygamber (SailaUahü Aleyhi ve Seîlem) 'in yanında bir adamın lâfı edildi de: O sabaha kadar uyur; namaza kalkmadan sabahlar: dediler. Bunun üzerine Resûlüllah (SailaUahü Aleyhi ve Seîlem):

(Onun kulağına şeytan bevl etmiş.) buyurdular.» denilmektedir.

Hadîsin zahirine bakılırsa, o kimsenin kalkmadığı namazdan murâd, farz namazdır. Babımızın rivayetinde Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve Sellem)'m, kulaklarına mı yoksa kulağına mı dediğinde râvî şekketmişdir

Şeytanın kulağa bevletmesinden ne kasdedildiği ulemâ arasında ihtilaflıdır. Bâzılarına göre, bu sözden hakikat mânâsı kasdedilmişdir.

Kurtubî: «Bu sözün hakîkatma bir manî' yokdur. Çünkü hakikatini kasdetmek müstahîl değildir. Şeytanın yiyip içtiği ve evlendiği sabit olnıuşdur. Binâenaleyh bevl etmesine de bir mânı yokdur.» demişdir.

Hattâbî'ye göre, bu cümle bir temsildir. Uyuyan kimsenin ağır ve derîn bir uykuya dalması ve namazdan gafil kalması, kulağına bevl edilip de işitmez olan ve hissi fesada uğrayan kimsenin hâline benzetil-mişdir. Maamâfih Hattâbî bu sözün hakikat olabileceğine de ihtimâl vermiş: «Eğer murâd hakîkaten şeytanın bevli ise bu da inkâr edilemez...» demişdir.

Tahâvî: «Bu söz şeytanın o kimseye tehakkümünden ve o kimsenin şeytana râm olmasından istiaredir.» diyor.

Bâzıları: «Bu söz şeytanın, o kimse ile alay ve istihza etmesinden kinayedir. Çünkü bir şeyle alay eden kimsenin, o şey'in üzerine bevl etmesi âdetdir. Onu son derece hakîr gördüğü için adetâ bevl yeri olan hela yerinde kullanır.» derler.

İbni Kuteybe (213-276) ye göre bevlden murâd, ifsâd etmek-dir. Araplar bevl kelimesini ifsâd etmekden kinaye olarak kullanırlar. Ve: filân şey'ı hatırdı...» mânâsına «filan şey'in üzerine bevl etti.» derler.

İmam Ahmed'in rivayet ettiği Ebû Hüreyre tarîkmda râvîlerden Hasan-ı Basrî: «Vallahi şeytanın bevli pek ağırdır.» demişdir.

Uyku mes'elesinde gözün zikredilmesi daha münâsip olduğu hâlde, bu hadîsde kulağın zikredilmesi Tıybi 'nin beyânına göre, uykunun ağırlığına işaret içindir. Çünkü intibah yeri kulaklardır. Burada necasetlerden de bevlin zikredilmesi deliklere ve damarlara kolayca akıp girdiği içindir. Bu suretle bütün âzâya bir tembellik verir.

— (775) Bize, Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize,

Leys, Ukayl'den, o da Zührî'den, o da Alî b. Hüseyin'den, naklen rivayet etti. Ona da Alîyu'bnu Ebî Tâlİb'den naklen Hüseyin b. Alîy rivayet etmiş ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel!em) bir gece kzi Fâtıme ile AH'-yî ziyarete gelmiş ve :

«Siz namaz kılmıyormusunuz? diye sormuş (Alî demiş ki): Ben : — Yâ Resûlallah! Bizim nefislerimiz ancak Allah'ın yed-i kudretin-dedir. O, bizi uyandırmak isterse uyandırır, dedim. Ben, bunu söyleyince ResûlülJah (Sallallahü Aleyhi ve Seüem) çekildi gitti. Sonra dönüp giderken onun dizlerine vurarak:

«Zâfen insan pek münâkaşacı bir şeydir.» buyurduğunu işittim. Bu hadîsi Buhâri «Kitâbu't-Teheccüd», «Kitabü'I-t'tisâm», «Ki-tâbu't - Tevhîd» ve «Kitâfcu't-Tefsîr» de; Nesâî dahî «Kitâbu's-Salât»

da muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

«Taraka» : Geceleyin geldi, demekdir. Hadîsin Buhârî'deki rivayetinde tesniye sîgasi ile «Siz ilciniz namaz kılmazmısınız?» denilmiş; buradaki rivayetinde ise cemi' sîgası ile «Siz namaz kılmazmısınız?» buyurul-muşdur. İki kişiye cemi' edatı ile hitâb etmek caizdir. Yalnız bu itlaJun hakikat veya mecaz oluşu ihtilaflıdır. Ekseri ulemâya göre itlak mecazîdir. Bâzıları hakikat olduğunu iddia etmişlerdir.

ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Selletn)'in namaza teşvikine mukabil Hz. Alî 'nin «Bizim nefislerimiz ancak Allah'ın yed-i kudretindedir.»cevâbını vermesi

«Nefisler Öldüğü vakit onları Allah fufar [84] âyet-i kerimesinden iktibâsdır; diyenler olmuşdur. Fakat bu iddia söz götürür. Çünkü iktibas âyeti Kelâmullah olduğunu bildirmeden, kendi sözü İmiş gibi söylemek-dir. Bunda kaaide: alman âyet veya hadîsi yâ olduğu gibi yahut biraz tasarruf yaparak zikretmekdir. Hâlbuki Hz. A1î'nin cevâbında âyet-i kerîmenin değiştirilmiş veya değiştirilmemiş şekli yokdur. Olsa olsa AIî (Radiyallahû anh) bu sözü ile mezkûr âyete işaret etmişdir; denilebilir.

Uyluklarına vurmak teessüf ve acı duyma alâmetidir. Burada Kesû-lüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hz. Al î'nin derhâl verdiği cevâba şaştığı için böyle yapmışdır. Bâzıları ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in: ^

«Zâfen insan pek münâkaşacı bir şeydir.» sözünü Hz. A1î'nin özürünü kabul etmediğine hamletmiş uyluklarına bunun için vurduğunu söylemişlerdir.

Bir takımları : «bil'akis bu sözle Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onları mâzûr görmüsdür.» demişlerdir.



Hadisden Çıkarılan Hükümler:


1- Bazen sükût cevap sayılır.

2- Bir şey'e teessüf ederken dizlere veya uyluklara vurmak caizdir.

3- Hadîs-i şerîfdeki insandan murâd yalnız kâfirler değil; bütün insanlardır.

4- Hadîs-i şerîf Hz. Alî'nin menkıbesine delildir. Müslümanların hükümdarı nafile ibâdetler için onlara şiddet ve baskı kullanamaz.

5- Uyuyan kimsenin nefsini Allah-ü Zülcelâl yedi kudreti ile tut-muşdur.

6- Hadîs-i şerîf gece namazına teşvik etmektedir.'



207- (776) Bize, Amru'n-Nâkıd ile Züheyr b. Harb rivayet ettiler. Amr dedi ki: Bize, Süfyân b. Uyeyne, Ebû'z-Zinâd'dan, o da A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e ulaştırmış olmak üzere rivayet etti. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuşlar:

«Sîzden biriniz uyuduğu vakit şeytan, onun ensesi köküne üç düğüm vurur. Her bir düğümle birlikde senin üzerine: Haydi gecen uzun ola!... diye vurur. O kimse uyanıp de Allah'ı zikrettiği vakit bir düğüm çözülür; abdest alırsa iki düğüm; namaz kılarsa bütün düğümler çözülür. Artık o kimse neşârlı ve gönlü rahat olarak sabahlar. Aksi takdirde nefsi pis ve tenbel bir hâlde sabahı bulur.»

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbu't-Tehecüd» de; Ebû Dâvûd dahi «Namaz» bahsinde tahrîc etmişlerdir.

Şeytan'ın düğüm vurmasından murâd ne olduğu ulemâ arasında ihtilaflıdır.

Bâzılarına göre, insanı büyülemek mânâsında hakîkatdır. Sihir yapan bir kimse, sinirlediği kimseyi nasıl yerinden kalkamaz bir hâle getirirse, şeytan da sihirlediği insanın yerinden kalkmasına manî1 olur. Sihiri ekseriyetle kadınlar yapar. Shirbaz kadın bir iplik alarak ona düğümler vurur; üzerine bir şeyler okur. Sinirlenen kimse de bundan müteessir olur. Ne-tekim Teâlâ Hazretleri Kur'ân-ı Kerîm 'inde bunu haber vermiş ve:

«Düğümler üzerine üfüren üfürükçü kadınların şerrinden de Allah'a sığınırım; de! [85]» buyurmuşdur.

Allah'ın inayetinden mahrum olan kimseye sihir te'sîr eder, Nusret ve inayetine nail olana ise hiç bir te'sîr icra edemez.

Diğer bâzı Hılemâya göre şeytanın düğüm vurması mecazdır. Bunlar şeytanın uyuyan kimseye yaptığını büyücünün büyülediği kimseye yaptığı fiîle benzetirler.

Bir takımları: «Düğümden murâd, kalbin karar verip niyet etmesidir. Böyle olan bir kimse sanki şeytan kendisine vesvese ilkaa ederek üzerinde uzun bir gece olduğunu bildirmiş gibi gece namazı kılmakdan çekinir.» derler.

«En-Nihâye» sahibine göre bu cümleden murâd, şeytanın insana uykuyu ağır bastırması ve uykusunu uzatmasıdır. Bu suretle, sanki önüne bir sed çekmiş; üzerine düğüm vurmuş gibi olur.

İbni Battal diyor ki: «Resûlüllah (SallallabSi Aleyhi ve Setlem) düğümün mânâsını; Uzun bir geceyi iltizâm et! demekle tefsir etmişdir. Her hâlde bu sözü şeytan, bir kimse uyanmak istediği zaman söyler. Ben, bu hadîsi tefsir eden zevâtdan birinin: «Üç düğümden murâd: Yeyip içmek ve uyumakdır.) dediğini gördüm, Görülmüyormu ki çok yeyip içen çok uyur!» Bâzıları bu kavli ihtimâlden uzak görmüşlerdir. Çünkü hadîs-de düğüm vurma işinin uyudukdan sonra yapıldığı bildirilmektedir.

Bir takımlarına göre bu söz istiaredir. İnsanların akitlerinden âlin-mışdır. Bundan murâd akdin kendisi değildir. Ancak insanlar yaptıkları akidlerle, başkasının tasarrufunu menettikleri gibi, şeytânın misâli de böyledir. O da uyuyan kimseyi sevdiği zikrullah'dan meneder.

Şeytandan murâd cins de olabilir; iblis de. Yalnız İslîsle tefsire Aynî îtirâz etmiş ve ; «Geceleyin uyuyanlar çokdur. îblîs onların her birine yetişemez. Meğer ki bendegânına emrettiği için o iş ona nisbet olunsun!.. Bir de şeytanların azgınları ramazanda bukağılanırlar. Bunların en büyüğü îblîsdir.» demişdir.

Haydi gecen uzun ola!., diye vurur.» cümlesindeki vuruşdan maksad, elle vurmakdır. Bu cümle onun yaptığı işi te'kîd için zikredilmişdir. Bâzıları : «Buradaki vuruşdan murâd, uykusunu getirmekdir.» demişlerdir.

cümlesi nahiv ulemâsının istılahınca ığrâdır. Bâzı nüshalarda bu cümle şeklinde rivayet olunmuş-

dur. Bu takdirde cümle mübtedâ ile haberden müteşekkil bir haber cümlesi olur. Ve «senin üzerindeki gece uzundur.» mânâsına gelir. Bu söz mah-zûf bir fi'ilinin faili de olabilir. Ve cümle:

«Senin üzerinde uzun bir gece kaldı.» şeklinde takdir olunur. Kurtubî mânâ cihetinden cümlenin mübtedâ ve haber sayılmasını daha kuvetli bulmuşdur.

Müs1im'in burada :

«Allah'ı zikrederse bir düğüm çözülür; abdest alırsa İki düğüm çözülür; namaz kılarsa bütün düğümler çözülür.» şeklindeki rivayeti bu bâb-daki muhtelif rivayetlerin sahih olduğuna delildir. Filhakika hadîsin bâzı rivayetlerinde :

«Namaz kılarsa bütün düğümler çözülür.» ibaresinin yerine «Namaz kılarsa bir düğüm çözülür.» denilmişdir. O rivayetlerde şâir düğümler hakkında dahî «Bir düğüm çözülür.» tâbiri kullandımşdir.

Bunların hepsi sahih ise de üçüncü düğüm hakkında cemi' sîgası ile vârid olan «Bütün düğümler çözülür.» rivayeti diğerlerinden evlâdır.

Namaz kılan kimsenin sevinerek sabahlaması Allah Teâlâ, kendisini ibâdete muvaffak kıldığındandır. Gönül rahatlığı ise Allah Teâlâ, kendisine bereket ihsan eylediği ve kendisinden şeytanın düğümleri ırak olduğu içindir. Namaz kılmayanın nefsi pis olarak sabahlaması ya âdet edindiği namazı bıraktığından yahut niyet ettiği hayrı yapamadığın dan-dır.

Kirmanı ( --786) şöyle diyor: «Malûmun olsun ki hadîsin sonundaki (aksi takdirde nefsi pis ve tenbel olarak sabahlar.) cümlesinin muktezâsı: Bu üç şey'i yâni zikri, abdesti ve namazı bir araya getirmeyen kimse nefsi pis ve tenbel olarak sabahiayanlar zümresinde dâhildir, de-mekdir. Velev ki bâzısını yapmış olsun!» Bu te'vîle göre cümle şöyle takdir olunur: «Eğer Allah'ı zikretmez; abdest almaz; namaz da kılmazsa, nefsi pis ve tenbel olarak sabahlar.»

Gerçi Ebû Bekr ile Ebû Hüreyre (Radiyallahû anhûma) 'nm vitr namazını gecenin evvelinde kılarak, bir daha namaza kalkmazdıkları rivayet olunmuşdur. Fakat onlar bu hadisdeki tenbeller zümresinden sayılamazlar; zira hadisdeki tenbelden murâd, hiç gece namazı kılmadan uyuyan ve kalkmaya da niyeti olmayan kimselerdir. Gecenin evelinde vitir namazını kildıkdan sonra âhirinde kalkmak niyeti ile yatanlar, bunlarda dâhil değildir. Buna delil «Et-Tevdih- sahibinin gösterdiği şu hadîsdir :

«Gece namazı kılmayı âdet edinen hiç bir kimse yokdur ki, uyku galebe çalarak, o namazı kılamadığı vakit kendisine namazı kılmış gibi ecir yazılmasın. Onun uykusu da namaz sayılır.» Bu hadîsi İbni Tin rivayet etmiştir. tbni.Hîbbân'ın «Sahîh» inde dahî bir benzeri vardır.

Hadîs-i şerîfde, şeytan düğümlerinin üç adedi ile takyîd buyurulması yâ te'kîd içindir; yâ&ut düğümler ancak bu üç şey'le yânî zikir abdest ve namazla çözüldüğündendir.

Bu hadîs:

«Hiç biriniz benim nefsim habîsdir; demesin!» hadîsine muhalif sayılmaz. Çünkü o hadisde insanın bu sözü kendisi için söylemesi yasak edilmişdir. Bu hadîsde ise başkasının sıfatı haber verilmektedir.



Hadis-i Şerifden Çıkarılan Hükümler:


1- Bu hadîs, uykudan uyandıkdan sonra Alah'ı zikre teşvik etmektedir. Bu husûsda bir çok meşhur zikir ve dualar vardır. Nevevî bunları «Kitâbü'l-Ezkâr» ında toplamışdır.

Bir kimsenin fazilete nail olmak için muayyen bir zikirde bulunması şart değildir. Lâkin me'sûr olan duaları okumak efdaldir.

2- Yine bu hadîs geceleyin uyandıkdan sonra abdest almaya ve az da olsa namaz kılmaya teşvik etmektedir. KesûlüIIah (Salîaiîahü Aleyhi ve Seliem) 'in :

«Abdest aldırımı iki düğüm çözülür» sözünün mânâsı, ikinci düğüm çözülür; demekdir.

3- Zikir, abdest ve namaz; şeytânı kovan şeylerdir. Kur'ân-ı Kerîm .okumak, zikirde dâhildir. Fakat cünüp olan bir kimsenin abdest alması, şeytan düğümünü çözmeye kâfî değildir. Şeytan'm düğümü ancak yıkanmakla çözülür. Hadîsde abdestin zikredilmesi, ekseriyetle abdest lâzım geldiğindendir.



29- Nafile Namazı Evde Kılmanın Müstehab Oluşu, Mescidde Kılmanın Dahi Cevazı Babı


208- (777) Bize, Muhammedü'bnü'l-Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki): Bize, Yahya, Ubeydulah'dan rivayet etti. Demiş ki: Bana, Nâfi', İbni Ömer'den, o da Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem)''den naklen haber verdi ki :

«Namazlarınızın bir kısmını evlerinizde kılın! Evlerinizi kabirlere çevirmeyin!» buyurmuşlar.



209- (...) Bize, Ibnü'I-Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Ab-dülvehhâb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Eyyûb, Nâfi'den, o da İbni Ömer'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den naklen haber verdi ki:

«Evlerinizde namaz kılın; onları kabirlere çevirmeyin!» buyurmuşlar.

Bu hadîsi Buhar î, Ebû Dâvûd ve İbni Mâce dahî «Kitâbu's-Salât» da tahrîc etmişlerdir.

Hadîs-i şerîfde zikredilen namazdan murâd, nafilelerdir.

Bâzıları «Namazınızın bir kısmını...» ifâdesini zahiri üzere bırakmışlardır. Ancak bundan «farz namazların bir kısmını da evde kılın.» mânâsını çıkarmamalıdır.

Kaadî İyâz: «Bu hadîs, farz namaz hakkındadır. Mânâsı: Farz namazların bâzısını evlerinizde kılın ki, mescide çıkamayan kadınlar, köleler, hastalar ve emsali size uysunlar demekdir.» mutealâasını ileri sürenler bulunduğunu söylemiş; cumhura göre ise hadîsin nafile namaz hakkında vârid olduğunu bildirmişdir. Zira bir hadîsde :

«Farz namazlar müstesna olmak üzere kişinin en faziletli namazı, evinde kıldığı namazdır.» buyurulmuşdur.

Demek oluyor ki, bu hadîse iki türlü mânâ verilmişdir. Birinci takdire göre, hadîsdeki «Min» edatı ziyâdedir; Mânâ: Namazınızı evde kılın! demek olur. Namazdan murâd da, nafilelerdir.

İkinci takdire göre. hadîsdeki «min» edatı mutlak sûretde teb'îz mânâsmadır. Namazdan murad da, mutlak olan namazdır; Mânâ: Namazlarınızdan bazılarını evlerinizde kılın! demek olur. Buradaki mutlak namazdan murâd, yine nafiledir. Vâkıâ namaz mutlak zikredildiği zaman hem farza hem nafileye şâmil olursa da, başka delillerden farz namazlarjn mescidde kılınacağı anlaşıldığından buradaki namaz'ı, nafileye hamletmek gerekir. Evde kılınmasına teşvik buyuruîan namaz, nafile namazlardır. Çünkü öyle bir namazı evde kılmak, riyadan uzak ve sevabını kayıran sebeplerden masundur. Bir de nafile namazın evde kılınması, o eve bereket, rahmet ve meleklerin inmesine sebep olur; şeytanlar oradan kaçar. Binâenaleyh bu hadîsden murâd: Nâfüe namazlarınızdan bâzılarını evlerinizde kılın! evlerinizi, kabirler gibi namazdan hâli ve mehcûr bırakmayın! demek olur.

Ha tt âbî, hadîsin zahirî mânâsını tercih ederek: «İhtimâl bu hadîsin mânâsı: Evlerinizi uyku yeri yapmayın; demekdir. Zîrâ uyku, ölümün kardeşidir. İlâh...» şeklinde mutâleada bulunmuşdur. Hâlbuki bu tevcihe lüzum yokdur. Çünkü hadîsde «Teşbîh-i helîğ» vardır Yâni içinde namaz kılınmayan ev, kabire benzetilmiş ve mubâleğa için teşbih edatı atılmışdır.



Hadis-i Şerifden Çıkarılan Hükümler:


1- Hattâbî, bu hadîsle istidlal ederek: «Kabristanda namaz kılmak caiz değildir.» demişdir. Bu bâbda başka hadîsler de vardır,

2- Babımız hadîsi hakkında ulemâ i!d kısm,:- ayrılmışlardır. Birincilere göre, bu hadîs nâifle namazlar hakkına-, ârld olmuşdur. Çünkü Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Seüemj farz namazları cemaatla kılmış; şeriatta bu mes'ele böylece tekarrur etmişdir.

İkincilere göre hadîs, farz namaz hakkında vârid olmuşdur. Onu evde kümakdan murâd, câmi'e gidemiyenlerin cemâat sevabına ermesidir. Bu ciheti az yukarıda gördük.

Namazı evinde cemaatla kılan kimse de, cemâat faziletine nail olur.

İbrahim Nehaî: «Bir adam birine uyarak namaz kılsa, ikisi' cemâat teşkil etmiş olurlar. Onlara da yirmibeş derece sevap vardır.» demişdir. Rivayete nazaran ulemâdan İshâk, Ahrned b. Han-bel ve Alîyü'bn ü-'l-Medîn î, imam Ahmed'in evinde toplanmışlar, o sırada ezan okunmuş; içlerinden biri: «Mescide gidelim.» demiş. İmam Ahmed. ona :

«Mescide gitmemiz, cemâat teşkil etmek içindir. Biz burada da cemâatız!» cevâbını vermiş; bunun üzerine ikaamet getirerek namazı evde kılmışlar.

Ashâb-Kirâm 'dan bir cemâat, mescidde nafile namaz kılmaz-larmış. Huzey f etü'bnü Yemân, Sâib b. Yezîd, Rabî'b. Hasyem ve Süveyd b. Gafe1e (Radİyallahû anhûm) bunlardandır. Ulamamız mezkûr zevatın yaptıklarına bakarak, farzlardan gayrı namazların evde kılınması efdal olduğunu söylemişlerdir. Nafilelerin evde kılınmasının efdal olduğuna delâlet eden bir çok hadîsler vardır. Bunları Ebû Dâvûd, İbni Mâce, Tahâvî ve Taberânî gibi hadîs imamları tahrîc etmişlerdir. Yalnız ramazanda terâvîh'in cemaatla mı yoksa yalnız mı kılınacağı mes'elesi ihtilaflıdır. Bâzılarına göre terâvîh'i mescidde imamla kılmak, evde yalnız kılmak-dan evlâdır.

Hanefîler 'den bir cemaatla Şafiî 'lerden bir çoklarının mezhebi budur. Mezkûr kavil Hz. Ömer (Radİyallahû anh) ile Tabiî n'-den Muhammed b. Sîrîn'in ve Tâvûs'un mezhepleridir.

Tahâvî 'nin beyânına göre, başkaları bu husûsda muhalefet ederek nafile namazları ve bu meyânda terâvîh'i evde kılmanın efdal olduğunu söylemiş ve: «Kişinin evinde kıldığı nafile namaz, imamla beraber kıldığı nafileden daha faziletlidir.» demişlerdir. Bu kavil imam Mâ1ik'le Şafiî 'den, Rabîa, İbrâhîm, Hasan-ı Basrî, Esved ve Alkame 'den rivayet olunur.



210- (778) Bize, Ebû Bekr b. Ebî Şeybe ile Ebû Küreyb rivayet etti-ler. Dediler ki: Bize, Ebû Muâviye, A'meş'den, o da Ebû Süfyân'dan, o da Câbir'den naklen rivayet etti. Câbir şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selle m) :

«Biriniz mescidinde namazını bitirdimi, namazından evine de bir na-sîp bıraksın! Çünkü Allah, onun namazından evinde bir hayır halk eder.» buyurdular.

«Çünkü Allah, onun namazından evinde bir hayır halk eder.» cümlesinin mânâsı: o namaz sebebi ile evine melekler gelir; şeytan oradan kaçar, evdekiler rahat ederler; demekdir. Zîrâ babımız hadîsi ile emsali hadislerdeki hayır kelimesi hep bu mânâya tefsir edilmişdir. Bittabi evde kılınacak namazdan murâd, nafilelerdir. Hattâ bu hadis, bu husûs-da nassdır.



211- (779) Bize, Abdullah b. Berrâd EI-Eş'arî ile Muhammedü'bnü'l-Alâ' rivayet ettiler. Dediler ki: Bize, Ebû Üsâme, Büreyd'den, o da Ebû Bürde'den, o da Ebû Musa'dan, o da Peygamber (Scllallahü A leyhi ve Seüem)J den naklen rivayet etti. Efendimiz :

«içersinde Allah zikir edilen ev ile içinde Allah' zikredilmeyen evin misâli ölü ile diri gibidir, buyurmuşlar.

Bu hadîsi Buhârj «Kitâbu'd-Deavât» da ayni râvîlerden tahrîc etmişdir.

Yalnız onun rivayetinde Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Seîİem) 'in :

«Rabbini zikredenle etmeyenin misâli, ölü ile diri gibidir.» buyurduğu bildirilmişdir.

Ayni hadîsi İsmâî1î (277-371); İbni Hibbân ( -354) ve Ebû Avâne ( -316) dahî Müslim 'deki gibi rivayet etmişlerdir.

Ev ; hayât ve ölümle vasf edilemez. Bu vasıf onun sakinlerine âid-dir. Binâenaleyh ifâdede mahalli zikir ile hâili irâde kabilinden «mecâz-ı mürsel» vardır.

Allah'ı zikreden kimse ile ölü arasındaki benzerlik münâsebeti, insan sayılması ,fayda vermesi, yardım etmesi v.s. gibi şeylerdir. Zikri terk edenle, ölü arasındaki benzerlik ise zahirde her ikisinin de hareketderi muattal kalması bâtın en dahî butlaan üzere bulunanlarıdır.



Bu Hadisden, Şu Hükümler Çıkarılmışdır:


1- Hadîs-i şerîf evde Allah Teâiâ'yı zikre teşvik ve evi hiç bir zaman zikirden 'hâlî bulundurmamaya tenbîh etmektedir.

2- Bir şey'i temsil suretiyle anlatmak caizdir.

3- Allah'a ibâdet ve tâatda bulunarak, uzun zaman yaşamak fazîletdir. Gerçi ölen bir mü'min de hayira intikaal etmiş sayılırsa da, yaşayan mü'min dahî günün birinde ona iltihâk edeceği cihetle dünyâda fazla yaşayarak kazandığı fazla sevaplarla onu geçer.





212- (780) Bize, Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Ya'kûb (yâni İbni Abdirrahmân El - Kaarî) Süheyl'den, o da babasından, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (SaÜallahü Aleyhi ve Selîem):

«Evlerinizi, kabirlere çevirmeyin! Şüphesiz ki şeytan içinde Bakara sûresi okunan evden kaçar.» buyurmuşlar.

kelimesini Müs1im'in bâzı râvîleri şeklinde zaptetmişlerdir. Mânâca bunların ikisi de bir ve sahîhdir.

Bu hadîs sûre-i Bakara demekde bir kerahet bulunmadığına delildir. Evvelce de beyân ettiğimiz vecihle Selef 'den bâzıları «Sûre-i Bakara, sûre-i Nisâ gibi sûre isimlerini kerîh görmüş; bunların yerine «İçinde Bakara zikredilen sûre, içinde Nisa zikredilen sûre ilâh...» denilmesi gerektiğini söylemişlerdir. Ancak bu zevatın beğenmedikleri isimleri bizzat Resûlüllah (SallaHa.hu Aleyhi ve Sellem) Hazretleri söylemiş bulunduğu için kavillerine itibar eden olmamışdir.



213- (781) Bize, Muhammedü'bnü'l-Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki): Bize, Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Abdullah b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Ömer b. Ubeydillâh'ın âzâdlısı Salim Ebû'n-Nadr, Büsr b. Saîd'den, o da Zeydü'bnü Sâbit'den naklen rivayet etti. Demiş ki: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeUenı) kendisine hurma yaprağından yahut hasırdan bir hücrecik yaptı da çıkıp orada namaz kıldı. Derken bir takım adamlar kendisini ta'kîp ettiler ve (oraya) gelerek onun namazına uydular. Sonra bir gece gelip orada hazır oldular. Resûlüllah (SaUallahii Aleyhi ve Sellem) ağır davranarak yanlarına çıkmadı. Bunun üzerine onlar seslerini yükselttiler; ve kapıyı taşladılar. Derken Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) öfkeli bir hâlde onların yanma çıktı ve kendilerine şunu söyledi:

«Yaptığınız şey'e o kadar devam ettiniz ki, bunun size farz olacağından korktum. Binâenaleyh siz, bu namazı evlerinizde kılmalısınız. Çünkü yalnız farz namaz müstesna; kişinin en hayırlı namazı evinde kıldığı namazdır.»



214- (...) Bana, Muhammed b. Hatim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Behz rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Vüheyb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Mûsâ b. Ukbe rivayet etti. Dedi ki: Ebû'n-Nadr'ı, Büsr b. Saîd'den, o da Zeydü'bnü Sâbit'den naklen rivayet ederken dinledim ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mescidde hasırdan bir odacık yapmşı da, orada birkaç gece namaz kılmış. Nihayet halk başına toplanmış...

Râvî yukarki hadîsin benzeri şekilde rivayet etmiş. Yalnız burada :

«Size farz kılınmış olsa, onu yapamazdınız.» demiştir.

Bu hadîsi Buharı «Kitâbü'I-Ezân» ile «Kitâbü'l İ'tisâm» da; Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî «Kitâbu's-Selât» da muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir. Tirmizî son kısmını rivayet ettikden sonra: «Bu bâbda Ömeru'bnü'l-HatUb ile Câbir, Ebû Saîd, Ebû Hüreyre, İbni Ömer. Âişe, Abdullah b. Sa'd ve Zeydü'bnü Hâlid'-den dahî rivayetler vardır.» demişdir.



Ayni, Bu Rivayetleri Şöyle Sıralamışdır:


1-Ömeru'bnü'l-Hattâb hadîsini İbni Mâce şu lâfızlarla rivayet etmişidr : «Ömer dedi ki: Resûlüllah (SaUallahii

Aleyhi ve Sellem)'e (namaz) sordum; Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Seiiem) : «Kişinin evindeki namazı bir nurdur. Öyle ise siz evlerinizi nûrlandı-nnl buyurdular.» Yalnız bu hadîsde inkıta' vardır.

2- Câbir hadîsini Müslim rivayet etmişdir. Mezkûr hadîs babımızda (210) numara ile rivayet edihnişdir.

3- Ebû Saîd hadîsini İbni Mâce rivayet etmişdir. Bu hadîsin lâfzı hemen hemen Câbir hadîsi gibidir.

4- Ebû Hüreyre hadîsini Müslim ile Nesâî tahrîc etmişlerdir. Müslim; bu hadîsi babımızda (212) sıra numarası ile rivayet etmişdir.

5- İbni Ömer hadîsini Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve İbni Mâce rivayet etmişlerdir.

6- Âişe hadîsini İmam Ahmed b. Hanbel tahrîc etmişdir. Bu hadîsde: «Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Seîlem):

Evlerinizde namaz kılın, onları üzerlerinize kabir yapmayın!buyururdu.» denilmektedir..

7- Abdullah b. Sa'd hadîsini Tirmizî ile İbni Mâce tahrîc etmişlerdir. Mezkûr hadîsde Hz. Abdullah şöyle demişdir: «Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem)'e : Namazı evimde kılmak mı yoksa mescidde kılmak mı daha faziletlidir? diye sordum; şu cevâbı verdiler:

«Benim evimi görmüyormusun? mescide ne kadar yakındır, öyle iken evimde kılmam, mescidde kılmakdan benim için daha iyidir. Yalnız farz namaz olursa, o başka!»

8- Zeydü'bnü Hâlid hadîsini imam Ahmed, Bezzâr ve Taberânî rivayet etmişlerdir. Bu hadîsde dahî:

«Evlerinizde namaz kılın! Onları kabir'e çevirmeyin!»buyurulmuşdur.

Tirmizî'nin söylediklerinden maada bu bâbda Hasanü'bnü Alîy ile Suheyb b. Nu'mân hazerâtmdan dahî hadîsler rivayet edilmişdir.

9- Hasan hadîsini Ebû Yala tahrîc etmişdir. Bu hadîs aynen Zeydü'bnü Hâlid rivayeti gibidir.

10- Suhayb b. Nu'mân hadîsini Taberânî «Mu'cem-i Kebîr» inde tahrîc etmişdir. Bu hadîsde :

«Kişinin evinde kıldığı namazının, âlemin gördüğü yerde kıldığı namaz üzerine fazileti, farz namazın nafile üzerine olan fazileti gibidir.» buyurulmaktadır.

Zeydü'bnü Sabit hadîsinin Buhârî 'deki rivayetinde Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) 'in kendisine hasırdan hücre yaparak kıldığı, namazın ramazan gecelerinde kılındığı kaydedilmektedir.

Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Seliem) ashabına buradaki Tİvâyetde : «Yaptığınız şey'e o kadar devam ettiniz ki, bunun size farz olacağından korktum.», Buhar î'nin rivayetinde: «Yaptıklarınızı gördüm;

biliyorum.» buyurmuşdur. Bu söz yalnız ashabın namaz için toplanmalarına değil; fazla gürültü kaldırmalarına, Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve Seliem) uyumuşdur zannı ile tesbîh etmelerine hattâ bâzılarının onu uyandırmak maksadı ile kapısını taşlamalarına karşı söylenmişdir.

«Zîra kişinin en hayırlı namazı, evinde kıldığıdır...» ifâdesi zahiri î-tibârı ile bütün nafilelere şâmildir.



Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:


1- Nafile namazı, evde kılmak, mescidde kılmakdan efdaldir. İsterse mescid başkalarına nisbetle sevabı kat kat fazla olan mescidlerden olsun. Ebû Dâvûd 'un bir rivayetinde bu cihet tasrîh edilmişdir. Şu hâlde bir kimse Mesci i-i Nebevi'de kıldığı bir nafile namaz mukaabilinde bin sevap kazanacaksa, ayni namazı evinde kıldığı takdirde binden daha fazla sevap kazanacakdır. Kabe ile Kudüs 'deki Beyt-i Makdis'in hükümleri dahî budur. Yalnız Mekke 'nin her yeri bu katlama hükmünde müsavidir. Nevevî'nin sahih olarak kabul ettiği kavle göre sevabın katlanması, haremin her yerinde birdir. Yalnız Nevevî babımız hadîsinin umûmundan bir takım nafile namazları istisna etmişdir ki, bunları evde kılmamak daha faziletlidir. Bayram namazları ile istiskaa ve küsûf namazları bu cümledendir. Şâfıîler mezkûr namazlara:Tahiyyetü'l -Mescid ile iki rek'ât tavaf namazını, iki rek'ât ihram namazını, cum'a gününde zevalden önce ve sonra kılman nafile namazları ilâve etmişlerdir.

2- Hadîs-i şerîf, gece olsun gündüz olsun bütün nafile namazların mescidde kılınmasını müstahab sayanlar aleyhine delîl olduğu gibi yalnız gündüz namazlarını mescidde müstahab görenler aleyhine 'ie delildir.

Kaadî İyâz, Selefden bir cemâatin bütün nafile namazların mescidde kılınması efdal olduğunu söylediklerini, Süfyân-ı Sevri ile İmam ve Mâ1ik'in de gündüz nafilelerinin mescidde kılınmasına ta-rafdâr olduklarını rivayet etmişdir.

Hadîs~i şerîf, Buhârî 'nin rivâyetindeki ramazan kaydı ile terâ-vîh'in esâs itibârı ile sübûtuna delildir. Zîra bir kaç geckıldikdan sonra farz olur endîşesi ile terk ettiği namaz lamaazn gecelerindeki terâvîh'dir.

Ulemâ terâvih'in sünnet olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir. Bâzıları: «Teravih sünnet, fakat onu cemaatla edâ etmek müstehabdır.» demişlerdir. İmam Hasen b. Ziyâd 'in, Ebû Hanîfe 'den rivayetine göre, terâvîh sünnetdir; terki caiz değildir. «Cevâmiu'l-Fıkıh» nâm eserde: «Terâvîh sünnet-i müekkededir; onu cemaatla kılmak vâcip-dir.» denilmektedir.

Bâzı rivayetlerde, terâvîh'i cemaatla kılmanın fazilet; diğer bir takım rivayetlerde de cemâatin sünnet-i kifâye olduğu bildirilmişdir.

Rek'ât sayısına gelince: Hanef îler'le Şâfiîler'e ve Hanbelîler'e göre terâvîh yirmi rek'âtdır. Kaadî İyâz, bunu cumhurun kavli olmak üzere nakletmişdir.

Ulemâdan Esved b. Yezîd terâvîh'i kırk rek'ât olarak kılar; yedi rek'âtla da vitir yaparmış.

İmam Mâlik'e göre terâvîh dörder rek'âtda bir selâm vermek üzere otuzaltı rek'ât olarak kılınır. Vitr namazı bunda dâhil değildir. De-lîli Medine 'Hlerin amelidir.

«Terâvîh yirmi rek'âtdır» diyenlerin delili Beyhakî'nin sahîh bir is-nâdla Sâib b. Yezîd (Radiyalîahû anh) 'dan rivayet ettiği hadîs-dir. Mezkûr hadîsde ashâb-ı kiramın, Ömer, Osman ve Aliy (Radiyalîahû anhûm) hazerâtı zamanında terâvîh'i hep yirmişer rek'ât üzerinden kıldıkları bildiriliyor. Gerçi İmam Mâ1ik'in «El-Muvatta» nâm eserinde Yezîdü'bnü Rûmân 'dan rivayet ettiği bir hadîsde, Hz. Ömer devrinde ramazanda terâvîh'in yirmiüç rek'ât olarak kılmırdığı rivayet olunmuşsa da Beyhakî bunun üç rek'âtmın vitir namazı olduğunu söylemişdir. Bir de râvî Yezîd, Hz. Ömer'e yetişmemişdir. Binâenaleyh hadîs munkatı'dır.

3- Cemaata manî olmamak şartı ile mescidde hasırdan hücre yapmak caizdir. Çünkü bu şekil hareket, önünden geçilmesini ve başkaları tarafından namazın huşû'una manî olunmasını önler. Ancak Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu işi daimî sûretde yapmamişdır. Bundan sonraki rivayette görüleceği vecihle, geceleyin hasırdan kendisine hücre yapar, gündüzün hasırı mescide yayarmış. Bir zaman sonra bu işden ta-mâmiyle vazgeçmiş. Ve nafileleri evinde kılmağa başlamıştır.

4- Hadîs-i şerîf nafile namazın mescidde kılınablieceğine delildir.

5- Nafile namazlarda cemâat olmak ve İmam olmağa niyet etmeyen kimseye uymak caizdir.



30- Gece Namazı Olsun, Başkası Olsun Devamlı Amelin Fazileti Babı


215- (782) Bize, Muhammedü'bnü'i-Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Ahdülvehhâb (yâni Sekafî) rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Ubey-dullah, Saîd b. Ebî Saîd'den, o da Ebû Seleme'den, o da Âişe'den naklen rivayet etti ki, Âişe şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in bir hasırı vardı. Onu geceleyin kendine hücre yapar da, içinde namaz kılardı. Gündüzün ise (yere) yayardı. Derken cemâatda onun namazına uymaya başladılar. Ve bir gece toplandılar. Bunun üzerine Kesûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) :

«Ey cemâat! Siz gücünüzün yeteceği İşlere bakın! Çünkü siz usanma-dikça Allah usan (mı muamelesi yap) maz. Allah' indinde amellerin en makbulü az da olsa devam üzre yapılanıdır.» buyurdular.

Râvî diyor ki: «Âl-i Muhammed (SallaUahü Aleyhi ve Sel'enı) bir şey yaptilarmı, artık ona devam ederlerdi.»



216- (...) Bize» Muhammedü'bnü'î-Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki): Bize, Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Şu'be, Sa'd b. îbrâhîm'den rivayet etti. O da batası Ebû Seleme'yi Âişe'den naklen rivayet ederken dinlemiş ki, Resûlüllah (SallaVahii Aleyhi ve Sellem)'e :

«Allah indinde amellerin en makbul olanı hangisidir?» diye soruS-

«Az bile olsa devamlı olanıdır.» buyurmuşlar.



