HADİS KİTAPLARI > Miskatul Mesabih > 5

 

islam

Tercümesi :


40 - (39) Muaz bin Cebel (R.A.) den mervidir, demiştir. Resûlullah (S.A.V) bana buyurdu ki:

«Cennetin anahtarları, Lâiîâhe illallah - Allahdan başka ilâh yoktur. (diyerek) Şehâdet etmek (inanarak söylemek) tir.» Ahmed[151][151]


Tercümesi :


41 - (40) Osman (R.A) den mervidir, demiştir :

Nebiyyi Muhterem (S.A.V) in ashabından bir kısım erkekler, -Resûlül-lahın vefatı üzerine mahzun oldular, hatta bâzıları (bu dînin sona ermesi) vesvesesine kapıldılar. Osman (R.A) dedi :

— Bende onlardan (dinin sona ermesi ve nurunun sönmesi vesvesesi¬ne kapılanlardan) idim. Bir zaman ben otururken Ömer (R.A) yanıma uğradı ve selâm verdi. Fakat ben-Musîbetin şiddetinden-Onun selâmının farkında olmamışım. Bunun üzerine Ömer (R.A) beni Ebû Bekire (R.A) şikâyet etti. Sonra her ikisi benim yanıma geldiler ve beraber selâm verdiler (bende se¬lâmlarını aldım).

— Hemen Ebû Bekir dedi : Kardeşin Ömerin selâmını red ettirmeyen saik nedir?

—Bunun üzerine ben dedim ki : Ben onu işlemedim (yâni terk ettiğimi bilmiyorum).

— Ömer (R.A) dedi : Evet, Vallahi işledi (yani, selâmımı almadı).

— Osman (R.A), Dedimki : Vallahi senin bana uğrayıp selam verdiğini hatırlamıyorum, dedi.

— Ebû Bekir (R.A Ömere) dedi: Osman tasdik olundu. (Ey Osman) seni o işi (selamı) anlamakdan büyük bir şey (vefatı nebî) meşgul etmiştir.

— Bunun üzerine ben (Osman) : Evet (hakikat böylecedir), dedim.

— Ebû Bekir (R.A), O büyük iş nedir? dedi.

— Ben (Osman) : Allâhü teâla* bizim şu işden (Cehennemden) kurtulu¬şumuzu sormazdan evvel nebisinin ruhunu kabzetti. dedim.

— Ebû Bekir (R.A.) dedi.: ondan (Cehennemden kurtuluşdan) Ona (Re-sûiullâha) sordum.

sen ona (Cehnnemden kurtuluşa) daha lâyıksın (bu kurtuluş nedir?).

— Ebû Bekir (R.A) dedi : Dedim ki : Yâ Resûlellah! Bu işin kurtuluşu (Cehennemden kurtuluşu) nedir?[152][152]

«Ammime (yâni, Ebû talibe) aı-zettiğim de onun reddettiği kelimeyi, (kelime-i şehadet veya tevhîd-i) benden kabul eden kimsedir, işte o (kelime) o kimse için (Cehennemden) kurtuluştur.» [153][153]


İzahat


Vefatı nebiden mütevillid, ashabın arasında meydana gelen şaşkınhk-dan bir hali okumuş oluyoruz. Resûlüllahın

âhirete irtihâli ile dîninin söne¬ceği veya dinin hükümlerinin terk edileceği vehmine kapılanlar arasında Hz. Osmanda bulunuyor.

Evet insan oğlu beşer şaşar, hele bilhassa çok acı musibet ve belalar, acılar karşısında yerli şaşkınlığa uğrar. Ne yaptığını ne yapacağını, ne söy¬lediğini ve ne söyleyeceğini bilmez, şaşırır. Ölçü terazi olmadan rast gele bir şeyler yapar ve söyler. Doğru eğri veya zararlı karlı yönlerini inceleyemez, araştıramaz.

Hz. Osman (R.A) da, dînin sahip ve vâznnın Allâhü teâla olduğunu ve bu dînin hükümlerinin kıyamete kadar devam edeceğini bilir. Fakat Resulü'-lanın vefat musibeti onu perişan etmişti. Onun içinde Dînin nurunun sönece¬ğini vehmetme hâli zuhur etmiştir. Dinin vâzı-ı Allâhü teâla dâim ve baki¬dir ve dîninde kıyamete kadar baki kalacağını yüce Alla (c.c.) kitabı ilâhi¬sinde çeşidli âyetleriyle beyan etmiştir.

Cümleden bir tanesi mealen şöyledir :

