HADİS KİTAPLARI > Miskatul Mesabih > 7

 

islam

213- (16) Ebîumâmetülbâhilı(R.A) den mervidir, dedi: «Resûlüllah (S.A.V) e İki adam zikrolnndu : Bunlann birisi âbid, diğeri âlim idi.

— Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V) buyurdu:

«Alimin âbid üzerine fazileti, benim sizin en ednânız üzerine fazi¬let ve üstünlüğüm gibidir.»

— Bundan sonra Resûlüllah (SJV.V) buyurdu :

«Muhakkakki, Allâhü teâla, melekler, semâvat ve yer ehli hatta delik ve yuvasmdaki karınca ve hatta halik dahi, insanlara hayır (din, iman ve güzel ahlak) öğreten muallime dua ederler.» (Hadîsi, Tirmizî rivayet etmiştir.) [82]


İzahat


Râvî Ebî Ümâmetül Bâhilî (R.A) in tercüme-i hâli, birinci cildin 139. sahifesinde yazılmıştır.

Hadîsi şerifde Âlim ile âbidin fazilet mukayesesi yapılmış ve Re¬sulü ekrem efendimizin, tevâzû olarak beyan edib kendisinin, bu üm¬metin en aşağısına üstünlüğü ne ise, âliminde âbid üzerine üstünlüğü aynıdır. Âlim kişinin, âbid kişiye üstünlüğü, Peygamberin ümmetine üstünlüğü gibidir.

Öyle ise, her müslüman ve âbid, âlime saygı ve hürmetini, Peygam¬bere hürmet ettiği gibi etmelidir. Bu şekilde davranması, Peygamber tavsiyesidiT. Âlime saygılı olanda, Peygambere saygılı kimse gibidir.

Âlime, bütün varlıkların hayır duada bulunması ise, âlimin men¬faat ve iyiliği, âbidden daha şümullü ve daha geniş olmasındandır. Bütün varlıkların duası, ancak ilmi nâfî sahibi, din ve şeriat ilmine âlim olub, bildiği ile amel ederek bilmeyen kimselerede tâlim edib öğreten âlimedir. Yoksa ilmi kendine fayda vermeyen ve başka-larmada öğretmeyen, ilmi ile kibirlenen kimseye, hayır duâ edilmediği gibi, ilâhî azabın en eşeddîde ona olacaktır. Zira varlıkların en şerlileri¬dir. Bak, ileride 267-268 hadîsi şerife ye îzâhma.

Netekim bir hadîsi nebevide şöyle buyurulmuştur :

«Kıyamet gününde azabın en şiddetlisi, bir âlimdirki, Allâhü teâlâ ona ilminin menfaatini (ilmi ile amel etmesini) lutfetmemiştir.» [83]

Resulü ekrem efendimizin, «insanlara hayır (din, îman ve güzel ahlak) öğreten mualime dua ederler.» Buyurmasında ise, çok mühim bir kayıt vardır.

Zira «hayır öğreten muallim» buyurmakla, insanlara, dinlerini, şeriat hükümlerinin her şeyini, ahlak ve faziletle ilgili iyilikleri öğreten, din, ahlak ve fazilet hocasına dua edilmektedir.

Şer öğreten muallim ve hocalar ise, bu duadan mahrum olduğu gibi, bütün varlıkların bedduası ve Allanın belâ ve azabı onlaradır. Belki cenabu hak dünyada mühlet verir, fakat âhirette şiddetli azab ile cezalandırır.

İlim melcisi olan fıkıh tâlimi meclisi ile zikir ve dua meclislerinin birer fazilet olduğu ve fakat bu iki meclisden ilim meclisinin daha ef-dal olub Resulü ekrem efendimizin bizzat ilmi fıkıhla meşkul olanların meclisini tercih edib oturduğu, ileride iki yüz elli yedi (257) inci hadîsi şerifde1 beyan buyurulmuştur.

Tercümesi:

214 (17) Yukardaki hadîsi Dârimî, Mekmıl (R.A) den mürsei olarak rivayet etmiştir, ve hadisdeki, iki adam, hükmünü ifâde eden cümleleri zikretmemiştir ve Resûlüllahdan hikâye ederek mekhul (R.A) dedi:

«Âlimin âbid üzerine fazileti, benim sizin, ednânız üzerine faziletim gibidir, sonra şu meâldaki âyeti kerimeyi okudu :

«Allahdan, kullan İçinde ancak (ben azimüşşanı) hakkı ile bilen âlimler korkar.» (Fatır sûresi, 28)

Mekhul (R.A), hadisi şerifi âhirine kadar serd edip okumuştur. [84]


İzahat


Râvî mekhul (R.A), tabiînin ulularmdandır ve evzâînin hocasıdır. Zührî (R.A) dedi : Alimler, dört adetdir; Ibni Müseyyib medinede, şâbî küfede, Hasanı Basrî Basrada ve Mekhul Samdadır. Yani, bunlar, devir ve zamanlarının en bilgin kişileri, demektir.

Mekhul (RA), zamanında ondan daha basiretli fetva veren yoktu ve kendisi fetvayı vermezden evvel, «lâ havle velâ kuvvete illâbillâh» der, ondan sonra fetva verirdi ve işte bu benim reyimdir. Rey (görüş ve fetva) ise, hata ve isabetli olabilir, derdi. [85]

Muhyiddîn en Nevevî merhum «Tehzibül esma» isimli eserinde şu satırları yazıyor : Mekhul (R.A) tabiînin fakihlerinden, Ebu Abdillah mekhul bin zeyd dir. Kendisi pek çok sahabeden hadis rivayet etmiş¬tir ve ondanda, ibni müseyyib gibi zatlar ve bir çok halk hadis rivayet etmişlerdir. Kendisinin îtimad edilir âlim olduğuna, pek çok ulemâ ve sulaha ittifak etmişlerdir.

Samda sakin olmuş ve yüz onsekiz (118) târihinde yine Samda vefat etmiştir. Allah ondan razı olsun.

Hadîsi Şerifde, Resulü ekrem efendimiz âlim ile âbidin üstünlük mukayesesini yapıyor. Câhil, sefih, abdestsiz, namazsız, karısı ve kızı açık çıplak şekilde yabancı erkeklerin huzurunda sözde ilim okuyan ve erkeklerle tokalaşib karma karışık vaziyette oturan ve bir tarafdan-da ehli lakva geçinen sapıklarla mukayese buyurmayor.

Zira âbid; seccadeye, mescid ve emsali ibâdet ve zikri ilâhî yapılan yerlere bağlı, başka kimselerle ve dünya ile fazla ilgilenmez. Ancak . zarurî ihtiyaçlarını temin edecek kadar dünya ile meşkul olıfr. Her zaman ve mekanda, ibâdet ve itaâtla meşkul olan bir zattır.

Alim ise, bildiği ile amel eder ve bildiğini başkalarına, tâlim, terbi¬ye, Vâzu nasihat, hitabet, talebe okutan, eser yazıp ilmini yayan ve böylece insanlığa çok ve çok faydalı olan bir kişidir.

îşte böylece âbidin iyilik ve hizmeti şahsına inhisar edib, âlimin iyilik ve hizmeti ise, bütün insanlığın kurtuluş ve selâmetine Şâmil olduğundan, âlim abidden üstün oluyor. Resulü ekrem efendimizde;

«Alimin, âbide üstünlüğü, benim sizin (hiç hesaba almadığınız) en aşağınıza üstünlüğüm gibidir.» cümleleri ile, açıklamaya çalıştığımız hakikatları beyan buyurmaktadır.

- Peygamber sallallâhü aleyhi vesellem, bu sözünden sonra Sûre-i fâtırdaki âyeti kerimeyi okumaklada, Allahdan hakkı ile korkanlann, Allahü teâlânm zat ve sıfatlarını, emir ve nehiylerini, dünya ve âhiret hükümlerini hakkı ile bilen âlimler olduğu beyan buyurulmuştur.

Allahdan en çok korkan kimselerinde, Allâhın en sevgili ve velî kulları olduğuda muhakkakdır.

Bu hususu beyan eden Kur'an âyetleride şöyledir ;

«Muhakkakki, Allah katında sizin en iyiniz, Allahdan en çok kor-kanlarımzdır.» (Hucurat sûresi, 13)

Diğer âyet meâlide şöyledir :

«Onun (Allâhın) dostları ise, ancak Allahdan çok korkan müttekî-lerdir.» (Enfal sûresi, 34)

Diğer âyet meali:

«Velîler, o kimselerdirki, Alâha îman edib, emirlerine itaat edib yasaklarından sakınırlar.» (Yûnus sûresi, 63)

Bu âyeti kerimelerde belirtildiği üzere, Allâhın dostları = velîleri, Allâha îman-edib ondan hakkı ile korkan müttekî kimselerdir. Allah¬dan hakkı ile gerçekden kuikanlarda", Allahülealayi en iyi bilen kimse¬lerdir. Yani, ilim, korkulu îcab ettirir. Bilgisizlik ve cehil ise, isyan ve günah işlettirir.

Hayatı tehlikeye atan veya atacak olan zehirli bir maddenin zehir-leyiciliğini bilen kişi, ondan sakınır, kendisini tehlikeye atmaz. Bilmeyen kimse ise, sakınmaz hayatını helak eder. Birde bildiği halde zehiri yu¬tarsa, oda kendisinin, hem dünyasını ve hem uhrasmı perişan edib he¬lak etmiştir. Zira zehirin öldürücü bir madde olduğunu bildiği halde içip kendini intihar suretiyle Öldürenin günah ve vebalı, bir maddenin zehir olduğunu bilmeden içipde zehirlenerek ölen kimsenin günahından daha eşettir. Ahirette cezasıda katmerlidir.

Bu sebebden denilmiştir : «Veylun lilcâhili merreten ve veyltin li-lâiimi seb'a merrât-Câhİl için bir defa helak ve fakat âlim için yedi defa helakdır.» [86]

Selefi sâlihin, mutabakata varmışlardırki, bir kimse, Allâha isyan ederse, işte o kimse câhildir.

Zira cenâbu hak şöyle buyurmuştur :

«Ancak Allâhın kabul edceği tevbe, o kimselerin tevbesidirkİ, bit cahillikle her hanki bir kabahat işlerler, sonrada çok geçmeden tevbe ederler,» (Nisa sûresi, 17)

İşte âyeti kerimede beyan edildiği üzere, kabahat ve kötülüğü, câ¬hiller işlerler veya o kötülüğün kötülük olduğunu bilir ve fakat ken¬disini bilmez yerine koyub bilmezmiş gibi günahı işlerler.

Şu halde Âlândan hakkı ile korkub günah işlemekden kaçınanlar, Allâhü teâlayı iyi bilip emir ve nehiylerine riâyet edenler, Allâhm en sevgili velî kullarıdırlar.

İlim ve irfandan mahrum câhil kimseler ise, dâima isyan ve fena¬lığa kendilerini atabilen veya atabilecek olan bir çok faziletlerden mahrum maneviyat fukarası kimselerdir. Ve bu zavallı câhilleri, Allâhü teâla dost-da edinmez.

Netekim İmam-ı Şâfi-î merhum şöyle demiştir : «Eğer âlimler, Allâhm dostları olub evliya olmazlarsa, Allah (c.c.) için velî yoktur. Zira Allâhü teâla câhil kimseyi velî (dost) edinmez. [87]

Seyyid Ahmed el Rufâ-î merhumda «Elbürhânül müeyyed» isimli eserinde şöyle yazmıştır:

«Allâhü teâla, Câhil kimseyi veli (dost) lamımız.»

Büyüklerin bıi sözleri, kitap ve sünnete tıpa tıp uyan hükünıleâ ihtiva eden bir cevherdirler.

İlmi ile âmil ulemânın değrleri, görüldüğü üzere âbidden çok ve çoK üstün iken, pek çok câhil kişiler ve şeytanın maskarası sapık ve zındıklar, bir fırka ve topluluk teşkil edib, sohbet, nafile namaz ve bir mikdar teşbih ve tehlil de bulundularmı, hemen kendileri gibi olmayan veya kendilerine iltihak edib fırkacılığa yanaşmayan, imam-müezzin, vaiz, müfti, kur'an kursu ve emsali din hizmetinde bulunan âlimlere, hakaret etmeyi, kötülemeyi ve hatta çeşitli iftirada bulunmayı, bir marifet gibi, işleynler olmuş ve bu kötü hal ve hareketleri, aynı şekilde yapanlar gün geçdikçe çoğalmaktadır.

Allâhü teâla, Peygamber (S.A.V) efendimiz ve onun saf ümmetleri, ilmi ile âmil, hak mücahidi âlimler, takdir edib yüksek mertebe sahibi olduklarını beyan buyurmakda, bu tip sapıklarda ilk vazifeleri, «zâhirci hoca, şeriatçı âlim, o hoca kabıkla meşkuldur gibi..» ifâdelerle hakaret etmektedirler.

İlmi ile âmil ilim adamı ile, Allâha ıhlasla ibâdet eden-âbidier, dâ¬ima hak yolunda derece ve mertebelerini bilerek hayata devam etmiş¬lerdir. Fasık ve sapıklarda, böyle müfsidliklerine devam etmişlerdir.

Şimdi buraya kadar naklettiğiniz bir Kaç delil ve hükümlere dik¬kat edelim, birde günümüzün bâzı sapık düşünce sahihlerine bakalım.

Adam îmanın şartlarının, islâmın şartlarından olan aldığı abdes-tin, kıldığı namazın, verdiği zekat-m, tuttuğu oruç ve hac gibi farz olan amellerin, kur'an ve sünnetden delillerini bilmez. Hattâ bu ibâdetlerin farz, vacib, sünnet, müstehab, mekruh ve fesatlarını gereği şekilde bil¬mez, kalbin zîneti ve ruhun yüksek değeri olan güzel huyun ne demek ve neler olduğunu bilmez, bilmeyince yaşayamaz, sâdece bir kaç büyüğün hayatını okuyub, uydurlan ve üelkide islâmın esaslarına aykı-rî Kıssa ve hikâyeleri ezberlemekle, bir kaç rekat nafile namaz kılmak¬la, bir miktar teşbih ve tehlil çekerek zikri ilâhide bulunmakla, sanki tütün faziletlere sahib olan ve ilmi ile amel eden âlimlerden üstün bir kişi olmuştur! Herkez onun elini öpmelidir. Çünkü etrafına bir takım robutları toplamıştır. Onlar, bu câhilin uydurma kerametinden bah¬sederler, falan filan daha neler ve neler, işledikleri saymakla bitmez.

Bu tip câhilleri, velîyyüllah tanıyan zavallı câhillerden bâzıları, üstadlanmıza sorarlarmış, aynı şeyleri zaman zaman bize soranlara tesadüf ediyoruz. Diyorlarki : «Efendim hanki tarikata münteşirsiniz veya hangi fari!cnîdasmız?..gibL» cümlelorlı; bontyorîar.

Üsıadlanmfzm verdikleri şu cevabla cevablaııdırıyoruz : «-Elendim biz bütün müslümaniarın bağlanıb intisab ettiği tarikatı muhammedi-yedeyiz veya kısaca, tarikatı Muhammeddiyedeyiz. Peygamberin yo¬lundayız., gibi.»

Tek yol islâm yolu ve Hz. Muhammedin tarikatıdır. Onun yolun¬dan başka yollar, ya batıl yollardır veya ana caddeyi bırakıb ya bir dibsiz yola veya talî yollardan dolaşıb ana yola gelmek gibidir.

Hemen burada birinci cildde geçen 166. hadîsi neDeviiii tekrar oku¬yalım :

«Abdullah bin Mes'ud Radıyallahu anhden mervîdir, dediki: — Resûlüllah (S.A.V) bize bir çizgi çizdi, sonra buyurdu : «İşte bu dosdoğru çizgi, Allâhm yoludur.»

—' Sonra Resûlüllah (S.A.V) o doğru çizginin sağma, soluna çizgi¬ler çizdi ve buyurdu:

«İşte bu çizgiler, (ana yolun etrafındaki) yollardır. Bu yolların her birinin üzerinde bir şeytan vardırki, o hatıl yola (insanları) davet eder.»

— Ve resûlüriah (S.A.V) şu mealdakl âyeti kerimeyi okudu : «Şu emrettiğim yol, benim dosdoğru yolumdur. Dâima ona uyun.

Başka (bâtıl) yollara ve dinlere uyub gitmeyinkl, sizi onun (Allahın) yolundan sapdınp parçalamasınlar..,» (En'am Sûresi, 153)

Yine birinci cildde 191. hadisi, 399 - 400 sahifelerden okumayı tav¬siye ederiz.

Sonradan zuhur eden veya edecek olan tarikatlar (yollar) hak? kında büyüklerden ve ehli tasavvufun önderlerinden, tarikat ve hakikat erbabının îmamı Cüneydi bağdadî rahîmahüllah şöyle demiştir :

«Tarikatların (yolların) hepsi, kapalıdır (Batıldır). Ancak Peygam¬ber sallallâhü aleyhi vesellemin izine uyanların yolu açıktır.

— Bir kimse. Kuranın hakkını (hüküm ve beyanlarını) hıfzetmez (belleyib amel etmez) ve hadîsi nebeviyide yazmazsa, bu işde (tarikat yolculuğunda) o adama iktida edilmez. Zira bizim İlmimiz ve bu gitti¬ğimiz yol (tasavvuf ve takva yolu) kitap ve sünnetle kayıtlıdır.»

(Keza, bak, Tarikatı Muhammediye, Bid'at faslı)

Yine bu sözlerirı şerhini beyandan sonra aynı eserin Sarihlerinden «Receb efendi» ismiyle mâruf olub Berikanm kenarında Tarikat isim¬leriyle, bunların içinden sapıklarının iddia ve amellerini şöyle yaz¬maktadır :'

«Sen bilmelisinki, Muhakkak ehli tasavvuf, on iki (12) fırkaya ay¬rılmıştır.

1) Bunlardan birisi, Sünnî (sünnete uygun) olandır. Onlarda, bütün ulemanın (âlimlerin) medhü senada bulundukları kimselerdir (Yani, Peygamber efendimizin izine tabî olup sünnet vech üzere olan¬lardır) .

— Bu tarîki müştekimde olan sünnîlerden başkalanda, Hulûliyye, Hâliyye, Evliyaiyye, Şemrâhiyye, Hibbiyye veya Hubbiyye, Hûriyye, İbâhiyye, mütekâsiliyye, Mütecâhiliyye, vakıfiyye ve îlhâmiyye dir.

2 ) Ehli tasavvufdan sayılanların ikincisi, Hulûlİyyedİr. Bunlar; kadınlardan ve emredlerden (yüzünde sakal bitmemiş olanlardan) yü¬zü güzel olana bakmak helaldir, Çünkü o güzel yüzde hak teâlamn sıfatı vardır, derler (Bâtıl akide ve tarîkatda oldukları, gayet açıktır).

3 ) Hâliyye : Bunlarda, Raksı ve el şakırtatıb vurmayı helal ve Şerîatda vasıflandırılamıyacak hal, Şeyh için helaldir, derler.

4 ) Evliyaiyye : Bunlar; Kul, velilik mertebesine ulaştığı zaman, ondan teklif (Abdest, namaz ve emsali ibâdetler) sakıt olur ye velî, ne-bîden efdaldır, çünkü nebinin ilmi-Cebrâil vâsıtası iledir, velînin ilmi ise Vasıtasızdır, derler (bunların sapıklık ve dalâletleride meydandadır).

5 ) Şemrâhiyye : Bunlar, sohbet, İcadimdir ve bu sohbetle kişi¬den emir ve nehiy sakıt olur, derler. Böylece bütün çalgılı hayatı ve yasak olanları helal sayarlar. {Yani, ibâdat ve kulluk sohbetden ibaret¬tir. Başka ibâdet yoktur, diyerek her türlü kötülükleri helal sayarlar. Bunların mülhidlikleride aşikardır).

6 ) Hubbiyye veya Hibbiyye : Bunlarda, kul, Allanın yanında mehabbet derecesine vasıl olduğu zaman, Bütün şer'î teklifler ondan sakıt olur, derler. Ve kendi aralarında avret yerlerini örtmezler (sakın¬mazlar, namuslarını kıskanmazlar.)

7 ) Hûriyye : Veya Havariyye : Bunlar; yukarda geçen hâliyye-lerin dediklerini derler. Ancak bunlar, iddia edilen mertebeleriki, Şey¬hin hâline ulaşıldığında kadınları cima etmeyi' iddia ederler. Şeyhin hâlinden (iddia ettikleri cezbeden) ifâkat bulub kurtulduklarında gusl¬ederler (Bunların bâtıl hayatlarını yaşayanları ve karşılaşanları dinle¬diğimiz olmuştur).

8 ) İbâhiyye: Bunlar, emri bilmarufu (iyiyi emretmeyi) ve neh-yi anilmünkeri (kötüden men etmeyi) terk etmeyi, söylerler.

(Alemin doğrusu senmisin? deyib hakkı tavsiye edenleri sustur¬maya çalışanlar, bunların cemaatıdırlar). Aynı zamanda bunlar, ha¬ramların helalliğin iddia ederler.

9 ) Mütekâsiliyye : Bunlar, çalışmayı terk ederler, bütün kapı¬lardan dilenirler ve dünyayı terk ettikleri iddiasında bulunurlar {Din ve dünya işleriyle meşkul olmayıb tembel yatan ve bütün insanların sırtından geçinen veya geçinmeye çalışan lübcü sınıfından adamlar, bunlardandır).

10 ) Mütecâhiliyye : Câhil sınıfından olan bu adamlar, üzer¬lerine âşıkların elbiseleri, diyerek şık giyinirler ve bârın mâna zahir mânanın hilâfına old»uğunu iddia ederler.

11 ) Vâkıfiyye : Bunlar, marifeti (Allâhü teâla ve bir şey hak-~ kında bilgiyi) terk ederler ve Allâh-ı (c.c), Allâhdan başka kimse kat'-iyyen bilemez, derler.

12 ) Îlhâmiyye : Bunlarda, ilim ve ders okuyub öğrenmeyi terk ederler ve «Kur'an bir perdedir, şiirler (Kaside ve ilâhîler) tarikatın Kur'anıdır» derler. Böylece Kur'an okuyub okutmayı terk ederler ve şiirler (Kaside ve ilâhîler) öğrenirler. Bu sebeblede helak olub giderler.

îşte bunlar (ehli sünnetin dışında kalan on bir tane tarikatçılar) m hepsi, sapıklık üzerinedir. Çünkü bunlar, Şeriatı mutahharaya tazim etmiyorlar. Sîreti Ahmediyye denilen tarikatı muhammediyenin eserine uynırvorlar. Doğru millet olarak yaşayan, kitap ve sünnet ile amel eden elıli sünnet velcemaat milletinin amel ettikleri üzere amel etme¬mektedirler.

— îşte bu sebebden ehli irşaddan (mürşidden) iktida, edilib uygula-cak kimse, pek az bulunmaktadır. Bu mürşid için iki şâhid (delil) var¬dır. Birisi, Zahir mâna, diğeri bâtın mânadır.

— Binâenaleyh zahir mâna, Şeriatı mutahharayı hâkim kılıb amel ettirmektedir. Bâtın mâna ise, basiret üzere şeriatı mutahhara yolunda ehlinden öğrenib amele hulusla sülük etmektedir.

— Bu takdirde iktîda etmek için görüleck tek Şahıs, nebiyyi muh¬terem sallallâhüaleyhi vesellemdir. Peygamber aleyhisselam (Yani, onun sünneti) o kişi ile Allah arasında bir vasıta (elçi) olarak tâyin edilmelidir. Tâki tâkib edilib sülük edilecek yol, körlemesine olmasın.» [88]

Yukarda naklettiğimiz sapık tarikatçı sözde mutasavvıflar, geçmiş zamanda bâzı şahıs ve isimlere izafeten söylenmiş ve bâtıl îtikad ve ameller pirensib edinmişlerdir.

Aynı şekilde çeşitli şahıs ve isimlere nisbet edilen ve yukardaki zındıkların îtikad ve amellerini, belkide daha eşedlerini savunanlara, türkiyede ve başka memleketlerde karşılaşıb mücâdele ettiklerimiz ol¬muştur. Tarikat ehillerinden bâzı sapık takımı tipinden olanlar, ehli tak¬va olarak bilinen 'kimseleri, siyâsi emellerine âlet edip, tarikatla fır¬kacılığı birleştirenlerde vardır. Fetvada caiz olmayan şeyleri, takvada caiz gibi beyanlarda bulunuyorlar.

Meselâ : «Sen bizim tarikata gir, ben sana evrad vereyim, Kur'aru okumaya lüzum yok», «Bizim tarikata girersen, sen ölürken İmansız ölsen, şeyhimiz sana kabirde îmanı yetiştirir», «Bizler, haftada bir veya iki sefer sohbet toplantısı yaparız, tefekkür ve tezekkürde bulunuruz, namaz ve ibâdeti yapmayız. Çünkü namaz, hamların ibâdetidir, bizler erişkinleriz v.s.» Aynı sapık tarikatçıların ifâdeleridir.

Bu cümlelerle yukarda naklettiğimiz sapık tasavvufcularm iddia ve sözleri, islâmla hiç bir surette bağdaşmamaktadır. Binaenaleyh bu bâ¬tıl iddialar, kimde ve nerede yazılır ve söylenirse söylensin, bâtıldır.

Bu naklettiğimiz bâtıl cümleler, bir kaç misaldan ibarettir. Bugün Konyada «Mevlâna ayinleri» adı altında senede bir sefer belli günler¬de «İhtifal» yapılmaktadır. Gelenlerin ekserisi ya kâfir veya sarhoşlar¬dır. İhtifali yöneten ve yapanlar, ud, cura, kanun keman ve sazdan tutunda ne kadar çalgı âleti var ise, hepsi neyle beraber çalınmakta

dır. Beş vakit camiye gelmeyen, hatta dine îmana söven ve müslüman-lara «Şeriatçılar, gericiler... gibi...» Sözleri söyleyenler, buraya gelmek¬tedirler. Beşerî müeyyideler de yasaklandığı halde, sıratı müstaki¬me darbe oian bu ameller ve haller harıl harıl işlenmektedir. Dînî hiç bir yönü ve îzahı yoktur.

Burada işlenen kadınlı erkekli, müslümanlı kâfirli, Bid'atlı ve batıl-lı kötülükleri saymak çok uzayacğmdan, kısa bir dikkat çekib saf ve câhil müslümanlan, uyarmakla iktifa ediyoruz. Mevlâna Celâleddîni Rûmî hazretlerini istismar edib, para ve kan için kurulmuş bir tuzak-dan ibarettir. Nefis ve şehvetlerine düşkünlerin işledikleri cürüm ve cinâeytler, sayılmayacak kadar çoktur.

Bu fenalık ve bâtıl inanç ve ameller gibilerinin bâzılarım, «İslama sokulan Bid'at ve Hurafeler.» İle «îslâmöa Evliya Meselesi ve Hârikalar»

adlı eserimizde zikredib îzâh ettiğimizi bildiririz.

İşte ey îmanı kâmil, sâlih ve ahlakı hasene âşıklısı mümin kardeş¬lerimiz! Yukarda naklettiğimiz hadîsi Şerifde beyan edilen ve ana cadde olarak vasıflandırılan «Sıratı müştekime (Tarikatı Muhamme-diyeye)» ve bu yolu tâkib edib tıpa tıp uyan ehli sünnet vel cemaat yoluna tâbi olalım. Ana caddeden ayrılıb tâli yollara uymuş ve şey¬tanın maskarası hâline gelmiş olan, bâtıl yollardan ve o yolların sâhib ve sâliklerinden şiddetle kaçınalım.

Bir âyeti kerimede Duyurulmuştur:

«(Dünya ve âhiretde) selamet (ve saadet), hidâyete (doğru yola) tâhi olanlaradır.» (Tana sûresi, 47)

Diğer âyeti kerime meali:

«Kim, (aziz olan) benim hidayetime (kitabıma) uyarsa, işte o kim¬se (dünyada) sapıtmaz ve (âhiretde} perişan olmaz.»(Tana sûresi, 123)

Tercümesi:

215- (18) Ebî Saîd el Hudrî (KA) den mervidir, dedi:

Resûlüüah (S.A.V) buyurdu:

«Muhakkakki insanlar, size tabî olucudurlar. Elbette arzın çeşidi! yerlerinden size (hakiki mücâhid ve mütevazı) adamlar, dinde lakin olmaları için gelirler. Şayet size gelirlerse, hemen onlara, hayır tavsi¬ye ediniz.»

(Hadîsi, Tirfnizî rivayet etmiştir. Keza ibni Mâcedede vardır.) [89]


Îzahat


Hadîsi şerifin, «Muhakkak insanlar, size tabî olucudurlar.» Cümle¬sinin izahında, Şârih Aliyyülkârî merhum şu satırları yazıyor ;

- «Yani ey ashabım! elbette insanlar. Sizin fiillerinize ve sözlerinize tabî olurlar. Zira siz, benden güzel ahlakı aldınız.

— Muhakkak ki Şeriat benim sözlerimdir. Tarikat benim fiillerim-dir ve hakikat, benim hal ve ahvâlimdir.» [90]

Bundan bir evvel geçen hadîsi şerifin îzahmdada belirttiğimiz üze¬re, müslümanlann tabî olacağı yol, Peygamber efendimizin yolu olan tarikatı muhammediyedir. Şeriat, tarikat ve hakikat, Peygamber efen¬dimizin yolunda mündemicdir. Şeriatın esası olan kitab ve sünnetin hüküm ve buyruklarına, inanıb amel etmek suretiyle hal ve ahvâli düzeltmek, tek doğru inanç, amel ve harekettir.

Üstadlarımız buyururlardı ki; «Evladım, kıl beşi, gör işi, şükret Al¬larıma!»

Evet îman sahibi bir kişi, islâmın şartları ile amel edecektir. Fakir olsun, zengin olsun, câhil olsun, âlim olsun, mükellef olan her müslü-mana beş vakit namaz farzdır. İslâmın diğer şartlanda, bulunduğu za¬man mükelejf olanlar, yapmak mecburiyetindedirler.

Hal böyle iken, hak yol olan tarikatı muhammediyeden başka isimler altına giren bâzı tarikat ehillerinden,' beş vakit namazı kılma¬yan, orucu tutmayan ve hatta cuma ve Bayram namazına gitmeyen zındıklara tesadüf, ediyoruz. Bu tip sapıklar, nâzı tefekkür ve tezekkür¬le günlerini geçiriri bir çok haramları kendi görüş ve düşünceleri ile helal deyib, dinden çıkararak yaşamaktadırlar.

Helal ve haram mefhûmu, onların arasından kalkarmış, onlar eriş¬mişler, ibâdet ve emsali vazifeler sakıt olmuş, maalesef bunlarla mü¬nakaşa yapılmıştır. Cenâbu hak böyle zındıklardan, bütün müslüman kardeşlerimizi koruyub kurtarsın. Amin.

Camiye gitmeyib, Cuma ve Bayram namazlarını kılmak için şart¬ların bulunmadığım iddia edenlere, birinci cildde «Türkiyenin dâri İs¬lâm» olduğunu ve Cumanın şahinliğini beyan ettiğimizi hatırlatırız.

Son devrin fakihleri böyleleri hakkında şu görüşü beyan etmiştir : Fukahaya göre kutta-ı tarîk, olda sofiyye güruhu tahkik.

Hadimi merhum «Eyyühel Veled Şerhi» adlı eserinde şöyle demiş¬tir:

«Elbette Câhilin sofusu, şeytanın maskarasıdır.» Mehmet Akil merhumda şöyle diyor: Kitabı, Sünneti, icma-ı kaldınb attık. __Havâssı maskara yaptık, avamı aldattık.

Bütün bu hüküm ve beyanlardan sonra, ey hak yolcusu mümin kardeşler! Peygamberimizin mübarek sözlerine iyi dikkat edelim. Onun ashâhmm hayatını biliyorsak veya bilenimiz var ise, bu hususa dik-katla sarılalım. Kitab, sünnet, icmâ-ı ümmet ve kıyası fukahayı kanun-laştırıb hayatîç tatbik edile gelen en isabetli hüküm ve amel kaynağı, ilmi fıkhının hükümleridir.

Öyle ise, islam şeriatının her hükmünü havî ve câmî olan bu il¬me ve bu ilmi beyan eden sağlam kaynaklara, âlim olmalıyız veya bu ilmi bilinde amel eden ehline müracaat edib yolumuzu düzeltmeliyiz.

Netekim hadîsi nebevinin devamında, ümmetin, 6arzm muhtelif yerlerinden gelib ashaba ilmi fıkıh (şeriat ilminin) esaslarından sor¬maya gelenlerin olacağı beyan buyurulmaktadır.

Yer yüzünün yıldızları mesabesinde olan mübarek ashabı kirama, din ve şeriat ilminden sual sormaya gelenlere hak ve hayır tavsiyede bulunmalarını buyurarak şöyle demiştir :

«Şayet size gelirlerse, hemen onlara hayır tavsiye ediniz.»

Şu halde ashabı kirama gelecek kimselerin, din ve şeriat ilmini öğrenmek maksadı ile geleceklerinin ve ashabı kiramızda onlara ha¬yır tavsiyede bulunmalarının beyanı, şâyânı dikkattir. Zira insan, bil¬mediğinin talibi, bildiğinin âlimi olarak, dâima dîninden bilemediği eksikleri ehlinden sormalı ve mes'ele sorulan kişilerde, o mes'elenin hak yönünü biliyorlarsa, cevabı vermelidirler.

Tercümesi:

216 - {19} EbîHoreyre (R.A) den mervîdir, dedi: Resûlüllâh (SJV.V) buyurdu:

«Hikmetli kelime, hakimin (akıllı kişinin) yitiğidir, öyle ise, o hik¬meti nerede bulursa, onu oradan almaya daha layıkdır.»

(Hâdisî, Tirmizî ve İbni Mâce rivayet etmiştir. Ve Tirmizı, bu ha¬dis garibdir dedi. Ravî İbrahim bin elfazl, hadis hakkında zaif olduğunu beyan ediyor.) [91]


İzahat


Hadîsi şerifdeki, «Hikmetli kelime» sözünü îzah edelim. Hikmetli kelime : Akıl ve nakla mutabık faydalı söz, faydalı cüm¬le, faydalı ilim ve irfan manalarına gelir.

Hikmet : îmamı mâlik (R.A), dinde fakih olmaktır, demiştir.

Şeydi Şerif Cürcâni merhumda, «Târifâtü Seyyid» adlı eserinde şu satırları yazmıştır:

Hikmet : Beşerî takat nisbetinde eşyaların hakîkatlamu oldukları üzere bahsü beyan eden ilimdir.

— Veya Hikmet, normal hal ile bilinen aklî ilmin hey'eti asliyesi-dir.

— İbni Abbas (R.A), hikmeti şöyle tefsir etmiştir:

«Kur'andaki Hikmet: Halal ve haramı tâlim edib öğrenmektir.

— Denildiki, lugatda Hikmet, Amel ile beraber ilimdir.

— Yine denildi : Hikmet; İnsanın, takati nisbetinde bir iş hakkın¬da gayret sarf edib hak olduğu şekilde istifâde etmesi gereken şeydir.

— Yine denildi; Her hangi bir sözki, hakka muvafakat ederse, işte o hikmettir.

— Yine denildi : Hikmet, her türlü şüphe ve hileden beri' olan mâ¬kul sözdür. [92]

Bütün bu açıklamalardan anlaşılmıştırki, Hikmet; ilim, akıl, fay¬dalı söz, hak, hayır ve her türlü iyi şey ve iyilik mânalarına geliyor.

timi Cevzî (R.A) da, «Zâdtil mesîr» adlı tefsirinde şu hükümleri ya¬zıyor :

«Hikmet hakkında on bir (II) kavi (söz ve beyan) vardır :

1 ) Hikmetden murad, Kur'anı kerimdir, (bu kavli, ibni Mes'-ud, mücâhid, dalmak ve müteahhirîn ulemâsından mükâtil, demiştir.)

2 ) Hikmet, Kur'anm nâsıhmı, mensuhunu, muhkemini, mü-tesâbihini, mukaddemini, muahherini ve bunların emsali hükümlerini bilmektir, (bunlarıda ibni Abbas (R.A) den Aliyyibni Ebî Talha (R.A) rivayet etmiştir.)

(Nâsıh ve mensuh hakkında gerekli malumat, birinci cildde beyan edilmiştir.)

3 .} Hikmet, Nüvüvvet manasınadır, (bunuda ibni Abbas (R.A) dan Ebû sâlih rivayet etmiştir.)

4 ) Hikmet, Kur'anı kerimdeki hükümleri anlamaktır, (bunuda Ebi âliye, katâde ve İbrahim (R.A) demiştir.)

5 ) Hikmet, ilim ve Fıkıh manasınadır, (bunuda mücâhid den Ley s (R.A) rivayet etmiştir.)

6 ) Hikmet, sözde (konuşmada) isabet etmektir, (bunuda mü-câhidden ibni Ebî Nuceym (R.A) rivayet etmiştir.)

7) Hikmet, Allâhm dîninde verâ edinib (şüpheliden kaçınıb) uzak-laşmakdir (bunuda, Hasan Basri (F.R) demiştir.)

8 ) Hikmet, Allahdan korkmaktır, (bunuda Rabî bin Enes (R.A) demiştir.)

9 ) Hikmet, Dinde akıllı olmaktır, (bunuda ibni Zeyd (R.A) de¬miştir.)

10) Hikmet, mutlak anlamak manasınadır, (bunuda, şekîk demiş¬tir.)

11 ) Hikmet, ilim ve amel manasınadır. Bir adîftna, hakim denemez, ancak ilim ile ameli cem edib toplarsa, «hakîm» denir, (bu¬nu ibni kuteybe R.A demiştir.)» [93]

İşte böyle pek çok mânaya şnmûlü olan hikmete sâhib olmak, çok ve pek çok kıymete sâhib olmaktır. Bu fazilet, kendisine verilenler elbet, Peygamberler, velîler ve ihlaslı müminlerdir.

Hikmet verilenlerden bâzıları kur'an âyetlerinde şöyle beyan edil¬miştir :

«Allâhm üzerinizdeki nimetini ve size öğüt vermek için indirdiği kur'an ve ondaki hikmeti düşününüz.» (Bakara sûresi, 231)

«Alâh ona (Dâvûd-a) padişahlık ve hikmet (Peygamberlik) verdi ve ona dilediği şeyleri öğretti.» (Bakara, 251)

Diğer âyeti kerime meali:

«Allah (c.c.) dilediğine hikmeti (faydalı bilgiyi) verir ve kime hik¬met verilmiş ise, muhakkak ona pek çok hayır verilmiştir. Bu âyet hü¬kümlerini ancak olgun akıl sahihleri düşünürler.» (Bakara sûresi, 269)

Diğer bir âyeti kerime meali:

«Allah (c.c.) Ey Resulüm!) sana, Kuranı ve hikmeti (Kur'anın hü¬kümlerini) indirdi ve daha evvel bilmediklerini sana öğretti. Allanın, senin üzerindeki lütuf ve ihsanı çok büyüktür.» (Nisa süresi, 113)

Hz. îsa ile ilgili diğer âyet meali:

«Ey Meryem oğlu İsâ...! Hani sana yazı yazmayı, hikmeti (doğru konuşmayı ve faydalı sözü) ve İncili öğretmiştim...» (Mâide sûresi, 110)

Hz. Lukman ile ilgili âyet meali:

«And olsunki, biz Lukman'a Allâha şükret, diye hikmet verdik.»

en kolay tarz ile), onunla yap.» (Lukman Sûresi, 12);

Hikmetli bir şekilde hakka davet üslûbunu beyan eden âyet meali:

«(Ey habîbim! insanları) Rahbiyin yoluna hikmetle (sağlam delil ve hüccetle) ve güzel öğütle (ikna edici ve fâideli kelime ve tabirlerle) davet et ve onlarla mücâdeleni en güzel yol hangisi ise, (Rıfk, nazik ve en kolay tarz ile) onunla yap.» (Nahl sûresi, 125)

Yukardan buraya kadar hikmetin, tarif ve îzahı ile kur'andaki değerini beyan eden âyetlerden bâzılarını nakletmiş bulunuyoruz. Mâna ve ehemmiyetini anladığımıza göre, bu hikmete sahib olmak için hangi yollara ve metodlara baş vurmalıyız? Yine bu yolu önderi¬miz Muhammed aleyhisselam beyan buyurmuştur.

Hadîsi şerifin .devam eden cümlesinde buyurulmuşturki: «Öyle İse, o hikmeti nerede bulursa, o hakimin (akıllı kişinin) onu oradan alması daha layıkdır..»

Şu halde ilim ve hikmet taleb eden bir mümin, zaman, mekan ve şahıs gözetmeden nerede bulursa, oradan alması lazımdır. Bilhassa bi¬linmesi ve amel edilmesi farz olanları, zaman gaybetmeden ehlini bu-lub öğrenmesi farz olur. Bilinmesi ve amel edilmesi vâcib olan mes'ele-leride öğrenmek vâcib olur. Sünnet ve müstehab olanların öğrenilme-side gerekirse, sünnet ve mütehab olur. Mekruh olan şeylerin ilmi ise, vacib ve sünnet olur. Ve eğer helal ve haram olanların hükümlerini öğ¬renmek gerekirse, bu takdirde onların ilmide farz olur.

Bu ilmi öğrenmek için uzak mesafelere gitmek gerekse ve hatta başka lisanlarla öğrenmek mecburiyeti olursa, yine oraya gidib öğren¬mek lazımdır.

îmam-ı Şuyûti merhumun «Elcâmi ussağır» İsimli hadisi nebevi kitabında şu mealdaki hadîsi şerif buna şâhiddir.

«Çindede olsa, ilmi tâleb ediniz. Zira ilmi taleb etmek, her müslü-mana farzdır.» [94]

Evet bu hadisi nebevide de belirtildiği üzere, ilim öğrenilecek mekan, Çin gibi uzak memleketlerdede olsa, yine oraya gidib ilmi tah¬sil etmemiz lâzımdır. Aynı zamanda o memlekete gidince oradan ilmi tahsil edebilmek için, elbet oradaki âlimin ve cemaatın dilini bilmek gerekir.

Hal böyle iken yakın târihimizde, «Kâfir dili» diyerek yabancı dil öğrenmeyi ayiblayanlar olmuş ve yabancı dil öğrenen veya Öğretenler kınanmıştır. Keza yabancıların sanatlarmada, «kâfir sanatı» diyerek yabdirmayan ve ayıblayanlar olmuştur.

Resulü ekrem efendimize muhtelif memleketlerden, muhtelif dille¬re sahib cemaatlar geliyordu. O gelen insanların dillerini anlayan ve arab dilinden anlatılması gereken hükümleri onlara anlatan ve öğreten" tercümanlar bulunurdu. Etrafa gönderilen elçilerden bu hâle sâhib olanlarda vardı. Siyer kitaplarında yazılanları okumak kifayet eder.

Birde müminin yitiği olan ilim, hikmet, yakın ve uzaklarda ve baş¬ka milletler içinde bulunan her hangi bir şahısda olursa ve hikmeti o şahsın elıil ve öğretme kabiliyeti olduğunu bilirse, hiç vakit geçir¬meden hemen gidib öğrenmesi lâzımdır. O ilim sahibinin, kavmiyetine, ırk soy ve sopuna, fırka ve zümre ayrılığına falan bakmadan kimden bulursa, hikmeti o âlimden hemen almalıdır. Hatta o ilim sahibi, ilmî otoriteye ve doğruyu bildirme karekterine sâhib ise, gayri müslim bir âlimde olsa, hemen faydalanmak gerekir.

Bu hususu Hz. AH şu mealdaki cümlesi ile daha açık bir şekilde be¬yan etmiştir:

«Söyleyene (ilim sahibine) bakma, söylenene (ilim ve hikmete) bak.» [95]

Bu ibarenin aynısı, şerhdede mezkûrdur.

Evet elektirik, lamba ve idareler gibi, bildiği ile amel etmeyib ken¬dilerine her ne kadar faydası olmasada, başkalarını aydınlatıyorlar. Yakıdım yakıb başkalarım aydmlatıb kendisine faydası olmayan çıralar gibi, kendisi her ne kadar bildiği ile amel etmeyib ilminden kendisi gere¬ği gibi faydalanamıyorsada, başkalarına öğretmek suretiyle faydası dokunur. Tâlib olanlar, hemen faydalanmalıdırlar. Daha geniş îzahat «İslâmda Evliya meselesi ve Hârikalar» adlı eserimizde mezkûrdur.

Tercümesi:

217 - (20) Ümi Abbas (R.A) den mervîdir, dedi: Resûlüllah (S.A.V) buyurdu.

«Bir fakih (şeriat ve din alimi), şeytan üzerine bin âbidden eşet-tir.»

(Hadîsi, Tirinizî ve İbni Mâce rivayet etmiştir.) [96]


İzahat


Hadîsi şerifin ihtiva ettiği hükme çok dikkat etmek lâzımdır. Zira şeriat ve fıkıh ilmine vâkıf ve ilmi ile âlim olan bir kişi, fazla bilgisi ol¬mayın ancak yapacağı ibâdetlerin ilmini bilen veya hiç bir ilmi olmayıb ibâdete devam eden bin âbidden, şeytana daha şiddetli ve daha teh¬likeli oluyor. Yanî şeytan, cehli ile ibâdete devam eden bin (1000) âbidden, daha fazla fıkıh ilmine vâkıf olan tek bir âlimden çok ve çok korkuyor. Bin âbidi sapıtmak için sarf ettiği çabadan, daha fazla emek sarf edib bir âlimi, yoldan çıkarmakda güçlük çekeceği beyan buyurul-maktadır.

Sebebide, âbidin, amel ve ibâdetini ifsad etmek ve hatta îmanını tehlikeye atmak için şeytan bütün olanca gayretini sarf eder. Abide, ves'vese ve vehimler ilka eder. Abidde, şeytanın iğfâlına kapılıb ibâdeti¬nin makbul veya müfsüüği hakkında şek ve vesveseye kapılır. Fakat bu şüphesini izâle- etmek için dinde fakih olan zâta müracaat eder, o fa-kihde, o ibâdetin makbul veya gayri makbul cihetini beyan ederek ibâdetin İslah yönünü öğretir. Böyle bin abidin ibâdet ve amelini düzel¬terek şeytanın bütün çabalarını boşa çıkarır. •

Mes'elenin ıslah yolu böylece sağlanınca, şeytanın bütün emekleri heba olur. Abid de güzel rahatlığa kavuşur ve hak teâlaya ibâdetinde huzur içinde devam eder.

Şeytan bu âbid gibi, bin (1000) âbidi şaşırtıp amellerini ifsad et¬tirmek için çalışır. Âbidlere kötü vehim ve telkinlerde bulunur, ibâdet¬lerinde şüpheye düşerler. Fakat bu âbidlerin ibâdetlerini dinde fakih olan bir âlim, ya nasihat yoluyla, veya suallere cevab veya mes'elele-rin hükümlerini bir eserde yazmak suretiyle âbidlerin şüphelerini gi¬derir. Amel ve ibâdetlerinin makbul yönlerini aydınlatır.

îşte şeytanın pek çok duzaklar kurmasiyle âbide verdiği telkin ve şüpheleri, din ve şeriat ilmine vâkıf ve ilmi ile âmil bir âlimin, duzak-ları yıkıb âbide doğru yolu gösterdiğinden, Hz. Resulü ekrem efendimiz, şeytana en şiddetli ve en korkunç kişi, bu âbidden daha kuvvetli ve daha sıkıntılı kişinin bir fıkıh âlimi olduğunu beyan buyurmuştur.

Şeytanın en çok korktuğu varlıkların en başda gelenleri, ilmi ile âmil olan fakihlerdir. Abidin ibâdetinden korkmaz ve fakat uyuyan veya boş oturan fakihden korkar. Çünkü fakih, nefsin lehine ve aley¬hine olan bütün işleri ve hükümlerini bilen kişidir. Hem kendi yap-tığmm doğruluğunu ve nemde başkalarının yaptıkları işlerin ıslâh ve isabetli yönlerini gösterir.^

Ebî Nuaym (R.A) «nılye» adlı eserinde selmânı fârisî (RJV) den naklen şu hadîsi şerifi zikretmiştir :

«İlim üzerine uyumak, Cehil üzerine namaz kılmakdan hayırlıdır.» [97]

Buraya kadar açıklamay çalıştığımız hadîsi nebeviyi tekrar okuya¬lım :

«Elbet de bir fakih (Din ve şeriat âlimi), şeytan üzerine musallat oian bin (1000) - âbidden daha eşettir.»

Ey ilim ve ibâdet erbabı hakka inanan mümin kardeşler! Resulü ekrem efendimizin bu mübarek sözüne çok dikkat edelim. Her fazilet ve değeri yerine oturtarak takdir edelim. îlim sahibi olmadan câhil bir şekilde ibâdete, evrad ve ezkâre devam etmek, elbet bir fazilettir. Kıy¬meti hâiz amel ile meşkûliyyettir. Ve bu abidde kıymetli bir zattır. Fakat şeytanın hile ve desiseleri bu zatı tehlikeye atabilir. Çünkü «Câ¬hilin sofusu, şeytanın maskarasıdır» denilmiştir.

îlmi fıkhı" (şeriat ilmini) hakkı ile bilib amel eden bir fakih ise, bütün insanlığa faydası olması hasebiyle, bin âbidden daha değerli ve şeytanın, bin âbidden daha fazla korktuğu ve sıkıntı çektiği bir varlıkdır.

İlimle ibâdet ve âlimle âbid arasındaki farkı belirten diğer bir ha¬disi nebevide şöyle Duyurulmuştur:

«Ey Ebâ Zer (R.A)! Sabahın erken saatinde çıkıb Allanın kitabın¬dan bir âyet öğrenmen, nafilelerden yüz (100) rekat namaz kılmandan senin için daha hayırlıdır.

—Yine (Ey Ebâ Zer!) sabânın erken saatinde çıkıb (veya kalkıb) ilimden bir bab Öğrenmen, o öğrendiğinle amel etsende etmesende, bin (1000) rekat nafile kılmandan daha hayırlıdır.» [98]

Hadîsi şerifde, ilimle ve nafile ibâdetle meşkul olmanın aralarında¬ki fazilet derceleri, iki yoldan mukayeseli bir şekilde beyan Duyurul¬muştur.

a) Bir kimse, kur'andah bir ayetin, lafız ve manasım veya sâdece lâfzını veya sadece mânasını tâlim edib öğrenirse, diğer bir kimsede, seccadesinde Allanın divanına durub yüz {100} rek'at nafile namaz kı¬larsa, bunlardan bir âyeti tâlim edib öğrenenin ecrü mükâfatı, yüz rek'¬at nafile namaz kılanın ibâdetinden daha efdaldır.

Çünkü Kur'andan bir âyet öğrenenin çalışma ve gayreti; nafile ibâdet yapanın amelinden daha meşekkatlı ve daha gücdür. Ecir ve mükâfatlar, sarfedilen emek ve meşekkat nisbetindedir. Kur'am kerîme çalışan ve bir âyet öğrenen kimsenin emek ve gayreti nafile ibadetle. meşKul olandan daha fazla olduğu gibi, ilâhî âyetin tâlimi, Allahla meşkuliyyet ve tekkellümde bulunmakla beraber, ilme çalışmak mezi¬yeti vardır.

îşte bu sebebler gibi pek çok fazilet üstünlükleri bulunduğundan, kur'andan bir âyet öğrenenin mükâfat ve ecri, yüz rek'at nafile namaz kılanın ecrü mükâfatından daha çok ve daha sevabdır.

Şu halde bir kimse, Kur'anı kerimden bir âyeti belleyince, yüz rek'¬at nafile namazın sevabından daha çok sevab aldığına göre, Kur'anı ke¬rimden on (10) âyeti kerîme belleyen de, bin (100) rek'at nafile namaz sevabından daha çok sevâbe nail olur. Kur'an ayetlerinin bellenmesi çoğaldıkça, sevab ve mükâfat da o nisbette artar.

b) Hadîsi şerifin ikinci cümleside ^öyle idi:

«Yine (Ey Ebâzer!) sabânın erken safında çıkın (veya kalkıb) ilimden bir bab öğrenmen, o öğrendiğinle amel etsende etmesende, bin (1000) fek'at nafile namaz kılmakdan senin İçin daha hayırlıdır.»