217- (783) Bize, Züheyr b. Harb ile İshâk b. İbrahim rivayet etti. ler. Züheyr dedi ki: Bize, Cerîr, Mansûr'dan, o da İbrahim'den, o da Âlka-me'den naklen rivayet etti. Âlkanıe şöyle demiş: «Ümmü'l-Mü'minîn Âişe'-ye sordum; dedim ki: Yâ tİmme'l-Mü'nıinin Resûlüllah (SaltaUahü Alevli! ve Sellem) 'İn ibâdet işi nasıldı? Günlerden birine tahsis ettiği bir şey olur-muydu?» Âişe, şu cevâbı verdi:

«Hayır! Onun ameli devamlıydı. Resûlüllah (SaUaUahü Aleyhi ve Sellem) 'in kaadir olduğu şey'e sizin hanginiz taakat getirebilir ki!»



218- (...) Bize, İbni Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki).: Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Sa'd b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bana, Kaa-sim b. Muhammed, Âişe'de naklen haber verdi. Âişe şöyle demiş: Resûlülla (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Allah Teâlâ'ya amellerin en makbulü, az da olsa en devâmlısıdır.» buyurdular.

Râvî: «Âişe bir ameli işlediği vakit ona devam ederdi.» demişdir.

Bu babın rivayetleri hep Âişe (RadiyallahO anha) darıdır. Birinci rivâ-yetde, Resûlüllah (SaUaUahü Aleyhi ve Sellem') 'in :

«Siz usanmadıkça Allah da usanmaz.» buyurduğu göze çarpmaktadır.

Usanmak : Bıkmak, manasınadır. Bu mânâ Allah Teâlâ hakkında muhaldir. Şu halde hadîsi te'vîl icâb eder. Filhakika ulemânın muhakkıklan bu cümleyi te'vîl etmiş ve: «Allah size usanıp bıkan kimse muamelesi yapmaz. Binâenaleyh sizden sevap ve mükâfatını kesmez. Meğer ki siz yapmakda olduğunuz hayırlı amellerden vazgeçmiş olasınız!» demişlerdir.

Bâzılarına göre bu cümlenin mânâsı; «Siz bıkarsanız Allah bıkmaz.» demekdir. İbni Kuteybe ile diğer bir takım ulemâ bu mânâya kaail olmuşlardır.

Al-i Muhammed'den murâd : Ehl-i Beyt'i, zevceleri, yakınları ve onunla hususiyeti olan zevâtdır.



Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:


1- Hadîs-i şerif, muhtelif rivayetleri ile ibâdetde iktisâd gerektiğine delildir. Ve yalnız namaz mahsûs değil, bütün hayırlı amellere şâmildir. İbâdetde iktisâd, devam edebileceğini yapmakdır. Netekim Resûlüllah (Sallalahü Aleyhi ve Sellem) 'in :

«Ey cemâat! Siz taakat getirebileceğiniz işlere balcın!» buyurması da bunu gösterir. Taakatdan murâd, zarar gelmemek şartıyla devamdır.

2- Hadîs-i şerif, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ümmetine karşı beslediği kemâl-i şefkat ve merhamete delildir. Çünkü ümmetini onların en ziyâde işine yarayan amellere yâni elemsiz kedersiz devam edebilecekleri ibâdetlere irşâd buyurmuşdur. Böyle ibâdetleri ise kalp daha büyük bir neşât ve inşirahla yapar, ibâdet de tam olur. Meşakkatli ibâdetleri yapmak böyle değildir. Onlar dâima bırakılmağa yahut güç hâlle; isteksiz yapılmağa mâruzdurlar. Bu şekilde yapılan ibâdetin ise bir çok hayır ve sevabı zayi' olur. Bundan dolayıdır ki Hz. Abdullah b. Amr (Radiyallahû anh) vaktiyle Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in kendisine ibâdeti hafif tutması hususunda vermiş olduğu ruhsatı kullanmadığı için âhır ömründe pişmanlık duymuşdur.

3- Hadîs-i şerîf ibâdete devamı teşvik etmektedir. Ve anlaşılıyor ki dâimi sûretde yapılan az ibâdet, bir müddet sonra kesilen çok ibâdetden daha hayırlıdır. Çünkü daimî sûretde yapılan ibâdet, az bile olsa Allah'a tâat, zikir, murakabe, niyet ve ihlâsı devam ettiriyor demekdir. Bu devam sayesinde az amel devam etmeyen çok ameli kat kat geçer.



31- Namazında Uyuklayana Yahut Kur'an Okumakdan veya Dua Etmekden Âciz Kalana, Bu Hal Kendisinden Gidinceye Kadar Uyumasını Yahut Oturmasını Emir Babı


219- (784) Bize, Ebû Bekr b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, İbni Uleyye rivayet etti. H.

Bana, Züheyr b. Harb dahî rivayet etti, (Dedi ki) : Bize, İsmail, Abdü-lazîz b. Suhayb'den, o da Enes'den naklen rivayet etti. Enes şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) mescide girdi, (mescidde) iki direk arasına bir ip gerilmişdi.

«Bu ne?» diye sordu; Ashâb :

— Zeyneb'indir! (burada) namaz kılar; yorulduğu yahut gevşeklik hissettiği zaman buna tutunur., dediler. Resûlüllah (Sallallahü A \eyhi ve Seiîemj:

«Çözün onu!. Sizden biriniz zinde olduğu müddetçe namazını kılsın! Yorulduğu veya gevşediği zaman oturur...» buyurdu. Züheyr'iıı rivayetinde «Otursun!» kaydı vardır.



(...) Bize, bu hadîsi Şeytân b. Ferrûh dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Abdülvâris, Abdülâzız'den, o da Enes'den, o da Peygamber (SallaVahü Aleyhi ve Selle m) 'den naklen bu hadîsin mislini rivayet etti.

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbu't-Teheccûd» de; Nesâî ile İbni Mâce dahî «KitâWs-SaIât» da tahrîc etmişlerdir.

Buhârîdeki rivayetinde: «Peygamber (SalloVahü Aleyhi ve Sellem) mescide girdi. Bir de baktı ki, iki direğin arasına bir ip gerilmiş: Bu ip ne oluyor? dedi; Ashâb: Zeyneb'in ip'idir. Gevşeklik geldiği zaman buna tutunur dediler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

Hayır! Siz onu çözün! Biriniz neşâtlı olduğu müddetçe namaz kılsın! gevşedi mi otursun! Buyurdu.» denilmektedir.

İki direk arasına ip geıerek, namazda yorulduğu zaman ondan tutunarak kalkan kadın Ümmü'l-Mü'minîn Zeyneb bin ti Cahş (Radiyallahû anh) dır. Hatîb «Mübhemât» ında onu böyle tefsir etmiş; Kirmânî ( -786) dahî bu husûsda ona tabî olmuşdur.

İbni Ebî Şeybe gerek «Müsned» inde gerekse «Kusanne» inde Zeyneb'i mücered olarak rivayet etmiş; kim olduğunu bildirmemişdir.

Ebû Dâvûd, bu hadîsi iki tarîkden rivayet etmişdir. Bunların birinde yalnız Zeyneb ismi geçmiş; diğerinde «Zey neb yerine Hamne binti Canş » denilmişdir. Hamne binti Cahş, Ümmü'l-Mü'minîn Zeyneb binti Cahş'ın kız kardeşidir. İmam Ahmed b. Hanbel'in, Hammâd tarîki ile Hz. Enes'den tahrîc ettiği rivâyetde dahî Zeyneb yerine Hamnebinti Cahş zikredilmişdir, Ayni hadîsin şâzz bir rivayetinde Zeyneb yerine Meymûne binti Haris; denildiği görülmektedir. Bu ihtilâflara bakarak Hz. İmam vak'anın müteaddid defalar cereyan etmiş olabileceğine işaretle: «Hâdisenin müteaddid defalar vuku bulmuş olmasına bir mâni yokdur.» demişdir.



Hadisden Çıkarılan Hükümler:


1- Hadîs-i şerîf ibâdette iktisâda yâni orta hâlde bulunmaya teşvîk etmekdedir.

2- Namaz kılarken yorulan bir kimse yorgunluğu gidinceye kadar dinlenmelidir.

3- İmkân bulunduğu takdirde bir kötülüğü elle defetmek gerekir.

4- Kadınlar mescidde nafile kılabilirler. Çünkü Hz. Zeyneb mescidde nâfiîe kılıyordu. Resûlülîah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) kendisine bu bâbda bir şey dememiştir.

5- Namaz kılarken ipe tutunmak mekrûhdur.

6- Bütün gece namaz kılmak cumhûr-ü ulemâya göre mekrûhdur. Selef 'den bir cemaata göre ise bunda beis yokdur. Sabah namazına kalkabilmek şartı ile bütün gece nafile namaz kılmayı imam Mâ1ik'in dahî tecviz ettiği rivayet olunur.



230- (785) Bana, Harmeletü'bnü Yahya ile Muhammedü'bnü Sele-mete'I - Muradı rivayet ettiler. Dediler ki: Bize, İbni Vehb, Yûnus'dan, «da İbni Şihâb'dan naklen rivayet etti. İbni Şihâb: Bana, Urvetü'bnü'z -Zübeyr haber verdi, ona da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selle m) 'in zevcesi Âişe haber vermiş ki, Havla' bintü Tüveyt b. Habîb b. Esed b. Ab-di'1-Uzzâ', Âişe'ye uğramış. Âişe'nhı yanında Resûlüllah (Sallallahü Alevhi ve Sellem) bulunuyormuş. Âişe demiş ki: «Ben: Bu kadın Havla' binti Tûveyt'dir. Geceleyin uyumadığını söylerler; dedim.» Bunun üzerine Resûlüîlah

«Geceleyin uyumuyor ha! Siz taakat getirebileceğiniz işleri yapın! Val-iahi siz bıkmadikça Allah da bıkma (muamelesi yapmaz)» buyurdular.



221- (...) Bize, EbÛ Bekr b. Ebî Şeybe ile Ebû Küreyb rivayet ettiler. Dediler ki: Bize, Ebû Üsânıe, Hişânı b. TJrve'den rivayet etti. H.

Bana, Züheyr b. Harb dahî rivayet etti. Lâfız onundur. {Dedi ki) : Bize, Yahya b. Saîd, Hişâm'dan naklen rivayet etti. Demiş ki: Bana, babam, Âişe'den naklen haber verdi. Âişe şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyh' ve Sellem} yanıma girdi. Benim yanımda bir kadın vardı. Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) :

«Bu kadın kimdir?» diye sordu, Ben:

— Uyumayan (daimî sûretde) namaz kılan bir kadın! dedim.

«Sİz îaakaî getirebileceğiniz işleri yapın! Vallahi siz usanmadıkça Aî-lah usanma (muamelesi yapmaz}.» buyurdular.

Âişe demiş ki: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemj'in en sevdiği ibâdet sahibinin devam üzere yaptığı ibâdet idi.»

Ebû Üsâme hadîsinde, o kadının Benî Esed kabilesinden olduğu zik-redilmişdİr.

Bu hadîsi Buharı «Kitabü'1-İman» ile «Kitabü's-Salât» da; Imam Mâlik «El-Muvatta» da; Nesâî dahi «Kitâbü'1-İman» ile «Kitabü's-Salât» da tahrîc etmişlerdir.

Rivayetlerin bâzısında Hz. Âişe 'nin yanında bir kadın bulunduğu. diğerlerinde ise Havla1 isminde bir kadın olduğu zikredilmişdir. Binâenaleyh vak'anm br olması da, müteaddid olması da ihtimâl dâhilİndedir. Zahire bakılırsa kıssa yalnız Havla' vak'asından ibâretdir. Rivayete nazaran Hz. Havla1 muhacirlerden olup pek dindar ve sâ-liha bir kadınmış.

Hadîsdeki dîn'den murâd: tâatdır.

Bu hadîsde muhâtab kadınlar olduğu hâlde, kendilerine erkeklere mahsûs olan cemi' sığası ile :

«Siz tâakat getirebileceğiniz işlere bakın!» buyurulmuşdur. Bunun sebebi hükmün bütün ümmete teşmil edilmesi istenmesidir. Onu/, için de tağlîb tarîki ile müzekker sîgası kullanümışdır.

Usanmak ve bıkmak gibi kelimelerin hakîkatlârı Allah Teâlâ'ya nis-betle muhaldir. Binâenaleyh bu gibi kelimelerin te'vîl edildiklerini az yukarıda görmüşdük. Böyle kelimelerin bu gibi yerlerde zikredilmeleri mu-şâkele ve îzdivâc tarîki iledir. Yâni lâfızlar biribirine uysa da, mânâları başKa başkadır.



Hadisi Şerifden Çıkarılan Hükümler:


1- Konuşurken mecazî kelimeler kullanmak caizdir. Netekim Allah Tfeâlâ hakkında bile mecaz kullanümışdır.

2- Bir şey'i büyütmek, bir tâata teşvik veya bir mâsiyetden sakındırmak gibi fâidelerden dolayı istenmeden yemîn etmek caizdir.

3- Devam üzere yapılan ibâdet ve tâat az bile olsa devamı olmıyan çok ibâdetden daha makbuldür.

4- Hadîs-i şerîf, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem}'in ümmetine karşı beslediği sonsuz şefkat ve merhametin şahididir.

5- Bütün gece namaz kılmak mekrûhdur. Yalnız selefden bir cemaata göre caizdir. İmam Mâlik bunu bir defa kerîh görmüş; başka defa sabah namazına zararı olmamak şartı ile cevaz vermişdir.



222- (786) Bize, Ebû b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Abdullah b. Nümeyr rivayet etti. H.

Bize, İbni Nümeyr dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, babam rivayet etti. H.

Bize, Ebû Küreyb dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Ebû Ûsâme rivayet etti. Bu râvîlerin hepsi Hişâm b. Urve'den rivayet etmişlerdir. H.

Bize, Kuteybetü'bnü Saîd dahî rivayet etti. Lâfız onundur. Kuteybe, Mâlik b. Enes'den, o da Hişâm b. Urve'den, o da babasından, o da Âişe'-den naklen rivayet etti ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Biriniz namazda uyukİarsa, uykusu dağılıncaya kadar yatıversin! Zira uyukluyarak namaz kılarsa belki istiğfar edeyim derken, kendine söver.» buyurmuşlar.



223- Bize, Muhammedü'bnü Râfi' rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Ab-durrazzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Ma'mer, Hemmâm fo. Münebbih'-den rivayet etti. Hemmâm: «Ebû Hüreyre'nin, Allah'ın Resulü Muham-

med (Sallallahü Aleyhi ve Selle m) 'den rivayet ettikleri şunlardır...» diyerek bir takım hadîsler zikretmiş. Ezcümle: ResûlülJah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Biriniz geceleyin namaza kalkar da Kur'ân diline dolaşır ve ne dediğini bilemezse, hemen yatsın!» buyurdular; demiş.

Bu iki hadîs, namazda uyuklayanlar hakkındadır.

Âişe (Radiyallahû anha) hadîsini Buhârî «Kitâbü'I-Vudû» da; Ebû Dâvûd dahî «Kitâbu's-Salât» da tahrîc etmişlerdir.

Bu hadîsdeki istiğfardan murâd, Kaadı İyâz'a göre duadır.

Bâzıları istiğfarı kendi mânâsında alıp, istiğfar etmeyi diler; şeklinde te'vîlde bulunmuşlardır.

Kendine sövmekden murâd da, kendi aleyhine duâ etmesidir.



Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler


1- Bir kimseye namazda iken uygu galebe çalarsa, namazı bozması îcab eder. Çünkü o hâlde abdesti bozulur.

2- Uyuklama galebe çalma derecesine varmazsa şer'an affedilmiş-dir; abdesti de bozmaz. Ulemâ az uykunun abdesti bozmadığında müttefikdirler. Bu bâbda yalnız Müzeni muhalefet etmiş ve: «Uykunun azı da; çoğu da abdesti bozar» demişdir.

3- Âişe hadîsi ihtiyatla amel etmeye delildir.

4- Namazda dualar muayyen değildir.

5- Bu hadîsler namazda huşu' ve her ibâdetle huzûr-u kalp ile bulunmaya teşvik etmektedirler.

6- Uyuklayan kimseye, uyuması yahut başka bir şey'le uykuyu gidermesi emrolunmuşdur. Bu emir farz ve nafile, gece ve gündüz kılman bütün namazlara şâmildir. Cumhûr-u ulemâ ile Şâfi'î1er'in mezhebi de budur.

Kaadı İyâz'm beyânına göre İmam Mâlik ile ulemâdan bir cemâat, hadîsde zikri geçen namazı, gece kılman nafile; mânâsına almışlardır.



32- Kur'an'ın Faziletleri ve Kur'an'a Teallük Eden Şeyler Babı




33- Kur'an'ı Ezberde Tutmaya İhtimam Emri, Filan Âyeti Unuttum Demenin Keraheti, O Âyet Bana Unutturuldu Demenin Cevazı Babı


224- (788) Bize, Ebû Bekr b. Ebî Şeybe ile Ebû Küreyb rivayet ettiler. Dediler ki: Bize, Ebû Ûsâme, Hişâm'dan, o da babasından, o da Âişe'-den naklen rivayet etti ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) geceleyin Kur'ân okuyan bir zât işitmiş de :

«Allah, ona rahmet buyursun! Gerçekten bana filân ve filân âyetleri hatırlattı. Ben, onları filân ve filân sûrelerden ıskaat etmişdim.» buyurmuş.



225- (...) Bize, İbni Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Abde ile Muâviye, Hişâm'dan, o da babasından, o da Âişe'den naklen rivayet ettiler. Âişe şöyle demiş: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mescidde bir zâtın Kur'ân okuyuşunu dinler de :

«Allah, ona rahmet buyursun! Gerçekten bana unutturulduğum bir âyeti hatırlattı.» derdi.

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbu Fedâili'l-Kur'ân» in bir kaç yerinde tahrîc etmişdir.

Anlaşılıyor ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) lihîkmetin bâzı âyetleri unutmuş; bunları mescidde Kur'ân okuyan bir zâtdan işidince hatırlamış. Ancak unutulan âyetlerin neler olduğu ve sayılan bildirilme-mişdir. Buhârî 'nin bir rivayetinden Kur'ân okuyan zâtın Abbâd b. Bişr olduğu, başka bir rivayetinden üç Abdullah b. Yezîd El-Ensârî olduğu anlaşılıyor. Bu rivayetlere bakarak bazıları kıssanın iki defa geçtiğine ihtimâl vermişlerdir.

Bâzıları bu hadîsden fıkhî bir mes'ele istinbât ederek, unutulan âyetlerin yirmibir aded olduğunu söylemişlerdir. Bunu nasıl istinbât ettiklerini öğrenmek için fıkıh kitaplarına müracaat etmelidir.

Burada: «Acaba Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem)'e unutmak nasıl caiz olmuşdur?» şeklinde bir suâl hatıra gelebilir. Bunun cevâbı şudur: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o âyetleri unutmuş değil, onlar kendisine unutturulmuşdur. Bittabi kendiliğinden unutmak başka, Allah tarafından unutturulmak yine başkadır. Allah tarafından unutturulmak-da, onun ihtiyarı ve dahl-ü te'sîri yokdur. Cumhûr-u ulemaya göre tebliğ ve talîm tarîki ile öğrenmediği şeyleri unutup unutamıya-cağı ise ihtilaflıdır. Câîz görenler: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) unuttuğu şey üzerine ikrar olunmaz. Bil'akis onu ya kendisi hatırlar yahut hatırlatılır.» demişlerdir. Bu hatırlatmanın dahî derhâl mi yoksa vefatından önceye kadar mı devam edeceği hususunda yine ihtilâf vardır.

Bu hadîsde o zâtdan .duyduğu âyetleri unutması caizdir. İsmâi1î'nin beyanına göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in Kur'ân'ı unutması iki kısma ayrılır. Bunların birincisi unutup az sonra hatırlama-sıdır ki, bu insanın tabiatında vardır. İkincisi: neshi murad edilerek Allah tarafından kalbinden silinendir. Birinci kısım arızî olup çabuk gelip geçer. İkinci kısım ise nesih âyetine dahildir.



Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler :


1- Geceleyin mescidde veya evde sesle Kur'ân okumak câizdir. Riya ve uçup gibi mezmûm hâllere düşmemek ve kimseye eziyet vermemek şartı ile bunda hiç bir kerahet yokdur.

2- Bir kimseden; velev kasdı olmaksızın bir hayır gelirse, hayra nail olan kimsenin bil-mukabele ona duada bulunması gerekir.

3- Kur'ân'ı. Kerîm dinlemek sünnetdir.

4- Filân ve filân âyetleri unuttum, demek kerâhet-i tenzîhiyye ile mekruhdur. Fakat: o âyetler bana unutturuldu; demekde hiç bir beis yokdur.

Çünkü «unuttum» demekde âyetlere karşı bir lâubalîlik ve gaflet mânâsı vardır. Unutturulmakda ise böyle bir gaflet mânâsı yokdur.



226- (789 Bize, Yahya b. Yahya rivayet etti. dedi ki: Mâlik'e, Nâ-fi'den dinlediğim, onun da Abdullah b. Ömer'den rivayet ettiği şu hadîsi okudum: Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve Selle m):

«Hafız-ı Kur'ân'ın misâli bağlı deve gibidir. Eğer sahibi devesini muhafaza ederse, onu (eli altında) tutar; salıverirse deve (kaçar) gider.» buyurmuşlar.



227- (...) Bize, Züheyr b. Harb ile Muhammedü'bnü'I-Müsennâ ve UbeyduIIah b. Saîd rivayet ettiler. Dediler ki: Bize, Yahya (yâni El-Kat-tân) rivayet etti. H.

Bize, Ebû Bekr b. Ebî Şeybe dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Ebû Hâlid-i Ahmar rivayet etti. H.

Bize, İbni Nümeyr de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, baham rivayet etti. Bunların hepsi Ubeydullah'dan rivayet etmişlerdir. H.

Bize, İbni Ebî Ömer dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Abdürrazzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Ma'mer, Eyyûb'dan naklen haber verdi. H,

Bize, Kuteybetü'bnü Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Ya'kûb (yânî İbni Abdirrahmân) rivayet eyledi. H.

Bize, Muhanımed b. İshâk El - Müseyyebî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Enes (yâni İbni Iyâz) rivayet etti. Bunların hepsi Mûsâ b. Ukbe'den ve yine bunların hepsi Nâfi'den, o da İbni Ömer'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den Mâlik'in hadîsi mânâsında rivayette bulunmuşlardır. Mûsâ b. Ukbe hadîsinde:

«Hâfız-ı Kur'ân kalkar da, gece ve gündüz okursa Kur'ân'ı ezberinde tutar. Üzerine olmazsa, onu unutur.» ziyâdesi vardır.

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbu Fedâili'l-Kur'ân» da; Nesâî dahî «Kitâbü'l-Fedâil» ile «Kitâbu's-Salât» da tahrîc etmişlerdir.

Muallâka : Ikaal ile bağlı demekdir. Ikaal, devenin dizini bağladıkları ipdir.

Hadîs-i şerîfde Kur'ân'ı okumak ve tilâvetine devam etmek, kaçacağından korkulan deveyi bağlamaya benzetilmişdir. Deve nezâret altında bulunduruldukça, nasıl ipini çözüp kaçamazsa; Kur'ân da devamlı okunursa öylece hatırlardan kaçamaz; ezberde kalır. İshak b Rahaveyh: «Kur'ân okumadan bir kimsenin üzerinden kırk gün geçmesi mekruhtur.» demiştir.

Teşbih için hayvanlar arasından devenin tahsis buyurulması, ev hayvanları içinde en ziyâde kaçmaya teşebbüs eden ve kaçtıkdan sonra da on derece güçlükle tutulan hayvan, o olduğu içindir.

Hadîs-i şerif Kur'ân'ı ezberlemeye ve okumaya teşviki; unut-makdan tahzîri tezammun etmektedir.

Sâhib-i Kur'ân'dan murâd: hafızlar ve onu çok okuyanlardır.



228- (790) Bize, Züheyr b. Harb ile Osman b. Ebî Şeybe ve İshâk b. İbrahim rivayet ettiler. îshâk: (Bize haber verdi.) tâbirini kullandı. Ötekiler: Bize, cerîr, Mansûr'dan, o da Ebû Vâil'den, o da Ahdullab'dan naklen rivayet etti; dediler. Abdullah şöyle demiş: Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Seîlem):

«Kur'ân hafızlarından birinin : filân ve filân âyetleri unuttum; demesi, ne çirkin şeydir. Hayır! ona (o âyetler) unutturulmuşdur. Siz, Kur'ân'i müzâkere edin! Çünkü onun, insanların kaleplerinden kaçması, develerin bağlarından boşanıp kaçmasından daha şiddetlidir.» buyurdular.



229- (...) Bize, İbni Nümeyr rivayet etti, (Dedi ki) : Bize, babam ile Ebû Muâviye rivayet ettiler. H.

Bize, Yahya b. Yahya da rivayet etti. Lâfız onundur. Dedi ki: Bize, Ebû Muâviye, A'meş'den, o da Şakîk'dan naklen haber verdi. Şakîk şöyle demiş: «Abdullah: Bu Mushafları muhafaza edin! (Galiba da Kur'ân'ı muhafaza edin! dedi.) Yemin olsun ki, Kur'ân'ın hafızların kalplerinden kaçması, develerin bağlarından kaçmasından daha şiddetlidir. Hem Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Selle'm):

«Sizden biriniz: ben filân ve filân âyetleri unuttum; demesin! Belki (onlar) kendisine unutturulmuşdur.» buyurdular., dedi.



230- (...) Bana, Muhammed b. Hatim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, M ub amme d b. Bekr rivayet etti. (Dedi kiı) : Bize, İbni Cüreyc haber verdi. (Dedi ki) : Bana, Abdetü'bnü Ebî Lübâbe, Şakîk b. Seleme'den naklen rivayet etti. Şakîk şöyle demiş: Ben, İbni Mes'ûd'u şunları söylerken işittim. (Dedi ki) : Resûlüllah' (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem)

«Filân ve filân sûreyi unuttum; yahut filân ve filân âyetleri unuttum... demek bir adam için ne kadar çirkin bir şeydir! Belki ona, bunlar unutturul m uşdur.» buyururken işittim.



231- (791) Bize, Abdullah b. Berrâd El-Eş'arî ile Ebû Küreyb rivayet ettiler. Dediler ki: Bize, Ebû Üsâme, Büreyd'den, o da Ebû Bürde'den, o da Ebû Musa'dan, o da Peygamber (Saîktllahü Aleyhi ve Sellem)'Aen naklen rivayet etti:

«Şu Kur'ân'ı muhafazaya dikkat edin! Muhammedin nefsi yed-i kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki, Kur'dn'ın (hafızalardan) kaçması, bağlı develerin boşanıp kaçmasından çok daha şiddetlidir.» buyurmuşlar.

Hadîsin lâfızı İbni Berrâd 'indir.

Bu hadîsleri Buharı «Kitâbü Fedâili'l-Kur'ân» da; Tirmizî «Kırâât» da; Nesâî «Kitâbu's-Salât» da muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Bi'se : Ne çirkin oldu mânâsına zemm fiilidir.

Kurtubî diyor ki: «Bi'se, ni'me'nin kardeşidir. Bunların birincisi zemm, ikincisi medih ifade eder. Her ikisi de gayr-i mutesarrıf fiillerdendir. Ya ism-i zahir yahut zamîr olmak üzere fail ref ederler. Ancak fail, ism-i zahir olursa, umûm bildiren fiillerde mutlakaa cins bildiren elif lamla yahut elif lâm'm bulunduğu kelimeye muzâf olarak kullanılması şartdır. Tâ ki bu suretle mevsûf a şâmil olsun. Mevsûf un alettâym zikredilmesi lâzımdır. «Zeyd ne iyi adamdır!» mânâsına gelen cümlesinde olduğu gibi bazen tefsir «mâ» kelimesi ile olur. Nitekim buradaki hadis de öyledir...» Keyte ve keyfe: Şöyle şöyle manâsına kullanılır. Bu iki kelime hakkında kurtubî şunları söylemektedir: Keyte ve keyte kelimeleri ile çok cümleler ve uzun söz ifâde edilir. Zeyte ve zeyte'den bunlar gibidir.

SVleb, keyte'nin fiillerde; zeyte'nin de isimlerde kullanıldığını söylemişdir. Bâzıları bunları (keza) mânâsına kullanıldığını iddia ederler

«Belki ona unutturulmuşdur...» cümlesinden murâd; unutan kimsenin bunu söylemesi yani «Bana unutturuldu.» demesidir. Bu söz üzerinde bir hayli münâkaşa edilmişdir. Bâzıları «nesiye» yâni «unuttuv şeklinde; bâzıları da .nüssiye» yâni «unutturuldu., diye rivayet etmişlerdir.

Kurtubî: «Nüssiye'nin mânâsı: Âyeti ezberinde tutma hususunda kusur ettiği için unutturulmak suretiyle cezalandırıldı.. demeKdir. Ne-siye ise terk etti; ona bakmadı demekdir.» diyor.

Hâsılı bu husûsdaki zemin, söze râci'dir. Yâni unuttum; demek yasak ediîmişdir. Çünkü bu söz ehemmiyet vermemeyi ve gafil bulunmayı te-zammun eder. Buradaki nehy kerâhet-i tenzîhiyye içindir,

Kaadî îyâz dahî şunları söylemişdir: «Zemm, söze âid değil; hâl'e râci'dir; demek daha iyidir. Yâni Kur'ân'i ezberleyip de sonra ondan gaflet eden ve unutan kimsenin hâli ne fenadır...»

Bu sözden, başka bir mânânın kasdedilmiş olması ihtimâli de vardır. Şöyle ki: Bu sözüm nesih zamanında söylenmiş olması mümkindir.

Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) devrinde, bir kimse: «Ben filân âyetleri unuttum.» derse, ashâb-ı kiram muhkem olan birçok âyetlerin unutulacağını tevehhüm edecekleri için: «unuttum» demek, kendilerine yasak edilmiş; bu işin ancak Allah'ın izniyle olacağı bildiril-mişdîr.

«Teâhedû» ve «Teahhedû» fiilleri, unutmamak için okumaya devam etmek suretiyle, yoklama yapın; demekdir.

Bu rivayetler dahî yukarkiler gibi Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlemeye teşvik; unutmakdan tahzîr sayılırlar.



34- Sesi Kur'an'la Süslemenin Müstehab Oluşu Babı


232- (792) Bana, Amru'n-Nâkıd ile Züheyr b. Harb rivayet ettiler. Dediler ki: Bize, Süfyân b. Uyeyne, Zührî'den, o da Ebû Seleme'den, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (SallaUahü Aleyhi veSeltem)'e vardırarak rivayet etti. Resûîüîlah (Salhllahü Aleyhi ve Sellem) :

«Allah, Kur'ân'ı tegannî eden bir Peygambere verdiği kadar, hiç bîr şey'e ihsanda bulunmamışdır.» buyurmuşlar.



(...) Bana, Harmeletü'bnü Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus haber verdi. H.

Bana, Yûnus b. Afadil'a'lâ da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana, Amr haber verdi. Bunların ikisi de İbni Şi-hâb'dan bu isnâdla rivayet etmişlerdir.

(Burada) Resûlüllah (SaUalîahü Aleyhi ve Sellem) :

«Kur'Ğn'ı tegannî eden bir Peygambere ihsanda bulunduğu gibi.» buyurmuşdur.



233- (...) Bana Bişru'bnü'l-Hakem rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ab-dülâzîz b. Muhammed rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yezîd, —ki İbnü'l -Hâd'dır,— Muhammed b. İbrahim'den, o da Ebû Seleme'den, o da Ebû Hü-reyre'den naklen rivayet etti ki, Ebû Hüreyre, Resûlüllah (Sallallahü AL yhi ve Sellem) 'i :

«Allah güze! sesli bir Peygambere Kur'ân'ı cehren tegannî ettiğine mukaabil verdiği mükâfatı başka hiç bir şeye vermemİşdir.» buyururken işitmiş-



(...) Bana îbni Vehb'in kardeşi oğlu rivayet etti. (Dedi ki) : Bize amcam Abdullah b. Vehb rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Ömer [86] b. Mâlik ile Hayvetü'bnü Şüreyh, İbnü'I-Hâdîdan bu isnâdla, bu hadîsin tamâmiyle mislini haber verdiler.

İfanü'1-Hâd: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) -demiş; «İşitmiş.» kelimesini söylememiş.



234- (...) Bize Hakem b. Mûsâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hikl, Evzâî'den, o da Yahya b. Ebî Kesîr'den, o da Ebû Seleme'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) :

«Allah yüksek sesle Kur'ân tegannî eden bir Peygamber'e verdiği sevap kadar, hiç bir şey'e sevap ihsan etmemişdir.» buyurdular.



(...) Bize Yahya'bnü Eyyûb ile Kuteybetü'bnü Saîd ve İbnü Hucr rivayet ettiler. Dediler ki: Bize, İsmâîl (yânî İbni Ca'fer) Muhammed b. Amr'dan, o da Ebû Seleme'den, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den naklen Yahya b. Ebî Kesîr'in hadîsi gibi rivâyetde bulundu; yalnız İbni Ebî Eyyûb kendi rivayetinde (ke ezenihî yerine) «ke iznihî» dedi.

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbü Fedâili'l-Kur'ân» ile «Kitâbu't-Tevhîd» de tahrîc etmişdir.

Nevevî diyor ki: «Ulemâ ezenin lûgatda dinlemek mânâsına geldiğini söylemişler; ancak burada dinlemek mânâsına hamletmenin caiz olmadığını bildirmişlerdir. Çünkü kulak vermek mânâsına gelen dinlemek Allah Teâlâ hakkında muhaldir; kelime burada mecazen kullanılmışdır. Mânâsı: okuyanı ma'nen kendine yaklaştırmak ve ona bol bol sevap ver-mekdir. Zîra Allah Teâlâ'nm işitmesi muhtelif değildir. Binâenaleyh bu sözün te'vîli vâcibdir.»

Bu bâbda Aynî dahî şunları söylemişdir: «Hâsılı (ezine) fiili ıtlaak ile dinlemek arasında müşterekdir. Mutlak mânâsını kasdedersen masdarı (izn) dinlemek mânâsını murâd edersen masdari (ezen) şeklinde gelir.»

Kurtubî de: «Ezen : İmlâ yazan bir kimsenin kulağını, dinlediği kimseye doğru eğiltmesidir. Bu mânâ zahiri itibârı ile Allah Teâlâ hakkında kullanılamaz. Kelime Allah hakkında mecazen: Okuyana ikram ve bol sevap ihsan etmek mânâsına gelir. Zira dinlemenin neticesi bunlardır.

îzn'in ıtlaakmdan murâd: Onun mutlak mânâda kullanılmasıdır. Mutlak mânâda îzn, mubah kılmak demekdir.

Ulemâ tegannînin mânâsı hususunda da ihtilâf etmişlerdir. İmam Şafiî ile diğer Şafiiyye ulemâsına göre sesi Kur'ân'la güzelleştirip zînetlemek manasınadır. Ebû D.âvûd 'un «Sünen» inde rivayet ettiği bir hadîsde, İbni Ebî Müleyke 'nin : «Okuyanın sesi güzel değime, Kur'an onu mümkin olduğu kadar güzelleştirir.» demiş olması bu mânâyı te'yîd eder.

Bâzıları: «Tegannînin mânâsı: Onunla müstağni olur; başka şey'e muhtâc kalmaz; demekdir.» mutâleasmda bulunmuşlardır. İmam Ahmed'in rivayeti bu tarzdadır.

Diğer bâzılarına göre teğannî: Kur'ân okumakla geçmiş milletlere dâir haberlerden ve eski kitaplardan müstağni kalır; manasınadır.

Bir takımları, tegannî'nin: Meşgul olmak; mânâsına geldiğini; diğerleri fakirliğin zıddı yâni zenginlik; demek olduğunu söylemişlerdir.

Bu mânâların içinde en ziyâde akla yatanı tegannîden, fayda mânâsı kasdedilmekdir. Yâni bir kimseye Kur'ân fayda vermez, kur'ân'daki va'd ve tehdîdleri tasdik etmezse, o kimse bizden değildir» demektir.

Tegannîyi bu şekilde te'vîl edenler Kur'ân-ı Kerîm'i lâhn ve tercî' ile okumayı mekruh sayarlar. Lâhn ve tercî'den murâd: sesi boğazda oynatarak nağme ile okumak, Kur'ân-ı Kerîm'i mûsikî kaaidele-rine uydurmakdır. Hz. Ener (Radiyallahû anh) ile Saîdü'bnü'1 -Müseyyeb, Hasan-ı Basri, İbni Şîrîn, Saîdü'bnü Cübeyr, İbrahim Nehaî, Abdurrahmân b. Kaasim ve Abdurrahmân b. Esved dahî lâhn ve terci' ile Kur'ân okumayı kerîh görürlermiş. İmam Mâ1ik'in kavli de budur.

Lâhn ve tegannî ile okumayı caiz görenler, Hz. Dâvûd (Aleyhisselâm) 'm okuyuşu ile istidlal ederler. îbni Abbâs (Radiyallahû anh) 'dan rivayet olunduğuna göre, Dâvûd (Aleyhisselâm) Zebur'u yetmiş makaamla okur ve okuyuşu ile hastaları cûşu hurûş'a getirirmiş. Bunlar Resûlüllah (SaUaUahü Aleyhi ve Sellem)'in Kur'ân okumasını tavsîf eden Abdullah b. Mugaffel hadîsi ile de istidlal ederler.

Hz. Ömer (Radiyallahû anh) 'in dahî lâhn'la Kur'ân okumayı caiz-gördüğü rivayet olunur. Bazen Hz. Ebû Mûse'l-Eş'arî'ye: cBize, Rabbimizi hatırlat!» der; o da lahn-u tegannî ile Kur'ân okurmuş.

Hattâ bir defa: «Kim Kur'ân'ıEbû Mûsâ gibi tegannî ile okuya-bilirse, bunu hemen yapsın!» demişdir. Ukbetü'bnü Âmir (Radiyallahâanh) Kur'ân'ı pek güzel bir sesle okurrnuş. Hz. Ömer kendisine: «Filân sûreyi bana oku!» demiş; o okumuş; Ömer (Radiyallahû anh) da ağlamış.

Abdurrahmân b. Esved, ramazanda mescidleri dolaşarak güzel sesle Kur'ân okuyanları araştmrrmş.

Tahâvî 'nin rivayetine göre, imam A'zam ile arkadaşları lâhn ile okunan Kur 'ân'ı dinlerlermiş.

Muhammed b. Abdiîhakem: «Babamla Şâfiîyi ve Yûsuf b. Amr'ı îâhn ile okunan Kur'ân'ı dinlerlerken gördüm.» demişdir.

Kirmanı: «Kur'ân'ı cehren okumakdan murâd, güzel sesle; yanık okumakdır. Lâhn, Kur'ân'ı kırâet olmakdan çıkarmamak şartıyla müstehabdır, fakat ifrata kaçarak bir harf ziyâde veya noksan etmek haramdır.» demişdir.

Hadîsin îbniEyyûb rivâyetindeki (izn) kırâetini Kaadî İyâz Kur'ân okumaya teşvik ve emir; diye tefsir etmişdri.



235- (793) Bize, Ebû Bekr b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah b. Nümeyr rivayet etti. H.

Bize, İbni Nümeyr dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mâlik (yâni tbni Miğvel) Abdullah b. Büreyde'den, o da babasından naklen rivayet etti. Babası şöyle demiş:, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Gerçekden Abdullah b. Kays'e yahut Eş'arî'ye Âl-i Davud'un mizm arlarından bir mi imâr veriimisdir.» buyurdular.



236- (...) Bize Dâvûdu'bnü Büşeyd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yahya b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Tâlha, Ebû Bürde'den, o da Ebû Musa'dan naklen rivayet etti. Demiş ki: Resûiüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ebû Musa'ya :

«Dön gece senin okuyuşunu dinlerken beni bir görmeliydin!... Gerçek-den sana Âl-i Davud'un mizmârlanndan bir mîzmâr verilmiş!» buyurdular.

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbu Fedâüi'I-Kur'ân» da, tahrîc ettiği gibi Tirmizî dahî rivayet etmişdir.

Mizmâr: Esâs itibarı ile kaval nev'inden bir düdükdür. Burada ondan murâd, güzel sesdir. Aralarındaki benzerlik dolayısiyie mizmâr lâfzı, güzel sese istiare edilmişdir.

Filhakika Hz. Ebû Mûse'l-Eş'arî 'nin son derece güzel ve yanık bir sesi varmış.