<'On!ar (müşrikler), Allanın nurunu (şeriatını) ağızlariyle (sözleriyle) söndürmek isteyorlar. Fakat kâfirler hoşlanmasalarda, Allah (c.c) muhak¬kak nurunu tamamlamak istiyor.» Tevbe. sûresi, 32 Bu mevzuun daha geniş izahı, «İslama sokulan Bid'ad ve Hurafeler» adlı eserimizin birinci ve ikinci ciltlerinde zikredilmiştir. Ayrıoa hemen ilerde 42. Hadisi şerifin izahındada kısa bir açıklama yapılmıştır. Yukardak okuduğumuz Hz. Osman (R.A) in hâli gibi musibet ve be¬lâların cok çeşidleri vardır. İmtihan ve îkaz için vakî olan belalara uğrayan¬ların kusurlarına, yanlışlıklarına ve hatta ihmallerine karşı kızmayıp adam¬ların hallerinden anlayıp mazur görmek en isabetli yoldur. Öyle ya bu ümmetin üçüncü derecede fazilet mertebesine yükselmiş ve en kamil îmana sahip olan bir zat, büyük musibetin karşısında şaşkın-'ığa uğrarsa, ondan derece ve mertebe itibarı ile her yönden aşağı olan kim¬selerde bu hal, elbette daha şiddetli ve daha acaib şaşkınlıklar olabilir. Ce-nâbu hak bütün ümmeti muhammedi, belâ, musîbet, ibtila ve imtihanlar kar- şısında, metanetli, sabır ve tahammül sahibi kişilerden olmaların! nasıb et¬sin ve tahammül nisbeti güç olan veya hiç tahammül edemiyeaeğimiz felâ¬ket, musibet ve belâları göstermesin, yükletmesin. Amin. Şu â/Ptı kerimenin hükmünü her zaman dileriz : «Allah bir kimseye ancak gücü yettiği kadar teklif eder yükler. Her ke¬sin kazandığı hayrın sevabı, kendinedir. Ve yaptığı kötülüğün zararıda yine onadır. Ey Rabbimiz! Eğer unuttuk yahut kasdimiz olmadan haîa etmiş isek, bizi (bundan dolayı) hesaba çekme. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yükîe-diğln musibetler gibi, bize ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Gücümüzün yet¬mediği şeyi bize yükleme,» Bakara sûresi, 286[154][154] Tercümesi : 42 - (41) Mikdad (R.A) den mervidir, ResûlulJah (SAV) den işitmîştir. Resûlullah) buyuruyordu : «Yer yüzünde Şehir ve köy evlerinden hiç bir ev kalmaz, mutlaka her eve (evde bulunan her insana) Allâhü teâla islâm kelimesini, azizin izzeti ve zelilinde zilleti ile sokar. Yâ onları Allah (C.C) aziz kılıp islam cemaatından kılar. Veya onları zelil kılar, islam ehiine boyun eğerler.»[155][155] — Mikdad (R.A) dedim ki: «Öve ise din, olduğu gibi Allah iç;in gâlib olur.» [156][156] İzahat Râvî Kimdir? Hz. Mikdad Bin Amr elkindî (R.A), ilk müslümanlardandır. Müslümanla¬rın beş veya yedincisidir. İslamlıklarını açıklayan ilk yedi kişiden birisidir. Habeşistana hicret etti, sonra tekrar mekke-i mükerremeye avdet etti. Hz. Mikdat (R.A) Uhud muharebesinde ve ondan sonraki muharebelerin hepsinde hazır bulunmuştur. Medina-i Münevvereye üç mil mesafede «Cerf» isimli yerde vefat etmiştir. Vefatından sonra Cennetül baki-a getirilmesi için Zübeyr bin Avvamâ vasiyet ettiğinden müslümanlar cenazesini omuzlarına alıp Cennetül Bakî-a getirip defnettiler. Doksan yaşında olan bu zatın vefatı, hicretin yetmiş üçüncü senesine raslayordu. Allah ondan râzi olsun. Yukardaki hadisi şerifin hükmü, en mükemmel şekli ile Hz. İsâ Aley-hisselâmın yer yüzüne tekrar indiği zaman görülse gerektir. Zira o zaman, islamı kabul etmeyenler öldürülecektir. Onun için her eve mutlaka islam girecektir. Hadisi şerifde beyan edilen hükmü Resule çok dikkat etmek lâzımdır. Zira pek çok kişiler, islamın yıkılacağını, zan ederler, arttk müslümanhk yok olur diyerek umutsuzluklara kapılan çeşidli zanlar ve şüphe ile karşılayan¬ları görüyor ve duyuyoruz. Nitekim bir evvel okuduğumuz hâdise ve vakıada Resûlüllahın vefatın¬dan müteessir olup perişanlaşan sahabe arasında şaşkınlığa uğrayan Hz. Osman (R.A) de «bende dinin sona ermesi vesvesesine kapılanlardanım» demişti. Resûlüllahın vefatından sonra aynı hal Mekkeli müslümanlar arasında-da görülmüştü. Mekke-i mükerremede irtidat edenlerin karşısına Süheyl Bin Amr (R.A) isimli bir sahabe hutbe irad ederek şöyle demişti . «Ey Kureyş halkı! Siz en son müslüman olupda en evvel mürtedlerden o'mayın. Vallahi! azim bu din, güneş ile ayın doğup batması halîeri devam ettikçe dinde devam edecektir.» Kur'anı Kerime ve Resulü Ekrem efendimizin sünnetlerine inanan mü¬minler, bu zatlara bakıp dikkat etmelidirler. Umutsuzluğa kapılma tehlike¬si ile karşılaşınca, hemen ilâhî ayetleri ve peygamberimizin mübarek cüm¬lelerini okuyup rahata kavuşmak gerekir. Dinin dâim ve bakîiliği ve hatta her şeyin üstünde ve galip olduğunu ve olacağını beyan eden bir kaç hüküm daha nakledelim. Bir âyeti kerime meali şöyledir : «Hiç şüphe yokki, Kur'anı biz indirdik biz ve muhakkakki onu, tağyir ve tepdilden biz koruyup muhafaza edeceğiz.» Hicir sûresi, 9 Diğer âyeti kerime meali : «O (Allah), Peygamberini hidayetle ve hak din ile bütün dinlerin üzeri¬ne geçirmek için gönderendir. Velevki müşrikler, hoş görmesin.»Tevbe sûresi, 33 Diğer âyeti kerime meali : «Allah (c.c.) şöyle hüküm vermiştir : İzzi celalim hakkı için, muhakkak,] hem ben (azimüşan) galip geleceğim, hem Peygamberlerim. Şüphesiz Allah çok kuvvetlidir her şeye galipdir.» Mücâdile sûresi, 21 Diğer âyeti kerîme meali : «Allanın yarattığı bu dini değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. İşte dos doğru din budur. Fakat insanların çoğu (hak dininin islam olduğunu) bilmez¬ler.» Rum sûresi, 30 Peygamberimiz bir hadisi şerifde şöyle buyurmuştur : «Nefsi Muhammediyem yed,i kudretinden olan Allaha yemin ederimki, elbet sizin içinize Meryemin oğlu îsa (AS) m inmesi yakın zamanda olacak¬tır. Adaletle hüküm verecek, putları kıracak, hınzırı öldürecek, {islam düş¬manlarından) cizyeyi kaldıracak ve mal çoğalacaktır, o haldeki (zekat ve sa¬dakayı) Hiç bir ferd kabul etmeyecek (veya kabul edecek ehil fakir kalma, yacak).» [157][157]Emâlîde şu ibare manzumdur : «Muhammed Aleyh isselamın şeriatı, tebdil ve tağyir edilmeden her zaman kıyamete kadar baki ve daimdir.» Evet dünyanın son gününe kadar din bakîdir. Yok olmamış ve yok olma¬yacaktır. Daha geniş izahat «İslama sokulan bid'at ve hurafeler» adlı ese¬rimizin ikinci cildinin 54-70 sahffelerinde mezkûrdur. [158][158] Tercümesi : 43 - (42) Vehb ibni Münebbih (R.A) den rivayet olunmuştur, ona de¬nildi ki; — Lâilahe illallah - AHahdan başka ilâh yoktur, Cennetin anahtarı de-ğilmidir? — Dedi ki : Evet, fakat (Cennetin) anahtarı yalnız (kelime-i tevhid) de¬ğildir. Onun (anahtarın) dişleri vardır. — Binaen aleyh eğer anahtarın dişlerinide getirir (işler) sen, sana Cen¬net (in kapısı) açılır. Şayet anahtarın dişleri (olan, namaz, zekat, oruç ve. hacc gibi ibâdetleri) işlemezsen sana (Cennetin kapası) açılmaz.» Buharı[159][159] İzahat Râvî Hz. Vehb kimdir? Hz. Vehb bin Münebbih (R.A), Ebû Abdillah San'ânî künyesi ile künye-lenen fâris oğullarından bir zattır. Câbir bin Abdillah (R.A) ile Abdullah bin Abbasdan hadisi şerif işitmiştir. Bu sebeble tâbiîinden olduğu zikredilmiş¬tir. Vefatı, hicretin yüz ondördüncü (114). senesinde vuku bulmuştur. Allah ondan râzî olsun. Yukardaki haberde açıklanan hükümler, müminin kuru bir îrnan ile yaşa-yamıyacağı ve âhiret seâdetinin de temininin mutlaka iyi bir amel ile veya amellerle olabileceği beyan edilmiştir. îman eden bir mümin, imanını muhafaza edib koruyarak o îmanla be¬raber nhlrete gidebilmesi için, abdest, gusül, namaz, zekat, oruç, hac ve hayrı hasanattan olan iyi amelleri işleyib kötü amellerden kaçınması lazım dır. Böyle iyi ameller, îmanı kuvvetlendirir ve ahiret seâdetinin teminine se-beb olur. Şayet iyi amelleri terk edib, yalan, iftira, zulüm, içki, kumar, zina, livata, gıybet, nemmam, hasutiük ve fesatlık gibi kötü amellerle meşgul olmak ise, İmanı kirletir. Sahibini tehlikeye götürür. Evet her anahtarın dişleri vardır, dişler olmadan kapı açılmaz. îmanın anahtarı, Lâilâhe illallah - Muhammedürrasûlüllah, dır. Bu îman anahtarı kelimei tevhîdinde dişleri, taharet, namaz, zekat, oruç, hac ve hayırlı amel¬lerdir. Cennetin kapısını açacak olan îmanın anahtarı, Lâilâhe illallah - Mu¬hammedürrasûlüllah-! sokup açabilmek için, anahtarın dişleri mesâbesin-deki iyi-amellerin bulunması lâzımdır. Huiasai kelam îmanın nuru ve ışığı olan kelimei tevhidi söyleyib kalb ile tasdik etmekle iş bitmez. O îmanı bir muhafaza altına almak gerekir. İyi amel de bulunmadan sâde kelime-i tevhidi söyleyen kimsenin îmanı, açıkda ya¬nan çc-çevesiz bir lamba ve çıra gibidir. Hafif bir rüzgar veya hareketten hemen söner. Fakat o lamba ve çıra, bir çerçeve ve cam içerisine alınırsa, kolay kolay sönmez. Işıkdan istifade devam eder. Mümin de iyi amelleri işlemekle îmanını muhafazaya alarak her türlü tehlikeden korur, îmanla ahirete gitmeyi sağlamaya çalışırsa, cennetin anahtarını dişleri ile eline alıp atıirete giden ve oradada cennetin kapısını eliyle açabilecek bir kimsedir. İşte iyi amelleri işleyen kimseler, cennetin anahtarını eline afıp cenne¬tin kapısını açarak ebedî seadete giren, girecek olan kimselerdir.-Şayet iyi amelleri işlemeyip kötü amelleri işler ve o haldede ölürlerse, o kimseler ellerinde anahtarın dişlerini bulundurmadıklarından, cennetin kapısını aça¬mazlar, cennetin kapısı açılmaz. [160][160] Tercümesi : 44 - (43) Ebû Hureyre (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Sizin biriniz islâmını güzel ettiği takdirde, işlediği her iyilik için işlediği nin on mislinden yedi yüz (700) e kadar katlanarak yazılır.[161][161] — İstediği bir kötülüğün ise, işlenen kötülüğü ile Ailâha kavuşunca¬ya kadar yazılır.» [162][162] Îzahat Kulların dâima hayır ve iyilikde yarış yapmasını seven halikı zülcelâl, yapılan bir iyiliğe karşı niyyetlerin hulus derecesine göre ecrü mükâfat ver¬mektedir. Hak teâla, bir hayır ve amele karşı enaz on misli mükâfat veriyor. İhlas ve iyi niyyet, rızayı bâriye daha fazla uygun olan iyiliklere, on mislinden yedi" yüz (700) misline hatta daha fazla ecrü mükâfat vermektedir. Kötü amel¬leri ise, ancak misli ile cezalandırmaktadır. Hadîsi şerif de şu mealdeki âyeti gerîmeye işaret vardır : «Kim, bir hayırlı iş ve güzel amelle gef.irse, ona on misli sevab vardır, Kimde bir günah ile gelirse (şer işlerse) oda ancak misfi ile (işlediği günah kadarla) cezalanır. Onlar (gerek iyilik gerekse kötülük yapanlar), haksızlığa uğratılmazlar.» En'am sûresi, 160 Diğer âyeti kerîme meali : «Mallarını Altah yolunda infak edenlerin hâli, her başağa yüz dâneli yedi başak bitiren bir tohumun hâli gibidir. Allah dilediği kimseye daha kat kat verir. Allanın ihsanı, çok geniştir ve her şeyi hakkı ile bilendir.» Bakara sûresi, 261 Bu son âyeti kerîmede temsîli olan hüküm gereğince, tarlaya atılan bir dâne tohumdan yedi başak biteceğini ve her başak yüzer adet taneye sahib olarak ydiyüz adet olacağı ve Allah dilerse, yedi başaktan ve yüzer adet taneden fazla da yaratabileceğini beyan etmiştir. Evet her hangi bir iyilik ve hayırda bulunan kişi, o yapmış olduğu İyi¬liğin en az on misli mükâfatını elde edecektir. Hayır ve iyilikler, rızâyı bâri¬ye uygunluğu ve niyyetin hulus derecesine göre, on mislinden yedyüz hatta yedibin misli ve hatta yetmiş bin misli ve daha da fazla ecri mükâfata nail olacağı âyeti kerîme ve hadîsi şerifde beyan edilmiştir. Yeterki hayır ve iyi ameller, cenâbu hakkın rızasına uygun olsun. Ziraatçı bir kişi, tarlayı zamanında nadas eder ve gerektiği takdirde iki¬ler, üçler ve ekme zamanında tarlanın tavına rastlatır, gübresi ve ilâcı ile beraber tohumu ekerse, tarlanın hakkını verir, emeğini son gayreti ile sarf- eder ve sulama ihtiyacı gibi hallerine dikkatle riayet ederse, o tarladan mahsul çok randımanlı olur. Cenabu hak, çalışanın emeğini korutur, kulun yüzünü güldürür, o emeğini zâyî etmez. Vadi Nahiyesi gereğince bir tane döneden yedi ulun ve her ulun ve kök-başakdan yüzer adet dâne vererek bire, yediyüz verir. Hatta bir döneden on, yirmi başak verib her başak da ellişer, yüzer adet tane mahsul verdiğide olur. Farz edelimki, bir taneden yirmi kök-başak olup her başakda da yüzer adet tane olsa, bire yediyüz değil, bire ikibin verilmiş olur. İlâhî hazînesinde çoktur. Dilerse bu kadar ve daha da fazla verir. Yeterki ondan gelen nimet¬ler unutulmasın. Şükranla karşılansın. İşte bir adamda hayru hasanata koşar, yardım eder ve iyi amellerde bulunursa, bu ziraatçıya verilen maddi kâr ve kazanç gibi, bire on, bire ye¬dibin, bire yetmişbin ve daha da fazla manevî kâr ve sevab vereceğini ce¬nabu hak vâd etmiştir. İşlenen şer ve kötülüğe karşı da .katlama ve fazlalaştırırla olmadan günahın aynını yazıyor, yazdırıyor. O işlenen günah kadar cezalandıracağı¬nı, fazlalık olmayacağını beyan buyurmuştur. Hatta günah işlenince hemen yazdırmayor. Tevbe ve nedamet ederde hayra yazdırmayı sağlar diyerek bir müddet mehil ve tehir ettirib ondan sonra yazdırdığını Resulü ekrem efendimiz muhtelif hadisi şeriflerinde beyan buyurmuşlardır. Yukarda birin¬ci hadîsi şerifin İzah kısmında nalkettiğimizi hatırlatırız. Cenâbu hakkın yüce ahlak ve merhametini, yeterki kullan bilib idrak etsinler. Yapdıkiarı hayır ve hasanatla şer amellerinin hiç bir zaman boşa gitmeyeceğini, iyilik olursa kat kat ecre nail olunacağını, şer olan amelle¬rin ise, tevbe edilib nedamet edilmediği takdirde ya azabı ilahi veya afvi ilâhiye uğranacağını bilmek gerekir. Cenabu hak, bu hakîkatları düşünen¬lerden eylesin. Amin. [163][163] Tercümesi : 45 - (443 Ebû Umâme (R.A) den mervîdir, demiştir ki : — «Bir adam Resûlullah (S.A.V) e îman nedir? diye sordu. — Resûfullah (S.A.V) de buyurdu : «İyiliğin sent sevindirip, kötülüğünde yerindirdiği vakit, işte bu takdir¬de sen müminsin.» — O ada/n dedi : Yâ Resûleliah! günah nedir? — Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Nefsjne (gönlüne) bîr kötülüğü yapmak isteği geldiğinde onu hemen terk (ve def), et. (İşte o günahdır.)» [164][164] İzahat — Râvî Hz. Ebî Ümâme (R.A) hakkında gerekli malumat, biraz yukar¬da zikredilmiştir. Yabancı bir müminin peygamberimize gelib îmandan sual etmesine karşı, Resulü Ekrem efendimiz yukarda ikinci hadîsi şerifde görüldüğü üzere cebrâil aleyhisselâmın, «îman nedir» diye sualına karşı verdiği cevabın başkası ile cevab veriyor. Acaba niçin böyle cevab vermiştir? Gelen kişinin îmanın esasından değil, îmanın alâmetinden sorduğunu anlayan Resulü Ekrem efendimiz, o adamcağızın soruş gayesine ve kendi emel ve amaline göre cevab vermiştir ve demiştirki; «Senin kalbindeki îmanıyın varlığına delâlet eden îmanıyın alameti, iyi bir iş yapdiğında veya iyi amele gayret sarfedip neticeye erişdiğinde bu başarı ve muvaffakiyyetinden dolayı sevinirsen ve işlemiş olduğun bir kötülükden utanır, üzülür, peşiman olur, Allanın azabına müstehak olman¬dan nefsinde bir acı ve izdırab duyarsan, işte bu takdirde sen kâmil bir mü¬minsin.» Günahın tarifi de gayet açıktır ki, «insanın, kalbinde tereddüt hâsıl edip gönlünde rahat bırakmayan .her hangi bir şey, günah oluyor. Öyle olunca şüp heli Pazar mîdeyi bozar, kabilinden olan her şüpheli şeyi terk edip, insanın gönlüne temiz, iyi ve doğru olduğunda itminan hâsıl eden şeyleri işlemek en doğru yoldur.» Hadîsi şerifde beyan edilen İmanın tarifine dikkat etmeliyiz. Zira bâzı isnâd ve iftiraya alışkın insanlar, bir zatın söz ve yazısında değişik ifâde ve îzahı görünce hemen saldırırlar. «Vay efendim îmanı yanlış tarif ediyor» gibi cümleleri yazanlar ve söyleyenler görülüyor. Hemen saldırmak doğru olamaz. Derinliğine tahkik ve tetkik etmek gerekir. Öyle saldırganlar, Pey-ğemberimizde de kusur aramaya kalkabilirler. Hakîki mümrnler ise, böyle sapıklara asla iltifat etmezler. Evet bir kişi, yapacağı bir iş hakkında gönlünde huzur ve iyi bir kanaat bulamazsa, o mes'eleyi hemen terk etmelidir. Velevki o yapılacak veya ya¬pılmış iş hakkında bir fetvacıdan fetvada alınmış ise, o kişinin gönlü rahat etmiyor, bir ızdtrab duyuyorsa, yine terk etmelidir. Zira müfti, ifâdeye göre fetva verir. Belki ifade yanlışlığı ile sorulmuştur. Her ne ise, gönül rahatlığı vermeyen işi işlemek, günah olabilir. [165][165] Tercümesi : 46 - (45) Amr İbnıi Anbese (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlullah (S.A.V) e geldim ve dedim : Yâ Resûlellah! bu iş (din) üzere seninle beraber ofan kimdir? Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «(Her) hür ve köledir.» — Dedim ki : İslam nedir? — ResûIuJlah (S.A.V) buyurdu : «(İslam, insanlara) tatlı söylemek ve taam yedirmektir.» — Dedim : îman nedir? — Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Sabretmek ve sahavette bulunmaktır.» — Amr ibni Anbese : Müsiümantn hangisi af daldır? dedim, — Resûlullah (S.A.V) buyurdu ki : «Dilinden ve elinden müslüman salim olan (zarar görmeyen) kimse¬dir.» —Amr ibni Anbese dedi : îmanın hangisi efdaldır? dedim. —Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Güzel ahlakdır.» — Amr ibni Anbese dedi : Namazın hangisi efdaldrr? dedim. — Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Kunutu (kıyam, kıraat veya huşûu) uzun olan (namaz) dır.» — Amr ibni Anbese dedi : Hicretin hangisi efdaldır? dedim. — Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Rabbiyıin kerih (ve kötü) gördüğü şeyden kaçınmandır.» — Amr ibni Anbese dedi : Cihâdın hangisi efdaidır? dedim. — Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Atı öldürülen ve kanı akıtılan kimse (nin Cihâdı efdal) dır.» — Amr ibni Anbese dedi : Saatlerin hangisi efdaidır, dedim.[166][166] — Resûiullah (S.A.V) buyurdu : «Gecenin son yarısıdır.» [167][167] İzahat Râvî kimdir? , Hz. Amr bin Anbese (R.A), ilk müslümanlardandır. Hatta müslümon lann dördüncüsü olduğuda söylenir. Sonra medine-i münevvereye hicret etmiş ve orada bir müddet ikâmet etmiştir. Şamada nakli mekan etmiş ve şamh sahâbîlerden sayılmıştır. Pek çok cemaat, kendisinden hadîsi şerif rivayet etmiştir. Bir üst hadîsi şerifin altında kısa bir cümle ile arzettiğimiz gibi, bu hadîsi rasulde de müslüman kişilerin îman ve amellerinin makbûliyetini be¬lirten ölçü ve mihenktaşlan mesabesinde olan iyi amel ve faziletler, tekor teker sayılmıştır. [168][168] Tercümesi : 47 - (46) Muaz ibni Cebel (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlullah (S.A.V) den işittim, buyurduki : «Bir kimse, Allâhü teâlaya bjir şeyi şerik koşmadan ona kavuşur, beş (vakit) namazı kılar ve Ramazan orucunu tutarsa, o kimse mağfiret olu¬nur.» — Dedim : İnsanlara müjdeleyimmi? Yâ Resûlellah![169][169] — Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «İnsanlara (müminlere) müjdelemeyi bırak, işlesinler.». [170][170] İzahat Rasûiü Ekrem sallailahü aleyhi vesellem efendimizin; «İnsanlara (müminlere) müjdelemeyi terk et, işlesinler» Cümlesine dik¬kat etmek gerekir. Zira her hâlukarinde ümmetine şefkat kanadını ge¬ren ve bütün emel ve gayreti ümmetlerinin tehlikeye dûcar olmamalarıdır. Evet bu cümlesinde de aynı gayeler mevcuttur. Pek cok cahil ve avam¬dan olan kişiler, beş vakit namazı kılıp ramazan orucunu tutup başka farzları ihmal ederler ve gafletten gaflete dalarak kendilerini tembellik ve atâlete sürükleyerek tehlike çukurlarına atabilirler, düşüncesiyle yukarıdaki cüm¬lelerini buyurmuşlardır. Ashabı kiramdan ihtisas sahibleri gibi havasdan olan âlim, kâmil, âbid,, zâhid ve mütteki kimseler, cennet umudu ve cehennemden korkma halide olmasa böyle kişiler, yine Allaha isyan etmezler. Zira onların goye-si, gece ve gündüz rızayı bâriyi tahsil etmektir. Nitekim bir hadisi nebevîde şöyle buyurulmuştur : «Allah (C.C.) suhaybe Rahmetini ihsan etsin, Allahdan korkmasadu, (Suheyb), ona isyan etmez.» Suhayb (R.A), Peygamberimizin değerli, âbid ve zahid sâhabelerinden-dir. Onun için bu zat Allahüteâla tarafından kendisine teminat verilerek azab olunmayacağını bildirse dahi, bu zat yine Allaha isyan etmez. Belki ibâdet ve taat ile meşkul olmanın müjdesini duyunca ibâdete daha fazla devam eder. İşte havasda olan zadlar, bu sahabe gibi ibâdet ve taat zevkine dalar¬lar. Yapmış oldukları bir kaç iyi amel ile iktifa edip durmazlar. Hatta öyle zadlar yatamazlar, boş oturamazlar. Mutlaka faydalı ve hayırlı bir amelle meşku! olac^^dır. Bir âyeli kerimede meâlen şöyle buyurulmuştur : «(Onlar, o kimselerdirki, geceleyin namaz kılmak için) yataklarından kalkarlar (adeta) yatakları, onları sokar), Rablerine azabından korkarak ve rahmetinden umarak dua ederler» Secde sûresi, 16[171][171] Tercümesi : 48 - (47) Muaz ibni Cebel (R.A) den mervidir, Muaz, nebiyyi Ekreme (S.R.V) îmanın efdalı nedir? diye sordu. — Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Allah için sevmen, Allah için buğzetmen ve Allanın meşgul olmasıdır.» — Muaz (R.A) dedi : Bu nedir? Yâ Resûlellah! — Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Nefsine hoş gördüğün şeyi, insanlarada hoş görmen ve nefsine kerih Gördüğün şeyi, insanlara kerih görmendir.» [172][172] (I) Büyük Günahlar Ve Nifak Alâmetleri Babı Birinci Fasıl Tercümesi : 49 - (1) Abdullah ibni mes'ûd (R.A) den menfidir ^emiştir : Bir adam dedi : Yâ Resûlellah! Allâhin indinde hangi günah daha bü¬yüktür? — Resûlullah (S.A.V buyurdu : «Ailâhü teâlaya misil ve nazır (mahîûkata benzerlik) isnad etmendir, halbuki o (Allah) seni yaratandır.» — O adam dedi : Bundan sonra hangi günah daha büyüktür? «Çocuğuyun seninle beraber taam yemesinden (fakirlik ve rızkından) korkarak onu öldürmendir.» — Adam dedi : JB^ndan sonra hangi günah daha büyüktür? — Resûlullah (S.A.v".) buyurdu : «Komşuyun karısına zina etmendir». —, Bunun üzerine Ailâhü teâla Resulünün bu sözünü tasdik ederek şu mealdeki âyeti kerimeyi inzal buyurdu : «Onlar ki, Allanın yanına bir ilah daha (katıp) tapmazlar. Allanın ha¬ram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Kim, bunlar (dan birini* yaparsa cezaya çarpar.» (Furkan sûresi, 68) [173][173] İzahat Büyük günah : Aslında İşlenen hatanın büyük kötülük olan ve o büyük kötülüğü işleyenin cezaya müstehak olması halindeki işlenen kötülüklerdir. Kendisine nisbetle daha aşağı isyanada, «büyük günah» denilmiştir. Veya işlenen her hangi bir günah hakkında had ve ceza tayin edüen gü-nahdır. Yani zinanın haddi, bekar olana yüz değnek, şarab içene ve iftira edene seksen değnek vurulur. İşte bu gibi suçlar büyük günahdır.. Hulâsa haram ve yasak olan şeyleri işlemek ve yapılması farz olanları terk etmek, büyük günahdır. Günahlar şahısların hal ve ahvâline görede değişebilir. Ve işlenen gü¬nahlar, âlim ve fazıllar ile cahillere karşıda değişebilir. Meselâ : Hâsenatül ebrar, seyyiâtül mukarrabin, denilmiştir. Y~n; iyi ve salih kişilerin iyilikleri, mukarrabin = daha iyi ve üstün olanlcrm (Pey¬gamber ve emsallerinin) günahları menzilindedir. Alimlere, evliya ve salih kişilere yapılan hakaret ve kötülüklerle, cahil kimselere yapılan hakaret bir olmaz. Alimlere, ilminden dolayı ve hakkı sa¬vunduklarından için hakaret, küfre kadar varır. Câhil kimselere yapılan hakâ ret ise, en büyük günahdır. Veya her hangi bir masiyetki, cenâbu hakkın azamet ve şanına yakış¬mayan bir isyan (işlenen günaha), günahı kebîre - büyük günah, denilmiştir. Veya küçük günahada devam edilip ısrarla işlenen her günaha, bü¬yük günah denilmiştir. Zira Rasûlü Ekrem efendimiz şöyle buyurmuştur ; «Israrla işlenen küçük günah, küçüklükde kalmaz, büyük günah olur. Tevbe ve istiğfar edilen büyük günahda yok olur gider.» «Damlaya damlaya göl olur» kabilinden, küçük olan bir günah, işleme¬ye devam edile edile kanber üstüne kanber büyür. Katmerleşir, katılaşır. Keza işlenen her hangi bir büyük günahda, tevbe ve nedamet ederek istiğ¬far edilirse, o günahda defterden silinir. Günahsız ve tertemiz olunur ve küçük günahada ısrar edilmezse, afv olunur. Aslında büyük günahlardan kaçınılırsa, küçük günahlar, cenabu hak tarafından bağışlanır. Bu husus çeşitli âyeti kerime ve hadisi şeriflerde be¬yan edilmiştir. Bir âyeti kerîme mealinde şöyle buyurulmuştur : «Eğer siz nehyec'iîdiğiniz günahların büyüklerinden sakınırsanız sizden diğer (küçük) günahlarınızı örteriz (bağışlarız). Ve sizi iyi bir gidişata soka¬rız.» Nîsa sûresi, 31 Bir hadisi şerifde de şöyle buyurulmuştur : «Beş vakit namaz, cumadan diğer cumaya ve ramazandan diğer ra¬mazan (ayın) a kadar bunların arasında büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde, iişlenen küçük günahlar bağışlanır.» Müslim, Mişkat : namaz bahsi Büyük günahlar şirk ve küfre varmadıkça tevbe ile afv olunduğu gibi, tevbe ve istiğfar olmadan Allanın dilemesi ile de afv olunabilir. Nitekim ilahi hükümde şöyle buyurulmuştur : «Şüphesizki, Allah (c.c.) kendine ortak koşanları bağışlamaz. Bu şirk¬ten başkasını, dilediği kiimseden bağışlar. Kimde Atlaha şirk ederse (ortak koşarsa), doğrusu çok uzak delalete sapmıştır.» Nisa sûresi 16 Büyük günahların adet ve mikdarı hakkında, çeşitli görüş ve îzahlarda bulunulmuştur. İbni Abbas (R.A) ; yetmişe yakın büyük günah vardır, demiştir. Saîd bin Cübeyr (R.A) ise; yediyüze yakın büyük günah vardır, demiştir. Büyük günahların adetlerini ve tariflerini, «kebâir ve sağair risâtesi» ile İbnji Hacerin «Ezzevâcir anilkebâir» adlı eserinde ve îmamı Birgivinin «tarikatı muhammediye» adlı'eserinde de çeşitli yönleriyle beyan edilmiştir. Günahlar dört kısma ayrılır ve şöyle hulasa edebiliriz : a) Bir kısım günah vardırki, o günahdan nedamet edip tevbe edil¬medikçe afv olunmaz. Oda küfür ve şirktir. b) Bir kısım günahda, istiğfar ve diğer hayır hasanad cinsinden olan namaz, abdest, gusul, zekat, oruç, hac, teşbih, tehlil ve sadaka-i cariyeden olan iyiliklerle bağışlanması umulur. Buda küçük günahlardır. c) Bir kısım günahda, hem tevbe istiğfarla ve hemde tevbe ve istiğfar olmadan cenabu hakkın dilemesi ile afv olunan günahlardır. Buda Allahü-teâiaya karşı işlenen büyük günahlardır. Yukardaki âyeti kerime meali bu hususu açıklamaktadır. d) Bir kısım günahlarda vardırki, karşılıklı haklaşma ve heiallaşmaya bağlı olan günahlardır. Buda insan haklarıdır. Bu haklarda ya dünyada he-lallaşmak veya hak sahibinin hakkını veya bedelini vermekle haklaşılır. Yada âhirette, zalimin sevabı mazluma (hak sahibine) redetmekle ve¬ya zulme uğrayan kimsenin günahlarını zalime yükletmek suretiyle veya cenabu Allah, hak sahiblerini fazlu keremi ile rızalaştırıp helallaştırmak su¬retiyle bağışlanır. Bu son hükme ait pek çok hadisi şerifler mevcuttur. Za¬manı ve yeri gelince ilerde görülecektir. Şimdi 49 numaralı hadisi şerifin râvisi ile hükümlerinden bir nebze bahsedelim. Râvi ibni mesud (R.A) ilk müslümanlardandır. İsmi Abduilahdır. Pey¬gamberimiz dâri erkama girmezden evvel ve Hazreti Ömerin müslümaniı-ğından az bir zaman önce müslüman olmuştur. Hatta müslümanların altın¬cısı olduğuda söyleniyor. Peygamberimiz bir yere çıktığında misvâkini, ibri¬ğini ve nâlinini ona verirdi. Habeşistana ve medineye hicret etmiştir. Be¬dir muharebesinden itibaren bütün harblerde bulunmuştur. Peygamberimizin kendisinden razı ve memnun olduğunu bizzat ifâde buyurmuştur ve demiştirki ; «İbni mes'udun râzi olduğu ümmetimden bende razıyım. Onun gazab-landığına bende gazabfanırım.» Sima, endam, huy itibari ile Peygamberimize benzerdi. Ancak boyu kısa idi. O şekilde kısaki, cüsseli ve yiğit erkeklerin oturması halinde iken, o, aralarında ayakda bulununca aynı idi, hiç yüksekliği görülmez idi. Ve bünyesi zaifdi. Hz. Ömer ve Hz. Osman'ın ilk zamanlarında beytül mâlin na zırı idi. Hz Ömer zamanında küfe valiliğindede bulunmuştur. Mekke-i mükerremede Kur'anı kerimi müşriklere açıkça okuyub duyu¬ran ilk sahabedir ki, sûre-i rahmanı haremi şerifin içinde makamı İbrahimin yanında cehren yüksek sesle kâfirlere karşı durdu okudu. Kâfirler ona çok hakaret ve ezada bulundular, fakat o, sûrei rahmanı sonuna kadar okudu. Sahabenin en fakih adamlarından birisi idi. Onun için Resûlüllah-ın zamanında şer'i fetva yetkisi verilen ve fetva verenlerdendir. Kendilerinden küfede iken, alkarna ve ibrâhimi Ennaha-i (R.A) gibi zevatı kiram tefsir ve fı¬kıh ilmini öğrenmişlerdir. Bu sebebden ibni Mus'ud (R.A) ilmi tefsir ve ilmi fıkhın1 banisi sayılır. Hz. İbni Mes'ud (R.A) sekiz yüz kırk (840) hadisi şerif rivayet etmiştir. Cüsse ve cesedde küçük, ilim ve faziletçe büyük olan bu zat hakkında Hz. Ömerde şöyle demiştir : «İbni Mes'ud, ilim ile doldurulmuş bir dağarcığımızda.» Vefatı, Hz. Osmanın hilâfeti zamanında beytülmal nazırı iken Medİne-i münevverede hicretin otuz ikinci (32) senesinde atmış (60) yaşında vuku bulmuştur. Ve cennetül bakî-a defnoiunmuştur. Allah Rahmet eylesin. Hadisi şerifde en büyük günahın, Ailaha şirk koşmak olduğunu zik¬retmiştir. Şirkin kötülüğü hakkında bir nebze yukarda bahsetmiştik. Ayrıca küfrün çeşidleri ve fena neticelerini ilerde (52). Hadisi şerifde izah edece¬ğiz. İkinci derecede şirkten sonra büyük günah olarak adam öldürmek ol¬duğu, bilhassa kendi evladını doyuramam, yedirib geydiremem, diyerek rı-zık korkusu ile canice öldürmektirki, günümüzde dört cyını doldurmuş, ha-rnıIe kadınların ilaç, karac ve başka yollarla çocuk düşürmeleri ve bunların çocuklarını zayıında yardımcı olan doktor, hemşire ve emsali kişileri hal ve hareketleri aynı günaha iştirak eden günahkarlardır. Çocuklarını bu şekilde öldürenlerin yanında, bu gün kız çocuklarını cini çıplak veya erkek panto-°nun!an ile sokağa çıkarıp erkeklerden analık ilmini öğretmeye çalışanla¬rın durumları çok1 ve çok esef vericidir. İyi bir ev hanımı olacak çocuklarını, ateş ve barut mesabesinde olan kan beyinli gençlerle yan yana, el ele Ve dudak dudağa veriyorlar. Birde «Ne yapalım sınıf geçecek, arkadaşları ite çalışacak, okuyup bir meslek sahibi olacak gibi..» ifadelerle çocukların kötü hareketlerini normal karşılıyorlar. Böylelerine Mehmet Akif Merhum şu mısraları söylemiştir ; Bir selâmet yolu varmış.. Oda neymiş? mutlak, Dini kökten kazımak. Sonra, evet ruslaşmak. O zaman iş bitecekmiş.. O zaman kızlarımız, Şu tuttukları gayet kaba, pek manasız. Örtüden sıyırılacak.. Sonrada erkeklerden Analık ilmini tahsil edecekmiş.. Zaten, Müslümanlar o sebebden bu sefaletteymiş!... Din için, Millet için iş görecek alçağa bak, Dini pâmâl edecek, milleti ruslaştıracak! Çocuklarını, din ve iman esaslarını öğretmeyip cahil ve fasık kimseler halinde büyümelerine rıza gösteren ana ve babalarda dilber yavrularını manen öldürmüş oluyorlar. Çocuk düşürmenin haram ve caiz yönlerinin en geniş izahı, «Mülte-kâ Tercümesi» adlı eserimizin birinci cildinin «Kölenin nikâhı babı» altında beyan edilmiştir. Hadisi şerifdeki üçüncü hükümde, neslin soyunu yok eden, veraset ve irtikal hükümlerini alt üst yapan, ana baba haklarını mahvedip insanları yok eden, nikahsız ve helal olmayan kadınla bir erkeğin zina etmesi ha¬hamlığından daha eşed ve kötüsü komşu kadını ile zinada bulunmaktır. Öyle ya komşunun en emin kişisi, koruyucusu, yardım edicisi olması gere¬kirken ,bu adiliği işleyen kişi komşusunun ailesine tecavüz ederse, pek cok fahişe kadınla zina etmekten daha kötü bir fenalık ve haramı işlemiş olur. İnsan neslini alt üst eden, veraset ve neseb haklarını yok eden, mil¬letlerin iman, ahlak ve örflerini yıkan zina, şahsın ve cemiyetin yıkılmasını, aile ocaklarını perişan eden yüz karası en âdi huysuzluk ve en iğrenç bir ameldir. Bilhassa komşu ailesi ile zîna etmek, dahada kötü ve daha fena¬dır. Peygamberimiz bir hadisi şerifde şöyle buyurmuştur : «Zina, (maddî, mânevi) fakirlik meydana getirir.»