Hadisi şerifdeki, «İlimden bir bab öğrenmen,» cümlesinde ilmi fı-kıhda, ilmi hadisde ve ilmi akâid gibi ilimlerde, bahis, bab ve fasıllara bölünmüş ve bilinib amel edilmesi veya inanılması lazım olan mes'e-leleri, derli toplu vaziyete getirilen bölümlerden bir tanesini, mesela : Abdestin farzları, Abdestin sünnetleri, Abdesti bozan şeyler, namazın farzları, namazın vâcibleri, namazın sünnetleri, namazı bozan şeyler, orucu bozan şeyler, zekatın kimlere farz olduğu, zekatın verilmesi caiz olan ve olmayanlar babı, haccm kimlere farz olduğu, Haccın vucûbu-nun veya edasının şartlan, haccın vâcibleri, haccın sünnetleri, haccın cinayetleri babı, nikah bahsi, talak bahsi, iddet babı, zıhar babı, alış verişler bahsi, İcarlar bahsi, hibe bahsi, vasiyyet bahsi ve veraset bah¬si gibi bahisler ve bablardan bir bahsi veya bir babı bellemek, bin rek'at nafile namaz kılmakdan daha çok ssva"b olduğu mübarek peygamber efendimiz tarafından beyan buyurulrrmştur.

Hatta bu öğrenilen meseleler ile, amel edilsede edilmesede aynı sevaba nail olunacağıda kesinlikle ifâde edilmiştir.

Meselâ : Zekat ve hac mes'elelerini, kendine farz olmayan bir kim¬se öğrenirse, aynı sevaba nail olur. Keza hayız ve nifas mes'eleleri gi¬bi kadınların hallerini öğrenen erkeklerde aynı sevaba nail olurlar.

Açıklamaya çahşdığımız bu mübarek hadîsi şerifde, sevgili peyğam berimiz efendimiz, ilmin ve ilme çalışanların kıymet ve üstünlükleri¬ni beyan buyurmaktadır.

Tercümesi:

218 - (21) Enes (R.A) den mervîdir dedi:

Resûlüllah (S.A.V) buyurdu:

«İlim talep etmek, her müslüman üzerine farzdır. Ve timi etilinin gaynsına (ehil-olmayan ahlaksız ve itikatsız kimselere) öğretip yerleş¬tiren, hınzırların boyunlarına cevher, inci ve altın takıcı kimse gibi¬dir.»

«Hadisi, İbnl Mâce Rivayet etmiştir. Beyhakî «Şuabilîman» eserin¬de «Her müslüman «kavline kadar rivayet etmiştir. Beyhâki dedi: Bu hadisin metni, meşhurdur. İsnadı zaifdir. Ve çeşitli cihetlerde rivayet olunmuştur, hepside zaifdir.» [99]


İzahat


Hadîsi şerifde, «ilim taleb etmek, her müslüman erkek üzerine farzdır.» Cümlesinin bir rivayetinde de «her müslüman erkek ve kadın üzerine farzdır.» Şeklinde vârid olarak erkeklere farz olan ilimlerin, ka-dınlarada farzlığı beyan buyurulmuştur.

Halikı zülcelahn zâtı ilâhîsi, sıfatı ilâhileri, âhiret ve Peygamberler hakkında bilgiler gibi, îmanın şartlarını, islâmın, abdestin, guslün, te¬yemmümün ve bunlara benzer bilinmesi v,e amel edilmesi, farz olanları belleyib yapmak farzdır ve aynı zamanda bunların ilmi farzı ayındır.

Şimdi münâsebet ve lüzumuna binâen hadîsi şerifde geçen «Farz» kelimesinin tarifi ile kısımlarını Öğrenelim.

Farz: Lugadda Takdir ve kafi manâlarına gelir.

Şer'i İstılahta ise; Farz :

Kat'î delil ile sabit olan ALLAH (c.c.) m emri ilâhisine, farz denir. Ve farzı îtikadî, farzı ameli, farzı ayın ve farzı kifâye kısımlarına ayrılır.

Farzı îtikadî : Kat'î delil ile sabit, şüphe olmayan, inanılması ve yapılması zarurî olan, terkinden ikab ve ceza lâzım gelen ve inkâr eden kimse tekfir olunan farzdır. Beş vakit, namaz, zekat ve ramazan orucu gibi.

Farzı amelî; Zannî âelil ile sabit olan emri ilâhidir ki, amel husu¬sunda farzi'kat'i kuvvetindedir. Abdestte başa mesh etmek farzı kat'î ise de, dörtde birine meshetmek farzı zannî ve amelde farzdır. Gusül-dede ağzı ve burnu yıkamak (gargara ve mazmaza) farzı amelîdir. Münkiri kâfir olmaz, fakat fâsık ve ehli bid'at kimselerden mâdüddür.

Farzı ayn : Mükelleflerden her birinin yapması lâzım olan farz¬dır. Başkalarının yapması ile sakıt olmaz. înkârı küfrü mucibdir. Beş vakit namaz, ve ramazan orucu gibi ibâdetler, bu cümledendir. Birinin ibâdetini diğeri yapamaz. Yani mükellef olan bir kişinin namazını ve orucunu diğer bir kişi yapamaz, ödeyemez. Keza farzı ayınlarda aynıdır.

Farzı kifâye : İşlemesi bütün mükellef müslümanlara farz olduğu halde, bâzılarının işlemesiyle diğerlerinden sakıt olan farzlardır.

Kur'an'ı Kerim okurken dinlemek, Kur'an'ı Kerime tam hafız ol¬mak, selâm almak ve cenaze namazı kılmak gibi.

Farzı kifâyenin sevabı yalnız işleyenedir. Şayet bu farz ifâ edilmez¬se, günahı bütün mükellefleredir.

Evet islâmm kesin olarak beyan edilen emir ve nehilerini, helâl ve haramlarını bilmek ve onların îcablanna göre inânıb amel etmek, her nvüslüman erkek vb kadına farzdır. Çünkü zârûratı deniyyedendir.

Burada bir acâib hususa işaret etmek isteriz, şöyleki ; «Efendim işte Peygamberimiz efendimiz erkeklere bilinmesi farz olanları kadm-larada farz, demiştir.

Öyle ise, kadınların ilme çalışması ve tahsil etmesi gerekir., gibi...» İfâdeler.

Hemen belirtelimki, islâm, yukarda saydığımız zarûrâtı diniyye-den olan hükümleri, yani bilib inanılması ve amel edilmesi farz olan¬ları, meşrûiyyet dâhilinde belleyib inanılmasını ve amel edilmesini farz kılmıştır.

Hakikat böyle iken adam kızma besmeleyi öğretmemiş, Kur'an okutmamış, dîninin farz olan hükümlerini öğretib inandırmamış, din ve îman bilgisinden hiç nasibi olmayan kadın ve kızları, erkek gibi eşit haklara sâhibdir, diyerek islâmın haram ve yasaklarını işlemek suretiyle günün fesatlıkları içinde güya ilme çalışıyor. Bir çok babala¬rın, erkek çocuklarının hayat ve namusundan endişe ettiği bir devirde, mîdesi ve gönlü, kız çocuklarının yabancı erkeklerle karma karışık gayrı meşru vaziyette tahsiline nasıl rahat ediyor?

Ne okuyor ve ne öğreniyorlar? Artık gayri meşru tahsil hayatının meyvaları gayet açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. îman, amel ve ah-lakdan sıyrılmış, hayasızca yaşayan ve islâmı alaya alanlar, pek çoğal¬mış ve hemen hemen gayri meşru hayatı pirensib edinmişlerdir. Abdest, namaz, setrül avret yok, ana baba tanımayanlar, hak hukuk bil¬meyenler, büyüğe saygı, küçüğe sevgi gibi değerlerden mahrum kişiler hâlinde yaşayanlar, hep bu gayri meşru tahsilin meyvasıdırlar. Gayet açıkça görülen kötülükler karşısında, halleri fetvaya sığmayan kişiler¬den bâzıları, hem böyle hayasızlığı işleyorlar, hemde ehli takva geçini¬yorlar.

îman Şâiri Mehmet Akif merhum bunlara şöyle sesleniyor :

Bit selâmet yolu varmış, o da neymiş? mutlak,

Dîni kökden kazımak, sonra evet Ruslaşmak.

O zaman İş bitecekmlş.. O zaman kızlarımız,

Tuttukları şu gayet kaba, pek manâsız.

Örtüden sıyrılacak.. Sonrada erkeklerden.

Analık ilmin! tahsil edecekmiş... Zâten,

Müslümanlar o sebebden bu seiâletteymiş!

Ki kadın sosyete bilmezmiş, esâreîteymiş;

Din için, millet için iş görecek alçağa bak,

Dîni Pâmal edecek, milleti Ruslaştıracak!

Sâde bir fuhuşumuz eksikti evet Ruslardan.

Onu İkmal edi verdikmi, bizimdir meydan!

Kızımın Ufeti batmakda rezîlin gözüne,

Scm/Bi tükrüğe billah tükürsem yüzüne. (Safahat, 166}

Not: Pâmal; ayak altına alıp çiğnemek, demektir.

Ey Rahmeti Rahmana kavuşan ve nur içinde yatan îmanlı şâiri¬miz! Sen kadının erkeklerden anaîık ilmini öğrenmesini «Ruslaşmak» şeklinde vasıflandırıyorsun. Gelde birde şimdiki dindar geçinen ve dîni kendi nefislerinin isteklerine uyudrmaya çalışan yaltak deyyüs-iere bak, analık ilmini değilde maddi ve dünyevî bilgiler^ erkeklerden almayı cevaz görmekden daha acâib davranışlar içinde kadın ve kızlara bu şekildeki tahsile göndermenin lüzumundan bahseden ve savu* nanları görüyoruz. Aynı zamanda böyle hayata milletin hayrımda sarf eden ve oralara milleti teşvik eden zavallılar, maalesef ilim ve din nâmına yapıyorlar. Kör dövüşüne benzeyen, bu hal, hakikati görme¬yen ve bilmeyenlerin cinayetlerinden başka bir şey değildir. Yabancı erkekle kadının, yanyana, omuz omuza, göz, göze ve el ele yaşamadan çekinmedikleri meydanda iken, kızların tahsilini nasıl savunurlar? Bunlar, ehli, dünya kimsedirler. Yoksa ehli din ve ehli ahiret olan mü¬minler, islâmın esasına inandıkları gibi amel ederler.

Bayrakların indirme çıkarma, okulların açılışı gibi merasimlerde Akif merhumun kıymetli sözünü okumak bir vazife gibidir. Hatta hu¬sûsî mâhiyette «konferans» adıyla Akif merhumdan ve safahattan bil¬gi ve beyanlarda bulunanlarda vardır. Yinede işlerine gelen yerlerini okuyub, gelmeyenleri atıyorlar. Fasit ve kızıl hayatı savunanlar olu¬yor. Din nâmma bu cinayeti câhilce işleyorlar.

Bu «aydın görüşlüyüz» diyenlere safahattan bir kaç mısra okuya¬lım ;

Hani: «Nâmahreme ben söyleyemem kızlarımın,

Karımın İsmini... Hem öldürürüm sorma salon!»

Diye, tahrir-i nüfus (nüfusun yazımını) istemiyen er kişiler!

Hani, göstermediler eski celâdetden eser. (Safahat, 204)

Diğer mısrâlardada şöyle haykırmıştır:

«ÂİJî bir inkllâb olsun» diyen meyus olur,

Başka hiçbir şey kazanmaz, sâde bir deyyus olur.

Çünkü çıplak inkılâbâtm rezalettir sonu.

Ey denî (alçak) kundakçılar! Biz sizde çok gördük onu!

Birde halkın dini var, sık sık taarruzlar gören,

Hele bak: Millete haysiyyâtı oymuş öldüren!...

Dfnİ kurban etmeliymtş, mülkü kurtarmak için!... "

Tutda hey sersem, bu idrâkinle sen âlim geçin!

Her cemâatten be} on dinsiz zuhur eyler, bu hal,

Pek tabiidir, fakat ilhâdı bir kavmin muhal. (Safahat, 226)

Akif merhumun feryad edib titreyerek beyan ettiği o his, duygu, dîne inanış, dînin îcablarını yapmak gibi haller, yok denecek kadar zaiflemiş, hatta islâmma hükümlerinin zıddmı savunmak bir moda hâline gelmiştir. Oda ve salonlarda sözde bilgi ve fikir öğretenlere, dinsizliği ve islâmı tahkir etmeyi çekinmeden yapanlara, nasıl ırz ve namus teslim edilebilir?

Kadın ve kızların fesadlıklar içinde tahsilini savunanların ekse¬risi, îtikad bakımından çok zaif, amel ve islâmî değerlere saygı dersen, oda Perişandır. Kendilerinde abdest, namaz yoktur, hatta oruç, zekât ve hac gibi farizaları ya yapmazlar veya yapar görünürler fakat islâmın haram ve yasaklarını işlemekden çekinmezler.

Meselâ : Aile hayatları islâm ile hiç bağdaşmaz. Kanlan, kızları veya gelinleri ve torunları baldırı, bacağı, başı ve saçı açıktır veya ya¬bancı kadınlarla el sıkışma, toklaşma ve şakalaşma gibi hayasız dav¬ranışlar içindedirler. Bu ayıb işlerini daha fazla kötü göstermemek ve nefislerinin arzularına islâmıda uydurmak için, apaçık görülen bu ayıblan işleyecekler ve kendilerine cehennem yoldaşı teminine çalı¬şacaktırlar.

Bu zavallılara bir kaç âyeti kerime ve Hadîsi nebevi meallerini nakledelim.

Bir âyeti kerimede meâlen şöyle Duyurulmuştur :

«Onun (Peygamberimizin) hanımlarından lüzumlu bir şey istediği¬niz vakit, perde (siper, kapı ve emsali) ardından isteyiniz onlardan. Bu (şekildeki isteyişiniz) hem sizin kaleleriniz, hem onların kalbleri için daha temizdir.» (Ahzab sûresi, 5)

Halbuki Peygamber efendimizin hanımları, ümmetlerinin validele¬ridir. Onlara nikahlanmaları ebediyyen haramdır. Böyle iken soy itiba¬riyle yabancı olmakla, her hangi bir nefsânî tehlike olmaması için, perde arkasından istemeleri emir Duyurulmuştur. Keza ahzab sûresinin 32-33 ve 59. âyet mealleri okunmalıdır. Ayrıca nur sûresinin, 30-31. âyetlerimde okumak lazımdır. Birde Nisa sûresinin 34. âyetde erkek¬lerin kadınlara hâkimiyyet ve üstünlükleiinin, erkeklerin mallarından kadınlara infak etmeleri*hükmü, nasıl yaşandığı düşünülmelidir.

Bir hadîsi şerifde meâlen şöyle buyurulmuştur :

«Her hangi bir kimse, yabancı kadının eline dokunmaya (Ebelik, ameliyat, doktorluk, kırık sarma gibi zarurî) bir yol olmadığı halde dokunursa, o kimsenin eline kıyamet gününde ateş koru konur.» [100]

Diğer hadîsi nebevi meali:

«Allah (c.c.) a ve âhiret gününe İnanan bir kadın, üç gün veya daha fazla mesafedeki sefere gitmesi helâl olmaz. Ancak beraberinde babası, oğlan kardeşi, kocası, oğlu veya kendi mahreminden birisiyle

gitmesi helal olur.» (Buhârî, Müslim, EM Dâvud, Tirmizi ve İlmi mâce) Ahzab sûresinin 33. âyetinde, kadınların evlerinde vekar ile otur¬maları ve şayet çıkmak zarureti karşısında, câhiliyyet devri kadınları gibi süslenib, edalamb çıplanarak çıkmamaları gerektiğini beyan eden âyete dikkat.

Farzı ayın olan hac farizasını edâ etmek için, kadınlar, ancak bu şartlar bulunduğunda gidebilirken, pek çok fesâdlık görülen mahalle¬re bir kız ve kadın yalnız gidib nasıl okuyabilir?

Burada birde Âlim, kâmil ve müttekî Hadimi merhumun «Berîka» adlı eserinde yazmış olduğu şu satırları okuyalım :

«İmamı Muhammed (R.A),Emred (yüzü tüysüz ve parlak)iken ilim öğrenmek için îmam-ı Âzam (R.A) m yanma derse gelirdi.

— îmam-ı Azam (R.A),takva kemâlma erişmiş olmakla beraber, gözün hainliğinden korkarak (sakalı bitinceye kadar) ders esnasında imamı Muhammed (R.A)İ kendi arkasına oturdurdu.» [101]

Aynı'meselenin bir nebze izahı, «İslamda Evliya Meselesi ve Hârika¬lar» adlı eserimizde zikredilmiştir.

Yukarda naklettiğimiz hakikatler karşısında, kızlarım oğlanh kız¬lı karışık şekilde okudanlar, okuyanlar, sınıf ve odalarda kadın ve kızlar, İslâmî tesettürde olmadıkları halde yabancı erkeklerle karı¬şanlar, bunlara ders verenlerin hiç olmazsa, günah ve veballarmı İtiraf ederlerse, îmanlarını tehlikeden korumuş olurlar, yüzünde tüy bitin¬ceye kadar erkek talebisini arkasına oturtan îmam-ı düşünmelidirler.

Buraya kadar naklettiğimiz yazıların özü, şu hadîsi nebevide top¬lanmıştır :

«Ailesinin (karısının ve kızının) gayri meşru halde (zina ve emsali) kötülüğünü normal gören (hoş karşılayan) kimse, deyyüsdür.» [102]

Bu mes'elelerin daha geniş izahı, «İslâmda tesettür ve Haya» adlı eserimizde yazılmıştır.

Hadîsi şerifde tâleb edilib öğrenilmesi farz olduğu bildirilen bilgi¬nin, inanılması, amel edilmesi veya kaçınılması gereken hükümlerin bilinmesidir.

Meselâ : Mümine, îmanın şartlarını, islâmm şartlarını bilib inan¬ması farzdır. Alış verişle meşgul olan kişinin, o yapacağı işin helâl ve haiam, caiz ve fasit yönlerini bilmesi lâzımdır. Evlenecek bir kişinin, evlilik hükümlerini, yani, nikâh, talak, karı koca hakları gibi mes'elele-ri bilmesi gerekir, tslânun beyan ettiği özel ve umumî haklardan yapıl¬ması veya kaçınılması gereken bir mes'eleyi bilmek, elbette müslüma-run en ciddî vazifelerindendir.

Birde bu bildikleri ile amel edib, o amelin makbul olma ve sonra zâyî etme gibi tehlikeli yönlerini bilmek lâzımdır.

Kısa cümlelerle sıraladığımız bu hükümler, şârih Aliyyülkâri mer-hum'un yazdığı şu satırlarda özetlenmiştir:

«Eğer denilirse : Farzdan evvel farz denir? Hemen âmelden evvel ilimdir, de.

— Ve eğer farz İçinde farz nedir? diye sorulursa, hemen İlimde ve amelde İhlasdir, de.

— Ve eğer farzdan sonra farz nedir? diye sorulursa, hemen Alla¬nın azabından korkmak ve rahmetinden ummaktır, de.» [103]

Hadîsi nebevinin devamında, «Ve ilmi, ehlinin gayrisine (ilme ehil olmayan itikadı bozuk ve ahlaksız kimselere) öğretip yerleştiren kim¬se, hınzırların boyunlarına cevher, inci ve altın takan kimse gibidir.»

Çok mühim ikazlar vardır.

îlîm jinsaiüarın, kalblerini, fikir ve düşüncelerini nurlandınb her şeyin en doğru ve iyisini gösterip anlatmaya vesiyle olan mânevi var¬lıkların en kıymetli cevherlerindendir. İlâhi sıfatlardan biriside ilim olmakla, ilme sâhib olanlar, halikı zülcelâlın sıfatlarından bir sıfatın tecellîsine mazhardırlar. Böyle oluncada en üstün varlığa sâhib olan kimselerdendir.

Bu kıymetli emânete sâhib olanlar, mâlik oldukları ilim nimetini asaleti, tînet ve tabiatı iyi olan, ilme ihlasla tâlib olan, dinî mübîni is-lâma hizmet aşkı olanlara öğretmek gerekir. îlmi takdir edib kıyme¬tini bilen kimselere, ilmi tâlim edib öğretmek dînî vecibelerden biridir.

Fakat hadîsi nebevide belirtildiği üzere, ilmi sırf dünyalığa kavuş¬mak, başkalarına allâmelik taslamak, câhillerle münâkaşaya dalmak, sefih ve ahlaksızlarla cidallaşarak tartışmak, Bâzı mal mülk ve makam sahihlerine yağ çekib dalkavukluk yaparak şöhrete sâhib olmak, mev¬ki ve makama .ulaşmak için ilmi, şeytanî davranışlarına âlet edib Şeriatın kat-î ve kesin hükümlerinin hilâfına hükümler beyan etmek ve belkide ilmi tahsil edib öğrendiği hocasının şöhretini istismar edecek veya kendisi dünyevî bakımdan bir nebze mevkî sahibi olunca ilmi tahsil edib okuduğu hocasını beğenmiyecek, küçümseyecek, kötüleye-cek ve hattâ hakaret edecek tînette olanlara, ilmi öğretmek, domuzun ve yırtıcı hayvanların boyunlarına altın, gümüş ve cevher gibi kıy¬metli varlıkları takmak gibidir. Domuzun boynuna demir halka ve zin¬cir takıldığında nasıl davranırsa, kıymetli eşyalar takıldığında yine ay¬nıdır. Hiç değişiklik olmaz.

Öyle oluncada, o canım altın, gümüş Ve kıymetli cevherler çok ve çok yazıktır. Binaenaleyh ilmin kıymetini bilmeyen veya bilmeyecek kâbiliyyet ve tfnette olanlarada, ilmi öğretmek, çok ve çok yazık olur. Emânet, ehlinin gayriye verildiğinden hiyanetlik olur.

Dîni ve ilmi istismar eden veya kötüye kullanan bedbaht huylu insanlardan bâzı örnekler vererek Hadîsi nebevinin hükmünü açıkla¬maya çalışalım.

Şir'atül islam Şerhinde, Osman bin Ebî selman (R.A) den mervî-dir, dediki:

«Bir adam Musa aleyhisselâma hizmet ederdi ve bana Musa safiy-yüllah, Musa neciyyüllah, Musa kelimüllah şöyle dedi, derdi. Bu şe¬kilde şöhret buldu ve malı çoğaldı. Hemen sonrada Musa aleyhisse-lam onu gaybetti.

— Uzun zaman Hz. Musa o adamı sordu, bir eserini hissedib bu¬lamamıştı.

— Nihayet bir gün bir adam boynunda İb bağlı şekilde elinde ipi nîan bir hınzırla goldi.

— Hemen Hz. Musa o adama, falan adamı bllirnıisin? dedi» o adamda, «Evet bilirim, işte bu hınzır o adamdır.» dedi.

— Bunun üzerine Hz. Musa aleyhisselâm, ya Rabbî! bu adamı eski haline red etmeni isterim dedi ve o hâle geliş sebebinide sual etti.

— Derhal Allâhû teâla vahyettiki. Eğer âdem-e kadar olanlar ve ondan başkalanda dua edib istese, icabet edib onu eski hâline avdet ettirmem. Ancak buna bu halin neden işlendiğini haber vereyim :

— Bu adam din ile dünyayı taleb ederdi» [104]

Evet Allâhti teâla geçen ümmetlerde din istismarcılarını bâzı hileli işler yapanları ve perdenin önünde başka arkasında başka olub çeşitü şekillere bürünüp ve oyunlu işlerin içine dalanların kılık ve kıya¬fetlerini domuz ve maymun suretine çevirirdi. [105]

Bu hususu beyan eden bir âeyt meali şöyledir :

«(Habibimi) deki: Allah katında bir ceza olmak bakımından daha kötüsünü size haber vereyimmi? AHâhın lanet ve aleyhinde gazab ettfği, içlerinden (kılıklarını) maymunlar ve domuzlar yapdığı kim¬selerle şeytana tapanlardırki, İşte bunların mevkii daha kötü ve düm¬düz yoidan daha sapıktır.» (Mâide sûresi, 60)

Bu âyeti kerime ile yukardaki kıssada belirtilen kılık değiştirerek başka hayvanlara tebdil etmek, Peygamber efendimize hürmeten bu ümmette olmamaktadır. Fakat bu ümmetlerde kalıb yerine kalb tebdili olacağı yazılmıştır.

Şimdi ilme ehil olmayib ahlak ve huylarında kötü örnek olanlar¬dan bir kaç misal da günümüzdeki yaşantıda görülenlerden naklede¬lim.

Bir kaç meslekdaş ye müslümanlarla bir yerde oturub sohbet ederken, bir vilâyetde yüksek, kademede bir Dîn hizmetinde bulunma¬ya Çalışanın, birisi içindeki huy ve tabiatını şöyle açıklayordu :

«Efendim bayramlarda dahi köyüme babam ve annemi bayramla-maya gidemiyorum. Sebebide Kur'anı hıfzettiğim kişi kendi köylüm-dür. Köyüme varınca hocam diyerek onun eline varmam gerekecek, ben yüksek tahsil sahibi bir kişiyim. Oda ilk okul mezunudur. Yüksek tahsil sahibi olarak o kişinin eline varmam, çok ağrıma gidiyor. İşte bu yüzden köyüme gidemiyorum, gibi...» İfâdeleri maalesef bizzat kulaklarımızla dinledik.

Keza böyle düşünce ve davranışlara sâhib olan diğer kimselerede zaman zaman tesadüf edilmiştir ve aynı huy sahihleri, gün geçtikçe danada çoğalmaktadır.

Hz. Ali (R.A) m; «Bana bir harf öğretenin ben kölesi olurum. Diler¬se, köle olarak kullanır, dilerse köle olarak satar, dilerse âzad edib hürriyetime kavuşturur.» Kıymetli sözünü unutuyorlar veya bildikleri halde nefislerine hizmet ettiklerinden amel edemiyorlar.

Bu zavallıya cevub mahiyetindu «El ozher ttnlvursiiesi» mezun» olan bir genç alimin Samda bir hutbesini dinlemiştim, onu nakledelim, diyorduki;

«Ey Üniversite ve fakülte hocaları ve bu hocaların talebeleri! İyi dikkat edip ve bilinizki, bugün ilim sahasında en yüksek mevki diplo¬ma, tez ve çeşitli kırtasiye çalışmaları ile eriştiğiniz, Profesör, Doçent, doktor ve Öğretim üyesiyiz, diyerek bu imkanlara sâhib olmayan ve

fakat hak teâianın kitabına ve Peygamberin Sünnetine tam âlim ver âmil, îcmâ-ı ümmet ve tayası fukaha hükümlerine vâkıf ve saygılı olanları, küçümsemeyiniz. Hakir görmeyiniz.

— Eğer arifi billah olan ve bildiği ile amel eden ve fakat sonradan kurulmuş müesseselerin etiketlerine sâhib olmayanları hakir görür¬seniz, sizden korkarız, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi büyükleride bir fakülte mezunu değildir, diyerek küçümsersiniz.

— tyi bilinizki, Hak teâlanm katmda en makbul insan, onu iyi bilib hakkı ile kulluk yaparak takvaya sahib olandır. Zira cenabu hak kitabında; «Muhakkak Allah katında sizin en ekreminiz, elbet Allah-dan çok korkanınızdır.» Mealindeki âyetin hükmüdür.

— Onun (Allanın) yanında sizin değer verdiğiniz, dünyalıklar, mevkiler, makam ve mansıblar değer Ölçüsü değildir. Ve o âhiretde îmandan, islamdan, ilim ve amelle ilgili farz olan vazifelerden- sual edecektir. Onun için ölümü ve Ölümden sonraki hayatı iyi düşününüz, timinizle âmil olunuz. Şeytan gibi büyüklenib helak olmayınız.»

Samdaki muhterem hatib, daha çok ciddi temsilleri ve yaşanan acâiblikleri dile getirmişti. Fazla uzayacağından kısaltarak nakletmeyi tercih ettik.

Birde ilmi irfana hizmetle meşgul olan ve bir yüksek seviyede bu¬lunan imanlı bir ilim adamı dostumuz, üzüntü ile şu cümleleri nakle¬diyordu:

«Efendim bir ilim heyeti olarak toplantıda idik, o toplantıda «Prof» ismini alan falan kişi (......) Muaz ibni cebel ne oluyormuş! Onlar o

zaman öyle ictihad etmişlerse, bizde bugün böyle ictihad ederiz... gibi..., Cümlelerle mübarek sahabeyi küçümsedi ve tahkîr etti. v.s.»

Öğrenmekle meşgul olan bir gençde diyorduki:

«Bizim falan dersin hocası diyor ki, efendim imamı azam şöyle dedi, imamı Şâfi-î böyle dedi, imamı Mâlik ve îmam-i Ahmed. şöyle dedi, diyerek bağlı kalamayız. Bizimde bir içtihadımız. Bizimde bir çalışmamız, bizimde bir fikrimiz olmalıdır... v.s.»

Evet bu naklettiğimiz acâib ve garâib misal ve hadiseler, sözde islâma hizmet etmek dâvası ile meşgul olanlar arasmda görülen hal¬lerdir. Hatta bu gibi hâdiselerin daha acâib olanlarıda vardır. Fakat-nakletmek hem fazla uzayacaktır ve hemde çok iğrenç olduğundan münâsib değildir.

iblis gibi kendilerini beğenen bu tip müfsidler, «Benim ashabım yıldızlar gibidirler. Bunların hangisine iktida eder uyarsanız, hidâyete kavuşursunuz.» Hadîsi nebevî gibi pek çok islâmî hükümleri, inkar, tahkîr veya bilmemezlikde ısrar etmektedirler.

peygamberimizin nurlu hayatına kavuşan, mübarek cemal ve ke-malından feyz alan ve kıymetli söz, fiil ve takrirlerine saygı ile bağlı olan her hangi bir sahabeye ve o sahabeleri gören tabiîn ve tebei ta¬biîn kimselere, saygısızlıkda veya küçümseyerek hakâretde bulunmak, ebette çok küstahlık ve en âdî terbiyesizlikdir.

Sahabenin en aşağısı, îmamı Âzam gibi dev kişilerden efdâldır. Hal böyle iken, sahabenin ve tabiînin en faziletlilerinden bâzılarını dile alıb küçültecek veya/onları rafa kaldırıb kendilerini onların yerine oturt¬mak ve hatta onlardanda üstün görmek gibi enâniyet ve kibire kapıl¬mak, çok ve çok dalâlet ve felâkettir.

Kâmil bir îman ve ahlakdan mahrum, dîni mübîni islâma hizmet gayesi olmayıb bir takım dünyalığa kavuşmak maksadı ile ilim tahsil edenler, bilhassa bereketsiz ve feyizsiz kişilerden ilim öğrenenlerin âkibetleri ekseriya böyle ol,ur. Talebe dünya gayesine sâhib olsa dahi, hocası feyizli ve bereketli bir âlim olursa, niyyet ve gayesini ıslah edib düzeltir.

Burada bereketli hocanın bereketli talebesi arasında geçen bir il¬mî mes'eleyi nakledelim de, günümüzdeki bizim gibi bereketsiz hoca ve talebelere ibret verici bir nasihat olsun.

«Menâkıbı îmam-ı Şâfi-î de Fahruddîni Razî beyan edib demiştirki;

— İmamı Şâfi-î hazretleri, imam-ı mâlik hazretlerinin halaka-i tedrislerinde iken - bir kimse gelib :

«Ben kumru satar bir adamım. Birisine kumru satmıştım. Bir za¬man sonra; Senin kumrun ötmüyor, diyerek kumruyu geri vermek istedi. Aramızda kavga meydana geldi. «Benim kumrum hiç durmaz Öter» diyerek talakla yemin ettim. Acaba karımı boşamış oldummu?» diyerek sual sorub fetva istediğinde, imam-ı mâlik hazretleri:

«Sen karau boşamışsm.» diyerek cevab verdiler.

— Sual soran mahzun olarak kalkıb çıkdı. imamı Şâfi-î henüz on dört (14) yaşında olduğu halde sual soranın arkasından yetişerek : Senin kumruyun Ötmesimi çokdur? Susmasımı? diye sorub, «ötmesi çoktur» cevabını aldığında:

«Karın boş olmadı» diyerek fetva vermiş olmakla, sual soran he¬men tekrar İmam-ı Mâlikin huzuruna girib :

«Benim sualime dikkat etmenizi rica ederim. Zira sevab vardır. Halaka-i tedrisinizde cevabınızın muhalifi cevab verende vardır.» de-: inekle imam-ı Mâlik :

— O kimdir? Diyerek sormuşlar.

— Soran kişide hazreti Şâfi-îyî göstererek : îşte bu genç çocuk, demekle imam-ı mâlik hazretleri talebesi hazreti Şâfi-îden îzahmı ta-leb ettiklerinde, Şâfi-î hazretleri.-

— Abdullah bin zeyd-in Ebî selemeden onunda Abdurrahmandan rivâyetiyle siz bana hadîsi okuyub haber buyurmuş idinizki,

— Fâtıma binti kays hazretleri muâviye ve ibni Cehmden her biri kendilerinin hanımlığı için talib olduğu beyanı ile, bunlardan hangisiy^ le nişanlanmayı tercih etmek hayırlı olacağını zâtı hazreti Risâletden izin taleb edib sorduğunda, Resûlüllah sallallâhü aleyhi vesflllem efen¬dimiz :

«Muâviye solukdür, yani pek fakirdir. Ebû cehm ise, değneğini omuzundan indirmez. Yanı dayağı boldur, buyurmuşlardır.

— Zâtı hazreti Resûlüllah-m mâlumlarıdırki, Ebî cehm yer, içer, uyur ve istirahat eder idi.

«Değneğini omuzundan indirmez.» Tâbirinden maksadı âlileri, ek¬seri haîleri odur, demektir.

— Sual soran Kimsenin, «Benim kumrum durmayıb öter.» Deme-sindejct maksadıda, onun ekseri halleri Ötmek, demektir, diyerek izaha¬tı iln Jcnndin!n hüküm verme cihetin! haber vermiş olmakla, tiıınm-ı Mâlik hazretleri hazreti Şâfi-înin gençlik yaşı ile beraber işittiği hadîsi unutmayıb ondan hüküm istinbatına {hüküm çıkarmasına) bile muk¬tedir olduğuna taaccüb etmiş ve fetvasını tasvîb edib kendi hükmün¬den ona (onun hükmüne) rucû etmiştir (yani, kumru satan kimsenin karısının boş olmadığı hükmüne dönmüştür.) (Elhakâik, 87)

Yukardaki hadiseye dikkat etmek gerekir. Zira bereketli üstadın bereketli talebesi ile aralarındaki mes'elenin cereyanı şâyâni ibrettir. Her ikiside hakkın izhârı ve Allâhm rızası için ilimle meşgul olduk¬larından, hakikati meydana çıkarmak için ne kadar araştırıb incele-yorlar ve üstadın hükmünü hakka oturtmak için talebeside yardımcı oluyor ve hak âşıkı âlim imamı mâlik hazretleri, talebesinin kendisin¬den öğrendiği hadîsi şerife kıyas ederek beyan ettiği zıd hükme derhaı teslim oluyor. Aynı zamanda genç yaştaki talebesinin hıfzına ve hüküm çıkarmasınada çok ve çok seviniyor.

Bu büyükler: «ilim, bir kuyudur. Müzâkere (karşılıklı konuşma ve araştırma) de kovadır.» Denildiği şekle riayet etmişlerdir.

Ya günümüzdeki sahte ilim sâhibleri ve doğru yoldayız diyen fır¬kacıların halleri çok ve çok esef vericidir. Kendilerine talebeleri ve¬ya cemaatdan bâzı kimseler, muhâlefeîde bulundularmı, onların dü-şüncelerine İtiraz edenleri hemen kötülerler ve belkide tekfir ederler. Cenâbu hak bu zavallılara ve bizlere akıl, idrak ve şuur vererek yukar¬daki kemallı ve bereketli kişilerin, ilim ve ahlaklarından nasîb buyur¬sun. Amin.

İlmin ve ehlinin kıymetini bilenler, dâima geçmişdeki seleflerine ve mevcudlardan ilmi ile âmil olan ve dîni mübîni islâma hizmet aş¬kında bulunanlar, dâima hürmet edib kıymetlerini takdir etmişlerdir.

Netekim İmamı Şâfl-î hazretleri îmam-ı Azam Ebû Hanîfe (R.A) i şu değerli sözleriyle takdir etmiştir:

«Bütün lnsanlar( Fıkıhda Ebû Hanîfenin iyâlıdır. Ben ondan daha faklh bir kişi bilmiyorum. Bir kimse, onun kitaplarına nazar edib bak¬maz İse, İlimde tebahhur edemez ve fakih olamaz.» [106]

îşte bu zatlar ve emsali fâzıl kişiler, îmanlarında kemâle erişmiş, kitap ve sünnete hayatlarını tıpa tıp uydurarak yaşamış kimselerdir.

Kur'anı kerimdeki şu âyeti kerimeye nasıl muvafakat ediyor : «Ey Rabbimiz! Bizi ve İman ile daha evvel bizi geçmiş olan (din) kardeşlerimizi bağışla (afvet) ve Ey Rabbimiz! (elan) îman etmiş (ha¬yatta) olanlar için, kalbimizde bir kin bırakma!. Şüphesizki sen çok esirgeyicisin ve çok merhametlisin.» (Haşir sûresi, 10)

Bir hadîsi şerifde şöyle buyurulmuştur:

«Bizim, küçüklerimize merhamet etmeyen ve büyüklerimizin hak¬kını tanıyıb hürmetde bulunmayan, bizden (Ümmeti muhammedden) değildir.» [107]

Büyüklere saygı ve küçüklere sevgi hususunda daha pek çok şer! hükümler ve büyüklerin kıymetli sözleri vardır. Fazla uzayacağından bir kaçını nakletmekle iktifa ediyoruz.

Değerli meslekdaşlarım, talebe-i ulumdan olan mümin Kardeşle¬rim! Her hangi bir âlimi veya âbidi gördüğünüzde bunların söz, fiil ve ahvallarına çok dikkat edelim. Kitap ve sünnete bağlı, geçmişe saygı¬lı ve mevcud nesle iyi davranıb şefkat ve ülfetle hareket ediyorsa, bu W$1 hak tcfllanın râzî olduğu katardandır. Buna sarılalım, istifâde nr- için bütün imkanları kullanalım.

Şayet Peygamber efendimizin, «Kim, ben âlimim derse, İşte o câhil¬dir» sözünü yaşayan tipiden iblis gibi kendini beğenmiş, her kezi kötü¬ler, büyüğe saygı, küçüğe sevgi, olmaz, geçmişlerimize bilhassa müc-tehidi mutlak mertebesine erişmiş fazıllara dil uzatan, onların ek¬siklerinden bahseden müfsidîere rastlanırsa, böylesi mülhid câhiller¬den olan şeytan duzakli adamlardan, kurddan kaçan koyun gibi kaç¬mak lâzımdır veya kudretimiz var ise, onlarla hak için mücâdele et¬mek bir vazifedir.

Müctehidi mutlak imam-ı Azam (R.A) bir sözünde şöyle demiştir: «Hadis, sahih olduğu vakit, işte o benim mezhenimdir.» [108]

Büyük müctehid, Ebû Hanîfe (R.A), kendi ictihad ve beyanının karşısında" senedi sahih ve itimâda layık bir kanaldan hadis nakleden olursa, «o hadîsin hükmü benim yolum ve mezhebimdir» buyurmakla, ictihad ve reyinde hata edebileceğini beyan etmiştir. Hayatında da, bâ¬zı mes'elelerden rucû edib talebelerin görüşü ile amel ettiğide olmuş¬tur. Bu husus Fıkıh kitablarmda uzun uzun yazılmıştır.

Muhtelif eserlerde nakledilen şu hâdiseyide okuyalım : «İmam-ı Şâfi-î (R.A), Ebû Hanîfe (R.A) m kabrinin bulunduğu şe¬hir olan Şağdatda sabah namazını kıldığında, kunud duasını okuma-yor.

—Hemen Şâfi-î merhuma soruluyor : Niçin Kunud duasını okuma¬dın?

— Şâfi-î merhum diyorki:

«Buradaki kabirde yatana hürmeten terk ettim.» [109]

Yani, Şâfi-î merhum, kendi içtihadına göre, sabah namazının far-zîRin sonunda kunut duasını okurken, orada imamı Azama saygısın¬dan okumayı terk ediyor.

Birinci Cildde ve yukarda hocası Mâlikî merhumla, talebesi Şâfi-î merhum'un aralarında geçen ilmî mes'ele gibi, aşağıda bâzı büyükle¬rin bir birlerini, bilhassa dîne hizmet edib âhirete giden fazıllar hak¬kında takdir edici ve rahmetle anıcı beyanları göreceğiz. Her râfan-atm bir kökezemesi olduğu gibi, her âlimin de bir sürcü lisanı ve bir hatası olabileceği hususa çok ve çok riâyet etmişlerdir.

Buraya kadar naklettiğimiz ve nakledeceğimiz ve daha pek çok önderlerimizin değerli yazılan ve bayanları gayet açık iken, günümüz¬de geçmişine lanet etmek, Kötülemek ve hatta tekfir etmek hastalığına

müptela olan cahiller, hoca bozmaları, ehliyetsizler ve hadlerini bil¬meyenler tipinden, amelsiz ve ahlaksız kimseler türemiştir. Bir müs-lümanm ağzından çıkan bir sözün yüz çeşid tevilinden doksan dokuzu küfrünü îcab etse, biri imanını gerektirse, Müftinin îman tarafını ter¬cih etmesi gerekir. (Bak mülteka tercümesi, C. 2, 342) Sanki her türlü zarûrâti dîniyyelerini öğrenib, millete öğretmişler ve tek vazifeleri, geçmişine lanet etmek, küfretmek ve geçmişlerinin eksiklerinden bahsedib, yazmaktır. Her kab, deliğinden içindekini sız¬dırdığı gibi, içlerinde fesadlık dolu olanlarda ancak kötü söyleyib kö¬tü şeyler yazıyorlar.

«Ebû Hanîfe, çuvalladı» diyerek tahkir edenlerde, aynı sapıklardır.

Din yolunda ciddî şekilde çalışmış, hafızı kelam, müfessir, mu-haddis, muhakkik, müdekkik ve mücâhid mertebesinde şeyimi islâm îbni Teymiye, Aliyyulkârî, Allâme-i teftâzânî ve Seyyid Kutub gibi ze¬vatı muhteremlere (Allah hepsinden râzî olsun), en şeni ve en kötü isnadlarda bulunan, yazan ve konuşanlar görülmektedir.

Bu zatı muhteremler hakkında; mevzuatululûm, keşfuzzunun, ve-feyyâtül ayan, Tehzîbüttehzîb, mehzebler tarihî, Rûhulmeânî sahibi Âlûsî merhum. Tefsir Târihi sahibi Ömer Nasûhî bilmen merhum. Tec¬ridi sarih mütercimi Kâmil Mîras merhum ve Gerçek tasavvuf yazarı Ebül Hasan Ali El Hasan En Nedvî muhterem gibi değerli eserlerde ve bu zatlar, medhü sena edib, ilmî değer ve şahsiyetlerini gayet açık bir şekilde yazmışlardır ve daha başka pek çok kimselerde yazmışlar ve hâlada yazmaktadırlar.

Kısa cümlelerle isimlerini yazdığımız bu ana kaynak eserlere müracaat edenler doğruyu ve insaf ölçülerini görüb hak yola devam edebilirler.

Selefi sâlihin ve geçmişlerimiz hakkında, müminin nasıl davranması gerektiği hususlarda bir nebze malûmat, yukarda 200. hadîsi şerifin îzahında geçmiştir.

Yukarda isimlerini zikrettiğimiz Bîd'atları yıkıb sünneti ihya et¬mek için cihad eden ve bunların gibi ehli sünnetten olan mezheb imam¬larına tabî olub, onlann yolunu tâkib eden pek çok âlmileri, fikir ve beyanlarını yanlış anlayanlar veya kendi fasit görüş ve yaşantılarına göre tevil edib istismar edenler vardır. Bu anlayış içerisinde sayılma¬yacak kada büyük günah ve vebâla dûcar olanların şerrinden, Allâha sığınırız.

İlerideki 235-242-247-259-263-267 ve 276. Hadîsi şerifleri hemen oku¬mayı tavsiye ederiz.

Tercümesi:

219 - (22) EMHureyre (R.A) den mervîdir, dedi: Resûlüllah (S.A.V.) buyurdu:

«İki haslet münafıkda içtimâ etmez, (o iki şey) güzel huy ve dinde fakih olmaktır.» (Hadisi, Tirmizî rivayet etmiştir.) [110]


Îzahat


Hadîsi şerifde, «İki haslet münafıkda içtimâ etmez.» Cümlesi ile, içi başka dışı başka olan münafık huylu adamda değerli ye pek kıy¬metli iki varlık toplanmaz, Duyurulmaktadır.

Münafık huylu adam, ya îtikad bakımından nifak sahibi olur. Böyle olana «hakîki Mımafik* denir.

Vüt/a amelî niiak sahibi oiurki, mürailik (riyakarlık) yapar. Bu tür nifakada mecazî olarak «münafık» denir.

îster îtikâdî yönden, ister amelî cihetten nifak hastalığına mübte-la olan kimseler, iyiliklerden iki şeye, ya birlikde veya hiç birine sahib olamaz. Yani ya birisi bulunur diğeri bulunmayarak her ikisi İçtima et¬mez veya hiç birisi bulunmaz.

îşte bu sebebden ihlaslı müminler, münâfıkm mahrum olduğu o iki güzel haslete sâhib olmak için, bütün gayretlerini harcamaları gerekir. Esasen hadîsi nebevide münafıkların mahrum olacakları beyan Duyu¬rulmakla, müminlere teşvik ve telkin edilmektedirki, bu iki güzel has¬leti kendinizde bulundurarak münafıklardan olmayınız.

Münafıkda toplanmıyan o iki güzel haslet, hadîsi nebevinin de¬vamında şöyle Duyurulmuştur.

« (O iki şey) güzel huy (ahlak) ve dinde fakih olmaktır.» Hüsnü semt = Güzel huy ve güzel ahlak ı îyi huy denilen vasıfdırki, ilmi ile âmil olan sâlihlerin zînetlendiği güzel hasletdir. Veya ehli hayrın hey'eti şahsiyetleridir.

tbni hacer rahimahullah dediki, İyi huy : hayır yollarını araştınb sâlihlerin zînetlendiği güzel huylara sahib olarak zahirî ve bâtını bütün ayıb olanlardan kaçınmakdır.

İşte bu güzel vasıf münafıkda bulunmaz. Keza dinde fakih olmakda bulunmaz. Zira bunlar çok güzel vasıflardır. Münafık bu hallere sâhib olamaz.

Fıkıh ve fakih hakkında, yukarda iki yüzüncü (200.) Hadîsi şerifin îzahında bir nebze bahsettiğimizi hatırlatırız.

Ancak burada âlim Tûrbestî rahimahullah-ın şu sözünü zikredece¬ğiz:

«Dinde fakih olmanın hakikati : Kainde vâkî olan şeyin, sonra dilde zuhur etmesidir.»

Yani, ilmi fıkha vâkıf olan bir kişi, her hanki bir hakikati evvelâ kalbinde değerlendirir. Ondan sonra dili ile söyler. Münafık gibi kal¬binde değerlendirmeden hemen dilinden çıkarmaz. îşin mâhiyetini ve neticesini evvelâ öğrenir ve kalbinde teraziye kor, ondan sonra söy¬lemesinde fayda olacağını bilirse, derhal hakkı yerine oturtur söyler. Fakat söylemekde fayda yerine zarar olacağını veya o sözün yeri ol¬madığını bilirse, söylemez, sükût eder. Faydalı ilme sâhib olan ihlas-lı mümin, böyle hareket eder.

Münafık ise, iyi huydan ve faydalı bilgiden mahrum olduğu için, hiç düşünmedn ve kalbinde bir teraziye falan koymadan, diline geleni söyler.

Bu sebebdenHz. Ali (R.A) şöyle demiştir: «Benim, sizin üzerinize en çok korktuğum şey, her münafık-m iş¬lediği dili ile allâme kesilib durmadan konuşması hâlidir.» [111]

Yani, münafık, durmadan dili ile konuşub amel ve ahlakdan yok¬sun ve.fakat çenesi ile allâme kesilir. îşte böyle kişinin huyuna sâhib olmak çok ve çok korkunçdur.

Nifak ve münafık hakkında daha geniş malûmat, birinci cildde ge¬çen 55-56-57. hadîsi şeriflerin îzahâtmda yazılmıştır.

Tercümesi:

220- (23) Enes (R.A) den mervîdlr, dedi: Resûlüllah (SA.V) buyurdu:

«Bir kimse, ilim talebine çıkarsa, işte o kimse dönûnceye kadar Alâh yolundadır.»

(Hadîsi, Tirmizî ve Dârimi rivayet etmiştir.) [112]


İzahat


Hadîsi şerifde, «Bir kimse, İlim talebine çıkarsa» Cümlesindeki ilim, şer'î, farzı ayın ve farzı kifâye olan ilim demektir. Bilinmesi ve amel edilmesi halikı zülcelâluı emri olan şer'î hükümleri öğrenmek için çıkmakdır. Bu ilmi öğrenmek maksadı ile yola çıkan kimse hakkındaki Resulü ekremin hüjonüde şöyledir :

«İşte o kimse, dönûnceye kadar Allah yolundadır.»

Yani, cenâhu hakkın emir buyurduğu ve tahsilinden râzî olduğu şer'î ilmi öğrenmeye çıkan kimse, evine, memleket ve köyüne dönün-ceye kadar Allah yolunda (cihad yolunda) dır. Zira ilmi taleb etmede dînin ihyası, şeytanın ızdırabı ve nefsin sıkıntı çekmesi gibi haller vardır. Bu haller ise, çok güzel ve iyi bir çalışma metodudur.

îlmi tahsil edib evine ve memleketine dönen kimse, hak yolda ci¬had eden bir Allal\ yolcusu olmakla, en kıymetli şerefe, nail olmuştur ve noksanlarını tamamlamaklada en yüksek mertebe olan Peygamber¬lere vâris olma dercesine erişmiştir.

îlim yolunda çalışmanın fazileti, bir âyeti kerimedede şöyle beyan buyuruîmuştur:

«Kimide din ve şeriat ilimlerini iyice öğrenmeleri ve kavimleri (savaşdan) dönüb kendilerine geldikleri zaman, onlan Allanın azabı ile korkutmaları için (savaşa) gitmeyib kalmalıdırlar). (Tevbe sûresi, 122)

Bu âyeti kerime dokuzuncu hicretde Peygamber efendimizin As-hâbmm hepsi muharebe ve seferlere gidib, efendimiz Medîne-i Münev-verede yalnız kalınca ilâhi vahyin gelenlerini tâlim edib öğrenecek . kimse kalmayınca, halikı züîcelâl bütün ümmetin sefere gitmesini ya¬saklayarak, bir Kısmı sofere çüub diğer kısımda savaşanlar geri gelin¬ce dîni mübîni öğretmeleri için Medine-i Münevverede kalib din ilmini öğrenmelerini buyurmuştur.

Yani, müminler, iki kısma ayrılacaktır. Bir kısmı Resûlüllah sal-lallâhü aleyhi vesellem-in hizmetinde kaüb vahyi ilâhiyi ve şer'î hü¬kümleri tâkib edecek dinde «Fakih» olacak, ilmî cebhede çalışacak, diğeride savaşa gidib vatan hizmetini yapacaktır.

Bunların her ikiside, Allah yolunda bulunan kıymetli kimselerdir. Birisi din mücâhidi, diğeri ise, vatan millet, din ve devlet mücâhididir. Her ikiside bir birinsiz olamazlar. Zira vatan ve din yolunda savaşan¬lar, vatana dönünce ilim sahihlerine müracaat edib dinlerini öğren¬mek zorundadırlar.

Şu halde bir milletin Ruhu ve Ruhunun en kıymetli mânevi kıdası, ilim ve ilimle meşkul olmaktır. Binâenaleyh ilim yolunda çalışan ve ilim öğreten değerlerin kıymetlerini bilmek gerekir. îlim adamlarının değerlerini takdir eden milletler, dâima payidar olup Seâdete eriş¬mişlerdir.

