HADİS KİTAPLARI > MU’CEMU’S-SAĞİR TERCÜME VE ŞERHİ > 3

 

islam


Adam Öldüren Şiddetli Azaba Çarptırılacak

Peygamberimizin Muâz'a Tavsiyesi

Allah'ın Kullarına Rahmeti

Zina Cezası Ve Hikmetleri

Rıdvan Biatı

Mâune Kuyusu Olayı

Peygamberimizin Vefası

"Harap Olup Gitti Hayber"

İbrahim (a.s.) Peygamberimizin Ümmetine Selâm Gönderdi

Hicret Eden Kadınların İmtihan Edilmesi

Abdullah Bin Abbas'ın (r.a.) Fazileti

Cihada Hazır Olmak

Nafileleri Evde Kılmak

İnsan Dünyada Bir Yolcu Gibidir

Kur'ân'ı Unutmanın Mes'uliyeti

Mizanda Ağır Basan Amel

Resûlullahın Hz. Hasan Ve Hz. Hüseyin'e Sevgisi

Kıbleye Dönerek Abdest Bozmak

Kötü Ahlâk Tevbeye Engeldir

Ümmetin Helaki

İmanın Tadını Aldıran Üç Şey

Bâzı Sahabîlerin Fazileti

Borçlunun Okuyacağı Dua

Dinde Güçlük, Tedavi Olmak Ve İnsana Verilen En Hayırlı Şey

Peygamberimiz Bid'at Ve Heva Ehlinden Uzaktır

Söz Taşımak

Cuma Namazının Bir Rekatına Yetişen Kimse

Ahir Zaman İdarecileri

Mü'minin Allah Katındaki Değeri

İçki İçmek

Hz. Abbas (r.a.)

Resûlullahın Hizmetçilerine İltifatı

Allah'ın Meleklerine Karşı Övündüğü Kimseler

Müslümana Yardım Etmek

Bilal'in (r.a.) Fazileti

Mü'minin Vasfı

Resûlullahın Ashabını İdare Etmesi

Zengin Kadının Hacca Gitmesi

Münafığın Misali

Gurur Sebebiyle Elbiseyi Sürümek

Güzel Şeylere Bakarken "Maşaallah" Demek

Para Peşin Mal Veresiye Satış Yapmak

Ölülere Sövmemek

Allah'ın Âlimlere Bir Lütfü

Mü'mini Öldürmenin Mes'uliyeti

Namaz Ve Abdestin Fazileti

Allah'ın En Çok Kızdığı İsim

Açıktan Günah İşleyenleri Açıklamak Gıybet Değildir

Bayramlarda Tekbir Getirmek

Allah'ın Mahşerde Kullarıyla Konuşması

Irkçılık Câhiliye Âdetidir

Vaktin Namazını Kılmış Birisi Cemaata Uyabilir Mi?

Peygamberimizin Bir Mucizesi

Mü'minlerin En Olgunu

Farz Kılan Birine Uyulabilir Mi?

Ölüm Mü'min İçin Nimete Geçiştir

Cenazeye Katılmak Çok Sevaptır

Peygamberimizin Namaz Sonrasında Yaptığı Dua

Rızık İnsanı Bulur

Peygamberimizin Vefatı En Büyük Musibettir

Erkek Evinden Fazla Uzak Kalmamalı

Oruçlunun Hanımını Öpmesi

Ümmetin Mecûsileri Kimlerdir?

İbâdette Resûlullaha Uymak

Mahşerde Peygamberimiz Ümmetini Nasıl Tanıyacak?

Bir Meclisten Kalkarken Okunacak Dua

Oruç Tutmanın Yasaklandığı Üç Gün

Haya Ve İman Beraberdir

Hz. Bilal'in Fazileti

Peygamberimiz Abdullah Bin Mes'ud'a Neler Öğretti?

İdarecilerin Zulümlerini Tasdik Eden Helak Olur

Anne Baba Hakkı

Haksız Olarak Zimmete Mal Geçirmek

Teyze Ve Hala İle Yeğen Bir Nikâh Altında Birleşemez

Ölünün Ardından Hayır Söylemek

Affedilmeyen Günahkâr

Yemeğin Tesbih Etmesi

Güzel Yüz Ve Güzel İsim İhsan Edilen Kimse

Cemaata Devama Engel Bir Durum

Telbiye Ne Zaman Kesilir?

Namazda Oturuş Nasıl Olmalı?

Her Eklem Yeri İçin Bir Sadaka

Allah'ın Mü'min Kuluna Rahmeti

Cuma Günü Oruç Tutmak

Irkçıların Mahşer Yerindeki Durumu

Zenginin Borcunu Ödemeyi Geciktirmesi

Peygamberimizin Bütün Ümmeti Cennettedir

Kadının Kadına, Erkeğin Erkeğe Çıplak Olarak Dokunması

Önemsemeden Söylenen Bir Söz

Kayıp Bir Şeyi Bulmak İçin Yapılacak Dua

Resûlullahın Keremi

İyilikleri Boşa Çıkanlar

Azabı En Şiddetli Olacak Kimse

Şevval Ayında Oruç Tutmak

A'raf Ehli Kimlerdir?

Peygamberimiz İçin Vesîle'yi İstemek

Borcu Öderken Ve İsterken Kolaylık Göstermek

Haya Ve Fuhuş

Musibete Uğramış Birini Gören Ne Demeli?

Kişi İçin En Büyük Kazanç Nedir?

Peygamberimizin Emrolunduğu Söz

Yolculukta Oruç Tutmak

Başkasından Esirgenmesi Helâl Olmayan İki Şey

Bir Dua

Doğruluk Ve Yalancılık

Yemin Ve İki Şahitle Hüküm Verme

Mezarlıkta Ne Denilmeli?

Kisrâdan Sonra Kisrâ Gelmeyecek

Fakirlerin Yüzünden Zenginlerin Vay Haline

Arefe Akşamı Resûlullahın Yaptığı Dua

Ramazan'da Günah Ve Sevapların Karşılığı İki Mislidir

Kadını Kocası Aleyhinde Kışkırtan Kimse

Kâmil İmanın Bir Şartı

Peygamberimizin Duasının Tesiri

Mü'min Diken Batmasından Sevap Kazanır

Teşehhüt

Her Nefis Ölümü Tadacaktır

İnsanlarda Bulunması Güzel Olan Üç Şey

İlmin Ve Hilmin Fazileti

Rızık Günah Ve Sevaba Göre Verilmez

Namazda Tâdil-i Erkan

Seccade Üzerinde Namaz Kılmak

Kışın Oruç Tutmak

Arefe Günü Orucu

Cennet Ehlinde Artış Olmaz

Hz. Ali İle Kur'ân Birbirinden Ayrılmaz

Kur'ân'dan Bir Ayeti İnkar Edenin Durumu

Ümmet Yetmiş Üç Fırkaya Ayrılacak

İsa (a.s.) İnecektir

Dünya Üzüntüsü İle Güne Başlamak

Zehirli Hayvanlara Ve Nazara Karşı Okunacak Dua

İmanın Tadını Aldıran Üç Şey

Hakkı Söylemekten Geri Durmamak

Öfkeli İken Hüküm Vermemek

Camilere Devam Etmek

Son Nefeste İmanlı Gitmek

Cennet Kadınlarının Şarkıları

Peygamberimizin Sabah Namazındaki Duası

Allah'ın Yardım Edeceği Kimseler

Müslümanı Aldatmak

Şahitlikte Doğru Olanı Söylemek

Namaz Gözün Nurudur

Haya İmandandır

Mü'min Ve Münafık Arasındaki Fark

Artık İslamın Sözü Geçecektir

Müşriklerin Peygamberimize Bir Teklifi

İçki Sebebiyle On Kişiye Lanet Edilmiştir

Peygamberimizin Kefil Olacağı Kimseler

Yatsı Ve Sabah Namazlarını Cemaatla Kılmak

Peygamberimizin Ebû Zer'e Tavsiyesi

Kıyamet Günü Sorulacak Beş Şey

Ziyaret İçin Gelenlere İkramda Bulunmak

Cuma Günü Temizliğe Dikkat Etmeli

Resûlullahın Hz. Ali'ye Öğrettiği Duâ

Hz. Enes'e Zor Gelen Gün

Allah'ın Kullarına Karşı Merhameti

Hz. Hasan Müslümanlardan İki Büyük Ordunun Arasını Islah Etti

Ehl-i Beytin Fazileti

Resûlullah Baskından Önce Ezan Sesi Dinlerdi

Peygamberimizin Hz. Hassan'a Duası

İmanla Beraber Olduğunda Cennete Girdiren Beş Şey

Ölü İçin Oruç Tutmak

Allah'ın Hastaya Lütfü

Sünnette Şakanın Yeri

İslâm'da Kâr Haddi Var Mı?

Abdesti Tam Almak

İslâmın Bina Edildiği Beş Şey

Peygamberimizin Ümmetine Şefaati

Bir Âdab

İlmin Ve İlim Öğrenmenin Fazileti

Erkeğin Eve Dönmekte Acele Etmesi

Hayberin Fethi

Peygamberimizin Turfanda Sebzeye Karşı Tavrı

Hilim Ve Teenni

Hz. Cerir'in Fazileti

Peygamberimizin Yardımcısı

Cennette Cinsî Güç

Seferde Namaz

Yemek Adabı

Namaz Tesbihatının Ehemmiyeti

Cennetten Köşk Kazandıran Ameller

Sakal Ve Bıyıkta Sünnet

Cennet Ehli Cennette Nasıl Olacak?

Vasiyetin Önemi

Allah'ın Hayır Dilediği Kimse

Çevreyi Kirletmek

Kişinin Babasının Yerine Haccetmesi

Resûlullahın Bâzı Ahlâkî Özellikleri

Hz. Musa'nın İffeti

Yatarken Elleri Yıkamak

Hayırlı Ve Şerli Olan Kimdir?

Peygamberimizin Bâzı Tavsiyeleri

Tevbenin Ehemmiyeti

Allah'ın Konuşmayacağı Kimseler

Hz. Ali'ye Sövdüler

Çocuk Kokusu

Hz. Ali'nin Peygamberimiz Yanındaki Değeri

Mekke Ve Medine'nin Fazileti

Taharette Su Kullanmak

Namazı Vaktinde Kılmanın Fazileti

Peygamberimiz Hz. Câbir'e Niçin Duâ Etti?

Cemaatla Namaz Kılınanın Fazileti

Hayır Yolunda Yardımcı Olmak

Devlet Malına İhanetin Cezası

Bağışlanmaya Sebep Olacak Sözler

Nafile Oruç Ve Namazın Fazileti

Buluntu Mal Ne Yapılır?

Gecede İsteğe Cevap Verilecek Vakit

Kötülüğe Engel Olmamak Neye Benzer?

Peygamberimizin Annelere Duası

Allah Yanında Aklın Kıymeti

Yalan Söylemek

Borç Üzüntü Kaynağıdır

Allah'ın Adaleti

Peygamberimizden Çeşitli Tavsiyeler

Allah'ın Yakub'a Bir Vahyi

Peygamberimizi Görerek İman Etmek

Allah'tan Dünya Ve Âhiret İçin Afiyet İstenmeli

Allah'a En Sevimli Olan İnsan Ve En Sevimli Amel

Hisseli Kurban

Akıllı Kimdir?

İhlâs Sûresinin Fazileti

Peygamberimizin Bir Duası

Hz. Ömer'in Allah'ın İrâdesine Uygun Düşen Görüşleri

Ahirzaman İnsanları

Resûlullahın Çocuklara İlgisi

Su Dağıtma Adabı

Şüphe Götürmeyen Üç Şey

İmanın Ehemmiyeti

Bir Kıyamet Alâmeti

Yasaklanıp, Sonra Serbest Bırakılan Üç Şey

Kabir Ziyaretinde İslâm'a Uymayan Söz Söylememek

Mürüvvet Sahiplerini Affetmek

Lüzumsuz Şeyleri Terk Etmek

Resûlullahın Hasım Olacağı Kimseler

Tuvalete Girerken Yapılacak Dua

Kişi İçin En Faydalı Olan Üç Şey

Sünnet Yaşı

Riya

Peygamberimizin Ümmetinin Fazileti

Çocukların Anne Ve Babaya Faydası

Resûlullahın Yatarken Yaptığı Dua

Allah Katında Mü'minin Değeri

Kadınların Şefkati

Resûlullaha Salavât Getirmek

Evvâbîn Namazı

Resûlullahın Bir Duası

Kadere Rıza Göstermek

Rüya Herkese Anlatılmamalı

Ufak Da Olsa Günahlar Küçük Görülmemeli

Hazırsa Önce Yemek, Sonra Namaz

Mü'min, Mü'min Olarak Haram İşlemez

Allah Ve Resulü İçin Nasihat

Herşey İnsandan Çok İbâdet Ediyor

Müslümanı Sevindirmek

Cehennemliklerin Yiyeceği: Zakkum

İftar Duası

Her Aydan Üç Gün Oruç Tutmak

Küs Durmak

Namaz Günahlara Keffârettir

Allah Kulları İle Konuşacak

Müslümanların İşini Üstlenmenin Mes'uliyeti

Baş Örtüsü

Peygamberimizin Günahtan Korunması

Doğum Kontrolü Ve Kader

Peygamberimiz Adına Yalan Uydurmak

İnsana "İnsan" Denilmesinin Sebebi

Salih Rüyalar

Kimler Şefaat Edecek?

Ölüm Ânında Herkes Gideceği Yeri Görür

Cemaatle Namaz

Anarşi Ve Fitne Zamanında İslâmı Yaşamak

Peygamberimizin Cehennemden Allah'a Sığınması

Zekât Vermemenin Cezası

Peygamberimiz Sünnetli Olarak Doğdu

Hz. Bilâl'in Fazileti

Peygamberimizin Parmaklarından Su Akması

Kimler Allah Yolundadır?

Mal Ve Makam Hırsının Dine Verdiği Zarar

Baba Çocuğunun Malını Alabilir Mi?

Peygamberimizin Tebliğdeki Hassasiyeti

Peygamberimizin Ümmetine Nasihati

Kaderin Yazılı Olması Ve Hürriyet

Kadının Emân Vermesi

Resûlullahın Yatarken Okuduğu İki Sûre

Oturarak Namaz Kılmak

Kişinin Anne Ve Babasının Kabrini Ziyaret Etmesi

Hz. Ali'nin İlmi

Rüzgar Allah'ın Me'murudur

Meleklerin Çokluğu

Hasan Ve Hz. Hüseyin'in Fazileti

Arefe Gününde Ve Muharrem Ayında Oruç Tutmak

Dile Sahip Olmak

Peygamberimizden Beş Öğüt

Allah'ın Koyduğu Cezaları Uygulamak

Sahabîler Ümmet İçin Teminat İdi

Müşrikler Ahitlerini Bozdular

Haricîleri Öldürenlere Vaad Edilenler

Bir Yerden Kalktıktan Sonra Söylenilecek Söz

Resûlullahın Bereket Duası Yaptığı Üç Şey

Bâzı Suçların Cezaları

Allah'ı Çok Zikretmek

Hz. Ebû Bekir Ve Ömer'in Fazileti

Peygamberimizin Hz. Ali'ye Tavsiyesi

İstihare, İstişare Ve İktisat

Kendisi Yaşamayanın İyiliği Tavsiye Etmesi

Ashabın Fazileti

Uyumak İçin Okunacak Dua

Peygamberimizin Bir Mucizesi

Guslederken Kıl Yerinin Kuru Kalması

Namazda Safları Düzgün Tutmak

Peygamberimizin Allah İndindeki Kıymeti

Ümmet İçerisinde Çıkacak Olan Deccaller

Şiirle Allah Yolunda Hizmet Etmek

Şerrinden Korkulana Karşı Yapılacak Dua

Peygamberimizin Yatağa Girerken Okuduğu Duâ

Ne Kadar Gülmek Namazı Bozar?

Peygamberimizin Ümmeti İçin Korktuğu Üç Şey

Haricîler

Ruh Hakkında İnsanlara Fazla Bilgi Verilmedi

Yolculuktan Dönme Adabı

En Akıllı İnsan Kimdir?

Yasîn Sûresinin Fazileti

Hz. Ali'nin Fazileti

Mü'minler Kardeştir

Hz. Ali Münafıkları Kevser Havzının Başından Kovacak

İtikaf

Peygamberimizin Gece Yaptığı Bir Duâ

Kişinin Aşiretini Müdafaa Etmesi

Kişi Öfkelendiğinde Ne Demeli?

Kime Dört Şey Verilmişse, Dört Şey Daha Verilmiştir

Duaya Üç Halden Biri İle Cevap Verilir

Peygamberimiz Ümmeti Hakkında En Çok Kimlerden Korkuyor?

Günahlara Keffâret Olan Şey

Resûlullah Havuz Başında Ümmetini Bekleyecek

Oruç Ne İle Açılmalıdır?

Erkeğin Avreti

Gizli Verilen Sadaka

Resûlullahın Sevdiklerini Sevmek

İsm-i A'zam İle Dua Etmek

Ressamlık

Duâ Bir İbâdettir

Misvak Kullanmak

Kur'ân'a Sımsıkı Sarılmak

Hayırlı Kul, Borcunu Güzel Şekilde Ödeyendir

Ayrılırken Selâm Vermek

Resûlullahın Valilere Nasihati

Haricîler

Resûlullahın Vefatından Sonra Dinden Dönenler Oldu

Borçtan Allah'a Sığınmak

Bâzı Musibetler Günahların Neticesidir

Toprak Parçasını Gasbetmek

İnsanlarla Sürtüşmenin Zararı

Hibeden Dönmek

Peygamberimizin Bâzı Mühim Tavsiyeleri

Ümmetler Ne Zaman Helak Olur?

Rükû Ve Secdeleri Tam Yapmak

Allah Her Şeyde Güzelliği Emretmiştir

Kendine Verilmeyenle Tok Görünmek

Peygamberliğin Yirmi Dört Parçasından Biri

Dinde Aşırı Gitmemek

Merhamet

Peygamberimize Rüzgarla Yardım Edildi

Peygamberimizin Bir Duası

Dünyada Nefsin Her İstediğini Yapmak

Rablerinin Rızâsını Dileyerek Ona Yalvaranlar

Dört Kısım Kalp

Akabe Biati

Kadını Örten İki Şey

Saçı Kısaltmak

Resûlullahın Vefatında Hz. Fâtıma'nın Sözleri

Yeminin Neticesi

İnsanlar Üç Grup Olarak Haşredilecek

Resûlullah Bedir Savaşında Kimin Nerede Öldürüleceğini Haber Verdi

Aşure Orucu

Bir Kıyamet Alâmeti

Öşür

Resûlullahın Hacılar İçin Duası

Haya İmandandır

Hastaya Sıhhat Zamanında Yaptığı İbâdetlerin Sevabı Yazılır

Buluğ Çağına Ermeden Üç Çocuğu Ölen Kimse

Haricîler

Peygamberimizin Ümmetine Düşkünlüğü

Nikahta Kadının İzni

Abdest Günahları Döker

Resûlullahın Hususiyetleri

Hacc-ı Ekber

Kulak Çınladığında Salavat Getirmek

Cami Yapmanın Fazileti

Resûlullahın Medinelilere Bereket Duası

Nimetçe Aşağıda Olanlara Bakmak

Kan Dökmek Helak Olma Sebebidir

Yatsı Namazını Kılmadan Uyumak

Resûlullahın Evi İle Minberi Arasının Fazileti

Ruhsatları Kabul Etmek

Gücü Yetenin Öfkesini Yutması

Şüpheli Şeylerden Sakınmak

Mahşer Günü Hesaba Çekilmeyecek Olanlar

Ayıp Örtmek

Ölmek Üzere Olanlara İman Telkini

Kur'ân Okumanın Ve Ona Uymanın Faydası

Bedir Savaşına Katılanların Fazileti

Mahşerden Bir Sahne

Kölenin Efendisi Üzerindeki Hakları

İkindi Namazının Sünneti

Giyinmiş, Fakat Çıplak Kadınlar

Müslümanları Rahatsız Etmekten Sakınmak

Bâzı Kıyamet Alâmetleri

İhlâs Sûresini Çok Okumak

Namaz Ateşi Söndürür

Sabah Namazından Sonra Allah'ı Zikretmek

Resûlullahın Sidretü'l-Münteha'da Gördüğü Dört Nehir

Kur'ân'ın Sahabe Üzerindeki Tesiri

Resûlullahın Hz. İmran'a Öğrettiği Dua

Köleyi Hürriyetine Kavuşturmak

Borçlu Olarak Ölmek

Devlet Malına Hıyanet Edenlerin Mahşer Yerindeki Durumu

Kararda Aceleci Olmamak

Yatmadan Önce Yapılacak İşler

Dinimizin Atıcılığa Verdiği Önem

Kabe'nin Putlardan Temizlenmesi

Namaz Günahları Döker

Cuma Günü Gusletmek

Bildiğinin Onda Birini Yapmakla Kurtulacak Olanlar

Resûlullahın Gece İbâdeti

Kur'ân'a Abdesetli Olarak Dokunmak

Borçluya Kolaylık Göstermek

Rükû Ve Secdeye Eğilirken Ellerin Durumu

Ezanda Parmakları Kulakların İçine Sokmak

Bayram Namazı Dönüşünde Başka Yoldan Gelmek

Bayram Namazı Nasıl Kılınır?

Peygamberimizin Bir Çocuğa Duası

Vâil Bin Hücr'ün (r.a.) Fazileti

Cennet Hazinelerinden Bir Hazine

Müslümanı Sevindirmek

Ahirette Köle Efendisinden Daha İyi Bir Makamda Olabilir.

İyilik Yapana Dua Etmek

Yapmak İstenen İşi Gizli Tutmak

Yağmur Duasında Bir Sünnet

Sabah Namazından Sonra Güneş Doğuncaya Kadar Allah'ı Zikretmek

Allah'tan Resûlullahın İstediklerini İstemek

Resûlullahın Ebû Katâde'ye Duâ Ve İltifatı

Cihad Ve Cuma Namazı Kadınlara Farz Değildir

TABERÂNÎ MU'CEMÜ'S-SAGİR TERCÜME VE ŞERHİ


Adam Öldüren Şiddetli Azaba Çarptırılacak


371. Ebû Said (r.a.) rivayet ediyor:

"Cehennem ateşinin sıcaklığı yetmiş cüzdür. Altmış dokuz cüzü öldürmeyi emredenin, bir cüz'ü ise katil içindir."[1]



İzah



Hadiste, öldürmeye azmettirenin cezasının, katilin cezasından kat kat fazla olduğu nazara verilmektedir. Bunun böyle olmasının sebebi, asıl failin, yani gerçek katilin öldürmeye azmettiren olmasıdır. O, gerek para ve makam teklifiyle, gerekse karşı tarafın intikam duygusunu körükleyerek belkide hiç düşünmediği bir şeyi katile yaptırdığından, elbette cezası daha fazla olacaktır. Nitekim günümüz adalet sisteminde de azmettirene verilen ceza ile tetikçinin çarptırıldığı ceza bir değildir.[2]



Peygamberimizin Muâz'a Tavsiyesi


372. Muaz bin Cebel Resûlullahın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu (r.a.) rivayet ediyor:

"Ya Resûlallah bana nasihat et" dedim. Şöyle buyurdu:

"Nerede olursan ol Allah'tan kork. Kötülüğün arkasından iyilik yap ki onu silsin. İnsanlara da güzel ahlakla muamelede bulun."[3]



İzah



Peygamberimiz gerek Sahabîlerin nasihat istemesi üzerine, gerekse kendiliğinden onlara çok önemli tavsiyelerde bulunurdu. İşte Muâz bin Cebel de (r.a.) Resûlullahtan sık sık nasihat isteyen bir Sahabî idi. İzahını yaptığımız hadiste yine Peygamberimizden nasihat istediğinde, o, üç önemli hususu tavsiye ediyor. Bu tavsiye Hz. Muâz'ın şahsında bütün ümmete yapılmış bir tavsiyedir.

Peygamberimiz ümmetine,

"Nerede olursanız olun Allah'tan korkun" buyuruyor.

Bu, kişinin Allah'a kul olabilmesi, Onun emirlerini yerine getirip, yasaklarından kaçınması açısından çok mühimdir. Bulunduğu her yerde Allah'ın kendisini gözetleyip, gördüğünü bilen bir Müslüman, hiç kimse kendisini görmese dahi '"Allah beni görüyor, Onun melekleri benim her hareketimi kayıt altına alıyor. Bir gün gelecek bu kayıtlar karşıma çıkacak" diye düşünerek yapmak istediği kötülükten vaz geçer. Böylece kişi takva sahibi olur ve Allah'ın böyle kulları için hazırladığı mükâfata nail olur.

Hadiste ikinci olarak "kötülüğün arkasından iyilik yapmak" tavsiye ediliyor. O iyiliğin yapılan kötülüğü sileceği bildirilerek kişi iyilik yapmaya teşvik ediliyor. Bu tavsiye aynı zamanda bir âyettir. Çünkü Yüce Allah bununla ilgili olarak, "Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri giderir. Bu, güzelce düşününenler için bir öğüttür."[4]

Âyet ve hadislerde yapılması istenen iyilikler namaz kılmak, oruç tutmak, sadaka vermek, tevbe istiğfar etmek gibi şeylerdir. Zaten yukarıdaki âyetin baş kısmı,

"Gündüzün iki vaktinde ve gecenin gündüze yakın kısımlarında namaz kıl. Şüphesiz...." şeklindedir. Diğer taraftan Peygamberimiz de pek çok hadislerinde abdest almanın ve namaz kılmanın günahlara keffâret olduğunu bildirmiştir.

İyiliğin kötülüğü silmesi iki şekilde anlaşılabilir. Birincisi, kişinin kalbinden günahın lekesinin silinmesi; ikincisi ise, kişinin amel defterine yazılan günah sayfasından o günahın silinmesidir. Eğer bir kötülük tevbe ile veya ardından hemen iyilik yapmakla, ki bu da bir çeşit tevbedir, silinmezse o günahlar birike birike kalbi tamamen karartabilir. Ayrıca "Herbir günah içerisinde küfre giden bir yolun olduğu" da unutulmamalıdır. Bu kısımla ilgili olarak 359 numaraları hadisin izahına bakılabilir.

Hadiste yapılan üçüncü tavsiye, "insanlarla da iyi geçinmektir." Bu da tatlı dil, güler yüz, affetme, kusurları görmeme, hatayı yüze vurmama, ayıbını yaymama, başarılarını yayma, iltifat etme, hediye verme gibi şeylerle yapılabilir. Ancak insanlarla iyi geçinme tavsiye edilmesi, kesinlikle yaltaklanmak, riyakarlık ve dalkavukluk yapmak şeklinde anlaşılmamalıdır. Karşıdaki insanın bir kusuru yanlışı varsa, bu uygun bir lisanla elbette kendisine söylenilmelidir. Diğer taraftan, münasebet içerisinde olunan biri yaptığı yanlış bir şeyi tasdik ettirmek için, "Böyle değil mi?" diye sorarsa, "Onu kırmayayım" diye "Evet" diyerek veya baş sallayarak dalkavukluğa girilmemelidir. Dinimiz yukarıda saydığımız tatlı dil, güler yüz, af gibi huyları överken, dalkavukluk, riyakarlık, yaltaklanmak gibi huyları yermiş, bunları çirkin huylar olarak vasıflandırmıştır.[5]



Allah'ın Kullarına Rahmeti


373. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

"Resûlullaha 'Siz içinizde olanı açıklasanız da, gizleseniz de Allah onu bilir ve onunla sizi hesaba çeker'[6] âyeti nazil olduğunda bu Resûlullahın Ashabına güç geldi. Sonra 'O dilediğini bağışlar, dilediğine de hak ettiği şekilde azap verir'[7] ifâdesi nazil oldu. Bunun üzerine onlar sevindiler."[8]



İzah



Bu hadiste,

"Siz içinizde olanı açıklasanız da, gizleseniz de Allah onu bilir ve onunla sizi hesaba çeker"

âyeti nazil olduğunda bunun Resûlullahın Ashabına güç geldiği, sonra,

"O dilediğini bağışlar, dilediğine de hak ettiği şekilde azap verir"

âyeti nazil olduğunda ise Ashabın rahatladığı ifâde ediliyor. Sonraki ifâdelerde Allah'ın dilediğini bağışlayacağı bildirilerek Sahabîler biraz olsun rahatlatılıyor.

Müstedrek'te yine İbni Abbas (r.a.) kanalıyla gelen, Müslim'de Ebû Hüreyre (r.a.) yolu ile gelen rivayette,

"Siz içinizde olanı açıklasanız da, gizleseniz de Allah onu bilir ve onunla sizi hesaba çeker. O dilediğini bağışlar, dilediğine de hak ettiği şekilde azap verir" âyetinde sonra Ashabın sıkıldığı, onları rahatlatlatmak için,

"Allah kimseyi gücünün yettiğinden fazlasıyla mükellef tutmaz. Herkesin kazandığı hayır kendi lehine, işlediği günah da kendi aleyhinedir" âyetinin nazil olduğu rivayet ediliyor.

Bu izahtan sonra Müslim'de Ebû Hüreyre (r.a.) yolu ile gelen hadisi de zikredelim:

"Siz içinizde olanı açıklasanız da, gizleseniz de Allah onu bilir ve onunla sizi hesaba çeker. O dilediğini bağışlar, dilediğine de hak ettiği şekilde azap verir"

âyeti nazil olduğunda bu Resûlullahın (s.a.v.) Ashabına[9] ağır geldi. Resûlullaha (s.a.v.) geldiler ve diz çöküp oturarak şöyle dediler:

"Ey Allah'ın Resulü, bize namaz, oruç, cihad ve sadaka gibi yapabileceğimiz işler emredildi, bunları yapıyoruz. Ancak Cenâb-ı Hak sana şu âyeti indirdi. Onu yerine getirmemiz mümkün değil"[10]

Resûlullah (s.a.v.) onlara,

"Siz de sizden önceki ümmetlerden Yahudi ve Hıristiyanlar gibi, 'Dinledik ama itaat etmiyoruz' mu demek istiyorsunuz? Hayır öyle değil siz, 'İşittik ve itaat ettik, ey Rabbimiz affını dileriz, dönüş Sanadır' deyin."

Cemaat bunu okuyunca dilleri ona yatıştı. Hemen arkasından Allah şu âyeti indirdi:

"Peygamber, kendisine Rabbinden indirilen Kur'ân'ı tasdik edip ona iman etti. Mü'minler de onunla beraber iman ettiler. Onların hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etti. Onlar. 'Biz Allah'ın peygamberlerinden hiçbirini ayırmayız; birine inandığımız gibi hepsine de inanırız' diyerek iman getirdiler. Ve dediler ki: 'İşittik ve emrine uyduk. Affını ve mağfiretini dileriz, ey Rabbimiz! Varılacak yer Senin huzurundur.'[11]

Onlar bunu yapınca, Allah da şu âyetle[12] önceki âyetin hükmünü kaldırdı:

"Allah kimseyi gücünün yettiğinden fazlasıyla mükellef tutmaz. Herkesin kazandığı hayır kendi lehine, işlediği günah da kendi aleyhinedir. Ey Rabbimiz! Unutur veya hatâya düşer de bir kusur işlersek bizi onunla hesaba çekme. (Resülullah bu duayı söyleyince Allah Teâla, 'Tamam' buyurmuştur.) Ey Rabbimiz! Bizden evvelkilere yüklediğin gibi bize de ağır yükler yükleme. (Allah Teâla, 'Tamam' buyurdu.) Ey Rabbimiz! Bize güç yetiremeyeceğimiz şeyi de yükleme. (Allah Teâla, 'Tamam' buyurdu.) Günahlarımızı affet. Bizi bağışla. Bize merhamet et. Bizim dostumuz ve yardırmamız Sensin. Kâfirler güruhuna karşı Sen bize yardım et. (Allah Teâla, 'Tamam' buyurdu.)"

Müslim'deki hadisin bu son kısmı, izahını yaptığımız hadisin râvisi Abdullah bin Abbas (r.a.) tarafından da rivayet edilmiştir.[13] Biraz da "kalapten geçen şeyler" üzerinde duralım:

İnsandan meydana gelen ve dinî hükümlerin alanına giren şeyleri şöyle tasnif edebiliriz:

1. Dil ile söylenen sözler.

2. Vücudun tamamı veya el, ayak ve göz gibi bir organ ve vücudun bir kısmı ile işlenen fiiller.

3. Küfür, iman, riya, ihlas gibi kalple işlenen işler.

Söylenmesi ve işlenmesi günahı gerektiren bir şey dil ile söylenmedikçe; vücudun tamamı veya organları ile işlenmedikçe sadece kalpten geçmesi halinde günah sayılmaz. Meselâ bir kimsenin aleyhinde konuşmak ve sövmek kalpten geçse bile, dil ile söylemedikçe günah sayılmaz. Bunun gibi bir kimse hırsızlık yapmayı, kumar oynamayı, adam öldürmeyi kalbinden geçirse hırsızlık fiilini işlemedikçe, kumar oynamadıkça ve adam öldürmedikçe bir günah kazanmış olmaz. Gerek zikrettiğimiz âyet, gerekse peygamberimizin şu hadisi bu gerçeği ifâde eder:

"Dilleriyle söylemedikçe ve fiilen yapmadıkça, Allah, ümmetimin kalbinden geçirdiği şeyleri onlar için bağışlamıştır."[14]

Gönülden geçenden sorumlu tutulmamakla beraber, Yüce Allah kıyamet gününde kullarına kalplerinden geçen şeyleri bildirecek, fakat lütuf ve kereminden bunlardan sebebiyle onları hesaba çekmeyecektir.

Küfür, riya, hased gibi kalble işlenen fiillere gelince:

Kişi, küfür, riya ve hased gibi şeyleri kendi isteği ile hatırına getirir de bunları kalbinde kökleştirirse, böyle birisi günahkar olur. Âyet ve hadis, böylelerinin mes'ul olmadığına delil teşkil etmez. Küfür, riya, hased gibi kalble işlenen fiillerden günah kazanmak için kalben düşünmek kâfidir. Meselâ insanlara gösteriş için büyük bir hayır yapan kimse bunu dil ile söylemese de bunu kalben düşünmesi amelinin boşa çıkması için kâfidir. Gösteriş için cihad etmek, namaz kılmak da böyledir.

Fakat bir vesvese şeklinde insanın kalbinden geçen şeyler için bir günah kazanma söz konusu değildir. 247 numaralı hadisin izahına bakınız.[15]



Zina Cezası Ve Hikmetleri


374. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:

Bir kadın Resûlullaha (s.a.v.) geldi ve zina ettiğini itiraf etti. Kadın hâmile idi. Resûlullah ona ceza uygulamayı doğum yapıncaya kadar erteledi. Kadın doğum yaptıktan sonra vücudunun açılmaması için elbisesinin bağlanmasını ve sonra taşlanarak öldürülmesini (recm edilmesini) emretti. Sonra da o kadının cenaze namazını kıldı. Oradakilerden birisi, "Kadın zina etti, sen de onu recmettin. Sonra da ona namaz mı kılıyorsun?" dedi. Resûlullah şöyle buyurdu:

"O kadın öyle bir tevbe etti ki, onun tevbesi Medine halkından yetmiş kişiye paylaştırılsaydı, hepsine yeterdi. Sen o kadının canını seve seve vermesinden daha üstün bir davranış görüyor musun?"[16]



İzah



Tirmizi'de Resulullahın kadının velîsine, "Ona iyi muamele et. Doğum yaptığında da bana bildir" ilâvesi vardır.

Yine "Kadın zina etti, sen de onu recmettin. Sonra da ona namaz mı kılıyorsun?" diyen kimsenin Hz. Ömer olduğu kayıtlıdır.

Hadisin Müslim'de geçen bir rivayetinde de kadının doğumdan sonra birşeyler yiyebilecek yaşa gelinceye kadar çocuğunu emzirdiği, sonra çocuğunun elinde bir ekmek parçası olduğu halde Resûlullaha gelip "İşte ey Allah'ın Resulü, onu sütten kestim. Ekmek yemeye de başladı" dediği ve recmedildiği yer alır.[17]

Kadından önce, onunla zina eden Mâiz bin Mâlik isimli Sahabî gelmiş, suçunu itiraf ederek recmedilmesini istemiş. Resûlullah da gerekli tahkikatı yaptıktan sonra onu recmetmiştir.[18]

Peygamberimiz (s.a.v.),

"Sen o kadının canını seve seve vermesinden daha üstün bir davranış görüyor musun?" sözüyle, kadının Allah'tan başka kimsenin görmediği bir yerde günah işlediği halde, ölümü göze alarak suçunu itiraf etmesini nazara vermiştir.

Dinimiz, canı, malı, nesli korumayı emreder. Bu sebeple zinayı şiddetle haram kılmıştır. Bununla da kalınmamış, zina eden erkek ve kadına bizzat Allah tarafından bir ceza da takdir edilmiştir. Buna göre zina edenler bekârsalar yüz sopa vurulur. Evli iseler, taşlanarak öldürülürler. Zina edenlerin taşlanarak öldürülmesine recm denilir. Zina edenlerden biri evli, diğeri bekârsa, evli olan recmedilir, bekâra ise yüz sopa vurulur. Dinimizde mühim hikmetlere binâen emredilen recm, bâzılarının zannettikleri gibi hemen tatbik edilecek bir ceza değildir. Çünkü bir insanın hayatı söz konusudur. İnsan hayatının korunmasına son derece hassasiyet gösteren yüce dînimiz, bu konuda da hassastır. Zinanın sübutu ve recm cezasının tatbik edilmesi için gerekli olan şartları şöylece sıralayabiliriz:

1. Dört âdil şahit: Şahitlerin dördünün de bir arada bulunması şartı aranır. Bu dört şâhid dördü de kadınla erkeğin cinsî münâsebette bulunduklarını açıkça görmüş olmalıdır. Şahitlerden üçü, "Bu ikisini zina ederken gördük" deseler, dördüncü şahıs da "Ben bu ikisini yorgan altında gördüm" dese, Hanefi mezhebine göre ilk üç kişiye seksener deynek kazf, yani namuslu birine iftira atma cezası verilir. Görüldüğü gibi, zina suçunun şahitlerle ispat edilmesi son derece zordur.

2. Suçu işleyenlerin itirafı.

3. Bekâr bir kızın veya dul bir kadının hâmile kalması.

İslâmiyette temel felsefe, insanları cezalandırmak değil, çeşitli suçların önünü almak, suç işlenmeden önce önüne geçmektir. Bunun içindir ki, Peygamberimiz mahkeme esnasında şüpheli durumlarda zina ithamına mâruz kalan kişi lehine hüküm verilmesini tavsiye etmiştir.[19]

Sonsuz rahmet sahibi olan Yüce Allah'ın zina edenlere uygulanmasını emrettiği cezada hem toplum için, hem de şahıs için faydalar, hikmetler vardır. Herşeyden önce, suçluyu affetmek, merhametin yersiz kullanılmasıdır. Hukuku çiğnenen, namusu pâyimal olan kimselere karşı bir haksızlıktır. Unutmamak gerekir ki, kötülere iyilik, iyilere kötülük ve zulüm yapmak demektir. Bunun gibi, başka suçların da işlenmesine bir primdir. Başkasının namusunda gözü olanların ve bunu fiile çıkaranların toplumda serbestçe gezmeleri, namuslu toplum fertlerinin endişe etmesine sebep olur.

Diğer taraftan, namusu pâyimal olan genç kızların, kadınların ve ailelerin duruşma esnasında kendilerine hâkim olamayarak "Asın bu zâlimleri" diye bağırmaları da, recm cezasının fıtrata uygun olduğunu gösterir.

Recm cezasının tatbik edilmesinin topluma olan bir diğer faydası da İlâhî rahmetin celbine sebep olmasıdır. Peygamberimiz bir hadislerinde bu gerçeğe şöyle dikkat çeker:

"Allah'ın koyduğu had cezalarından birisini dosdoğru tatbik etmek Allah'ın beldelerinde kırk gün yağmur vermesinden daha hayırlıdır."[20]

Recm cezasının tatbik edilmesi suçlu için de rahmettir. Çünkü bu ceza karşılığında günahları affedilmektedir. Nitekim Peygamberimiz, zina eden ve suçunu itiraf ettiği için recmedilen Mâiz hakkında,

"O öyle bir tevbe etti ki, bir millete paylaştırılsaydı, hepsine kâfi gelirdi" buyurmuştu.

Bununla ilgili bir başka nadide şu mealdedir:

"Allah'a ortak koşmayacağınıza, zina yapmayacağınıza, hırsızlık etmeyeceğinize Allah'ın öldürülmesini haram kıldığı hiçbir cana kıymayacağınıza dair bana söz verin.

"Kim bu günahlardan birini işler de cezasını dünyada görürse, bu ceza onun günahına keffâret olur. Bu suçlardan birisini işler de Allah bunu örterse, hesabı Allah'a kalmıştır. Dilerse affeder, dilerse cezalandırır."[21]

Tirmizi'de de aynı hadis bu suçları işleyip de cezasını dünyada iken çeken kimsenin âhirette ikinci bir cezaya çarptırılmayacağı şeklindedir.[22]



Rıdvan Biatı


375. Ata bin Ebi Rabah rivayet ediyor:

Abdullah bin Ömer'e, "Resûlullah (s.a.v.) ile beraber Rıdvan bîatında sen de bulundun mu?" diye sordum. "Evet" dedi. "Üzerinde ne vardı?" dedim. Şu cevabı verdi:

"Üzerinde pamuklu bir gömlek, içi astadı bir cübbe, bir de aba vardı. Kılıcını da kuşanmıştı.

Nu'man bin Mukarrin'i de Resûlullaha bîat yapılırken başına değmesin diye ağacın dallarını yukarıda tutarken gördüm."[23]



İzah



Peygamberimiz (s.a.v.) gördüğü bir rüya üzerine Hicretin 6. yılında Kabe'yi tavaf etmek için 1400 kişilik bir kafileyle Mekke'ye hareket etti. Müşrikler bunu haber alınca hem onların hareketlerini kontrol etmek, hem de Mekke'ye koymamaya kararlı olduklarını göstermek üzere 200 kişilik bir süvari birliği hazırladılar. Sonra da Resûlullaha elçi gönderdiler. Ardından Peygamberimiz de damadı Osman bin Affan'ı (r.a.) Mekke'ye elçi olarak gönderdi. Bir müddet sonra onun şehid edildiği haberini aldı.

Bunun üzerine gelen vahye uyarak Peygamberimiz (s.a.v.) ölmek, fakat geri dönmemek üzere müşriklerle çarpışmak için bütün Ashabından bîat istedi. Rıdvan Bîatı olarak tarihe geçen bu bîatta bulunanlar, Cenâb-ı Hakkın övgüsüne ve rızasına mazhar oldu. Yüce Allah bu Sahabîleri şöyle övdü:

"Ölünceye kadar sana bağlı kalacaklarına söz vererek sana bîat edenler Allah'a bîat etmişlerdir. Allah'ın kudret ve yardımı onların üzerindedir. Ahdini bozan kendi aleyhine bozmuş olur. Allah'a verdiği sözü yerine getirenlere ise Allah pek büyük bir mükâfat verecektir.

Şüphesiz Allah o ağacın altında sana bîat eden mü'minlerden razı oldu. Kalplerinde olanı bildi ve onlara huzur ve sükûnet ihsan etti. Onları yakın bir fetih ve elde edecekleri büyük bir ganimetle mükâfatlandırdı. Allah'ın kudreti herşeye galiptir ve Onun her işi hikmet iledir."[24]

İşte yukarıdaki hadiste bu bîat kastedilmektedir. Hadiste bîat devam ederken Nu'man bin Mukarrin'in de (r.a.) Resûlullaha değmemesi için ağaç dalını yukarı kaldırdığı bildiriliyor.

Rıdvan Bîatı müşriklerin kalbine korku salmıştı. Alıkoydukları Hz. Osman'ı serbest bıraktılar. Sonra da Peygamberimizle Hudeybiye Sulhunu imzaladılar.

Tafsilat için Dört Hatife Ahlâk ve Fazileti isimli eserimizin 76-79, 347-351. sayfalarına bakınız.[25]



Mâune Kuyusu Olayı


376. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:

Ensardan yetmiş kişi, geceleyin Medine'de kendilerine âit bir medresede toplanıp Kur'ân-ı Kerim öğrenmeye çalışırlardı. Sabah olduğunda kendisinde güç bulanlar, odun toplamak ve su çekmek gibi işlerle uğraşırlardı. Mâlî durumu yerinde olanlar da bir koyun keserek gövdesini olduğu gibi getirir Resûlullahın evinin dış duvarına asarlardı. Hübeyb (r.a.) şehid düştükten sonra Resûlullah bu yetmiş kişiyi bir vazifeye gönderdi. Dayım Haram bin Milhan da bu yetmiş kişinin içinde idi. Bunlar yolculuk esnasında Süleym oğulları kabilesinin bir oymağının yanından geçerlerken, oymak halkı onlara sataşmak istediler. Dayım birlik komutanına:

"Gidip onlara 'Biz sizin için gelmedik [Sizinle bir alıp veremediğimiz yok]1 dememe müsaade eder misin?" dedi.

Onlar "Konuşabilirsin" deyince de onların yanına gitti. Yanlarına vardığında içlerinden biri dayıma konuşma imkanı vermeden ona mızrak sapladı. Dayım karnında mızrağın soğukluğunu hissedince:

"Allahu ekber! Kabe'nin Rabbine yemin olsun ki ben Cenneti kazandım" dedi ve şehid oldu.

Oymak halkı dayımdan sonra bu yetmiş kişinin hepsini kılıçtan geçirerek Resûlullaha durumu haber verecek tek bir kişiyi dahi sağ bırakmadılar. Resûlullah bu durumu haber alınca çok üzüldü. Onun hiç bir seriyye için bu derece üzüldüğünü görmedim.

"Resûlullah her sabah namazını kıldıktan sonra elini kaldırır, bu katliamı yapanlara beddua ederdi."[26]



İzah



Uhud Savaşından dört ay sonraydı. Necid bölgesinde oturan Âmiroğulları kabilesinin reisi Ebû Berâ, Peygamberimize gelerek kavmine İslâmiyeti anlatmaları için birkaç Sahabî görevlendirmesini istedi.

Resûlullah (s.a.v.),

"Necid ahâlisinin göndereceğim kimselerin başına bir felâket getirmelerinden korkarım" buyurdu.

Ebû Berâ, "Ben sana teminat veriyorum. Onları koruyacağım" dedi.

Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.), Münzir bin Arar (r.a.) başkanlığında Haris bin Samme, Haram bin Milhan, Urve bin Esma, Nâfi bin Büdeyl, Âmir bin Füheyre'nin de (r.anhüm) içinde bulunduğu yetmiş kişilik (başka bir rivayete göre kırk) kişilik bir heyet gönderdi.

Bu heyet pusuya düşürülürek katledildi. İşte izahını yaptığımız hadis bunu haber vermektedir.

Haram bin Milhan (r.a,) karnında mızrağın soğukluğunu hissedince, söylediği "Allahu ekber! Kabe'nin Rabbine yemin olsun ki ben Cenneti kazandım" sözü, katili Cebbar bin Selmâ'nm İslâmla şereflenmesine sebep oldu.[27]

Hadisin râvisi, müşriklerin yetmiş kişiden hiç kimseyi sağ bırakmadıklarını bildiriyor. Hadisin başka rivayetlerinde onların Amr bin Ümeyye'yi (r.a.) serbest bıraktıkları bildirilir.[28]

Sahabîler şehid edilmeden önce Allah'a şöyle niyaz ettiler:

"İlâhî, burada Resulüne durumumuzu haber verecek Senden başkası yoktur. Selâmımızı ona Sen ulaştır. İlâhî, Resulün vasıtasıyla kavmimize haber ver ki, biz Rabbimize kavuştuk. Biz Rabbimizden hoşnud olduk, Rabbimiz de bizden hoşnud oldu."

Peygamberimiz (s.a.v.) o sırada Medine'de bulunuyordu. Cebrail (a.s.) geldi, onların selâmını ulaştırdı. Resûlullah onların durumunu Ashabına şöyle haber verdi:

"Kardeşleriniz müşriklerle karşılaştılar. Müşrikler onları kesip biçtiler, mızrakladılar. Onlar şehid olurken 'Ey Rabbimiz, Rabbimizden hoşnud olduğumuzu, Rabbimizin de bizden hoşnud olduğunu kavmimize Sen tebliğ et' dediklerini ben size haber veriyorum. Onlar için Allah'tan bağışlanma dileyin. Onlar bana selâm gönderdiler."

Hadisin râvisi, Enes'in de (r.a.) haber verdiğine göre Resûlullah her sabah namazını kıldıktan sonra bu katliamı yapanlara bir ay boyunca beddua etti. Bu beddua sebebiyle müşriklerin kuraklık ve kıtlığa maruz kaldıkları ve perişan oldukları bildirilir.[29]



Peygamberimizin Vefası


377. Temim bin Zeyd, babası Zeyd bin Hâle'den (r.a.) rivayet ediyor:

Zeyd bin Hâle (r.a.), Resûlullahın (s.a.v.) yanına girdi. Resûlullah (s.a.v.) uyuyordu. Hemen uyandı. Zeyd bin Hâle'yi bağrına bastı ve "Hâle imiş! Hâle! Hâle!" dedi.[30]



İzah



Zeyd bin Hâle (r.a.) Peygamberimizin hanımlarından Hz. Hatice'nin yakını oluyordu. Ebu'l-Kâsım, "Resûlullah Zeyd bin Hâle'nin (r.a.) Hz. Hatice'ye yakınlığı sebebiyle sevinmiş olmalıydı" diyerek Peygamberimizin Resûlullahın Hz. Zeyd bin Hâle'ye gösterdiği yakınlığın sebebini açıklar.

Gerçekten de Peygamberimiz çok sevdiği eşi Hatice Validemize olan sevgisini onun vefatından sonra da sürdürmüştür. Bunu, onun yakınlarına gösterdiği ilgi ve sevgiyle dışa da vururdu.[31]



"Harap Olup Gitti Hayber"


378. Abdullah bin Ebî Evfâ (r.a.) rivayet ediyor: Resûlullah Haybere sefer düzenlediğinde hayber halkı onu ve ordusunu görünce "Muhammed ve ordusu" diyerek kaçışmaya bağladılar. Bu arada Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Allâhu ekber, harap oldu gitti Hayber!