Âl: Zürriyet, çoluk çocuk ve bir kimsenin tâbi'leri mânâsına gelir. Burada bu kelime mukham yâni fazladır. Maksad doğrudan doğruya Peygamber Dâvûd (Aîeyhisselâm) dır. Güzel sesle okumak, onda nihayet bulmuşdur; ve onun mûcizelerindendir; derler. Zebûr 'u okumaya baş-ladımi, dağlardaki kurtlar, kuşlar bile ağlaramış. Hz. Dâvûd 'un zür-riyyetinden onun kadar güzel sesli bir kimsenin yetiştiği rivayet olun-mamiçdır.

Bâzıları: «Buradaki âl'den murâd, şahısdır.» demişlerdir.

Kadî İyâz diyor ki: «Sesi Kur'ân fertîli ile süslemenin müs-tehab olduğunda bütün ulemâ müttefikdir. Ebû Ubeyd bu bâbda vârid olan hadîslerin hüzün ve şevk'e getirmek mânâsına hamledildiğini söylüyor. Lâhn ile okuma hususunda ulemâ ihtilâf etmişler; imam Mâlik ile cumhûr-u ulemâ bunu mekruh görmüşlerdir. Çünkü lâhn'la okumak, Kur'ân'ı gayesi olan huşu' ve tefehhümden hâriç bırakır. Ebû Hanîfe ile selefden bir cemâat aşk-u şevk'e getirecek şekilde Kur'ân okumayı mubah görmüşlerdir. Delilleri bu husûsda vârid olan hadîslerdir.

Bir de böyle okumak rikkate gelmeye, haşyete ve nefisleri, Kur'ân dinlemeye teşvike sebepdir.»

Nevevi, imam Şafiî 'nin bir yerde: «Lâhn'la Kur"ân okumayı kerih görürüm.>, başka bir yerde «kerih görmem.» dediğini söyledikden sonra sözüne şöyle devam ediyor: «Ulemâmız derler ki: İmam Şafii-nin bu mes'elede hiç bir hilafı yokdur. Mesele iki hâlin ihtilâfından ibâ-retdir. Kerih gördüğü yerde kelimeyi uzatarak ziyâde veya noksan sureti Üe sözü çığırından çıkarmayı yahut uzatılmıyacak yerde uzatmayı, idgam lâzım olmayacak yerde idgam yapmak gibi şeyleri; mubah gördüğü yerde ise hiç bir değişiklik yapılmadan okunan Kur'ân'ı kasdetmişdir.»



35- Mekke'nin Fethi Günü Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Fetih Süresini Okuması Babı


237- (794) Bize Ebû Bekir b. EH Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah b. İdrîs ile Vekî', Şu'be'den, o da Muâyiyetü'bnü [87] Kurre'den naklen rivayet etti. Muâviye şöyle demiş: Ben Abdullah b. Mugaffel-i Mü-zenî'yi şunu söylerken işittim :

«Peygamber (SaUaVahü Aleyhi ve Sellem) H\\h yılında bir yolculuğu esnasında hayvanı üzerinde Fetih sûresini okudu. Kırâetinde tercî' yaptı.»

Muâviye : «Halkın başıma toplanacağından korkmasam, size onun ki-râetini gösterirdim.» demiş.



238- (...) Bize Muhammedü'bnü'l-Müsennâ ile Muhammedü'bnü Beşşâr rivayet ettiler. İbnü'l-Müsennâ (Dedi ki) : Bize, Muhammedü'bnü Ca'fer rivayet etti, (Dedi ki) : Bize Şu'be, Muâviyetü'bnü Kurra'dan rivayet etti. Demiş ki: Abdullah b. Mugaffel'i dinledim şöyle dedt :

«Mekke'nin fethedİliği gün Resûlülloh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i devresinin üzerinde fetih sûresini okurken gördüm.»

Râvî Muâviye diyor ki: Müteakiben İbni Mugaffel (kendisi) de okudu ve tercî' yaptı.

Muâviye : «Eğer (etrafımızda) insanlar olmasaydı İbni Mugaffel'in,

Peygamber (SallaUahü A leyhi ve Sellem) 'den naklen okuduğu şekilde ben de size okuyuverirdim.» demiş.



239-(...) Bize, bu hadîsi Yahya b. Habîb EI-Hârisî dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Hâlidü'bnü Haris rivayet etti. H.

Bize Ubeydullah b. Muâz da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. Her iki râvî demişler ki: Bize, Şu'be bu isnâdla, bu hadîsin ben-serini rivayet etti. Hâiidü'bnü Haris hadîsinde: «Yürüyen bir deve üzerinde kendisi de fetih sûresini okuyordu; dedi.» ibaresi vardır.

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbu't-Tefsîr», «Kitâbû Fedâili'I-Kur'ân», «Kitâbü'I-Megâzî» ve «Kitâbu't-Tevhîd» de; Ebû Dâvûd «Kitâbu's-Salât» da; Tirmizî «Şemâîl» de; Nesâî dahî «Kitâbu Fedâîli'l-Kur'ân» da muhtelif râvîler'den tahrîc etmişlerdir.

Tercî: Az yukarıda beyân ettiğimiz vecihle sesi boğazda oynatarak nağme yapmakdır. Hz. Abdullah b. Mugaffel, Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem)'in tercî'ini, okurken sesini «Aaa» şeklinde uzatarak göstermişdir.

îbni Esîr: «Allah-u âlem Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunu yalnız Mekke fethedildiği gün yapmışdır. Çünkü kendisi hayvan üzerindeydi. Bu sebeple sesinde oynaklık hâsıl olmuşdur.» diyor.



36- Kur'an Okunması Sebebiyile Sekinetin İnmesi Babı


240- (795) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Hayseme, Ebû İshâk'dan, o da Berâ'dan naklen haber verdi. Berâ' şöyle demiş: Bir adam Kehf sûresini okuyordu, yanında da iki uzun iple bağlı bir at bulunuyordu. Derken o zâtı bir bulut kapladı. Bulut dönmeye ve yaklaşmaya başladı. O zâtın atı da bundan ürkmeye başladı. Sabaha çı^ kınca ojeât Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Seltem)''e geldi ve;bu hâdiseyi ona anlattı. Resûlüllah (Saliallahü Aleyhi ye Sellem) :

«Bu sekînefdir, Kur'ân için inmişdir.» buyurdular.



241- (...) Bize İbnü'I-Müsennâ iie İbni Beşşâr rivayet ettiler, lâfız İbni'l-Müsennâ'nındır. Dediler ki: Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bise Şu'be, Ebû İshâk'dan naklen rivayet etti. Ebû İshâfc' şöyle demiş: Ben Berâ'yı şunu söylerken işittim:. Bir adam Kehf sûresini o-kudu. Evinde bir at vara di. Derken at ürkmeye başladı. Bunun üzerine adam bakındı: bir de ne görsün! Kendisini bir sis yahut bîr pulut kaplamış! Bunu Peygamber (Saliallahü Aleyhi ve Sellem)e anlattı. Resûlüllah (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Oku ey fülân! Çünkü o bulut sekînetdir. Kur'an okunurken inmişdir. Yahut Kur'ân için inmişdir.»



(...) Bize İbnü'I-Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Abdurrahmân b. Mehdi ile Ebû Dâvûd rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Şu'be, Ebû îs-f hâk'dan rivayet etti. Ebû İshâk: «Ben, Berâ'yı şöyle derken işittim...» demiş.

Her iki râvî yukarki hadîs gibi rivayette bulunmuşlar. Yalnız onlar «at şahlanmaya başladı.» demişlerdir.

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbü'l-Menâkib» de: Tirmizi dahî «Fedâilü'I-Kur'ân» da tahrîc etmişlerdir.

Kehf sûresini okuyan zât Useyd b. Hudayr 'dır. Netekim bundan sonraki hadisde ismi tasrîh olunacakdir. Atını iki uzun iple bağlaması, at pek kuvvetli ve hırçın olduğundandır. Anlaşılıyor ki at gördüğü bulutdan şahlanarak ipi koparacak dereceye gelmiş: Hz. Üseyd de bundan dolayı meraka düşerek ertesi gün mes'eleyi Resûlüllah (SaüaUahü Aleyhi ve Selîem)'e anlatmış: ResûlüIIah (SaHallahü Aleyhi ve Seİiem) bu görülen bulutun, sekînet olduğunu, okunan Kur'ân için indiğini beyân buyurmuş.

İkinci rivayetle sis mi yoksa bulut mu denildiği hususunda ve keza Resûlüliah (SaüaUahü Aleyhi ve Selîem)'in Kur'ân okunurken mi yoksa Kur'ân için mi iner dediğinde râvî şekketmişdir. Bu rivayette Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Selîem) 'in :

«Ey füion!» buyurması, Kur'ân okumaya devam etmeli ve sana inen bu rahmeti ganimet bilerek daha çok okumalıydın: manasınadır.

Sekînetin mânâsı hususunda ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Bâzılarına göre sekînet, esen bir rüzgârdır. Amma insan yüzü gibi yüzü vardır.

Bir takımları : «Bundan murâd: Üzerlerinde sekînet bulunan meleklerdir.» demişlerdir.

Bâzıları, bunun göçeğen kuşu gibi bir hayvan olduğunu, kanatları bulunduğunu: daha başkaları kediye benzer bir hayvan olduğunu, gözleri gayet keskin olup: bir bakışda bir orduyu bozguna uğrattığını söylemişlerdir. Hattâ sekînetin cennet altmirrâân mâmûl bir yol olduğunu sÖyli-yenler bile vardır.

Vehb : «O, Allah tarafından bir rûhdur: konuşur ve bir şeyde ihtilâf edilirse onu beyân eder.» demişdir.

Muhtar olan mânâya göre sekînet, Allah'ın mahlûklarından biri olup: kendisinde sünûnet ve rahmet vardır. Beraberinde Kur'ân'ı dinleyen melekler bulunur. Netekim aşağıdaki rivayet de bu mânâyı te'yîd eder.



242- (796) Bana Hasan b. Aliy EI-Hûlvânî ile Maccâcu'bnü'ş-Şâir rivayet ettiler. Lâfızları birbirine yakındır. Dediler ki: Bize Ya'kûb b, İb-râhîm rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yezîdü'bnü'I-Hâd rivayet etti. Ona da Abdullah b. Habbâb rivayet etmiş: ona da Ebû Saîd-i Hudrî rivayet etmiş ki, bir gece Üseydü'bnü Hudayr [88] hurma harmanında (Kur'ân) okurken birdenbire atı şahlanmış. Fakat o yine okumaya devam etmiş. Sonra at tekrâd şahlanmış ise de Üseyd yine okumasına devam etmiş. Sonra at tekrar şahlanmış.

Üseyd demiş ki: Atın (oğlum) Yahya'yı çiğneyeceğinden korktum da kalkıp yanma gittim. Bir de ne göreyim! Başımın üzerinde gölgelik gibi birşey!.. içinde kandillere benzer nesneler var. Bu gölgelik göğe çıktı: hattâ onu göremez oldum. Ertesi sabah Resûîüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) 'e giderek:

— Yâ Resûlâllah! Dün akşam ben gece yarısı hurma harmanında (Kur'ân) okurken birden atım şahlandı.» dedim: ResûİülIab (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) hemen :

«Oku Ibni Hudayr!» buyurdu. (Dedim ki) :

— Ben okumaya devam ettim. Sonra at yine şahlandı. Rnsûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) yine *.

«Oku ibni Hudayr!» buyurdular. (Dedim ki) :

— Ben yine okudum: fakat hayvan sonra tekrar şahlandı. Resûîüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) yine :

«Oku İbni Hudayr!» buyurdular. (Dedim ki):

— Ben artık okumakdan vazgeçtim. (Oğlum) Yahya ata yakındı : Onu çiğner diye korktum. O sırada gölgelik gibi bir şey gördüm: içinde kandillere benzeyen nesneler vardı. Bu gölgelik göğe çıktı. Nihayet onu göremez oldum... Bunun üzerine Resûîüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem):

«Bunlar meleklerdir. Sent dinliyorlarmış. Eğer okumağa devam şeydin : sabaha kadar seni dinlerler: halk da onları görür: halkdan gizlenmezlerdir.» buyurdular.

Bu hadîsi Buhârî ile Nesâî «Kitâbu Fedâiîü'l-Kur'ân» d tahrîc etmişlerdir.

Buhâri 'deki rivayetini Üseyd b. Hudayr şöyle anlatımı Kendisi, geceleyin Bakara sûresini okuyormuş. Atı da yanında ba| Iıymış. Birdenbire at şahlanmış. Bunun üzerine Üseyd susmuş: at d sükûnet bulmuş. Tekrar okumaya başlayınca at yine şahlanmış: Üseyı susmuş: at da sükûnet bulmuş. Sonra yine okmuş: at yine şahlanmış. Bu nun üzerine Üseyd okumakdan vazgeçmiş. Oğlu Yahya ata -ya km bulunuyormuş: ona çarpar diye korkmuş. Çocuğu oradan çekince ba şını semâya kaldırmış, ve ne gördü ise görmüş. Sabah olunca hâdisey. Peygamber (Salîaîlahü Aleyhi ve Sellemj'e anlatmış. Efendimiz ona:

«Oku Ey Ibni Hudayr! Oku ey İbni Hudayr!...» demiş. Üseyd b Hudayr:

— Hayvan, oğlum Yahya'yı çiğneyecek diye korktum Yâ ResûlallabJ Zîra ona yakındı. Başımı kaldırdım ve çocuğun yanma gittim. Sonra başımı semâya kaldırdım: Bir de ne göreyim! Bulut gibi bir şey!.. İçinde kan diler gibi şeyler var!.. Bu nesne çıktı gitti. Nihayet onu görmez oldum... demiş. Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Seliem):

«Bunun ne olduğunu biliyormusun?» buyurmuş, Üseyd:

— Hayır! cevâbını vermiş. Efendimiz :

«Bunlar meleklerdir. Senin sesine yaklaşmışlar: eğer okumaya devanı edeydin sabaha kadar dinlerler: halk onları görür: halkdan gizlenmez-lerdi.» buyurmuş.

ZuIIe: Sofa gibi güneşden koruyan gölgelikdir. Burada : Gölge yapan bulut: diye te'vîl olunmuşdu.

Az yukarıda buna benzer bir hadîsin Kehf sûresinin fazileti hakkında rivayet olunduğunu gördük. O hadîs-de bir zâtın Kehf sûresini okuduğu: atı da yanıbaşında bulunduğu zikredilmişti. Hattâ onun Üseyd b. Hudayr olduğu söylennüşdir. Kirmânî bu mes'eleyi şöyle hâlletmişdir: Gerek burada beyân, edilen Bakara suresini gerekse o hadîsde bahsedilen Kehf sûresini okuyan Hz. Useyd'dir. Maamâfîh o hadîsde bahsi geçen zât bir başkası da olabilir.

Rivayetlerin zahirleri, hadisenin ayrı ayrı iki-defa vuku' bulduğunu gösteriyor. Netekim böyle bir hâdise Hz. Sâbir b. Kays'in de başından geçmiştir. Ebû Davud'un mürsel olarak rivayet ettiği bir hadîsde şöyle deniliyor: «Peygamber (SaHallahü Aleyhi ve Sellem) 'e: Görmedin mi dün gece Sabit b. Kays'in evi kandillerle parlayıp duruyordu? dediler, de: Ola ki Bakare sûresini okumuştur... buyurdu. Bu mesele Sâbit'e soruldukta: Bakare sûresini okudum., dedi.»

Hz. Üseyd b. Hudayr'm sesi son derece güzel ve yanıkmış. Hattâ İsmâî1î'nin rivayetinde Resûlüllah (Saîiüllahü Aleyhi ve Seilem) 'in, kendisine :

«Oku ey Useyd! Sana, Hz. Davud'un mezamirinden (hisse) verilmiş!» buyurduğu bildiriliyor.



Hadisi Şerifden Şu Hükümler Çıkarılmışdır:


1- İnsanların melekleri görmesi caizdir. Melekleri görmek mü'min-ler için bir rahmet: küffâr için azâb alâmetidir. Ancak mü'minlerin görmesi için salâh ve takva' sahibi ve güzel sesli olmaları şarttır. Babımız hadîsinde bahsi geçen hâdise husûsî bir sıfatla: husûsî bir sûretde okunan husûsi bir okuyuş dolayısiyle geçmişdir. Şayet aielıtlaak Kur'ân okuyana melekler görünmüş olsa, her Kur'ân okuyanın onları görmesi iktizâ ederdi.

2- Bu hadîs Hz. Üseyd'in ve keza gece namazında Bakara sûresini okumanın faziletine delîldir.

3- Hadîs-i şerîf Kur'ân'm ve Kur'ân dinlemenin faziletine de delildir.



37- Kur'an Hafızının Fazileti Babı


243- (797) Bize Kuteybetü'bnü Saîd ile Ebû Kâmil-i Cahderî, ikisi birden Ebû Avâne'den rivayet ettiler. Kuîeybe dedi ki: Bize Ebû Avâne,

Katâde'den, o da Enes'den, o da Ebû Mûse'I-Eş'arî'den naklen rivayet etti. Ebû Mûsâ şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Kur'ân okuyan mü'minin misâli portakal gibidir, ki kokusu güzel, tadı hoştur. Kur'ân okumayan mü'minin misâli de hurma gibidir. Kokusu yoktur fakat tadı lezzetlidir. Kur'ân okuyan münâfıkm misâli, kokusu güzel fakat tadı acı oian fesleğen gibidir. Kur'ân okumayan münafığın misâli İse kokusu bulunmayan: tadı da acı olan Ebû Cehil karpuzu gibidir.» buyurdular.



(...) Bize Heddâb b. Hâlid rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hemmâm rivayet etti. H.

Bize Muhammedü'bnü'I-Müsennâ da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yahya b. Saîd Şu'be'den naklen rivayet etti. Bu râvîlerin ikisi de Katâde'den, bu isnâdla, bu hadîsin mislini rivayet etmişlerdir. Şu kadar var ki Henı-ı mâm'in rivayetinde «münafık» yerine «câcir» kaydı vardır.

Bu hadisi ,Buhârî «Kitâbu Fedâilü'l-Kur'ân» m bir kaç yerinde, «Kitâbü'l-Et'ıme» ve «Kitâbu't-Tevhîd» de: Ebû Dâvûd ile «Fedâilü'l-Kur'ân» da tahrîc ettikleri gibi İbni Mâce dahi rivayet et-mişdir.

Bu hadîs hakkında Ayni şunları söylemektedir: «Malûmun olsun ki, bu teşbih ve temsil hakîkatta sırf mâkûl bir mânâya şâmil olan bir va-sıfdır. Bu mânâyı, ancak görülen ve hissedilen bir şeyle tasvir meydana çıkarabilir. Sonra hiç şüphe yok ki, Kelâmullah'm, kulun bâtınına ve zahirine te'sîri vardır. Bu husûsda kullar biribirlerinden farklıdırlar. Bâzılarının bu tanzîrden bol bol nasipleri vardır. Bunlar Kur'ân okuyan mü'minlerdir. Bâzılarının ise hiç nasipleri yokdur. Bunlar hakîki münafıklardır. Bir takımlarının yalnız zahirleri te'sîr altında kalır: bâtınlarına Kur'ân te'sîr etmez. Bunlar murâîlerdir. Bir kısmı da bunun aksinedir, (üâni Kur'ân bâtınına te'sîr eder: zahirine te'sîr etmez.) Bunlar da Kur'ân'ı okumayan mü'minlerdir.

Bu mânâların hissi şeylerle tasvir edilerek gösterilmesi hadîs~i şerîf-de zikredildiği gibi olur. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeVem) 'in bu mânâları ifâde için hadîs-i şerîfde zikrettiğinden daha muvafık, münâsip, akla yakın, daha güzel ve daha cem'iyyetli tâbîr bulunamaz! Zira müşeb-behlerle, müşebbehünbihler (yâni benzeyen insanlarla, benzedikleri şeyler.) buradaki taksime tamamen uymaktadırlar. Çünkü insanlar ya mü'min yahut gayr-i mü'min olurlar. Gayr-i mü'min de yâ hâlis münâfıkdır: Yahut hükmen ona ilhak edilir. Mü'minler ya Kur'an okumaya devam ederler yahut etmezler. Buna göre sen müşebbehünbihin neticelerini kıyâs eyler!

Hadîsdeki temsillerde vech-i sebeh, mahsûs olan iki şeyden yâni tad-la kokudan mürekkebdir. Peygamber (SallaliahüA îeyhi ve Sellem) misâlini yerden biten ve ağaçdan meydana gelen şeylerle vermişdir. Çünkü bunlarla insanların amelleri arasında benzerlik vardır. Ameller nefislerin meyveleridir. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ağaçdan meydana gelen portakalla hurmayı mü'mine tahsis buyurmuş: yerden biten Ebû Cehil karpuzu ile fesleğeni de münafığa bırakmişdır. Bu suretle mü'minin şanının ulviyyetine ilminin yüksekliğine ve devamına: münafığın da sânının alçaklığına, amelinin hiçliğine ve faydasızhğıa tenbîh buyurmuştur.

Kur'ân-ı Kerîm'i okuyanlarla okumayanlar hakkında fi'l-i muzâri' sîgası kullanması, devam ve istimrar mânâsını kasdettiği İçindir. Yâni portakala benzetilen mü'minler, Kur'ân-ı Kerîm'i devam üzere okuyanlar: hurmaya benzetilenler de devam üzere okumayanlardır. (Bittabi bundan, hiç okumayanlar: mânâsı çıkmaz.)...

Kur'ân okuyan mü'nıini portakala benzetmesi, onun bütün memleketlerde yetişen en faydalı ve en iyi bir yemiş olmasındandır...»

«Hadîs-i şerîf, Kur'ân-ı Kerîm'i ezberleyip hafız olmanın faziletine ve bir maksadı anlatmak için misâl getirmenin müstehab olduğuna delildir.



38- Kur'an Okumada Mahir Olanla, Onu Kekeleyerek Okuyanın Faziletleri Babı


244-(798) Bize Kuteybetü'bnü Saîd ile Muhammed b. Ubeyd el-Guberî hep birden Ebû Avâne'den rivayet ettiler. İbnü Ubeyd dedi ki:

Bize, Ebû Avâne^ Katâde'den, o da Zürâratü'bnü Evfâ'dan, o da Sa'd b. Hişâm'dan, o da Aişeden naklen rivayet etti. Âişe şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Kur'ân'da mahir olan sefere denilen kerîm ve muti' Peygamberlerle beraber olacakdır. Kur'ân-ı kekeleyerek güç hâl ile okuyana ise iki ecir vardır.» buyurdular.



(...) Bize Muhammedü'bnü'I-Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize thni Ebî Adiyy, Saîd'den rivayet etti. H.

Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekî', Hişâm-ı Destevâî'den naklen rivayet etti. Her iki râvî Katâde'den bu is-nâdla, rivayette bulunmuşlardır. Vekî'in rivayetinde:

«Kur'ân okumak zor geldiği hâlde, onu okuyana iki ecir vardır.» buyurmuşdur.

Bu hadîsi Buhar i ile Ebû Dâvûd VKitâbu't -Tefsîr» de: Tirmiz î ile. Nesâî «Fedâilü'l-Kur'ân» da: İbni Mâce «Sevâbü'l-Kur'ân» da muhtelif râvüerden tahrîc etraişlerdir.

Kur'ân'da mahir olmakdan murâd: İşlek hafız olmakdır. Mükemmel hafız olanlar Kur'an-ı Kerîm'i okurken hiç bir güçlük çekmezler. BÖyleleri kıyamette sefere-i kiram ile beraber olacaklardır. Sefere: Sâfir'in cem'idir. Safir : Râsûl demekdir. Sefere'den murâd da, Pey-gamber'lerdir. Allah'ın emirlerini tebliğ sadedinde sefer ettikleri için kendilerine bu isim verilmişdir.

Bâzıları: «Sefere'den murâd : amelleri yazan meleklerdir.» derler.

Berara : Mutî'ler manasınadır. Bu kelime «birr» den almrnışdır. Birr : tâat demekdir.

Ta'tea : Tereddüt ve meşakkatle okumakdır. Böylesine iki ecir verilmesi, biri Kur'ân okuduğu: biri de meşakkat çektiği içindir.

Kurtubî diyor ki: «Kur'ân-ı hafız olduğu hâlde okuyan kimsenin Peygamber'lerîe beraber bulunmasının mânâsı nedir? dersen: ben de derim ki: Bunun iki. mânâsı vardır.

Biri : O kimsenin kendine mahsûs yerleri olur: orada meleklerle arkadaşlık eder. Çünkü Allah'ın kitabını yüklenmek hususunda o da meleklerin sıfatlarıyla mevsûfdur.

Diğeri : Hâfız-u Kur'ân olan kimse, melekler gibi amel etmiş: onların yolunu tutmuşdur. Onun için onlarla beraber olacakdır.»

Kur'ân-ı Kerîm'i güçlükle okuyanlara iki ecir verilmesinden, onların kâmil hafızlardan daha çok sevap kazanacakları mânâsı çıkarılamaz. Çünkü Peygamberlerle veya meleklerle beraber olmanın ecr-u mükâfatı şüphesiz ki daha çokdur. Bu zevata bundan maada birçok sevaplar vardır. Sefere-i kirâm'la beraber olmak hafızlardan başka kimse için müyesser değildir. Binâenaleyh Kur'ân- Kerîm'i onlar derecesinde hifz-u itkanla okuyamıyanlar hiç bir zaman onlar kadar sevaba nail olamazlar.



39- Okuyan, Dinleyenden Efdal Bile Olsa Fazilet ve Maharet Sahiplerinden Kur'an Okumanın Müstehab Oluşu Babı


245- (799) Bize Heddâb b, Hâlid rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hem-mâm rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Katâde, Enes b. Mâlik'den naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Übeyy b. Kâ'b'a :

«Gerçekden bana Allah sana Kur'ân okumamı emretti.» demiş. Übeyy:

— Benim adımı sana Allaİi mı andı? dîye sormuş. Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) :

«Evet! Senin ismini bana Allah andı.» buyurmuş. Kâvî demiş ki:

«Bunun üzerine Übeyy ağlamaya başladı.»



246- (...) Bize Muhammedü'bnii'I-Müsennâ ile İbni Beşşâr rivayet ettiler. Dediler ki : Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be rivayet etti. Dedi ki: Katâde'yi, Enes'den naklen rivayet ederkeı dinledim. Enes şöyle demiş: Resûlüllah (SailaUahü Aleyhi ve Sellem) Übey yu'bnü Kâ'b'a :

«Gerçekden bana Allah, sana (Lem yekûn) sûresini okumamı emi buyurdu.» dedi. Übeyy:

— Benim ismimi sana andı mı? diye sordu. Resûlüllah (Sallallah A leyhi ve Sellem):

«Evet!» cevâbını verince Übeyy ağladı.



(...) Bize Yahya b. Habîb El-Hârisî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hâ-lid (yânî İbni'I-Hâris) rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Katpde'den rivayet etti. Demiş ki: Ben, Enes'i şöyle derken işittim: «Resûlüllah (SailaUahü Aleyhi ve Sellem) Übeyy'e buyurdular ki...» (diye başlayarak) yu-karki hadîsin mislini rivayet etti.

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbü Menâkıbi'l-Ensâr» ile «Kîtâbü't-Tef-sîr»de: Nesâî dahî «Fedâilü'l-Kur'ân» ile «Kitâbü't-Tefsîr» de muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

İmam Ahmed b. Hanbel'in rivayetinde: «Lem yekûn sûresi nazil olunca Cebrail (Aleyhisselâmj Resûlüllah (SailaUahü Aleyhi ve Sellem) e : Rabbin bu sûreyi Übeyy'e okumanı emretti: demiş. Bunun üzerine Peygamber (SailaUahü Aleyhi ve Sellem) Übeyy'e : Gerçekden Allah bu sûreyi sana okumamı emir buyurdu: demiş: Übeyy de ağlamışdır.» denilmektedir.

Mezkûr sûrenin Hz. Übeyy'e okunmasmdaki hikmet ondan bir şey öğrenmek için değil, bu sûreyi ona da Öğretmek ve kendilerini sırf Kur'ân-ı Kerîm okumaya tahsis eden hafızlara Kur'ân-ı Kerîmi arzetmenin sünnet olduğunu bildirmek içindir. Bununla Hz. Übeyy'in faziletine tenbîh ve müslümanları ondan Kur'ân öğrenmeye teşvik murâd edilmiş olmak da caizdir. Netekim öyle de olmuş. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in vefatından sonra Hz. Übeyy Kur'ân-ı Kerîm'de meşhur bir imam olrnuşdur.

Hz. Übeyy'e okunmak için (Lem yekûn) sûresinin tahsîs bu-yurulmasi: Bu sûrenin kısa olmasına rağmen pek büyük usûl ve kavâidi, umuru cem ettiği içindir.

Kurtubî diyor ki: «Bu sûrenin hassaten zikredilmesi kısa olmakla beraber: ihtiva ettiği tevhîd, risâlet, ihlâs, suhuf, Peygamberlere indirilen kitaplar, namaz, zekât, kıyamet, ehl-i cennet ve ehl-i cehennemden dolayıdır.»

Hz. Übeyy (Radiyallahû anh) isminin Allah Teâlâ Hazretleri tarafından anılmasına pek ziyâde şaşarak bu husûsda Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizden îzâhât istemiş: ismini hakîkaten andığını işidince sevincinden kendini tutamayarak ağlamış$nC Zîra Re-sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in okuduğunu dinlemek için Allah Teâlâ tarafından Hz. Übeyy'in adı ile şanı ile tâyin buyurulması onun için pek büyük bir şerefdir. Hz. Übeyy evvel emirde kendisinin bu şerefe lâyık olmadığını zannettiği için: «İsmimi hakîkaten Allah Teâlâ andı mı?» diye sormuşdur.

Bâzıları Hz. Übeyy'in ağlamasını, bu büyük nimete karşı şükürde kusur edeceğinden korktuğuna hamletmişlerdir.



Hadis-i Şerifden Çıkarılan Hükümler:


1- Kur'ân-ı Kerîm'i kâmil hafızlara, ulemâ ve fudalâya okuyarak dinletmek müstehabdır. Velev ki okuyan dinleyenden daha üstün olsun!

2- Bu hadîs Hz. Übeyy (Radiyallahû anh) 'm eşsiz menkabesine delildir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) 'in ondan başka bir kimseye Kur'ân dinlettiği işidilmemişdir. Allah Teâlâ'nm onun ismini zikir buyurması da menkabe üzerine menkabe ve şeref üstüne şerefdir.

3- Sevinç ve ferahdan dolayı ağlamak caizdir.

4- Allah Teâlâ'nın, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) !e Kurân-ıKerîm'i ümmetinden bir zâta okumasını emir buyurması fakat isim vermemesi caizdir. Bundan dolayı Hz. Übeyy kendi isminin yüzde yüz zikredilip edilmediğini anlamak istem'işdir. Bu da ihtimâlli işlerde yüzde yüz sabit olanla amel gerektiği hususunda de-lîldir.

Ulemâ Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'int Hz. Übeyy'e oku-masındaki hikmet hususunda ihtilâf etmişlerdir. Muhtar olan kavle göre bu okumanın sebebi, ümmete Kur'ân-ı Kerîm'i fazilet ehlinden okumalarını, bu suretle Kurân okumanın âdabını öğrenmelerini: bundan hiç bir kimsenin hâlî kalmamasını talîm ve bunu sünnet telâkki etmelerini te'mîndir.

Bâzıları: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in Hz. Übeyye okuması onun kadrinin büyüklüğüne tenbîh içindir. Tâ ki bu suretle Kur'ân-ı Kerîm hususundaki ehliyeti sabit olsun da, herkes ondan Kur'ân-ı Kerîm öğrensin!» demişlerdir. Filhakika Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in vefatından sonra Hz. Übeyy, kırâat-da imam olmuşdur. Kur'ân-ı Kerîm'i neşreden zevâtm en büyüklerinden biri odur.



40- Kur'an Dinlemenin, Onu Dinlemek İçin Bir Hafızdan Okumasını İstemenin ve Kur'an Okunurken Ağlayıp Tadebbür Etmenin Fazileti Babı


247- (800) Bize Ebû Bekîr b. Ebî Şeybe ile Ebû Küreyb hep birden Hafs'dan rivayet ettiler. Ebû Bekir dedi ki : Bize Hafsu'bnü Giyâs, A'meş'den, o da İbrâhîmden, o da Ubeyde'den, o da AbduIIah'dan naklen rivayet etti. Abdullah şöyle demiş: Bana Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Bana Kur'ân oku!» dedi. Ben:

— Yâ Resûlalîah Kur'ân-ı Kerim sana indirildiği hâlde, onu sana ben mi okuyayım? dedim. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Ben, onu başkasından dinlemek istiyorum.» buyurdu. Bunun üzerine ben de Nisa' sûresini okumaya başladım. (Acep her ümmetden birer şâhid getirerek onların üzerine de seni şâhid kıldığımız zaman hâl nice olur! [89] âyet-i kerimesine vardığım zaman başımı kaldırdım yahut birisi yanıbaşımi dürttü de, başımı kaldırdım. Gördüm ki ResûlüHah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in gözyaşları akıyor.



(...) Bize Hennâd b. Seriyy ile Mincâb b. Haris Et-Temîmî hep birden Alîyyü'bnü MüsMr'den, o da A'meş'den bu isnâdla rivayet ettiler. (Yalnız) Hennâd kendi rivayetinde: «Bana Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisi minber üzerinde iken (bana oku) buyurdu.» ifâdesini ziyâde eyledi.



248- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Ebû Küreyb rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Ebû Üsâme rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Mis'ar rivayet etti.

Ebû Küreyb: Bana Mis'ar'dan, o da Arar b. Mürra'dan, o da İbrahim'den naklen rivayet olundu: dedi. İbrahim şöyle demiş: Peygamber (Sallaüahü Aleyhi ve Sellem) Abdullah îbni Mes'ûd'a :

«Bana Kur'ân oku!» buyurdular. İbni Mes'ûd :

— Kur'ân sana indirildiği hâlde (onu) sana, ben mi okuyayım?» dedi. Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem)

«Gerçekden onu ben, başkasından dinlemek İstiyorum», buyurdular. Bunun üzerine İbni Mes'ûd, kendilerine Nisa' sûresinin evvelinden başlayarak (Acep her ümmetden birer şâhid getirerek onların üzerine de seni şâhid kıldığımız zaman hâl nice olur!) âyet-i kerimesine kadar okudu. Ve Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ağladı.

Mis'ar demiş ki: Bana, Ma'n Ca'fer [90] b. Amr b. Hureys'den, o da babasından, o da İbnî Mes'ûd'dan naklen rivayet etti. İbni Mes'ûd şöyle demiş: Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem):

«Aralarında bulunduğum müddetçe onlar üzerine bir şâhid olarak» yahut: «Onların içinde olduğum müddetçe...» buyurdu. (Burada) râvît Mis'ar şekketmişdir.

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbu't-Tefsîr» ile «Kitâbu Fedâilü'1-Kur'-ân» da: Ebû Dâvûd «Kitâbu'1-ÎHm» de : Tirmizî ile Nesâî «Tefsir» de tahrîc etmişlerdir,

Buhârî'nin rivayetinde Hz. İbni Mes'ûd: «(Acep her ümmetden birer şâhid...) âyetine vardığım zaman Resûlüllah (SaUaîlahü Aleyhi ve Sellem) bana :

«Dur!» yahut «Kes!» buyurdular, (o zaman) gözlerinin yaşardığını gördüm.» demişdir.

Bu hadîsi îbni Ebî Hâtîm, Taberânî ve daha başkaları da rivayet etmişlerdir. Onların rivayetlerinde : «İbni Mes'ûd (Acep her ümmetden birer şâhid...) âyet-i kerîmesine gelince Resûlüllah (Satlallahü Aleyhi ve Sellem) ağladı. Hattâ sakalına ve yanaklarına vurarak: Yâ Rabb! Aralarında bulunduklarıma şâhid olacağım için sözüm yok. Fakat görmediklerime nasıl şâhid olurum? buyurdu.» denilmektedir.

Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) 'in görmediği kimselere şehâdet etmesi mes'elesi hakikaten müşkil ise de, İbni'I-Mubârek'in Saîdü'bnü'1-Müseyyeb'den rivayet ettiği mürsel bir hadîs bu işkâli gidermektedir. Çünkü o hadîsde Saîdü'bnül-Müseyyeb: «Hiç bir gün yokdur ki, Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) 'e, ümmeti sabah ve akşam arz olunup da, onları simalarından ve amellerinden tanımasın. Bu sebepledir ki bunların aleyhine şehâdette buluna-cakdır.» demişdir.

Buhar î'nin rivayetine göre Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) 'in Hz. İbni Mes'ûd'a «yeter» demesi, bu âyetdeki ibret ve nasî-hatlara tembih içindir. Resûlüllah (Sallailahü A leyhi ve Sellem) 'in gözyaşı ile ağlaması da bundandır. Çünkü İbni Mes'ûd (Radiyallahû anh) mezkûr âyeti okuyunca Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) kıyametin şiddet ve dehşetini tesavvur etmiş; o gün ümmetinin kendisine îmân ettiğini tasdik için şehâdete davet edileceğini, ümmeti için şefâatda bulunarak kendilerini o günün şiddet ve dehşetinden kurtarmağa çalışacağını düşünmüşdür. Bunlar insana kanlı gözyaşları döktürecek kadar hazîn ve tesavvuru bile tüyler ürperten hakikatlerdir.

'Zemahşerî (467-538) diyor ki: « (Acep her ümmetden birer şâhid getirerek, onların üzerine de seni şahit kıldığımız zaman hâl nice olur!) âyet-i kerimesinden murâd; acaba Yahudilerle sâîr küffâr her ümmete aleyhlerine şehâdet edecek bir şâhid yâni Peygamberini getirdiğimiz zaman ne yapacaklar; demekdir.»

Ulemâ «seni de bu yalancılar üzerine şâhid getirdiğimiz zaman...» âyet-i kerîmesindeki yalancılardan muradın kimler olduğunda ihtilâf etmişlerdir. Zemahşerîye göre bunlar, her Peygamberi yalanlayanlardır. Mukaatîl: «Bunlar Ümmet-i Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'in kâfirleridir.» demişdir, İbni Nakîb'in tefsirinde ise bunlardan murâd: «Peygamber (SaUallahü Aleyhi ve Seilem) 'in müsiüman olan ümmetidir» deniliyor. Bu takdirde âyet-i kerîmedeki şehâdet iki türlü tefsir edilebilir:

a) Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Seilem) ümmetinin aleyhine şehâdet eder.

b) Ümmetinin lehine şehâdet eder.

Bâzıları «buradaki işaret, yahudilerle hıristiyanlaradir» demiş. Bir takımları da bununla yalnız Kureyş kâfirlerine işaret edildiğini söylemişlerdir.

Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Seilem)'in neye şehâdet edeceği hususunda ulemâdan dört kavil rivayet olunmuşdur:

1- İbni Mes'ûd (Radiyallahû anh) ile İbni Cüreyc, Süddî ve Mukaatil'e göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) ümmetine Allah'ın emir ve nehiylerini tebliğ ettiğine şehâdette buluna-cakdır.

2- Ebû'l -Âliyye'ye göre, ümmetinin îmân ettiğine şehâdette bulunacakdır.

3- Mücâhid ile Katâde'ye göre, ümmetinin amellerine şehâdet edecekdir.

4- Zeccâc'a göre, ümmetinin hem lehinde; hem de aleyhinde şehâdetde bulunacakdır.



Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:


1- Kur'an-ı Kerîm okunurken c'an kulağı ile dinlemek ve âyetlerin mânâlarını düşünerek ağlamak müstehabdır.

2- Kur'an-ı Kerîm'i güzelce dinlemek için başkasına okutmak müstehabdır. Bu suretle hâsıl olan tefekkür ve tedebbür kendi kendine okumadan daha fazla olur.

3- İlim ve fazilet sahibi olanların tâbi'lerine karşı bile tevazu' göstermeleri müstehabdır.



249- (801) Bize Osman fa. EM Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ce-rîr, A'meş'den, o da İbrahim'den, o da Alkame'den, o da Abdullah'dan naklen rivayet etti. Abdullah şöyle demiş: «Hıms'daydım; halkdan biri bana (hitaben) : Bize Kur'ân oku! dedi; ben de onlara Sûre-i Yûsuf'u okudum. Halkdan biri (bana i'tîrâz ederek) : Vallahi bu sûre böyle indirilmemişdir; dedi. Ben:

— Yazık sana! Vallahi ten, bunu Resûlüllah (SaUaliahü Aleyhi ve Seliem) 'e okudum da :

«Güzel okudun.» diye tahsîn buyuidular; dedim.