Ey din ve şeriat ilmine çalışan muhteremler! Çalışmanız ve yolu¬nuz Allah yolu, Cihad ve mücâhidlerin yoludur. Bu kıymetli yolu, tak¬dir ediniz ve bu yolda çalışanlara diğer müminlerin hürmet etmeleri, maddî ve manevî yardımda bulunmaları aynı ecre nail olmaya sebeb olduğundan çok ve çok lâzımdır.

Tercümesi:

221- (24) Sehberettil ezdî (R.A) den mervîdlr, dedi :

ResûiüUah (S.A.) buyurdu:

«Bir kimse, ilim talep ederse, onun geçmiş günahlarına keffaret olur.»

(Hadîsi, Tirmizi ve Dârimi rivayet etmiştir. Tirmizî dedi : Bu Ha¬dîsin isnadı zaifdir. Ebu Dâvud, zaifleiştir.) [113]


Îzahat


Râvî Sehberettilezdî (R.A), Ashabı kiramdandır. Ebû Abdülah ismi ile künyelenmiştir. Üsdülğâbedede bu zâtm bir sahabe olduğunu ve oğ¬lunun kendinden hadîsi şerif rivayet ettiğini yazıyor ve fakat nerede yaşadığı ve nerede ne zaman vefat ettiği yazılmamaktadır.

Hadisi şerifdeki, geçmiş günahların afvi meselesi hakkında çeşitli ihtilaf vardır. Fakat en isabetli ve zahiri beyan, ilme çalışan kimsenin geçmişde işlemiş olduğu küçük günahları veya Allâhü teâlaya âit olan hakların afv olacağı husus beyan edilmiştir. Birde ilme çalışan kimse, öğrendiği ilim sebebiyle hak sâhibleriyle helâllaşarak hak teâlaya yal-vanb günahlarının afvint istemesine vesiyle olur. Böyle oluncada gü¬nahları keffâret edüib bağışlanmış olur.

Tercümesi:

222- (25)Ebî Said elhudrî (R.A) denmervîdir, dedi: ResulüHah (S.A.V) buyurdu:

«Mümin, işfor olduğu hayırdan (ilimden, ilme) elbet doymaz, takt nihayeti (netice ve ölümü) İle cennete girinceye kadar.» [114]

(Ebî Saîd Elhudrî hazretleri hakkında gerekli malumat, birinci cild-de beyan edilmiştir.)

Tercümesi:

223 - (26) EbîHureyre(R.A) den mervîdir, dedi: Resûltillah (S.A.V) buyurdu t

«Bir kimse, blldlgl İlimden sorulur, sonrada o sorulan kimse, o fimi ögretmeyip saklarsa, kıyamet gününde o kimse. Cehennem ateşinden bir gemle gemlenir.» [115]

224- (27) Bu hadîsi, İbni Mâce Enes (R.A) den rivayet etmiştir. [116]


İzahat


Hadîsi şerifde, «Bir kimse, bildiği İlimden sorulursa,» Buyurulmak-]a, ilim sahibine bilmeyen kimselerin ya bizzat lisanı kavi ile gelib bir şeyler soracakları veya lisanı hal ile bilmediklerini, ilim sahibinin nasihat yolu irşad ve ikaz yolu veyahut ilmî bir eser yazmak suretiy¬le ilmini yaymasını isterlerse, gibi hususlara işaret buyurulmaktadır.

Bu sorulan veya sorulacak olan ilim, Din ve şeriat ilmidir. Aynı zamanda islâmın helal ve haramlarım, insanlığın faydasına olan dîni mûbini İslâmın teşvik ettiği veya cevaz verdiği san'at ilminden tutunda ilmin her dalında olanlara şâmildir. Çünkü diğer bir hadîsi nebevide, «İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olan kimsedir.» buyurulmuş-tur.

Mesela : Sarf, nahiv, mantık, maânî, beyan Bedî, ilmi kelam, akâ-id, fıkıh, tefsir ve hadis ilmi gibi ilimlerden soranlar veya öğrenmek isteyenler olursa ve bunlarda bu emânetlere ehil olursa, bu ilimlere vâkıf olan âlimin, hemen imkan dâhilinde onlara tâlim edib Öğretme¬si lazımdır. Veya bu ilimler hakkında bir eser yazarak suallerine cevab vermek gerekir

Şâytît öğretmez ve eserde yazmaz ilmini sakınırsa, bu takdirde hadîsi nebevinin devamındaki şu hükme müstehak olur :

«Sonrada o sorulan kimse (âlim), o ilmi ögretmeyib saklarsa, kıyamet gününde o kimse (âlim), cehennem ateşinden (yapılmış) bir gemle gemlenir.»

Evet öğrenilmesi ve amel edilmesi farz ve vacib olan mes'eleleri bilmeyenlere, bilenlerin öğretmesi farzdır. Bilhassa bilmeyenler, bilen¬lere müracaat ederlerse, bu takdirdo ilim sâhibterinin bfltun imkanların? ktıllnmb bu ilme olıif olan kimselorso, clcrhal-tâlim sûrfüiylo voya te¬lif ve neşriyat yoluyla veya fetva vererek öğretmeleri şarttır, ilim¬lerini saklayıb pahillik ederlerse, dünyada mel'un, rahmeti ilâhiden mahrum ve âhirette de cehennem ateşinden yapılmış gemle gemlene-ceklerdir.

İlmini saklayıb pahillik edenlerin kötülükleri bir âyeti kerimede şöyle buyurulmuştur:

«Muhakkak indirdiğimiz apaçık hükümleri ve doğru yolu, insanla¬ra biz kltapda beyan ettikten sonra, gizleyenler (varya), işte onların (hâli) onlara hem Allah Iânet eder (Onları rahmetinden mahrum eder) ve hem lanet etmek şanından olanlar, lanet ederler.» (Bakara sûresi, 159)

EbîHureyre (R.A),diyorki:

«Cenaba hakkın kuranda İnzal buyurduğu İki âyet olmasaydı, Ebe¬dî hiç bir hadis rivayet eöib nakl etmezdim.»

O iki âyetden birisi, yukardaki bakara sûresinin 159. ayetidir. Di-ğeride Âli îmrandaki şu mealdeki âyeti kerimedir:

«Allah (c.c.) bir zaman kendilerine kitap verilenlerden (ilim veri¬len âlimlerden) şöyle teminât almıştı: Muhakkak İnsanlara açıklayib anlatacaksınız, onu (bildiğiniz kitap ve ilmi) gizlemiyeceksîniz. Onlar ise, o sözü sırtlarının arkasına attılar. Onun (ilmin) karşılığında az bir menfaati (az bir parayı) satın aldılar. Müşteri oldukları o şey (para) ne kötüdür.» (Ali imran, 187)

Şu halde ilim ve irfan sahioleri, üzerlerine aldıkları emâneti ehline mutlaka öğretcektirler. Her türlü sıkıntı ve engellere rağmen, fi sebi-lillah o mâlik oldukları ilmi, ister tâlim, ister telkin, ister irşad, ister fetva, ister telif yolu olsun, hangi yol ile imkan bulurlarsa, ilmi yaya¬caklardır. Faydalı ilim budur ve omuzlarındaki yüklenmiş oldukları ilim emânetinin vebalından kurtulmuş olurlar. Gerçek ilim adamları böyle kimselerdirki, dünyada ıslama ve insanlığa hizmet ederler, bü¬tün varlıkların hayır duasını alırlar, âhiretdede cennet, nîmet ve dev¬lete nail olurlar.

Tercümesi:

225- (28) Kâb Bin Mâlik (R.A> den mervîdir, dedi: Resûlüllah (S.A.V) buyurdu:

«Bir kimse, ilmi; âlimlere karşı büyüklenib ve böbürlenmek veya sefihlerle mücâdele etmek veya insanların teveccühünü kazanmak için tahsil ederse, Allahti teâla o kimseyi Cehenneme katar.»

(Hadîsi, Tirmizî rivayet etmiştir.)

226 - (29) Bu hadîsi ibnt mâce, lbnf Ömer (R.A) den rivayet et¬miştir. [117]


Îzahat


Râvî kâb bin mâlik (R.A), medine-i Münevvereli Ensârı kiramın hazrec kabilesine mensub bir ashabı kiramdır. İkinci akâbede hazır bulunmuştur. Bedir muharebesinde hazır olduğunda ihtilaf vardır. Fa¬kat ekseri ulema bedir muharlbesinde bulunmadığına kaildirler. Ebû Abdillah veya Ebî Abdirrahman künyesi ile küriyelenmiştir. Bedir mu¬harebesinden sonraki harblerin hepsinde bulunmuştur. Ancak tebük seferinde bulunmamıştır.

Bu mübarek sahabe, Peygamber sallallâhü aleyhi vesellem efen¬dimizin şâirlerinden birisidir.

Resûlülah sallallâhü aleyhi vesellem efendimiz, medîne-i münev-vereye hicret buyurduklarında muhacirle ensar arasında kardeşlik bağı yabdığmda, Medineli bu zat ile muhacirlerden Talha bin ubeydüllâh-ın arasını kardeş bağı ile kardeş etti.

Tebük seferinden geriye kalıb bâzı özür beyan eden üç sahabeden biriside bu zattır. O üç sahabe hakkında şu mealdaki âyeti kerime inzal olunmuştur:

« (Tebük muharebesinden) geri bırakılan üç kişi (ensardan, kâb bin mâlik, Hilâl bin ümeyye ve mürâre bin Rebi-i) de Allah bağışladı..» (Tevbe sûresi, 118)

Hz. Kâb ve, diğer iki arkadaşının tebûk seferinden geri kalışları hakkında uzun beyanat, buharı, müslim ve o âyetin tefsirleri ile siyer kitaplarında yazılmıştır.

Kâb bin mâlik, Hazretlerinden pek çok cemaat hadis rivayet etmiş¬tir ve kendisi peygamberimizden seksen (80) hadîs rivayet etmiştir. Vefatı, kendisi gözleri kör olduktan sonra yetmiş yedi (77) yaşında hic¬retin ellinci senesinde Medine-i Münevverede -vuku bulmuştur. Allah ondan razî olsun.

Hadîsi şerifde, ilim taleb edenlerin iyi olmayan üç türlü gaye ile veya üç gayeden birine nail olmak için tahsilde bulunmaları, cehen¬nemlik olmalarına sebeb olacaklarını beyan etmektedir.

O üç türlü kötü gayeleri, kısa yoldan açıklamaya çalışalım.

a) «Bir kimse, ilmi : âlimlere karşı büyüklenib böbürlenmek için tahsil ederse, AHâhtt teâla o kimseyi cehenneme katar.»

Yani ilmi, sırf bilginlerle münakaşa ve mücâdeleye girişerek ken¬dini bir çok yaşlı başlı kimseler seviyesinde veya onların fevkinde görmek ve göstermek maksadiyle, tahsil eden kişi, cehennemlikdir. Çünkü Allah için, din içinr âhiret için, cehlini izâle için, bilmeyenlere öğretmek için, dîne ve millete hizmet ederek faydalı olmak için değil, şeytani bir d,uygu ile kibirlenmek, böbürlenmek ve kendinden evvel Allâha kulluk, islâmâ hizmet ve insanlığa faydalı olanlara karşı çalım satmak için okumuştur.

Bu kötü niyyetle ilim tahsil edenler, geçmiş devirlerde görülmüş¬tür. Hâlada görülmektedir. Talebesi hocasına karşı gelerek delilsiz ve dayanaksız, sâde şeytanın verdiği telkin ve vehimle açıkça âyet ve hadîse muhalif hükümleri savunanlar olmuştur. Firakı dâlle ismini alan yetmiş iki (72) fırka, bu düşünce ve davranışlarla ilim tahsil eden kötü niyyetli insanların tahsilinden hâsıl olmuştur. Bu hususda sayıl¬mayacak kadar misallar, vardır. Fakat biz bir kaç tanesini nakletmekle iktifa edeceğiz.

Meselâ : Allâme-i Teftâzânl hazretlerinin nakline göre, medinede doğub, ilim tahsili için basraya gelib, Hasam Basıl merhumun huzu¬runda talebelifcde bulunan vâsıl bin Atâ arasında şöyle bir mes'ele münakaşası olmuştur:

«Hasam Basri (R.A) a karşı vâsıl bin Atâ diyorki; Büyük günâh İşleyen kimse, ne kâfirdir ve ne mümindir. îki menzil (kâfir ile mü¬min) arasında bir menzil daha isbat ediyor.

— Bunun üzerine Hasam Basrî (R.A) hemen dedlki, vâsıl bin Atâ bizden îtizal etti (ayrıldı).

— İşte bu senebden onlar mutezile ismi ile adlandırıldılar.» [118]

Halbuki büyük günâh işleyen kimsenin, âsî bir mümin olduğu muhtelif âyeti kerîme ve hadîsi şeriflerde beyan edilmiştir. Ancak ha¬ram ve günâhı helal ve iyi derse, bu takdirde kâfir olur. Meselâ : Hak¬sız olarak adam öldürmek haramdır. Fakat öldüren kimse helal deme¬dikçe âsî bir mümindir.

Netekim bir âyeti kerimede şöyle Duyurulmuştur. «Eğer müminlerden İki taife öldürsürlerse, hemen aralannı düzel¬terek barıştırınız.» (Hucurat sûresi, 9)

Görüldüğü üzere, bir birlerini öldürmek için savaşanlar, «mümin» olarak vasıflandırılmaktadır. Kur'anda bu gibi âyeti kerimeler pek çoktur. Birinci cildin. «Büyük günahlar ve nifaK alâmetleri Babı» baş-

lığı altında muhtelif âyeti kerime ve hadîsi şerif mealleri ve gerekli îzâhat yazılmıştır. Orayı tekrar okumak faydalı olur.

Evet üstadından ilmi tahsil edib sonra karşısma haksızca dikilib münakaşa ve cidâla girişen fasit niyyetli ve kötü îtikadlı talebelerden bir örneği nakletmiş olduk. Bu örnek geçmişdendir. Günümüzdende bir kaçını nakledelim.

Bâzı üstadlarımızdan bizzat dinlemiştik, diğer bazılarınında yazıla¬rından okumuş olduğumuz fasît talebelerinin ızdırabını nakletmişlerdir.

Meselâ : Bir üstad diyorduki : «Ben bu adamın böyle selefe saygı¬sız ve ahlaksız olduğunu bilseydim, asla ilim öğretmezdim. Çok üzülü¬yorum.»

Diğer bir örnekde, Adam arabcanm elifbasından başlayor. Günün imkanlarına göre talebeliğin en son merhalesine kadar devam ediyor. Bir mevkî sahibi olub bâzı şak şakcılarıda görünce, hemen bir menfaat şebekesi fırkalardan bir gurubun içine giriyor. Onların baş tanıdıkları kişiyle görüşüyor. Ondan bâzı tâlim ve telkinler öğreniyor. İşte o za¬man diyorki: «Efendim ben ne Öğrendimse, bu zaddan öğrendim, v.s...»

Ve bu sözünden sonra esas ilmi ve dîni mîbîni islamı Öğrendiği üstadını; küçülten sözler, davranışlar ve hatta karşı çıkışlarda bulunu¬yor.

Fek çok örneklerden biriside; Henüz talebelik ettiği üstadına dîni bir inanç ve mes'elenin izhârı için falan değil, sâdece siyâsî fırka dü¬şüncesine sâhib olan bir takım bilgisiz, ve saygısız talebeler, canım din ilmini ve nefsine, milletine ve devletine faydalı bilgileri öğrenmeyi bırakıyor. Kendisine ders veren gerçek âlimi, «Pasif, korkak ve abdal gibi...» cümlelerle kötüleyenler, onlarla münakaşa edib hakaret eden¬ler maalesef görülen bir hastalıkdır ve cehennemlik bir ilim tahsilidir.

Ancak ilim adamı geçinenler, îtikadsız, amelsiz ve ahlaksız olur¬larsa, haddi ve saygı hududunu aşmadan, hak müdafaası ve münazara¬sı yapılabilir.

Şu halde ilmi, Cehaletten kurtulmak, hakkın rızasını Kazanmak, dîni mûbini islâma hizmet etmek, bütün insanlığa faydalı olmak ve âhiret seâdetini temin etmek maksadı ile öğrenmek en doğru ve en isabetli ilim tahsilidir. Böyle niyyetle ilme çalışanlar, hiç bir zaman densiz, saygısız ve mütekebbir olamaz. Kendilerinden evvel ve kendi emsallerinden olan bilgi sahihlerini, küçük görmezler ve onlara karşı haksız davramşda bulunmazlar.

Ve şu âyeti kerime mealine dikkat ederler :

«Ve her ilim sahibinin üstünde bir âlim vardır.» (Yûsuf sûresi, 76)

Ve birde ilmi allâh-ın bir lut£u olduğunu bilib ondan artmasını di¬lemenin ilâhî emir olduğunuda anlamak kâfidir.

« (Habisim!) deki: Ya Rabbi! benim ilmimi artır.» (Tahâ sûresi, 114)

Yüce Allah, sevgilisine ulûmu evvelini ve ulûmu âhîrînî bildirdiği halde, ilminin artmasını taleb etmesini buyuruyor. Bu âyeti kerime¬leri ve daha başka âyeti kerîme ve hadîsi şerifleri bilen ve düşünen bir kişi, ilim tahsilinde şeytan gibi büyüklenerek düşünce ve davranış¬lara sâhib olamaz. Fakat tîneti, gayesi, edeb ve terbiyesi, huy ve ahlakı kötü olan talebe ve hocaları, şeytanıda geçer, daha muzir bir şekilde konuşur, davranır ve icraatda bulunurlar.

Kötü niyyetli ve kötü amel ve davranışlarda bulunan sözde ehli ilmin, fenalıklarından bir kaç örnek misalda yukarda ikiyüz on sekiz (218) inci hadîsi şerifin izahatında yazdığımızı hatırlatırız.

b) Hadîsi şerifin ikinci hükmüde şöyle idi:

«Veya ilmi, sefihlerle (Cahillerle) mücâdele etmek İçin taleb eder¬se, Allâhü teâla o kimseyi cehenneme katar.»

Hadîsi şerifdeki «Sefihler» Câhiller, akılsızlar ve nefislerinin arzu¬larına uyan ahlaksızlar demektir. Ve bu sefihler, cahillikleri ile kendi¬lerini her şeyi bilîrmişcesine Alâlhm ve Peygamberin hükümlerinde dâhi eksik ve ayıb arayan tipinden olanlardır.

îlme çalışan kimse, fayda vermeyecek, belkide zarar verecek lü¬zumsuz ve fâidesiz gaye sahibi olan câhillerle, akılsız, şuursuz ve be¬yinsiz tipinden şehvet perest, iki yüzlü ve hayasız adamlarla cidal edib münakaşa etmek maksadı ile okursa, işte bu iyi bir gaye olmayib, kötü niyyet olduğundan î}u adam cehennemliktir. Çünkü bu şekildeki gaye ve amel ilâhi âyetlerde yasaklanmış ve hadîsi nebevilerde tak¬bih edilmiştir. Aslında ölçüsüz cidal edib çekişmenin her yönü kötü¬dür.

Bir âyeti kerime meali şöyledir :

«İnsanlardan Sefihler (Akılsızlar) yakında şöyle diyecekler : Müs¬lümanları kıbleden (Kudusden kâbeye) çeviren nedir?...»

(Bakara sûresi, 142)

Diğer âyeti kerimede şöyledir:

«Onlara (münafıklara), insanların îman ettiği gibi sizde iman edin, denildiği vakit, (kendi aralarında) biz sefihlerin (akılsız câhillerin) îman ettiği gibi îman edermiyiz? derler. Dikkat ediniz! elbette onlar kendileri akılsız ve sefihlerdir ve lâkin bilmezler.» (Bakara sûresi, 13)

Şu halde sefihler, câhil ve beyinsiz kimseler olmakla, iki yönlü münafıklardanda olabiliyor. İşte böyle kimselerle cidallaşmak için ilim tahsil etmek, hem dünyada ve hem âhiretde felâkettir.

Bir âyeti kerimede şöyle yasaklanmıştır :

«Nefislerine (şahıslarına) hainlik etmiş kimselerle mücâdele etme. çünkü Allah hainlik de ileri giden (sefih, akılsız ve beyinsiz) günahkar¬ları sevmez.» (Nisa sûresi, 107)

Diğer âyet meali :

«(Habibim!) Sen bağışlama yolunu tut, iyiliği emret ve câhiller¬den yüz çevir.» (Araf sûresi 199)

Diğer bir âyet meâlide şöyledir :

«Rahmanın o kullarıkl, onlar yer yüzünde vekâr ve tevazu ile yürürler. Câhil kimseler kendilerine (hoşlanmadıkları) bir laf attıkları zaman «selâm» derler (sözün doğrusunu söylerler, onlarla münakaşa etmezler.)» Furkan sûresi, 63)

Bir âyeti ketimedede cidallaşmakdan çekinmeyen müşrikler, şöy¬le beyan edilmiştir:

«Ve (müşrikler, Peygambere) şöyle demişlerdir : Bizim ilahlarımız (olan melekler) mi daha hayırlı, yoksa omu (meryemin oğlu îsâmı?) (Ey Resulüm! bunlar hakikati anlamak için değil) bunu sana sırf mü¬câdele olarak (ve seni cevabsız bırakmak için) misal veriyorlar. Doğ¬rusu onlar çok çekişgen adamlardır.» Zuhruf sûresi, 58)

Cidallaşıb hak karşısında çekişenler, müşrikler olduğuna göre, mü¬minler kaçınmalıdırlar.

Bir hadîsi şerifdede şöyle buyurulmuştur :

«Hidâyet üzere olan bir kavm, doğru yollarından sapıtmamıştir, ancak cidallaşmayi getirerek sapıtıb helak oldular.»»

Ey talibi ilim kardeşlerimiz! ilmi tahsil ederken şu kötü ve ahlaksız câhil kimselerle çekişmeye dalıbda, sen ben savunması için' çalışma gayesinden kaçınınız. Zira o sefihler, kendilerini kaf dağında gören hak ve hakikat bilmeyen ve tanımayan hayasız kimselerdir. îlmi hem, kendine, nemde dinimize ve hem insanlığa faydalı olacak gayelerle

tahsil ediniz. Böyle yaparsanız, nem Allah razî olur, hem dünyaya iyi bir miras bırakırsınız ve hemde âhiret seâdetine nail olursunuz. Çünkü, cidallaşmanız sizi, ilmi fıkıhdan ve fakihlerden uzaklaştırır, ömrünüzü boşa gidertir, aranızda soğukluk ve düşmanlık gibi kötülükler meydana getirir.

c) Hadîsi şerif de beyan edilen üçüncü cümlede şöyle idi:

«veya İlmi, insanların teveccühünü kazanmak için tahsil ederse, Allâhü teâla o kimseyi cehenneme katar.»

Hadîsi şerifin, bu cümleside çok dikkat gereken hususlara işaret etmektedir. Zira insan oğlu nefsine paye vermeyi, kendinin övülmesi¬ne ve menfaatına pek düşgündür.

Adam ilim tahsil ederken, mevkini, makamını; alacağı meblağı, halkın içinde imtiyaz sahibi olmayı ve hatta, şan ve şöhrete sâhib ola¬rak, kısa zamanda dünyevî, maddî ve siyasî sahada yükselerek men-faata konmak için adetâ çırpmır. Küpe girmeden sirke olur, kabilinden daha ilmi tahsil edib kendini az veya çok kurtarmadan, hemen cemi¬yet işlerine karışır. Güya hayır erbabıdır. Din ve dünya görüşüne mâ¬lik olmuştur.

Halbuki kendisinin düşüp kalkdığı veya teveccüh edib dalkavuk¬luk yapan câhillerin ihtiraslı ve taraflı telkinleri doğrultusunda, fi¬kirler ve hükümler beyan etmeye başlar. Sanki kendisine ilim öğreten bilgili ve tercübeli höcasmıda geçmiştir. Olmuşdur bir mücahidi hü¬kümler keser. Nutuklar çeker. Etrafındaki şakşakçıların alkışları kar¬şısında şımanr. Bütün bunlar, makam, mansıb, para ve karı için yapılan kötü amellerdir. Dol ay siyle cehennemlik bir hayatdan ibaret¬tir.

Şimdi böyle kötü gayelerle ilim tahsil edenlere, bir kaç örnek misal verelim. Bilhassa ilmi, fânî dünyalığa ve şöhrete âlet etmenin kötülüklerini beyan eden hükümler ve misaîJar nakledelim :

Tâlimül müteallimde bir beyitde şöyle söylenmiştir :

«tşte bu dünya azın azıdır. Ve bu dünyaya âşık olanda, kötünün kötüsüdür.»

İmamı Âzamin (R.A) Talebesi İmam-ı Muhammed (R.A) de şöyle demiştir:

«Bir kimse, İlmin ve İlimle amel etmenin tadına erişirse, insanla¬rın yanındakilere (mal, makam, mansıb, para ve karıya) rağbeti ol¬maz.» [119]

Talebe ve ilim adamı, ilmi iyi gayelerle okuması hâlinde böyle olur. Fakat gaye ve maksadı, yukardaki saydıklarımız ve hadîsi ne-bevîde buyurulduğu gibi, insanların teveccühü ve dünyalık maksadına bağü olunca, o ilimden ve sahibinden fayda yerine zarar görülür.

Hidâye sahibi Burhânüddîn hazretleri, bir beytinde şöyle demiştir : «timi ile amel etmeyen kötü ahlak sahibi âlim, büyük fesaddır.

— Câhil âbid-in fesadı ise, bu amelsiz âliminkinden daha büyüktür.

— Bunların her iklside, dîninde bunlara tâbi olacak kimse için,

— Dünyada büyük bir fitnedirler.» [120]

Kötü gaye mahsûlü olan âlim taslaklarından birisi, halka «konfe¬rans» adı altında hitabede bulunurken, halkın alkış ve şakşakı onu çileden çıkarıyor ve teveccüh düşgünü abdal hemen şu mukayeseyi yapıyor:

«Efendim bir Peygamber olan Nah aleyhisselam dokuzyüz elli sene tebliğ vazifesi yapıyor. Karşısında 70-80 kişiden fazla cemaat bu¬lamıyor.

— Ben falan hoca! yüzlerce ve binlerce cemaatı karşımda bulu¬yorum... gibi...» ifadelerde bulunuyor.

îşte böylelerine, deli, zıbcıklı ve şan şöhret düşkünü ahmak, be¬yinsiz budala tipinden adamlar denir. Bu serseri, bir insanın karşısında¬ki alkışçısı çok olmak bir fazilet ise, târih boyunca ve hâlâda pek çok koca kâfirlerin çok avenesi vardır. Onun felsefesine göre, demek o kâfirler, en üstün adamlarmıdır?

Diğer bir şöhret düşgünü ilim zırhına bürünmüş sapık fikirlide diyordu:

«Efendim benim kanaat ve görüşüm odurki, Din adamı siyâsete atılabilir. Ancak Siyâsete atılacaklar, vazifeden ayrılmalı ondan son¬ra siyâset yapmalıdır.»

Tabii bu cümleleri konuşan görüyorduki, ilimde değil, ilim zır¬hına bürünerek yüksek bir mevkî ve makama çıkanlar, hemen si¬yâsete köprü kuruyorlar, fâni dünyanın azıcık madde ve şöhretine nail oluyorlar.

Binâenaleyh aynı merdivene erişen kimsede, hemen dîni kendine uydurarak bir çok haksızlıkların karşısında dilsiz şeytan kesilib, yağ çekib yaltaklık yaparak arzusuna kavuşma yolunu tutuyor. Haram sofralara, gayrî meşru toplantılara iştirak eder. Orada dîne aykırı bir çok söz, fiil ve davranışları görür, fakat dünyalık ve şöhret düşgunlüğü, birde hakkı söylerse, Hırakl gibi «Makamdan olurum» korkusu vardır. Onun için hakkı söylemez susar, susmaklada kalmaz, dinde tâvizler vererek bâzı fâsık ümera ve yetgüilerin karşısında dalkavuk¬luk yapar. Eğilir ve bükülür.

tmami Azam hazretlerinin kadılık (Şeyhül islamlık, Diyanet reis¬liği ve müftilik) kabul etmeyib kırbaçlandığı siyaset devrini düşüne¬lim. Bütün suç işlevnler, kadının ve hâkimin karşısında mahkemelenir-ler. Padişah ve ontfan aşağı âmirler, top yekûn istisnasız mahkeme huzuruna çıkarlar ve çıkmak mecburiyetindedirler. Fırkacılık ve şe¬riat hükümlerinin hilafı ahkam tatbikatı yok denecek derecedir. Şe-rîat hâkimdir; «Şeriatın kesdiği parmak acımaz» hükmü icra edilir. Ve büyük îmarn^ elbette islâmın, din ve devlet olduğunu bilmekte idi! Çünkü önderimiz Muhammed Aleyhisselâm, dîni, siyâsî, idarî ve askerî yönlerin mürşidi ve başı idi.

Birde osmanlı devrinin ilim erbabı olub, bütün hayatları boyunca dine Ve müslümanlara kendilerini vakfetmiş din adamlarına göz ata¬lım. Bunlarında pek çok ilmî şahsiyetler geçmiştir. Bir tanesinin ha¬yatından bir örnek şöyledir:

«ZenbHli Ali efendi, Yavuz Sultan Selimin Müftisi idi. Sultan Se¬lime her aâam cesaret edib konuşamazdı. Fakat Müfti Ali efendi hakkı söylemekten hiç çekinmezdi. Ali efendi Sultan Selime her zaman sözünü

geçirirdi

— Bir gün Yavuz Sultan Selim Enderun (saray) ağalarından bir kaçını İkabah'atlarmdan dolayı, kestirmek istedi. Zenbillİ Ali efendi bunu'd,uydu, derhal Padişaha koşdu ve sordu :

«Bir söz işittim, bir kaç kişiyi kestlrecekmlşsiniz? Yavuz Selim kızdı, hiddetle:

— Efendi1 artık sen devlet işlerine karışmaya başladın, dedi.

— Zenbilİİ Ali efendi hiç korkmadı:

— Evet âhiret işlerine bakmak boynumun borcu olduğu için, size şeriatın yolunuda göstereceğim, dedi. Sultan Selime itidal tavsiye etti. Padişahı o şiddetden vaz geçirdi.» [121]

Evet fırka ve fırkacılık islamda yasak ve haramdır. Bu hükme riâ¬yet edilib islâmın hükmü icra edilirken, bir takım zulmün ve zalimli¬ğin bâzı zaman ve mekanlarda, bâzı devlet başkanları veya âmirlerinde münker görüldüğü zamanın din âlimleri, «hakkı ile hüküm ve fetva veremem» diyerek kadılık ve müftilikden kaçınmışlardır.

Yukardaki büyük müctehid ve cesur müîti efendinin hallerine ve davranışlarına bakalım, birde şimdi arslan kesilen sahte kahraman¬ların, haram olan fırkacılığın bir meslek, bir geçim yolu ve bir me¬ziyet sayılıb savunulduğu bir zamanda nasıl oluyorda, din adamının siyasete atılmasını savunuyor! Doğrusu bu hal, cehennemi gaye ile ilim tahsil etmekten ve o gayenin çürük meyvalarmdan başka bir şey olamaz. İlme çalışmayı, ölünceye kadar meslek edinmenin şeref ve faziletini gaybedenler, fâni dünya için âhiretlerîni yıkıyorlar.

Burada şu âyetleri hatirlatmakda fayda vardır : «Heb birlikde Allanın kopmaz ipine (dinine, kitabına) sımsıkı sarılınız. Fırkacılık yaparak bir birinizden ayrılıb dağılmayınız.» (Ali İmran Sûresi, 103)

«Dinlerini (bir kısmına inanıb bir kısmını inkâr etmek suretiyle) parça parça edenler, ayrı ayrı fırkalar (hâlinde) olanlar (yokmu?) sen hiç bir şekilde onlardan değilsin.» (En'am sûresi, 159)

Bu âyeti kerimede fırkaların, kimi müşriklerin'putlara ve melekle¬re taparak fırkalara bölünmesi, kimide yahûdî ve Hıristiyanların fırka¬lara ayrılışı şeklinde beyan etmişlerdir.

Fakat Ashabı kiramdanEbû Hureyre (R.A) demiştirki:

«Onların (Fırkaların), bu ümmetin İçinden zuhur edecek sapık fır¬kalar olduğu (veya olacağı) dır.»

Ayeti kerime umûmî hüküm beyan etmektedir. Binâenaleyh geç¬miş ümmetde ve bu ümetde olan veya olacak bütün fırkalara şâmildir.

Diğer bir âyet meâlide şöyledir :

«O müşriklerdenki, (emredildikleri) dinlerini (terk edib ihtilâfa düş tüler ve onu) parçalara ayırdılar; böylece fırka fırka olmuşlardır. Her din sahibi (gurub ve fırka), kendindeki dine güvenib övünmektedir.» (Rum sûresi, 32)

Şimdi bu âyeti kerimeleri okuyan bir müslüman, düşünmelidir. Her fırka kendini savunur, başkasını kötülerse, bu nasıl helal olur. Bilhassa fırkanın icraatı, gayesi, savunduğu davalar, tamamen beşeri fikirlerin tatbik ve icrası olursa, din ve îman meselesi sâde kısa bir vaîcitdo dilde perde olub, icraaida lamâmnn elinin zıddı olursa, bu gibi fırkacılığı, ilim zırhına bürünmüş din adamı nasıl savunabilir.'/ Evet savunursa, hadîsi şerifde belirtilen cehennemi gayeye sâhib olan ki¬şilerden birisi olur.

Ahmed Cevdet Paşa merhumun tercüme ettiği «ibni haldun mu¬kaddimesi» adlı eserin üçüncü cildinde uzun îzâhatda belirtilmiştirki, Din ve şeriat ilmi ile iştigal eden din âlimleri, pek çok dini hükümle¬rin tetkik ve tahkiki ile uğraşıb fikrinin tamamen dînî mes'elelerin yeri ve kaynaklan, illet ve sebebleri gibi birçok araştırmalarla meşkul olub, umuru hâriciye ile meşkul olması ayrı bir çalışma ve ayrı bir meşkû-liyet olduğundan, siyâsetten uzak olmaları evlâ ve elzemdir.

Binâenaleyh kitap, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyası fukaha ile fik¬rini çalıştıran bir kişi, zihnini memleket ve millet idaresiyle meşkul ederse, iu takdirde esas çalışma ve gayesi olan Şeriat ilminden ve onunla zihnin meşkul olmasından uzaklaşır. Pek çok hükümlerin ya¬bancısı hâline gelebilir. Aynı zamanda siyâset yalandan hâlî olmaz. Yalan söylemek ise, din adamına yakışmaz. Bu hal ise, dine ve din adamına pek çok fenalık îras eder.

Ancak yüksek zekâ ve bilgi sahibi olan inni Kemal Paşa ve Eblssu-ûd (R.A) efendiler gibi, ilmî oteriteler, siyâsete girebilirler. Zira bunlar gibi yüksek zekâ sahibi kişiler, şerîât ilmi ile beraber siyâset ilminide yürütebilecek kâbiliyyettedirler.

Aynı zamanda bütün fenlere vukûfiyyetin yanında uzun tercübe, şahsiyyetü ilim ve beşeri hayatda insanların muamelelerine vâkıf olma gibi hasletler gereklidir. Daha geniş izahat, «mukaddime-i ibni haldjm tercümesi, C. 3, 235 - 236» de mezkûrdur. Bu hükümler, islâmın yaşan¬dığı ve icraya islâmın hâkim olduğu devirdedir.

Buraya ilim oteritesinden fâzılı muhterem bir büyük âlimimizin hayatından bir ÖrneX misalıda nakledelim.

Kur'anı kerimden sonra Peygamber efendimizin mübarek söz¬lerini ve sünnetlerini yazan hadis kitaplarının birincisi sayılan, sahihi Buharinin yazan, Ebû AbdİUah Muhammed bin İsmail el-Buhâri (R.A) e, zamanının emîri, elçi gönderiyor. İmamı Buhârİ emîrin sarayına ge¬lecek, orada emîrin evlatlarına ilim öğretecektir.

Bu sözü duyan ilim otoritesi büyük âlim diyorki:

«Ona söyle, ben iimi kad'iyyen küçültüp zelil yapamam ve ilmi sultanların kapılarına kadar yüklenib gidemem. Eğer o ilimden bir şev ihtiyacı var İse, benim mescidime hazır olsun gelsin, time gelinir. İlim, yüklenib onun evlatları içfn tertiblediği meclise götürüleınez.. v.s.» [122]

Ey ehli ilim geçinenler ve ey talebeyi ulumlar! Şu uyarıcı ve ib¬ret verici hallere baklım, bizde az çok bir şeyler biliyor isek, o ilmin kıy¬metini takdir edelim. Dünyalığa satıp değişmeyelim. Sonra cehennemi boylanz.

Üstadlarımdan «Akşehirli hoca» nâmiyle anılan fâzılı muhterem Hacx Ahmet efendi merhum ile Aksekili Hüseyin efendi merhum, ted¬risatımız esnasında, Molla Hüsrev merhumla Fâtih merhumun arasın¬da geçen şu hâdiseyi nakletmişler ve kaynağımda beyan etmişlerdi:

«Slutan Fâtih merhum, ilim adamlarına bir ziyafet sofrası tertib ediyor. Bu sofraya o günün ulemasını davet ediyor.

—Davetiyelerde her ferde yerleri tesbit edildiğinden, Saltan Fatih merhum o günün fetva emîni ve ulema reîsi olan Molla Husrev mer¬huma davetiye kartında kendinin sol tarafındaki yere oturmasını yazmış. Sağ tarafına küçüklükde hocalığını yapan Molla Gûranİ mer¬humun oturmasını yazmıştır.

— Davetiyenin bu şekilde olub padişahın sağma kendisinin veril¬mediğini gören ilmî otoriteye sâhib olan Molla Hüsrev, şu cümleleri ya-zıb dîvanı âliyeye gönderiyor :

«Gayreti ilmiyye ve gayreti dîniyyenin iktizası, bu meclise benim hazır olmamamdır.»

Ve bu satırı yazdıktan sonra îstanbulu terk edib, Bursaya geliyor. orada medrese yapdinyor. îlim tedrisatına devam ediyor. Bir müddet sonra Sultan Fâtih merhum özür dileyor. Kendisini makamı fetvaya nasb ediyor. Daha geniş malumat, «Şekâiki Nûmaniye» adlı eserde mez¬kûrdur.

Şu yıkılmaz ve sarsılmaz îmana ve o îman ile hakkın lutfu inayeti ile sekînetli ve veicarlı ilme sahib olan büyük âlim ve muhaddisin (îma¬na Buharinin) şahsiyeti gibi, ilim otoritesi kimselere, pek muhtaç bir haldeyiz. Fikrini, zikrim, işini, aşını, gecesni ve gündüzünü ilme has-redib, din kitaplarının ve din tedrisatının içinde çalışarak ömrünü il¬me vakfeden, ilmi ile âmil değerli kişiler, Dînin, devlet ve milletin, cemiyet ve vatanın temel taşlarıdırlar. Bir millet ve memleketin be¬reket ve huzurudurlar. Hakîki Peygamber vârisleri, böyle kişilerdir.

İşte böyle kişiler, Peygamber postuna oturmakla, devlet reisi, din mürşidi, mihrab imamı, ordular komutanı, aile reisi, sulh ve sükûn hâkimi, dünya ve âhiret seâdetinin yollarını tebliğ edici vasıfları ken¬dilerinde toplayan gerçek ilim otoritesi kimselerdir. Çünkü bunlar, kurtuluşun islamda ve hakkın hakimliğinde olduğuna gerçekden inan¬mış kişilerdir ve bunlar, ferdlerin, cemiyetlerin, millet ve devletlerin tek bağlantısını, «islâm» olarak bilirler.

Fakat bu âlimler gibi önderlerden bilhassa, insanların, idarî, siyâ¬si, mâlî, ictimâ-îP ticarî ve emsali işlerinden iyi anlayanlardan bâzıları veya en azından zarûrâtı dinîyyesini bilen zekî ve dünya işlerinden iyi anlayan îmanlı ve cesur kişilerin, insanların idaresinde vazîfe ahb siyasî ve ictima-î yönde hizmet etmeleri, elbet bir zarûrattir. Zira böyle ciddî bir şahsiyetli kimseler, müslümanlarm idaresinde vazîfe alıb hiz-metde bulunmazlarsa, bu takdirde ya fâsik kimselerin veya zâlim ve kâfirlerin kötü idareleri altında islâmı ve müslümanları harab ettirib perişan ettirme hâli ortaya çıkar. Çünkü hakîki müminler, meydanı boş bırakırlarsa, o meydanı elbet yabancılar işgal edeceklerdir. Binâ¬enaleyh müslümanlarm, iktisadî, idarî ve siyâsî sahada bilgisi olan zekî, akıllı ve şuurlu kişilerin siyasete atılmaları elbet faydalı olur. Burada Akaidi nesefi ile şerhinde mezkûr olan şu satırları beraber okuyalım :

«İmam (Devlet reisi) zamanın insanlarının en efdal kişisi olması şart değildir. Zira fazîletde müsavi olan, belkide ilim ve amel bakımın¬dan daha zâif olub idare işlerini ve fesatlıkları çok iyi bilib onları icâ¬bına göre yerine oturtmaya daha kabiliyyetli ve kudretli olan (siyâsî deha sahibi) kimse, idareye tâyin edildiği vakit, şerri daha mükemmel def eder ve fitnenin eseri daha uzak olur...» [123]

Tabiîki îzah edilen hususlar, islâmm hükümleri hakim olduğu veya hâkim olması için gaye edinildiği zaman, mekan ve şahıslar arasında olacaktır. Yoksa başından sonuna kadar ilâhî hükümler, bı-rakılıb ve bu hükümlerin dışında beşerî düşünce ve dâvaların tat¬biki maksadı ile insanların (müslümanlarm) idaresine tâlib olmak, hem din için, hem ilim müessesesi ve ilim adamları camiası için, pek büyük bir tahribatdır. Uyuntulukdur. Aziz olan ilmi ve ilim ehlini, hem hakkın ve hem halkın nazarında zelil kıhb perişan etmek olur.

Bilhassa fırka ve fırkacılık yaparak, fikir ve düşünceleri her han-ki bir fırkaya şartlanmış olarak siyâsetde bulunmak, çok ve çok teh¬likelidir. Zira fırka ve fırkacılık, isîâma aykırî olduğundan Allâhü teâla Râzî olmaz. însanlarda, fırka hastalığına mübtelâ olmakla belli bir kurub ve fırka adamlarından, din adamına îtimad etmedikleri gibi, Allah muhafaza bir âyet ve hadis okuyub hüküm beyan etse, belkide inanmazlar. Günümüzde böylelerine rast geldikleîimiz olmuştur.

Burada Hz. Aişe (R.A) m rivayet ettiği bir hadîsi şerif mealini okuyalım;

Resûlüllah (S.A.V), buyuru yorduk i:

«Bir kimse, Allâhm gazabı ile insanların rızasını taleb ederse, o kimseye Allâhü teâla gazab eder ve insanlarıda o kimseye gazablandı-nb öfkelendirir.» [124]

Günümüzde siyâsete atılan veya atılmak isteyen diri adamlarının fearsüaştıkları veya karşılaşacakları durumları ve Kur'an âyetleri ile hadisi şeriflere muhâlif-iıal ve hareketlerinden bâzılarını sıralayalım.

Bir âyeti kerimede şöyle Duyurulmuştur :

«Ey müminler! Allâhadan korkunuz ve sâdıklarla (îman ve amelin¬de doğru olanlarla) beraber olunuz.» (Tevbe sûresi, 119)

Yaşantıda görüldüğü üzere, dîne aykırı hüküm kesenler ve dini tahkir edenlerden tutunda, islam ahlakına yakışmayan pek çok kötü¬lüğü prensib edinmiş olanlarla oturub kalkmak, onlarla haşır neşir olmak, önder vasfına sahib olan bir adamın kukla olub zâlim ve fâ-sıklarla beraber olması, din için, millet için devlet ve vatan için bir felâket ve yıkımdır.

Diğer bir âyeti kerimedede şöyle buyurulmuştur :

«Binâenaleyh zikirden (Allahı andıkdan, namazı kildıkdan) sonra (ey habîbim ve ey onun vârisi!), artık o zâlimler gurûhu ile beraber oturma.» (En'am sûresi, 68)

Diğer bir âyet meâlide şöyledir :

«Ailâh (c.c.) size kitabında (Kur'anda) sunuda İndirmiştir : Allanın âyetlerinin inkar edildiğini ve 'âyetlerle (veya hükümleri ile) eğle¬nildiğini işittiğiniz azaman, kâfirlerle oturmayınız Tâkl onlar bundan başka söze dalsınlar. Çünkü (rıza gösterir oturursanız) o zaman sizde şüphesizki onlar gibi olursunuz.» (Nisa- sûresi, 140)

Allanın hükmünün zıddına hüküm ve kararda bulunanın tehlike-leride şöyle beyan edilmiştir :

«Kim, Allâhm indirdiği hükümlerle hükümde bulunmazsa, işte onlar zâlimlerin ta kendileridirler.» (Mâide sûresi, 45)

Diğer âyet meali-:

«Kim, Allanın İndirdiği hükümlerle hükümde bulunmazsa, işte onlar kâfirlerin ta kendileridirler.» (Mâide sûresi, 44)

Fırkacılıkla ilgili âyeti kerimeler, hem, birinci cildde ve hem biraz yukarda nakledilmiştir. Ayrıca ilâhi hük'îftnjere muhalif kararlarda bulunanların fenalıkları, «İslama sokulan Bid'at ve Hurafeler» adlı eserimizde yazılmıştır.

Bir kaç hadîsi nebevi meâlinide sıralayalım ondan sonra bir bü¬yüğün cümleleri ile neticeleyelim.

Zâlimi medhetmenin fenalığı bir hadîsi şerifde şöyledir :

«Fâsık (kötü amel ve kötü ahlak sahibi) medh edildiği vakit, cenâ-bu hak gazablanır ve arşı âla titrer.» [125]

Diğer bir hadîsi şerif meali:

«Her kim, Bid'at sahibine (dinde uydurucu, hurâfeci ve bâtıl sa¬vunucusuna) hürmet ederse, muhakkak o kimse, islâmın yıkılmasına Vardım etmiştir.» [126]

Deyleminin rivayetinde bir hadîsi nebevide şöyle îmyuralmuştur :

«Zengine, zenginliğinden dolayı tevâzûda bulunan fakire, Allah lanet etsin. Her kim böyle zengin kişiye zenginliğinden dolayı tevâzûda bulunursa, işte o kimsenin (zengine tevâzûda bulunanın) dininin üçte ikisi gitmiştir.» [127]

İlim otoritesiîmam-ı Buhârî'nin devrinin son zamanlarında hîcri üçüncü asrın sonu ve dördüncü asrın önünde geçen ve îtikadda imam olan Ebû Mansûri Mâtürîdî (333) - merhumun yaşadığı devrin sulta¬nı (devlet reisi) hakkında şu cümleyi buyurmuştur :

«Men kale li sultani zamânina âdilün, fehüve kâfinin = Bir kimse, Zamanımızın sultânına (devlet reisine) âdil derse, işte o kimse, kâfir¬dir.» [128]

3u büyük âlimin kıymetli sözünün bir nebze izahı, birinci cildin 306-308. sahifesinde zikredilmiştir.

Asrımızın mücâhid âlimlerinden îman şâirimiz Mehmet Akif mer¬humun şu sözlerimde okuyalım:

Zulmü alkışlayamam zâlimi asla sevemem.

Gelenin keyfi için geçmişe ölsem sövemem.

Biri ecdadıma saldırdımı, hatta boğarım,

Boğamazsmki, hiç olmazsa yanımdan kovarım.

Son olarak bîrde büyüklerden Süfyân-ı Sevri (R.A) nin şu cümle¬lerini okuyalım:

«Sen, bir din âliminin dostlarının çok olduğunu görürsen, bilkl, o âlim hak ile bâtılı karıştırıcıdır. Zira eğer hakkı söylemiş olsaydı, elbette (insanlar) ona buğzederlerdi.» [129]

Millete, vatana hizmet lafıyla siyasete atılan veya atılacak olan din adamları, yukardaki nakletmiş olduğumuz hakîkatlara nazar edib okumalıdırlar. Mübarek hizmeti bırakıb, dünya gayesi ile neler işlen¬diğine veya işlenebileceğine insafla düşünüb dikkat etmelidirler.

Büyükler sözlerinde rjuyurmuşturki:

«Rütbelerin en üstün ve kıymetlisi, ilim rütbesidir.»

Elmücadile sûresinin 17. ayetinide okuyalım. (Esasul iktibas, 17)

Bu şerefli rütbeye sâhib olan her peygamber vârisi din adamının, ilmin ve ilim adammm şahsiyet ve vekâraıa sâhib olmasını ve dîne, vatana, devlet ve milleti islâmiyeye faydalı olub, dünyada ve âhirette önderlik vasıflarını muhafaza ederek ebedî seâdete nail olmasını yü¬ce mevladan niyaz ederiz.

Tercümesi:

227- (30) EbîHureyre (R.A) denmervîdir,dedi:

Resûlüllah (S.A.V) buyurdu: [130]

«Bir kimse, Allanın rızasını kazanmak maksadı ile tâlim ve tahsil edilmesi gereken ilmi, ancak ve ancak dünya nimetlerinden bir metâa kavuşmak için tâlim ve tahsil ederse; O kimse, kıyamet gününde cen¬netin kokusunu duyamaz.» [131]


İzahat


Bu hadisi şerifin hükmünü, bir nebzede olsa, hemen bir üstdeki hadisi nebevinin izah bölümünde yazmış idik. Fakat biz burada hadîsi şerifin hükmü ile ilgili bir kaç büyüğün sözlerini nakledeceğiz.

Sarih Alİyyül Kâri merhum şu satırları yazıyor:

«Tıybî merhum dediki:

«Bir kimse, dünya metamdan kendisine isabet etmesi ile beraber İlmi; Allanın rızası için öğrenirse, bu kişi hadîsi şerif deki veîdin (ceza¬nın) altına girmez. Zira AHâhm rızası İçin çalışırken, dünya nimeti ar¬kasına tâbi olab geliyor. Binâenaleyh dünya metâ-ı ona tâbidir.» [132]

Evet hakkın rızasını tahsil için ilim öğrenen bir kişiye, dünya nîmeti kendiliğinden zuhur eder gelirse veya ilme çalışan kişinin tak¬vaya sâhib olmasından dolayı, bilmediği bir yoldan dünya nîmeti ve rızkı gelirse, bu ilâhî rızaya manî değildir. Rizık ve nîmet külfet muka¬bilinde ilâhî bir lutufdur.

Netekim bir âyeti kerimede şöyle buyurulmuştur : «Ve kim, Allâhdan korkarsa, ona {darlıkdan genişliğe) bir çıkış yolu ihsan eder. Birde ona ummadığı yerden rızık verir.»(Talak sûresi, 2-3)

Bir hadisi şerifde şöyle buyurulmuştur :

«İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecektirki, o günde dinar (al¬tın) ve dirhem (gümüş) den başka hiç bir şey menfaat vermez.» [133]

Ulemâ ve meşayihi kiramdan Süfyânİ Sevrî (R.A) de şöyle diyor : «Erbabı hal ve erbabı takva indinde, daha evvel mal kerih görü¬lürdü. Fakat bugün müminin cenneti (ve îmanın bekçisidir).

— Eğer şu (elimizdeki) dinarlar (altınlar ve paralar] olmasın, bu melikler (padişahlar, emirler ve âmirler) bizi mendillerinin kiri yerine indirirler.

— Binaenaleyh bir kimsenin elinde altın, ve gümüş gibi mallardan bir şey bulunursa, onu ıslah etsin ( onu korusun ve helal ticâretle artır¬sın) . Zira bulunduğumuz zaman, öyle bir zamandırki, ihtiyaç olduğu zaman, dînine sarf edeceği ilk şeydir.» [134]

Bu açıklama ve hükümlerden anlaşıîmıştırki, kişi ilme çalışırken rızayı ilâhiyi tahsil gayesi ile çalışacaktır. Dünya ve dünhalık gayesi olmayacaktır. Fakat ilme çalışırken veya ilmi öğretirken dünya ma¬lından zuhur eden nimetler veya her hangi bir sebeble malın ilim sa¬hibine gelmesi, ilmin dünyalığa değil mal ve dünyanın ilme tabî olma hâlidirki, bu bir nevi maddenin mânâya tâbi olması hâlidir. Çünkü dünyaya hizmet edene, dünya meşakkat ve sıkıntı olur. Dîne hizmet eden kimseyede, Dünya hizmet eder.