"Biz bir kavmin yurduna baskın yapıp girdik mi, uyarılmış olan o kâfirlerin hali yaman olur!"[32]

134 Numaralı hadisin izahına bakınız.[33]



İbrahim (a.s.) Peygamberimizin Ümmetine Selâm Gönderdi


379. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:

"Mîrac gecesinde Allah'ın dostu İbrahim'i (a.s.) gördüm. Bana şöyle dedi:

"Ey Muhammed! Ümmetine selâm söyle ve onlara bildir ki, Cennet, toprağı hoş ve temiz, suyu tatlı ve kendisi düz bir yerdir. Oraya bir şeyin ekimi ise, 'Sübhanallah, elhamdülillah, lâilâhe illallahü vallahü ekber ve Lâ havle velâ kuvvete illâ billah' söylemektir."[34]



İzah



Hadiste zikredilen mîraç, bir yükseliştir. Peygamberimizin ruh ve bedeniyle Rabbinin huzuruna yükseldiği büyük, mucizelerinden birisidir. Yüce Allah Miraçla, Sevgili Peygamberimizin üstünlüğünü, onun yanındaki makamını meleklere ve gök ehline göstermek istemiştir.

Resûlullah (s.a.v.) Miraçta Rabbini görmüş, Cenneti gezmiş, Cehennemi müşahade etmiştir.

Mîraç, peygamberliğin on ikinci yılında, hicretten on sekiz ay önce, Recep ayının 27. gecesinde gerçekleşmiştir.

Peygamberimiz (s.a.v.) Mîraç esnasında kendisinden önceki peygamberlerle görüşmüş, onlarla sohbet etmiştir. Miracın anlatıldığı uzun bir hadiste birinci semâda Hz. Âdem, ikinci semâda Hz. İsâ ve Hz. Zekeriyya, üçüncü semâda Hz. Yusuf, dördüncü semâda Hz. İdris, beşinci semâda Hz. Harun, altıncı semâda Hz. Mûsâ, yedinci semâda ise Hz. İbrahim ile görüşmüştür.[35] İşte bu görüşmesinde Hz. İbrahim onunla ümmetine selâm göndermiş, onlara Cennete girmelerine vesile olacak şeyler tavsiye etmiştir.

Mîraç hakkında tafsilatlı bilgi için Üç Aylar ve Mübarek Günler isimli eserimizin 39-51. sayfalarına bakılabilir.[36]



Hicret Eden Kadınların İmtihan Edilmesi


380. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:

"Ey Peygamber! Mü'min kadınlar sana geldiğinde..."[37]

âyeti nazil olunca bu âyetin emri gereği Resûlullah Mekke'den Medine'ye hicret eden kadınları imtihan ediyordu.[38]



İzah



Peygamberimiz Hudeybiye'de müşriklerle bir anlaşma yapmıştı. Bu anlaşmanın bir maddesi de Müslüman olarak Medine'ye gelenlerin tekrar müşriklere iade edilmelerini gerektiriyordu.

Peygamberimiz (s.a.v.) anlaşmanın bu maddesine uyarak Müslüman olup Medine'ye gelenleri müşriklere geri iade etmişti.

Medine'ye gelenlerden birisi de Peygamberimizin halasının kızı Ümmü Gülsüm idi (r.a.). Ümmü Gülsüm (r.a.) aslında çok önceleri Müslüman olmuştu. Fakat babası izin vermediği için Medine'ye hicret edememişti. Tam yedi sene sonra bir fırsatını bularak Medine'ye hicret etti. Peygamberimizin hanımı Ümmü Seleme'nin (r.a.) evine misafir oldu. O sırada Resûlullah evde yoktu. Ümmü Seleme'ye (r.a.) geri iade edilmekten endişe duyduğu söyledi. "Kadınların hali erkekler gibi değildir" diye de ekledi.

Derken Resûlullah (s.a.v.) eve geldi, kendisine hoş geldin dedi. Ümmü Gülsüm (r.a.) heyecanla durumunu Resûlullaha (s.a.v.) arzetti. Şöyle dedi: "Ya Resûlallah, ben dinim uğrunda hicret ederek sizin yanınıza geldim. Beni koruyun, müşriklere geri çevirmeyin. Beni onlara verirseniz, işkence ederler. Dinimden döndürmeye çalışırlar. Ben nihayet bir kadınım. İşkenceye dayanamam. Bilirsin ki, kadınların hali zayıfların haline benzer."

Peygamber Efendimiz onu dinledikten sonra,

"Yüce Allah muhakkak kadınlar hakkında ahdi bozar, hükümsüz bırakır" buyurdu.

Nihayet izahını yaptığımız hadiste baş tarafına yer verdiğimiz âyeti kerime nazil olarak Peygamberimizden böyle kadınları imtihan etmesi istendi. Ayetin tamamı şöyle idi:

"Ey Peygamber! Mü'min kadınlar sana geldiğinde, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, doğurmadığı çocuğa yalan yere sahiplik iddiasında bulunmamak ve itaat etmeyi gerektiren bir hususta sana karşı gelmemek üzere bîat etmek isterlerse, onların bîatlanın kabul et ve onlar için Allah'tan af dile. Muhakkak ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir."

Vahiy tamam olunca Peygamberimiz onu Ümmü Gülsüm'e (r.a.) müjdeledi. Hz. Ümmü Gülsüm için bundan daha sevindirici bir haber olamazdı. Sevinçten ağladı.

Bu arada babası onun Medine'de olduğunu öğrenmişti. Oğulları Velid ile Ümâre'yi hemen Medine'ye yolladı. Bunlar Resûlullaha (s.a.v.) gelerek, "Aramızdaki anlaşmaya göre Müslüman olanları bize iade edecektin. Bunu yerine getir. Kız kardeşimizi bize teslim et" dediler. Peygamberimiz (s.a.v.),

"Cenâb-ı Hak o şartın hükmünü kadınlar hakkında bozdu" buyurdu.

Onlar bir şey diyemediler, elleri boş olarak Mekke'ye döndüler.[39]



Abdullah Bin Abbas'ın (r.a.) Fazileti


381. Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

Ben Meymûne'nin evinde bulunuyordum. Resûlullah için bir abdest suyu bırakmıştım. Resûlullah "Bunu kim bıraktı?" diye sordu.

"Abdullah bin Abbas" denildi. Bunun üzerine omuzuma vurdu ve,

"Allah'ım, onu dinde ince anlayış sahibi kıl. Ona (Kur'ân'ın) te'vilini öğret" diye duâ etti.[40]



İzah



Meymune (r.a.) Peygamberimizin hanımı idi. Aynı zamanda hadisin râvisi Abdullah bin Abbas'ın (r.a.) teyzesi idi. Bu sebeple Hz. Abdullah sık sık onu ziyarete giderdi. Abdullah (r.a.) Resûlullahın (s.a.v.) bu duâ sayesinde ilimde çok yüksek bir mertebeye ulaştı. "Kur'ân tercümanı" "Hadis denizi" diye anıldı. Resûlullahın vefatından sonra Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in ilmî danışmanlığını yaptı. Hz. Ömer, kendisine gelen ilmî meseleleri ona havale ederek "Bunu ancak sen halledersin" derdi.

Hicretin 68. senesinde vefat eden Hz. Abdullah, 1668 hadis rivayet etti.[41]



Cihada Hazır Olmak


382. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

"Kim ok atmayı öğrenir de sonra unutursa, bu büyük nimete nankörlük etmiş olur."[42]



İzah



Müslim'deki rivayet şöyledir:

"Kim ok atmasını öğrenip, sonra da onu terk ederse bizden değildir. Yahut isyan etmiştir."

Bilindiği gibi, eskiden ok atmak, cihad için son derece önemli idi. Bunun içindir ki Peygamberimiz birçok hadislerinde ümmetini ok atmayı öğrenmeye teşvik etti. Bu cümleden olarak ok atmayı öğrendikten sonra bunu unutmanın büyük bir nimete karşı nankörlük demek olacağını nazara vererek, ümmetini öğrendikleri atıcılığı unutmamaya teşvik etti. "Atmanın" cihadda ne derece önemli olduğu da bir hadiste şöyle bildirilir:

"Onlar için gücünüz yettiğince kuvvet hazırlayın. Dikkat! Kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır."[43]



Nafileleri Evde Kılmak


383. Zeyd bin Sabit (r.a.) rivayet ediyor:

"Farz namazlar dışında, kişinin evinde kıldığı namazlar camide kıldığı namazlardan daha faziletlidir."[44]





İzah



Peygamberimiz bir kaç hadisinde sünnet namazları evde kılmaya teşvik etmiştir. Bir hadislerinde sünnet namazların evde kılınmasını nura benzeten ve sünnet namazları evde kılarak evleri nurlandırmayı tavsiye eden Sevgili Peygamberimiz, başka bir hadislerinde de bütün namazları camide kılarak evleri kabirlere çevirmemeyi, sünnet namazları evde kılmayı tavsiye etmiştir.[45] Abdullah bin Sa'd da (r.a.), Peygamberimize evde namaz kılmanın mı, camide namaz kılmanın mı daha faziletli olduğunu sorduğunu ve şu cevabı aldığını rivayet ediyor:

"Evimi görmüyor musun, mescide ne kadar yakın? Şüphesiz farz namazların dışında evimde namaz kılmam, bana mescidde namaz kılmamdan daha sevimlidir."[46]

Demek ki, Peygamberimiz bir mü'minin evini kabirlere çevirmemesi ve nurlandırması hikmetine binâen, farz namazları camide kıldıktan sonra, sünnet namazları evde kılmayı tavsiye etmektedir.

Peygamberimizin kendisi de, sünnet namazları evinde kılmıştır.[47]

Resulullah (s.a.v.) bu hadislerinde de sünnet namazları evde kılmanın daha faziletli olduğuna dikkat çekmektedir.

Peygamberimiz zamanında Sahabîlerin pekçoğu bütün namazlarını camide cemaatle kılıyorlardı. Peygamberimiz onlardan sünnet namazlarının bir kısmını evlerinde kılmalarını istedi. Böylece Sahabîler farz namazları camide cemaatle, farz namazlara tâbi sünnet namazları da evlerinde kılmaya başladılar.

Ancak günümüzde bunun büyük ölçüde mümkün olmadığı açıktır. Zira kişi evinden çok uzak yerlerde namaz kılmakta, namazdan sonra o namaz vakti içerisinde çoğu zaman evine dönememektedir. Evlerine dönebilenlerin de evlerinde dünyevî meşgalelere dalıp namaz kılmayacakları, unutmayacakları söylenemez. Ayrıca sünnet namazları camide kılmamak, meselenin aslını bilmeyen kimseler tarafından su-i zanna da sebep olacak, kişinin farzı kılıp çıktığını görenler, kişi için "Sünnetleri kılmıyor" kanaatine sahip olacaklardır. Bu sebeple, günümüzde artık sünnetleri de camide kılmak gerekmektedir.

Bununla beraber, kişi sünnet namazları camide kılsa bile, evlerini de namazın feyiz ve bereketinden mahrum bırakmamalıdır. Hadisin ifadesiyle "kabirlere" çevirmemelidir. Evlerinde de varsa kaza namazı, yoksa nafile namazlar kılmalıdır.[48]



İnsan Dünyada Bir Yolcu Gibidir


384. Müstevrid bin Şeddad (r.a.) ResuIullahı (s.a.v.) şöyle buyururken işittiğini rivayet ediyor:

"Vallahi dünya bütünüyle âhirete nisbetle birinizin parmağını denize daldırması gibidir. O parmakları ile ne kadar su alabildiğine baksın."[49]



İzah



Peygamberimiz bu hadislerinde dünya hayatının âhirete nispetle çok kısa olduğunu nazara vermektedir.[50]



Kur'ân'ı Unutmanın Mes'uliyeti


385. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:

"Ümmetime verilen sevaplar bana arz edildi. Bunlar arasında bir kimsenin temizlik düşüncesiyle camiden alıp attığı bir çöp için verilmiş olanı da vardı.

Yine ümmetimin işlediği günahlar da bana arzedildi. Bunlar arasında, bir kimsenin Allah'ın bir lütfü olarak öğrenip de sonradan unuttuğu bir âyet veya sûre sebebiyle kazandığından daha büyüğünü görmedim.”[51]



İzah



Peygamberimiz bu hadislerinin birinci kısmı ile Allah'ın Müslümanların küçük büyük bütün amellerini değerlendireceğini, hiç birini karşılıksız koymayacağını nazara vermektedir. Nitekim bir âyette bununla ilgili olarak,

"Kim zerre kadar bir iyilik yaparsa onun mükâfatını görür" buyurulmuştur.[52]

Bunun için bir Müslüman hiçbir iyiliği küçümsememelidir.

Bu, iyilik için böyle olduğu gibi, kötülük için de böyledir. Bu gerçek yukarıda zikrettiğimiz âyetin ardından şöyle bildirilir:

"Kim zerre kadar bir kötülük yaparsa onun cezasını görür."[53]

Resûlullah (s.a.v.) hadisin ikinci kısmında Müslümanların günahlarının da kendisine gösterildiğini, bunların en büyüğünün, öğrenilen sûre veya âyetin unutulması olduğunu bildirmiştir. Çünkü Kur'ân, şeriatın temelidir. Bu sebeple hafife alınıp değer vermeyerek, kasten ve ilgisiz kalınarak unutulması, büyük günahlardandır. Kasdî olmadan unutmak ise küçük günahların önde gelenlerindendir.

Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadislerinde de tenbellik ifâdesi olarak "Kur'ân'ı unuttum" demeyi kötü bir şey olarak saymıştır. Bununla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

"İçinizden birisinin şu veya bu âyeti unuttum demesi kadar kötü birşey yoktur. Çünkü o unutmamış, unutturulmuştur. Kur'ân'ı Kerimi tekrarlamak suretiyle hafızanızda tutunuz. Çünkü Kur'ân, ezberleyenlerin hafızalarından, develerin bağlarından boşanıp kaçtığından daha hızlı kaçar."[54]



Mizanda Ağır Basan Amel


386. Ebu'd-Derdâ (r.a.) rivayet ediyor:

"Mizanın sevap kefesine konulan ameller içerisinde güzel ahlaktan daha ağır basan bir şey yoktur."[55]

Verdiğimiz kaynaklarda,

"Allah çirkin ve düşük söz ve davranış sahiplerine buğzeder" ilâvesi vardır.

Tirmizi'nin başka bir rivâyetinde ise,

"Güzel ahlâk sahibi, ahlâkı sayesinde, namaz ve oruç ehlinin derecesine ulaşır" ilâvesi yer alır.

Dinimizde güzel ahlâka çok büyük önem verilmiştir. Bir hadislerinde,

"Şüphesiz ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim"

buyuran Sevgili Peygamberimiz, "Ahlâkı en güzel olanı" olgun mü'min olarak vasıflandırmıştır. Peygamberimiz bir çok hadislerinde güzel ahlâkın ehemmiyetine dikkat çekmiştir. Sadece bununla da kalmamış, hangi davranışların güzel ahlâk olduğunu da çeşitli hadislerinde ifâde etmiştir. Ayrıca kendisi de en güzel ahlakı şahsında toplamış, bu yönü ile de bizleri ömek olmuştur.

İşte bu hadislerinde de mizanın sevap kefesine konulan ameller içerisinde güzel ahlaktan daha ağır basan bir şey olmadığını bildirmiştir.

Hadiste geçen "mîzan," mahşerde insanların yaptıkları işleri ölçüp tartmaya mahsus, kılı kırk yaran bir adalet ölçüsüdür. Böylece insanların iyilik ve kötülüklerinin miktarı anlaşılır. Konunun tafsilatı için Ölümden Sonra Diriliş isimli eserimizin 269-274. bakılabilir.[56]



Resûlullahın Hz. Hasan Ve Hz. Hüseyin'e Sevgisi


387. Üsâme bin Zeyd (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullahı (s.a.v.) Hasan ve Hüseyin'i kucaklamış olarak gördüm. Şöyle diyordu:

"Bu ikisi benim ve Fâtıma'nın oğullarıdır. Allah'ım, benim onları sevdiğimi Sen biliyorsun."[57]



Kıbleye Dönerek Abdest Bozmak


388. Ebû Eyyub el-Ensârî (r.a.) rivayet ediyor:

"Küçük ve büyük abdest bozarken kıbleye dönmeyin."[58]



İzah



Zikrettiğimiz kaynaklarda, "Doğuya veya batıya yöneliniz" ilâvesi vardır.

Tuvalet ihtiyacı giderilirken kıbleye dönülüp dönülmeyeceği ile ilgili olarak âlimler arasında farklı görüşler vardır. Ebû Eyyub el-Ensârî (r.a.) Mücâhid ve İmam'ı A'zam gibi bâzı âlimlere göre büyük ve küçük abdest bozulurken kıbleye dönmek caiz değildir. Bu âlimler gerek izahını yaptığımız hadisi, gerekse daha başka hadisleri görüşlerine delil olarak zikrederler.

Abdullah bin Abbas (r.a.), Abdullah bin Ömer (r.a.), İmam Mâlik ve İmam Şafiî gibi âlimlere göre kırda abdest bozarken kıbleye dönmek haramdır. Fakat evlerde bulunan etrafı kapalı tuvaletlerde kıbleye doğru abdest bozmakta bir mahzur yoktur. Bu âlimler de çeşitli hadisleri görüşlerine delil olarak zikrederler.

Bu iki görüşten başka üçüncü bir görüşte olan başka âlimler de vardır. Bunlara göre de kırda olsun, evlerde olsun kıbleye karşı abdest bozmakta bir sakınca yoktur. Urve bin Zübeyr ve Rabîa bin Abdurrahman bu görüştedirler.

Dördüncü bir görüşe göre de kırda olsun, evde olsun kıbleye karşı abdest bozmak caiz değil, fakat kıbleye sırt çevirmek caizdir. Bu görüşler hakkında tafsilatlı bilgiyi Temizlik Gusül Abdest isimli 77-79. sayfalarına havale ederek burada kendi kanaatimizi ifâde edelim:

İster sahrada, isterse evde olsun, kıbleye karşı abdest bozmanın caiz olmadığını söyleyen âlimler de, caiz olduğunu söyleyen âlimler de vardır. Her iki görüşü savunanlar da Peygamberimizin sözünü veya fiilini görüşlerine delil getirmektedirler. Böyle olunca, Kâbeyi öne veya arkaya alarak büyük ve küçük abdest bozmak uygun değildir. Ancak böyle yapıldığında da Kabe'ye hürmetsizlik gibi bir kasıt taşınmadığından, bir mes'uliyet söz konusu olmaz. Bir insanın Kabe'ye hürmeten ona karşı küçük veya büyük abdest bozmamasında elbette sevap vardır. Sahrada olanların Kabe'ye karşı küçük büyük abdest bozmamaları; ev yaptıranların veya ev alanların da tuvaletlerinin yapımına dikkat etmeleri güzeldir. Ancak bir evin tuvaleti kıbleye karşı yapılmışsa, bir mecburiyet söz konusu olduğundan, orada küçük veya büyük abdest bozmada da bir mahzur yoktur. Çünkü yukarıda da yer verdiğimiz gibi, Peygamberimizin böyle tatbikatı olmuştur.[59]



Kötü Ahlâk Tevbeye Engeldir


389. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:

"Kötü ahlâk sahibi dışında her şeyin tevbesi vardır. Çünkü kötü huy sahibi, günahından tevbe etmeden ondan daha kötüsünü işler."

Konu ile ilgili bir başka hadis şu mealdedir:

"Allah katında kötü huydan daha büyük günah yoktur. Çünkü kötü huy sahibi bir hatadan kurtulmadan, diğerini işler."[60]



Ümmetin Helaki


390. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

"Ümmetimin helaki, Kureyş'in sefihlerinden Ukaylime eliyle olacaktır."[61]



İzah



Buhari'de konu ile ilgili yine Ebu Hüreyre'den (r.a.) şöyle bir hadis rivayet edilir:

"Kureyş'ten bir kısım insanlar ileride Müslümanları ölüme sürükleyecekler."

Hadiste ümmeti helak edeceğine dikkat çekilen "ugaylime"den maksat, Mervanoğulları, Yezid Abdullah bin Ziyad ve Haccac gibi zalimlerdir. Bediüzzaman da izahını yaptığımız hadisi zikrederek, "Peygamber (a.s.m.) bununla Emeviyenin, Yezid ve Velid gibi şerir reislerinin fesadını haber vermiş" der.[62]

Muaviye'nin oğlu Yezid, saltanat hırsı ile Hz. Hüseyin (r.a.) gibi bir Peygamber torununu şehit ederek, gerçekten İslam ümmetini büyük bir helakete sürüklemiştir. Kerbela hadisesi ile başlayan olaylar İslam ümmeti arasında çok kanlı savaşlara sebep olmuş, ne acıdır ki, yüzbinlerce Müslüman bu savaşlarda ölmüştür. Bu olayların açtığı yara günümüzde dahi halâ kapanmamıştır.[63]



İmanın Tadını Aldıran Üç Şey


391. Abdullah bin Muâviye (r.a.) rivayet ediyor:

"Üç şey vardır ki, kim onları yaparsa imanın tadını, lezzetini almış olur. Bunlar:

1. Sadece Allah'a kulluk etmek, Allah'tan başka ilâh olmadığını bilmek.

2. Her yıl gönül hoşluğu ile zekât vermek. Zekâtı, yaşlı, uyuzlu, hasta, değersiz hayvanlardan değil, mallarının orta hallisinden vermek. Çünkü Cenâb-ı Allah zekâtınızı ne mallarınızın iyisinden vermenizi emretmiştir, ne de kötüsürden vermenize razı olmuştur.

3. Nefsini tertemiz kılmak."

Bir Sahabî, "Nefsi tezkiye etmek nasıldır?" diye sordu.

Resûlullah (s.a.v.),

"Kişinin nerede olursa olsun, Allah'ın kendisi ile beraber olduğunu bilmesidir" buyurdu.[64]



İzah



Ebû Dâvud'da, hadisin bir kısmı geçmektedir. Hadiste geçen, "İmanın tadını almaktan" maksat, yaptığı ibâdetlerden lezzet almak, Allah ve Resulünün sevgisini kazanabilmek için sıkıntılara tahammül göstermek ve bunları dünya menfaatlarmdan üstün görmektir.

Kişiye imanın tadını, lezzetini aldıracak olan üç şeyden birincisi, sadece Allah'a kulluk etmektir. Sadece Allah'a kulluk eden birisinin de imanın tadını alacağı açıktır.

İmanın tadını aldıran ikinci husus, zekâtı gönül hoşluğu ile vermektir. Çünkü bir insanın kazandığı malı başkasına vermesi nefse ağır gelir. Bir kimsenin, emek vererek, ter dökerek elde ettiği bir malı başkasına vermesi zordur. Kişi eğer bunu Allah'ın bir emri olduğu için gönül hoşluğu ile verebiliyorsa, bu onun imanın tadını aldığının bir alametidir.

Hadiste zekâtın yaşlı, uyuzlu, hasta, değersiz hayvanlardan değil, malların orta hallisinden verilmesi gerektiğine de dikkat çekilmektedir.

Başka bir hadislerinde zekât memurlarına ısrarla Müslümanların mallarının iyisini almamalarını emretmiştir.[65] Peygamberimiz bir defasında da Übey bin Ka'b'ı (r.a.) zekât alması için birisine göndermişti. Übey bin Ka'b (r.a.) o zâta gitti, hayvanlarını toplamasını istedi. O kimse develerini toplayınca zekât olarak iki yaşına basmış bir deve vermesi gerektiğini söyledi. O kimse, "Onun ne sütü var ne de taşımaya elverişli. Ama şu deve hem genç, hem de besili dişi bir devedir. Bunu al" dedi.

Übey bin Ka'b (r.a.), "Emrolmadığım şeyi almam. Resûlullah yakınımızda. Bana takdim ettiğin şeyi ona takdim etmeyi arzu ediyorsan bunu yap. O kabul ederse ben de ederim. Kabul etmezse ben de etmem."

O Sahabî vermek islediği deveyi de yanına aldı, beraberce Resûlullaha gittiler. Sahabî durumu ona izah etti. Peygamberimiz şöyle buyurdu:

"Vermen gereken deve, memurun istediğidir. Ama ondan daha iyisini vermek istiyorsan, Allah bunun sevabını sana verir. Biz de onu senden kabul ederiz."

O kimse, "İşte o budur yâ Resûlallah. Onu sana getirdim. Buyur al" dedi. Peygamberimiz onun alınmasını emretti ve o Sahabîye malının bereketlenmesi için duâ etti.[66]

Hayvanların iyisini zekât olarak vermek faziletli olduğu gibi, meyvenin de iyisini zekât olarak vermek gerekir. Bir hadislerinde âdi ve küçük hurmanın zekât olarak alınmasını yasaklayan Peygamberimiz, âdi hurmayı zekât olarak veren birisi için de,

"Bu kimse isteseydi, bundan daha iyisini zekât olarak verebilirdi. Bu zekâtın sahibi kıyamet günü âdi kuru hurma yiyecektir" buyurmuştur.[67]

Yüce Allah'ın bir âyet-i kerimede,

"Kendinizin ancak göz yumarak alabileceğiniz kötü ve haram şeylerle bağışta bulunmaya kalkışmayın"[68]

buyurarak mü'minlere zekâtlarını çürük, bozuk veya hastalıklı mallardan vermemeleri noktasında ikaz etmiştir.

İzahını yaptığımız hadiste imanın tadını aldıran üçüncü şeyin nefsi tezkiye etmek olduğu ifade edilmektedir. Nefsini tezkiye etmenin de kişinin nerede olursa olsun, Allah'ın kendisi ile beraber olduğunu bilmesi olduğu haber verilmiştir. Devamlı Allah'ın huzurunda olduğunu bilen biri Allah'ın emirlerini karşı gelmekten sakınır. Allah'ın yapılmasını istediği şeyleri de gönül huzuru ile yapar.

Peygamberimiz (s.a.v.) imanın tadını aldıracak başka şeyler de saymıştır. Meselâ bir hadis şöyledir:

1. Allah ve Resulünün kişiye herşeyden daha sevimli olması,

2. Sevdiğini sırf Allah rızâsı için sevmesi.

3. Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra, tekrar küfre dönmekten ateşe atılacakmışcasına nefret etmesi.[69]

Bir başka hadiste ise,

"Allah'ı Rab, İslâmı din, Muhammed'i Resul olarak kabul eden, İmanın tadını almıştır" buyurulmuştur.[70]



Bâzı Sahabîlerin Fazileti


392. Câbir bin Abdullah (r.a.) rivayet ediyor:

"Ümmetim içerisinde ümmetime karşı en merhametlisi Ebû Bekir, Ümmetim içerisinde ümmetime karşı en şefkatlisi Ömer bin Hattab, ümmetimin en hayâlısı Osman, ümmetimin en güzel hüküm vereni Ali bin Ebî Talip, helal ve haramı en iyi bilen Muaz bin Cebel, o kıyamet gününde âlimlerin bir adım önünde gelir. Ümmetimin en güzel Kur'ân okuyanı Übeyy bin Ka'b, miras hukukunu en iyi bileni Zeyd bin Sâbit'tir. Uveymir'e, yanı Ebu'd-Derdâ'ya bunların hepsi verildi."[71]



Borçlunun Okuyacağı Dua


393. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor;

Resûlullah (a.s.v.) Muâz bin Cebel'e (r.a.) şöyle dedi:

"Üzerinde dağ kadar borç olsa dahi okuduğun zaman Allah'ın seni ondan kurtaracağı bir duayı sana öğretiyim mi? Ey Muâz! Şöyle de:

"Ey mülkün hakikî sahibi olan, âlemlerde dilediği gibi tasarruf eden Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Sen dilediğini aziz eder, yükseltir, dilediğini zelil kılar, alçaltırsın. Bütün hayır ve iyilik yalnız Senin kudretindedir. Senin herşeye gücün yeter.

"Dünyanın ve âhiretin Rahmanı! Dünyayı ve âhireti dilediğine verir, onları dilediğine de vermezsin. Bana merhamet et. Rahmetinle beni Senden başkasının rahmetine muhtaç etme."[72]



Dinde Güçlük, Tedavi Olmak Ve İnsana Verilen En Hayırlı Şey


394. Üsâme bin Şerîk (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullahın (s.a.v.) yanında idim. Bedevîler geldiler, sağından ve solundan sorular sormaya başladılar. "Yâ Resûlullah, şunu yapmamızda bize bir günah var mı? Şunu yapmamızda bize bir günah var mı?" dediler.

Resûlullah (s.a.v.),

"Allah dinde güçlüğü kaldırmıştır. Ancak Müslüman bir kimseye zulüm ve haksızlık eden kişi güçlüğe maruz kalır ve helak olur" buyurdu.

Onlar, "Şu hastalıktan tedavi olabilir miyiz?" diye sordular.

Resûlullah (s.a.v.),

"Ey Allah'ın kulları tedavi olunuz. Çünkü Allah ölüm dışında her hastalığın devasını da indirmiştir" buyurdu.

Onlar, "Ya Resûlullah, insana verilen en hayırlı şey nedir?" dediler.

Resûlullah (s.a.v.),

"Güzel ahlâk" cevabını verdi.[73]



İzah



Kur'an'da da,

"Allah dinde üzerinize büyük bir güçlük yüklemedi"

buyurularak dinin kolay olduğu ifâde edilmiştir.[74] Resûlullah (s.a.v.) bedevilerin birinci suallerine verdiği cevapta, Allah'ın dinde zorluğu kaldırdığını bildirerek bu gerçeği ifâde etmiştir. Peygamberimizin bu cevabından bedevilerin kendilerini sıkıntıya sokacak şeyler sorduklarını anlıyoruz. Peygamberimiz bir hadislerinde de "Din kolaylıktır" buyurarak ümmetini önemli bir noktada ikaz etmiş, onlardan dini kendi yanlış bilgileriyle zorlaştırmamalarını istemiştir.

Dinin kolaylık olduğunu ifade eden Sevgili Peygamberimiz, buna bir istisna getiriyor.

"Müslüman bir kimseye zulüm ve haksızlık eden kişi güçlüğe maruz kalır ve helak olur" buyuruyor. Müslümana zulüm ve haksızlık etmek ona hakaret etmek, dil uzatmak, gıybet etmek akrabalık ilişkilerini koparmak gibi hususlardır. Böyle yapanlar kıyamet gününde güçlüğe maruz kalacaklar, yaptıkları zulüm ve haksızlığın cezasını çekeceklerdir.

Bedevilerin, "Tedâvî olabilir miyiz?" sualleri üzerine de Resûlullah onları tedâvî olmaya teşvik etmiştir. Konu ile ilgili daha başka hadisler de vardır. Meselâ bu hadislerden birisi şu mealdedir:

"Her derdin bir devası vardır. Eğer o derdin ilacı bulunursa, Allah'ın izniyle o hastalık iyileşir."[75]

Bir Sahabî Peygamberimize sordu: "Yâ Resûlallah, yapageldiğimiz tedavi ve tehlikelerden sakınmamız, Allah'ın kaderinden herhangi bir şeyi geri çevirir mi?"

Peygamberimiz,

"Tedavi de Allah'ın kaderindendir"[76] buyurdu.

Resûlullah bu hadisiyle, kişinin hasta olması takdir edildiği gibi, tedavi olan birisinin tedavi olacağı da her şeyi aynı anda bilen ve gören Allah tarafından takdir edildiğine, tedavi sonunda iyi olan birisinin kaderin dışına çıkmadığına dikkat çekmektedir.

Evet, Yüce Allah'ın binlerce ismi vardır. Bunlardan birisi de "şifâ verici" mânâsına gelen "Şâfi'dir. Allah'ın "rızık verici" mânâsındaki "Rezzak" ismi acıkmayı gerektirdiği gibi, Şâfi ismi de hasta olmayı icab ettirir. Rabbimiz Rezzak ismiyle hayvan olsun, insan olsun rızka muhtaç olan mahlukatın imdadına koşarak onlara rızık yetiştirirken; Şâfi ismiyle de hayvan olsun, insan olsun, hastalık verdiği mahlukâtına şifâ ihsan eder.

Mahlukatına şifâ dağıtmayı hiçbir sebep olmadan doğrudan doğruya verebileceği gibi; bir ismi de Hakîm olduğundan, hikmeti gereği herşeyi bir sebebe bağladığı gibi, bir hastanın iyi olmasını da çoğu zaman tedavi şartına bağlamıştır. Dolayısıyla hastalığına uygun tedaviyi bulan bir insan genelde iyileşir. Genelde iyileşir diyoruz. Çünkü her tedavi olan hasta iyileşmeyebilir. Bir hastanın iyileşmesi, gerekli tedavi imkanının temin edilmesinin yanı sıra Allah'ın dilemesine, iyileşmesini takdir etmesine bağlıdır. Şayet Allah bir hastanın iyileşmesini takdir etmemişse, o hasta gerçekten hastalığına uygun olarak binler tedaviden de geçse, iyileşmesi mümkün olmaz. Bunu, fiilen yaşadıkları için doktorlar daha iyi bilirler. Mesleğinde tecrübe sahibi olmuş hemen her doktorun, tıbbın bütün gereklerini yerine getirdikleri halde iyileştiremedikleri veya ölümden kurtaramadıkları hastaları mutlaka olmuştur. Evet, bir insanın eğer eceli gelmişse, tedavisi bilinen bir hastalıktan da olsa, dünyanın en gelişmiş hastanesinde, dünyanın en başarılı doktorları tarafından dahi kurtanlamaz. Diğer taraftan, eğer hastanın eceli gelmediyse, veya Allah onun iyileşmesini takdir ederse, dünyanın en başarılı doktorunun "Bu hasta iyileşmez. Bu hasta üç aya kalmaz vefat eder" dediği nice hasta, iyileşir, hatta öyle diyen doktorun vefatını görür. Hiç kimse bu hakikate itiraz edemez. Çünkü hemen herkesin tıbbın bütün imkanlarına karşı kurtarılamayan; veya sahalarında otoriter hekimlerin "Bu hasta kurtulmaz" dediği halde tam olarak sıhhatine kavuşan bir yakını olmuştur.

Evet, Cenâb-ı Hak yarattığı her dert için bir de derman yaratmıştır. Fakat insanları çalışmaya, araştırmaya, kâinata koyduğu âdetullah kanunlarını araştırmaya teşvik için bunu gizlemiştir. İnsana düşen araştırıp bu devaları bulmaktır. Hastalıkların devası maddî olabileceği gibi, manevî de olabilir. Hadis kitaplarında 'Tıb" başlığı altında bâzı hastalıkların maddi ve manevî ilaçlarına dikkat çekilmiştir. Ehil olanın hastaya okuması da hadislerde yer alan bir tedavi şeklidir. Tıbbın âciz kaldığı bâzı hastalıkların okuma sayesinde iyileştiği de bir gerçektir.

İnsan kaderinin nasıl yazıldığını önceden bilmediğinden, belki yakalandığı hastalıktan şifâ bulması, doktora gitmesine, sebeplere teşebbüs etmesine bağlıdır. İyileşmesi tedavi şartına bağlanan hasta, doktora giderse iyileşebilir. Gitmediği takdirde ise şartı yerine getirmediğinden hastalığı devam eder.

Dolayısıyla, tedaviden kaçma, "Doktor mu iyi edecek? Kaderimde varsa iyi olurum" düşüncesi İslama zıttır. Tedaviye karşı çıkmak, kaderi ve Cenâb-ı Hakkın Hakîm ismini anlamamak, kâinata koyduğu kanunlara karşı çıkmak demektir.

Hadisin son kısmında ise insana verilen en hayırlı şeyin güzel ahlâk olduğu nazara verilmektedir.[77]



Peygamberimiz Bid'at Ve Heva Ehlinden Uzaktır


395. Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) Aişe'ye şöyle buyurdu:

"Ey Âişe! "Dinlerini fırkalara ayıranlar ve çeşitli taraftarlara dönüşenler"[78] âyetinde belirtilenler, bid'a ve bâtıl görüş sahipleridir. Onlar için tevbe yoktur. Ben onlardan uzağım, onlar da benden uzaktırlar."[79]



İzah



Suyutî'nin, Câmiü'l-Kebîr isimli eserinde yer alan hadiste,

"Şüphesiz her günah için tevbe vardır, ancak heva ve bid'ad ehlinin tevbesi yoktur"[80] ilâvesi vardır.

Bid'adın ne olduğunu da şu hadisten öğreniyoruz:

"Dinde her sonradan uydurulan şey bid'addır. Her bid'ad da sapıklıktır. Her sapıklık Cehennemliktir."[81]

Hadislerde bid'atçının tevbesinin kabul edilmeyeceği bildirilmektedir. Peygamberimiz bir başka hadislerinde,

"Allah bid'adını terkedinceye kadar hiçbir bid'atçının tevbesini kabul etmez"[82]

buyurarak tevbenin kabul edilmemesini bid'atını devam ettirme şartına bağlamıştır.

Sevgili Peygamberimiz bid'atçının sadece tevbesinin değil, amelinin de kabul edilmeyeceğini bildirmiştir.[83]

Bid'adçının bu derece şiddetle tehdit edilmesinin sebebi nedir?

Çünkü bid'ad, dinde olmayan bir şeyi dindenmiş gibi dine sokmak, İslâmiyete yeni hükümler koymak demektir. Bu sebeple dinimiz için son derece zararlıdır. Bunun içindir ki, Resûlullah (s.a.v.),

"Bir bid'atçi öldüğünde, Allah İslâmiyet için bir fetih gerçekleştirmiştir" buyurmuştur.[84]



Söz Taşımak


396. Huzeyfe bin Yemân (r.a.) rivayet ediyor:

"Katât Cennete giremez. Katât, söz taşıyandır."[85]



İzah



Dinimizin yasakladığı kötü ahlaklardan biri de insanların arasını açmak için laf getirip götürmedir. Yüce Allah Kur'ân'da Peygamberimizden (s.a.v.) "söz taşıyanlara iltifat etmemesini" istemiştir.[86] Peygamberimiz de,

"Bana kimse Ashabımın birinden canımı sıkacak bir şey getirmesin"[87] buyurarak Sahabîlerini bu noktada ikaz etmiştir.

Söz taşıyanlar, gerek mahşer gününde, gerekse haşirden sonra Cehennemde büyük azaba çarptırılacaklardır. Nitekim bir hadiste insanlar arasında söz taşıyanların mahşer yerinde dilleri ağızlarından çıkmış olarak haşredilecekleri bildirilmiştir.[88] İzahını yaptığımız hadiste de söz taşıyanların Cennete girmeyecekleri bildirilmiştir. İnsanların arasını bozmak için söz taşıyanlar Cehennemde cezalarını çekinceye kadar, Cennete girmeyeceklerdir. Veya bunu helâl sayarlarsa ebedî olarak Cennete girmeyeceklerdir.

Söz taşımanın böyle şiddetle yasaklanmasının sebebi, söz taşımanın fertler arasındaki münasebeti bozacağı, cemiyetin huzuruna tesir edeceği, birlik ve beraberliği bozacağı içindir.

Dinimizde söz taşımak yasaklandığı gibi, kendisine söz getirilen kimseye de bir vazife yüklenilmişdir. Bunlar:

Söz taşıyanı, koğucuyu tasdik etmemek, Onu koğuculuktan men etmek, Ona Allah için kızmak,

Kendisinden laf getirilen kimseye su-i zanda bulunmamak, onun kendisi hakkında böyle şeyler söylemeyeceğini düşünmek.

Söylenilen şöz üzerinde durulması gereken bir şeyse onu tahkik etmek. Yüce Allah bununla ilgili olarak da şöyle buyurur:

"Ey iman edenler! Eğer fâsıkın biri size bir haber getirirse onu araştırın. Yoksa cahillik edip bir topluluğa kötülük eder, sonra da yaptığınıza pişman olursunuz."[89]

Başkalarına "Filan benim hakkımda şöyle söylemiş" diyerek koğucuya yasak ettiği şeyi kendisi yapmamak

Laf taşımakla ilgili olarak bir istisnaya yer verelim: Söz taşımanın hanımlığı, seri bir maslahat olmadığı zamanlar içindir. Seri bir maslahat varsa, sözü gerekli yere ulaştırmak, müstehap, hatta bazan vaciptir. Meselâ bir kimse birisine bir haksızlık yapacaksa, bunu bilenin kendisine haksızlık yapılacak olan zâtı uyarması, haram kılınan söz taşımaya girmez.[90]



Cuma Namazının Bir Rekatına Yetişen Kimse


397. İbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

"Cuma namazının bir rekâtına yetişen Cuma namazına yetişmiş sayılır."[91]



İzah



Resûlullah (s.a.v.) bu hadisleriyle Cuma namazının bir rekâtına yetişen kimsenin Cuma namazına yetişmiş olacağını bildirmiştir. Buna göre Cuma namazının bir rekâtına yetişen kimse, bir rekât daha kılarak namazını tamamlar.

Şafiî, Mâliki ve Hanbelî mezhepleriyle, İmam-ı A'zam'ın talebelerinden İmam Muhammed'e göre, Cuma namazına teşehhütte yetişen kimse, Cuma namazına yetişmiş sayılmaz. Böyle birisi imama uyar, imam selâm verdikten sonra kalkar, dört rekât olarak öğlenin farzını kılar.

Hanefî mezhebine göre ise kişi imama teşehhütte de yetişse Cuma namazına yetişmiş sayılır. İmam selâm verdikten sonra kalkar, iki rekât namaz kılar.[92]



Ahir Zaman İdarecileri


398. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

"Âhirzamanda zâlim idareciler, fâsik (günahkâr) yardımcılar, hâin hâkimler, yalancı din âlimleri olacak. Sizden her kim o zamana ulaşırsa sakın onlar için haraç [gayri müslimlerden alınan vergi] memuru, taksimci ve polis olmasın."[93]



Mü'minin Allah Katındaki Değeri


399. Ebû Bekre (r.a.) rivayet ediyor:

"Eğer gök ve yer ehlinin tamamı bir tek mü'mini öldürmek için bir araya gelse, Allah onların hepsini yüz üstü Cehenneme atar."[94]



İzah



Hadis, mü'minin Allah katındaki değerini anlatmaktadır. Mü'min Allah indinde değerlidir, çünkü o, bedeni, sahip olduğu duygu ve kaabiliyetler itibarıyla Allah'ın bir sanat harikası olduğu gibi, kalbinin imana ayna, hal ve hareketlerinin de Alah'ın dininin uygulama alanı olması sebebiyle emsalsiz bir varlıktır. Bunun içindir ki onu haksız yere öldürmek büyük bir vahşettir, büyük bir cinayettir. Bu cinayeti işleyenler kim olursa olsun, isterse gök ve yer ehlinin tamamı olsun, Allah bunların tamamını yüz üstü Cehenneme atmaktan geri durmaz. Çünkü "Bir insanı haksız yere öldürmek, bütün insanları öldürmek gibidir."[95]

Bir mü'min Allah indinde çok kıymetli olduğu içindir ki, bu hakikati anlayanlar mü'minin hayatına çok büyük değer vermişlerdir. Hz. Ömer bu konudaki hassasiyetini şöyle ifâde eder:

"Hayatım kudreti elinde olan Allah'a yemin ederim ki, eğer bir mü'mini kaybedeceksiniz dört bin silahşörle korunan bir şehri alma pahasına da olsa bu beni sevindirmez."[96]

Başka bir defasında da o günün imkansızlıkları içerisinde Kıbrısa sefer düzenlenmesi için kendisinden izin isteyenlere karşı şöyle demiştir:

"Vallahi, benim için bir tek Müslüman, Bizans'tan ve Bizans'ın içinde bulunan herşeyden çok daha değerli, çok daha sevimlidir. Sakın, sakın bana bu konuda bir daha bir şey sormayın."[97]



İçki İçmek


400. İbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

"Kim ölünceye kadar içki içerse, Allah ona Cennet şaraplarını haram kılar."[98]



İzah



İbni Mâce'deki bir rivayette, "tevbe etmeden ölürse" ilâvesi vardır. Bu hadis, dünyada içki içen bir kimsenin, tevbe etmeden ölürse, Cennete girse dahi Cennet şaraplarından içemeyeceğini bildirmektedir. Böyleleri günahlarının cezası olarak Cennetin en büyük nimetlerinden biri olan şaraptan mahrum bırakılacaklardır.

Kur'an'da, Cennete giren bir kimsenin arzu ettiği herşeyi orada bulacağı bildirildiğine göre bu mahrumiyet nasıl izah edilebilir?

Böyleleri ya Cennette şarabın varlığını hatırlamayacaklar veya hatırlasalar bile bunu içme arzusu duymayacaklardır.

Hadis, içki müptelasının Cennete girmeyeceğinden kinaye de olabilir. Nitekim bir hadiste, "İçki içmeye devam eden bir kimse Cennete girmeyecektir" buyurulmuştur.[99] Bu hadisler, böylelerinin imansız ölme tehlikesi ile karşı karşıya olduklarını gösterir. Kişinin içki müptelası, olması imansız Ölmesine sebep olabilir. Böyle olunca da ebediyyen Cennete giremez, dolayısıyla Cennet şarabını da içemez.

96 ve 518 numaralı hadislere de bakınız.[100]



Hz. Abbas (r.a.)


401. Ali (r.a.) rivayet ediyor:

"Abbas konusunda hakkımı gözetiniz. Çünkü o baba tarafından büyüklerimin en son kalan yadigardır."[101]



İzah



Resülullahın (s.a.v.) "Bana bırakınız" buyurduğu Abbas (r.a.), Peygamberimizin amcasıdır. Hadiste de ifâde edildiği gibi, babalarından kalan tek yadigardır. Peygamberimiz bu sözü söylediğinde onun dışında amcalarından hiçbiri hayatta değildi.

Hz. Abbas, Müslüman olmadan önce de yeğenini sever, onu müşriklere karşı korurdu. Müslüman olmadığı halde, Peygamberimizin Medineli Müslümanlarla yaptığı Akabe Biatında da hazır bulunmuş, sevgili yeğenini onlara emanet etmişti. Kendi ifadesi ile istemediği halde müşriklerin safında katıldığı Bedir Savaşında esir edilmiş, bu esaret onun gerçek hürriyeti kazanmasına, yani İslâmla şereflenmesine sebep olmuştu. Peygamberimiz onu Mekke'den kendisine bilgi ulaştırması için orada görevlendirdi. Hz. Abbas bu vazifeyi başarı ile yaptı.

Peygamberimizin "Abbas'ı bana bırakınız" demesinin sebebi, insanların ona eziyet etmeleridir. Nitekim Tirmizî'de geçen şu hadis bunu açıklar:

Bir gün Resülullahın amcası Abbas (r.a.) öfkeli bir halde yanına girdi. Resûlullah (s.a.v.),

"Niçin öfkelisin?" diye sordu.

Abbas (r.a.) şu cevabı verdi:

"Kureyş'in bizimle alıp veremediği nedir? Birbirleri ile karşılaştıklarında güler yüz gösterirler. Bizimle karşılaştıkları zaman ise suratlarından düşen bin parça."

Bu sözler Resûlullahı (s.a.v.) öfkelendirdi. Öyle ki öfkeden yüzü al al oldu ve şöyle buyurdu:

"Kim amcama eziyet verirse mutlaka bana eziyet vermiştir. Burası muhakkak ki, kişinin amcası babası yerindedir."[102]

Nesâî'de de yine Abbas (r.a.) ile ilgili olarak Abdullah bin Abbas'tan (r.a.) rivayet edilen şöyle bir hadis vardır:

Bir adam, Cahiliyye devrinde yaşamış bir atamıza sövmüştü. Babam Abbas (r.a.) ona bir tokat attı. Bunun üzerine adamın yakınları gelerek:

"O nasıl tokat attı ise biz de ona tokat atacağız" dediler ve silahlarını kuşandılar. Bu durum Resûlullaha (s.a.v.) ulaştı hemen minbere çıktı ve:

"Ey insanlar! Yeryüzü ahalisinden kim Allah katında en mükerremdir?" buyurdu.

Onlar, "Siz ey Allah'ın Resulü" dediler. Resûlullah şöyle buyurdu:

"Bilesiniz, Abbas bendendir, ben de ondanım! Ölülerimize sövmeyin, aksi halde dirilerimizi üzersiniz!"

Bunun üzerine halk gelip, "Ey Allah'ın Resulü, senin gadabından Allah'a sığınırız. Bizim için bağışlanma dileyin" dediler.[103]

Peygamberimizin bir çok dua ve iltifatına mazhar olan Hz. Abbas, Hicretin 32. senesinde, Hz. Osman'ın hilâfeti zamanında, 88 yaşında vefat etti.[104]


Resûlullahın Hizmetçilerine İltifatı


402. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullahın, biri Habeşistanlı, diğeri de Kıptî (Mısırlı) olan iki azâdlı kölesi vardı. Bir gün söz dalaşına girdiler. Biri diğerine, "Ey Habeşî!" dedi. O da, "Ey Kıptî!" diye seslendi.

Resûlullah (s.a.v.), onlara,

"Birbirinize öyle demeyiniz. Siz Muhammed (s.a.v.) ailesinden iki adamsınız" buyurdu.[105]



Allah'ın Meleklerine Karşı Övündüğü Kimseler


403. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor;

"Allah Teâla Arefe akşamı Arafat'ta vakfe yapanlarla meleklere karşı iftihar eder ve "Şu saçları dağınık, toz toprak içerisinde bulunan kullarıma bakınız" buyurur."[106]



İzah



Arafat vakfesi, haccın farzlarındandır. Bir kimsenin hacı olabilmesi için Zilhicce'nin 9. günü, yani Kurban Bayramından bir gün önce Arafat'ta kısa bir zaman için de olsa bulunması gerekir.

Arefe günü, dinimizce faziletli bir gündür. Gerek Kur'ân'da, gerekse hadislerde bu günün ehemmiyetine dikkat çekilmiştir. Meselâ bir âyette,

"Sayılı günlerde Allah'ı anın" buyurulmuştur.[107]

Ayette geçen sayılı günler, Arefe günüdür.

Peygamberimiz de gerek yukarıdaki hadislerinde, gerekse başka hadislerinde Arefe gününün faziletine dikkat çekmiştir. Meselâ bu hadislerden birisi şu mealdedir:

"Allah hiçbir günde Arefe günündeki kadar kullarını ateşten kurtarmaz. O gün Allah, rahmetiyle ve bağışlamasıyla kullarına yaklaşır, meleklere karşı onlarla iftihar eder ve 'Onlar ne istiyorlar' diye sorar."[108]

Arefe günü ve fazileti hakkında tafsilatlı bilgi için Üç Aylar ve Mübarek Günler isimli eserimize bakılabilir.[109]



Müslümana Yardım Etmek


404. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.):

"Zulüm de etse, zulme de uğrasa kardeşinize yardım ediniz" buyurdu.