[174][174] Bir hadisi şerif meali : «Bir memlekette, zina ite faiz şuyû bulursa, o memleket halkı kendile¬rine AHâhın azabını helal kılmışlardır.» Hakim Diğer bir hadîsi şerirde şöyle buyurulmuştur : «Bîr adama, komşusunun karısı ile zina etmekten, yabancı kadının on adedi ile zina etmesi daha ehvendir.» Ahmed bin hanbel Yani, aklı başında bir insana, yabancı kadınlardan on adedi ile zina etmesinden, komşu kadınından bir tanesi ile zina etmesi, daha ağır ve daha iğrenç olur. Komşu kadınına gönlü nefsi adetâ yaklaşmamak için kendini çeker, çekinir. Aslında zinanın fenalığı, imanlı kişiyi, Hz. Yusutun kaçdığı gibi, yabancı kadından kaçırır. [175][175] Tercümesi : 50 - (2} Abdullah ibni Amr (R.A) den mervtdir, demiştir : Resûlullah (SAV) buyurdu :[176][176] «Büyük Günahlar : Altâha şirk koşmak, Anaya, Babaya isyan etmek, (haksız yere) adam öldürmek ve yalan yere yemin etmektir.» [177][177] Tercümesi : 5l - (3} Enes (R.A} in rivayetinde : «Yalan yere yemin» Cümlesinin yerine «Yalan şehâdet.» etmektir.» Cümlesi zikredilmiştir. [178][178] İzahat Hadîsi şerifde, «yalan yere şehâdet etmektir.» cümlesi ile, şu meaida'a âyeti kerîmeye işaret vardır : «Öyle ise, pis putlardan kaçının ve yalan sözden kaçının.» Hac sûresi. 30 Diğer âyeti kerîme meali : «Hakkında bilgin olmayan bir şeyin ardına tabî olma. Zira kulak, göz ve kalb, bunlaırn hepsi ondan (bilmediği şeyden} sorumludur.» İsrâ sûresi. 36 Bir hadîsi, şerifde de şöyle buyurulmuştur : «Yalancı şâhidliğinde bulunan kimseye, Allah (C.C.) lanet etsin.» Sağair, kebâir risalesi, 6 Evet başkasının nâmı hîsâbına yalan yere şâhitlikde bulunar) kişi, en ahmak ve en abdal kişilerdendir. Zira başkasının menfeatı için dünyada in¬sanların yanında ve hakkın huzurunda kötülenen, ayıplanan ve itibârı yok olan bir kişi oluyor. Ahirette de ilin nâmı nisâbına kendini ateşe atıyor. Al-'ah (c.c), böyle beyinsizleri ıslah eylesin. Şuuriandırsın. Amin. [179][179] Tercümesi: 52- (4) Ebu Hureyre fft.A) den tnervidir, demiştir: Resûlultâh (SAV) buyurau : «Helak edici yedi (günah ve haram)" dan kaçınınız.» — Ashabı kiram dediler : Yâ -Resûlellah! Onlar (helak eden yedi şey) nedir?[180][180] «Allâha şirk koşmak, sihir yapmak ve yapdırmak, Allâhü teâlahın haram kıldığı nefsi haksız yere öldürmek. Fakat hakti olarak öldürmek müstesna¬dır Faiz yemek, yetimin malini yemek, Düşmanla şiddetli çarpışma günün¬de harb sahasından dönüb kaçmak, fuhuş ve kötülükden haberi ve ilgisi ol¬mayan iffetti ve namuslu mümine kadınlara zina ile iftira etmektir.» [181][181] İzahat Hadisi şerîtde beyan edifen yedi adet helak, edşn günahları, maddeler halinde kısa kısa açıklayalım. a) Allâha en büyük zulüm ve küfü:1 olan şirk, Allâha eş tanımakdır. Zi¬ra her şeyin halikı ve râzıkı olan mevlayı müteâla mahlukları, ateş ve leş¬leri, taş ve tunçları ilah tanımak veya cenabu hakka yakfaşama iddiası ile edindikleri putlara ilah diyerek tapmak şekli Allâha karşı en büyük küstahr liktır. Bu sebebdende dünyada en ağır beia, müsîbet ve felâketlerle helâku perişan olunup ahirettede dünyanın azab ve ateşinin yetmiş misli fazia olan cehennem ateşinde ebedî bir azabla cezalandırılacaklardır. Kur'an< kerimde şöyle buyurulmştur : «Elbette âyetlerimizi inkar eden kâfirleri yarın (âhirette) ateşe ataca¬ğız. Derileri piştikçe azabı (ebedi) duysunlar diye onlara, değiştirerek başka deriler (et, kemik ve derilerini tazeleyerek azab) vereceğiz.» Nisa sûresi, 5c Müşrfk ve kâfirlerin cehennemde ebedi yanmasının sebebi hikmetleri ile daha başka kötülüklerini biririci hadisi şerifin izahında ve daha ilerdeki hadislerde zikredilmiştik Ayrıca «İslamda Evliya Meselesi! ve Harikalar» a'd-if eserimizde' beyan "edilmiştir. Müşrikler pek çok çeşitlere ayrılmıştır. Bâzılarını sıralayalım : 1- Putlara tapanlar vardırki, bunlar, taşdan, tunçdan, gümüştün ya-pitmış putlara taparlar. Kendilerinin; kahraman, Q\'m, fâzıl ve büyük kabul ettikleri kişilerin veya varlıkların^ resim ye heykellerini bu maddelerden ya¬parak huzurlarında tapınmışlar ve saygıda bulunmuşlardır. Onlardan yar¬dım dilemişler ve onlardan kurtuluş beklemişlerdir. Aynı müşriklik hâlâ iş¬lenmektedir. 2 - Bir kısım müşriklerde, çeşidli agoç. ve otlara tapınmışlardır. Buda hemen hemen sevgiden nes'et eden bir şirktir. 3 - Sığır ve öküze ve hatta sığırın tercine tapanlarda vardır. Bu şekil-ceki put perestler, Hindistanda pek çoktur. Vaktiyle buzağıya taDaniarda bu kabil müşriklerdendir. 4 - Canlı insanlara tapon müşriklerde olmuştur. Meselâ : Fir'avrü, nemrudu ilah tanıyanlar bu kabil kâfirlerdendir. Ayrıca Uzeyr (A.S) Allanın oğlu diyen yahudiler ve mesih (İsa A.S.) Alfanın oğlu diye Htrıstıyanlarda'bu şekilde müşriklerdendir. 5- Basit cisimlerden ateşe tapan müşriklerde vardır. Bunlarda ateşi nah tanırntşlardır. Bunlara «Mecûsi-ateş perest» denir. 6 - Ulvi isimlerden güneşe, aya ve yıldızlara tapanlar olmuştur. Bun¬lara sâbi-e ve müneccimler, denilmiştir. Aynı zamanda bunlara «Eflâkiyyünv de denir. Cisimlerden başka çeşid İlah tanıyanlarda olmuştur. Ve şu isimleri ta¬şımışlardır : 7- Alemi idare edenler nur ve zulmet isimli ilahlar idare eder, demiş¬lerdir. Ayrıca mauyyen ruh kendine mahsus olan alemi idare eder, diyenler olmuştur. Yani her âlemi bir ruh idare ettiğini iddia etmişlerdir. Bu sebeble bunlarda.ruhları, put şekline sokarak ruh idare ettiğini iddia etmişlerdir. Do-iaysiyte bunlarda ruhları put şekline sokarak put perest müşrikler şeklini almışlardır 8 - Alemi., yezdan ve Ehremen veya biri çfiv yani Allah, biri iblis ve şeytan ismi rle antlan iki kardeş ilâhın idare .ettiğini iddia, edenler olmuştur. Güya bu iki ilandan yezdan hayır, Bhremende şer yarattrmış veya hayırları div namındaki ilah, şerleride şeytan' yoratırmış. Bunlara, .sineviye-seneviye denilmiştir. Yanı; bunlara iki ilah tanıyan «stneviye» denilmiştir.- 9- Her şeyin hâlıki ve idare edeni dört llahdır. diyenlerde vardır. Gü¬ya hararet, soğukluk, yaşlık-ve kuruluk yaratirmış. Bunlara «tabialcıiars denilmiştir. Bunların apdailık ve küfürleride gayet barizdir. Bu çeşit ve emsali şirk ye küfürlerin hepsini birden cerh eden ilâhi ayet terden bir kaçının meallerini nakledelim. Bir âyeti kerime meali : «Aüah (C.C.J dedi : İki Hah edinmeyin. O (Allah), ancak bir ilandır. Onun için yalnız benden korkun.» Nahl Sûresi, 51 Diğer âyeti kerime meali : «Eğer yer ite gökte Allah d an başka ilahlar olsaydı, bunların ikiside şüp¬hesiz fesada uğrar (gavga eder) yok oluyorlardı. Öyle ise, Arşın Rabbisi elan Allah, onların vasfett'kferi şeylerden (Noksanlıklardan) beri ve yücedir.»Enbiyâ Sûresi, 22 Allaha ortak koşan müşriklerin necisliklerini beyan eden âyet meali : «Ey iman edenler! Müşrikler, ancak bir pisliktirler.» Tevbe sûresi, 28 b) Hadisi şerifde helak edici fenalıklardan birisininde «SİHİR» olduğu beyan edilmiştir. SİHİR : Gizli ve hileli sebeblerie insanların gözüne asılsız şeyleri varmış gibi gösterme ve her çeşid hile ve aldatıcıhk mehâretiyle ortaya atılan ve yapılan fevkalâde şeydir. Ve bu sihir, fasık, zalim kimselerde görülür. Ha¬ram ve serdir. Fakat yinede vâkî olur. Zira hayır ve şerri Allah yaratır. Hay¬rı rızası ile yaratır. Şerride rızası olmadgnJstemiyerek ve sevmiyerek yara¬tır. Kul. kazanır. Aliahda yaratır. Bâzı kişiler sihirbazların yaptıkları şeyleri keramet zannederler. Halbu¬ki kerametle sihir arasında çok açık farklar vardır. Bu farkı kerametin tari-finîde yaparak anlamaya çalışalım. Keramet : Peygamberlik davası olmadığı halde âlim, kâmil, âbid ve salih kişilerde zuhur eden fevkalade hallere «keramet» denirkK bu adama «velî* ismi verilir ve bu zat hem Allanın hak ve emirlerine riâyet eder ve hemrie kulların ve hatta bütün yaratıkların haklarına riâyet eder. ; Sihir ise, abdest, namaz bilmeyen, hak hukuk tanımayan ve her türlü kötülükleri İşleyen veya işlemekten çekinmeyen kimselerde görülür. Dinin, insanların ve ferdjerin zararına olan sihir, haramdır. Çünkü bun¬dan din, millet ve aileler zarar görürler. Din ve milletin zararına olan şey¬lerle meşkul olmak ise, elbette haramdır. Bu sebebden haram olduğunu bi¬lerek, yapan ve yapdıran âsi ve günahkâr olur. Helal diyen dinden çıkar. Sihire helal diyenin, itikudı küfre vardığından öldürülmesi gerekir. Nitekim sahabeden. Hz, Ömer ve oğlu Abdullah (R.A), Hz. Osman (R.A).-H.e diğer bazı sahabeler sihir yapan kimsenin öldürülmesinin lazım olduğunu beyan etmişlerdir. Keza İmamı mâlik, İmamı Azam ve Ahmet bin Hanbe! (R.A) gibi müctehidlerde sihirbazın öldürülmesinin çavib olduğuna hük¬metmişlerdir. Bu zatların hükümleri, sihri helal diyen veya günah kabul etmeyen kim¬seler hakkındadır. Yoksa sihrin haramhğını kabul eder ve ancak harem diyerek yapar veya yapılırsa, bu takdirde âsi. bir mümin oiur. Sihrin nevile¬rini ve Kur'andaki hükümleri «Kur'an dili» adlı eserin birinci cildi ile «İslum-tia Evliya meselesi ve Harikalar» adlı eserimizde vardır. c) Hadisi şerifde «Allartüteâkının haram kıldığı nefsi haksız yers öf-dürmek. Fakat haklı olarak öldürmek müstesnadır.» Cümlesinde mündemiç olan hükümler. Fıkıh kitaplarında uzun uzun beyan edilmiştir. Bilhossc »Mülteka tercümesi» adlı eserimizin dördüncü cildinde geniş izahat vardır Biz burada haksız yere adam öldürmenin tehlikesi ile öldürülmeleri caiz olanlar hakkında bir kaç şer'i hüküm nakledelim. Kur'anı kerimde şöyle buygrulmuştur ; «Allanın haram kıldığı nefsi (canı) haksız yere öldürmeyin. Ancak haklı olarak öldürmek müstesnadır.» Enam sûresi, 151 Diğer âyeti kerime meali : «Kim kısas (ve saire) gerekmeksizin veya yer yüzünden bir fesad çikar-maksızın (günahsız) bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi (gü¬nah) olur. » Mâide sûresi, 32 Haksız yere bilerek adam öldürmenin cezası ile ilgili hüküm meali «Kimde t'r mümini kasden (helal diyerek) öldürürse, onun cezası, için¬de devamlı kalmak üzere, cehennemdir. Alfah ona (katile) gazab etmiş la¬net etmiş ve büyük bir azab hazırlamıştır.»Nisa sûresi, 93 Evet adamı haksız yere öldüren kimse, haram ve günah olduğunu bilip ve inanarak öldürürse, günah kabul ederek öldürdüğünden kâfir olmaz, âsî ve günahkar olur. Cehennem müstehak olur. Allahüteâla arda edebilir. Fa¬kat haksız yere adam öldürmeyi helal der ve o inançla öldürürse, hararm helal deyip işlemekle kâfir-olur. Kâfirier ise. Cehennemde ebedi yanacak¬lardır; Öyle olunca böyle katilde cehennemde ebedi yanacaktır. İntihar yoluyla kendini öldürenin günahı başkasını öldürenin günahın¬dan/daha eşettür. Zira merhametsizliğin en aşağısı ve kötüsü yapılıyor. Haklı olarak öldürülmeleri caiz olanlar, şunlardır : 1) Dinden dönüp irtidat ederek kâfir olan kimse, öldürülür. 2) Evli olduğu halde zina edenlerde, recim-taşlanmak suretiyle öldürü¬lür. â) Haksız yere adam öldüren kimse, kısas yapmak suretiyle öldürülür, Bu üç hükmünde delilleri ve izahı, âyetlerle uzun uzun gerekir. Fakat bahsimiz çok uzayacak, bu sebeble fıkıhda beyan edilen bu hükümleride kısa kısa saymış oluyoruz. Üç hükmü beyan eden bir hadisi şerif meali şöyledir : «Bir müslümanın öldürülmesi ancak üç hasletden biri sebebi ile helal olabilir. — Ya üzerinden nikâh geçmiş bir kimsenin zina etmesi ile recmedilir taşlayarak öldürülür.) — Yahut da müstümanı haksız yere kasden (bilerek) öldüren adam, öldürülür. — Yahutda İslamdan çıkıp ^mürten olan) Allah ve Resulüne karşı harb eden ve neticede öldürülen veya asılan yahut o yerden sürgün edi'en adam¬dır.» [182][182] d) Hadisi şerifde «Faiz yemek» cümlesi ilede Kur'anı kerimde beyan edilen şu hükme işaret vardır : «Allah (c.c) plış verişi helal ve fâtzi (ribayı) haram kılmıştır.» Bakara, 275 Faizin çeşidleri ve kötülükleri, fıkthdo beyan edilmiştir. Fikihdan olan «Mültekâ tercümesi» adlı eserimizin üçüncü cildinde geniş bilgiler mevcut¬tur. 6) Hadisi şerifde, «yetimin malını yemek» cümlesi ilede yetimlerin mal¬larını haksız yere zulmen yeminin haram ve tehlikelerini beyan den Nah* hükümlere işaret vardır. Maruf ve nak ölçüleri dâhilinde yetimlerin malını yemenin caiz olduğuda beyan edilmiştir. Kur'anı kerimde şöyle buyurulmuştur : «Yetimlerin mallarını zulmen (haksız olarak)! yiyenier, karınlarına an¬cak bir ateş yeyip doldururlar ve onlar, yakında alevli ateşe gireceklerdir.» Nisa sûresi, 10 Diğer âyeti kerime meali : «Ey yetimlerin velileri (koruyucuları)! yetimleri,Ibüyüyüb) nikah çağına örmelerine kadar deneyin (koruyun). Eğer bulûğa vardıktan sonra kendile¬rinde bir akıl ve rüşd görür ve anlarsanız, hemen mallarını onlara teslim edin. Büyüyüp ellerine alacaklar diye, c- mattan (yetimlerin mallarını), israfla yemeğe kalkışmayın. Şayet velî (yetimin koruyucusu) zengin ise, yetimin malına dokunmasın. Fakir olduğu takdirde, örfe göre (meşru şekilde) bir şey (ücret ve saire) yesin..» Nisa sûresi, 6 Evet yetimi evinde büyüten, işinde çalıştıran ve bir iş buyuran, o yeti¬min ücretini vermesi lazımdır. Hatta öğreten ve talim terbiyesi İle maşkul olan hocası dahi bir iş buyurursa,,ü,cretini ödemesi gerektiği b.eyan ediimiş-tir. Ancak annesi buyurduğu ve yaptırdığı işler karşılığında, ücret ödemesi ge rekmediği açıklanmıştır. Yetimin hakkını koruyan ve yetime bakan kimselerin, cennette peygam¬berimizle dip dibe komşu olacağı, dünyadada yetime bokan kişinin gönlü¬nün sorudu, evinin bereketli ve ruhunun müsterih olacağı, ceşidli hadisi ne¬bevilerde beyan edilmiştir. f) Hadisi şerifde «Düşmanla göğüs göğüse çarpışma gününde harp sa¬hasından dönüp, kaçmak» cümlesindede din, millet ve vatan müdafası ânın- da kaçmanın en büyük hıyanet ve fenalık olduğu beyan edilmiştir. Bu cümîe-dede.pek cok âyeti kerimelere işaret vardır. Fakat burada nakledemiyece-ğiz. 9) Hadisi şerifde «Fuhuş ve kötülükten haberi ve ilgisi olmayan iffetli ve namuslu mümine kadınlara zina ile iftira etmek» Cümlesi ilede aile ocağın¬daki saadet ve ahengi bozmak, ehli namus kişileri karalamak cinayetini i?-leyen âdi insanların kötülüklerini beyan etmiş oluyor. Ehli namus kadınlara iftira etmek. Her zaman görülmüştür. Hatta diz zaö Hz. Âişe validemize «ifik vak'ast» diye vasıflandırılan hâdise ile en ağır iftirayı yapmışlardır. Bu hâdise nûr sûresinin M. âyeti kerimesiyle başlayarak açık bir şekilde aydınlatılmıştır. Günümüzdede bu gibi haller, çeşidti neden ve seüeblerle görülmekte dir. Müfteriye 80 değnek vurulması hükmünün icra edildiği parlak zaman ve mekanda o âdi iftira olursa, artık bu gün daha acâibi işlenmekden alıkona-rraz. Zira sucun sahibi belfi olup ortaya çıksa, cezai müeyyide olan 8Odey-neği yememektedirler. Bu halde ve hareketde bir çok müfsidfere cüret ver¬mekte ve serkeşlikleri artmaktadır. Zina He iftira edene yapılacak cezai müeyyide meali.: «İffetli müslüman kadınlara zina ile iftira edenler, sonra (bunu isbat İçin) dört şahid getirmeyenler (müfteriler vorya) işte bunlara seksen değ¬nek vurun. (Hiç bir şey Hakkında) bunların şahitliklerini ebediyyen kabul et¬meyin. İşte bunlar, fasıkların tâ kendileridirler.» Nur sûresi, 4 İffetli erkeklere zina ile iftira etmek, aynı günah ve haramdır. Bu hususu geniş şekilde ifâde eden fıkıh kitaplarına müracaat etmek lazımdır. Bizim «Müiteka Tercümesinin ikinci cildinde de beyan edilmiştir. [183][183] Tercümesi : 53 - (5) Yine Ebû Hureyre (R.A) deri mervtdir, demiştir : Resûlulfah (SAV) buyurdu : «Zina eden kimse, zina ettiği vakit : Mü'min olduğu halde zina etmez. — Hırsızlık yapan kimse, hırsızlık yaparken mü'min olduğu halde hır¬sızlık yapmaz. — Şarap içen kimse, şarap içme esnasında mü'min olduğu halde şarap içmez. — Zulmen b;ir malı alan kimseye insanlar (korku ve heyecanla) bakar-tar iken gasbeden kimse, gasbettiği vakit mü'min olduğu halde kabıp almaz. — Sizin biriniz canilik (veya hainlik) yapdığt zaman mü'min ofduğu hal¬de hainlik (hilekarlık) yapmaz.[184][184] — Binaen aleyh aman (bunları işlemekden) kaçınınız, kaçınınız,» [185][185] İzahat Bu hadisi şerifde beyan edilen hüküm gereğince, haram ve büyük gü¬nah olan zina, hırsızlık, şarab içmek, zulüm yolu ile malt gasbetmek ve hıya-netlikde bulunan kimse, îmanın kemahndan mahrum olur. Yukarda izah edil¬diği üzere îmanın aslı yok olmaz. Zira büyük günah ve haramlar, sahibini kâ¬fir etmez. Ancak haramlara helâl diye veya tahfif eden kimse kâfir olur. Yani hiçe sayan ve «gönlümün isteğini, alnımın yazısını işleyonım neden günah ve aytb olsun., gibi..» cümlelerle küçümseyen kimseler, kâfir olurlar. Şimdi bu hadisi şerif hakkında açıklayıcı tevilleri sıralayalım : Buradaki büyük günahları işleyen kimse, îmanı kâmil ile bu kötülüğü yapmaz, yahut Allanın azabından emin olduğu halde bu fenalıkları işlemez. Yahut Allaha itaat ve inkıyad ettiği halde bu kötülükleri yapmaz. Muti ve, itaatkar kimse, bu fenalıklara asla yanaşmaz. .Yahut bu fenalıkları işleyen kimse. Allanın azab ve cezasına müstehak olur. Bu korkudan dolayı İmanlı kimse böyle şeylere yanaşmaz. Yahut bu büyük günahları işlemekten inzör (korkutmak} için âKibetin kötülüğünü beyan etmiş oluyor. Yahut bu fenalıkları işleyen kimsenin İmanı, başının üstüne çıkıp gölge şeklinde durur. O kötüiükden tevbe ve rucû edince tekrar sahibine döner. Yahut bu fenalıkları işleyen kimse, Allahdan utanmadığı halde yapar. 7ira haya imandandır. Utanan kişi böyîe şeyleri işlemez. İşlerse, îmandan mahrum olan hayasızlıkdan dolayı yapar. Dolaysiyle kâmil îmandan mahrum dur, demektir. Bu mes'efenin daha geniş izahı, ikinci hadisi şerifde ve büyük günahlar bahsinde yazılmıştır. Ayrıca îmanın çıkış ve girişini temsîiî olarak ibni Abbas (R.A} in beyanını, hemen ilerde 54. hadisi şerifde okumuş olacağız. [186][186] Tercümesi : 54 - (6) İbni Abbas (R.A) in rivayetinde : «Öldüren kimse, öldürürken mü'min olduğu halde öldürmez.» Zikredil¬miştir. — İkrime (R.A) dedi. : İbni Abbas (R.A) a dedim ki: îman bu adamdan (katilden) nasıl soyulur? — Hemen ibni Abbas böylece dedi ve parmaklarını birbirine kenetledi ve sonra çıkardı. — Binâen aleyh eğer tevbe ederse, iman ona böylece avdet eder, dedi ve parmaklarını birbirine kenetledi. — Ebû AbdtHöh (yâni, İmâmı Buhârî) dedi : İşte bu kimse, tam mü'min olmaz ve o kimsenin îmanının nûruda olmaz.» Bu hüküm, Buhârînindir. [187][187] Tercümesi : 55 - (7) Ebû Hureyre (R.A) den mervidir, demiştir ; Resûiullah (S.A.V) buyurdu i ı'Münâfıkın alâmeti ücdür.» Müslim, şu cümleyi ziyâde etti : «Velevki (O Münafık) oruç tutsun, namaz kılsın ve müslüman olduğunu İddia etsin.» Bundan sonra Buhârî, müslim (Münafık alâmeti olan şu üç hükümde.) ittifak ettiler : «Münafık, konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünden Va¬dinden döner ve kendisine bir şey Emânet edildiğinde (emânete) hıyanetlik yapar.» [188][188] İzahat Hadisi şerifde «münafık» kelimesinin tarif ve izahı hemen ilerde 56. ha¬disi şerifin altında gelecektir. Biz burada münafık alâmetinden olan üç adet hükmün kısa açıklamasını yapacağız. a) Münafık ahlaklı ve münafık amelli adamlar, konuşdularmı yalan ko-ruşurlar. Âdeta yalan lafı değirmen gibi öğütürler. Hiç düşünmez ve yalan söylemekden çekinip utanmazlar. Onların sermayesi yalandır. Bir utanmaz yüz, tükenmez sözleri vardır. Yalan, esah ne duyarlarsa hemen o duydukla¬rının arkasına düşerler. İnceleyip araştırmadan zanla ve yalanla hüküm ve¬rirler. Halbuki duyulan her sözün arkasına düşmek doğru olamaz. Zira söyle¬nen ve duyulan söz doğruda olabilir, yalanda olabilir. Bu sebebden şuurlu mümin, hem söyleyeceği sözün doğru veya eğri olup olmadığını evvelâ kal¬binde inceleyip araştırır, düşünür, sonra söyler. Münafık ise, düşünmeden, araştırmadan ağzına ne gelirse, onu söyler. : İşte Resûlüllah (S.A.V) münafıkların laf konuşma kabiliyetlerini bu şekil¬de beyan etmiştir. Müslüman böyle münafık amellerini işlemez, dosdoğru konuşur. Hem insanların yanında itibarlı ve itimatlı bir kişi olur ve hem Allahın katında yardıma, sevilmeye, lûtfa lâyık bir kul olarak dünya ve âhiret saadetini ka-znnır. Dûğru konuşanların dünyada işlerinin mükemmel olacağı ^e âhiretts Cjünahdan arınmış ter temiz bir rnüslüman olarak mükâfatlandırılacakjan, muhtelif âyetlerde beyan edilmiştir. Nitekim bir âyeti kerimede şöyle buyurutmuştur «Ey Müminler! Allahdan korkun ve dosdoğru söz söyleyin ki, (Aileni size işlerini?! düzeltip muvaffakiyet versin ve günahlarınızı bağışlasın.» Ahzab sûresi, 70-7! Ataların bir sözü vardır: «Doğrunun yardımcısı Aiiahdır.» Gerçek mümin doğru konuşur yalan söylemez, ve hatta yalan söyleyen¬leri sevmez, yalan söyleyenlerle sohbet etmez. Yalan söyleyenlere iltifat et¬mez. Münafık amelli kimseler ise, sermayesi yalandır. Yalan düşünür, yalan konuşur ve yapdığı işleri yalanla veya yalandan yapar. Onun için atalar : «Yalancının mumu, yatsıya kadar yanar» demişler Bu sebeble münafık amelli yalancılar, dünyada insanlar yanında îtibar-5iz, İtimatsız ve iğrenç kişiler olarak karşılanır. Allanın katında da en ac: ve şiddetli azabla azablanacakları, beyan edilmiştir. b) Resulü Ekrem efendimiz buyurduğu üzere, her ne kadar namaz kıfsa, oruç tutsa ve müslümanlığında iddialı olsa. yinede münafık amelli ve ahlakii adamlar; hayırlı bir işi yapmayı veya her hangi bir şeyi vermeyi vaad ederler, fakat o sözlerinde durmazlar, sözlerinden dönerler. Yapacakları şeyi yapmazlar. Anlcşarak sattıkları ve muhayyerlik şartı gibi meşru mazeret olmadığı halde cayariar, verdikleri sözlerinden rucû ederler. Evet münafık amelli adamlar, işte böyle kötü ve haram amelleri, işlerler. c) Münafık amelli insanlar, kendilerine maldan, mülkden, paradun, ka¬ndan, kızdan veya candan bir şey emanet edilince, o emânete hiyânetlik ederler. Bu sebebden emânete ehil ve lâyık,olmayan kimselere, her hangi bir şeyi emânet etmemeyi ve emâneti ehline tevdi etmeyi, hem halikı zülcela! ve hem Resulü Ekrem efendimiz beyan buyurmuşlardır. Kur'am kerimde şöyle buyurulmuştur : «Muhakkakki, Allah (c.c.) size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz vakit, adaletle hükmetmenizi emreder.» Nisa sûresi, 58 Komşu, diğer bir komşudan ma! ve saire istediğinde emânet ehli ise verilir. Emânet ehli değii emânete hiyânetlik yapan tipinden ise, verilme?.. Keza insanın kızı, bir emânettir. Verilme çağı geldiğinde ehline vermek lazımdır. İlim ve makam mansıbda birer emânettir. Ehillerine verilmesi ge¬rekir. Fasık ve fecir olup, fescd gayeli olan kişilere Mim öğretmek, domuz ve hınzırların boğazlarına cevher takmak gibi, kötü olduğu muhtelif hadisi şerif¬lerde beyan edilmiştir. Makam ve mansıba veya her hangi bir vazifeye lâyık olmayan kişilere vazifeyi tevdi edip vermekde, emânete hıyanetliktir. Söylelerine vazife ver¬mek kıyamet aiâmetlerindendir. Nitkim Peygamberimi "(S.A.V) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuş¬tur : «Bir iş, ehünin gayrisine verildimi, kıyameti bekle.»