Böylece ben, o şahısla konuşurken birden,, bire ondan şarap kokusu geldiğini duydum ve:

— Sen hem şarap içiyor; hem de Allah'ın kitabını tekzip mi ediyorsun? Sana hadd vurmadikça, buradan ayrılamazsın.» dedim ve kendisine hadd vurdum.»



(...) Bize İshâk b. İbrahim ile Alîyyü'bnü Haşrem rivayet ettiler. Dediler ki: Bize tsâ b. Yûnus haber verdi. H.

Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Ebû Küreyb de rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Ebû Muâvİye rivayet etti. Bunlar topdan A'meş'den bu isnâdla rı-vâyet etmişlerdir. (Yalnız) Ebû Muâviye'nin hadîsinde: «Bana (güzel okudun) dedi.» ifâdesi yokdur.

Bu hadisi Buhârî «Kitâbu Fedâilü'l-Kur'ân- da tahrîc etmişdir.

Hıms: Şam civarında meşhur bir beldedir.

Hadîsin zahirine bakılırsa, üzerinde şarap kokusu bulunan adama hadd-i şer'îyi bizzat İbni Mes'ûd (RadiyaUahû anh) vurmuşdur.

Nevevî (631-676) şöyle demektedir: «İbni Mes'ûd'un hadd vurması, bu husûsda hükümdarın umûmî veya husûsî naibi olduğuna; bir de, o adamın Özürsüz şarap içtiğini i'tirâf ettiğine hamlolunur. Aksi takdirde sırf şarap kokusunu duymakla hadd vurulmaz. O adamın tekzibi dahî bilmeyerek Kur'an'dan olan bir şey'i inkâr ettiğine'hamlolunur. Aksi takdirde sırf şarap koksunu duymakla hadd vurulmaz. O adamın tekzibi dahî bilmeyerek Kur'an'dan olan bir şey'i inkâr ettiğine hamlolunur. Çünkü hakîkaten inkâr ederse kâfir olur. Ulemâ Kur'an'dan olduğu müttefekun aleyh bulunan bir harfi inkâr eden kimsenin küfrüne icmâ' etmişlerdir. Ona mürted hükmü verilir.» Fakat Nevevî'nin : «Aksi takdirde mü-cerred şarap kokusu duyulmakla hadd vurulmaz.» İddiaâsı, söz götürür. Çünkü İbni Mes'ûd (RadiyaUahû anh) 'dan rivayet olunduğuna göre onun mezhebi mücerred kokuyu duymakla hadd vurmanın vâcib olması imiş.

Bâzıları: «İhtimâl ki İbni Mes'ûd'un (ona hadd vurdum.) sözünden muradı, devlet reisine haber vermesidir. Bu suretle ona hadd vurulmasına sebep olduğu için mecazen had vurmayı kendisine isnâd et-mişdir.» derler.

Kurtubî dahî: «İbni Mes'ûd 'un, o adama hadd vurması, kendisini bu husûsda salahiyetli saydığı içindir. Yahut hükümdar nâmına bir vacibi ikaame ettiğine kaani olmuşdur. Bunu Kûfe'de vâlî bulunduğu sıralarda yapmış olması da mümkindir. Çünkü kendisi Hz. Ömer zamanı ile Hz. Osmân'm hilâfeti başlarında Kûfe'de vâlî bulunmuş-dur.» diyor. Ancak Kûfe'de vâlî bulunduğu sıralarda yapmışdır; iddiasını Aynî reddetmekde; vak'amn Hım s'da geçtiğini hatırlatarak Kurtubî 'nin zühulüne işarete etmektedir.

Yine Kurtubî: «Bu hadîsde, şarap kokusu ile hadd vurmanın vücûbuna kaail olmayanlara delîl vardır. Netekim Hanefî 'lerin mezhebi budur; İmam Mâlik ile şâir Mâ1ikîy'ye ulemâsı ve Hicaz'. hlardan bir cemâat dahî buna kaaildirler.» demişse de, hadîs-i şerîfde Hanefîlerle, Mâliki 'ler aleyhine delîl yokdur. Çünkü İbni Mes'ûd {RadiyaUahû anh) o adama ancak i'tirâfı sebebi ile hadd vurmuşdur. Bir de sırf koku, şarap içtiğine kat'î delîl olamaz. Şarap kokusuna benzer başka bir şey yemiş veya içmiş olabilir. Meselâ ayva yiyen insanın ağzı, şarap kokusuna çaldırır bir şekilde kokar. Şüpheyle ise hadd vurulamaz. Hadd vurmak için ya şâhid yahut içenin i'tirâfı şarttır.



41- Namazda Kur'an Okumanın ve Kur'anı Öğrenmenin Fazileti Babı


250- (802) Bize Ehû Bekir b. Efaî Şeybe ile Ebû Saîd El-Eşecc rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Vekî', A'meş'den, o da Ebû Sâlih'den,, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Resûlüllah (Satlallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Sizden biriniz evine döndüğü zaman orada üç tane iri, semiz, gebe deve bulmasını ister mi?» diye sordu. Bİz :

— Evet! cevâbını verdik. Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve Sellem) :

«O hâlde birinizin namazında okuyacağı üç âyet kendisi İçin irt semiz ve gebeliği belli olmuş üç deveden daha hayırlıdır.» buyurdular.



251- (803) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize FadI b. Dükeyn, Mûsâ fc. Aliyy'den rivayet etti. Demiş ki: Babamı, Ukbe-tü'bnü Âmir'den naklen rivayet ederken dinledim. Ukbe şöyle demiş: Biz sofada iken Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve Sellem) (dışarı) çıkarak:

»Hanginiz her gün hiç bir günâha girmeden ve akrabalık bağlarını kesmeden Burhân'a yahut Akîk'a gidip, oradan iki tane iri hörgüçlü dişi deve getirmek ister?» diye sordu. Biz :

— Yâ Resûlâllahl Bunu (hepimiz) dileriz... dedik. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) :

«O hâlde her birinizin mescide giderek Allah Azze ve Celle'nin kitabından iki âyef öğrenmesi veya okuması onun için iki dişi deveden daha hayırlıdır. Uç âyef onun için üç deveden, dört âyet dört deveden ve okunacak âyetler kendi sayılarınca develerden daha hayırlıdırlar.» buyurdular.

Halifât: Gebelik müddeti yarıya varmayan develer: demekdir. Müfredi, hılfe'dir. Gebelik müddeti yarıya varanlara, ışâr derler; müfredi uşerâ'dır.

Suffe: Mescid-i Nebevî'nin geri tarafında, ona bitişik Olarak yapılmış bir gölgelikdir. Buna lisânımızda da sofa yahut sundurma denir. Burası fakır muhacirlerin "barındıkları bir yerdi. Bu zevat islâmin misafirleri olup kendilerine ashâb-1 suffe denilirdi. Burada yatarlar, ibâdetle ve Kur'ân okumalak meşgul olurlardı. eGçimlerini tedârik için ormandan odun toplayıp satarlardı. Ekseriyetle vakitlerini V'eygamber(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in huzurunda geçirirlerdi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin tâyin buyurduğu muallimler, bu zevata Kur'an-ı Ke-rîm öğretir; dînî bilgiler verirdi. Bu suretle yetiştirilen ashâb-ı suffe, yeni müslüman olan kabilelere Kur'ân muallimi olarak gönderilirlerdi. Bu sebeple kendilerine kurrâ denilirdi. Mescid-i Nebevî'nin sofasmada yüzlerce kurrâ bulunurdu. Hafız Ebû Nuaym «Hılyetü'I-Evîiyâ» adlı eserinde ashâb-ı sofadan yüzden fazlasının ismini saymadır. Bunlardan biri de Hz. Ebû Hüreyre 'dir. Ebû Hüre y re (Radiyallahû anh) Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den hiç ayrılmaz, onun söylediklerini can kulağı ile dinler ve bellerdi. Hele Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in duasına nail oldukdan sonra her işittiğini taşa yazar gibi beller ol-muşdu. Ashâb-ı kiram içersinde en ziyâde hadîs rivayet etmesi bundandır. Kendisine ta'riz yollu çok hadîs rivayet ettiği insöyliyenlere şu cevâbı vermişdi: «Muhacir kardeşlerimiz çarşıdaki, pazardaki ticâretleri ile, ensâr kardeşlerimiz de bahçelerindeki, tarlalarındaki ziraatları ile ensâr kardeşlerimiz de bahçelerindeki, tarlalarındaki ziraatları ile meşgul olurlarken Ebû Hüreyre boğaz tokluğuna Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'m yanından ayrılmaz; bu suretle onların bulunmadıkları meclislerde hazır bulunur ve onların belleyemediklerini bellerdi.»

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ashâb-ı Suffe 'nin maişetleri ile tâlim ve terbiyeleri ile pek yakından alâkadar olur; onları kendi ailesi efradından ileri tutardı. Ashâb-ı Kiram'm zenginleri de gerek yiyecek gerekse giyecek hususunda ashâb-ı suffeyi görüp gözetirlerdi.

Buthân : Medine'ye yakın bir yerin ismidir. A k î k de M e -d î n e 'de bir vâdîdir. Hadisde hassaten bunların zikredilmesi Medî-n e 'ye en yakını eve pazarı oralarda bulunduUundandır.

Kevmâ': Büyük hörgüçlü deve, demekdir.

Bu hadîsler, Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenip, Öğretmeye teşvik etmektedirler. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ashabını fânî dünyaya değil, bakî olan âhiret kazancına teşvik etmek istemiş: bunu onlara temsil yolu ile anlatmıştır. Yoksa bütün dünya Allah Teâlâ'nın bir âyetine veya bir âyetinin sevabına bedel olamaz.



42- Kur'an'ı ve Süre-i Bakara'yı Okumanın Fazileti Babı


252- (804) Bana Hasenü'bnü Aliyy EI-Hûlvânî rivayet etti. (Dedi ki) : BizeJSbû Tevbe —ki Rabî' b. Nâfi'dir.— rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muâviye (yâni İbni Sellâm) Zeyd'den naklen rivayet etti. Zeyd, Ebû Sel-Iâm'ı şöyle derken işitmiş: Bana Ebû Ümâmete'l-Bâhilî [91] rivayet etti. Dedi ki: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i

«Kur'ân-ı okuyun! Çünkü Kur'ân, onu okuyanlara kıyamet günü şefaatçi olarak gelecekdir. Zehrâveyn'i (yâni) Bakara,ile Âl-i Imrân sûrelerini okuyun! Çünkü onlar kıyamet gününde iki bulut yahut iki gölge veya safbeste iki fırka kuş gibi gelecek; okuyucularını müdâfaa edeceklerdir. Sûre-i Bakara'y okuyun! Zîra onu okumak bereketdİr; terk etmek İse pişmanlıkdır. Onu tahsil etmeye batta İler muktedir olamazlar.» buyururken işittim.

Muâviye: «Duydum ki BattaİIer: sihirbazlar mânâsına gelirmiş.»

demiş.



(...) Bize Abdullah b. Abdirrahmân Ed-Dârimî rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yahya (yâni îbni Hassan) haber verdi. (Dedi ki) : Bize Mûaviye bu isnâdla bu hadîsin misindi rivayet etti. Şu kadar var ki, o teşbihlerin ikisinde de (sanki onlar) demiş; Muâviye'nin (Duydum ki.) dediğini soy-lememişdir.

Bakara ile Âl-i İmrân sûrelerine «Zehrâveyn» derler. Onlara bu ismin verilmesi nûr ve hidâyetlerinin çokluğu ile ecr-u mükâfatlarının bolluğundandır. Zehrâ'i çok nurlu, parlak manasına gelir.

Gamâme ve gayâbe: İnsanın üzerinde gölge yapan bulut, sis v.s. gibi şeylerdir. Ulemânın beyânına göre buradaki bulut ve gölgelikden murâd; mezkûr iki sûrenin sevaplarıdır. Yâni okunan bu sûrelerin sevapları kıyamet gününde bulutlar ve gölge veren şâir şeyler gibi geleceklerdir.

Firkaan : Firk'ın cem'idir. Hadîsin bir rivayetinde bunun yerine (hiz-kaan) denilmişdir. Onun müfredi de hizk'dır. Ve her ikisi de sürü mânâsına gelirler.

«Okuyucularını müdâfa'a edeceklerdir.» cümlesindeki müdâfa'a, cehennem ile cehennem melekleri olan zebanilere karşı yapılacakdır. Buradaki mydâfa'a, şefâatda mubâleğa gostermekden kinayedir.

Kaadı İyâz diyor ki: «Bâzılarına göre bu hadîsin mânâsı: Allah Teâlâ, bu sûrelerin okunmasından, bulut şeklinde yahut kuş sürüsü kıyafetinde' bir mahlûk yaratır da, bu mahlûk kıyamet gününde, okuyucusunu müdâfa'a eder. Netekim bir hadîsde : Eğer bir kimse döşeğine yatarken

(Allah'dan başka ilâh olmadığına, Allah şâhiddir... [92] âyet-i kerîmesini okursafar tâ kıyamete kadar onun için istiğfar da bulunurlar;

buyurulmuşdur. Bu, bir ihtimâldir...»

Şafii 'yye ulemâsından bâzılarına göre bu hadîsde zikri geçen «Ev» kelimeleri hakîkî mânâları olan şekk bildirmek için kullanılmamışlardır. Burada onlardan murâd tenvî' yâni çeşit bildirmekdir. Şöyle ki: Bakara ile Â1-i İmrân sûrelerini okuyup da, mânâsını anlamayanlara bulut gibi sevap gelecek; mânâsını anlayarak okuyanlara gölgelikler gibi sevap verilecek, mânâsını anlayarak okuyan ve onları başkalarına da öğretenlere safbeste kuş sürüleri gibi sevaplar verilecekdir. Çünkü müşebbehler birbirinden farklı olunca müşebbehünbihlerin de farklı olması îcâb eder. Binâenaleyh gamâme ile gölgelendirmek, gayâbe ile gölgelendirmekden daha hafîf; gayâbe ile gölgelendirmek de kuş sürüleri ile gölgelendirmekden daha aşağı mertebededir. Tâbîr-i diğerle: gamâme ile herkes gölgelenir. Gayâbe yalnız kırallara mahsûsdur. Kuş sürüleri ise bunların ikisinden de yüksek bir mertebe olup, (Yâ Rabbî! : Bana öyle bir mülk ihsan et ki, böylesi benden sonra bir daha kimseye müyesser olmaya!) diye dûa eden Peygamber-i Zîşân'a mahsûsdur.

Tıybî : «Bu hadîsde tahsis üzerine tahsis vardır. Resûlüllah (SallallahÜ Aleyhi ve Sellem) evvelâ: Kur'ân'ı okuyun; buyurarak hükmü ta'mîm eylemiş ve şefaatini buna tâlîk etmişdir. Sonra Bakara ile Âl-i Imrân sûrelerini betahsîs zikretmiş; kıyamet gününün şiddet ve dehşetinden kurtulmayı ve şefaati bunların okunmasına ta'lîk eylemiş; üçüncüde yalnız Bakara sûresini zikrederek, onu okumaya üç mânâ ta'lîk buyurmuşdur. Bu üç mânâ onlardan her birinin şeriat sahibinden başka kimsenin bîlemiyeceği bir hâssası olduğunu bildirmek içindir.» diyor.

Batal: Aslında kahraman ve şeci' mânâsına gelir. Burada onu sihirbazlar mânâsına tefsir etmişlerdir. Çünkü kelime batâletden alın-mışdır. Bu kelimenin butlanla da ilgisi vardır. Butlan ise fesâd ve zayi' olmak, demekdir: Şu hâlde sihirbazların yaptıkları bâtıl fiillere bakarak, kendilerine bu isim verilmişdir. Sihirbazlar hak ve hakîkatdan ayrılarak bâtıla saptıkları için Kur'ân-ı Kerîm'i okuyup anlamaya muktedir olamazlar. Bâzıları batale kelimesini, batâletden alarak tembeller mânâsına geldiğini söylemişlerdir. Böyleleri Kur'ân-ı Kerîm'i tembelliklerinden dolayı okuyamaz ve mânâsını düşünemezler.

Bir takımları da

«Şüphesiz ki beyânın hakîkaten sihir olanı vardır.» hadîsine bakarak, buradaki sihirbazlardan murâd: beyân sihirbazlarıdır.

Kur'ân-ı Kerîm bunlardan, Kur'ân sûrelerine denk olacak bir sûrecik olsun getirmelerini istemek suretiyle kendilerine meydan okuduğu için onlar Kur'ân-ı Kerîm'i okuyup anlamaya muktedir olamazlar.» demişlerdir.



253- (805) Bize İshâk b. Mansûr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yezîd h. AhdirabMh haber verdi. (Dedi ki) : Bize Velîd b, Müslim, Muhammet! b. Muhâcir'den, o da Velîd b. Abdirrahmân El-Cüraşî [93]'den, o da Cü-beyr b. Nüfeyr'den naklen rivayet etti. Demiş ki: Nevvâs b. Sem'ân [94] El - Kilâbî'yi şöyle derken işittim. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i:

«Kıyamet gününde Kur'ân ve onunla amel edenler getirilecekler; Kur'ân'ın önünde Bakara ile Âl-i Imrân sûreleri bulunacak.» buyururken işitdim.

Bu iki sûre için Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) uç misâl getirdi ki, ben onları hâlâ unutmadım:

«8u iki sûre sanki iki bulut yahut aralarında bir nûr bulunan iki siyah gölgelik yahut da sahiplerini müdâfa'a eden safbeste kanat germiş iki kuş sürüsü gibi olacakdır.» buyurdular.

«Şark» ve «Şarak» : Ziya ve nûr mânâsına gelir.

Kaadı İyâz ile diğer bâzı ulemâ kelimenin böyle hem (râ)'nm sükûnu hem de fethi ile okunabileceğini rivayet etmişlerdir. Fakat (Râ)'-nın sükûnu ile okunması hem rivayet hem de lügat îtîbân ile daha meşhurdur.

Ulemâdan bâzılarının beyânına göre kıyamet gününde amellere bir şekil ve suret verilerek mizanda tartılacakları gibi Kur'ân-ı Ke-rîm'e de bir suret halk edilerek, o söretle gelecek ve insanlara görüne-cekdir.

Kaadir-i Mutlak Hazretlerinin kudreti her mümkîni îcâda sâlihdir; buna böylece îmân etmek gerekir. Bakara ve Âl-i Imrân sûrelerinin, Kur'ân'ın önünde gelmeleri bu sûrelerin sevaplarının bütün Kur'ân sevabına muâdil olduğuna delildir. Çünkü Kur'-ân-ı Kerîm'in en uzun ve ahkâmı en çok olan sûreleri bunlardır. Bu iki sûrenin sevapları hakkında «iki siyah gölgelik...» buyurulması, sevaplarının adetâ bir biri üzerine yığılırcasına çok olduğunu beyân içindir. Bittabi gölge ne kadar koyu olursa, faydası da o nisbetde çok olur. Mezkûr iki siyah gölgenin aralarında nûr bulunması bâzı Şâfiîyye ulemâsının beyânına göre iki gölgeyi biribirinden ayırmak içindir. Fakat başkaları bunlara i'tîrâz etmş ve: ^Gölgenin iki tane olması biribirinden ayrı olmalarını anlatmaya kâfidir. Burada mânâ bu iki gölge son derece kesif ve birbiri üzerine yığılmış oldukları hâlde yine de ziyâya manî olrmyacak demekdir.» mutâleasmda bulunmuşlardır.



43- Fatiha İle Süre-i Bakara'nın Son Âyetlerinin Faziletleri ve Bakara'nın Sonundaki İki Âyetin Okunmasına Teşvik Babı


254- (806) Bİze Hasanü'bnü Rabî' İle Ahmed'b. Cevvâs El-Hanefi rivayet ettiler. Dediler ki : Bize Ebû'l-Ahvas, Aramâr b. Ruzeyk'den, o da Abdullah b. îsâ [95] dan, o da Saîd b. Cübeyr'den, o ela İbnJ Abbâs'dan naklen rivayet etti. Demiş ki: Cibril, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) 'in yanında otururken, Efendimiz üzerinden kapı sesine benzer tir ses işitti. Ve başını kaldırdı. Cibril bu şimdiye dek asla açılmayıp; yalnız bugün açılan bir gök kapısıdır; dedi. Müteakiben o kapıdan bir melek indi. Cibril: bu, yeryüzüne (ancak şimdi) inen bir melekdir. Bu güne kadar yere hiç inmemişdir; dedi. Melek selâm verdi ve Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

— Müjde!. Sana, senden önce hiç bir Peygambere verilmeyen iki nûr verildi. Fâtiha-ı Kifâp ve sûre-i Bakara'nın son âyetleri!... Bunlardan okuyacağın her harfe mukaabil mutlaka sana, o harfin tezammun ettiği sevap verilecekdir; dedi.

Hadîsin zahirine bakılırsa Hz. İbni Abbâs onu Resûlüllah {SaHaHahü Aleyhi ve Sellem) 'den işitmişdir. Bununla beraber o anda Peygamber (Sallallahü A leyhi ve Sellen:} 'in yanında bulunarak hâdiseye bizzat şâhid olması, meleği görüp Cebrail /'Aleyhisselâm) 'm sözlerini işitmesi de ihtimâlden uzak değildir.

Bu hadîsdeki «işitti, kaldırdı,» fiillerindeki zamirler, Peygamber iS^Valiahü Aleyhi ve Sellem) 'e; «dedi» fiilinin zamiri ise Cebrail (Aleyhisselâm, a râci'dir. Çünkü semâdan işitilen sese hayret eden Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Setten?) onun ne olduğunu izah eden de Cebrail (Aleyhisselâm) dır.

Bâzıları buradaki bütün zamirlerin Cebrail (Aleyhisselâm)'a.; bir takımları da bil'akis Resûlüllah (SuUaHohü Aleyhi ve Sellem) ıe aid olduğunu söylemişlerdir. Doğrusu arz ettiğimizdir. Zira zamirler Cebrail'e irca' edilirse, gökyüzünden gelen sese hayret eden de; sonra onun ne olduğunu anlatan da Cebrail (Aleyhisselâm) olmak iktizâ eder. Zamirler Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selle/:) 'e iıcâ' edildiği takdirde dahî, sesi işitenin, başını kaldıranın ve hayret ederek îzahda bulunanın hep kendileri olması iktizâ eder ki, bu iki şıkkın ikisi de hilâf-ı zahirdir. Zahir olan mânâya göre, sesi işitip; hayrete düşen ResûlüİIah (Sr;lMlahü Aleyhi ve Sellem) bu sesin ne olduğunu îzâh eden de Cibril (Aleyhisselâm) dır.

«Bunlardan okuyacağın her harfe mukaabil .» cümlesindeki «harf» den murâd, hurûf-i hicâ denilen elif-bâ harfleri ise mânâ: «her harfe karşı muhakkak on sevap verilecek» demekdir. Fakat bu takdirde mezkûr iki sûrenin bir hususiyeti kalmaz; çünkü diğer sûrelerin harfleri de böyledir. Bâzıları; «harfden murâd; tarafdır. Bununla cümleden kinaye yapil-mışdır. Yâni: Eğer bu iki sûreden birer cümle okursan, o cümlelerin tezammun ettiği şey mutlaka sana verilir; demekdir.» şeklinde mütâlâa da bulunmuşlardır.



Hadisden Çıkarılan Hükümler :


1- Bu hadîs felsefe erbabının: «Felekler yarılmayı kabul etmez, şeklindeki iddialarını reddetmektedir.

2- Peygamber (Saîlaliahü Aleyhi ve Sellem) vahyi Cibril (Aleyhisselâm) 'dan başka meleklerden de telâkki etmişdir.

3- Gök kapısının açılması, oradan bir melek inerek tebşirde 'bulunması, Fatiha sûresi ile Sûre-i Bakara 'nın son âyetlerinin pek büyük sevabı hâîz olduklarına delildir.

«Bunlar senden önce hiç bir Peygambere verilmemişdir.» cümlesinden murâd: bu sûrelerin sevaplarıdır. Yoksa yalnız mezkûr iki sûre değil; Kur'ân-ı Kerîm'in hiç bir sûresi Resûlüllah (Saîîallahü Aleyhi ve Sellem) den önce hiç bir Peygamber'e verilmemişdir. Bakara sûresinin sonundan murad Aliyyü'l - Kaarî'ye göre âmene'r-Resûlü'-dür. Ondan bir âyet evvelidir diyenler de vardır.

Fatiha sûresinin faziletleri hakkında bir çok hadisler vârid olmuşdur. Bu husûsda Buhâri'de şöyle bir rivayet vardır: « Ebû Saîdb. Mua11â dedi ki: Bir defa ben mescidde namaz kılarken Resûlüllah (Saîlaliahü Aleyhi ve Sellem) beni yanma çağırdı. Ben (namazda olduğum için) gidemedim. Sonra: Yâ Resûlâllah! Namazda idim (kusura bakma); diye özür beyân ettim. Peygamber (Saîlaliahü Aleyhi ve Sellem) bana:

«Allah : (Ey mü'minler! sizi kendinize hayât verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah'a ve Resulüne icâbed edin!) buyurmadı mı?» dedi. Sonra bana :

Ey Ebâ Saîd ! Bu meselden çıkmadan sana öyle bir sûre öğreteceğim ki o, Kur'ân'dakî sürülerin en büyüğüdür.» dedi. Ve elimi tuttu. Mescidden çıkacağı sırada ben :

— Yâ Resûlallah! Hani : Sana Öyle bir sûre öğreteceğim ki o, Kur'-ân'daki sûrelerin en büyüğüdür; buyurmuştunuz?» dedim. Resûlüllah (Saîlaliahü A leyhi ve Sellem) :

«O sûre, Fâtiha'dır ki, namazlarda tekrar tekrar okunan yedi âyet ve bana verilen büyük Kur'ândır.» buyurdu.



255- (807) Bize Ahmed b. Yûnus rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Zü-heyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mansûr, İbrahim'den, o da Abdurrahmân b. Yezîd'den naklen rivayet etti. Abdurrahmân şöyle demiş: Beyt'in yaniında Ebû Mes'ûd'a rastladım ve: Sûre-i Bakara'daki iki âyet hakkında kulağıma senden bir hadîs ulaştı; dedim. Ebû Meş'ûd şu mukaabelede bulundu:

— Evetî Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem): «Bakara sûresinin sonunda iki âyet vardır ki, kim onları bîr gecede okursa, o kimseye kâfî gelirler.» buyurdu.



(...) Bize, bu hadîsi İshâk b. İbrâhîm de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Cerîr haber verdi. H. Bize Muhammedü'fcnü'I - Müsennâ ile İbni Beşşâr dahî rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Muhammedü'bnü Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be rivayet etti. Her iki tarîkin râvîleri Mansûr'dan bu isnâdla rivâyetde bulunmuşlardır.



256- (808) Bize Mîncâb b. Haris Et-Temîmî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ifcni Müshir, A'meş'den, o da İbrahim'den, o da Abdurrahmân b. Ye-zîddem o da Âlkametü'bnü Kays'dan, o da Ebû Mesûd El - Ensârî'den naklen haber verdi. Ebû Mes'ûd şöyle demiş: Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Her kim bir gecede Sûre-i Bakara'ntn sonundaki şu iki âyeti okursa, bu iki âyet ona kâfî gelirler.» fcuyurdu.

Abdurrahmân demiş ki: Müteakiben Ebû Mes'ûd'a rastladım, Beyt'i tavaf ediyordu. Bu hadîsi ona sordum da, bana, o'ıiu Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Settem) 'den naklen rivayet etti.



(...) Bana Alîyyü'bnü Haşrem rivayet etti. (Dedi ki) : Bize îsâ (Yânî İbni Yûnus) haber verdi. H.

Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah b. Nümeyr rivayet etti. Bu râvîler hep birden A'meş'den, o da İbrahim'den, o da Âlkame ile Abdurrahmân. b. Yezîd'den, onlar da Ebû Mes'-ûd'dan, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) 'den naklen bu hadîsin mislini rivayet etmişlerdir.



(...) Bize Ebû Bekîr b. Ebî Şeybe rîvâyet etti. (Dedi ki) : Bize Hafs ile Ebû Muâviye, A'meş'den, o da İbrahim'den, o da Abdurrahmân b. Yezîd'den, o da Ebû Mes'ûd'dan, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seller,:) den naklen bu hadîsin mislini rîvâyet etti.

Bu hadîsi bütün kütüb-i sitte sahipleri tahrîc etmişlerdir. Hâkim ile Beyhakî'nin H z. Ebû Zerr 'den tahrîc ettikleri diğer bir hadîsde, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seller,) şöyle buyurmuşlardır:

«Allah Teâlâ Bakara suresini öyle iki âyetle bitirdi ki, bu âyetleri bana Arş'm altındaki bir hazîneden verdi! Bunları öğrenin! Kadınlarınıza, oğullarınıza da öğretin. Çünkü bunlar hem namaz, hem Kur'ân, hem de duadır.»

Hz. Ömer 'le, Hz. A1î'nin : «Akıllı bir adam görmedim ki, Bakara sûresinin sonundaki âyetleri okumadan uyusun.» dedikleri rivayet olunur.

«Bu iki âyet ona kâfî gelirler...» cümlesinden murâd; bunlar gece namazının yahut mutlak sûretde Kur'ân okumanın yerini tutarlar; de-mekdir. Bâzıları şeytanın şerrinden; diğer bâzıları, ins-ü cirmin şerrinden onu korur; demişlerdir.

Kitabımızın «îmân» bahsinde (199-200 numaralı hadîslerde) görüldüğü vecihle sûre-i Bakara 'nin sonundaki İki âyetden birincisi îmânın temellerini; ikincisi ise yedi tane duâ kelmesini ihtiva etmektedir. Bu âyetler nazil oldukdan sonra Fahr-i Âlem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz onları okumuş ve her duâ kelimesini okudukça Allah Teâlâ, kendisine: «Duanı kabul ettim.» buyurmuşdur.



44- Süre-i Kehf İle Âyetü'l-Kürsi'nin Faziletleri Babı


257- (809) Bize Muhammedü'bnü'l-Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muâz b. Hişâm rivayet etti. (Dedi ki)

Bana babam, Katâde'den, o da Salim b. Ebî'1-Ca'd El-Gatafânî'den, o da Ma'dân b. Ebî Tâlhate'1-Ya'merî'den, o da Ebû'd-Derdâ [96]'dan naklen rivayet etti ki, Peygamber (SaUaîlahü A îeyhi ve Seliem) :

«Her kim sûre-i Kehf'in başından on âyet ezberlerse, Deccal'dan masun olur.» buyurmuşlar.



(...) Bize Muhammedü'hnü'l-Müsennâ ile İbni Beşşâr rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be rivayet etti. H.

Bana Züheyr b. Harb da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Abdurrahman b. Mehdi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Hemmâm rivayet etti. Bu râvîler hep birden Katâde'den bu isnâdla rivayette bulunmuşlardır. (Yalnız) Şu'be: «Kehf sûresinin sonundan.» Hemmâm ise Hişm'm dediği gibi: «Kehf'in başından...» demişlerdir.

Sûre-i Kehf'in fazileti hakkında Buhârî Hz. Berâ'b. Âzib'den şu hadisi rivayet etmişdir: Berâ' (Radîyallahû anh) demiş ki: Bir zât sûre-i Kehf'i okuyormuş, yanı başında da iki iple bağlı bir at bulunuyormuş. Derken o zâtı bir bulut kaplamış. Ve yavaş yavaş üzerine doğru yaklaşmaya başlamış. At da bundan ürküyormuş. Sabah olunca o zât Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Selletn) 'e giderek hâdiseyi, ona anlatmış. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Bu (gördüğün) sekînetdir; Kur'ân için inmişdir.» buyurmuşlar.

Sekînetden muradın ne olduğu ulemâ arasında ihtilaflıdır. Bunu az yukarıda görmüşdük.

Bâzıları: «Sekînet, Hz. Musa (Aleyhisselâtn) 'in içersine levhalarla Tevrâtı ve asasını koyduğu altın kapdır.» demişlerdir.

Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîslerde sekînet lâfzı tekerrür etmiş-dir. Kelimenin bir çok mânâlara ihtimâli olduğu için bu kelimeye yerine göre zikredilen mânâlardan lâyık olanı verilir.

Sûre-i Kehf'in evvelinden, başka bir rivâyetde sonundan on âyet okumanın: Deccâ1'm şerrinden koruması, mezkûr sûrenin ilk âyetleri bir çok acâip ve garaibi ihtiva ettiğindendir. Bu âyetlerin mânâlarını düşünenler, Deccâ1'in fitnesine kapılmazlar. Ayni sûrenin son âyetleri dahî son derece ibret âmizdirler,

îbni Seyyid'e göre buradaki Decca1'dan murâd: hak ile bâtılı biribirine karıştırandır.

Bâzıları : «Bundan murâd: kıyametin büyük alâmetlerinden olmak üzere âhir zamanda çıkacak olan Deccâldır.» demişlerdir.



258- (810) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdül a'lâ, b. Abdil a'lâ, Ciireyrî'den, o da Ebu's - Selil'den o da Abdullah Rabah El - Ensârî'den o da Übeyyü'bnü Kâ'b'dan naklen rivayet etti. Übeyy şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Yâ Ebe'l-Münzir! Allah'ın kitabından ezberinde bulunan hangi âyet

daha biiyükdür? bilirmisin?» dedi. Ben :

— Allah ve ResûJü bilir...» cevâbım verdim. Efendimiz (tekrar) : «Yâ Ebe'l-Münzir! Allah'ın kitabından ezberinde bulunan hangi âyet

daha biiyükdür? bilirmisin?» diye sordu. (Bu sefer ben) :

— Âyetü'l-Kürsî'dir. dedim. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Sailallahü A leyhi ve Sellem) göğsüme vurdu ve :

«Vallahi itim sana afiyet olsun Ey Ebe'l-Münzir!» buyurdular.

Bu husûsda Buhârî «Kitâbü'l-Vekâle» de Hz. Ebû Hüreyre'den şu hadîsi .tahrîc etmişdir: Ebû Hüreyre (Radiyallahû anh) demiş ki :

«Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) beni Ramazan zekâtını muhafazaya vekil etmişdi. Derken bana bir adam gelerek zahireden avuç avuç almağa taşladı; ben derhâl kendisini yakaladım. Ve:

— VaİIahi seni Resûlüllah {Sailallahü A leyhi ve Sellem) 'in huzuruna götüreceğim; dedim. Adam:

— Ben muhtacım; çoluğum çocuğum ve pek ziyâde ihtiyacım var; dedi. Bunun üzerine bende, onu serbest bıraktım. Sabaha çıkınca Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Yâ Ebâ Hüreyre! Dün gece esîri ne yaptın?» dedi. Ben:

— Yâ Resûlâllah pek ziyâde muhtâc ve çoluk çocuk sahibi olduğundan şikâyet etti de, kendisini serbest bıraktım; dedim. Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellem):

«Ama o, sana muhakkak yalan söyledi. O yine gelecek» buyurdu. Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) 'in : «O yine gelecek» demesinden anladım ki, herif tekrar gelecek. Binâenaleyh onu gözetledim. Az sonra geldi. Ve zahireden avuç avuç almaya başladı. Derhâl kendisini yakaladım ve:

— Seni mutlaka Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Selle/n) 'in huzuruna çıkaracağım! dedim. Herif:

— Berii bırak! Çünkü muhtacım. Çoluk çocuğum var. Bir daha yapmam; dedi. Ben de kendisine acıyarak onu serbest bıraktım. Sabaha çıkınca Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) bana :

«Yâ Ebâ Hüreyre esîrİ ne yaptın?» diye sordu.

— Yâ Resûlâllah! Pek ziyâde muhtaç ve çoluk çocuk sahibi olduğundan şikâyet etti de, kendisine acıyarak serbest bıraktım; dedim. Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Amma o, sana muhakkak yalan söyledi; o tekrar gelecek!» buyurdu. Bunun üzerine ben, onu gözetledim. Derken gelerek zahireyi avuçîamaya taşladı. Ben, derhâl kendisini yakalıyarak:

— Seni mutlaka Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellemyin huzuruna çıkaracağım. Bununla üç oldu ki, bir daha yapmam diyorsun; sonra tekrar yapıyorsun; dedim. Hırsız:

— Beni bırak! sana bir kaç kelime öğreteceğim, onlarla Allah sana menfaat te'mîn edecek; dedi.

— Ne onlar? dedim.

— Döşeğine uzandığın vakît Âyetü'l-Kürsî'yi (yâni) (Hayy ve Kayûm o!an Allah'dan başka hiç bir ilâh yokdur.) âyet-i kerimesini sonuna kadar oku! Böyle yaparsan üzerinde faehemahâl Allah tarafından bir muhafız bulunur ve tâ sabaha kadar şeytan, senin semetine yaklaşamaz; dedi. Ben de kendisini serbest bıraktım. Sabaha çıkınca ResûlüHah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana (tekrar) :

«Dün gece esîri ne yaptın?» diye sordu.

— Yâ Resûlâllah! Bana bir kaç kelime öğreteceğindi, bunlarla Allah'ın bana fâide ihsan buyuracağını söyledi; ten de kendisini serbest bıraktım; dedim. Resûl-i Ekrem (Sallallahü A leyhi ve Sellem) :

«Neymiş onlar?» dedi. Ben :

— Efendim, döşeğine uzandığın vakit Âyetü'l-Kürsî'yi başından sonuna kadar oku! (Bunu okursan) üzerinden Allah tarafından bir muhafız eksik olmaz. Ve tâ sabaha kadar kat'îyyen şeytan sana yaklaşamaz; dedi.. cevâbını verdim.

(Râvî diyor ki: Zâten ashâb hayır işlemeğe pek harîs idiler.) Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) :

«(Bak hele!) o yalancı olduğu hâlde (bu defa) sana doğruyu söylemiş. Uç gecedir kiminle konuştuğunu biliyor musun? Yâ Ebâ Hüreyre?» dedi. Ben :

— Hayır! cevâbını verdim.

«O bir şeytandı.» buyurdular. Buna benzer başka hadîsler de vardır.

Ulemâ, Âyetü'l-Kürsi'nin büyüklükle temayüz etmesini şöyle izaha çalışırlar: Bu âyetde Allah Teâlâ'nm bütün isim ve sıfatlarının esâsları yâni vahdâniyyet, hayât, ilim, mülk, kudret ve irâde zikredilmiş-dir. En büyük yahut en faziletli âyet olmasının hikmeti budur.

Kaadı İyâz: «Bu hadîsde : Kur'ân âyetlerinin bâzılarını, diğerlerine tercih ve tafdîl caizdir; Kur'ân-ı Kerim dahî şâir semavî kitaplara tafdîl edilebilir., deyenlere hüccet vardır. Yalnız mes'ele ulemâ arasında ihtilaflıdır. Ebû'l-Hasen Eş'arîileEbû Bekr-i Bâkı11ânî ve ulemâdan fukahâdan bir cemâat, âyetleri biribirine tafdîlden menetmişlerdir. Çünkü bir âyetin başkasından daha fazîeltli olduğunu söylemek, öteki âyetin ondan noksan bulunmasını iktizâ eder. Ke-lâmıllah da ise noksanlık yokdur. Bu zevat bâzı âyetler hakkında vârid olan «En büyük», «En faziletli... »gibi tâbirleri «Büyük» ve «Faziletli» mânâlarına te'vîl etmişlerdir.

İshâk b. Râ huy e ile diğer ulemâ âyetler arasında tafdili, caiz görmüş ve: Bu üstünlük, okuyanın sevabının büyüklüğüne râci' olur, demişlerdir.

Muhtar olan kavle göre sevabı çok mânâsına olmak üzere âyetler ve sûreler hakkında (Daha büyük) ve' (Daha faziletli) tâbirlerinin caiz olmasıdır.» diyor.



Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:


1- Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in :

«İlim sana afiyet olsun Yâ Ebe'l-Münzîr!» buyurması, onun çok âlim olduğuna ve menkabesinin büyüklüğüne delildir.

2- Bir âlimi, büyük ve fâdıl dostları tebcîl-ü ta'zîmde bulunabilirler. Onu künyesi ile çağırmaları da caizdir.

3- Kibir ve gururuna sebeb olmamak ve bir de maslahat bulunmak Şartı ile bir inşam yüzüne karşı medhetmek caizdir.