Halikı zülcelâle isnad edilen eserde : «Ey dünya! bana hizmet ede¬ne, hizmet et ve şana hizmet edene, meşakkat ol.» vârid olmuştur. [135]

Madde, mânâsız ve mânâda maddesiz, âhiret dünyasız ve dünya âhiretsiz olmayacağına göre, normal-bir haldir. Ruh ile bedenin bir birlerine bağlı olması gibidir.

Netekim büyükler bir sözünde şöyle demişlerdir:

«Dünya, âhiretin tarlasıdır.»

Bir kimse, ilme çalışacağında mutlaka iyi niyyete sâhib olub, sâde ve sâde dünyalık maksadı ile olmamlıdır. İyi niyyetle ilme çalışmayıb, sırf dünyalık için ilim tahsil eden kişinin ilmi lehine değil, aleyhine olur. Bu takdirdede îzâhına çalışdığımız had'si şerifde belirtildiği üzere cehennemi boylar.

Şârih Aliyyülkârî merhum aynı hadîsi şerifin altında şu satırlarıda yazmaktadır.

«Hasanı Basrîden rivayet olunmuştur. Hasanı Basri (R.A) bir şahsı ipin üzerinde oynar gördü. Hemen dedîki:

«Elbette bu adam, bizim ashabımızdan hayırlıdır. Zira bu adam, dünyayı dünya ile yiyor. Bizim ashabımız (ilim adamlarımız) ise, din İle dünyayı yiyorlar.» [136]

Evet ipi sekerek veya ipin üstünde zatı sungur gibi yürüyerek oy¬nayan adam, bu yolla para alırsa, dünyalığı, dünyalık oyun ve emekle kazanıyor. Fakat dîne hizmet için ve Allanın rızasını tahsil gayesiyle olması gereken ilmi, dünyaya âlet eden kişi, elbet daha kötüdür. Böyle olanlarımızı Allah ıslah etsin. Amin.

Tercümesi:

228- (31) İbntMes'nd (R.A) den mervîdir, dedi:

Resûiüllah (S.A.V) buyurdu:

«Benim sözümü İşitip hıfzeden, kalbine yerleştirmiye devam eden ve o sözümün îcabı ile amel eden Kulun huyunu ve yüzünü Allâhü teâla güzelleştirip süslendirsin; Binâenaleyh ilmi fıkhı (İslam hukuku¬nu ve şeriat ilmini) hâmil olan pek çok kimse, (âmil olmadığından) fakın değildir. Ve ilmi fıkhı hâmil olan pek çok Kimsede, kendisinden daha fakın kimseye ilmi fıkhı tâlim ve tebliğ eder.

— Üç haslet vardırkl, bu üç haslet müslümanin kalbini ve hile hâin lige sevk etmez (onlarda şunlardır); ı '

a) Allah için amelin ihlaslı olması,

b) Müslümanlar için hakkı tavsiye ve nasihatda bulunmak,

c) Ve Müslümanların Cemaatına sarılıb ayrılmamaktır. Zira müs-lümanların duaları, kendilerinden başkalarını îhâta edib kablar.» (Hadîsi, Şafiî ye Beyhakî medhalinde rivayet etmiştir.)

229- (32)Bu hadîsi, Aftmed, Tinnizî Ebû Dftvud, îîmi mâce ve Dârİmî Zeyd bin Sânitden rivayet etmiştir. Ancak Tirmizî ve EM Dâ-vud, hadîsi şerifin aşağısında; Üç haslet vardırki, bu Üç haslet müslü* manın kalbini hile ve hainliğe sevk etmez...» Cümlesinden sonuna ka¬dar devam eden kısmını zikretmemişlerdir.

Tercümesi

230- (33) İbnİMes'ud (R.A) den mervîdir, dedi:

Resûlüllah (S.A.V) den işittim, diyordu:

«Allâhü teâla, bizden bir şey işidibde işittiği gibi başkasına tebliğ edenin yüzünü nurlandirsın, tebliğcinin pek çoğu işiten kimseden hıfz¬eder.»

231- (34) Bu hadisi, Dârimî Ehidderdâdan rivayet etmiştir. [137]


İzahat


Hadîsi şerifde, Resulü ekrem efendimizden sözü, fîli ve takriri gibi sünnetlerden bir şeyi bizzat veya bil vâsıta işiten bir kimse, işittiğini olduğu gibi başkasına tebliğ ederse, o kimsenin yüzü, nuru ilâhi ile nurlanmasi taleb ediliyor. Efendimiz, bir üstteki hadîsi nebevîdede •çok câzib dua ve beyanda bulunmuştur. Her iki hadîsin kısa izahım yapmaya çalışalım.

Yani, Peygamberimizin hadîsini duyan ve bilen bir kişi» onu baş¬kasına nasihat ve tebliğ yolu ile öğretirse, Allâhü teâla o kimsenin yüzünü belli bir şekilde güzelleştirerek mırlandırsm ve sürürlandır-sm, demektir. Çünkü o kimseye Allâhü teâla iyiliği ve hayrı başkala¬rına dileme ilmini ve marifetini nimet olarak ihsan etmiştir. Bu ha¬liyle dünyada insanlar arasında takdire değer bir mertebeye erişmiş¬tir. Ahiretdede, cenâbu hakkın lutfu ihsanına lâyık bir kul olmuştur.

Böyle iyi niyyetli, güler yüzlü, tatlı sözlü, insanların hayrını dileyen hir kişiyide, hem Allâhü teâla sever ve hemde Peygamber efendimi¬zin kıymetli duasına mazhar olarak, yüzü nurlu ve sünıriu olur.

Denildiki, Burada {Hadîsi şerifde} ki güzellik ve sürurdan mu-rad: Kadri kıymet ve mertebe, demektir.

Neîekim bir sözde : «İhtiyaçlarınızı, yüzleri güzel (güler ve beşiş yüzlü) olanlardan taleb ediniz.» Şeklinde gelimştir. [138]

Yani, ihtiyaçlarınızı, insanlardan kadru kıymet sahibi, hal ve ah-valdan anlayan, kadir Şinas kişilerden isteyiniz. Zira böyle kişiler, in¬sanların hafızalarını yenileştirir, dînin güzelliğini nakleder ve insan¬ları dâveî ettiklerine kolayca çekebilirler. Aynı zamanda ihtiyaç arze-derilerm isteklerini imkan dahilinde iyi karşılarlar ve icra edib iş biti¬rirler.

Denildiki : Allâhü teâla Resulünün duasmı kabul etmiştir. Zira bu duanın semeresi olarak ehii hadîsin yüzleri, insanların en güzel yüz¬lüleri ve en güzel heyetli oldukları görülmektedir.

Süfyan bin uyeyne (R.A) den Mervîdir, dediki: «Hadîsi şerif taleb eden her hangi bir kimsenin yüzü, maddeten ve manen mutlaka en güzel şekildedir.» [139]

Resulü ekrem efendimizin mübarek duasının hak tarafından kabul edildiğini bizde gördük ve hâlâda görmekteyiz. O yaşlı başlı gerçek-den din direği menzilinde âlim ve ilmi ile âmil din mücâhidi üstadla-nmızdan, hakkı râzî olacağı şekilde dîni yaymaya ve halka öğretmeye yılmadan devam eden nasîhatcı üstadlanmızı ve büyüklerimizi, hep nur yüzlü ve dînî bir oteriteye sahih heybetli, sevilen ve sayılan kişiler olarak gördük. Ne mübarek zatlardıki, hiç fark gözetmeden ve hiç kork¬madan islâmı tebliğ ederler ve tebliğ ettiklerimde yaşarlardı.

Halbuki onlar, büyük bir yıkımdan ve fitneden çıkıb gelmişler. Hayatlarında anam babam günleri yaşamışlar, yinede dînî irşada de¬vam etmişler ve o günün zâlimlerine, dînin hükümlerini eksiksiz bir şekilde duyurmaya çalışmışlar. Hayat memat hadiseleri ilede karşılaş¬mışlar, yinede hakkı söylemekten yılmamışlar. Bu büyüklerrp dîni yay¬mak ve hakkı dikmek emeUyle öyle yapmaları, dünyada en güzel yüz¬lü, nurânî bir heyet ve heybetle yaşamalarına ye âhirettede Peygam¬berlerden sonra Allâhm indinda en kıymetli ve en çok iltifat ve yetgi verilecek muhteremlerdir.

Kıyamete kadar bakî ve dâim olacak dinimizin, millet ve memle¬ketimizde devam etmesi için, dinîmize ihlasla bağlı ve inandıklarını

yaşayarak dîni mübîni islâinı yayan ve yayacak olan gerçek din nuV câhidlerinin devam etmesini, yüce mevîâdan niyaz ederiz. înşaallâlv mübarek Peygamber efendimizin duasının kabulü gibi, bizim duamızın kabulünüde yüce mevîâdan umud eder bekleriz.

Nasihat: îrâdetülhayri, lilğa/ri=Haynr başkasma tavsiye edib dile¬mektir.

Dînin dâim ve kâim olması, nasihat ve irşada bağlıdır. Bir millet ve memleketde dînin yaşaması ve" dünyevî uhrevî seadetin sağlanma¬sı, yine nasihat iledir. Onun için, mü salınanların ruhlarına hitap eden, cehâletden kurtaran, hak ve hukuku L 'ldirib yaşatmaya çalışan, hakikin tebliğci mürşidlere çok ve çok ihtiyaç vardır. «îyi söz, yılanı deliğinden çıkarır» kabilinden nasıhatcılar en sevimli kişilerdendirler.

Nasihat ve irşadın lüzum ve faidelerîni beyan eden, âyeti kerime ve hadîsi şerifden bâzılarının meallerini zikredelim.

Nasihatin müminlere fayda vereceğini beyan eden âyet meali şöy¬ledir : (Zariyat sûresi, 55)

« (Habîbim!) Sen, kur'an ile nasihat eî, zira elbetde nasihat mü¬minlere fayda verir.»

Nasihat ve öğüdün fayda vereceklere, nasihat etmek gerektiğini beyan eden âyet meali:

«O halde (Habibim!) eğer nasihat fayda verirse, hemen nasihat et.» (El'âlâ sûresi/9)

Bu âyeti kerimenin tefsirinde şu manâlarda vardır:

«Nasihat fayda vermesede, hemen nasihat et.» [140]

Diğer bir ifâdede şöyledir:

«Nasihat ve öğüt fayda verdiği müddetçe, nasihat ve öğüd ver.» [141]

Allah için, din için nasîhatda bulunmak bir emri bilmâruf ve nehyi anil münker olması hasebiyle, Akâid kiîablarından, «Celâl» adlı eser¬de şöyle yazılmıştır.

«Mârufu (iyiyi ve doğruyu), emretmek, emrolunacak şeye tâbidir. Binaenaleyh eğer emrolunacak şey vâcib ise; emretmek vâcibdir. Eğer emrolunacak şey mendüb ise, emretmek mendübdür (şerhde haram olan mûnkerin nehyi vacibe, mekruh ise, mendübe irca edilmiştir.)

— Ve bu iyiyi emretmenin (keza kötüden nehyetmenin) şartı, o vazîfe yapıldığında fitneyi mûcib olmamak ve söylenenin kabul edile¬ceği zannedilmektedir.»

Hayatî bir tehlike olması muhakkak olan veya kabul edilmeyeceği zannı gâlib olan hükümleri tebliğ etmek, vâcib değildir. Belkide çekinib susmak lâzımdır. Bu hususu belirten yukardaki El'âlâ sûresinin doku¬zuncu âyeti kerime gibi âyeti kerime ve hadîsi şerifler vardır. Fakat böyle olmakla beraber, din, nasîhatla kâim ve dâim olduğu için, her müslüman haddini aşmadan vazifesini yapmakla mükellefdir.

Nasihat ve öğüdde bulunan kişilerin mutlaka kendilerinide unut¬mamaları gerektiğini beyan eden âyet meâlide şöyledir:

« (Ey nasîhat ve öğütçüler!) siz, İnsanlara iyiliği (gerçeği ve doğ¬ruyu) emredersinizde kendinizi unuturmusunuz?. Halbuki kitapda okur¬sunuz. Hâla aklınızı başınıza almiyacaknusınız?.» (Bakara sûresi, 44)

Hâdîmî merhum «Eyyünel veled Şerhi» adlı eserinde Cazâlî mer¬humdan naklen şu satırları yazıyor:

«Artık îsâ aleyhi-sselâma Allah tarafından denileni İyi düşün : «Ey meryemin oğlu! Nefsine vaaz et. Eğer nefsin ettiğin vaazu na¬sihati kabul ederse, hemen insanlarada vaazu nasihat et.

— Şayet nefsin vâazn nasihati kabul etmezse, Rabbinden utan.»

— Bu sebebden için denilmiştirki:

«Vazu nasîhatlann en güzeli, ey nasîhatcı! evvela kendi nefsine nasihata başlayıb, o nasihatiyin icrasınf yapmandır.» [142]

Gazali merhumda diyorki; Böyle olmakla beraber, bir kimse, na¬sihat etme üe vazifelendirilmekle ibtilâ olunursa, konuşulan kelime ve ibarelerde güçlükler, rumuzlu ve efsânevî asılsız sözlerden uzak, din¬leyiciyi sıkmayacak, rahatça anlayabileceği hak ve doğru sözleri en açık ifâde ile yapmak,

— Birde vazu nasîhatda bulunan kişinin gayesi, hak rızası olma¬lıdır. Vaazında halkın teveccühünü kazanıp meclisde halkı çoşdurmak, heyecanlandırarak yaka paçalarını açıb bağınb çağırma gibi halleri sağlayarak insanları dünyaya meylettirme arzusu ve gayreti olmama¬lıdır. Mâsiyetten îtâata davet etmelidir. Hırs ve tamâdan uzaklaşıb hakka ve takvaya çağırmalıdır. Kötü ahlakdan iyi ahlaka ve dünyadan âhirete yöneltib âhiret sevgisini sağlamalıdır.»

Hak tavsiye eden kimseler, aslında evvela kendisi amel edib son¬ra halka tebliğ etmelidirler. Fakat bâzı hallerde kendileri yapmazlar, yinede nasihata devam ederler, İnsanları, dinden, nefret ettirmeyib rağbet etmelerini sağlamalıdırlar.

Meselâ : Maddeten fakir olan din adamları, zekat ve hac farizası¬nı işlemedikleri halde, bu mes'eleler hakkında nasihat ederler ve et¬mek mecburiyetindedirler. Öyle ise, din adamı ve nasîhaîcı kişiler, mümkin olanları kendileri işleyib ondan sonra başkalarına tavsiye etmelidirler. Şayet kendileri işleme imkânına sahîb olmazlar veya ihmalcılıklarmdan dolayı işlemezlerse, yinede nasîhata devam etme¬leri caizdir. Ancak nasihat etmeye yetgi ve kâbiliyyeti olmayanlar, yapamazlar.

Bir hadîsi şerif de şöyle Duyurulmuştur.

_ «İnsanlara hüküm beyanım, Ancak emir veya vazifeli memur ve¬ya cidalci (çekişgen) kimse yapar.»

Dînin nasîhatdan ibaret olduğu bir hadîsi nebevide şöyle buyurul-rmıştur:

«Dİnr nasihattir. Din, nasihattir. Din, nasihattir.»

— Üç sefer söylenen bu sözden sonra ashabı kiram sordular : «Ya Resûlellah! kim için nasîhatdır?»

— ResûlüIIah (S.A.V) buyurduki:

' «Nasihat, Allah içinf kitabı için, Resulü için, müslümanlann imam-lan (reisleri ve âmirleri) ve bütün avamları içindir.» [143]

Allah için nasihat, Alâhü teâlanm zâtı ilâhi ve sıfatı ilâhilerine inanıb, kemal sıfatlarla muttasıf ve noksan sıfatlardan münezzeh ol¬duğu, onun emirlerine itaat, nehiylerinden kaçınmak suretiyle, kulluk yapmanın yollarını beyan etmektir.

Kitabı için nasihat ise, Kur'anı kerimin Allah kelamı olduğuna inanmak suretiyle hükümlerine sadâkatla bağlanıb amel etmenin lu-zûmunu, o kitabı okuyub hiç bir hükmüne muhalefet edilmemesi ge¬rektiğini tavsiye etmektir.

Resulü için nasihat, onun hak tarafından elçi olarak gönderildiğini tasdik edib, getirdiği bütün hükümleri İtirazsız kabul edib buyruklarına sarılmayı, onun sünnetlerine ve ehli beyt ile ashabdaruolan ümmetine sevgi ile bağlanıb her l^ak ve hükme riâyet etmenin luzûm.u gibi hü¬kümleri belirtmektir.

Emirler ve insanlar için nasihat ise, onların hakka riâyet etmele¬rine yardımcı olub ikâz etmek, iyi ve mâruf olan emirlerine itaat edib bağlantı ve irtibata devam etmek, kötü olan emirlerine itaat etmeyib onları kötülüklerden kaçındırmaya çalışmak, iyi yolda müslümanla-rm kalblerini o emirlere ülfet ettirmek, onlara hak ve adalet üzere

hüküm vermesini sağlamak ve zulmün ve zâlimlerin fena âkibetlerini telkin etmek gibi nasîhatlarda bulunmaktır.

Evet hak ve. hakikati tâlim ve telkin eden nasîhatcı kişiler vâr oldukça, dîn, îman, islâm şeriat, millet, islâm cemâati ve o cemaatın yaşadığı vatan ve devletde vâr olur. Bu sebble dîni tebliğ edici gerçek mücâhid ve mürşidler, bir milletin temel taşı, ruhlarının nuru ve fi¬kirlerinin hayatıdır.

Böyle mücâhidler, Kur'anı kerimde şu âyetle takdir ve tafsif edi¬liyor :

«Onlar (AUâhın sevgilileri), Allah yolunda cihâd ederler ve hiç bir kınayanın kınamasından (dedikodusundan) çekinmezler. Bu Alla¬nın lutfu Uısânıdırki, onu kime dilerse ona verir. Allah İhsanı bol olan ve en çok bilendir.» (Mâide sûresi, 54)

Diğer bir âyeti kerime meali şöyledir:

«Ey îman edenler! Allâhdan korkan. Ona yaklaşmaya vesile ara¬yın ve onun yolunda cîhad edin, tâki muradınıza eresinlz.» (Mâide sûresi, 35)

îslâm cemâatini toplayıb birlik halinde dîne, millete, devlet ve vatana hizmet etmenin en güzel yolu nasihat ve irşaddır. Tatlı dil, ya¬pıcı ve hakkı dikici, bâtıl ve hurafeleri yıkıcı, islâm cemaatını hakkın etrafında toplayıcı, her türlü tefrikadan ve tefrikacılıktan uzak, «Ye-düllâhi Alelcemaati-AUâhın kudret ve yardımı müslüman cemaatın üzerindedir.» Hadîsini yaşatan, birleştirici ve sevişmeyi temin- eden hak dellâlı mücâhidler! Kur'anın medlul sena ettiği mürşidler, önder¬ler ve Peygamber vârisleridirler.

«Nasihatcıda, güler yüz, tatlı söz* ve apar göz olmalıdır.» denilmiş¬tir.

Bu yolun önderi ve baş kumandanı, sevgili Peygamber sallallahü aleyhi vesellem efendimizede, cemaatı müslimîne öğüt vermesi husu¬sunda halikı zülcelal bir âyeti kerimesinde şöyle buyurmuştur :

«işte (Habibim!) sen, Allâhdan bir esirgeme sâyesindedirki, onlara (Ashabına) yumuşak davrandın. Eğer (faraza) sen, kaba ve kati yürek¬li olsaydın, muhakkak onlar etrafından dağılıb gitmişlerdi.» (Alî İmran sûresi, 159)

Öğüt vermenin üslüb ve metodlanm belirten diğer bir âyeti keri-medede şöyle buyurulmuştur:

« (Ey habîbim!) İnsanları, Rabbiyin yoluna hikmetle (hakkı açık¬layan ve şüpheleri gideren sağlam delil ile) ve güzel öğütle davet et ve onlarla mücâdeleni en güzel yol hankisi ise, onunla yap..»s(Nahl sûresi, 125)

Hak dâvetcisi ve din.tebliğcisi kimselerin, davet ve nasihatlarının en iyi yol ve amel olduğu bir âyeti kerimede şöyle beyan edilmiştir :

«(İnsanları) Allâtıa davet eden ve (kendiside) iyi amelde bulunan ve ben elbette müslümanlardamm, diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?» (Fussılet sûresi, 33fc

Bu son âyeti kerimede, müezzin, imam-hatip, vaiz, müfti, Kur'an muallimi, dîni öğretip tebliğ eden her hanki bir müslümanin, en iyi ve en güzel söz, amel ve davada bulunduğu beyan Duyurulmaktadır.

Öyle ise ey din dâvetcileri meslekdaşlanm ve ey müsltiman kar¬deşlerim! Bu kıymetli ameli ve o amel ile meşkul olanları, takdir ede¬lim, îmanımızın iktizasını yapalım.

En neticeli ve uyarıcı öğütlerden biriside, ölümdür. Bir hadîsi ne¬bevide Resulü Ekrem (S.A.V) efendimiz şöyle buyurmuştur :

«Vaiz yönünden ölüm kâfidir.» [144]

Bu hadîsi şerifin hükmü, beşer hayatında çok görülmüştür. Hâlâ da görülmektedir. Fek çok azgın ve zavallı ahlaksızlar, kendi yakınların¬dan ölen olunca, îkaz olub, ıslahı nefis yapanlar görülmektedir.

Ölümden ve ölenlerden ibret alıb, ıslahı nefis yapmaya çalışan¬larda olmuştur.

Meselâ : Emevî halîfelerinden Ömer bin Abdul'azlz merhum, bâzı âlimlere bana nasihat edin, dediği zaman : Alimler demişlerdirki : «Sen, halîfesin, mutlaka Öleceksin.» —Halife, nasihati bana ziyâdeleyin, diyor:

— Bâzı bilginlerde diyor:

«Ademe (aleyhisselâma) kadar babalarından hiç bir ferd kalma¬mıştır, mutlaka Ölümü tatmıştır. Binâenaleyh senin nevbetinde (ölüm sıranda) mutlaka gelecektir.

— îşte bu cümleyi duyan halîfe Ömer bin Ahdül'aziz (R.A) ağla¬mıştır.» [145]

Şu halde mümin; nasihat eden âlimden, ölümden, ana babanın ve büyüklerin öğütlerinden, bela ve musibet ihtilasının derslerinden îkaz olub uyanmalıdır. Aksi takdirde cehennem ateşi ile cezalandırılır. Çün¬kü dünyadaki öğüt ve nasîhatcılardan îkaz olub uyanmayanlarm, en son terbiye ve öğüt yeri, Cehennem ateşidir.

Cenâbu hak, bütün mümin kardeşlerle bizleri, bu elim azabdan korusun. Amin.

Tercümesi:

232- (35) İbnİ Abbas (RA) dan menidir, dedi: Resûlüllah (S.A.V) buyurdu: -

«Benden hadis rivayetinden kaçının, ancak hadisin, hadis olduğu¬nu bildiğinizi rivayet ediniz. Zira bir kimse, benim üzerime bilerek ya¬lan söylerse, o kimsenin varacağı yer, cehennemdir.»

(Hadîsi, Tirmizî rivayet ermiştir.)

233- (36) Bu hadîsi, İbnl mâce; İbnl mes'ud ve câbirden rivayet etmiştir, fakat hadlsde : «Benden hadis rivayet etmekten kaçının, an¬cak hadisin, hadis olduğunu bildiğinizi rivayet ediniz.» Cümlesini ztk-retmemiştir.

(Not: Bu hadîsi şeriflerin, bir nebze îzahatı, birinci cildde ve bu cildin baş tarafında 198-199 hadîsi şeriflerde zikredilmiştir.)

Tercümesi:

234- (37) İbniAbbas (R.A) den mervîdir, dedi î

ResulüUah (SJV.V) buyurdu:

«Bir kimse, Kur'an hakkında (Kur'anı kerimin hükmünde) kendi

ile hüküm beyan ederse, o kimsenin varacağı yer, cehennemdir.»

Diğer bir rl vâyetde: [146]

«Bir kimse, Rur'anda (Kur'aıun hüku^ı^ ^ugisi olmadan derse-(hüküm verirse), Mak'adıni (oturak ve minderini) cehenneme koy-, sun (varacağı yer cehenemdir).» [147]


Îzahat


Yani, her hangi bir kimse, luğat ehlinin, Şer'i şerife mutabık; arafr-ca kavâid, tefsir, fıkıh, hadis, sebebi nüzul, nâsıh ve mensuh gibü ilim¬lerin ehillerinin nakil ve beyanlarını araştınb Öğrenmeden, kendi nef¬sinin arzusuna göre Kur'an âdetlerine mâna verir ve hükümler çıkarır¬sa, nakla uygun olmayacağından kendi reyinde hata ve yanlış hüküm¬de bulunur. Çünkü, aklın, kendi başına hakikatleri doğru bir şekilde anlaması, imkansızdır. Yanlış hüküm veren böyle kişinin varacağı, yer, hadîsi şerifde belirtildiği üzere, cehennemdir.

. îşte bu sebebden Kur'ana mâna verib hüküm beyan edecek kim-se^mutlaka arabî luğat, sarf, nahiv, mantık, maâni, beyan, bedî, tefsir, fıkıh, hadîs ve bunların usullarını bilmesi gerekir. Bilhassa nurlu as¬rın ve oruı tâkib eden asırların müctehidlerinden ashab, Tabiîn ve tebe-i tabiînden olan mûfessir, muhadis ve fakihlerin nakıllanm ve beyan ettikleri hükümlerini, iyi öğrenib âyeti kerimelere mâna verib hüküm beyan etmekte isabetli olmasını sağlamalıdır.

Selefi sâlihînin bilgilerine ve Kur'an diline vâkıf olmayan kimse, Kur'an kıssalarını, müteşâbih âyetleri ve Kur'an ahkamlarını hakkı ile bilib isabetli beyanda bulunamaz.

Bu izahatın daha genişi, birinci cildin 195, hadîsin îzah bölümünde zikredilmiştir.

Tercümesi:

235- (38) Cündüb (R.A) denmervîdir,dedi: Resûlüllah (SJLV) buyurdu:

«Bir kimse, Kur'an hakkında kendi reyi (kendi görüşü) ile hüküm beyan ederse, isabet etse dahî, elbette o kimse hata etmiştir.» (Hadîsi, Tirmizî ve Ebû Dâvud rivayet etmiştir.) [148]


İzahat


Râvî Cündüb (R.A), kendisi «Cündübül hayr» lakabı ile lakablan-mış ve künyesi Ebû Abdillahdır. Bağlı olduğu silsile ve sülâle, Cündüb bin Abdillah bin Süfyan elbecelî el'alakî veya el'alefî dir.

Becîle kabilesinin bir batru olan alaka aşîretindendir. Peygamber efendimizin ashabmdandır. Kırk üç (43) hadîsi şerif rivayet etmiştir. Cihad maksadı ile bir zaman küfeye gelmiş, sonra Basraya geçmiştir. Oraya mıs'ab bin Zübeyr ile beraber girmiştir.

Küfe ve Basra tâbiîninden pek çokları, bu zatdan hadis rivayet etmiştir. Bu cümleden olarak Hasanı Basrî ve ibni Şîrîn Hazretleri ha¬dis rivayet etmişlerdir. Mis'ab bin Zübeyr (R.A) m fitnesi ânında ve¬fat etmiştir. Allah ondan razî olsun.

Hadîsi şerife, çok dikkat etmek gerekir. Zira şeriat ilmini anlayabi¬lecek bir ilmî bilgisi olmayıb, sâde kendi görüş ve düşüncesi ile Kur'¬ana mâna verib hüküm beyan eden kimse, rey ve hükmü isâbetde et¬se, yine kat'iyyet ve kesin bilgi ile hüküm verilmediğinden hatalıdır. Tahminî, kararlamaya ve zekâya dayanılarak verilen hüküm, çok bü¬yük günah ve tehlikelidir.

Bir üstdeki hadîsi şerifin îzah bölümünde bir kısmının isimlerini saydığımız ilim dallarının, en az onbeş (15) adedini bilmek gerekir. O onbeş ilmin isimleri şöyledir :

«Lügat, sarf, nahiv, iştikak, meânî, beyan, bedî kıraat, esbabı nü¬zul, kıssalar, Nâsih, Mensuh, fıkıh, hadis, v& tefsir ilmi ile bütün ilim¬lerin bir ilâhî bağışla olmasımda bilmektir.»

İşte bu saydığımız ilimlere vâkıf ve âlim olan her bilgin kişi, Kurb¬ana mâna verib tefsir edebilir. Bu bilgilere sahib oldukdan sonra Kur1-anı kerîm âyetlerine rriâna verib tefsir ettiğinde, isabet ederse, iki se-vab alır. Hata ederse, bir sevab alır. Yani, Şer'i hükümlerin istinMtın-da müctehidlerin ictihadları karşısında aldıkları ecir gibi,

olur. Çünkü bütün ilmî gayreti ile çalışib. emek sarf etmiştir. Hakkın izharı için sıkıntılara mâruz kalmıştır. Böyle oluncada, ilâhî ecre nail olmak, hakkıdır.

Evet ilmî otoriteler, Kur'anı kerime mâna verib tefsir edebilirler. îlmî otoriteye sâhib olmayanlarda, bildikleri ile amel eden ilim sahih¬lerinin tefsirlerini okuyub onların beyanlarını nakledib açıklamalıdır¬lar.

Tâkib edilecek yol ve hakikat böyle iken, bulunduğumuz asırda pek çok sivri akıllı, ilim zırhına bürünmüş câhillerin ahkam keser davra¬nış ve iddialarına şâhid olduk ve hâlâda oluyoruz.

Kur'an âyetlerine kendi rey ve görüşlerine göre mâna verenler ola¬cağını bilen Peygamber efendimiz, izahına çalışdığımız mübarek sözü gibi pek çok sözler buyurmuştur.

Kur'anın lafız ve mânasına hiç muvafakat etmeyen ve münâse¬beti olmayan tevillerle mâna verenler, zaman zaman görülmüştür.

Meselâ : Râfiziler (Şiîler), sûre-i Rahmanda «Elbahreyn» kelime¬sini, «AH ve Fâtmıa» olarak tevil etmişler. Keza yine aynı sûrede, «EI-lûlü-ü vel mercan» kelimesinide «Hasan ve Hüseyin» ile tevil etmiş¬lerdir. Bunların bu tevilleri, nefislerinin arzusuna uyub cahillik ve ah¬maklıklarından başka bir şey değildir. [149]

Bunlar gibi arzu ve emellerine göre, âyeti kerimelere manâ veren câhillere,_günümüzde pek çok rastlanmaktadır.

Yüksek mevkide bulunan ve kendisini ehli takvadan sayan câhilin birisi, Araf sûresinin yüz yetmiş dokuz (179) uncu âyeti kerimede in¬san ve cinnîlerden kalbleri olub anlamazlıkdan gelen, gözleri olup görmezlikden ve kulakları olup duymazliMan gelenlerin cehennem için yaratıldıkları beyan buyurulan âyeti kerimeye :

«Efendim bizler ne yaparsak yapalım. Biz cehenneme gitmeyece¬ğiz.. Allah bizi ateşe atmayacaktır. Çünkü Allâhü teâla kitabında ce¬henneme atmak için âhiretde yeniden kalbsiz, gözsüz ve kulaksız in¬sanlar ve cinnîler yaratacaktır... gibi» Câhilce mâna verib hüküm be¬yan ediyor.

Bu sapığın beyanı her yönüyle yanlış ve batıldır. Zira suçsuz yeni yaratılacakların azablanmasmda hâşa Allanın zulüm yapmasından bahsediyor.

Samda bir zatdan dinlemiştim, diyorduki:

«Bizim burada bir zındık dede vardı, yer yüzünde yaşayan bütün insanlar cennete girecektir. Çünkü insanlar keremli ve şerefli olarak

yaratılmıştır... gibi... ifâdeler de bulunur ve delil olarakda insanların suret ve endam bakımından bütün varîıkdan daha biçimli ve iyi şekil¬de yaratılışa olduklarını beyan eden âyetleri-okuyor.»

Böyle sapık ve zındık düşünceli adamlar, her asırda olmuş ve kıyamete kadar olacaktır. Çünkü Peygamber efendimiz,-bu ümmetin yetmiş üç (73) fırkaya ayrılacağını ve yetmiş ikisinin cehennemlik olub, kendisine ve ashabına tâbi olan tek bir fırkanın cennetlik olaca¬ğını muhtelif sözlerinde buyurmuştur.

Bu hususu beyan eden hükümlerin biraz genişi, birinci cildin 342. sahifesinde ve «îslamda Evliya Mes'elesi ve Hârikalar» adlı eserimiz-dede zikredilmiştir.

Meslekdaşlarla bir toplantıdayız, birisi geldi konuşuyor. Sözü çe¬virdi evirde îctihad meslesine getirdi. Günümüzde direk âyet ve ha-disden hüküm çıkararak, mutlak ictihad iddiasını söyledi. Bu iddiayı savunan aynı adam, Kur'anı kerimin âyetini yazılan not defterinden yanlış okuyordu. Ezbere değil yüzünden dahî doğru okuyacak kabiliy-yet de değildi. Kur'an âyetlerinin harekeleri kaldırılsa veya hareke¬siz olarak yazılsa, doğru okuyamayacak kâbiliyyeteydi. Hadîsi şeriflerin mânalarını, altındaki tercümelerini okumak suretiyle beyan ediyordu. Gözünü satırdan kaldırınca hemen ayağı kayıyor, yanlış mâna veri¬yordu. Bu haliyle okumuş câhil utanmadan ictihaddan bahsediyordu.

Top yekun meslekdaşlar, cahilliğini, rezilliğini ve bu mes'eleleri konuşmaya dahi hakkı olmadığını en kesin ifâde ve beyanlarla anlat¬mışlardı. Kendiside o mes'eleyı açtığına çok ve çok peşiman olmuş ve özür dilemişti.

Aynı tipde ve aynı kâbiliyyetde veya bir az şeytanî bilgisi olub amel ve ahlakı sıfır denecek derecede pek çok fâsıklar, kendilerini allâme görerek, zaman zaman söz,yazı ve iddialarla bu fikri ortaya atmakta¬dırlar. Öyleleri varki, güya sosyoloji, Pisikoloji ve hukukçu âlimlerin¬den müteşekkil bir ictihad şûrasından bahsedenler, maalesef görül¬mektedir. .

Günümüzdeki hukukGUİann, iktisadcı, sosyoloji ve pisikoloji bil¬ginlerin pek çokları, inanç, amel ve ahlak bakımından islamla bağdaşmayacak şekildeki hal ve durumları meydanda iken, nasıl bu iddia ortaya atılıyor?. Hatta bunlardan bir çokları, islamı ve müslümanları «Şeriat ve şeriatçılar» diyerek kötüledikleri gayet açıkdır. Müslüman¬ları, kâfirlerden aşağı gören tipinden kişilerdirler.

îmanın esaslarına inanmayan, îslâmm şartlarını yaşamayan, ki¬tap ve sünnetin dillerini ve icmâ-i ümmetle kıyası fukaha hükümlerini bilmeyen ve bu hakikaüara inançlı saygılı ve bağlı olmayan bir takım ilim zırhına bürünmüş fâsıkların ve belkide kâfirlerin, islam hakkında ictihad iddiasında bulunmaları, ya delilik, ya fesadlık, ya mülhidlik ya zındıklık ya ahmaklık ya cahillik, ya abdallık ya fasıklara dalkavukluk yapıp dinde taviz vermek veya şeytan öuzaklı hak hukuk ve islam düşmanlığı yapmak olabilir. Başka nasıl îzah edilebilir?.

Asırlarca evvel geçen ve nurlu hayata günümüzden, çok ve çok yakın zamanda yaşayan, gerçekden âlim ve ilmi ile âmil olan âlim¬lerden imamı Gazzâlî, âmidî, ibni hâclb ve Fahruddini Râzi gibi mer¬humlar, mutlak ictihad hakkını kendilerinde bulamadıkları gibi, hicri dördüncü asırdan sonra ictihad yapacak kabiliyyetlerin gelmediğini ve geiemiyeceğini savunmuşlardır. Yani ictihad kapısı kapanmamış¬tır ve fakat ictihad yapacak kabiliyyetler gelmemiş ve gelmesi güç-dür, demişlerdir.

Ashab, tabiîn ve onlardan sonra gelen müctehidlerin yaptıkları mutlak ictihad hükümlerine, «Mes'eleyi mes'eleye ictihad etmek» her devirde olmuştur ve hâlâda olmakda ve olabileceği beyan edilmekte¬dir.

Bu yol açık ve bu yolu anlayıb hüküm beyan etmek, ehilleri için daha rahat ve kolay olduğu ortada iken, teklikeli ve güc yolu savun¬maya gerek yoktur. Hak ile meşkul olan ve hakkı savunan gerçek din âlimi, elbette bu ana cadde hâlini tâkib eder, haddini bilir. Kendini dünyada, fâsık ve tacirlerden sakınır, âhiretdede cehennemlik olmak-dan korur.

Zira günümüzde böyle mutlak ictihaddan bahsedenlerden, bâzı¬larım, gayet açık şekilde görmüşüzdür. Cenâbu hak Kur'anı kerimde : «Eğer (Faizciliğe) tevbe ederseniz, mallarınızın başlan (hiç fazlalık ol¬madan ana sermayeleriniz) yine sizindir.» Buyurmakda iken, tutuyor, «Faiz helâl» diyerek hüküm kesiyorlar ve bu hükmü kesenler, sözde ilim adamı geçiniyorlar. Halbuki görüldüğü ve bilindiği üzere, mal, para ve emsalini veren kimseler, hiç bir fazlalık olmadan başı basma, ölçüsü ölçüsüne aynı ana sermayesini alacaktır.

(Bak, Bakara sûresi, âyet: 279)

Yukarıda 206, hadîsi şerifin izahat kısmında beyan ettiğimiz hac farizasını edâ eden müslümanlara, kurbanların harem dâhili olan mi-na ve mekke-i mükerreme veya civarında kesilmesini açıkça beyan buyurduğu ve müctehidlerde öyle yazdıkları halde, Allâhü teâla israf olacağını haşa bilmezmiş, Peygamberin ede bildirmemişde, bu şeytan kıyasîı câhiller, bu eksikliği doğrulturlarmış! güya!...

Yine bu tip fâsıklardan, «Ebû hanife dalâlette idi, Ebûl Hasan'eTEş'-arî dalâlette idi ve Ebû mansûrî matûrföî dalâlette gibi...» Cümlelerle hak yolcusu müctehid ve fakihleride tahkir ederek kötü telkinde bulu¬nanlara, söyleyenlere ve yazanlara rastlanmaktadır. Meseleleri bizzat sorulmuştur.

Bir çok fesadlıklar karşısında susub, sanki bu müctehid zırhına bü¬rünmüşlerden biriside âyeti kerimelerin açık hükümleri karşısında muhalif hükümleri kesenleri, destekler ve tasdikler durumda Mecelle¬nin, «Mevridi nasda, içtihada mesağ (cevaz yolu) yoktur.» Kanunu olan onbeşinci (15). maddesini eleştiriyor. Güya insanın çalışmasını ve icti¬had gayretini sönöürürmüşde, onun için bu madde bağlayıcı imiş.

Evet mecellenin bu maddesini böyle mütalaa eden kişilerde, Kur'a-nın açık ve kesin hükümlerine muhalif beyanlarda bulunan, makam ve mansıb için sefihlerin arzularına göre fetvalar uyduran, sahte müc-tehidlerdendirler. Haksızlığın karşısında dilsiz şeytan gibi susarlar. Fakat sefihlerin nefislerinin arzularına göre dinde taviz vererek bir ta¬kım haram ve helâl hakkında hükümler keserler.

Bu kaideyi bağlayıcı demekle, Kur'anı kerimin, zina, içki kumar, yalan yere yemin, iftira, haksız adam öldürmek, faizcilik, çıplanmak, zulüm ve emsali haram ve yasaklar hakkında kesin hüküm beyan eden âyetler karşısında, şeytan kıyası yapıp güya ictihad yapacaklar! Milleti islâmiyeyi şaşırtıp bâtıla ve belkide küfre sevk edecekler;

Keza yine beş vakit namaz, zekaf, oruç, hac, adalet, doğruluk, Ema¬nete riâyet, bunları yapmayanların kötülükleri ve haramları işleyenle¬rin cezâ-î müeyyideleri gibi hükümler, Kur'anı kerimde açık bir şekilde kesin hükme bağlanmıştır. Böyle âyetler hakkında Hz. Peygamber da-. hî ictihad hakkına sâhib olmadığım beyan etmiş iken, bu câhiller, utanmadan ve Allahdan korkmadan nasıl olurda kesin hüküm beyan eden âyet ve hadîsler hakkında, ictihad iddiasında bulunurlar?

îctihâd yapmaya nasıl cesaret ederler? Hayret ediyoruz. «Elcâhilü cesurun - Câhil, cesaretlidir.» Denilmiştir. Sahabe ve tabiînden olan müctehidlerinde, cesaret edemediği kesin ve kad-î âyetler ve hadîs¬ler hakkında içtihada kalkışmak, elbette cehaletin eseridir.

Selefi Salihînin yazmış oldukları kıymetli eserlerini okumakdan, okursa anlamaktan âcizdirler. O dev büyüklerin kendilerinin değil, kızlarının ve hanımlarının dahi karşılarında, ulûmi şer'iyyeden konuş¬maya hakkı olmayacak derecde âciz, cılız ve hiç olanlar, utanmadan allâme kesiliyorlar.

Selefin tâkib ettiği ehli sünnet , yolunu yıkmak için adetâ seferber olmuşlar. Her biri ayrı ayrı kanaldan, ayrı ayrı fikir ve iddia¬larda müslümanları ve körpe dimağları, manen ve fikren zehirlemeğe veya kötü telkinlerle doğru yoldan saptırmaya çalışıyorlar. Kesin nas varid olmuş âyetler haklarında muhalif hükümlerde bulunmak, Allah muhafaza küfür olur.

Kur'anm'açık ve kesin şekilde hüküm beyan etmediği, fakat işa¬ret, delâlet ve muktezâyi hal gibi usulda beyan edilen tevil ve tercih yollarıyla zaruret durumlarmdaki mes'elelerde ictihad etmek, bütün selefin takib ettiği yoldur. Yukarda saymış olduğumuz bilgilere hâiz olan, imanlı, ihlash, adaletli, hakkın müdafi ve bildiği ile âmil olan her fakih ve şerîat âlimi, hüküm beyan etmeye, ister meseleyi me¬seleye kıyas yoluyla olsun, ister âyeti kerime ve hadîsi şeriflerdeki tevil ve tercihi gerektiren hallere binaen olsun, muktazâyi hâle ve zarurete göre hüküm beyan edebilir ve fetva verebilir. Ancak bu beyan ve fetva verilen hükümler hakkında, selefi sâlihinden olan din âlimlerinin be¬yanı var ise, onlara dikkat edib o yola îemessük etmek en doğrusudur.

Zira usul ve fıkıh kitaplarında denilmiştirki:

«Vazîfetüı avam, Ettemessükii bi akvalll fukahâ-i = avâmm va¬zifesi, fakihierin (Şerîat âlimlerinin) sözlerine (fıkıh kitaplarına) te-messök edib sarılmaktır. [150]

«Efendim biz avam değiliz, âlimiz» diyeceklerdir. Çünkü kendilerini müctehid derecesinde ve hatta onların fevkinde gören kendini bilmedik câhiller, böyle diyecklerdir. Ana kaynaklarda, müctehidlerin, mukal¬lit ve fakihlerin derece ve mertebeleri uzun uzun yazılmıştır. Biz onlar¬dan hulasa edilerek yazılanlardan bir kaçını kısaca nakledelim. [151]


Müctehidlerin Tabakaları


«fimi abidln» adlı büyük fıkıh kitabında müctehidlerin tabaka ve dereceleri üç şekilde olduğu beyan edilmiştir.

a) Müctehidi mutlak (mutlak müctehid) veya müctehid fişşer'i de¬nilerek direk âyet ve hadisden hüküm-istinbat eden müctehidlerdir. Bunlar dört mezheb imam-ı gibi büyük âlimlerin koydukları esaslar ve tesis ettikleri usullarm mesleklerine tabî olan mümtaz kişilerdir.

b) Mezhebde müctehidlerdir. Bunlarda, imam-ı Ebî Yûsuf ve imam-ı Muhammed rahimahullahlar gibi büyük .müctehid imam-ı Azam-ın talebeleridirler. Üstadlannın kaide ve usullanndan hüküm istin rac ederler. Asıl kaide ve kanunda üstadlanna mudhâlefet etmezler. Ancak bâzı furûu amel mes'elelerinde muhalefet ederler. Diğer mücte¬hidlerin talebeleride, aynıdır.

c) Haklarında nas varid olmayan Meselelerde müctehlddlrler :

Bunlarda, Hassaf (261), Ebî Cafer ettahâvî (321), Ebil Hasan el kerhî (340), Fahruddînî kadıhan (593), bnnlann emsali âlimlerdirler. Bun¬lar, ne asüûa ve ne furftda muhalefet etmeye kadir olamazlar. Ancak bunlar, asıl ve kaidelere muvafık olarak haklarında nas vârid olmayan (kesin kaide ve hüküm beyan edilir ^yen) mes'elelerde hüküm istinbat ederler (yani, mes'elelerden diğer mes'eieleri istihraç edib çıkarırlar').

Bu her üç tabaka hakkında bir nebze malumat, «Akaid manzume¬si» adlı ishakı zencâni ile mâruf olan eserde vardır. Aynı eserden nak¬len «Mâlfa&â Tercümesi» adlı eserimizin birinci cildinin baş tarafında zikredilmiştir. [152]


Fakihlerin Tabakaları


Şimdi «tai Abifiln» adlı eserin birinci cildinin devamında tukaha-nın (iakihlerin) tabakaları şöyle sıralanmıştır:

a) Mttctehiöîeri îeklid eteı fakihlerin birincisi «ashabı tahric»

tabakasıdırki, enli tervicde denir. Bunlarda, imam-ı kerhîiün talebesi cassas ismiyle mâruf EM Bekir er Razî (370) gibi büyük fakihlerdir.

Bu tabandaki zatlar, asla ve kat'â ictihadda bulunmaya Kudretleri, kifayet etmez. Fakat asıl kaideleri ihata edib kaidelerin alındığı ve da¬yandığı mehazları ezberleyib bildiklerinden, mes'elenin iki ciheti olub bir taralı açıklanmayı!) her iki yönünde mübhem olanın mücmel yö¬nünü tafsil edib tercih etme kudretine sahibdirler.

Aynı zamanda bunlar, mezheb sahibinden veya müctehid derece¬sinde olan ashabı kiramın birisinden hüküm nakledebilirler, imamdı HgŞhîiita tahrici ve Ebu Bekir er Râzinin tahrict bu kabil eserlerdendir.

b) F&kUüerin ikinci tabakası, «Ashabı tercih» dir. Bunlarda, müc-tehidleri taûclid eden, ebul Hasan.el KadÛri (428) ve Hidâye satıiM şey-huüslam Burhânaddîn el Murgînânî (593) gibi Fuüûlu ulemâdır.

c) Fakihlerin Üçünca tabakası, «ashabı temyiz»»dir. Mukallitler¬den olan bu zatlarda, müteaıhhirin ulemasından mûfeîier fıkıh metin¬lerinin sahibleridirki, yazâıklan metinlerde-, ekva (daha kavî),t kavî, zait zahirî rivâyef zahirî mezheb ve nâdir, hükümlerin aralarım ifemyiz edib beyan etmişlerdir.

Bunlarvkenz sahibi (710), muhtar (683), vikaye ye mecmâ (694) sahibi g&i sahüı ve muteber f^oh metinlerinin müellifleridirler. Bu fasihlerin hal ve şanlan, eserlerinde mevcut sözleîi ve zaif rivayetleri nakletmemektîr.

d) Mukallit fakihlerin dördüncüsü. Yulardaki yazılanların vasıf ve kudretlerine kadir olamayan, yağlı ile yağsızı fark edemeyen ve sağ ile solu temyiz edib ayırd edemeyen, belkide geceleyin kütük ka¬panlar gibi, rast gele bulduklarını toplayan tipinden kimselerdir. Bun¬ları taklit edenler ve edecekler için, tamamen ve külliyyen helakdir. [153]

tbni Abidin Merhum «Fetevâyı Hayriye» isimli eserden naklen şu cümleleride yazıyor:

«Şüphe yokki, elbet bir meselenin râcihmi mercuhundan ve zail ile kuvvet bakımından mertebelerinin ihtilaflı yönlerini bilmek, ilim tahsil eden kimselerin ilmi tahsil etmeye sarılacakları emellerin en son mertebesidir.

— Binâenaleyh müîti ve kadıya farz olan; cevab vermede, tesbitli olmalı (bir delil ve kaynağa dayanmalı) ve bir şey hakkında, «helâl ve Haram» demekle, Allâha iftira etmekten korkarak rast gele ver¬memelidir. Hevâsına ve şehvetine tâbi olması ve büyük musibet olan mala meyletmesi, haramdır.

— Zira kötü amel ve emeller, cesaret edilmeyecek derecede bü¬yük bir işdir. Bu büyük kötü işe, ancak azıtmış olan bütün câhil kim¬selerin yapdıkları (veya yapacakları) şeydir.» [154]

îbni Abidin merhum «Mecmuatürresâil s. 32» adlı eserinde, îmam-i Ebî Yûsuf-un Imam-ı Azamdan (R.A) rivayet ettiği şu satırları yazıyor : İmamı Azam rahimehullah dedi:

«Bizim sözümüzün nereden (hangi âyet, hadis ve icmadan) aldı¬ğımızı bilmeyen kimseye, fetva vermesi helâl olmaz.» [155]

İmam-ı Azam rahimahüllahla onun talebeleri, Ebi Yûsuf, med, Hasan bin ziyad, Züfer (R.A) ve emsali zevatı kiramlarda aynı hükmü beyan etmişlerdir. Hatta yakın târihin âlimleri de, bu hükme bağlı hükümlerde bulunmuşlar. Yani, kendilerinin beyan ettikleri hük¬mün, hangi âyet ve hadisden istinbat ettiklerini ve hanki kaynakdan aldıklarını bilmeyenler, onların fetvasından bahsetmemelerini, butnır-muşlardır.

îman Şâirimiz Mehmet Akif merhumu dinleyelim:

Bakın ne günlere kaldık; ya beşr ya altı kopuk, Yamaklanyla beraber ki hepsi kılkuyruk. Utanmadan çıkıyor, içtihada kalkışıyor! Bu hâle karşı tahammül hakîkaten pek zor. Harimi Dîn-i Mübînin ahır değil... Oradan, Çekilde kendine bir saha bul, behey nadan! Kilitli bir kapı var orta yerde anlaşana: Harem - sarây-i diyanet değil, dalan dalana Nasılki her kapının ayrı bir anahtarı var. Onunda var. Bunu idrâk eder birinci nazar. Nedir mi? Anlatayım: Sizde olmayan irfan, Biraz haya edin, Öyle ise şaklabanhkdan! Kilitlidir kapı «Ummî duhât» için, amma, Kıyâm-ı haşre kadar ictihad eder «ulemâ». Evet şeraiti mevcud olunca insanda;

Ne kaldı men'edecek içtihadı, meydanda?

llel-ebed yetişir müctehid bu ümmetten;

Şu varkı: Çıkmalı ferdây-ı nura zulmetten.

Kıyası faside bir kerre eyleyin dikkat!

Süveyş'i açtı herif... Doğru... Neyle açtı fakat?

Omuzlamaklanu? Heyhat! öyle bir fenle,

Ki bir ömür telef etmiş p fenni tahsile.

Düşünmüyor bu kopuklarki: müctehid geçinen,

Zamanının Olacak muktedâsı irfânen;

Kitabı, sünneti, icmâ-ı sağlam anlayacak;

Hilafı yoklayacak, İhtiyacı kollayacak.