[189][189] Evet müminler, hem emânete ehil olmalı ve hemde emâneti ehline tevdi etmelidirler. Böyle olan kişiler, hak talanın sevgili kullarıdır. Mal mülk, poz ve yazı gibi şeylerin emânet edilmesi halinde, emânete sahip olurlar. Kur'am kerimde şöyle buyurulmuştur ; «Ey Müminler! Allaha ve Peygambere hainlik etmeyin. Bile bile aranız¬daki emânetlerede hiyânetlik etmeyin.» Enfaf sûresi, 27 Diğer bir âyeti kerime meali : «(Hakka teslim olan) onlar (müminler), emânetlerine ve verdikleri söze riâyet ederler.» Mearic sûresi, 32 Diğer âyeti kerime meali : «Eğer bir birinize emniyet ederseniz, kendisine güvenen kimse, üzerindeki emâneti sahibine ödesin ve (hiyânetliK yapmakdan) Rabblsl olan Allah-dan korksun.» Bakara sûresi, 283 İşte bu gerçeklere taanan mümin, emânet ehli olur. Yapılan emânete hiyânetlik etmez. Zira emânete hiyânetliK yapan, sözünden dönen iki yüzlü münafıklardan olun[190][190] Tercümesi : 56 - (8) Abdullah ibni Amr (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlullah (SAV) buyurdu : «Dört şey kimde bulunursa, O kimse hâlis munâfıkdır. Ve bir kimsede bu dört şeyden bir haslet bulunursa, o kimsede nifak hasletlerinden bir has¬let vardır, tâki terk edinceye kadar, {o nifak hasleti olan dört şeyde şun¬lardır 1 - Kendisine emânet edildiğinde, hiyânetlik yapar, 2 - Konuştuöu zaman, yalan söyler, 3 - Bir kimseye söz verdiği zaman sözünden döner,[191][191] 4 - Ve bir kimseye husûmet yapdığında azgınlık yapar.» [192][192] İzahat Hadîsi ş'erifae beyan edilen dört adet münafıklık alâmeti hakkında izandan evvel «Münafık» Kelimesinin tarif ve îzahı ile buradaki manasını ve hükmü¬nü izah edelim. Münafık : nifak kelimesinden gelmiştir. Nifak, tüğatta; iki yüzlülük ma¬nasınadır. Şeriatda nifak, teinde gizli olanın muhalifini izhar etmektirki, içi dışına uymayan, içi başka dışı başka, oluşu başka görünüşü başka demektir. Ol¬duğu gibi görünmeyen ve göründüğü gibi olmayan amel ve hareketin şekli¬dir. Bu hadisi şerif dek i dört hasleti veya dört hasletten birini taşıyan, ışie-yen kimseye «Münafık» denmesi, münafık amelli kimse manasınadır. İçi Kâfir dışı rr.üslüman manasını taşıyan münafık manasına değildir. Zira is-:ârmn hükümlerini kabul etmiş bir kişinin bâzı fenalıkları işlemesi, o hakikat-farı inkar manasını taşımaz. Bu hususda bazı görüşleri şöyle sıralaya biliriz : a) Buradaki nifak, îtîkad ve imanı yok ederek islamı inkâr mânasını raşıyan nifak değil, içi dışına uymayan, gizlediğinin zıddına inanan mâna¬sında olmayıb sâdece amel bakımından asıl münafıkların amelini işlemek manasınadır. b) Yahut buradaki münafıklık, münafıkların amellerini kendilerine iîi-yad edinmiş demektir. Bir nevi âdet edinip san'at ve hünermiş gibi nifak amellerini işler. c) Kâdi beydâvi hazretleri, «Bütün nifak amellerinden men etmenin sebeb ve hikmeti cenabu hakkı eğlenip maskaraya alarak istihza şekli gö¬rülebileceğinden küfre varan nifakla birleşme ihtimalıda vardır. Çünkü şüp¬helinin etrafında dolaşmak harama sokulma tehlikesini ortaya kor ve en tehlikeli olan küfre varmak olabilir.» demiştir. d) Yahut örf ve adette bilinen «içi dışına zıd olan, sözü özüne uyma¬yan gibi..» mânayı ifade eden nifak şeklidir. e) Yahut münafık amellerini kendilerine meslek edinmeleri için, o kötü amelleri işlemkten tahzir ve tekdir içindir. f) Yahut buradaki nifak, itikadı nifak olmayıp, amelî nifakdır. Yani küfre varmaytp ancak kâfir olan münafıkların amellerini işlemektirki, bu şekildeki amelin kötüfüğüde aşikârdır. Zira nifak, şer'an küfrü gizleyip hükümleri açık-iamak, demektir. Örfde nifak ise, mâsiyet ve günahları gizleyip taât ve iyi amelleri aleni işlemektir, yani münafık amelini işlemektir. Buradaki nifak ve münafıklık, cmelî oian bu nifak oinsindendir. Fakat bu kötülükleri iyi ve helal itikat ederek işlerse, bu takdirde kâfir oları îtikad ye îmanda münafık olur. Hadisi şerifde beyan edilen dört adet münafık ameli, ehemmiyetine bi¬naen beyan edilmiştir. Yoksa münafık ameli dört adetten ibaret değildir. Veya başka 'münafık amelleri bu dördünün içinde toplandığından dört adet beyan edilmiştir. Burada münafık amellerinden bazılarımda Kur'anı kerimden okuyalım : «Elbet münafıklar (dilleri ve amelleri ile îman ve islâmı aşikar edip kalp¬lerinde küfrü gizleyenler), Zanlarınca Allaha hile yaparlar. Halbuki Allah on¬ların hilelerini başlarına geçirir. Onlar namaza kalktıkları zaman, istemiye istemiye kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allahı pek az hatıra getirir anarlar.» Nisa sûresi( 142 Diğer âyeti kerime meali şöyledir : «İnsanlardan bir kısım kimselerde vardır, biz Allaha ve âhiret gününe inandık, derler. Halbuki, onlar iman edenlerden değildirler. — (Güya kalblerindeki küfrü örtmekle) cenabu hakkı ve müminleri al¬datırlar. Bilmezler ki, onlar ancak kendilerini aldatırlar. — Onların kalblerinde nifak ve hased hastalığı vardır. Cenabu Allah (kitabı ilahisini indirmekle) onların kalblerindeki hastalıkları artmıştır. Yalan söylemeleri sebebiyle onlar için şiddetli bir azab vardır. — Onlara, yer yüzünde (küfür ve nifaklarımızı gizleyerek müminleri al¬datıp) fesadltk yapmayın, denildiği zaman, bizim gayemiz ancak ıslah etmek¬tir, derler. — Dikkat edin ve bilinki, onlar {münafıkiar( ortalığı ifsad edenlerin ta kendileridir. Fakat şuurları yok, farkında değillerdir..»Bakara sûresi, 8-12 Bu Âyeti kerimelerdeki hükümlere işaret eden Peygamberimiz, münafık amelli insanlar konuştuğunda yalan söyleyeceklerini, emânete hiyanetlik edeceklerini ve verdikleri sözlerinden dönen kimselerden olacaklarını be¬yan buyurmuştur. Verdiği-sözünden dönen, namaza hiyanetlik eden ve ağzından yalan üğüden adamlar, elbet münafık amelli müfsit insanlardır. Hadisi şerifde dördüncü madde olan şiddetli husûmet ve düşmanlığı söylemeklede Resulü Ekrem efendimiz şu mealdeki âyeti kerimelere isârefc buyurmuştur : «İnsanlardan bir kısmıda vardırki (Habibim) onun dünya hayatına dit oîan zarif sözü senin hoşuna gider, ve o sözü kalbindeki olana uygundur, diye yemin ederek Allâhı şahid tutar. Halbuki o (içi dışına uygun olmayan münafık), düşmanların en şiddettisidir. — O (münafık) senin yanından ayrildımı, yer yüzünde fesad çıkarmaya, ekini (bağı bahçeyi v.s.) ve nesli (koyun, deve, sığır ve emsali nesli olan hay¬vanları) helak etmeye koşar. Allah (c.c.) fesad çıkarmaya ve fenalık yapma¬ya razî olmaz.» Bakara sûresi, 204-205 Bu âyeti kerimeler üzerinde de çok ve çok düşünmek lazımdır. Zira gü¬nümüzde gelip insanın yüzüne gülüp arkasından kuyusunu kazan iki yüzlü, adamların, bu münafıkları taklid ettikleri gayet açıkdır. Allanın Resulünün huzuruna geliyor, dizini Resulü Ekrem efendimizin dizine dayayor, gözleri yaşlı halde içden bağlı olduğuna Aflahıda şâhid koşuyor. Resulü Ekrem efen¬dimizin huzurundan aynlıncada, müslümanlann otlarını ekinlerini, bağ ve bahçelerini, hurmalılkarını tahrip edip perişan ediyorlar. Hayvanlarının ku-iak ve kuyruklarını kesiyorlar veya tamamen öldürüyorlardı. Tabiiki bu işle¬ri gizli ve sakh yapıyorlardı. İşte münafık amelli adam, insanın yüzüne karşı güler, yaltaklanır. Ayrı-iıncada arkalayı olmadık kötülükleri yapar, arkadan kuyu kazmaya çalışır veya kazar, [193][193] Tercümesi : 57 - (9) İbni Ömer (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Münafikin misâîi, döllemek (aşmak) maksadiyle kâh bu ve kâh şu ko-yunc cşmak için iki koyun arasında koşan koç gibidir.» [194][194] İzahat Bu hadisi şerifde münafık amelli kişilerin iki yüzlülüğü, iki koyuna aş¬mak isteyen döliük koça teşbih edilmiştir. Şehvetinin icrası için gözü dön¬müş ve kızmış bir koçun oradan oraya koşması gibi, münafık adamlarda, bir bakarsın müslümanlarla, birde bakarsın kâfirlerle beraber olurlar. Münafık, kimin yanına varırsa ondan olur. Rüzgâr nereden eserse o ta¬rafa dönen yelpaze gibidir. Hangi kurup, fırka ve zümreyi görürse, onlardan olur ve fırsatı, kollar, yeri gelince bu gün ak dediğine, görülür ve bilinir bfc aybı olmadığı halde yarın kara der. Hadisi şerifde şu mealdeki âyeti kerimeye işaret vardır ; «O münafıklar, küfürle îman arasında tereddütdedirler. Ne müminlere ve nede kafirlere bağlıdırlar. Allah (c.c.) kimi dalaletde bırakırsa, artık (habi-bim sen) ona kurtuluş yolu bulamazsın.» Nisa sûresi, 143 Diğer âyeti kerime meâii ; «(O münafıklar) birde müminlerle karşılaştıkları zaman : Bizde (sizin gi¬bi) îman ettik, derler. Halbuki şaytaniarıyla (kâfir ve fasık dostlariyle) yalnız başınc; kaldıkları zaman : Biz (dinde) sizinle beraberiz, biz ancak (müminleri) alay et- v-lorlz, derler.» Bakara sûresi, 14 Bu âyeti kerirne ve hadisi şeriflere çok dikkat etmek lazımdır. Zira in¬san, bilmeyerek veya bilerek bu fenalıkları bir marifetmiş gibi işleyebilir. Çe-şıdii menfaatine , dolayı bu kötülüğü işler, ondan sonrada «işin bitinceye kadar kâfire days nemek vardır* diyerek örümcek yuvası ve ağının evi mesa¬besinden yalandan uydurulmuş belerle kendisini mazur görmeye çalışır. Cenc-bu hak bütün müslüman kardeşlerimizle bizlere, olduğu gibi gö¬rünen ve göründüğü gibi olan, ciddi ve ehli namus insanların ihiası ile hare¬ket etmeyi nasib buyursun; Amin. Dünyadaki fenalık ve rezaleti kâfirlerdende eşed oıan münafıkların, ahiretde görecekleri cezalarını beyan eden ilâni hüküm meâllerininde bir ka-cını okuyalım. Bir âyeti kerimede şöyle buyuruimuştur : «Ailahü teâfa münafıklar!, ettrkleri istihzanın cezası île cezalandırır, ve akşınlıkları içinde başrboş dolaşmalarına mühlet verir.» Bakara sûresi, 15 Diğer âyeti kerime meali : «Şüphesizki münafıklar, cehennemin en aşağı tabakasındadırlar (ce¬hennemin dibinde dirler). (Habibim!) asla ve kafa onların azabım kaldırıp yok edecek bir yardımcı bulamazsın.» Nisa sûresi, 145 Evet müslümanlara, İki yüzlü münafıkların zarar ve kötülükleri, kâfirler¬den daha eşed ve daha kötü olduğundan âhiretde görecekleri azabda kâfir¬lerin azabından daha eşed olacaktır. Zira ceza amelin cinsindendir. Amel ne derece ise, cezada o nisbet ve o derecede olur. Küfrü açıkdan görülen kâfire, hiç bir mümin aldanip bel bağlamaz. Kendini ondan korumasını bilir. Fakat dışdan mümin ve müslüman görünüp içinde küfrünü saklayıp islam ve müslüman düşmanı olan münafık, mümini can evinden vurur. Çünkü onun görünüşüne ve sözüne mümin inanır, îtimad eder. Halbuki en azılı ve tesirli düşman imiş, zamanla onun ağına düşünce mümin çok ve çok zarar görür. İşte bu yüzden iki yüzlü münafıkın zararı, kâfirden eşed olduğundan âhiretdede cehennem azabı, münafıklara kâfirlerden eşed olacaktır. Cenabu hak bizleri münafık alâmetlerinden uzak eylesin. Amin, [195][195] Büyük Günahla İlgili İkinci Fasıl Tercümesi : 53 - (10) Safvan ibni Assai (R.A) den mervidir, demiştir : «Yahudi, arkadaşına dedi: Bizimle şu Peygambere (S.A.V) git. Bunun üzerine arkadaşı yahûdiye dedi : Peygamber deme, Zira eğer senden işidir-se, sevincinden onun gözü dört olur Ve bundan sonra yahûdî ile arkadaşı Resûiullaha (S.A.V} geldiler ve Peygamberden hükümler beyan eden dokuz âyetten sordular. — Hemen Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «AHâha hiç bir şeyi şerik koşmayınız, hırsızlık etmeyiniz. Zina yapma¬yınız, haklı olanlar müstesna Allâhü teâlanın haram kıldığı bir nefsi öldür¬meyeniz, sihir yapmayınız, Rîbâyı (faizi) yemeyiniz, namuslu kadına zina ile if¬tira etmeyiniz, kâfirlerle savaş yaparken harp gününde firar etmeyiniz ve Ey yahûdî bilhassa siz cumartesi gününde tecâvüz etmeyiniz.» — Safvan (R.A) dedi: Yahûdî ile arkadaşı Resûlullâhın ellerini ve ayak¬larını öpdüler ve şüphesiz sen Nebiyyi Muhteremsin şehâdet ederiz, dediler. — Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Bana uymayı sizden ne men ediyor?»[196][196] — Yahudi Ne arkadaşı dediler : Muhakkak Davut (A.S), Zürriyetinden Peygamberin devam etmesi için Rabbisine duâ etti ve eğer biz sana tâbi olursak, yahûdilerin bizi öldürmelerinden korkarız.» [197][197] İzahat Hadîsi şerifde sayılan dokuz madde hakkında gerekli malumat, yukar-daki hadîsi şeriflerin îzah bölümlerinde zikredilmiştir. Ancak biz burada Ra-sûlüllâhın huzuruna gelen iki yahûdînin tezat hâlindeki davranışlarına işaret edeceğiz. İki yahûdî gelirken birisi peygamber efendimize «Peygamber» demeyi uygun görmeyor, arkadaşını îkaz ediyor. Beraber geliyorlar. Dokuz sual so¬ruyorlar, cevabı alınca her ikiside peygamber efendimizin ellerini, ayaklarını öpüyorlar ve Peygamberliğine şehâdet getiriyorlar. Burun üzerine Peygamberimizin, «Bana uymayı, sizden ne men sdi-yor?» buyurüğur.a karşıhkda, gûyâ Dâvud aleyhisselâm, neslinden peygam¬berin devam etmesi için dua etmişde, ondan ve birde iman ederlerse yahû-dî'er onları öldürürlermiş!. İşte bu yahûdîlerin davranışları, iki yüzlü, yalan sözlü, içi başka dışı başka olan münafıkların amel ;ve hareketlerinin aynısıdır. Zira adamların uzakdan gelişleri başka, peygamberin huzuruna gelince hareketleri yine başka ve aynı zamanda Dâvud aleyhisselâma yalan isnad etmek suretiyle güya ona tâbi ve itaatkâr olduklarını söyieyorlar. Halbuki, Zeburda, Tevrat ve İncilde, peygamberimizin peygamberliği ismiyle, cismiyle ve her şeyiyle zikredilmişti. Onlardan hakîkata âlim olanlarda vardı. Belki bu yahûdîlerde, biliyorlardı. Fakat inanamadıklanndan gerçeği göremiyen ve anlayamıyan iki yüzlü münafıklar misâli rezalet işleyorlar. Aslında yahûdîler, islâmın ve müslümanların en azılı ve en eşed düş¬manlarıdırlar. Bu husus Kur'anı Kerimde şöyle beyan ediliyor : «And olsun ki (Ey habîbim!) yahûdılerle müşrikleri, müminlere düşman¬lık bakımından, insanların en şiddetlisi bulacaksın.»Mâide sûresi, 82 Yahudilerin gelişlerinden anlaşılması gereken diğer bir hususda şudur: Peygamberimize bu iki yahûdînin dert ve meselelerini sormaya gelme¬leri de, şayanı dikkattir. Müslümanların müracaat edib dertlerini İzah edip ikna edici cevabı aldıkları gibi, yahûdîlerde gidiyorlar, çok ve çok tatmin oluyorlar. Sevinç ve memnuniyetlerini de Resulü Ekrem (S.A.V) efendimizin ellerini ayaklan öperek beyanda bulunuyorlar. Peygamberimizin bütün insanlara önder ve rehber olduğu böylece gö¬rülmüş oluyor. Binâen aleyh onun makamım işgal eden onun varisleri olan Din adamlarıda, her cemaatin iltifat edip değer vereceği, ona müracaat ederek dertlerini anlatıp çâre bulabilecekleri kimseler hafinde olmaları gere¬kir. Günümüzdeki bâzı tefrikacıtarın maşası hâline gelib, bir kısım halkın inanıb, diğer kısımlarında inkar ettikleri Din adamları gibi olmamak gere¬kir. Gerçek ve doğru yolda olan din adamları, bütün cemaat ve cemiyetlerin müracaat edebileceği kişiler hâlinde olanlardır. Peygamberimizin bütün insanlığın irşad ve îmanı için gönderildiği şu mealdaki âyeti kerîmede beyan edilmiştir : «(Ey habîbim!) biz, seni ancak bütün insanlara cenneti müjdeleyici ve cehennemden korkuducu olarak peygamber gönderdik..» Sebe sûresi, 28[198][198] Tercümesi : 59 - (M) Enes (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlullah (S.A.V) buyurdu : a) Lâilâhe illallah - Allahdan başka ilah yoktur, diyen kimseye taarruz¬dan kaçınmak, (küfürden başka) bir günâhından dolayı bir kimseyi tekfir et¬me ve (yine küfürden başka büyük günah dahi olsa) işlediği bir amelinden dolayı islamdan çıkarma. b) Cıihâd, Allâhü tedlanin beni (cihâd emri veya tebliğ vazifesi ile) gön¬derdiği zamandan bu ümmetin en son gelenleri, decca! ile savaşıncaya ka¬dar devam edecektir, bu cihâdı, zâlimin zulmü ve âdilin adaleti sakıt etmez.[199][199] c) (İmanın üç hasletinden üçüncüsüde) Hayır, şer her şeyin kaderi Hâni ile olduğuna inanmaktır.» [200][200] İzahat Hadîsi şerifde geçen îmanın aslından ve alâmetlerinden olan üç haslet, çok ve çok mühimdir. Zira bugün bu hasletlere sahib olanlara küfür kelime¬sini söyleyen, küçümseyen veya hiçimseyenler, pek çoğalmıştır. Meselâ : Çeşitli kurup ve fırkalara mensub olanlar, kendilerine iltihak etmeyen veya kendilerini desteklemeyenlere «küfür» kelimesini söylemek¬tedirler. Bu iltihak etmeyenler veya desteklemeyip ilgilenmeyenler, mihrab-da imam, hutbede hatip, kürsüde vaiz, beş vaktini kılan, zekatını veren, oru¬cunu tutan ve hac farizasını edâ eden müslümanlarda'nda olsalar, çekinme¬den yine serserice kötüleme, ithametme ve tekfir etme dalâletine düşenlere şâhid oluyoruz, duyuyoruz. Zavallı adamcağızlar, başkasına «kâfir» demekle belkide ve muhakkak kendileri kâfir olacaklarını, veya olduklarını bilemiyorlar. Evet akıllı müslüman, bir mümine bir günahından veya kötü olan bir amelinden dolayı küfür kelimesi ile ısnad etmez. Zira böyle hareket etmek, imanlı ve kâmil bir îmana sâhib olmanın alâmetinden olduğu, peygamber efendimiz tarafından beyan buyurulmuştur. Firakı dâlleden Havâricler, bir müslüman büyük günah veya küçük gü¬nah işledim! kâfir olur, demişler. Keza mutezilelerde, küfürle îman arasında bir mertebede olduğunu söylemişlerdir. Yani büyük günâh işleyen kimseye ne müslüman ve nede kâfir hiç birisini söylemiyorlar. îmanla küfür arasında olur, demişlerdir. Bu her iki fırkanın, tehlikeli ve kötü yolda ve akidede oldukları aşikar¬dır. Zira âyeti kerime ve hadîsi şeriflere muhalefetleri meydandadır. Bir de hak yolunda cihad etmenin, Deccâl ile savaşıncaya kadar devam edeceğini beyan buyurmasıda, cihâdın kıymetli ve çok mühim bir vazife ol¬duğuna işarettir. Cihadın en efdalı, zâlim sultanın yanında ve zamanında hakkı olduğu gi¬bi söylemek ve yapmakdır. İslâmı alaya aian, ağızlarında geveleyen, islam-dan bahseden veya islâmı yaşayanların hoş karşılanmadığı bir zaman ve mekanda, islâmı savunmak için her çeşit mücâdele ve cihad yolunu tâkib etmek, elbet çok ve çok değerli amellerdendir. Yazıyla, sözle, amelle, maila, mülkle, evlad ve ahfadla bu cihadı yap¬maya çalışanlar, elhamdülilflah bugün devam etmektedir, ve kıyamete ka¬dar, hem dînimiz bakî kalacak ve hemde hak mücâdelesi devam edecektir Yeterki cenâbu hak, bizleri ve neslimizi bu kıymetli dâvanın birer neferi olarak çalışmamızı ihsan buyursun, devam ettirsin. Amin. Deccâlın gelmesi keyfiyeti hakkında, çok çeşitli rivayetlerle hadîsi şe¬rifler vardır. Kıyametin büyük alâmeti olarak beyan edilmiştir. Deccâlın otuz dan fazla olduğuda bâzı hadisi şeriflerde zikredilmiştir. Fakat en büyük ve en azılısı, Deccâlın zuhuru ânında Isa aleyhisselâmın yer yüzüne ineceği ve azgınlıkda son hadde varmış olan Deccâh öldüreceğini bizzat peygamberi¬miz buyurmuştur. Ayrıca yukarda geçen 42. hadîsi şerifin izahını dikkatla okuyunuz. Akait kitablarında bu mevzu açık bir ifâde ile yazılmıştır, keza Emâüde şöyledir : «İsa (A.S), ilerde gelecektir. Sonra azgın ve çapkın olan Deccâh öldü¬recektir.» Bu gerçekler açık iken, bazı sapık fikirliler, Deccâlın zuhurunu ve İsâ aleyhisselâmtn yer yüzüne ineceğini inkâr etmektedirler. Gerçek mümin, böyle sapıklara iltifat etmez. Kader hakkında, ikinci hadîsi şerifin izahına bakınız. [201][201] Tercümesi : 60 - (12) Ebû Hureyre (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlullah (SAV) buyurdu ki: «Kul, zina ettiği vakit: Sman çıkar, sanki başının üstünde gölge gibi olur. Binâenaleyh o amelden (zinadan) çekindiği vakit, îman ona tekrar döner.»[202][202] İzahat Hadîsi şerifde beyan edilen hüküm hakkında şu anlayışlar ve İzahat vardır : a) Mümin, zinayı haram ve günah olduğunu bilip inandığı halde yapar¬sa, ondan îmanın nuru ve kemâh çıkar. Zinadan tevbe edrb çekindiğinde îmanın nur ve kemâli tekrar avdet eder. b) Zinada bulunan bir müminden, îmanın en büyük ve mükemmel olan şubesi haya, ondan çıkar. Tevbe edib zinadan çekindiğinde îmanın şubesin¬den olan haya tekrar avdet eder. c) Yahut zina eden bir kişi, sanki kendisinden îman sökülüp çıkan za¬vallı kimselerin hali gibi, çirk ve müievvesliğe dalan kimse gibidir. îmanını kirletir, îmanı olmayan kimseye döner, demektir. Zira kâmil îman, sahibine böyle mülevves ve kirli işleri yapdırmaz. d) Yahut bu hadîsi şerifi Resulü Ekrem efendimiz, müminleri böyle kö¬tülükleri işlemekten kaçındırmak için tekdir ve tahzir için buyurmuştur Zira zinayı haram ve günah kabul ederek işleyen kâfir oîmaz. İmandan çıkmaz. Asî ve günahkâr bir mümin olur. Her ne şekil ve maksadla olursa olsun, zina en kötü ve haram ameller¬dendir. Zinaya tevessül eden bir kişi, kendi anasına, kız kardeşine, hanımına halası ve tezyesine başka birisi zina yaparak tecâvuzda bulunmasına gönlü râzî olmaz. Hoş karşılamaz. Başkasının ırzına tecâvüz ederek zinada bulunmak isteyenler, evvelâ bunları düşünmeli ondan sonra ile tecâvuza bakmalı. Böyle şuur ve izanla düşünen bir mümin, asla ve kafa zinaya tevessül etmez. Şu hakîkatı iyi bilmek lazımdır. «Zina yapana, zina yapılır, ilin kapısını çalanın, kapısı çalınır. İlin ırzına yan bakanın, ırzına yan bakılır.» Ataların bir sözü vardır. «Çalma kapıyı, çalallar kapını.» Evet «bu dünya, et kulum bul kulum, dünyasıdır.» Eden bulur. Ama er, ama geç, mutlaka eden, bulur, yapana, yapılır. Zinanın çeşitleri ve şekilleri hakkında gerekli bilgi, ileride seksen altın¬cı (86). hadîsi şerifde gelecektir. [203][203] Büyük Günahla İlgili Üçüncü Fasıl Tercümesi : 61 - (13) Muaz (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlullah (S.A.V) bana on kelime ile vasiyyet etti ve buyurdu ki ; 1 - Yakılmak ve öldürülmek tehdidi ile karşılaşsan dahi, Allahü teâlâ ya hiç bir şeyi şerik koşma, 2 - Ehli iyâlinden ve mâlinden ayrılmayı emretseler dahi. Anana, Ba¬bana asla ve kat'â muhalefet (isyan) etme. 3 - Farz olan namazı bilerek kat'iyyen terk etme; Zira bir kimse bilerek farz namazı ter* ederse, o kimseden Allâhü teâlânm zimmeti (sıkor-tası) kalkar. 4 - hiç fair suretle şarap içme; Zira şarab, bütün kötülüklerin ba¬şıdır. 5 - Mâ'siyet (günah) işlemekden kaçın; Zira günah işlemekle Al¬lâhü teâlânın gazabı (sana) helâl olur, 6 - İnsanlar helak olsa (kırılsa) dahi, harp meydanından kaçmakdan çekin. 7 - sen bir memleketin insanları içinde bulunurken, İnsanlara (bir hastalıkdan dolayı) - ölüm (kırılmak) isabet ederse, (O insanların içeri¬sinde) sebat et (oradan ayrılma), 8- Kendi kazancından (ana sermâye ve kârinden) aile efradına [İhtiyaçlarını karşılayacak şekilde) intak et, 9- Aile efradından edep maksadı ile asanı (değneğin)i kaldırma, 10- Onian (aile efradını) Allâha karşı gelmekten sakındır.» [204][204] Tercümesi : 62 - (14) Huzeyfe (R.A) den mervidir, demiştir ki : «Nifak, ancak Resûluilah (S.A.V) zamanında idi. Ama bugün, küfür veya îman vardır.»[205][205] İzahat Râvî Hz Huzeyfe (R.A) kimdir? Hz. Huzeyfe (R.A), aslı yemenli, Ebu Abdillah künyesi ife mâruf ve Hu-zeyfetülyemânî lakabı ile lakablandırılmıştır. Peygamberimizin sır ve gizli olan haber ve hükümleri bildirdiği sahâbesidir. Bilhassa münafıkların isim¬lerini liste hâlinde bildirdiği sırları bu bilirdi. Onun için bu hayatta iken bir cenaze vuku bulursa, Hz. Ömer (R.A) bakar, cenazede Hz Huzeyfe bulu¬nursa, oda iştirak ederdi. Şayet Hz. Huzeyfe cenazede hazır bulunmazsa, Hz. Ömerde cenaze namazına iştirak etmezdi. Hatta Hz. Ömer (R.A), zaniün zaman : «Ey Huzeyfe kardeşim! Allah aşkına söyle, münafıkların listesinde bende varmıyım.» dediği zikredilmekte¬dir. Cennetle tebşir edilen Hz. Ömer (R.A), hak teâlânın rahmetinden mah¬rum, azabının en şiddetlisi ile azablanacak olan münafıklardanmıyım aca¬ba! diyerek bu şekilde dikkat eder ve hassasiyet gösterirse, bizlere ne yap¬mak ve ne şekilde dikkatli olmak gerektiği artık gayet açıktır. 'Kıyamet alâmetlerinin küçüklerinden pekçoğunuda Resulü Ekrem efen¬dimiz, bu mübarek Hz. Huzeyfeye bildirmişti. Kendisinden, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Ebidderdâ ve daha pek çok saha¬be ve tabiîn hadîsi şerif rivayet etmişlerdir. Vefatı, Hz. Osman (R.A) in şehâdetinden kırk gece sonra hicretin otuı beşinci (35). senesinde Medâinde vuku bulmuştur. Kabri şerîfide oradadır. Allah ondan razî olsun. Medöıin : Bağdad yakınlarında bir şehrin ismidir. Hz. Huzeyfenin beyan ettiği ve Buhârî şerifde «Münafık ancak Resülül-lah (S.A.V) zamanında idi.» mezkur olan bu cümlenin anlamı şöyledir: Münafıklar hakkında verilen hükümler, icra edilen ahkamlar, ancak Ra-sûtüliah zamanında tâyin edilip yapılabiliyordu. Zira onların kimler olduğu¬nu ve onlara karşı nasıl davranılması gerektiğini Resulü Ekrem efendimiz bildirirdi. Meselâ, Resûlüllah zamanında münafıklardan bizzat bilinen ve bildiri¬lenlere selam vermemek, iltifat etmeyip bakmamak gibi halier zaman zaman ve bâzı şahıslar hakkında icra edilmiştir. Bilinmeyen ve bildirilmeyenlere kar¬şıda hiç bir muamele yapılmaz, müslüman kardeşlerden sayılır ve kardeş muamelesi yapılırdı. Bugün ise, münafıkların tâyin ve tesbiti, olamıyacağından ancak müna¬fık amellf kişifer görülebildiğinden veya görülebileceğinden bizzat «Bu adam münafıkdır» hükmü verilemez. Belki «Bu adam münafık amelli kişidir.» denebilir. Günümüzde en bariz ve en kesin bilinib hüküm verilebilen, ve hüküm verilebilecek olan, hak ve hakikati istisnasız kabul edenlere «Mümin», hak¬kı inkar edenlere de «kâfir» hükmü verilebilir iki yüzlü nifak amelleri görülen lere de «münafık amelli» denilebilir. Bir münafık harbe çıkıyor, çok gayret gösteriyor, Ashab bunun gayre¬tine hayran kalıyor, hoşlanıyorlar. Fakat Resulü Ekrem efendimiz onun iç gayesine vâkıf olduğundan o adamın kendi menfaatini korumak için savaş-dığını beyan ediyor ve «bu adam cehennemliktir» buyuruyor. Bugün bu teş¬hisi yapmak güç olduğundan, münafık amelini işleyenleri görünce «Münafık amelli adam» diyebiliriz. . Bu hadîsi, Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir. [206][206] Vesvese Babı Birinci Fasıl 63 - (I) Ebû Hureyre (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :[207][207] «Muhakkak Allah (teâla), ümmetimden sadırlarının (nefislerinin) verdi¬ği vesveseyi - onu İşlemedikçe veya konuşmadıkça afveder.» [208][208] İzahat Hadîsi şerifde geçen «vesvese» kelimesini tarif edelim. Vesvese : Gönül ve hatıra gelen şey, insanı kötü olan şeylere sevk eder¬se, ona «vesvese» denir. İlham : Gönül ve hatıra gelen şey, insanı faziletli şeylere teşvik ederse, oda «ilham» dır. Şu halde kalbe gelen bir şeyin vesvese veya ilham olduğunu teşhis ede¬bilmek için, o gönüle gelen ve icra edilmesi için İtici kuvvetin şer veya kötü olan şeyleri yapmaya teşvik ediyorsa, o vesvesedir. Şayet kalbe gelen şey, iyi amelleri yapmaya teşvik ediyor ve iyiliğe iti¬yorsa, işte bu gönle gelen şey, ilhamdır. İlham OtSi;n, vesvese olsun hankisi olursa olsun, bunlarla bir hüküm çıkarılamaz. Heı hangi bir şeyin hakîkat ve aslına delil olamaz. Vesvesenin çeşitleri ve uzun îzahı, «Ameller niyyetlere göredir» hadîsi şerifin altında Zikredilmiştir. İlham hakkında da «İslamda Evliya meselesi» adlı eserimizle «İslama sokulan Bid'at ve Hurafeler» isimli eserimizde açıklama yapılmıştır. Hadîsi şerifin manası, gayet açık ve sarihki; insanların gönüllerine ge¬len şeyleri söylemedikleri veya işlemedikleri takdirde cenabu hak o gönül¬lere gelenleri bağışlayor. Ancak gönüllere gelenleri, insanlar dilleri ile söy^ ler veya onları bizzat icra edip işlerlerse, onlardan mes'ul olurlar. Tabiiki gönüllere vesvese ile gelenler, şer ve kötülüktür. İşte kalbe gelen kötülükler, işlenmedikçe veya dil ile söylenmedikçe günah olmaz, cezayı müstelzim değildir. Allah (c.c.) onları bağışlamaktadır. Hatta bir hadîsi kudsîde şöyle buyuruimuştur : «(Allâhü teâlâ buyuruyor : Ey meleklerim!) bir kulum bir günah işlemek istediğinde, ona hemen günah yazmayınız. Eğer o gönlüne aldığı günahı iş¬lerse, onun üzerine bir günah yazınız.» [209][209] Kalbe gelen vesvese ve kötü şeyleri telkin etme hâli, ilk defa şeytanin Adem aleyhisselâma telkini ile başlar. İnsanın nefsinin vesveseside dâima - kötülük telkin eder. şeytanın Adem aleyhisselâma telkini şu âyeti kerimede beyan edilmiş¬tir : «Ve nihayet şeytan Ademe vesvese verdi ve şöyle dedi: Ey Adem! Seni (cennette kalmana sebeb olacak) ebedîlik ağacına, bir de son bulmayacak devlete delâlet edeyim mi?» Taha sûresi, 120 Nefsin vesveseside şu mealdâki âyetde beyan buyurulmuştur. «And olsun ki, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler verdi¬ğimde biliriz..» Kof sûresi, 16 [210][210] Tercümesi : 64 - (2) Yine Ebû Hureyre (R.AJ den mervidir, demiştir : Resûlullâhın ashabından bir kurub insan Nebiyyi Ekrem (S.A.V) e gel¬di ve ondan sordular : Biz, birimizıin söylemesini büyük (günah, veya küfür ve kötü) gördüğü şeyi nefislerimizde (nefislerimizin vesvese ve iğvâsında) buluyoruz! — Bunun üzerine R££û3ullah (S.A.V) buyurdu : «Siz, bunu