"Yâ Resûlullah! Zulme uğradığında yardım edelim, fakat zulmederken nasıl yardım edeceğiz?" dedim.

"Zulmüne engel olarak. Bu senin ona yardımındır" buyurdu.[110]



İzah



Müslim'de bu hadis şöyle geçer:

"Kişi zâlim de olsa, mazlum da olsa din kardeşine yardım etsin. Zâlimse onu menetsin. Çünkü bu onun için bir yardımdır. Mazlum ise ona yardımda bulunsun."[111]



Bilal'in (r.a.) Fazileti


405. Sehl bin Sa'd (r.a.) rivayet ediyor:

"Cennete girdim, bir hışırtı duydum. Baktım ki o Bilal imiş."

194,439 ve 648 numaralı hadislere ve izahlarına bakınız.[112]


Mü'minin Vasfı


406. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.),

"Ben mü'mine benzeyen ağacı çok iyi biliyorum" buyurdu.

Ben oradakilerin en küçükleri olduğum halde, (içimden) "O ağaç hurmadır" dedim. Sonra Resûlullah (s.a.v.),

"O hurmadır" buyurdu.[113]



İzah



Zikrettiğimiz kaynaklarda hadis şöyledir: Resûlullah,

"Mü'min yaprağını hiç dökmeyen yeşil bir ağaca benzer" buyurdu.

dinleyenler, "Filan ağaç, falan ağaç" diye tahminde bulundular. (Fakat hangi ağaç olduğunu bilemediler.) Ben, "Hurma ağacıdır" demek istedim. Sonra Resûlullah (s.a.v.), "O hurma ağacıdır" diyerek kendisi açıkladı.

Hadisin başka bir rivayeti ise şöyledir:

"Bana öyle bir ağaçtan haber verin ki, Müslümana benzesin. Yaprakları hiç dökülmesin ve her an meyve verip dursun. İşte o, hurma ağacıdır."

Peygamberimizin mühim hususiyetlerinden birisi de Sahabîlerine bir şeyler öğretirken, soru sorarak onların dikkatlerini toplaması, onların anlayışlarını denemesi, onları düşünmeye teşvik etmesidir, işte bu hadiste de aynı metodu kullanmıştır. Onlardan istediği cevabı alamayınca da cevabı kendisi vermiştir.

Hadiste üzerinde durulması gereken önemli bir husus da Resûlallahın (s.a.v.) öğretmek istenen şeyi misâlle öğretmesidir. Çünkü bu, öğretmede kalıcılığı sağlar.

Peygamberimizin (s.a.v.) bu hadislerinde mü'mini hurma ağacına benzetmesi de yerindedir. Bu benzetme, hurma ağacının faydasının çokluğu, meyvesinin güzelliği ve dayanıklılığı açısındandır. Evet, hurma ağacının gölgesinden, yapraklarından, dallarından, kökünden, odunundan, kabuklarından dahi istifade edilir. Hattâ çekirdeği bile hayvanlara yem olarak verilir. Meyvesinden de kısa bir zaman için değil, uzun bir zaman istifade edilir.

İşte mü'min de imanı, ibâdeti, güzel ahlâkı, zikri, sadakası ile böylesine faydalıdır.

Hadis, bir yönüyle öğretmenin metodunu gösterirken, bir başka yönüyle de öğrencinin adabını ders vermektedir. Abdullah bin Ömer (r.a.) Resûlullahın suâlinin cevabını bildiği halde utandığından suâlin cevabını vermemiştir.

Hadis bize, bazan yaşça küçük olan birisinin kendisinden daha büyük kimselerin bilmediği bir hususu bilebileceğini, dolayısıyla onlara değer vermek gerektiğini, şayet cevap verirlerse cesaretlerini kırıcı sözler söylememek icab ettiğini de ders verir.[114]



Resûlullahın Ashabını İdare Etmesi


407. Abdullah bin Ebî Evfâ (r.a.) rivayet ediyor:

Abdurrahman bin Avf, Resûlullaha (s.a.v.) Hâlid bin Velid'den şikâyetçi olduğunu bildirdi. Resûlullah (s.a.v.),

"Ey Hâlid, Bedir Savaşına katılanlardan birine ezâ verme. Eğer sen Uhud dağı kadar altını sadaka olarak dağıtsan, onun ameline yetişemezsin."

Bunun üzerine Hâlid bin Velid, "Onlar bana dil uzatıyor, ben de karşılık veriyorum" dedi.

Resûlullah (s.a.v.) Abdurrahman bin Avf a da şu ikazı yaptı:

"Hâlid'e eziyet etmeyin. Çünkü o Allah'ın kâfirler üzerine çektiği bir kılıçtır."[115]



İzah



Hadisten Resûlullahın farklı fıtratta olan Ashabını nasıl idare ettiğini görüyoruz. Abdurrahman bin Avf in (r.a.) fazîletine dikkat çekerek Hz. Hâlid'den ona dokunmamasını istemiştir. Sonra

da Hz. Hâlid'in faziletine dikkat çekerek Hz. Abdurrahman'dan da ona dokunmamasını istemiştir.

Hadiste ismi geçen Abdurrahman bin Avf (r.a.), toplu olarak Cennetle müjdelenen on Sahabîden birisidir. İlk Müslümanlardandır. Hem Habeşistan'a, hem de Medine'ye hicret etmekle iki hicret sevabı birden kazanmıştır.

Hadiste de ifâde edildiği gibi, Bedir Savaşına katılma fazîletine de sahiptir. Peygamberimiz kendisini çeşitli vazifelere göndermiştir. Meselâ bir defasında onu Dumetü'l-Cendel'de bulunan Kelb kabilesini İslama davet için görevlendirmiş, kendi elleriyle sarığını sarıp sancağı teslim etmişti.

Hz. Abdurrahman, servetini Allah yolunda harcayan zengin Sahabîlerdendi. Hicretin 21. senesinde, 72 yaşında iken vefat etti. Onun hayatı hakkında tafsilat için Sahabîler Ansiklopedisi isimli eserimize bakılabilir.

Biraz da Hz. Hâlid'in hayatı üzerinde duralım:

Hâlid, müşriklerin Müslümanlara karşı yaptıkları bütün savaşlarda ön safta katıldı. Hatta Allah'ın takdiri ile Uhud Savaşında Müslümanların mağlup olmasında onun tesiri fazladır.

Hâlid, Hudeybiye sulhünden sonra Müslüman oldu. Sonra da kahramanlıkları ve hizmetleriyle "Allah'ın kılına" unvanını aldı. Nitekim izahını yaptığımız hadiste Peygamberimiz onun bu ünvânına dikkat çekmiştir.

Hz. Hâlid, Müte Savaşında Resûlullahın tayin ettiği Zeyd bin Hârise'nin (r.a.), Cafer bin Ebî Tâlib'in (r.a.) ve Abdullah bin Revaha'nın (r.a) peş peşe şehid düşmesi üzerine kumandayı ele alarak askerî dehasıyla üç bin kişilik İslâm ordusunu yüz (başka bir rivayete göre iki yüz) bin kişilik Bizans ordusu karşısında bozgundan kurtarmış, hattâ Bizans ordusunu bozguna uğratmıştır. 15 numaralı hadisin izahına da bakınız.

Peygamberimiz (s.a.v.) Hz. Hâlid'i çok mühim vazifeler için görevlendirdi. Mesela Mekke'nin fethinden sonra onu Uzza putunu yıkmak üzere vazifelendirmişti.

Bütün ömrünü at sırtında ve cihat meydanlarında geçiren Hz. Hâlid, Hicretin 21. yılında vefat etti. Hz. Hâlid'in hayatı hakkında tafsilat için Sahabîler Ansiklopedisi isimli eserimize bakılabilir.[116]



Zengin Kadının Hacca Gitmesi


408. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.), evli ve zengin, fakat kocasının hacca gitmesine izin vermediği bir kadın hakkında şöyle buyurdu:

"Ancak kocasının izni ile gidebilir." [117]



Münafığın Misali


409. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

"Münafığın misâli, iki sürü arasında şaşkın şaşkın gidip gelen koyun gibidir. Bu sürüye geldiğinde onu boynuzlayıp dışlar, diğerine gittiğinde onu boynuzlayıp dışlar."[118]



İzah



Münafık, dışa karşı inanmış görünüp, kalben inanmayan, inkar eden kimselere denir.Yüce Allah, münafıklarla ilgili olarak şöyle buyurur:

"İnsanlardan bir kısmı da, mü'min olmadıkları halde, 'Allah'a ve âhiret gününe inandık' derler.

"Allah'ı ve mü'minleri güya aldatmaktadırlar. Halbuki onlar yalnız kendilerini aldatırlar da farkında bile olmazlar."

"İman edenlere rastladıklarında 'İnandık' derler. Şeytanlaşmış reisleri ve arkadaşlarıyla başbaşa kalınca da 'Aslında biz sizinle beraberiz. Onlarla sadece alay ediyoruz' derler."[119]

İzahını yaptığımız hadiste de Peygamberimiz (s.a.v.) münafığın dünyadaki durumunu nazara vermekte, mü'minlerin de, kâfirlerin de böylelerini dışladığını nazara vermektedir. Münafıkların âhiretteki yerini de şu âyetten öğreniyoruz:

"Şüphesiz münafıklar Cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Sen onlar için hiçbir yardımcı da bulamazsın."[120]


Gurur Sebebiyle Elbiseyi Sürümek


410. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

"Kim gurur sebebiyle elbisesini sürürse, Allah ona kıyamet gününde rahmet nazarıyla bakmaz."[121]



İzah



Dinimizin haram kıldığı çirkin huylardan birisi de gururdur. Kur'ân'da yer verildiğine göre Lokman (a.s.) oğluna şu tavsiyede bulunmuştur:

"Gururlanıp insanlardan yüzünü çevirme; yeryüzünde kasılarak yürüme. Çünkü Allah büyüklük taslayan ve övünenleri sevmez."[122]

Hadislerde de gurur şiddetle reddedilmiş, bir hadiste kibirlenenlerin âhiretteki durumu şöyle bildirilmiştir:

Resûlullah,

"Kıyamet günü Allah Teâlâ bir kısım insanlan karınca suretinde diriltir de, diğer insanlar onlan ayakları ile çiğnerler" buyurdu.

"Bu karınca suretinde olanlar kimlerdir?" diye soruldu.

Peygamberimiz (s.a.v.),

"Dünyada iken büyüklenenler" cevabını verdi.[123]

Peygamberimiz bu hadislerinde de, elbiseyi gurur için yerde sürüklemenin haram olduğunu bildirmekte ve böylelerine Allah'ın kıyamet gününde rahmet nazarıyla bakmayacağını ifâde etmektedir. Elbisenin gurur dışında yerde sürünmesi ise, bu tehdite dahil değildir. Bunu da şu hadisten öğreniyoruz.

Resûlullah (s.a.v.),

"Allah elbisesini gururla sürüyene bakmaz" buyurdu.

Hz. Ebû Bekir, "Ey Allah'ın Resulü! Elbisem serbest durumda iken dikkat etmezsem sürünüyor" diye endişesini bildirdi.

Resûlullah,

"Sen bunu kibir için yapmıyorsun" cevabını verdi.[124]

Ancak âlimler, kibirlenmek için olmasa da elbisenin yerde sürünmesini mekruh saymışlardır.[125]



Güzel Şeylere Bakarken "Maşaallah" Demek


411. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:

"Allah bir kula aile, mal ve çocuk gibi bir nimet verir, o da "Maşâallah, lâ kuvvete illâ billah Allah dilediğini yapar. Kuvvet ancak Allah'ın yardımıyladır" derse, o nimet hakkında ölüm dışında hiçbir afat görmez."

Resûlullah daha sonra,

"Ne olurdu, bahçene girdiğinde, 'Mâşaallah, Allah dilemiş de yaratmış! Kuvvet ve kudret Ancak Allah'ındır' deseydin!" âyetini okudu.[126]



İzah



Peygamberimiz pek çok hadislerinde nazara, yani göz değmesine karşı ümmetini ikaz etmiştir. Meselâ bir hadislerinde şöyle buyurur:

"Nazardan Allah'a sığınınız. Çünkü nazar haktır."[127]

Peygamberimiz bir hadislerinde de şöyle buyurur:

"Biriniz kendi şahsında, malında veya Müslüman kardeşinde çok hoşuna giden bir şey gördüğünde, bereketi için dua etsin. Çünkü göz değmesi haktır."

Hadisin sonunda geçen "Ne olurdu, bahçene girdiğinde Maaşallah, Allah dilemiş de yaratmış! Kuvvet ve kudret ancak Allah'ındır' deseydin!" ayetinde kastedilen husus şudur:

İki kardeş vardı. Bunlardan biri mü’min diğeri ise inkarcı idi. Babalarından bu iki kardeşe miras kaldı. Mü’min olan kardeşi eline geçen mirası sadaka olarak dağıttı, kafir olan kardeş ise bağ bahçe satın aldı. Bir zaman sonra mü’min olan kardeş fakir düştü. Zengin olan kardeşinden yardım istediysede o buna yanaşmadı. Hatta parasını sadaka olarak dağıttığı için onu azarladı. Mü’min kardeş, "Ben fakirliğin ve zenginliğin Allah’tan olduğunu görüyorum. Allah bana mal verirse ona hamd eder, imtihan ettiğinde de sabrederim." dedi. Kardeşine nasihatlarda bulundu. Onun gafletten uyanmasına çalıştı. İşte bu nasihatlardan biriside bahçesinin güzelliği gözlerini kamaştıran kardeşine "Ne olurdu bahçene girdiğinde, 'Maaşallah, allah dilemişte yaratmış! Kuvvet ve kudret ancak Allah’ındır’ deseydin!" tavsiyesidir. Nihatyet çok geçmeden kafir kardeşin gururlandığı bahçe yerin dibine geçti. Sonraki ayetlerde haber verildiğine göre "çardakları yere çöktü" Bahçe sahibi de "avuçlarını ovuştura laldı."[128]



Para Peşin Mal Veresiye Satış Yapmak


412. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) Medine'ye hicret ettiğinde onlar yiyecekte ve hurmada selef yapıyorlardı. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Kim bir malı önceden satarsa ölçü ve tartısını belirterek ve teslim vaktini tayin ederek satsın."[129]



İzah



Hadiste geçen "selef," "selem" de denilen bir alış veriş şeklidir. Buna göre bir kimse malı sonra teslim etmek şartıyla ücretini birkaç ay önceden peşin olarak alır. Böyle bir satış, hadisten de anlaşılacağı üzere, şartlarına uyulduğu takdirde caizdir. Bunun şartı da, malın cinsi, miktarı ve vasıflarının tespit edilmesi, ne zaman ve nerede teslim edileceğinin açıklanması; buna karşılık alıcının da oradan ayrılmadan ücretini peşin olarak ödemesidir.

Meselâ çiftçinin miktar belirtmeden tarladaki mahsulü, ağaçtaki meyveyi satması, tarlanın veya ağacın peşin satılan mahsulü verip vermeyeceği belli olmadığından caiz değildir. Peygamberimiz böyle bir satışı yasaklamıştır.[130]

Fakat çiftçi, "Sana filan tarihte teslim etmek üzere iki ton iyi buğday satıyorum" dese, tüccar da bunu kabul etse ve bedelini peşin olarak verse, bu satış hadiste de ifâde edildiği gibi caizdir.[131]



Ölülere Sövmemek


413. Sahr (r.a.) rivayet ediyor:

"Ölülere sövmeyin. Çünkü bununla dirilere eziyet etmiş olursunuz."[132]



İzah



Konu ile ilgili bir başka hadis şöyledir:

"Ölülere sövmeyin, çünkü onlar sağ iken hayırdan ve serden gönderdiklerine kavuştular."[133]

Peygamberimiz iki hadislerinde de ölülere sövmemek gerektiğini bildirmiş ve bunun sebebini açıklamıştır. Bunlardan birincisi ölünün akrabalarına eziyet olmasıdır. Ölüye sövmekle hiçbir şey elde edilmemek bir yana, onun akrabaları bundan üzüleceğinden, ölenlere sövmemek gerekir.

Ölülere sövmemek gerektiğinin ikinci sebebi, şayet kötü birisi ise artık onun cezasını çekeceği yere gitmiş olmasıdır.[134]



Allah'ın Âlimlere Bir Lütfü


414. Ebû Mûsâ el-Eş'arî (r.a.) rivayet ediyor:

"Allah kıyamet gününde âlimleri diriltir. Sonra onlara şöyle der:

"Ey âlimler topluluğu! Ben ilmimi size azap etmek için vermedim. Gidiniz, sizi bağışladım."[135]



İzah



Mahşer gününde Allah'ın diledikleri kimseler dışında herkes dehşet içerisinde olacaktır. O gün böyle bir hitaba muhatab olmak gerçekten çok büyük bir sevinç kaynağı, çok büyük bir müjdedir. Bununla ilgili bir başka müjde de şudur:

"Ümmetimin en hayırlıları âlimlerdir. Âlimlerin de en hayırlıları merhametli olanlardır. Dikkat edin! Allah, câhilin bir tek günahını affetmeden önce, âlimin kırk günahını affeder. İyi dinleyin! Merhametli âlim, kıyamet günü, nuru etrafı aydınlatacak şekilde gelir. Öyle kî, doğu ile batı arasındaki yaratıklar, onun parlak bir yıldız gibi aydınlatan ışığında yürür."[136]

Bir başka hadis ise şu mealdedir:

"Kıyamet gününde Allah Teâlâ kullarını ayırmak için hükmetmeye başladığı zaman âlimlere hitaben şöyle buyurur:

"Ben size ilmimi ve hilmimi sadece sizi bağışlamayı istediğim için verdim. Hatânız ne olursa olsun bence önemsizdir."[137]

Ancak hadiste ifâde edilen nimete mazhar olacak âlimler, bildikleri ile amel eden, ilimleri ile başkalarına faydalı olan ihlaslı âlimlerdir. Yoksa bildiklerini yaşamayan, ilmi gizleyen, ilim ile dünyalık peşinde koşan âlimler, mahşer yerinde büyük sıkıntılara maruz kalacaklardır. Bu konuda pekçok hadis rivayet edilmiştir. Meselâ böyle âlimlerin ağzından irin akacağı, dillerini sakız gibi çiğneyecekleri, ateşten bir gem vurulacağı bildirilmiştir. Yine hadislerde Allah'ın fazla malın hesabını soracağı gibi, fazla ilmin de hesabını soracağı ikazı yapılmıştır. Tafsilat için Ölümden Sonra Diriliş isimli eserimizin 147, 148, 242, 243. sayfalarına bakılabilir.[138]



Mü'mini Öldürmenin Mes'uliyeti


415. Abdullah bin Amr (r.a.) rivayet ediyor:

"Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, bir mü'minin öldürülmesi, kıyamet gününde Allah indinde dünyanın yok olmasından daha büyüktür."

26 ve 371 numaralı hadislere bakınız.[139]



Namaz Ve Abdestin Fazileti


416. Câbir bin Abdullah (r.a.) rivayet ediyor:

"Cennetin anahtarı namaz, namazın anahtarı ise abdesttir."[140]



Allah'ın En Çok Kızdığı İsim


417. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) bir adamın diğerine "Ey şahların şahı" diye seslendiğini işitti. "Meliklerin meliki mi?" diye bu ifâdeden duyduğu rahatsızlığı zikretti.[141]



İzah



Hadisin son kısmı Mu'cemü'l-Evsat'ta, "Meliklerin meliki Allah'tır" şeklindedir. Hadisin Buhârî ve Müslim'deki rivayeti ise şöyledir:

"Allah katında en kötü isim, Melikü'l-Emlâk'tır."

Müslim'de rivayet edilen bir başka hadis de Peygamberimiz kıyamet gününde Allah'ın en fazla bu ismi alanlara gazap edeceğini bildirmiş ve,

"Allah'tan başka Melik yoktur" buyurmuştur.[142]

Kula yakışan Abdullah, Abdurrahman gibi tevazu ve kulluk bildiren isimlerdir. "Memleketlerin, kıtaların sahibi ve hükümrânı" mânâsına gelen "Melikü'l-Emlâk" ise Allah'a mahsus bir sıfattır. Kendi sıfatını alanlara elbette Allah gazap eder.[143]



Açıktan Günah İşleyenleri Açıklamak Gıybet Değildir


418. Behz bin Hakim babasından, Resûlullahın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

"Açıktan günah işleyenleri ne zaman açıklayacaksınız? Onların vasıflarını anlatın ki insanlar onlardan sakınsınlar.”[144]



İzah



Başka bir hadis şu mealdedir:

"Açıktan günah işleyenleri anlatmaktan niçin çekmiyorsunuz? İnsanlar onları ne zaman tanıyacak? Onun vasıflarını anlatın ki, insanlar onlardan sakınsınlar."[145]

Fenalıktan, açıktan günah işlemekten, yaptıkları günahları ballandıra ballandıra anlatmaktan sakınmayan insanlar bulaşıcı hastalık mikrobu taşıyan kimseler gibidirler. Eğer bunlara karşı tedbir alınmazsa, bu hastalığın topluma bulaşması kaçınılmaz olur. İşte hadiste bunlara karşı alınacak tedbirlerden birisi açıklanmaktadır. O da böylelerini insanlara tanıtmaktır.

Gıybeti son derece çirkin bulan ve yasaklayan dinimizde, "fâsık-ı mütecâhir" denilen böyle kimseler hakkında konuşmanın gıybet olmayacağı bildirilmiştir.[146]



Bayramlarda Tekbir Getirmek


419. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

"Bayramlarınızı tekbirlerle süsleyin."[147]



İzah



Konu ile ilgili bir başka hadis şu mealdedir:

"Ramazan ve Kurban bayramlarını 'Lâilâhe ilallah, Allahü ekber, sübhanallah ve elhamdülillah'larla süsleyin."[148]

Bediüzzaman, bayramların tekbirlerle süslenilmesinin istenilmesindeki hikmeti meâlen şöyle açıklar:

Bayramlarda gaflet istila edip gayr-i meşru dâireye sapmamak için hadislerde Allah'ı zikretmeye ve şükre büyük teşvikler yapılmış. Tâ ki bayramlarda o sevinç nimetlerini şükre çevirip, o nimeti devam ettirsin ve artırsın. Çünkü şükür nimeti artırır ve gafleti kaçırır.[149]



Allah'ın Mahşerde Kullarıyla Konuşması


420. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) Resûlullahın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

"Allah dünyada iken çok mal ve evlat verdiği iki kulunu diriltti. Sonra bunlardan biriyle aralarında şu konuşma geçti:

"Ey filan oğlu filan!"

"Buyur ey Rabbim! Emrini yerine getirmekten mutluluk duyacağım."

"Sana çok mal ve çocuk vermedim mi?"

"Evet, verdin Rabbim."

"Verdiğim şeyleri ne yaptın?"

"Fakirlik korkusuyla çocuğuma bıraktım."

"Senden sonra ne olduğunu bilseydin az güler, çok ağlardın. Korktuğun şeyi [fakirliği] onlara verdim."

Diğer kul ile de Allah arasında şu konuşma geçer:

"Ey filan oğlu filan!"

"Buyur ey Rabbim! Emrini yerine getirmekten mutluluk duyacağım."

"Sana çok mal ve çocuk vermedim mi?"

"Evet, verdin Rabbim."

"Verdiğim şeyleri ne yaptın?"

"Senin yolunda harcadım. Ölümümden sonra, çocuklarım hususunda Senin ihsanına güvendim."

"Senden sonra ne olduğunu bilseydin çok güler, az ağlardın. Güvendiğin şeyi [ihsanımı] çocuklarına verdim."[150]



İzah



Hadiste birinci kulun kendisine verilen serveti Allah yolunda harcamadığı, fakirlik korkusuyla yanında tuttuğu ve çocuklarına bıraktığı bildiriliyor. Allah da o kuluna korktuğunun başına geldiğini, kendisinden sonra çocuklarının fakir düştüğünü haber veriyor.

İkinci kişi ise Allah'ın verdiği serveti, yine Onun yolunda sarf eden tevekkül ehli bir kul. Servetini Allah yolunda harcamış, çocuklarını da Allah'a emânet etmiş. Yüce Allah onu da umduğuna kavuşturmuş, çocuklarına ihsanda bulunmuş.

Kur'ân'da Allah'ın tevekkül ehli sâlih kulların çocuklarına ihsanda bulunduğu ile ilgili bir kıssa vardır. Bu kıssa şöyledir:

Hz. Mûsâ Hızır (a.s.) ile bir yolculuğa çıkmıştı. Bir köye geldiklerinde halktan yiyecek istediler. O belde halkı kendilerini misafir etmekten kaçındılar. Sonra orada yıkılmak üzere olan bir duvara rastladılar. Hızır onu doğrultu verdi. Musa'nın (a.s.) sorması üzerine de bunu şöyle açıkladı:

"O duvar, şehirdeki iki yetim çocuğa aitti. Altında da onlara ait bir hazine vardı. Babaları ise sâlih bir kimse idi. Rabbin diledi ki, onlar yetişkin çağa gelince hazinelerini oradan çıkarsınlar. Bütün bunlar Rabbinden bir rahmet eseridir."[151]



Irkçılık Câhiliye Âdetidir


421. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:

Evs ve Hazreç Ensardan iki kabileydi. Câhiliyye devrinde aralarında düşmanlık vardı. Resûlullah (s.a.v.) Medine'ye hicret ettiğinde o düşmanlık gitti. Allah onların kalplerini birbirine ısındırdı. Bir defasında bu iki kabile mensupları bir mecliste otururlarken Hazreç'ten birisi okuduğu şiirle Evslileri hicvetti. Ardından Evsli birisi de okuduğu şiirle Hazreçlileri hicvetti. Bu hicivleşme karşılıklı olarak devam etti. Öyleki birbirlerine ağır laflar söylemeye başladılar. Silahlarına sarılarak vuruşmak için kalktılar. Bu durum Peygamberimize ulaştığında ve durum hakkında vahiy indiğinde Resûlullah (s.a.v.) süratli bir şekilde oraya geldi. Onları görünce kendilerine seslenerek hadise üzerine nazil olan âyetleri okudu:

"Ey iman edenler! Allah'tan nasıl korkmak gerekiyorsa öylece korkun. Ve son nefesinize kadar hakda sebat edin de Müslümanlar olarak ölün."[152]

Ayet bittiğinde her iki taraf da silahlarını bırakarak yaşlı gözlerle birbirlerine sarıldılar.[153]



İzah



İslâmiyet, Câhiliyye devrinin pekçok çirkin âdeti gibi, ırkçılıkla da mücâdele etti. Dinimizin ırkçılıkla olan bu mücâdelesini

Bediüzzaman'ın Görüşleri Işığında İslâm ve Milliyetçilik isimli eserimize havale ederek, burada sadece bu hadisin açıklaması üzerinde durmak istiyoruz:

Peygamberimizin Medine'ye hicret ettiği ilk yıllardı. İslâmiyetten önce birbirleri ile kanlı bıçaklı olan Evs ve Hazreç kabileleri arasındaki düşmanlık, İslâmiyet sayesinde kardeşliğe dönüşmüştü. Bu iki kabile oturmuş, tatlı tatlı sohbet ediyorlardı. Bunların birbirleriyle kardeş olmasını hazmedemeyen Yahudi Şes bin Kays, onları tekrar eski günlerine dündürmek, parçalamak istedi. "Bu iki kabile birbirleriyle iyi geçindikleri müddetçe bizim burada rahat etmemiz mümkün değildir" dedi. Sonra da bir Yahudi gencine şu emri verdi:

"Kalk onların yanına git, birlikte otur. Sonra Buas Günü'nü hatırlat. Onların bu gün için söyledikleri şiirlerden oku."

Bu emri alan Yahudi genci gitti, iki kardeş kavmin sohbet meclisine oturdu. Bir fırsatını bulduğunda da Buas Günü'nü hatırlattı, şiirler okudu. Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki kabile asabiyeti damarı hemen nüksetti. Geçmişte olduğu gibi birbirlerine karşı övünmeye, şiirler okumaya başladılar. Hatta Evs Kabilesinden Evs bin Kayziv (r.a.); Hazreç Kabilesinden de Cebbar bin Sahr (r.a.) "İsterseniz eski günlere dönebiliriz" diyerek birbirlerine meydan okudular. Neticede iki taraf da iyice sinirlendiler, "Haydi dönelim. Silah silah" diye bağırışmaya başladılar.

Bu durumu haber alan Peygamberimiz (a.s.m.), Muhacirlerden bâzılarını da yanına alarak oraya gitti ve şöyle buyurdu:

"Ey Müslüman cemaati! Allah! Allah! Yüce Allah sizi İslâmiyetle doğru yola çıkarıp şereflendirdikten, kalblerinizi birleştirdikten, sizleri küfür karanlığından kurtardıktan, Cahiliye devrine ait bütün kötü işlerden ilginizi kestikten sonra ve ben de aranızda bunları açıklayıp dururken, siz halâ cahiliye dâvasını mı güdüyorsunuz?"[154]

Peygamberimizin bu konuşması üzerine Sahabîler yaptıkları şeyin, şeytanın aldatmacası olduğunu anladılar. Silahlarını bırakarak yaşlı gözlerle birbirlerine sarıldılar ve birbirlerinden af dilediler.

Bu olay üzerine Yüce Allah şu âyetleri indirdi:

"Ey iman edenler! Eğer kendilerine daha önce kitap verilenlerden bir zümreye uyarsanız, onlar sizi imanınızdan çevirip yeniden kâfir yaparlar.

"Üzerinize Allah'ın âyetleri okunduğu ve aranızda Onun Resulü bulunduğu halde, nasıl küfre dönersiniz? Her kim Allah'a sığınır ve Onun dinine yapışırsa, işte o küfre düşmekten korunup doğru yola ulaşmıştır.

"Ey imân edenler! Allah'tan nasıl korkmak gerekiyorsa öylece korkun. Ve son nefesinize kadar hakta sebat edin de, Müslümanlar olarak ölün.

"Allah'ın dinine ve Kur'ân'a hep birlikte sım sıkı sarılın; ayrılığa düşüp dağılmayın. Bir de, Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın ki, siz birbirinize düşman iken, O sizin kalblerinizi kaynaştırdı da, Onun nimeti sayesinde kardeş oluverdiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarındaydınız; Allah sizi oraya düşmekten kurtardı. Doğru yola erişesiniz diye, Allah size âyetlerini işte böyle açıklıyor."[155]

Birinci âyet-i kerimede Yüce Allah ırkçılık dâvası gütmenin mü'minlerin imanlarını tehlikeye sokacağına, hatta onları küfre dahi sürükleyebileceğine dikkat çekmektedir. Nitekim ırkçılık hareketinin başlamasıyla birlikte, ırkçılığı din yerine koyan pekçok insanın imanı gitmiştir.

Bu âyette dikkat çekilen bir diğer husus da "Kendilerine kitap verilenlerden bir zümreye" uymamaktır. Âyette geçen zümre Yahudilerdir. Irkçılığın İslâm dünyasında başlamasında ve Müslümanların birbirine düşman vaziyeti almasına sebep olmasında Yahudilerin rolü düşünülürse, Yüce Allah'ın ikazının mânâsı daha iyi anlaşılır.

İkinci âyette, Allah'ın âyetleri kendilerine okunup durulurken ve Peygamberleri de aralarında iken kâfirlere aldanıp Allah'ın haram kıldığı bir dâvanın peşinden gitmeleri hayret ve taaccüble karşılanıyor. Dolayısıyla, yanımızda Kur'ân'-ı Kerim varken, Peygamberimizin hadisleri bizleri bu noktada ikaz ederken, hâin ve münafıkların oyununa gelip ırkçılık dâvası güdersek, âyetteki hayret ve taaccübe bizler de muhatab olmaz mıyız? Demek oluyor ki, bu âyet bizleri de ırkçılık yapmamak konusunda ikaz ediyor.

Üçüncü âyette mü'minlere Allah'tan korkmaları ve Müslüman olarak vefat etmeleri ikaz edilerek İslâm dininde ırkçılığa yer olmadığı, dolayısıyla böyle bir dâva peşinde gitmenin insanın ebedî hayatını tehlikeye düşürebileceği ikazı yapılıyor.

Dördüncü âyette ise Yüce Allah, mü'minlere birlik ve beraberliği emrediyor ve tefrikaya düşmelerini yasaklıyor. Şu veya bu kavmin değil, İslâmın etrafında birleşmeleri ikazını yapıyor. İslâmiyetten önce kavmiyetçilik yüzünden birbirlerini öldürmekten çekinmeyen iki kardeş kabile olan Evs ve Hazrec kabilelerinin İslâmiyet nimetiyle aralarındaki mânâsız düşmanlığa son verdiği nimetini hatırlatıyor. Son kısımda ise mü'minlerin doğru yoldan ayrılmamaları için emir ve yasaklarını böylece açıkladığını bildiriyor.

305 ve 455 numaralı hadislere ve izahlarına da bakınız.[156]



Vaktin Namazını Kılmış Birisi Cemaata Uyabilir Mi?


422. Yezid el-Esved (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah ile beraber Veda Haccında haccettim. Onunla beraber sabah namazını kıldım. Namazı bitirdiğinde da duran iki kişinin insanlarla beraber namaz kılmadığını gördü. Onları çağırdı. Titrer bir halde kendilerini Resûlullaha (s.a.v.) getirdiler.

Resûlullah (s.a.v.),

"Bizimle beraber niçin namaz kılmadınız?" buyurdu.

"Ya Resûlallah, biz sizinle beraber namaza yetişemeyeceğimizi zannederek yükümüzün yanında kıldık" dediler.

Resûlullah (s.a.v.),

"Böyle yapmayın. Namazı yükünüzün yanında kıldıktan sonra o namazı kılan bir cemaata rastlarsanız namazı tekrar kılın. O sizin için nafile olur" buyurdu.

Onlardan biri, "Ya Resûlallah, benim için bağışlanma dile" dedi.

Resulullah (s.a.v.),

"Allah'ım, onu bağışla" diye dua etti.

İnsanlar Resûlullaha (s.a.v.) doğru üşüştüler. Ben o gün oradakilerin en genci ve güçlüsü idim. Resûlullahın (s.a.v.) elini kaptım göğsümün üzerine koydum. Onun elinden daha serin ve daha hoş bir şey görmedim.[157]



İzah



Konu ile ilgili daha başka hadisler de vardır.[158] Peygamberimiz bir hadislerinde de böyleleri hakkında, "Bu onun için cemaat sevabından bir nasiptir"[159] buyurmuştur.

Zikrettiğimiz kaynaklarda hadisin "Ya Resûlallah, benim için bağışlanma dile" ifâdesinden sonraki kısım yer almamıştır. Sadece Dârimî'de şu ilâve vardır:

"Sonra cemaat kalktı, Hz. Peygamberin elini tutup yüzlerine sürmeye başladılar. Ben de elini tutup yüzüme sürdüm de, onun kardan daha serin, kokusunun da miskten daha güzel olduğunu gördüm."

Hadis, vaktin namazını kılmış olan birisinin bir cemaata rastladığında onlarla beraber namaz kılabileceğini göstermektedir. Bu konuda âlimler arasında ittifak varsa da, hadiste geçen "O sizin için nafile olur" ifâdesi hakkında farklı görüşler ortaya atmışlardır. Safilerden bir gruba göre kişinin tek başına kıldığı nafile, diğeri farz yerine geçer. Hanefîlere, Şâfiîlerin çoğunluğuna ve Hanbelîlere göre ise önce kılınan farz yerine geçer, diğeri nafiledir.

Yine Şâfiîlerden bâzıları da bu iki namazdan mükemmel olanın farz, diğerinin nafile olacağını söylemişlerdir. Bâzıları ise Allah'ın dilediğini farz, dilediğini de nafile olarak sayacağını söylerler. İbni Ömer'in (r.a.) şu açıklaması da bu mânâyı kuvvetlendirir:

Bir defasında adamın biri İbni Ömer'e (r.a.), "Ben evde namaz kıldıktan sonra imamla namaza yetişiyorum. Onunla da namaz kılayım mı?" diye sordu.

Abdullah (r.a.) "Evet" dedi.

Adam, "Peki bu durumda kıldığım hangi namazı farz yapayım?" diye tekrar sordu.

Hz. Abdullah, "Bu senin elinde mi? Bu Allah'a kalmıştır. Allah dilediğini farz olan namaz yerine sayar" cevabını verdi.[160]

Hadisin bahsettiğimiz kısmının farklı anlaşılmış olması, şöyle bir hükme de sebep olmuştur:

Hanefîler kişinin imamla kıldığı namazın nafile olacağını söylerler. Bu mezhebe göre sabah ve ikindi namazlarından sonra nafile namaz kılmak mekruh olduğundan, tek başına namaz kılmış olan birisinin sabah, ikindi ve akşamın cemaatine tâbi olması da mekruhtur.

Hadisten yukarıdaki fıkhı hükmün yanı sıra, Resûlullahın (s.a.v.) Ashabının eğitimiyle ilgilendiğini, yapılan bir yanlışı karşı taraftaki kimseyi kırmadan düzelttiğini, ilim ehlinin bu konuda da onu örnek alması gerektiğini öğreniyoruz.

Hadis ayrıca Ashabın Peygamberimize olan sevgi ve hürmetlerini de göstermektedir.[161]



Peygamberimizin Bir Mucizesi


423. Ebû Zer (r.a.) rivayet ediyor:

"Sizin üzerinizde namazı geciktiren idareciler olur. Sen namazı vaktinde kıl. Böyle idarecilerle geciktirerek kıldığın namazı da nafile yap."[162]



İzah



Müsned'deki rivayette, "Onlar namaz kılarken 'Ben namazı kıldım, kılmayacağım' deme" ilâvesi vardır. Bu, Peygamberimizin onlara muhalefet etmekten kaçınmak gereğini tavsiye ettiğini gösterir.

Allah'ın bildirmesi dışında hiç kimse gaybı bilmez. Allah başta Peygamberimiz olmak üzere bâzı kullarına gaybı bildirmiştir. Bu gerçek Kur'ân'da şöyle haber verilir:

"Görünmeyen âlemleri bilen odur. O hiç kimseyi gaybdan açıkça haberdar etmez. Ancak peygamberlerden bildirmek istediği müstesnadır."[163]

Peygamberimiz (s.a.v.) Allah'ın bildirmesiyle istikbalde olacak pekçok hadiseyi haber vermiştir. Bu konuda 149 ve 490 numaralı hadislere de bakılabilir.

İşte bunlardan birisi de izahını yaptığımız hadisteki haberdir. Hadiste haber verilen husus, bâzı Emevî idarecilerin namazları geç kıldırmasıyla tahakkuk etmiştir. Meselâ bunlardan birisi Haccac'dır. Onun Medine'ye geldiğinde namaz vakitlerini geciktirdiği rivayet edilmiştir.[164]

Hadis, bir yerde namaz geciktirilerek kılınıyorsa, orada kişinin namazı geciktirmeden tek başına kılmasının daha isabetli olduğunu göstermektedir. Bu durumda namazı ilk vaktinde kılan kimse, sonradan cemaatla da namaz kılabilir. Kıldığı bu namaz kendisi için nafile bir namaz olur.[165]



Mü'minlerin En Olgunu


424. Ebû Said el-Hudrî (r.a.) rivayet ediyor:

"Mü'minlerin iman bakımından en olgun olanları, ahlâkı en güzel ve mülayim olandır. Onlar insanlara ısınırlar, insanlar da onlara ısınırlar. Başkalarına ısınmayan ve kendilerine ısınılmayan kimsede hayır yoktur."[166]

Mu'cemü'l-Evsat'ta, "Kendilerine ısınılmayan insanlarda hayır yoktur" ifâdesi yerine,

"İnsanlara ısınmayan ve insanların kendisine ısınmadığı kimse bizden değildir" ifâdesi vardır.

"Bizden değildir" "Bizim sünnetimiz üzere değildir" demektir.[167]



Farz Kılan Birine Uyulabilir Mi?


425. Ebû Said el-Hudrî (r.a.) rivayet ediyor:

Namaz kılındıktan sonra Resûlullah (s.a.v.) mescidde tek başına namaz kılan birini gördü ve şöyle buyurdu:

"Şu adama beraber namaz kılarak ona sadaka verecek kimse yok mu?"[168]



İzah



Dârekutnî'de bu namazın öğle namazı olduğu bildirilir. Müsned ve Tirmizî'de ise "Oradakilerden bir adam kalktı ve onunla beraber namaz kıldı" ilâvesi vardır. Adamla beraber namaz kılan şahsın Hz. Ebû Bekir olduğu bildirilir.

Hadis, tek başına namaz kılan birisine uyulabileceğini göstermektedir. Böyle birisinin imamlığa niyet etmiş olması gerekmez. Çünkü imamın imam olmaya niyet etmesi şart değildir.

Hanbelî mezhebi imamı, Ahmed bin Hanbel bunu nafile namazlarda caiz görür, farzlarda ise caiz görmez.

Peygamberimiz yukarıdaki hadiste tek başına namaz kılan Sahabî ile birlikte namaz kılmayı "sadaka" olarak ifâde etmiştir. Çünkü onunla namaz kılan kimse ona bir iyilik yapmış olacak, kendisine cemaat sevabı kazandıracaktır. Bir hadiste "Her iyilik sadakadır" buyurulduğuna göre, bu da bir sadakadır.

Hadis, bir mescidde iki defa cemaat yapılmasının caiz olduğuna da delildir. Konunun tafsilatı için Ezan Cami Namaz isimli eserimizin 344, 345. sayfalarına bakılabilir.[169]



Ölüm Mü'min İçin Nimete Geçiştir


426. Abdullah İbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) "Fe ravhün ve reyhanün"ü okudu.[170]



İzah



Aynı hadis, bir kaç sayfa sonra Hz. Âişe tarafından da rivayet edilmiştir. Hadis yine Abdullah bin Ömer'den (r.a.) Mu'cemü'l-Evsat'ta da şöyle rivayet edilir:

Resûlullaha (s.a.v.) Vakıa Sûresini okudum. "Ravhün ve reyhanün"e geldiğimde Resûlullah (s.a.v.) bana,

"ravhün ve reyhanün ey İbni Ömer!" buyurdu.[171]

İzahını yaptığımız hadis ve aynı mealdeki Hz. Âişe hadisi, Peygamberimizin Vakıa Suresini okuduğunu gösterir. Çünkü bu kelimeler Vakıa Suresindedir.

Vakıa Sûresi, Mekke'de nazil olmuştur. 96 âyettir. Kıyamet gününden, Cennet ve Cehennem ehlinin hallerinden bahseder. Gözlerimizin önündeki tevhid delillerine dikkat çeker. Kıyamet vakıasını zikrederek başladığı için sûreye Vakıa ismi verilmiştir.

Hadiste zikredilen "ravhün ve reyhanün" kelimeleri, sûrenin 89. âyetinde geçer. Bu kelimeler, "rahat, rahmet, güzel kokulu rızık" mânâsına gelir. Bu kelimelerin mânâsı 88. âyetten itibaren tamam olur. Ve şöyledir:

"Ölen kimse iman ve güzel işlerle Allah'ın rızâsına yaklaşmış olanlardan ise: Ölüm onun için rahata, rahmete, güzel kokulu rızıklara, daimî nimetlerle dolu Cennete bir geçiştir."

Peygamberimiz, "ravhün ve reyhanün ey İbni Ömer" demekle, bu duruma dikkat çekmek istemiştir.

Sûrenin 92-94. âyetlerinde de kâfirin durumu şöyle nazara verilir:

"Ölen Allah'ın âyetlerini yalanlayan sapıklardan ise: Onun âkibeti kaynar sudan bir ziyafet ve Cehennem ateşine atılmaktır."

Konunun tafsilatı hakkında Ölüm Cenaze Kabir isimli eserimize bakılabilir.[172]



Cenazeye Katılmak Çok Sevaptır


427. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

"Kim bir cenazeye defnedilinceye kadar iştirak ederse iki kırat sevap kazanır."

"Kırat ne kadardır?" denildi.

Peygamber (s.a.v.),

"Uhud Dağı kadar" buyurdu.[173]



Peygamberimizin Namaz Sonrasında Yaptığı Dua


428. Ebû Eyyûb (r.a.) rivayet ediyor:

Ben Peygamberinizin (s.a.v.) arkasında namaz kıldığım her seferinde o namazı bitirdiğinde mutlaka şöyle derdi:

"Ya Rabbi, bütün hatâ ve günahlarımı bağışla. Allah'ım, beni yücelt. Kusurlarımı telafi et. Beni güzel iş ve huylara yönelt. Bunların iyisine ancak Sen yöneltir, kötüsünden de ancak Sen uzaklaştırırsın."[174]



Rızık İnsanı Bulur


429. Ebû Said el-Hudrî (r.a.) rivayet ediyor:

"Biriniz rızkından kaçsa da, ecelin onu yakaladığı gibi, o onu bulur."[175]



İzah



Câmiü's-Sagîr'de de buna benzer şöyle bir hadis vardır:

"Kulun rızkı, kendisini ecelinin aradığından daha fazla arar."[176]

Bir âyet-i kerimede ölümün insanı her halükârda bulacağı şöyle bildirilir:

"Kaçtığınız ölüm mutlaka gelip sizi bulacaktır. Sonra da görünür ve görünmez âlemleri hakkıyla bilen Allah'a döndürüleceksiniz."[177]

İşte hadis, vakti geldiğinde ecel insanı nasıl yakalarsa, rızkının da öyle bulacağını nazara veriyor. Evet, Allah'ın bir ismi de Rezzak, yani rızık vericidir. Halik, yani yaratıcı ismiyle atomdan galaksilere, en küçük şeyden güneşe, çiçeklerden yıldızlara kadar her şeyi yarattığı gibi; Rezzak ismiyle de rızka muhtaç ve her birinin rızkı başka başka olan varlıklara rızık yetiştirir: Sabahleyin aç olarak hayata başlayan canlılar, onun rızık vermesiyle akşama tok olarak erişirler. Etrafımıza baktığımızda Yüce Rabbimizin Rezzâk isminin tecelîsini bütün canlılarda gayet açık bir şekilde görebiliriz. Allah'ın rızık verici olduğu bir âyette şöyle açıklanır:

"Yeryüzünde yürüyen ve kendi rızkını yüklenemeyen nice canlının ve sizin rızkınızı Allah verir."[178]

Demek ki, Allah bütün canlıların rızıklarını onlara yetiştiriyor. Ancak rızkın iki çeşit olduğunu da burada iade edelim: Biri, hayatı devam ettirmek için ihtiyaç duyulan rızıktır. Allah'ın tahhüdünde olan rızık da budur.

Daha çok kazanmak için ise çalışmak, sebeplere sarılmak gerekir. Çalışkan bir insan, gayreti nispetinde, rızkının daha fazla takdir edilmesine sebep olabilir. Allah hangi kulunun çalışıp gayret gösterip, hangi kulunun sebeplere teşebbüs etmeyeceğini ezelî ilmiyle bildiği için, kullarının rızıklarını bu bilgisine göre takdir etmiştir.

Ancak bu çeşit rızık her ne kadar çalışmaya, kazanmaya bağlı ise de, bazan ihsana tâbidir, ya verilir ya verilmez. Yani her zaman çok çalışan illâ da çok kazanacak demek değildir. Verip vermemek Cenâb-ı Hakkın irâdesine, takdirine bağlıdır. İsterse verir, isterse vermez. Bazan da verir, bir musibetle tekrar alır.

Rızkın takdir edildiğini bilen bir insan, rızkını ararken aç gözlülük etmez, rızık elde etmek için helâl haram demeden uğraşmaz. Hadis bize bunu da ders vermektedir. Bu mânâyı açıklayan bir başka hadis de şu mealdedir:

"Cebrail kalbime şöyle ilham etti: 'Bir canlı ömür süresini tamamlamadıkça ve rızkını tamamıyla almadıkça ölmez. O halde Allah'tan korkun. Rızkı aramada güzel davranın. Birinize rızkının gelmekte gecikmesi, onu Allah'ın emirlerini ve yasaklarını çiğneyerek aramaya sevk etmesin. Şüphesiz Allah'ın yanındaki nimetlere ancak Ona itaatla erişilir."[179]

Rızık hakkında tafsilatlı bilgi için Kadere İman isimli eserimize bakınız.[180]



Peygamberimizin Vefatı En Büyük Musibettir


430. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) insanlara dönerek şöyle buyurdu:

"Ey insanlar! Benden sonra birinizin başına bir musibet gelirse, benim vefatımla uğradığı manevî musibeti göz önüne getirerek musibetinden teselli bulsun. Hiç şüphesiz, benden sonra ümmetimden hiç kimsenin başına benim vefatımla maruz kaldığı bir musibetten daha büyüğü gelmez."[181]



Erkek Evinden Fazla Uzak Kalmamalı


431. Ebû Hureyre (r.a.) rivayet ediyor:

"Yolculuk azaptan bir parçadır. O sizin uykunuza, yemenize ve içmenize ve lezzetinize mâni olur. Öyle ise sizler işinizi bitirir bitirmez evinize, ailenize dönmekte acele edin."[182]



İzah



Yolculuğun azaptan bir parça olarak vasfedilmesi, yolculukta meşakkatin fazla olmasındandır. Kişi yolculuk esnasında yeterince uyuyamaz, vaktinde yiyip içemez. Hadis, yolculuğun bu yönünü nazara vermekle beraber, kişinin işini bitirdikten sonra lüzumsuz yere fazla oyalanmayıp bir an önce evine dönmesi gerektiğini tavsiye etmektedir. Çünkü evin erkeğinin evde bulunmaması, ev halkı için sıkıntıya sebeptir.[183]



Oruçlunun Hanımını Öpmesi


432. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullaha oruçlunun öpmesinden soruldu. Resûlullah (s.a.v.),

"Bunda bir beis yoktur. Bu bir şey koklamak gibidir" buyurdu. (190 numaralı hadise bakınız.)[184]



Ümmetin Mecûsileri Kimlerdir?