4- Ulemâdan bâzılarına göre, bu hadîs (biz bu kitabta hiç bir şeyi noksan bırakmadık.) âyetine katılırsa ismi a'zarmn Âyetü'l - Kür-s î de olduğu anlaşılır.



45- İhlas Süresini Okumanın Fazileti Babı


259- (811) Bana Züheyr b. Harb ile Muhammedü'bnü Beşşâr rivayet ettiler. Züheyr dedi ki: Bize Yahya b. Saîd, Şu'be'den, o da Katâde'-den, o da Salim b. Ebî'l-Ca'd'dai, o da M'daân b. Ebî Talha'dan, o da Ebû'd-Derdâ'dan, o da Peygamber (Scâlaliahü Aleyhi ve Sellem) 'den naklen rivayet etti. Şöyle buyurmuşlar :

«Sizden biriniz bir gecede Kur'ân'ın üçte birini okumakdcın âciz mi kalıyor?» Ashâb :

— Kur'ân'ın üçte birini nasıl okuyabilir? demişler. Resûlüllah

(Sallallahü A leyhi ve Sellem) :

«Ihlâs sûresi Kur'ân'ın üçte birine denkdir.» buyurmuşlar,



260- (...) Bize İshâk b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mu-hammed b. Bekr haber verdi, (Dedi ki) : Bize Saîd b. Ebî Arûbe rivayet etti. H.

Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Affân [97] rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebânel-Attâr rivayet etti. Bunlar hep birden Katâde'den bu isnâdla rivayette bulunmuşlar. Her ikisinin hadîslerinde de «Peygamber (Salkdlahü Aleyhi ve Sellem) :

«Şüphesiz ki Allah Kur'an'ı üç cüz'e taksim etmiş ve Ihlâs sûresini Kur'ân'ın bu üç cüz'ünden biri yapmışdır; buyurdu.» ibaresi vardır.



261- (812) Bana Muhammed b. Hatim ile Ya'kûb b. İbrahim hep birden Yahya'dan rivayet ettiler, tbni Hatim dedi ki: Bize Yahya b. Sâîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yezîd b. Keysân rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Hâzim, Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Besûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Şellem) :

«Toplanın! Çünkü size Kur'ân'ın üçte birini okuyacağım.» buyurdular. Bunun üzerine toplanan toplandı. Sonra NebiyynMah (Satlallahü Aleyhi veSellemi çıkarak İhlâs sûresini okudu. Sonra içeri girdi. Biz birbirleri-mize:

— Ben zannederim bu, ona semâdan gelme lir hu!:er olacak: İçeri girmesine sebep de, ru'dur; dedik. Sonra Rcsûlüllah (SalltıİMhü Aleyhi ve Selle m) (yanımıza) çıkarak:

«Gerçelcden ben size Kur'ân'm üçte birini okuyacağım; demişdim. Dikkat edin! Bu sûre Kur'ân'm üçtebirine muâdildir.» buyurdular.



262- (...) Bize Vâsıl b. Abdil.a'lâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni FudayI, Beşîr b. Ebi İsmail [98] den, o da Etû Hâzim'den, o da Ebû Hii reyre'den naklen rivayet etti. Ehû Hüreyre şöyle demiş: Resulüllah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) ILizim yanımıza çıktı da:

«Size Kur'ân'm üçte birini okuyayım mı?» dedi. Ve İhlâs sûresini, bitirinceye kadar okudu.



263- (813) Bize Ahmed b. Abdirrahmân b. Vehb rivayet etti, (Dedi ki) : Bize amcam Abdullah b. Vehb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Amru'-bnü'l-Hâris, Saîd b. Ebî Hilâl'den naklen rivayet etti. Ona da Ebû'r-Ricâl [99] Muhammed b. Abdirrahmân, annesi Amra binti ALdirrahmân'dan naklen rivayet etmiş. Amra, Peygamter (Sallailahü Aleyhi vç Sellem)'in zevcesi Âişe'nin himayesinde bulunuyoımuş. O da Âişe'rien rivayet etmiş ki, Resulüllah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) bir zâtı bir seriyyeye kumandan olarak gazaya göndermiş. Bu zât maiyyetindekilere namaz kıldırırken kı-râetini dâima thlâs sûresi ile titirirmiş. Gazadan döndükleri vakit ashâb bunu Resûlüllah (SaHalIahü Aleyhi ve Sellem)'e söylemişler. Efen di mil

(Sallailahü Aleyhi ve Seliem) :

«Ona sorun; bunu niçin yapıyormuş?» buyurmuşlar. Ashâb, o zâta sormuşlar; şu cevâbı vermiş:

— Çünkü İhlâs sûresi Rahmân'ın sıfatıdır; ben de kirâetimi, o sıfatla yapmak isterim. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Seliem) :

«Ona haber verin ki, Allah da onu seviyor.» buyurmuşlar.

Bu hadîsin Ebû Saîd-i Hudri rivayetlerini Buhârî «Kitâfeu Fedâüû'l-Kur'ân» da tahrîc etmişdir.

Ulemâ İhlâs sûresinin, Kur'ân-ı Kerîm'in üçte birine muâdil olmasından ne murâd edildiği hususunda ihtilâf etmişlerdir.

Mâzirî (453-536)'ye göre Kur'ân-ı Kerîm, üç kısma ayrılır: Kıssalar, ahkâm ve Allah'ın sıfatları... İhlâs sûresi sırf Allah'ın sıfatlarına mahsûdur. Onun için de Kur'ân -ı Kerîm 'in üçcüz'-Ünden biri demekdir.

Bâzıları : «İhlâs sûresinin sevabı katlanarak, Kur'ân-ı Kerîm'in üçte birinin katlanmıyan sevabı kadar olur.» demişlerdir.

Bir takımları: «Kur'ân-i Kerîm üç kısımdan fazla değildir. Bunlar :

a) Allah Teâlâ'mn zâtını bilmeye irşâd;

b) İsim ve sıfatlarını bilmeye;

c) Fiil ve âdetlerini bilmeye irşâddan ibâretdir. Bu sûre Allah'ı tak-dîs ve tenzihe şâmil olunca Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Seliem) onu Kur'ân'm üçte birine denk tutmuşdur.» derler.

Ulemâdan bir cemaata göre, İhlâs sûresinin tez'ammun ettiği tevhidi ikrar Allah Teâlâ'ya iz'ân ile îmân, Kur'ân-ı Kerîm'in Üçte birini okumak gibiidr. Hattâ: «Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Seliem) bu sözü muayyen bir şahsa- sÖylemişdir. Binâenaleyh hüküm ona mah-sûsdur.» diyenler bile vardır.

EbûÖmer İbni Abdilberr (368 - 463) : «Biz Peygamber {Sallailahü Aleyhi ve Seliem)'den sahîh ve sabit olarak nakledilen rivayetle amel eder; ondan öteye geçmeyiz. Mânâsını bilmediklerimizi (Aleyhissalâtü Vesselân.) efendimize havale eyleriz. (Burada da) ihlâs suresinin neden Kur'ân-ı Kerîm'in üçte birine muâdil olduğunu bilmiyoruz.» demişdir.

İshâk b. Râhuye: «Bu hadîsin mânâsı: Üç ihlâs okuyan kimse, bütün Kurân'ı okuyan kadar sevap kazanır, demek değildir. Velev ki İhlâsı ikiyüz defadan fazla okusun.» diyor.

Bu bâbda Ebû'l-Hasen E1-Kaabisî dahî şunları söylemektedir «İhtimâl ki İh1âs sûresini bir kaç kere okuyarak yatan azât, ezberinde başka bir sûre olmadığı için bunu az bulmuş; Resûlüllah (Salîaliahü Aleyhi ve Sellem) de az biJe olsa hayır işiemeğe onu tergîb ve teş-vîk için 1h1âs sûresinin Kur'ân-ı Kerîm'in üçte birine muâdil olduğunu söylemişdir. Allah Teâlâ, kulunun az ameline mukaabil çok amel sevabı verebilir.»

Bâzıları «Bu hadîsden murâd: 1h1âs sûresinin sevabı, içinde bu sûre okunmamak şartı iJe Kur'ân-ı Kerim'in üçte biri sevabına muâdildir» demişlerdir.

İhIâs sûresinin, Kur'ân-ı Kerîm'in üçte birine muâdil olduğunu bildiren hadîsleri sahâbe-i kiramdan bir cemâat rivayet etmişlerdir ki, Übeyyü'bnü.Kâ'b, Ömeru'bnü'I-Hattâb; Ebû Eyyûh El-Ensârî, Ebû Mes'ûd El-Ensârî, Sımak ve Enes (Radiyalîahû anhûm) bunlar meyâmndadır.

Allah Teâlâ'nın kulunu sevmesine gelince: Mâzirî'ye göre: Bundan murâd, kullarına sevap ve nîmet vermeyi dilemesidir.

Bâzıları : «Allah'ın kullarına mahabbeti, onlara sevap ve nîmet vermeyi vaad etmesi değil; fi'ien bu sevap ve nimeti vermesidir.» demişlerdir.

Kulların Allah Teâlâ'yı sevmesi ise; bâzılarına göre, Allah Teâlâ'ya meyletmelerinden ibâretdir.

Bir takımları: «Kulların, Allah'ı sevmesi, ona ibâdet ve tâata devam etmeleridir.» demişlerdir.



46- Muavvizeteyn'i Okumanın Fazileti Babı


264- (814) Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. ((Vpedi ki) : Bize Cerîr, Beyân [100]'dan, o da Kays b. Ebî Hâzîm'rîen, o ^a Ufcbetü'bnü Âmir'den naklen rivayet etti. Ukbe şöyle demiş: Resûlüllah (Salîaliahü A leyhi ve Sellem):

«Görmedin mi! Bü akşam hiç misli görülmedik bir takım âyetler, Felâl ve Nâs sûreleri indirildi!» buyurdular.



265- (...)Bana Muhammedü'bnü Abdillâh b. Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İsmail, Kays'den, o da Ükbetü'bnü Âmir'den naklen rivayet etti. Ukfce şöyle demiş: Bana Resû-lüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şunu söyledi:

«Bana öyle bir takım âyetler indirildi kî, benzerleri asla görülmüş değildir! (Bunlar): Muavvizeteyn (dır.)»



(...) Bize bu hadîsi Efeû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekî' rivayet etti. H.

Bana Muhammedü'bnü Kâfi* dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Üsâme rivayet etti. Bu râvîlerin ikisi de İsmail'den bu isnâdla, bu hadîsin mislini rivayet etmişlerdir. Ebû Üsâme'nin, Ükbetü'bnü Âmir El-Cühenî'-den naklettiği rivâyetde: «O, Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in ashabının büyüklerindendi.» ifâdesi vardır.

Falâk ve Nâs sûrelerine Muavvizeteyn derler. Muavviz: Si-ğmdırıcı demekdir. Bu sûrelerin başında ins-ü cinnin ve bütün mahlûkaa-fcm şerlerinden Allah'a sığınmak emrolunduğu için onlara, bu isim verilmişdir.

Bunlara İh1âs sûresini de katarak; üçüne birden «Muavvizât» derler.

Buhârî «Kitâbü'l-Fedâil» de Hz. Âişe'den şu hadîsi tahrîc etroişdir :

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hastalandığı vakif kendine Muavvizâf'ı okur ve üfürürdü. Ağrısı şiddetlenince ona, bunları ben okur ve bereketini umarak elini mesh ederdim. Yine Hz. Aişe'den rivayet olunan başka bir hadîsde şöyle buyurulmaktadır :

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) her gece döşeğine ulandığı vakif avuçlarını bir yere getirir; sonra onların içine üfürerek Ihlâs, Falâk ve Nâs sûrelerini okur; sonra elleri ile vücûdunun örebildiği yerlerini meshederdi. (Bu İş'e) başından, yüzünden ve vücûdunun ön taraflarından başlar; üç defa tekrarlardı.»

Yine Buhârî 'nin «Tefsir» bahsinde Hz. Übeyyü'bnü Kâ'b 'dan naklen şu hadîsler rivayet olunmuşdur:

1- Zırr b Hubeyş şöyle demiş: Übeyyü'bnü Kâ'b (Radiyallahû anh) 'a Muavvizete.yn'i sordum; bana şu cevâbı verdi: (Bunu) ben de Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem)'e sordum da, bana şu cevâbı verdi.

Bana söyle [101] denildi; ben de söyledim.» İşte biz de Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in söylediği gibi söylüyoruz.

2- Zırr b. Hubeyş demiş ki: Übeyyü'bnü Kâ'b'a sordum :

— Yâ Ebâ'l-Münzir! Dîn kardeşin îbni Mes'ûd şöyle diyor (ne buyurursun?) dedim. Übeyy, bana şu cevâbı verdi:

— Ben, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)^ bunu sordum da; bana şöyle dedi: Bana: Söyle; denildi. Ben de söyledim.» Biz: de Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in dediği gibi diyoruz.

Bu iki rivâyetde Zırr b. Hubeyş 'in, Hz. Übeyy'e suâl sormasının sebebi, Hz. Îbni Mes'ûd Muavvizeteyn'i Kur' ân 'dan saymadığı içindir. Übeyy (Radiyallahû anh) cevaben bunların Kur'ân'dan olup olmadığını vaktiyle Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e sorduğunu; o da: Bu sûreleri bana Cetrâîl (Aleyhisselâm) okuttu yâni bunlar Kur'ân'dandır; diye cevap verdiğini bildirmişdir.

«İşte Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) nasıl dediyse biz de öyle deriz...» ifâdesi: Hz. Übeyy'in sözüdür.

Ebû'1-Mü.nzir, Übeyyü'bnü Kâ'b (Radiyallahû anh) 'in künyesidir. İbni Mes'ûd (Radiyallahû anh) Muavvize-teyn'iKur'ân 'dan saymadığı için ashâb-ı kiram bu mes'e-lede ihtilâf etmiş; sonra bu ihtilâf kalkarak mezkûr sûrelerin Kur'ân'dan olduklarına icma' akdedilmişdir. Binâenaleyh bugün Muavvize-teyn'in Kur'ân'dan olduklarını inkâr edenin küfrüne hükmolunur.

Ulemâdan bâzılarına göre Muavvizeteyn hakkındaki mes'ele onların Kur'ân 'dan olup olmaması hususunda d? ğil; mezkûr sûrelere hâs bir sıfat ve hâssa hakkındadır.

-Ruhu'I-Beyân» da şöyle denilmiştir: «Îbni Mes'ûd muavvi-zeteyn'i Kur'ân 'dan saymaz; onları mushafınu yazmazdı. O, (bu iki sûre gökten indirilmişlerdir. Gökten inen şey Rabhüî'âleminin kelâmmdandir. Lâkin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onları hastalığmda okur ve onlarla Allah'a sığınırdı.) demiştir. Şu halde onların Kur'an'dan olup olmadıklarında şüphe etmiş demekdir. Ama îbni Mes'ûd'un bu sözünden dönmüş olması muhtemeldir.»

Gerçi İmam Ahmed ile İbni Hibbân'ın rivayet ettikleri bir habere göre Hz. Abdullah b. Mes'ûd 'un Muavvize-teyn'i Mushaf'ına yazmazdığı hattâ yazıldığını gördüğü mushaflardan, onları kazıyarak.;

— Bunlar Kur'ân'dan değildir; derdiği bildirilmişdir. Fakat Bezzâr ( -292)'m beyânına göre sahabeden hiç biri İbni Mes'ud 'un bu sözünü kabul etmemişdir. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selletn) 'in bu iki sûreyi namazda okuduğu sahih rivayetlerle sabit olmuşdur.

Nevevî: «İbni Mes'ûd 'dan nakledilen rivayet bâtıldır; aslı yoktur.» demiştir. (Tabakaat-ı Şafiyye) sahibi de şöyle demektedir: « KaadîEbû Bekir (El-İntisâr lil-Kur'ân» adlı kitabında —ki bu eser bir âlimin okumadan geçmemesi gereken büyük bir kitaptır.— Büyük bir bâb tahsis ederek orada bu sözü Abdullah b. Mes'ud 'dan nakleden râvinîn hatasını açıklamıştır. Bunun Hz. Abdullah üzerinden yalan söylediğine kat'î delil vardır.».



47- Kur'an'ı Öğrenip, Öğretenin Fıkıh veya Başka İlimler Yönünden Hikmetlerini Öğrenen ve Onlarla Amel Ederek Başkalarına da Öğreten Kimsenin Fazileti Babı


266- (815) Bize Ehû Bekir b. Ebî Şeybe ile Amru'n-Nâkid ve Zü-heyr b. Harb hep birden İbni Uyeyne'den rivayet ettiler. Züheyr dedi ki: Bize Süfyân b. Uyeyne rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Zührî, Sâlim'den, o da babasından, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seltem)'den naklen rivayet etti. Efendimiz:

«Hasedlik ancak iki şeyde caizdir :

(Birincisi) : Allah kendiline Kur'ân ihsan eden ve, gece gündüz onunla kaaim olan adamdır.

(İkincisi) Allah kendisine mal ihsan edip de, onu gece gündüz infâk eyleyen kimsedir.» buyurmuşlar.



267- (...) Bana Harmeletü'bnü Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus, İbni Şihâb'dan naklen haber verdi. Demiş ki: Bana Sâlîm b. AbdiIIâh b. Ömer, babasından naklen haber verdi. Babası şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü A îeyhi ve Sellem) :

«Hasedh'k ancak iki kişiye karsı caizdir» :

(Birincisi): Alah'ın, kendine su kitabı verdiği kimse olup; gece gündüz onunla haşır neşir olur.

(ikincisi): Allah'ın, kendisine mal verdiği kimsedir ki, gece gündüz o maldan tesadduk eder.» buyurdular.



268- (816) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekî', İsmail'den, o da Kays'den naklen; rivayet etti. £>emiş kî: Abdullah b. Mes'ûd söyledi. H.

Bize tbni Nümeyr de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize feabam'Ia, Muhammed b. Bişr rivayet ettiler. Dediler ki: Bize İsmail, Kays'dan rivayet etti. Demiş ki: Ben Abdullah b. Mes'ûd'u şöyle derken .şittim. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Hasedlik ancak iki sey'de caizdir.

(Birincisi); Allah, kendisine mal verip de, o malı hak uğurunda sarf etmeye muvaffak kıldığı kimse;

(ikincisi) : Allah, kendisine hikmet verip de, o hikmet mucibince hükmeden ve onu başkasına da öğreten kimsedir.» buyurdular.



269- (817) Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ya'-kûb b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Ban& babam, îbni Şihâb'dan, o da Âmir b. Vâsile'den naklen rivayet etti ki, Nâfi' b. Abdilhâris [102] Usfân'-da Ömer'e rastlamış. Ömer, kendisini Mekke'ye vâlî tâyîn rtmiş imiş. Ömer ona:

— Bu vâdî halkına kimi me'mûr ta'yîn ettin? diye sormuş, o da :

— İbni Ebzâ'yıî cevâbını vermiş. Ömer:

— İbni Ebzâ kimdir? deyince; Vali:

— Bizim âzâdhlarımızdan biridir; cevâbını vermiş. Bunun üzerine Ömer:

— Sen, onların üzerine bir âzadlıyı me'mûr ettin ha? demiş. Vali :

— Ama o, Allah Azze ve Celle'nirj Kitabını okur: bütün farzları da bilir; demiş. Ömer :

«Allah bu kitapla bâzı kavimleri yükseltir; bir takımlarını da alçalhr.»

— Dikkat et ki Peygamberimiz (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) : buyurdu; demiş.



(...) Bana Abdullah b. Abdirrahmân Ed-Dârimî ile Ebû Bekir b. îs-hâk rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Ebû'l-Yemân haber verdi. (Dedi ki) : Bize Şuayb, Zührî'den naklen haber verdi. Demiş ki: Bana Âmiru'bnü

Vâsilete'l-Leysî rivayet etti ki, Nâfi' b. Abdiîhâris El-Huzâî Usfân'da Öme-ru'bnU'I-Hattâb'a rastlamış. Ve Amir hadîsi İbrahim b. Sa'd'in, Zührî'den naklettiği hadîs tarzında rivayet eylemiştir.

Hased hadîsini Buhârî «Kitâbti'1-tlîm», «Kitâbü't-Tebennî», «Kİtâbu't-Tevhîd», «Kitâbu'z-Zekât», «Kitâbü'l-Ahkâm» ve «Kitâbti'l -İ'tisâm- da; Nesâî «Kitâbü'1-İlim» de; tbni Mâce de «Kitâ-hü'i-Zühd» de muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Hadîsi şerifin muhtelif rivayetlerinde zikri geçen «hased» den murâd: gıpta'dir. Çünkü hasedin hakikati, bir kimsenin dîn kardeşinde gördüğü bir nimetin ondan alınarak; kendisine verilmesini istemesidir. Bu sebeple hasedlik, kötü bir hasletdir. Gıpta ise: Başkasında gördüğü bir nimeti, ondan alınmasını istemeden kendine temenni etmesidir. Gıpta makbul bir hasletdir.

Bâzıları hasedi: «Nimetin verilen kimseden gitmesini temenni et-mekdir.» diye târîf ederler.

«Hased: Bir nimeti kendine temenni etmekdir.» diyenler de vardır.

Aynî: «Doğrusu kelimenin bütün bu mânâlara şâmil olmasıdır.» diyor. Hadîsden murâd: bu iki şey'den maada makbul gıpta yokdur- de-mekdir.

Hikmet'den murâd: Kur'ân-ıKerîm 'dir. Netekim hadîsin Ebû Hüreyre rivayetinde :

«Hased ancak iki şeyde caizdir. (Biri) : Allah'ın kendisine Kur'ân öğrettiği kimsedir ki, onu gece gündüz okur. (Diğeri) :

Allah'ın kendisine mal verdiği kimsedir. O da, onu infâk eder.» buyurulmuşdur.

Hâsılı bu rivayetlerde sebebi zikir, müsebbebi kasd kablîinden mecazen gıptaya hased denilmişdir.

Hikmet: Eşyayı, şeriatın beyân ettiği şekilde bilmekdir. Bu lâfız ilmî kemâî'e işâretdir. îlmî kemâl dahî, amelî kemâl'e götürür. Ve bu iki kemâl ile fazilet hasîl olur. Fazilet de ya dâhili ya haricîdir. Dahilî fazletle-rin esâsı ilim, haricî faziletlerin temeli ise maldır. Sonra faziletler biri tam, diğeri ondan da üstün yâni etem olmak üzere iki nev'îdir.

Hattâbî diyor ki : «Bu hadîsin mânâsı : îlme ve öğrenmeye, keza mal tesaddukuna teşvîkdir.»

Son hadîsdeki : «Allah, bu kitapla bâzı kavimleri yükseltir : bâzılarını da alaçltır.» ifâdesi ile Hz. Ömer, o me'mûrun Kur'ân-ı Kerîm sayesinde yükselenlerden olduğuna işaret etmişdir.



48- Kur'an'ın Yedi Harf Üzerine Olmasını ve Bunun Manasını Beyan Babı


270- (818) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. Dedi ki: Mâlik'e, İbni ŞibaVdan duyduğum, onun da Urvetü'bnü Zübeyr'den, onun da Abdur-rahmân b. Abdilkaarî'den naklen rivayet ettiği şu hadîsi okudum: Abdur-rahman demiş ki: Ömerü'bnü'l-Hattâb'ı şöyle derken işittim: Ben, Hişâm b. Hakim b. Hizam [103]'ı sûre-i Fürkaan'ı benim okumadığım bir şekilde okurken işittim. Bu sûreyi bana Resûlüllah (Saltaltahü Aleyhi ve Sellem) okutmuşdu. Az kaldı acele edecekdim. Sonra (kırâeti bitirinceye kadar) mühlet verdim. Bilâhare cübbesinin yakasından tutarak, onu Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e getirdim. Ve:

— Yâ Resûlâllah! Ben; bunu sÛre-i Fürkaan'ı senin bana okuttuğundan başka şekilde okurken işittim; dedim. Resûlülllah (SaîlaUahü Aleyhi ve Sellem) :

«Bırak onu! dedi. Ve Hişâm'a da «oku!» emrini verdi. Hişâm benim kendisinden duyduğum şekilde okudu. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem).:

«Bu sûre böyle nazil oldu.» dedi. Sonra bana:

«Oku!» dedi. Ben de okudum. (Bana da) :

«Bu sûre böyle indirildi. Bu sûre yedi harf üzerine inmiştir. Bunlardan hangisi kolayınıza gelirse, onu okuyun!» buyurdular.



271- (...) Bana Harmeletü'bnü Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnjus, İbni Şihâb'dan naklen haber verdi. (Demiş ki) : Bana TJrvetü'bnü'z-Zübeyr haber verdi. Ona da Misver b.. Mahrama [104] ile Abdurrahmân b, Abdilkaarî [105] haber vermişler. Onlar da Ömeru'bnü'l-Hattâb'ı şöyle derken işitmişler: Ben Hişâşn b. Hakîm'i, Resûlüllah (Sallallahİi Aleyhi ve Sellem)"m hayâtında sûre-i Für-kaan'ı okurken işittim... Ve râvî hadîsi yukarkî hadîs gibi rivayet etmiş. (Yalnız) :

«Az kaldı namazda üzerine atılacaktım. Neyse) selâm verinceye kadar güç hâlle sabrettim...» ibaresini ziyâde etmişdir.



(...) Bize İshâk b. İbrâhîm ile Abd b. Humeyd rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Abdurrazzâk hafcer verdi. (Dedi ki)

: Bize Ma'mer, Zührî'den Yûnus'un isnadı ile; onun rivayeti gibi haber verdi.

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbü'l-Husûmât», «Fedâilü'l-Kur'ân», -Ki-tâbu't-Tevhîd- ve -İstitâbetü'l-Mürteddîn» de; Ebû Dâvûd «Ki-tâbü's-Salât» da; Tirraizî «Kıraat» da; Nesâî «Kitâbu's-Salât» ile Fedâilü'l-Kur'ân» da muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

«Az kaldı acele edecekdİm...» cümlesinden murâd: Hişâm'a inkâr hussûunda acele ederek ona hücumda bulunacakdım; demekdir.

Hz. Ömer ile Hişâm (Radiyallahâ anh) 'in okuyuşları biribiri-ne ne şekilde muhalif olduğunu ulemâdan hiç biri beyân etmemişdir.

Hadîs-i şerîfde dahî yalnız Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) 'in her ikisinin kıraatini tasdik ile: «Bu sûre böyle indirildi...» buyurduğu ve neticede Kur'ân'ın yedi harf üzerine indirildi...» buyurduğu ve neticede Kur'ân'ın yedi harf üzerine indirildiğini beyân ile :

«Bunlardan hangisi kolayınıza gelirse, onu okuyun!» emrini verdiği bildiriliyor.

Ulemâ, yedi harfden ne murâd edildiğini beyân hususunda ihtilâf etmişler; neticede ortaya on kavil çıkmışdır. Şöyle ki:

1- İmam Halil'e göre «yedi harf» den murâd; yedi kirâatdir. Burada şöyle bir suâl vârid olabilir: İndirilen bir âyet için nasîl olur da aded itlaak edilerek yedi harf üzerine nazil oldu; denilebilir? Bir âyet ancak bir defa nazil olur. Meğer ki tekrar kaldırılıp da, başka harfle indirilmiş ola?

Cevap: Cibril (Aleyhisselârn) her ramazanda Kur'ân-ı Kerîm'i Resûlüllah (SalîaliahU Aleyhi ve Sellem) 'e arz eder; baştan sona okurdu. İşte her ramazanda Kur'ân-ı Kerîm'i ayrı bir harf üzere okumuş; yedi kıraat bundan hâsıl olmuşdur.

Bu hakikati anlatırken Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz :

«Cibril (Aleyhisselâm) her defasında Kur'ân'ı bana bîr harf özerine okuttu. Ben kendisine müracaat ettim ve daha fazla harf üzerine okumasını isteye isteye nihayet yedi harfde karar kıldı.» buyurmuşdur.

Bu gün Kur'ân-ı Kerîm'in yedi harf üzerine okunup okuna-mıyacağı hususunda usûl-i fıkıh ulemâsı ihtilâf etmişlerdir.

Taberî (224-310) ile diğer bir takım ulemâya göre, bu gün Kur'ân-ı Kerîm yalnız Hz. Zeyd'in okuduğu harf üzere kıraat olunur.

Kaadı Ebû Bekr-i Bâkıllânî dahî bu kavli beğen-mişdir.

.İmam Ebû'l-Hasen El-Eş'arî (260-324) ise: «Müslüman'lar, Allah Teâlâ'nm indirdiği ve okunmasına müsaade buyurduğu kıra-etleri menetmenin caiz olmadığına ittifak eylemişlerdir. Allah Teâlâ'nm itlaak ettiğine manî olmak, ümmetin elinde değildir. Bu yedi harf, bizim kırâatlarımızda mevcûddur. Yalnız Kur'ân-ı Kerîm'in içinde dağınık bir hâlde olup; nerede oldukları aynen malûm değildir. Buna göre ehl-i tevâtür'ün naklettiği yerlerde bir harfi, diğerinden ayırmaksızın Kur'ân-ı vücûh üzere okumak caizdir. Meselâ Nâfi'in harfi, Kisâî ile Hamza'nın harfleri ile birlikde ezberlenebilir. Bunda bir güçlük de yokdur. Çünkü Allah Teâlâ kullarına kolaylık olmak üzere Kur'ân'ı yedi harf üzere indirmişdir.» demiştir.

Hattâbî diyor ki: «Bu husûsda en akla yakın söz şudur : Kur'-ân-ı Kerîm, okuyanın kolayına geldiği şekilde yedi harf üzere okuması için ruhsat verilerek indirilmişdir. Ancak bu, mânânın birbirini tuttuğu yahut biribirine yakın olduğu yerlerde caizdir. Bu mes'ele ashâb-ı kirâm'm icmâ'ından önce böyle idi şimdi ashabın icmâ'ı hilâfına okumak caiz değildir.»

Hattâbî bu son sözü ile, ashâb-ı kiramın bir kırâet üzerine icmâ' ettiklerini anlatmak istemişdir.

2- Ebû Hatim Es-Sicistânî'ye göre Kur'an ; Kureyş, Hüzeyl, Teymer-Rebâb, Ezd. Rabîa, Hevazin ve Sa'd b. Bekr'ler ile inmiştir. Fakat İbni Kuteybe bunu kabul etmemiştir. Ona göre yedi harften murâd: Ku-reysin batınlarıdır.

3- Yedi harfden murâd, yalnız Mudar lehçesidir. Bu lehçeye âid olan yedi harf, Kur'.ân-ı Kerîm'in muhtelif yerlerinde dağınık bir şekilde bulunmaktadır.

4- Bir kelimede dahî yedi harf üzre kıraat caizdir.

5- Yedi harf, idgam ve saire gibi tilâvet şekillerine âiddir.