Ne İçtihadı yapar, yoksa, bir alay- zimmî,

Kadar nasîbe-İ fıkhîsi olmayan- ümmî?

Kuzum, eşek nalı yapsan: bir usta çingenenin,

Yanında uğraşacaksın, başında mengenenin.

Peki, liyâkati fıtrîsi âdemin sâde,

Kifayet eylemiyorken bu en hasis işde,

Ya içtihada nasıl kalkıyor bu sersemler?

O içtihada ki: dünya kader ulûm ister! [156]

Yukardaki hükümlere riâyet etmek amelî mesele ve hükümlerde¬dir, îtikad'ye îm'ari meselelerinde katiyyet olması lazım olduğundan, orada taklid ve nakil değil, doğrudan doğruya kat'î ve kesin bilib ina¬nılması gerekir. Her ne kadar mukallidin îmanı sahih olursada', büyük günah sahibidir. Onun için îmanda en muteber ve sahih olanı/ aklî ve naklî delillerle öğrenib inanmaktır. Bu hüsusda îtikad ve usul kitap¬larında daha geniş malumat, vardır. Birde, «Islâmda Evliya rnes'eJesi ve Harikalar» adlı eserimizde zikredilmiştir.

Şimdi yukardan beri naklettiğimiz hükümlere çok ve çok dikkat edelim. Din ve şeriat mes'elelerinde hüküm verenlerin ve hüküm be¬yan edebileceklerin, derece ve mertebeleri, nasıl îzah edilmiştir. Birde yedi tabakanın sonuncusu mertebesinde, belkide onlardanda aşağıda olanlardan günümüzde, birinci derecedeki müctehidlerin yetgili olma¬dıklarını beyan ettikleri kesin âyet ve hadis hükümlerinin hilafına be¬yanda bulunmakdan çekinmeyen; kendini ve1 haddini bilmeyen zavallı¬ların hallerine bakalım.

Bu iddiada olanlardan öylelerine rastlanmıştırki sakal yok, büyüğe saygı yok, namaz, abdest rast gele, camiye cemaata gitmez, karısı ve kızı çıplak, başı açık ve islâmî Icryâfeti olmayan yabancı kadınlarla yan yana iş görüb ve hatta çay içip, ekmek yeyib, yabancı kadınla el sıkışrhadanda çekinmezler. O gayri meşru hayatlarına islârm uydur¬mak için, şeytan kıyaslarına kalkışırlar.

Böylelerinin zuhur edeceği, kendisinin malumu olan ashabdan, müfessir ve fakih lbni mes'ud radıyallahü teâla anh şöyle demiştir :

«Aîeyküm bilatik –

—Eskiye (eski âlimlere ve eserlerine) sanlınız.» [157]

Resulü ekrem sallallâhü aleyhi vesellem devrinde fetva vermeye yetgili olan lîu büyük dahî sahabe îbni mes'ud * Radıyallahü anîun, kıymetli sözünün yaşantısı, «eski eserler» adı altında yazma kur'anı kerim ve dînî eserlerden tutunda, halı, kilim, çaîh, taş, cami, medrese, hastahâne ve emsali eserlerin maddî yapı ve îmal değeri çok kıymet¬lidir. Maddeci ve dünyacılar, buna hayrandırlar/Teamül aynı şekilde devam etmektedir.

Keza islâmı yaşayan ihlaslı din âlimleri ye müslümanlarda, selefi s&ihine ve eserlerine saygılı ve onların, kıymetlerini takdir. edereK yazdıkları eserleri, okumuşlar, okutmuşlar, şerhler ve haşiyeler, yaz¬mışlar. Okurken okuturken ve eserlerini şerh edib açıklarken, devam¬lı rahnfetle anmışlar ve gerekli takdiri, bir vazife bilmişler.

Hak yolcusu- din âlimleri kendilerinden evvel geçen sahabe, tabiîn, teba-ı tabiîn ve devam edib gelen müctehid, müfessir, fakih ve muhaddisleri ve eserlerini takdir edib tavsiye etmişlerdir. Ancak selefi

sâlihîn efendilerimizin devirlerinde çıkan bâzı sapıklara ve onların fasit düşünce ve iddialarınada, dikkat edilmesini eserlerinde belirtmiş¬lerdir. Bizler, o büyüklerin yazdıkları eserlerden faydalanarak islamı yaşamaya çalışıyoruz.

Büyüğe saygı, küçüğe şefkatla ssvği, islamın prinesibidir. Hal böy¬le iken, bulunduğumuz asırda, kendilerinde renk gören bir kaç ilim dalından bir şeyler bilen şeytân kıyaslılar, sahabenin adını söyler ve yazarlarken, tarziye' (RA. ve Rahimahullahı) getirmedikleri gibi, Haz¬ret ve emsali saygı değer kelimeleri söylemiyorlar, yazmıyorlar. On¬lara ve. hükümlerine karşı terbiyesizce davranış ve beyanlarda bu¬lunanlar maalesef görülmektedir.

Meselâ : Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali Radıyalla¬hü anhümlerin isimlerini söylerken sanki halkdan bir kişinin adını söy¬ler gibi, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali derler ve yazarlar.

Şimdi ey meslekdaşlanmız ve ey ilim irfan yolcusu gerçek mücâ-hid genç ve dinç kardeşlerimiz! Kısa cümlelerle açıklamış olduğumuz bu gerçeklere ve sizin şimdiye11 kadar okuyub bildiğiniz selefi sâlihîn efendilerimize ve eserleriyle ilgili bilgilerinize müracaat ediniz.

Mısırda zuhur eden bâzı müfsid reforumculann; Ashab, tabiîn ve diğer büyük müctehid, müfessir ve fakihleri küçümseyen veya ek¬siğinden bahsedib kötüleyenlere rast gelirseniz, aman bu müfsitler-den kaçınınz. Fijçren ve manen zehirlenirsiniz. Manevî değerlere saygı ve bağınız kopar. Bir takıin sefih ve mülhitlerin görüş ve düşünceleri doğrultusunda hüküm kesmeye kalkışırsınız. Haddinizi aşarsınız. Sapı¬tırsınız. Yalancı dünya için din ve âhiretinizi harab edib yıkarsınız. Sefihlere yaranmak için, dinde tâvizler verirsiniz.

Böyle oluncada hem kendiniz helak olursunuz ve hem sizin be¬yanlarınıza tabî olanlar, helak olurlar. Ve hem kendinizin ve sizin söz ve yazılarınıza tabî olanların vebal ve azabını çekersiniz.

Ashab ve tabiîn efendilerimizden devam edib gelen selefi sâlihîn hazrâtmdan kopub, yepyeni mûcidci edasına bürünen böyle saygısızlar¬dan ve eserlerini okumakdan kaçmmakdan başka çıkar yol olamaz, t^unkü aslını inkar edenlerdendirler.

Hemen burada açıklamaya çalıştığımız mübarek reygamber efen-öimiz-in kıymetli cümlelerini tekrar okuyalım :

«Bir kimse, Kur'an (âyetleri) hakkında kendi reyi (kendi görüşü) Ue hüküm beyan ederse, isabet etse dahi, elbette o kimse, hata etmiş¬tir.»

Şu halde en doğru yol, nurlu devir olan "Peygamber efendimizin as¬rında, ondan sonra gelen asırda ve tâkib eden asırlarda yetişmiş müc-tehid, müfessir, fakih ve muhaddis gibi dahî alimlerin hüküm ve be¬yanlarını rehber edinerek, kur'an dilini beyan eden, ilim dallarına vâkif olan kişilerin, hüküm ve beyanda bulunanlara tabî olmaktır.

Bir hadîsi şerifde :«insanların hayırlısı, benim bulunduğum asırda-ktler. Ondan sonra takib eden asırdakiler, ondan sonra takib eden asır-dakilerdir.» buyurulmuştur.

Yukarda geçen ikiyüz (200) ve 218 ve ilerideki 262. hadîsi şerifin izahat bölümü ile «İslama Sokulan Bİd'at ve Hurafeler» adlı eserimizin baş tarafını tekrar okuyalım.

Tercümesi:

236- (39) EnûHureyre (R.A) denmervîdir,dedi: Resûlüllah {SAM) buyurdu:

«Kur'anı kerim hakkında (Kur'anın müteşâbih hükümleri hakkın¬da) çekişip kavga etmek, küfürdür.»

(Hadîsi, Ahmed ve Tirmizı rivayet etmiştir.) [158]


İzahat


Yani, Kur'anı kerim âyetleri hakkında şek ve şüpheye düşmek, bir birlerine karşı âyetler okuyarak cidal yapıp çekişmek veya Kur'anın âyetlerini nefsine ağır gelen kimsenin inkâra kalkışıb cidalîaşmak yo¬luna sapması gibi haller, küfürdür. Çünkü ilâhi hükümlere, itiraz etme veya ayıblama gibi küfrü gerektiren haller vardır.

İnsanın, aklına ve anlayışına her ne kadar gücde olsa, Kur'an âyet¬lerini anlamaya çalışacaktır. Kur'an âyetlerini sivri akıl veya câhil ka¬fa ve nefse düşgünlükle anlamak çok güçdür. Anlamanın en doğru yo-],u, âyetlerin hak olduğuna inanıb teslim olmak ve anlatıp izah ede¬cek gerçek ehlini bulup hakîkata erişmektir.

Kur'an âyetleri hakkında şek ve cidalda bulunmamak gerektiğini beyan eden bir âyet meali şöyledir:

« (Habibim!) Sende sakm bunda (Kur'anda) bir şek ve, şüpheye düşme. Çünkü bu Kur'an ve onun vaad ettiği, Rabbin tarafından hak-dır (olacaktır). Fakat insanların çoğu îman etmezler.» (Hud sûresi, 17)

Kur'an âyetleri hakkında cidallaşan kişilerden bâzılarıda, bir âyeti savunurken diğer bâzı âyetleri inkâr etme gibi tehlikelerede duçar olabilirler. Bu halde, yine ehliyetsiz ve liyakatsizliğin neticesi olduğu sidi, Kur'anda ayıb ve eksiklik arayanların fesatüklarıda olabilir.

'Kur'an âyetlerinin hükmü ve emsali mes'elelerde nizâlaşıldığm-da kitap ve sünnete havale etmek lâzımdır. Ancak kitap ve sünnete âlim bir otoriteye müracaat ederek, neticeye ulaşılabileceği muhakkakdır.

Bir âyeti kerimede şöyle buyurulmuştur :

«Ve bir şey hakkında nîzâ edlb çekişdinizmi, hemen onu Allâh-a (kitaba) ve Resulüne (sünnete) havale ediniz, eğer Allâha ve âhiret gü¬nüne inanıyorsanız.» (Nisa sûresi, 59)

Kur'anı kerim hakkında geniş malûmat, tmamı Suyûtinih «El itkan H ulûmu Kur'an» adlı eserinde mezkûrdur.

Kur'anı kerim ve hükümleri hakkında küfürde bulunmanın yollan ve hükümleri için, îtikad kitaplarına ve fıkhın elfazı küfür bahislerine müracaat etmek gerekir.

Ayrıca tercüme ve îzah ettiğimiz «Mültekâ Tercümesi» adlı eseri¬mizin ikinci cildinin» «Elfazı küfür mes'eleleri» bahsinde gerekli hüküm¬ler zikredilmiştir.

Tercümesi:

237- (40) Amr bin Şuayb, oda babasından, oda dedesinden ri¬vayet etmiştir, dedikl:

«Nebiyyi muhterem sallallâhü aleyhi vesellem, Kur'an hakkında kendi rey ve görüşleri ile hüküm veren bir cemaatı işitti, o anda he¬men buyurdu:

«Ancak sizden evvel geçenlerde böyle kendi rey ve görüşleriyle hükmettikleri İçin, helak oldu;

— Allattın kitabının hükmünün bâzısının yerine başka fikirleri koyarak kitabullâhm hükmünün bâzısını def etmişlerdi. Halbuki Alla¬nın kitabı, bâzı hükümleri diğer bâzısı ile tasdik etmek suretiyle nazil olmuştur, öyle İse, kftabollâhın bâzısını diğer bâzısı İle tekzib etme¬yiniz.

— Binâenaleyh kttabullahdan bir şey biliyorsanız, hemen ona de¬yiniz. Şayet bilginiz yoksa, onun hükmünü bilen kişiye (Allâha veya bilen âlime) havale ediniz.» (Hadîsi, Ahmed ve timi Mâce rivayet etmiştir.) [159]


İzahat


Râvî Amr bin Şuayb (R.A), Muhammedin oğlu, oda Abdullaîun ve Abdullah (R.A) da Amr bin el'Asın oğludur. Yâni, Amr bin Şuayb, Ab¬dullah bin Amr-in torununun oğlu ve Amr bin el' As-ın torununun to¬runudur. Sahabe değil, belki tâbiîitdendir. Hadîsi şerifi Peygamberimiz¬den ilk rivayet eden dedesi, Abdullah bin Amr bin el'asdır. Bâzı rivayet¬lerde büyük dedesi, Amr bin el'as (R.A) olduğuda mezkûrdur. Vefatı, hicri yüz yirmi beş (125) de vuku bulmuştur. [160]

Bu hadîsi şerifin hükmü hakkında bir nebze izahat, birinci cildin «kitab ve sünnete sarılma Bahsi» başlığı altında ve «fslfima sokulan Bİd'at ve Hurafeler» adlı eserimizde zikredilmiştir.

Tercümesi:

238- (41) îbniMes'ud(R.A) den mervidlr,4edi:

Resûltillah(S.A.V) buyurdu:

«Kur'an, yedi harf üzerine inzal olanda ve bu yedi harf den- her âyet için bir zahir ve birde bâtın mânâ vardır. Her bir had İçinde muttali ve vâkıf olunacak ciheti vardır.» (Hadisi, îmamı Beğavî, Sünnet şerhinde nvayet etmiştir.) [161]


İzahat


Hadisi şerifde açıklavıb îzâh etmemiz gereken iki husus varmi. Birisi şu cümledir:

a) «Kardan, yedi harf üzerine inzal olanda.»

Sarihler bü yedi harf hakkında çeşitli görüş ve beyanlarda.bulun¬muşlardır. Aliyyülkârî merhum yedi harf, «yedi kıraat veya yedi luğat, yahut yedi nevî hüküm» demektir, demiştir.

Ve Şârih Aliyyülkârî hazretleri, şu satırlarıda yazmaktadır : «Harf, taraf manasınadır, yedi harf ile söylenmesi, kelimenin et¬rafı yedi şekilde olduğundandır.

— Denildiki : yedi harfden murat, Arab lügatinin etrail demek¬tir. Sanki Resûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, buyurmuşturki^ Kur'¬an arabm yedi luğatı Özerine gelmiştir. Arablar için fesâhatla meşhur olan o yedi luğatda, kureyş, Sekîf, Tay'i, Hevâzen, Huzeyl, yemen ve beni temim kabîlelerinin lügatidir. Denildiki, lugatcı imamların, Bey-hakînihde tashihi, ibni-Atıyye ve ibni Abbas hazretlerinin beyan ettiği tasrihe göre, Arablanri luğatı, yediden çoktur ve fakat cevablanmıştır-ki, burada yedi luğatdan maksad, arabların fasih olan yedi luğatı üzere inzal olunmuştur. Denildiki, bütün luğattarm menşe-î kureyş lügatidir.» [162]

— Her Peygamberin kendi kavminin lisaniyle gönderildiği bir âyeti kerimede şöyle buyurulmuştur:

«Biz {Azîmüşşan), her Peygamberi gönderildiği kimselere apaçık anlatması için, ancak içinde bölündüğü kavminin diliyle gönderdik.»(tbrâhim sûresi, 4)

Diğer bir kavildede, Kur'anın yedi harf üzerine inzal Duyurulması, «Kıraati seba» denilen yeöi kıraat üzere indirilmiştir. Netekim kıraati aşere (on çeşit kıraat) den yedi adet kıraâatcı, daha fazla beğenilib ih¬tiyar edilmiş kıraat imamları vardır. Onların isimleri şöyle sıralanmış¬tır : Asım, Hamza, Kisâî, Abdullah Bin kesîr, Nâfî, Ebû Amr ve Abdul¬lah bin Âmir (R.A) dir. Bunların kıraati, rafî, nasb ve cer şeklindeki okuyuşa, birerde aynı harektlerin tenvinleri ile altı ve birde cezmle yedi oluyor.

işte bu yfcdi Kurrâ âlimi = kıraat imamları, her biri ayrı ayrı -kı¬raat okuyub beyanda bulunmaları (arafr dilinin ve Kur'an âyetlerinin' böyle anlaşılması gerektiğini beyandır. Hadisi şerifde bu hususlara işaret vardır.

Bu kıraat ehli imamlar, kelime, harf ve harekeler, gibi pek çok lâfız ve mâna üzerinde ayrı ayrı kıraat edib hüküm beyan etmişlerdir. Bu hususda kıraat kitapları ve kıraat usullan, uzun uzun. yazılmış ve ayn bir Üim dalı olarak tâlim edilmiştir. Aynı hal devam etmektedir. Meselâ : «Vel muhsanatü» okunduğu.gibi «vel muhsınatü» de okunmuştur. Yani, sad harfi üstünle ve esre ile kıraafc edib okunmuştur. Aynı kıraat usulleriyle yazılan ve etrafa sevk edilen «hattı Osman» is¬miyle söylenen mushaflar, aynı mushaflardır.

Kur'anın sahabe ve tabiîn zamanında harekeleri yoktu sonra ce-hâle'tin artması neticesinde, haccac zamanında Yahya bin yâmur {R.A 129) isimli âlim harekelemiştir. [163]

Resûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem zamanmda kureyş kabile¬sinden HaKîm bin Hişam (R.A) bir meclisde kıraat ediyor. Hz. Ömer bu zatın yakasından tutup Peygamber efendimize getiriyor ve kur'anı yanlış okuduğunu beyan ediyor. Resulü ekrem efendimiz, o zâtı din-leyor, yanlış olmayıb doğru okuduğunu ve kur'anm yedi harf (yedi şekilde kıraat olunmak) üzere inzal olunduğunu buyuruyor. Daha ge¬niş malumat, kıraat kitaplarında mezkûrdur.

Bu yedi çeşit kıraat-ın namazda okunması, ihtilaf konusudur. Asah olan meşhur yedi Kıraatla namaz kılmak ve kıldırmak caizdir. Ancak Şaz olan kıraatlarda namaz kılmak caiz değildir. Binâenaleyh arabca okumakdan âciz olan kişi, arabcayı öğreninceye kadar fârisi (ve baş¬ka) dil ile Kur'an okuyabilir, caizdir. [164]

Bu hususda dan geniş malumat, fıkıh kitaplarında mezkûrdur.

Diğer bir kavilde, Kur'anm yedi harf üzere inzal olunması; yedi çeşit mânaya şâmil olarak gelmesidir, onlarda : «Emir, nehiy, kıssalar, misallar, vâad, vaîd ve öğütdür.

Denildiki, yedi mânadan maksad, yedi akâiddir. Onlarda; «Ahkam, ahlak, kıssalar, misallar, vad ve vaîd» dir.

Diğer bir kavildede : «Emir, nehiy, helâl, haram, muhkem, müte-şâbih ve misallar» mânasına denilmiştir.

Denildiki, «yedi harf üzere inzal olunmakdan maksad, yedi iklim, yani Kur'anı kerimin hükmü bütün âleme şâmildir. Yine denildiki, yedi harfden murad, genişlik ve kolaylık olması için kesret (çokluk) ile ifâte etmekdir. Tur beşdî merhum dediki; bütün arablara, kureyş dili ile kur'an okuması güç olacağından, kolaylık için böyle inzal olunmuş¬tur.

b) Hadisi şerifin devam eden ikinci cümlesinde şöyle idi :

«Ve bu yedi harfden olan her âyet için, bir zahir ve birde bâtın mâ¬na vardır. Her bir had içinde muttali ve vâkif olunacak ciheti vardır.»

Şârih Aliyyülkârî merhum hadîsi şerifin bu cümlesinin izahatın¬da da, şu hükümleri beyan etmektedir :

«Hadîsi şerifin bu tevili cihetinden gereklidirki, kelimenin imâle, harflerin tebdili ve idğamı gibi hallerinden her bir hal için, zahir, zâtın ve vâkıf olunacak haddin bulunmas^ gerekir.

— Denildiki, zahir, bâtın ve haddin müâ-mdan maksad,' Kur'anı kerimde ilimlerin çokluğunu vasiflamakdır. Binâenaleyh yedi harf üzere inzal olunmakdan murad, çokluk (mâna ve mefhunun bitme¬yecek derecede çok olduğunu) ifâde etmektir.

Netekim cenabı hak bir âyeti kerimesinde şöyle buyurmuştur : «Eğer yerdeki ağaçların hepsi kalem olsa ve denizde arkasından yedi misli deniz daha katılarak mürekkeb olsa, yine Allanın kelimeleri (ilmi ilâhisî ve ezelî kelâmı) tükenmez...» (Lukman sûresi, 27)

— Hadîsi şerif deki, «Ehruf=Harfler, bu âyeti kerimedeki» keli¬meler» menzilindedir.

— Binâenaleyh zahr (zahir), nakledib beyan edilebilen âyetin mânası demektir.

— Bâtın İse, tevil edilerek açıklanması taleb edilen âyetin mânası, demektir.

— Had=O, öyle bir makamdır ki, zahir ve bâtın mânanın her bi¬rini iktiza edîb kendisi için çizilmiş bir haddi olmayan makamdır.

— Muttalaa = Öyle bir mevkî ve mekandırki, had makamına eri¬şen her havas kimsenin, müşerref olduğu mânanın inceliğine vukûfiy-yet mertebesidir.

— Had ve Muttalaa için bir nihayet yoktur. Zira bunların gayesi, Peygamberlerle evliyaların, Allanın sırrına mazhar olanların ve arifi billah olanların, yoludur. Keza tîbîde böylece tahkik etti.

— Denildfki, Zahir; tevili açıkça mümkin olub mânası bilinen de¬mektir.

— Bâtın; Tefsiri gizli olub mânası müşkil olan şey demektir.

— Diğer kavilde, Zahir, lafz, demektir. Bâtın, mânâ, demektir.

— Bâzı âlimler dediki:

«Her bir âyet için, altmış bin (60.000) anlayış vardır.»

— Hz.Ali (R.A) demiştir:

«Eğer ben Kur'an tefsirinden yetmiş deve yükletmek İsteseydim, elbet yapardım.» [165]

Allâme-i Teftâzânl rahimahulalh ve bâzı muhakkıklar demişlerdirkl:

»Muhakkak naslar (âyet ve hadisler), zahirleri üzere hamlonur lar. Bununla beraber naslarda çok ince mânâlara işaretler vardır. Bu işaretlerde tarîki müştekime suluk edenler için münkeşif olurki, o mâ¬nâlar ile zahirlerini tatbik etmek mümkin olur.

— İşteJbu halde, îmanın kemâlından, sâde ve s&de irfandandır.» Bu açıklamaya dikkat etmek gerekir. Zira kur'anın zahir mânası

üe bâtın manası bir birine mutabık olmasının şart olduğu beyan edil¬miştir.

«Bâtinniye» ismini alan zındıklar ise, Kur'anm, zahir manası ile bâtın'mânası değişik şekilde olur, derler. Bunlar, Firakı dâlleden- olan şîîlerdendir. Kur'anm bir zahir ve bir bâtın manası vardır ve fakat murad olan bâtm mânadır, zahir mana değildir, derler.

Meâlimüttenzilde nakledildiğine göre, denildi:

«Zahr (Zahir), Kur'anm lafzıdır. Batn (bâtın) ise, tevilidir. Mutta-lâda, anlamakdan ibarettir. Bu anlayış ve tevile mazhariyyeti Allâhü teâla, müdebbir ve mütefekkir kimselere lütfeder. Bunlardan başkala¬rına lütfetmediği şeylerdir, bunlar.

— Netekim bir âyeti kerimede buyuruîmuştur:

Her İlim sahibinin üstünde bir âlim vardır.» (Yusuf sûresi, 76)

Bir hadîsi şerifdede : «Kim, bildiği ile amel ederse, Allâhü teâla ona bilmediğini vâris kıldı öğretir.»

— Evet ilâhi lutufla mâna ve hüküm anlamak, niyyetin sadıklığı, hürmet ve tazimin büyüklüğü ve lokmanın tiyb (çok temiz) ligi ile olur.

Yahut zahir, ilâhi âyetlere îman edib muktezasiyle amel etmektir.

Batn (bâtın), Allah ile çok sevimli seçkin kullan arasında Mr sır plan gizli mânâdır. . ,

Netekim Ebudderdâ (R A) den rivayet oluiimüştur:

«Bir adam, gerçekden tam fakih olamaz, Tâki knrtmı kerimin ve* cinlerine (çeşitli işaret yönlerine) vâkıf ola.»

îbni mes'ud (RA) da demiştir:

«Bir kimse, evvelki ve sonraki ilimleri öğrenmek isterse, Kur'aıu kerimi okusan.»

Zahir ve bâtın manayı yanlış anlayıb savunanların fenalıkları, «îslâmda Evliya Meselesi ve Hârikalar» adlı eserimizde mezkûrdur.

Tercümesi:

239- (42) Abdullah bin Amr (R A) den mervîdlr, dedi: ResûlüUah (SA.V) buyurdu:

«tlim üçtür; ya muhkem âyettir. Yahut kâim ve dâim olan sünnet¬tir veya müştekim olan farzdır. Bunlardan başkası, İşte o fazladır.» (Hadîsi, Ebû Dâvud ve ibnt Mâce rivayet etmiştir.) [166]


İzahat


Hadîsi şerifde zikredilen «ilim» kelimesinden maksad, dm ilimleri¬nin aslı «sası mânasma olub, üç aded olduğu beyân edilmiştir.

1) «Muhkem âyettir» Duyurulmakla, mensuh olmayan veya tevil ihtimali olmayıb, belki ancak bir tevili olabilen kesin hüküm beyân eden âyet, demektir.

2 ) «Yahut kâim ve dâim sünnettir» demek, Resulü ekrem sal-lalîâhü aleyhi vesellemden nakü sahih ve sabit olub amel edilen sün¬nettir.

3 ) «Veya müştekim olan farzdır.»

Bu cümlenin İzahında AUyyÜlkârî merhum şu açıklamalarda bu¬lunmuştur :

«Farzı âdilden nvırad, kıyas yoluyla nas olarak vârid olan âyet ve hadîsden doğru hükmü çıkarmak için kitap ve sünnetden hüküm istin-bat etmektirki^kitab ve sünnetin hükümleri ile amel etmenin vâcibüği-nide müsâvî plması ve hükmün doğru, isabetli olması demektir.

— Denildiki, farz âdil; kitap ve sünnete muâdil ve muvafık bu hükmün öğrenilib amel edilmesidir.

— Diğer bir kavilde, farzı âdil : Müslümanların üzerinde ittifak ettikleri (icma-ı ümmetin ittifak ettikleri) hükümdür. Buda icma-ı üm¬metle sabit olan hükme işarettir.

.— Diğer bir kavilde de; -farzı âdilden murad, farzları bilmektir.

— Hulasa-i kelam mtıhakkakki edille-i şer'iyye dörttür. Ve kitap, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyasi fukahâdır ve icma-ı ümmetle kıya¬sı fukahâye farzı âdîl, denilmiştir.» [167]

Hadîsi şerifin son cümleside şöyle idi: «Bunlardan başkası, İşte o fazladır.»

. Yani, ilmin esası olan muhkem kur'an âyetleri, sabit olan sünnet¬ler ve farzı âdil denilen icma-ı ümmetle kıyası fukahâdan başkalarını

bilmek veya öğrenmeye çalışmak fazladandır. Çünkü bilinmesi ve amel edilmesi farz ve lâzım olan bunlardır ve bunların beyan ettiği bilgiler¬dir.

Binâenaleyh bu üç ilmi öğrenmek için hankl yol ve pirensiblerle, hanki şahıs ve memleketden tahsil edib bellemek imkânı varsa, o şart¬lara riâyet edib öğrenmek lâzımdır. Bilhassa farzı ayn olan mes'elele-rin öğrenilmesi, farzdır. Bilinib amel edilmesi farzı ayn olan mes'eleler hakkında gerekli malumat, birinci cildde ve yukarda ikiyüz on sekiz (218) nci hadîsi şerifin altında zikredilmiştir.

Farzı ayın olan dîni mes'elelerin ilmini öğrenmek, mutlaka şart ve farz olmakla beraber, farzı kifâye, vâcib ve sünnet olan dîni mes'elele-ri öğrenmekde yerine göre farz, vacib ve sünnettir. Meselâ; cenaze na¬mazı mes'elesi, Kur'ana hafız olmak ve tıp ilminden öğrenib cemiyete faydalı olmak, birer farzı kifâyedir. Meşru olan diğer ilim dallarıda böyledir.

îmam-ıŞâü-î (R.A) demiştir :

«İlim ikidir. Dini hükümleri bilmek için, ilmi Fıkıhdır. Bedenlerin hallerini bilmek için, tıp ilmidir»

Hal böyle iken günümüzde, okudan ve okuyanlardan pek çok kim¬seler, dînin; farz, vâcib, sünnet ve müstehab hükümlerini öğrenmemiş¬lerdir. Bu seneble inançsız ve amelsiz hayatı tercih etmektedirler. Bu halleriyle fikir ve zihinlerinin isabetli bir ilim çalışmasında oldukları¬nı zannediyorlar. Boş olan bu adamlar, bakıyorsunuz, ya yahûdîf ya hırıstıyan ya kızıl Rus veya kızıl Çin fikirlerine sapıtışlardır.

İşte Resulü ekrem efendimiz, K,ur'anm muhkem âyetlerini, sabit olan sünnetleri ve icma-ı ümmetle kıyası fukaha hükümlerini bilme¬yenlerin, fuzûlî ilimlerle meşkul olduklarını beyan buyurmuştur. Za-rûratı dîniyyelerini belleyib iktizası ile amel etmeyenler, hakikati gö¬remezler, doğruyu düşünemezler, ilâhî yardımdan mahrum kaldıkla¬rından fuzûlî şeylerle meşkul olurlar.

Cemiyet hayatında görülen tedrisat, hoca, talebe ve neşriyatdaki zararlı cereyan, fikir, cidal ve fesadlıklar, bin dörtyüz (1400) sene ev¬vel sevgili efendimizin buyurduğu hükümlerin tezâhurlandır. Farz ve lazım olan bilgilerle mücehhez olmayan, îman, amel ve ahlak ka¬idelerinden mahrum, mâneviyyat fukarası kimseler, pek çok küfür ve fesadhklara tabî olub dünya ve âhiretlerini perişan ediyorlar ve bulun¬dukları, aile, cemiyet ve cemaat için bir baş belası kimseler oluyorlar.

Zarûrâtı dinîyyeden olan ilmi hâlini öğrenen müminler, din, fen, tıp, sanat, edebiyyat, atıcılık, ziraat ve teknik sahalarda cemiyet ve cemaata faydalı ilimlerle meşkul olmak, yine kitabımızın ve sünneti nebeviyyenin hükümleridir.

Meselâ ; Müslümanların, düşmanlarına karşı bütün imkanlarını kullanıb hazırlanmaları, bir dînî vazifedir. Bir âyeti kerîmede şöyle duyurulmuştur :

«Sizde (ey müminler!), düşmanlara karşı güç ve kuvvetininizin yettiği kadar, her türlü kuvvet ve cihad için, bağlanın beslenen atlar (tanklar, tüfekler, roketler ve uçaklar) hazırlaymki, bununla Allah düş¬manım, kendi düşmanınızı ve bu düşmanlardan başka sizin bilmeyibde Allanın bildiği diğer düşmanları, korkmasınız.» (Enfal sûresi, 60)

Resulü ekrem sallallâhü aleyhi vesellem efendimizde, bu âyeti ke¬rimedeki «kuvvet» kelimesini; «Dikkat ediniz, elbet kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır.» tefsir edib îzah buyurmuştur. *

Bu ayeti kerimede, inanç, ekonomi, fen, teknik, san'at ve siyâset yollarım beyan eden hükümler vardır.

Öyle ise bugün en kuvvetli atmak, uçakla atılan bombalar, füze¬ler, uçak savarlar, tanklar, roketler, tüfekler ve emsali âlet ve-edevat¬lardır. Kur'anı kerîmin ve hadîsi nebevinin hükmü gereğince, düşman¬la karşılaşmadan evvel bu kuvvetler hazırlanıb, müslümanlar o kuv¬vetlerin en iyi şekilde kullanmasını bilmeleri gerekir. Bütün bu kuv¬vetler, maddî imkâna bağlıdır.

Bir misal ile anlatmaya çalışdığımız bu hükümleri bir âyet meali ile neticeleyelim:

«Yaş ve Kuru (dünya ve âhiret, hayır ve şer) her şey, bütün hü¬kümleri beyan edici kitabda (Kur'anı kerimde) dlr.» (En'am sûresi, 59)

îman şâirimiz Metanca* Akif merhumda şöyle demiştir:

Dedikçe sen, dediler karşıdan : «inayet ola!»

Dilencilikle siyâset dönermi, bey budala?

Siyâsetin kani: servet, hayatı1 satvettir;

Zebûn-küş Avrupa bir hak tanırkı : kuvvettir. (Safahat, 267)

Diğer mısralarında şöyle demiştir:

Diyor kuran bilenler7bilmeyenler,bir değil heyhat!

Nasü yeksan (bir) olur zulmetle nur, ahya (dirj) ile emvât (ölü)?

Doğrudan doğruya kurandan alıp ilham-ı,

Asrın İdrakine söyletmeliyiz islâm-ı.

Tercümesi:

240 - (43) Avî bin mâlik el eşçe! (RA), den mervîdir, dedi : Resûlüllah (S.A.V) buyurdu:

«Kıssa ve hikaye naklederek vaaz etmeyi kimse yapmaz, ancak Emir veya vâzu nasihat etmeye memur veya riyaset sevdasında elan mütekebbir kimse kıssalar.»

{Hadîsi, Ebû Dâvud rivayet etmiştir.)

241- (44) Bu hadîsi, Dârimî; Amr bin Şoayb (R.A) den, oda ba¬basından, oda dedesinden rivayet etmiştir. Dârimiiün rivayetinde; «veya mütekebbir kimsem kelimesinin bedelinde, «yahut cidal ve kav¬gacı kimse» kelimesi yer almıştır. [168]


İzahat


Râvî Avf bin mâlik el eşceî (R.A), sanaue-ı Kiramdandır. Ebû Ab* durrahman künyesi ile künyelendiğide denilmiştir. Gatfan Kabilesine mensubdur.

Peygamber sallallâhü aıeyni veseüemle berâfier iik defa Hayber muharebesinde ve sonra mekkenin fethinde hazır bulunmuştur.

Şama gelmiş ve orada «sûkul gazalil atik» isimli sokakdafei evh*— sakin olmuştur. Resulü ekrem efendimizden bizzat altmış yedi. (67) hadîsi şerif rivayet etmiştir. Kendisinden Em} Eyyub el EnsArî, Mifeâam bin mâdî kerb ve Ebû Hureyre (RA) gibi sahabeler ve pek çok tâbîîŞ hadis rivayet etmişlerdir.

Vefatı, Abdulmelik bin Mervânın hilâfeti zamanında hicrî yetmiş üç (73) senesinde Samda vuku bulmuştur, AUâh ondan razî olsun.

Hadîsi nebevinin satır ve^ cümlelerinde mündemiç olan hüküm ve beyanları şöylece sıralıyalun i

a) «Kıssa ve hikâye naklederek vaaz etmeyi» Cümlesiyle, vaazu nasîhatda kıssa ve hikâyelerin nakledilebileceğine işaret vardır.

Evet îaır'am Kerimde «Ahsenül kasas—en güzel kıssalar» Cüm¬lesiyle Hz. Yûsufun kıssasının en güzel kıssalardan birisi olduğu beyan îmyurulmuştur. Kur'an kıssalarının naklinin lüzumu hakkında birinci cildde hükümler vardır.

Resulü ekrem efendimiz vaazû nasihatlarda kıssa ve husyelerin nakledilebileceğine işaret buyurmasındaki hikmet, kur'anı kerimde mezkûr olan ibret verici ve uyarıcı mahiyetteki kıssalar, misaller ve haberlerin naklinin mevcud insanlara canlı bir misal olarak anlatmak çok faydalı olur. Kur'an kıssa ve misallerinin nakledilib beyan edilme¬sindeki gayede, îkaz ve irşad içindir.

Kur'anı kerimde, hadîsi nebevilerde kıssalar ve ashabı kiram, tâ-biîn ve selefi sâlihinde vârid olan meşru haber ve hadiseler, vâzu nasî¬hatda en kıymetli sermâyedir. Binâenaleyh nasîhatla meşkul olan ve olacak ehliyetli ve yetkili kişiler, Kur'an ve sünnetten ibret verici kıs¬sa ve haberleri nakletmelidirler. Aynı zamanda bu kıssaların hayat-da tatbik yollarını bizzat yaşayan ashab, tabiîn ve selefi sâlihin efendi¬lerimizin hal ve ahvallarmdanda naklederek, günümüzün insanlarını aydınlatmaya ve uyarmaya çalışmak, en doğru yoldur.

Bu doğru yol dururken, bâzı nasîhatcı kişiler; delilsiz kaynaksız, islâmın esasına aykırı bir takım uydurma ve hurafe kıssaları ve hatta yalan olan isrâiljyyat kıssalarını nakletmişler ve hâlâ aynr bâtıl yolu tâkib eden uydurma kıssacilar, hayatda vardır. Zaman zaman rastla¬nılmış ve duyulmuştur. Batücıların sözlerini ve yazılarını konu edine¬rek tulûatçılığa ve çeşitli lüzumsuz ve faydasız mugalata ve cidala sa¬panlarda, maalesef görülmektedir.

Uydurma ve yalan kıssalarla meşkul olanlardan bir feaç oriîek misal, birinci cildin - 194. hadîsi nebevinin îzatfat kısmında (S. ^n7 _ 412 de) zikredilmiştir.

b) Hadîsi şerifin deva.ineden cümlesinde, «Vaazu nasihati ancak emir veya vaazu nasîhata memur yeya riyaset sevdasında olan müte¬kebbir kimse, kıssalar.» Buyurulmaklada, üç sınıf nasîhatcınm oldu¬ğunu veya olabileceğini beyan etmektedir.

Birinci nasihati. Cemiyet ve cemaatın emîri (hâkim ve reîsi) olub bütün idâri ve icra yetgileri elinde olan kimse yapar ve yapacaktır. Çünkü idare edilen insanlar, idare eden âmirinin nasîhatma daha fazla dikkat ederler, onun emir ve tavsiyelerine daha fazla bağlanırlar. Zira beyan edilen hükümlere riâyet etmeyeni bizzat cezalandırır.

Fakat hâdise ve kıssaları nakledecek emir, kendisi insanlığı ifsâd etmekle meşkui olur, İslama aykırı inanç, amel ve ahlaka sahip olursa iste o zaman o cemiyet kokmuş ve perişan oîmuşdur.

Büyükler bir sözlerinde, şöyle demişler; «Ennâsü alâ dîni mülûki hlm = İnsanlar, meliklerinin (idare eden emir ve devlet resilerinin) dîni (tabiat, yol, amel ve ahlakları) üzeredirler.^

Atalarda bir sözlerinde, «Balık, baştan kokar» demişlerdir.

Hadîsi şerifde İkinci nasîhatcıda, «Nasihata memur» cümlesiyle, vâzu nasihatda bulunmakla görevli müfti, vaiz ve hatip gibi yetgili ki- silerin nasihat edib ibret gerici kıssa ve haberlerde bulunacaklan be¬yan edilmektedir.

Binaenaleyh islâmm hakîkatlanm açık ifâdelerle beyan etme yet-gisi, o vazifeyi yapmakla mükellef ve muvazzaf olan nasihat ve irşad-cılara mahsusdur. Vâzu nasihatla mükellef ve yetgili olmayanların, nasihatda bulunmaları doğru değildir.

Netekim Üçüncü olarak zikredilen nasîhatçı şu cümlelerle îzah buyurulmuştur:

«Veya nasihati, riyaset sevdasında olan mütekebbir kimse, kıssa¬lar.»

Demek oluyorki, vaazu nasîhata ehil ve yetgili olmayan kimsele¬rin, vaazu nasihat etriîeleri veya. nasihat etmeye kalkışmaları; nam, şan yapıb bir mevki ve makama sâhib olmak için yapmakdadırlar ve¬ya yaparlar. Aynı zamanda böyleleri, bir cidal yapmak için if sad edici ifâde ve beyanlarda bulunurlar.

Belkide böyle yetgili ve vazifeli olmayan kimseler, «Efendim Al¬lah rızası için nasihatda bulunuyoruz veya bulunacağız.» diyeceklerdir. Ne derlerse desinler, yetgili ve vazifeli olmayanların, içlerinde gizlen dikleri ve gizleyeckleri düşünce ve gayelerini, sevgili Peygamber efen¬dimiz beyan buyurmuşlardır.

Bu mübarek sözün tezahürleri tarihde ve insanların hayatında pek çok görülmüştür. Bizzat bizimde müşahedelerimiz olmuştur. Çeşitli nam, şan ve topluluğu temsil ettiklerini söyleyerek yetgisizlerin hal¬lerini görüyoruz.

Adam daha okumak veya okutmakla meşkui ve muvazzaf değildir. Bakarsınız ehliyet ve liyakati yoktur. Belkide yaşayışı ve düşünceleri islâma aykırîdir. Fakat yolunu ve adamını bulmuştur. Kürsüye ve hutbeye çıkmıştır, nasihat eder. Kürsünün sahibinin rızası yoktur. İda¬reci mecburiyet karşısında muvakkat bir zaman için müsâadede bu¬lunmuştur veya hiç müsaadeye falan baş vurmadan direk kürsüye ve¬ya minbere çıkmişdır, ver yansın etmektedir.

Dîni irşadı; Siyâsete, mevki ve makama, fırkacılığa, şöhrete ve maddi menfaata alet eden riyakâr bir zavallı mahlukdur, o adam.

Bu kapalı yoldan verilen bir misaldir. Şöhret düşgünü, makam, mansıb, para ve kan düşgünlerinüı, dîni maske yapıp işledikleri cü¬rüm şekli elbet pek çokdur.

Öyle ise ey yeni yetişen genç kardeşlerimiz ve ey mal mülk ve makam hırsında olan muhterisler! Haddimizi ve haddinizi, bilelim ve biliniz. Tertemiz gaye ve yol olan irşad müessesesini, tahrib etmeye¬lim. Ehil ve vazifeli olmadığımız yerlerde mütecâvizlikde bulunmayalım ve bulunmayınız.

Büyükler bir sözlerinde şöyie buyurmuşlardır: «tiküîîi mekânın mekal vs likülü meydânın rical = Her makam İçin bir söz ve her meydan İçlikle yiğitler vardır.»

Haddini bilmezcesine nasîhata kalkışanlar, her sınıf ve sahada olabiliyor. Fesad gayeli adamlar, meydanı boş buldularmı, hemen allâ-me kesilirler. Emellerine nail oluncaya kadar, ulema, evliya ve hak mücâhidi yiğitlerden olurlar. Arzuları müsbet veya menfi şekilde tebâ-ruz ettimi, bakarsınız adamlar, tamamen değişmişlerdir.

îşte böyle adamlar, din için, millet için, vatan ve devlet için, çok ve çok zararlı adamlardır.

Burada münâsebetine binâen bir hadîsi neüevî meali rraKfedelim : «Bir koyun sürüsüne (hak tarafından) musallat kılman İki aç kur¬dun (o sürüyü) îfsadlan (helak etmeleri), Mala ve şöhrete dfişgfin olan kişinin dînini ifsad etmesinden daha fazla ifsad edici değildir.» [169]

Yani, Mala ve şöhrete düşkün olan kişi, dînini ifsad etmekde, bir koyun sürüsüne iki aç kurdun girib * o sürüyü ifsad etmesinden daha eşed ve daha tehlikelidir.

Bu hususda bir nebze malûmat, «Islama Sokulan Bld\» ve feler» adlı eserimizde zikredilmiştir.

Tercümesi:

242- (45) Ebû Hureyre (R.A) den mervîdir, dedi: Resûlüllah (S.A.V) buyurdu:

«Bir kimseye, bilmeden fetva verilirse, onun günahı, bilmediği hal¬de fetva veren kimsenin üzerinedir. [170]

— Bir kimse de, Mümin kardeşine bir işin daha doğrusu başka cthedde olduğunu bildiği halde eğri tarafa işaret edib sevk ederse, muhakkakki, o kimse, o kardeşine hainlik etmiştir.» [171]


İzahat


Hadîsi şerifin, birinci cümlesinde, ilmi oîmayıb âlim ve allâmelik taslayarak bilmediği halde fetva veren kimsenin, büyük vebal ve gü¬nah işlediği beyan buyurulmaktadır. Yani, bir mes'ele hakkında birisi fetva sorarf diğeride fetva verir. Fetva sorulduğunda mes'ele hakkında bilgisi olmayan kişi, bilmeden fetva verdiğinde, günah ve vebal, fetva¬yı verenedir. Fetvayı sorana değildir. Çünkü fetvasında yanlışlık olur¬sa, müslümana eziyet ve zarar yapılmış ve eğri yol tarif edilmiştir.

Fakat manevî vebal ve günah her ne kadar fetva veren câhile ise-de, o fetva verilen mes'elenin sıkıntı ve zararı, riâyet edildiğinde fet¬vayı danışana olur. Zira fetvanın hükmü, fetva verilen şahsın üzerin¬de icra edilmektedir.

En doğru isabetli yol, fetvayı soran ve soracak olan kimse, fetva vermeye ehil olan âlim ve kâmil kişiye (müftiye, naibine ve emsali yetgililere) baş vurmalıdır. Fetva sorulan kimsede, sorulan mes'eleyi biliyorsa, cevablandırmahdır. Bilmiyorsa, «Bilmiyorum» deyib, bilen ehline göndermelidir. Bir mes'ele sorulduğunda o mes'eleyi bilmeyen kişi, «bilmiyorum» demkle en kemallı ve isabetli hareketde bulunmuş¬tur. Çünkü «bilmiyorum» demek «ilmin yansıdır» buyurulmuştur.

Fetva verme hususunda 206. hadîsi şerifde bir nebze malumat geç¬miştir. Ayrıca «İslama Sokulan Bid'at ve Hurafeler» adlı eserimizin bi¬rinci cildinde misallar zikredilmiştir.

Hadîsi şerifin ikinci cümlesinin hükmüde, müslümanlarm çok dik¬kat etmesi gerekir. Zira mühim mes'ele ve işler için,- istişare edilecek kimselerin, iyi niyyetli, doğruyu düşünen ve- doğru yolu tarif edib gösteren tipinden temiz soylu, iyi huylu o İstişare edilecek mes'eleden anlayan kişilerden olmalıdır.

Kendisine müracaat edilib sorulan adamda, bildiği takdirde en doğ¬rusu ne ise, onu söyleyib işaret etmesi lâzımdır. Binâenaleyh mes'ele hakkında doğrusunu bildiği halde kendisiyle istişare eden kimseye, yanîış yol tarif eder ve müslümanı ters yola iter, atar ve gönderirse, işte bu adam, hain, zâlim ve fâsık kişidir. Müslümanlardan ve ümmeti muhammedden değildir.

Zira Resulü ekrem sallallahü aleyhi vesellem buyurmuşturki:

«İstişare olunan kimse, inanılan kimsedir.»

Binâenaleyh inanılan kimse, mümine yanlış yol, tarif etmez.

Bir hadîsi şerifde de şöyle buyurulmuştur :

«Bizi aldatan kimse, bizden değildir.»

Tercümesi:

243 - (46) Muâviye (R.A) den mervîdir, dedi:

«Neblyyi muhterem sallallahü aleyhi vesellem, mugalatalardan

(Ulemanın karşılıklı sualleşmede bulunmasından) nehyetmiştir.» (Hadîsi, Ebû Dâvud rivayet etmiştir.)

Tercümesi:

244 - (47) EM Hureyre (R.A) den mervîdir, dedi: Resûlüllah (S.A.V) buyurdu:

«timi ferâizi ve Kur'anı tâlim edib öğreniniz ve insanlara öğretiniz. Zira ben mutlaka kabzolunub gideceğim.» [172]

(Not : İlmi ferâiz denilen mîras ilmi hakkında «Mülteka Tercüme¬si» adlı eserimizin dördüncü cildinde uzun hükümler yazılmıştır. Kur'an tâlimi hakkmdada, yukarda birinci cildin son kısımlarında mezkûrdur.)

Tercümesi: '

245 - (48) Ebidderdâ (RA) den mervîdir, dedi:

«Biz Resûlüllah sallallâhü aleyhi vesellemle beraber İdik, gözünü dikerek semâya doğru başım kaldırdı sonra dedi:

«Şu vakit Öyle bir vakittirki, o vakitte insanlardan ilim soyulur. Hatta İnsanlar, o ilimden hiç bir şey üzerine kadir olamazlar.» [173]

(Not: Bu hadîsi nebeviyi: Resulü ekrem efendimiz, hayatının son zamanlarında buyurduğu anlaşılmaktadır. Zira semaya baktığında ece¬linin yaklaştığı kendine keşfolunuyor, hemen zamanın yaklaştığına işa¬ret buyurub haber veriyor. Yani, ilâhî ekranda seyri âlem yapıyor ve görüb bildiklerini haber veriyor.)

Tercümesi:

246 - (49) EMHureyre(R.A) in rivayetinde şöyledir:

«İnsanlar (yakın zamanda) develerini sur'atla yürütüp sefer ede¬rek İlim taleb ederler, yinede (o zaman için) medîne âliminden daha iyi bilen bir âlim bulamazlar.»

(Hadîsi, Tirmizî rivayet etmiştir ve camiasında zikr etmiştirki, İbni uyayne dediki: «O ntedine âlimi, Mâlik bin enesdir.»

— Bu görüşün aynısını, Abdurrazakda söyledi, tshak bin Musa de¬di : İbni uyayneden işittim, o medîne âlimi, Ömeriyyüzzâhlddir ve is-mlde, Abdulaziz bin Abdullahdır.) [174]


Îzahat


Ebî Hureyre (RA) Peygamber efendimizden kinaye tarîki ile mev-jtûf en beyan buyurmuştur.

Bu hadîsi şerifde bâzı hususlara işaret olduğu şöylece sıralanmak¬tadır : .

a) İnsanların, ilini talebi için çok hırslı ve gayretli olmaları gerek¬tiğine veya ilim tahsiline hırsla devam etmek başarının sırrı olabile¬ceğine işarettir,

b) îlim tahsili için uzak yolları kat edib ulaşmak için, o gün en kuvvetli vasıta deve olduğundan, devenin sur'atla yola şevki hususu beyan buyurulmaktadır. Bu teşbihli cümlede günümüzün vasıtalarından en suratlısı ile ilim tahsiline gidilmesi hususuna, işaret olsa gerektir.

c) Bu hadîsi şerifin ilk cümlelerinde yakın zamanda suratlı deve¬lerle ilim tahsiline çıkacaklarını beyan buyurmakla, yakın zamanda insanların uzak memleketlere çok sür'atlı vasıtalarla yolculuk yapa¬caklarına işaret vardır.

d) îlim tahsili için, her türlü sıkıntıya Katlanarak uzak mesafelere gidib ilim Öğrenmek, en ciddî ve en şerefli gaye ve amellerden olduğu¬na işaret olsa gerektir.

e) Birde ilim talebi için nereye gidilirse gidilsin, hiç bir kimsenin medine-i münevvere âliminden daha üstün âlim bulunamayacağını bu¬yurmakla, kendisine en yakın zamanda o şehirde ashab ve tabiîn ol¬makla, ilim adamlarının ve nuru risâletin bereketi olan fâzılların bil¬gilerine müracaat etmenin lüzumuna işaret olsa gerektir.

Zira sahabe ve tabiîn devrinden sonra, pek çok âlîm ve fazıllar, medine-î münevvere şehrinin âlimleri etrafa yayılmakla medîne-i mü-nevverenin dışındaki beldelerde zuhur edib gelişmişlerdir.

f) Hadîsi şerifin son cümlesindeki hükümde birde «Medîne âlimin¬den daha iyi bilen âlimin bulunamıyacağmı» buyurmakdan maksad, Resulü ekrem efendimizin bizzat kendisidir.