433. Câbir (r.a.) rivayet ediyor:

"Bu ümmetin Mecûsîleri Allah'ın kaderini yalanlayanlardır. Şayet onlar hastalanırlarsa ziyaret etmeyin, karşılaştığınızda selâm vermeyin, öldüklerinde cenazelerine katılmayın."[185]

75, 306,433 numaralı hadislere bakınız. [186]



İbâdette Resûlullaha Uymak


434. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah Mekke'ye geldiğinde Kabe'yi tavaf etti, sonra da Makam-i İbrahim'in arkasında iki rekat namaz kıldı. Ardından Safa ile Merve'de sa'y yaptı. Muhakkak sizin için Resûlullahda (s.a.v.) güzel bir örnek vardır.[187]



İzah



Sahabîler her hareketlerinde sünneti esas alıyorlardı. Sünnete muhalefet yapıldığını gördüklerinde de hemen karşı çıkıyor, sünnet olan davranışı bildiriyorlardı.

Bu hadiste de Abdullah bin Ömer (r.a.) Peygamberimizin tatbikatına uygun hareket etmeyenleri "Sizin için Resûlullahda (s.a.v.) güzel bir Örnek vardır" diyerek ikaz etmektedir. Ve Resûlullahın Veda Haccında Mekke'ye girdiğindeki hareket tarzını bildirmektedir. O da önce tavaf, yani Kabe'nin etrafında yedi defa dönmek, sonra Makam-ı İbrahim'in ardında iki rekât tavaf namazı kılmak, ardında da Safa ile Merve arasında sa'y yapmak, yani gidip gelmektir. Dolayısıyla Kabe'ye ayak basan bir Müslüman sünnet olan bu şekli esas almalı, kendiliğinden yeni şeyler ortaya koymamalıdır.

Bu hac için böyle olduğu gibi, hayatın her safhası için de böyle olmalıdır. Mü'minler, her hareketlerinde her bakımdan "örnek olan" Resûlullahı taklid etmelidirler.[188]



Mahşerde Peygamberimiz Ümmetini Nasıl Tanıyacak?


435. Übey bin Ka'b (r.a.) rivayet ediyor:

"Secde izinden meydana gelen alâmetleri yüzlerindedir"[189] âyeti hakkında Resûlullah (s.a.v.),

"Kıyamet günündeki nur" buyurdu.[190]



İzah



Peygamberimiz bir hadislerinde de mü'minlerin kıyamet gününde abdest azalarının parlayacağını şöyle haber vermiştir:

"Şüphesiz ki, ümmetimin fertleri kıyamet günü, abdeste devam etmelerinden dolayı, abdest azaları nurlu ve parlak olarak davet edileceklerdir. Kimin bu nuru ve parlaklığı daha da çoğaltmaya gücü yeterse, bunu yapsın."[191]



Bir Meclisten Kalkarken Okunacak Dua


436. Râfi' bin Hadîc (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah şu duayı okumadan bir meclisten ayrılmazdı:

"Allah'ım, Sana layık bir hamdle, Seni her türlü noksandan tenzih eder, uzak tutar; Senden başka ilâh olmadığına inanır; sadece Senden af diler ve günahlarımdan dolayı Sana tevbe ederim."

Sonra da şöyle derdi:

"Bu, mecliste olan hatâlara keffârettir."[192]



Oruç Tutmanın Yasaklandığı Üç Gün


437. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor: Resûlullah şu üç günde oruç tutmayı yasakladı:

1. Ramazan hilali görünmeden önce acele ederek,

2. Kurban bayramında.

3. Ramazan bayramında.[193]



İzah



Halkımız arasında İslâmiyet adına yanlış veya en azından sünnete muhalif hareketler yapılmaktadır. Bunun pekçok misâli vardır. İşte bunlardan birisi de "Ramazan'ı karşılamak için" birkaç gün öncesinden oruca başlamaktır. Oysa İslâmiyet adına yapılan bu davranış sünnete zıttır. Nitekim bu hadis Ramazan'dan önce oruç tutmayı yasaklamıştır. Ramazan'dan önce Ramazan'ı karşılamak için oruç tutmayı yasaklayan hadislerden birisi de şu mealdedir:

"Bir iki gün önceden oruç tutmakla Ramazan'ın önüne geçmeyin. Ancak eskiden beri tutmakta olduğunuz bir oruç Ramazan öncesine denk gelirse, o müstesnadır. Ramazan hilalini görünceye kadar oruca başlamayın."[194]

Evet, dinimiz oruca başlamayı hilâlin görülmesine veya Şaban ayının otuza tamamlanma şartına bağlamıştır. Hilâl görülmeden oruca başlamak, hadisle sabi' olan bir ibâdet vaktini öne almak demek olur. Bu ise doğru bir hareket değildir.

Bununla beraber, hadisten de anlaşılacağı üzere bunun istisnası vardır. Meselâ her ayın başında, ortasında, sonunda oruç tutmayı bir sünnet olarak devam ettiren; Pazartesi ve Perşembe gibi günlerde yine bir sünnet olarak oruç tutmaya devam edenlerin tuttukları oruç bu günlere denk gelirse, Ramazan öncesinde oruç tutabilirler. Çünkü bu, "Ramazan'ı karşılama" niyetiyle tutulan bir oruç değil, kişinin yaşadığı bir sünneti devam ettirmesidir.

Hadiste Ramazan ve Kurban bayramlarında oruç tutmak da yasaklanmıştır. Çünkü bunlar yeme içme günleridir. Bu konuda 56, 338 numaralı hadiste bilgi verdiğimizden oraya bakılabilir.[195]



Haya Ve İman Beraberdir


438. Ebû Mûsâ el-Eş'arî (r.a.) rivayet ediyor:

"Haya ve iman birlikte bulunurlar ve ancak birlikte ayrılırlar."

7,66, 514 ve 751 numaralı hadislere de bakınız.[196]



Hz. Bilal'in Fazileti


439. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor: Bilal'e müjde verdim. O bana, "Ey Abdullah! Beni ne ile müjdeliyorsun?" diye sordu. Şöyle dedim: "Resûlullahın şöyle buyurduğunu işittim:

"Kıyamet gününde Bilal, eğeri altından, gemi, inci ve yakuttan olan bir binek üzerinde gelir. Yanında bir sancak vardır. Müezzinleri kendisine tâbi olarak Cennete girdirir. Hatta sadece Allah rızası için kırk sabah ezan okuyan müezzini de Cennete götürür."

194,405 ve 648 numaralı hadislere de bakınız.[197]



Peygamberimiz Abdullah Bin Mes'ud'a Neler Öğretti?


440. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullahın yanına girdim. Bana, "Ey İbni Mes'ud, imanın en sağlam kulpu nedir?" diye sordu.

Ben, "Allah ve Resulü bilir" dedim.

"İmanın en sağlam kulpu, Allah yolunda karşılıklı dostluk kurmak, Allah için sevmek, Allah için düşmanlık beslemektir" buyurdu.

Sonra,

"Ey İbni Mes'ud," buyurdu.

Ben, "Buyur yâ Resûlallah" dedim.

"İnsanların hangisi daha faziletlidir, biliyor musun?" buyurdu.

Ben, "Allah ve Resulü bilir" dedim.

"Dinde ince anlayış sahibi olduktan sonra en güzel amel işleyenler" buyurdu ve "Ey İbni Mes'ud," diye seslendi.

Ben, "Buyur yâ Resûlallah" dedim.

"İnsanların en âliminin kim olduğunu biliyor musun?" buyurdu.

Ben, "Allah ve Resulü bilir" dedim.

Şöyle buyurdu:

"İnsanların en âlimi, insanlar ihtilaf içerisinde oldukları bir zamanda hakkı görendir. İsterse ameli az olsun. İsterse kıçının üzerinde sürünsün.

Sizden öncekiler yetmiş iki gruba ayrıldılar. Onlardan üçü kurtuldu, diğerleri helak oldu. Bu üç gruptan biri krallara karşı çıktılar, onlarla dinleri ve İsa'nın (a.s.) dini uğrunda savaştılar. Kralın askerleri onları yakaladılar, öldürdüler ve testerelerle kestiler.

Bir diğer grup ise krallara karşı koyacak ve dinleri uğrunda onlarla savaşacak güçte değildiler. Bu sebeple yeryüzüne dağıldılar ve korktular. Onlar Allah'ın şu âyetinde bildirdiği kimselerdir: "Ruhbanlığa gelince, onu Biz emretmediğimiz halde kendileri Allah'ın rızâsını aramak için icad ettiler."[198]

Hıristiyan olup da bana iman eden, bana tâbi olan, beni tasdik eden o ruhbaniyetin hakkını gözetmiş olur. Bana tâbi olmayanlar ise helak olanlardan olur.[199]



İzah



Hadiste Peygamberimizin ilk nazara verdiği şey, "imanın en sağlam kulpunun Allah yolunda karşılıklı dostluk kurmak, Allah için sevmek, Allah için düşmanlık beslemek" olduğudur.

Allah insana pekçok duygu vermiş, ondan bu duyguları yerli yerince kullanmasını istemiştir. Sevgi ve düşmanlık da Rabbimizin kullarına verdiği ve yerli yerinde kullanmalarını istediği pekçok duygudan sadece ikisidir. Bu iki duygunun yerli yerince kullanılması, kişinin sevdiğini Allah için sevmesi, sevmediğini de Allah için sevmemesi demektir. Bu, "el-hubbu lillal, ve'I-buğzu fillah" Yani "Allah için sevmek, Allah için düşmanlık" etmek şeklinde vecîzeleşmiştir.

Peygamberimiz bu hadislerinde olduğu gibi, daha pekçok hadislerinde, Allah için sevmenin faziletine dikkat çekmiştir. Meselâ bu hadislerden bir tanesinin meali şöyledir:

"Allah Kıyamet Gününde şöyle buyurur: Yalnız benim nzam ve büyüklüğüm için birbirlerini sevenler nerede? Arşımın gölgesinden başka bir gölgenin bulunmadığı bir günde, Ben onları gölgem [himayem] altına alırım.

"Benim büyüklüğüm için birbirlerini sevenlere nurdan minberler verilir. Onlara peygamberler ve şehidler imrenirler."[200]

"Allah'ın kulları arasında öyleleri vardır ki, ne peygamber ve ne de şehiddirler. Fakat peygamberler ve şehidler, Kıyamet Gününde Allah katındaki makamları sebebiyle onlara gıpta ederler."

"Sahabîler sordular: 'Bunlar kimlerdir ey Allah'ın Resulü?'"

Peygamberimiz cevap verdi:

"Onlar, aralarında akrabalık bağı ve bir alışveriş münâsebeti olmadığı halde, Allah için birbirini sevenlerdir. Allah'a yemin ederim ki, onların yüzleri nurludur ve nur üzerindedirler. Herkes korkarken, onlar bir korku duymazlar, üzülürken de üzülmezler. Çünkü, Allah dostları için, ne bir korku, ne de bir hüzün vardır."[201]

Ancak üzülerek ifâde edelim ki, geçmişte olduğu gibi, günümüzde de Allah için sevmek, Allah için düşmanlık etmenin yerini değersiz şeyler için sevmek ve düşmanlık etmek almıştır. Meselâ bunlardan birisi "menfaat'tir. Kişi Allah rızâsını hiç nazara almadan insanları menfaat için sevmekte, menfaat için düşmanlık beslemektedir. Allah korusun, Allah rızâsı için sevmenin yerini alan bir diğer şey de "siyâsettir." Bilhassa İslâmî şuuru tam almamış olanlar, bir Müslümanı Allah rızâsı için değil, aynı siyâseti paylaştığı veya paylaşmadığı için sevmekte ya da sevmemektedirler. Allah için düşmanlık göstermek yerine, siyâset için düşmanlık göstermektedirler. Bu ise ehl-i iman için fevkalâde zararlıdır. Bediüzzaman, başta talebeleri olmak üzere, Müslümanları bu konuda meâlen şöyle ikaz eder:

"Sakın dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi ayrılığa atmasın, karşınızda ittihad etmiş dalâlet fırkalarına karşı sizi perişan etmesin. 'Elhubbu fillah, ve'1-buğzu fillah (Allah için sevmek, Allah için düşmanlık etmek) düstur-ü Rahmânî yerine—el'iyâzü billâh— 'Elhubbu fis-siyâseti velbuğzu lişsiyâseh' düstur-u şeytanî (siyâset için sevmek, siyâset için düşmanlık etmek olan şeytanî düstur) hükmederek melek gibi bir hakikat kardeşine düşmanlık ve şeytan gibi bir siyâset arkadaşına muhabbet ve taraftarlıkla zulmüne rıza gösterip cinayetine manen ortak eylemesin."[202]

Evet, bir Müslüman bir Müslümanı sadece Allah rızâsı için sever ve sevmeli. İnsanlara da ancak Allah rızâsı için düşmanlık besler ve beslemeli. Bir Müslümanın diğer bir Müslümanı sırf aynı partiye oy verdiği için sevmesi veya farklı partiye oy verdiği için sevmemesi, âdi cam parçalarını, Müslüman kardeşinde bulunan Kabe hürmetindeki iman ve Uhud Dağı büyüklüğündeki İslâmiyete tercih etmek gibi büyük bir "ahmaklık"tır. Örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri, Allah, Peygamber, din, iman, Kitap, Kabe birliği gibi, kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirlere tercih etmek demektir. Müslümanı Allah için sevmek yerine siyâset için sevmek, "Allah'ımız, rızık vericimiz, şifâ vericimiz, Yaratıcımız, Peygamberimiz, Kitabımız, kıblemiz bir, ama siyâsî partimiz farklı. Ben A partisine, o B partisine oy veriyor" demek mânâsına gelir. Böyle bir hareket, kişinin desteklediği partiyi "din" yerine koyması demek olur. Bunun insanın mânevi hayatı için ne büyük bir zarar olduğu ise açıktır.

Kişinin kalbinde elbette aynı siyâsî partiyi destekleyen insanlara fazla meyil bulunabilir. Bu normal sayılabilir. Tehlikeli olan, kişinin aynı partiye oy veren insanları sevmesi değil, Allah için sevmenin yerine siyâset için sevmeyi koymasıdır. Bunun ölçüsü: Kişinin ne kadar takva sahibi Müslüman olursa olsun, partisinden olmayanlara düşmanlık beslemesinden; kendi partilisine de ne kadar İslama ters birisi olursa olsun, sevgi duymasından anlaşılır. Böyle yapan biri, Allah rızası için sevmenin yerine siyâset için sevgiyi koyuyor demektir.

Hadiste dikkat çekilen ikinci husus, dinde ince anlayış sahibi olduktan sonra en güzel amel işleyenlerin en faziletli insan olduğudur.

Üçüncü olarak da, insanların en âliminin, ameli az da olsa insanlar ihtilaf içerisinde oldukları bir zamanda hakkı gören olduğunun nazara verilmektedir. Gerçekten de insanların ihtilaf içinde olduğu, neyin hak, neyin bâtıl olduğunun bilinmediği bir zamanda hakkı görmek, onu bâtıldan ayırt edebilmek, büyük bir ilmi gösterir.

Hadisin son kısmında ise önceki ümmetlerin yetmiş iki gruba ayrıldıkları, onlardan üçünün kurtulduğu, diğerlerinin helak olduğu bildiriliyor. Sonra da kurtulan fırkaların kimler olduğu haber veriliyor. Bu hadise şöyle olmuştur:

Hz. İsa'dan sonra peygamber gönderilmediği fetret döneminde krallar Tevrat ve İncil'i değiştirdiler. Hadiste de haber verildiği gibi, bir grup hayatları pahasına buna karşı çıktılar. Kralın askerleri onları yakaladılar, öldürdüler, testerelerle kestiler.

Bir başka grup ise buna güç yetiremediklerinden ruhbanlığı tercih ettiler. Bu fitneden kaçarak dağlara çekildiler. Kendilerini bütünüyle ibâdete verdiler. İnzivaya çekildiler, kadınlardan uzak durdular, sert elbiseler giyindiler. Bunu, âyette de haber verildiği gibi, Allah emretmediği halde, Allah'ın rızâsını kazanmak için yaptılar. Peygamberimiz bunların da kurtulduklarını bildiriyor.

Hadiste kurtulan üçüncü grubun Peygamberimize iman edenler olacağı bildiriliyor. İman etmeyenlerin ise diğerleri gibi helak olacakları nazara veriliyor.

Hadiste yer verilen âyetin öncesi ve sonrasında da kitap ehli Resûlullaha imana davet ediliyor ve kurtuluşun ancak böyle gerçekleşeceği bildirilerek şöyle buyuruluyor:

"Sonra önceki peygamberlerin izleri üzerinde ard arda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da peygamber olarak gönderdik, ona İncil'i verdik ve ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Ruhbanlığa gelince, onu biz emretmediğimiz halde kendileri Allah'ın rızâsını aramak için icad ettiler; sonra ona da hakkıyla riâyet etmediler. Biz onlardan iman edenlere mükâfatlarım verdik; bir çoğu ise yoldan çıkmış kimselerdir.

"Ey iman eden kitap ehli! Allah'tan korkun ve Onun son Peygamberine de iman edin ki, Allah size rahmetinden iki kat mükâfat versin, yolunuzu aydınlatacak bir nur nasip etsin ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.

"Kitap ehli bilsin ki, son peygambere de iman etmedikçe Allah'ın ihsanına hiçbir şekilde erişemezler."[203]



İdarecilerin Zulümlerini Tasdik Eden Helak Olur


411. Ka'b bin Ucre (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) bana,

"Ey Ka'b, Allah benden sonra gelecek olan idarecilerden seni korusun" buyurdu.

Ben, "Niçin?" diye sordum. Şöyle buyurdu:

"Kim onların yanına girer, onların yalanlarını tasdik eder, zulümlerinde onlara yardımcı olursa, o benden değil, ben de ondan değilim. O kimse Kevser Havuzumun başında yanıma da gelemeyecek.

"Kim onların yanına girmez, onların yalanlarını tasdik etmez, zulümlerinde onlara yardımcı olmazsa, o bendendir, ben de ondanım. O kimse benim Kevser Havuzumun başına gelecektir.

"Haramla beslenen hiç bir beden Cennete giremez. Ateş ona daha layıktır. İnsanlar meşguliyet itibarıyla iki kısımdırlar. Biri nefsini satın alıp Cehennemden azâd eder, iyi ameller işler, diğeri nefsini feda eder, tehlikeye atar. Namaz delildir, oruç Cehenneme karşi kalkandır. Sadaka suyun ateşi söndürdüğü gibi, hataları söndürür, yok eder."[204]



Anne Baba Hakkı


442. Behz bin Hakîm babasından, o da dedesinden rivayet ediyor:

"Ya Resûlallah! Kime iyilik edeyim?" diye sordum.

"Annene" buyurdu.

"Sonra kimdir?" dedim.

"Annene" buyurdu.

"Sonra kimdir?" dedim.

"Annene" buyurdu.

"Sonra kimdir?" dedim.

"Babane. Sonra en yakın akraban, sonra da sırayla en yakın olana" buyurdu.[205]



İzah



Bütün esasları fertler arasındaki sevgi ve saygı bağlarını kuvvetlendirme, dayanışma ve yardımlaşmayı temin maksadını taşıyan yüce dinimiz, anne babanın hakkını gözetip onlara hürmet etme meselesine de son derece ehemmiyet vermiştir.

Çünkü ailenin iki ana direği olan anne baba, bir milletin çekirdeği hükmündedir. Bir milletin hayatiyetini sürdürebilmesi, bu mübarek insanlara gereken hürmet ve itaati göstermekten geçer.

Cenâb-ı Hak bir âyette anne babaya itaat etmek, onları rahatsız edebilecek en küçük bir davranıştan dahi kaçınmak gerektiğini emrederek şöyle buyurur:

"Rabbin şunu da emretti: Ondan başkasına ibâdet etmeyin; anne ve babaya da iyilikte bulunun. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişecek olursa, onlara sakın 'Öf bile deme, onları azarlama, onlara güzel söz söyle. Onlara merhamet ve tevazu kanadını ger ve de ki: 'Ey Rabbim, nasıl onlar beni küçükken besleyip büyüttülerse, Sen de onlara öylece merhamet buyur.'"[206]

Rabbimizîn bu emirlerinin pekçok insanî ve ruhî hikmetleri vardır. Unutmayalım ki, karşılıksız sevgi, rekabetsiz sevinç sadece anne babanın çocuklarına duyduğu sevinçtir. Hiçbir insan anne ve babasından daha şefkatli ve üzerine titreyen birisini bulamaz. Maddî varlığının sebebi olan bu iki insan gibi fedakâr birine rastlayamaz. Baba, her türlü sıkıntı ve çaresizliklere katlanarak kendisine emânet edilen yavrunun üzerine titrerken; anne de kanından kan, canından can katarak beslediği, binbir meşakkatle karnında taşıdığı ciğerparesini dünyaya getirdikten sonra da kendi haline bırakmaz. Şefkat kahramanı olduğunu isbat ederek, yemez yedirir, giymez, giydirir, uyumaz uyutur. Bütün rahat ve istirahatını yavrusu için feda eder.

Evet, "Hayatlarını kemâl-i lezzetle evlâtlarının hayatı için feda edip sarf eden" bu mümtaz şahsiyetlere, "o muhterem sâdık fedakâr dostlara" evlâdın vazifesi, "halisane hürmet ve samimâne hizmet ve rızâlarını tahsil ve kalblerini hoşnud etmek"tir.[207]

Bir hadiste de belirtildiği gibi, anne baba evlâd için ya Cennettir, yahut Cehennemdir.[208] Yani ya evlâd anne ve babasının hakkını öder; Cennete, nura gitmeye lâyık bir hal alır veya onlara zulüm ve isyan ederek Cehenneme müstehak olur. Anne ve babasından biri veya her ikisi yanında ihtiyarlayıp da Cenneti kazanamayan bir mü'min, bir hadiste ifade edildiği gibi büyük ziyandadır.[209]

Evlat, anne ve babasını sırf Allah nzâsı ve sadece Onun emri olduğu için severse, hem anne ve babasını razı etmiş, hem de ibâdet yapmış olur. Sevgi Cenâb-ı Hak hesabına olursa, anne baba ihtiyarladıkça, onlara duyulan sevgi ve hürmet daha da artar. En yüksek bir hisle onların ömürlerinin uzun olmasını arzu eder ve bunun için samimî olarak duâ eder. "Onlar hayatta kalsın ki, daha fazla sevap kazanayım, Rabbimi razı edeyim" diye düşünür. Samimî bir hürmetle onların elini öpmekten ulvî bir lezzet alır.

Eğer bu sevgi nefis hesabına ve dünyevî ölçülerle olsa, onlar ihtiyarladıkları ve kendisine yük oldukları zaman en süfli ve en alçak bir hisle onların varlığını bir yük olarak görür. Her fırsatta sevmediğini hissettirir. Hattâ ölümlerini arzu eder.

Demek ki, bir evlad annesini ve babasını, sırf Allah rızasi için sevecek. Onlara ciddî hürmet gösterecek ve itaatta kusur etmeyecek.

İzahını yaptığımız hadiste anne hakkının daha fazla olduğuna dikkat çekilmektedir. Anne ve babaya itaati emreden ve annenin hakkının daha fazla olduğunu ifade eden bir âyet-i kerime de şu mealdedir:

"Biz insana, anne ve babasına iyilik etmesini emrettik. Annesi onu zaaftan zaafa düşerek taşıdı. Sütten kesilmesi de iki yıl sürdü. Bana, annene ve babana şükret; dönüşün ancak Banadır, dedik."[210]

Evet, anne ve babaya itaat dinimizin en mühim esaslarından olmakla beraber, bunun da bir sınırı vardır. O sınır da, "Allah'a isyan hususunda kula itaat edilemeyeceği"dir. Anne veya baba Allah'a isyanla ilgili bir isteğinin yerine getirilmesini isteyemez. Nitekim Kur'ân-ı Kerimde,

"Biz insana anne ve babasına güzel davranmasını emrettik"

âyetinin hemen akabinde itaatin mutlak olmadığı şöyle ifade edilir:

"Eğer onlar, ilâh olduğuna dâir hiçbir delil bulunmayan birşeyi Bana ortak koşman için seni zorlayacak olursa onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır; yaptıklarınızı o zaman Ben size haber vereceğim."[211]

Mevzuu şu ibretli ikazla noktalayalım: "Ey insan, aklını başına al. Eğer sen ölmezsen ihtiyar olacaksın. 'Nasıl muamele etmişsen öyle ceza görürsün' sırrı ile sen valideynine hürmet etmezsen, senin evlâdın dahi sana hizmet etmeyecektir. Eğer âhiretini seversen, yine onlan memnun et ki, onların yüzünden hayatın rahatlı ve rızkın bereketli geçsin."[212]



Haksız Olarak Zimmete Mal Geçirmek


443. Câbir bin Abdullah (r.a.) rivayet ediyor:

"Kim bir Müslümanın malını zimmetine geçirmek için yalan yere yemin ederse, kıyamet gününde Allah'ın huzuruna Allah kendisine gazap etmiş olarak varır."[213]



Teyze Ve Hala İle Yeğen Bir Nikâh Altında Birleşemez


444. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

Bir kadın teyzesi üzerine, teyze de, kız kardeşinin kızı üzerine nikah edilmez. Bir kadın halası üzerine, hala da erkek kardeşinin kızı üzerine nikâh edilemez. Kız kardeş abla, abla da kız kardeş üzerine nikâhlanamaz."[214]



İzah



Evlilik müessesesini en ince ayrıntılarına kadar tanzim eden dinimiz, evlenilecek kadınlara bir sınır getirmiş, bâzı kadınlarla evlenmeyi haram kılmıştır. Kendileri ile evlenilmesi haram olan kadınlar, ebedî ve geçici olmak üzere iki kısımdır. Evlenilmeleri ebedî olarak haram olan kadınlar, kan bağıyla, süt emme yoluyla ve evlilik sebebiyle olmak üzere üç grubtur.

Peygamberimiz bu hadislerinde Câhiliye Döneminde rastlanılan uygulamalardan olan bir kadının üzerine halasının veya teyzesinin; teyze veya halasının üzerine yeğeninin nikâhlanmasını yasaklamaktadır.

Bir kadının üzerine halasının veya teyzesinin nikahının haram olması geçicidir. Yani erkek hanımından boşansa veya hanımı vefat etse, onun teyzesi ve halası ile evlenebilir.

Bu yasağın bildiğimiz veya bilmediğimiz birçok hikmetleri vardır.

Hiçbir kadın erkeğini başka biri ile paylaşmak istemez. Onu kıskanır. Bu normal birşeydir. Hz. Âişe Validemiz dahi, Hz. Hatice'nin vefatından sonra Peygamberimizle evlendiği halde, Resulullahın ondan bahsetmesine tahammül edememiştir. Böyle bir kıskançlık, kadınların ortak özelliğidir.

Gerek hala ile yeğen, gerekse teyze ile yeğen birbirinin yakın akrabasıdır. Teyze anne, hala ise baba yerindedir. Aralarında anne baba ile evlât arasındaki hürmet, sevgi ve şefkate yakın bir hissî bağlılık mevcuttur. Yakın akraba hakkına riâyet, İslâmın mühim emirlerinden biridir. Aynı erkeği paylaşmak ise, akraba haklarına riâyete mâni olur. Hürmet, sevgi ve şefkati zedeler. Yerini kıskançlığa, kin ve nefrete bırakır.

Faraza böyle bir kıskançlık olmasa, bu evlilik haram olmaktan çıkar mı?

Hayır, çıkmaz. Herşeyden önce, kıskançlık, bu evliliğin haram olmasının tek hikmeti değildir. Bilmediğimiz, anlayamadığımız daha başka hikmetler de vardır.

Diğer bir husus, şer'î meselelerin bir kısmına "taabbudî" denilir; aklın muhakemesine bağlı değildir; emrolunduğu için yapılır. İlleti emredilmiş olmasıdır.

Bir kısmı ise, "mâkulü'1-mânâ" tâbir edilir. Bu kısma giren emir ve yasakların bir hikmeti, bir maslahatı vardır. Fakat bu hikmet ve maslahat, o emrin veya yasağın sebep ve illeti değildir. Hakiki illet onun emredilmesi veya. yasaklanmasıdır.[215]



Ölünün Ardından Hayır Söylemek


445. Ümmü Seleme (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.),

"Sizler bir ölünün yanında bulunduğunuzda onun hakkında hayır söyleyin. Çünkü melekler sizin sözlerinize 'Amin' derler" buyurdu.

Ben, "Yâ Resûlallah! Ne söyleyelim?" diye sordum. Şöyle buyurdu:

"Şöyle deyiniz: 'Allah'ım, bizi ve onu affet. Ona merhamet et. Ondan sonra bana hayırlı bir akıbet ver."

Ümmü Seleme diyor ki: "Allah beni Ebû Seleme'den daha hayırlısına, Muhammed'e (s.a.v.) nasip etti."[216]



İzah



Ebû Seleme (r.a.) vefat etmişti. Yakınları onun için ağıtlar yakmaya, uygunsuz sözler söylemeye başladılar. Cenaze için oraya gelen Peygamberimiz (s.a.v.) onları uygunsuz sözler söylemekten men etti.

"Melekler sizin sözlerinize 'Amin' derler " buyurdu.

Bunun üzerine Ebû Seleme'nin (r.a.) hanımı Ümmü Seleme (r.a.), ne demeleri gerektiğini sordu. Peygamberimiz de,

"Allah'ım, bizi ve onu affet. Ona merhamet et. Beni ondan daha iyisine kavuştur. Akıbetimi hayırlı kıl" deyin buyurdu.

O günden sonra Ümmü Seleme (r.a.) bir yandan bu duayı tekrarlıyor, bir yandan da "Ebû Seleme'den daha hayırlı kim olabilir?" diye düşünüyordu. Nihayet onun kim olduğunu anladı. O "hayırlı kimse" Peygamber Efendimizdi. Resûlullah (s.a.v.) çocukları ile ortada kalan bu bahtiyar hanımı himayesine alarak onu mükâftlandırdı. Ümmü Seleme'nin (r.a.) hayatı hakkında Hanım Sahabiler isimli eserimizin 77-86. sayfalarına bakılabilir.[217]



Affedilmeyen Günahkâr


446. Ebû Katâde (r.a.) rivayet ediyor:

"Ümmetimin hepsi affedilmiştir. Ancak mucâhirûn bunun dışındadır."

"Ey Allah'ın Resulü, mucâhirûn kimdir?" denildi.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Geceleyin bir günah işler, Allah onu örttüğü halde gündüzleyin 'Ey filan, akşamleyin ben şöyle şöyle yaptım' der. Allah'ın örttüğünü açığa çıkarır."[218]



Yemeğin Tesbih Etmesi


447. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah ile beraber yemek yiyorduk. Yemeğin tesbih sesini işitiyorduk.[219]



İzah



Resûlullahın (s.a.v.) çok çeşitli mucizeleri vardı. Meselâ gaybdan haber vermesi, yemeğin bereketlenmesi, parmaklarından su akması, attığı toprağın müşriklere bir mermi gibi tesir etmesi, hayvanların kendisiyle konuşması, taşın, ağacın emrini dinlemesi, ona selâm vermesi bunlardan bir kaçıdır.

İşte Peygamberimizin pekçok mucize çeşitlerinden birisi de yemeğin tesbih etmesidir. Hadis bize bunu açıklamaktadır.

Evet, Kur'ân'da bildirildiğine göre herşey Allah'ı teşbih eder.[220] "Şey" ifâdesine yemek de dahildir. Fakat biz yemeğin ve diğer şeylerin teşbihlerini anlayamayız. Ancak bâzı Sahabîler Peygamberimizin bir mucizesi olarak yemeğin tesbih sesini işitmişlerdir. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) bunlardan birisidir.[221]



Güzel Yüz Ve Güzel İsim İhsan Edilen Kimse


448. Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

"Allah kime güzel bir yüz ve güzel bir isim ihsan eder de, o kimse bunları kıymetten düşürecek bir söz söylemez ve harekette bulunmazsa, Allah'ın yaratıklarının seçilmişlerinden olur."[222]



Cemaata Devama Engel Bir Durum


449. Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) yağmurlu bir günde dellal çıkararak namazı evlerde kılmayı emretti.[223]



İzah



Zikrettiğimiz kaynaklarda Abdullah bin Ömer'den (r.a.) rivayet edilen hadis şöyledir:

"Resûlullah (s.a.v.) yolculuk sırasında, soğuk veya yağmurlu gecelerde müezzinlere ezan okuduktan sonra, 'Dikkat! Namazlarınızı yerlerinizde kılacaksınız' diye bağırmalarını da emretmişti."

Cemaatla namaz kılmak çok faziletli ve ehemmiyetli olmakla birlikte, bâzı hallerde cemaata gidilmeyebilir. Cemaata gitmemeye mazeret teşkil edecek hususlardan birisi de hava şartlarıdır. Yukarıdaki hadisler bunu ifâde eder. Buna göre yağmur, çamur, şiddetli soğuk, zifiri karanlık, şiddetli sıcaklık gibi haller cemaata gitmeye mânidir.

Ancak bütün bu hava şartları cemaata gitmeye gerçekten mâni derecede olmalıdır. Mâni olmayacak şekilde bir yağmur altında, karanlık ve soğuk bir günde cemaata gitmek çok daha faziletlidir. Nitekim karanlıkta mescide gidenler bir hadiste şöyle müjdelenmiştir:

"Karanlıklarda mescidlere çokça yürüyenleri, kıyamet gününde tam bir nur ile müjdele."[224]



Telbiye Ne Zaman Kesilir?


450. Fadl bin Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) Akabe cemresine taş atıncaya kadar telbiyeyi kesmedi.[225]



İzah



Telbiye, haccın farzlanndan olan ihramın iki rükününden biridir. Telbiye, "Lebbeyk. Allahümme lebbeyk..." diye başlayan cümleyi söylemektir. Kurban Bayramının 1. gününde Akabe cemresine, "büyük şeytan"ı taşlayıncaya kadar bu cümleyi söylemeye devam edilir. Akabe cemresine taş attıktan sonra ise hadiste de ifâde edildiği gibi kesilir.[226]



Namazda Oturuş Nasıl Olmalı?


451. Ebû Said el-Hudrî (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) namazda oturuşta iken sol ayağını yere serer, sağ ayağını ise dikerdi.[227]



İzah



Farz olsun, vacip veya sünnet olsun dört ve üç rekâtlı namazların ikinci rekatlarından sonra oturmak vacip, son rekâtlarında oturmak ise farzdır, iki rekatlı namazların ikinci rekatında oturmak yine farzdır.

Farz olan oturmanın müddeti "et-Tahiyyatü"yü okuyacak kadardır. Salavatları ve duaları okumak, sünnettir.

Vacip olan oturuş yapılmadığında sehiv secdesiyle bu hatâ telâfi edilir. Farz olan oturuş terk edildiğinde ise, namazın yeniden kılınması gerekir.

Bu genel izahtan sonra biraz da hadiste dikkat çekilen husus üzerinde duralım:

Hadiste, gerek ikinci, gerekse son rekatlarda yapılacak oturuşun şekli üzerinde durulmakta, Peygamberimizin (s.a.v.) sol ayağını yere serip, sağ ayağını ise diktiği bildirilmektedir.

Tahiyatta oturuşla ilgili bir başka hadisi de Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet eder. Bu hadise göre sağ ayak parmakları kıbleyi gösterecek şekilde dik tutulur. Eller serbest olarak uylukların üzerine konulur.[228]

Oturuş esnasında bel eğilmez, gözler ise kucağa bakar. Kadınların oturuşyu erkeklerden farklıdır. Hanımlar sol kalçasının üzerine oturur, iki ayaklarını sağ tarafa çıkarırlar.[229]



Her Eklem Yeri İçin Bir Sadaka


452. İbni Abbas (r.a.) Resûlullahın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet eder:

"Âdemoğlunun her eklem yeri için her gün sadaka vermesi gerekir. Onun kıldığı iki rekat kuşluk namazı bütün bunları karşılar."

Bu hadis Müslim'de, şöyle geçer:

"Her birinizin her eklem yeri için bir sadakası vardır. Her 'Sübhanallah' bir sadaka yerine geçer. Her 'Elhamdülillah' bir sadakadır. Her 'Lâilâhe illallah' bir sadakadır. Her 'Allâhü ekber' bir sadakadır, iyiliği tavsiye etmek bir sadaka, kötülüğe engel olmak bir sadakadır. Onun kıldığı iki rekat kuşluk namazı bütün bunları karşılar."

Kuşluk namazı için 102 numaralı hadise bakınız.[230]



Allah'ın Mü'min Kuluna Rahmeti


453. İbni Abbas (r.a.) Resûlullahın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

"Bir adam Cennete girdiğinde anne babasını, hanımını ve çocuklarını sorar. Ona, "Onlar senin derecene ve ameline ulaşamadılar" denir. Bunun üzerine o "Ya Rabbi, ben kendim için de, onlar için de amel işledim" der. Onlara kavuşması emredilir."

İbni Abbas sonra,

"İman edenleri ve onlara iman ile tâbi olan nesillerini Cennette birbirine kavuşturacağız"[231] âyetini okudu.[232]



Cuma Günü Oruç Tutmak


454. Câbir bin Abdullah el-Ensârî (r.a.) rivayet ediyor:

Cuma günü Resûlullahın yanına girdik. Yemek yiyordu.

"Yemeğe geliniz" buyurdu.

Biz, "Oruçluyuz yâ Resûlallah" dedik.

"Dün oruç tuttunuz mu?" buyurdu.

"Hayır" dedik.

"Yarın oruç tutacak mısınız?" diye sordu.

"Hayır" cevabını verdik.

"Öyle ise yemeğe geliniz. Sadece Cuma günü oruç tutulmaz" buyurdu.[233]



İzah



Hadis, sadece Cuma günü oruç tutmanın mekruh olduğuna delâlet eder. Bununla beraber âlimler arasında Cuma günü oruç tutmanın hükmü hakkında değişik görüşler vardır. Meselâ İmam-ı Azam ve İmam Mâlik Cuma günü oruç tutmanın mekruh olmadığı görüşündedirler. İmam Mâlik bununla ilgili olarak şöyle der:

"Hiçbir âlimin, fakihin ve kendilerine uyulanların Cuma günü oruç tutmayı yasakladığını görmedim. Cuma günü oruç tutmak iyidir. Ben bâzı âlimlerin tuttuğunu gördüm. Öyleki onlar o gün oruç tutmak için âdeta beklerlerdi."[234]

Cuma günü oruç tutmanın mekruh olmadığını savunan âlimler İbni Mes'ud'un (r.a.) rivayet ettiği şu hadis delil getirirler:

"Peygamber (a.s.m.) her ayda üç gün oruç tutardı. Cuma günleri hemen hemen hiç iftar etmezdi."[235]

İmam Şafiî, Hanbelîler, Muhammed bin Sîrin ve bâzı âlimlere göre, sadece Cuma gününde oruç tutmak mekruhtur. Bu âlimler de şu hadisi görüşlerine delil olarak zikrederler:

"Biriniz bir gün önce veya bir gün sonrasını tutmadan, sadece Cuma günü oruç tutmasın."[236]

Sadece Cuma günü oruç tutmayı yasaklayan hadislerden birisi de şudur:

Peygamberimizin hanımlarından Cüveyriye (r.a.) Cuma günü oruç tutmuştu. Peygamberimiz (a.s.m.), "Dün oruç tuttun mu?" buyurdu.

Cüveyriye (r.a.) "Hayır" dedi.

Peygamberimiz (a.s.m.),

"Peki yarın tutacak mısın?" buyurdu.

Cüveyriye (r.a.) "Hayır" dedi.

Resûlullah (a.s.m.),

"O zaman orucunu boz" buyurdu.[237]

Bu görüşte olan âlimler, sadece Cuma günü oruç tutmanın mekruh olduğunu savunan âlimlere, bunu yasaklayan hadislerin muhtemelen ulaşmadığını söylerler. "Ulaşsaydı muhalefet etmezlerdi" derler. Gerçekten de gerek İmam-ı A'zam, gerekse İmam Mâlik zamanında hadisler henüz bir araya toplanmamıştı. Dolayısıyla onların bu hadisten habersiz olmaları mümkündür.

el-Aynî, Cuma günü oruç tutmanın mekruh olmadığını savunan âlimlerin delil olarak kullandıkları İbni Mes'ud'dan rivayet edilen hadis için de, bu hadisin Peygamberimizin sadece Cuma günleri oruç tuttuğuna delâlet etmediğini, aksine Resûlullahın sadece Cuma günü oruç tutmayı yasaklamasının, onun Cuma'dan bir gün evvel veya bir gün sonrasıyla birlikte oruç tutmuş olduğunu gösterdiğini söyler.[238]

Yukarıdaki hadisten hareketle Cuma günü oruç tutmanın mekruh olduğunu söyleyenler, bunun hikmeti olarak da bu günün mü'minler için bayram olmasını zikrederler ve bununla ilgili olarak Ebû Hüreyre'nin (r.a.) rivayet ettiği şu hadise yer verirler:

"Cuma günü bayram günüdür. Bayram gününüzü oruç günü yapmayınız."[239]



Irkçıların Mahşer Yerindeki Durumu


455. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

"Ben bir nesep yarattım, siz ise başka bir neseb edindiniz. Ben "Sizin en iyiniz, benden en çok korkanınızdır" dedim. Siz bundan yüz çevirdiniz ve "Filan oğlu filan, filan oğlu filandan daha hayırlıdır, daha üstündür" dediniz. Bugün ben kendi nesebimi, [sâlih amel ve takvayı], yükseltiyor, sizin nesebinizi, [soy sop ve makamınızı], alçaltıyorum. Nerede Allah'tan korkanlar?"[240]

305 ve 421. numaralı hadislerin izahına bakınız.[241]



Zenginin Borcunu Ödemeyi Geciktirmesi


456. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

"Zenginin borcunu ödemeyip oyalaması zulümdür."[242]



İzah



Kişi aldığı borcu ödemeyi çok arzulamasına rağmen bazan buna muvaffak olamaz. Dinimiz böylelerine müsamaha göstermeyi tavsiye eder. Meselâ bir âyet-i kerimede bununla ilgili olarak şöyle buyurulur:

"Eğer borçlu kimse darlık içinde ise, ona, borcunu ödeyecek duruma gelinceye kadar mühlet verin. Onun borcunu hiç almayıp bağışlamak ise, eğer bunun Allah katındaki mükâfaatını bilseniz, sizin için daha hayırlıdır."[243]

Konu ile ilgili birçok da hadis vardır.

Dinimiz, imkanı olmayan borçluya mühlet tanımayı, şayet mümkünse borcu tamamen bağışlamayı tavsiye ederken, zengin birisinin vadesi geldiğinde imkanı olduğu halde borcunu ödememesini ise, hadiste de ifâde edildiği gibi, zulüm olarak değerlendirmiştir.[244]



Peygamberimizin Bütün Ümmeti Cennettedir


457. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

"Hiçbir ümmet yoktur ki bir kısmı Cehennemde, bir kısmı da Cennette olmasın. Ancak benim ümmetim bunun dışındadır. Ümmetimin tamamı Cennettedir."[245]



İzah



Peygamberimiz hürmetine, Yüce Allah onun ümmetine diğer ümmetlere yapmadığı çeşitli lütuflarda bulunmuştur. Hadis kitaplarında Muhammed ümmetini anlatan pekçok hadis vardır, işte bu hadis de bunlardan birisidir.

Meselâ insanlığın pekçoğunun tâbi olduğu Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerine mensup olan kimselerden bir kısmı Cennete, bir kısmı ise Cehenneme gideceklerdir. Kendi zamanlarındaki peygamberlerine ve âhir zaman peygamberi olan Sevgili Peygamberimize inanan Yahudi ve Hıristiyanlar Cennete gideceklerdir. Kendi peygamberlerine inansalar da kitaplarında vasıflarını yazılı buldukları Hz. Muhammed'e (s.a.v.) inanmayan, onun peygamberliğini kabul etmeyen Yahudi ve Hıristiyanlar ise Cehenneme gideceklerdir. Peygamberimizin ümmeti ise günahkârları Cehennemde cezalarını çektikten sonra da olsa, tamamı sonunda Cennette toplanacaklardır. Bu da Muhammed ümmetine Allah'ın bir lütfudur.[246]



Kadının Kadına, Erkeğin Erkeğe Çıplak Olarak Dokunması


458. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

"Erkek erkeğe, kadın da kadına çıplak olarak dokunmasın."[247]



İzah



Zikrettiğimiz kaynaklarda hadisin metni şöyledir:

Erkek erkeğin avretine bakmasın, kadın da kadının avretine bakmasın. Bir örtü içerisinde erkek erkeğe, kadın da kadına sokulmamalı.

Bilhassa günümüzde kadının kadınla olan (sevicilik); erkeğin de erkekle olan (lutîlik) gayr-i meşru ilişkisinin yaygın olması, Peygamberimizin bu yasağındaki hikmeti açıklamaya kâfidir.[248]



Önemsemeden Söylenen Bir Söz


459. Bilal bin Haris el Müzem (r.a.) rivayet ediyor:

"Şüphesiz kişi kendisinin hiç de önemsemediği, fakat Allah'ın rızasına sebep olan bir söz söyler; Allah da o söz sebebiyle kıyamet gününe kadar o kimse için sevap yazar.

Yine kişi kendisinin hiç de önemsemediği, fakat Allah'ın gazabına sebep olan bir söz söyler; Allah da o söz sebebiyle kıyamet gününe kadar o kimse için günah yazar."[249]



Kayıp Bir Şeyi Bulmak İçin Yapılacak Dua


460. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

"Ey yitiği bulduran, şaşkına yol gösteren! Yitiğe geri dönmesi hususunda yol gösteren Sensin. Şüphesiz kaybettiğim şey Senin lütuf ve fazlındandır (daha önce onu bana Sen vermiştin). İzzet ve hakimiyetinle yitiğimi bana geri gönder."[250]



Resûlullahın Keremi


461. Ebû Cezül rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) Hüneyn ve Hevazin günlerinde bizi esir aldığında, esirleri ve davarları paylaştırmaya gitti. Ben o sırada yanına gelip şu şiiri söylemeye başladım:

Ey Allah'ın Resulü, kereminle bize lütufta bulun.

Hiç şüphesiz sen ümit bağladığımız ve iyliğini beklediğimiz bir zâtsın.

Serbest bırak kaderin musibetine uğramış kadınları.

Bunlar darmadığın olmuş, devranları dönmüştür....

Biz, bu insanlara bir hediye olarak, giydireceğin bir af bekliyoruz.

Zira sen muzaffer olur ve affedersin.

Affet, Allah da muzaffer kılınacağın kıyamet gününde seni affetsin.

Resûlullah (s.a.v.) bu şiiri işittiğinde,

"Bana ve Abdulmattalib oğullarına düşen sizin olsun" buyurdu.

Bunu duyan Muhacirler, "Bizimkiler de Allah ve Resûlünündür" dediler. Ardından Ensar da "Bizim olanlar da Allah ve Resûlünündür" dediler.[251]



İzah



Hevazin kabilesi, Resûlullahın Mekke'yi fethettiğini haber alınca, onun üzerine yürümek için hazırlık yaptılar. Orduya katılan askerlerin mallanın ve hanımlarını korumak için savaşmalarını temin maksadıyla mallarını ve hanımlarını da yanlarına aldılar. 22 Ocak-19 Şubat 630 günlerinde yapılan savaşta Müslümanlar galip geldiler ve Hevazinlerin büyük bir kısmını esir aldılar. Esirlerin arasında Peygamberimizi (s.a.v.) emziren Sa'doğulları kabilesinin mensupları da vardı. İçlerinden biri kalkarak esirler arasında süt halalarının, teyzelerinin ve dadılarının olduğunu söyledi. Sonra da yukarıdaki şiiri okudu. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) onlara kadın ve çocukları, ya da mallarını tercihte serbest bıraktı. Onlar kadınlarını ve çocuklarını tercih ettiler. Resûlullah (s.a.v.),

"Bana ve Abdulmattalib oğullarına düşen sizin olsun" buyurdu.

Bunu duyan Muhacirler, "Bizimkiler de Allah ve Resûlünündür" dediler. Ardından Ensar da "Bizim olanlar da Allah ve Resûlünündür" dediler.

Bu hadise, bir yandan Peygamberimizin (s.a.v.) kadirşinaslığını göstermekte, diğer yandan da Sahabîlerin Peygamberimize olan sevgilerini, onu razı etmeyi herşeyin üzerinde tuttuklarını ortaya koymaktadır.[252]



İyilikleri Boşa Çıkanlar


462. Sevban (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.),

"Kıyamet gününde ümmetimden Tihama Dağı kadar sevapla getirilen bir kavimle karşılaşacağım. Allah o iyilikleri tamamen boşa çıkarır" buyurdu.

Sahabîler, "Ey Allah'ın Resulü, onları bize tanıt ki, bilmeyerek onlardan olmayalım" dediler.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Onlar sizin din kardeşlerinizdir. Fakat onlar Allah'ın yasaklarıyla başbaşa kaldıklarında onları çiğnerler."[253]



Azabı En Şiddetli Olacak Kimse


463. Ebû Said el-Hudrî (r.a.) rivayet ediyor:

"Kıyamet gününde azabı en şiddetli olacak kimse zâlim idarecidir."[254]



İzah



Peygamberimiz pekçok hadislerinde mü'minleri zulümden sakındırmıştır. Meselâ bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:

"Zulümden sakınınız. Çünkü zulüm kıyamet gününde karanlıklardır."[255]

Peygambemiz (s.a.v.) yukarıdaki hadislerinde de kıyamet gününde zâlim idarecinin azabının en şiddetli olacağını bildirmiştir. Konu ile ilgili bir başka hadis ise şu mealdedir:

"Kıyamet günü, insanlar içerisinde Allah'ın en çok kızdığı ve Ondan en uzak olan kişi, zâlim idarecidir."[256]



Şevval Ayında Oruç Tutmak


464. Ebû Eyyub el-Ensârî (r.a.) rivayet ediyor:

"Kim Ramazan ayında oruç tutar, Şevval ayından da altı gün daha tutarsa, bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi olur."[257]



İzah



Şevval ayı, Ramazan'dan sonraki aydır. Recep ayında bir miktar, Şaban ayında daha fazla oruç tutmak teşvik edildiği, Ramazan ayında farz kılındığı gibi, Şevval ayında da oruç tutmak teşvik edilmiştir.Yukarıdaki hadis bu teşviklerden biridir.