6- Yedi harfden murâd: yedi husûsdur. Bunlar: Emir, nehiy, helâl, haram, muhkem, müte<=âbîh ve emsâl'dir. 7- Yedi harfden murâd, i'râbdır. Çünkü i'râb, kelimenin sonunda olur. Zâten «harf» : Son ve kenar, demekdir. îmam Mâlik 'den bir rivayete göre yedi harfden murâd, âyetlerin sonlarını değiştirerek okumakdır; yerine okumak gibi. Yalnız (Azâh) âyetini (Rahmet) âyetine yahut (Rahmet) âyetini (Azâb) âyetine tebdil caiz değildir. 8- Yedi harfden murâd, kelimeyi teşkil eden harflerden müteşekkil isim, fiil ve edatlardır. Meselâ «Merta'» ve «Nel'afc» gibi kelimeler yedi vecihle okunabilirler. 9- Yedi harfden murâd, biribirinin ayni veya biribirine yakın mânâlardır. «Akhil», «Teâle» ve «Helümme» gibi. Ki «beri gel» mânâsmadır-lar. Bu kelimeler, ayni mânâya geldikleri için İmam Mâlik, Hz. Ömer 'den naklen onların biribirlerinin yerine okunmalarını tecviz et-mişdir. «Hangisi kolayınıza gelirse onu okuyun» emri de bu mânâyı takviye etmektedir. Bâzıları Hz. Ömer'in, bunun 'yahıız minberde caiz gördüğünü söylerler. 10- Yedi harfden murâd: İmâle, medd, terkîk, tefhim, hemz, tes-hîl, idgam ve izhâr'dır. Müteehhirîn ulemâdan biri şöyle diyor: «Kırâat-lardaki ihtilâf vecihlerini araşatırdım; bunların yedi olduğunu buldum. Şöyle ki: a) Bâzı kırâatlarda mânâ değişiyor; i'râb elden gidiyor; fakat suret değişmiyor. gibi. b) Bâzılarında: hareke değişiyor; mânâ ve suret olduğu gibi kalıyor gibi. c) Diğer bâzılarında: Harflerle mânâ değişiyor; i'râbla değişmiyor. Suret ise olduğu gibi kalıyor. misâlinde olduğu gibi. d) Bir takımının: Sureti değişiyor; mânâsı değişmiyor âyetini Said b. Cübeyrin şeklinde okuması gibi. e) Bir takım âyetlerin hem sureti; hem mânâsı değişir. âyet-i kerimesini Hz. A1inin. şeklinde okuması gibi. f) Bir kısmında takdim ve te'hîr yapılmışdır. Meselâ âyet-i kerimesini Hz. Ebû Bekir ile Ta1ha şeklinde okumuşlardır. g) Bâzılarında da ziyâde ve noksan yapılmışdır. Meselâ İbni Mes'ûd (Radiyallahû anh) kırâatında âyet şeklinde okunmuşdur. Kurtubî, İbni Hıbbân 'dan naklen yedi harfin mânâsı hususundaki ihtilâfın otuz beş kavle bâlig olduğunu söylemiş fakat bunlardan yalnız beşini zikretmiştir. Münzirî bunlardan çoğunun makbul olmadığını söylemiştir. Kaadı İyâz'ın beyânına göre «yedi harf» ifâdesindeki yedi sayısı hasr için değil; kolaylık olmak üzre zikredilmişdir. Fakat ekseri ulemâ buradaki «yedi» adedinden, o sayıya hasr ve kasr kastedildiğini söylemişlerdir. Meselâ Tilâvet suretinde yedi harf: îdgam, izhar, tefhim, ter-kîk, medd, hemz ve imâle gibi nutka âid şeylerdir. Tâ ki her kabile kendi lehçesine ve diline kolay geleni okusun. Yânî Kureyş kabilesinden olan bir kimseye hemz teklîf edilmediği gibi; Yemen 'liye de hemz terk ettirilmez. Benî Esed kabilesine muzâraat harfini üstün okuması teklif olunmaz. Kaadı Ebû Bekr-i Bâkıllânî şöyle demiştir: «Sahih olan kavil şudur ki: Bu yedi harf Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanında meydana çıkmış ve şöhret bulmuşdur. Ümmet bunları Resûlüllah (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) 'den telâkki ederek bellemiş; Hz. Osman ile mushafları yazan cemâat da onları mushaflara geçirmiş ve sa-hîh olduklarını haber vermişler; Yalnız tevâtüren sabit olmıyanlarım mushaflara almamışlardır. Bu harflerin bazen mânâları; bazen de lâfızları değişirse de, hadd-i zâtında birbirlerine zıd ve muarız değildirler.» Tahâvi'nin beyânına göre, yedi harf üzerine kırâet, zarûretden dolayı hassaten islâmiyetin ilk devirlerinde caizdi. Çünkü arapların lehçeleri muhtelif idi. Bütün kabilelerin lehçelerini öğrenmek ise güçdü. Müslümanların ve yazı yazanların adedi çoğalıp; zaruret ortadan kalkınca kırâetler birleştirildi. Bu husûsda Dâvûdî dahî şunları söylemişdir: «Bu gün halkın okudukları yedi kırâetin her biri, Resûlüllah zamanındaki yedi kırâetin biri değildir. Bü'akis birinin içinde, diğerleri de dağınık hâlde bulunur.» Ebû Übeydillâh b. Ebî Sufra: «Bu günkü yedi kırâet, hadîsde zikri geçen yedi kırâetin birinden türemİşdir; o da Hz. Osman'in mushafını toplarken tercih ettiği harfdir.» demişdir. Mâzîrî'ye göre «yedi harf'den murâd : Yedi muhtelif mânâdır, ilâh...» iddiası hatâdır. Çünkü Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) yedi harfin her biri ile kıraati tecviz ecmişdir. Bu cümleden olmak üzere bir harfi, başka bir harfle değiştirmek caizdir. Lâkin ahkâm hususunda ib-dâl caiz değildir. Meselâ emsale âid bir âyeti ahkâm âyeti ile değiştirmenin haram olduğuna icmâ-ı ümmet tekarrur etmişdir. Ona göre âyetlerin sonunu değiştirmek dahî ayni sebepden dolayı fâsiddir. Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler: 1- Hişâm (Radiyallahû anh) Hz. Ömer'in hayırdan başka bir şey kasdetmediğini bildiği için, ona inkiyâd etmiş; yakasından tuttuğu için, kendisine muhalefet etmemişdir. 2- Ömer (Radiyallahû anh) ashâb-ı kiram içinde en ziyâde salâbet-i dîniyye sahibi olan bir zât idi. Bu bâbda ondan sonra Hişâm (Radiyallahû anh) gelir. Hattâ bizzat Ömer (Radiyallahû anh) onun bir şey'e razı olmadığını görünce: «Ben ve Hişâmu'bnü Halt îm sağ kaldığımız müddetçe bu iş olamaz.» dermiş. 3- Kur'ân-ı Kerîm'i tekellüfsüz olarak; kolayına geldiği yerden okumak caizdir. 4- Hadîs-i şerif ashâb-ı kiram'm Kur'ân-ı Kerîm 'i işittikleri gibi muhafazaya no derece itinâ gösterdiklerine delildir. 5- Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve Sellem) 'in, Hz. Ömer 'e : «Bırak onu!» buyurarak; Hişâm (Radiyallahû anh)\ muâhaze etmemesi, hiç bir suçu olmadığı içindir. Çünkü Hz. Hişâm'in okuduğu vechin caiz olduğunu Ömer (Radiyallahû anh) bilmese de; Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Seilem) biliyordu. 272- (819) Bana Harmeletitbnü Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana yunus İbni Şihab'dan naklen haber verdi. (Demiş l:i) ; Bana Ubeydullah b. AbdîIIâh b, Utbe rivayet etti. Ona da İbni Abbâs rivayet etmiş ki, Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve Seilem) : «Cibril Aleyhisselâm, bana Kur'ân'ı bir harf üzere okuttu. Sonra ben kendisine müracaat ettim. Ben ziyâde etmesini istemekde; o da bana ziyâde etmekde devam ede ede nihayet yedi harf d e karar kıldı.» buyurmuşlar. İbni Şihâb : «Duydum ki bu yedi harf yalnız bir olan şey'e mahsûs olup; helâl ve haram hususunda değişmezmiş.» demiş. (...) Bize bu hadîsi Abd b. Humeyd dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdurrazzâk haber verdi. (Dedi ki) : Bize Ma'mer, Zührî'den bu isnâdla haber verdi. Bu hadîsi Buharı «Kİtâbü Bed'i'I-Halk» ve «Fedâilü'I -Kur'ânda tahrîc etmişdir. Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve Seilem) 'in, Hz. Cibril 'den Kur'ân-ı Kerîm'i daha fazla vecihlerle okumasını istemesi, ümmetine tahfif ve kolaylık içindir. Filvaki yedi defaya kadar onun isteğini Cibrî1 (Aleyhisselâm) Allah Teâlâ'ya arz etmiş. Ve isteği kabul olunmuşdur. Bundan önceki hadisde de görüldüğü vecihle yedi harfden muradın ne olduğu ulemâ arasında ihtilaflıdır Ulemânın bu bâbdaki izahatından anlaşılıyor ki, yedi harfin mânâsı, her harf veya kelime yedi çeşit okunacak demek değildir. Gerçi Kur'ân-ı Kerîm'de yedi hattâ on vecihle okunan kelimeler vardır. Fakat bunlar pek azdır. Bu hadîslerden maksad: Zikri geçen yedi vechin Kur'ân-ı Kerîm 'in içersinde dağınık bir şekilde bulunmasıdır. Meselâ yedi harf'den murâd, yedi lehçedir; diyenlere göre Kur'ân-ı Kerîm'in bâzı yerleri Kureyş lehçesi ile; bâzıları Hüzeyl, Hevâzin ve Yemen lehçeleri ile nazil olmuş, demekdir. İbni' Şihâb'm : «Helâl ve haram hususunda değişmezmiş.» sözü «Yedi harf'den murâd, mânâlardır.» diyenlerin kavlini reddeder. Bu söz, yedi harfin lâfız ve harflere âid olduğuna işâretdir. 273- (820) Bize Muhammed b. Abdillah b. Nüraeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İsmail b. Ebî Hâlid, Abdullah b. îsâ b. Abdirrahmân b. Ebî Leylâ'dan, o da dedesinden, o da Übeyyü'bnü Kâ'b'dan naklen rivayet etti. Übey şöyle demiş: Mescidde İdim. Birisi içeri girip namaza durdu. Ve tanımadığım bir kıraat okudu. Sonra başka biri girdi. O da arkadaşının okuduğundan başka bir kıraat okudu. Namazı bitirdiğimiz vakit hep birden Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yanına girdik. Ben : — Bu zât (namazda) benim tanımadığım bir kıraat okudu. Sonra Öteki girdi; o da arkadaşının okuduğundan başka bir kıraat okudu; dedim. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) onlara okumalarım emir buyurdu. Onlar da okudular. Peygamber (Saliüllahü Aleyhi ve Seilem) onların ikisinin de okuyuşlarım beğendi. Bunun üzerin* içime Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Seilem) 'i Öyle bir tekzîb etmek geldi ki, böylesi câhili-yet devrinde bile aklıma esmemişdir. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) beni kaplayan bu hâli görünce göğsüme vurdu. Bunun üzerine benden bir ter boşandı. Sanki korkudan A\\&h(Au,e ve Celle) yi görüyor gibi idim. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) hana : «Yâ Ubeyy! Bana bîr harf üzere oku diye (Cibrîl) gönderildi. Ben, ona: Ümmetime (vazifesini) hafiflet diye mürâcaatda bulundum; o da bana ikincide : Onu iki harf üzere oku! diye cevap verdi. Ben tekrar ümmetime (vazifesini) hafiflet diye müracaat ettim. Üçüncüde bana : Onu yedi harf üzere oku! Hem sana verdiğim her cevapla birlikde benden isteyeceğin bir isteğin de verilecekdir» dedi. Bunun üzerine ben : — Yâ Rabb! Ümmetimi afvü mağfiret et! Yâ Rabb, Ümmetini mağfiret et! dedim, üçüncü isteğimi de bütün mahlûkaatın hattâ ibrahim Sâl-lallahu aleyhi ve Sellem'tn beni dileyecekleri güne bıraktım.» buyurdular. (...) Bize Ebû Bekîr b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mu-hammedii'bnü Bişr rivayet etti. (Dedi ki) : Bana İsmail b. Etî Hâlid rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Abdullah b. îsâ, Abdurrahman b. Ebî Leylâ'dan naklen rivayet etti. (Demiş ki) : Bana Übeyyü'bnü Kâ'b haber verdi ki, kendisi mescidde oturuyormuş. Birden içeriye bir adam girmiş de n»maz kılmış ve namazda kırâeti uzun tutmuş... Râvî hadîsi, İbni Nümeyr hadîsi tarzında rivayet etmişdir. 274- (821) Bize Ebû Bekir b. EM Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Gunder, Şu'be'den rivayet etti. H. Bize, bu hadîsi İbnü'I-Müsennâ ile tbni Beşşâr da rivayet ettiler. İb-nü'1-Müsennâ dedi ki: Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Hakem'den, o da Mücâhid'den, o da tbni Ebî Leylâ'dan, o da Übeyyü'bnü Kâ'b'dan naklen rivayet etti ki, Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) Benî Gıfârın gölcüğünün yanında bulunuyordu. Derken Cibril (Aleyhisselâtn) ona gelerek : «Gerçekden Allah ümmetinin Kur'ân'ı bir harf üzere okumasını sana emrediyor!» dedi. ResûlüIIah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem): «Ben, Ailah'dan bunun af ve mağfiret buyurulmasını dilerim. Çünkü benim ümmetim buna taakat getiremez.» dedi. Sonra Cebrâîl, ona ikinci defa gelerek: «Allah, ümmetinin Kur'ân'ı iki harf üzerine okumasını sana emrediyor!» buyurdu ResûlüIIah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) tekrar: «Alah'dan bunun afv-u mağfiretini dilerim! Çünkü ümmetim buna taakat getiremez.» dedi. Sonra ona üçüncü defa gelerek yine: «Allah Teâlâ, ümmetinin Kur'ân'ı üç harf üzere okumasını sana emrediyor!» dedi. ResûlüIIah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) : «Ailah'dan bunun afv-u mağfiretini dilerim! Çünkü benim ümmetim buna taakat getiremez.» dedi. Sonra ona dördüncü defa gelerek: «Gerçekden Allah, ümmetinin yedi harf üzere Kur'ân okumasını sana emrediyor. Onu hangi harf üzere okurlarsa, isabet etmiş olacaklardır.» buyurdular. (...) Bize bu hadîsi Ubeydullah b. Muâz da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be bu isnâdla bu hadîsin mislini rivayet etti. Tıybî'nin beyânına göre Übeyy (Radiyaİlahû anh) ashâb-1 kiramın en ziyâde vera' ve takva sahiplerinden biri idi. Böyle olmakla beraber o anda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) 'in —hâşâ— yalancı olduğu hatırından geçirecek kadar vesveseye düşmesi, şeytanın tel-vîs'indendir. Hz. Übeyy'in kendi ifâdesinden anlaşılıyor ki, câhiliyyet devrinde Resûlüllah (SaUaUahü Aleyhi ve Sellem) 'in hak Peygamber olduğunu kabul hususunda gaflet ve şüphe içinde bulunuyormuş. Fakat bu defa şeytan şüpheyi de geride bırakarak, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i kat'î sûretde yalanlamayı ona vesvese sureti ile emretmiş. Kaadı İyâz: «Hatırdan geçen bu gibi şeyler, üzerinde durul-madıkça muâhazeyi mucip değildirler.» diyor. Filhakika Mâzirî'nin beyânına göre Hz, Übeyy'e şeytan tarafından o dakika ilkaa edilen vesvese, Peygamber (Sallallahü A leyhi ve Sellem)'in tenbîhi yâni göğüsüne çarpması ile derhâl zail olmuşdur. Zâten Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in dokunması, onun kalbi ne kötü kötü şeyler geldiğini anladığı içindir. Übeyy (RadiyallahÛ anh) bu tenbîh darbesi ile kendine gelmiş ve yaptığından dolayı son derece utanç ve pişmanlık duyarak ter dökmüşdür. Hadîsin bu rivayetinde Hz. Cibril 'in, Kur'ân-ı Kerîm'i evvelâ bir vecih üzere indirdiği; sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in ricası'üzerine iki veçhe çıkardığı; sonra tekrar ricası üzerine yedi harf üzerine okuttuğu bildiriliyor. Hâlbuki bundan sonraki rivâyetde üçüncü defada üç; dördüncüde yedi vecihle okuttuğu beyân edilmektedir. Bu suretle iki hadîs arasında zahiren bir münâfât göze çarpıyor. Ulemâ bu iki rivayetin arasını bulmuşlar ve: «Birinci rivâyetdeki (üçüncü defa) tâbirinden; murâd, sonuncu defadır. Netekim sonraki rivâyetde onun yerine (dördüncü) tâbirini kullanmışdır. Dördüncü defadan murâd, Hz. Cibtî1'in son gelişidir.» demişlerdir. Birinci rivâyetden Cebrail (Aleyhisselâm) 'in gelişlerinin biri hazfedilmiş de olabilir. Hz. Cibrîl'in bu mes'elede —her gelişinde— Teâlâ Hazretlerinin bir istek vermeyi va'd buyurduğunu söylemesi, isteğin kat'î sûretde verileceğini beyân içindir. Şâir istekler ise kat'î sûretde müstecâb değildirler. İçlerinden kabul edilenleri bulunduğu gibi; kabul edilmeyenler.! de vardır. Babımızın son hadisinde: «Ümmetin, Kur'ân'ı hangi harfle okurlarsa; matlûba isabet etmiş olurlar.» bu vurulmakta dır. Bu cümleden murâd: «Ümmetin bu yedi vecihden biri ile okumakda serbestdir. Fakat yedi vecihden öteye geçemezler. Bunu böylece bilip; kendilerinden sonra gelenlere böylece nakletmeleri gerekir.» demekdir. Görülüyor ki yedi harf den muradın ne olduğu ulemâ arasında pek ihtilaflı bir mes'eledir. İmam Süyûtî (849-911) «El-İtkaan» nâm eserinde bu bâbdaki kavilleri kırkbire, Keşraîri ise kırkbeşe çıkar-mışdır. Ancak mezkûr kavillerin bir çoğu zayıfdır. 49- Kur'an'ı Tertille Okumak Hezz Yani İfrat Derecede Sür'atli Okumakdan Kaçınmak ve Bir Rek'atda İki Yahut Daha Fazla Süre Okumanın Mubah Oluşu Babı 275- (722) Bize Ebû Bekîr b. Ebl Şeybe ile İbni Nümeyr topdan Ve-kî'dein rivayet ettiler. Ebû Bekir dedi ki: Bize Vekî', A'meş'den, o da Ebû Vâil'-den naklen rivayet etti. Ebû Vâil şöyle demiş: Nehîkü'bnü Sinan denilen bir adam, Abdullah'a gelerek: — Yâ Ebâ Abdirrahmân! Şu harfi nasıl okursun? Elif mi y mı? Yâni mi yoksa mi? dedi. Abdullah: — Sen, bundan maâdâ bütiiin Kur'ân'ı araştırdın mı? (Başka yok mu?) diy e cevap verdi. Nehîk: — Ben hakikaten bir rek'atta mufassal sûreyi okunan., cevâbını verdi. Bunun üzerine Abdullah: — Şiir geveler gibi gevelemek mi dedin? Bir takım insanlar Kur*ân'ı okurlar ama Kur'ân köprücük kemiklerinden öteye geçmez. Lâkin Kur'âr kalbe varır da; oraya yer ederse faydalı olur. Namazın en faziletlisi rükû ve sücûddur. Ben, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in bir arada okuduğu nazâîrî pek iyi bilirim. Her rek'âtda iki sûre (okurdu); dedi. Sonrs Abdullah kalkarak dışarı çıktı; onun arkacığından Alkame içeri girdi Sonra o da çıktı ve: — Abdullah bunu bana da haber verdi; dedi. İbnü Nümeyr kendi rivayetinde: «Abdullah'a Benî Becîle kabilesin den bir adam geldi.» demiş «Nehîkü'bmi Sinan» dememiştir. 276- (...) Bize Ebû Küreyb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Muâ viye, A'meş'den, o da Ebû Vâil'den naklen rivayet etti. Ebû Vâi!: Abdal lah'a Nehîkü'bnü Sinan denilen bir adam geldi... diyerek Vekfin hadîs gibi rivâyetde bulunmuş; Yalnız: «Derken Alkame onun Yanına girene için geldi. Biz, Alkâme'ye : — Şuna sor bakalım Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) 'in bir rek' âtda okuduğu biribirine denk sûreler nelermiş? dedik. Bunun üzerine Al karne, onun yanına girerek sordu.. Sonra bizim yanımıza çıktı: ve Abdul lah'm te'lîfine göre mufassal sûrelerden yirmi tanesi (imiş), dedi. 277- (...) Bize, bu hadîsi tshâk b. İbrahim de rivayet etti. (Dedi ki) Bize îsâ b. Yûnus haber verdi. (Dedi ki) : Bize A'meş bu isnâdda, yukar kilerin hadîsleri gibi rivâyetde bulundu; ve dedi ki: «Ben, Resûlülah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in iki rânesİni bir rek*âtd< okuduğu denk sûreleri pek âlâ bilirim. On rek'âfda yirmi sûre (okurdu.) 278- (...) Bi.ze Şeybân b. Ferrûh rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Meh-dî b. Meymûn rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vâsıl El-Ahdeb, Ebû Vâil'den naklen rivayet etki. Demiş ki : Bir gün sabah namazını kıldikdan sonra erkenden Âbdulla.'h b. Mes'ûd'a gittik. Kapıya vardığımızda selâm verdik. Bizi, içeriye buyur etti. Biz bir an kapid adurduk. Derken kız dışarıya çıkarak: — Neye girmiyorsunuz? dedi. Müteakiben içeriye girdik. Bir de baktık Abdullah oturduğu yerden nafile namaz kılıyor! — Size izin verildiği hâlde içeri girmenize mâni' neydi? dedi. Biz : — Bir şey yok! Yalnız evdekilerin bâzısı uyuyor zannettik, dedik. Abdullah : — Ya, siz İbni Ümmi [106] Abd oğullarını gafletde mı sandınız? dedi. Sonra yine namazına yöneldi. Tâ güneşin doğduğunu zannedinceye kadar nafile kılmağa devam etti. Sonra: — Kız! Bak güneş doğmuş mu? dedi. Kız, güneşe baktı. Güneş doğmamıştı. Abdullah namazına devam etti. Nihayet güneşin doğduğunu zannedince tekrar: — Kız! Bak güneş doğmuş mu? dedi. Kız, güneşe baktı. Bu sefer güneş doğmuşdu. Abdullah: — Bizi bu gün de kaldıran Allah'a hamd olsun! dedi. Râvî Mehdî: (zannederim bizi günahlarımız sebebiyle. heTâk dedi.) diyor. O arada cemâatdan biri: — Ben dün akşam bütün mufassal sûrpleri-oftudîîm; dedi. Bunun üzerine Abdullah : — Şiir geveler gibi gevelemekle değil mİ7 Biz yemîn ederiz ki biri-birine yakın sûreleri tşitmişizdir. Hem ben, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) 'in vaktiyle okuduğu biribirine yakın sûreleri çok iyi bilirim. Mufassal sûrelerden onsekiz, Âl-i Hâ-Mîm'den de iki sûre okurdu.» dedi. 279- (...) Bize Abd b. Humeyd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hüseyin b. Aliy El-Cu'fî, Zâide'den, o da Mansûr'dan, o da Şakîk'den naklen rivayet etti. Demiş ki : Benî Becîle kabilesinden Nehîkü'bnü Sİnân denilen bir zât Abdullah'a geldi ve: — Ben, bir rek'âtda mufassal sûreleri okurum., dedi. Abdullah: — Şiir geveler gibi geveleyerek mi? Vallahi ben ; «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in vaktiyle okuduğu biribirine denk sûreleri pek âlâ bilirim. Her rek'âtda İki sûre okurdu.» dedi. (...) Bize Muhammedü'bnü'l-Müsennâ ile İbni Beşşâr rivayet ettiler. İbnü'l-Müsennâ dedi ki : Bize Muhammedü'bnü Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Amr b. Mürra'dan naklen rivayet etti. Oda Ebû Vâil'i rivayet ederken dinlemiş ki, İbni Mes'ûd'a bir adam gelerek: — Ben, bu akşam bütün mufassal sûreleri bir rek'âfda okudum... demiş. Bunun üzerine Abdullah: — Şiir geveler gibi geveleyerek mi? demiş ve sözüne devamla : — Vallahi Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in bir arada okuduğu biribirine denk sûreleri ben çok iyi bilirim... diyerek; mufassal sûrelerden yirmi tanesini zikretmiş; bunların her rek'âtda ikişer ikişer okunduğunu söylemişdir. Bu hadîsi Buharı «Kitâbü'1-Ezân» da; Ebû Dâvûd ve Nesâî dahî «Kitâbü's-Salât» da tahrîc etmişlerdir. tbnü Mes'ûd (RadiyaHahûarih) Hazretlerinin kendisine suâl soran Hz. Mehîk'e: «Sen bütün Kur' ân'ı kelime kelime elden geçirdin de, anlamadığın yalnız bu mu kaldı?» diye sorması, onun bu suâli sormak-da samimî olmadığını anladığına hamledilir. Çünkü hakikati anlamak için sormuş olsa, buna cevap vermek îcâb ederdi. Hâlbuki İbni Mes'ûd (Radiyallahû anh)\n söyledikleri, cevap değil; onu baştan savmağa yarayan sözlerdi. İbnü Mes'ûd (RadiyaHahû anh) 'm bu sözlerine karşı Hz. Nehik'in : «Hakîkatta ben uzun sûreleri bir rek'âtda okurum!» demesi, kendisinin câhilin biri olmadığını; Kur'ân-ı Kerîm'i mükemmel şekilde ezbere bildiğini anlatmak içindir. İbnü Mes'ûd (RadiyaHahû anh) onun bu sözüne de: «Şiir geveler gibi geveleyerek mi?..» diye mukaabele etmişdir. Hezz: Son derece sür'âtle okumak ve kelimeleri sür'atle kesmekdir. Hz. İbnü Mes'ûd 'un bu suâli : îstifhâm-ı inkârîdir. < Bundan sonraki sözleriyle dahî: Bâzı insanların Kur'ân okumakdan kazandıkları nasîp, ; yalnız çenelerinin yorulması olduğunu, zîra okudukları Kur'ân'ın boğazlarından aşağı geçmediğini; hâlbuki Kur'ân okumakdan matlûb bu olmadığını, Kur'ân'm mutlaka kalplere yer ederek tedebbür suretiyle okunması gerektiğini anlatmak istemişdir. «Mufassal sûreler» den muradın ne olduğu ulemâ arasında ihtilaflıdır. Bunu yerinde görmüşdük. Nezâir: .Nazîra'nm cem'idir. Bundan murâd : uzunlukda kısalıkta biribirine benziyen sûrelerdir. Bâzıları : aded itibarıyla biribirine benzeyen sûreler olduğunu söylemişlerdir. Burada maksad: Biribirine yakm uzun-lukdaki sûrelerdir. Meselâ Duhân sûresi altmış, Amme sûresi kırk âyetdir. Bâzıları : «Nezâir : Va'z, kıssa ve hikmet gibi mânâ hususunda biribirine benzeyen sûrelerdir. Âyet sayısında denklik aranmaz.» demişlerdir. Fakat bu söz itirazla karşılanmişdır. Zîra bu gibi yerlerde sûrelerin mânâca biribirlerine denk olmalarının hiç bir te'sîri yokdur. Burada murâd : Okunan mikdârda âyet ve sûrelerin biribirine denk olmasıdır. Zâten hadîsin bâzı rivayetlerinde bu cihet tasrîh olunmuş; ve Rahman ile Necm sûreleri nezâire misâl gösterilmişdir. Bu sûreler mânâca değil; âyet mikdârı itibârı ile birbirlerine yakındır. Çünkü Rahman sûresi yetmiş iki; Necm sûresi de altmış iki âyetden müteşekkildir. Hadîsin muhtelif rivayetlerinden anlaşılıyor ki, tbnü Mes'ûd (Radiyallahû arth) biribirine nazîr yirmi sûre saymışdır. Burada onlardan bahsedilmemişle de; Ebû Dâvûd'un rivayetinde tafsilâtı ile beyân edilmiş ve: «Lâkin Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Seîîem) nezâirden iki sûreyi (yâni) Rahman ile Necm sûrelerini bir rek'âtda, «îkterabet» ile «El-Haakkah» sûrelerini bir rek'âtda, « Zâriyât » ile «Tûr» sûrelerini bir rek'âtda, «Vakıa» ile «Nûn»u bir rek'âtda, « Se'ele • ile «Naziât» ı bir rek'âtda, «Mutaffifîn» ile «Abese» yi bir rek'âtda, « Müddessir» ile « Müzzemmil>i bir rek'âtda, He12tâ», ile « Lâıksimuyu bir rek'âtda, «Amme» ile «Mürselât» ı bir rek'âtda ve . « Tekvîr ile « t)u hân» sûrelerini bir rek'âtda okurdu.» denilmişdir.

Hz. İbni Mes'ûd'un: «Şüphesiz ki namazın en faziletli rüknü: rükû' ile sücûddur.» sözü, kendi mezhebini beyândır. Yerinde de görüldüğü vecihle bu husûsda ulemânın ihtilâfı vardır.

Hadîsin bir rivayetinde İbni Mes'ûd (Radiyallahû anh) 'in :

«Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) onsekiz sûre murassalardan; iki sûre de Hâ-Mîmlerden okurdu.» dedikden sonra, diğer rivayetinde : «Mufassal sûrelerden yirmi tanesini okurdu.» demiş olması, birbirine muarız değildir. Çünkü birinci rivâyetde muradı: «Okuduğu yirmi sûrenin ekserisi mufassal sûrelerden idi.» demekdir.

Nevevî (631-676) diyor ki: «Ulemâ Kur'ân'm evveli yedi uzun sûredir. Sonra yüzlükler gelir; demişlerdir. Yüzlüklerden murâd: Sûrenin yüz âyet ihtiva etmesidir. Ondan sonra mesânî, daha sonra mufassalların nereden bağlıyacağı hususundaki hilaf evvelce geçmışdi.

Bâzıları: bunların «Kıtal» sûresinden; diğer bâzıları: «Hucurât»dan, bir takımları da «Kaaf» dan başladığını söylemişlerdir.

ÂI-i Hâ-Mîm'den murâd: ıHâ-Mîm» diye başlayan bir gurup sûrelerdir.

Kaadı İyâz'ın beyânına göre bu sözden murâd; Bir tek HâMîm sûresi de olabilir. Bu takdirde «Al» kelimesi mukham yâni ziyâdedir.



Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:


1- Kur'ân-ı Kerîm'i acele ile çiğneyerek okumak memnû'-rîur.

2- Hadîs-i şerif, Kur'ân-ı Kerîm'i aheste aheste ve mânâlarını düşüne düşüne okumaya teşvik etmektedir. Cumhûr-u ulemânın mezhebi de budur.

Bâzıları acele okumayı da tecviz etmişlerdir.

3- Son rek'âtı, evvelki rek'âtdan uzun tutmak caiz ise de, evlâ olan iki rek'âtlı bir namazın her rek'âtını müsavi tutmakdır. Bu bâbda yalnız sabah namazı müstesnadır. Çünkü sabah namazının ilk rek'âtını, ikinciden uzun tutmak efdaldir. Bu hususdaki hilafı da yerinde görmüşdük.

4- Bir rek'âtda bir kaç sûre okumak caizdir. Buna, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in bir rek'âtda iki sûre okuması delâlet ettiği gibi, Hz. Âişe'ye. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazında bir kaç sûreyi birden okurmuydu?) diye sorulduğu vakit: «Evet! Mufassallardan bir kaçını birden okurdu.) diye cevap vermesi dahî delildir.

Kaadı İyâz'a göre îbni Mes'ûd (Radiyalîahû anh) 'in bu hadîsi Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in ekseriyetle namazlarını bu mikdâr kırâetle kıldığına delildir. Daha fazla uzatması ayni sûreleri tedebbürle ağır ağır okumasmdandır. Bâzan bir rek'âtda Sûre-i Bakara ile başka bir sûreyi okuduğu da rivayet edilmişsede bu nâdfr1?n vuku bulmuştur.

5- Hadîs-i şerif, bir kimsenin çoluk çocuğuan ve idaresi altında bulunanlara karşı, dînleri hususunda dikkatli davranmaya teşvîkdir.

6- Haberi vâhid, bir kadının haberi ve yakîn ile amel imkânı varken zan ile amel etmek caizdir.

7- Hz. İbni Mes'ûd 'un «Bizi kaldıran Allah'a hamd olsun!..» demesi kıyametin büyük alâmetlerinden biri olan güneşin garpdan doğmasını beklediği içindir. Çünkü işlenen günahlar sebebile o bunu bekliyordu.



50- Kıraatlara Müteallik Bab


280- (823) Bize Ahmed b. Abdİllâh b. Yûnus rivayet etti. (Dedi ki) :

Bize Züheyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû İshâk rivayet etti. Dedi ki: ^sved b. Yezîd mescidde Kur'ân Öğretirken, ona bir adamm suâl sorduğunu gördüm:

— Şu âyetini nasıl okuyorsun? Dal mı, zel mi? dedi. Esved:

— Dal ile okuyorum. (Çünkü) ben Abdullah b. Mes'ûd'dan işittim: Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSellem)'i (muddekir) diye dal'la okurken İşittim; diyordu., cevâbını verdi.



281- (...) Bize Muhammedü'bnü'l-Müsennâ ile İbni Beşşâr rivayet ettiler. İbnHİ'l-Müsennâ dedi ki : Bize, Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Ebû İshâk'dan, o da Esved'den, o da Abdullah'dan, o da Peygamber (SaUallahü Aleyhi ve Seîlem) 'den naklen rivayet etti ki, bu cümleyi diye dal'la okurmuş.

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbü't-Tefsîr- ve «Kitâbu Ehâdîsi'1-Enbiyâ» da tahrîc etmişdir.

Muddekir : İbret alan, mânâsına gelir. Kelimeni naslı «müztekir»dir. Yânî zikirden alınarak, iftiâl babına nakledilmiş; sonra «te» «dal»a kalb edilmiş; «zel» dahî dal'a çevirilerek idgam yapılmış, «muddekir» olmuşdur.

Hadîs-i şerif, ashâb-ı kiramın Kur'ân-ı Kerîm'e son derece dikkat ve ehemmiyet atfettiklerine delildir.



282- (824) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ve Ebû Küreyb rivayet ettiler. Lâfız Ebû Bekir'indir. Dediler kİ: Bize Ebû Muâviye, A'meş'den, o da İbrahim'den, o da Alkame'den naklen rivayet etti. Aîkame demiş ki: Şam'a geldik. Müteakiben yanımıza Ebû'd-Derdâ' gelerek:

— İçinizde Abdullah'ın kırâeti üzre okuyan kimse var mı? dîye sordu. Ben :

— Evet, ben (okurum) dedim. Ebû'd-Derdâ':

— Peki Abdullah'ın şu a âyet-i kerimesini nasıl okuduğunu işittin?- dedi. Ben :

— Onu diye okurken işittim; cevâbını verdim. Ebû'd - Derdâ' :

— Vallahi ben de ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)'in, onu bu şekilde okuduğunu işittim. Lâkin bu Şam'lılar benim, onu şeklinde okumamı istiyorlar ama ben, onlara tâbi olmuyorum., dedi.



283- (...) Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ce-rîr, Mugîra'dan, o da İbrahim'den naklen rivayet etti. İbrahim şöyle demiş: Alkame Şam'a geldi. Ve bir mescide girerek; orada namaz kıldı. Sonra bir halkaya gitti ve oraya oturdu. Derken bir adam geldi. Bu adam hakkında cemâatin çekingen davrandıklarını ve vaziyetlerini anladım. Gelen zât yanıbaşıma oturdu. Sonra :

— Abdullah'ın okuduğu şekilde Kur'ân ezberin demi d ir?» diye sordu... Râvi hadîsi yukarki hadîs gibi rivayet etmiştir.



284- (...) Bize Alîyyü'bnü Hücr Es-Sa'dı rivâjyet etti. (Dedi ki)':

Bize İsmâîl b. tbrâhîm, Dâvud b. Ebî Hind'den, o da Şa'bî'den, o da Alka-me'den naklen rivayet etti. Alkame şöyle demiş :

— Ebû'd-Derdâ'ya tesadüf ettim. Bana :

— Sen kimlerdensin? dedi,

— Iraklılardanım! cevâbını verdim, Ebû'd-Derdâ':

— Hangilerinden? dedi.

— Kûfdilerdenim! cevâbını verdim.

— Abdullah b. Mes'ûd kırâeti üzre okuyabiliyormusun? diye sordu:

— Evet! dedim.

— Öyle ise Leyi sûresini oku! dedi. Ben de sûreyi diye okumaya başladım. Bunun üzerine Ebû'd -Derdâ' güldü. Sonra :

— Ben, Resûlüliah (Salîaltahü Aleyhi ve Sellem) 'in de böyle okuduğunu işittim... dedi.



(...) Bize, Muhammedü'bnü'l-Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Abdüla'Iâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Dâvûd, Âmir'den, o da Alkame'den nsklen rivayet etti. Âlkame :

«Ben, Şam'a gelerek Ebû'd-Derdâ'ya tesadüf ettim...» diyerek İbni 'r yye hadîsi gibi rivâyetde bulunmuş.

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbu't-Tefsîr»de tahrîc etmişdir.

Görülüyor ki muhavere Alkame ile Hz. Ebu'd-Derdâ' arasında geçmiş; Ebu'd-Derdâ'in İbni Mes'ûd kırâeti üzere okuyan bulunup bulunmadığını sorması üzerine Alkame: «Onun kırâeti üzere Kur'ân okuyan ben varım.» demiş. Bunun üzerine Ebû'd-Derdâ' (Radiyallahü anh) ondan İbni Mes'ûd kırâeti üzerine Leyi sûresini okumasını istemiş; o da mezkûr sûrenin başını (kapladığa vakit geceye, erkek ve dişiye yemin ederim!) diye okumuş. Ebud Davudâ' yemîn'ederek kendisinin de Resûlüliah (Saİlailahü Aleyhi ve Sellem) 'den bunu böyle okurken işittiğini Lâkin Şam1ı1ar'a bir türlü söz geçiremediğini; Şam1ı1ar'm bu âyeti (karanlığı kapladığı zaman geceye ve erkekle dişiyi yaratan Allah'a yemîn ederim...) şeklinde okunmasını istediklerini fakat kendisinin, onlara tabî olmadığını söyle-mişdir.

Mâzîrî (453-536) diyor ki : «Bu gibi haberler dinsizlerin Kur'ân-ı Kerîm'in tevatür yolu ile nakline dil uzatmasını mucip olurV

Binâenaleyh vaktiyle Kur'ân olarak nazil olduklarını, sonra neshedildik-lerini fakat bâzı kimselerin neshi duymadıkları için ilk nazil oldukları şekilde okumaya devam ettiklerini söyliyerek te'vîlde bulunmak îcâb eder. İhtimâl ki bu hadîse bâzı zevatın müttefekun aleyh olan Hz. Osman mushafını duymasından önce vuku' bulmuşdur. Onu duydukdan sonra hiç birinin muhâlefetde bulunacağı zannolunamaz. Hz. Osman Mushaf'ından bütün mensûh âyetler çıkarılmışdır.

İbni Mes'ûd (Radiyallahû anh) 'dan nakil ulemâsınca sabit görülmeyen birçok rivayetler naklolunmuşdur. İcmâ'a muhâlîf olarak nakledilen sabit rivayet bulunursa, bunları mushafma kendi kanaati olarak yazdığına hamlolunur. Çünkü Hz. İbni Mes'ûd Kur'ân'dan olmadığına îtikaad ettiği bâzı tefsir ve ahkâmı mushafma yazar; bunda bir beis görmezdi. Hâlbuki Hz. Osman'la şâir ashâb-ı kiram bunların zamanla Kur'ândan zannolunması endîşesi ile mushafa Kur'ân'dan başka bir şey yazılmasına cevaz vermezlerdi. Neticede hilaf fıkhî bir mes'eleye müncer oldu. Bu mes'ele mushafa bâzı tefsirlerin yazılıp yazılamaması mes'elesidir.

Bir de İbni Mes'ûd 'un mushaf'mdan Muavvizeteyn sûrelerinin çıkarılması, onun bütün Kur'an'ı mushafa yazmak lüzumuna kaaîl olmamasından ileri gelebilir. Bu sebeple Muavvizeteyn 'den maâdâ bütün sûreleri mushafma yazmış; Mu. avîzeteyn'i ise pek meşhur oldukları için yazmaya lüzum görmemiş olabilir.»

Tehavvüş : Çekimser davranmak, demektir. Zekâ ve anlayış manasına da gelebilir. Burada; etrafına toplanmak, mânâsına gelmesi dahî muhtemeldir.



51- İçinde Namaz Kılınmakdan Nehy Edilen Vakitler Babı


285- (825) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. Dedi ki: Mâlik'e, Mu-hammed b. Yahya b. Habbân'dan dinlediğim, onunda A'rac'dan onun da Ebû Hüreyre'den naklen haber verdiği şu hadîsi okudum: Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) ikindiden sonra, güneş kavuşuncaya kadar ve sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar namaz kılmayı yasak etmişler.



286- (826) Bize Dâvûd b. Ruşeyd ile İsmail b. Sâiim hep birden Hü-şeym'den rivayet ettiler. Mâvûd dedi ki : Bize Hüşeym rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mansûr, Katâde'deıı naklen haber verdi. Demiş ki : Bize Ebû'l-Âliye, İbni Abbâs'dan naklen haber verdi. İbni Abbâs şöyle demiş: İçlerinde Ömerü'bnü'l-Hattâb da bulunmak üzre Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'in bir çok ashabından işittim. Bunların içinde en sevdiğim Ömer idi. (Dediler ki): Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) sabah namazından sonra, güneş doğuncaya kadar ve ikindi namazından sonra güneş kavuşuncaya kadar namaz kılmakdan nehiy buyurdu.



287- (...) Bana bu hadîsi Züheyru'bnü Harb da rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yahya b. Saîd, Şu'be'den naklen rivayet etti. H.

Bana Ebû Gassân El-Mismaî dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdü-la'lâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Saîd rivayet etti. H.

Bize İshâk b. İbrahim dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muâz b. Hi-şâm haber verdi. (Dedi ki) : Bana babam rivayet etti. Bu râvîlerin hepsi Katâde'den bu isnâdla rivayet etmişlerdir.

Yalnız Saîd ile Hişâm'ın rivayetlerinde: «Sabah oldukdan sonra, güneş aydınlayıncaya kadar...» ifâdesi vardır.



288- (827) Bana Harmeletü'bnüi Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus haber verdi. Ona da İbni Şihâb haber vermiş. Demiş ki: Bana Atâ' b. Yezîd El-Leysî haber verdi. O da Ebû Saîd-i Hudrî'yi şöyle derken işitmiş: Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem):

«İkindi namazından sonra güneş kavuşuncaya kadar, sabah namazından sonra da güneş doğuncaya kadar namaz yokdur.» buyurdular.



289- (828) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. Dedi ki: Malik'e, Nâ-fi'den duyduğum, onun da İbni Ömer'den naklen rivayet ettiği şu hadîsi okudum: Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Biriniz araştırıp da, güneş doğarken veya batarken namaz kılamaz.» buyurmuşlar.



290- (...) Bize Ebû Bekîr b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekî' rivayet etti. H.

Bize Muhammed b. Abdillâh b. Nümeyr de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam ile Muhammed b. Bişr rivayet ettiler. Hep birden dediler ki: Bize Hişâm, babasından, o da İbni Ömer'den naklen rivayet etti. İbni Ömer şöyle demiş: Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) ;

«Namaz ktfmak için güneşin doğmasını veya batmasını araştırmayın! Çünkü güneş şeytanın İki boynuzu arasından doğar.» buyurdular.



291- (829) Bİze Ebû Bekîr b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bİ-ze Vekî' rivayet etti. H.

Bize Muhammed b. Abdillâh b. Nümeyr de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam ile İbni Bişr rivayet ettiler. Hep birden dediler ki: Bize Hişâ-i, babasından, o da İbni Ömer'den naklen rivayet etti. İbni Ömer şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selleın) :

«Güneşin kaşı göründü mü, iyice meydana çıkıncaya kadar siz namazı geciktirin. Güneşin kaşı battım), İyice kayboluncaya kadar namazı (yine) geçi ktirin!» buyurdular.



292- (830) Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Hayr b. Nuaym El-Hadramî [107]'cten, 0 da İbni Hübeyra [108] dan, o da Ebû Temîm El-Ceyşânî'den, o da Ebû Basrate'l-Gıfârî'den naklen rî-vâyet etti. Ebû Basra şöyle demiş: Bize Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) El-Muhammas [109] denilen yerde ikindiyi kıldırdı. Müteakiben şöyle buyurdu.

«Şüphesiz ki bu namaz sizden öncekilere arz olundu. Fakat onlar, onu zayi ettiler. İmdi her kim bu namaza devam ederse, o kimseye iki kat ecir vardır, ikindi namazından sonra şâhid doğuncaya kadar hiç bir namaz yokdur.» (Şâhid de : Yıldızdır.)



(...) Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ya'kûb b. İb-râhîm rivayet etti. (Dedi ki) : Bize baham, İbni İshâk'dan rivayet etti. Demiş ki: Bana Yezîd b. Ebî Habîb, Hayr b. Nuaym El-Hadramrden, o da Abdullah b. Hübeyrate's-Sebaî'den, —ki mevsuk bir zât idi —o da Ebû Temîm El-Ceyşânî'den, o da Ebû Basrate'i-Gıfârî'den naklen rivayet etti. Ebû Basra :

«Bize, Resûlüllah (Sallaltohü Aleyhi ve Sellem) ikindiyi kıldırdı...» diyerek yukarki hadîsin' mislini rivayet etmiş.



293- (831) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki).: Bize Abdullah b. Vehb, Mûsâ b. Uleyy [110] 'den, o da babasından naklen rivayet etti. Demiş ki: Ben Ukbetü'bnü Âmir El-Cühenî'yi şöyle derken işittim :

«Uç saat vardır ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlarda namaz kilmakdan veya cenazelerimizi defnetmekden bizi menederdi :

1- Güneş doğmağa başladığından, yükselinceye kadar;

2- Tam gök yüzünün ortasında iken (batıya) meyledinceye kadar;

3- Bir de güneş batmaya yaklaştıkdan batıncaya kadar.»

Bu hadîslerin bir kaçı müstesna Gİmak üzere diğerlerini Buhârî «Mevâkîtü's-Salât» da; tahrîc ettiği gibi diğer Kütüb-i Sitte sahipleri dahî muhtelif râvîlerden rivayet etmişlerdir.

Tirmizî'nin beyânına göre Alîyyü'bnü Ebî Tâlib, İbni Mes'ûd, Ebû Saîd-i Hudrî, Ukbetü'bnü Âmîr, Ebû Hüreyre, Abdullah b. Ömer, Se-mûratü'bnü Cündeb, Selemetü'bnü Ekva', Zeydü'bnü Sabit, Abdullah b. Amr, Muâz b. Afra' ve Resûlüllah (Sallatlahü Aleyhi ve Sellem) 'den işitmemiş olmak üzere Sunâbihî'den; Âişe, Kâ'b b. Mürra, Ebû Ümâme, Amru'bnü Anbese, Ya'lâ b. Ümeyye ve Muâviye (Radiyallahû anhûm) hazerâtından da rivayetler vardır. Buhârî şârihi Aynî bunlara Sa'dü'bnü Ebî Vakkâs, Ebû Zerr-i Gıfârî, Ebû Katâde, Ebu'd-Derdâ, ve Hafsa (Radiyallahû anhûm) hazerâtmı da ilâve etmekde; mezkûr hadîsleri kimlerin tahrîc ettiklerini şöyle sıralamaktadır:

1- Hz. A1î hadîsini evvelâ İshâk b. Râhuye «Müs-ned»inde tahrîc etmiş; sonra ondan alarak Beyhakî rivayet etmiş-dir. Bu hadîsde :

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sabah ile ikindi namazları müstesna olmak üzere her farz namazdan sonra ikişer rek'ât nafile kılardı.»

denilmişdir.

2 - İbni Mes'ûd hadîsini de İshâk b. Râhuye tahrîc etmişdir. Bu hadisde :

«Akşam namazını kıldınmı, tâ sabah namazını kılıncaya kadar nafile kılmak makbul ve meşhûddur. (ona melekler şâhid olur.) Sabah namazını kıldıkdan sonra güneş yükselip; iyice beyazlaşmcaya kadar nafile namaz kılmaktan sakın! Çünkü güneş şeytanın İkİ boynuzu arasından doğar. Güneş zevale vardı m r, tâ saranncaya kadar namaz kılmak makbul ve meşhûddur. (Sarardığı vakit namaz kılınmaz) Zîra güneş şeytanın iki boynuzu arasında batar.» denilmektedir.

3- Ebû Saîd-i Hudri hadîsini Buhârî ile MüsIim müttefikan rivayet etmişlerdir. Babımızın 288 numaralı hadîsi budur.)

4- Ukbetü'bnü Âmir hadîsini Müslim tahrîc etmişdir. (Babımızın 293 numaralı hadîsi budur.)

5-Ebû Hüreyre hadîsini Buhârî ile Müslim tahrîc etmişlerdir. (Babımızın İlk hadisi budur.)

6- İbni Ömer hadîsini yine Buhârî ile Müslim tahrîc etmişlerdir. (Babımızın 289 ile 291 numaralı hadisleri bunlardır.)

7- Semûratü'bnü Cündeb hadîsini imanı Ahmed b. HanbeI «Müsned» inde tahrîc etmişdir. Bu hadîs lâfız itibârı ile İbni Mes'ûd hadîsine yakındır.