Yani, her ne kadar sür'atlı vasıtalarla diyar diyar dolaşıb ilim tah-sü etselerde, yine medîne şehrinde karar eden zâtı pâki Muhammed (S.A.V) gibi âlim bulamıyacaklardır.

g) Veya Medîne âliminden murad, Süfyan bin uyeyne (R.A) gibi suyuk âlimlerin büyük müctehid İMAM-ı Mâlik hazretlerinin yakın zamanda Medîne-t münevverede zuhur edib bu kemâle erişeceğine işaret vardır.

îlmi Teymiyye merhum bir eserinde şöyle yazmıştır :

«Alimlerin en efdalları, ilimlerinin çokluğu veya güzelliklerin en iyi şekilde olduğundan Ashabı kiramın ve onlardan sonra gelenlerin (tabiîn ve tebe-i tâbiînlefin) âlimleridir.

— Bununla beraber Resûlüllah sallallâhü aleyhi vesellemin hadi-sinin hepsini bir kişinin ihata edib bellemesi, hiç bir İddia ile mümkin olamaz. Bak ve dikkat etki, Resûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem-in, hallerini, sünnetlerini ve bütün işlerini ümmetin en âlimi olan hulefâ-i râşidin (dört büyük haîlîe) de böyledir (yâni, hadîsi şeriflerin hepsini belleyip ezberleme imkanına vâsıl olamamışlardır)......» [175]

Tercümesi:

247 - (50) Yine ondan (Ebî Hureyre RJV den) mervîdir, bildiği¬me göre Resûlüllah (S.A.V) buyurdu: [176]

«Muhakkakki, Allâhü teâla bu ümmet için her yüz senenin başın¬da o ümmetin dînini tecdid edib yükselten kimseyi gönderir.» [177]


İzahat


Bu mübarek hadîsi nebevide de, Resulü ekrem efendimiz, kendisin¬den sonra gelecek asırlardaki, her yüz senenin başında dîni mübîni is-lamı, olduğu gibi safiyeti ile bilib, bildiği ile amel edib ve insanlara sünneti Bid'atdan ayırt ederek beyan edib ilmi ve ehlini aziz kılan, Bid'-at ve Hurafeleri yok edib ve Bid'at ehlini mahveden, hakkı diken bir müceddidi, halikı zülcelâl göndereceğini beyan buyurmuştur.

Hadîsi şerifde, «Bu ümmet için» den murad ümmeti icabet ve üm¬meti davettir. Yâni inanan ümmet ve İmana davet edilen kâfirlere şâmildir. Ümmet hakkında tarif ve İzah, birinci ciltde yazılmıştır.

Hadîsi şerifde, «Her yüz senenin başında» Cümlesini açıklayalım. Yani, Hicreti nebeviden veya milâdî gibi diğer senelerin her yüz sene¬sinin ya sonunda veya evvelinde ilmin azaldığı, sünnetin yok hâle gel¬diği ve cehaletle Bid'atın çoğaldığı bir zamanda, bir müceddid, Allah tarafından.o millete gönderilirki, ilmi ve ehlini takdir ettirir, sünneti işler ve işlettirir, cehaletin taassubunu yıkar, Bid'at ve Bid'atcılan mahvu perişan eder.

Hadîsi nebevide «Müceddid» kelimesinin tevil ve tesbîti hususun¬da ulemanın pek çok beyanları olmuştur. Bâzıları kendi mezheblerine mensub olan âlimlere «Müceddid» diyerek tevil yolunu tâkib etmiş¬lerdir. Bâzılarıda, kendi memleketlerindeki âlimlere mûceddidlik izafe¬tinde bulunmuşlardır.

Şâfih Aliyyülkârî merruım bu beyanlardan sonra şu hususlara dikkati çekmiştir:

«Evlâ olan, hadîsi şerifi umûma hamletmektir. Zira hadîsi şerif-deki «men=kimse» lafzı, bir kimseye ve pek çok kişiye şâmildir.

— Öyle olunca yine sâdece fakihlerede inhisar edilmemelidir. Çünkü her ne kadar ümmetin menfâati dîniyyeleri, bunlar tarafından daha çok karşılanıyorsada, ümmeti Muhammed, ülül emirden, badis ulemasından, kurrâlardan, vaizlerden ve zâhidlerdende çok kerre faydalanmakdadırlar.

Zira dinin hıfzı, siyasi kanunların (Tenfîzi ahkam ve cezaî müey¬yidelerin) Ve adaletin icra ve tesisi, ülül emrin vazifesidir.

Keza ilmi kıraatcılar (kurralar) ve badis âlimleri, kur'anı keri¬min inzal plunuşunu ve hadîsi şeriflerin zabdını sağlayıb öğretmekde menfaatları vardır. Kur'an ve hadis, şeriatın aslıdır. Asıl ve esas olan bu delillerin ilmi, kurra ve hadis ulemâsından öğrenilmektedir.

Vaizlerde, ümmet-e vaaz,u nasihatları ile faydalı oluyorlar ve tak¬vaya sarılma hissini telkin ediyorlar. Keza zâhidlerde, zühtü takva yo¬lunda pek çok faydalar sağlamaktadırlar.»

Dîni mübîni islâma; dirayetli, kabiliyyetli, ihlaslı ve metanetli âlimler, kendi sahalarında bildikleri kadar hizmet edib ümmeti irşad etmişlerdir. Öyle olunca her sınıf ve sahanın âlimlerinden, her mem¬leketin ve her kavm ve cemaatın, her yüz sene sonunda veya başında bir müceddidi gelse, gerektir.

Şârih Aliyyülkârî merhum bu hususu şu satırlarla beyan etmekte¬dir : .

«Benim nazarımda en açık olanı, Alâhü teâla daha âlâsını bilir, Fa¬kat müceddid kimseden murad, bir şahıs değildir. Belki müceddidden murad, her hangi bir cemaat içinde, bir belde bir fen veya umuru tak-rîriye ve tahririye den müyesser olduğu kadar ile şer'i âlimlerin pek Çok ienlerinde âlim olan bir kişinin, o cemaatı tenvir suretiyle müced¬did olabileceğidir.

— Bu şekildeki tenvir ise, dînin Şakasına, yıkılmamasma ve kıya¬mete kadar hükmünün yaşayıb hâkim olmasına sebeb olur.

— Şek ve şüphe yokdurki, hu şekildeki tecdid (bir müceddidin dî¬ni ihya etmesi) izafî bir işden ibarettir. Çünkü ilim, her sene tenzil edib düşmektedir. Cehaletin her sene terekkî edib arttığı gibi.

— Binâenaleyh zamanımızın âlimlerinin terâkkisi, bulunduğumuz zamanda ilmin tenezzülü (azalıb inmesi) sebebiyle hasıl olmuştur (yani, dâhi âlimlerin yokluğu ile, cılız bilginler, âlim olarak değer kazanmışlardır.)

— Böyle olmasa, bu takdirde ilim, amel, hılım, fazilet, mes'elenin tahkik ve tetkiki yönünden mütekaddimîn uleması ile müteahhirîn uleması arasında bir değerlendirme münasebeti olmazdı (elbet sele¬fi sâlihinki, mütekaddimîn uleması, yukardaki sayılan faziletlerde, müteahhirîn ulemâsından efdaldırlar). Zira müteahhirîn uleması. Peygamber sallallahü aleyhi veselleme, zaman bakımından mütekad¬dimîn ulemasından daha uzaktır. Bu şekildeki uzaklık ise, nur ve ışığa uzaklık karanlığı daha çok gerektiren ve nurun daha az yansımasına ve zuhuru görülen hal gibidir.

Buna Enes bin mâlik (R.A) den mefrû olarak rivayet edilen Bu-harîdeki şu hüküm delâlet eder:

«Ümmetim üzerine, bulundukları zamandan sonra gelen zaman, ancak şerli olarak gelir.»

Tabarânî kebîr de, Ebidderdâ (R.A) den mefrû olarak şöyle rivayet etmiştir:

«Mutlaka (bir birini tâkib eden) her seneki, ancak o sonraki sene¬de hayır noksanlaşir, şer artar.»

fimi Atroas (R.A) da şöyle demiştir :

«Bir birini takib eden her senede, mutlaka İnsanlar, Bid'atlar yaşa-yıncaya ve sünnetler ölünceye kadar, sonraki şelflerde sünnetleri öl¬dürürler ve Bid'atları ihdas ederler.»

— tşte bir nebze bahsu beyanda bulunduğumuz şu mes'elelerde, yine o selefi sâlihînin ilimlerinin herekti ve onların imdadının netice¬sidir. Binaenaleyh bize vâcib olan, mütekaddîmin (evvel geçen) ule¬mânın (âlimlerin) hepsinin (Allah hepsinden razî olsun), kıyamete kadar faziletli olduklarını îtiraf edib kabul etmemizdir.» [178]

Abdullah Bin Mes'ud (R.A) da şöyle demiştir : «Sizin üzerinize gelen senenin akabinden gelen her- sene, mutlaka daha evvel geçen seneden şerlidir.

— Dikkat ediniz; elbetde ben gelen sene geçen seneden daha bit-gisi az ve kurak olacakdır, demiyorum ve ben bir emîri diğer bir emir¬den (geçen emir, gelecek emirden) hayırlı olacakdır, demiyorum.

__Ancak ben diyorumki, sizin âlimleriniz, hayırlılarınız ve fakihlerîniz (Şeriat âlimleriniz) giderler (ölürler), sonra onların halefini (kendilerini takib eden aynı muhteremleri) bulamazsınız.

— îşte o zaman bir kavm (cemaat) gelirki, bütün işleri kendi rey¬le (kendi görüş ve düşünceler) rine göre kıyas edib hüküm keserler.» [179]

Muhterem sahabenin bu sözlerini müşahede etmekle, bir keramet zuhur etmiş oluyor.

Şimdi buraya kadar hulâseten îzah etmeye çalışdığımız hadîsi şerif ile diğer hükümlerden şu hususlar, anlaşılmaktadır :

a) Alâhü teâla bu ümmeti Muhammed içinden, her memleket, her kavm ve cemaata, sünneti iyi bilen ve bildiği ile amel eden, Bid'atları ve ehillerini yıkıb sünneti ihya eden, şeriat' âlimi bir müceddîdi, o memleket ve milletin hal ve amellirini anlar ve anlatır kabiliyyetler, gönderecektir. Ve bu Müceddİd, hicrî veya Rûmi gibi diğer asırlardan her asrın (her yüz senenin) sonunda veya evvelinde gönderileceği be¬yan edilmiştir. Yani, ümmetin fesadlığı asrın sonunda veya evvelinde şuyû bulursa, o zaman gönderilib ilmî şahsiyetini ve vazifesini icra edecektir.

h) Bu müceddld, Dînin ve hükümlerinin ihmal edildiği, din adam¬larının küçük görüldüğü, ilme değer verilmez hale geldiği, sünnetlerin terk edilib Bid'atlann ihdas edildiği, Cehaletin çoğalıb câhillerin âlim gibi hüküm kesib beyanda bulunduğu bir zamanda, dînin şerefini koru-yub tanıtmak, din adamlarına hürmet ve saygıyı sağlamak, ilmi irfâne değer verib ilmin ve ehlinin kıymetini bildirmek, sünneti ihya etmek ve Bidati öldürmek ve cehaletin sultasını yıkmak için gönderilir.

c) îzâhat-m son kısmında temas edilen .bir hususda, «gelen se¬nenin geçen seneden daha şerli (kötü)» olacağı beyan edilmiştir.

Bu hususdada çeşidli yorumlar ve açıklamalarda bulunanlar olmuş¬tur.

Bâzı âlimler; Geçen sene, nurlu hayat olan Peygamber efendimize gelen seneden daha yakın olduğu için, geçen sene gelecek seneden daha hayırlıdır. Öyle olunca gelen senede, geçen seneden daha şerli¬dir. Bir evvelki asırda, sonraki asırdan daha hayırlıdır.

Mesela : Ashabı kiramın bulunduğu asır, sahâbe-i kiramdan songeîen asırdan (yüz seneden), daha hayırlıdır.

Büyüklerin sözü ekseriyeti içine alan hükme dayalıdır ve o zaman¬ların için de ihlaslı kişilerin daha çok olduğuna veya olabileceğine binaendir.

Ve bu büyüklerin sözleri, bazı âyeti kerime ve hadîsi nebevilere müsteniddir.

Bir âyeti kerimede şöyle duyurulmuştur:

« (îman ve amelde) ileri geçenler, (fazilet ve mukâfatdada) ileri geçenlerdir.» (Vakıa sûresi, 10)

Bir hadîsi nebevîdede şöyledir:

«İnsanların hayırlısı, benim bulunduğum asırdakîler (yüz yıldaki-ler) dir. Ondan sonra onları tâkîb eden asırdâkilerdir. Ondan sonra onları tâkib eden asırdâkilerdir.» Bir rivayette de; «O üçüncü asırdaki-lerden sonra ,yalan fâş olur. Binaenaleyh onların (üçüncü asırdan son¬ra gelenlerin) sözlerine ve fillerine îtimad etmeyiniz.» [180]

Evet büyüklerin dayanağı bu iki ana delilki, kitap ve sünnetir. Ve bu hükümler, ekseri zaman ve o zamanlarda yaşayan insanlara şâmil¬dir. Bu demek değildirki, o zamanlardan ve o zamanlarda yaşayan in¬sanlardan sonrada faziletli kişiler gelmiyecektir! Hayır gelmiştir ve gelecektirde. Müceddid müjdesi de bu cümleden birisidir.

Mesela : Haccacdan sonra, Emevî Halifelerinden Ömer Bin Ahdul-

aziz (R.A) gelmiştir. Haccacm devri z,ulumle idare edilirken, hu zatın zamanındada Adalet ve hakkın infaz ve icrası hâkim olmuştu.

Bununla beraber, Haccac zamanında pek çok sahabe olmakla, Ömer bin Abdülaziz (R.A) zamanında hiç bir sahabe kalmamıştı. Öyle olunca zaman ve sene itibariyle, haccacm bulunduğu zaman, fa¬ziletlidir. İcraat ve insanlık bakımından, Ömer bin Abdülaziz (R.A), haccacdan fersah fersah üstündür. Kabili kıyas değildirler.

Şu halde asrın değerlendirilmesi, senenin ve asır ile senelerde yaşayıb icraatda bulunan kimselerin, îman, amel ve ahlak bakımından değer taşımaları ve değerlendirilmeleri, çok' dikkatla araştırmak ve incelemek geTekir. Çok değişik yönleri vardır.

Birde beyan edilen hükümlerin, ekseriyete tealluk ettiğini bilib, zaman zaman değişib hal, hareket ve şahısların meydana gelebilece¬ğimde dikkata almak lâzımdır. Zira «târih tekerrürden ibarettir», deni¬len, ifâdeler gibi hayatda alt üst olma, halleri olabilir.

Bu din kıyamete kadar baki olacağına göre, kıyamete kddar, di¬nin mümessilleri ve dînin ihya edicisi müceddidlerini, Alâlhü teâla kud-

reti ilâhisi, ile yaratıp çorak topraklarda yetişen huda-i nâbitler gibi, yetiştirecektir. Böylece dînin mübelliğleri ve muallimleri, kıyamete ka¬dar devam edecektir.

Bu son îzâhat hakkında, «İslama Sokulan Bid'at ve Hurafeler» aOli eserimizin ikinci cildine müracaat etmek faydalı olur.

Tercümesi:

248 - (51) İbrahim bin Abdurrahman el ozri (R.A) den mervîdir, dedi:

Resûlüllah (S.A.V) buyurdu:

«Bu ilmi (kitap ve sünnetin ilmini), haıefin (sonradan her asırda gelenin) her birinden itimada layık olan âdil kimseler hıfzeder. Bu âdil kimseler, bu ilme musallat olan azgın bid'atcıların tahrif atlarını, bâtıl ve hayalcılann iödia ve sözlerini ve câhillerin tevillerini nefyedih yok ederler.» [181]

Gelecekte Câbirin (R.A) Hadisini : «ilminden âciz olanların Şifası, (âlimlerden) sormaktır» înşâallah teyemmüm babında zikredecğiz.

(Not : Râvî İbrahim bin Abdurrahman (RJV), Ashabdan veya tâbi-îndenmi olduğu ne şerhde ve nede diğer kitaplarda bulunamamıştır. Ancak hazâa kabilesinden özre bin ebî saad-e mensub olduğu zikredil¬miştir.

Hadîsi şerifin hükmü ile ilgili bir nebze izahat, bir üstdeki hadîsi şerifin îzah bölümü ile daha evvelki izahatlarda beyan edilmiştir. Ayiı-ca birinci cildin «kltab ve sünnete sarılma bahsi» ile «îslâma Sokulan Bid'at ve Hurafeler» adlı eserimizde zikredilmiştir. [182]


İlimle İlgili Üçüncü Fasıl


249 - (52) Hasan (elbasrî R.A) den mürsel olarak mervîdir, dedi: Resûlüllah (S.A.V) buyurdu: [183]

«Bir kimseye ölüm geldiğinde o kimse, islâmı İhyp etmek İçin ilim taleb eder olsa, o kimse ile Peygamberler arasında cennette sâdece Wr derece (nübüvvet derecesi} vardır.» [184]


Îzahat


Râvî Hasanı Basrî (R.A), tabiînin ululanndandır. Hz. Ömerin hilâ¬fetinin bitimine iki sene kala dünyaya gelmiş vr o zaman annesi hayre hanım medine-i münevverede ümmü seleme (R.A) validemizin cariyesi idi.

Ulema dedilerki : Annesi her hangi bir iş için meşlculiyyete çıktığı zaman, çocuğu Hasan (R.A) ağlıyor. Hemen Ümmü seleme (R.A) de memesini Hasana (R.A) veriyor. îşte Hasam Basrî (R.A) daki görülen fesahat ve hikmetli söz, bu sütten mütevellitdir.

Hasan (R.A), Vadiyil Kura denilen mahallede büyüyüb gelişdi. Kendisi fasih idi. Talha bin tibeydullah (R.A) ile Aişe (R.A) ı görmüş¬tür. Fakat Hz. Aişe (R.A) den hadis işittiği sıhhatli olarak nakledilme-miştir. Hz. Aliyede mülâki olduğu söylenmiştir.

îbni Ömer, Enes, Semure, Eba Bekre, Kays bin Asım, Cündüb bin Abdillah, maakal bin yesar, Amr bin tığlib, Abdurrahman bin semura,

Ebâ berze el eşlemi, ımran bin H,usayn, Abdullah bin mağfel, Ahmer bin cüz ve Aid bin Amr elmüzenî (Allâjı hepsinden razı olsun) gibi sahabelerden hadis işitip rivayet etmiştir. Ve tabiînin büyüklerindende hadis tâlim edib işitmiştir.

Kendisinden, tabiînden ve başkalarından pek çok kimseler, hadis rivayet edib öğrenmişlerdir.

Hasanı Basrî rahimehullah-ın, yüz otuz (130) veya üçyüz kadar sahabeye idrak edib yetişdiği rivayet edilmiştir.

Muhammed bin Sad (R.A), diyorki:

«Hasan el Basrî (R.A), her şeyi cami, âlim, yüksek şahsiyetli, fakih, itimada layık, emin, âbid, hakka teslim olan, ilmi irfanı çok, fasih, güzel huy ve simaya malik bir kişidir.»

Mekke-i Mükerremeye geldiği zamanda kendisini yüksek bir min¬der üzerine oturtuyorlar, etrafına insanlar toplanıyor, bu insanların içlerinde büyük âlimlerden, tavus, atâ, mücâhid ve Amr bin Şuayb gibi zatlarda hazır bulunuyorlar. Aralarında konuşuyorlar ve hemen diyorlar veya bâzıları diyorki ; «Bu zat gibi, hiç görülmemiştir.» yânı, o zamanda bu zat gibi âlim görülmemiştir, demektir.

Fazileti, hakkında pek çok beyanlarda bulunub menkıbeler yazıl¬mıştır. Kısa yoldan yazıb neticelemiş oluyoruz.

Basrada hadis okutup hutbeler îrâd eden bu zat, hicretin yüz yir¬mi (120) senesinde vefat etmiştir. Allah ondan razî olsun.

Bu zatı muhterem hakfonda nakledilen hayat hikâyeleri, «Tehzîbül esma velluğat» ile «Takrib ettehizb» adlı eserlerden istifade edilmiştir.

Hadîsi nebevide, islâmı ihya etmek gayesine bağlı olub, mal, mülk, makam ve mansıb sevdası gibi fasid gâyelerdende uzak olarak ilim tahsil eden her kişi, bu temiz gayeye devam ederken ecel gelib ölür¬se, o kimse ile Peygamberler arasında sâdece nübüvvet derecesi farkı vardır.

Zira Peygamberler, Vahye muhatapdırlar. Böyle temiz gayeye sahib olanlar.: Her ne kadar vahye muhatap ölmasalarda, Peygamberlerin gönderiliş gayeleri olan, hakkı tâlim ve tebliğ ederek islâmı yaymak ve ihya etmek davaları, bu zatlardada aynen yardır.

Tercümesi:

250 - (53) Yine ondan (Hasanı Basrî R.A denjmürsel olarak mervîdir, dedi:

ResûlüIIah (S.A.V) e Benî isrâilden olan iki adam hakkında sorul¬du : O iki adamdan bilisi, bir âlim faiz namazları kılar, sonra oturur insanlara hayır öğretildi:

— Diğeri ise, gündüz oruç tutar gece kâim olur (gecleyin nafile ibâdet yapar). Bunların hangisi daha efdaldır?

ResûlüIIah (S.A.V) buyurdu: [185]

«Farzı kılan, sonra oturup İnsanlara hayır tâlim edip öğreten şu âlimin, gündüz oruç tutup geceleyin kâim olan âbid üzerine fazileti, benim sizin fen aşağınız üzerine olan faziletim gibidir.» [186]


İzahat


Beş vakit farzını kılıb ilim tâlim, tebşir ve tasnifi ile meşkul olan âlim kimsenin, geceleri ibâdet ve evradla, gündüzleride oruçla gününü geçiren Âbidden daha faziletli olduğu mübarek Peygamber efendimi¬zin nurlu sözünde beyan buyurulmuştur. Hakikat böyle iken, bâzı câhil kimselerin, beş vakit namazını kılıb ilmi irfanla meşkul olanları, «amelsiz» gibi cümlelerle kötülediklerine şâhid ve muttâlî olunmuş¬tur. Çok esef verici bir kötü hükümdür.

Zira Peygamber efendimizin, mukayeseli bir şekilde takdir ve tat-dil buyurduğunu, tahkir etmek, Allah muhafaza îmânı tehlikeye ata¬bilir. Bu tehlikeden hazer etmek için inanan müminlerin, yukardaki hadîsi nebeviyeyi tekrar ve tekrar, okumalarını ve mucibi ile amel edip ehli ilmin kıymetini takdir etmelerini tavsiye ederiz.

Tercümesi:

251 - (54) Ali (R.A) den mervîdir, dedi:

ResûlüIIah (S.A.V) buyurdu:

«Dinde fakın olan (Şeriat ve islam hukukuna âlım olan) adam, ne eüzel adamdı* zira kendisine ihtiyaç olunduğunda fayda verir ve eğer kendisinden istiğna olunursa, nefsini iğna ve zengin yapar.»

(Hadîsi, Rezin rivayet etmiştir.)

Tercümesi:

252 - (55) îkrime (R.A) den mervîdir, muhakkakki, ibni Abbas (R.A ikrimeye) dedi:

.İnsanlara her cuma günü, (haftada) bir sefer hadfe oku ve yâzu nasihat et. Şayet ziyade yapmak istersen, (haftada) İki sefer nasihat et. Ve eğer daha çok yapmak istersen (haftada) üç sefer nasihat et. İnsanları bu kur'ahı dinlemekten usandırma. Seni ben bulup ^ımeye-yimklr cemaat sanaTtendi sözleri ile meşgul oldukları halde gelir uerı. Bu halde iken sen onlara kıssa nakledersin, işte o zaman onların söz¬leri, onların üzerine senin nasihatim keser. Bu takdirde onları usanoınrsın. [187]

— Şu halde sükût et, senden bir söz ve nasihat talep ederlerse onlar İslahh iken hemen nasihat et. Dua ederken yüksek sesle avaz avaz bağırmakdan dikkat ederek kaçın. Zira ben Resûlüllah (S.A.V) j ve onun eshamnı görül) bildiğime göre, onlar, böyle şeyi kat'iyyen işle¬mezlerdi.» [188]


İzahat


Râvî İkrime (R.A), îbni Abbas radıyallahü teâla anhm kölesi ve tâ-baîn efendilerimizin büyüklerindendir. Aslı mağrib ahalîsinin «Berberi» soyundandır.

Kendisi sahâbe-i kiramdan; Hasan bin Ali, Ebû katâde, İbni Abbas, İbni Ömer, İbni Amrr Ebû Hureyre, Ebû Saîd, Muâviye (Allah hepsin¬den razî olsun) ve daha başka sahabelerden hadîsi şerif rivayet edib öğrenmiştir.

Ayrıca kendisinden, Ebuşşâsa, Şâbî, Naha-î, Sebî-î, İbni şîrîn, Amr bin Dînâr gibi tabiînin büyükleri ve pek çok halk, hadîs rivayet etmiş¬lerdir.

İbni Muân (R.A) dediki : «İkrime» (ilmine) îtimad edilen bir kişi¬dir. Binaenaleyh İkrime (R.A) in aleyhinde laf edeni görürsem, o kim¬seyi islam düşmanı diyerek itham ederim.»

İkrime bizzat dediki : «Muhakkak ben çarşıya çıkarım, hemen bir adamın bir kelime konuşmasını duyarım. İşte o anda bana ilimden elli kapı açılır.»

Ebû Hatim (R.A) İkrime hakkında dediki:

«îbni Abbas (R.A) in kölelerinin en âlimi, İkrime (R.A) dir.»

Ebû Ahmed bin Adiy (R.A) da dedi:

«İkrime (R.A) den (hadis veya ilim) rivayet etmekden imamlar (müctehidler veya hadis imamları) hiç çekinmemiştir ve Sıhah sâhib-leri, Sıhahlarına ondan hadîs rivayet edib katmışlardır.»

Beyhakî (R.A) da dedi:

«ikrime (R.A) den Buhâri hadîs rivayet etmiştir. Müslimde yoktur.»

Neteldm yukardaki hadîsi nebevî, Bûharinin rivâyetiyledir.

ikrime (R.A), hicretin 104 veya 105 veya 106 veya 107 senesinde vefat etmiştir. Allah ondan râzî olsun. (Hulâsatan, Tehzîbülesmâ Vel-îuğat,C.I,341)

Haberde Abdullah bin Abbas (R.A) ikrimege tavsiyesinde şu hu¬suslara riayet etmesine dikkat çekiyor :

a) Vâzu nasihati haftanın cuma gününde bir defa yapılması, şa¬yet istek ve ihtiyaç olursa, iki defa olması ve eğer lüzum ederse, haikı usandırmamak kaydiyle hafta da üç sefer yapılması tavsiye buyumlmaktadır.

b) Nasihatin, cemaatı usandırmayack şekilde yapılması ve eğer cemaatda usanma hâli olursa, kendilerinin konuşmaya başlayıb, vâzu nasîhatda keza hitabetde bulunan kişinin sözleri dinlenilmez hâle ge¬lebileceği hususada işaret Duyurulmuştur.

c) Vâzu nasihat veya hitabet ve meşru olan her çeşit sohbet ve konferans, cemaat tarafından iştiyakla istenirse, hemen bunu fırsat bilib ehillerinin değerlendirmelerine tenbihât ve îkaz vardır.

d) İbni Abbas (R.A) Dua ederkende, mukaffan bir şekilde bellî ta¬raflarca yönelerek yüksek sesle bağıra bağıra dua yapmayı men et¬mektedir.

Keza vaiz esnasında yüksek sesle bağırmak ve kürsü üzerinde el kol sallamakda aynıdır. Halkın nefsânî hissini tahrik etmekden uzak, uyarıcı ve îkaz edici şekilde olması lâzımdır. Dua ederken, vazû nasihat ve hitabetde bulunurken yüksek sesle bağırmak, el kol sallamak,, otururken kalkıb oturmak ve elleri her hangi bir şeye vurmak mekruh-dur. Bu hususda bak, «Mülteka Tercümesi» cild dörtlün sahife -174-176. Birde nasihat hakkında yukarda 207. 230 ve 240 hadîsin îzah bölümüne bakınız.

Tercümesi

253 - (56) Vasile bin El Eskâ (R.A) den mervîdir, dedi:

Resûlüllah (SA.V) buyurdu: [189]

«Bir kimse, ilim taleb eder ve ilme idrâk ederse, o kimse için ecrü mükâfatdan iki nasıyb (taleb ecri ile idrak ve isabet etme nasıybı) vardır; Eğer ilim ve içtihadında isabet etmezse, o kimse için ecirden bir nasıyb (ilme çalışma nasıybi) vardır.» [190]


Îzahat


Râvî vasile bin el Eskaâ (R.A), sahâbe-i kiramdandır. Künyesi, Ebû Şeddaddır. Ebû el Eskaa da denir. Denildiki, Ebû Muhamrned, Ebul hat-tab ve Ebû kırsâfe ilede künyelenmiştir.

Denilmiştirki, Resulü elcrem sallâllahü aleyhi vesellem efendimiz tebtik seferine hazırlanırken müslüman olmuştur ve beraber tebük se¬ferinde hazır bulunmuştur. Şam ve Humus-un iethindede hazır bulun¬muştur.

Diğer bir kavildede, Peygamber efendimize müslüman olduktan soma üç sene hizmetde bulunmuştur. Kendisi «Ashabı Suffa» denilen fakir sahabelerden idi.

Peygamber sallallâhü aleyhi vesellem efendimizden, bizzat elli altı (56) hadîs rivayet etmiştir.

Samda sakin olmuştur. Sonra k,udüs şerife yakın bir belde olan «cebrin» deki evinde vatan edinib ikâmet etti. Basrayada girdi.

Kendisinden tabiînin uluları ve pek çok halk hadîs rivayet etmiş¬lerdir. Hayatının son zamanlarında Samda bulundu ve hicretin seksen altı (86) veya seksen beşinci (85) senesinde Samda vefat etmiştir. Kendisi o anda, doksan sekiz (98) yaşında idi. Hicretin seksen üçünde yüz beş (105) yaşında vefat eSğide yazılmıştır. Fakat sahih olan evvelki kavildir. Allah ondan razî olsun.

Hadîsi nebevideki, âlim ve ictihad hükümleri hakkında bir nebze malumat, yukardaki hadîsi nebevilerin izahatında yazılmıştır.

Bilhassa yukarda geçen 235. hadîsi şerifin îzah bölümünü tekrar be tekrar okumayı tavsiye ederiz.

Tercümesi:

254 - (57}EbîHureyre (R.A) den mervîdir, dedi:

Resûlüllah (S.A.V) buyurdu:

«Muhakkakki, Müminin ölümünden sonra iyiliklerinden ve ame¬linden kendine kavuşan (hayrı devam edib erişen) şeyler vardır, (on¬larca şunlardır) :

a) İlmi olub, ilmini başkasına öğretip neşreden,

b) Salih evlad terk eden,

c) Vârislerine mushaf (Kur'anı kerim) terk eden, d Mescid bina eden,

e) Misafirler için misafirhane yapan,

f) Devamlı akıp faydalanılan bir ırmak bırakan,

g) Sıhhat ve hayatında mâlinden sadaka çıkaran,

işte bunları işleyenler, öldükten sonra bu iyilik ve amelleri ken¬dilerine kavuşur, (defterlerine ecrü mükafatı devamlı yazılır).»

(Hadîsi, îbni Mâce ve Beyhakî «Şuabül îman» adlı eserinde rivayet etmiştir.)

(Not: Bu hadîsi şerifin izahatı, birinci ciltde ve yukardaki hadîsi şe¬riflerin İzahatında beyan, edilmiştir. Ancak bu hadîsi şerifde üçüncü olarak zikredilen «vârislerine m'ushat (Kur'anı kerim) terk eden.» Cümlesine iyi dikkat edib sülâlesine kur'anı kerim veya dînî, millî hü¬kümleri beyan eden eserler bırakanlar, aynı mutlu kişiler olduklarını unutmamalıdırlar.)

Tercümesi:

255 - {58) Aişe (R.A) den mervîdir, dedi:

Resûlüllah (S.A.V) den işittim diyordtt:

«Şüphesiz Allâhü teâla bana vahyeti; Bir kimse ilim talebinde bir yola sülük eder giderse, onun için cennetin yolunu kolaylaştırırım. Bir kimsenin iki gözünü ilim yolunda alırsam; onun iki gözünü cennet-de sabit kılarım.

— İlim yolundaki fazilet, ibâdet yolundaki filetten hayırlıdır. Dî¬nin aslı esası, verâ (Şüpheliden kaçınıp takvaya -sahil) olmak) dır.» [191]

Tercümesi:

256 - (59)İbni Abüas (R.A) den mervîdir, dedi: «Gecenin bir saatında ilim tedris edib çalışmak, geceyi (ibâdet ve zikirle) ihya etmekten hayırlıdır.» [192]

Tercümesi:

257- (60) Abdullah bin Amr (R.A) den mervîdir, Resûlüllah sal-Iallâhü aleyhi vesellem, mescidinde iki çeşit meclise uğradı ve dedi :

«Her iki meclisde hayır üzerinedir. Bunlardan birisi, (sevab bakı¬mından) diğerinden daha efdaldır.

— Ama bu (İbâdet ve ezkarla meşkul olan} kişiler, Allâha dua ederler ve Allanın yanmdakine (rızasına) rağbet ederler. Cenabu hak-da dilerse onlara fazlı kereminden verir, dilerse vermeyib men eder.

— Fakat bu (ilimle meşkul olan) kişiler, fıkhı veya ilmi tâlim edib öğrenirler ve câhil olana öğretirler. İşte ilimle meşkul olan bu meclis adamları, en efdal kişilerdir. Zira ben, ancak ve ancak muallim (öğre-tici-ilimle meşkul olucu) olarak gönderildim.» [193]

— Bu cümleyi buyurdukdan sonra Resûlüllah (S.A.V) o ilim mec¬lisi olan topluluğun yanına oturdu.» [194]


İzahat


Hadîsi nebevi, çok dikkat edilib riâyet edilmesi gereken iki mü-,him ve hassas mes'eleyi beyan etmektedir.

Resulü ekrem s^allallâhü aleyhi vesellem efendimiz, bir gün Me-dîne-i münevveredeki Mescidine teşrif buyuruyorlar. İçeri girdiğinde bakıyorki, ayrı ayrı oturmuşlar, o topluluklardan birisi; tevhid, teşbih, tehlil gibi evradı ezkarla meşkul oluyor. Diğer biriside, ilmi irfan tâ¬limi ile meşkuldurlar. Her iki meclis (toplantı) hakkında, Resulü ek¬rem sallallâhü aleyhi vesellem şu : «Her iki meclisde hayır üzerine¬dir» Cümleleriyle hayır üzerine toplanmış birer topluluk olduklarını beyan buyuruyor.

Bu her iki topluluk, hayr üzerine olduklarını beyandan sonra, ara¬larında fazilet ve kıymet farkı olduğunuda şu cümleleriyle açıklamış¬tır :

«Bunlardan birisi, (Sevab bakımından) diğerinden daha efdaldır.»

Ve Resulü ekrem efendimiz, hadîsi nebevinin aşağısında, evradı ezkarla meşkul olup hakka dua ve niyazda bulunan topluluğu şu cüm¬leleriyle îzah buyuruyor :

«Ama bu (ibâdet ve evradu ezkarla meşkul olan) kişiler, AHâha dua ederler ve Allâhın yanındakine (rızasına) rağbet ederler. Cenabu hakda dilerse, onlara fazlu kereminden verir, dilerse, adlı ilâhîsi iIp men eder (dilediği gibi tasarruf eder).»

Resulü ekrem efendimizin bu cümlelerinde şu hususlara işaret vardır :

a) Beş vakit namazı kılmak üzere toplanan cemaatdan başka, va¬kitleri müsaid olursa, nafile olarak cenabu hakka dua ve niyazda bu¬lunmak üzere toplamb Allâhü teâlayı zikretmek caizdir. İyi bir hakka yalvarış ve cenâbu hakka niyazda bulunan meclisdir. Aynı zamanda bu meclîs, mescid de toplanmıştır.

b) Meşrûiyyet dâhilinde Allâh-ı zikredib ona duada bulunanların meclisleri, elbetde kıymetli meclislerdendir ve bu meclisde toplamb Allâhı zikredib dua ve niyazda bulunanlar ve onlara hizmet edenler, faziletli kişilerdir.

Boş vakit geçiren tipinden olmayıb, Allâhı ananların meclisleri ve kendilerinin faziletleri hakkında kur'anı kerim ve sünneti nebeviyede pek çok-hükümler vardır,

Allâhın her vakit ve durumda anılabileceğini beyan eden bir- âyet meali:

«Gerçek akıl sahihleri öyle kişilerdirki; ayakda iken, otururken ve yatarken (dâima"kalbleri ve dilleri ve bedenleri ile) Allâh-ı anarlar...» (Ali îmrân sûresi, 19)

Ve yukarda açıklamaya çalışdığımız hadîsi şerif gibi pek çok ha¬dîsi nebevilerde zikri ilâhide bulunmanın, müminler için bir fazilet ol¬duğu beyan edilmiştir. Fazla uzayacağından kısaca kesiyoruz. Geniş îzâhat, «İslâmda Evliya meselesi ve Harikalar» adlı eserimizde yazıl¬mıştır.

c) Hadîsi şerif de zikri ilâhî ile meşkul olanlar, Allâhı anıp onun ri2 asını talep etmek maksadında olduklarını beyan^ buyurmaklada, Çeşitli dünyavî maksadlara bağlı olmadan sırf rızâyı barı için olduğuna ve' öyle olmasına işaret vardır. Hadîsi nebevideki maksad dahılmae evradu ezkarda bulunanları, takdir edib, dualarını taleb etmek eweı çok yerinde bir ameldir. Gayenin dışma çikanlardanda kaçınmak lazım-. dır.

Netekim meşröiyyet dâhilinde câmîye cemaata gelmiyen k&dı™*' rı, Hazreti Ömer'in men edip camiden kovduğu gibi, ResûlüHah Qrinde fetvada bulunan Âlim ve fakih İlmi Mes'ud (R.A) hazretlerim,

irtihâli nebiden sonra Irakda bulunduğu günlerde, Mescide toplanıp usûluna uygun olmayarak zikrî ilâhîde bulunanları, mescidden kovup çıkarmıştır. Aynı- mes'elenin geniş îzâhi, «İslama sokulan Bid'at ve Hurafeler» ile «îslâmda Evliya Mes'elesi ve Harikalar» adlı eserimiz¬de vardır. Ve bir ne&zede «Mültekâ tercümesi» nin dördüncü cildinin 174-176. sahifelerinde yazılmıştır.

Hadisi nebevinin devam eden cümlelerinde de, fıkıhla veya her hanki bir ilimle meşkul olup, bilmeyenlere, bilenlerin öğretmeye ça¬lışmaları hâlindeki mescidi nebevide toplanan diğer ilim meclisi hak-kındada şöyle buyurulmuştu :

«Fakat bu (ilimle meşkul olan) kişiler, Fıkhı veya (her hangi bir faydalı) ilmi tâlim edib Öğrenirler ve câhil olana (bilmeyene) öğretir¬ler.

— İşte fıkıh veya ilimle meşkul olan bu meclis adamları, en af-dal kişilerdir. Zira - ben, ancak ve ancak muallim (öğretici- ilimle meş¬kul olucu) olarak gönderildim.»

Hadîsi şerifin bu cümlelerinde mündemiç olan hususlarıda şöyle sıralayabiliriz:

a) Resûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem efendimizin, takdir edib çok değerli olarak vasıflandırıb buyurduğu meclis (toplantı) ilmi fıkıh meclisi veya İslama ve müslümanlara faydalı olan her hangi bir ilim meclisi olduğunu veya olabileceğini beyan etmektedir.

îslâm şeriat ve hukukunu beyan eden ilmi fıkıh ve fakihler hak¬kında bir nebze malumat, yukarda ikiyüz (200) üncü hadîsi şerifin izahatında zikredilmiştir.

b) İlmi fıkıh veya faydalı ve meşru olan her hangi bir ilim mec¬lisi, islam esaslarını ve bilinmesi; farz, vâcib, sünnet ve müstehab olan hükümleri öğrenib müktezası ile amel ederek, bilmeyenlere öğ¬retmek maksadı ile toplanmış olması gerektiğine işaret vardır.

c) Bu temiz gayelerle ilmi fıkhı veya meşru olan her hangi bir ilmi öğrenmek ve öğretmek maksadiyle toplantı yapılan meclisler, en kıymetli toplantı ve bu toplantıya iştirak eden muallim ve talihler-( de, ümmetin en kıymetli ve faziletli kişileri olduğu gayet açık bir ifâde' ile beyan buyurulmuştur.

d) Resulü ekrem (S.A.V) efendimiz, kendisinin muallim olarak gönderildiğini beyan buyurmak suretiyle, ilmi fıkıh veya meşru olan her hanki bir ilim meclisini takdir buyuruyor ve bu meclise iştirak edenler, en efdal kişilerden olduklarını lisânı pâki ile îzah ediyor.

Hal böyle olunca bütün ümmeti muhammed-in, böyle meclisleri aynı şekilde takdir edib, iştirak etmeleri ve bilmediklerini o meclisler¬den öğrenmeleri lâzımdır. Aynı zamanda, ilmi fıkha veya tefsir, hadîs, ilmi kıraat, akâid, kelam ve islâm tarihi ilimleri gibi ilimlerden bir ilme vâkıf ve âlim olan bilginlere, Resûlti ekrem (S.A.V) gibi değer verib takdir etmek, îmanın iktizasıdır.

Her hanki bir yerde, ilim meclisi ile zikir meclisi bulunursa, her iki-side hayırlı meclisdir. Fakat ilim meclisi, zikir meclisinden daha ef-daldır. Binâenaleyh daha çok sevab kazanmak ve daha faziletli ve faydalı olmak isteyen kimseler, ilim meclisini tercih edib gitmelidir¬ler. Zira Resulü ekrem (S.A.V) de bu iki meclisin hayırlı olduğunu ve ilim meclisinin zikir meclisinden ve hatta ilim meclisindekileri, zikir meclisinde bulunanlardan daha efdal olduğunu beyandan sonra, ken¬diside ilim meclisine gidip oturmuştur.

Cenâbu hak bu hakîkatlan iyi bilip mucibi ile amel etmeyi, bütün meslekdaş ve mümin kardeşlerle beraber bizlere nasıyb eylesin. Amin.

Tercümesi:

258- (51) Ebudderdâ (R.A) den mervîdir, dedi:

Resûlüllah (S.A.V) e, bir adamın fakirlik mertebesine ulaştığı vakit, ilmin haddi hududu nedir? diye sual olundu.

— Bunun üzerine Resûlüllah (C.A.V) de buyurdu :

«Ümmetimden bir kimse, dinînin emrinden kırk hadîsi hıfzedib bellerse (ve başkalarına öğretirse), AUâhü teâla o kimseyi faklh olarak diriltip mahşere gönderir ve bende o kimseye kıyamet gününde şâhid olur ve şefaat ederim.» [195]


İzahat


Bu mübarek hadîsi nebevinin ihtiva ettiği hükümden «Kırk hadîsi hıfzedib bellerse» Cümlesi hakkında bir nebze açıklamada bulunalım.

Şârih Aliyyülkâri merhum şu satırları yazıyor :

«İmamı Nevevi (R.A) de'diki:

«Burada kırk hadîsi hıfzetmekden murad; kırk hadîsi ezberlemese ve manalarını tam bilsede, müslümanlara kırk hadîsi nakledib tebliğ

etmektir. İşte kırk hadîsi hıfzedib bellemenin mânayı hakîkisi budur. Ve böyle yapmakla müslümanlarda menfaatlanmak hasıl olur. Şayet müslümanlara kırk hadîs nakledilib duyurulmazsa, hıfzedemezler. îb-ni Hâcer (R.A) de böyle zikretmiştir.

— Ben (yani, Aliyülkârî merhum) derimki : İmamı Nevevi Mer¬humun «mânâlarını tam bilmesede» sözünde düşünülmesi gereken hu¬sus vaTdır. Zira ilmin aslından olan makam ve mertebe hasıl olmak¬tadır. Çünkü fıkıhdan maksad, bir şeyi bilmek, onu anlamakdir ve fık¬hın şerefinden için, din ilmine gerçekden hakim olmaktır.

— Eğer böyle olmaz ise, bu takdirde kırk hadîsi ezberleyen kim¬se, hadîsi şerifde beyan edilen fakih olamaz.» [196]

Şu halde kırk hadîsi nebeviyi mânası ile belleyen kimse, hadîsi şerifdeki fazilet ve şerefe nail olan ve olacak kimsedir. Hem lafzını ve hem manasını ezberleyib kırk hadisi belleyen ve mucibi ile amel eden kimse laf götürmez ve ihtilafsız bir şekilde hadisi nebevideki hükme nail olur.

Yukardaki hadîsi şerifin diğer rivâyetdeki hükümleri işe şöyledir : «Bir kimse, benim sünnetimden kırk hadisi hıfzeder ve ümmetim¬den başkalarına naklederse, Allâhü teâla o kimseyi kıyamet gününde fakihler ve âlimler zümresinde gönderib hasreder.» [197]

Tercümesi:

259- (62) Enes Bin Mâlik (R.A) den mervîdir, dedi:

Resûlüllah (S.A.V) buyurdu:

«Bil irin isiniz en cömert kimdir?»

— Ashabı kiram dediler: Allah ve Resulü daha iyi bilir.

— Resulü ekrem (S.A.V) buyurdu :

«Allâhü teâla en çok cömert kimsedir. Ondan sonra Adem oğlu¬nun en çok Cömert kimsesi, bir adamdirki, ilmi tâlim edib öğrenir, on¬dan sonrada o ilmi yayib neşreder.

— O iimi neşredib başkalarına öğreten âlim, kıyamet gününde tek başian bir emir veya tek basma bir ümmet olarak gelir.» [198]


Îzahat


Bu haöîsi şerifin ihtiva etiği hükümdede, üç husus sıralanmıştır

a) Hadîsi nebevide, beyan edilen cömertlik derecesinin en üstü¬nünün, evvela halikı zülcelâlda oluşu, gayet açıkdır. Zira itaatkar ve isyankar farkı gözetmeden, karıncadan file kadar bütün varlıkların rızkını, sıhhatim ve her türlü ihtiyaçlarını karşılayıb vermek, ne kadar lütufkarlılık ve cömertlik olduğu, her akıllı için bilinib idrak edilen bir hakikattir.

Ancak kulların istekleri, hayır olursa, severek ve hoşnut olarak verir. İstekleri ve kazançları şer olursa, sevmiyerek ve razı olmadığı halde verir. Zira hayır ve şer, iyi ve kötü her şey, Allâhın dilemesi, takdiri ve yaratması ile olur.

Muhtelif hadîsi kudsîlerde temsilî olarak beyan edilmiştirki, bütün varlıkların isteklerini Alâhü teâla: eksiksiz verse, denizin içine bir iğne batınlıb çıkarıldığı zaman, iğnenin denizden eksilttiği ne ise, hazine-i ilâhiden sanki o kadar bir eksilme olacağı misallanmıştır. Yani, cena-bu hakkın hazine-i Rabbanisi, o kadar çokturki, eksilmek, tükenmek ve bitmek yoktur. Zira Allah ganî ve müsteğnîdir. Bizler ise, dâima fakir ve muhtacız.

Netekİm bir âyeti kerimede şöyle Duyurulmuştur: «Allah (c.c.) ganîdir. Hiç bir şeyinize muhtaç değildir. Siz ise, fa¬kirler (muhtaçlar) sizsiniz.» (Muhammed sûresi, 38)

b) Resulü ekrem efendimizde, mevlayı mütealdan sonra en cö¬mert varlık olduğunu iftiharla buyurmaktadır : Zira varlıkların en af-dalı ve en keremüsidir. Kendisinin beşerin en cömerti olduğunu bu¬yurması, hakikati aydınlatıp bildirmek içindir. Büyüklenmek için de¬ğildir.

Gerçek gayenin bu olduğunu diğer mübarek bir sözüyle şöyle açık¬lamıştır :

«Kıyamet gününde Adem (aleyhiselâm) uı evlâdının en kıymetli efendisiyim, bununla beraber ogünme ve boyüklenme diye bir şey yoktur.

— Ve kıyamet gününde benim elimde UvaÜl hamd sancağı olacak-dır. Her Peygamber mutlaka o günde, Adem (aleyhisselam) ve diğerle¬ri benim livamın altında olacaklardır.

— Ve ben yerden çıkarılacakların (kabirden dirilMeceklermJ UW-yimF yinede ögünüb böbürlenmem.

— Ve ben ilk şefaat edici ve şefaati ilk kabul olunan kimseyim,, yine, böyle iken buyuklenib öğünmem.» [199]

c) Hadîsi nebevide beyan edilen üçüncü mertebedeki cömertinde^ ilmi talim edib başkalarına, nasihatla, öğretmekle, hitabetle, makale veya eser yazmak suretiyle neşreden kimseler olduğunu buyurmakta¬dır.

Binâenaleyh bir kişi, ilim tahsil eder, sonradan bu ilmi talib olan ehillerine talim ederek öğretir ve yayarsa, Peygamber efendimizden sonra en cömert ve en hayırlı amelde bulunan kimsedir.

Şu halde böyle amel ile meşkul olan din âlimi, halk arasında kü-çümsenir ve «Ölü gözünden yaş çıkmaz, hoca evinden aş çıkmaz gi¬bi...» Cümlelerle alaya alınırsa, Peygamber efendimizin «Cömert» di¬ye vasıflandırdığı kişi kötülenmiş olur.

Evet gerçekden din adamı, ilmi yaymaya çalışmakla insanların ruhunun gıdasını verir. Manen, ruhen ve fikren doyurucudur. Böyle olunca o cümledeki «aş» Kelimesi yerine «aç» kelimesini koyarak, «Ölü gözünden yaş çıkmaz, hoca evinden aç çıkmaz» denmelidir. îlmi-ve ilim adamını tahkir etmenin tehlikeleri, «Mültekâ tercümesi» adlı eserimizin ikinci cildinde yazılmıştır.

Öğrenmiş olduğu faydalı ilmi neşrederek başkalarına faydalı olan her din âlimi ve faydayı ilim sahibi, hayatda Peygamberden sonra en cömert kişi olduğu gibi, öldükten sonra o öğretip yaydığı ilim silsilesi devam ettikçe, o ilmi öğrenen ve öğretenlerin aldıkları ecru mükâfat, eksilmeden ilk öğretenin amel defterine aynısı yazılır. Bu husus yu¬karda ve birinci ciltde geniş şekilde izah edilmiştir.

Böyle ilmi neşredib yayan âlim dünyada ve dünyadan göçdükden sonra fazilet ve mükâfatlara nail olduğu gibi, âhiretdede eli sancaklı bir emir veya etrafında kalabalık bir cemaatla bir ümmet şeklinde olacağı beyan edilmiştir.

Bu husus Resulü ekrem efendimizin mübarek hadîsinin son cüm-, lelerinde şöyle hükme bağlanmıştır :

«O ilmi neşredip başkalarına öğreten âlim, kıyamet gününde tek Başına bir emir veya tek başına Wr ümmet olarak gelir.»

Şu şeref ne büyük şerefdir, Cenabu haklan lütfettiği veya lütfede-ceftl bu ilmi yayan ve yayacak olan âlim kimselerin, bir Peygamber gibi fazilete erişen din âlimi ve faydalı ilim adamlarının böylelerine mu¬habbet, saygı ve hürmet ederek, o sancağının altına veya bir, ümmet gibi kalabalığın içine girmeyi mevla nasiyb buyursun. Amin.