Şevvalda tutulan altı gün oruçla bütün senenin ibâdet olarak aeçirilmesine sebeb olarak, amellere bire on sevap verilmesi gösterilir. Buna göre Ramazan ayı on ayın orucuna, Şevval ayında tutulan altı gün de iki ayın orucuna denk gelmekte, böylece on iki ay oruçlu olarak geçirilmiş olmaktadır.

Nitekim bütün seneyi oruçlu geçirmek isteyen bir Sahabîye Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz senin üzerinde ailenin hakkı vardır. Ramazanı ve peşinden geleni [Şevval] bir de Çarşamba ve Perşembe günlerini oruçlu geçir. O zaman sen bütün sene oruç tutmuş gibi olursun."[258]

Ramazan ayından sonra Şevval ayında da oruç tutulmasının tavsiye edilmesinin hikmeti şu olsa gerektir:

Nasıl farz namazlardan sonra kılınan sünnet namazlar farzlarda işlenilen ufak tefek kusurları affettiriyorsa; farz olan Ramazan orucundan sonra sünnet olarak tutulan Şevval ayı orucu da, farz oruçta işlenilen kusurları, hatâları affettirir.

Bu ayda oruç tutulmasının tavsiye edilmesinin bir hikmetini de şu hadisten öğreniyoruz:

"Ramazandan sonra oruç tutan kişi, savaşta geri çekilip yeniden hücum eden kimseye benzer."[259]

Ramazan'da oruç sayesinde insan şeytanla olan mücâdelesinde büyük ölçüde galip gelir. Ramazan'dan sonra ise şeytan yine var gücü ile hücuma geçer, insanı mağlup eder. İşte Peygamberimiz yukarıdaki hadisleriyle, Ramazan'dan sonra tutulan orucu, güzel bir teşbih ile savaşta bir taktik gereği geri çekilip sonradan hücuma geçerek düşmanı mağlup eden kimseye benzetmektedir.

Şevval ayı orucunun nasıl tutulacağı hususunda âlimler arasında farklı görüşler vardır. İmam Şafiî'ye göre efdal olan Ramazan Bayramı'nın hemen ardından hiç ara vermeden tutmaktır.

Fakat bâzı âlimler hadiste böyle bir kayıt olmadığını, Şevval ayının ister başında, ister ortasında, ister sonunda bu orucun tutulabileceğini söylerler. Ayrıca bu orucun peş peşe tutulmasının da şart olmadığını ifâde ederler. Bu görüşte olan âlimlerden birisi de Hanbelî mezhebi İmamı Ahmed bin Hanbel'dir.

Bu arada İmam Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve İmam Ebû Yusuf'un Şevval ayında oruç tutmanın mekruh olduğunu söylediklerini de ifâde edelim. Bununla beraber, Nuru'l-İzah, Şerh-i Me-rakı'l-Felah gibi Hanefî ve Mâliki mezhebine âit bâzı kitaplarda Şevval ayında oruç tutmanın sünnet olduğu kaydı da vardır. Bundan İmam-ı A'zam'dan sonraki Hanefî âlimlerinin Şevval orucu tutmanın sünnet olduğu kanaatında oldukları anlaşılıyor. El Menhel'de bu iki farklı görüşün arasını bulmak için şöyle denilir:

"Hanefî ve Malikî mezhebinde sonradan gelen âlimler, Ebû Hanife'nin ve İmam Mâlik'in görüşlerini Ramazan'dan sonra hiç ara vermeden oruç tutmaya hamletmişlerdir. Veya onların bu hadisten haberleri yoktu. Ya da hadis kendilerine ulaşmış olsa da, bu hadisi sahih saymamışlardır."

Bilindiği gibi, İmam-ı Azam'ın, İmam Mâlik'in yaşadıkları dönemlerde hadisler günümüzde olduğu gibi kitaplar halinde tasnif edilmemişti. Bu sebeple, mezhep imamlarının bâzı hadislerden habersiz olmaları mümkündü. Mesela İmam-ı Azam talebelerine verdiği hükümün aleyhinde bir hadis biliyorlarsa, bunu kendisine söylemelerini istemişti. İmam Mâlik de Muvatta isimle eserinde Şevval ayı orucu hakkında "Bu konuda hiçbir hadis yoktur" dememekte, "Ashabın hiçbirisinden bu konuda bana bir rivayet gelmedi" demektedir.[260]

Netice: Şevval ayında altı gün oruç tutmak sünnettir. Şevval orucunun ayın başında, ortasında veya sonunda tutulması şart değildir. İsteyen istediği zaman tutabilir. Ancak bayramın ilk günü oruç tutmak mekruh olduğundan, bu oruca bayramdan sonra başlanılmalıdır. Bayramın ikinci ve üçüncü gününde oruç tutmak mekruh olmamakla beraber, bayram devam ettiğinden, o günlerde de oruç tutulmamasını tavsiye ederiz. Çünkü ziyaret için gidildiğinde çeşitli ikramlar yapılmaktadır. Ramazan'dan yeni çıkıldığı halde "Ben oruçluyum" demek şaşkınlığa sebep olabilmektedir. Daha bir aylık zaman vardır. Bu noktada bayramı oruçlu geçirecek derecede acele etmeye gerek yoktur.[261]



A'raf Ehli Kimlerdir?


465. Ebû Said el-Hudrî (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullaha (s.a.v.) A'raf ehlinin kimler olduğu soruldu. Resûlullah şöyle buyurdu:

"Onlar, anne ve babalarına isyan edenlerdir, Allah yolunda savaşmış ve şehid düşmüşlerdir. Şehid edilmiş olmaları Cehenneme girmelerine engel olur. Anne ve babalarına isyan etmeleri de Cennete girmelerine mânidir. Onlar Cennet ve Cehennem üzerindeki duvarın üzerindedirler. Et ve yağları eriyinceye kadar bekletilirler. Mahlukatın hesabını bitirince ve onlardan başka kimse kalmayınca, Allah onları rahmetiyle kuşatır ve rahmetiyle Cennete koyar."[262]



İzah



Hadiste de ifâde edildiği gibi, Cennet ile Cehennem arasında bir sur, bir engel vardır. Buraya A'raf denir. Haşirden sonra burada bir müddet bekletilecek kimselere de A'raf ehli denir. Kimlerin A'raf'ta bekletileceği ile ilgili çeşitli rivayetler vardır. İzahını yaptığımız hadis de bunlardan birisidir. Fakat bize göre bu rivayetlerden en kuvvetlisi ve en uygunu A'raf'ta günah ve sevapları eşit gelen kimselerin bekletileceğidir. Cenâb-ı Hak haşirden, yani ölüleri dirilttikten sonra imtihan için yaratıp dünyaya gönderdiği insanların sevaplarını ve günahlarını hem sayı, hem de keyfiyet itibarıyla karşılaştıracaktır. Sevapları günahlarına sayı itibarıyla veya kıymet itibarıyla üstün gelenleri Cennete; eksik gelenleri de Cehenneme sevkedecektir. Sevap ve günahları birbirine eşit gelen kimseler de A'raf'a sevkedileceklerdir. Nitekim sevaplarıyla günahları eşit gelenlerin durumu sorulduğunda Peygamberimiz,

"Onlar A'raf'ta bulunacaklardır. Onlar oraya isteyerek girmemişlerdir" buyurmuşlardır.[263]

Bu kimselerin günahları Cennete girmelerine, sevapları da Cehenneme sevkedilmelerine mânidir. İzahını yaptığımız hadis, anne babaya karşı gelmenin ne derece büyük bir mes'uliyete sebep olacağını, kişi şehid olsa dahi hemen Cennete girmeyeceğini, A'raf'ta bekletileceğini ifâde eder.

A'raf ehli, cennetlikleri ve cehennemlikleri tanırlar, Cennete sevkedilenlere selâm verirler ve onlarla beraber olmayı arzu ederler. Cehennemlikleri gördüklerinde de onlarla beraber olmamak için Allah'a duâ ederler.

A'raf, Kur'ân-ı Kerim'in en uzun sûrelerinden birisinin isim olmuştur. Bu sûrede Cennet ve Cehennem ehlinin durumu anlatıldıktan sonra A'raf ehlinin durumu da şöyle anlatılır:

"Cennet ile Cehennem arasında bir sur vardır. Orada bulunan A'raf ehli kimseler, Cennet ve Cehennem ehlinin hepsini yüzlerinden tanırlar. Onlar Cennet ehline, 'Size selâm olsun' diye seslenirler. Kendileri Cennete girememiş, fakat girme iştiyakı içindedirler.

"Gözleri Cehennem ehline çevrildiğinde ise Ey Rabbimiz, derler. 'Bizi zâlimler topluluğu ile beraber bulundurma.'

"A'raf ehli, yüzlerinden tanıdıkla Cehennemliklere seslenirler ve derler ki: 'Ne dünyadaki taraftarlarınızın çokluğu, ne servetiniz, ne de büyüklük taslamanız size bir fayda vermedi.

"Allah onları rahmetine eriştirmez diye yemin ederek küçümsediğiniz kimseler şu Cennet ehli olan zayıf ve fakir mü'minler miydi? Siz de ey mü'minler, girin Cennete, size ne bir korku vardır, ne de mahzun olursunuz.'"[264]

A'raf ehli, Allah'ın dilediği bir müddet orada kaldıktan sonra Allah'ın rahmetiyle Cennete girerler.[265]



Peygamberimiz İçin Vesîle'yi İstemek


466. Câbir bin Abdullah (r.a.) rivayet ediyor:

"Kim ezanı işittiğinde şöyle derse, kıyamet gününde onun için şefaatim hak olur:

"Şu mükemmel davetin (ezanın) ve kıyamete kadar devam edecek olan namazın Rabbi olan Allah'ım! Muhammed'e (s.a.v.) Cennetin en yüksek makamı olan Vesîle'yi ve ona bütün mahlukâtının üstünde bir mertebe ver. Ve Onu vaad ettiğin Makam-ı Mahmud'a, en yüce şefaat makamına gönder."[266]



İzah



Beyhakî'nin rivayetinde bu duânın basıda, "Senden isterim," sonunda da "Muhakkak ki Sen sözünden dönmezsin" ilâvesi vardır.

Hadiste geçen duayı okumanın fazileti ile ilgili daha başka hadisler de vardır. Bunlardan birisi de şu mealdedir:

"Müezzini işittiğinizde onun söylediklerini siz de tekrarlayın. Sonra bana salavat getirin. Çünkü kim bana bir defa salavat getirirse, Allah ona o salavat sebebiyle on sevap verir. Sonra Allah'tan benim için Vesîle'yi isteyin. Çünkü Vesile, Allah'ın kullarından sadece birine nasip olan Cennette bir makamdır. Ümid ederim o kişi ben olurum. Her kim benim için Vesîle'yi isterse onun için şefaatim vacip olur."[267]

Bu duada da ifâde edildiği gibi, Allah Makam-ı Mahmudu Peygamberimize vaad etmiştir. Bu vaad Kur'ân'da şöyle ifâde edilir

"Muhakkak ki, Rabbin seni bir Makam-ı Mahmuda gönderecektir."[268]

Makam-ı Mahmudu Allah Sevgili Peygamberimize vaad ettiğine göre onun ümmetinden bu makama erişmek için duâ etmelerini istemesi, tevazuundandır.

Bediüzzaman, ezandan sonra bu duayı okumanın hikmetiyle ilgili olarak meâlen şöyle der:

Makam-ı Mahmud bir uçtur. Pek büyük ve binler Makam-ı Mahmud gibi mühim hakikatları içine alan büyük bir hakikatin bir dalıdır. Ve kâinatın yaratılmasının en büyük neticesinin bir meyvesidir. O ucu, dalı ve meyveyi duâ ile istemek ise, dolayısıyla o umumî olan büyük gerçeğin, kâinatın en büyük neticesi olan haşir ve kıyametin vücut bulmasını ve saadet yeri olan Cennetin açılmasını istemektir. O istemekle, saadet yurdu olan Cennetin yaratılmasının en mühim bir sebebi olan insanların ibâdetlerine ve dualarına kendisi dahi iştirak etmiş olmaktadır. Bu kadar hadsiz derecede büyük bir maksadın gerçekleşmesi için bu hadsiz dualar dahi azdır. Hem Hz. Muhammed'e (a.s.m.) Makam-ı Mahmudun verilmesi, bütün ümmet için yapacağı büyük şefaati içindir.[269]

Evet, Peygamberimize (s.a.v.) bu en yüce şefaat makamı verilecektir. Nitekim kendisi bunu uzunca bir hadiste açıklamıştır. Bu hadislerinde, mahşer gününde insanların hesap için uzun zaman bekleyeceklerini, bu esnada büyük sıkıntılara maruz kalacaklarını, Hz. Âdem'e müracaat edeceklerini, fakat onun kendilerine şefaat edemeyeceğini, böylece Hz. İsa'ya kadar geleceklerini ve nihayet onun insanları kendisine göndereceğini, kendisinin de hesabın bir an önce başlaması, bekleme sıkıntısının son bulması için şefaat edeceğini bildirmiştir. Konunun tafsilatı için Ölümden Sonra Diriliş isimli eserimizin 186-191. sayfalarına bakılabilir.[270]



Borcu Öderken Ve İsterken Kolaylık Göstermek


467. Câbir bin Abdullah (r.a.) rivayet ediyor:

"Borcunu isterken ve borcunu öderken kolaylık gösteren kimseye Allah merhamet etsin."[271]

Zikrettiğimiz kaynaklardaki hadis şöyledir:

"Satarken, alırken, borcunu isterken ve borcunu öderken kolaylık gösteren kimseye Allah merhamet etsin."

Tirmizî'de şu hadisler de vardır:

"Allah sizden önce yaşamış birine rahmetiyle muamele etti. Çünkü bu kimse satınca, satın alınca kolaylık gösterir, alacağını yumuşaklıkla isterdi."

"Allah satışta, satın alışta ve ödemede kolaylık gösterilmesini sever."

(799 numaralı hadise bakınız.)[272]



Haya Ve Fuhuş


468. Aişe (r.a.) rivayet ediyor:

"Ey Aişe! Haya insan olsa idi, sâlih bir kimse olurdu. Hayâsızlık insan olsa idi, mutlaka kötü bir kişi olurdu."[273]



Musibete Uğramış Birini Gören Ne Demeli?


469. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

"Biriniz musibete uğramış birini gördüğünde içinden, 'Beni sana ve kullarından bir çoğuna gerçekten üstün kılan Allah'a hamdolsun' derse, bu, kendisine verilen o nimete şükür olur."[274]



Kişi İçin En Büyük Kazanç Nedir?


470. Ömer bin Hattab (r.a.) rivayet ediyor:

"Kişi, sahibini doğru yola götüren veya kötülükten sakındıran bir ilimden daha faziletli bir kazanç elde etmemiştir. Kişinin ameli istikamet üzere olmadıkça, dini de istikamet üzere olmaz."[275]



Peygamberimizin Emrolunduğu Söz


471. Ümmü Seleme (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) vefatından önce,

"Allah'ım, Seni noksan sıfatlardan tenzih ve hamd ü sena ile takdis ederim" demeyi çoğaltmıştı.

"Yâ Resûlullah, ben senin 'Allah'ım, Seni noksan sıfatlardan tenzih ve hamd ü sena ile takdis ederim' sözünü çok fazla söylediğini görüyorum" dedim.

"Ben bununla emrolundum' dedi

ve 'Allah'ın yardımı ve fethi geldiği zaman" (Nasr Sûresi) âyetini okudu.[276]


Yolculukta Oruç Tutmak


472. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:

Hamza bin Amr el-Eslemî Resûlullaha, "Ya Resûlallah, ben sürekli oruç tutan birisiyim. Yolculukta da oruç tutabilir miyim?" diye sordu.

Resûlullah (sa.v.),

"İstersen tut, istersen tutma" buyurdu.[277]



İzah



Bütün ibâdetlerde olduğu gibi, oruçta da dinimizin getirdiği bâzı kolaylıklar ve ruhsatlar vardır. Bakara Sûresinin 183. âyetiyle orucun farz kılındığını bildiren Rabbimiz, bir sonraki âyet-i kerimede de oruca dayanamayacak olanlara ruhsat vererek şöyle buyurur:

"O size farz kılınan oruç sayılı günlerdir. O günlerde sizden her kim hasta, yahut yolculuğa çıkmış olur da oruç tutamazsa, tutamadığı günler sayısınca sıhhat bulduğu ve rahat ettiği başka günlerde oruç tutar. Fazla ihtiyarlık ve devamlı hastalık gibi sebeplerle oruç tutmaya güç yetiremeyenlerin üzerine bir fakir doyuracak kadar fidye vermek lâzımdır."

Bu ruhsatın hikmeti de bir sonraki âyette "Allah size kolaylık diler, güçlük dilemez" cümlesiyle ifâde edilir.

Ramazan ayında Hanefi'lere göre en az 90, Şâfiîlere göre ise 144 kilometrelik bir yere giden kimse, oruca niyet etmeyebilir. Oruçlu iken, meselâ öğle vakti yolculuğa çıkan kimse oruca devam etmelidir. Fakat böyle biri yolculuk esnasında dayanamayıp orucunu bozarsa, sadece kaza etmesi gerekir, keffâret icap etmez. Nitekim Peygamberimiz birkaç defa yolculukta orucunu bozmuş, onu gören Sahabîler de oruçlarını açmışlardır.[278]

Şâfiîlere göre oruç tutmamanın mubah olabilmesi için yapılan yolculuğun mubah olması gerekir.

Ayet ve izahım yaptığımız hadisten de anlaşılacağı üzere, yolculuğa çıkan birine oruç tutmaması için ruhsat verilmiş olmakla beraber, kişinin oruç tutmasının mı, yoksa tutmamasının mı daha efdal olduğu hususu âlimler arasında farklı yorumlanmıştır. Evzaî, Ahmed bin Hanbel gibi âlimler yolculukta oruç tutmamanın daha faziletli olduğunu söylerler. Enes bin Mâlik (r.a.), Said bin Cübeyr, İmam Mâlik, Sevrî, İmam Şafiî ve Hanefîler ise yolculukta oruç tutmanın daha faziletli olduğunu savunurlar. Bu konuda hangisi kolayına gelirse kişi öyle hareket eder diyen üçüncü bir görüş daha vardır. Biz de güç yetirebilenlerin yolculukta oruç tutmalarının daha faziletli olduğu görüşünü benimsiyoruz.[279]



Başkasından Esirgenmesi Helâl Olmayan İki Şey


473. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:

"İki şey vardır ki, onları başkalarından esirgemek helâl olmaz: Su ve ateş."[280]



İzah.



Hadiste su ve ateşin ihtiyaç sahibinden esirgenmesinin helâl olmadığı bildirilir. Başka bir hadiste ise yolda fazla suyu olduğu halde onu yolculardan esirgeyen kimse ile Allah'ın kıyamet gününde hoşnutluk ifâde eden bir sözle konuşmayacağı, ona rahmet nazarıyla bakmayacağı ve temize çıkarmayacağı bildirilmiştir. Hadisin devamında da Allah'ın böyle kimselerin karşısına çıkıp,

'Tıpkı senin dünyada iken kendi elinin eseri olmayan şeyin fazlasını esirgediğin gibi, bugün Ben de senden lütfumu esirgiyorum" diyeceği bildirilmiştir.[281]

Suyu başkalarına vermemek büyük mes'uliyete sebep olurken, ihtiyaç sahibine su vermenin ise kişiyi ateşten dahi kurtarabileceği nazara verilir. Hatta hayvana dahi su vermenin kişiye sevap kazandıracağı bildirilir.[282] Yine bir hadiste susamış bir Müslümanın susuzluğunu gideren kimseye mahşer gününde ağzı mühürlü Cennet içeceğinden içirileceği müjdelenmiştir.[283]



Bir Dua


474. İmran (r.a.) rivayet ediyor:

Bir adam "Ya Resûlullah, ben Müslüman oldum. Nasıl duâ edeyim?" dedi. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Şöyle de: 'Allah'ım, din ve dünya işlerimi yürütmek için Senden hidâyet diliyorum. Nefsimin şerrinden Sana sığmıyorum."[284]



Doğruluk Ve Yalancılık


475. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:

"Kul doğru söyleye söyleye, doğruluğu araştıra araştıra sonunda Allah katında "sıddîk özü sözü doğru" olarak yazılır.

Kul yalan söyleye söyleye ve yalanın peşinden gide gide "kezzâb=çok yalancı" olarak yazılır."[285]



Yemin Ve İki Şahitle Hüküm Verme


476. Ebû Said el-Hudrî (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) iki şahitle birlikte, yeminle dâvayı hükme bağladı.[286]



İzah



Müslim ve Müsned'deki rivayet, "yemin ve bir şahitle birlikte" şeklindedir.

Yemin, mahkemede dâvayı ispat yollarından birisidir. Yukarıdaki hadiste iki şahitle beraber, yeminle bir dâvayı Peygamberimizin hükme bağladığı bildiriliyor. Müslim'de ve daha başka hadis kitaplarında yer alan bir hadiste de Peygamberimizin bir şahitle beraber yeminle bir dâvayı hükme bağladığı bildirilmiştir. Buna göre yemin, bir şahidin yerini tutmuştur.

İmam Ahmed bin Hanbel, İmam Mâlik ve İmam Şafiî'ye göre bâzı dâvalar yeminle beraber bir şahitle hükme bağlanabilir.

Hanefîlere ve Mâlikîlerden bâzılarına göre ise yemin de edilse, bir şahitle dâva hükme bağlanmaz. Konunun tafsilatı fıkıh kitaplarındadır.[287]



Mezarlıkta Ne Denilmeli?


477. Âişe Validemiz (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullahı (s.a.v.) aradım, bulamadım. Ararken mezarlığa kadar gittim. O orada

"Selâm üzerinize olsun ey mü'minler yurdu. Siz bizim öncülerimizsiniz. Biz de size kavuşacağız" buyurdu.

Sonra beni gördü ve (beni kast ederek),

"Gücü yettiği halde böyle söylememişse yazıklar olsun" buyurdu.[288]



İzah



Mezarlığa gidildiğinde bu şekilde selâm vermek sünnettir. Konuyla ilgili bir diğer hadis şu mealdedir:

"Selâm üzerinize olsun ey kabir halkı! Allah sizi de, bizi de bağışlasın. Sizler bizden önce gittiniz. Biz de arkadan geleceğiz."[289]



Kisrâdan Sonra Kisrâ Gelmeyecek


478. Ebû Said el-Hudrî (r.a.) rivayet ediyor:

"Kisrâ helak olduktan sonra, başka Kisra gelmeyecektir. Kayser helak olduktan sonra, başka Kayser gelmeyecektir. Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, onların hazineleri Allah yolunda infak edilecektir."[290]



İzah



Daha önceki hadislerin izahında da yer verdiğimiz gibi, Peygamberimizin (s.a.v.) pekçok mucize çeşitlerinden birisi de Allah'ın bildirmesiyle gaybdan haber vermesidir. Bu hadis de onun gaybî haberlerinden birisidir.

Mısır devlet başkanlarına "firavun," Habeş hükümdarlarına "necâşî," Yemen meliklerine "tübbâ" denildiği gibi, İran hükümdarlarına "kisrâ," Rum hükümdarlarına da "kayser" deniliyordu.

Peygamberimizin verdiği bu haber, zaman içerisinde gerçekleşti. Kisra ve Kayser çok kısa zaman sonra helak oldular. Hz. Ömer devrinde Sa'd bin Ebî Vakkas'ın (r.a.) emri altındaki İslâm ordusu Kisramın saltanatını tarumar etti. İranın zengin hazineleri ele geçirildi. Ve bunlar Peygamberimizin haber verdiği gibi, Allah yolunda harcandı.[291]



Fakirlerin Yüzünden Zenginlerin Vay Haline


479. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:

"Kıyamet gününde fakirlerin yüzünden zenginlerin vay haline. Fakirler: "Rabbimiz, bizim için onlar üzerine farz kıldığın haklarımızda bize haksızlık ettiler, hakkımızı vermediler" deyince, Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"İzzet ve celâlime yemin ederim ki sizi nimetime yaklaştıracak, onları da uzaklaştıracağım."

Sonra Resûlullah şu âyeti okudu:

"Mallarında isteyen ve istemeyen yoksullar için bir nasip vardı."[292]



İzah



Hadis, zekât vermemenin mes'uliyetini ifâde eder. Konu ile ilgili çeşitli âyet ve hadisler vardır. Meselâ zekât vermeyenler bir âyette şöyle tehdit edilirler:

"Allah'ın lütuf ve insanıyla onlara verdiği şeyde cimrilik edenler, bu cimrilikleri kendileri için bir hayırdır sanmasınlar. Bu onlar için serdir. Cimrilik ettikleri şey Kıyamet gününde ateşten halka olarak onların boyunlarına dolanacaktır. Göklerde ve yerde olan herşey Allah'ındır ve sonunda Ona döner. Allah sizin yaptıklarınızdan da hakkıyla haberdardır."[293]

Zekât vermeyenler sadece Kur'ân'da değil, hadislerde de şiddetle ikaz edilmişlerdir. Meselâ bu hadislerden birisi şöyledir:

"Allah'ın kendisine vermiş olduğu malın zekâtını vermeyen kimsenin malı, Kıyamet gününde, iki gözünde iki siyah nokta bulunan, dehşetli, zehirli bir yılan şekline sokulur ve bu yılan o gün mal sahibinin boynuna sarılır. Sonra ağzı ile mal sahibinin çenesinin iki tarafından yakalar ve 'Ben senin dünyada çok sevdiğin malınım, ben senin hazinenim' der."[294]

Zekât vermeyenlerin cezasını anlatan bir hadis de şöyledir:

"Zekâtı ödenmeyen deve, sığır ve koyunlar Kıyamet gününde şaşılacak kadar semiz ve büyük olarak gelip sahiplerini boynuzlarıyla boynuzlarlar ve tırnaklarıyla tepelerler. Bu işkence, hayvanların sonuncusu işini bitirip tekrar birincisi başlamak suretiyle bütün insanların hesapları görülünceye kadar devam eder."[295]

Evet, bütün mal ve mülkün hakikî sahibi Allah'tır. Yüce Rabbimiz bir kısım kullarına imtihan için birçok nimet ve servet ihsan etmiştir. Sonra da zenginlere kendi verdiği maldan çok cüz'i bir kısmını fakirlere vermesini emretmiştir. Allah'ın karşılıksız olarak verdiği malı, Onun verilmesini emrettiği yere vermeyen kimse ise, Kâinat Sultanının emrine muhalefet ettiğinden, elbette azabı hak eder, Onun nimetinden uzak kalır.[296]



Arefe Akşamı Resûlullahın Yaptığı Dua


480. Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

Arefe akşamında Resûlullah (s.a.v.) şöyle duâ etti:

"Allah'ım, şüphesiz sen yerimi görüyorsun, sözümü işitiyorsun, gizlimi ve açıkladığımı biliyorsun. Benim işlerimden Sana gizli kalan hiçbir şey yoktur. Ben zavallı ve muhtacım. Yardım diliyor, korunmamı istiyorum. Günahlarından korkan, endişe eden, onları ikrar ve itiraf eden biriyim. Yoksulların istemesi gibi Senden istiyorum. Günahkar ve zelilin yakarışı gibi Sana yakarışta bulunuyorum, Sana karşı boyun bükmüş, zillete maruz kalmış, burnu sürtülmüş kimsenin duâ edişi gibi, Sana duâ ediyorum.

"Allah'ım, duamı reddedip de beni hüsrana uğratma. Bana acı ve merhamet et. Ey kendisine dilekte bulunulanların ve ey dilekleri verenlerin en hayırlısı."[297]



Ramazan'da Günah Ve Sevapların Karşılığı İki Mislidir


481. Ümmü Hâni binti Ebî Tâlib (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.),

"Ümmetim Ramazan'ın hakkını tam olarak yerine getirdiği sürece zillette olmayacaktır" buyurdu.[298]

"Ey Allah'ın Resulü! Ramazan ayının hakkını zayi ederek rezil olmak ne demektir?" diye soruldu.

Resûlullah şöyle buyurdu:

"Ramazan'da Allah'ın yasaklarının çiğnenmesidir. Kim onda zina eder veya içki içerse, ertesi sene o vakte kadar Allah ve göktekiler ona lanet okurlar. O kimse Ramazan'a ulaşmadan önce ölürse, Allah katında Cehennem ateşinden korunmasına vesîle edineceği bir iyilik bulamaz.

"Ramazan ayına hürmetsizlikten sakının! Çünkü başka ayda bulunmayacak şekilde onda sevaplar kat kat verilir. Günahlar da böyledir."[299]



Kadını Kocası Aleyhinde Kışkırtan Kimse


482. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

"Kim ipek giyer ve gümüş kabdan birşey içerse, bizden değildir. Kadını kocası, köleyi efendisi aleyhine kışkırtan, arasını bozan, bizden değildir."[300]



İzah



Daha önce de bir vesile ile izah ettiğimiz gibi, erkeklerin ipek giymesi ve kadın erkek her Müslümanın gümüş kap kullanması dinimize göre haramdır. Peygamberimiz bu hadislerinde, böylelerinin sünnet üzere olmadıklarını nazara vermiştir.

Hadisin ikinci kısmında da kadını kocası aleyhinde kışkırtmanın caiz olmadığı hususu nazara verilmektedir.

Kötü tabiatlı bir takım insanlar, gerek hasetleri yüzünden, gerekse başka sebeplerden dolayı bazan kadını kocası aleyhine, zaman zaman da erkeği hanımı aleyhine kışkırtmaya çalışırlar. Bunun için de, aslı astarı olmayan birtakım dedikodular uydururlar. Söylenmemiş sözü söylenmiş; yapılmamış şeyi yapılmış gösterirler. Bunun neticesinde ise, aile yuvasında tatsızlık ortaya çıkar. Hattâ bâzan bu tatsızlık boşanmaya kadar gidebilir. İşte Peygamberimiz hadisin bu kısmı ile, böylelerine karşı çıkmakta, onları tehdit etmektedir.

Öyleyse, eşler böyle kimselere karşı uyanık olmalılar. Kendilerine söylenilen şeyin doğruluğunu iyice araştırmadan hareket etmemelidirler. Söylenilen şey veya getirilen haber doğru da olsa, hemen hiddetlenmek uygun olmaz. Yıkıcı olmadan o şeyin tamirine çalışılmalıdır. Bu yapılırken elbette çeşitli zorluklarla karşılaşılacaktır. Fakat aile saadetinin bozulmaması için bu zorluklar göğüslemneye elbette değer.[301]



Kâmil İmanın Bir Şartı


483. Enes (r.a.) rivayet ediyor:

"Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, bir adam kendisi için sevdiğini din kardeşi için de sevmedikçe, gerçek mânâda iman etmiş olmaz."[302]



İzah



Hadis Nesâî'de, "Din kardeşi yahut komşusu için de dilemedikçe" şeklinde tereddütlü bir şekilde yer alır. Diğer râviler ise hadisi "Din kardeşi için de" diye seksiz olarak rivayet etmişlerdir.

Hadis, kâmil mümin olmak için kişinin kendisi için arzu ettiği faydalı bir şeyi din kardeşi için de arzu etmek gerektiğini, mefhum-u muhalifiyle de kendisi için arzu etmediği zararlı şeyleri din kardeşi için de arzu etmemek gerektiğini ifâde etmektedir. Kendisi için arzu ettiği bir şeyi din kardeşi için de arzu etmeyen kimse, yine mü'mindir, ancak kâmil mü'min değildir.

Ancak hadisteki ölçüye uymak kamil iman için yeterli değildir. Kişinin diğer İslâmî esasları da yerine getirmesi icab eder.[303]



Peygamberimizin Duasının Tesiri


484. Ata rivayet ediyor:

Saib bin Yezid'in sakalının beyaz, saçının ise siyah olduğunu gördüm. "Ey Mevlam [efendim], saçında niçin beyaz kıl göremiyorum?" dedim.

O şöyle dedi: "Saçım hiçbir zaman beyazlaşmaz. Bunun sebebi şudur: Ben çocuktum ve çocuklarla oynuyordum. Resûlullah bizim yanımıza geldi ve bizlere selam verdi. Çocukların arasından ben, "Aleykümselam" dedim. Beni çağırdı.

"İsmin nedir?" diye sordu.

"Said bin Yezid" dedim. Elini başıma koydu ve

"Allah seni mübarek kılsın" buyurdu.

Resûlullahın elini koyduğu yerler beyazlaşmıyor.[304]



Mü'min Diken Batmasından Sevap Kazanır


485. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:

"Bir mü'mine bir diken dahi batsa, Allah mutlaka onun için on sevap yazar, on tane küçük günahı affedilir ve on derece yükseltilir."[305]



Teşehhüt


486. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) bize teşehhüdü şöyle öğretti:

"Bütün dualar, senalar; dil, beden ve malla yapılan ibâdetler Allah'a mahsustur. Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun, ey Peygamber. Selam bize ve Allah'ın sâlih kullarının üzerine de olsun. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed (s.a.v.) Allah'ın kulu ve Resulüdür."[306]



İzah



Hak mezhebler arasında esasta olmasa da, teferruat meselelerde bâzı farklılıklar vardır. Teşehhütte okunan 'tahiyyat' da bu farklı kısma girer. Hanefî mezhebine mensup olan Müslümanlar teşehhütte yukarıdaki duayı okurlarken, Şafiî mezhebine mensup olanların okudukları tahiyyatın baş kısmında biraz farklılık vardır. Şâfiîlerin teşehhütte okudukları tahiyyatın baş kısmı şöyledir:

"et-Tehiyyâtü'1-mübarekâtü, essalevâtü....."

Tahiyyati bu ilâve ile okumak da sünnettir. Çünkü İbni Abbas'ın rivayet ettiği bir hadiste, Peygamberimizin et-Tahiyyâtü'yü böyle okuduğu bildirilmiştir.[307] Şafiî mezhebi de hak bir mezhep olduğuna göre, isteyen teşehhütte tahiyyatı Şâfiîlerde okunduğu şekliyle okuyabilir. Bunda hiçbir mahzur yoktur.

Bediüzzaman, teşehütte et-Tahiyyatü'yü okumanın hikmetini 6. Şua'da geniş bir şekilde izah etmiştir. Bunu meâlen alıyoruz:

Her mü'minin namazı, onun bir nevi mîracı hükmündedir. Ve o huzura lâyık olan kelimeler ise, Peygamberimizin büyük Mîracında söylenen sözlerdir. Teşehhütte et-Tehiyyâtü'yü okuyarak onları zikretmekle, Peygamberimizin Mîraçta Cenâb-ı Allah'la yaptığı o kudsî sohbet hatıra gelir. Bu hatırlamadan o mübarek kelimelerin mânâları hususîlikten, umumîliğe çıkar. O kudsî ve geniş mânâlar tasavvur edilir. O tasavvuf ile, kıymeti ve nuru yükselir, genişler.

Meselâ Resûl-i Ekrem (a.s.m.), o gecede Cenâb-ı Hakka karşı selâm yerinde "Et-Tehiyyâtü lillahi" demiş. Yani,

"Bütün hayat taşıyan varlıkların, hayatlarıyla gösterdikleri tesbihat ve yaratıcılarına takdim ettikleri fıtrî hediyeler, ey Rabbim, Sana mahsustur. Ben, bütün canlı varlıkların Sana yaptıkları tesbihatları hayalimde canlandırarak ve onların Seni tesbih ettiklerine inanarak Sana takdim ediyorum."

Nasıl ki, Resûlullah (a.s.m.) "Et-Tehiyyatü" kelimesiyle, bütün hayat sahibi varlıkların fıtrî ibâdetlerini niyet edip onlar nâmına Cenâb-ı Hakka takdim ediyor. Öyle de, tahiyyatın özeti olan "el-mübârekâtü" kelimesiyle de, bütün bereket ve tebrik sebebi olan, insanları hayrette bırakarak bârekallah dedirten, mübarek denilen, hayatın ve hayat sahibi varlıkların hülasası olan mahluklar, bilhassa tohumların ve çekirdeklerin, dânelerin, yumurtaların fıtrî mübârekiyetlerini, bereketlerini ve kulluklarını temsîl ederek, o geniş mânâ ile söylüyor. Mübârekâtın hülasası olan "Essala-vât" kelimesiyle de, hayat sahibi varlıkların hülasası olan bütün ruh sahiplerinin kendilerine mahsus ibâdetlerini düşünüp, Yüce Allah'ın dergâhına o geniş manâsıyla arzediyor. "Ve't-tayyibât" kelimesiyle de, ruh sahibi varlıkların hülasası olan kâmil insanların ve devamlı Yüce Allah'ı tesbihle ve Ona ibâdetle meşgul olan meleklerin salâvatının özü olan "tayyibât" ile, nurânî ve yüksek ibâdetlerini kast ederek, bütün bu ibâdetleri Yüce Allah'a has kılıp takdim ederler.

Nasıl ki, o gecede Cenâb-ı Hak tarafından "Es-Selâmu aleyke yâ eyyühe'n-nebiyyü=Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi senin üzerine olsun, ey Peygamber" demesi, gelecekte yüzer milyon insanların her biri, her gün, en azından on defa "Es-Selâmü aleyke yâ eyyühe'n-nebiyyü" demelerine âmirâne işaret eder. Ve Yüce Allah'ın selâmı, o kelimeye geniş bir nur ve yüksek bir mânâ verir. Öyle de, Resûlullahın (a.s.m.) o selama karşılık olarak,

"Es-Selâmü aleynâ ve alâ ibadiüahi's-salihîn=Selâm bize ve Allah'ın sâlih kullarının üzerine de olsun" demesi, gelecekte muazzam ümmeti ve ümmetinin salihleri, Allah'ın selâmını temsil eden İslâmiyete mazhar olmasını ve İslâmiyetin umumî bir şian olan mü'minler arasındaki "es-Selâmü aleyke," "ve aleyke's-Selâm" umum ümmet demesini rica ederek ve duâ tarzında Yüce Yaratıcısından istediğini ifâde eder ve hatırlatır. Ve o sohbette hissedar olan Hz. Cebrail (a.s.), Allah'ın emretmesi üzerine, o gece "Eş-hedü en lâilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah=Ben şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed (a.s.m.) Allah'ın kulu ve Resulüdür" demesi, bütün ümmet kıyamete kadar böyle şehadet edeceğini ve böyle diyeceklerini müjdeleyerek haber verir. İşte Mîraçta Allah ile Peygamberimiz arasında cereyan eden bu kudsî konuşmayı hatırlamakla, tâhiyatta söylenilen kelimelerin mânâları parlar, genişler.

Tâhiyattaki mânâları bu şekilde açıklayan Bediüzzaman, izahını yaptığı hukikatların inkişafında kendisine yardım eden garip bir hâlet-i nıhıyeyi de meâlen şöyle kaydediyor:

Bir zaman karanlıklı bir gurbette, karanlık bir gecede, zulmetli bir gaflet içinde, koca kâinatın içinde yaşadığım ânı, hayalimde cansız, ruhsuz, ölü, boş ve müthiş bir cenaze olarak göründü. Geçmiş zamanı dahi bütün bütün ölü, boş, müthiş olarak hayal ettim. O hadsiz mekân ve hudutsuz zaman, karanlıklı bir vahşetgâh suretini aldı. O haletten kurtulmak için namaza sığındım. Teşehhütte "Et-Tahiyyâtü" dediğim zaman birden kâinat canlandı; hayattar, nûrânî bir şekil aldı, dirildi. Hayy-ı Kayyumun parlak bir aynası oldu. Bütün hayattar cüzleriyle beraber, hayatlarının selâmlarım ve hediyelerini devamlı bir surette Hayy-ı Kayyuma takdim ettiklerini ilmelyakîn, belki hakkalyakîn ile bildim, gördüm.

Sonra "Es-Selâmü aleyke yâ eyyühe'n-nebiyyü" dediğim vakit, o hudutsuz, o boş zaman, birden Resûl-i Ekremin (a.s.m.) başkanlığı altında, hayat sahibi ruhlar ile vahşet saçan suretten çıkıp, sevimli bir seyrangâh suretine dönüştü.[308]

Evet, namazda tâhiyyatı gaflet içerisinde değil de, bu duygular içerisinde okuyan, o derece namazdan feyiz ve lezzet alan mü'minlere ne mutlu! Yüce Allah'tan bizlere de namazlarımızda bu duygulan ihsan etmesini niyaz ediyoruz.[309]



Her Nefis Ölümü Tadacaktır


487. Ali (r.a.) rivayet ediyor:

"Cebrail bana şöyle dedi: "Ey Muhammed, istediğin kimseyi sev, sonunda ayrılacaksın; istediğin şeyi yap, sonunda onun karşılığını göreceksin; istediğin kadar yaşa, sonunda öleceksin." Cebrail bana çok veciz konuştu."[310]



İzah



Cebrail (a.s.) bu veciz konuşmasında Resûlullaha ve onun şahsında ümmetine çok mühim üç hususu ders vermektedir. Bunların birincisi, insanın sevdiği kimseden ayrılmasıdır. Öyle ise insan fâni sevgililere bel bağlamamalı, baki olan birini sevmeli, Onun emirleri dâiresinde hareket etmelidir.

Cebrail'in (a.s.) ikinci olarak hatırlattığı husus, büyük küçük her ne yaparsa yapsın, bunun insanın yanına kar kalmayıp mutlaka karşılığını göreceği gerçeğidir. Bu, kötülükler için böyle olduğu gibi, iyilikler için de böyledir. İnsan hardal tanesi kadar dahi olsa bir iyilik yapmışsa, bu zayi edilmeyecek, sevap kefesine konacaktır. Dolayısıyla Cebrail (a.s.) bununla insana kötülükten uzaklaşmasını, iyi şeyleri yapmasını ikaz etmektedir.

Cebrail'in hatırlattığı üçüncü bir husus da çoğu insanın gaflet içerisinde olduğu ölüm gerçeğidir. Aslında Kur'ân'da da Yüce Allah nefis taşıyan herşeyin öleceğine dikkat çekerek insanların gafletten uyanmasını istemiştir. Meselâ bu âyetlerden ikisi şu mealdedir:

"Her nefis ölümü tadacaktır."[311]

"Hepinizin dönüşü Onadır."[312]

Bu umumî kaideden hiç kimse kendisini hariç tutamaz. Allah'ın en sevdiği kullar dahi ölümün pençesinden kurtulamazlar. Eğer ölümden kurtulan birisi olsaydı, hiç şüphesiz Sevgili Peygamberimiz olurdu. Fakat o da vefat etti. Yüce Allah Habibine hitaben,

"Senden önce hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik"[313]

buyurarak bu gerçeğe dikkat çekmiştir. İzahını yaptığımız hadiste de Cebrail (a.s.) Peygamberimize (s.a.v.) ve onun şahsında ümmetine bunu hatırlatmıştır.[314]



İnsanlarda Bulunması Güzel Olan Üç Şey


489. Ali (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.),

"Şu üç şey kimde yoksa o benim ve Allah'ın beğendiği bir yaşayış tarzı üzere değildir" buyurdu.

"Onlar nedir, ey Allah'ın Resulü?" denildi. Şöyle buyurdu:

1. Cahillerin kabalığına aldırış ettirmeyen bir hilim,

2. İnsanlarla hoş geçineceği bir ahlâk,

3. Kendisini Allah'ın haramlarından alıkoyan bir takva."[315]



İzah



Bu ve sonraki hadiste geçen "hilim" yumuşak huyluluk demektir. Bu iki hadiste yumuşak huyluluk övülmektedir. Hilim daha pekçok hadiste övülmüştür. Meselâ bir hadiste hilim, Allah ve Resulünün sevdiği bir haslet olarak vasıflandırılırken,[316] bir başka hadiste peygamberlerin ahlâkından olduğu bildirilmiştir.[317]

Peygamberimiz yine bir hadislerinde, Müslümanın hilim sayesinde gece nafile olarak namaz kılan, gündüz de nafile olarak oruç tutan kimselerin seviyesine yükseleceğini bildirmiştir.[318]

Hadiste hilim sahibi birinin câhillerin kabalığına aldırış etmemesi gerektiği nazara verilmiştir. Başka bir hadiste ise cahilane davranana hilimle, yumuşaklıkla karşılık vermekle Allah katında yüksek derecelere ulaşılabileceği nazara verilmiştir.[319] Çünkü câhil, ne yaptığını, ne söylediğini bilmeyen kimsedir. Dolayısıyla böylelerinin hareket ve sözlerini nazara alarak onlarla sataşmaya, kavgaya girmek yersizdir. Nitekim câhillerin sataşmalarına aldırış etmeyenler Kur'ân'da da şöyle övülürler:

"Rahmân'ın makbul kulları onlardır ki, yeryüzünde ağırbaşlılık ve alçak gönüllülükle yürürler. Câhiller onlara sataştığında ise 'Selâmetle' deyip geçerler."[320]

Son olarak Allah'ın bir isminin de "el-Halîm" olduğunu ifâde edelim.[321]

Hadiste ikinci olarak, insanlarla hoş geçinecek ahlâk övülmektedir. Bu konu üzerinde bir önceki hadisin izahında durmuştuk.

Üçüncü olarak da kişiyi Allah'ın haramlarından alıkoyan takva övülmektedir. Takva, kişinin Allah korkusundan dolayı haramlara girmemesi demektir. İnsanların Allah'tan duydukları korku derece derecedir. Herkes imanın kuvveti nisbetinde Allah'tan korkarlar. İşte hadiste kişiyi haramlardan alıkoyabilecek derecedeki bir korku övülmektedir.[322]



İlmin Ve Hilmin Fazileti


490. Ali (r.a.) rivayet ediyor:

"İlmin hilme eklenmesinden daha faziletli iki şey birbirine eklenmemiştir."[323]



İzah



Bir önceki hadiste hilimle ilgili açıklamada bulunmuştuk. Burada konu üzerinde biraz daha duracağız.

Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadislerinde de ilim ve hilim hakkında şöyle buyuruyor:

"İlim tahsil edin. İlmin yanında ağırbaşlılık ve yumuşak huylu olmayı da öğrenin. Talebelerinize, öğretmenlerinize karşı yumuşak davranın. Cehaleti hümine galip gelen zâlim âlimlerden olmayın."[324]

Resûlullah (s.a.v.) bir hadislerinde de Allah'tan kendisini ilimle zenginleştirip, hilimle süslemesini istemiş,[325] başka bir hadislerinde de ilimle hilmin nasıl elde edilebileceğinin yolunu göstererek şöyle buyurmuştur:

İlim ile hilmin beraber zikredildİği bir hadis ise şöyledir:

"İlim, öğrenmekle ve zorluk çekmekle; hilim de ahlâkı güzelleştirmeye gayret göstermekle elde edilir."[326]



Rızık Günah Ve Sevaba Göre Verilmez


491. Ebû Said el-Hudrî (r.a.) Resûlullahın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu işittiğini rivayet ediyor:

"Günahlar rızkı azaltmaz, sevaplar da rızkı çoğaltmaz. Ve duayı terketmek günahtır."[327]



İzah



Hadis, rızkın takdirinde günah veya sevabın tesirinin olmadığını ifâde etmektedir. Yani Allah günah işlemeyenlere çok, günah işleyenlere az rızık vermeyeceğini açıklamaktadır. Tam tersine bazan günahkârlara daha çok rızık vererek bununla kullarını imtihana tâbi tutar. O günahkâr kul Allah'ın kendisine fazla rızık vermesini, Onun kendisini sevdiği mânâsında anlar. "Yaptığım şeyler demek ki günah değil. Bak Allah bana senden daha çok mal veriyor" diyerek ibâdetine devam eden kullara karşı övünür. Evet, rızkın fazla veya az olmasının kişinin itaatkâr veya günahkâr olmasıyla ilgisi bulunmamaktadır.

Hadiste dikkat çekilen bir husus da duâ etmemenin günah olduğudur. Çünkü duâ da bir kulluktur, ibâdettir. Dolayısıyla duâ etmeyen bu ibâdeti terk etmekle günah işlemiş olmaktadır.



Namazda Tâdil-i Erkan


492. Enes (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) mescidde namazın rükû ve secdelerini tamamlamayan bir adam gördü. Ona,

"Allah rükû ve secdelerini tamamlamayan birinin namazını kabul etmez" buyurdu.[328]



İzah



Namazın rükû ve secdelerine dikkat etmeye tâdil-i erkan denilir. Tâdil-i erkan, kıyamda iken dim dik, rükûda iken belin dümdüz durması, rükûdan kalktıktan sonra secdeye gitmeden önce beli iyice doğrultmak ve "sübhanallah" deyecek kadar öylece beklemek, iki secde arasında da "sübhanallah" deyecek kadar oturmaktır. Kısaca, namazı aceleye getirmeden hakkını vererek kılmaktır. Zaten ilâhî bir hediye olan namazın zevkine varmak, bütün rükünlerini eksiksiz yapmak, aceleye getirmemekle mümkündür.

Tâdil-i erkân, İmam Ebû Yusuf ve İmam Şafiî'ye göre farzdır. Bu imamlara göre, tâdil-i erkâna riâyet edilmeden kılınan namazları yeniden kılmak gerekir. Delilleri, "Rükû ve secdede belini düz tutmayan kimsenin namazı sahih değildir" hadisidir.[329] Bu imamların bir başka delilleri de Ebû Hüreyre'nin (r.a.) rivayet ettiği şu hadistir:

"Resûlullah (a.s.m.) mescidin bir tarafında otururken içeri bir zât girdi, namaz kıldı, sonra selâm verdi, oturdu. Peygamberimiz selâmını aldıktan sonra,

"Dön ve tekrar namaz kıl. Sen namaz kılmış sayılmadın" buyurdu.

Bu durum üç defa tekrarlandı. O zât Peygamberimizden tarif etmesini isteyince, Resûlullah şöyle buyurdu:

"Namaz kılmak istediğinde tam bir abdest al, sonra kıbleye dön, tekbir al. Sonra vücud azaların yatışıncaya kadar rükûda dur. Sonra başını kaldırıp ayakta düzgün duruncaya kadar kıyamda kal. Sonra sükûnet buluncaya kadar secde yap, sonra kalk vücudun sakinleşinceye kadar otur. Bundan sonra bütün namazlarını böyle kıl."[330]

İmam-ı Âzam ve diğer talebesi İmam Muhammed'e göre ise tâdil-i erkân farz değil vaciptir. Terki durumunda ise sehiv (yanılma) secdesi gerekir, namaz yeniden kılınmaz. Ezan Cami Namaz ve Büyük İslâm ilmihali isimli eserlerimize bakınız.[331]



Seccade Üzerinde Namaz Kılmak


493. Enes (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) bir hasır üzerinde namaz kıldı. [332]



İzah



Asr-ı Saadette namazlar toprak üzerinde kılınıyordu. Camilerde şimdi olduğu gibi halı serili değildi. Zemin topraktı. Yukarıdaki hadiste Peygamberimizin (s.a.v.) bazan namazını hasır üzerinde kıldığı bildirilir. Bu bir nevi seccade sayılabilir.