8- Selemetü'bnü Ekva' hadîsini İshâk b. Râhuye «Müsned» inde tahrîc etmişidr. Mezkûr hadîsde :

«Ben, Resûlüllah (Sallatlahü Aleyhi ve Sellem) ile birlîkde sefer ederdim.

Ama onun ikindiden ve sabah namazından sonra namaz kıldığını görmedim.» denilmektedir.

9- Zeydü'bnü Sabit hadîsini Ebû Ya'1â tahrîc etmişdir. Bu hadîsde :

«Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Selîem), güneşin boynuzu doğduğu veya battığı vakit namaz kılmakdan nehiy buyurdu. Çünkü güneş, şeytanın iki boynuzu arasından doğar.» deniliyor.

10- Abdullah b. Amr hadîsini İbni Ebî Şeybe tahrîc etmişdir. Bu hadîsde :

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) : Fecr doğdukdan sonra iki rek'âtdan başka nafile namazı yokdur; buyurdular.» denilmigdir.

11- Muâz b. Afra' hadîsini Buhârî tahrîc etmişdir.

12- Hz. Âişe hadîsini Ebû Ya'lâ El-Mavsılî tahrîc etmişdir. Bu hadîsde dahî güneşin, şeytanın boynuzları arasından doğduğu bildirilmektedir.

13- Ebû Ümâme hadîsini Haris b. Muhammed b. Ebî Üsâme tahrîc etmişdir. Bunda dahî güneşin, şeytanın boynuzları arasından doğduğu bildirilmekde ve her kâfirin o güneşe secde ettiği beyân olunmaktadır.

14- Amru'bnü Anbese hadîsini Abd b. Humeyd tahrîc etmişdir.

Aynî, diğer hadîsleri kimler tarafından tahrîc edildiklerini bildir-memişdir.

İşrâk: Güneşin aydınlık vermesidir. Bu kelime hem sûlâsî mücer-red; hem de sülâsî mezîd olarak kullanılır. Mezîd kullanılırsa, mânâsı: Yükseldi ve ziyâlandırdı; mücerred olarak kullanılırsa hem doğdu; hem ziyâlandırdı mânâlarına gelebilir.

Kelimeyi sülâsîden okuyanlar, hadîsin bütün rivayetlerini «Güneş doğuncaya kadar...» mânâsına hamletmek mecburiyetindedirler. Sülâsî mezîdden yâni if'âl babından okuyanlar için Kaadı İyâz, güneş doğarken namaz kılmakdan meneden hadîslerle, bir de güneşin hâcibi yâni kenarı göründüğü vakit iyice aydınlığı zuhur edinceye kadar namaz kılmakdan nehiy eden hadîslerle İstidlal etmiş ve şöyle demişdir: «Bütün bunlar gösteriyor ki Öteki rivayetlerde güneşin doğmasından murâd: yükselmesi ve ziyadar etmesidir. Yoksa mücerred kenarının görünmesi, murâd değildir.»

Nevevî, Kaadı İyâz'm bu sözlerini sahîh bulmakda ve rivayetlerin arasını cem' etmek için böyle demekden başka çâre olmadığını söylemektedir.

Hanef ilere göre mezkûr rivayetlerden murâd: güneşin aydın-. lık vermesi değil; mücerred doğmasıdır. Bu sözün ihtiyata daha muvafık olduğu beyândan müstağnidir.

Şeytanın boynuzlarından muradın ne olduğu ulemâ aarasında ihtilaflıdır. Bâzılarına göre şeytanın boynuzlan, ona tâbi olanlardır.

Bir takımları : «Bundan murâd : şeytanın kuvvet ve galebesi, fitne ve fesadının yayılmasıdır.» derler.

Bâzıları da: «İki boynuzdan murâd: Başın iki yanıdır. Cümleden zahirî mânâsı kastedilmişdir.» derler. Nevevi bu sözü daha kuvvetli bulmaktadır. Ulemâ bunu şöyle îzâh ederler: Güneş doğarken ve batarken şeytan başını güneşe yaklaştırır. Ve güneş tepesinden doğar. Sanki iki boynuzu varmış da, onların arasından doğarmış gibi gözükür. Bu suretle güneşe tapanlar adetâ ona secde etmiş gibi olurlar. Ve şeytanın onlar üzerindeki tesallutu artar. İşte namaz kılanı şeytanın tesallutundan kurtarmak için bu gibi zamanlarda namaz kılmak, mekruh görülmüşdür. Bu mes'ele bil-münâsebe evvelce görülmüşdür.



Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler
İmam A'zam'a göre, sabah namazından, güneş doğuncaya kadar ve ikindi namazından sonra güneş batmcaya kadar nafile kılmak mekruh dur.

Hasan-ı Basrî ile Saîd ü'bn ü'l-Mü seyy eb, AIâ' b. Ziyâd ve Humeyd b. Abdirr ahmân'ın mezhepleri de budur.

İbrahim Nehaî dahî buna kaail olmuş ve ulemânın bu zamanlarda namaz kılmayı kerih gördüklerini söylemişdir. Ashâb-ı kiram 'dan bir cemâat, sabah ve ikindi namazlarından sonra nafile kılmayı mekruh görürlermiş.,

İbni Battal ( ?-444) : «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den, sabah namazı ile ikindiden sonra nafile kılmayı men ettiğine dâir rivayet edilen hadîsler tevatür derecesini bulmuşdur.» demişdir.

Hz. Ömer, ikindinin farzından sonra iki rek'ât nafile kılanları sahabenin huzurunda döğer; sahabeden buna ses çıkaranlar olmazmış. Bu gösterir ki, ikindinin farzından sonra nafile kılmak yalnız Peygamber (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) efendimize mahsûsdur. Bunu mekruh görenle-den bâzıları : Alîyyu'bnü Ebi Tâlib, Abdullah b. Mes'ûd, Ebû H-üreyre, Semüratü'bnü Cündeb, Zeydü'bnü Sabit, Selemetü'bnü Amr, Kâ'b b. Mürra, Ebû Ümâme, Amru'bnü Anbe-se, Âişe, Abdurrahman Es-Sunâbihî, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Amr (Radiyallahû anhûm) hazerâtıdır.

Hâlidü'bnü Velid (Radiyallahû anh) 'm dahî ikindiden sonra nafile kılanları döğdüğü rivayet olunur. Tabiîn 'den Sâ1im ve Muhammed b. Şîrîn dahî mezkûr vakitlerde nafile kılmayı mekruh sayarlarmış. Rivayete nazaran Hz. Huzeyfe İkindiden sonra namaz kılan bir adam görerek kendisini menetmiş. O zât:

«Acaba Allah, beni bundan dolayı azâb eder mi?» deyince Huzeyfe (Radiyaîlahû anh) :

«Allah seni, sünnete muhalefet ettiğin için azâb eder.» cevâbını vermişdir. "

Gerçi Buhâri ve Müslim 'in tahrîc ettikleri bir hadîsde Hz. Âişe:

«Resûlüllah (Saiîallahü Aleyhi ve Seîîem) sabah namazından önce iki rek'ât, ikindiden sonra da iki rek'ât nafile kılmayı gizli ve aşikâre kıldığı bütün namazlarında terk etmezdi.» demişdir.

Buna benzer başka rivayetler de vardır. Fakat az yukarda işaret ettiğimiz gibi ikindiden sonra nâfiîe kılmak yalnız Resûlüllah (SailaUahü Aleyhi ve Sellem) 'e mahsûsdur. Zâten kaaide îcâbı bir şey'in mubah olduğunu bildiren delil ile memnu olduğunu gösteren delil karşılaşırlarsa memnûiyet bildiren delilin târih itibârı ile daha sonra vârîd olduğu kabul edilir. Filvaki' bu bâbda nafile kılmakdan nehyeden hadisler pek cok-dur.

Hz. Ömer 'in döğmesi dahî, bu. işin yalnız Peygamber (SailaUahü Aleyhi ve Sellem) Efendimize mahsûs olduğunu gösterir. Bu husûsda daha başka sözler de söylenmişdir.

2- MâIikiIer'den İbnü'1-Arabî (468-543) zikri geçen iki vakitde imam Mâ1ik;e göre yalnız farz namaz kılındığını söyle-mişdir.

İmam-ı Şafiî'ye göre farz namaz ile birlikte, bir sebebten dolayı kılman nafileler de caizdir. İkinci bir kavlinegöre: Bu iki vakitde farz ve nafile hiç bir namaz kılınamaz. Üçüncü kavline göre: Mekke'de caiz; başka yerlerde caiz değildir.

(İmam Şâfiî'ye göre, bir sebepden dolayı kılman nafileler: Tahiyye-i mescid, abdest namazı ve tavaf namazı gibi nafilelerdir.)

4- Hadîsin bâzı rivayetlerinde zikri geçen teharrî'den murâd: Kasd'dir. Yâni namazınızı güneş doğarken "ve batarken kılmayı kasdetmeyin; derriekdir. Bu takdirde o vakitlerde uykudan ulanan yahut unuttuğunu hatırlayan kimse bu nehiyde dâhil değildir. Çünkü namazını kas-den o zamana bırakmamışdır.

Bâzıları: «Güneş doğarken ve balarken ona secde edenlere benzememek için, o zamanlarda namaz kılmak yasak edilmişdir.» derler.

Bii takımları, sabah ve ikindi namazlarından sonra nafile kılmanın hadd-i zâtında mekruh olmadığını yalnız namazını kılmak için tam güneşin doğmasını veya batmasını kollamanın mekruh olduğunu söylerler. Zahirî 'lerin mezhebi budur. İbn ü'l - Münzir dahî buna mey-letmişdir. Bunlar, Hz. Âişe'nin:

«Ömer vehme kapılmış! Resûlüllah (Sailallahu Aleyhi ve Seilem) ancak güneşin doğmasını veya batmasını teharrî etmeyi nehiy buyurmuşdur.» sözü ile Istidîâl ederler. Bir takımları da :

«Her kim güneş doğmazdan evvel sabah namazının bir rek âtına yetişirse, ona bir rek'ât daha katıversin!» hadîsi ile müddeâlarmı takviye etmeye çalışmışlardır. Çünkü bunlar: «Güneş doğarken kılınan namaza bir rek'ât eklenmesini emir buyurmak, o namazın mekruh olmadığına delâlet eder. Şu hâlde tesadüfen güneş doğarken veya batarken kılman namaz mekruh değildir. Mekruh olan namaz: Kasden güneşin doğmasını veya batmasını bekliyerek, o anda kılınan namazdır.» derler. Fakat bu deliller, ashâb-ı kiram 'dan bir cemâatin rivayet ettikleri hadîslere mukaavemet edecek mahiyette değildir. O hadîslerde arz ettiğimiz vecihle bu iki vakitde nafile kılmak mutlak sûretde yasak edilmişdir.



52- Amru'bnü Abese'nin Müslüman Oluşu Babı.


294- (832) Bize Ahmed b. Ca'fer El-Ma'kırî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Nadru'bnü Muhammed rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İkrimetü'bnü Ammâr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şeddâd b. Abdillâh Ebû Ammâr ile Yahya b. Ebî Kesir, Ebû Ümâme'den naklen rivayet ettiler. (İkrime : Şeddâd, Ebû Ümâme ve Vasile ile görüşmüş. Enes'Ie de Şam'a kadar sohbet etmiş; Enes kendisini hayır ve faziletle senada bulunmuşdur; demiş.) Şeddâd, Ebû Ümâme'den rivayet etmiş. Ebû Ümâme demiş ki: Anıru'bnü Abesete's-Sülemî şunları söyledi:

«Ben câhiliyyet devrinde iken bütün insanların dalâletde bulunduğunu ve hiç bir doğru yolda olmadıklarını biliyordum. (Çünkü) insanlar putlara taparlaradi. Derken işittim ki Mekke'de bir zât (çıkmış) bir takım haberler veriyormuş. Hemen devemin üzerine atlıyarak ona geldim. Bir de baktım Resûlüllah (Saîlalîahü A leyhi ve Seliem) gizlenmiş, kavmi onun aleyhinde cür'etkâr bir vazîyetde... Bunun üzerine kalbim yumuşadı ve Mekke'de onun yanma girerek, kendisine :

— Sen nesin? dedim.

«Ben, Peygamber'im.» cevâbını verdi.

— Peygamber ne demekdir? dedim. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) :

«Beni Allah gönderdi? buyurdular.

— Seni ne ile gönderdi? dedim;

«Allah beni akrabaya yardım edilmesi, putların kırılması, Allah'ın bir tanınması, ona hiç bir şey'in şerîk konulmaması (vazifesi) İle gönderdi» dedi. Ben, kendisine:

— O hâlde bu husûsda sana yardım etmek üzere yanında kimler var? dedim;

«Bİr hür ile bir köle!» cevâbını verdi. (O gün yanında kendisine îmân edenlerden yalnız Ebû Bekir ile Bilâl vardı.) Ben :

— Sâna ben de tâbi oluyorum; dedim.

— «Sen şu gününde bunu yapamazsın.Benim hâlimi ve ortalığın hâ-linİ görmüyormusun? Lâkin şimdi sen ailen nezdine dön! Ne vakit benim meydana çıktığımı duyarsan; hemen yanıma gel!» buyurdular. Ben de ailemin yanına gittim. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) Medine'ye geldi. Ben hâlâ ailemin yanında bulunuyordum. Ama o, Medine'ye geleli kendisini soruşturmağa ve haberlerini almaya başladım. Nihayet yanıma Yesriplilerden yânî Medînelilerden bir kaç kişi geldi. (Onlara) :

— Medine'ye gelen o zât ne yaptı? dedim.

— Halk sür'atle onun tarafına koşuyor; kavmi onu öldürmek istemiş; ama buna muvaffak olamamışlar; dediler. Bunun üzerine hemen Medîne’ye gelerek onun yanına girdim. Ve :

— Yâ Resûlâllah! Beni tamyormusun? dedim.

«Evet! Mekke'de benimle görüşen sen değilmisrn? buyurdular.

— Evet, ben'im; dedim. Ve şunu ilâve ettim:

— Yâ Nebiyyallah! Bana Allah'ın sana öğrettikleri ve benim bilmediğim şeylerden haber ver! Bana, namazı haber ver!.. Resûlüllah (Sallallahu A leyhi ve Sellem):

«Sabah namazını kıl! Sonra güneş doğup; yükselinceye kadar namazı kes! Çünkü güneş, şeytanın iki boynuzu arasından doğar. Küffâr da ona, o zaman secde ederler. Sonra namaz kıl! Çünkü namaz isbâtfı, şâhidli-dir... Onu mızrağın gölge:i dim dik duruncaya kadar kılmağa devam et! Sonra namazı kes! Çünkü o zaman cehennem kızdırılır. Gölge döndüğü zaman yine namaz kıl! Çünkü namaz, ısbatlt şâhidlidİr. Onu tâ ikindiye kadar kılmağa devam et! (ikindiyi kıldıkdan sonra namazı kes! Tâ güneş kavuşuncaya kadar (namaz kılma.) Çünkü güneş şeytanın İki boynuzu arasında batar. O zaman kâfirler güneşe secde ederler.» buyurdu. Ben :

— Yâ Nebiyyallah! Gelelim abdeste; bana oradan da söz et! dedim. Resûl-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) :

«Sizden hiç bir kimse yokdur ki, abdest suyunu hazırlayarak mazmaza ve İstinşâk yapsın burnunu atsın da, yüzünün, ağzının ve burnunun günahları dökülmesin! Sonra Allah'ın emrettiği gibi yüzünü yıkasın da, yüzünün günahları su ile birlikde sakalının etrafından dökülmesin! Sonra ellerini, dirsekleri ile beraber yıkasın da, su ile birlikde, ellerinin günahları parmak uçlarından dökülmesin! Sonra başına mesnetsin de, başının günahları su ile birlikde saçlarının kenarlarından dökülmesin! Sonra ayaklarını topukları ile beraber yıkasın da, ayaklarının günahları su ile birlikde parmak uçlarından dökülmesin! Eğer bu adam kalkar da, namaz kılar; Allah'a hamd-ü senâ'da bulunur; onu lâyık olduğu şekilde temcîd eyler ve kalbini sırf Allah için (başka şeylerden) fariğ eylerse, günahlarından annesinin doğurduğu günkü hey'etinde arınmış olur; buyurdular.

Amru'bnii Abese bu hadîsi Resûlüllah (Sallallahu Aİeyhİ ve Sellem) 'in sahâbîsi Ebû Ümâme'ye anlatmış: Ebû Ümâme :

— Yâ Amra'bnü Abese! Bu zâta verilen bir makaam hakkında sÖyle-"diklerini iyi düşün! demiş. Amr şu mukaabelede bulunmuş :

— Yâ Ebâ Ümâme! Vallahi artık yaşım İlerledi. Kemiklerim zayıfladı; ecelim yaklaştı! Ne Allah'a karşı yalan söylemeğe bir ihtiyâcım var; ne de Resûlüllah'a!.. Ben, bunu Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellemyâert yalnız bir veya iki yahut üç (yedi defaya kadar saymış.) defa işitmiş olsaydım, onu ebediyyen rivayet etmezdim. Lâkin ben onu, bundan daha çok fazla defalar Resûlüllah (Sallallahu A leyhi ve Sellem) 'den işittim.»

Cüreâ : Cerî'in cem'idir. Cerî': Atılgan ve musallat olan kimsedir.

Hadîsin esâs nüshalarında kelime bu şekilde rivayet edilmişse de, Humeydl 'nin rivayetinde «Hira1» diye zaptedilmişdir. Mânâsı: Kızgın, dargın, gam ve gussalı; demekdir. Fakat sahîh olan rivayet kitabımızdaki-dir.

Hz. Amr'm, Eesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e diye sorması* sıfatını anlamak içindir. Sıfatlar eşya kablîindendir. Eğer zâtını anlamak isteseydi demesi îcâb ederdi. Çünkü akıl sahipleri için kullanılan suâl-edâtı «Men»dir.

Yine Hz. Amr'ın; «Ben, sana tâbi olacağım...» demesi: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in, ona :

«Sen bu gün için bunu yapamazsın... ilâh...» mukaabele sinde bulunması: «Gerçi müslümanlığını îlân ederek bana tâbi olmak ve benimle beraber burada kalmak istiyorsun ama bu gün için buna imkân yokdur. Çünkü müslümanların kuvveti pek zayıfdır. Kureyş kâfirlerinin sana da eziyet etmelerinden korkarım. Sen ecrini kazandın; Müslüman olarak kal, kavminin yanına dön, orada da müslümanlığına devam et! Ne zaman benim muzaffer olduğumu duyarsan, benim yanıma gelirsin.» mânâsına gelir.

Sirâ': Sür'at ediyorlar, manasınadır. Bu sür'at: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in getirdiği hak dîne giren hususunda idi.

Hz. Amr'in Medine'ye gelişi, Bedir, Uhud, Hendek, hattâ Hayber vak'alanndan sonra, Mekke 'nin fethinden önce imiş.

«Isbatlı şâhidli...» diye terceme ettiğimiz meşhûde ve mahdûra kelimelerinin mânâları: Melekler tarafından şâhid ve hâzır olunmuş yânî meleklerin, görerek şâhid oldukları bir şeydir; demekdir.

«Onu mızrağın gölgesi dimdik d ur un caya kadar kılmağa devam et!...» cümlesinden murâd: Şark'a veya garb'a meyletmeksizin sol tarafının mu-kaabilinde duruncaya kadar demekdir ki, buna istiva' hâli derler. Gölge hususunda mızrağın zikredilmesi, araplar bâdiyenişîn oldukları içindir. Onların âdeti günün yarı olup olmadığını anlamak için mızraklarını yere dikerek gölgelerine bakmakdı.

Lisân ulemâsı «cehennem» kelimesinin arapça bîr isim olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir.

Bâzılarına göre bu kelime arapçadır. Ve çirkin mânâsına gelen cühûmetden almmışdır. Bu takdirde alemiyet ve te'nîsden dolayı gayr-i munsarifdir. Ekseri ulemâya göre ise: «Cehennem» arapçalaştınlmış ecnebî bir isimdir. Gayr-i münsarif olması kendisinde alemiyyet ve ucme bu-lunduğundandır.

Hayâşîm: Hayşûm'un cem'idir. Hayşûm: Burunun yukarıdan nihayet bulduğu yer yâni genizdir.

Bâzıları hayâşîm'in, burunla dimağ arasında bulunan bir takım ince kemikler olduğunu söylerler.



Hadis-i Şerifden Çıkarılan Hükümler:


1- Bu hadîs, akrabaya yardıma teşvik etmektedir. Allah'ı tevhîd yânî birlemekle bir arada zikredildiğine göre son derece mühim bir vazîfe demekdir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hz. Amr'a icrası lâzım gelen şeylerin en mühimlerini söylemişdir.

2- Hadîs-i şerif, Ebû Bekir ile Bilâl (Radiyallahû anhûma) 'nın faziletlerine delildir.

«İlk müslüman olan zevat: Hz. Ebû Bekir ile Bilâl 'dir.» diyenler bu hadîsle istidlal ederler.

3- Bu hadîs, bir mucizedir. Çünkü Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunda islâmiyetin bir gün muvaffak olup meydana çıkacağını haber vermiş. Netice haber verdiği gibi çıkmışdır.

4- Güneş doğarken ve batarken namaz kılmak mekruh olduğu gibi, zevalde iken namaz kılmak da mekruhdur. Cumhûr-u ulemâ'-mn mezhebleri budur.

5- Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in :

«Sonra ayaklarını topukları ile beraber yıkarsa. » ifadesi «Abdest alırken ayakları yıkamak farzdır.» diyen cumhûr-u ulemâya delildir. Şiilere göre: ayakları yıkamak değil; meshetrnek farzdır. İbni Cerir abdest alan kimsenin ayaklarını yıkamakla, meshetmek arasında muhayyer olduğuna kaaildir. Zahirilerden bâzıları ise :

«Ayakları hem yıkamak hem meshetmek farzdır..» derler. Bu ihtilâfı evvelce de görmüşdük.

6- Abdest âzasından su ile beraber yere döküldüğü bildirilen günahlardan murâd: Büyüklerinden sakınmak şartı ile küçük günahlardır. Netekim «Kîtâbü't-Tahâre» de görmüşdük.



53- Namazınız İçin Güneşin Doğmasını ve Batmasını Aramayın! (Hadisi) Babı


295- (833) Bize Muhammed b. Hatim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Behz rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vüheyb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah b. Tâvûs, babasından, o da Âişe'den naklen rivayet etti. Âişe şöyle demiş :

«Ömer velim etmiş; ResûlüElah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) namaz için ancak güneşin doğması ve batması zamanlarının kollanmasını yasak et-mişdir.»



296- (...) Bize Hasenü'l-Hulvânî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ab-dürrazzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ma'mer, İbnİ Tâvûs'dan, o da babasından, o da Âişe'den naklen haber verdi ki, şöyle demiş: ResûlüHah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) ikindiden sonra (kılmakna olduğu) iki rek'ât nafileyi hiç bırakmamışdır.

Râvî diyor ki: Âişe : ResûlüHah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Güneşin doğmasını ve batmasını kollayıp da, namazı o zaman kılmayın!» buyurdular; dedi.

«Ömer vehmetmiş...» sözü ile Hz. Âişe, Ömerübnü'l-Hattâb (Radiyallahû anh) 'ı kasdetmişdir. Çünkü Hz. Ömer mutlak sûretde ikindiden sonra namaz kılmanın memnu olduğunu rivayet et-mişdi. Hz. Âişe bunu vehm olarak vasıflandırmış; yasak edilen şeyin yalnız teharrî olduğunu bildirmişdir.

Kaadı îyâz diyor ki : «Âişe 'nin bu sözü söylemesi, bizzat kendisi Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) 'in ikindi namazından sonra iki rek'ât nafile kılardığım rivayet ettiği içindir. Hâlbuki Ömer'm rivayet ettiği hadisi Ebû Saîd ile.Ebû Hüreyre de rivayet etmişlerdir. Hattâ Müs1im'in bir rivayetinde, İbri Abbas bu hadîsi bir çok zevatın haber verdiklerini söylemişdır.»

Nevevî (631-676), iki rivayetin aralarını cemi' için teharrî rivayetinin farz namazı kasden o vakte geciktirmeye; mutlak nehyin ise sebepsiz nafilelere hamled ildiğin i söylemişdir.



54- Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i İkindiden Sonra Kılmakda Olduğu İki Rek'at Namazı Tanıma Babı


297- (834) Bana Harmeletü'bnü Yahya Et-Tücîbî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah b, Vehb rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Amr —ki İb-nü'1-Hâris'dir— Bükeyr'den, o da tbni Abbâs'in âzâdhsı Küreyb'den naklen haber verdi ki, Abdullah îbnî Abbâs ile Abdurrahmân b. Ezher ye Misver b. Mahrame kendisini Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve SeUem) 'in zevcesi Âişe'ye göndererek şöyle demişler :

— Âişe'ye bizim hepimizden selâm söyle; ve ikindiden sonraki iki rek'âtı ona sor; de ki:

— Biz senin bu iki rek'âtı kılardığını haber aldık. Hâlbuki Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in bunu nehiy buyurduğunu duymuşduk.

İbni Abbâs: «Ben, Ömerü'bnü'l-Hattâb ile birlikte bu namazdan dolayı insanları döverdim.» demiş.

Küreyb demiş ki: «Bunun üzerine ben Âişe'nin yanma girerek, benimle gönderdikleri haberi kendisine tebliğ ettim. Âişe :

— Ümmü Seleme'ye sor! dedi. Ben hemen beni gönderen zevatın yanlarına çıkarak Âişe'nin söylediklerini onlara haber verdim. Onlar, beni Ümmü Seleme'ye de, Âişe'ye gönderdikleri suâli sormaya gönderdiler. Ümmü Seleme :

— Ben, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i o iki rek'âtı kılnıakdan nehyederken işittim ama sonra kendisim bunları kılarken gördüm. Onları kıldığında vakit, ikindi idi. Sonra benim yanıma girdi, yanımda Ensârdan Benî Haram kabilesinden bâzı kadınlar vardı, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu iki rek'âtı o zaman kıldı. Ben, kendisine kızı göndererek:

— Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyin yanıbaşma dur da, ona de ki: Ümmü Seleme, Yâ Resûlallah ben, senin bu iki rek'âtı kılmakdan nehiy buyururduğunu işidiyorum. Hâlbuki şimdi onları kendinin kıldığını görüyorum; diyor.

Şayet eliyle işaret ederse geri çekil! Kız dediğimi yaptı. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) eliyle işaret etti. O da geri çekildi. Namazdan çıkınca (bana hitaben) :

«Ey Ebû Umeyye'nin kızı! İkindiden sonra kıldığım iki rek'âtı sormuşsun, [sebebi şudur ki) bana Abdüikays kabilesinden bir takım kimseler kavimlerinden ayrılarak müslüman olmak İçin geldiler de, öğle namazından sonra kılmakda olduğum iki rek'ât nafileden beni alıkoydular, işte bu iki rek'ât, o rek'âtiardır.» buyurdular.

Bu hadîsi Buhâri «Secde-i Sehiv» ve «Megâzî» bahislerinde; Ebû Dâvûd dahî «Kitâbu's-SalâU da muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Hz. Âişe 'nin ikindiden sonra iki rek'ât nafile kılardığını İbni Abbâs ile arkaadşlarına haber veren : Abdullah ibni Zübeyr (Radiyallaİıü anh) imiş.

Bu hadîsin İbni Ebî Şeybe rivayeti şöyledir: «Abdullah b. Haris dedi ki: Ben, İbnİ Abbâs'la birlikde Muâviye'nin yanma girdim. Muâviye, İbni Abbâs'i koltuğa oturttu. Sonra :

— Halkın ikindi namazından sonra kıldıkları iki rek'ât nafile ne oluyor? dedi. İbni Abbâs:

— Bu, İbni Zübeyr'in halka verdiği bir fetvadan ibâretdir.. cevâbını verdi.Bunun üzerine Muâvîye, İbni Zübeyr'e adam göndererek mes'eleyi sordurdu. İbni Zübeyr:

— Bunu bana, Âişe haber verdi., demiş. Muâviye, Âişe'ye de haber gönderdi, Aişe:

— Bana Ümmü Seleme haber verdi., demiş. Bu sefer Muâviye, Üm-mü Seleme'ye adam gönderdi. Gönderdiği zât ile ben de gittim., ilâh...»

Hz. Muâviye 'nin Ümmü Seleme (Radiyaliahû anha) 'ya gönderdiği zâtın ismi Kesîru'bnü's-Sa1t'dır. Netekim Tahâvî'nin rivayetinde tasrîh edümişdir. Onun rivayetinde hadîsin bundan sonraki kısmı şöyle devam ediyor:

Ümmü Seleme'ye sorduk. Bize şu cevâbı verdi:

— Bir gün Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ikindiden sonra benim yanıma girerek iki rek'ât namaz kıldı. Ben :

— Yâ ResûlâHah! Sen, bu iki rek'âtı eskiden kılmazdın? dedim. Resulü! lalı (Sallallahü. Aleyhi ve Sellem) :

— «Yanıma Benî Temîm hey'eti geldi. Yahut bana sadaka geldi) de, öğle namazından sonra kılmakda olduğum iki rek'ât nafileden beni ah-jtoydu. Bu namaz işte o iki rek'âtdir.» buyurdular .

Tahâvî 'nin başka bir rivayetinde ; «Muâviye, Âişe'ye adam göndererek ikindi namazından sonra kıldığı iki rek'ât nafileyi sordurdu. Âişe:

— Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):'in bu iki rek'âtı kıldığını ben bilmiyorum. Lâkin bana Ümmü Seleme söyledi. Kesûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) bu iki rek'âtı onun yamrfda kılmış; diye cevap vermiş. Bunun üzerine Muâviye, Ümmü Seleme'ye haber gönderdi. Ümmü Seleme şöyle demiş:

— Bu iki rek'âtı Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) benim yanım-dim. Kendisine :

(Yâ Resûlâllah! İkindiden sonra kıldığını gördüğüm bu iki rek'ât na-dedim. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Bu iki rek'ât, öğle namazından sonra kılmakda olduğum nafile namazdır. Bana genç genç sadaka develeri geldi de, bu iki rek'âtı unuttum. İkindiyi kılınca onu hatırladım. Cemâatin gözleri önünde mescidde kılmayı da doğru bulmadım. O iki rek'âtı senin yanında kılıverdim.» buyurdular: denilmektedir.

Benî Haram : Ensârdan bir kaible oldukları hâlde onlar hakkında «Ensârdan Benî Haram» denlmesi, arap kabileleri içinde Beni Haram ismini taşıyan başkaları bulunmak ihtimâline mebnîdir.

Hadîsdeki «cariyeden maksad: Hizmetçi kızdır. İsmi malûm değildir.

Bâzıları bu kızın, Hz. Ümmü Seleme 'nin kendi kızı Zeyneb olması ihtimâlinden bahsetmişlerdir. Buhar î'nin «Meğaz deki rivayetinde: «Câriye» yerine «Hadim» zikredilmişdir.



Hadisi Şerifden Çıkarılan Hükümler :


1- Namaz kılan kimse, başkasının sözünü dinleyip anlayabilir. Bı onun namazına zarar vermez.

2- Namaz kılanın eliyle işaret gibi hafif fiilleri namazı bozmaz.

3- Âlim bir zâtdan mühim bir mes'elenin tahkiki istenir de, o mes ele hakkında kendinden daha âlim biri bulunduğunu bilirse, ona habe göndererek sorması müstehab olur.

4- Fazilet sahiplerinin meziy yeti erini i'tîrâf etmek gerekir.

5- Bir mes'ele hakkında gönderilen aracının, kendisine izin veri! meyen bir şey hakkında tesarrufda bulunmaması edep ve terbiye iktizü sidir. Bundan dolayıdır ki Hz. Küreyb, Aişe (Radiyalîahû anhc 'nin emriyle hemen Hz. Ümmü Seleme'ye gitmemiş; evvelâ ken dişini gönderenlerin yanma dönerek Âişe {Radiyalîahû anha) 'nin söy lediklerini onlara haber vermişdir.

6- Bir mes'elenin hakikatim yakînen Öğrenmeye imkân varker haberi vâhidle ve bir kadının haberi ile iktifa etmek caizdir.

7- Künyesi ile meşhur olan bir insanın, kendisini künyesi ile an ması caizdir. Çünkü Ümmü Seleme (Radiyalîahû anha) kendin künyesi ile anmışdır. İsmi Hind'dir. Fakat ismi ile değil; künyesi İL mârufdur.

8- Bir kimse metbû'unun (yâni âmirinin) her zamanki âdetini muhalif bir hareketini görürse, lütf-u nezâketle o hareketinin sebebin sormalıdır. Zîra unutarak yapmışsa ondan dönmesine sebeb olur; Kasdei yapmışsa sebebini îzâh eder; bu suretle soran da işin hakikatini anlamı; olur.

9 - Hadîs-i şerif, öğle'nin son sünnetini isbât eden delillerdendir.

10- Mesâlih ve mühimmat karşılaşırsa, ise en mühim olanlarmdar başlanır. Çünkü Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) kendisine müracaat eden kavme islâmiyeti telkinle meşgul olmuş; öğle'nin sünnetini ter-ketmîşdir.

11- Namaz kılan kimseye bir şey sorulacağı vakit onun önüne veya arkasına değil; yanı başına durmak âdâbdandsr. Zîra önüne veya arkasına durmak teşvişe sebeb olur.

12- Hadîs-i şerif, Hz. Ümmü Seleme 'nin fıtnat ve zekâsına, terbiye ve nezâketine delildir.

13- Misafire ikram etmelidir. Ümmü Seleme (Radiyallahû anha) bu cümleden olmak üzere yanındaki kadınlardan birine emretme-miş; Resülüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seîîem) 'e hizmetçiyi göndermışdir.

14- Bir kadının kocası evde olsa bile, onun başka kadınlar ziyaret edebilirler.

15- Nafile namazı evde kılmak caizdir.

16- Zaruret yokken namaz kılan kimsenin yanma sokulmak mek-rûhdur,

17- Vesveseye mahal bırakmamak için müşkil bir mes'elenin acele halline çalışmak caizdir.

18- Peygamber (Saüallahü Aleyhi ve Selîem) 'e unutmak caizdir.

19- Hükümdarın ihtiyatlı davranarak raiyyesini şer'an bid'at ve memnu' olan şeylerden menetmesi ve icâbında ta'zîrde bulunması gerekir.

20- Şâfiî1er bu hadîsle istidlal ederek: «Sebepli nafileleri memnu vakitlerde kılmak mekruh değildir. Böyle zamanlarda mekruh olan, sebepsiz nafileleri kılmakdır.» derler.



298- (835) Bize Yahya b. Eyyûb ile Ktıteybe ve Alîyyu'bnü Hucr rivayet ettiler. îbni Eyyûb dedi ki: Bize İsmail —ki îfoni Ca'fer'dir— rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Muhammed [111] —ki İbni Ebî Harmele'dir— haber verdi. (Dedi ki) : Bana Ebû Seleme haber verdi ki, kendisi Âişe'ye Resûlüllah (Scdlallahü Aleyhi ve Sellem) 'in ikindiden sonra kilmakda olduğu iki rek'ât nafileyi sormuş. Âişe :

«Bunları Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ikindiden önce kılardı. Sonra (bir defa) bu iki rek'âtı kılmakdan afıkonulcfu. Yahut onları unuttu da, ikindiden sonra kıldı. Sonra her iki şekli de kılar oldu. Zâten bir namazı kıldımı, bir daha onun üzerinde sebat etmek âdeti idi.» cevâbını vermiş.

Yahya b. Eyyûb, İsmail'in: «Âişe, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selletn) o iki rek'âta devam etti, demek istiyor.» dediğini söyledi.



299- (...) Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Cerîr rivayet etti. H.

Bize İbnü Nümeyr de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. Bunlar hep birden: Hişâm b. Urve'den, o da tabasından, o da Âişe'den naklen rivayet etmişlerdir. Âişe:

«Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve Selîem) ikindiden sonra benim yanımda iki rek'ât nafile kılmayı hiç bırakmadı.» demiş.



300- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Aliyyu'bnü Müshir rivayet etti. H.

Bize Aliyyu'bnü Hucr dahî rivayet etti. Lâfız onundur. (Dedi ki) : Bize Alîyyü'bnü Müshir haber verdi. (Dedi ki) : Bize Ebû İshâk Eş-Şeybânî, Abdurrahmân b. Esved'den, o da tabasından, o da Âişe'den naklen haber verdi. Âişe şöyle demiş:

«İki namaz vardır ki, onları Resûlülloh (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) benim evimde gizli ve aşikâr hiç bırakma (dan kıl) mısdır. Sabah namazından önceki iki rek'ât ile ikindiden sonraki İkİ rek'âh.»



301- (...) Bize İbnü'I-Müsennâ ile İhni Beşşâr rivayet ettiler. îb-nü'1-Müsennâ dedi ki: Bİze Muhammed b. Ca't'er rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Ebû İshâk'dan, o da Esved ile Mesrûk'dan naklen rivayet etti. Demişler ki: Âişe'nin' şunları söylediğine şehâdet ederiz :

«ResûlüHah (Saîlallahü Aleyhi veSellem)*\n, benim yanımda bulunduğu hiç bir gün olmamıştır ki, bu İki rek'âtı kılmamış olsun.» Âişe (bu sözü ile) ikindiden sonraki iki rek'âtı kasdettnişcİir,

Hz. Âişe hadîsini Buhârî «Kitâhu Mevâkîti's-Salât» da muhtelif yollardan tahrîc ettiği gibi; Ebû Dâvûd ile Nesâî dahî «Kitâbü's-Saiât» da rivayet etmişlerdir.

Kirmanı bu hadîsi rivayet ettikden sonra şunları söylemektedir: «Bu hadîslerle, Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)'in ikindiden sonra nafile kılmakdan nehyettiğine dâir yukarıda geçen hadîslerin araları nasıl bulunur dersen; ben de derim ki :

Bu suâle şöyle cevap verilmişdir :

1- ResûlüHah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)'in nehyi, sebebi olmayan .nafilelere âiddir. Kendisinin kıldığı nafile ise öğle'nin kazaya kalmış sünnetinden dolayıdır.

2- Nehy bu işi kasden yapanlar hakkındadır. Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) 'in fi'li ise kasden yapılmış değildir.

3- İkindiden sonra nafile kılmak Eesûl-i Ekrem (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) hazretlerinin hasâisindendir.

4- Buradaki nehy, keraheti bildirmek içindir. Yâni bununla Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) ikindiden sonra nafile kılmanın haram zannedilme vehmini gidermek istemişdir.

5- Buradaki nehyin illeti, güneşe tapanlara benzeyişdir. ResûlüHah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) ise onlara benzemekden münezzehdir.

6- Resûl-i Ekrem (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) o günün sünnetini kazaya bırakmakla bir nevî' kusur işlemiş olduğu için bu kusura gidermek maksadı ile bütün ömrü müddetince ikindiden sonra iki rek'ât nafile kılmaya devam etmişdir. Fakat bunların hepsi bâtıldır. Şöyle ki :

1- ResûlüHah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellemyin kılamadığı öğle sünneti bir güne yânı Abdülkays hey'eti ile meşgul olduğu güne mahsûs-du. İkindiden sonra nafile kılması ise ömrü boyunca devam edip gitmiş-dir.

2- Bu namazı Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) devam üzere kılıyor her gün eda etmek arzusunda bulunuyordu. Teharrfnin mânâsı da bundan ibâretdir.

3- Asıl olan bir şey'in Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)^ ihtisası değil; o şey'in ümmetine de vâcib olmasıdır. Çünkü Teâîâ Hazretleri: «Ona tabî olun!.» buyurmuşdur.

4- Bir şey'in câîz olduğunu beyân, onu bir defa yapmakla hâsıl olur. Haramdır zannedilmesini def için o fiili devam üzere yapmaya hacet yok-dur.

5- İkindiden sonra nafile namaz kılmanın mekruh olmasında illet, güneşe tapanlara benzeyiş değildir. Benzeyiş yalnız güneş kavuşurken namaz kılmanın keraheti için illetdir.

6- Biz Fahr-i Kâinat (Satlallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin kazaya bıraktığı sünneti için, ona taksir isnadım kabul edemeyiz. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Settem) o anda daha mühim bir vazife ile meşgul bulunuyordu ki, o da gelen hey'eti hak dîne irşâd vazifesi idi. Yahut öğle'nin sünnetini unutarak kılmamışdı. Her ne suretle olursa olsun yapılan kusur o namazı bir defa kaza etmekle giderilmiş olur. Netekim bütün ibâdetlerin kazası babında hüküm budur. Burada verilecek sahîh cevap şudur: ResûlüIIah (Satlallahü Aleyhi ve Sellem) 'in ikindiden sonra nafile kıl-makdan nehy buyurması: kavil yânı sözdür. Namaz kılması ise fiildir. Kavil île fiil biribirlerine muâraza ederlerse, kavil tercih edilerek; onunla amel olunur.» Kirman î'nin sözü burada sona erer.