buluyormusunuz?» — Ashabı kiram : «Evet» dediler. — Resûluilah (S.A.V} de :[211][211] «İşte bu îmanın sarihidir.» buyurdu. [212][212] Îzahat Hadîsi şerifde beyan edildiği üzere, bir kısım cemaatın kalblerine gelen kötü vesvese ve vehimlerin âkibp*inin ne olacağı ve bu kalbe gelmenin iyimi, yoksa kötümü olduğu sorulunca, mübarek pyeğmdberimiz, «İşte bu (kalblere gelen vesvese), îmanın sarihidir.» buyuruyor. Evet kalbleri don yağı gibi donub, katilaşanlar pek makbul kişilerden değillerdi. Müşrik ve kâfirler gönüllerine yerleştirdikleri şirk ve küfür sebe¬biyle, onların gönüllerine şeytanın sokacağı bir şey kalmamıştır. Onun istediai Ç'rk ve fenalıkların en eşeddi yerleşmiştir. Artık vesvese ve şüpheler sokmaya veya sokmak için çapaya lüzum kalmamıştır, Fakat gönlünde îmanı olan müminin îmanını, kirletmek veya çalmak için bütün gayretini sarf ediyor. Her türlü çâreye baş vuruyor. Çünkü onun kal¬binde en büyük sermâye olan îman cevheri vardır. Bütün gayesi o cevheri çalmaktır. Netekim, mal, eşya, para ve emsali şeylerle dolu olan bir eve veya oda¬ya, hırsız girib çalmak için bütün gayretini sarf eder. Şayet odada, ev veya dükkanda hic bir şey olmazsa, hırsız iltifat et¬mez. İçeriye girmek dahî İstemez. İşte müminin kalbine gelen vesvese ve acâib vehimlerin çeşitleri, mü¬minin kalbindeki îmanının mükemmel ve sağlam olduğuna delâlet eder. Zira şeytan o îmanı kirletmek için vesvese veriyor. Müminde bu vesvese ile mücâdele ediyor. En kemallı cihadı nefsi ile yapmış oluyor. Hz. Ali (R.A) de şöyle demiştir. «Bir namazki, onda vesvese olmazsa, işte o namaz ancak yahûdî ve Hı¬ristiyanların namazıdır»[213][213] İslom hukukunun hükümlerini beyan eden fıkıh kitablarında «sehvi sec¬de babı» başlığı ile yazılan hükümleri okumalı ondan sonra bu hadîsi şerif ve İzahı \\e bu irtibat kurmaya çalışılmalıdır. Tercümesi : 65 — (3} Ondan (yani Ebû hureyre R.A. den) mervidir, demiştir : Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :[214][214] «Sizin bîrinize şeytan vesvese verir ve der : Şunu kim yarattı? Bunu kim yarattı? hatta şöyle der : Rabbini kim yarattı? İşte böyle soru ile karşı¬laşırsan, Allâha sığın ve (düşünmeyi) Terk et.» [215][215] İzahat Hadisi şerifde Resulü Ekrem sallallahü gleyhi vesellem şu mealdeki âye ti kerimeye işaret etmiştir: «Allah o iblisi (şeytanı; Rahmetinden kovdu..O da (İblisde) dediki : uhakkak kullarından bir muayyen pay arayıp saptıracağım. Onları gerçekden saptıracağım. Kendilerini uzun amellere düşürüp olmayacak kuruntu¬larla aldatacağım ve muhakkak onlara (insanlara) emredeceğimde davar¬ların kulaklarını (putların nâmına) kesip yaracaklar. Elbette onlara emrede¬ceğimde, Allanın yarattığı (Putlaştırarak, tebdil ederek) değiştirecekler Kim Allahı bırakıpda şeytanı dost edinirse, gerçekden bir ziyana düşmüştür. — Şeytan onlara vad eder, onları uzun amel ve kuruntulara düşürür, Şeytanın kendilerine vaad ettikleri aldatmadan başka bir şey değildir.» Nisa sûresi, 18-20 Bu âyeti kerimelerdede belirtildiği üzere, şeytan her zaman ve saatte durmadan İnsanları saptırmak ve kötülükleri yaptırmak için, elinden geleni yapmaktadır. Esasen huzuru ilâhiden kovulunca, Allahü teâladan yetgi istedi, İnsanları azdırmak ve azıtmak için yetgiyide aldı.. Ancak ihlaslı ve doğruluk üzere olan kimselere tesiri olmayacaktır. İşte bu sebeblerden dolayı, şeytan durmadan insanoğluna kötülükleri yaptırmak için vesvese vererek, akıl ve mantık djşı kötülükleri yapdırmak için akıl ve mantık dışı soruları sorarak şaşırtmaya çalışır, o haldeki hadisi şerifde belirtildiği üzere. Allâhı inkâr ettirmek için uzun sorular sorabile¬cektir. Evet şeytan insanın sağından, solundan, önünden, arkasında, altından ve üstünde gelecek her çeşid kötü telkinlerde bulunacak, nefsin tuğyan et¬mesi için çok acâib vesveseleri verecektir. Varlıkların kim tarafından yara¬tıldığını sorarak. Şunu kim yarattı, bunu ki myarattı, v nihayet Allâhı kim yarattı? şeklinde sorulprla insanı şaşırtacaktır. İmanı kuvvetli olanlar, onun bu vesveselerine iltifat etmezler, onun soru ve vesveselerini def ederler veya en güzel bir şekilde cevablandırırlar. Hak¬kın kudret ve azametine sığınarak onun şerrinden kurtulurlar. Fakat zaif îmanlı-fasık kimseler, onun vesvesesinin arkasına düşerler, şüphenin birini def etmeden' biri gelir. Vesevese ve vehimler içerisinde ken¬dilerini perişan eder-ler. Aslında akıNı-adam düşünür, iblis hakkın huzurundan kovulmuş bir münkirdir. Kendisine cehennem yoldaşı arayor. Kendisinin huzuru ilâhiden kovulmasına sebeb olan Âdem (A.S) in neslini azdırıp sapıtmak içinde elinden gelen gayreti sarf edecektir. Ve onun gayret ve emeli, insanları ken¬disi gibi isyan ettirip cehenneme attırmaktır. Bu husus bir âyeti kerimede şöyle beyan edilmiştir : «Şeytan size fakir olacaksınız diye korkutur ve size fuhşiyatı (kötülü¬ğü, cimriliği) emreder.» Bakara sûresi, 268 Diğer âyeti kerime meali : «Muhakkak şeytan, (devamlı) size düşmandır. Binaenaleyh sizde onu düşman tanıyınız. Çünkü o etrafına toplanan avânesini ancak cehennemlik olsunlar, diye çağırır.» Fatır Sûresi, 6 Böyle kötülük ve ebedi hüsrana davet eden ve insan oğlunun en azılı düşmanı olan iblisin şerrinden korunmak için. Resulü Ekrem sallallahü aley¬hi vesellem efendimiz hadisi şeriflerinde «İşte böyle (tehlikeli) soru ile kar¬şılaşırsan, hemen AHaha sığın (düşünceyi) terk et.» Buyurmuştur. «Eğer şeytandan bir fit (kötülük telkini) gelirse, hemen AHaha sığın..» Araf sûresi 200 Esasen inşam vesvese ve vehim, nefsinden olsun, şeytandan olsun, kadından ve$£rÖlö»r insanlardan olsun nereden ve ne şekilde gelirse gel¬sin, hemen Altoha sığınıp münakaşayı terk etmesi lâzımdır. Şeytanın vesvese ve ığvasından halikı zülcelaîa şu dua ve kelimelerle sığınılması oerektiğ*ni bizzat ResOlüilah (S.A.V) tavsiye buyurmuşlardır : «Lahavle veta -kuvvete. iHîa&ftfdh'ıIaliyyılazım» veya «eû^übiliâhimineşşeyta-nirracim.» Ayrıca kur'ant kerimden dua ve i&iâze ayetlerini okumakda çok fayda¬lıdır. Mesela : Ayetelkürsî, ihlası şerif ve Rabbena duaları, birde hasbünal-lahü veniğmel vekil, gibi dua ayetlerini okuyarak Allaha sığınmak lâzımdır. Vakit bulabilen ve imkanı olan kişiler, abdest veya gusul yaparak bir kaç rekat namaz kılmak ve kur'an okumak suretiyle vesvese ve vehimleri gider¬meye çalışırlarsa, en doğru yol takip etmiş olurlar. Tabiiki bu ameller ihlasla ve en güzel niyyetle işlenirse, hak teâla ya¬pılan duaları red etmez. Şeytanın ve insanların vesveselerinden kurtarır. Kur'anı kerimin en son sûresi olon sûrei nasda ve tefsirlerinde uzun uzun beyan edildiği üzere, her honkj bir kimse, nefsin ve şeytanın vesvese¬sinden, Allaha sığınmak ve yüce Allanın ismi şeriflerini, lafzâi celalini zik¬retmekle selamete erişe bilir. Bu hususda aşağıdaki hadisi şerifleride dikkatla okumak lazımdır. [216][216] Tercümesi ; 66 - (4) Ondan (Ebû Hureyre R.A. den) mervidir, demiştir : Resûlullah (S.A.V) buyurdu ki : [217][217] «İnsanlar, dâima birbirleriyle soruşma yaparlar, Hatta denilir : 8u mühluku Allâhü teâla yarattı, Allâhü teâtayı kim yarattı ya? Binâen aleyh bir kimse böyle bir şeyle karşılaşırsa, hemen Allâha ve Resullerine îman ettim, desin.» [218][218] Tercümesi : 67 - (5) jbni Mes'ud (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Sizden hiç bir kimse olmaz, ancak ona (şer emretmek için) cinden bir yahni ve (hayrı beyan etmek için) meleklerden bir yakını kendisine musal¬lat kılınır.» — Bunun üzerine ashabı kiram dediler : Yâ Resûlellah senin içinde böyle musallat kılman bir arkadaş varmıdır? — Resûlullah (S.A.V) buyurdu :[219][219] «Evet benimde vardır. Fakat Allâhü teâla beni korumakla ona gâlib kılmakda yardım etti de, oda müslüman oldu. Binâen aleyh benim cinden ar¬kadaşım bana ancak hayır emreder.» [220][220] Tercümesi : 68 - (6) Enes (R.A) den mervidir, demiştir : Resûiuilah (S.A.V) buyurdu :[221][221] «Şüphesiz şeytan, insanın kanının akdığı (dolaşdığı) yerde cereyan eder (dolaşır.» [222][222] Tercümesi : 69 - (7) Ebû Hureyre (R.A) den mervidir demiştir : Resûlullah (S.A.V.) buyurdu :[223][223] «Adem oğlundan doğan her çocuğa doğum zamanında mutlaka şey¬tan mes eder (dokunur). Binaen aleyh çocuk şeytanın mes etmesinden fer-yadla ağlar. Ancak meryem ve oğluna (İsa - Aieyhisselâma) mes etmemiş¬tir.» [224][224] İzahat Bu hadisi şerifin açık ve zahir manasında belirtildiği üzera annesinden yeni doğan her çocuğa'doğum anında şeytan dokunuyor ve o şeytanın do¬kunması iie dünyaya gelirken çocuk ağlayarak anasından doğuyor. Bu şe¬kilde dc'jum şekli Adem aleyhisselâmdan bu güne kadar böylece cereyan etmiştir. Ancak Hz. Isâ aleyhisselam ile annesi Hz. Meryemin doğum zama¬nında şeytan mes edip dokunmamıştır. Şeytanın bu hal ve hareketi, kıya¬mete kadar aynı minval üzere devam edecektir. Hadisi şerifde geçen «mes» kelimesinin manası, el ile dokunmak ma¬nasında kullanılmaktadır, Dolaysiyle şeytan çeşidli şekil ve kılıklara bürü¬nerek insanlara her çeşid zarar ve kötülüğü yapmak için, dokunmak yolu ilede zarar verebilir. Ehli sünnetin görüşü, şeytanın mes edip dokunması vakî olmuştur ve vâkî olabilir. Ehli sünnetin görüşü şu mealdaki âyeti kerimeye dayanmaktadır. «Riba (faiz) yiyenler (tefecilik yapanlar), kendilerini şeytan çarpmış (bi¬rer mecnun) dan başka bir halde (kabirlerinden) kalkmazlar (ancak şeyta¬nın çarpımasından cinnete uğrayan hâlinde kalkarlar).» Bakara sûresi, 275 Burada şerhi akaid sahibi allâme-i teftâzânînin cin ve şeytan hakkın¬da şerhi mekâsıdındaki şu tarifleride nakledelim : Cin : Hevâî bir şekilde latif cisimlerdirki, pek çok muhtelif şekillere gi¬rerler ve onlardan pek çok ocöib şeyler zuhur eder . Şeytanlar : Ateşden yaratılmış cisimlerdir. Bunlar insanlara fesadlık ve azgınlık telkin ederler. Melekler, cinniier ve şeytanlar gayet dar menfez ve deliklere girebilir¬ler. Hatta İnsanların kursaklarına dahi girebilirler. İnsanlar onların durum¬larını açık bir şekilde gözleriyle göremezler.[225][225] Halk arasında «falanı cin çarpmış, şeytan çarpmış» derler. «Şeytan carpmışda ağzs eğilmiş, cin çarpmasına uğramışda aklını oynatmış gibi..» Cümleler söylenmektedir. Bu ve emsali cümlelerin ehli sünnet görüşüne uyan tarafları vardır. Ancak bazı mübalağa ve ilaveli yalanlarda söylenebi¬lir. Şeytan ve cin çarpmasının olmıyacağını iddîa edenler, firakı dâlleden mutezilelerdir. Onlara göre âyeti kerime ve hadisi şeriflerdeki «Messüşşey-tan» kelimesinin menası hayalidir ve çocuğa şeytanın elinin tasviri gösteri-lirki, bir nevi vurma şeklini görür derler. Yukardaki âyeti kerime ve hadisi şerifler acıkca beyan ederken böyle indî teviller, elbet fasid ve batıl görüşlerdir. Şeytan ve cinnin çarpmasından, iğfal ve vesveselerinden Allâha sığın¬mak her müslümanın vazifesidir. Daha uzun izahat, akâid, tefsir ve kelam kitaplarında mezkûrdur. Melek, şeytan ve cinnin dünyada insanlara görülmeyip ahirette tersi ile insanların onları görüp, onların insanları göremiyeceklerinin sebebi hikmeti yukarda iki (2) nolu hadisi şerifin izah kısmında geçmiştir. Yukarıdaki hadisi şerifde Resûiüllah sallallahü aleyhi vesellem efen¬dimiz «Peygamberlere ve evliyalara şeytan dokunamaz» cümlesini söyle¬yenleri veya iddia edenleri red etmiştir. Birde cinnilerle insanların nikahlanıp izdivaç edenleri olabilir, olamaz meseleside düşünülecek bir hususdur. «Agamul mercan fi ahkamilcân» isimli eserle «Eşbah vennezâir» adlı eserde bu mes'elenin uzun izahı geç¬miştir. Oralardan okumak faideli olur. [226][226] Tercümesi : 70 - {8) Ebû Hüreyre {R.A) den mervidir, demiştir : Resûiüllah (S.A.V) buyurdu : «Doğum zamanında doğan çocuğun bağırması, şeytanın dokunmasın-dandtr.» [227][227] Tercümesi : 71- (9) Câbir (R.A) den mervidir, demiştir : Resûiüllah (S.A.V) buyurdu ki : «Muhakkak surette iblîs, tahtını su (deniz) üzerine kor, sonra insanla¬ra fitnelik etmeleri için askerlerini sevk eder. Ona (iblise), askerlerinin rner-îebe bakımrndan en yakını fitnesi en büyük olanlarıdır. Onlardan (iblisin as¬kerlerinden) birisi gelir ve der: Şöyle şöyle işledim (mesela : Kumar oynat¬tım, zina yaptırdım, der.) — Bunun üzerine iblis der : Hic bir şey istememişsin. __ Resûluliah (S.A.V) buyurdu : Sonra onların (aske.ieıin) birisi gehr ve der: Ben onu (adamı) bırakmadım, takt onunla (adamla) karısının arasını ayırdım, ondan sonra terk ettim. __ Resûiüllah (S.A.V) buyurdu : İblis ona (o askerine) yaklaşır ve : Sen ne güzelsin, der.» — Ameş (bu hadîsi şerifi rivayet edenlerden birisi) dedi : Zan eder sem Resûiüllah (S.A.V) buyurdu :[228][228] «iblis bu askerini kucaklar.» [229][229] Tercümesi : 72 - (10) Ondan {Câbir R.A den) rivayet olunmuştur; Resûiüllah (S.A.V) buyurdu : «Şüphesiz şeytan, Ceziretül arabda Namaz kılanların ibâdet yapma¬sından me'yüs (umutsuz ve mükedder) olur. [230][230]Fakat yine orada namaz kılan insanlar arasında, fesat çıkarmaya çalışır.» [231][231] Vesvese İle İlgili İkinci Fasıl Tercümesi : 73 - (1) İbni Abbas (R.A) den mervicfir : Nebiyyi ekrem (SAV) efendimize bir adam geldi ve dedi : Bana nefsim bir şeyler söylüyor, onu (nefsimin söylediği vesvese verdiğini) söylemekten simsiyah kömür olmam bana daha sevimlidir. — Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :[232][232] «Bir adamın işini (Nefsinin kötü telkinini) vesveseye çeviren Allâha ham dü senâtar olsun.» [233][233] İzahat Bu hadisi şerifden evvel geçen ve aşağıda gelecek hadisi nebevilerde okuduğumuz üzere'şeytan insana küfür ve şirki telkin eder. Eşyaların yara¬tılışı kim tarafından olduğunu sorduktan sonra Allâhü leâlayı kimin yarattı-ğmt sorarak Ademin neslini küfre iterken bu hadisi şerifdede kalbe ondan hafif ve fakat söylenmesi iğrenç ve ayıp olan şeyleri nefsine telkin etteğini dolaysiyle nefsinde acâib iğrençliği duyan kişinin küfür telkininin tehlike¬sinden kurtulmasından dolayı Allâha hamd etmeyi nebiyyi muhterem efen¬dimiz tavsiye buyuruyor. Evet şeytanın küfür telkininden nefsin vesvesesi, daha hafifdir. Bu se-bebden dolayı Adem Aleyhisselamın nesli olan insanlara şeytan küfür tel¬kin edip en tehlikeli hal karşısında kalan kişisinin hemen Allâha sığınması tavsiye edilmiştir. Nefsin bu telkini ise, ondan hafif ve kalpdeki îmanın takviyesine gayret gerektiren nefsiyle mücadele şeklinin zuhuruna sebeb olduğundan için, bu acâib telkin ve vesvesenin oluşuna hamd etmek, imanın kemalini icâp et¬tiren bir şükürdür. Bu hale şükrecftlirse, yüce Allah (c.c.) müminin kalbin¬deki imanını kuvvetlendirir. Zira cenabu hak bir âyeti kerimesinde şöyle buyurmuştur : «Elbet siz (bir nimete) şükrederseniz, mutlak ve muhakkak ben azi-müşşan sizin nimetinizi artırırım.» Sûrei İbrahim, 7[234][234] Tercümesi : 74 - (2) İbni Mes'ud (R.A) den mervfdir, demiştir : Resûlüllah (S.A.V) buyurdu : «Elbet âdem oğluna, bir şeytanın yaklaşması, birde meleğin yaklaşması vardır. — Şeytanin yaklaşmasına gelince, o (şeytan) şerri ve hakkı yalanla¬mayı telkin etmesidir. — Meleğin yaklaşması ise, hayra (namaz ve oruç gibi hayra) ve hakkı tastık etmeye (kitablara ve peygamberlere îman gibi şeylere) teşvik eder, — Binâen aleyh bir kimse, bunu (hayır ve hak telkinini) bulursa, bu tel¬kinin AHâhdan olduğunu bilsin ve Allâhü teâlaya hamdetsin. — Şayet diğer birini bulursa, habis ve necis olan şeytandan Allâha sı¬ğınsın.» — Bundan sonra (şu âyeti kerimeyi) okudu : (Şeytan, size fakirlik vöd eder ve fuhşiyâtı emreder. (Bakara Sûresi, 268). Tirmizi, Tirmizi, bu hadisin «garib» olduğunu söylemiştir. [235][235] Tercümesi ; 75 - (3) Ebî Hureyre (R.A) den mervidir, demiştir: Resûluliah (SAV) buyurdu : «İnsanlar dâ'ma birbirleriyle sualleşirler, hatta denir: Bu halkı Allâhü te-âla yarattı peki, Alfâhü teâlayı kim yarattı ya? İşte böyle söyledikleri vakit, hemen deyiniz: Allah birdir, Allah samed (her şeyden ganî) cfiir, doğmamış ve doğurulmamıştır, ve onun için denk (ve misli) yoktur, Bundan sonra o adam sol tarafına üç sefer tükürsün ve habis olan şeytandan Allaha sığın¬sın,» Ebû Davud. İnşallah ilerde kurban gününün hutbesi babında Amr bin ahves hadîsini zikredeceğiz. [236][236] Vesvese İle İlgili Üçüncü Fasıl Tercümesi : 76 - {14) Enes (R.A) den mervîdir demiştir : Resûluliah (S.A.V)) buyurdu : «Elbet insanlar hiç ayrılmadan devamlı (olarak) sualleşirler, hatta der¬ler : «Bu görünen her şeyi Allâhü teâla yarattı. Binaen aleyh aziz ve celil olan Allahı kim yarattı?» Buhâri Müslimde ise şöyledir ; «Resûluliah (S.A.V) buyurdu : Aziz ve celil olan Allah buyurduk!; Şüphesiz senin ümmetin dâim derler : Bu nasıl? Bunun durumu nedir? Hatta : Bu yaratılanı Allâhü teâla yarattı, aziz ve celil olan Allahı kim yarattı?» derler. [237][237] İzahat Hadisi şerifde beyan edildiği üzere pek çok İnsanlar, hak teâlaya is¬yan ve hakkı inkar etmek için basiretsiz ve hakka vasıl olamamış kişiler ha- linde lüzumsuz sorular sorarlar. Yada kendilerinin acizliklerini anlayamı-yan beyinsiz sivri akıllı kişiler halinde akıllarının eremediği şeylerle meşgul olarak bütün yaratıkların yaratınını sorduktan sonra hâşa «Atlahı kim ya¬rattı?» diyecek kadar alçalırlar veya alçalanlar olur. Günümüzdede bu tip münkirler pek çok görülmektedir. Adamcağız ba¬şının, kaşının ve bıyığının kıl adedini sayıp öğrenmekten acizdir. Acaba kaşı¬nın birinin kaç adet kılı vardır onu sayıp ortaya koyamaz. Kendisini en doğ¬ru ve en iyi şekilde teferrûatiyle bilemiyen zavallı, gidiyor, kendini ve her şe¬yi yaratanı bilip anlamak için güya araştırıyor. Sorup inceleyor. Akıllı insan evvela kendin: öğrenir ve kendini bilmeye çalışır. Kendini bilincede Aüahı bilir. Be hey zavallı! Eğer sen kendini iyi bilir ve öğrenirsen halikı zülceiâhn hakikat ve zâtına karşı nasıl bir bilgi gerektiğini anlarsın. İnsan nefsini bi¬lirse, Rabbisini bilir. Şayet kendi nefsini bilmez ve bilmek için gayret sarf etmez ise, Rabbisini bilemez. Bir âyeti kerimed eşöyle buyurulmuştur : «Kurre-i arzda kâmil bsfgi sahipleri .için, nice âyetler (ilâhi kudrete delâ¬let eden ve birliğini isbâtlayan nice alâmetler) vardır.» Zâriyat sûresi, 20 Yer yüzünde cenabu hakkın yarattığı dağlara, denilzere, ağaçlara, ne¬batatlara, madenlere", hayvanlara ve daha sayılamıyacak kadar muhtelif isimler altında yaratılan varlıklara bakan ve idrak eden insan, Alîâha karşı isyan değil hakkı ile kulluk edemediğini ve edemiyeceğini itiraf eder. Daima hak ile meşgul olur. Diğer bir âyeti kerime meâlide şöyledir : «Kendi nefislerlnizdede (nice âyetler var. Bunları) görmüyormusunuz?» Zariyat sûresi, 21 Yukarda insan oğlunun bedeninin kıiını saymakdan aciz olduğunu mi-sallamıştık. Nefsine ve bütün yaratıklara bakan insan, halikı zülcelalın ne kadar mükemmel bir sânî ve ne kadar azametli bir kudrete, irâdeye sahip olduğunu anlar. Misal ve örneği görülmeden yarattığı varlıklar içerisinde sırf insan ve hayvanların âzâ ve organlarının gayet güzel ve mükemmel yaratılışına nazar edip düşünülürse, her âzâ ve organın normal şekilde ça¬lışıp hiç birinin diğerinin işine engel olmayışı ve her âzânın gayet güzel şekilde yaratılıp oturtuluşu şâyani ibrettir. Meselâ : Ağızdan yenen bir gıda, vuaudda ayrı ayrı yollara dağılıyor. Bir kısmı kan oluyor. Bir kısmı su, bir kısmı süt, bir kısmı et, bir kısmı yağ, bir kısmı sümük, bir kısmı idrar, bir kısmı büyük abdest olarak dışarıya çı¬kıyor. Bu maddelerin bir birini batırmayişr ayrı ayrı yollarda cereyan edişi ve nihayet hayatın devamı en güzel şekilde oluşu, elbet düşünen insan için çok ve cok ibret alınacak ve hakkın huzurunda eğilmeyi gerektirecek hal gayet açıktır. Yeterki cenabı hakkın lutfu keremine nail ofarak doğru yol görülmüş olsun., Cenabı hak bütün müslüman kardeşlerle bizleri hak ve hakikati gören, bilen ve anlamaya çalışan mutlu kimselerden kılsın. îmân edememiş basiret-sizleride hidâyete erişenlerden kılsın. Amin. [238][238] Tercümesi : 77 - (15) Osman bin Ebil'AS (R.A) dedi : Dedim ki; Yâ Resûlellah! Şüphesiz şeytan benimle namazım ve kıraatim arasına giriyor, bana vesve¬se veriyor. — Bunun üzerine Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «İşte o, Hınzep denilen şeytandır. Binâen aleyh onu hissettinmi, ondan Allâha sığın ve sol tarafına üç sefer tükür.»[239][239] — Osman bin Ebil AS : ben bunu işledim, Allâhü teâla onu benden def etti, diyor.» [240][240] İzahat Ravi Osman bin Ebil Ass (R.A) kimdir? Hz. Osman bin ebil As (R.A.), sekafî kabilesine mensub genç yaşda müslüman olan bir sahabedir. Peygamberimize hicretin onuncu senesinde sekıf kabilesinin cemaatı ile gelib îman etmişti. Gelen cemaatın en genci idi. Kendisi o zaman ondokuz (19) yaşında idiler. Peygamberimiz efendimiz bu zatı Taife Vali tâyin etmişti. Resulü Ekrem efendimizin ahirete irtihaline kadar aynı vazifede devam ettiler. Hz. Ebû Bekrin hilafeti zamanında ve hatta Hz. Ömerin hilafeti zamanında da iki sene kadar aynı vazifede bu¬lunmuştur. Sonra Hz. Ömer bu zatı Tâifden azletti, Amman ve Bahreyne Vali tâ¬yin etti* Basrada sakin oldu ve orada hicretin elli bir (51) inde vefat etmiş¬tir. Peygamberimizin ahirete irtihah ânında taifdeki Sekif kabilesi dinden çıkıp mürted olmaya azmettiklerinde, bu zat onları şu hitabesi ile uyardı : «Ey Sekif cemaatı! İnsanların İslama girenlerinin en sonu oldunuz. Bi¬naenaleyh insanların mürted olanlarının evveli olmayınız.» Bu îkaz üzerine Sekif kabilesi irtidat edib dinden çıkmakdan çekindiler, dolayısiyle islamda devam ve sebat ettiler. Pek çok sahabe ve tabiin bu zatdan hadîsi şerif rivayet etmişlerdir. Allah (c.c.) Hepsinden râzî olsun. Yukardaki genç yaşda kemallı îmana sahib olan sahabenin haline dik¬kat etmek lazımdır. Zira zatı muhtereme namaza ve kur'an okumaya teşeb¬büs ettiğinde veya huzû ve huşu ile namaz kılmaya ve kur'an okumaya az¬mettiğinde şeytan vesvese veriyor, namaz ve kıraati kur'an anında ona şek ve şüpheler ilka ediyor. Bu halden Peygamberimize yakınıyor. Resulü ekrem (S.A.V) efendimizde onun Hınzep veya Hinzip ismincio bir Şeytan olduğunu, bu Şeytanın musallat olduğunu hissettiği zaman, he¬men Allâha sığınıp sol tarafına üç sefer tükürmesini tavsiye buyuruyor. O sahabede «Ben Resûlüüahın dediğini yapdım, Allâhü teala o hâli benden giderdi.» diyor. Şu halde hayatta yaşayan her müslüman, namazında, kur'an okuma anında ve her hangi bir ibâdet anında böyle vesveseye kapilırsa, eûzü bes¬meleyi çekib âyetelkürsiyi ve emsali dua âyetlerini okumalı ve dua ederek sol tarafına üç sefer tükürmelidir. Bu şekli inanarak yaparsa, o sahabenin kurtulduğu gibi o halden kurtulur. [241][241] Tercümesi : 78 - (16) Kasım bin Muhammed (R.A) den mervidir, bir adam ona (Kâ-sıma)sordu ve dedi : Şüphesiz ben namazımda vehimleniyorum ve bu hal bende çok oluyor. Kasım bin Muhammed o adama dedi : Namazına devam et, zira bu hal sen namazdan ayrılıncaya kadar senden gitmez ve sen dersin : Nama¬zım tamam olmadı.» [242][242] İzahat Râvî Kasım (R.A) kimdir? Kasım bin Muhammed (R.A), Hz. Ebû Bekir essıddık (R.A) in oğlu vo abıınden Medîne-i münevvereli meşhur yedi fakıhden birisidir. Zamanının en fazılı ve kâmili idi. Yahya ibni saîd hazretleri bunun hakkında şöyle demiştir : «Medinede kasım bin Muhammed-in üzerine tere ili edeceğimiz bir ki¬şiye ben erişmedim.» Pek çok sahabe ve tabiîn bu zattan hadis rivayet etmişlerdir. Hadis rivayet eden sahabelerden mesela, Hz. Aişe (R.A) ve Hz. Muâviye (R.A) da vardır. Vefatı, hicretin yüz birinci senesinde yetmiş (70) yaşında vuku bul¬muştur. Allah ondan razî olsun. Bu zatın* yukarda kendisine namazında vuku bulan vesvese hakkında ki cümlelerine çok dikkat etmek lâzımdır. Zira namazdan çıkıncaya kader vesvesenin gitmeyeceğini ancak namaz kılan adamın o vesveseye itibar etmeyip namazının tamam olduğunu hükmetmesi gerektiğini beyan buyu¬ruyor. Şeytan, müminin îmanını çalamayınca namazını ifsad ettirmek için dı¬şardan vehim ve vesveselere tevessül etmektedir. Ailâhü teâlayı unutup zikri ilâhiden, namazdan, abdesten uzak olan kişilere musallat oiur, hatta kalbe hortumunu sokar, kan damarlarında dolaşmaya çalışır. Ne zaman hak teâla anılırsa, o anda şeytan hortumunu çeker uzaklaşır. Fakat yinede ibâdet ve tâatı ifsad ettirmeye veya sekler içinde yapdırmaya çalışır. Bu hâ¬lin oluşu bir bakıma îmanın kemâlma delâlet eder. Zira şeytanın gayesi ya îman veya amelin ifsadıdır. Bunları yapdıramaz ise, ibâdetin içinde iken dı¬şardan vehim ve vesveseler vererek namazda sehiv veya sekler yapdırma¬ya çalışır. En son ameli ve ibtilası budur. Şeytanın Eşed zararlarından kurtulup hafifleri ile karşılaşan kişiye, dua ve hamdu sena ile şükretmesi lâzımdır. [243][243] (3) Kadere İman Bâbı Birinci Fasıl Tercümesi; 79 - I) Abdulfah bin Amr (R.A) den mervidir, cdemiştir : Resûlulfah (S.A.V) buyurdu : «Ailâhü teâla mahlûkâtın miktarlarını (kaderleri ni), yeri ve gökleri ya¬ratmazdan etli bin sene evvel yazdı {takdir etti.) «(Û anda) Allah m arşı su üzerinde idi.» [244][244] İzahat Burada evvela kader hakkında kısa bir malumat verdikten sonra hadîsi şerifin izah iner geçelim. KADER : Luğatta, bir şeyin neticesi, aslı, mikd»ları, takdir olunan şey, kolay olan şey, dar, az olarak icra edilen şey gibi mancalara gelir. Şeriatta Kader : Her mahlûkun kendisinde bulur-nması gerekecek iyilik, kötülük, menfeat ve mazarrat, mekan ve zamanla il® gili olacakların muhte¬viyatı ve mükâfat ve cezadan îcab edecek şeylerin nee şekilde ve niçin teret-tüb edeceği keyfiyetlerin tahdit ve takdir edilmesidir? KADER : Her hanki bir mukarreb melek-in ve hak tealâ tarafından gönderilen bir Peyğamber-in dahi muttalî olamadığı: ı Ailâhü tealanın sırla¬rından bir sırdır. Kader hakkında enine boyuna müna 3kaşa yapmak caiz oia-maz ve akıl yolu ile bahsetmek de hiç doğru olmaz *. Allah muhafaza aklî yönden bahsetmeye veya anlamaya çalışmak iddiası ı, insanı tehlikeye atar. Kader hakkında nakliyata dayanarak anlamaya ^çalışmak en doğru yol¬dur. Kadere îman hakkında ilmî tarif ve îzah şöyle b-oeyan edilmiştir : İlim; iki kısımdır ve şöyledir : Birincisi, Halkda mevcut olan ilimdir. O da şemsrîat ilmidir. İkincisi de, Halkda ilmi olmayıb gaib olan llimdir.