Ancak namaz kılmak için seccade kullanmak şart değildir. Temiz olmak şartıyla toprak üzerinde namaz kılınabileceği gibi, halı üzerinde de namaz kılınabilir. Halının temiz olduğu biliniyorsa, üzerine ayrıca bir seccade sermeye gerek yoktur.[333]



Kışın Oruç Tutmak


494. Enes (r.a.) rivayet ediyor:

"Kişin oruç tutmak, meşakkatsiz elde edilen bir ganimettir."[334]



İzah



Oruç ibâdetini zorlaştıran günlerin uzun olması ve hararetin fazlalığıdır. Gerek günlerin uzunluğu, gerekse hararetin fazlalığı yaz günleri için geçerlidir. Dolayısıyla yaz günleri oruç tutmak zordur. Kış ise böyle değildir. Çünkü hem kış günleri kısadır, hem de insan kış günlerinde suya fazla ihtiyaç duymaz. Bunun içindir ki, Peygamberimiz (s.a.v.) yukarıdaki hadislerinde kış orucunu, meşakkatsiz, savaşsız elde edilen ganimete benzetmiştir.[335]



Arefe Günü Orucu


495. Ebû Katâde (r.a.) rivayet ediyor:

"Arefe günü oruç tutmak, birisi geçmiş, birisi de gelecek sene olmak üzere iki senenin küçük günahlarına keffârettir."[336]



Cennet Ehlinde Artış Olmaz


496. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.),

"Şüphesiz Allah Cenneti yarattı ve ona girmesi için aşiretlerden, kabilelerden kimseler yarattı. Onların sayısı ne artar, ne de eksilir" buyurdu.

Birisi, "Öyle ise niçin amel işleyelim?" diye sordu.

Resûlullah (s.a.v.),

"Amel işleyin, herkes yaratıldığı şeye erecektir" buyurdu.[337]



İzah



Cennet ehlinin yaratılmış olması, Allah'ın kendi iradesiyle bir kısım insanları Cennet ehli olarak, bir kısım insanları da Cehennem ehli olarak yarattığı mânâsına gelmez. Çünkü böyle olması imtihan sırrını ortadan kaldırır. Bu ve benzeri hadisler, Allah'ın Cennet için cüz'i irâdesini hayır yolunda kullanacak, Cehennem için de cüz'i irâdesini şer yolunda kullanacak kimseler yarattığı şeklinde anlaşılmalıdır. Yani kişinin Cennetlik ve Cehennemlik amel işlemesinde Allah'ın hiçbir zorlaması söz konusu değildir. Zaten Sahabînin Resûlullahın sözünü sanki Cennetlikleri Allah'ın tamamen kendi iradesiyle yarattığı şeklinde anlayıp "Öyle ise niçin amel işleyelim?" şeklindeki sorusuna Peygamberimizin verdiği cevap, Allah'ın Cennetlikleri kendi iradesiyle seçmediğini, buna layık olan kullarını oraya koyacağını gösterir.

Sayının değişmemesi ise, Allah Cenneti de, Cehennemi de sayısını kendisinin bildiği kimselerle dolduracağı mânâsına gelir. Allah, daha Cenneti yaratır yaratmaz kıyamete kadar yaratacağı kullarından kaç kişiyi Cennete koyacağını ve bunların kimler olduğunu biliyordu. Dolayısıyla Allah'ın bildiği bu sayıda artma ve eksilme olmayacaktır. Hadis bunu ifâde eder.[338]



Hz. Ali İle Kur'ân Birbirinden Ayrılmaz


497. Ümmü Seleme (r.a.) Resûlullahın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu işittiğini rivayet ediyor:

"Ali Kur'ân ile, Kur'ân Ali ile beraberdir. Bu ikisi Kevser Havzının başına yanıma gelinceye kadar birbirinden ayrılmaz."[339]



İzah



Peygamberimiz Allah'ın bildirmesiyle, Hz. Ali'nin elini hadiselere ve dahilî fitnelere maruz kalacağını görmüştü. Hz. Ali'yi ümitsizlikten, Müslümanları da onun hakkında yanlış düşüncelerden kurtarmak için, "Ben kimin efendisi isem, Ali de onun efendisidir, gibi hadislerle Hz. Ali'yi tesellî, ümmetini de irşad etmiştir.

İşte yukarıdaki hadis de bu tesellî ve irşadlardan birisidir. Peygamberimiz bu hadisleriyle hem Hz. Ali'yi sonraki yıllarda maruz kalacağı suçlamalara karşı tesellî etmiş, hem de ümmetini bu suçlamalara inanmamaları konusunda irşad etmiş, Hz. Ali'nin Kur'ân'la beraber olacağını, ondan asla ayrılmayacağını bildirmiştir. Nitekim 670, 691, 720, 754 numaralı hadislerde gelecek olan Haricîler, Hz. Ali gibi fazîlet ehli ve ilimle dopdolu birini Kur'ân'a karşı gelmekle itham etmişlerdir. Siffîn Savaşından sonra hakemleri kabul ettiği için Onu Kur'ân'ın hükmünü bırakıp insanların hükmüne tâbi olmakla suçlamışlardır. Hz. Ali de onlara verdiği cevabında Kur'ân'a olan bağlılığını şu sözlerle ifâde etmiştir:

"Ben iki hakemin Kur'ân'ın hükümlerine itaat etmeleri, yasaklarından kaçınmaları şartıyla verecekleri hükme razı olurum. Kur'ân'ın hükümlerine uygun hüküm verirlerse, kesinlikle bize bu hükme karşı hareket etmek düşmez. Şayet Kur'ân'm hükümlerine muhalefet ederlerse, biz zâten onların verecekleri hükme uymayız.

"Biz bu konuda insanların hüküm vermelerini kabul etmiş değiliz. Kur'ân'ın hükmünü talep ediyoruz. İşte bu Kur'ân, iki kapak arasında, satırlarla yazılmış, dili olmayan bir kitaptır. O ancak insanlar okuduğunda konuşur ve hükmü açıklar."

Hz. Ali bu sözleriyle Peygamberimizin mucizâne verdiği haberi de tasdik ediyordu.[340]



Kur'ân'dan Bir Ayeti İnkar Edenin Durumu


498. Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

"Kim Kur'ân'dan bir âyet inkar ederse, o, kâfir olmuştur."[341]



İzah



İnanç esaslarından birisi de kitaplara imandır. Bir insanın Müslüman sayılabilmesi için Allah'ın peygamberlerine indirdiği kitapların tamamına Allah'ın indirdiği şekliyle inanması gerekir. Tevrat, Zebur, İncil veya Kur'ân'dan birisine inanmayan biri Müslüman sayılmaz. Kur'ân'ın tamamına inanmayan biri kâfir olabileceği gibi, Kur'ân'ın sadece bir sûresine, hatta hadiste de ifâde edildiği gibi, bir âyetine dahi inanmayan kimse Mü'min sayılmaz. Müslüman olduğu halde sonradan inanmayan kimse ise İslâm dâiresinden çıkmış olur.[342]



Ümmet Yetmiş Üç Fırkaya Ayrılacak


499. Enes (r.a.) rivayet ediyor:

"Bu ümmet yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bunların bin dışında hepsi Cehennemdedir."

"Cennette olan bir fırka hangisidir?" denildi.

"Ben ve Ashabımın yolunda giden fırka" buyurdu. [343]



İzah



Bu hadisin verdiğimiz kaynaklarda geçen bir rivayeti de şöyledir:

"Yahudiler yetmiş bir veya yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan yetmiş ikisi Cehennemde, biri Cennettedir. Cennette olan fırka Kur'ân ve Sünnet etrafında toplanan fırkadır."

Bu hadisi Ehl-i Sünnet dâiresi içindeki cemaatlara ve tarikatlara tatbik etmek yanlıştır. Ehl-i Sünnet içerisindeki bütün cemaatlar ve tarikat mensuplarının amelleri iyi ise Cennette olan gruba dahildirler. Cehennemde olan yetmiş iki fırka Ehl-i Sünnetin dışında olan ehl-i bid'a mezhepleridir. Zeydiyye ve Câferiyye mezheplerinin Ehl-i Sünnetle aralarında temel meselelerde bir ayrılık olmadığı için, amellerine göre firkâ-i nâciyeden olmalarını ümit ediyoruz.[344]



İsa (a.s.) İnecektir


500. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

"Dikkat edin! İsa bin Meryem ile benim aramda peygamber yoktur. Dikkat edin! o benden Sonra ümmetim içinde halifemdir. Deccâli öldürecek, hacı kıracak. Cizyeyi ve savaşı kaldıracak. Dikkat edin, sizden ona kavuşan selâm söylesin."[345]



İzah



Pekçok âyet-i kerimede Kıyametin kopacağı, insanlarla birlikte bütün kâinatın ölümü tadacağı bildirilmektedir.[346] Yüce Allah, insanın ecelini ömrüne gizlediği gibi, Kıyametin vaktini de kâinatın ömrüne gizlemiştir. Bununla beraber, Kıyamete yakın onu haber veren bâzı alâmetler ortaya çıkacaktır. İşte bu alâmetlerden birisi de, Hz. İsa'nın yeryüzüne inmesidir. Yüce Allah bir âyette,

"İsa kıyamet için bir alâmettir"[347] buyurmuştur.

Hz. İsa'nın eliyle bir mucize eseri olarak ölülerin hayat bulması öldükten sonra dirilmeye bir delil teşkil ettiği gibi, onun semâdan yeryüzüne inmesi de, kıyametin yaklaştığını gösteren alâmetlerdendir. Nitekim Hz. isa'nın yeryüzüne inmesinin kıyamet alâmetlerinden olduğunu ifâde eden pekçok hadis-i şerif vardır. Bunlardan bâzıları şu mealdedir:

"Sizler on alâmeti görmedikçe hiçbir zaman Kıyamet kopmaz....İsa'nın (a.s.) inmesi."[348]

"Hayatım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Meryemoğlu [İsa'nın] âdil bir hâkim olarak içinize inmesi yakındır."[349]

"Meryemoğlu İsa sizin yanınıza indiği zaman devlet başkanınız kendinizden, namazda imamınız olduğu [İsa da (a.s.) namazınıza uyduğu] zaman bakalım nasıl olursunuz."[350]

İşte Peygamberimiz yukarıdaki hadislerinde de Hz. İsa'nın ineceğini, Deccalı öldüreceğini, hacı kıracağını, cizyeyi ve savaşı kaldıracağını bildirmektdir. Müsned'de geçen bir rivayette ise bunlara ilâveten, yer yüzüne emniyet ve güvenin yerleşeceği, devenin arslanla, kaplanların sığırlarla, koyunun kurtlarla otlayacağı, çocukların yılanlarla oynayacağı, bunların birbirlerine zarar vermeyeceği, Allah'ın dilediği bir müddet yeryüzünde kalacağı, sonra vefat edeceği bildirilmektedir.[351]

Hadiste ifâde edilen Deccal da yine kıyametin büyük alâmetlerindendir. Kıyametten bir müddet önce çıkacak, büyü ve yalanlarla hakkı bâtıl ile karıştıracak, hakkı bâtıl, bâtılı hak olarak gösterecek, münâfıkâne iş görecek ve insanlara "Ben sizin Rabbinizim" diyecek bir yalancıdır.

İfâde edilen haçın kırılması, domuzun öldürülmesi, cizyenin kaldırılması, Müslümanların yayılacağından kinayedir. Devenin arslanla, kaplanların sığırlarla, koyunların kurtlarla otlaması, çocukların yılanlarla oynaması ise, emniyetin yerleşeceğinden ve kimsenin kimseye zarar vermeyeceğinden kinayedir.

Demek oluyor ki, Hz. İsa'nın kıyamete yakın yeryüzüne ineceği kesindir. Burada hatıra bir suâl geliyor: Resûlullah (a.s.m.) son peygamber olduğuna ve peygamberlik kapısı onunla kapatıldığına göre, bir peygamber olan Hz. İsa'nın gönderilmesi nasıl olacaktır?

Evet, Peygamberimizle peygamberlik kapısı kapatılmıştır. O, Hatemü'l-Enbiyâdir. Ondan sonra bir peygamberin gelmesi düşünülemez. Zaten Hz. İsa da bir peygamber olarak değil, Peygamberimize ümmet olarak gelecek ve onun şeriatiyla amel edecektir. Nitekim Peygamberimiz bir hadislerinde, "Eğer İsa hayatta olsa bana uymaktan başka birşey yapmaz"[352] buyurmuştur.

Müslim'de yer alan başka bir hadiste de, Hz. İsa'nın sünnet-i seniyyeye tâbi olacağı açıkça bildirilmektedir.[353]

Alimler de bu konuyla ilgili olarak şöyle derler:

"Hz. İsa, şeriat-ı Muhammediyeyi tekrar ve tecdidle görevlidir. İslâmla amel edecek tek peygamber Hz. İsa'dır: O, dinin hor ve hakir görüldüğü, itildiği bir zamanda gelip âdil bir hâkim olarak vazife yapacaktır. Yeryüzüne inmeden önce o günün şartlarında İslâmla ilgili gerekli her türlü bilgiyi öğrenmiş olarak gönderilecek ve geldiğinde bunları tatbik edecektir."[354]

Fıkh-ı Ekber Aliyyü'l-Kârî Şerhi'nde de İsa'nın (a.s.) Hz. Peygamberin şeriatına uyduğu ortaya çıkması için, Mehdîye uyacağı ve onun ardında namaz kılacağı şeklinde bir hadise yer verilmektedir.[355]

Zaten izahını yaptığımız hadiste de Peygamberimiz İsâ'ın (a.s) kendisinin halifesi olacağını bildirerek bu konuya açıklık getirmektedir.

Bediüzzaman, Hz. İsa'nın inmesini, Hıristiyanlık dininin tasaffî ederek hurafelerden arınması, tevhide şeklinde yorumlar. Ayrıca onun maddeten inmesinin de mümkün olduğunu söyler. Tafsilat için Bediüzzaman'ın Yorumları Işığında Kıyamet Alâmetleri isimli eserimizin 223-237. sayfalarına bakılabilir.[356]



Dünya Üzüntüsü İle Güne Başlamak


501. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:

"Kim dünya için üzüntülü olarak güne başlarsa, Rabbini kızdırmış olarak güne başlamış olur. Kim kendisine isabet eden musibetten dolayı sızlanır, şikâyet ederek sabahlarsa, Allah'tan şikâyet etmiş olur. Kim malından yararlanmak için bir zenginin yanında küçülürde onun eliyle bir nimete kavuşursa, Allah'ı kızdırmış olur. Kime Kur'ân ihsan edilmiş olur da, o kimse Cehenneme girerse, Allah'tan uzak bir hayat yaşadığı için Cehenneme girmiştir."[357]



Zehirli Hayvanlara Ve Nazara Karşı Okunacak Dua


502. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) Hasan ve Hüseyin'e okur ve şöyle duâ ederdi:

"Her nevi şeytandan, her çeşit zehirli hayvan ve günahkâr gözden koruması için Allah'ın mükemmel kelimeleri ile size duâ ederim."[358]



İmanın Tadını Aldıran Üç Şey


503. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:

"Şu üç şey kimde bulunursa imanın tadını almış olur. Bunlar: (1) Allah ve Resulünün kendisine herşeyden daha sevimli olması, (2) Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra, ateşe atılıp yanması, tekrar küfre dönmekten kendisine daha sevimli gelmesi, (3) sadece Allah rızası için sevmesi ve sadece Allah rızası için kızması."[359]



İzah



Tad yenilen şeylerde olur. İman ise yenilen şeylerden değildir. Öyle ise "îmanın tadını bulur" ifâdesi mecazdır. İman bala benzetilmiştir.

Allah'a kullukta gerçekten büyük lezzet vardır. Cüneyd-i Bağdadî, bunu ifâde için, "Gece ibâdetine devam edenler için ibâdet, eğlence sahipleri için eğlence yapmaktan daha lezzetlidir" demiştir. İbrahim bin Ethem de, "Vallahi biz öyle bir lezzet içerisindeyiz ki, hükümdarlar bu lezzeti bilmiş olsalardı, bunun için bize savaş açarlardı" diyerek imandaki, kulluktaki lezzeti açıklamıştır.

Hadiste üç şeyin sayılması, bunlar kalbe âit ameller olduğundan bunlara riya, gösteriş karışmadığı içindir.

İmam Muhyiddin Nevevî, "Bu hadis, İslâmın esas kaidelerinden büyük bir kaidedir" derken, Buhârî'yi şerheden âlimlerden Bedrüddin Aynî buna ilâveten şöyle der:

"Nasıl büyük bir kaide olmasın ki; bu hadiste imanın aslını, hattâ aynını teşkil eden Allah ve Resûlullah sevgisi vardır. Gerçekte Allah ve Resûlullah sevgisi, Allah'tan başkasını sevmemek ve küfre dönmekten tiksinmek, imanı kuvvetli, kalbi imana yatkın ve imanı etiyle kanına karışmış olan kimselere müyesserdir. İşte imanın tadını bulacak olan ancak bunlardır."

Kulun Allah'ı sevmesi, Onun emirlerine uyarak ibâdet ve kullukta bulunmayı, emirlerine karşı gelmemeyi gerektirir. Ayrıca Allah sevgisi, Ondan gelen musibetlere, Onun uğrunda çekilen sıkıntılara rıza nazarıyla bakmayı, şikâyetçi olmamayı, sabretmeyi icab ettirir.

Peygamberi (s.a.v.) sevmek de, onun getirdiği şeriatı benimsemekle, sünnetine uymakla mümkündür.

İmanın tadını aldıran şeylerden birisi de ateşe atılıp yanmayı tekrar küfre dönmeye tercih etmektir. Diğer bir ifâde ile ateşe atılıp yanmayı ne kadar sevimsiz görüyorsa, imandan sonra küfre dönmeyi de o derece sevimsiz görmektir. Buhârî, bu hadisi, imandan dönmesi istenilen birinin kendisine dili ile inkar etmesi için ruhsat verilmiş olsa da azimetle amel ederek ölünceye kadar mü'min kalmanın faziletine delil olarak zikretmiştir.

Hadis, Müslümanları birbirlerini başka bir menfaat için değil, sadece Allah için sevmeye de teşvik etmektedir. Kişinin bunu yapabilmesi de yine Allah sevgisinden kaynaklanır. Allah'ı layıkı ile sevebilen kullar, Müslümanları da yine Allah için severler. Bir insan bir kardeşini Allah için severse, bu sevgi, ondan bir menfaat göıdüğünde artmayacağı gibi, beklediği menfaata kavuşamaması durumunda da azalmaz. Yine Allah için sevdiği kimseden gelen sıkıntılar da bu sevgiyi azaltmaz.

Aynı şekilde hadis düşmanlık duymanın ölçüsünü de veriyor. Bir Müslümanın Müslüman kardeşlerine öyle sıradan şeyler için düşmanlık beslememesi gerektiğini, Allah düşmanlarına, Allah için düşmanlık beslemek gerektiğini ders veriyor.[360]



Hakkı Söylemekten Geri Durmamak


504. Ebû Said el-Hudrî (r.a.) Resûlullahın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

"Doğru olmayan birşey gördüğünüzde veya işittiğinizde, insanların heybeti, hakkı söylemekten sizi alıkoymasın."[361]



Öfkeli İken Hüküm Vermemek


505. Ebû Bekre (r.a.) rivayet ediyor:

"Hakim, öfkeli iken iki kişi arasında hüküm vermesin."[362]



İzah



Kur'ân-ı Kerim'de bir çok âyette adalet emredilir. Meselâ bu âyetlerden birisi şu mealdedir:

"Allah adaleti, iyilik yapmayı ve iyi kullukta bulunmayı, akrabaya ikramda bulunmayı emreder; fuhşiyatı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar. Allah düşünüp ibret almanız için size böyle öğütler verir."[363]

Başka bir âyet-i kerime ise şu mealdedir:

"Muhakkak ki Allah size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allah bu emriyle size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah herşeyi hakkıyla görür."[364]

Dinimizde adaletin emredilmesinin yanı sıra adaletin tecellisine gölge düşürebilecek şeyler de yasaklanmıştır. İşte bunlardan birisi de yukarıdaki hadiste yasaklanan öfkeli iken hüküm vermektir. Çünkü öfke sıhhatli düşünmeye mânidir. Böyle olunca öfkeli iken hüküm veren hâkimin her zaman için isabet edeceği düşünülemez.[365]



Camilere Devam Etmek


506. İbni Ümmü Mektûm rivayet ediyor:

Resûlullaha (s.a.v.) gelerek, "Ya Resûlallah, ben gözü görmeyen ve evi mescide uzak olan biriyim. Bana kılavuzluk edecek kimse yok. Namazımı evimde kılmama ruhsat var mı?" diye sordu(m).

Resûlullah (s.a.v.),

"Ezanı duyuyor musun?" buyurdu.

"Evet" dedi(m).

"Senin için ruhsat bulamıyorum" buyurdu.[366]

240 numaralı hadisin izahına bakınız.[367]



Son Nefeste İmanlı Gitmek


507. Enes (r.a.) rivayet ediyor:

"Kim ölümü esnasında "Ben şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed onun Resulüdür" derse, Cennete girer."

161 numaralı hadisin izahına bakınız.[368]



Cennet Kadınlarının Şarkıları


508. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

"Cennet ehlinin hanımları, kocaları için hiç kimsenin asla işitmediği güzel seslerle şarkı söylerler. Söylediklerinin içinde şu sözler de vardır:

"Biz çok güzeliz. Hayat bahşederiz. En şerefli kimselerin hanımlarıyız. Bakışları neşe ve sevinç verir."

Ayrıca şunları da söylerler:

"Biz ebedî kalacağız. Asla ölmeyeceğiz. Biz güven içinde mutluyuz. Hiç korkumuz yoktur. Biz hep buradayız, Cennetteyiz. Başka yere göçmeyeceğiz."[369]



Peygamberimizin Sabah Namazındaki Duası


509. Ümmü Seleme (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) sabah namazından sonra şöyle duâ ederdi:

"Allah'ım, ben Senden temiz rızık, faydalı ilim ve kabul edilmiş amel istiyorum."[370]



Allah'ın Yardım Edeceği Kimseler


510. Câbir bin Abdullah (r.a.) rivayet ediyor:

"Allah'a güvenerek ve sevabını da Allah'tan bekleyerek şu üç şeyi yapan kimseye yardım etmesi ve mübarek kılması Allah üzerine bir hak olur. Bunlar:

1. Allah'a güvenerek ve sevabını da Allah'tan bekleyerek bir köleyi hürriyetine kavuşturan kimseye yardım etmesi ve mübarek kılması Allah üzerine bir hak olur.

2. Allah'a güvenerek ve sevabını da Allah'tan bekleyerek evlenen kimseye yardım etmesi ve mübarek kılması Allah üzerine bir hak olur.

3. Allah'a güvenerek ve sevabını da Allah'tan bekleyerek ölü bir toprak parçasını ekilip biçilen bir hale getiren kimseye yardım etmesi ve mübarek kılması Allah üzerine bir hak olur."[371]



İzah



Bununla ilgili bir başka hadis şu mealdedir:

"Üç grup insana Allah muhakkak yardım eder. Bunlar; sahibiyle anlaşma yaparak hürriyete kavuşmak için borçlanan ve bunu ödemek isteyen köle, namus ve iffetini muhafaza etmek düşüncesiyle evlenmek isteyen ve Allah yolunda cihad eden kimselerdir."[372]

İzahını yaptığımız hadisde üç şeyi yapana Allah'ın yardım edeceği ve yaptığı işleri kendisi için mübarek kılacağı bildiriliyor. Bunlardan birincisi, bir köleyi hürriyetine kavuşturmak.

Bilindiği gibi, kölelik tarihin ilk devirlerinden itibaren vardı. Köleliği ilk olarak İslâmiyet başlatmadı. Dinimiz, köleliliği birden kaldırmamakla beraber, zaman içerisinde kaldırmayı hedefledi.

Ayrıca köleleri hürriyetine kavuşturmayı teşvik etti ve bunun için bâzı hükümler getirdi. Şöyle ki:

Bir mü'min bâzı hatâ ve kusurlarına karşılık, günahlarını affettirebilmek için keffaret ödemesi icab eder. Bir mü'mini yanlışlıkla öldüren kimsenin karşılığında bir köleyi azad etmesi ve karşı tarafa diyet ödemesi,[373] yeminini bozan kimsenin köle azad etmesi,[374] bunlardan bâzılarıdır.

Köle azadını teşvik eden bir diğer husus da "mukâteb"liktir, Bu, efendisi tarafından hürriyeti için bir kıymet takdir olunan kölenin belirtilen parayı kazanıp ödemesi yoluyla hürriyetini kazanmasıdır. Yüce rabbimiz kullarını buna teşvik etmiştir.[375] Ayrıca dinen zengin sayılanların vermesi farz olan zekâtın verilmesi gereken yerlerden birisinin de mükâtebe köleler olduğunu bildirmiştir.[376]

Bir âyet-i kerimede de Müslümanların zekât haricinde verecekleri en sevaplı sadakalardan birisinin hürriyetine kavuşmak için efendisi ile anlaşan kölelere verilen sadaka olduğu bildirilmiştir.[377]

Köleleri hürriyetlerine kavuşturmayı teşvik eden âyetlerin yanı sıra pekçok hadis de vardır. Bunlardan birisi şu mealdedir:

"Bir kimse erkek veya kadın bir köleyi hürriyetine kavuşturursa Allah o kölenin her azası karşılığında o mü'minin bir azasını Cehennemden azâd eder."[378]

İşte izahını yaptığımız hadis de bunlardan birisidir. Hadiste Allah'a güvenerek ve sevabını da Allah'tan bekleyerek bir köleyi hürriyetine kavuşturan kimseye yardım etmesinin ve bu işi kendisi için mübarek kılmasının Allah üzerine bir hak olduğu bildirilerek Müslümanlar buna teşvik edilmiştir. Köleleri hürriyetine kavuşturmayı teşvik eden hadislerin yanı sıra dinimizde kölelere birçok haklar da verilmiştir. Bu konudaki tafsilatı Hanımlara Fetvalar isimli kitabımızın 52-62. sayfalarına havale ediyoruz.

Hadiste Allah'ın yardım edeceği bir başka grubun Allah'a güvenerek ve sevabını da Allah'tan bekleyerek evlenen kimseler olduğu nazara verilmiştir. Harama düşmek korkusuyla evlenmek isteyene Allah'ın yardım edeceği, hiç ummadığı yerden ona ihsanda bulunacağı Kur'ân'da da şöyle bildirilir:

"İçinizden bekâr olanları ve köle ve cariyelerinizden dindar olanlarını evlendirin. Onlar fakir iseler, Allah onları lütfuyla zenginleştirir. Allah'ın lütfü geniştir ve O herşeyi hakkıyla bilir."[379]

İzahını yaptığımız hadisten başka Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadislerinde de,

"Evlenerek rızkı arayınız" buyurmuştur.[380]

Ancak bu, hiç bir yerden ümidi olmayan, doğru dürüst bir işi bulunmayan birini evliliğe cesâretlendirmemelidir. Çünkü hayat şartları asırlar öncesine göre bilhassa büyük şehirlerde çok değişmiştir. Eskiden eski ve fazla eşyası olmayan bir ev yeterli olurken, günümüzün "mimsiz" medeniyeti insanı maddeten çok şeye muhtaç etmiştir. Evlenmeyi düşünen gençler bunu da nazara almalı, en azından fakir hayata alışkın âilelenin kızına talip olmalıdır.

İzahını yaptığımız hadiste Allah'ın yardım edeceği ve yaptığı şeyi kendisine mübarek kılacağı bir grup da Allah'a güvenerek ve sevabını da Allah'tan bekleyerek ölü bir toprak parçasını ekilip biçilen bir hale getiren kimselerdir. Ölü arazi, hazinenin veya her hangi bir şahsın mülkü olmayan arazi parçalandır. Kendisinden faydalanılamayan araziler, hiçbir işe yaramadıkları için ölüye benzetilmişler ve "ölü arazi" diye isimlendirilmişlerdir. Onu tekrar faydalı bir hale getirmeye ise "ihya=diriltme" ismi verilmiştir. Ölü arazi parçası ile ilgili bir başka hadis şu mealdedir:

"Kim bir ölü araziyi ihya ederse, burası onun olur."[381]

Ebû Dâvud'da yer alan bir başka rivayet şöyledir:

"Arz Allah'ın arzıdır, insanlar da Allah'ın kullandır. Kim bir ölü araziyi ihya ederse, o yere o herkesden ziyâde hak sahibi olur."

Hanefîlere ve Mâlikîlere göre bir kimsenin ölü araziyi canlandırıp sahiplenebilmesi için devletten izin alması gerekir. İmam Şâfî'ye, İmam Mâlik'e ve âlimlerin çoğunluğuna göre ise böyle bir izne gerek yoktur.

Ölü bir arazi, bir bina inşâ etmek, sürmek, sulamak veya ağaç dikmekle faydalı bir hale getirildiğinde ihya edilmiş olur.

Dinimiz bu hükümle insanları çalışmaya, atıl kalan arazi parçalarım ihyaya teşvik etmektedir.

Bir beldeye bitişik olup o beldenin merası, çocukların oyun sahası veya mezarlık ölü arazi tanımına girse de hiç kimsenin özel mülkü olamayacağını da burada ifâde edelim. Hatta devlet başkanı dahi böyle umumun menfaat temin ettiği yerleri bir kimseye bağışlayamaz.[382]



Müslümanı Aldatmak


511. İbni Mes'ud (r.a.) Resûlullahın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

"Bizi aldatan bizden değildir. Tuzak ve hîle ateştedir."[383]



İzah



Zikrettiğimiz kaynaklarda hadisin Ebû Hüreyre (r.a.) ve Ebu'l-Hamrâ'nın (r.a.) rivayetleri yer alır. Bu rivayetlerde hadisin sadece "Bizi aldatan bizden değildir" kısmı kayıtlıdır. Ancak bu kaynaklarda yer alan rivayetler daha uzundur. Hadis en uzun şekliyle Ebû Dâvud ve Tirmizî'de yer alır. Tirmizî'de yer alan Ebû Hüreyre'nin (r.a.) rivayeti şöyledir:

Resûlullah (s.a.v.) satılık bir zahire yığınına uğradı. Elini yığının içine sokunca parmakları ıslandı. Bunun üzerine,

"Ey zahire sahibi, nedir bu ıslaklık?" buyurdu.

Adam, "Yağmurdan ıslandı" cevabını verdi.

Bunun üzerine Resûllulah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Öyle ise müşterilerin görmesi için o ıslak kısmı niçin üste koymadın? Bizi aldatan bizden değildir."

Ebû Dâvud ve Müsned'deki rivayette, Resûlullaha (s.a.v.) "Elini zahirenin içine sok" diye vahyolunduğu yer alır.

Ticâretin manevî açıdan birçok tehlikeleri vardır. Hadiste bunlardan biri nazara veriliyor. O da malın ayıbını gizleyerek müşteriyi aldatmaktır. Hadis, bunun caiz olmadığını, Müslümanların ticârette dürüst olmaları, sattıkları malın kusurunu gizlememeleri ve birbirlerini aldatmamaları gerektiğini ders veriyor. Aldatılan bir müşteri malın kusurunu gördükten sonra onu iade etme hakkına sahiptir.

Diğer taraftan hadis, yetkililerin zaman zaman ticâret mahallerini dolaşarak gördükleri aksaklıkları ikaz etmeleri lüzumuna dikkat çekiyor.

Hadiste geçen "Bizden değildir" ifâdesi, "Bizim sünnetimiz, yolumuz ve ahlakımız üzere değildir" mânâsındadir. Yoksa "Müslüman değildir" mânâsına gelmez.[384]



Şahitlikte Doğru Olanı Söylemek


512. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

"Allah'a ve âhiret gününe iman eden, bir şeye şahit olduğunda onun hakkında ya doğru olanı söylesin veya sussun."[385]



İzah



504 numaralı hadisin izahında dinimizin adaletin tecellisine çok ehemmiyet verdiği, adaletin tecellisine engel olacak hususları ise yasakladığını ifâde etmiştik. Adaletin doğru tecellî etmesi için gerekli şartlardan birisi de şahitliktir. Dinimizde Müslümanlar bir yandan doğru şahitliğe çağrılırlarken, diğer taraftan da yalancı şahitlikten sakındırılmışlardır. İşte bu hadis bunlardan birisidir. Peygamberimiz (s.a.v.) bu hadisleriyle, Allah'a, Onun huzuruna varıp hesap vereceğine inanan bir insanın ya doğruyu söylemesi veya en azından yalan söylemektense susması gerektiğine dikkat çekmiştir.

Şahidlikle ilgili olarak pekçok ayet-i kerime vardır. Meselâ Nisa Sûresinin 135. âyetinde kendi aleyhine de olsa şahidin adaletli olması istenir ve şöyle buyurulur:

"Ey iman edenler! Adalet üzere olun ve Allah için şâhidlik edin kendi aleyhinize veya anne ve babalarınızla akrabalarınızın aleyhine olsa bile. Hakkında şâhidlik ettiğiniz kişi zengin de olsa, fakir de olsa doğruluktan ayrılmayın; çünkü ikisini de Allah sizden daha iyi gözetir. O halde heveslerinize uyup da adaletten ayrılmayın. Eğer hakikati değiştirir ve şahitlikten veya adaletten yüz çevirirseniz, şüphesiz ki Allah yaptıklannizm hepsinden haberdardır."

Furkan Sûresinin 72. âyetinde de yalan şahitlik yapmamak Rahmân'ın makbul kullarının vasıflarından sayılır.

Peygamberimiz de ümmetine yalancı şahitlikten kaçınmaları tavsiyesinde bulunmuştur. Bir hadislerinde,

"Yalan yere şahitlik, Allah'a şirk koşmaya denk tutulmuştur" buyurmuş, ardından da

"Putlara tapmak gibi, bir pislikten ve yalan sözden kaçının"[386] âyetini okumuştu.[387]

Her ne kadar hadiste "ya doğru olanı söylesin, ya da sussun denilmişse de, bildiği halde şahitliği gizlemek de dinimizde yasaklanmıştır. Bununla ilgili olarak bir âyette şöyle buyurulur:

"Hakkı bâtılla karıştırmayın ve bildiğiniz halde hakkı gizlemeyin."[388]

Aynı Sûrenin 282, âyetinde de şâhidlerin şâhidliğe çağrıldıklarında bundan kaçınmamaları ve hakikati saklamamaları istenir. 283. âyet-i kerimede ise şöyle buyurulur:

".. .Şâhidiiği de sakın gizlemeyin. Kim şâhidlikten kaçınır veya bildiği halde hakikati açıklamayıp gizlerse, kalbini büyük bir günahla kirletmiş olur...."[389]



Namaz Gözün Nurudur


513. Enes (r.a.) rivayet ediyor:

"Namaz gözümün nuru kılındı."[390]



İzah



İslâmın beş esasından biri olan namaz, dinin direğidir. Namazla ilgili pekçok âyet ve hadis vardır. Peygamberimiz bu hadislerinde de namazın ehemmiyetine dikkat çekmiştir.

"Gözümün nuru kılındı"

buyurarak namazı çok sevdiğini ifâde etmiştir. Bunu sadece ifâde etmekle kalmamış, fiilen de bu sevgiyi göstermiştir. Farz namazların dışında ayakları şişinceye kadar nafile namaz kılmıştır.

Peygamberimizin (s.a.v.) namaz için "Gözümün nuru" tabirini kullanması, onu çok sevdiği anlamına geldiği gibi, Dr. Zeki Çıkman'a göre namazın göz için müsbet tesiri de vardır. O bununla ilgili olarak şöyle der:

"Gözün namazdaki tâdil-i erkânı, namazın karanlıkta kılınmasının mekruhluğu, gözlerin namazda kapalı olmasının mekruhluğu, gözümüzün katarakt ve glokom'dan (karasu hastalığından) korunması için hususî işaretler olup, 'îki gözümün nuru namaz' hadisi, namazın değer verilen, sevilen bir kıymet olduğunu anlattığı gibi, 'İki gözüme nur veren namaz' ibaresinin de saklı olduğu kanaatindeyiz. Kişi sevdiği ile karşılaştığı zaman 'Seni görünce gözüm gönlüm aydınlandı' diyerek psikolojik bir sevinci ifşa ettiği gibi; namaz direkt olarak maddî gözümüzün sağlığında da etkilidir. Gözün içindeki lens denilen uyumla ilgili merceğin anatomik, fizyolojik ve biyolojik hususiyetlerini bilenler bu ifâdelerin gerçekliğini daha iyi anlayacaklardır."[391]



Haya İmandandır


514. Salim babasından rivayet ediyor:

"Bir adam kardeşine utangaçlığından dolayı öğüt veriyordu. Resûlullah (s.a.v.),

"Bırak onu! Muhakkak haya imandandır" buyurdu.[392]



İzah



Peygamberimiz bir hadislerinde,

"İman yetmiş küsur şu'bedir" buyurmuştur.

Şu'be, bir şeyin parçası, dalı mânâsına gelir. Buna göre bu hadis, "İman yetmiş küsur haslettir" veya "İman yetmiş küsur daldır" demek olur.

İşte Peygamberimiz yukarıdaki hadislerinde hayanın imanın bu yetmiş dalından birisi olduğunu ifâde etmiştir. İmanın diğer dalları da çeşitli hadislerde sayılmıştır. Hadiste imanın şu'belerinden sayılan haya ile ilgili olarak 7, 94, 156, 158, 438, 468 numaralı hadislere de bakınız.[393]



Mü'min Ve Münafık Arasındaki Fark


515. Huzeyfe (r.a.) rivayet ediyor:

"Mü'minin ağlaması yürekten, münafığın ağlayışı ise sadece gözü iledir."[394]



İzah



Hadiste geçen ağlamaktan maksat, Allah korkusundan ağlamaktır. Mü'min Allah'tan duyduğu korku sebebiyle kalpten ağlarken; münâfık,sadece gözü ile ağlar, yani sadece gözünden yaş akar. Bunu da mü'minlere gösteriş olsun diye yapar.[395]



Artık İslamın Sözü Geçecektir


516. Muaz bin Cebel (r.a.) rivayet ediyor:

"İhsanı ihsan olarak kaldığı müddetçe alınız. Dinîniz için rüşvete dönüştüğünde ise onu almayınız. Onu almadığınızda fakir ve muhtaç duruma düşecek değilsiniz.

Dikkat edin! Beni Merah'ın borusu yeterince öttü. Beni Merah artık öldü. Haberiniz olsun! Bundan sonra İslâmın sözü geçecektir."

Dikkat edin! Kur'ân'la idareci birbirinden ayrılacaklar. Siz Kur'ân nerede ise orada yer alınız.

Dikkat edin! Üzerinize bâzı idareciler gelecek. Eğer onlara itaat ederseniz, dalâlete düşersiniz. Şayet karşı çıkarsanız sizi öldürürler.

Câbir (r.a.), "Ey Allah'ın Resulü, o zamana ulaşırsak nasıl hareket edelim?" diye sordu.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"İsâ bin Meryem'in ashabının davrandığı gibi davranın. Onlar testere ile ikiye biçildiler, dar ağaçlarına çıkarıldılar. Allah'a itaat üzere ölmek, Ona isyan ederek yaşamaktan hayırlıdır.[396]



İzah



Hadis, Peygamberimizin (s.a.v.) ümmeti için çok önemli ikazlarını ihtiva ediyor. Bunlardan ilki, hediyeyi ancak hediye olarak verildiği müddetçe almaktır. Eğer bir şey ihsan eden kimse bununla dinî rüşvet isteyecekse, kişiden dinden uzaklaşmasını isteyecekse, o ihsanı almamayı tavsiye etmektedir. O ihsan alınmadığında da fakir ve muhtaç duruma düşülmeyeceği hatırlatılarak mü'minler uyanık olmaya davet edilmektedir.

Hadiste dikkat çekilen ikinci husus, zorbalık devrinin artık bittiği, zorbaların borusunun yeterince öttüğü, bundan böyle İslâmiyetin borusunun öteceğidir. Dolayısıyla zorbalardan korkarak dinden taviz verilmemesi gerektiğidir. Benî Merah, zorbalığın sembolüdür. Her devirde temsilcisi olmuştur. Günümüzde de temsilcileri vardır. Fakat Allah'a şükür içinde yaşadığımız zamanda da artık "Benî Merah" ölmüştür. Daha borusunu öttüremeyecektir. Bundan böyle İslâm hâkim olacaktır. Bu sebeple ümitsizliğe düşmeye, din düşmanlarına taviz vermeye, onlara şirin görünmeye çalışmaya gerek yoktur.

Hadiste dikkat çekilen üçüncü nokta Kur'ân'la idarecilerin birbirinden ayrılacaklarıdır. Peygamberimizin (s.a.v.) Allah'ın bildirmesiyle verdiği bu haber, Emevîler devrinden itibaren gerçekleşmiş, idareciler Kur'ân'dan ayrılmıştır. Bizde de Tanzimat hareketiyle başlayan idarecilerin Kur'ân'dan ayrılması, Cumhuriyet devriyle, tamamen belirgin bir hal almıştır. Bu durumda Müslümanlara düşen, Peygamberimizin (s.a.v.) tavsiyesine uyarak,. "Kur'ân'a sarılmak, ondan ayrılmamak" olmalıdır.

Hadisin son kısmı da kendilerine itaat edildiğinde dalâlete düşülecek olan, karşı çıkıldığında ise ölümle biten idarecilere karşı nasıl davranılacağı açıklanmakta, Hz. İsa'nın hükümdarların inkara zorlamaları karşısında bâzı Hıristiyanların testere ile doğranmayı, dar ağacına asılmayı göze alarak onlara karşı çıkmaları örnek gösterilmektedir. (440 numaralı hadise ve izahına bakınız.) Ve Allah'a itaat üzere ölmenin, Ona isyan ederek yaşamaktan hayırlı olduğu nazara verilmektedir.[397]



Müşriklerin Peygamberimize Bir Teklifi


517. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

Kureyşin müşrikleri Resûlullaha (s.a.v.) kendisi için bir şart ortaya koyup, dâvasından vaz geçmesi karşılığında Mekke'nin en zengini yapmaya, kadınlardan istediği birisiyle evlendirmeye, kendilerine idareci seçip peşinden gitmeye çağırdılar. Ve "Ey Muhammed, bizim sana vereceklerimiz ancak bu kadardır. Sen bizim ilahlarımıza sövmekten vaz geç, onları kötü sözlerle anma. Eğer razı olmazsan, biz sana bir hususu teklif edeceğiz ki onda senin için iyilik vardır" dediler.

Resûlullah (s.a.v.),

"Nedir o?" diye sordu.

Onlar, "Sen bizim ilahımız olan Lât ve Uzza'ya bir yıl tap, biz de senin İlâhına bir yıl tapalım" dediler.

Resûlullah (s.a.v.),

"Rabbimin emri gelinceye kadar bana zaman verin" buyurdu.

Bunun üzerine Allah indinden ve Levh-i Mahfuzdan bir sûre ile bâzı âyetler nazil oldu. Sûrede şöyle buyuruluyordu:

"De ki: Ey kâfirler! Sizin taptıklarınıza ben ibâdet edecek değilim. Benim ibâdet ettiğime de siz ibâdet edecek değilsiniz. Ben zâten sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim ibâdet ettiğime ibâdet etmezsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana."[398]

Nazil olan âyetler ise şöyle idi:

"De ki: Allah'tan başkasına mı ibâdet etmemi istiyorsunuz, ey câhiller!

"Andolsin ki, sana ve senden öncekilere, 'Eğer Allah'a ortak koşarsan bütün yaptıkların boşa gider; o zaman hüsrana düşenlerden olursunuz' diye vahyolundu.

"Yalnız Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol."[399]



İçki Sebebiyle On Kişiye Lanet Edilmiştir


518. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

"Allah içkiye, onu dağıtana, içene, üzümünü sıkana, kendisi için sıktırana, taşıyana, kendisi için taşınana, satana, satın alana ve parasını yiyene lanet etsin."[400]

96 numaralı hadise bakınız.[401]



Peygamberimizin Kefil Olacağı Kimseler


519. Câbir bin Abdullah (r.a.) rivayet ediyor:

"Kim iki çenesi ve iki bacağı arasındaki hususunda bana garanti verirse, ben onun için Cennete kefil olurum."[402]



İzah



Tirmizî'de yer alan bir başka hadis şu mealdedir:

"Allah her kimi iki çenesi arasındakinin ve iki bacağı arasındakinin şerrinden korursa, şüphesiz o kimse Cennete girer."

Bir başka hadiste ise bu ikisine "midenin şerri" de eklenmiştir.[403]

Hadislerde geçen "iki çenesi arasındakinden maksat "dil," "iki bacak arasındaki "inden maksad da tenasül uzvudur. Peygamberimiz pekçok hadislerinde dili ve iffeti korumayı tavsiye etmiştir. Bu hadislerinde de bu ikisini koruyanların Cennete girmelerine kefil olacağını bildirmiştir. Çünkü bu ikisini korumak gerçekten zordur. Bir kimse farzları yerine getirmek, yasaklardan da kaçınmak şartıyla bu iki uzvunu koruyabiliyorsa, önünde Cennete girmesi için hiçbir engel bulunmamaktadır. Zaten Peygamberimiz de böylelerine kefildir.

Bu hadis, dilini ve tenasül uzvunu haramdan koruyanların Cennete gidebileceğini haber verirken, bir başka hadiste de dil ve tenasül uzvunun korunamamasının insanı Cehenneme götüreceği bildirilmiştir.[404]



Yatsı Ve Sabah Namazlarını Cemaatla Kılmak


520. Osman bin Affan (r.a.) rivayet ediyor:

"Yatsı namazını cemaatla kılmak, geceyi ibâdetle geçirmeye denktir. Sabah namazını cemaatla kılmak da, geceyi ibâdetle geçirmeye denktir."[405]



İzah



Bilhassa yatsı ve sabah namazlarını cemaatla kılmak nefse ağır gelir. Bunun içindir ki, namazları cemaatla kılmaya teşvik eden Peygamberimiz (s.a.v.) bilhassa bu iki namaza hasseten teşvik etmiştir. Bu hadis de teşviklerden sadece bir tanesidir. Bilindiği gibi, geceyi namaz, Kur'ân okuma ve zikirle ihya etmek, çok büyük sevaptır. Resûlullah (s.a.v.) bu hadislerinde yatsı ve sabah namazlarını cemaatla kılanların geceyi ihya etmiş olacaklarına, o sevabı alacaklarına dikkat çekerek, ümmetini bu iki namazı cemaatla kılmaya teşvik etmiştir.[406]



Peygamberimizin Ebû Zer'e Tavsiyesi


521. Ebû Zerr (r.a.) rivayet ediyor:

Dostum Resûlullah (s.a.v.) bana Allah'a bağlılık hususunda hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmememi, mevki ve servet bakımından benden aşağıda olanlara bakıp halime şükretmemi, mevki ve servet bakımından benden üstün olanlara bakmamamı tasiye etti.

Yine fakirleri sevmemi, onlarla yakınlık kurmamı, onları gözetmemi tavsiye etti.

Acı da olsa gerçeği söylememi nasihat etti. Onlar yüz çevirseler de akraba ve yakınlarımla ilişkimi sürdürmemi tavsiye etti.

Hiç kimseden birşey istemememi tavsiye etti.

Ayrıca,

"Lâ havle velâ kuvvete illâ billahi'1-aliyyi'l-azîm" Güç ve kuvvet ancak yüce ve büyük olan Allah'tandır"

cümlesini çok söylememi, çünkü bunun Cennet hazinelerinden bir hazine olduğunu da ekledi.[407]



Kıyamet Günü Sorulacak Beş Şey


522. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:

"Ademoğlu kıyamet günü şu beş şeyden sorulmadıkça yerinden ayrılamaz:

1. Ömrünü nerede geçirdiğinden,

2. Gençliğini nerede tükettiğinden,

3. Malını nereden kazandığından,

4. Malını nereye harcadığından,

5. İlmi ile ne derece amel işlediğinden.[408]



İzah



Kıyamet günü insanlarlar diriltilip mahşer yerinde toplandıktan sonra uzun bir müddet sıkıntılı bir şekilde beklerler. Sonra Peygamberimizin şefaatiyle bekleme biter gök yarılır, melekler haşir meydanına inerler, Cehennem göz önüne serilir, melekler Arşı haşir meydanına taşırlar, bu arada herkes taptığı şeyin peşine takılır. Nihayet Allah buluttan gölgeler içinde tecellî eder ve kullar Allah'a arzedilirler. Bu arada amel defterleri de dağıtılır. Kimin amel defterî sağından, kiminin solundan, kiminin de arkasından verilir. Allah bazı istisnalar dışında kullarıyla konuşur. Ardından Cebrail, peygamberler, melekler, ortak koşulan şeyler hesaba çekilirler. Sonra da bütün insanlar hesaba çekilir. Bu esnada pek çok şeyin hesabı sorulur. İşte şeylerden beşi de yukarıdaki hadiste sayılan hususlardır. Kul, bunlardan sorgulanmadıkça yerinden ayrılamaz. Sorgu ile ilgili tafsilat için Ölümden Sonra Diriliş isimli eserimize bakılabilir.[409]



Ziyaret İçin Gelenlere İkramda Bulunmak


523. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:

Ömer bin Hattab Selmân-ı Fârisî'nin ziyaretine gitti. Selman ona bir yastık uzattı. Ömer ona, "Bu nedir ey Ebû Abdullah?" diye sordu. Selman şu cevabı verdi:

Resûlullahın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu işittim:

"Bir Müslüman her hangi bir Müslüman kardeşini ziyaret ettiğinde, eğer o kimse ziyaret edene ikram ve hürmet olsun diye altına bir yastık [veya üzerine oturacağı birşey] verirse, Cenâb-ı Hak onun günahlarını bağışlar."[410]



İzah



Konu ile ilgili bir başka hadis de "Biri size ziyarete geldiğinde ona ikram edin"[411] şeklindedir.