Yetişib dualarını almaya çalışdığımız 70-80 lik üstadlarımızda, san¬ki bu ilâhî lutfa mahzhariyyeti dünyada iken müşahede ediyor idik. Ne bereketli ilim ve muazzam îman sahibi kişilerdi. Her yönleriyle bir ilim otoriteleri, amel ve ahlak numuneleri idiler,

Resulü ekrem efendimizin, bu son cümlesinde şu âyeti kerîmeye işaret vardır:

«Muhakkakki İbrahim (A.S.),başb basma bir ümmetdi.» (Naili sûresi, 120)

Bir Peygamber, etrafmdakileile ümmet olarak vasıflandırılmakta-dır. Aynı şeref, kıyâmetde bu ümmetden bir diri âlimine ve faydalı ilim sahibi olub başkalarına tâlim ve telkin suretiyle ilmini yayan kim¬seye, verilmektedir.

Ne mutlu insanlar, bu âlimler. Cenâbu hak bizleride âhiretde böyle-mutlu insanların sancağı altında toplanan ümmetlerden kılsın. Amin.

Ebû Ümâmetül Bâhîlî (R.A) den mervî, bir hadîsi nebevide Re¬sulü ekrem (S.A.V) efendimiz şöyle buyurmuştur:

«Alim ile âbid (kıyamet günü) getirilir (ler).

— Abide denilirki: Cennete gir.

— Alime de :. Dur yerinden ayrılma, tâki insanlara şefaat edesin, denilir.» [200]

Tercümesi:

260 - (63) Yine ondan {Enesbin mâlik KA) den mervîdir, Resâ-Iüllah (S.A.V.) buyurdu :

«Harislerden İki sınıf doymazlar; a) İlimde hırsı olan, ilimden doymaz.

b) Dünyada hırsı olanda, dünyadan doymaz.»

(Yukardâki üç hadîsi, Beyhakî «Şuabiı îmam» adlı eserinde rivâyeı etmiştir. Beyhakî dedi : İmamı Ahmed Ebidderdâ hadîsinde dedi : Bt hüküm, insanlar arasında meşhur bir metilidir. Bu metin için sahih biı isnad yoktur.)

Tercümesi:

261 - (64) Avn (R.A) denmervîdir,dedi: Abdullah bin mes'ud (R.A) dedi:

«Hırslılardan iki kimse, doymazlar (ki onlar), İlim sahibi ve dün¬ya sahihidir, bunlar müsâvî değillerdir.

— Çünkü ilim sahibi. Rahman olan Allanın rızasını artırır.

— Dünya sahibi ise, tuğyan ve azgınlıkta ziyadeleşir.

— Bundan sonra Abdullah (R.A) şu âyeti okudu :

«Doğrusu kâfir insan, kendini (elindeki mal ile Allahdan) müsteğni görmekle azgınlık eder.» (Alek sûresi, 6-7)

— Avn (R.A) dedi: İbni Mes'ud diğer bir âyeti delil getirerek oku¬du : [201]

«Allahdan, kullan içinde ancak (Alîâhı hakkı ile bilen) âlimler korkar.» (Fâtır sûresi 28)

(Not: Râvî Avn (R.A), tabiînin ulularından olduğu beyan edilmek¬ledir. Daha fazla malûmatı bulamadığımızdan yazamadık.)

Tercümesi:

262 - (65) îbniAbbas (R.A) den mervîdir, dedi: Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :

«Muhakkak ümmetimden bir takım insanlar, Dinde fakihlik iddi¬asında olurlar ve Kur'ani okurlar, derlerki:

«Ümeraya (âmirlere), gelelim, dünyadan nasibimizi alalım ve dinimizle, onlardan (onların işledikleri fenalıklardan) uzaklaşalım.

— Halbuki mes'ele onların dediği gibi böyle olamaz (zira iki zıd cem edilemez). Diken ve çöğür ağacından diken ve çöğür alınabilildiği gibi, [202]

Keza onlara (amirlere) yaklaşmakda -Muhammed bin sabahın ri¬vayetinde dediği gibi; yani: ancak hatalar alınabilir.» [203]


Îzahat


Hadîsi nebevide ehli ilimden olan veya olacakların bâzılarının çok kötü gaye ve davranışları veya davranabileceklerin durumları, beyan buyurulmaktadır. Hadîsi şerifin sarihleri çok yönlü izahlarda bulun¬muşlardır. Bazılarını nakledelim.

Dinde Fakih ve. âlim olduklarını iddia edenler veya din ve şeriat ilmi olan ilmi fıkhı öğrenmek maksadiyle tahsile devam edenlerden bir takım kimseler, Kur'anı kerimi çeşitli kıraat ve makamlarla okur¬lar, tefsir edib îzâh ederler ve bu amellerden sonrada âmirlere zarurî bir ihtiyaçları için değil, sırf fazilet izhar edip göstermek ve o âmirle¬rin yanlarındaki mal ve makama tama ederek, âmirlerin yanlarına giderler.

Bu şekilde hareket edenler, günümüzde daha aşırî bir şekilde davranarak, dinin pek çok yasaklarım işledikleri ve yapılması gere¬ken irşad ve tebliğ vazifelerini yapmadıkları gibi, £inde pek çok tâ¬vizleri* vermişler ve vermektedirler. Amirlerin veya fasıkların gayri mesrû amel ve hareketlerine iştirak ederler. Böylelikle sayılmayacak kadar çok kötülükleri işlerler ve kötü örnek olurlar.

Dîni, ilmi ve Toır'an okumayı böyle kötülüklere âlet ederek hare¬ket edenlere, denüseki:

«Din ve şeriat âlimi olduğunuzu iddia ediyor ve kur'anı kerimi oku¬yorsunuz. Bu halinizle şu pek çok kötülüklerle meşkul olan âmirlerle nasıl bir araya gelebilîyorsunuz?»

İşte böyle suâle verecekleri cevabı, Resulü ekrem (S.A.V) efendi¬miz rnubârek sözünün devamında şöyle buyurmuştur : ,

«Derlerki : Ümerâya (âmirlere), gelelim, dünyadan nasibimizi alalım ve dînimizle onlardan (onların işledikleri fenalıklardan) uzak-

Ey dîni dünyaya âlet edip fasıkların karşısında el ufalayıb, eğilip bü¬külüp yaltak kedi kesilen ve her kılığa bürünüb dalkavukluk yapan ti¬pinden zavallı allâme taslakları!, içinizdeki kirli ve hırslı emellerinizi saklayarak, din âlimine yakışır ve yaraşır tavrı bırakıb, dışınız başka içiniz başka olan davranışlarınızı, asırlarca evvel nuru nübüvvetden fışkıran hakîkatlar, ne kadar kesin ve açık bir şekilde beyan buyur¬duğunun farkmdamısmiz acaba!.

Ve bu fasit iddianız neticesiz olup, ancak kötülükler olabileceğini-zide, yine Resulü ekrem (S.A.V) efendimiz devamla buyurayorki :

«Halbuki mes'ele onların dediği gibi böyle olmaz (zira iki zıd cem edilemez);

'Diken ve çöğür ağacından ancak diken ve çöğür alınabildiği gibi,

— Keza onlara (âmirlere), yaklaşmakda R£uhammed bin sabâ-, hin rivayetinde dediği gibi, yani: Ancak hatâlar alınabilir.»

Atalar bir sözlerinde, «Necasetten keramet gelmez.» demişlerdir.

İbni Abbas (R.A) m rivayet ettiği bir hadîsi nebevide Resulü ek¬rem (S.A.V) şöyle buyurmuştur:

«Bu ümmetin uleması, iki adamdır;

1 - Âlim adamın birisi, Allâhö teâla ona ilim verir, oda ilmini insanlara neşredib öğretir ve öğretmiş olduğu İlme karşılık tema ede¬rek hiç bir şey almaz ve ilmi para île satmaz.

— İşte bu âlime, denizdeki balıklar, karadaki tftirtiyeil canlılar ve gökdeki uçan kuşlar istiğfar edib dua ederler.

2 - Âlim adamın ikincisi ise, Allâhü teâla ona ilmi verir, oda o ilmi Allanın kullaiına yaymakdan pahillik edip saklar. İlmin karşılı-ğında tama ederek bir şeyler alır ve para ile satar.

— İşte bu âlimde, kıyamet gününde ateşden yapılmış bir gemle gemlenir ve bir nidaci tarafından nida edflirki, işte bu adama Allâhü teâla ilim vermiştir. Oda ilmi, Allanın kullarına öğretmekden pahillik edib sakınmıştır. Ve İlmin karşılığında tama edip bir şeyler almıştır, ilmini para iie satmıştır. Ve bu şekildeki nida, hisabdan kurtulunca ya kadar devam edecektir.» [204]

Maddi menfaat, makam ve mansıb emellerine sâhib olmadan, irşad ve îkaz veya hayra delâlet gibi iyi gayelerle, âmirlerin yanlarına gitmek ve girmek ve dinin yayılması için nefsini hapseden ve çalış¬masını ilim tâlimine hasreden kimselerin ücret almaları ise, caizdir. Müdâra ile emrolunduğunu beyan eden hadîsi nebevi gibi pek çok hadîsi şerifler vardır. Ashab, tabiîn ve diğer selefin pek çok hüküm ve hayat hikâyeleride, çeşitli ana kaynaklarda yazılmıştır.

Netekim Fâtihin Şeymıl islâmı Molla Hüsrev, «Dürer ve gurer» ad¬lı eserinde şu satırları yazmaktadır :

«Hafız Ebülleysi Semerkandî (R.A) den hikâye olunmuştur (Diyor-ki : ) Ben daha evvel üç şeye fetva verirdim, onlardan rucû ettim.

a) Daha evvel ilim için Kur'an tâliminden dolayı ücret almanın helal olmadığına fetva verirdim.

b) Yine Âlim için, Sultanın (devlet reisi ve naibi gibisinin) yanına girmesinin lâyık olmadığına fetva verirdim.

c) Ve ben ilim sahibinin, köylere çıkmasının lâyık olmadığına fetva verirdim. Çünkü köylüler o âlime bir. şeyler toplamaları için, on¬lara nasîhat eder.

— Şimdi ise, bunların hepsine böyle fetva vermekten rucû ettim (yani, bunların üçünü işlemenin cevazına döndüm, demektir).» [205]

Yukarda Yavuz Selime, Müfti zenbilli Ali efendinin gidib Ende¬run ağalarını öldürmekten vaz geçirdiği hâdiseyi okuyunuz. Bu şekilde¬ki gaye ve davranışlarla, âmirlerin yanma gitmek caiz ve iyidir.

Fakat böyle irşad ve îkaz gayesi olmadan, âmirlerin yanlarına; makam, mansıb, nam, şan ve başka dünyevî menfeatlar için giden âlimler, Peygamber efendimizin beyan ettiği fasık ve şerli âlimlerdir.

Bu şekilde hareket edenler, günümüzde daha aşırî bir şekilde davranarak, dinin pek çok yasaklarım işledikleri ve yapılması gere¬ken irsad ve tebliğ vazifelerini yapmadıkları gibi, dinde pek çok tâ¬vizleri'vermişler ve vermektedirler. Amirlerin veya fasıkların gayri mesrû amel ve hareketlerine iştirak ederler. Böylelikle sayılmayacak kadar çok kötülükleri işlerler ve kötü örnek olurlar.

Dîni, ilmi ve kur'an okumayı böyle kötülüklere âlet ederek hare¬ket edenlere, denilseki:

«Din ve şeriat âlimî olduğunuzu iddia ediyor ve kur'am kerimi oku-uorsunuz. Bu halinizle şu pek çok kötülüklerle meşkul olan âmirlerle nasıl bir ataya gelebilîyorsunuz?»

İste böyle suâle verecekleri cevabı, Resulü ekrem (S.A.V) efendi¬miz mübarek sözünün devamında şöyle buyurmuştur :

«Derlerkî : Ümerâya (âmirlere), gelelim, dünyadan nasibimizi alalım ve dînimizle onlardan (onların işledikleri fenalıklardan) uzak-laşahm.»

Ey dîni dünyaya âlet edip fasıkların karşısında el ufalayıb, eğilip bü¬külüp yaltak kedi kesilen ve her kılığa nürünüb dalkavukluk yapan, ti¬pinden zavallı allâme taslakları!, içinizdeki kirli ve hırslı emellerinizi saklayarak, din âlimine yakışır ve yaraşır tavrı bırakıb, dışınız başka içiniz başka olan davranışlarınızı, asırlarca evvel nuru nübüvvetden fışkıran hakîkatlar, ne kadar kesin ve açık bir şekilde beyan buyur¬duğunun farkmdamısmız acaba!.

Ve bu fasit iddianız neticesiz olup, ancak kötülükler olabileceğini-zide, yine Resulü ejcrem (S.A.V) efendimiz devamla buyuruyorki:

«Halbuki mes'ele onların dediği gibi böyle olmaz (zira iki zıd cem edilemez};

—Diken ve çöğür ağacından ancak diken ve çöğür alınabildiği gibi,

— Keza onlara (âmirlere), yaklaşmakda - ft^uhammed bin saba¬hın rivayetinde dediği gibi, yani: Ancak hatâlar alınabilir.»

Atalar bir sözlerinde, «Necasetten keramet gelmez.» demişlerdir.

İbni Abnas (R.A) m rivayet ettiği bir hadîsi nebevide Resulü ek¬rem (S.A.V) şöyle buyurmuştur :

«Bu ümmetin uleması, iki adamdır;

1 - Âlim adamın birisi, Allâhü teâla ona ilim verir, oda ilmini insanlara neşredib öğretir ve öğretmiş olduğu ilme karşılık tema ede¬rek hiç bit şey almaz ve ilmi para ile satmaz.

— İşte bu âlime, denizdeki balıklar, karadaki Çürüyen canlılar ?e gökdeki uçan kuşlar istiğfar edib dua ederler.

2 - Âlim adamın ikincisi ise, Allâhü teâla ona ilmi verir, oda o ilmi Allâhın kullarına yaymakdan pahillik edip saklar, timin karşılı¬ğında tama ederek bir şeyler alır ve para ile satar.

— İşte bu âlimde, kıyamet gününde ateşden yapılmış bir gemle gemlenir ve bir nidacı taralından nida edilirki, işte bu adama Allâhü teâla ilim vermiştir. Oda ilmi. Allanın kullarına öğretmekden pahilHk edib sakınmıştir. Ve ilmin karşılığında tama edip bir şeyler almıştır, ilmini para iie satmıştır. Ve bu şekildeki nida, hisabdan kurtulunca ya kadar devam edecektir.» [206]

Maddi menfaat, makam ve mansıb emellerine sâhib olmadan, irşad ve îkaz veya hayra delâlet gibi iyi gayelerle, âmirlerin yanlarına gitmek ve girmek ve dinin yayılması için nefsini hapseden ve çalış¬masını ilim tâlimine hasreden kimselerin ücret almaları ise, caizdir. Müdâra ile emrolunduğumı beyan eden hadîsi nebevi gibi pek çok hadîsi şerifler vardır, Ashab, tabiîn ve diğer selefin pek çok hüküm ve hayat hikâyeleride, çeşitli aha kaynaklarda yazılmıştır.

Netekim Fâtihin Şeyhui islâmı Molla Hüsrev, «Dürer ve gurer» ad¬lı eserinde şu satırları yazmaktadır :

«Hafız Ebülleysi Semerkandî (R.A) den hikâye olunmuştur (Diyor-ki : ) Ben daha evvel üç şeye fetva verirdim, onlardan rucü ettim.

a).Daha evvel ilim için Kur'an tâliminden dolayı ücret almanın helal olmadığma*fetva verirdim.

b) Yine Âlim için, Sultanın (devlet reisi ve naibi gibisinin) yanına girmesinin lâyık olmadığına fetva verirdim.

c) Ve ben ilim sahibinin, köylere çıkmasının lâyık olmadığına fetva verirdim. Çünkü köylüler o âlime bir şeyler toplamaları için, on¬lara nasihat eder.

— Şimdi ise, bunların hepsine böyle fetva vermekten rucû ettim (yani, bunların üçünü işlemenin cevazına döndüm, demektir).» [207]

Yukarda Yavuz Selime, Müfti zenbilli Ali efendinin gidib Ende¬run ağalarını öldürmekten vaz geçirdiği hâdiseyi okuyunuz. Bu şekilde¬ki gaye ve davranışlarla, âmirlerin yanma gitmek caiz ve iyidir.

Fakat böyle irşad ve îkaz gayesi olmadan, âmirlerin yanlarına; makam, mansıb, nam, şan ve başka dünyevî menfeatlar için giden âlimler, Peygamber efendimizin beyan ettiği fasık ve şerli âlimlerdir.

Tercümesi:

263 - (66) Abdullah bin mes'ud (R.A) den mervîdir dedi: «Eğer Şeriat âlimi olan ehli ilim, ilimlerini kötüye kullanmakdan muhafaza ederler ve o ilmi ehlinin yanında koklarsa, bu âlimlerin ilim¬lerini koniyub ehline ilmi öğretmeleri sebebiyle, onlar o zamanın insan¬larının (kemal ve şeref yönünden) efendileri olurlar. Ve lâkin o âlimler, ehli dünyadan, dünyalığa nail olmak için ilimlerin! kötüye kullanırlar¬sa, böyle olunca o ehli dünya olan kişilerin üzerlerine yük olmak su¬retiyle ehli ilme ihanet etmiş olurlar.

— Nebimiz Muhammed aleyhiseslamdan işittim, diyordu :

«Bîr kimse, düşünce ve gayretlerini tek bir emel halinde âhiret gayesine kılarsa, o kimsenin dünya gaye ve emeline Allâhü teâla kâfi¬dir.

— Bir kimsede, dünya ahvalinden emel ve arzularını (kâh dünya¬lığa ve kah âhiret işine) karıştırırsa, Allâhü teâla o kimseyi dünya ve âhiret emellerinin hiç birisine rahmet nazariyle bakmaz, helak olur.»

(Haber ve Hadîsi, îbniMâce rivayet etmiştir.)

Tercumesı

264 - (67) Bu Hadîsi, Beyhakî «Şuabül îman» adlı eserinde «bir kimse, düşünce ve emellerini» Cümlesinden itibaren îbni Ömerden ri-vâyet etmiştir. [208]


İzahat


Şeriat âlimlerinin ilimlerine sâhib olub, nefislerine umayıb, kötü ve zalim insanlara meyi etmeden, dünya adamlarının yanlarındaki mal, mülk ve makama tama edib yaklaşmazlar, kendi aralarında ha-sedlikde bulunmazlar ve ilmi, ehillerine öğreterek, ilmin şeref ve kad¬rini muhafaza ederek âlimlere hürmet edib sarılırlarsa, o zamanın adamlarının en kıymetli efendileri olurlar.

Zira ehli ilmin şân ve şerefi, melik ve emirlerin fevkindedir. Bü¬yükler demişlerdir :

«İlim; Meliklerin tahtı idaresinde bulunan köleleri, yükseltir.»

Bir âyeti kerimede şöyle duyurulmuştur :

«Allah (c.c.), îman edenlerinizi yükseltir. Kendilerine ilim verilen¬lere ise, dereceler (mertebeler, faziletler, cennetde tabakalar) vardır.»

(Mücâdiîe sûresi, II) İmanM Zührî (R.A 120) dediki:

«îlim, erkektir. Binaenaleyh onu (ilmi), ancak yiğit erkekler sever. Yani, işlerin ve gayelerin yükseklerini severler ve her türlü safsatadan kaçınanlar, severler;»

Aliyyülkârî merhum, imam-ı zuhrînin sözünde şu cümlelere işa¬ret vardır, diyor :

«Dünya, dişidir, o dişi (kancık) olan dünyayı, ancak aklı ve dîni noksan olanlar sever. Zira onlar âdî ve kötü şeylerde mertebelenmeyi seven kimselerdir.» [209] '

tmam-i Zührî merhum hakkında, İmam-ı Zehebînin «Tezkireîül huffaz,C. 1, lO.S-îî.ı» adlı eserine müracaat faydalı olur.

Tercümesi:

263- (66) Abdullah bin mes'ııd (R.A) den mervîdir dedi:

«Eğer Şeriat âlimi olan ehli ilim, İlimlerini kötüye kullanmakdan muhafaza ederler ve o ilmi ehlinin yanında koklarsa, bu âlimlerin ilim¬lerini koruyub ehline ilmi öğretmeleri sebebiyle, onlar o zamanın İnsan¬larının (kemal ve şeref yönünden) efendileri olurlar. Ve lâkin o âlimler, ehli dünyadan, dünyalığa nail olmak için ilimlerini kötüye kullanırlar¬sa, böyle olunca o ehli dünya olan kişilerin üzerlerine yük olmak su¬retiyle ehli ilme ihanet etmiş olurlar.

— Nebimiz Muhammed aleyhiseslamdan işittim, diyordu:

«Bir kimse, düşünce ve gayretlerini tek bir emel halinde âhiret

gayesine kılarsa, o kimsenin dünya gaye ve emeline Allâhü teâla kâfi¬dir.

— Bir kimsede, dünya ahvalinden emel ve arzularım (kah dünya¬lığa ve kah âniret işine) karıştırırsa, Allâhü teâla o kimseyi dünya ve âhiret emellerinin hiç birisine rahmet nazariyle bakmaz, helak olur.» [210]

Tercümesi:

264 - (67) Bu Hadîsi, Beyhakî «Şuabül îman» adlı eserinde «bir kimse, düşünce ve emellerini» Cümlesinden itibaren İbni Ömerden ri¬vayet etmiştir. [211]


İzahat


Şeriat âlimlerinin ilimlerine sâhib oluk, nefislerine umayıb, kötü ve zalim insanlara meyi etmeden, dünya adamlarının yanlarındaki mal, mülk ve makama tama edib yaklaşmazlar, kendi aralarında ha-sedlikde bulunmazlar ve ilmi, ehillerine öğreterek, ilmin şeref ve kad¬rini muhafaza ederek âlimlere hürmet edib sarılırlarsa, o zamanın adamlarının en kıymetli efendileri olurlar.

Zira ehli ilmin sân ve şerefi, melik ve emirlerin fevkindedir. Bü¬yükler demişlerdir :

«İlim; Meliklerin tahtı idaresinde bulunan köleleri, yükseltir.»

Bir âyeti kerimede şöyle buyurulmuştur :

«Allah (c.c), îman*edenlerinizi yükseltir. Kendilerine İlim verilen¬lere ise, dereceler (mertebeler, faziletler, cennetde tabakalar) vardır.»

(Mücâdile sûresi, II)

İmam-ıZührî (R.A 120) dediki:

«îlim, erkektir. Binaenaleyh onu (ilmi), ancak yiğit erkekler sever. Yani, işlerin ve gayelerin yükseklerini severler ve her türlü safsatadan kaçınanlar, severler.»

Aliyyülkârî merhum, imam-ı zuhrînin sözünde şu cümlelere işa¬ret vardır, diyor :

«Dünya, dişidir, o dişi (kancık) olan dünyayı, ancak aklı ve dîni noksan olanlar sever. Zira onlar âdî ve kötü şeylerde mertebelenmeyi seven kimselerdir.» [212]

tmam-ı Zührî merhum hakkında, İmam-ı Zehebînin «Tezkiretül hııffaz, C. }, 108-113» adlı eserine müracaat faydalı olur.

Tercümesi:

265 - (68) Âmeş (R.A) den mervîdir, dedi: ResulüÜah (S.A.V) buyurdu: [213]

«İlmin âfeti, unutmaktır, timi zâyî etmek ise, ehlinin gayriye (il¬me ehil olmayana) o ilmi söyleyib öğretmendir.» [214]


Îzahat


Râvı Âmeş (R.A), tabiînin büyüklerindendir. îlmi hadîsde ve ilmi kıraatda meşhur olanlardan birisidir.

Benî kâhil sülâlesinden bir adam bunu köle olarak satın aldı, son¬ra ilme calışdı, ilimde imam oldu. [215]

İmam-ı Zehebî merhumda hadîs Alimlerinin dördüncü tabakasın¬dan olduğunu zikrederek şunları yazıyor :

«Âmeş (R.A), hadîs hafızı ve sika (îtimad edilen) bir kişidir. Şey-hûl islâm Ebû Muhammed Süleyman Bin Mehran el'esedî el kâhilîdir. Sahabeden Enes hin Mâlik (R.A) ı görmüş ve ondan hadîs ezberlemiş¬tir.

— İbni Medine diyorki : «Âmeş (R.A) m, bin üçyüz (1300) hadîse yakın hıfzı var idi.»

— İbni Uyeyne (RA) da dedi : «Âmeş (R.A), Allanın kitabını çok güzel okuyan, çok hadîs hıfzeden ve ilmi f erâizi en iyi bilen bir kişidir.» [216]

Büyüklerin, geçmişleri ve bir birleri hakkında tâkdirkar beyan¬ları, bizleri çok düşündürüyor. Zira günümüzde din âlimi ve din hiz¬metinde bulunan kimselerin bir birlerine karşı, acâib davranıb, iltifat ve hürmetde kusurlu olanlarımız pek çoktur. Çok esefler ve çok üzün¬tü ve yazıklar bizlere ve bizlerin ilmi, ilim adamı meslekdaşlarımızı ve büyüklerimizi takdirsizlerimize!... Bilhassa selefi sâlihin efendile¬rimize, saygısız, terbiyesiz cümle, yazı ve beyanlarda bulunan müfsid-lere!... Cenabu hak bizleri korusun. Amin.

İmam-ı Zehebî merhumun cümlelerine dönelim. Âmeş (R.A), hicri yüz kırk sekiz (148) senesinde seksen yedi (87) yaşında vefat etmiş¬tir. Allah ondan râzi olsun.

Hadîsi şerifde, «ilmin âfeti, unutmaktır.» buyurulmuştur.

Unutmak, beşerin mayasında bulunan bir haldir. Zira «İnsanların evveli, unutanların evvelidir.» yani, ilk insan Adem aleyhisselam,

Cennetde yemesi yasaklanan meyveyi unutması neticesinde, yemişti. Böyİe olunca insanların ilki, Hz. Adem (A.S), unutanlarında ilki oluyor. Bak, Bakara sûresinin 35-36 âyetleriyle, Araf sûresi, 19-22 ve Tâha sûresinin 115-120 âyetlerine.

Ayrıca Hz. Musa aleyhisselam ile Hz. Hızır arasında geçen kıssa¬yı kehif sûresinin 60-61 âyetlerini okuyalım.

Binâenaleyh bilinen şeylerin unutulması, beşerin mayasında var¬dır. Eğer hu unutma hâli olmasa, insanlar daha fazla gurur ve kibire kapılabilirlerdi. Beşerin elinde olmayan böyle haller, insana acizliğini idrak etmelerine sebeb olabiliyor.

Bilinen şeylerin unutulmasına ve unutkanlığa sebeb olanların en başda gelenleri, Günah işleyib mâsiyete dalmaktır. Yemeyi ve içmeyi çok yapmaktır. Dünya gailesine dalmak, misvak kullanmayı terk et¬mek, Balgam yapıcı yaş ve ekşi şeyleri çok yemek, haram lokmaları yemek ve lüzumsuz şeyleri çok konuşmak gibi hallerdir.

Bir beyitte şöyle denilmiştir :

«Vekîa (bir âlime), hıfzımın kötülüğünden şikâyet ettim.

— Hemen ısyam (günahı) terk etmemi irsad edib uyardı.

— Zira hıfzetmek (belleyib unutmamak) Allahdan bir lütuf dur.

— Allanın lutfu iser Asî kimseye lâyık olmaz.» [217]

Hadîsi şerifde; «İlmi zayi etmek ise, ehlinin gayrine (ilme ehil ol¬mayana) o İlmi söyleyib öğretmendir.» cümlelerinde de üzerinde dik¬kat edilmesi gereken hususlara işaret buyurmaktadır. Bu cümlelerin hükümlerini açıklayan hüküm ve beyanlar, yukarda 218 hadîsi şerifin izahatında geçmiştir.

Tercümesi ;

266 - (69) Süfyanı (sevrî RJV) den mervîdir, Ömer Bin el Hattab (R.A) kâb el habâre dedi: «tüm erbabı kimdir?

Tercümesi:

265- (68) Âmeş (R.A) den mervîdir, dedi: Resûlüllah (S.A.V) buyurdu:

«İlmin âfeti, unutmaktır. İlmi zâyî etmek ise, ehlinin gayriye (il¬me ehil olmayana) o ilmi söyleyib öğretmendir.»

(Hadîsi, Dârimt Mürsel olarak rivayet etmiştir.) [218]


Îzahat


Râvî Âmeş (R.A), tabiînin büyüklerindendir. ilmi hadîsde ve ilmi kıraatda meşhur olanlardan birisidir.

Benî kâhil sülâlesinden bir adam bunu köle olarak satın aldı, son¬ra ilme çalışdı, ilimde imam oldu. [219]

İmam-ı Zehebî merhumda hadîs Alimlerinin dördüncü tabakasın¬dan olduğunu zikrederek şunları yazıyor :

«Âmeş (R.A), hadîs hafızı ve sika (îtimad edilen) bir kişidir. Şey-hûl islâm Ebû Muhammed Süleyman Bin Mehran el'esedî el'kâhilîdir. Sahabeden Enes bin Mâlik (R.A) ı görmüş ve ondan hadîs ezberlemiş¬tir.

— îbni Medine diyorki : «Âmeş (R.A) m, bin üçyüz (1300) hadîse yakın hıfzı var idi.»

İbni Uyeyne (R.A) da dedi : «Âmeş (R.A), Allâhm kitabını çok güzel okuyan, çok hadîs hıfzeden ve ilmi ferâizi en iyi bilen bir kişidir.» [220]

Büyüklerin, geçmişleri ve bir birleri hakkında tâkdirkar beyan¬ları, bizleri çok düşündürüyor. Zira günümüzde din âlîmi ve din hiz¬metinde bulunan kimselerin bir birlerine karşı, acâib davramb, iltifat ve hürmetde kusurlu olanlarımız pek çoktur. Çok esefler ve çok üzün¬tü ve yazıklar bizlere ve bizlerin ilmi, ilim adamı meslekdaşlarımızı ve büyüklerimizi takdirsizlerimize!... Bilhassa selefi şalinin efendile¬rimize, saygısız, terbiyesiz cümle, yazı ve beyanlarda bulunan müfsid-lere!... Cenabu hak bizleri korusun. Amin.

îmam-ı Zehebî merhumun cümlelerine dönelim. Âmeş (R.A), hicri yüz kırk sekiz (148) senesinde seksen yedi (87) yaşında'vefat etmiş¬tir. Allah ondan râzi olsun.

Hadîsi şerifde, «ilmin âfeti, unutmaktır.» duyurulmuştur. Unutmak, beşerin mayasında bulunan bir haldir. Zira «İnsanların evveli, unutanların evvelidir.» yani, ilk insan Adem aleyhisselam,

Cennetde yemesi yasaklanan meyveyi unutması neticesinde, yemişti. Böyle olunca insanların ilki, Hz. Adem (A.S), unutanlarında ilki oluyor. Bak, Bakara sûresinin 35-36 âyetleriyle, Araf sûresi, 19-22 ve Tâha sûresinin 115-120 âyetlerine.

Ayrıca Hz. Musa aleyhisselam ile Hz. Hızır arasında geçen kıssa¬yı kehif sûresinin 60-61 âyetlerini okuyalım.

Binâenaleyh bilinen şeylerin unutulması, beşerin mayasında var¬dır. Eğer b,u unutma hâli olmasa, insanlar daha fazla gurur ve kibire kapılabilirlerdi. Beşerin elinde olmayan böyle haller, insana acizliğini idrak etmelerine sebeb olabiliyor.

Bilinen şeylerin unutulmasına ve unutkanlığa sebeb olanların en başda gelenleri, Günah işleyib mâsiyete dalmaktır. Yemeyi ve içmeyi çok yapmaktır. Dünya gailesine dalmak, misvak kullanmayı terk et¬mek, Balgam yapıcı yaş ve ekşi şeyleri çok yemek, haram lokmaları yemek ve lüzumsuz şeyleri çok konuşmak gibi hallerdir.

Bir beyitte şöyle denilmiştir :

«Vekîa (bir âlime), hıfzımın kötülüğünden şikâyet ettim.

— Hemen isyanı (günahı) terk etmemi irşad edib uyardı.

— Zira hıfzetmek (belleyib unutmamak) Allahdan bir lutufdur.

— Allanın lutfu ise, Asî kimseye lâyık olmaz.»

(Tâlimül mütealim)

Hadîsi şerif de; «İlmi zâyl etmek isef ehlinin gayrine (ilme ehil ol¬mayana) o ilmi söyleyib öğretmendir.» cümlelerinde de üzerinde dik¬kat edilmesi gereken hususlara işaret buyurmaktadır. Bu cümlelerin hükümlerini açıklayan hüküm ve beyanlar, yukarda 218 hadîsi şerifin izahatında geçmiştir.

Tercümesi:

266 - (69) Süfyanı (sevrî R.A) den mervîdir, Ömer Bin el Hattatt (R.A) kâb el habâre dedi: «İlim erbabı kimdir?

— Kâb dedi: Bildikleri ile amel edenlerdir.

— Ömer (R.A) dedi:

— Âlimlerin kainlerinden ilmi çıkaran şey nedir? [221]

— Kâb dedi: Tamadır.» [222]


Îzahat


Râvî Süfyâm Sevrî (R.A), kibarı tabiînden olub, ilimde, zühtü tak¬vada yüksek mertebeye erişen, fıkıhda müctehid ve hadisde «Emîril Müminin» olarak vasıflandırılan bir âlimdir.

Süfyan bin seîd bin mesruk essevrî hazretleri hicretin doksan yedi (97) târihinde küfede dünyaya gelmiştir. Babasıda küfenin büyük âlimlerinden idi.

İlmi hadîsi; babasından ve Zebîd bin Haris (R.A) gibi muhaddis ve fakihlerden tâlim edib öğrenmiştir.

Kendisinden, İmam-ı mâlik (R.A) ve Abdullah Bin Mübarek (R.A) gibi pek çok âlim ve fazıllar, ilmi fıkıh ve ilmi hadîs tâlim edib öğren¬mişlerdir. Ayrıca bir çok halKda, bu zaddan ilim öğrenib, bunu önder tanımışlardır. Haccacı zâlime, açıkça hakkı söyleyen pek cesur, mü-câhidlerdendir.

Abdullah Bin Mübarek (R.A), bu zaîm ilmi hakkında şöyle demiş¬tir :

«Ben bin yüz (1100) Şeyhde» (âlimden) hadis yazdım. Fakat bun¬ların içinde süfyandan daha faziletlisi yoktu.» [223]

Süfyan bin Uyeyne (R.A) da diyorki:

«Helâl ve haramı, Süfyanı sevrîden daha iyi bilen bir adam görme-dim [224]

Süfyanı sevrî (R.A) in fazileti hakkında pek çok şeyler yazılmıştır. Daha geniş malumat, İmam-ı Zehebî merhumun «Tezkiretülhuffaz» adlı eseri ile, Şeyhul islâm îmam-ı EM Muhammed Abdurrahman er Kâzı (R.A) îii «Kitâbülcehrî vettâtil» isimli eserde mezkurdur.

Bu büyük âlim, İmam-ı Süfyâm sevri (RJU in kıymetli sözlerin¬den bir tanesini okuyalım :

«Âlim, Dînin doktorudur. Dirhem (para) daf dînin zehiridir. Bina¬enaleyh eğer doktor (din âlimi), zehire (paraya) cür'et (tama) ederse, ûu zehirlenen doktor, başkasını nasıl tedâvî edebilir?.» [225]

Süfyânı sevrî (R.A), hicretin yüz altmış bir. (161) senesinde Basra-da vefat etmiştir. Allah ondan razı olsun.

Hz. Ömer (R.A) m sual sorduğu kâb ise, tabiînin büyüklerinden «kâabul Ahbar» isimli zattır. Tevrat, incil ve diğer kitablarmda ilmine vakıf idi. Bu sebebden Hz. Ömer sual sormuştur.

Kabul Ahbar (R.A), Peygamber (S.A.V) efendimizin hayatında medîne-i münevverede gördüğünde müslüman olmayıb Hz. Ebû Bekir (R.A) zamanında müslüman olmuştur. Ve Hz. Osman (R.A) zamanın¬da vefat etmiştir. Allah ondan razî olsun.

İmam-ı Zehebî (R.A), «Tezkiretûlhuffaz» adlı eserinde Muhaddis-lerin ikinci tabaaksmda olduğunu yazmaktadır.

Tercümesi:

267 - (70) Ahvas bin Hakim (R.A) den, oda babasından rivayet etmiştir, dedi:.,

«Bir adam nebiyyi muhterem sallallâhü aleyhi veselleme serden sordu:

— Resûlüllah (S.A.V) de hemen buyurdu : «Bana serden sormayınız. Hayırdan sorunuz.

— Resûlüllah (S.A.V) bu sözü üç sefer tekrarladı.»

— Bundan sonra (Resûlüllah (S.A.V) buyurdu: [226]

«Dikkat ediniz! Şüphesizki Şerrin Şerri, bilginlerin Şerlileridir. Hayrın hayrı ise, bilginlerin hayırlılarıdır.» [227]


İzahat


Râvî Ahvas bin Hakîm (R.A) Humusun hemedandan veya el'ansî-el'msî dendir. Tabiînin abidlerinden olan bu zat, hadîs hıfzı zaiı oldu¬ğundan beşinci tabakadandır. [228]

Âleme rahmet olarak gönderilen Resulü ekrem efendimize, Sa-hâbe-i kiramdan bir zat Serden soruyor. Efendimizde, «Serden sormayı¬nız, hayırdan sorunuz» cümlesini üç sefer tekrar ediyor ve şerrin şer¬ri olan en büyük şerri haber veriyor ve diyorki:

— Kâb dedi: Bildikleri İle amel edenlerdir.

— Ömer (RA) dedi:

— Âlimlerin kalblerinden İlmi çıkaran şey nedir? [229]

— Kâb dedi: Tamadır.» [230]


İzahat


Râvî Süfyânı Sevrî (R.A), kibarı tabiînden olub, ilimde, zühtü tak¬vada yüksek mertebeye erişen, fıkıhda müctehid ve hadisde «Emîril Müminin» olarak vasıflandırılan bir âlimdir.

Süfyan bin seîd bin mesruk essevri hazretleri hicretin doksan yedi (97) târihinde küfede dünyaya gelmiştir. Babasıda küfenin büyük âlimlerinden idi.

timi hadîsi; babasından ve Zebîd bin Haris (R.A) gibi muhaddis ve fakihlerden tâlim edib öğrenmiştir.

Kendisinden, fmam-ı mâlik (R.A) ve Abdullah Bin Mübarek (RA) gibi pek çok âlim ve fazıllar, ilmi fıkıh ve ilmi hadîs tâlim edib öğren¬mişlerdir. Ayrıca bir çok halkda, bu zaddan ilim öğrenib, bunu önder tanımışlardır. Haccacı zâlime, açıkça hakkı söyleyen pek cesur, mü-câhidlerdendir.

Abdullah Bin Mübarek (R.A), bu zatın ilmi hakkında şöyle demiş¬tir : [231]

«Ben bin yüz (1100) Şeyhden- (âlimden) hadis yazdım. Fakat bun¬ların içinde süfyandan daha faziletlisi yoktu.»

Süfyan biri Uyeyne (R.A) da diyorki:

«Helâl ve haramı, Süfyânı sevrîden daha iyi bilen bir adam görme¬dim.» [232]

Süfyânı sevrî (R.A) in fazileti hakkında pek çok şeyler yazılmıştır. Daha geniş malûmat, İmamı Zehebî merhumun «Tezkirerülhuffaz» adlı eseri ile, Şeyhul islâm İmam-i - Ebî Mııhanımed Abdurrahman er Râzî (R.A) in «Kitâbülcehrî vettâtil» isimli eserde mezkûrdur.

Bu büyük âlim, îmam-ı Süfyânı sevrî (R.A1 in kıymetli sözlerin¬den bir tanesini okuyalım:

«ÂIimr Dînin doktorudur. Dirhem (para) da, dînin zehiridir. Bina¬enaleyh eğer doktor (din âlimi), zehire (paraya) ctir'et (tama) ederse, bu zehirlenen doktor, başkasını nasıl tedâvî edebilir?.» [233]

Süfyânı sevrî (R.A)f hicretin yüz altmış bir. (161) senesinde Basr'a-da vefat etmiştir. Allah ondan razi olsun.

Hz. Ömer (R.A) m sual sorduğu kâb ise, tabiînin büyüklerinden «kâabul Ahbar» isimli zattır. Tevrat, incil ve diğer kitablarmda ilmine vakıf idi. Bu sebebden Hz. Ömer sual sormuştur.

Kabul Ahbar (R.A), Peygamber (S.A.V) efendimizin hayatında medîne-i münevverede gördüğünde müslüman olmayıb Hz. Ebû Bekir (R.A) zamanında müslüman olmuştur. Ve Hz. Osman (R.A) zamanın¬da vefat etmiştir. Allah ondan razî olsun. >

İmamı Zehebî (R.A), «Tezkiretûlhuffaz» adlı eserinde Muhaddis-lerin ikinci tabaaksmda olduğunu yazmaktadır.

Tercümesi:

267 - (70) Ahvas bin Hakim (R.A) den, oda babasından rivayet etmiştir, dedi:.,

«Bir adam nebiyyi muhterem sallallâhü aleyhi veseileme serden sordu:

— Resûlüllah (S.A.V) de hemen buyurdu : «Bana serden sormayınız. Hayırdan sorunuz.

— Resûlüllah (S.A.V) bu sözü üç sefer tekrarladı.»

— Bundan sonra (Resûlüllah (S.A.V) buyurdu : [234]

«Dikkat ediniz! Şüphesizki Şerrin Şerri, bilginlerin Şerlileridir. Hayrın hayrı ise, bilginlerin hayırlılarıdır.» [235]


İzahat


Râvî Ahvas bin Hakîm (R.A) Humusun hemeaandan veya el'ansî-el'msî dendir. Tabiînin abidlerinden olan bu zat, hadîs hıfzı zaif oldu¬ğundan beşinci tabakadandır. [236]

Âleme rahmet olarak gönderilen Resulü ekrein efendimize, Sa-hâbe-i kiramdan bir zat Serden soruyor. Efendimizde, «Serden sormayı¬nız, hayırdan sorunuz» cümlesini üç sefer tekrar ediyor ve şerrin şer¬ri olan en büyük şerri haber veriyor ve diyorki:

«Dikkat ediniz! Ştiphesizkı Şerrin Şerri (şerrin en büyüğü) bilgin¬lerin şerlileridir.»

Yani, ilim sahibi olan kimselerin kötü ve Şerlileri, milletin en kö¬tüsü ve en büyük şerlisidirler. Çünkü her şeyde bilginler, örnek kim¬selerdir. Bildikleri ile amel etmezler ve insanlara kötü örnek olurlar¬sa, onların o kötülüklerine uyarak pek çok kimselerin şerri işlemeleri¬ne sebeb olurlar.

Câhil kimselerden pek çokları, âlimlerin işledikleri kötülükleri işlemekde beis görmezler ve derlerki: «Falan hocada veya falan âlim ve bilginde bu işi işleyor. Eğer günah olsaydı, bu âlim bunu işlemezdi..

gibi.»

Böyle sözleri hayatda pek çok kişilerden işittiğimiz olmuştur ve «câhil için bir defa helak, âlim için yedi defa helak» denilen kıymetli sözler, hep böyle âlimler için söylenmiştir. Mevlâmız, ilim sahibi olan lanmızı, ilmi ile âmil olarak böyle helak ve tehlikeden korusun. Amin.

Bir hadîsi şerifde denilmiştir,:

«Bir kabilenin ölümü, bir âlimin ölümünden daha kolaydır.» [237]

Bu hadîsi şerifin pek çok yönlü anlamı olmakla beraber en açık anlamı iki cihetdedir.

a) İlmi ile âmil olan bir âlim ölünce, onun ölümü islâmda büyük bir gedik açmış olur. Zira onun îkaz edib uyardığı memleket, şehir ve köy halkı, o mubârekden mahrum olduklarından, hepsi mateme bürü¬nürler, mânevi gıdadan kesilirler ve yer yüzündeki diğer varlıklar ve semâdaki meleklerde, o âlime sağlığında nasıl dua ederlerse, ölümü üede matem yapıb üzülürler.

İşte böyle olunca, «Bir kabilenin ölümü, bir âlimin Ölümünden da¬ha kolaydır» Hadîsi nebevinin hükmü ortaya çıkmış olur.

b) Birde hadîsi nebeviden anlaşılan mânâ, ilim sahibi olan âlim, ilmi ile amel etmez ve dâima şerle meşkul olarak müminlere ve top yekûn insanlara kötü örnek olursa, işte bu âlimde ölmüştür. Bu âlime pek çok kişilerde tâbi olub kötülük yarışma girişecekleri ve hatta gi¬riştikleri muhakkak olmakla, o memleket halkı, ruhen ve manen öl¬müş demektir.' Onların hayatları dünyada elem, ızdırab, nifak, şıkak, cidal ve kıtal gibi kötülüklerle devam eder. Ahirettede Cehennem aza¬bına müstehak olub elem verici azab ile azablanırlar.

Meselâ : âlim; sapık akîde sahibi olursa veya abdest alıb namaz kılmaz, camiye cemaata gitmez, karısı ve kızları açık cıblak olur ve kızların mevcud fesadhklar içinde tahsilim savunur ve kızlarını yollar-sa, bu âlimden okuyan talebeler ve câhil halkda aynı fesadlığa düşebi¬lirler.

Büyükler bir sözlerinde demişlerdir : «Âlimin zellesi, âlemin zcllesidir.»

Evet âlim bir kişinin, her hangi bir küçük günahı işlemesi, bütün câhil halkın küçük ve büyük günah işlemesine sebeb olur. Onun için, âlimin hatası; âlemin hatası, âlimin günahı; âlemin günahı, âlimin kö¬tülüğü; âlemin kötülüğü, âlimin fitnesi; âlemin fitnesi, âlimin fesadı; âlemin fesadı ve âlimin sapıklığı; âlemin sapıklığıdır.

Fâsık âlimlerin zarar ve kötülükleri, böyle olduğu gibi bildikleri ile amel eden iyi ahlak sahibi âlimlerde, yer yüzünün en hayırlı kim¬seleri olduğu hadîsi nebevinin devamında şöyle ifâde buyurulmuştur :

«Hayrın hayrı (hayrın en büyüğü) ise, bilginlerin hayırlılarıdır.»

Yukardaki hadîsi nebevilerin îzahı ile ilgili malumatı, «İslama So¬kulan Bid'at ve Hurafeler» adlı eserimizin ikinci cildini okumayı tavsiye ederiz.

Âlimlerin şerirliği ve ilim adamlarından sayılamayacakları husus, bildikleri ile amel etmeyib kötülükleri işleyerek cemiyet ve cemaata kötü örnek olmalarıdır.

Ebülderdâ (R.A) den mervî bir hadîsi şerifde şöyle buyurulmuş-tur :

«Kİşir âlim olamaz. Tâki bildiği ile âmil ola.» (îbni Hıbban)

Yani, bildiği ile amel etmeyen kimse, ilim sahibi olamaz. Tâki bil¬diği ile amel ederse, bu takdirde âlim olur.

Hadimi merhum «Berîka» adlı eserinde şunları yazıyor :

«Eğer sen, bin (1000) sene ilim okusan ve bin (lflOO) adet (cilt)

kitab cem edib toplasan, Allânü teâlânuı rahmetine müsteid ve lâyık olamazsın, Ancak bildiğinle amel edersen, rahmeti nahiyeye müstehak olursun.» [238]

Enes bin mâlik (R.A) den mervî diğer bir hadîsi şerifde şöyle bu¬yurulmuştur ;

«Ahir zamanda, câhil âbidler ve fâsık âlimler olur.» (Hâkim)

Bu hadîsi şerifin hükümleri, asırlarca evvel görülmüş ve hâlâda görülmektedir. Adam, îmanında mukalliddir. Taklîdî îmanla büyük günah sahibidir. îmanı istidlâlîye kavuşmadıkça, günah kirinin içinde yaşamaktadır. Bu cehaleti île âbidlikden, zâhidlikden ve ehli takvi gibi amel etmekten bahseder. Cehâletiyle ibâdete devam etmekle, şey¬tanın maskarası olduğundan veya olacağmdanda câhil ve habersizdir. Yukardaki âlim, âbid mukayesesini beyan eden hadîsi şerifleri okuyu¬nuz.

«Dikkat ediniz! Şüphesizkı Şerrin Şerri (şerrin en büyüğü) bilgin¬lerin şerlileridir.»

Yani, ilim şahib; olan kimselerin kötü ve Şerlileri, milletin en kö¬tüsü ve en büyük şerlisidirler. Çünkü her şeyde bilginler, örnek kim¬selerdir. Bildikleri ile amel etmezler ve insanlara kötü örnek olurlar¬sa, onların o kötülüklerine uyarak pek çok kimselerin şerri işlemeleri¬ne sebeb olurlar.

Câhil kimselerden pek çokları, âlimlerin işledikleri kötülükleri işlemekde beis görmezler ve derlerin: «Falan hocada veya falan âlim ve bilginde bu işi işleyor. Eğer günah olsaydı, bu âlim bunu işlemezdi., gibi.»

Böyle sözleri hayatda pek çok kişilerden işittiğimiz olmuştur ve «câhil için bir defa helak, âlim için yedi defa helak» denilen kıymetli sözler, hep böyle âlimler için söylenmiştir. Mevlâmız, ilim sahibi olan lanmızı, ilmi ile âmil olarak böyle helak ve tehlikeden korusun. Amin.

Bir hadîsi şerifde denilmiştir,:

«Bir kabilenin ölümü, bir âlimin ölümünden daha kolaydır.» [239]

Bu hadîsi şerifin pek çok yönlü anlamı olmakla beraber en açık anlamı iki cihetdedir.

a) İlmi ile âmil olan bir âlim ölünce, onun ölümü islâmda büyük bir. gedik açmış olur. Zira onun îkaz edib uyardığı memleket, şehir ve köy halkı, o mubârekden mahrum olduklarından, hepsi mateme bürü¬nürler, mânevi gıdadan kesilirler ve yer yüzündeki diğer varlıklar ve semâdaki meleklerde, o âlinıe sağlığında nasıl dua ederlerse, ölümü ilede matem yapıb üzülürler.

İşte böyle olunca, «Bir kabilenin ölümü, bir âlimin ölümünden da¬ha kolaydır» Hadîsi nebevinin hükmü ortaya çıkmış olur.

b) Birde hadîsi nebeviden anlaşılan mânâ, ilim sahibi olan âlim, ilmi ile amel etmez ve dâima şerle meşkul olarak müminlere ve top yekûn insanlara kötü örnek olursa, işte bu âlimde ölmüştür. Bu âlime pek çok kişilerde tâbi olub kötülük yarışma girişecekleri ve hatta gi¬riştikleri muhakkak olmakla, o memleket halkı, ruhen ve manen öl¬müş demektir. Onların hayatları dünyada elem, ızdırab, nifak, şıkak, cida'l ve kıtal gibi kötülüklerle devam eder. Ahirettede Cehennem aza¬bına müstehak olub elem verici azab ile azablanırlar.

Meselâ : âlim; sapık akîde sahibi olursa veya abdest alıb namaz kılmaz, camiye cemaata gitmez, karısı ve kızları açık cıblak olur ve kızların mevcud fesadlıklar içinde tahsilini savunur ve kızlarını yollar-sa, bu âlimden okuyan talebeler ve câhil halkda aynı fesadlığa düşebi lirler.

Büyükler bir sözlerinde demişlerdir :

«Âlimin zellesi, âlemin zellesidir.»

Evet âlim JDir kişinin, her hangi bir küçük günahı işlemesi, bütün câhil halkın küçük ve büyük günah işlemesine sebeb olur. Onun için, âlimin hatası; âlemin hatası, âlimin günahı; âlemin günahı, âlimin kö¬tülüğü; âlemin kötülüğü, âlimin fitnesi; âlemin fitnesi, âlimin fesadı; âlemin fesadı ve âlimin sapıklığı; âlemin sapıklığıdır.

Fâsık âlimlerin zarar ve kötülükleri, böyle olduğu gibi bildikleri ile amel eden iyi ahlak sahibi âlimlerde, yer yüzünün en hayırlı kim¬seleri olduğu hadîsi nebevinin devamında şöyle ifâde Duyurulmuştur :

«Hayrın hayrı (hayrm en büyüğü) ise, bilginlerin hayırlılarıdır.»