-r. O da kader ilmidir. O kader ilmini halikı zülcelal yaratıklarından saklamış^, muttalî kılmamış ve hakîkatına muttalî olmak için uğraşmaktanda nehye-atmiştir. Halk tarafından öğrenilebüen mevcud ilmiki, şer^rîat ilmini inkâr etmek, küfürdür. Halk tarafından bilinme imkanı olmayan vese ğaib olan ilmi ki, ka¬dere muttali olmak iddiası da küfürdür. Zira kader il; ilmini Allahdan başka kimse bilemez. Bilirim iddiası ve hatta bilmek için ioîddiada bulunmak, ilah iddiasında bulunmak olduğundan seksiz ve şüphesiniz küfür olur. Kader hakkında, aslı malum, vasfı meçhul olaraMak bilip inanmaKtir. As¬lının esasının varlığına inanıp ne şekilde ve nasıl oîdu*sjğu hakkında bilme im¬kanı olmadığına inanmak en doğru yoldur. Kadere îmonan elbet farz ve lazım¬dır. Ona îman ise şöyledir : «Allâhü teâla bütün kullarının işlerini hayır olsun şer olsun yaratıcısı olduğuna, Levhi mahfuzda yazdığına aynı zamanda levhi mahfuza yazması bütün mahiukatı yaratmazdan evvel olduğuna ancak su ile arşı âlânın on¬lardan evvel yaratıldığına, her şeyi ilâhi kaza, kader, irâde ve meşiyeti ilâhî ile olduğuna inanmaktır. Ancak îman ve itaat cinsinden olan hayırları sev¬mesi, rıza ve mehabbeti ile olup onları mükâfatlandırmasıda rızası iledir. Kü¬für ve mâsiyete ve bunların ıkab ve cezasına rızası olmadan yaratır. Kader hakkında inanmak, îman esasındandır, Allâhü teaia mahlukatı iki fırka yaratmıştır. Bir fırkasrnı fazlu keremi ile cennet için yaratmıştır. Diğer bir kısmını da adlı ilâhisinin tecellisi için cehennemlik yaratmıştır. Hz. Ali (R.A) a bir adam sordu : Bana kaderden hpber ver! Hz. Ali (R.A) dediki : «O karanlık bir yoldur. O yola sülük etme.» O adam tekrar sordu. Hz. Ali (R.A) yine dedi: «Derin bir denizdir. Aman içine dalma.» O adam suali tekrarladı. Bunun üzerine Hz. AH (R.A.) şu cevabını buyurdu : «Kader, Allâhın sırrıdır. Onu senden gizlemiştir. Dikkatli ol, o kader hakkında teftiş edip araştırma yoluna kat'iyyen gitme.» Kader hakkında bir nebze îzahat, yukarda iki nolu îman hadîsinin al¬tında geçmiştir. Yukardaki Hadîsi şerifde de bütün malılukat ve mahlukatın kaderleri ile ilgili tecelliyatın yer gök yaratılmazdan elli bin sene evvel takdir edilib levhi mahfuza yazıldığını beyan etmektedir. Hadîsi nebevide beyan edildiği üze¬re, her şeyden evvel arşı âla ile suyun yaratılmış olduğu anlaşılmaktadır. Zira yer gök yarattlmazdan ellibin sene evvel mukaddarratın takdir edildiği ve o takdir zamanında arşi âlânın su üzerinde olduğu beyan buyurulmuş-tur. Bu duruma göre arşı âla ve su yerden gökten ve onlardan yaratılan ve haklarında takdir edilib yazılanlardan evvel olduğu açıkça beyan edilmiştir. Ancak muhtelif kitablarda nakledilen bilgi ve hükümlere göre, iik defa resûlüllahın nurunun, ondan sonra kalemin yaratıldığıda rivayet edilen ha¬disi nebevilerden anlaşılmaktadır. * Levhi mahfuzdaki yazılanlar katî değil vasfîdir. İnsanların irâdesine bağ¬lı olmak kaydı ile yazılmıştır. İnsanlar, hanki tarafı tercih ederlerse, o İşlenen şekli ile kesinlesin Ömrün kısalması ve uzalması meseleside bu hususlara bağlı şekilde yazılmıştır. Levhi Mahfuz ve yazılanlar hakkında gerekli malumat, akâid kitabla-rında mevcuttur. Bilhassa imamı azamın fıkhulekber adlı eserinde beyan edilmiştir. Ayrıca hemen ilerde gelecek hadîsi şeriflerde açıklayıcı bilgiler gelecektir. [245][245] Tercümesi: 80 - (2) İbnİ Ömer (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Her şey (Allâhın) kader,! iledir. Hatta âcizlikve akıllılık (veya arzu edi lene kavuşmak, bir şeyi neşe ile yapamamak veya zevkle ibâdet ve itaatta bulunmak) da kaderle (takdiri ilâhî ile) dir.» Müslim, (keza A hm e d bin han-belde de mezkûrdur.) [246][246] Tercümesi: 81 - (3) Ebû Hu rey re (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlullah (SAV) buyurdu «Âdemle Musa (AS) Rabbilerinin huzurunda delil getirdi (!er), ve Âdem (A.SJ Musa (A.S) a ğâiib geldi. — Mûsâ (A.S) dedi : Sen, Allâhü teâlâmn yedi kudreti İle yarattığı Ademsin, sana ruhundan üfürdü, Meleklerini sana secde ettirdi, seni Cen¬netinde sakin kıldı, sonra hatan sebebi ile insanları yere indirdin değilmi? ~- Âdem (A.S) dedi : Sen, Allâhü teâlâmn risâlet ve kelâmı ile temiz¬lediği (taltif ettiği) Musa sın, sana kendisinde her şeyi beyan eden levhayı verdi. Seni pak olarak kendine yaklaştırdı, işte bu sebeble ben yaratamaz¬dan evvel Allâhü teâlânin tevrâtı yazdığı zaman ne kadar idi? — Musa (A.S) dedi : Kırk sene (idi.) — Âdem (A.S) dedi : Tevratta «Âdem Rabbisİne isyan etti ve isyanla doğru yo! d an çıktı» (Ta ha sûresi, 121) âyeti buldunmu? — Musa (A.S) evet dedi. — Âdem (A.S) dedi : «Ben yaratılmazdan kırk sene evvel benim işle¬mem bana Allâhü teâla tarafından takdir edilen ameli işlediğimden dolayı beni kötülermis-in?» — Resûlullch (S.A.V) buyurdu :[247][247] «Âdem, Musa ya gâlib geldi.» [248][248] İzahat Hadîsi şerifde beyan edilen huccetleşme meselesinin îzah şeklini şöy¬le beyan etmişlerdir: Adem (A.S) ile Musa (A.S) arasında gecen huccetleş¬me, Hz. Adem le Hz. Musa'nın rûhan temessüi edib gaib âleminde karşılaş¬mışlardır. Cenabu hak.onları ruhlarıyle karşılaştırmak suretiyle birbirleriyle delil ve izahlarda bulunmuşlardır. Veya her ikisini cismânî olarak karşılaştırmıştır ki, şöyledir : Hz. Mu¬sa'nın zamanında Hz. Adem-i cismen tekrar diriltmiştîr. Bu suretle her ikisi karşılıklı hüccet ve delil ile birbirlerini yukarda geçtiği üzere takdir ve ten-kidlerde bulunmuşlardır. Veya her ikisini tekrar diriltib huzuru ilâhîsinde cismâni bir hayatla karşılaşmışlardır. İşte o andada karşılıklı münazara ve hucceîleşmeyi yap¬mışlardır. Nitekim Mîrac gecesinde Resulü ekrem efendimiz bütün Peygam¬berlerle İçtimâ ettiğini ve hatta onlara imamlıkda bulunduğunu beyan bu¬yurmuştur. Bu husus, akâid kitablarında dahi yazılıdır. Hz, Adem le Hz. Musa'nın aralarında geçen muhaverelerinin hükümle¬ri, kurbanı kerimde geçmektedir. Ve nihayet aralarında geçen mes'eleninde bir kaderi İİâhinin tecellisi olduğu beyan edilmiştir. [249][249] Tercümesi: 82 - (4) Ibrsi Mes'ud (R.A) den rivayet edilmiştir, demiştir : Sâdık ve masduk olan Resûlullah (S.A.V) bize söyledi : «Mutlak surette sizin birinizin yaratılması, annesinin karnında kırk gün nutfe (meni) olarak cem olunur. Ondan sonra o kadar (kırk gün kadar) za¬manda pıhtılaşmış kan olarak durur. Ondan sonra o kadar zamanda et parçası olarak bulunur. Ondan sonra Allâhü teâla dört kelime ile bir me¬lek gönderir; — (O melek, rahimdeki çocuğun) amelini, ecelini, rızgını ve şaki veya said olacağını yazar, sonra ruh üfürür. — Binâen aleyh ondan (Alİâhdan) başka ilâh olmayan (Allah) a ye¬min ederim ki, Muhakkak sizin biriniz Cennet ehlinin amelini İşler hatta onunla Cennet arasında bir zira (altı yedi tutam) kalır. Fakat sonra onun aleyhine tecelli eden takdir (kötü amel) sebebiyle döner ve Cehennem amelini işler ve Cehenneme girer.[250][250] — Ve yine sizin biriniz Cehennem ehlinin amelini işler, takı onunla Cehennem arasında bir zira' (altı yedi tutam) kalır. Hemen kitab, aleyhine sepkat eder ve Cennet ehlinin amelini işler. Bununiada Cennete girer.» [251][251] İzahat Yukardaki Hadîsi nebevide belirtilen kırkar gün hakkında bâzı büyük¬ler şöyle demişler: Çocuğun kırk gün meni, kırk gün pıhtı kan ve kırk gün¬de et parçası hâlinde durması, Adem aleyhisselâmın yaratılışı ânında balçık hâlinde kırk gün durmasına muvafakatmdandır. Yahut Musa aleyhis-selârnın kırk gün mîkâtta bulunmasına muvafakat gibi kırklarda hayır olma¬sındandır. Hadîsi şerifde belirtildiği üzere daha çocuk ana rahminde mükemmel şeklini alır almaz bir melek geliyor. Çocuğun hakkında dört şeyi derhal ya¬zıyor çocuğun amelini, ecelini, rızkını ve şakî (azgın) veya said (düzgün, iyi) olacağı hususları yazıyor. Ondan sonrada cisim yapısı tamamlanmış olan çocuğa ruhu üfürüyor. O çocukda canlı bir varlık olarak hayata devam ediyor. Hadîsi şerifin son cümlesinde de esas hayatın son zamanının muteber ve makbul olduğu beyan ediliyor. îtibcr son nefese bağlıdır. Onun için mü¬min ilk günlerinde her ne kadar iyi amel ve hayırda bulunsada son zaman¬da o hayırları yıkıp îmanını terk edebilirde. Keza bir kişide pek çok kötülükleri bir zaman işler, bir de bakarsın o kötülükleri terk eder. Gayet iyi ameller işler ve o şekilde kâmil bir iman ve Bu sebebden her mümin, dâima hakka sığınıp onun rahmetini umup azabından korkarak yaşamalıdır. İşte böyle kişiler mutluluğa nail olurlar. iyi amelleri ile âhirete gider seâdete nail olabilir. [252][252] Tercümesi; 83 - (5) Seni bin şad (R.A) den mervidir, demiştir: Resülullah (S.A.V) buyurdu : «Muhakkak bir kul, Cehennem ehlinin amelini işler ve fakat o kul {bu¬nunla beraber yine) Cennet ehlindendir.[253][253] — Ve yine bir kul, Cennet ehlinin amelini işler fakat o kul, Cehennem ehlindendir. Zira ameller ancak ve ancak son hatimelere (nefeslerin son çı¬kışlarına) bağlıdır.» [254][254] İzahat Ravî sehl bin sâd (R.A) kimdir? Hz. Sehl bin sâd (R.A) medine-i münevvereli ensârı kiramdandır. Ebul Abbas künyesi ile künyeîenmiştir. Bu zatın ^smi, daha evvel «Huzn» idi. Resûiüilah (S.A.V) efendimiz bu¬nun ismini «Sehl» olarak değiştirip isimlendirdi. Hz. Shel onbeş (15) yaşın¬da iken Re~û!üiiah sallallahü aleyhi vesellem efendimiz âhirete irtihal etmiş¬tir, - H2. Sehl i'R.A) hicretin dpksan bir (91) inci senesinde medine-i münev-verede vefat etmiştir. Medme-i münevverede vefat eden sahabenin en so¬nuncusudur. Allah ondan razı olsun. YukaraaKi hadisi şerifde beyan edilen hükmün hulâsa ve esası şudur : Bir mümin ömrünün ilk zamanlarında cehennem ehlinin kötü amellerini işlerken tevbe istiğfar ederek itikat ve amelini düzeltir. Bu iyi haldede hak¬kın rahmetine kavuşur. Son nefesinde îman ve iyi amelle öldüğü içinde cennet ehünden oiur. Diğer bir kişide ilk zamanlarda cennet ehlinin ameli ile meşkul olur. Fakat sonraları akide ve amelini bozarak cehennem adamlarının kötü amel leri ile meşku! olur. Bu kötü amelleri işlediği halde ikende veiat eder. Vefat etîigi hai üzerede cezalandırıhrkı, cehennem ehlinin ameli üzere öldüğü gi¬bi, cehennemi boylar. Zira İtibar, son nefesde âhirete gidişe göredir. Son nefeslerinde cehennem ehlinin ameli ile ölenler, Cehennemi boy¬larlar. Şayet son nefeslerinde cennet ehlinin amelleri ile ölürlerse, cennete dâhil olurlar. Bu hadisi şerifin daha geniş açıklamalı izahı, yukarda birinci hadisi şerifin izah bölümünde geçmiştir. [255][255] Tercümesi; 84 - (6) Aişe (R.A) den mervidir, demiştir : ResûîuÜch (S.A-.V) Ensardan bir çocuğun cenazesine çağrıldığı zaman ben dedim K . Yo Rasüieüâh! ne mutiü bu çocuğa, Cennet kuşlarsndan bir kuşdur. Hiç bir kötülük işleme çağmada yetişmedi. — Hemen Rasûluüah (S.A.Vı buyurdu : — Bu.sözünden (ve itiküdfrıdan) başka sözün varmı? Ey ÂîşeJ Şüphe¬siz Aiiâhü teâiâ Cennet için bir ehil halk etmiştir ve onların (Cennet adam¬larının) Cennet İçin yaratılmaları onlar babalarının sulbierinde jkendir.[256][256] — Ve Cehennem içinde ehil yaratmıştır ve onları (Cehennem adam¬larını) - Cehennem için yaratması ise onlar (Cehennem adamları) babala¬rının suiblerinde ikendir.» [257][257] İzahat Râvi Hz. Aişe (R.A) kimdir? Hz. Aişe (R.A), Hz. Ebu Bekir (R.A) tn kızıdır. Annesi Ümmü Rumman-dır. Peygamber (S.A.V) efendimiz, nübüvvetinin onuncu senesi mekke-i mükerremede Hz. Aişe ile Şevval ayında hicretten üç sene evvel nişanlanıp nikahlandılar. Fakat izdivaç muamelesi olan zifafa girmeleri, hicretin ikinci senesi şevval ayında vuku bulmuştur. Hz. Aişe zifafa girme zamanında dokuz yaşlarında idi. Hemen yukardaki izdivacın oluş zamanı ile yaş hadleri hakkında bir kaç cümleyi hatırlatacağım. Evvela Resûlüllah (S.A.V) efendimiz hem nişan ve nikâhını ramazan ayından sonra gelen şevval aynıda yapıyor ve hem zifafa girmeside şev¬val ayında oluyor. Günümüzde bazı kimseler, «iki bayram orasında nişan, nikah ve zifaf oyjndan sonra gelen Şevval ayında yapıyor ve hem zifafa girmeside şev¬ler Bilindiği üzre Hz. Peygamberimiz efendimiz, validemiz Hz. Aişe ile ni¬şanı, nikahı ve zifafı iki bayram arasında oluyor. Öyle ise, iki bayram arası, nişan, nikah, öügün ve zifaf olur. Caizdir. Olmaz diyenler, hakikati bilme¬yen câhil, yada hurafeci kişilerdir. Diğer bir hususda 40-50 yaşlarındaki erkeklerden birinin 18-20 veya 25-30 yaşlarındaki bir kız ile evlenenleri, ayıplayan, hoş karşılamayanlar olu¬yor. Bu görüş ve düşüncede sakat ve kötüdür. Bilindiği üzere Resulü Ekrem efendimiz, 54 yaşında, Hz. Aişe validemiz¬de dokuz (9) yaşında iken izdivaç buyurdular. Peygamberimizin amel ettiği şeyi veya onun ameline yakın olanını ayıplamak Peygamberimizi ayıpla¬mak olur. Ancak kendisine her yönden güvenemiyenler, mazerete binâen uzak olurlar. Peygamber efendimiz, Hz. Aişe ile dokuz sene aile hayatında bulundu¬lar. Hz. Aişe on sekiz (18) yaşlarında iken, Resulü Ekrem efendimiz âhirete teşrif buyurmuşlardı. Peygamberimiz bakire olarak aldığı hanımı bir tek kişidir. O da Hz. Aişe validemizdir. Peygamber efendimizin Hz. Aişeden çocuğu olmamıştır, Hz. Aişe (R.A), fakıh, âlim, fazıl, fasih ve pek çok hadis rivayet eden sahabelerden idi. Arapların âdet ve günlerine ve şiirlerinin çeşidlerinede vâkıf idi. Kendisinden pek çok sahabe ve tabiîn hadisi şerif rivayet etmiş¬lerdir. Hz. Aişe (RA) hicretin elli yedi (57) inci senesinde ramazan ayının on yedi (17) s!nde saiı günü Medine-i münevverede vefat etmiştir. Cenaze na¬mazını Ebî Hureyre (R.A) kıldırmıştir ve cenazesi, Cennetül Bakıa defnolun-muştur. Kendisinin oraya defnedilmesini daha evvel emretmiştir. Rivayet ettiği hadisi şerif, bin ikiyüz on (1210) adettir. Allahü teâla on¬dan razı olsun. Amin. [258][258] Tercümesi: 85 - (7) Ali (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlüllah {S.A.V) buyurdu ki: «Sizden her birinizin bir mâk'adı Cehennemde ve bir mak'adı (oturmu mahalli ve varacağı yer) Cennette oimak suretiyle yazılmıştır.» — Ashabı kiram dediler : Yâ Resûlellah! Öyle ise biz kitabımız (mu¬kadderatımız) üzerine dayanmıyacak ve ameli terk etmiyecekmiyiz? — Resûlüllah (S.A.V) buyurdu : «Amel ediniz, zira her ferd, halk olunduğu şey için müyesser kılınır. — Şu halde b,ir kimse, seâdet (Cennet) ehlinden olursa, önada şakâ-adet amefj! kolay kılınır. — Şayet bir kimse, şakâvet (cehennem) ehlinden olursa, önada şakâ-vet ameli kolay kılınır. — Bundan sonra (Resûlüllah şu âyeti) okudu : «(Bundan sonra) kim verir (Aliâhın hakkını öder) mâsiyetten sakınır ve en güzelide tasdik ederse, bizde onu en kolaya hazırlarız. — Ama kim, cimrilik eder ve kendisini müsteğnî görür ve o (kimse) en güze!,' yalanlarsa bizde ona en güç (ve kötü) olanı kolaylaştırırız (onu işle¬tiriz),» (Leyi sûresi, 5-10) [259][259] İzahat Râvî Hz. Âlî (R.A.) kimdir? Hz. Alî {R.A), Peygamberimizin amcası Ebû talibin oğlu. Kızı HZ. Fati-manır. efendisi, dördüncü halifesi emirüf müminin vasfına haiz Ebil hasen künyesi ile mârufdur. Aynı zamanda Ebitturabda denir. Bütün izahat ve beyanlarda, çocuklardan ilk müslüman olanlardandır. Kendisi henüz yedi yaşında iken ıslama girmişdir. Bazı görüşlere görede, sekiz, veya on veya onbeş yaşlarında müslüman ofmuştur. En meşhuru, ye¬di veya sekiz yaşında müslüman olmuştur. Resulü Ekrem efendimizle beraber bütün muharebelerde bulunmuştur. Ancak Tebuk seferinde bulunamamıştır. Önada gidemeyişi, Resulü Ekrem efendimiz onu ehü iyâünin başına halef olarak koymuştu. Ve Hz. Mûsanın Mikada gidişi anında kardeşi Hz. Hârunu kavminin başına koyduğu gibi, Re-sûiü Ekrem efendimizde Hz. Aliyi ehü iyâlinin ve ümmetinin kalanlarının ba¬şına koymuştu ve şöyle buyurmuştu : «Sen bana Horunun Mûsaya oluşu menzillinde olmana razı olmalısın.» Hz. A!j (R.A) sert tabiotiı, gözleri büyükçe, orta boyîu, şişmanca ve vücudu çok kıllı, sakalı enlice, sakalı ve başı bern beyaz idi. Hz. Osmanın şehid edilmesinden sonra hilafete getirüdi. O hilâfete getirlidiği günde, bir cuma günü, hicretin otuz beşinde zilhiccenin 18. gününe rasiamıştı. Hicretin kırkıncı yılında ramazon ayının 17 sinde cuma bir günün sa¬bah namazsnı edâ ederken Abdurrahman bin mülcem isimli bir zındık tara¬fından küfede camide zehirli bir kılıçla yaralanmıştır. Bu yaralamadan üc gece sonra vefat etmiştir. Şehâdeîine sebeb olan «Havaricler» hakkında gerekti malumat «Bid'at ve Hurafeler» adlı eserimizde vardır. Cenazesini oğullan, Hz. Hasan ve Hz, Hüseyin (R.A) la beraber Abdul¬lah bin Cafer (R.A) yıkadılar. Namazımda Hafîdi Resûlüllah (S.A.V) olan oğlu Hz. Hasan (R.A) kıldirrmştır. Vefatı anında, altmış üç yaşlarında idi. Hilâfeti, dört sene, altı ay ve bir kaç gün devam etmiştir. Kendisinden oğullan, Hasan, Hüseyin, Muhammed (R.A) la birlikde sahabe ve tabiînden pek çok kimseler, Hadisi şerifler rivayet etmişlerdir. Allah (c.c.J hepsinden razı olsun. Amin. Yukardaki hadisi şerifi tekrar tekrar okumalı, Mukaddarata boyun eğ¬mek ve mukaddaratın ne şekilde tecelli edeceğini hiç bir kimsenin bilemi-yeceği, dolaysiyie irâde ve amel ile mükellefiyetin ne şekilde ve nasıl olma¬sı gerektiği beyan edilmiştir. İnsana düşen kendini irâde ve amelin iyi ol¬ması ve iyi şeylerle meşgul olması gerekir. Tedbirle mükellef olunduğunu bilen her insan, tedbirini alır, kendine düşeni yapar, takdire karşı isyan etmez. Takdirin ne şekilde olduğunu ve nasıl tecelli dceğini hiç bir ferd bilemez. Bilmeye çalışamazda. Bilirim diyenler veya bilinir iddiasında olan¬lar basiretsiz kâfir kimselerdir. Hulasa, bizler tedbirle mükellefiz. Takdirle mükellef değiliz. Tedbirimi¬zi tam alırsak takdire karşı ihanet etmeyiz. Şayet tedbirde kusurumuz olur¬sa, takdire kusur bulmamalıyız. Takdirin tecellisi, bizlerin tedbir ve irâde¬sine bağlıdır. Biz irâdemizi hayra sarf edersek takdirde tecelli edende ha¬yır olur Şayet biz irâde ve tedbirimizi şerre öiet edersek, takdirde tecelli edende şer olur. Akaid kitaplarında şöyle denilmiştir. «Mukadder, Mumad-derle değişir.» Yani Levhİ mahfuza vasfı olarak yazılan şey, her hanki bir sebeb ve irâde ile tebdil edilir veya olduğu gibi tesbit edilir. Kesinlik hükmü, irâdenin sarfına ve sebebini işlemeye bağlanmıştır. Mukadderatın mahiyetini ve ne¬ticenin ne şekilde tecelli edeceğini hak teâla bilir. Biz irâde ile mükellefiz. Açıklayıcı îzahat, «İslama Sokulan Bid'at ve Hurafeler» le «İslâmda Evliya meselesi ve Harikalar» adlı eserimizde zikredilmiştir. [1] Tercümesi: 86 - {8} Ebû Hureyre (R.A} den mervidir, demiştir: Resûlüllah (S.A.V) buyurdu ki: «Şüphesiz Aliâhü teâlanın Âdem oğluna zinadan nasibini yazmıştır, mutlaka o nasibine kovuşur, — Binâen aleyh gözün zinası, (harama) bakmaktır, — Dilin zinası, (cima' kelimesini ve haramı) konuşmaktır, — Nefis zinayı temenni eder ve iştahlanır, fercde onu (zinayı) ye tas¬dik eder yada tekzib eder.» Buhcıri, Müslim — Müslimin (diğer) rivayetinde Rasûlullah şöyle buyurdu : «Âdem oğlunun üzenine zinadan nasibi yazılmıştır. Ona (zinadan nasi¬bine) elbet kavuşucudur. — Gözlerin zinası, (harama) bakmaktır, — Kulakların zinası, (haramı ve cima' sözlerini) işitmektir, — Dilin zinası, (cima ve haram kelimeleri) konuşmaktır, — Elin zinası (şehvet ve harama) yapışmaktır, — Ayağın zinası, (zinaya ve haram yollara) adım atmaktır. — Kaib, zinayı arzu ve temenni eder. Onu (zinayı) fere, tasdik eder, yada tekzib eder.» [2] Tercümesi: 87 - (9) Imrân bin Husayn (R.A) den mervidir; Müzeyne kabilesin¬den iki adam dediler ki : Yâ Resûlellah! bana haber verirmisin bugün in¬sanlar ne yapıyor ve nerede çalışıyorlar? Onların üzerine bir şey hükmo-lunup ve onlar hakkında bir kaderde sebkat etmiş olsa veya onlara pey¬gamberlerinin getirdiği bir şey (hüküm, hayır) la karşılamaları takdirinde ve onların aleyhine delil sabit olsa (nasıl olur bildirirmisin)? — Bunun üzerine Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Teretdüt etme, belki bir şey onlara takdir olunur ve onlar hakkında sebkat eder. Bu hükmün böyle olduğunu aziz ve celil elan Allanın kitabın¬da şöyle tasdik olunmuştur: «Her bir nefse ve onu düzenleyene, — Sonrada ona hem kötülüğü, hem (ondan) sakınmayı ilham edene ki, onu (nefsini) tertemiz yapan kişi muhakkak umduğuna ermiştir. (Şems sûresi, 7-9) Müslim[3] İzahat Râvî Hz. İmran bin Husayn (R.A), Ebâ nüceyd künyesi ile mârufdur. Hayberin fethi senesi müslüman olmuş, vefat edinceye kadar Basrada sa¬kin olmuştur. Sahabenin fakih ve fazıllarından idi, Hayberin fethi yılı olan hicretin yedinci senesi kendisi ile babası müslüman olmuştu. Vefatı, hicretin elli ikinci senesinde vuku bulmuştur. Allah ondan razı olsun. Hadisi şerjfde Resûlullah (S.A.V) efendimiz, kaderi ilâhîde sebkat et¬miş olan her hangi bir şeyin, olmasının mukadder olduğunu beyan buyur-dukdan sonra, sebkat edip yazılan bir şeyin başka bir yazılan kaderle de¬ğişebileceğimde zikretmektedir. Hatta bir nefsin hakkında cereyan eden şeyin değişip değişmeyeceği hususundaki suâle, değişebileceğini beyan sa¬dedinde «Tereddüt etme!» buyurmuşlardır. Yukarda bir akâid kaidesini yazmıştık : «El mukadderü yuğayyeru bilmu-kadderi — mukadder olan şey, diğer bir mukadderle tağyir ve tebdil olu¬nur.» Az sadakanın çok belayı def edeceği, makbul bir duanın inen veya ine¬cek olan belayı def edip önleyeceği, tevbe ve istiğfarın hayatta çok değişik¬liğe sebeb olduğu gibi ahirettede pek çok faydası olacaktır. Bu hususda âyeti kerime ve hadisi şerifler Pek çoktur. Bir âyeti kerimede şöyle buyuruîmuştur: «Allah (c.c.) dilediği hükmü kaldırır ve dilediğini yerinde sabit kılar (veya değiştirir).» Râd sûresi, 39 Bir hadisi.şerifde şöyle beyan edilmiştir: «Sadaka, belayı def eder ve ömrü artırır.» Ayeti kerime ve hadisi şerifin hükümlerini tatbiki olarak yaşayan Hz. Ömerin bir hâdisesini nakletmekle iktifa edeceğiz. Hz. Ömer (R.A) samda vâki olan taun hastalığını duyunca şama gir-meyip dönmek üzere hareket ettiler. Hemen orada Şam Vâiisi Ebu Ubeyde (R.A.) şöyle dedi: «Kazayı ilâhîden kaçıyormusun?» Hz? Ömer (R.A) de dediki: «Allahü teâlanın kazasından kaderi nahiyesine kaçıyorum.» Kaza ile kader hakkında geniş malumat, yukarda iki nolu cibril hadisi¬nin altında zikredilmiştir. [4] Tercümesi : 88- (10) Ebû Hureyre (R.A) den mervidir, demiştir : Dedim ki : Yâ Resûlellâh! Ben genç (şehvet sahibi) bir adamım, ve ben kendi nefsim üze¬rine zina yapmakdan korkuyorum, ve kadınlardan nikahlayacak bir şeyde bulamıyorum, sanki o (Ebû Hureyre) ondan (Resûlullahdan) hayalarının bu¬rulması hakkında izin isteycrdu, Ebû Hureyre dedi: :— Resûlultah (S.AV) bana cevab vermekten sustu, sonra ben yine ay¬nısını söyledim. Resûluİlah yine bana bir şey söylemedi susdu, ondan son¬ra yine aynı kelimeleri söyledim, — Resûluİlah bana karşı yine susdu, son¬ra yukardaki sualleri ve cümleleri aynen söyledim, — Bunun üzerine nebiyyi Ekrem (S.A.V) buyurdu :[5] «Ey Ebâ Hureyre! başına gelecek şeyleri (yani, söylediğin veya yapaca¬ğın şeyleri) kalem yazdı. Binâenaleyh bunun üzerine ister hayalarını bur¬dur, veya ister (hayaları burdurmayı) terk et.» [6] Tercümesi : 89 - (11) Abdullah bin Amr (R.A) den mervidir, demiştir: Resûluİlah (S.A.V) buyurdu : «Muhakkak Âdem oğlunun hepsinin kaibleri, bir kalb gibi Rahman olan Allâhın parmaklarından iki parmak arasındadır. Onu (Âdem oğlunun kalbini) dilediği şekilde sarf eder.»[7] — Bundan sonra Resûluİlah (S.A.V) buyurduki : «Kaibleri yönelten Ey Allâhım! bizim kalbierimizide tâatın üzere yönelt.» [8] İzahat Resulü Ekrem sallallahü aleyhi vesellem efendimizin, «Adem oğlunun hepsinin kalbi» cümlesi ile Peygamberler, AÜmler, Arifler, Evliyalar, Mümin¬ler ve kafirler-in hepsine şamil olduğunu beyandır. Yâni cenabu hakka göre, bütün insanların kalblerini tasarruf edib de¬ğiştirme veya bir şey üzerinde sabit kılması, bir kişinin kalbini tasarrüt et¬mesi gibidir. Onun için hiç güçlük yoktur. Hadîsi şerifin bu cümlesinde şu rnealdaki ayeti kerimeye işaret vardır : «Sizin (hepinizin yoktan) yaratılmanız ve öldükten sonra diriitümeniz, ancak tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir. (Ol, emri ilâhisi ile her şey oluverir).» Lukman sûresi. 28 Kalblerin hepsinin cenabu hakkın iki parmaklan arasında oluşuda me¬cazi olarak bir nevî teşbihi şekilde halkın anlayışı ile beyan buyurulmuştur. Halk arasında. «Ben seni parmaklarımla oynarım veya oynatırım, ben seni parmaklarımla fırıldak gibi döndürürüm. O adam, o kimseyi (diğer ki¬şiyi) çok çabucak ve kolayca halleder, işini bitirir.» gibi manalar anlaşılmak tadır. Halikı zülcelâlın kudret ve azametini anlatmak için Resulü Ekrem (S.A. V) efendimizde bu ifâdelerle buyurmuştur ki, cenabu hak için kaibleri bir şey üzerinde sabit kılması veya tebdil edib değiştirmesi, çok kolay ve çok çabuk olur. Onun için güçlük yoktur. O mutlak tasarrufa sahibdir. Kaibleri dilediği şekilde değiştirib sabit kılma kudreti ve yetgisi direk kendisine ait¬tir. Hiç bir varlık ona 'galib gelemez ve onun kudretini engelleyemez, O her şeyinde muhtar ve muktedirdir Netekim Peygamberimiz (S.A.V) efendimiz hadîsi şerifin son cümlesin¬de bu hususu şöyle beyan buyurmuşlardır. «Kafbleri yönetib çeviren ey Allâhım! Bizim kalblerimizi de tâatın üzere yönelt.» Hadîsi şerifdeki, «Parmak» tabirinin halikı zülcelâla isnadı «Kudret ve Kuvvet» manaları ile tzah edilmiştir. Yoksa halikı zülcelâlın insanların par¬maklarına benzeyen parmaklarının olması manasında olamaz. Cenabu hak öyle teşbih ve teşebbühün her nevîsinden münezzeh ve âlidir, [9] Tercümesi: 90 - (12) Ebû Hureyre (R.A) den mervidir, demiştir Resûluİlah (S.A.V) buyurdu : «Her doğan çocuk ancak fıtrat (İman ve islam fıtratı) üzere doğar. Son¬ra babası anası (yahûdi ise) onu (çocuğu) yahûdi yaparlar, (Hiristiyan ise-!er) Hıristiyan yaparlar, (Mecûsi iseler) Mecûsi yaparlar. Nitekim kusursuz doğan bir hayvan yavrusu içinde siz kulağı, dudağı, burnu ve ayağı kesik oîanını hiç görüyormusunuz? — Bundan sonra Resûfuflah (S.A.V) Şu mealdeki âyeti okuyor : «Allanın fıtratı öyle şeydirki o (Allah C.C.), insanları bunun (İslam fıt¬ratı) üzerine yaratmıştır. Allanın yaratışına (hiç bir şeyi) bedel olmaz, 6u dim¬dik ayakta duran bıir dindir.» {Rum sûresi, 30) [10] İzahat Hadîsi şerifin baş tarafında şu mealdâki âyeti kerimeye işaret vardır: — «(Habîbim!) O vakti hatırla ki, Rabbîr», Adem oğullarının sulbierînden zürrlyetlerini çıkarıb da onları nefislerine karşı şahit tutarak; «Ben siz'n Rab-biniz değilmiyim?» diye buyurduğu zaman, onlarda; «Evet Rabbimizsin, şa¬hit olduk» demişlerdi.» Araf sûresi, 172 Evet anasından doğan her çocuk, îman fıtratı üzere doğar. Yani ezel¬deki îmanı üzere müslüman olarak doğar. O îman yedi yaşma kadar mute¬berdir. Yedi yaşından sonra babası anası çoouğa tâlim ve telkinle ya aynı îmanda sabit ve dâim olmasını sağlarlar. Yahut babası anası yahûdî iseler, çocuğa yahûdiliği teikin ve tâlim ederek yahûdî yaparlar. Eğer babası vö anası Hıristiyan iseler, çocuğa hırıstıyanlık telkin ederek Hıristiyan yaparlar. Şayet çocuğun baba ve anası ateşe tapan Mecûsi iseler. Çocuğa mecûsilik telkin ederek Mecûsi yaparlar. Cenâbu hak neslimizi îman telkini ile yaşatıp yeşerterek müslüman ba¬ba ve analardan olmamızı nasîb edib kafir babası ve kafir anası olmakdan muhafaza buyursun. Amin. [11] Tercümesi : 91- (13) Ebû Musa el Eşâ'ri (R.A) den mervidîr, demiştir : Resûlullah (S.A.V) aramıza kalkdı beş kelimeyi tavsiye etti ve dediki : «Muhakkak Allâhu teâla uyumaz, — Ve uyumak ona (Allâha) lâyık değildir (sahih ve mümkün değildir), — Her ferdin nasibini (Rızkını) daraldır ve genişletir, — Gündüzün amelinden evvel gecenin ameli ve gecenin amelinden ev¬vel gündüzün ameli Cenâbu hakka arz edilir.