İnsanî özelliklerden biri de misafirle, ziyaretçi ile ilgilenmektir. İster tanıdık olsun, ister yabancı birisi olsun, ziyaret etme lütfunda bulunup gelen kişiye gereken değeri göstermek, onunla ilgilenmek, imkan ölçüsünde ikramda bulunmak bir görgü kaidesidir. Bunu Resûlullahın bir tavsiyesi olarak yapmak ise, aynı zamanda sünnete uyma olduğundan, o hareketi ibâdete dönüştürür, sevaplı hale getirir.

Kendisine değer verilen, hali hatırı sorulan, ilgilenilen, ikramda bulunulan, güler yüz gösterilen ziyaretçinin ziyaret ettiği kişiye karşı sevgisi artar, ona daha sıkı bağlanır. Kendisine değer verilmediği düşüncesine kapılan kimse ise o şahsa karşı lakayd kalır, kırılır. Evet, Müslümanlar arasındaki sevgiyi kuvvetlendirmesi bakımından, Peygamberimizin bu tavsiyesi çok ehemmiyetlidir.[412]



Cuma Günü Temizliğe Dikkat Etmeli


524. Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah bir Cuma gününde şöyle buyurdu:

"Muhakkak Allah bu günü bayram kıldı. Kim Cuma namazına gelirse gusletsin. Yanında güzel koku varsa, ondan sürünsün. Dişlerinizi misvaklaymız."[413]



İzah



Hadiste Cuma gününün Müslümanlar için bayram kılındığı ifâde ediliyor ve Cuma namazı için camiye gelenlerin gusletmek, güzel koku sürünmek, dişleri temizlemek gibi temizlik hususunda dikkat etmeleri gereken hususlar nazara veriliyor. Çünkü Cuma gününde camide pekçok Müslüman bir araya gelmektedir. Bir insan saçı başı dağınık, kirli, üstü başı pis ve ağzında koku olduğu halde camiye gelirse, oradaki Müslümanlara eziyet etmiş olur. Oysa dinimizde başkalarına eziyet etmek haram kılınmıştır.[414]



Resûlullahın Hz. Ali'ye Öğrettiği Duâ


525. Ali (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) bana şöyle buyurdu:

"Ey Ali, her ne kadar bağışlanmış isen de, onunla duâ ettiğinde bağışlanacağın bir duayı sana öğreteyim mi?"

"Öğret" dedim. Şöyle buyurdu:

"Yüce ve büyük olan Allah'tan başka ilah yoktur. Kerim ve yüce olan Allah'tan başka ilâh yoktur. Büyük arşın Rabbi olan Allah'tan başka ilâh yoktur."[415]



Hz. Enes'e Zor Gelen Gün


526. Enes (r.a.) rivayet ediyor:

Ben insanlardan, örtünme âyetinin inmesinden ilk haberdar olan kişiyim. Örtünme âyeti indiğinde Resûlullah (s.a.v.) bana "Hanımların yanına girme" dedi. O günden daha zor bir gün başımdan geçmiş değil.[416]



İzah



Emir ve yasaklarında tedriciliğini esas alan Allah, Medine devrine kadar kadınların giyimleri ile ilgili her hangi bir hüküm göndermedi. Bu dönemde kadınlar arzu ettikleri gibi giyindiler.

Tesettürle ilgili ilk hüküm, Peygamberimizin Hz. Zeyneb binti Cahş ile evlilik gününde indi. Düğün ziyafetine davet edilen misafirler gruplar halinde gelip yemeklerini yediler, bir müddet sohbet ettikten sonra da kalkıp gittiler. Fakat üç kişi bir türlü kalkmadı, sohbetlerine devam ettiler. Sohbetin uzamasından sıkılan Peygamberimiz (s.a.v.), kalkmaya hazırlanan tavırlar takınarak onlara artık ayrılma vaktinin geldiğini hatırlatmaya çalıştı. Ancak onlar bunu anlamadılar ve sohbetlerine devam ettiler. Nihayet Resûlullah (s.a.v.) odayı terk etti. Biraz sonra da Sahabîler kalkıp gittiler. Enes (r.a.) durumu haber vermek için Peygamberimizin odasına girecekti ki, Resûlullah kapının perdesini indiriverdi. Çünkü ilk tesettür âyeti inmişti. Ve âyette,

"Peygamberin hanımlarından birşey isteyeceğinizde perde arkasından isteyin" buyuruluyordu.

Ayrıca kalkmakta geciken Sahabîlerin tutumlarının da yanlış olduğu bildiriliyordu.

İşte izahını yaptığımız hadiste Enes (r.a.) ilk tesettür âyetinin ne zaman indiğini bildiğini, Peygamberimizin perdeyi indirmesinin ve kendisini hanımlarının yanına girmekten men etmesinin çok ağır geldiğini ifâde etmektedir. Çünkü Enes (r.a.) o ana kadar her hangi bir yasaklama olmadığından rahatlıkla mü'minlerin annelerinin yanına girip çıkıyordu. O gün birden bireye yasakla muhatap olunca âyet nazil olduğunu bilmediğinden "Acaba bir hata mı yaptım ki, Resûlullah beni kadınların yanına girmekten men ediyor" diye düşündü. Mahcup oldu.

Tesettür âyetlerinin inişi hususunda tafsilatlı bilgi için Hanımlara Fetvalar isimli eserimizin 213-217. sayfalarına bakılabilir.[417]



Allah'ın Kullarına Karşı Merhameti


527. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

"Şüphesiz Allah Teâlâ ümmetimin hata ile, unutarak ve zorlama karşısında işlediği günahları affeder."[418]



İzah



Hadîsle üç şey karşısında işlenen suçların affedileceğini, bu durumların mes'uliyeti kaldıracağı bildirilmiştir. Bunlardan birincisi hatâdır. Hatâ, fiil veya sözün, yapanın veya söyleyenin irâdesine aykırı olarak meydana gelmesidir. Bu durumda mes'uliyet kalkar. Peygamberimiz (a.s.m.) bir hadislerinde yanılma ile işlenen suçun affedildiğini bildirmiştir.[419] Meselâ yalan yere yemin etmek ağır mes'uliyet gerektiren birşeydir. Fakat birşeyi yapmadığı halde yaptığını zannederek "Vallahi yaptım" diye yemin eden kimse, bu yemininde mes'ul değildir. Bununla ilgili olarak Bakara Sûresinin 225. âyet-i kerimesinde şöyle buyurulur:

"Allah, sizi yanlışlıkla veya yanılarak ettiğiniz yeminlerden dolayı mes'ul tutmaz."

Mes'uliyeti kaldıran bir diğer husus da unutkanlıktır. Meselâ unutarak orucunu yiyen ve vaktinde namazını kılmayı hatırlayamayan, bundan dolayı mes'ul değildir. Unutan kimse hatırlayana kadar tekliften muaf tutulmuştur. Peygamberimiz (a.s.m.) bir başka hadislerinde bununla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

"Kim uyur veya unutur da namazını kılmazsa, onu hatırlayınca kılsın."[420]

Yalnız burada yatmadan önce namaza kalkmak için gerekli tedbir alınmalıdır. Varsa saat kurulmalı, uyumayan biri varsa ona tenbihte bulunulmalıdır. Namazı unutmamak için de vaktinde kılmalıdır.

Hoşlanmadığı bir işi yapmaya zorlanan kimse de o fiilinden veya sözünden dolayı günahkâr olmaz. Ölümle veya bir uzvunun kesilmesiyle tehdit edilen kimse bu tehdit karşısında şarap içse, domuz eti yese bir günah kazanmış olmaz. Zaruret olduğu halde şarap içmeyen ve domuz eti yemeyen ve bu sebeple zarara uğrayan biri ise bu durumda sevap kazanmış olmaz. Bilâkis mes'ul olur.

Fakat Allah'ı inkârla ilgili bir zorlama böyle değildir. Allah'ı inkâra zorlanan birine her ne kadar diliyle istenileni söylemesi için ruhsat verilmişse de, sabrederek şehid olması, onun için büyük bir fazilettir.

Meşhur Sahabî Ammar bin Yâsir'in (r.a.) hayatında geçen şu tablo, zorlamanın mes'uliyeti kaldırmasına güzel bir misâldir.

İslâmın ilk yıllarıydı. Müslümanlar, müşriklerin dayanılmaz işkenceleri altında inliyordu. Yâsir ailesi de Allah ve Resulü yolunda,bu çileyi çekenlerdendi. Müşrikler Hz. Yasir'e, hanımı Sümeyye'ye ve oğlu Hz. Ammar'a dinlerinden dönmelerini teklif ediyorlardı. Fakat bu iman fedaileri hakta sebat ediyor, müşriklerin tehditlerine ehemmiyet vermiyorlardı. Vahşî bir canavara dönüşen müşrikler neticede Hz. Yâsir'i ve hanımı Sümeyye'yi şehid ettiler.

Sıra Hz. Ammar'a gelmişti. Son olarak, "Muhammed'in dininden vazgeç" dediler. Ammar'in gözü önünde babası ve annesi şehid edilmişti. Kendinin de kurtuluş çaresi yoktu. Ya öldürülecek veya istediklerini söyleyip kurtulacaktı. İslâmiyete daha fazla hizmet edebilmek için ikincisini tercih etti. Onların istediklerini söylemek gerçi ölümden daha ağırdı, fakat Resulullaha kavuşmak için isteklerini yerine getirdi. "Diliyle" dininden vazgeçtiğini bildirdi. Müşrikler de onu serbest bıraktılar.

Hz. Ammar kalben söylememişti, ama yine de endişeliydi. Kalbi tir tir titriyordu. Ellerinden kurtulur kurtulmaz doğru Resulullaha koştu, gözyaşları içerisinde, "Helak oldum, imanımı inkâr ettim, yâ Resulullah!" dedi. Hadiseyi olduğu gibi anlattı.

Resulullah (a.s.m.),

"Kalbin nasıl?" diyerek, sözle söylediklerine kalbinin iştirak edip etmediğini sordu.

Hz. Ammar, "Kalbim imanla doludur" dedi.

Bunun üzerine Peygamberimiz Hz. Ammar'ın gözyaşlarını sildi sonra da onu rahatlatan şu müjdeyi verdi:

"Ammar, tepeden tırnağa imanla doludur. Şayet sana tekrar böyle işkenceler yaparlarsa, tekrar aynı taktikle ellerinden kurtulmanda bir mahzur yoktur."

Hz. Ammar bu müjdeye çok sevindi. Biraz sonra da onu rahatlatan Nahl Sûresinin 106. âyeti nazil oldu:

"Kalbi imanla dolu olduğu halde inkâra zorlananlar müstesna kim iman ettikten sonra tekrar kâfir olur ve gönül rızasıyla küfrü kabul ederse, öylelerinin üzerine Allah'tan bir azap vardır. Onların hakkı pek büyük bir azaptır."[421]

Ancak, zaruret hali de olsa, zorlama, yasakları ortadan kaldırmaz. Sadece ruhsat temin eder. Şarap içmek, domuz eti yemek her zaman için haramdır. Fakat zor durumda olana ruhsat verilmiştir.

Zorlamanın mes'uliyeti kaldırması için bazı şartlar gereklidir. Bunlar:

1. Böyle birşeye maruz kalan kimsenin malı, canı yahut da bir yalanı tehdit altında bulunmalıdır

2. Zorlayan kimsenin tehdit ettiği şeyi yapmaya gücü yetmelidir. Eğer buna kadir değilse, zorlanan kimse de bunu biliyorsa o tehdide itibar edilmez.

3. Zorlanan kimsenin, kalbine bir korku düşmelidir. Fiili, bu korkunun tesiri altında işlemelidir. Böyle bir korku yoksa bunu rızasıyla yapmış olur. Dolayısıyla mes'uliyetten kurtulamaz.

4. Kişinin zorlandığı fiil yasak veya zorlanan kimseyi bir külfet altına sokmalıdır.[422]



Hz. Hasan Müslümanlardan İki Büyük Ordunun Arasını Islah Etti


528. Ebî Bekre (r.a.) rivayet ediyor:

Minberin üzerinde Resûlullahı (s.a.v.) gördüm. Yanında Hasan bin Ali vardı. Resûlullah şöyle buyurdu:

"Bu oğlum seyyiddir. Allah onun eliyle Müslümanlardan iki büyük ordunun arasını ıslah edecektir."[423]



İzah



Daha önceki hadislerde de ifâde ettiğimiz gibi, Allah'ın bildirmesiyle Peygamberimiz (s.a.v.) pekçok gaybî şeyden haber vermiştir. İşte bunlardan birisi de yukarıdaki haberdir. Bu hadise aynen gerçekleşmiş, Hz. Hasan, dedesinin haber verdiği gibi Müslümanlardan iki büyük ordunun arasını sulhetmiştir. Hadise şöyle gerçekleşmişti:

Hz. Ali'nin şehadetinden sonra Müslümanların pekçoğu Hz. Hasan'a biat etmişti. Ancak saltanat sebebiyle Hz. Ali ile savaşan Hz. Muâviye Hz. Hasan'a bîat etmedi. Şam halkı da zaten halife olarak Hz. Muâviye'ye bîat etmişti. Müslümanlar arasında birlik yine temin edilememişti. Yine savaş olacak, Müslüman kanı dökülecekti. Hz. Hasan'ın halifeliğinin yedinci ayında iki ordu Medâyin'de karşı karşıya geldi. Muâviye tarafında bulunan Amr bin Âs (r.a.), Hz. Hasan'ın ordusunu görünce şu itirafta bulunmaktan kendini alamadı:

"Ben karşımda öyle bir ordu görüyorum ki, karşısındaki orduyu yok etmedikçe geri dönmez."[424]

Hz. Hasan Müslüman kanı dökülmesini istemiyordu. Onun makamda, mevkide gözü yoktu. Zaten, ortaya çıkan fitne sebebiyle Müslümanların İslâmiyete hizmeti bırakıp, birbirleriyle savaşması kendini çok rahatsız ediyordu. Bugün eline büyük bir fırsat seçmişti. İstese Muâviye'nin (r.a.) ordusunu mağlup ederek Müslümanları bir bayrak altında toplayabilirdi. Fakat bu durumda Müslüman kanı akardı. Bunun için Hz. Hasan böyle yapmayacak, büyük bir fedakârlık örneği göstererek, hilâfet hakkından feragat edecekti. Müslümanlar böylece eski kuvvetine tekrar kavuşacak, yeni yeni ülkeler fethedilecek, bir çok kimse İslâmiyetle şereflenecekti.

Aslında Muâviye de (r.a.) Müslüman kanı dökülmesini istemiyordu. O da sulh taraftarıydı. Hz. Hasan'a elçi göndererek sulh teklifinde bulundu. Halifelik dâvasından vaz geçtiği takdirde bütün tekliflerini kabul edeceğini bildirdi. Hz. Hasan da bazı şartlar ileri sürdü. Bunlardan biri, Muâviye'nin kendinden sonra oğlu Yezid'i veliahd tayin etmemesiydi. Çünkü, Müslümanların halifelerini kendilerinin seçmelerini istiyordu.

Peygamberimizin sevgili torununu bir diğer teklifinde de, fakirlere tasadduk için her yıl bir miktar para gönderilmesini istiyordu. Muâviye bunları kabul etti. Böylece sulh temin edildi. Hz. Hasan bundan sonra taraftarlarına hitaben bir konuşma yaptı. Hilafetten vaz geçmesinin sebebini anlattı. Bu konuşmadan biraz sonra bütün Müslümanlar Muâviye'ye (r.a.) biat ettiler. Hz. Hasan'ın konuşması şu mealdeydi:

"Takvaya uygun hareket etmek akıllılıktır. Fitne ve kötülük ise ahmaklıktan kaynaklanır. Halifelik eğer benim hakkımsa, Müslümanların birliğini sağlamak ve kanlarının dökülmesini önlemek için ben bu hakkımdan feragat ediyorum. Yok benden daha layık birinin hakkı ise, devrederek gereğini yapmış oluyorum."[425]

Hz. Hasan hilâfetten feragat edince, bütün Müslümanlar Hz. Muâviye'ye biat ettiler. İslâm birliği yeniden temin edildi. Bu sebeple bu yıla "Cemaat yılı" denildi.

Hz. Hasan Kûfe'ye döndüğünde Ebu Amir ona, "Selam sana ey mü'minleri zillete düşüren" dedi. Hz. Hasan, "Öyle söyleme ey Ebû Amir! Ben mü'minleri zillete düşürmedim. Fakat saltanat uğruna onları öldürmek istemediğimden böyle yaptım" karşılığında bulundu.[426]



Ehl-i Beytin Fazileti


529. Zeyd bin Erkanı (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) Ali, Fâtima, Hasan ve Hüseyin'e (r.anhüm) hitaben,

"Sizinle savaşanla ben de savaşırım, sizinle barış içerisinde olanla ben de barış içerisinde olurum" buyurdu.[427]



İzah



Elinizdeki kitapta da yer vediğimiz gibi, Peygamberimiz çeşitli hadislerinde Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i övmüş, onlara sahip çıkmış, faziletlerine dikkat çekmiştir. Bu hadislerinde de onlara savaş açana kendisinin de savaş açacağını bildirmiştir. Resûlullahın bu ve benzer sözlerini söylediğinde şüphesiz muhataplardan kimsenin aklında onlara savaş açmak gibi bir düşünce yoktu. Sahabîlerin hepsi bu Ehl-i Beyt mensuplarını çok seviyorlardı.

Peygamberimiz istikbalde meydana gelecek hadiseleri Allah'ın bildirmesiyle bildiği için bu sözlerle istikbalde onların çeşitli zulümlere maruz kalacaklarını, onlara savaş açılacağını, düşmanlık besleneceğini, hakaret edileceğini bildiriyor, bununla hem onları teselli ediyor, hem de ümmetini bu noktada ikaz ediyordu.

Maalesef haber verilenler aynen gerçekleşti. Hz. Ali ve Hz. Fâtıma, Resûlullahtan sonra çok zor anlar yaşadı. Hz. Hasan hakaretlere maruz kaldı, zehirlenerek şehid edildi. Hz. Hüseyin Kerbelâ'da feci bir şekilde aile fertleriyle birlikte şehid edildi.[428]



Resûlullah Baskından Önce Ezan Sesi Dinlerdi


530. Muâz bin Cebel (r.a.) rivayet ediyor

Resûlullah ile bir seferde idik. Bir kişinin "Allahü ekber, Allahu ekber" dediğini işitti.

"İslâm fıtratı üzere" buyurdu.

Sonra o zât, "Eşhedü enlâ ilahe illallah" dedi.

"Cehennemden çıktı" dedi. Sonra,

"Bakın, onu bir keçi çobanı olarak veya bir avcı olarak bulacaksınız. Namaz vakti geldi, o da ezan okudu" buyurdu.

Baktılar, onun bir keçi çobanı olduğunu gördük.[429]



İzah



Tirmizî ve Müslim'deki rivayetlerin baş tarafında şöyle bir açıklama vardır: "Resûlullah (s.a.v.) düşmana sabah namazı vakti girdiğinde baskın yapardı. Sabah namazı vakti girdiğinde iyice kulak verir, eğer ezan sesi duyarsa baskın yapmaz, duymazsa hücuma geçerdi."

Askerî hareketlerde başarının sırrı, büyük ölçüde âni baskına dayanır. Bunun içindir ki, savaşta galibiyet için gerekli olan prensiplere azamî derecede uyan Resûlullah (s.a.v.) bu harp taktiğine de hassasiyetle uymuş, sabahleyin, belde halkı gaflet içerisinde iken ani baskınlarla düşmanı mağlup etmiştir. Ancak Müslümanların da bulunabileceği ihtimali olan yerlerde hemen saldırıya geçmemiş, sabah namazı vaktini bekleyerek ezan sesi dinlemiş, böylece yanlışlıkla Müslümanların da ölmesinin önüne geçmiştir. Bu hadis de bunu ifâde etmektedir. Peygamberimiz kendisi böyle davrandığı gibi, bir yere müfreze gönderirken, birlik komutanına da şu emri vermiştir:

"Eğer saldıracağınız yerde bir mescid görür, ya da ezan sesi işitirseniz, ora halkından kimseyi öldürmeyiniz."[430]


Peygamberimizin Hz. Hassan'a Duası


531. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) Hassan bin Sâbit'e hitaben,

"Müşrikleri hicvet" buyurdu ve onun için,

"Allah'ım, onu Cebrail ile kuvvetlendir" diye duâ etti.

80 numaralı hadisin izahına bakınız.[431]



İmanla Beraber Olduğunda Cennete Girdiren Beş Şey


532. Ebu'd-Derdâ (r.a.) rivayet ediyor:

"Allah'a imanla beraber şu beş şeyi yapan Cennete girer:

1. Abdesti güzel alarak, rükû ve secdesine dikkat ederek beş vakit namazı kılmak.

2. Malının temiz kısmından zekâtını vermek.

3. Güç yetirebiliyorsa hacca gitmek.

4. Ramazan orucunu tutmak.

5. Emânete riâyet etmek."[432]



Ölü İçin Oruç Tutmak


533. Süleyman bin Büreyde babası Büreyde'den (r.a.) rivayet ediyor:

Bir kadın Resûlullaha (s.a.v.) geldi ve "Ey Allah'ın Resulü, annem üzerinde oruç borcu olduğu halde vefat etti" dedi.

Resûlullah (s.a.v.),

"Annenin yerine oruç tut" buyurdu.[433]



İzah



Hadis, bir erkeğin suâli olarak da gelmiştir. Ayrıca zikrettiğimiz kaynaklarda Peygamberimiz (s.a.v.) suâl sorana,

"Annenin bir borcu olsaydı ve sen onu ödeseydin, onun borcunu ödemiş olur muydun?" diye sorduğu, suâl sahibinin "Evet" demesi üzerine de,

"Öyle ise annene bedel oruç tut" buyurduğu bildirilir.

Bu hadiste her ne kadar ölü için oruç tutulabileceği ifâde ediliyorsa da, çeşitli hadislerde bunun caiz olmadığı bildirilmiştir.

Oruç ve namaz gibi ibâdetler, mükellef olan her Müslümanın yapması gereken şahsî farzlardır. Bir Müslüman ancak farz olan namazını kılmakla namaz borcundan, Ramazan orucunu tutmakla da oruç borcundan kurtulmuş olur. Başkaları bir insanın yerine o insan hayatta iken namaz kılıp oruç tutamayacağı gibi, öldükten sonra da yapamazlar. Peygamberimiz bir hadislerinde bu gerçeği şöyle ifâde eder,

"Hiç kimse başkası adına oruç tutamaz; hiç kimse başkası adına namaz kılamaz. Ancak onun adına yemek yedirebilir."

Hadiste geçen yemek yedirme, Bakara Sûresinin 184. âyetinde açıklanan tutulamayan her oruç için her gün bir fakiri doyurabilecek kadar yemek yedirmektir. Peygamberimiz başka bir hadislerinde bu meseleyi daha açık bir şekilde şöyle ifâde etmişlerdir

"Bir Müslüman ölür de üzerinde bir aylık oruç borcu kalırsa, yakınları, her gün bir fakiri doyurmak üzere onun yerine yemek yedirsin."[434]

Peygamberimiz bir hadislerinde de ölünün Ramazan orucunun kaza edilmeyeceğini, fakat oruç tutmayı adamışsa, velisinin onun yerine adak orucunu kaza edeceğini ifâde etmiştir.[435] Nitekim zikrettiğimiz kaynaklarda geçen hadiste de suâl soran hanımın "Adak orucu borcu" var açıklamasında bulunduğu bildirilmiştir.

Hanefî, Şafiî ve Mâlikî âlimleri, bu hadislerden hareketle ölünün yerine farz orucu tutulamayacağı hükmünü vermişlerdir.

Başta Ahmed bin Hanbel olmak üzere Hanbelîler, Tabiîn ve bâzı Sahabîler ise ölünün yerine oruç tutulabileceği fikrini savunurlar. Delil olarak da izahını yaptığımız hadisi zikr ederler:

Biz de âlimlerin ekseriyetinin görüşünü tercih ederek ölü için oruç tutma yerine, fakirlere sadaka verilmesinin daha uygun olacağını düşünüyoruz. Bununla beraber, ölenin borcu yerine değil de, sevabı ölüye bağışlanmak üzere oruç tutulabilir.[436]



Allah'ın Hastaya Lütfü


534. Ebû Musa (r.a.) rivayet ediyor:

"Müslüman bir kul hasta olduğunda veya yolculuğa çıktığında sıhhatli iken veya yolcu değilken yaptığı salih amellerin sevabının aynısı yazılır."[437]

751 numaralı hadise ve izahına bakınız.[438]



Sünnette Şakanın Yeri


537. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

"Şüphesiz ben de şaka yaparım. Fakat şaka yaparken de ancak gerçek olanı söylerim."[439]



İzah



Peygamberimiz bir hadislerinde de şaka yaparken yalan söylemeyen kişiye Cennetin ortasında bir köşk verileceğine kefil olduğunu bildirmiştir.[440]

Evet, insan her zaman ciddi olamaz. Bâzı zamanlar şaka da yapmalıdır. Çünkü yüce Allah, insanın fıtratına gülmeyi, eğlenmeyi de koymuştur. Fakat şaka yapmak demek, gayr-i meşru, yalan yanlış şeyler yapmak ve söylemek demek değildir. İşte insanlığa örnek olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz, bu hususta da ümmetine en güzel ölçüyü veriyor. Sözle şaka yaparken dahi doğruyu söylediğini ifâde ederek, ümmetinden de böyle olmalarını istiyor. Şu iki hadise Peygamberimizin şakasına güzel bir örnektir:

Dadısı Ümmü Eymen (r.a.) bir gün Peygamberimizin huzuruna geldi ve "Bana bir binek temin edin" ricasında bulundu.

Peygamber Efendimiz,

"Sana binek olarak bir deve yavrusu vereceğim" buyurdu.

Ümmü Eymen, Resûlullahın ifâdesindeki inceliği anlayamadı. "Ey Allah'ın Resulü, yavrunun beni taşımaya gücü yetmez. Hem ben deve yavrusu istemiyorum ki" dedi. Peygamberimiz sözünü tekrarladı.

"Seni ancak bir devenin yavrusuna bindireceğim" buyurdu.[441]

Evet, Peygamberimiz şaka yaparken dahi hakikati söylüyordu. Her deve, bir başka deveden doğması hasebiyle "deve yavrusu" değil miydi.

Bir defasında da yaşlı bir kadın Resûlullaha gelerek "Dua et de Cennete gireyim" dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.),

"Yaşlı kadınlar Cennete girmeyecek" buyurdu.

Kadın üzüldü, ağlamaya başladı. Peygamberimiz "Yaşlı kadınlar yaşlı olarak Cennete girmeyecekler" buyurarak onu teselli etti.[442]

Peygamberimizin şaka ile ilgili bir başka hadisi şöyledir:

"Ölçüsüz şaka yapan hafife alınır."[443]


İslâm'da Kâr Haddi Var Mı?


536. Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah zamanında fiyatlar yükseldi. Halk ona, "Yâ Resûlallah, bizler için fiyat ayarlaması yap" dediler.

Resûlullah şöyle buyurdu:

"Şüphesiz ucuzlatıp pahalandıran, rızkı daraltan, genişleten Allah'tır. Ben Rabbime ne ırz, ne de mal ile ilgili bir haksızlığı benden talep edecek kimse bulunmadığı halde kavuşmayı ümit ederim."[444]



İzah



Hadisin son kısmı İbni Mâce'de "ne kan, ne de mal ile ilgili..." şeklindedir.

Yüce dinimiz bir fert olsa dahi kimsenin hakkının zayi olmasını istemez. Bu itibarla, bir yandan tüketicinin, diğer yandan da üreticinin, satıcının hakkını düşünür. Her ikisini birden düşündüğü içindir ki, fiyatların resmî kanaldan ayarlanmasıyla üreticinin ve satıcının hakkı zayi olacağından bunu hoş karşılamamıştır. Hattâ fıkıh kitaplarımızda böyle birşeyin, yani fiyat ayarlamanın mekruh olduğu kaydı vardır. Evet, İslâmiyette serbest piyasa hakimdir. Kâr için belirli bir yüzde yoktur. Fiyatlar arz ve talebe, alıcı ve satıcının rızasına göre ayarlanır. Bu hadisten de anlaşılacağı gibi, Peyamberimiz (s.a.v.) üreticinin malını satmak hususunda bir fiyat tayin etmeyi ona yapılacak bir haksızlık olarak görmektedir.

Fiyat tayin etmeyerek üreticinin hakkını koruyan dinimiz, tüketicinin hakkını ise güzel ahlâkı ve takvayı emrederek, hileyi ve fahiş fiyatla mal satmayı yasaklayarak korur. Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadislerinde,

"Müslümanlar arasında aldatma olmaz. Bizi aldatan bizden değildir"[445]

buyurmuş; diğer bir hadislerinde ise,

"Biriniz kendi nefsi için arzu ettiği şeyi mü'min kardeşi için de arzu etmedikçe, kâmil bir iman sahibi olmaz"[446]

buyurarak mü'minlere şaşmaz bir ölçü vermiştir.

O halde kâmil bir imânın sahibi olmak için yirmi dört saatimizin her saniyesinde aynı doğruluğu ve titizliği göstermemiz hem dünya hayatımızın, hem de ebedî âlemimizin huzurlu olması için şarttır. Peygamberimizin şu müjdesi alış verişinde ve ticâretinde istikâmeti, doğruluk ve dürüstlüğü esas alan kimseleredir:

"Doğru sözlü ve kendisine güvenilen tüccar ahirette peygamberler, sıddîkler ve şehitlerle beraber olacaktır."[447]

Ancak günümüzde de sıkça görüldüğü gibi, satıcılar insafsız davrandıkları, müşteriyi aldattıkları, stokçuluk yaptıkları, fahiş fiyatla mal sattıkları, serbest piyasa hürriyetini fertlerin zararına olacak şekilde kullandıkları zamanlarda ilgililer, fiyatlara müdâhele edebilirler ve belirli bir fiyat koyabilirler. Böyle durumlarda artık bu bir zarurettir ve caizdir. Çünkü bu durumda Müslüman halkın hukukunu koruma ve aldatılmasını önleme söz konusudur.[448]



Abdesti Tam Almak


537. Câbir (r.a.) rivayet ediyor:

"Ateşten dolayı topukların vay haline."[449]



İzah



Zikrettiğimiz kaynakların bâzılarında hadisin başında veya sonunda "Abdastinizi tam alınız" ifâdesi vardır. Peygamberimiz (s.a.v.) Medine'ye bir yolculuk esnasında ayaklarını tam yıkamayan bâzı kimseleri görmüş ve onları ateşle tehdit etmiştir. Bu tehdit sadece ayaklar için değil, yıkanması farz olan diğer uzuvlar için de geçerlidir.[450]



İslâmın Bina Edildiği Beş Şey


538. Cerir bin Abdullah (r.a.) rivayet ediyor:

"İslâm beş şey üzere bina edilmiştir:

1. Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet etmek,

2. Namaz kılmak,

3. Zekât vermek,

4. Hacca gitmek,

5. Ramazan ayında oruç tutmak."[451]



Peygamberimizin Ümmetine Şefaati


539. Ebû Musa (r.a.) Resûlullahm (s.a.v.) şöyle buyurduğuna rivayet ediyor:

"Rabbimin katından bir melek geldi ve beni ümmetimin varışının Cennete girmesiyle onlara şefaat etmem hususunda serbest bıraktı. Ben şefaati seçtim."

"Allah'a dua et, beni şefaat edilenlerden kılsın" dedim.

Resûlullah (s.a.v.),

"Allah'ım, onu şefaat edilenlerden eyle" buyurdu.

Sonra bir başkası, sonra bir başkası istedi. Sonra bir başkası aynı şeyi istedi. Bu söyleyenler çoğalınca Resûlullah şöyle buyurdu:

"Şefaatim, 'Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın resulü olduğuna şahitlik edenler içindir."[452]

Tirmizi'de Ebû Musa'nın (r.a.) talebi yer almamaktadır. Ayrıca hadisin son kısmı,

"Bu şefaat Allah'a ortak koşmadan ölenleredir" şeklindedir.[453]



Bir Âdab


540. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

"Üç kişi bir arada iken iki kişi başbaşa verip gizli olarak konuşmasın."[454]



İzah



Sünnet-i seniyye edebtir. Sünneti terk eden edebi terk etmiş olur. Resûlullahın bu sünneti de ihmal edilen son derece önemli bir adaptır. Çünkü başkalarının yanında iki kişinin "fiskos" şeklinde gizlice konuşması, diğerlerini rahatsız eder, üzer. Nitekim hadisin Tirmizî'deki rivayetinde,

"Bu hareket üçüncü kişiyi üzer" ilâvesi vardır.[455]



İlmin Ve İlim Öğrenmenin Fazileti


541. Ebû Bekre (r.a.) Resülullahın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu işittiğini rivayet ediyor:

"Ya ilim öğreten, ya ilim öğrenen, ya dinleyen veya bunları seven ol. Sakın beşincisi olma! Yoksa helak olursun."[456]



Erkeğin Eve Dönmekte Acele Etmesi


542. Câbir bin Abdullah (r.a.) rivayet ediyor:

Bir seferde Resûlullah ile beraberdik. Medine'ye yaklaştığımızda ben eve gitmekte acele etmek istedim. Resûlullah şöyle buyurdu:

"Yavaş, kocalarını bekleyen kadınlar ustura kullansın, dağınık olan saçlarını tarasın."[457]



İzah



Câbir bin Abdullah'ın (r.a.) rivayet ettiği bir başka hadiste de Resülullahın yoldan gelen birinin ailesinin yanına geceleyin girmesini çirkin gördüğü bildirilmiştir.[458]

İzahını yaptığımız hadiste yasağın hikmeti de açıklanmaktadır. O da ailevî huzuru temine yöneliktir. Evet, uzun zaman ailesinden uzak kalan bir kimse, aniden gelirse, onu çirkin bir kıyafetle, temizliği ihmal etmiş bir vaziyette bulabilir. Bu da eşiden nefret etmesini yol açabilir. İşte Peygamberimiz yukarıdaki ikazı böyle bir tatsızlığa meydan verilmemek içindir.[459]



Hayberin Fethi


543. Câbir bin Abdullah (r.a.) rivayet ediyor:

Hayber gününde Resûlullah (s.a.v.) bir adamı (keşif için) önden göndermek istedi. Adam korktu. O sırada Muhammed bin Mesleme Resûlullaha gelerek söyle dedi:

"Yâ Resûlallah. Ben bu günkü gibi acı bir gün görmedim" sonra da ağlamaya başladı. Resûlullah (sa.v.) şöyle buyurdu:

"Düşmanla karşılaşmayı arzulamayınız. Allah'tan sağlık ve afiyet dileyiniz. Çünkü siz düşman eliyle başınıza neyin geleceğini bilemezsiniz. Düşmanla karşılaştığınızda, 'Ey Rabbim, bizim de, onların da Rabbi Sensin. Bizim perçemimiz Senin kudret elindedir. Onları öldürecek olan ancak Sensin' diye duâ edin. Sonra da yere oturun. Sizi kuşattıklarında doğrulup tekbir getirin."

Resûlullah sonra şöyle buyurdu:

"Yarın öyle birini göndereceğim ki, o Allah ve Allah'ın Resulünü sever; Allah ve Resulü de onu sever. O, düşmandan yüz çeviren, kaçan birisi de değildir."

Resûlullah ertesi gün Ali'yi çağırdı. Onun gözleri şiddetle ağrıyordu.

Resûlullah (s.a.v.),

"Haydi, yürü!" buyurdu. Ali, "Ey Allah'ın Resulü, görüyorsun ki, ayaklarımın bastığı yeri dahi göremeyecek bir haldeyim" dedi. Resûlullah (s.a.v.) onun gözüne tükrüğünü koydu; onun için sancak bağladı ve ona verdi.

Ali, "Ey Allah'ın Resulü, ben neyi gerçekleştirmek üzere onlarla savaşacağım" dedi.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah'ın Resulü olduğuma şehadet edinceye kadar onlarla savaş. Bunu söylediklerinde canlarını ve mallarını benden kurtarmış olurlar. Bunu samimî olarak söyleyip söylemediklerinin hesabı ise Allah'a aittir."[460]



İzah



134 numaralı hadisin izahında Hayberin fethi üzerinde durmuştuk. Bu hadis, konu hakkında biraz daha tafsilat veriyor.

Hadiste geçen Muhammed bin Mesleme'nin (r.a.) kardeşi Mahmud bin Mesleme (r.a.) Hayber muhasarasında şehid düşmüştü. Muhammed bin Mesleme'nin üzüntüsünün ve ağlamasının sebebi buydu. Bunun için de bir an önce düşmanla karşılaşmak istiyordu. Peygamberimiz onun şahsında bütün Müslümanlara,

"Düşmanla karşılaşmayı arzulamayın" buyurdu.

Hadisin bu kısmı ile ilgili olarak şöyle bir rivayet de vardır:

"Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin; Allah'tan afiyet isteyin. Ama onlarla karşılaştığınız vakit de sabredin! Bilin ki Cennet kılıçların gölgesi altındadır.[461]'

Peygamberimizin (s.a.v.) "Düşmanla karşılaşmayı istemeyin" emri, bu temenninin böbürlenmekten, nefse güvenmekten kaynaklanabileceği içindir.

Bir diğer husus, bu durumda düşman hafife alınarak tedbir elden bırakılacağı içindir. Nitekim Hayber'in fethinden sonra gerçekleşen Hüneyn Savaşı'nda böyle olmuştu. Çokluklarına güvenen ve bunu dilleriyle ifâde eden mü'minler, savaşın başlangıcında bozguna uğramışlar, fakat Peygamberimizin düşman karşısındaki sebatı karşısında yeniden toparlanmışlar, ardından Allah'ın yardımı yetişmiştir. Evet, Müslümanlar ne kadar kuvvetli olurlarsa olsunlar, sayıları ne kadar fazla olursa olsun, buna değil, Allah'ın yardımına güvenmeli ve Ona tevekkül etmelidirler. Hadiste geçen Peygamberimizin savaş anında yapmayı tavsiye ettiği duâ da bunu ifâde eder. Evet, şöyle tarih sayfasına bir bakılırsa, savaşların pek çoğunun sayıca veya kuvvetçe üstün olunduğu için değil, Allah'ın yardımıyla kazanıldığı rahatlıkla görülür.

Peygamberimizin (s.a.v.) "Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin" buyurmasının bir diğer sebebi de neticenin belli olmamasıdır. Savaşın Müslümanlar aleyhine neticelenmesi de mümkündür. Bu sebeple düşmanla karşılaşmak temennî edilmemelidir. Ancak karşılaştıktan sonra da artık sebat etmek, harpten kaçmamak icap eder. Zaten savaştan kaçmak oüyük günahlardandır.

Hadis,

"O Allah ve Allah'ın Resulünü sever; Allah ve Resulü de onu sever. O, düşmandan yüz çeviren, kaçan birisi de değildir" ifadeleriyle Hz. Ali'nin faziletini de nazara veriyor.

Ayrıca fethin gerçekleşeceği bir mucize olarak önceden bildiriliyor. Resûlullah (s.a.v.) fethin gerçekleşeceğini kardeşi şehid edilen Muhammed bin Mesleme'ye müjdelemiş, şöyle buyurmuştu:

"Ey Muhammed bin Mesleme. Müjde, yarın inşaallah kardeşini öldüren öldürülecek ve Yahudi savaşçıları dönüp kaçacaklardır."[462]

Peygamberimizin haberi aynen gerçekleşti. Hz. Ali'nin eliyle Hayber fethedildi. Mahmud bin Mesleme'nin (r.a.) katili de öldürüldü.[463]



Peygamberimizin Turfanda Sebzeye Karşı Tavrı


544. Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullaha turfanda bir meyve getirildiğinde, onu kabul eder veya gözüne sürer, sonra da orada bulunan çocukların en küçüğüne verirdi.[464]



İzah



Turfanda sebze, herhangi bir meyvenin o yıl ilk defa hasad edilmesidir. Hadiste geçen "onu kabul eder veya gözüne sürer" ifâdesindeki tereddüt, râvi Hz. Abdullah (r.a) aittir.

Tirmizi'de Resûlullahın (s.a.v.) kendisine turfanda sebze getirildiğinde şöyle duâ ettiği bildirilir: "Allah'ım, bizim için meyvelerimizi bereketli kıl, şehrimizi mübarek kıl, ölçü ve tartımızı mübarek kıl."[465]



Hilim Ve Teenni


545. Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) Eşeccü Abdulkays'a şöyle buyurdu:

"Sende Allah'ın sevdiği iki sıfat var: Hilim ve teenni"[466]



İzah



Ebû Dâvud'daki rivayette, Resûlullahın (s.a.v.) bu iltifatına muhatap olan Eşeccü Abdülkays'ın "Allah ve Resulünün sevdiği iki haslet üzere beni yaratan Allah'a hamd olsun" dediği kayıtlıdır.

489 ve 490 numaralı hadislerde hilim üzerinde açıklama yapmıştık. Burada teennî üzerinde duracağız.

Teenni, önünü sonunu düşünerek, ağırbaşlılıkla hareket etmek demektir. Teennî, bu yönüyle başarının temelidir. Çünkü dünya işleri bâzı ön hazırlıklar ister, düşünmeyi, sağlam karar vermeyi gerektirir. Bunlar ihmal edildiğinde netice alınmaz. Bunun içindir ki, Sevgili Peygamberimiz, daha bir çok hadislerinde teennî üzerinde durmuştur. Meselâ bir hadislerinde teenninin peygamberliğin yirmi dört parçasından bir parça olduğunu bildirmiş,[467] bir başka hadislerinde ise teenninin Allah'tan, acele etmenin ise şeytandan olduğunu nazara vermiştir.[468]

Ancak hemen ifâde edelim ki, acelenin çirkin görülmesi, dünya işlerine yöneliktir. Uhrevi işlerde acele etmek ise çirkin görülmek şöyle dursun, bilhassa teşvik edilmiştir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) dünya işlerinde acele davranmamanın, âhirete âit amellerde ise acele davranmanın daha hayırlı olduğuna dikkat çekmiştir.[469]

Evet, hayır yapma, ibâdet etme gibi âhirete yönelik işlerde acele edilmelidir. Çünkü aynı fırsat bir daha ele geçmeyebilir. Diğer taraftan, hayırlı işlerin başta nefis ve şeytan gibi çok muzur manileri vardır. Nefis ve şeytan mü'minlere yapacakları hayır hasenat ve ibâdetleri önce erteletmek, sürüncemede bırakmak, sonra da yaptırmamak için elinden gelen gayreti gösterir. Bilhassa farz olan amellerde yavaş davranılırsa ve ileride de o borç kaza edilerek yerine getirilmezse, kişi mes'ul olur.

Burada bir hususa daha açıklık getirelim: İbâdetleri vaktinde yapmak için uhrevî işlerde acele etmek övülmüştür. Yoksa ibâdetleri alel acele bitirmek övülmemiştir. Böyle aceleyle, üstün körü olarak yapılan ibâdetlerin kabul edilip edilmeyeceği de şüphelidir.

Peygamberimizin övdüğü Eşeccü Abdülkays'ın asıl ismi Münzir bin Aîz'dir (r.a.).[470]



Hz. Cerir'in Fazileti


546. Cerir bin Abdullah (r.a.) rivayet ettiğine göre, kendisi, Resülullahın (s.a.v.) yanına gitmişti. O sırada Resülullah (s.a.v.) insanlarla dolu bir evde bulunuyordu. Cerir kapıda ayakta durdu. Bunun üzerine Resûlullah sağa, sola baktı, Cerir'in oturacağı bir yer bulamadı. Bunun üzerine hırkasını toplayıp ona attı ve,

"Al bunun üzerine otur" buyurdu.

Cerir Resûlullahın hırkasını göğsüne bastırdı, öptü, geri verdi ve şöyle dedi:

"Ya Resûlallah, sen bana nasıl değer verdinse, Cenâb-ı Allah da sana öyle değer versin."

Bundan sonra Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Bir toplumun büyüğü yanınıza geldiğinde ona değer verin."

163 numaralı hadisin izahına bakınız.[471]



Peygamberimizin Yardımcısı


547. Ali (r.a.) rivayet ediyor:

"Her peygamberin bir havarisi vardır. Benim havarim de halamın oğlu Zübeyr bin Avvam'dır."[472]



İzah



Müslim'deki rivayet şöyledir:

"Her peygamberin bir havarisi vardır. Benim de havarim Zübeyir'dir."

Havârî, yardımcısı demektir. Peygamberimiz bu hadislerinde Hz. Zübeyr'i yardımcısı olarak vasıflandırmıştır. Hz. Zübeyr, İslama genç yaşta gönül veren ilk bahtiyarlardandı. Bir hadiste toplu olarak Cennetle müjdelen on Sahabîden birisidir. Hadiste de ifâde edildiği gibi, Peygamberimizin halasının, yani Hz. Safiyye'nin oğludur.

Hz. Zübeyr, Müslüman olduğu için bizzat amcası tarafından dayanılmaz işkencelere maruz kalmış, fakat "Amca, artık ebediyyen küfre girmem"[473] diyerek inancından zerre kadar taviz vermemiştir.

Hem Habeşistan'a, hem de. Medine'ye hicret ederek iki hicret sevabı birden kazanan Hz. Zübeyr, Peygamberimizle (s.a.v.) katıldığı savaşlarda çok büyük kahramanlıklar göstermiştir. Kendi ifadesiyle vücudunda yara almayan hiç bir yer kalmamıştır.[474]

Zübeyr (r.a.) Hz. Ömer devrinde fetih ordularını kumanda ederek de İslâmiyete büyük hizmetlerde bulundu.

Cemel Savaşında, harp meydanından çekildiği bir sırada şehid edildi. Allah ondan razı olsun.[475]



Cennette Cinsî Güç


548. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullaha, "Ya Resûlallah, Cennette hanımlarımıza cinsî yönden yetişebilecek miyiz?" denildi.

Resûlullah (s.a.v.),

"Kişi bir günde yüz bakireye yetişebilecektir" buyurdu.[476]



Seferde Namaz


549. Ebû Cüheyfe (r.a.) rivayet ediyor:

"Resûlullah ile beraber Veda Haccında haccettik. Dönünceye kadar farz namazları ikişer rekat olarak kıldık."

49 ve 101 numaralı hadislere bakınız.[477]



Yemek Adabı


550. Amr bin Ebî Seleme (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullahın yanına girdim. Onunla beraber yemek yedim. Şöyle buyurdu:

"Allah'ın ismini an. Sağ elinle ve önünden ye."[478]



Namaz Tesbihatının Ehemmiyeti


551. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

Müslümanlardan bir grup Resûlullaha (s.a.v.) gelerek, "Ya Resûlallah, zenginler yüksek dereceleri alıp götürdüler" dediler.

Resûlullah,

"Nedir o?" diye sordu.

Onlar, "Zenginler de bizim gibi namaz kılıyorlar, bizim gibi oruç tutuyorlar, bizim gibi hacca gidiyorlar. Fakat onlar sadaka veriyor, bizler ise veremiyoruz" dediler.

Bunun üzerine Resûlallah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Ben size bir şey öğreteyim mi? Onunla sizi geçenlere yetişip, sizden sonrakileri de geçesiniz. Hem sizin yaptığınızı yapmadıkça hiç kimse sizi geçemesin? Her namazdan sonra otuz üç defa 'Sübhanallah,' otuz üç defa 'Elhamdülillah,' otuz dört defa 'Allahü ekber' dersiniz."

Bu haber zenginlere ulaştığında onlar da bunu söylediler, bunun üzerine fakirler tekrar gelerek Resûlullaha durumu bildirdiler. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Bu Allah'ın fazlıdır, onu dilediğine verir."[479]



İzah



Müslim'deki rivayette, zeginlerin de bu sözleri söyledikleri yer almamaktadır.

Hadis, namaz tesbihatının ehemmiyetini ve faziletini ifâde etmektedir. Gerçekten de namaz tesbihatını yapmak, son derece sevaplı bir ibâdettir.

Günboyu verilen işi canla, başla yapan işçi, akşam olunca işverenin yanına gider, hak etmiş olduğu ücretini gönül rahatlığı içinde ister. Bu işçinin ücretini isteyip almadan gitmesi düşünelemez. Bir ay müddetle çalışan memur da maaşını çalışmış olduğu kuruluşun muhasebesinden ister ve alır. Memurun da maaşını istememesi düşünelemez.

Günde beş vakit namazını ihlâsla yerine getiren mü'min de namazın sonunda yapmış olduğu tesbihat ve duâ ile Rabbinden bir çeşit mükâfaat ve ücretini istemektedir. Sübhanallah, elhamdülillah ve Allâhüekber gibi mübarek kelimelerle Yüce Allah'ı teşsbih, sena ve tazim ederken, arada getirmiş olduğu salavatlarla da Resul-i Ekreme muhabbet ve selâmını göndermektedir. Hem Cenâb-ı Hakkın yardımını, hem de Peygamberimizin şefaatini dilemektedir. Daha sonra yapmış olduğu duâ ile bir kul olarak aczini, zaafını, ihtiyaçlarını dile getirmekte, bütün bunları Kâinat Sahibinden istemektedir.