Yalnız Aynî, Kirmanı 'nin «Bunların hepsi bâtıldır.» iddiasını temâmiyle kabul etmemiş; ulemânın verdikleri cevapların içinde yerinde olanları ve olmıyanları ve keza Kirmanı 'nin iddiasında haklı olduğu ve olmadığı yerler bulunduğunu söylemişdir. Ulemânın verdiği cevaplar içinde yersiz olanı: «ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in ikindiden sonra nafile kılmakdan nehiy buyurması sebebsiz nafileler hakkındadır.» iddiasıdır. Bu iddia doğru değildir. Çünkü nehy umûmîdir. Onu sebebi bulunmayan namaza tahsis etmek, muhassıs bulunmadığı hâlde tahsis yâ-nî tercih bilâ müreccihdîr .Bu ise bâtıldır.

Kirmanı 'nin yersiz olan dâvası: «Bir ibâdette asıl olan, Peygamber (Sailaîlahü Aleyhi ve Sellem) 'e mahsûs bulunmamakdır» sözüdür. Bu söz de doğru değildir. Çünkü bir şey'in Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e mahsûs olduğunu gösteren delil bulunursa, o ihtisas inkâr edilemez. Burada da bir çok hadîsler veashâb-ı kiram'm fiilleri, ikindiden sonra nafile kılmanın Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e mahsûs fiillerden olduğuna delâlet etmektedir. Kirman î 'nin: «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ikindiden sonra iki rek'ât nafile kılmağa ömrü boyunca devanı etmişdir.» sözü kendi dâvasını çürütmektedir. Çünkü o, bu işin Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e mahsûs olmadığını iddia ediyordu. Eğer hakîkaten dediği gibi olsaydı öğle'nin sünnetini ki İm ayanlara v onu kaza etmeleri emrolumırdu. Hâlbuki Resûîüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) bunu emretmemişdir. Netekim Ümmü Seleme hadîsinin bir rivayetinde Hz. Ümmü Seleme 'nin: «Yâ Resûîallah! Bu iki rek'âtı biz de kılamazsak kaza edecekmiyiz?» dediği; ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) *in buna :

«Hayır!» cevâbını verdiği, bildirilmişdir. Bu da gösterir ki mezkûr iki rek'ât namazın ümmet hakkındaki hükmü Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) hakkındaki hükmü gibi değildir. Bu namaz Peygamber (Saİlallahü Aleyhi ve Sellem)'e mahsûsdur.

Şu da var ki: Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) ikindiden sonra iki rek'ât nafile kılmaya devam ediyordu. Hâlbuki bu namazın ona mahsûs olmadığını iddia edenler meşhur kavillerine göre devam üzere kılınmasına kaail değildirler. Ama bu bâbda kendilerine îtirâz edilirse yine: «Devam, Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) 'e mahsûsdu.» derler. Yânî: «Esâs itibârı ile bir ibâdet Peygamter (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) 'e mahsûs değildir» derler; sonra: «o ibâdetin devamı Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem)'e mahsûsdur.» iddiasında bulunurlar. Aynî bö'ylelerin hâlini: «Uçî* denildiği zaman, koştuğunu söyliyen; «Koş!» denildiği zaman, uçtuğunu iddia eden deve kuşuna benzetmişdir.

Yine Aynî, Kirmanı 'nin: «îllet, güneşe tapanlara benzeyiş değildir.» sözünü doğru bulmamaktadır. Zîra Müs1im 'in rivayet ettiği Ebû Ümâme hadîsinde : «Yâ Resûlallah bana namazdan haber ver: ilâh...» denildikden sonra :

«Çünkü güneş şeytanın iki boynuzu arasında batar.» buyurulmuş; ayni hadîsde: «İşte o zaman kâfirler güneşe secde eder.» denilmişdir.

Hulâsa Sâri' Hazretleri, şeytanın güneş doğarken ve batarken tam onun hizasına durduğunu; küffârm da güneşe o zaman secde ettiklerini haber vermiş; müslümanlar da güneşe tapar gibi görünmemek için o vakitlerde namaz kılmayı kendilerine yasak etmişdir. Şu hâlde nehyin illeti, küffâra benzeyişdir.

Kirmanı 'nin «kaville fiil muâraza ederlerse, kavil tercih edilir...» sözü de alehtlaak doğru değildir. Kavil ile fiil'den biri ibâha, diğeri mem-nûiyyet bildirirse; memnûiyyet bildiren tercih edilir. Bunun kavi veya fiil olmasının bir ehemmiyeti yokdur.



55- Akşam Namazından Önce İki Rek'at Nafile Kılmanın Müstehab Oluşu Babı


302- (836) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Ebû Küreyb hep birden îbni Fudayl'den rivayet ettiler. Ebû Bekir dedi ki: Bize Muhammed b. Fudayl, Muhtar b. Fülfül'den rivayet etti. Demiş ki: Enes b. Mâlik'e ikindiden sonra nafile namaz kılmanın hükmünü sordum. Enes :

«Ömer İkindiden sonra namaz kılanların ellerine vururdu. Biz, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) devrinde güneş kavuştukdan sonra akşam namazından evvel iki rek'ât nafile kılardık.» cevâbını verdi. Kendisine

— Bu iki rek'âtı Resûlüllah (Salhllahü Aleyhi ve Sellem) de kılarmiydı? diye sordum; Enes:

— Bizi kılarken görür fakat bunları bize emir veya nehiy etmezdi.. dedi.



303- (837) Bize Şeybân b. Ferrûh rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdülvâris, Abdülâzîz (yâni İbni Suheyb)'den, o da Enes b. Mâlİk'den naklen rivayet etti. Enes şöyle demiş :

«Medine'de bulunuyorduk. Müezzin akşam namazı için ezan okudunuz ashâb direklerin yanına koşar; (orada) ikişer rek'ât namaz kılardı. Hattâ (bazen) yabancı bir kimse mescide girer de -nafile kılanların çokluğundan- farz kılınmış zannederdi.»

Enes hadîsini Buhârî «Kitâbu'1-Ezân» ile «Kitâbü's-Salât» da; Ebû Dâvûd ve Nesâî dahî «Kitâbu's-Salât» da muhtelif râvî-lerden tahrîc etmişlerdir.

Hadîsin Buhar î 'deki lâfzı şöyledir: Enes dedi ki :

— Müezzin ezanı okudumu Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in ashabından bâzı kimseler mescidin direklerine koşarlar; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namaza çıktığı vakit onları böyle akşam namazından önce iki rek'ât nafile kılarken bulurdu. Ezân'la ikaamet arasında bir şey yoktu.»

Nezâî'nin rivayetinde, akşam namazından önce nafile kılmak için mescidin direklerine koşan zevatın ashabın büyükleri olduğu bildirilmektedir. Direklere koşmanın hikmeti: Namaz kılarken önlerinden kimse geçmesin diye onları kendilerine siper edinmek içindir.

Babımız hadîslerinde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) devrinde ashâb-ı kiram'm güneş kavuştukdan sonra akşam namazının farzından önce mutlaka ikişer rek'ât nafile kılardıkları bildiriliyor. Buhârî'nin rivayetinde buna, ezanla ikaamet arpsında onları biribirinden ayıracak hiç bir şey yapılmazdığı ilâve ediliyor. Hâlbuki bundan sonra göreceğimiz hadîsde her iki ezan arasında bir namaz olduğu bildiriliyor.

Hadîsler zahiren biribirine muarız göründükleri için rivayetlerin arası cem' edilmiş; bu husûsda bâzıları: «Mutlak sûretde ezanla ikaamet arasında namaz veya benzeri bir fiil yapılmadığını bildiren rivayet mecazen mubâlegaya hamledilir. Namaz kılındığını bildiren rivayet hakikate yorulur.» demişlerdir.

Kirmânî'ye göre rivayetlerin arası şöyle cem' edilir: Nafile namaz kılındığını bildiren rivayet, akşam namazına mahsûsdur. Öteki rivayetler ise âmm'dir. Âmm ile hâss.tearuz ederlerse ŞâfiîIer'e göre Hâss, âmm'ı tahsis eder.

Bu rivayetler, güneş kavuştukdan sonra akşam namazından Önce iki rek'ât nşfile namaz kılmanın müstehab olduğuna delildir.

Nevevî diyor ki: «Bu mes'elede ulemâmızın iki kavli vardjr. Meşhur olan kavle göre güneş kavuştuktan sonra nafile kılmak müstehab değildir. Muhakkak ulemâ taarfmdan esah görülen kavle göre ise müstehabdır. Delilleri babımızın hadîsleridir. Bu mes'elede selef iki mezhebe ayrılmışlardır. Sahabe ve Tabiîn 'den bir cemâat ile İmam Ahmed ve İshâk bu namazı müstehab addetmiş; ashab-ı kiram 'dan Ebû Bekir, Ömer, Osman, Alî (Radtyallafoû anhûm) ile diğer bâzı zevat, İmam Mâlik ve ekseri fukahâ müstehab olmadığını söylemişlerdir. Hattâ İbrahim Nehaî 'ye göre: bu namaz bid'atdır.

Mezkûr zevatın delilleri: Akşam namazının farzından önce kılınacak iki rek'ât nafilenin akşam namazın ıbiraz geciktirmesidir...»

MâIiki1er'den bâzıları islâmiyetin ilk zamanlarında akşam namazından önce iki rek'ât nafile kılınırdığını, sonradan bunun neshedildi-ğini söylemişlerdir.

Nevevî (631-676) nesh dâvasını kabul etmemiş: «Muhtar olan kavle göre mezkûr iki rek'ât namaz müstehabdır. Buradaki sahîh ve sarih hadîsler buna delâlet etmektedir.» demişdir.

Ancak Ebû Dâvûd 'un, Tâvûs'dan naklettiği rivayet nesh iddia edenlerin kavlini te'yîd eder. Çünkü bu rivâyetde Tâvûs : « İbni Omer'e akşam namazından önce kılman iki rek'âtjıâfile soruldu da, o: ResûlüIIah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) devrinde ben bn namazı kılan hiç bir kimse görmedim., cevâbını verdi.» demektedir.

Ebû Bekir İbnü'l- Arabî (468-543) dahî: «Bu mes'elede ashâb ihtilâf etmiş, onlardan sonra bu işi kimse yapmamışdır.» demişdir.



56- Her İki Ezan Arasında Bir Namaz Vardır (Hadisi) Babı


304- (838) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Üsâme ile Vekî', Kehmes'den rivayet ettiler. Demiş ki: Bize Abdullah b. Büreyde, Abdullah b. Mugaffel El-Müzenî'den naklen rivayet etti. Demiş ki: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Her iki ezan arasında bir namaz vardır.» buyurdular. Bunu üç defa tekrarladı; üçüncüsünde «İsteyene...» dedi.



(...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdü-la'lâ, Cüreyrî'den, o da Abdullah b. Büreyde'den, o da Abdullah b. Mugaf-fel'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyden naklen bu hadîsin mislim rivayet etti. Şu kadar var ki o:

«Dördüncüde dileyene buyurdu.» demiştir.

Bu hadîsi Buhârî «Ezan» ve «Namaz» bahislerinde; Ebû Dâ-vûd, Tirraizî, Nesâî ve İbn i Mâce, «Namaz» bahsinde muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Hadîsdeki iki ezân'dan murâd: Ezan ve ikaamet'dir. Burada iki ezanı zahirî mânâlarına hamletmeye imkân yokdur. Çünkü hakikatte iki ezan, iki vaktin girdiğini bildirmek için okunur, İki ayrı vakit arasında namaz kılmak ise farzdır. Hâlbuki bu hadîs «Dileyene!» kaydı ile muhayyerlik bildirmektedir.

Rivayetlerin birinde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin bu sözü üç defa tekrarladığı; diğerinde dört def'â; Ebû Dâvûd 'un rivayetinde ise iki def'â söylediği bildiriliyor.

İbnü'l-Cevzî (508-597) : «Bu hadîsin fâidesi şudur ki: Namaz için okunan ezan, o namazdan başka her fiile manîdir zannedilebilir. İşte bu hadîs ezanla ikaamet arasında nafile kılmanın caiz olduğunu beyân eder.» demişdir.



Hadisden Çıkarılan Hükümler:


1- Ezân'la ikaamet arasında namaz kılmak caizdir. Zâten ezan ile ikaameti biribirine vasletmek mekrûhdur. Çünkü ezandan maksad cemaata namaz vaktinin girdiğini bildirmekdir. Tâ ki temizliğini yaparak mescide gelsinler. Hâlbuki ezanın arkasından hemen ikaameti ona eklemek sureti ile kılınan namazda bu maksad ve fırsat elden gider.

2- Hanefiyye ulemâsı ezanla ikaametin araları ne mikdâr ayrılacağı mes'elesinde ihtilâf etmişlerdir. Timurtâşî'nin beyânına göre, müezzin iki yahut dört rek'ât namaz kılacak kadar yahut sofraya oturan kimse yeyip içmesinden fariğ olacak kadar; hokna yaptıran o işi görünceye kadar oturur. Bâzıları «Müezzin on âyet okuyacak kadar oturur; sonra tesvîb yaparak ikaarnet getirir.» demişlerdir.

«Tahâvî» şerhinde : «Ezanla İkaamet arası iki rek'ât namaz kılacak ve her rek'âtda on âyet okuyacak kadar ayrılır. Müezzin, cemâati bekler. Acele kılmak isteyen zayıflar için ikaamet getirir; mahallenin reisini ve büyüğünü beklemez. Bu her namazda böyledir. Yalnız İmam A'zam'a göre akşam namazında beklemek yokdur. Çünkü akşam namazını geciktirmek mekrûhdur. Binâenaleyh ezanla ikaamet arasını ayıran en az bir fasıla —ki ayakta bir an sükût etmekdir.— ile iktifa olunur. Sonra müezzin ikaamet getirir. Bu kısa sükûtu dahî (üç kısa âyet yahut bir uzun âyet okuyacak kadar.) diye tahdîd etmişlerdir.» deniliyor. Sükûtun üç adım atacak kadar olduğu dahî rivayet edilmişdir, îmam Ebû Yûsuf ile imam Muhammed'e göre ezanla ikaamet arası cum'a günü hatibin iki hutbe arasında oturduğu kadar hafîf bir celse ile ayrılır.

3- îmâm Şâfiî'ye göre akşam ezanı ile ikaameti arasında azıcık oturmak veya sükût etmek yahut bunlara benzer bir şey yapmak müs-tehabdır. Hanefî1er'den «El-Hidâye» sahibinin imam Şafiî1den naklettiğine göre' şâir namazlarda olduğu gibi, akşam namazında dahî ezanla ikaametin arasını iki rek'ât nafile ile ayırmak rnüstehabdır. Fakat Aynî bu iddianın söz götürdüğünü bildirmişdir.

4- îmam Ahmed b. Hanbel'le İshak'a göre diğer namazlarda olduğu gibi akşam namazında da iki rek'ât nafile kılınarak ezanla ikaametin arası ayrılır. Delilleri babımız hadîsidir.



57- Korku Namazı Babı


305- (839) Bize Abd b. Humeyd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ab-dürrazzâk hah er verdi. (Dedi ki) : Bize Ma'mer, Zührî'den, o da Sâlim'den, o da İbni Ömer'den naklen haber verdi. Ömer şöyle demiş:

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) korku namazını iki taifeden bîrine bir rek'ât olarak kıldırdı. (Bu arada) öteki taife düşmanın karşısında idi. Sonra berikiler namazdan ayrılıp arkadaşlarının düşmana karşı durdular. Dtekİler geldi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) onlara da bir rek'ât namaz kıldırdı. Sonra selâm verdi, sonra hem berikiler hem ötekiler birer rek'âtı kaza ettiler.»



(,..) Bana, bu hadîsi Ebû'r-Rabî' Ez-^ehrânî de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Fiileyh, Zührî'den, o da Salim b. Abdillâh b. Ömer'den, o da babasından naklen rivayet etti ki, babası Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) 'in korku hakkındaki namazından bahseder ve :

«Ben, bu namazı Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) ile birlikde kıldım.» dermiş.

Bu hadîs dahî yukarki hadîs mânâsındadir.



306- (...) Bize Ebû Bekir b. Efcî Şeyfce rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yahya b. Âdem, Süfyân'dan, o da Mûsâ b. Ukbe'den, o da Nâfi'den, o da İbni Ömer'den naklen rivayet etti. İbni Ömer şöyle demiş:

«ResûiüİIah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) (harb) günlerinden bîrinde korku namazı kıldırdı. (Bu münâsebetle) bir taife onunla birlikte namaza bir îâife de düşmanın karşısına durdu. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) yanındakilere bir rek'ât namaz kıldırdı. Sonra onlar giderek, ötekiler geldiler. Onlara da bir rek'ât namaz kıldırdı. Sonra her iki taife birer rek'ât namaz kaza ettiler.»

Râvî diyor ki: «İbni Ömer: Bundan daha ziyâde korku olursa hayvan üzerinde yahut ayakta îmâ ederek kılıver! dedi.»



307- (840) Bize Muhammed b. Abdillâh b. Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdülmelik b. Ebî Süleyman, Atâ'dan, o da Câfcir b. Abdillâh'dan naklen rivayet etti. Câbir şöyle demiş: ResûiüİIah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) ile birlikde korku namazında bulundum. Bizi iki saff yaptı. Bir saff ResûiüİIah (SallaUahü Aleyhi ve Seliem) 'in arkasına durdu. Düşman bizimle kıble arasında idi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) tekbîr aldı. Biz de toptan tekbîr aldık. Sonra rükû9 etti; biz de toptan rükû' ettik. Sonra başını rükû'dan kaldırdı; biz de toptan başlarımızı kaldrıdık. Sonra kendisi ve arkasındaki ilk rek'-âtda geride kalan saff secdeye kapandılar. Geriye bırakılan saff düşmanın karşısında durdu. Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Seliem) secdeyi eda edip, arkasındaki saff ayağa kalkınca gerideki saff secdeye kapandı; ve kalktılar. Sonra geriki saff ilerledi; ileriki saff geriye çekildi. Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) rükû'a vardı. Biz de hep birden rükû' ettik. Sonra başını rükû'dan kaldırdı; biz de toptan başlarımızı kaldırdık. Sonra ilk rek'âtda geride kalan, bu sefer Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in hemen arkasında bulunan saff ile bîrlikde secdeye kapandı. Geriki saff düşmanın karşısına dikildi. Peygamber (Salîaîlahü Aleyhi ve Sellem) arkasındaki saffla inrîikde secdeyi edâ edince geriki saff secdeye kapanarak secde ettiler. Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) selâm verdi; biz de hep birden selâm verdik.»

Câbîr: «Şu sizin muhafızlarınızın kumandanlarına yaptığı gibi...» demiş.



308- (...) Bize Ahmed b. Abdillâh b-. Yûnus rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Züheyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû'z-Zübeyr, Câbir'den naklen rivayet etti. Câbir şöyle demiş; Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikde Cüheyneli bir kavme karşı harb ettik. Bizimle şiddetli Mr Çarpışma yaptılar. Öğle'yi kıldığımız vakit müşrikler :

Bu müslümanlarm üzerine bir hamle yapsak onları mutlaka perişan ederdik; dediler. BjHftı hemen Cibril, Resûlüllah (Sallaltahü Aleyhi ve Sellem) 'e haber vermiş, Oda bize söyledi, Ve buyurdu ki:

«MüşrikMr : az sonra onların çocuklarından daha çok sevdikleri namaz vakti çıslecek; dediler.» İkindi olunca Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve bizi iki saff yaptı. Müşrikler kıble ile aramızda bulunuyorlardı.

Derken ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tekbîr aldı; biz de tekbîri aldık. O rükû' etti; biz de rükû' ettik. Sonra secdeye vardı. Onunla birlik- ; de ilk saff da secdeye vardı. Onlar kalktığı vakit ikinci saff da secde ettiler. Sonra ilk saff geri çekildi; ikinci saff ilerleyerek, birinci saff m yerine \ durdular. ResûlüIIah (Salîallahii Aleyhi ve Selleni) (yine) tekbîr aldı; biz de j tekbîr aldık. O rükû' etti; biz de rükû' ettik. Secdeye vardı; onunla beraber ilk saff secde etti; ikinci saff ayakta kaldı. İkinci saff da secde ettiği vakit toptan oturdular. ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara selâm verdi.

Ebû'z-Zübeyr: «Sonra Câbir hassaten şunu söyledi: Şu sizin emirlerinizin kıldığı gibi...» demiş.



309- (841) Bize Ubeydullah b. Muâz El-Anberî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Abdurrahman b. Kaa-sim'den, o da babasından, o da Salih b. Havvât b. Cübeyr [112]'den, o da Sehl b. Ebî Haşme [113] isyden naklen rivayet etti ki, ResûlüIIah (Sallallahü A leyhi ve Sellem):

Korku ânında ashabına namaz kıldırmış da, onları arkasına iki safi yapmış. Hemen arkasında bulunanlara bir rek'â? kıldırmış. Sonra ayağa kalkmış ve arkasındakiler bir rek'ât namaz kilıncaya kadar ayakta durmuş. Sonra geriki safftakiler ilerlemiş; ön safftakiler de gerilemişler. Bu suretle (ilerleyenlere) bir rek'ât namaz kıldırmış. Sonra Resûlülla (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gerileyenler bir rek'ât namaz kılıncaya kadar oturmuş; sonra selâm vermiş.



310- (842) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. Dedi ki: Mâlik'e, Ye-zîd b. Rûmân [114]'an dinlediğim, onun da Salih İbni Havvât'dan, onun da Salih îbni Havvât'dan, onun da Zâtu'r-Rikaa' harbi vuku' bulduğu gün Resûlüllah (SaHaîlahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikde korku namazını kılan bir zâtdan rivayet ettiği şu hadîsi okudum :

Bir taife Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) İle birlikde saff olmuş; bir taife de düşmanın karşısına durmuş. ResûIüflah('.Söfla//ö/ı« Aleyhi ve Sellem) yanındakilere bir rek'ât namaz kıldırmış. Sonra ayakta durarak cemâat kendi kendilerine namazı tamamlamışlar. Sonra namazdan çıkarak düşmanın karşısına saff olmuşlar. (Bu sefer) Öteki taife gelmiş. Resûfüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara da kalan rek'âtı kıldırmış. Sonra oturarak beklemiş, cemâat kendi kendilerine namazı tamamlamışlar; sonra Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara selâm verdirmiş.



311- (843) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeyhe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Affân rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebân b. Yezîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yahya b. Ebî Kesîr, Ebû Seleme'den, o da Câbir'den naklen rivayet etti. Câbir şöyle demiş:

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikde döndük ve Zâtü'r-Rikaa' denilen yere geldik. Gölgeli bir ağacın yanına geldiğimizde, onu ResûlüUnh"(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e bırakırdık. (Burada da öyle yaptık.) Derken müşriklerden bir adam çıkageldi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSellem) 'in kılıcı ağaçta asılı îdi. Hemen Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in kılıcını alarak, kınından çekti ve Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) 'e :

— Benden korku yormuşun? dedi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Hayır!» cevâbını verdi. Müşrik:

— Şimdi seni benden kim koruyabilir? dedi. Efendimiz:

«Beni, senden Allah korur.» cevâbını verdi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ashabı bu aadmı tehdîd ettiler. O da kılıcı, kınına sokarak (ağaca) astı. Az sonra riamaz için ezan okundu. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir taifeye iki rek'ât namaz kıldırdı. Sonra onlar geri çekildiler; öteki taifeye de iki rek'ât namaz kıldırdı. Bu suretle Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dört rek'at, cemâat ise ikişer rek'ât kılmış oldular.



312- (...) Bize Abdullah b. Abdirrahmân Ed-Dârimî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize YaJ|yâ (yâni İbni Hassan) haber verdi. (Dedi ki) : Bize Muâviye —kî İbni Şellâm'dır.— rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Yahya haber verdi. Bana Ebû Selemete'bnü Abdirrahmân haber verdi. Ona da Câbir haber vermiş ki, kendisi Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikde korku namazı kılmış. (Şöyle ki) Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iki taifeden Jürine iki rek'at namaz kıldırmış. Son ra öteki taifeye de iki rek'at kıldırmış. Bu suretle Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi veSellem dört rek'at namaz kılmış fakat her iki taifeye ikişer rek'at kıldırmış.

Babımız hadîslerinin ekserisini «Kütüb-ü Sitte» sahipleri tahrîc et-mişleridr. Buh.ârî onların bâzılarını «Ebvâbu Salâti'1-Havf» de; bâzılarını da «Kitâbü'l-Megâzî» de tahrîc etmişdir.

Korku namazı ünvâm verilen namazdan murâd: Zelzele ve yangın gibi musibetler zamanında kılınması tavsiye buyurulan nafile namazlar değildir. Buradaki korku ile harp kasdedilmişdir. Binâenaleyh babımızın hadîsleri harp devam ederken kılınacak vakit namazlarının keyfiyeti hakkındadır.

Her müslüman peşinen bilmelidir ki harp esnasında yâni gülle ve kurşundan cihan yandığı, yer yerinden oynadığı anlarda bile beş vakit namazı kazaya, bırakmaya- ruhsat verilmemiş; O müdhiş anlarda dahî namazın edası emrolunmuşdur, Fahr-i Kâinat (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin ölüm döşeğinden kalkarak namaz kılması hattâ bir kaç defa arka arkaya bayılarak her ayüdıkça namaza davranması, bu mübarek ibâdetin derece-i ehemmiyyetini göstermeye kâfidir.

Biz bu bâbdaki tafsilâtı fıkıh kitaplarına bırakarak sadede avdet edelim...

Harp zamanında kılınacak vakit namazlarının sulh zamanındaki vakit namazlarına uymadığı Kur'ân-ı Kerîm ile sâbitdir. Bu bâbda Teâîâ Hazretleri [115] :

Yer yüzünde sefere çıktığınız zaman şayet kâfirlerin size fenalık yapacağından endişe ederseniz namazı kasretmenizde üzerinize bir vebal yok-dur. Şüphesiz ki kâfirler sizin apaçık düsmanlarınızdır. Sen de ashabının aralarında bulunur da, kendilerine namaz kıldırırsan onların bir kısmı seninle birlikde namaza dursun!...» buyurmuşdur. Yalnız bu namazların suretleri sünnetle beyân edilmişdir.

Şurası da unutulrriamalıdır ki harp ve düşman korkusu namazın rek1-atlarmı azaltma hususunda müessir değildir.Yalnız İbni Abbâs (RaâiyaHahû anh) ile Tabiîn 'den H'asan-ı Basrî ve Tâvûs hazerâtına göre düşman korkusu, .namaz rek'âtlarmm bire indirilmesi hususunda müessirdir. Mücâhid'in İbni Abbâs 'dan rivayet ettiği bir hadîsde : İbni Abbâs (Radiyaİiahû anh):

«Allah, namazı Peygamberimizin dilinden hazarda dört, seferde iki ve harpte bir rek'ât olarak farz kılmışdır.» demişdir.

Bu hadîsi Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve İbni Mâce tahrîc etmişlerdir.

'Atâ' Mücâhid, Hakem b Uteybe, Katâde, İshâk ve Dahhâk'in mezhepleri de budur.

Ekseri ulemâ ile ashâb-ı kiramdan İbni Ömer (Radiyaİiahû anh}a ve tabiînden İbrâhîm Nehai ile Süfyân-ı Sevrî'ye, Hanefîler 'le, imam Mâlik ve İmam Şâfiî'ye göre harp. korkusunun rek'at sayılarına hiç bir te'sîri yokdur. Binâenaleyh harpde bir rek'ât namaz kılmak, onlara göre caiz değildir. Namazın kasredilmesi harple değil; seferle ilgili bir^mes'eledir.

Babımız hadîslerinde zikri geçen gazadan murâd: Zâtü'r-Rikau gazâsidır. Bu gaza Hicret'in dördüncü veya besinci yılında Necıd'in Gatafân semtlerinde vuku' bulmuşdur.

Kikaa':Ruk'a'nm cem'i olup; yamalar mânâsına gelir. Mezkur gazaya Zâtü'r-Rikaa' denilmesinin sebebi: Müslümanların ayaklan delinerek, üzerlerine bez parçaları sarmalandır.

Bâzıları müslümanların sıcakdan ayaklarını sardıklarını söylerler.

Bir takımları: «Bu gazaya Zâtü'r -Rikaa' denilmesi orada. bu isimde bir ağaç bulunduğu içindir.» demişlerdir.

Vâkıdî bu ismin verilmesine sebep olarak: O yerde bulunan kırmızı, beyaz, siyah alacalı bir dağı gösterir.

Yine Vâkıdî'nin beyânına göre Zâtü'r-Rikaa'. gazasına sebep: Halep'den gelen bir bedevinin verdiği mâlûmâtdır. Bu adam Benî Sa'lebe ile Beni Enmâr kabilelerinin müsJüman-larla harp etmek üzere hazırlandıklarını ve pek çok asker topladıklarını söylemiş; bunları gözleriyle gördüğünü te'yîd ettikden sonra müslümanla-ra: «Siz hâlâ gafletdesmiz!» diyerek onları harbe teşvik etmişdir.

Bunun üzerine Resûl-î Ekrem (Sallallahü Aîeyhi ve Sellem) bir rivâyet-de dörtyüz, diğer rivayette yediyüz kişilik bir ordu ile onlarla harbe çıktı.

Hz. Câbir hadîsinin bir rivayetinde îsmi bildirilmeden müşriklerden olduğu söylenen ve Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i kendi kılıcı ile vurmak istediği beyân edilen şahsın ismi Gavres b. Hars 'dır. Nitekim Buhârî'nin bir rivayetinde tasrih edilmişdir. îbni îshâk'ın rivayetinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) müşrike cevabın ıverdikten sonra: «Cibril onun göksüne dokundu ve elinden kılıç düştü. Bu sefer onu Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) alarak ;

Şimdi benden seni kim kurtarır? dedi. Müşrik: Hiç kimse!., cevabını verdi. Kesûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : — «Kalk işine git! buyurdu.» deniliyor.

Buharı rivayetlerinde de beyân edildiğine göre Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz neticede galebe kendi eline geçtiği hâlde o »damı muâhaze buyurmamışdir. Çünkü küffârın müslüman olmalarını gö-ıülden arzu ediyordu. Bunu da ileride müslüman clur ümidi ile affet-rişti, Nitekim Vâkidî'nin beyânına göre bu zât sonradan müslüman olmuş ve kavm-ü kabilesinin yanma dönerek bir çok kimselerin müslü-hğt kabul etmelerine sebeb olmuşdur.

Salih b. Havvât'm : «Resûliiîlah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) le birlikde namaz kılan...» dediği zâtın ismi bâzılarına göre: Sehl b. asm e.'dir. Bazıları Sehl b. Abdillâh olduğunu söylemiş; bir takımları da Salih b. Havvat'm babası Havvât b. Cbeyr olduğunu tercih etmişlerdir.

Aİlâme Aynî; Salih b. Havvât'm hadîsi hem ba sindan hem de Sehl b. Ebî Hasme 'den işitmiş olduğuna il mâl vermekte ve: «Bundan dolayıdır ki onun ismini bazen müphem rakıyor; bazen de tefsir ediyor.» demektedir.

Havvât hadîsini Buhârî hem merfû' hem mevkuf yollarc tahrîc etmişdir.

Bu hadîs hakkında îmam Mâlik: «Korku namazı hususun işittiğim en güzel hadîs budur..» demişdir. Hz. Mâ1ik'in bu sözü, kor namazının keyfiyyeti hakkında muhtelif sıfatlar işitmiş olmasını ikti eder. Kendisi bunların içinden Salih b. Ha-vvât hadîsi ile arr etmişdir.

Filhakika korku namazı hakkında muhtelif rivayetler vardır.

Tirmizî, îbni Ömer (RadiyaVahû anh) hadîsini tahi ettikden sonra: «Bu bâbda Câbir, Huzeyfe, Zeydü'bn Sabit, İbni Abbâs, Ebû Hü reyre, îbni Mes ûd,. Sehlü'bnü Ebî Hasme, Ebû Ayyaş Zey b. Sâmit ve Ebû Bekre (Radiyalîahû anhûmV'den dahî riv, yetler bulunduğunu söylemişdir. Aynî bunlara Hz. Alî, Âişe Havvât b. Cübeyr ve Ebû Mûse'l-Eş'ar (RadtyaHahû arthûm) hazerâtım da ilâve etmişdir. Bunlardan Câbi hadîsi babımız hadîsleri meyânındadir. Ayni hadîsi Buhârî muallâ olarak «Meğâzî» bahsinde rivayet etmişdir. Huzeyfe hadîsini Ebü Dâvûd ile Nesâ.î; Zeydü'bnü Sabit hadîsini Nesâî, Hz. Alî hadîsini Bezzâr, Âişe (Radiyalîahû anh Hüreyre hadisini Buhârî ile Nesâî, İbni Mes'ûı hadîsini Ebû Dâvûd; Sehlü'bnü Ebî Hasme hadîsini Tirmizî, Ebû Ayyaş hadîsini Ebû Dâvûd ili Nelâî; Ebû Bekre hadîsini yine Ebû Dâvûd ile Nesâî, Hz. A1îy hadîsini Bezzâr, Âişe (Radiyalîahû anha, hadîsini Ebû Dâvûd; Havvât b. Cübeyr hadîsini İbni Mendeh; Ebû Mûsâ (Radiyalîahû anh) hadîsini de îbn : Abdi1berr tahrîc etmişlerdir.

Korku namazının ilk def'â ne zaman kılındığı ulemâ arasında ihtilaflıdır. Cumhûr'a göre: İlk defa Zâtü'r-Rikaa' gazasında kılmmişdır.

' Bâzıları, daha başka yerde kılındığını söylerler.

îmam Gazâlî (450-505) «El-Vasît» nâm eserinde Zâtü'r-Rikaa gazasının, son gaza olduğunu söylemiş; Râfiî dahî bu husûsda ona tabî olmuş ise de İbni's - Sa1âh «Müşkilü'l-Vasît» adlı eserinde, bunun doğru olmadığını, Zâtü'r-Rikaa1 gazasının son gaza değil, sona yakın olanlardan bile olmadığını söylemiş; «Resûlül-lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in son gazası Tebûk'dür.» demişdir.

îbni Hazm (384-456) : «Korku namazının en güzel vasfı Ebû Bekre hadîsinde yapılmışdır. Çünkü bu namaz Resûîüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in kıldığı so nkorku namazıdır.» demişdir.

Resûîüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin kıldırdığı bu namaz bâzı rivayetlere göre ikindi; diğer bâzılarına göre öğledir.



Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler :


1- İbni Ömer hadîsi, korku namazı hakkında Hanefîler'in delilidir. Hanef îler bu bâbda Ebû Dâvûd 'un tahrîc ettiği Abdullah b. Mes'ûd (Radiyallahû anh) hadîsi ile dahî istidlal ederler. Mezkûr hadîsde îbni Mes'ûd (Radiyallahû anh) şöyle demektedir :

«Rssûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) korku namazını kıldı. Ashabın bir kısmı onun arkasına sarf oldular. Bir kısmı da düşmanın karşısına durdular. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) berâberindekilere bir rek'ât namaz kıldırdı. Sonra ötekiler gelerek bunların yerine durdular. Bunlar da düşanın karşısına gittiler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara da bir rek'ât kıldırdı. Sonra selâm verdi. Arkasındaki cemâat kendi kendilerine bir rek'ât daha kıldılar. Sonra selâm vererek düşmanın karşısına; ötekilerin yerine (gittiIer. (Bu sefer) ötekiler eski yerlerine dönerek kendi kendilerine bir rek'ât namaz kıldılar; sonra selâm verdiler.»

İbni Mes'ûd hadîsini Bey hakî dahî rivayet etmiş yalnız: «Ebû Ubeyde bu hadîsi, babasından işitmemişdir; Husayf da kavı değildir.» şeklinde bâzı râvîler hakkında söz etmişse de, onun bu sözü i'tirâzla karşı lanrmşdır. Çünkü Ebû Ubeyde birçok yerlerde Buhârî'nin bile hadîsi ile istidlal ettiği mûtemed bir râvî-dir.

Ebû Dâvûd: «Ebû Ubeyde babası öldüğü gün yedi yaşında mümeyyiz bir çocuktu...» diyor. Yedi yaşında bir çocuğun hadîs dinleyip ezberlemesi mümkindir. Onun içindir ki yedi yaşındaki çocuklara —islâmî terbiye ve ahlâk sahibi olmalarını te'mîn için— namaz kılmaları emredilir.

Husayf'a gelince: Ebû Zür'a, İbni Maîn İbni Sa'd gibi hadîs imamları onu mûtemed saymış, Nesâi onun hakkında «Sâlihİdr.» tâbirini kullanmışdır.

Mâzirî (453-536), İbni Ömer hadîsini İmam Şafiî Eşhebe; Câbir hadîsini de Ebû Hanîfeve delil olarak göstermişsede bu hatadır. Doğrusu Ebû Hanîfe ile şâir Hanefiyye imamları ve Eşheb, İbni Ömer hadîsi ile; imam Şafiî, Sehl b. Ebî Hasme rivayeti ile istidlal etmişlerdir.

Nevevî: «Bir kimse korku namazını İbni Ömer rivâye-tindeki gibi kılsa, sahîh olup olmadığı hususunda iki kavil vardır. Meşhur olan kavle göre sahîhdir.» diyor.

Nevevî'nin bu sözüne karşı Aynî: «Şâ-fiîler, İmam Şafiî 'nin: Hadis sahîh oldumu, benim mezhebim o'dur; dediğini söylüyorlar. İbni Ömer hadîsinden hangi hadîs daha sahîh olabilir? Bu hadîsi bir cemâat tahrîc etmişlerdir.» şeklinde mukaabelede bulunmuşdur

Nevevî, babımız hadislerini şerh ederken onları dört kışıma ayır-mışdır. Şöyle ki:

a) İbni Ömer hadîsi : Bü hadîsde Peygamber (Saltaüahü Aleyh ve Sellem) bir taifeye namaz kıldırırken, Öteki taifenin düşman karşısmds bulunduğunu; sonra bir rek'at kılanlar düşman karşısına giderek, öteküe rin de Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e uydukları ve bir rek'ât na maz kıldıkları bu suretle her iki taifeye birer rek'at namaz kıldırdığı bil diriliyor. Bu hadîs Evzâî ile Mâliki 'lerden Eşheb'in delili dir. Bu vecih İmam Şâfiî'ye göre dahî caizdir. Resûlüllah (Sallallahi Aleyhi ve Sellem) ile birer rek'at namaz kılan her iki taifenin geriye kalai birer rek'atı beraber kaza ettikleri söylendiği gibi, herkesin ayrı ayrı kıl dığı dahî iddia ediliyor ki, sahîh olan da budur. Nevevî burada Hanefî1er'i zikretmemişse de, az evvel bu hadîsle istidlal edenleriı Hanefîler olduğunu gördük.

b) İbni Ebî Hasme hadîsi de îbni Ömer hadîs gibidir. Yalnız bu hadîse göre Resûlüîlah (Sallallahii Aleyhi ve Sellem) birin ci taifeye bir rek'ât kıldırdıkdan sonra ayakta durmuş; onlar ikinci rek'ât kendileri tamamlamışlar. Sonra düşman karşısına giderek ötekiler gelmiş Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara da bir rek'at kıld:rmış v oturmuş. Cemâat kendi kendilerine bir rek'at daha kıldıkdan sonra Re sulüllah (Sallallahü Aleyhi ve. Sellem) onlara selâm verdırmişdir. İmar Mâlik, İmam Şafiî, Ebû Sevr ve başkalarının mez hepleri budur.

Ebû Dâvûd «Sünen» inde İbni Ebî Hasme 'den baş ka bir şekil daha rivayet etmişdir.

c) Câbir hadîsi : Bu hadîse göre Resûliillah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ashabını arkasına iki saff yapmışdır. Düşman kıblelerindedir. Her iki saff'a bir rek'at kıldırmış, yalnız secdeyi evvelâ arkasındaki saff yapmış; onların arkasındakiler düşmana karşı durmuşlar. Sonra ilk saff düşman akrşısma durarak, Ötekiler de secde etmişlerdir.