Yukardaki hadîsi nebevilerin îzahı ile ilgili malumatı, «îslâma So¬kulan Bid'at ve Hurafeler» adlı eserimizin ikinci cildini okumayı tavsiye ederiz.

Âlimlerin şerliliği ve ilim adamlarından sayılamıyacakları husus, bildikleri ile amel etmeyib kötülükleri işleyerek cemiyet ve cemaata kötü örnek olmalarıdır.

Ebülderdâ (R.A) deri mervî bir hadîsi şerifde şöyle buyurulmuş-tur:

«Kişi, âlim olamaz. Tâki bildiği ile âmil ola.» [240]

Yani, bildiği ile amel etmeyen kimse, ilim sahibi olamaz. Tâki bil¬diği ile amel ederse, bu takdirde âlim olur.

Hadimi merhum «Berîka» adlı eserinde şunları yazıyor :

«Eğer sen, bin (1000) sene ilim okusan ve bin (1000) adet (cilt) kitab cem edib toplasan, Allâhü teâlânın rahmetine müsteid ve lâyık olamazsın, Ancak bildiğinle amel edersen, rahmeti ilâhiyeye müstehak olursun.» [241]

Enes bin mâlik (R.A) den mervî diğer bir hadîsi şerifde şöyle bu-yurulmuştur :

«Ahir zamanda, câhil âbidler ve fâsık âlimler olur.» (Hâkim)

Bu hadîsi şerifin hükümleri, asırlarca evvel görülmüş ve hâlâda görülmektedir. Adam, îmanında mukaîliddir. Taklîdî îmanla büyük günah sahibidir, imanı istidlâlîye kavuşmadıkça, günah kirinin içinde yaşamaktadır. Bu cehaleti ile âbidlikden, zâhidlikden ve ehli takvi gibi amel etmekten bahseder. Cehâletiyle ibâdete devam etmekle, şey¬tanın maskarası olduğundan veya olacağındanda câhil ve habersizdir. Yukardaki âlim, âbid mukayesesini beyan eden hadîsi şerifleri okuyu¬nuz.

Hadîsi şerifde beyan edilen fâsık âlimlere gelince, bu hükümde çok tehlikeli ve çok kötü bir haldir. Müslümanlara iyi örnek olacak ve doğruyu tavsiye edecek dev kişiler, Ahlak ve amel bakımından kötü örnek olurlarsa, elbette o cemiyet ve cemaat kokar, ruhen, manen ve ahlâkan ölmüş ve kokmuş olurlar. Bu sebebden izahına çalışdığımız ha¬dîsi şerifde Resulü ekrem efendimiz, «Şerrin şerri, bilginlerin şerlileri¬dir» buyurmuştur.

Şerli ve -kötü amel sahibi âlimler; günah sevab, haram helal, iyi ve kötü demeden her şeye dalarlar, pek çok kötülükler içinde yüzen avamı nasla haşir neşir olurlar, onların işledikleri fenalıkları ikaz edib vaz geçirmeye çalışmazlar. Ö câhillerin ayıb söz ve hareketlerini din¬lerler ve görürler, dilsiz şeytan gibi susarlar. Çünkü kendileri onların fiillerini yapamaymca duyarak ve seyrederek nefislerinin hazzını alır¬lar ve aynı zamanda onlardan dünyevî ve maddî menfaatlarda dü¬şünürler, onun için o câhil ve ahlaksız sefihlerle sohbet edib bir çok kötülüklerini görmezden ve bilmezden gelirler.

Hadimi merhum «Berikâ» smda şunları yazıyor.

«Süfyan-i sevrî (R.A) dediki:

«Cehennemde bir dere vardır. Oraya ancak melikleri (padişah ve devlet reisi gibileri) ziyaret eden kurralar (Hmi kıraat sahihleri) girib sakin olurlar» [242]

Fâsik âlimler, câhillerle haşir neşir oldukları gibi, sultan ve emirle¬ri îkaz için değil, onlara dalkavukluk ve tâvizler vererek onlardan bir dünyalığa kavuşmak için "iltifat edib ziyaret ederler ve sofralarına otururlar. Böyle olan ilim adamları, ilâhî rahmet ve nusretten mahrum oldukları gibi, âhirette şiddetli azaba müstehak olurlar.

Süfyanı Sevrî (R.A) diyorki:

«Ben bir âyet hakkında otuz üç (33) vecih olduğunu beyan eder söylerdim. Fakat Sultanın (devlet reisinin) elinden bir lokma yedim. İşte o lokmanın kötülüğünden bütün o tevil ve tevcihleri derhal unut¬tum.» [243]

Bir hadîsi şerifde şöyle buyurulmuştur :

«îlmi öğrenibde bildiği ile amel etmeyenin misali, gizlice zina edib sonra hâmile olunca o gizli yapdığı zîna fâş ouıb ortaya çıkan zinakar kadının misâli gibidirki, işte o bildiği ile amel etmeyen âlimi, Allâhü teâia kıyamet gününde bütün, mahşer halkının huzurunda açıklayıb kötülüklerini gösterecektir.» [244]

Hz. îsa aleyhisslamda şöyle demiştir :

«Kötülük sahibi fasık âlimlerin misâli, bir su ırmağının ağzına dü¬şüp suyu emdirmeye ve sulanması gereken ziraat maksutlarına suyu salmayan kaya gibidir. Ve tuvalet çukurları gibidirler ki, çukurların dışları kireçlenmişdir ve fakat içleri pis bir şekilde kokmakdadir. Ve kabirler gibidirlerki, kabirlerin dışları mâmurdur. Fakat içleri ölü ke¬mikleri ile doludur.» [245]

Şerli âlimler hakkında, bir nebze malumat, yukarda 218, ve 235. hadîsi şeriflerin izahında geçtiğini hatırlatırız.

Tercümesi:

268 - (71) Ebüdderdâ (R.A) den mervîdir, dedi: «Kıyamet gününde Allâhü teâlanın yanında insanların en şerli mer-tebelisi İlmi kendisine fayda vermeyen âlimdir.» [246]

Tercümesi:

269 - (72) ZiyadbinHudayr (R.A) denmervidir,dedi:

Ömer (R.A) bana dediki:

«İslâm ı yıkan şey nedir bitirmişin?

— Ziyad dedi; Bilmiyorum, dedim.

— Ömer dedi:

«İdamı, âlimin (bilginin) zellesi, mtinâfıkın kltabla (Kuranın hük¬mü ile) cidali ve kötülük içinde olan (marnların (idareci ve âmirlerin) hükmü yıkar.» [247]

Hadîsi şerifde beyan edilen fâsık âlimlere gelince, bu hükümde çok tehlikeli ve çok kötü bir haldir. Müslümanlara iyi örnek olacak ve doğruyu tavsiye edecek dev kişiler, Ahlak ve amel bakımından kötü örnek olurlarsa, elbette o cemiyet ve cemaat kokar, ruhen, manen ve ahlâkan ölmüş ve kokmuş olurlar. Bu sebebden izahına çalışdığımız ha¬dîsi şerifde Resulü ekrem efendimiz, «Şerrin şerri, bilginlerin şerlileri¬dir» buyurmuştur.

Şerli ve -kötü amel sahibi âlimler; günah sevab, haram helal, iyi ve kötü demeden hex şeye dalarlar, pek çok kötülükler içinde yüzen avamı nasla haşir neşir olurlar, onların işledikleri fenalıkları ikaz edib vaz geçirmeye çalışmazlar, Ö câhillerin ayıb söz ve hareketlerini din¬lerler ve görürler, dilsiz şeytan gibi susarlar. Çünkü kendileri onların fiillerini yapamaymca duyarak ve seyrederek nefislerinin hazzını alır¬lar ve aynı zamanda onlardan dünyevî ve maddî menfaatlarda dü¬şünürler, onun için o câhil ve ahlaksız sefihlerle sohbet edib bir çok kötülüklerini görmezden ve bilmezden gelirler. Hadimi merhum «Berikâ» sında şunları yazıyor, «Süfyan-isevrî (R.A) dediki:

«Cehennemde bir dere vardır. Oraya ancak melikleri (padişah ve devlet reisi gibileri) ziyaret eden kurralar (ilmi kıraat sâhibleri) girib sakin olurlar» [248]

Fâsik âlimler, câhillerle haşir neşir oldukları gibi, sultan ve emirle¬ri îkaz için değil, onlara dalkavukluk ve tâvizler vererek onlardan bir dünyalığa kavuşmak için iltifat edib ziyaret ederler ve sofralarına otururlar. Böyle olan ilim adamları, ilâhî rahmet ve nusretîen mahrum oldukları gibi, âhirette şiddetli azaba müstehak olurlar.

SüfyanıSevrî (R.A) diyorki:

«Ben bir âyet hakkında otuz üç (33) vecih olduğunu beyan eder söylerdim. Fakat Sultanın (devlet reisinin) elinden bir lokma yedim, tşte o lokmanın kötülüğünden bütün o tevil ve tevcihleri derhal unut¬tum.» [249]

Bir hadîsi şerifde şöyle buyurulmuştur :

«îlmi öğrenibde bildiği ile amel etmeyenin misali, gizlice zina edib sonra hâmile olunca o gizli yapdığı zîna fâş olub ortaya çıkan zinakar kadının misâli gibidirki, işte o bildiği ile amel etmeyen âlimi, Allâhü teâla kıyamet gününde bütün, mahşer halkının huzurunda açıklayıb kötülüklerini gösterecektir.» [250]

Hz. îsa aleyhisslamda şöyle demiştir :

«Kötülük sahibi fâsik âlimlerin misâli, bir su ırmağının ağzına dü¬şüp suyu emdirmeye ve sulanması gereken ziraat mahsullarına suyu salmayan kaya gibidir. Ve tuvalet çukurları gibidirler ki, çukurların dışları kîreçlenmişdir ve fakat içleri pis bir şekilde kokmakdadır. Ve kabirler gibidirlerki, kabirlerin dışları mâmurdur. Fakat içleri ölü ke¬mikleri ile doludur.» [251]

Şerli âlimler hakkında, bir nebze malumat, yukarda 218. ve 235. hadîsi şeriflerin îzâhmda geçtiğini hatırlatırız.

Tercümesi:

268 - (71) Ebüdderdâ (R.A) den mervîdir, dedi: «Kıyamet gününde AUâhü teâlanın yanında insanların en şerli mer-tebelisi İlmi kendisine fayda vermeyen âlimdir.»

(Haberi, Dârimî rivayet etmiştir.)

Tercümesi:

269 - (72) Ziyad bin Hudayr (R.A) den mervîdir, dedi: Ömer fR.A) bana dediki: «İslâmı yıkan şey nedir bllirmisin?

— Ziyad dedi; Bilmiyorum, dedim. [252]

— Ömer dedi «tslflmı, âlimin (bilginin) zellesi, mtinâfıkm kitatria (Kuranın hük¬mü ile) cidali ve kötülük İçinde olan imamların (idareci ve âmirlerin) hükmü yıkar.» [253]


İzahat


Râvî ziyad bin Hudayr (R.A), tabiînin ulularından ve muhaddisle-rin ikinci tabaKasmdandır. Künyesi, Ebülmuğire veya Ebû Abdurrah-mandir.

Bu zat; Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. îbni Mes'ud (R.A) gibi dev sahâ-Kelerden hadîs rivayet edib öğrenmiştir.

Kendisindende pek çok tabiîn hadîs rivayet edib ilim tâlim et¬mişlerdir, îlim tâlimi ve tebliği, ekseriya küfede olmuştur. Vefat târi¬hine rastlanamamıştır. Allah ondan razî olsun.

Bu kıymetli cümlelerin açıklayıcı îzahı, yukardaki hadisi nebevi¬lerin izahlarında geçmiştir. Ayrıca hu eserin birinci cildi ile «İslama Sokulan Bid'at ve Hurafeler» adlı eserimizde uzun beyanat mezkûrdur.

Ancak hirinci ve üçüncü hükmün istinadgâhi bir hadîsi nebevi me¬alini nakledelim:

Müaz bin Cebel (R.A) den mervîdir, Resulü ekrem sallallâhü aley¬hi vesellem buyurduki:

«Benim ümmetimden iki sınıf vardır. Bu iki sınıf, iyi olurlarsa, iı> sanlarda iyi olur. Şayet o iki sınıf kötü olurlarsa, insanlarda kötü olur.

— O iki sınıf, ümera (âmirler) ve fukaha (şeriat âlimleri ve biîgin-leT) dir.»

Tarih boyunca bir çok iyi milletlerin fesatlaştıkları, ümerâ ve ule¬manın fesatlıkları sebebiyle olmuştur. Bulunduğumuz asırdada, yine yaşantılarından naklettiğimiz üzere, pek çok bilginler, îtikâdr amel ve ahlak bakımından fesadlık içindedirler. Keza âmirlerin aynı şekilde fesadlık yarışında olmaları, hadîsi nebevideki hüküm, bütün açıklığı ile görülmektedirki, insanlar kötülük içinde âdeta yarış yapmaktadır¬lar. Bu fesatlıklara sebeh olanlar, saçıyla sakalıyla âlim geçinenlerden gayri meşru toplantılara iştirak edib yabancı kadinlarla el sıkışanlar¬dan tutunda, din hizmetlerini ihmal edib amel etmeyen ilim adamları ve pek çok haramları işleyen âmirlerdir.

İşte bu yaşantı ve görünüş, asırlarca evvel nuru nübüvvetden zu¬hur eden bir hakikatin mucizevî tezahürüdür.

Ataların; «Balık ,naşdan kokar.» Sözüde bu gerçeklere müsteniddir.

Kokmuş başların insanların başına gelmesine sebebde, o milletin kötülüklere dalıb işlemeleridir. Netekim bir hadisi şerifde şöyle buyu-rulmuştur:

«Siz nasıl olursanız, başınıza öyleleri getirilir.» [254]

«Herkez, layık olduğu Mâjfeyekavuşur» demlen sözün dayanağı bu hadisdir.

Hacca ca, «Siz Hz. Ömer-in hilâfetine erişdiniz, onun adaletini gör¬dünüz, niçin onun gibi adâletde bulunmuyorsunuz?» denilme, diyofki :

«Siz, takvada Ebû zer gibi olunuz, bende Ömer gibi adaletli ola¬yım.» [255]

Sağlam vucudda, sağlam kafa bulunur ve sağlam kafa, sağlam vu-cudda olur. Azan belâsını, dileyen mevlâsmı bulur.

İnsanlar, ekseriya suç ve ayibları hep başkalarına yükletirler. San¬ki hiç suçun sahibi yoktur. Halbuki, yaydanda vardır, çarkdanda. Her ferd kendi suçunu itiraf eder, tevbe ve nedamet ederse, elbet halikı zülcelâl bağışlar, yardım ve lutfunu esirgemez.

Bir millet isyanda ısrar ederse, Cenâbu hak onların ıslah ve îkazı için çeşitli sebeb ve yollarla musibetler, âfetler, zulüm ve zâlimler ve¬ya ıslaha şahsiyetler yaratıp göndermiştir. Islah olmayanlanda, helak etmiştir.

Bir âyeti kerimede şöyle buyurulmuştur :

«Muhakkak ki Allah (c.c), bir kavme (bir topluluğa ve cemaata) verdiği nimeti, onlar, kendilerindeki iyi hâli kötülüğe çevirmedikce bozmaz. Bir kavme de (topluluğa da) Allah {c.c.) bir kötülük yapmak İstedimİ, artık onun geri çevrilmesine hiç bir çâre yoktur ve o kavm (topluluk) için {kendilerine yardım edecek) Aflahdan başka bir yar¬dımcıda yoktur.» [256]

Diğer bir âyet meali şöyledir :

«Bir memleketi, helak etmek istediğimiz zaman, o memleketin zev¬ke düşkün öncülerine (âmirlerine, zenginlerine kendilerine gönderi¬len peygamberler veya. âlimler yasıtasiyle) itaat emrederiz. Onlar (o âmirler ve zenginler gibi zevke düşkünler), orada boyun eğmezler ve itaat etmezler. Artık bu takdirde o memleketin (ve halkının) üzerine (helak) hükmü gerçekleşmiştir. İşte o memleketi kökünden helak edib yok ederiz.» (îsrâ sûresi, 16)

Bir memleket ve milletin, akıbetinin amiriyle, memuruyla, âlimiy-le ve câhiliyle kendi umuru harektlerine bağlı olduğu gayet açık ifâde¬lerle beyan edilmiştir. Kötüiükde yarış yapanların, sonlarının helak ve harab olmak olduğuda açıktır.

Cemiyet ve cemaatın kurtuluşunu tarif eden bir âyet meali ile neticeleyelim :

Tercümesi:

270 - (7) Hasanı (Basrî R.A) den mervîdir, dedi:

«İlim, ikidir : Birisi kalbdeki ilimdirki, işte bu ilim, menfaat veren ilimdir.

— Diğeri dil üzerinde olan ilimdir, işte oda Âdem oğlunun aleyhi¬ne Allâhü teâlanm bir delilidir.» [257]

(Not : Bu cümlelerin açıklayıcı hükümleri, yukarda ilmi zahir, il¬mi, bâtın, fıkıh, tasavvuf ve takva ilimlerinin izahında zikredilmiştir.)

Tercümesi:

271 - (74) EbîHureyre (R.A) den mervîdîr, dedi:

Resûlüllah (S.A.V) den iki nevî ilim hıfzettim :

— Bunlardan birisi, size açıklayın haber verdiğimdir. [258]

— Diğeri ise, eğer o ilmi açıklamış olsam, boğazım şu can dama¬lının olduğu yerden kesilir.»


Tercümesi:

272 - (75) Abdullah bin mes'ud (R.A) den mervîdir, dedi:

«Ey insanlar! Bir kimse, bir şeyi bilirse, hemen onu söylesin. Şa¬yet bilmezse, bu takdirde Allâhü teâla daha iyi bilir, desin. Zira ilimden biriside, bilmediğin şeyi Allâhü teâla bilir demendir.

— Allâhü teâla nebisine şöyle buyurdu: [259]

«(Ey Habibim!) deki : Ben tebliğime karşı sizden bir ücret istemi¬yorum. Ve (ey Mekke halkı!) ben düzenbazlardan depim.» (Saad sû¬resi, 86) [260]


İzahat


HabeTi beyan eden ibni mes'ud (RA) m bu cümlelerine mümasil yaşantıda bulunan pek çok büyükler olmuştur.

Şârih Âliyyulkârİ merhum şu satırları yazıyor : «Muhakkakki, Ali radıyalâhü teâla anh, kendisi minberde iken bir şey den sual edildi.

— Derhal Hz. Ali (R.A) bilmiyorum, dedi.

— Hemen denildi, sen minbere çıktığın halde nasıl bilmiyorum diyorsun?

— İşte o anda Hz. Ali şu cevabda bulundu :

«Ancak ve ancak ilmim kadar yukarıya çıkmış oldum. Eğer cehlim kadar yukarıya çıkmış olsaydım, semâlara ulaşırdım.» [261]

Hz. AH (R.A) den mervîdir, dediki:

«Bilmediğiniz bir şeyden sual olunursanız, fetva vermekten derhal kaçınınız.

— Bir zat nasıl kaçınalım ey emiril müminin? dedi:

— Ali (R.A.) dedi:

«Allâhü âlem (Allalıütaâlâ daha iyi bilir) deyiniz.» [262]

İmam-i Şâbî f R.A.), dedi:

«Bilmiyorum, ilmin yarısıdır.» [263]

Yani, sorulan suallere karşı bilmediklerini, «bilmiyorum» diyerek fazilet göstermek, ilmin yarısı demektir.

İmam-i Mâlik (R.A.) den kırk (40) sual sorulmuştur. Bu kırk su¬alden otuz altı (36) sına «Bilmiyorum» demiştir. [264]

Ayrıca Şârih bu mes'eleyi yukardaki ibarenin yazıldığı ikiyüz elli yedi (257) inci sahifesinde yazmıştır.

Bir hadîsi şerifde : «Sizin fetva vermeye cür'et edeniniz, kendini ce¬hennem ateşine cür'etle atanmızdır.» duyurulmuştur.

(Süneni, Dârimî C, 1, 57) Diğer bir hadîsi nebevi meâlide şöyledir: «Müftiler, fetva versede, yine sen kalbine danış.» [265]

Yani, müftiler, fetvayı danışıldığına göre verirler. îfâde değişikliği gifci hallerle fetva danıştığın da, vicdanıym rahat etmeyeceğini iyi dü¬şün, hiç ifâde değiştirmeden danış, demektir.

Veya fetva danışılan müftüler, ehliyetsiz ve bilsizi olabilirler. Doğ¬ru fetva verdiklerine kalbin kanaat getirmeyorsa, bu takdirde gönlün rahat edinceye kadar o mes'elenin aydınlığa kavuşmasını araştır, de¬mektir.

Büyüklerden Halil bin Ahmet (R.A.) dediki: «Adamlar dört (4) dür (vu şunlardır) :

a) Bir adamdırki, bilir ve bildiği ilmin kıymetinîde bilir. îşte bu a-dam, âlimdir. Binâenaleyh bu âlime (meselelerinizi) sorunuz.

b) Bir adamda bilir, fakat bildiği ilmin kıymetini bilmez. İşte bu adam gafil insandır. Hemen buna, ilminin kıymetini takdir etmesini ikaz edip öğüt veriniz.

c) Bir adamda bilmez, fakat bilmediğini bilir. İşte bu adam İrşad ve uyarılmaya tâlib bir kişidir. Binâenaleyh hemen o adamı, irşad edîb uyarınız.

d) Bir adamda bilmez, bilmediğimde bilmez. İşte bu adam câhil¬dir (cehli murekkeb sahibidir). Binâenaleyh bu adamı ıslah ve ikâz e-deceğiz diye uğraşmayınız, kendi hâline terk ediniz.» [266]

İbni Ömer (R.A) den mervi bir hadîsi şerifde Resülüllah (S.A.V) şöyle buyurmuştur :

«İslam (dini, bütün dinlere) galib gelirki (Şu hallerde) -r Tüccar de¬nizde emin ve salim olarak gider gelir ve At, Allah yolunda sür'at eder (Cihad ve hayır yoluna) giderse (îslam gâlib olur). .

— Sonra riyakar ve kibirli cemaatlar zuhur eder. Kur'ani okur¬lar, derler ki: Bizden daha iyi kim okur, bizden daha ıakili (âlim) kim var.

— İşte bunlar, sizden bu ümmetdendir ve bu kötü kimseler, Ce¬hennem tutrağı (yakıtı, odunu) direr.» [267]

Diğer bir hadîsi şerifde de şöyle buyuruîmuştur: «Kim, ben âlimim derse, işte o kimse, câhildir.» [268]

İşte bu kibirlenme ve büyüklenme felâketinden uzak olmak için, İmamı Birgİvinin, şu tavsiyesine dikkat edelim :

«Kula layık olan, hiç bir ferde karşı büyüklenmemektir.

— Zira eğer âlim, câhile bakarsa, bu kimse, Allâhüteâlaya isyanı, . nehli ile yapmıştır. Ben ise, ilmimle isyan ettim. Binâenaleyh bu câhil

kişi, Allâhm indinde benden daha mazurdur, der.

— Eğer kendisinden üstün bir âlime bakarsa, bu kişi benim bilme¬diğimi biliyor. Binâenaleyh ben bunun gibi nasıl olabilirim? (keza ilmi ile âmil olan bir âlime bakınca, bu kişi ilminin-hakkını ödeyor, ilmi ils amel ediyor. Şu halde ben bunun gibi asla olamam) der.

— Eğer yaş itibariyle kendinden daha büyüğüne bakarsa, bu kim- evvel Allâha kulluk yapmışdır, der.'

— Eğer yaş itibariyle kendisinden daha küçüğüne bakarsa, ben bundan evvel Allâha isyan edib günah işledim. Binâenaleyh benim gü¬nahım bundan daha çoktur. Üyle olunca ben bununla nasıl aynı ola-hilirim, der.

— Eğer kendisi ile (siimon ve ilmen) müs?vi olan bir kimseye ba¬karsa, ben kendi hâlimi bilirim, onun iç hâlini bilemem, bilinen tahkir 'jtmeye bilinmeyenden daha evladır, der......» [269]

İlmi ile büyüklenmeuen ilim otoritesi cennet mekan seksenlik üs¬tadım Akşehirli hacı Ahmet efendi merhum diynrduki:

«Biz, hocalarımızın okuyup bildiklerinin ancak onda birini öğrene¬bildik...»

Medreselerde, tam tedrisat usulüyle ilmi tahsil eden böyle derse, bizler ne halde ve nasıl olabiliriz?

Tercümesi :

273- (76) İbniSîrin (R.A) den mervîöir, dedi: «Muhkkak bu {kitap ve sünnetten alman) ilim, dindir. Binâena¬leyh [270] dînînizi kimden aldığınıza dikkat ediniz.» [271]


İzahat


Râvî İbni Sîrîyn (R.A.) Muhammed bin Sîr'yn (R.A) dirki; Enes bin mâlikin kölesi ve tabiînin meşhurlarmdandır.

Enes Bin Mâlik, Ebî Hureyre, Zeyd bin sabit, Hasan bin Ali, Hü-zeyfetülyemânî, Semure bin Cündüb, Muaviye, Ebüdderdâ, Ebî Saîd, Ebî katâde ve Aişs (Allah hepsinden razı olsun) gibi pek çok sahabeden hadis rivayet etmiştir. Kendisinden tabiînin ulularından bir çok kişi ha¬dis rivayet etmişlerdir.

Bu zat hakkında İbni Saad (R.A) demiştirki:

«İbni Sîrîyn (R.A); sika, emin, âlî, yüksek, fakih, ilmi çok bir imam ve vera-ı takva sahibi yüksek gayeli bir kişidir.» .

İbniHibban(R.A) da dedi:

«Muhammed bin Sîriyh (R.A), Basra ehâlisinin en müttekîsi, lakin, fâzıl, hadis hafızı ve rüyayı tâbir eden bir inanılır kişi idi.» [272]

Vefatı, hicretin yüz yirmi (120) sinin Şevval ayında yetmiş yedi (77) yaşında vuku bulmuştur. Allah ondan râzî olsun.

Bu büyük zat, yukardaki haberinde, ilmin bir din olduğunu ve bu din ilminin, itimada layık, adaletli, ahlaklı ve her yönüyle güvenilir ki¬şilerden alınmasını tavsiye buyurmaktadır.

Büyükler bir sözlerinde, «İlim, itimada layık âlim adamların ağız¬larından alınır.» demişlerdir.

Evet ilim, inanılan .ve ilmi ile âmil olan şahsiyetli ilim otoritelerin¬den alınmalıdır. Çünkü böylelerinden alman ilim, ilmi nâfî olur. Bere¬ketli hocalardan, bereketli ilim almırki, sahibini en doğru ve en iyi yola sevk eder. Hatta ilmi ile âmil olan fazılların eserlgrini okumak dahi, o şahsın ahlak ve feyzinden istifade edilir.

Şayet ilim, itimada layık olmayan ve fâsık kişilerden öğrenilirse-veya öğrenilmek istenirse, bu takdirde faydalı ilimden daha zîyâüü pek çok zararlar tevlid eden bilgiler öğrenilebilir. Berektsiz hocalar¬dan, bereketsiz ilim almırki, sahibini felâkete sürükleyebilir.

Pek çok büyükler, itimada layık olmayan fâsık âlimlerden, koyu¬nun kurddan kaçtığı gibi kaçmayı, sahili selâmet olarak beyan etmiş¬lerdir.

Bu sebebdan İbni Sîrîyn (R.A) de. «Dîninizi, kimden aldığınıza (öğrendiğinize) dikkat ediniz.» buyurmuştur.

Altından altın olan bu çok kıymetli .söze, bilhassa günümüzde dik¬kat edilmelidir. Zira ataların, «Yarım hoca din yıkar, yarım tabib (dok¬tor) can yakar,» dedikleri gibi, çekirdekden din ve şeriat ilmine çalışıp yetişmemiş, uzun zaman pek çok fesatlıklar ve kötülükler içinde dün¬yalıklarla meşkul olmuş, ya başka bir iş ve meslekden, işten emekli olub çıkmış veya orada iken hatılı gayri müslimlerin islam hakkında yazdıklarından öğrendiği bilgilerle veya kâfir düşünce ve pirensiple-rine hayranlık içinde olanların telkinleri ile veya kendisinin, ehlinden okumadan bâzı kitablar karıştırarak bir şeyler öğrenib günün sefihleri¬ne yaranmak için, bir takım hüküm kesmeleri gibi sayılmayacak kadar çok olan fesatlıklara dalmış veya böyle fesatlıkların tesirinde olanla¬rın, din hakkında verdikleri fetvalar, beyan ettikleri bilgiler ve yazdık¬ları eserler, ekseriya fesatlık, yanlışlık ve pek çok kötülüklerle dolu olur. Çeşitli menfaat ve şöhret düşgünlüğü ile, selefi sâlihin efendileri¬mizden pek çok büyükleri küçümseyib kötülerler.

Hele kafaları fırkacılık hastalığına saplanmış ve bir fırkaya âşirî derecde şartlanmış olan dîn âlimleri, hiçde itimada layık bir ilim ada¬mı olamazlar. Çünkü bütün hükümleri, kendi fırkaları ve kendi dü-

şünceleri doğrultusunda îzah etmeye kalkışabilirler. Târih boyunca dîni dünyaya köprü yapanlar, hep böyle yapmışlardır. Aynı haller gü-nümüzdede çok açık ve hâdiseli şekilde cereyan edib görülmektedir.

Bu tehlikeleri gören pek çok büyükler, «Şeytandan ve siyâsetten Allâha sığınırım» demişlerdir.

Gerçek ilim otoriteleri ile, yarım veya hiç menzilinde olan allâme taslaklarının, hal ve amellerinden bâzı örnekler, yukarda muhtelif ha¬dîsi nebevilerin îzahat bölümünde zikredilmiştir. Tekrar okuyalım.

Tercümesi:

274 - (77) Huzeyfe (R.A) denmervîdir,dedi:

«Ey kurrâ Cemaatı! İstikâmet üzere devam ediniz. Zira sizler (Sa¬habe olarak İslama girişiniz) Pek çok önde cereyan edip geçmiştir. [273]

— Eğer siz, islâmî hakikatlerı ana cadde olan kitap ve sünnetten almayib caddenin sağından ve solundan alırsanız, elbette çok kötü yola sapmışlardan olursunuz.» [274]


Îzahat


Râvi Huzeyfetülyemânî (R.A) hakkında kısa malumat, birinci cil¬din yüz seksen yedi (187) ci sahiiesinde zikredilmiştir.

İstikâmetin tarif ve izamda, yine birinci cildin 104-106. sahifele-rinde geçmiştir. Orayı tekrar okumayı tavsiye ederiz.

Hz. Huzeyfe -(R.A) da, istikâmet yolu olan ana cadde sıratı müşte¬kime (ehli sünnet velcemaat yolu olan tarikatı Muhammediyeye) ta¬bî olub, bu yolun sağından ve solundan giren veya çıkan talî yollara uyulmamasını dikkatla tavsiye ediyor. Çünkü ana caddeyi bırakıb sağdaki ve soldaki talî yollara uymak veya gitmek, bâtıl yollara gö¬türeceğini beyanda bulunuyor.

Bbu mübarek sahabe, şu âyeti kerîmenin hükmünü açıklamakta¬dır :

«Şu emrettiğim yol, benim dosdoğru yolumdur. Dâima ona (o ana cadde olan doğru yola) - uyun. Başka (bâtıl) yollara uymayinki, sizi onun (Allanın) yolundan saptırıp parçalamasınlar.» (En'am sûresi, 153)

Bu âyeti kerimenin anlamını, Resulü ekrem (S.A.V) efendimizde beyan etmiştir. Açıklayıcı izahı, birinci cildde 166. hadisdeki, 332-333 sahifelerde ve 191. hadisinde sahife; 399-400 de daha genişletilmiş hü-Kümler beyan edilmiştir. Birde bu cildde 214. hadîsin îzahmı okuyalım.

Tercümesi:

275 - (78) EbîHureyre (R.A) den mervîdir, dedi: Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :

«Hüzün ve keder kuyusundan Allaha sığınınız.»

— Ashabı, kiram dediler :

— Ya Resûlüllah! O hüzün kuyusu nedir?

— Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :

«Cehennemde bir deredirki : Cehennem, Allanın günü dörtyüz de¬fa ondan Allaha sığınır.»

Denildiki: Ya Resûlüllah! O dereye kim girecektir?

Resûlüllah (S.A.V) buyurdu:

«Amelleri ile gösteriş (riyakarlık) yapan kurrâlar (gireceklerdir).»

(Hadîsi, Tirmizî rivayet etmiştir. Keza İbni Mâcede rivayet etmiş¬tir. Ve şunu ziyâde etmiştir :

«AHahü teâlaya karşı kurrâların en mığuzluları, âmirleri ziyaret edenlerdir.»

__ Muharibi isimli muhaddis dediki : Amirlerden maksad, zâlim olan amirlerdir.

(Not : Bu hadîsi nebevinin hükümleri ile ilgili îzâhat, yukardaki hadîsi şeriflerin pek çoklarının açıklamalarında geçmiştir. Bilhassa, 66 - 267 ve 269. hadîsi şeriflerin izahatında geçtiğini hatırlatırız.)

Tercümesi:

276 - (79) Ali (R.A) den mervîdir, dedi:

Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :

«İnsanlar üzerine bir zamanın (fesadüğm zuhur ettiği zamanın) gelmesi yakındır, fo zamanda) ancak islamın ismi ve Kur'anm resmi kalır. O insanların mescidleri, mâmur olur. Ve fakat o mescidler veya mescidlerin cemaatları, hidâyetten harabdırlar. [275]

— Onların âMmleri, gök kubbenin altındakilerin (insanların) en şerlileridirler* Zira fitne onlardan çıkar ve yine tekrar onlara avdet eder.» [276]


Îzahat


Hadîsi şerifde, kıyametin yaklaşdığı veya her hama bir zamanda, islâmm ismi, kııır'anm resmi, cami ve mescidlerin maddî yapısının mâmur ve fakat içlerinin cemaat ve her çeşit manevî varlıkdan mah¬rum olacağı ve bu zamanda semanın kubbesi altında en şerli kimse¬lerin, bilginler olacağı sebebiyle beraber beyan buyurulmuştur. Şimdi bu dört hükmü, maddeler hâlinde kısa yoldan açıklamaya çalışalım.

a) Fesatlığın ve ahlaksızlığın zuhur ettiği zaman, «islâmm ancak isminin kalacağı» buyurulmuştur.

Yani, islam lafzını taşıyan isimler ve hükümlerin adı söylenib, inanç ve yaşantısı kalmıyacağı hayat şekli buyurulmaktadırki; İsim¬leri, Ahmed, Muhammed, Mustafa, AH ve Hasan-Hüseyin ve Aişe, Fâtı-ma Hatice, Zeyneb ve Rukiyye gibi müslüman isimlerine sahib olan¬lardan pek çokları, Dinlerinin islâm, kitaplarının kur'an, nebiylerinin Muhammed Mustafa salîallâhü aleyhi vesellem olduğunu bilib söyle¬mezler veya bilmezler ve söyleyemezler.

Veya müslüman olduklarını söylerler, fakat îmanın şartlarını bilib inanamazlar, islâmm şartlarını bilmezler ve amel etmezler veya bun¬ları bilirler ve fakat işlemzler.

Mesela : Abdest, gusul, namaz, zekat, oruç, hac, ve doğruluk gibi farz ve işlenmesi lâzım ve sevab olan amelleri, ya bilmezler veya bi¬lirler, amel etmezler. Keza helal ve haram olan şeyleride ya hiç bilmez¬ler veya bilirler ve fakat riâyet edib amel etmezler. Böyl olmakla be¬raber, laf ve söz arasında bu kelimeleri söylerler.

«Babam camiye gitti, ezan okundu, cami açıldı, nikahım kıyıldı, ka¬rısını boşadı, zekatmı verdi, hayru hasenatda bulundu., gibi..» İslâmm kelimelerini konuşurlar. Ve lâkin kendileri amel etmezler. Daha evvel işleyenlerle iftihar ederler veya işlerine gelenleri işlerler,, işlerine gel¬meyenleri işlemezler. Dilleriyle söylerler, yinede bümezlikden gelirler.

Hadîsi şerifin bu cümlesi, günümüzde ayan beyan bir şekilde gö¬rülmektedir. Adam, «Müslümanım» diyor. Fakat islâmm şartlarını işle¬miyor. Helal ve haramlara riâyet etmiyor.

Bu hallerin görülüşü, Peygamber efendimizin, bir mucizesi müşa¬hede edilmiş oluyor.

b) «Kur'anm resmi kalır.» buyurulmaklada, fesatlığın ve ahlaksız¬lığın hüküm sürdüğü zaman, kur'anm kıraat bakımından okunuşu ile kitabet bakımından yazılışı kalır. Kur'anm ilmini tahsil edil) mucibi ile amel etmek gayesi olmadan sâde, sesli sedalı, makamlı edalı, tecvitli ve mehârici hurufa riâyetli bir şekilde dikkat ve heyecanla ve yüksek sesle okuyub, mânalarını düşünmek olmaz. Kur'amn emirlerine sarı-lıb, nehiylerinden kaçmmakda bulunmaz.

Birde kur'anm yazı hattı usul ve üslûbu ile yazılmasına, basılma¬sına, kağat, kalitesine, baskı güzelliği ile cild güzelliğine, yazılış ve okunuşda hareke, sükun, hazf ve isbat gibi kıraat ve hal usullarına önem gösterib, mucibi ila amel edilmez veya süslü süslü yazılıb, bası-lıb, cildlenib bir kılıfa ve kab içine konarak hiç açılıb okunma ve hük¬mü ile amel etme olmayan hâlin görüleceği beyan buyurulmuştur.

Günümüzde hafızı kur'an olub, teğanni ile erkekli kadınlı veya tesettüre riâyet etmeyen kadınların içinde mevlid ve kur'an okuyanlar, düğünlerde kur'an kabına, bir kur'an alıb koyub hiç okumayan, evlerde ki kütubhânelerde veya raflarda kur'an bulunub ve fakat bir ayda, iki ayda, altı ayda veya senede bir sefer açıp okuyub hatim etmeyen ve ölümle uğraşanın başında kur'an okuyub, başka zaman okumayıb ölü kitabı gibi mütealaa eden ve seneyi devriye, kırkıncı, elli ikinci gece diyerek işlenen uydurma Bid'at gece ve gündüzlerinde işleyenlerin, amel, davranış ve hareketleri, kur'anın resminin bulunub, mâna ve hükmünün bulunmadığı, yerler, şahıslar ve amellerdendirler.

c) Hadîsi şerifde, «Mescİdleri mâmur olur ve fakat o mescidler veya mescîdlerin cemaatları, hidâyetten harabdırlar.» Cümlelerindede pek mühim hususlara işaret vardır. Bu işaretleri, pek çok sarihler be¬yan etmişler. Bazılarımda biz nakledelim. «Mescİdleri mâmur olur.» Cümlesinde şu hususlara işaret vardır :

Yani, insanlar, fesatlaşıb ahlaksızlaştıklan zaman, yüksek bina¬larla, nakışlı duvarlarla, ışıklandırıcı lamba ve elektrik ve avizelerle, son derece ve son moda halı, kilim ve emsali sergilerle haram mallar¬dan ücretlerini alan vazifeli câhil imam ve müezzinler ve daha başka saymakla bitmeyen kötü şeylerle cami ve mescidler, îmar edilib yapı¬lır ve açılışa hazırlanarak hizmete konur.

«Ve fakat o mescidler veya mescidlerin cemaatları, hidâyetten ha-rabdirlar.»

Bu cümledede şu hususlara işaret vardır :

Cami ve mescidler, maddî yapı ve îmâr bakımından çok mâmur ve iyi olacak ve lakin içinin cemaatı olmayacaktır. Bu cemaatın ol¬mayışı ise, ya namaz kıldıracak ehil imam bulunmayacak, yahut imam 'olub v.e lâkın pemaatı camiye celbedecek kabiliyyetde olmadığından camiye cemaat gelmeyecektir. Yahut cami ve mescidleri yapacaklar, imam ve müezzini tutmayacklar ve camide namazı kılmayacaklar, ya-, hut imam, taraf tutup fırkacılık hastalığına müptela olacak, bu sebeb-lede cemaatı camiden soğutacak veya cemaat, imam ve müezzinin vazifelerine müdahele edecekler, veya imam ve müezzin bulunacak ve fakat vazifeye tam devam etmeyecekler, bu sebeblede cami ve ce¬maat harab olacaktır. Veyahut cami ve mescidlerin içindeki, imam-ha-tip, vaiz ve müezzinler veya bunlardan bir kaçı veya birisi, sapık ve kötü akide sahibi olacaklar, cami ve mescidlere gelenlere; kötü akîde, Bid'at ve dalâletleri telkin edecekler, böyle oluncada cami ve mescid¬lerin içindeki imam ve cemaatlar, hidayetden mahrum olub dalâlet ve sapıklıkda olurlar. Bu takdirde de cami ve mescidler, manen harab olurlar.. Veya Peygamber makamı olan, imam-hatip ve vaizlik vazife¬lerini ihmal edib başkalarının dünyalığına gidib cami ve mescidlerin içleri harab olacakdır.

c) Camilerin maddi bakımdan mâmur olub, içinin cemaatı ve ilim adamları bakımından harab olacaklarını beyan eden cümlelerden son¬ra şu cümleleri buyurması çok manalıdır :

«Onların âlimleri: Gök kubbenin (semânın) altındakilerin (varlık¬ların) en şerlileridirler. Zira fitne onlardan çıkar ve yine tekrar onlara avdet eder.»

Târih boyunca; islâmm ismi, kur'anın resmi ve camilerin bina ve diğer maddi tezyinleri mâmur olub, namaz, niyaz, cemaat, imam - mü¬ezzin, ezon ve ikamet gibi manevî varhkdan mahrum veya harab ol¬dukları zaman ve mekanın din ve fen âlimleri, îman,- amel ve ahlak ba¬kımından o cemiyet ve cemaatın en şerlileri olmuşlardır. Çünkü bütün Kötülüklerin kaynaklandığı yer ve şahıslar, onlar olmuşlardır.

Günümüzdede manevî ve ilmî yönün önderleri sıfatını tanıyan pek çok din, fen ve teknik ilim adamları, ya verimsiz, ya kötülklerle meş-kul olmakla kötü örnek ve telkinler de bulunmaktadırlar, yahut kendi cinslerinden olan ilim adamlarına hased ederek çeşitli fitne ve fasat-lıklarm tezkahlayıcısı oluyorlar. «Her şeyin âfeti, kendi cinsindendir.» denildiği üzere, âlimin âfeti, âlimdendir ve âlimin fesadıda, âlemin fe¬sadını tevlid eder.

îşte gayet açık bir şekilde müşâhade ettiğimiz, cami cemaatlarının üniversite, yüksek okul ve orta dereceli okullardaki fitnelerin zuhuru, ilmi ile âmil liderlerin yokluğu ve fâsik bilginlerin çokluğudur. Bu fasık bilginler, dâima kötülük öğretip yaydıklarından, bütün cemiyet ve ce¬maatı fitne ve fesada sevk ederler. Böyle oluncada, yeryüzünün en şer¬lileri ve serlerinin zararları, kendilerine ve içinde bulundukları cemiyet ve millete olur.

Müşahede edilen fitnelerin en şerlisi, bir bilginin diğer bilgini kö-tüleyip çekememe hastalığının fenalıklarıdır.

Fahruddîni Râzî merhum «Tefsiri kebir» adlı eserinde bir çok hü¬kümler sıralamıştır. Birkaçı şöyledir:

«Hased (çekememe hastalığının) taksimi, on (10) dur. Dokuzu bil¬ginlerde, birisi dünyadadır. Musibetin taksimi ondur. Dokuzu Salihler de, birisi dünyadadır...» [277]

Aynı eserde «câmiussağir» adlı hadis kitabından naklen şu meal-daki hadisi şerif yazılmaktadır:

«İlim adamlarının, bazılarının diğer bazısının aleyhine şahitlikleri caiz değildir. Zira onlar, bir birlerine karşı çok hasutturlar.» [278]

Yani, dünyayı gaye edinen ilim adamları, bir birlerini çekemezler, bir birlerine karşı çok hasud olurlar. Böyle oluncada, bir birlerinin hay¬rını ve iyiliğini istemezler. Çok zaman aleyhlerinde bulunurlar. İnsan¬ların yanında yakışmayan kelime ve davramşda bulunarak, kötü örnek olurlar.

Her hangi bir camide görevli bulunan, İmam-Hatip ve Müezzin ve¬ya vaiz ve diğer din görevlileri arasında bir birlerinin aleyhinde söz hareket ve davranışda bulunanlar olursa, hadîsi şerifde beyan edilen şerlilerden olurlar. Böylelerini görenler, Resulü Ekrem efendimizin mu¬cizesini müşâhade etmiş oluyorlar.

Keza müfti, müfti muavinleri, vaizler, hatibler, imamlar, müezzin¬ler ve kur'an kursu hocaları, bir birlerini yakışmayan kelime ve dav¬ranışlarla kötülerlerse, yine islamin ismini, kur'anın resmini, camilerin maddi bakımdan mâmur ve fakat mâneviyyat bakımından içinin harab olmasını sağlayan veya sebep olan şerlî âlimlerden olurlar. Çünkü ûir-likden ve yardımlaşmadan bahsedenler, ayrılık yaparlar ve bir birleri¬ni itham ederlerse, çok kötü örnek olurlar. Öyle oluncada, yer yüzünün en şerli kimseleri oldukları ortaya çıkar.

Din ilmine sâhib olanların, fitne ve fasatlıkları, cemiyeti rûhan ve manen harab edip yıkacağından, pek çok fâzılı muhteremlerin ve âhi-ret gayesine gerçekden bağlı olan din liderlerinin, bir birlerini takdir ve tebcil ettikleri gibi, bütün dm hizmetinde bulunan ve Peygamber postu¬na ve makamına oturanların, bir birlerini sevmeleri, saymaları ve se¬vişmeleri çok ve çok lazımdır. Bâzı örnekleri, yukarda geçmiştir.

İlmi nâfia sahib olan hak aşıklısı din âlimlerimizin, sevişip sayışa rak islâma hizmet edip, iyi örnek olmalarını yüce mevlâdan niyaz ede¬riz.

Tercümesi:

277- (80) Ziyad Bin lebid (R.A) den mervîdir, dedi:

Resûlüllah (S.A.V.) korkunç bir şey zikretti ve dedi:

«îşte o korkunç şey, ilmin gitmesi zamanındadır.»

__Dedim: ya Resûlüllah!

«Bizler Kur'ani okur ve oğullarımıza okudur ve kıyamete kadar oğullarımızda oğullarına okudurlarken, ilim nasıl gider?

— Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :

«Annen yitiresi ey ziyad (yani, Annen senin hasretini çekesi ziyadi) ben seni Medînenin en fakın adamı zannediyordum! Acaba şu yahûdî ve Hıristiyanlar, tevrat ve incildeki hükümlerden hiç bir şeyin ameî et¬medikleri halde okumayorlar mı?!«

(Hadîsi, Ahmet ve ibni mâce rivayet etmiştir. Tirmizide aynı zat-dan bunun gibisini rivayet etmiştir.)

Tercümesi:

278- (81) Keza bu Hadîsi, Dârimî Ebî umâme(R-A) den rivayet et¬miştir. [279]


İzahat


Râvî Zîyâd bin Lebid (R.A), Medine-i münevvureli Ensârı kiram-dandır. Mekke-î Mükerremeye müslüman olarak geldi. Resulü ekrem efendimize- hicret emri gelinceye ! adar omda ikâmet etti. Sonra Rt; sûlü Ekrem efendimizle beraber, Medîne-î Münevvereye hicret ettiler. Bu sebebden kendisine, muhacir ve Susardandır, denilmiştir. Künyesi, Ebû Abdillahdir.

Mekke-î Mükerremede Akabede hazır bulunmuştur ve medîne-î münevverede meydana gelib sefer edilen Bedir, Uhudr Hendek ve diğer muharebelerin hepsinde hazır bulunmuştur. Hazramevt valilîğindede, Resulü Ekrem vazîfelendirmiştir.

Vefatı, Hz. Muâviyenin hilâfetinin ilk günlerinde vuku bulmuştur. [280]

Hadîsi şerifde belirtildiğine göre, insanlar üzerine kur'ana muha¬lif acâib fitne ve felâketleri işlemeleri gibi bir şeyden bahsedilib ilmin yok olub gideceğini Resulü ekrem efendimiz buyurunca, Hz. Lebid ken¬dilerinin ve devam eden sülâlelerinin kur'anı okurken, ilmin nasıl gi¬debileceğini hayretle soruyor.

Resulü ekrem efendimizde, «Annen yitiresi Ziyad!» diyerek hitab-da bulunuyor ve Ziyadı mes'elenin hakikatim bilmesi gerektiğini teac-cuble beyan ediyor, yahûdî ve hınstıyanlarm kitaplarmi okudukları halde amel etmemelerini, bilgisizliklerinden olduğunu izah buyuruyor.

Evet Kur'anı kerimi okuyubda mânâsını bilmeyen ve Kur'anın hükümleri ile amel etmeyenlerde, aynı ehli kitaplar gibi yük taşıyıb vebal yüklenmekten başka bir şey olamaz.

Bu hadîsi şerifde şu âyeti kerimeye işaret vardır :

«Kendilerine (yahîdîlere), tevratla amel etmeleri teklif edildikten sonra, onunla amel etmeyenlerin misali, ciltlerle kltab taşıyan eşeğin misâli gibidir..» (Cuma sûresi, 5)

Tercümesi:

279 - (82) İbnimes'ud(RA) den mervîdir, dedi:

Resûlüllah (S.A.V) bana buyurduk!:

«timi, öğreniniz ve o ilmi ,insanlarada, öğretiniz, timi ferâizi de öğreniniz ve insanlara öğretiniz. Kur'anı öğreniniz ve kuranı insanla-rada öğretiniz. Zira muhakkakki ben kabzolunacak bir kişiyim. [281]

— İlimde, gelecekde kabzolunur. Fitne zuhur eder. Hatta bir farz hakkında iki kimse ihtilâf ederler, bu iki kişi, aralarını hallü. fasl ede¬cek bîr ferd bulamazlar.»' [282]


İzahat


Bu haöîsi şerifin baş tarafındaki cümleleri hakkında gerekli izahat, yukarıdaki hadîsi şeriflerin izahatında yazılmıştır. Son cümlesinin ise, ferâiz ilmini bilenlerin pek azalıb yok hâle gelişini görmeklede, Resulü ekrem efendimizin mucizesini müşahede etmiş oluyoruz, ve¬raset ve intikal ilmi olan ilmi ferâiz meseleleri hakkında «Mülteka ter¬cümesi» adlı eserimizin dördüncü cildine müracaat, faydalı ol,ur.

Farzlardan bir farzın durumu hakkında iki kimsenin ihtilaf edib, aralarında geçen ihtilafı halledib beyan edecek bir ferdin rmlunamıya-cağı meseleside, pek şuyû bulmuşdur. Zira namaz, abdest, oruç, zekat, hac, veraset ve intikal meseleleri, nikâh ve talâk meseleleri, faiz, hava parası, Komşu hakları, ana baba hakları ve emsali meseleler hakkında insanlar arasında ihtilâf oluyor. Mes'ele ve ihtilaflarınrhalledib doğru sekiide izah edecek âlimler, nerede ise bulunamamaktadır.

Kocaman 50 bin - 250' bin nüfuslu şehirlerin içinde ya bir kaç kişi bulunabiliyor veya hiç bulunamıyor. Hele pek çok köy, kasaba, nahiye ve kazalarda kudretli ilim adamları yok menzilindedir.

Meselâ : Bir talak meselesi veya bir veraset meselesi veya haram olan faiz ve hava parası mes'elesi gibi mes'eleler vâki oluyor. O mes'-eleJeri öğrenmek için şehir şehir, diyar diyar ve mahalle mahalle do¬laşıp mes'elelerini öğrenenler pek çoktur.

İşte bu manzarayı gördükçe, Resulü Ekrem Sallallâhü teâlâ aleyhi vesellem efendimizin asırlarca evvel beyan buyurduğu mucizesini müşahede ediyoruz.