Ayrıca namazlardan sonra yapılan tesbihat, birçok mühim ve ulvî zikir kelimelerinin tekrarına vesile olması bakımından çok sevaplı bir sünnettir. Bir nevi namazın hatimesi ve en güzel surette bitirme şeklidir. Bu teşbihleri bizzat Peygamberimiz devamlı surette yaptığı gibi, bizlere de faziletini bildirerek tavsiye etmiştir. Bu hususta başka bir hadis-i şerif şu mealdedir:

"Bir kimse her namazın sonunda otuz üç defa sübhanallah, otuz üç defa elhamdülillah, otuz üç defa da Allâhü ekber derse, bunların tamamı doksandokuz eder. Yüzüncü olarak da Lâ ilahe illallâhü vahdehu lâ şerîke leh. Lehü'l-mülkü velehü'l-hamdü ve hüve ala külli şey'in kadîr=Allah'tan başka ilâh yoktur. O birdir, ortağı yoktur. Mülk Onundur ve hamd Onadır. Onun her şeye gücü yeter' derse, günahları denizin köpüğü kadarda olsa affolunur."[480]

Bediüzzaman, tesbihatta "Sübhanallah, elhamdülillah, Allahü ekber" denilmesinin hikmetiyle ilgili olarak meâlen şöyle der:

Namazın mânâsı, Cenâb-ı Hakkı tesbih, tazim ve şükürdür. Yani, büyüklüğüne karşı, dil ile ve hareketle "sübhanallah=Allah her türlü kusur ve noksandan uzaktır" deyip takdîs etmek; hem, kemâline karşı lafzen ve amelen, "Allâhü ekber=Allah en büyüktür, en yücedir" deyip büyültmek; hem cemâline karşı, kalben ve lisânen ve bedenen "elhamdülillah=Ezelden ebede her türlü hamd, şükür ve övgü Allah'a mahsustur" deyip, şükretmektir. Demek tesbih, tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın hareketlerinde ve zikirlerinde, bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar. Hem, ondandır ki, namazdan sonra, namazın mânâsını kuvvetlendirmek için şu mübarek kelimeler, otuz üç defa tekrar edilir. Namazın mânâsı, şu özetlerle kuvvetlendirilir.[481]

Peygamberimiz (a.s.m.) bir diğer hadislerinde de namazdan sonraki tesbihatın faziletini ifâde etmiş, devamında ise bizi şöyle ikaz etmiştir:

"Herhangi biriniz namazda iken şeytan gelir ve namazdan dönünceye kadar 'Falan işi hatırla, filan işi hatırla' der. Bu yüzden tesbih çekmeyi belki yapamaz."[482]



Cennetten Köşk Kazandıran Ameller


552. Muaz bin Cebel (r.a.) rivayet ediyor:

"Haklı olduğu halde münakaşayı terk eden kimseye Cennetin kenarlarında bir köşk; şaka yaparken yalan söylemeyen kişiye Cennetin ortasında bir köşk; ahlakı güzel olana da Cennetin en yüksek yerinde bir köşk verileceğine ben kefilim."[483]



Sakal Ve Bıyıkta Sünnet


553. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

"Bıyıklarınızı kısaltın, sakalınızı uzatın."[484]



İzah



Bir başka hadiste ise bıyığı kesmenin, sakalı uzatmanın fıtrattan oluğu bildirilmiştir.[485]

Hadisler, Müslümanların yüzlerine verecekleri şekli açıklamaktadır. Bu şekil, bıyıkların kesilmesi, sakalın ise bırakılmasıdır. Bir başka hadiste bunun sebebi olarak,

"Yahudilere benzemeyin" buyurulmuştur.

Bir başka rivayet "Müşriklere benzemeyin" şeklinde gelmiştir.

Bıyıkları kesmek sünnet olmakla birlikte kesmenin şekli hususunda âlimler arasında farklı görüşler vardır. İmam-ı A'zam ve üç talebesine göre bıyıkların tamamen kazınması, kısaltılmasından daha faziletlidir. İmam Mâlik'e göre ise bıyıkların kökten tıraş edilmesi yasaktır.

İmam Şâfii'den ise bu konuda kesin bir hüküm rivayet edilmemiştir.

Yukarıdaki hadis bıyıkların dipten kesilebileceğine işaret etse de, başka hadisler bıyıkların kökten kesilmeyip sadece düzeltilmesi gerektiğini açıklar. Meselâ bıyıklarla ilgili bir hadiste,

"Bıyığından almayan bizden değildir" buyurulmuştur.[486]

Bıyıktan almak, kökten kesmek demek değildir.

Abdullah bin Abbas'ın (r.a.) rivayet ettiği bir başka hadis ise şöyledir:

Resûlullah bıyığından keser ve şöyle derdi:

"Halîlü'r-Rahmân İbrahim de (a.s.) böyle yapardı."[487]

Bıyığın kökten kesilmeyip altan düzeltileceği ile ilgili bir başka rivayet ise şöyledir:

"Resûlullah (s.a.v.) bıyığın altına mısvağı koyarak üzerinden çıkan kısmı makasla kesti."

Sakala gelince:

Hadiste geçen "Sakalınızı uzatın" emri, başı boş bir şekilde uzatın demek değildir. Hadiste, düzenli bir şekilde uzatmak kastedilmektedir. Nitekim Abdullah bin Amr (r.a.) Resûlullahın sakalını eninden ve boyundan aldığını bildirir.[488]

Bâzı âlimler, sakalın ne kadar uzatılacağı ile ilgili bir sınır koymazlarken, dikkat çekecek kadar fazla uzatmayı da hoş karşılamazlar. Meselâ İmam Mâlîk'e göre sakalın çok uzatılması mekruhtur.

Hz. Ömer ise sakalın bir tutamı geçmemesi gerektiğini söyler. Ebû Hüreyre (r.a.) ve Abdullah bin Ömer'in (r.a.) sakallarını avuçlayıp bir tutamdan fazlasını kestikleri bildirilmiştir.[489]



Cennet Ehli Cennette Nasıl Olacak?


554. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

"Cennet ehli Cennete tüysüz, genç, beyaz tenli ve kara gözlü olarak girecekler. Yaşları otuz üç, boyları Hz. Âdem (a.s.) gibi altmış arşın vücutlarının genişliği ise yedi arşın olacaktır."[490]

Müsned'deki rivayette "saçları dalgalı" ilâvesi vardır.[491]



Vasiyetin Önemi


555. Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

"Vasiyet yapmamak dünyada büyük bir kusur, âhirette ise ateş ve rezil rüsvay olmaktır."[492]



İzah



Vasiyet, kelime olarak emir, bir işi birisine ısmarlamak demektir. Dînî bir tabir olarak kullanıldığında, bir malı veya her hangi bir faydayı ölümünden sonra geçerli olmak üzere başkasına vermek mânâsına gelir. Meselâ, "Ben öldüğüm zaman şu malım falan kişiye veya kuruluşa verilsin veya filan gelirim şu hayır yoluna tahsis edilsin" gibi....

Vasiyetin çeşitleri vardır. Birincisi vacip olan vasiyetlerdir. Kişinin yanında bulunan emanetlerin verilmesi veya senedi olmayan borçların ödenmesi için vasiyet etmesidir. Ölümün ne zaman geleceği bilinmediğinden, emânetlerin ve senetleri olmayan borçların vasiyet edilmesi vaciptir. Peygamberimiz bir hadislerinde bununla ilgili olarak şöyle buyurur:

"Vasiyet edilecek birşeyi bulunan bir Müslümanın, vasiyeti yanında bulunmadıkça iki gece geçirmesi doğru değildir."[493]

Ayrıca, üzerinde yemin ve oruç keffâreti bulunanların, zekât borcu olanların bıraktıkları maldan bu borçlarının ödenmesini; namaz borcu olanların kılamadıkları namazların yerine fidye verilmesini, hac borcu olanların yerlerine hacca gidilmesini vasiyet etmeleri, vacip kısmın içinde değerlendirilir.

İzahını yaptığımız hadis de vacip olan bu tür vasiyetler içindir. Kişinin gerek insanlara, gerekse Allah'a olan borcunu bildirmeden vefat etmesinin kusur olduğu, âhirette ateş ve rüsvaylık olacağı açıktır.

Vasiyetin bir diğer çeşidi müstehap olan vasiyetlerdir. Vasiyet edebilecek kadar maddî durumları müsait olan kimselerin, vârislerini başkalarına muhtaç bir vaziyette bırakmamak şartıyla vasiyette bulunmaları müstehaptır. Yani farz ve vacibin dışında kalan sevapli işlerdendir. Çünkü, vasiyet yardımlaşma esasına dayanan malî ibâdetlerden birisidir. Servetinin bir kısmını mîrasçılarına bırakan kimse, bir kısmının da fakirlere, zayıflara, yetimlere veya hayır müesseselerine ayrılmasını vasiyet ederek dünyaya gözünü kapaması manevî bir kazanç kapısıdır. Bunun içindir ki, Cenâb-ı Hak, rahmetinin eseri olarak kuluna, ölüm ânında malının üçte birinde tasarruf etme selâhiyeti vermiştir. Bir hadiste buna işaretle şöyle buyurulur:

"Cenâb-ı Hak, size, amellerinizi artırmak için mallarınızın üçte birini vefatınız zamanında vasiyet etme selâhiyeti verdi."[494]

Bir de mekruh olan vasiyetler vardır. Aldıklarını içki, kumar ve benzeri yerlere harcayacak kimselere yapılan vasiyetlerdir. Şâfiîlere göre, böyle kimselere yapılan vasiyetler haramdır. Çünkü böyle sefih kimselerin ellerine geçen parayı gayr-i meşru yollara harcayacakları bellidir.

Cenaze namazını filan kimsenin kıldırmasını, cenazenin filan yere naklini, şu veya bu renk bir kumaşla kefenlenmeyi, istediği yere defnedilmeyi, vefatı için ağlamayı, kabrinin yapılmasını vasiyet etmek ise mekruhtur.

Vasiyet hakkında geniş bilgi için Ölüm Cenaze Kabir ve Büyük İslâm İlmihali isimli eserlerimize bakılabilir.[495]



Allah'ın Hayır Dilediği Kimse


556. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

"Allah hayır dilediği kimseyi dinde ince anlayış sahibi yapar."[496]



İzah



Başka bir rivayette "Doğru yolunu kendisine ilham eder" ilâvesi vardır.

Hadis, ilim sahibi olmanın faziletini bildirmektedir. Diğer taraftan, dinde ince anlayış sahibi olmanın sadece okuyup öğrenmekle değil, ilmi verenin gerçekte Allah olduğunun şuurunda olmak gerektiği nazara verilmektedir.

Hadis, "Kim din ilimlerini öğrenme hususunda gayret göstermezse, hayırdan mahrum kalır" mânâsını da ders verir.[497]



Çevreyi Kirletmek


557. Ebû Hüreyre (r,a.) rivayet ediyor:

"Kim Müslümanların gelip geçtiği yol üzerine abdest bozarsa Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun."[498]



İzah



Bâzı yerler vardır ki, oralara abdest bozmak çok çirkin bir davranıştır. Ümmetine adabın en inceliklerini öğreten Peygamberimiz (s.a.v.) abdest bozmanın çirkin olduğu yerleri de bildirmiştir. Hadiste bu yerlerden birisi açıklanmıştır. Bununla ilgili başka hadisler de vardır. Meselâ biri şu mealdedir:

Resûlullah (s.a.v.),

"İki mel'undan sakının" buyurdu.

Sahabîler, "Ya Resûlallah, iki mel'un kimdir?" diye sordular.

Resûlullah (s.a.v.),

"İnsanların gelip geçtikleri yol üzerine veya gölgeliklerine abdest bozanın yaptığı iştir" buyurdu.[499]

Bu ve buna benzer hadisler, dinimizin çevre temizliğine verdiği önemi göstermesi bakımından mühimdir.[500]



Kişinin Babasının Yerine Haccetmesi


558. Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

Bir adam Resûlullaha (s.a.v.) gelerek, "Babam çok yaşlı. Haccetmeye gücü yetmiyor. Onun yerine haccedebilir miyim?" diye sordu.

Resûlullah (s.a.v.),

"Evet, babanın yerine haccet" buyurdu.[501]



İzah



Dinimizde ibâdetler üç gruba ayrılır:

1. Bedenle yapılanlar: Namaz kılmak, oruç tutmak, Kur'ân okumak gibi.

2. Mal ile yapılanlar: Zekât ve sadaka vermek, fitre vermek, kurban kesmek gibi.

3. Hem mal, hem de bedenle yapılanlar: Hac ibâdeti gibi. Birinci gruba giren ibâdetlerde vekâlet caiz değildir. Yani bir kimse başkasının yerine namaz kılamaz, oruç tutamaz, Kur'ân okuyamaz. Ancak bu ibâdetleri yapanlar, bunun sevabını başkasına bağışlayabilirler.

Zekât sadaka gibi ikinci gruba giren ibâdetlerde vekâlet caizdir.

Hac gibi, hem mâlî, hem de bedenî ibâdetlerde vekâletin caiz olabilmesi için ölüm, devamlı hastalık, yaşlılık, kadın için mahreminin bulunmaması gibi engellerin olması gerekir. Bunun dışında olup hac ibâdetini bizzat yerine getirebilecek kimseler için vekâlet caiz değildir.

İzahını yaptığımız hadis, yaşlı birisinin yerine vekâletin caiz olduğunun delillerindendir.

Hacda vekâlet ile ilgili olarak Hanefi ve Şâfiilere Göre Büyük İslâm İlmihali isimli eserimizin 587-591. sayfalarına bakılabilir.[502]



Resûlullahın Bâzı Ahlâkî Özellikleri


559. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah hanımlarından hiçbirisini asla dövmedi. Allah yolunda cihad etmenin dışında asla hiç kimseye vurmadı. Maruz kaldığı bir fenalığın intikamını asla almadı. Ancak Allah'ın haramları çiğnenirse Allah için intikam alırdı.[503]



İzah



Müslim'de, "Hiçbir hizmetçisine de asla vurmadığı" ilâvesi vardır.

Hadiste Resûlullahın (s.a.v.) bâzı ahlâkî özellikleri nazara veriliyor. Bunlardan birincisi hanımlarına karşı iyi davranması, onlara asla vurmamasıdır.

Aile müessesesinin devamı, karı koca arasındaki karşılıklı sevgi ile mümkündür. Dayak ise eşler arasındaki sevgiyi sarsar. Nazik bir yaratılışa sahîp olan kadının, kendisini döven erkeğe karşı sevgi beslemesi, onun isteklerini gönül rızası ile yerine getirmesi düşünülemez. Bu ise ailedeki huzura tesir eder.

Nitekim günümüzde bir çok aile yuvası, sırf dayak sebebiyle yıkılmaktadır. Diğer taraftan, "kadın hakları" için sokağa dökülen kadınların birçoğu, erkeklerin eşlerini dövdüklerinden yakınmaktadır. Kısacası dayak, aile hayatı ve huzurunda en mühim problemlerden birisidir.

İşte bugün yüzbinlerce kadının dert yandığı bu meseleyi, Peygamberimiz (a.s.m.) bundan asırlarca önce ders vermiş, Müslümanlara da hanımlarına şefkatle muamele etmeleri tavsiyesinde bulunmuş; kadınları ancak "kötü erkeklerin" döveceğine[504] dikkat çekmiştir. Bir başka hadislerinde ise,

"Sizden biriniz, kölesini döver gibi hanımını dövmesin. Sonra akşamleyin dövdüğü hanım ile cinsî münâsebette bulunabilir"[505]

buyurarak mühim bir nezâket dersi de vermektedir. Elbette aklı başında bir erkek, gündüzleyin dövdüğü kadının yatağına geceleyin girerken bir mahcubiyet duyar. İşte Peygamberimiz bu hadisleriyle,

"Kadınları dövüyorsunuz ama, geceleyin aynı yatağa gireceksiniz" buyurarak, erkekleri düşünmeye davet etmiştir.

Peygamberimizin "Kadınlarınızı dövmeyiniz" buyruğundan sonra bâzı kadınlar bundan cesaret alarak kocalarına karşı gelmeye, isyan etmeye başlamışlardı. Bu durum aile hayatını bozacağından Hz. Ömer Resûlullaha (a.s.m.) geldi ve "Ey Allah'ın Resulü, kadınlar kocalarına karşı kafa tutmaya başladılar. Bundan sonra Resûlullah (a.s.m.) kadınları hafifçe dövmeye izin verdi. Ancak bu defa da erkekler bu izni bir emir olarak düşünerek kadınları dövmekte aşırı gittiler. Pekçok kadın Resûlullahın hanımlarına gelerek durumu bildirdiler. Bunun üzerine Resûlullah (a.s.m.) erkeklere hitaben şöyle buyurdu:

"Bu gece Muhammed ailesine kocalarından şikayetçi olan birçok kadın geldi. Şunu iyi bilin ki, kadınlarını döven erkekler, hayırlı erkekler değildir."[506]

Ümmetine bu tavsiyede bulunan sevgili Peygamberimiz, izahını yaptığımız hadiste de bildirildiğine göre kendisi hiçbir hanımım dömemiştir.[507] Konu hakkında tafsilatlı bilgiyi Hanefî ve Şâfiilere Göre Evlilik Aile isimli eserimizin 217-220. sayfalarına havale ederek, hadisteki diğer konular üzerinde durmak istiyoruz.

Hadiste, Peygamberimizin (s.a.v.) Allah yolunda cihad etmenin dışında asla hiç kimseye vurmadığı bildirilmektedir. Evet, Müslüman olsun, gayr-i müslim olsun herkes, Resûlullahın elinden emin olmuşlar, hiçbir zarar görmemişlerdir. Normal zamanlarda hiç kimseyi incitmeyen Resûlullah, cihad meydanında, Allah uğrunda düşmanlarına karşı çıkmış, onlan öldürmüş veya yaralamıştır.

Hadiste bildirilen Peygamberimizin (s.a.v.) ahlâkî özelliklerinden birisi de Allah'ın haramlarını çiğneyenden Allah için intikam almanın dışında, şahsî olarak maruz kaldığı bir fenalığın intikamını asla atmamasıdır. Gerçekten de Resûlullah (s.a.v.) istese kendisine eziyet edenlerden, kendisini yurdundan çıkaranlardan çok şiddetli intikam alabileceği halde, onlan her zaman affetmiştir. Bunun en güzel misali Mekke'nin fethi esnasında yaşanmıştır. Resûlullah (s.a.v.) kendisine işkence eden, yurdundan çıkaran, kendisine karşı savaşan müşriklerden asla intikam alma yoluna gitmemiş, onları affetmiştir.[508]



Hz. Musa'nın İffeti


560. Ebû Zer (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) bana,

"Musa iki vakitten hangisini tamamladı?" diye sorulursa, "Daha hayırlı, daha mükemmel ve daha iyi olanı de" buyurdu.

"Eğer kızlardan hangisini nikahladı?" diye sorulursa, ""Küçük olanı nikahladı" de. Çünkü "Babacığım, onu işçi olarak tut. Çünkü ücretle çalıştırdıklarınızın en hayırlısı hiç şüphesiz bu güçlü ve güvenilir adamdır" diyen odur.

Babası "Kuvvetli olduğunu nereden biliyorsun?" diye sordu.

Kızı, "Kuyunun üzerindeki ağır bir taşı kaldırdı" cevabını verdi.

Babası, "Peki güvenilir olduğunu nereden biliyorsun?" diye sordu.

Kız, "Buraya gelirken bana 'Arkamdan yürü, önümden yürüme' dedi." [509]



İzah



Hz. Mûsâ, daha peygamberlikle vazifelendirilmeden önce Mısır'dan, Firavun'un zulmünden kaçmıştı. Bu kaçış esnasında yolu Medyen'e düştü. Bir çeşme başında kalabalık bir grubun hayvanlarını suladığını gördü. İki kız da hayvanlarının başında bekleyip duruyordu. Onların bu hali şefkatine dokundu. Edeple yaklaştı ve "Herkes hayvanlarını suluyor, siz niçin bekliyorsunuz?" diye sordu.

Bunlar bir peygamber olan Hz. Şuayb'ın (a.s.) kızları, idi. Musa'nın (a.s.) kendileri ile konuşmasından çok utandılar. Fakat onun suâlini cevapsız bırakmayı da uygun bulmadılar. Utangaç bir şekilde şöyle dediler:

"Hayvanlarını sulayan erkekler oradan ayrılmadıkça biz hayvanlarımızı sulayamayız. Aldığımız terbiye erkeklere karışmamamızı gerektiriyor. Yaşlı bir babamız var. Bu işi bizden başka yapacak kimse olmadığı için mecburen biz yapıyoruz."

Onların bu iffetli davranışları Hz. Musa'yı duygulandırdı. Kalktı, kuyuya gitti, kuyunun üzerindeki çok ağır taşı yalnız başına kaldırdı. Kova ile kuyudan su çekerek kızlara yardımcı oldu. Sonra da ne yapacağını, nereye gideceğini bilmez bir halde ağacın gölgesine çekildi.

Bu arada kızları eve her zamankinden erken dönünce, Hz. Şuayb bunun sebebini sordu. Kızları hadiseyi babalarına haber verdiler. Hz. Şuayb, bundan çok memnun oldu. Başka kimse olmadığından kızlarından birini onu çağırmak için gönderdi.

Hz. Mûsâ hâlâ orada idi. Kız utana utana ona yaklaştı, "Babam hayvanlarımızı sulamana karşılık ücret vermek üzere sizi eve davet ediyor" dedi.

Gidecek yeri olmayan Mûsâ (a.s.) bu daveti kabul etti. Bir ara yolda giderken kıza hitaben şöyle dedi:

"Ey Allah'ın kulu kadın, sen benim arkamdan yürü. Eğer yanlış gidersem sen bana sözle veya atacağın taşlarla yolu tarif et! Biz Yakuboğulları, yabancı bir kadının avret yerine bakmayız."

Biraz sonra eve geldiler. Tanıştılar. Hz. Mûsâ başından geçenleri Hz. Şuayb'e anlattı. Bir müddet sonra ferasetli biri olan Hz. Şuayb'ın kızı Safura, izahını yaptığımız hadiste açıklandığı üzere babasından Hz. Musa'yı ücretli olarak tutmasını istedi. Onun güçlülüğünden, kuvvetliliğinden bahsetti. Bunu nasıl anladığını açıkladı. Kuyunun üzerindeki taşı tek başına kaldırmasını kuvvetli olmasına, yolda yürürken kendisinin önünden yürümesini de güvenilir olmasına delil olarak zikretti. Ayrıca, "Babacığım, suyun başında bizimle konuşurken gözlerini yere dikti. Bir defacık olsun başını kaldırıp da yüzümüze bakmadı" dedi.

Bunun üzerine Hz. Şuayb Hz. Musa'ya kızı ile evlenmesi teklifinde bulundu. Şöyle dedi:

"Ey Mûsâ, sana bir teklifim var. Sekiz sene koyunlarımı güdüp bana hizmet etmen karşılığında şu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum. Eğer sen bu hizmet seneni on yıla tamamlarsan o senin bileceğin bir şey. Sana fazla meşakkat vermeyi de arzu etmeni. İnşaallah beni hizmetçisine yumuşak davranan, verdiği sözde duran sâlih kimselerden bulacaksın."

Bu teklif üzerine Hz. Mûsâ, Hz. Şuayb'ın kızı ile evlendi. Karşılığında da ona hizmet etti. İşte izah ettiğimiz hadiste Ebû Zer'e (r.a.) '"Musa iki vakitten hangisini tamamladı?' diye sorulduğunda" ifâdesindeki iki vakit, sekiz veya on yıldan hangisini tamamladığıdır. Resûlullah (s.a.v.),

"Daha hayırlı, daha iyi ve daha mükemmel olanı tamamladı"

diyerek Hz. Musa'nın Hz. Şuayb'a on yıl hizmet ettiğim bildirmiştir.

"Kadınlardan hangisini nikahladığı şeklindeki?" soruya da "Küçük olanı" cevabını vermiştir.

Konunun tafsilatı için Tarih Aynasında Yahudiler isimli eserimize 25-30. sayfalarına bakılabilir.[510]



Yatarken Elleri Yıkamak


561. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:

"Kim geceleyin elinde et kokusu olduğu halde yatarsa, başına bir musibet geldiğinde kendisinden başka kimseyi ayıplamasın."[511]

Tirmizi'de, hadisin baş tarafında,

"Şeytan hassas ve yalayıcıdır. Kendinizi ondan koruyun" ilâvesi vardır.

Hadis, dinimizin temizliğe verdiği ehemmiyeti gösterir.[512]



Hayırlı Ve Şerli Olan Kimdir?


562. Ebû Bekir (r.a.) rivayet ediyor:

Bir adam Resûlullaha "Ey Allah'ın Resulü, hangi insan daha hayırlıdır?" diye sordu. Resûlullah (s.a.v.),

"Ömrü uzun, ameli güzel olan" buyurdu.

O zât, "Hangi adam daha şerlidir" diye sordu. Resûlullah (s.a.v.),

"Ömrü uzun, ameli çirkin olan" buyurdu.[513]



İzah



Peygamberimiz bu hadislerinde, ömrü uzun, ameli güzel olanı hayırlı insan olarak vasıflandırmaktadır. Çünkü bir insanın ameli iyi ise, ömrünün uzun olması, âhireti için kârlı ticâret yapmasına, âhiret yurdu için daha çok faydalı amel işlemesine sebep olur.

Kişinin ameli kötü olup ömrünün uzun olması ise, bunun tersidir. Böyleleri çok yaşadıkça günahlarını daha da çok artırırlar, böylece de ebedî yurtlarında daha büyük azaba maruz kalırlar. Bunun içindir ki, Peygamberimiz (s.a.v.) ameli kötü olup uzun ömürlü olanları "şerli" olarak vasıflandırmıştır.[514]



Peygamberimizin Bâzı Tavsiyeleri


563. Enes (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah bana şu nasihatta bulundu:

"Ey Enes, abdesti tam al ömrün artar. Ümmetimden karşılaştıklarına selam ver, iyiliklerin artar. Evine girdiğinde ev halkına selâm ver. Duha namazını kıl, çünkü bu namaz evvâbin namazıdır. Küçüklere merhamet et, büyüklere saygı göster, kıyamet gününde benim arkadaş]anmdan olursun."[515]



İzah



Evvâbin namazı, 618 numaralı hadiste de açıklayacağımız gibi, akşam namazından sonra kılınır. Burada duha namazına evvâbin namazı denilmesi, gerçek mânâsı ile değil, kelime mânâsı itibarıyladır. "Evvâbin"in kelime, "tevbe edenler" demektir.[516]



Tevbenin Ehemmiyeti


564. İbni Abbas (r.a.) Resûlullahın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

Allah Teâla şöyle buyuruyor:

"Ey Âdemoğlu! Muhakkak sen Bana duâ ettikçe ve Bana ümit besledikçe, Ben de yaptığın günahları affederim. Eğer bana yeryüzü dolusu hata ile de gelsen seni yeryüzü dolusu mağfiretle karşılarım. Eğer günahların göğe kadar ulaşsa, sonra Benden bağışlanma dilesen seni bağışlarım."[517]

29, 55, 123, 181 numaralı hadislere de bakınız.[518]



Allah'ın Konuşmayacağı Kimseler


565. Selman el-Fârisî (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Üç kişi vardır ki Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz onları temize çıkarmaz. Onlara acıklı bir azap vardır. Bunlar: Zina eden ihtiyar, kibirli fakir, yemin etmeden bir mal almayan ve yemin etmeden bir mal satmayan kimse."[519]



İzah



Kıyamet sahnelerinden birisi de Allah'ın mahşer gününde kullarıyla konuşmasıdır. Peygamberimiz, Mu'cemü's-Sagîr'de rivayet edilen bir hadiste Allah'ın kulları ile bir tercüman olmadan konuşacağını bildirmiştir.[520] Bir başka rivayette ise Allah'ın örtüsüz ve tercümansız olarak konuşacağı bildirilmiştir.[521]

Bununla beraber, Allah kıyamet gününde bâzı kullarıyla konuşmayacaktır. Bununla ilgili bir âyet şu mealdedir:

"Ahirzaman Peygamberine İman hususunda Allah'a verdikleri ahdi ve ettikleri yemini az bir dünya malı karşılığında değiştirenlere gelince, onların âhirette hiçbir nasibi yoktur. Kıyamet gününde Allah onlara ne bir hitapda bulunur, ne rahmetiyle nazar eder, ne de onları temize çıkarır. Onların hakkı pek acı bir azaptır."[522]

Peygamberimiz de (s.a.v.) çeşitli hadislerinde Allah'ın kendileri ile konuşmayacağı bâzı kimseleri açıklamıştır. İşte bu hadiste Allah'ın kendileriyle konuşmayacağı, temize çıkarmayacağı kimselerden üç sınıf insan sayılmaktadır.

Bu sayılanlardan başka Allah'ın konuşmayacağı kimselerden bir kısmı da şunlardır:

1. Eteklerini yerde sürükleyerek yürüyen kibirli kimse,

2. Verdiği her şeyi başa kalkan kimse.

3. Kırda su başında bulunduğu halde suyu diğer yolculardan esirgeyen kimse.

4. Bir devlet başkanına sırf dünyalık için bîat eden, idareciliğini onaylayan, idareci kendine dünyalık verirse, bîatı üzere kalan, vermezse bîatından dönen kimse.

5. Yalan söyleyen idareci.

6. Yemini bir çıkar vasıtası yapıp, yalan doğru demeden her konuda yemin eden kimse.

Bir hadiste Allah'ın bunlarla hoşnutluk ifâde eden bir sözle konuşmayacağı bildirilmiştir.[523]

Allah'ın kullarıyla konuşması hususunda tafsilat için Ölümden Sonra Diriliş isimli eserimizin 214-218. sayfalarına bakılabilir.[524]



Hz. Ali'ye Sövdüler


566. Abdullah el-Cedelî rivayet ediyor:

Ümmü Seleme bana, "Aranızda, herkesin huzurunda Resûlullaha (s.a.v.) sövülüyor mu?" dedi.

Ben, "Sübhanallah! Resûlullaha (s.a.v.) nasıl sövülür?" dedim.

O, "Ali bin Ebî Tâlib'e ve onu sevenlere sövülmüyor mu? Ben Resûlullahın (s.a.v.) onu sevdiğine şahitlik ederim" karşılığını verdi.[525]



İzah



Emevîler devrinde, maalesef minberde Hz. Ali'ye ve onun çocuklarına sövmek, hakaret etmek âdet haline gelmişti. Ümmü Seleme (r.a.) Abdullah'a bunun yanlışlığını farklı bir üslupla anlattı. Ali'ye ve onu sevenlere sövmenin Resûlullaha (s.a.v.) sövmek olduğunu, çünkü Hz. Ali'yi sevenlerden birisinin de Resûlullah olduğunu, dolayısıyla bu sövgünün ona da gideceğini bildirdi.[526]



Çocuk Kokusu


567. Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

"Çocuk kokusu Cennet kokusundandır."[527]



Hz. Ali'nin Peygamberimiz Yanındaki Değeri


568. Sa'd bin Ebî Vakkas (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) Hz. Ali'ye hitaben şöyle buyurdu:

"Sen benim için Musa'ya nisbetle Harun gibisin. Ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir."[528]



İzah



Hadis, Hz. Ali'nin faziletini göstermektedir. Peygamberimizin Hz. Ali'ye bu sözü söylemesinin sebebi şuydu:

Peygamberimiz Tebük Savaşı'na çıkarken Hz. Ali'yi Medine'de yerine vekil bırakmıştı. Münafıklar bunu bir dedikodu vesilesi yaptılar. "Herhalde onu önemsemediğinden geri bıraktı" dediler. Bu sözler Hz. Ali'nin ağırına gitti, hemen silahını kuşandı ve hareket etti. Cürf mevkiinde Peygamberimize yetişti. Peygamberimiz,

"Ey Ali, niçin geldin?" diye sordu.

Hz. Ali, "Münafıklar senin beni önemsemediğini söylüyorlar. Sen beni kadınlar ve çocuklarla beraber mi bıraktın?" dedi.

Peygamberimiz ona şu müjdeyi verdi:

"Ben seni arkamda bıraktıklarıma vekil tayin ettim. Hemen geri dön, gerek benim ev halkım, gerek senin ev halkın için vekilim ol. Ey Ali, bana göre sen, Musa'ya göre Harun gibi olmaya razı değil misin? Şu kadar var ki, benden sonra peygamberlik yoktur."

Hz. Mûsâ da Tur Dağı'na Tevrâtı almak için gittiğinde, kardeşi Harun'u (a.s.) kavmi içinde vekil olarak bırakmıştı.[529]



Mekke Ve Medine'nin Fazileti


569. Câbir (r.a.) rivayet ediyor:

"Kim iki haremden birinde vefat ederse, kıyamet gününde korkudan emin olarak diriltilir."[530]



İzah



Hadisde geçen iki harem, Mekke ve Medine'dir. Bu hadis, Peygamberimizin doğduğu, Kabe'nin bulunduğu, bir çok peygambere beşiklik yapmış bir yer olan Mekke ile; Resûlullahın (s.a.v.) hicret yurdu ve kabrinin bulunduğu yer olan Medine'nin faziletini ifâde etmektedir. Ehl-i iman olmak şartıyla bâzı günlerde ve bâzı mübarek mekanlarda ölmek, kişiye uhrevî hayatında bâzı faydalar kazandırır. Hadis, Mekke ve Medine'de vefat etmenin kişiyi kıyamet gününün dehşetli korkusundan emin kılacağını bildirmektedir.[531]



Taharette Su Kullanmak


570. Uveym bin Saadeti'l-Ensârî (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) Küba halkına giderek,

"Temizliğinizden dolayı Allah'ın sizi övdüğünü işittim. Övülmenize sebep olan bu temizlik nedir?" buyurdu.

Onlar şöyle dediler: "Vallahi ey Allah'ın Resulü! Komşumuz Yahudilerin büyük abdestten sonra su ile taharetlendiklerini gördük. Onların yaptığı gibi bizler de taharetleniyoruz. Bunun dışında birşey bilmiyoruz."[532]



İzah



"Orada maddî ve manevî pisliklerden iyice temizlenmeyi seven kimseler vardır. Allah da çok temizlenenleri sever" mealindeki âyet-i kerime[533] nazil olmuştu. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Medine'ye yakın bir yerleşim merkezi olan Küba'ya gittr. Çünkü âyet-i kerimede geçen "orada" ifadesiyle "Küba" kastediliyordu. Peygamberimizle Kübalı Sahabîler arasında yukarıdaki konuşma geçtikten sonra Resûlullah (s.a.v.),

"İşte gerçek temizlik budur, o halde bu temizliğe sim sıkı sanlınız" buyurdu.

Su ile taharetlenme ile ilgili olarak daha pekçok hadis vardır. Konu hakkında tafsilatlı bilgi için Temizlik GusülAbdesî isimli eserimize bakılabilir.[534]



Namazı Vaktinde Kılmanın Fazileti


571. Câbir bin Abdullah (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) akşam namazını ne bir yemek, ne de başka bir şey için geciktirmemiştir.[535]



İzah



Her namazın kendine mahsus vakti vardır. Bu sebeple her namazı kendine âit olan vakitte kılmak gerekir.

Peygamberimiz birçok hadislerinde bizleri namazı vaktinde kılmaya teşvik etmektedir. Meselâ bir defasında en hayırlı ve fazîletli amelin hangisi olduğunu soran Sahabîlere, "Vaktinde kılınan namazdır" cevabını vermiştir.[536]

İbâdetin gayesi Allah'ın rızasını kazanmakta. Bunun yolu ise her ibâdeti vaktinde yapmaktır. Peygamberimiz (a.s.m.) bu hususu da bir hadislerinde şöyle ifâde ederler:

"Allah beş vakit namazı farz kıldı. Her kim, bu namazların abdestini tam olarak alır, onları vaktinde kılar, rükû ve huşûunu eksiksiz olarak yerine getirirse, onu bağışlayacağına dâir Allah'ın va'di vardır. Her kim de bunu yapmazsa, Allah'ın ona bir va'di yoktur. Dilerse bağışlar, dilerse azap eder."[537]

Her hususta olduğu gibi Peygamberimiz namazı vaktinde kılma hususunda da örnek olmuş, gerek izahını yaptığımız hadiste, gerekse Hz. Âişe Validemizin bildirdiğine göre hayatının sonuna kadar hiçbir namazı vaktin sonuna bırakmamıştır.[538]

Bu hadiste de onun akşam namazını hiçbir şekilde geciktirmediği bildirilmektedir.

Namazı ilk vaktinde kılmanın birçok hikmetleri vardır. Bediüzzaman bunun mühim bir hikmetini özetle şöyle ifâde eder:

Vaktin evvelinde Kabe'yi hayâlen nazara almakla namaz kılmak menduptur. Birbirine giren dâireler gibi, Kabe'nin etrafında teşekkül eden safları görmekle, yakın saflar Kabe'yi kuşattıkları gibi, en uzak saflar da İslâm âlemini ihata etmiş olduğunu hayal ile görsün. O saflara girmekle o büyük cemaate dahil olsun ki, o cemaatin icma ve tevatürü, onun namazda söylediği her dâvaya ve her sözüne bir hüccet, bir delil olsun. Meselâ namaz kılan kimse "Elhamdülillah" dediği zaman, sanki o büyük cemaati teşkil eden bütün mü'minler, "Evet doğru söyledin" diye onun o sözünü tasdik ediyorlar. Bu tasdikler ise hücum eden evham ve vesveseye karşı bir kalkan vazifesi görür. Aynı zamanda bütün hasseleri, latifeleri, duyguları o namazda zevk ve hissesini alır.[539]

Bediüzzaman'm namazı vaktin evvelinde kılmakla ilgili bir diğer ifâdesi de şöyledir:

"Namazı vaktinde kılmanın ne derece tükenmez uhrevî bir sermaye olduğu bununla anlaşılıyor ki, her namaz vaktinde âlem-i îslâm denilen muazzam camide, yüz milyondan fazla cemaat-ı kübrâ namaz kılıyor. O cemaatta her bir adam umum cemaata duâ ediyor.

'"İhdina's-sırata'l-mustakîm=Bizi doğru yola ilet' diyor. Her bir umum cemaate hem şefaatçi, hem duacı olur. O vakit namaza iştirak etmeyen hissesini alamaz. Kaynayan mirî ve askerî kazanına karavanasını götürmeyen tayinâtını almadığı gibi, cemaat-ı kübrânın manevî matbahında [kazanında] kaynayan manevî erzakını alamaz. Belki namaza iştirakla o cemaatin ordusuna iştirak etmiş olmakla bu dualarına âmin demek olan namazı vaktinde kılmakla olabilir."[540]

Öyle ise, "Nasıl olsa daha vakit var. Elimdeki şu işi bitireyim, kılarım" gibi bahanelerle namazı vaktin sonuna bırakmayalım. Vaktin evvelinde kılarak vaktinde kılınan namazın sevabına, mükâfatına nail olalım.

36 numaralı hadise ve izahına da bakınız.[541]



Peygamberimiz Hz. Câbir'e Niçin Duâ Etti?


572- Câbir (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) benim için yirmi beş defa bağışlanma diledi. Her seferinde elimi tutuyor ve "Babanın borcunu ödedin mi?" diyordu.

Ben de "Evet" diyordum.

"Allah seni bağışlasın" buyurdu.[542]



İzah



Câbir bin Abdullah, Abdullah bin Amr'in (r.a.) oğlu idi. Babası Uhud Savaşında şehid düşmüştü. Oğlu Câbir'e bir hayli miktarda borç bırakmıştı. Câbir (r.a.) Peygamberimizin de duası bereketiyle babasının yüklü miktardaki borçlarını ödedi. Hadis, babasının borcunu ödemesi sebebiyle Peygamberimizin çok memnun kaldığını ve ona duasını ifâde ediyor.[543]



Cemaatla Namaz Kılınanın Fazileti


573. İbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

"Cemaatla kılınan namazın sevabı, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha fazladır."

240 numaralı hadisin izahına bakınız.[544]



Hayır Yolunda Yardımcı Olmak


574. Zeyd bin Halid el-Cühenî (r.a.) rivayet ediyor:

"Kim bir gaziyi silah ve yiyecekle donatırsa, bir oruçluya iftar ettirirse veya hacca giden birini donatırsa onun için de onların kazandığı kadar sevap vardır. Onun sevap kazanması diğerlerinin sevabından birşey eksiltmez."

Müslim'de hadis baş tarafıyla ilgili şöyle bir rivayet vardır:

"Her kim Allah yolunda bir gazîyi donatırsa, o da gaza etmiş gibi sevap kazanır. Her kim gazinin ailesine yardımcı olursa, o da gaza etmiş gibi sevap kazanır."[545]



Devlet Malına İhanetin Cezası


575. Ebû Hümeyd es-Saidî (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.) Ensardan İbni'l-Lütbiye denilen birisini zekât memuru olarak tayin etti. Bu zât vazifesini tamamlayıp Medine'ye döndüğünde Resûlullah (s.a.v.) topladıklarını alması için birini gönderdi. İbni'l-Lütbiye ona, "Bu size verildi, bu da benim, bana hediye edildi" dedi. Bu durum kendisine bildirildiğinde Resûlullah (s.a.v.) şöyle bir konuşma yaptı:

"İçinizden birilerini zekât toplaması için gönderiyoruz, döndüğünde size şöyle diyor: 'Bu size verildi, şu da bana hediye edildi.' Bu adam babasının ve annesinin evinde otursa idi kendisine hediye verilip verilmediğini görürdü. Kimi biz zekât memuru olarak görevlendirirsek, topladığı şeyin azını da, çoğunu da bize getirsin. Sizden biri kıyamet gününde hıyanet ettiği şey deve ise boynunda inleye inleye, sığır ise avaz avaz bağırarak, koyun ise şiddetle meleyerek gelmekten sakınsın."[546]



Bağışlanmaya Sebep Olacak Sözler


576. Berâ bin Âzib (r.a.) rivayet ediyor:

"Kim her namazın sonunda "Estağfirullahe ellezi lâilâhe illa hüve'l-hayyü'l-kayyum ve etûbü ileyh=Kendisinden başka hiçbir ilah olmayan, ezelî ve ebedî hayat sahibi, varlığı için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah'tan bağışlanma diliyorum ve ona tevbe ediyorum" derse, savaştan kaçmış olsa bile bağışlanır." [547]



İzah



Savaştan kaçmak büyük günahlardandır. Buna rağmen bir kimse yukarıdaki sözleri söylerse, bu büyük günahı işlemiş olsa dahi bağışlanır. Bunu söylemek sadece savaştan kaçanlar için değil, diğer günahları işleyenler için de bağışlanma sebebidir. Ancak kul şayet bir günah işledi ise bu cümleleri söyledikten sonra "Nasılsa bağışlandım" diyerek Allah'ın gazabından emin olmamalı, sürekli Onun dergahına iltica etmelidir.[548]



Nafile Oruç Ve Namazın Fazileti


577. Âişe Validemiz (r.a.) Resûlullahın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

"Kim oruçlu olarak sabahlarsa, ona gök kapıları açılır. Azaları kendisi için tesbih eder. Ve dünya semâsı ehli onun için gün bitimine kadar bağışlanma diler."

Bir veya iki rekat da nafile olarak namaz kılarsa, gökler onun için nurlandırılır. Cennet ehlinden eşleri kendisi için, "Allah'ım, onu görmeye arzumuz arttı. Onu bize çabuk ulaştır" diye duâ ederler.

Eğer, "Elhamdülillah, sübhanallah veya Allahu ekber" derse, melekler o sözlerinin sevabını gün bitimine kadar yazarlar."[549]



Buluntu Mal Ne Yapılır?


578. El-Cârud Ebu'l-Münzir rivayet ediyor:

Resûlullah (s.a.v.),

"Müslümanın yitiğini sahiplenmek Cehennemde yanmaktır" buyurdu.[550]



579. El-Cârud Ebu'l-Münzir'in rivayet ettiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Bir şey bulduğunda onu kaybetme ve gizleme. Sahibini biliyorsan onu ona ver. Bilmiyorsan o Allah'ın malıdır. Onu dilediğine verir."

Buluntu malın ne yapılacağı hususunda 48 numaralı hadis ve izahına bakınız.[551]



Gecede İsteğe Cevap Verilecek Vakit


580. Câbir bin Abdullah (r.a.) Resûlullahın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

"Geceleyin bir vakit vardır ki, o vakitte Müslüman bir kul ne isterse Allah onu kendisine verir. Bu her gece böyledir."[552]



Kötülüğe Engel Olmamak Neye Benzer?


581. Nu'man bin Beşir (r.a.) Resulullahtan (s.a.v.) şöyle buyurduğunu işittiğini bildiriyor:

"Allah'ın emirlerini dinlemeyenlerle, onun emir ve yasaklarına uyan kimselerin hali şu misâlde olan topluluğun durumuna benzer: Onlar bir gemiye bindiler. Bir kısmı geminin alt tarafına, bir kısmı da üst tarafına yerleşti. Onlardan biri şöyle dedi: "Ey topluluk ben şurada bir delik açacağım. Oradan abdest alırım, içerim, ihtiyaçlarımı karşılarım."

Şimdi eğer onlar ona mâni olmasalar hem o helak olur, hem de kendilerini helak eder. Eğer ona mâni olsalar, o da kendileri de kurtulurlar."

Bu hadis Buhârî ve Tirmizî de geçen şekliyle şöyledir:

"Allah'ın emir ve yasaklarına uyan kimseler, bir gemide kur'a çekerek yerleşen şu topluluğa benzer. Çekilen kur'a sonucunda onlardan bâzıları geminin üst, bâzıları ise alt katına yerleşti. Alt katta olanlar su ihtiyaçlarını gidermek için üst katta bulunanların yanından geçiyorlardı. Sonra aralarında şöyle konuştular:

"Biz bulunduğumuz yerde bir delik açsak da yukarıdakileri rahatsız etmesek."

Eğer üst kattakiler bunları delik açmakta serbest bırakırlarsa, hepsi de helak olurlar, eğer engel olurlarsa, hem kendileri, hem de onlar kurtulurlar.

Hadisin başka bir rivayetinde ise son kısım şöyledir:

"Onlardan bir adam bir balta alıp, kendi yerini delmeye başladı: 'Ne yapıyorsun?' dediler. O, 'Kendi yerimde istediğimi yaparım' cevabını verdi. Şimdi eğer ona mâni olurlarsa, hem kendileri, hem de o kurtulur. Eğer onu kendi haline bırakırlarsa, hem o boğulur, hem de kendileri.

"Helak olmazdan evvel ahmaklarınıza mâni olunuz."[553]



Peygamberimizin Annelere Duası


582. Hasan bin Ali (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullahın yanına beraberinde iki çocuğu olan bir kadın geldi ve ondan yemek için bir şey istedi. Resûlullah onlardan her biri için birer meyve olmak üzere üç meyve verdi. Kadın çocuklarına birer meyve verdi. Onlar meyveleri yediğinde onlara bir baktı ve sonra kendisi için verilen meyveyi da ikiye bölerek çocuklarına paylaştırdı. Resûlullar (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Çocuklarına olan merhameti sebebiyle Allah ona rahmet etsin."[554]



Allah Yanında Aklın Kıymeti


583. Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

"Ben Allah adına şahitlik ederim ki, akıllı kimsenin ayağı sürçtüğünde Allah onu mutlak kaldırır. Sonra bir daha sürçtüğünde yine kaldırır. Sonra yine kaldırır. Sonunda onu Cennete koyuncaya kadar bu böyle devam eder."[555]



İzah



Akıl, Allah'ın yaratıklar içerisinde sadece insana lütfettiği büyük bir nimettir. Dinimiz akla çok büyük değer verir. Kur'ân'ın bir çok âyetinin "Akletmez misiniz?" şeklinde biter. Yine Kur'ân'da,

"Bunda akıl sahipleri için ibretler vardır" buyurularak aklın önemine dikkat çekilir.[556]

Zaten dinimize göre sorumluluk akılla başlar, insan onun sayesinde imtihana tabi tutulur. Akıl olmazsa sorumluluk da olmaz. Bunun içindir ki, bir hadiste,

"Kişiyi ayakta tutan aklıdır. Aklı olmayanın dini de yoktur" buyurulmuştur.

İnsanın hidâyete erebilmesi için akıl son derece önemlidir. İnsan akılla önüne açılan hayır ve şerden birini tercih eder. Ya kazanır, ya kaybeder. Aklını gerektiği gibi kullanır hayra yönelirse, melekleri dahi geçebilecek ölçüde yükselir. Aklını şerre kullanıp tahribe yönelirse, aşağıların aşağısına düşer. Aklı din için önemi bir hadiste şöyle açıklanmıştır:

"Kişi için akıl gibi hazine yoktur. Akıl, sahibini hidâyete yöneltir."[557]

Bununla ilgili bir başka hadis şu mealdedir:

"Kişinin aklı istikamet üzere olmadıkça, dini de istikamet üzere olmaz."[558]

Burada da görüldüğü gibi, dinimiz akla kişiyi hidâyete yönettiği için değer verir. Zaten İslâmiyete göre akıllı insan, hidâyeti bulan kimsedir. Bir insan hidâyeti bulamamışsa, insanlar nazarında ne kadar akıllı olarak bilinirse bilinsin, İslâmiyet nazarında o kimse akıllı değildir. Bu gerçek de bir hadiste şöyle açıklanır:

"Akıllı, nefsine boyun eğdiren ve ölümden sonrası için çalışandır."[559]

Şu hadis de dinimizin akla önem vermesinin âhireti kazanma hususunda olduğunu gösterir:

"Dünyanın gayr-i meşru işlerinde akıl zarar kaynağı, din işlerinde ise akıl sevinç kaynağıdır."[560]

Peygamberimiz yukarıdaki hadislerinde de kişi için aklın önemine dikkat çeker. Bir insan gerçekten akıllı ise, yani nefsine boyun eğdirebilmiş, ölümden sonrası için çalışabiliyorsa, bu kimsenin ayağı kaydığında, Yüce Allah onu tekrar tekrar ayağa kaldırır. Bu durum onu Cennete koyuncaya kadar devam eder.[561]



Yalan Söylemek


584. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

"Kul yalan söylediğinde meydana gelen [manevî] kötü koku sebebiyle melekler kendisinden bir mil uzaklaşır."[562]



Borç Üzüntü Kaynağıdır


585. Câbir bin Abdullah (r.a.) rivayet ediyor:

"Borç üzüntüsünden daha büyük üzüntü, göz ağrısından daha büyük ağrı yoktur."[563]



İzah



Peygamberimiz (s.a.v.) birçok defalar borçlanmaktan Allah'a sığınmıştır. Meselâ bir hadislerinde,

"Ey Rabbimiz, her türlü günahtan ve borçlanmanın şerrinden Sana sığınırız"[564]

buyururken, bir hadislerinde de borçlanmayı kabir azabı, Mesih Deccal, hayat ve ölümün fitnesi gibi son derece tehlikeli fitneler arasında zikretmiş ve Allah'a sığınmıştır. Borçtan bu derece şiddetle Allah'a sığınmasının sebebi sorulduğunda da,

"İnsan borçlandığı zaman yalan uydurur, söz verir de sözünde durmaz"[565] cevabını vermiştir.

Resûlullah (s.a.v.) izahını yaptığımız hadislerinde de borçlanmanın büyük bir üzüntü sebebi olduğunu nazara vermektedir. Gerçekten de insanın ödeyemeyecek kadar borcun altına girmesi, kendisi için büyük bir sıkıntı kaynağıdır. Peygamberimiz bu gerçeği bir başka hadislerinde şöyle ifâde etmiştir:

"Borç geceleyin kaygı, gündüzleyin zillettir."[566]

3772 numaralı hadise de bakınız.[567]