[12] — Cenâbu hakkın hicabı (yani, kul ile Allah arasındaki mânevi perde) Nurdur. Eğer hicab kalkarsa, insanın yüzünün nurlarını (Ve gözünün nurla¬rını) yakar, bu sebebiede Cenâbu hakka mahlukâtından hiç birinin gözü (görmesi) vâsıl olmaz.» [13] Tercümesi : 92 - (14) Ebû Hureyre {R.A) den mervidir, demiştir : Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Allâhü te âl an in yedi (kudret ve atası), her yeri doldurur hiç noksanlık olmayan nafaka ihsan eder. (Allanın ihsanı) gece ve gündüz yağar (iner). — Yer ve gök yaratıldığı zamandan beri (oradakilerin nefekasını) na¬sıl infak ettiğini görüb bilmedinizmi? Zira Cenâbu hakkın yedi kudretinde olan nafaka ihsanı hiç noksan olmamıştır, ve Allâhın arşı suyun üzerinde îdi.. Ni'metin ihsanı ölçüsü, yedi kudretindedir. (O ihsanını) daraltır ve ge¬nişletir.» [14] Müslimin Rivayetinde ise; «Allanın bereketi, doldurucudur. — İbni Nümeyr, Ni'met doludur. Öyle bir nimet yağışıdırki, O nimetin çokluğundan gece ve gündüzün hiç bir şeyi noksan (mahrum) olmaz dedi.» [15] Tercümesi : 93- (15) Ondan {Ebû Hüreyreden) rivayet edilmiştir, demiştir : Resûlullah (S.A.V) e Müşriklerin zürriyetlerinden soruldu. Resûlullah (S.A.V) de buyurdu :[16] «Onların (müşriklerin) amel ettikleri şeyi (cennet veya cehennem ame¬li olduğunu) Allahü Tealâ bilir.» [17] Kadere İmanla İlgili İkinci Fasıl Tercümesi: 94 - (16) Ubâde bin es samit (R.A) den mervidir, demiştir : Resulullah (S.A.V) buyurduk! : «Şüphesiz Alfahü teâlanın ilk yarattığı şey kalemdir. AUahüteâla kaleme dedi ki: yaz. — Sunun üzerine kalem : ne yazayım? dedi. — Allohü teâla buyurdu : kaderi yaz. — Hemen kalemde olanı ve ebediyyete kadar (kıyamete kadar) olacak olanı yazdı.» Tirmizî (Tirmizî : bu hadis, isnad cihetinden garibtir, demiştir). [18] Tercümesi : 95 - (-J7) Müslim bin Yesâr (R.A) den mervîdîr, demiştir: Ömer bıin el Hattab (R.A) a şu âyetten soruldu : __ Hani Rabbin Âdem oğullarından, onların sırtlarından (sulblerinden) hürriyetlerini çıkarıp - kendilerini nefislerine şahit tutmuş, ben sizin Rabbiniz değümiyim?, (demişti)» (Araf Sûresi, 192), — Ömer (R.A) dedi.: Resulullah (S.A.V) dende bu âyetten sorulduğunu işittim, Resulullah (cevabda) şöyle buyurmuştu : «Şüphesiz Allahü teâla Âdemi yarattı, sonra Âdemin sırtına kutretiyte mesnetti ve ondan (Âdemden) bir zürriyet çıkardı ve cenâbu hak buyurdu : Bunları Cennet için yarattım ve bunlar Cennet ehlinin amelini işlerler. — Sonra Âdemin sırtına kudretinin tesirini dokundurdu ve ondan bir zürriyet çıkardı. — Bundan sonra cenâbu hak buyurdu : Bunları cehennem için yarat¬tım ve bunlar cehennem ehlinin amelini işlerler.» — Bunun üzerine bir adam dedi : Amel bir şey ifâde edermi? Yâ Resû lellah! — Hemen Resûluitah (S.A.V) buyurdu : «Şüphesiz AHchü teâla bir kulu cennet için yarttığı vakit, ona cennet ehlinin amelini ycbdırır, hatta ehli cennetin amellerinden emel (ten İşlemek) üzere (iken) ölür ve bu amelî ilede cennete girer. — Ve Atlâhü teâla bir kulu cehennem için yarattığı vakit, o kula ce¬hennem ehlinin amelini yapdırır. Hatta cehennem ehlinin amellerinden bir amel üzenine ölür vs bu sebeblede cehenneme girer.» (Hadisi, Mâlik, Tirmizi. Ebû-Dâvud rivayet etmişlerdir.) (Not : Râvi müslim bin yesar (R.A), cühenî kabilesine mensub tabiînden bir zattır. Tirmizi bunun hadîsini, Araf sûresinin tefsirinde rivayet etmiştir. Bu zat hadîsi, Ömer bin el Hattab (R.A) den rivayet etmiştir. Ve Tirmizî bu ha¬dîsi, «hasen» hadis olarak zikretmektedir.) [19] Tercümesi : 96 - (18) Abdullah bin Amr (R.A) den mervîdir, demiştir : Resûiullah (S.A.V) çıkdı ve iki elinde iki adet kitab vardı ve dediki : «Bu iki kitabı bilirmismiz?» — Biz dedik : Bilmeyiz, Yâ Resûlellah! ancak sen bize haber vermen¬le (biliriz.) — Bunun üzerine Resûiullah (S.A.V) sâğ elindeki kitab için dediki ; «İşte bu kitab âlemin Rabbisinden bir kitab dır, bu kitabda cennet eh¬linin isimleri, babalarının ve kabilelerinin ıisim!eri vardır. Bundan sonra ahir¬lerinde hulâsa edilmiştir. Binâenaleyh bunlarda ziyadelik ve noksanlık katîyyen olmaz.» — Sonra Resûlultah (S.A.V) sol elindeki kitaba işaret ederek şöyle bu¬yurdu: — Bu kitab, âlemin Raob'sı tarafındandır, bu kitabda cehennem ehlinin isimleri, cehennem ehlinin babalarının ve kabilelerinin isimleri vardır. Sonra onların sonunda hulâsa edilmiştir, Binâenaleyh onlarda ziyadelik olmaz ve onlardan noksanlıkda asla olmaz.» — Resûiullâhın Ashabı dedikti : Şu halde amelden fariğ olunan bir iş halı olduğuna göre ameti kazanmak ön ki fâide nedir? Yâ Resûlellah1 — Hemen Resûiullah (S.A.V) buyurdu : «Amellerinizi doğru yapın ve Allâha yaklaşmayı taleb edin, zira Cennet adamı, hangi amelle meşgul olursa olsun, son nefesi cennet ehlinin ameli ite hitam bulur. Ve cehennem adamı, hangi amelle meşgul olursa olsun, ne¬fesi cehennem ehlinin ameli ile hitam bulur.» — Bundan sonra Resûiullah (S.A.V) iki elindeki kitabları attı ve sonra buyurdu ; «Rabbiniz, kulların işlerini takdir etmiştir; (kıyamet günü toplananlar¬dan) bir takımı cennetde, bir takımı cehennemdedir.» (Şuura Sûresi, 7}[20] Tercümesi: 97 - (19) Ebi Hızâme (R.A) den oda babasından rivayet etmiştir, de¬miştir : Dedimki : Yâ Resûlellah! Okunup üflenerek (şifa âyetli ve duaları okunarak) tedavi taieb etmemizi, bir ilaçla tedavilenmemizi ve kaçınılacak şeyden kaçınmamızı bana haber ver, Acebâ Allanın takdirinden bir şeyi (bunlar) red edermi? — Resûiullah (S.A.V) buyurduk!:[21] «O (zikredilen üç şey), Allâhın kaderindendir.» [22] İzahat Râvî Ebî Hızâme {R.A}, tabiînden ve Beni Hars bin sâd neslindendir. Bu muhaddis olan Ebî Hızâme bin yâmur (R.A) dır. Hadîsi şerifde, şifaianmak için okunup üflenmeyi, bir deva emsinden ilaçla tedavîlenmeyi ve zararlı olanlardan kaçınmanın fâidesînîn olup olma¬dığını soran zâte, Resulü Ekrem efendimiz; bunlarında birer sebeb olduğunu beyan ederek hastalığın nasıl bir kaderi ilâhî olduğu sabit ise, bunlarla te-dâvîlenmeninde birer kaderi iiâhi olduğunu beyan buyurmuştur. Dolaysiyîe bu yollarla tedâvîlenmenin cevazını îzah etmiş oluyor. Fetvada câ'izdir. Fa¬kat tevekkül ve takvaya göre caiz değildir. Bu mes'elelerin geniş İzahı, «Müiteka tercümesi» adlı eserimizin dör¬düncü cildinde zikredilmiştir. Ayrıca batıl ve uydurma yollarda tedavilerime şekil ve yollarının kötülüklerini de «İslama sokulan Bid'at ve Hurafeler» adlı eserimizde beyan ettiğimizi hatırlatırız. [23] Tercümesi : 98 - (20) Ebû Hüreyre (R.A) den mervidir, demiştir: ResûMlah (S.A.V) yanımıza çıka geldi, bizde o anda kader hakkında münazaa ediyor idik. Rssûlullah (S.A.V) gazablandi, hatta yüzü kıbkırmızi oldu ve hatta sanki iki yanağında nar dânesi sıkılmış gibiydi. — Bunun üzerine Resûlullah (S.A.V) buyurdu : aBununlamı emrolursdunuz? Yoksa benmi bununla size gönderildim?! Ancak ve ancak sizden evvel geçen kimseler, bu işde (kader meselesinde) münazaa ettikleri vakit, helak olmuşlardır. Size kesinlikle beyan ediyorum, kesinlikle arz ediyorum; Bunda (kader hakkında) münazaa (Ve münâkaşa) etmeyiniz.» 99- (21) İbni Mâce bu hadis gibisini, Amr bin Şuayb dan, onun ba¬basından ve dedesinden rivayet etmiştir. [24] Tercümesi : 100 - (22) Ebû Mûsâ (R.A.) den mervidir, demiştir : Resûlullah (S.A.V) den işittim, diyor'du : «Muhakkak Allâhü teâla Ademi yerin hepsinden kabzalanmış b.'r kabtadan yarattı. Âdemoğlu yer yüzünün (bütün renk ve çeşitli tabiatlarının) mîkdârı (çeşitleri) üzerine gelmiştir, (çeşitlerden yaratılmıştır), kırmızı, be¬yaz* siyah ve bunların arasındaki şeylerde onlardan (yeryüzünün çeşitlerin¬den) dir, yumuşakiık, sertlik ve güzellik (yani, Ahlâkî yönde ki bu hallerde) onlardan (yerin çeşitlerinden) dir.» (Hadîsi, Ahmed, Tirmizî, Ebû Dâvud rivayet etmişlerdir.) [25] Tercümesi : 101 - (23) Abdullah bin Amr (R.A) den mervîdir, demiştir : ResulSah (S.A.V) i İşittim buyururdu ; «Şüphesiz ASlahü teâfa (insan ve cinnîierden) halkını (mahlûkatını, nefsi emmârenin) karanlığında halk etti ve onlara nurundan (bir şey) döktü. — Binâenaleyh bir kimseye o nurdan isabet ederse, hidâyete erişir. Ve bir kimseye de o nur vâsıl olmazsa, dalâlette kalır (hak yoldan çıkar).[26] — Bu sebebten dolayı derimki : kalem Allarım îlmi üzere cereyan eder (yazar ve hükmeder).» [27] Tercümesi : 102 - (24) Enes (R.A) den mervîdir, demiştir: Resûlullah (S.A.V) şu düâyı cok söylerdi : «Ya Mukallibei kulûb! Sebbit kalbi, alâdînike - Ey kalbleri çeviren (yö¬neten)! benim katbimide dıniyin üzerine sabit kıl» ~- Bunun üzerine dedimki: Ey Allanın Nebisi! sana ve senin getirdiğine îman ettik, bizim üzerimize korkarmısın? —- Resûlullah (S.A.V) buyurdu :[28] «Evet (sizin üzerinize korkarım), Zira kalpler, Atlahü teâlanın parmak¬larından fiki parmak arasındadır, onları (kalbleri) dilediği şekle çevirir»[29] Tercümesi : 103 - (25) Ebû Musa (R.A) den mervîdir, demiştir: Resûiullah (SAV) buyurdu :[30] «Kalbin misâli, nebâtatsız düz arazi üzerindeki kuş tüyü gibidir, onu rüzgâr (her saat ve saniyede) üstünü altına (ve altını üstüne) çevirir.» [31] Tercümesi : 104 - (26) Ali (R.A) den mervîdir, demiştir : Resûiullah (S.A.V) buyurdu : «Her hangi bîr kul, şu dört şeye inanmadıkça mümin olamaz. a) Allahtan başka ilâh olmadığına ve beni hakla gönderen Ailahın Re¬sulü olduğuma şehâdet etmesi, b) Ölüme îman etmesi, c) Öldükten sonra dirilmeğe îman etmesi,[32] d) Ve kadere iman etmesi ile (mü'min olur).» [33] Tercümesi: 105 - (27) İbni Abbas (R.A) den mervîdir, demiştir: Resûiullah (S.A.V) buyurdu : «Ümmetimden iki sınıf İçin islamda nasib yoktur, (onlarda : ) Mürcİ-e ve kaderiyelerdir.» Yirmizi, Tirmizi: bu hadis garib (hasen ve sahih) dlr, dedi. (NOT : Mürcie ve kaderiye hakkında, «İslama sokulan Bid'at ve Hura¬feler» adlı eserimizde geniş malûmat yazılmıştır.) [34] Tercümesi : 106 - (28) İbni Ömer (R.A) den mervîdir, demiştir: Resûiullah (S.A.V) den işittim buyuruyordu : «Ümmetimde (ümmeti icabette) yerde hareket (zelzele) ve yer yut¬maları ve suretin çevrilmesi olur. Evet bu hal kaderi tekzib edenler içinde olur.» Ebûdâvut, Tirmizîde böyle rivayet etmiştir. (NOT : Bu hadîsi şerifin kısa acıkiamah temsili örneği, «Bid'at ve Hu¬rafeler adlı eserimizle Evliya meselesi» isimli eserimizde mezkurdur.) [35] Tercümesi: 107 - (29) Yine (İbni Ömer) den rivayet olunmuştur, demiştir: Resûiullah (S.A.V) buyurduk[36] «Kaderiyye, bu ümmetin mecûsîsidir, eğer hastalanırlarsa, ziyaret et¬meyiniz, ve eğer ölürlerse, cenazelerine hâzır olmayınız.» [37] Tercümesi: 108 — (30) Ömer (R.A) den mervîdir, demiştir: Resûlullah (SAV) buyurdu : «Kaderiye ehli ile oturmayınız ve onlara havale etmeyiniz {veya onlara «elamla başlamayınız).» Ebûdâvud[38] Tercümesi: 109 - (31) Âişe (R.A) den mervîdir, demiştir: «Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Aİti şeye (kimseye) ben lanet ettim, Allahü teâla ve düâsı müstecâb olan her Peygamberde iânet etti (onlarda şunlardır:) a) Allahü teâlanın kitabına (kur'anı kerîme) ziyâde eden, b) Atlahü teâlanın kaderini tekzîbeden, c) Allahü teâfantn aziz kıldığı kimseyi zelil ve zelil kıldığı kimseyide aziz yapmak için ceberutla musallat olan, d) Allahü talanın haremini (harem dahilindeki haramları) helâl kılan, e) Ehli beytimden olanlara (ezâ ederek tâzîmi terketrnek gibi şeyleri) Allahü teâlanın haram kıldığı şeyi helal kılan, f) Ve benim sünnetimi terk eden kimsedir.» Beyhakî «Medhal» de ve Rezinde kitabında rivayet etmiştir. [39] İzahat Hadisi şerifde beyan edilen altı sınıf kimselere, Aflâhü teâlanın laneti demek, rahmetinden uzaklaştırmak, azabı ilahisine dûcar etmektir. Peygamberimiz ve bütün peygamberlerin laneti ise, bu kişilerin Allahû teâlanın rahmetinden uzak oulp gazab ve azabı Nahiyeye müstehak olma¬larını dilemeleridir, Altı sınıf kimselerin fenalıklarımda kısaca açıklayalım. a) Kitabı ilâhiye ziyade eden kimseler, Kur'anı kerime ve diğer semavi kitaplara ilâve yaparak yahûdi ve hırıstıyanların Allah in buyurmadığım; «Allah buyurdu» gibi yalan isnad ve iftiralarda bulunmaktırki, kesin ve açık hükümleri tahrif edip tebdif ve tağyir suretiyle yazan, söyleyen ve hüküm beyan eden kimseler, ayeti kerimelerin acık ve zahiri hükümlerini ve nazım¬larını inkar temiş olduklarından kâfir olurlar. Fakat kitap ve sünnetin hükümlerini tevii ederek beyan edilen hüküm, kitap ve sünnetin hükümlerine muhalif olursa, bu tevilj yapan kimse, ehli Bid'at olur ve islenen amel ve tevilede Bid'at denir. Bid'at-cıların ve Bid'atın fenalıkları, «Islama sokulan Bid'at ve Hurafeler» ad!ı eserimizde uzun uzun İzah edilmiştir. Gününmüzde indî düşünce ve görüşler ortaya atarak Kur'anın aç'k hükümlerine zıd bir takım kanun, tüzük veyönetmelikler yapanlar, çıkaranlar ve onları tasvib edip iyi karşılayanlar, açıkça kitabı ilahiyeye ziyâde yapan veya yapmaya çalışan haham ve papaz kafalı beyinsiz sapıklardır. Belki-de kâfirlerdir. b) Kaderi ilâhiyi inkar edip yalanlayan kimsede. Allanın ve Resullerinin lanetine müstehak oian kişidir. Zira kaderin aslı malum, vasfı meçhuldür. As İma ve esasına inanan kişi, iki cihan seâdetine nail olur. c) Zulüm çemberi kurarak Allanın indinde şerefli ve izzetli kişileri, zelil ve ahlaksız rezil kimseieride şerefli kılmaya çalışan zâlim ve cebbar kim¬seler de, Aîlâhın ve Resullerinin lanetine müstehak olan zâlimlerdir. İlim ve amelleri isiam esasları dahilinde âlim ve salih kişilere itibar et¬meyip, içkici, kumarcı, zinacı, yalancı, iftiracı ve her çeşid ahlaksızlıkları işleyen veya işlemekten çekinmeyen mikrop adamlara değer veren zaval¬lılar, işte bu adamlar, zulüm çemberi kuran cebbar ve kaddar kimselerdir. Rahmeti ilâhiden mahrum, azabı ilâhîyeye lâyık ve müstenak olan beyinsiz¬lerdir. Haksızı haklı ve haklıyı haksız çıkaran veya çıkarmaya çalışan hüküm ve karar sahipleri, yalancı şâhidier, yalan yere yemin edenler, rüşved yoluyla haksızlara hak verenler hep aynı zalim ve cebbarlardır. Şeref ve haysiyet¬leri tahrip eden millet ve cemiyetin mikroplarıdırlar. Nihayet hak olan hükümleri, çeşidli sebeblerle tebdil ve tahrif eden yahûdi ve hırıstiyanlan takîid eden, adaletle hüküm vermek isteyenlere en şiddetli düşman olan kaddarlardır. d) Haremi şerif dâhilinde avlanılması yasak ve haram olanları helâl kılmak ve ihramsız halde yapılanları ihramda da yapmak gibi amelleride helal gibi yapmak ilahi gazaba müstehaklık icap ettirir. Ayrıca Allahü teâlanın haram kıldığı şeyleri, heial yapmak veya helal-laştırmaya çalışmakda rahmeti ilahiden kovulup azabı ilahiyeye müstehak olmaya sebebdir. Kur'anı kerimde haramlığı açıkça belirtilen hüküm ve âyet hakkında helallaştırma emeline kapılmak, günümüzdede pek çoğalmıştır. Adam haramın içine dalmıştır ve onun gibi aynı haramı işleyende var¬dır. Kendi amel ve amellerine göre hüküm verenler veya hükmün verilmesi gerektiğini söyleyenler, maalesef vardır. Münakaşa dahi edilmiştir Meselâ : Faiz haramdır, Zina haramdır, İçki haramdır. Kumar haramdır. Namazı terk edip kılmamak günahdır ve bu hükümlere benzer çok haram¬ları işleyenler, fasit çemberin içine kendilerini atmışlardır. Böyle sapık ve fa-sid düşüncelerden son derece sakınmak en doğru ve en salim yoldur. e) Peygamberimizin nesli Pâkinden olan süiâle-i necibine hürmeti terk edip hakaret ve ezayı helâl görmek veya ezada bulunmakda ilâhi rahmetten kovulmaya sebebdir. Peygamberimizin «itreti», Hz. Fatıma ve onun zürriye-tidir. f) Peygamberimizin sünnetini terk edip işlememekte, ilâhî rahmetden uzaklaşmaya sebeblerden birisidir. Akıllt insan, Peygamber efendimizin sünnetine sim sıkt sarılır. O sünnete sarılmanın mükâfatı ise, şefaati Resul ile cennete girmektir[40] Tercümesi; 110 - (32) Matar bin U kûm is (R.A) den mervidir, demiştir ; Resülullah (S.A.V) buyurdu :[41] «Allöhü teâla bir kulu, bir yerde öldürmeyi hükmettim!, o yere o kul için bir ihtiyaç kılar (bu sebeble kul oraya getir ve orada ölür).» [42] İzahat Râvi matar bin Ukâmis (R.A), Beni süieym kabilesine mensubdur. Kû-feli zevatı muhterden sayılmıştır. Bir tek hadisi şerif rivayet etmiştir. Oda bu hadîsi şerifdir. Kendisinden Ebî İshak Essebîî rivayet etmiştir. Hadîsi şerifde beyan edilen hükümde şu mealdâki âyeti kerimeye işaret vardır: «Bir nefis (şahıs), hangi yerde (nerede) öleceğini bilemez.» Lukman Sûresi, 34 Evet bir kimse, hangi saatde ve nerede ne şekilde ö'eceğini bilemez. Ancak Allahü teâla bilir. Aynı zamanda bir kişi nerede ve hangi mekanda ne şekilde ölecekse günü saati gelince eceli onu çeker, o adam oraya gi¬der ve orada ölür. Hakkında tecelli edecek kaderi ilâhiyi hiç bir nefis bile¬mez. Onun iimi, Allanın yanındadır. Bir kimse ölüme mukadder olan yere gitmesi için, o kişiye orada bir ihtiyaç ve iş kapısı açılır. O işini görmek üzere gider. Ecelide onu orada bu¬lur ve hakkın rahmetine veya azabına kavuşur. Yukardaki âyeti kerime ve hadisi şerifi açıklayıcı bir hâdise, tefsirlerde şöyle beyan edilmiştir: «Rivayet olunduğuna göre, Ölüm meleği bir gün Süleyman Aleyhisse-lamın huzuruna giriyor. Orada oturan kimseler içinde bir adama dikkatla bakıyor. O adam kıyafet değişikliği ile gelen öiüm meleğinin kim olduğunu soruyor. — Süleyman Aleyhisselamda, öiüm meleğidir, diyor. — Bunun üzerine o adamcağız, bu sanki beni arzu ediyor gibi, ne olur rüzgara emret beni yüklenip Hindistana kavuştursun, diyor. — Hemen Süleyman aleyhisselam öylece işleyor, rüzgar o adamı Hin¬distana götürüyor. . — İşte o anda ölüm meleği diyorki; «Benim o adama dikkatla ve de vamiı bakışım teaccübümden idi. Zira ben o adamın ruhunu hindistanda al¬makla emrolundum, halbuki, o adam senin yanında (kudusde) dir.»[43] Evet insanın nerede, ne zaman ne şekilde öleceği kaderi Hâninin te¬cellisine bağlı olduğu için, onu Allahdan başka kimse bilemez. Ancak ece! nerede, ne zaman ve ne şekilde vuku bulacaksa, sebeblerini Allahü teâia yaratır. Öylece vâki olur. Ecel saati geldiği zaman, ne bir saat geri ahnır ve nede bir saat ve saniye evvel olur. Takdir edilen saat ve zaman ne ise, o şekilde tecelli eder. [44] Tercümesi! 111- (33) Âişe (R.A) den mervîdir, demiştir, dedimki : Yâ Resûleilah! Mü'minlerin zürriyetlerinin hükmü nedir (cennette veya cehennemdelermi)? Resülullah (S.A.V) buyurdu : «Onlar (mü'minlerin zürriyetîeri) babalarından {mü'miulerden) dlr.» -1- Bunun üzerine ben dedim : Yâ Resûleilah! amelsiz olarakmı? — Resülullah (S.A.V) buyurdu ; KAllâhü teâla amel edenleri bilir.» Dedimki : Müşriklerin zürriyetlerinin hükmü nedir? Resûluilah (S.A.V) buyurdu : «Onlar (müşriklerin zürriyetleri) babalarından (müşriklerden) dir» — Ben dedimki : amelsiz olarakmı? — Resûlulah (S.A.V) buyurdu :[45] «Allahü teâla amel edenleri bilir fbinöon aleyh hükmü o verir).» [46] Tercümesi: 112 - (34) İbni Mes'ûd (R.A) den mervîdir, demiştir: Resûlullah (S.A.VJ buyurdu : «Küçük (yeni doğan) kız çocuğunu diri diri gömen anne ve gömülen çocuk (veya göz yuman ebe) cehennemdedir.»[47] Bu hadisi şerifde şu mealdeki âyeti kerimeye işaret vardır ; «Onlardan (müşriklerden) birine, kız doğum haberi : (Verilip bir kızın doğduğu) müjdelenince öfkelenerek yüzü simsiyah oluyor. — Verilen müjdenin yaptığı kötü tesirle utanıp kavminden gizleniyor, acaba o çocuğu zillet ve horlayarak saklayacakmı, yoksa toprağamı göme¬cek? Bakki hüküm verdikleri şeyler ne köîü.» Nahl Sûresi, 58-59 Yukarıdaki hadisi şerifin zahiri hükmüne göre, müşriklerin küçük yan¬da ölen çocuklarının azab olunacağı beyan edilmiştir. Fakat hadisi şerifin hükmünü tevil ederek doğum yaptıran ebenin ve doğuran annenin çocuğun diri diri toprağa gömülmesine rıza gösterdikie-rinden çocuğun değil, onların azab olunacakları beyan edilmiştir. Zira do¬ğum zamanında doğuracak kadın doğum saati ve sancısı gelince bir çukur kazar eğer doğan erkek olursa, alıkor. Şayet kız doğarsa hemen cukuca gömerdi ve o doğuracak kadının başında doğumcu ebede hazır bulunur idi. İşte kız doğuran kadının çocuğu diri diri toprağa gömmesine o ebede razı olduğundan hem doğuran kadın, hemde doğum başında bulunan ebe cehennemde azab olunacaklardır. Ana rahminden dört ayltk olan diri çocuğu, ilâç vesaire ile düşürerek öldüren kişilerde, aynı diri diri çocuklarını toprağa gömen müşrikler gibi cehennem azabı ile azablansalar gerek. Esasen Cocuklann ölümüne sebep olan her kişi, mutlaka cezalanır. Zinadan gizlice doğum yapan ve doğumdan sonra çocuğu öldüren ve ya ölüme atılan çocukların sahiplen (anaları) da, azana musrehak olurla". Hem zinanın cezasını çeker ve hemde zinadan hamile olduğu çocuğun hn-yatına kast etmesinden için azablanır. İmamı azam (R. A) hazretleri, çeşitli sebep ve nedenlerden dolayı, müşriklerin çocuklarının küçük halde ölenleri hakkında cennetlik veya ce¬hennemlik hükmünü verememiş tevekküf etmiştir İmamı Azam Hazretlerinin tevakkufuna sebep, yukarda beyan edilen hadîsi şeriflerde «Her doğan çocuğun İslâm fıtratı üzere doğar.» hükmü i!e bu hadîsi şerifin hükmünün izahı ve telifi hususu gibi meselelerdir. Günümüzde çocuklar» dört aylık oldukdan sonra düşürenlerle çocuk jarına din ve îmanını öğretmeden rızık derdi ile tahsile gönderip çocuklarını îman ve ahlak dışı yaşantıya atan ve itenlerde aynı cinayeti işleyen zalimler¬dir. Bir âyeti kerîmede şöyle buyurulmuştur. «Fakirlik korkusu ile (câhiliyyet devrinde olduğu gibi) çocuklarınızı öl¬dürmeyin. Zira onlara da, size de rızkı biz (azîmüşşan) veririz.»(İsrâ sûresi, 31) Yukardakj hadîsi şerif ve âyeti kerime ile ilgili geniş İzahat; «Mülteka tercümesi» nin birinci cildinin «Köleyi Nikahlama Babı» başlığında zikı edil¬miştir[48] Kaderle İlgili Üçüncü Fasıl Tercümesi : 113 - (35) Ebudderdâ (R. A) den mervîdir, demiştir : . «Aziz ve celil olan Allhâhü teâla her kuluna beş şey-İn taktîrini netî-ceiecelemiştir (o beş şeyde şunlardır) a) Ecelini (yâni, ömrünün müddetini ve yaşayacağı zamanı}, b) Amelini (yâni, kulun hayır ve serden neler işleyecenîğini), c) Nerede karar edip kalacağını (yer ve mekânını), d) Hareket ve ızdırarlı hallerini,[49] e) Ve helâl veya haramdan rızkını taktir etmiştir.» [50] İzahat Râvi Hz. Ebudderdâ {R.A), uveymir bin mâlik hazrec kabilesine men¬sup ensâri kiramdandır. Uhut muhaberesinden başka bütün muharebe¬lerde Peygamberlerimizle hazır bulunmuştur. Hz. Ebudderdâ (R.A), sahabenin fakih, âlim, fazıl ve hakimlerinden idi. Bu sebepten Peygamberimiz (S.A.V.) onun hakkında şöyle buyurmuş¬tur: «Her ümmetin bir hakimi vardır. Bu ümmetin hakimi de, Ebudderdâ-dır.» Samı şerifin fethi esnasında muharasada bulunmuşlardır ve fethin¬den sonrada şama hâkim tâyin edilmiştir. Hz. Osmanın hilâfeti zamanın¬da şam kazısı iken hicretin okuz ikinci senesinde vefat etmiştir. Allah on¬dan râzî olsun. Yukardaki hadisi şerifin lafız ve manalarını her müminin ezberleyip hayatına düstûr ve delil olarak hedef olmalıdır. Rızık derdine, mesken ve mekan derdine düşüpde ilâhi takdir ve tecelliyi unutmamak lâzımdır. Çalışmak ve doğru işlere yapışmak, rızkın helâl olmasına ve helâldan tak¬dir edilmesine sebep olur. Birde insan az yaşasa çok yaşasg mutlak ve muhakkak bir gün ölüm başa gelecektir. Onuda hiç unutmayıp iyi hazırlanmak ve daima iyi amel¬lerle meşkul olmak lazımdırki, insan nasıl yaşarsa, öyle ölür. Nasıl ölürse, öyle haşrolunur. [51] Tercümesi: 114 - (36) Âişe (R.A) den mervîdir, demiştir: Resûlullah (S.A.V) den işittim, buyuruyordu : «Bir şey hakkında bir kimse kaderden bahsederse, kıyamet gününde o kimse sual olunur, — Ve bir kimse bir şey hakkında kaderden bahsetmezse, ktyâmet gü¬nünde o kimsede ondan (kaderden) sual olunmaz.» [52] Tercümesi : 115 - (37) İbni Deylemî (R.A) den mervîdir, demiştir: «Übey bin kâbe geldim, ona dedimki : nefsimde kaderden birşey (ves¬vese) vâki ve bana bir söz söyledi. Fakat umarımki Allâhü teâlo onu (ves¬veseyi) kalbimden giderir. — Bunun üzerine Übey bin kâb dedi : Eğer aziz ve celil olan Allâhü teâla semâ vat in (göklerin) ve yerin ehlini azap etmesi farz olunsa, onları (göklerin ve yerin ehli olanları,) o (Allâhü teâla) onlara zulmetmediği hal¬de ozâbeder (zîra azabı ilâhîsi, adlinden ve rahmetide lutfundandır). — Ve eğer Allâhü teâla onlara (yer gök ehline) rahmetini ılhsan etse, onlara rahmeti ilâhîsi, onların (iyi) amellerindendir. Eğer sen Allah yolunda Uhud dağı kadar altun infak etsen, Allâhü teâla senden o Uhud dağı kadar thayrın) infâkını kabul etmez, tâki kadere îman edesin. Ve sen bilmelisinki, muhakkak sana (ni'met, belâ, tâat ve mâsiyetten) isabet eden şey, sanin ha¬tâ etmenden olmamıştır, ve (hayır ve serden) senin hatâ ettiğin şey, mutla ka sana isabet etmek için olmamştır. — Eğer sen (Ey İbni Deylemî!) şu (kadere îman) akidesinden başka (kü¬für) akidesi üzerine ölürsen, elbette cehenneme girersin. — Ibni Deylemî dedi : Bundan sonra Abdullah bin Mes'uda geidim, fa-kat Abdullah bin Mes'ud da aynı böyle söyledi, — İbni Dyelemî dedi : Sonra Huzeyfe bin Elyemâne geldim, hemen Hu-zeyfe de aynı şeyi söyledi.[53] — Ondan sc-nra Zeyid bin Sabite geldim, oda Nebiyyi muhteremden naklen bana aynı öylesini söyledi.» [54] İzahat Râvî İbni Deylemî (R.A) kimdir? Hz. İbni Deylemî (R.A) Ebû Abdullah, yahut Ebû Abdurrahman veya Ebûzzahhak feyrûziddeyleınîdir. Kendisi humeyrîden geldiği için «humeyrı» de denir. Kisra isimli melik tarafından Yemene gönderilen fârisi oğulların-dandır. Muhammed Bin Seîd (R.A) dediki : İbni Deylemî ehii hadisden »lan büyük bir zattır. Feyrûza eddeylemi denir. Resulü Ekrem efendimizin huzu¬runa gelen feyruz cemaatının bir kişisidir. Yemende Peygamberlik iddiasında bulunan yalancı Peygamber esvedi inşa isimli kâfiri bu zat öldürmüştür. Peygamberimize ölüm hastalığından bu zatın o yalancıyı öldürdüğü haberi gelince, Resulü Ekrem efendimiz şöyle buyurdu : «Onu öldüren Feyruz faz, Feyruz Faz, Feyruz Faz isimli sâlih bir yiğit kimsedir.» Bu zatın sahabe veya tabiinden olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir. Şârih aliyyülkâri merhum sahabeden olduğuna kaildir. Mussanîf hatibi Tebrizî merhum ise, «Esmaürrical Mlmişkat» İsimli eserinde tabiinden oldu¬ğunu beyan etmiştir. Hz. Osman veya Hz. Muaviye zamanında vefat etmiş¬tir. Allah ondan râzî olsun. İbni Deylemînin gelip sorduğu Übey bin kâb (R.A) ise, sahabenin en güzel Kur'anı kerim okuyanlarından ensârı kiramın hazrec kabilesindendir. Peygamber (S.A.V) efendimizin vahiy katiplerinden idi. Peygamber efendimiz zamanında Kur'anı kerîmi tam ezberleyip hafız olan altı kişidsn birisidir. Peygamber (S.A.V) efendimiz kendisine «Ebal Münzir» Künyesini bu¬yurmuşlardı. Hz. Ömer (R.A) da «fcoat tıfıl» künyesi ile künyelemişti. Peygamber (S.A.V) efendimiz, «Seyyidül ensâr» ismi ilede isimlendir¬mişti. Hz. Ömerde «Seyyidül müslimin» İsmini vermişti. Hz. Ömer (R.A), Te¬ravih namazını, bu ümmetin en iyi okuyanı diyerek imam yapıp bemaatla teravih namazını kıldırmıştı. Kendisinden pek cok halk hadis rivayet et¬miştir. Her iki zad ve ibni Mes'ud (R.A) in aralarında gecen mes'elenin anla< şılmayacak tgrgfı yoktur. Tekrar tekrar okumak faideli olur. [55] Tercümesi : 116 - (38) Nâfi (R.A} den rivayet olunduğuna göre, bir adam ibni Öme-re (R.A) geldi ve dedi: Muhakkak falan kimse sana selam ediyor, — Bunun üzerine İbni Ömer dediki : O adam kaderi tekzib ederek din¬de olmaycm Bld'atı işlediği bana erişti. Binaenaleyh eğer o kimse, o bid'-atı işledi ise san benden ona selam söyleme. Zira Resûlüllah (S.A.V] den işittim buyuruyordu : «Ümmetimin veya bu ümmetin kader ehli için {Bid'atçılar için), yer ya¬rılması, veya suret değişmesi veya gökden taş yağması olur.»[56] İmamı tirmizi bu hadis, hadisi hasen, hadisi sahih ve garibdir, JJedi. [57] İzahat Râvî Nâfî (R.A) kimdir? Hz. Nâfî bin sercis (R.A), Abdullah bin Ömer (R.A) in kölesi, deylemî ye mensub tabiînin büyüklerindendir. Sahabe ve tabiînden pek çok kişi ha¬dis rivayet etmiştir. Hadis bilginlerinin sika ve meşhurlarındandır. Mâlik bin enes (R.A), Nâfî den rivayet yoluyla ibni Ömerden de mervî olan hadîsi işitince başka kimseden işitmeye iüzum olmadığını beyan et¬miştir. Nâfî (R.A), hicretin yüz on yedi (117) târihinde vefat etmiştir. Allah ondan razı olsun. [58] Tercümesi : 117 - (39) Ali (R.A) den mervîdir, demiştir : Hatice (R.A) Nabİyyİ muhtereme (câhiMyyet devrinde ölen) kendisi¬nin iki çocuğundan sordu: — Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V) buyurdu : «O câhiiiyyet devrinde ölen çocuğun, cehennemdedir.» — Hz. Ali (R.A) dedi : Vaktaki Resûlüllah (SAV) Hz. Haticenin yüzün¬de üzüntülü hâli gördü, hemen dedikji: «Eğer sen onların (çocukiarıyın) yerini görseydin, şüphesiz onlara bugz ederdin.» — Hz. Hatice (R.A) dedi : Yâ Resûlüllah! Senden olan çocuğumun du¬rumu nerededir? — Resûlüllah (S.A.V) buyurdu : «Cennettedir.» — Bundan sonra Resûlüllah (S.A.V) buyurduki: «Muhakkak surette müminler ve evlatları, cennettedir, müşrikler ve ev-lâtlarıda Cehennemdedir.» — Sonra Resûlüllah (S.A.V) şu âyeti okudu : «{İman edipde zürriyetleride îman ile kendilerine tâbi olanlar yokmu? biz onların nesillerimde kendilerine kattık), (tûr sûresi, 21) Bu hadisi, Ahmed rivayet etti. [59] Tercümesi: 118 - (40) Ebû Hureyre (R.A) den mervidir, demiştir: Resûlüllah (SAV) buyurduki: «Allâhüteâla Adem (A.S) ı yarattığında sırtına mesnetti. Hemen sırtın dan Ademin zürrlvetinden kıyamete kadar yaratacağı her ruh sahibi çıktı. Ve her insanın iki gözü arasına nurdan bir parlaklık yarattı. Ondan sonra o zürrlyetf olan insanları Adem (A.S) a arzettl. — Bunun üzerine Adem (A.S) dedi: Ya Rabbil Bunlar kim? Allohü teâla buyurdu : (Bunlar) senin zürriyetindlr. — Hemen Adem (A.S) zürriyetterinden bir adamın iki gözünün arasın¬da bir parıltıyı gördü ve teaccüp etti, dedi Ey Rabbim! bu kimdir? — Cenâbu hak buyurdu, Dâvud dur. — Adem (A.S) dedi: Ya Rabbi! Onun ömrü kaç senedir? — Cenabu hak buyurdu : Altmış senedir. — Sonra Adem (A.S.) dedi : Rabbim! Benim ömrümden onun ömrüne kırk sene İlâve et. «Vaktaki Adem (A.S) in (Dâvud A.S. a feda ettiği) kırk senelik ömrü ha¬riç, ömrü hitame erdi, ölüm meleği Ademe (A.S) ruhunu kabzetmek için gel¬di. Hemen Adem (A.S) dedi: Ömrümden kırk sene kalmodımı? — Cenobı (hak veya melek) dediki :Sen o kırk senelik ömrünü oğîun Pavuda vermedinmi? — Bunun üzerin© Adem (AS) inkar ettf, buna binâen zürriyetide inkâr etti. Adem (A.S) unuttuda oğaçdan yedi. Binaenaleyh zürriyetide unuttu. Adem (A.S) hata etti zürriyetide hata etti.» [60] Tercümesi : 119 - (41) Ebudderdâ (R.A) den rivayete göre, Resulütlah (S.A.V) den rivayet olunmuştur, buyurdu ki: «Allhü teâla Adem (A.S) i yarattığı zaman (bir sebeb ve vasıta ve İlâhi kudreti ile) sağ omuzuna (Melek) vurdu, hemen sağ küreğinden zerre misali (küçük karıncalar misâli) nûrânî bembeyaz zum yet çıkarda, — Ve birde İlâhi kudretle Ademin sol küreğine (Melek) vurdu, hemen simsiyah kömür gibi zürriyet çıkardı. — \şt& o anda AHahü teâia buyurdu : — Şu sağ tarafdan çıkarılanlar, cennete vasi) olurlar ve bundan dolayı benim' İçin hiç bir iftihar ve değişiklik yoktur.[61] — Ve sol tarafdan çıkarılanlar içinde, bunlar Cehenneme gidecekler¬dir, bu haldede benim için bir hal ve zaruret değişikliği yoktur (yani ben is¬tediğimi işlemekde hür ve muhtarım), buyurmuştur.» [62] Tercümesi : 120 - (42) Ebi nadra (R.A) den mervidir: — Peygamber saflallahü aleyhi vesellemin ashabından Ebû AbdilJah denilen bir adam ağlayarak Resûlüllahın ziyaretine geldi ve yanına girdi, — Ashabı kiram o addama dedier : «Sen; ağlatan şey nedir? Sana ResûlüUah (S.A.V) ; — (Bıyığından al) sonrada bana (havzı kevser başında) kavuşuncaya kadar öylece devam et demedimi?» O adam evet, (buyurdu) dedi. Ve fakat Resulüllah (S.A.V) dan işittim, buyuruyorduki: «Muhakkak AHahü teâla sağ eliyle (sağ kudreti ile) bir kabza kabzala-mış (bazı zürriyetini sağdan yaratmış) tır. Ve diğer bazısını da sol eliyle kat-zalamıştsr. — Sonrada demiştirki : «Şunlar, şunlar için, bunlarda bunlar içindir. Bununla beraber bende bir değişiklik yoktur.» — Resûlülİah (S.A.V) kendisi hakkındada, ben bu iki kabzanın hanki-sinden oiduğumuda bilmiyorum, diyor.» [63] İzahat Râvî Ebî Nadra (R.A) kimdir? Hz. Ebî Nadra, Basralı tâbiindendir. Hz. Hasan (R.A) in şehâdetinden az bir zaman evvef vefaî etmiştir. Kendisi İbni Ömer, Ebû Said ve îbni Ab-bas (R.A) den hadisi şerif işitmiş ve öğrenmiştir. Ondanda İbrahimi etteymi, katâde ve said bin zeyd hadis rivayet edip öğrenmişlerdir. Allah ondan razı olsun. Bu hadisi şerifde Resûlütlahın huzuruna gelen kişinin bıyığını uzatıp dudağını kaplayarak ağzına giren şekli varmış, o halin iyi olmadığını, bıyı¬ğın uzununun kesilmesi hakkında Peygamberimizin tavsiyesini ashabı ki¬ram o adama hatırlatıp uyarıyorlar. Evet fıkıhda beyan edildiği üzere, bıyığın üst dudağı kapatacak kadar uzaması, kerahattır. Resulüilah saliaüahü aleyhi vesellem efendimizin, kıyametde havzın ba¬şında kendisine kavuşuncaya kadar bıyığın kısaltılıp kesilmesini buyurmo sida, sünneti muvakkat bir zaman işleyip terk etmenin doğru olmadığına işarettir. Evet sacını, başını ve bıyığını karıştırıp erkekmi kadınmi bilinmeyecek derecede pislik içerisinde gezen zavallıların hali perişandır. Sâde bıyığı uzun olupda yemeğe oturanın artığı 'dahi kerâhat iken, her tarafı pislik içinde olan böyle kimseleri cenabı hak ıslah eylesin. Halk arasında bâzı kimseler, bıyığını uzatıp üst dudaklarını örtecek şe¬kilde terk ediyorlar. Ve bu hallerini «falan filan kimseler işlemiştir» diyerek müdofo ediyorlar. Yukardaki hadisi şerif gibi pek çok hadisi şerifler ve bu hadisi şeriflerin hükümlerini en güzel şekilde açıklayan fıkhı hükümler, meydanda iken filan şöyle yapmış, falan şöyle idi, demek sapıklık ve zındıklık olur. O hali İşle¬yenler, Peygambere muhalefet eden mikrop, zındık ve sapık kimselerdir. Bıyıkların uçlarını uzatmak ise, harp meydanlarında daha yiğit görün¬meyi sağlamak için caiz olduğu ve Hz. Ömer askerlere cephede aynı şekli yaptırdığı vakîdlr. Ehli sünnet yolunu takip edip cenneti âlâda Peygamberimizle komşu oimak isteyen her müslüman sünnete uyar ve sünnetin dediği ile amel eder[64] Tercümesi: 121 - (43) İbnl Abbas (R.A) dan meraldir. Peygamber sallallahü aleyhlvesellem buyurduk!: «Aliahü teâla, Arafatda Nâman isimli dağda Ademin neslini sırtından çıkardığında söz (and) aldı. Hemen kıyamete kadar yaratılacak zürrlyetinin hepsini sulbünden çıkardı, Zerreye (küçük karıncaya} benzer şekilde bütün neslini Ademin önüne (veya bazısını sağına, bazısınıda soluna) dağıttı. (Yani Ademin önüne veya sağına soluna toplu halde veya dağınık şekilde yığdı). Sonra açık bir ifade İle onlara söyleyerek dedik!: — Ben sizin rabblnlz devimiyim?[65] — Onlarda evet (RabbimizsinJ! dediler. (Cenubu hakda) kıyametde biz bundan gafillerden idik yahut bizden evvel gecen babalarımız şirk et¬mişlerdi, btzde onlardan sonra gelen zürrlyetlerden İdik, bu sebeble batıl yolda gidenlerin yüzünden blzt helâkmı edeceksin? dlyememelerinlz için biz aşlmüşşan satıid olduk (dedi).» [66] İzahat Bu hadisi şerlfde beyan edildiği üzere, AIEahü teâla Adem aleyhisselâ-mı yarattıkdan sonra kendi sulbünde meydana gelecek bütün neslini ara-fatın yakınında veya tâlfle arafat arasında «Nâman» isimli dağda iken bütün zürrlyetinl küçük karıncalara benzer şekilde zerrecikler halinde ve Ademin önünde veya bazısını sağında diğer bazısınıda solunda yığınlar halinde yara¬tıyor. Sonrada «Ben sizin rabblniz değilmiyim? diyor» Bütün insanlar top ye¬kûn «Evet rabbimlzsin» diyorlar. Bunun üzerine Ademin neslinin kıyamette bu ikrarlarını inkar etmeme teri veya inkar edememeleri için, kendini, veya Melekleri veya insanları bir birlerine şâhid diktiğini ve hatta insan neslinin «bizden evvel gecen baba¬larımız şirk etmişlerdide, bizlerde onlardan sonra gelenlerden idik, onların kötü îtikad ve amellerinden dolayı bizi helak mi edeceksin» diyememeleri fçin şâhld diktiğini beyan ediyor. Evet insanın nesli, tâ Adem Aleyhissetâmın yaratılışı zamanında ilahi hitaba müsbet cevab vererek iman ettiğinden, müslümanın ve kâfirin yeni doğan çocuktan vaktiyle îman ettikleri fıtrat üzere doğarlar. Bu daha acık bir ifâde ile yukarda doksanıncı (90) hadisi serifde beyan edilmiştir. [67] Tercümesi : 122 - (44) Obeyyibni Kâb (R.A) den rivayet olunmuştur, AMahü te-âianın şu meâfdaki : «Habibim hatırla o zarnanıki,) Rabbin, Adem oğulları¬nın sulblerinden zürriyetlerini çtkarıb söz aldığı vakit» Kavli kerimi hak-kmnda (Übeyyibni kâb R.A) dedi: — Ademin zürriyetini cem etti. Topladı ve onları erkekli dişili yarattı. Ondan sonra onlara suret verdi, onlara konuşma kabiliyyeti (akıl ve nutuk) verdi. Bunun üzerinede onlar Allah in dilemesi ile konuştular. Ondan sonra da cenabu hak, onlardan ahdi m İs ak (ikrarlı söz) aldı. Ve kendilerine ken¬dilerini (birbirlerine ve kendi nefislerine kendilerini) şâhid tutarak : — Ben sizin Rabbiniz değilmiyim? (dedi.) — Onlarda (Ademin zürriyetide), Evet Rabbimizsin, şâhid olduk, dedi¬ler. — AMahü teâlada buyurdu : — Elbet bende yedi kat semayı ve yedi kat arzı şâhid dikiyorum ve ba¬banız Ad em ide sizin üzerinize şâhid dikiyorumki, kıyamet gününde biz bu¬nu gerçekdeh bilmeyorduk demeyesiniz. Bilinizki, benden başka ilâh yoktur. Benden başka Rap, yoktur. Bana hiç bir şeyi ortak koşmayınız. Eibet ben size ahdi misâkımı hatırlatıp uyaran elçilerimi göndereceğim. Kitaplarımı üzerinize (Elçilerim vasıtası ile) indireceğim. — Onlar (Ademin zürriyetide) dediler : — Bildik ve itiraf ettikki, Elbet sen bizim (ve bütün varlıkların) Rabbi-miz ve iiâhımızsın. Senden başka bizim için Rab yoktur ve senden başka ilâhımız yoktur. — İşte böyle Ademin zürrjyeti bu zikredilenlerin hepsini ikrar ettiler. — Adem Aleyhisselam onlara (zürriyetierine) bakar halde iken maka mı ûHye yükseltilerek onların üzerine kaldırıldı. — Âdem onlardan zengin, fakir, güzel suretti ve güzel sûretliden başka sini gördü ve hemen : (Ey Allahım!} Keşke kulların arasında müsavat ya¬paydın (hepsini aynı seviyede yarataydın), dedi. — AHahü teâlada : Elbet ben şükredilmem! istedim, dedi. — Ve Adem (A.S) onların içinde (zürriyetieri içinde) üzerlerinde yanan ışıklar (lambalar) misali nurlu Peygamberleri gördü, o Peygamberler umu¬mî misak (sözleşme) den sonra risâtet ve nübüvvet hakkında husûsî mâhi¬yette başka bir misak ile tahsis edilmişlerdi. — Ve o Peygamberlerle olan ahdi mîsakda AHahü teâlânın şu kavli şe¬rifi ildi: — «(Ey Habibim!) hatirlaki bir zaman Peygamberlerden söz almıştık, sendende Nuhdanda, İbrahim, Musa ve Meryemin oğlu İsâdanda, onlardan sağlam bir söz almışdık.» (Ahzab sûresi, 7) — îsa (Peygamber) işte şu Peygamberlerin ruhlarından idi. Hemen onu (Hz. Isayı) AHahü teâla Meryeme (Cebrâü Aleyhisseiam vasıtası ile) îlkâ edip gönderdi. — İşte bu hüküm Übeyyibni kâbden tahdis olunup şöyle söyledi : «O ruh (İsa Aleyhisselam), annesinin ağzından girdi.» Ahmet bin hanbel (NOT : Râvi Übey bin kâb hakkında kısa malumat, 115, hadîsi şerifin altında geçmiştir.) [68] Tercümesi : 123 - (45) Ebidderdâ (R.A) den mervîdir, demiştir; «Biz Rasûlüllâhın yanında hâdiselerden bir şeyler müzâkere edip ko¬nuşuyor idik, hemen Resulü Ekrem sallallâhü aleyhi ve sellem buyurduki: «Bir dağı yerinden kayıp yer değiştirdiğini işitirseniz, bu hadiseyi tas¬dik ediniz. Ve fakat bir adamın ahlakının değiştiğini işitirseniz, tasdik etme¬yiniz. Zira adamın ahlakı, cibilliyyetf ne ise, öyle olur.» [69] İzahat Râvî Ebidderdâ (R.A) in kısa hal tercümesi, biraz yukarda geçmiştir. Hadisi şerifin manası ve temsîfi izahı, çok ve çok dikkat gerekir. Zira dağın yerinden değiştiğine veya dağda tamamen tebdili mekan ve şekil ol¬ması duyulduğunda inanılmasını tavsiye buyururken, adamın ahlakının de¬ğiştiğine dair işitilen cümleleri tasdik etmeyip red etmenin lüzumunu beyan etmesi, elbet telif ve tevil hususu her kişi tarafından anlaşılamaz. Fakat biz kısada olsa açıklamaya çalışacağız. Evvelâ dağın yer değiştirmesi meselesi, günümüzde daha ayan beyan görülmektedir. Zelzeleler, âfetler, yer altı patlamaları, mâden ve emsali şey¬lerin meydana gelmesi gibi haller dağın tebdili mekan etmesine sebeb ol¬maktadır. Hatta daha evvel bazı dağların uçtuğuda yazılmaktadır. Her ne ise dağın yerinden uçtuğu ve uçabileceğ muhakkaktır. Ataların bir sözü var¬dır. «Deniz yanarmı, ihtimal» Nitekim bir zamanlar, Istanbula gelen bir vapurun benzini patlayıp kara denize dökülüyor. Günlerce denizde yangın devam etmişti. Bu hâli gözü¬müzle görmüştük ve pek çok kimselerde gördüler. Adamın ahlak ve teabiatının değişmesi meselesi ise, şöyle anlaşılma¬sı gerekir: İnsanın yaratılıştaki soy sop, cibilliyet ve tabiatı îcobı, hakkında kaderi ilâhide ne şekilde tesbit edilip yazıldı ise, o yazılan kaza ve kader şeklinin icâbı, amel ve ahlakına tabî olan kişide tabiat ve ahlakının değişmesi ol¬maz, Yani asılda değişme olmaz. İleride gelecekği üzere, vasıfda değişme olabilir. Asıl hali izah edelim; Mesele); akıllı, ahmak olmaz. Sahi kimse, pahıl olmaz. Şecaatlı kişi, korkak olmaz. Keza bunların akside tab'an ve adeten değişmez. Yaratılış cibiltiyyet ve kâbiliyyet ne ise öyle olur. Asıl cibillî ahlâk değişmez. İnsanın içinde karar eder. İnsanın tabiat ve cibilliyetinin İcabı, nefsinde kararh ve dâima görülen veya görülebilecek ofan hallerin beyanı bâzı âyeti kerime ve hadisi şerif-İerdede açıklanmıştır. Bir âyeti kerimede şöyle buyurulmuştur: «Öfkelerini yutanlar, takva sahipleridir.» (Ali imran sûresi, 134) Bu âyeti kerimede «öfkelerini yutanlar. » buyurulmuşturda «Öfkelerini yok edenler.» denilmemiştir. Ayeti kerime de beyan edildiği üzere, öfke ve kazabı tamamen yok et¬mek zikredilmeyorda,, öfke ve kazabı yutarak kötülüğü önleyenlerin fazile¬tinden bahsediliyor. Demek oluyor ki. Kötü ahlâkdan olan gazabın aslını söküp atmak im¬kânı olmayor veya olmayacak da, o öfke ve gazab dururken zararını önle¬mek için öfkenin yutularak sabra tahvil etme imkânı oluyor veya öyle ola¬bileceği beyan buyuruîuyor. Diğer bir âyeti kerîmede de tabiat ve cibilliyetin sabitliği şöyle Deyan buyurulmuştur: «(Ey habîbim!) Deki, eğer siz, Rabbimin rahmet hazînelerine sâhtb ol¬saydınız, o zaman harcayıp tüketmek korkusuyla muhakkak cimrilik ederdi¬niz. İnsan (tabiat ve cibilliyeti İcabı) çok cimridir.» (fsrâ sûresi, 100} Ayeti kerime de beyan edildiği üzere, insanın mayasında tutuculuk ve mal, müfk makam ve mansıb hırsı vardır. Bir hadisi şerifde de şöyle buyurulmuştur: «Eğer Adem oğlunun, iki dere dolusu altını olsa, üçüncü dereyi arzu eder, Adem oğlunun kursağını, ancak toprak doldurur. Tevbe edib hırsa ka-pilmayanların tevbesıni, Allâhü teâla kabul eder.» [70] Ataların bir sözü vardır: «Can çıkmayınca, huy çıkmaz.» Ataların diğer bir sözieride şöyledir: «Asıl azmaz. Her şey aslına çeker. Her şey aslına rucû eder.» Bu sözlerde, cibilliyet ve tabiatın aslı değişmeyeceğini beyan eden hadî¬si şerifin hükmüne muvafıkdırlar. İnsanın cibilliyet ve tabiat esâsına dayanan asıl mayası ve aslı esası değişmez. Fakat yaşantı ve dış âlemle ilgili görüntülerde ki, ahlâkî hayatta değişme olabilir. Yani yaratılışı olan aslı ve iç güdüsü ki kaderi ilâhiye da¬yanan esaslarda değişme ve tebdil veya sabit olmak gibi haller ne ise, o şe¬kilde tecellî eder. Aslî oian şeyde her ne kadar değişme olmaz isede vasfî olanlarda irâde ve çalışmanın esâsına dayalı şekilde tezahür ederek de¬ğişme olur veya olabilir. Vasfî olan ahlâkın değişmesi ve tebdil? mümkindir. Netekim bir âyeti kerîme de şöyle buyurufmuştur: «Şüphesiz Allâhın (küfür ve mâsıyetten) temizlediği kimse, (korktuğun¬dan) kurtulmuştur» (Şems sûresi, 9) Diğer âyeti kerîme meali şöyledir : «(Habîbim!) Sen bağışlama yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.» (Araf sûresi, 198) Bu ayeti kerîmelerde ve bu ayeti kerîmeler gibi pek çok ayeti kerîme¬lerde insanların, hem kendi nefislerini ve hem başkalarını isiah edib düzelt¬mekle emrofunmaları, kötü ahlakın tebdil ve teğyîrinin mümkün olduğunu açıkça beyan etmektedir. Şu halde asıl maya ve tabîat her ne kadar değişmez isede, dış alemle ilgili ahlâkî.yaşantı ve düşüncelerin değişebileceği gayet açık şekilde be¬lirtilmiştir. Vâzu nasîhat, talim terbiye, iyilerle teşriki mesâi ve ıslâhı nefis gibi hareketler, «Din nasihattir» esâsına dayalı olarak yaşamak ve ahlakın güzelleştirilmesi için gayretler dînin en güzel icraat işlemidir. Bir hadîsi şerifde şöyle buyurulmuştur: «Ahlakınızı, güzelleşiriniz.»[71] Diğer hadîsi şerif meali şöyledir: «Ey Allahım! Yaratılışımı güzel halk ettiğin gibi, Ahlakımı da güzelleş-tir.» [72] Calibi dikkat bir hadîsi nebevide de şöyle buyurulmuştur: «Rabbim beni terbiye ettiği için, güzel terbiye etti.»[73] Yukarda naklettiğimiz iki yönlü hükümleri okuyarak rasûlü Ekrem efen¬dimizin mübarek .sözlerini iyi anlayalım. Tezat halinde hükümler olduğu ze-hâbinden kendimizi böylece kurtaralım. Şayet dikkat etmez iyi araştırmaz isek, belki yanlış hüküm veririz ve sevgili Peygamber efendimizde veya onun beyanlarında eksiklik arayanlar sırasına gidebiliriz. Bu ise, çok ve çok teh¬likeli ve sapıklıkdır. Bir âyeti kerîmede şöyle buyurulmuştur: «Ey îman edenler! Allahdan korkunuz ve sâdıklarla beraber olunuz.» (Tevbe sûresi, 119) Peygamber (S.A.V) efendimizde şöyle buyurmuştur : «Kişi, arkadaşı¬nın dîni üzeredir. Binaenaleyh sizden biriniz kimle arkadaşlık yapıyor, ona iyi baksın.» [74] . Yine denilmiştir : «Tabiat tabiattan çalar, sahibinin haberi bile olmaz.» Halk arasında : «İnsanı, akranı azdırır.» denilir. Hülâsa mümin, mazbut ve iyi ahlak sahibi olmak için, ahlakını güzelleş¬tirici amelleri işlemesi ve güzel ahlaklı kimselerle taşrîki mesâide bulunması lâzımdır. [75] Tercümesi : 124- (46) Ümmü seleme (R.A) den mervîdir, dediki: «Ya Resûlellah! (Hayberde) yediğin zehirli koyundan meydana gelen elem, senenin hepsinde sende tesiri görülüyor, hiç ayrılmıyor.[76] — Resûlülfah buyurdu : «O koyundan olan şey (Zehir), bana isabet etmemiştir. Ancak Adem balçık halinde iken benim hakkımda yazılmış olan elem bana tesir etmiş¬tir.» [77] İzahat Râvî Ümmü Seleme (R.A), Peygamberimiz efendimizin hanımlarından, dolaysıyie vâlidelerimizdendir. Ebi ümeyyenin kızıdır. Peygamberimiz bu vâlidemizide dul olarak nikahlayıp almıştır. Hicretin dördüncü nenesi şev¬val ayında izdivaç buyurmuştur. Vefatı, hicretin elli dokuzuncu senesinde seksen dört (04) yaşında Medine-i Münevverede vuku bulmuştur, kabri şerifi Cennetül Bakîdedir. Hamdü senalar olsun ziyareti acizanem olmuştur. Allah razi olsun ve şefaati¬ni nasib buyursun. Amin. Bu hadîsi şerifde şu âyeti kerîmeye işârst buyurulmuştur: «{Zelzele, kıtlık ve kuraklık gibi şeyler) ne yerde, ne de (zehirlenme, hastalık ve musibet gibi) nefislerinizde bir musibet başa gelmez ki, ancak bılz onu yaratmazdan evvel o bir kitabda (levhi mahfuzda - Aliâhın ilminde yazılmıştır. Şüphesiz bu, Aİlaha göre kolaydır.» {Hadîd sûresi, 22) [78] (4) Kabir Azabının İsbati Babı Birinci Fasıl 125 - (I) Berrâ ibnj Âzib (R.A) den rivayet olunduğunu göre. Resûlül-llah (SAV) buyurdu: «Müslüman, kabirde sual olunduğunda, Alfandan başka iiah oimadığı-na ve Muhammed-in Allahın Rasûlü olduğuna şehâdet eder. İşte bu (rnüs-lümanın şehâciet hükmü), Allâhü teâlanın şu kavli şerifidir ; Allah (c.c.) mü¬minleri hem dünyada ve hem Öhirette (kabirde) sâbiî söz!o (şahadet keli¬mesi ile) tevhide bağlı kılar.» Diğer rivâyetde Resûlüllah (S.A.V) şöyle buyurdu :[79] «(Allahü teâlantn,) Allah, müminleri hem dünyada, hem âhiretde (ka¬birde) sabit sözle (şehâdet kelimesi ile) tevhide bağiı kılar, kavli şerifi kabir azabı hakkında nazil olmuştur. Mümine kabirde danlr: Rsbbin kîm? Hemen oda, Rabbim Allah, nebim Muhammeddİr, der.» [80] İzahat Râvi Berrâ ibni Âzib kimdir? Hz. Berrâ ibni Âzib (R.A), Medine-i münevvereü Enseri kiromdandır. Bu zatın babasıda sâhâbe-i kiramdan idi. Künyesi, Ebü umâretül Ensârîdir. Küfeye Hz. Alinin yanma nakli me¬kan etmişti. Hz. Ali (R.A) ile cemel ve sıffîn muharebelerinde hazır bulun¬muştur. Ve kendisi Küfede vefat etmiştir. Kendisinden pek çok kimseler. Hadis rivayet etmiştir, ASah ondan razı olsun. Yukardaki hadisi şerifde beyan edildiği üzere, Ahiretin ilk evi ve mekâ¬nı olan kabirde, sual, cevab, seâdet veya azab olunacağı beyan buyurul-maktadır. Müminler, îrad edilen suâle karşı iyi cevab ve şehâdetde bulu¬nacaklarını cenabu hak haber veriyor. Ve kabirde ilk sualin, Allahın varlığı, birliği, mabûdû hakîki olduğu, on¬dan başka bir ilahın olmadığı ve Muhammed Aleyhisselâmtn onun kulu ve Resulü olduğuna şehâdet hususunda olacağı açıklanmıştır. Kabirde Allahdan ve Peygamberlerden sual edenler© karşı müminlerin rahatlıkla iyi cevab verebileceği hem âyeti kerime ve hem hadisi şerifde beyan edilmiştir. Fakat kâfir ve fasık müminlr, kabirde sual soran Melek¬leri, görünce onları, korku, heyecan ve hayret etme halinin galebe calip cevab vermede şaşkınlığa kapılıp iktidarları kalmayacaktır. Bilhassa kâfir¬ler, hiç cevab vermeyip hapt olup kalacaklardır. İşte bu sebebden kâfirler, kabir azâbtnı muhakkak surette görecekler. dir. Âsî müminler ise, ilahi afve nail olmazlarsa, onlarda kabir azabını gö¬receklerdir. Kabir sıkması ise, her ferde şâmildir. Kabir sıkmasını görmeyen kim¬se olmayacaktır. Ancak kâfir ve zalimlerin kabir sıkması, kuvvetli iki şeyin arasında ezilip pestil halini alarak et ve kemikler bir birine geçerek sıkışıp perişan olanlar gibi, kabir sıkışacak onlarda böyle perişan olacaklardır. Müminleri kabir sıkması ise, bir ananın yavrusunu kucağına alıp sev¬gisinden dolayı sıkıştırması gibi olacaktır. Kabir azabı hakkında ehli sünnetin delil olarak naklettikleri delillerden şu âyet meallerimde okuyalım : «Onlar (kâfirler, kabirlerinde kıyamet gününe kadar) sabah ve akşam ateşe arz edilecektir.» Mûmün sûresi, 46 Diğer âyeti kerime meâll: «Biz (azimüşşan), onları (münafık ve zalimleri} iki defa (dünyada ve ka¬birde) azablandıracağız. Sonrada kıyamette, büyük bir azaba (ateşe) atılırlar.»Tevbe sûresi, 109 Resûlüllah (S.A.V) efendimiz bir hadisi nebivisinde şöyle buyurmuş¬tur: «Kabir, Cennet bahçelerinden bir bahçedir veya cehennem çukurların¬dan bir çukurdur.»[81] Diğer hadisi şerifde şöyledir: «Muhakkak kabir, âhiret menzillerinin ilk durağıdır. Bnâenaleyh bir kimse, oranın azabından emin ofur kurtulursa, ondan sonrasıda kolay olur. Şayet o kabrin azabından emin olup kurtulmazsa, ondan sonrası daha eşed olur.» [82]İmamı Azam' (R.A) de Fıkhul Ekberinde şöyle zikretmiştir; «Kabir azabı, kâfirlerin hepsi ve bâzı âsi müslümanlar için hakdır. Ola¬caktır.» Evet ölen her insan nereye gömüiürse gömülsün, mutlaka kabir azabı veya kabir nimeti olacaktır. Kâfir ve zalimler, kabir azabına müstehak ola¬caklar ve göreceklerdir. Salih ve mülteki müminler ise, kabirde rahmeti ilâ¬hiye, cennet nimetlerinden bir hayata kavuşacaklardır. Kabirde, ruhların sahiplerine iadesi veya güneşin tesiri gibi uzakdan tesir ederek bir hayatın olup sevine veya azab görüleceği keyfiyeti îzah edilmiştir. Ölen kimseye, ruhun tesiri veya iade yoluyla hayat bulup kabir ahvalini yaşamasını, uykuda oian insana temsil etmişlerdir. Uyuyan kişi, bir nevi ölü demektir. Ruh çıkmış gibi fakat ruhun kendine tesiri devam ettiği için, uy¬kuda iken rüyasında bâzı kimse, çok korkunç şeyler görür, terler. Adetâ savaşmış, mücadele etmiş ve yırtıcı mahluklardan kaça kaça kendisini parçalayacak duruma gelmiştir. Uykudan uyanınca kurtula katır. İşte kabir¬de azab gören veya, görecek olan kimse, bu. adama benzetilmiştir. Bu adamcağızın ızdirab ve azabından, dışarda veya yanında uyanık halde bu¬lunan kişilerin hiç haberi olmaz. Uykuda zevkli rüyalar görüpde neşelenen adamda, kabirde cennet bahçelerinden bir bahçede zevklenen veya zevklenecek olan kimseye teş¬bih edilmiştir. Kabirde ruh olmadığı halde insanın eti nasıl azab göreceği ResûlüÜa-ha sorulduğunda, Peygamberimiz şöyle cevab vermiştir: «Senin dişinde ruh olmadığı halde nasıl ağrıyıb acı duyuyorsan, öylece olacaktır.» Kabir azabının, kafirlerde daimi olmakla -beraber, cuma günleri veya cuma geceleri ve Ramazan ayında kabir azabı kalkacağı beyan edilmiştir. Ancak bu gün ve aylar geçtikden sonra azabın tekrar avdet edip etmeyece¬ğinde ihtilaf edilmiştir. Asan olan görüş, kafirlerin kabir azabr avdet edip devam edeceğidir. Kâfirlerden, cuma günü, cuma gecesi ve Ramazan ayında kabir azabının kalkması. Peygamber sallallahü aleyhi vesellem efendimiz hürmet inedir. Yani, kâfirler dahi. Peygamberimizin âleme Rahmet olarak gönderilmesin¬den istifade etmiş oluyorlar. Cuma günü veyo cuma gecesi ölen müminler, kabir azabı görmüyecek-leri hususunda beyanlar vardır. Bu beyanlar ulemânın çeşidli delil ve kay¬naklardan aldıkları bilgilerin mahsûlüdür. Meraktl felahda Şu mealdeki hadisi şerif nakledilmiştir: « Üç kişiyi Atfifhü teâta kabir azabından koruyacaktır. (O üç kişide şunlardır:) «Müezzin, şehîd ve cuma gecesi vefat eden kişidir.» Cuma babı Merakıl felah tahtavisindede Şu görüşler zikredilmişti'- «Ebül muîn usûlunda dedikj : Ehli sünnet velcemaat dedi; Kabir azabı ve münker, Nekir Meleklerin suâ'i hakdır. Fakat o kabirdeki kişi, kâfir olur¬sa, işte bunun azabı ktyameie kadar deva meder. Ancak Peygamber sal¬lallahü aleyhi vesellem hürmetine, cuma günü ve Ramazan ayında kabir azabı onlardan kalkar, «Bundan sonra müminlerde iki kısımdırlar. Eğer mümin itaatkar olur¬sa, onun için kabir azabı yoktur. Ve fakat kabir sıkması olacaktır. Bu kabir sıkmasının korkusunuda Altahtn verdiği nimete karşı hakkı ile şükredeme-diğinden görüp tadacaktır... «Şayet ölen mümin asi ve günohkar olursa, onun için kabir azabı ve kabir sıkması vardsr. Ancak bu âsî müminden cuma günü ve cuma gecesi Kabir azabı kesilir ve bir daha kabir azabı kıyamete kadar avdet etmez. Eğer o âsî mümin. ouma gecesi veya cuma günü ölürse, kabir azabı ve kabir sıkınası, bir oaat kodar bir şey olur. Ondan sonra ondan kabir azabı kesilir, kıyamete ka¬dar bir daha avdet etmez. Mecmaürrivâyei ve tefarhâmyedede böylece dır.»[83] Daha geniş izah Aliyyül kârinin Fıkhul Ekber şerhinde mezkûrdur. Ay¬rıca kabir azabı ve kabirdeki diğer ahvaliara âit deiii ve hükümler, hemen ileride gelecektir. Esasen kabir âlemi, âhiret hayatının başlangıcı olması hasebiyle bir nevî gaibdir. Bu âlemdeki hayatın İzahı, âyet ve hadîsi şeriflerdeki beyan lardan ibarettir. Dünya umuruna benzetilemez, kıyas edilemez. Akâid kitablarında bu husus şu ifâde ile açıklanmıştır. «Gâib oian şeyi, şâhid ve hâzır oian şeye kıyas etmek, Fasittir.» [84] Tercümesi : 126 - (2) Enes (R.A) den mervîdîr, dedi: «Muhakkak kul (ölü) kabrine konduğu ve adamları ondan ayrılıp gittik¬leri vakit, o kabir sahibi adamlarını ayakkapEarının tıpırdttarını işitir halde iken ona iki tane Melek gelir, hemen onu (kabirdeki kutu) oturturlar ve der¬ler : — Muhammed saüallahü aleyhi veseüem olan bu adam hakkında ne dersin? — İşte o sorutan kişi mümin cîursa, hemen ; Ben şehâdet ederimki, elbette o (Muhammed AS), AÜahm kuîu ve Resulüdür,der. Bunun üzerine o kimseye şöyle denir: — Cehennemde oian makamına bak artık ANahü teâla senin o maka¬mını cennet makamına tebdil etti. İşte o anda bu kimse, o ,;ki meleği tama-miyle görür. — Şayet o sorulan kimse, münafık ve kâfir olursa, ona denir : Bu adam (Muhammed Aleyhisseiam) hakkında ne dersin?.. — Bunun üzerine Münafık ve kâfir) bilmiyorum, der. İnsanların (Mü¬minlerin) dediğini bende (dünyada) der ic'/m : hemen ona : Doğru olanı bil-medin ve gerçeğe tâbi olmadın, denir ve Demirden yapılmış kırbaç şiddetle vuruiur. O vurulan kişi (Kâfir veya münafık) şiddetli bîr şekilde bağırır, onun bu bağrışını insanlarla cinnilerden başka kendisine yakın olan (hayvanlar, melekler ve kuşlar gibi canh) şeyler işitir.» [85] İzahat Hadisi şerifin baş tarafında, kabre konan ölünün kendini kabre getirip koyanların ayak tıpırtılarını işittiği beyan buyurulmaktadır. Bu hükümle ka¬birde bir nevi hayata kavuşma keyfiyeti ortaya çıkıyor. Haîta bazı hadisi şeriflerde Ölünün kendini kefenieyeni, namazını ktlanı ve yüklenip gidip kab¬rine defneden kimseleri bilir, olduğu zikredilmiştir. Kabirdeki bu şekildeki anlayış, duyuş ve bilme halleri bir nevi hayatın olduğunu ortaya koyuyorki, kabirde mutlak hayat şekli vardır. Ancak hayatın durumu ve mahiyeti açık¬lanmamıştır. Kabirdeki hayat hakkında ulema ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı ruhun iadesi ile olduğunu beyan etmişler. Diğer bir kısım bilginler ruhun iadesi ol¬mayıp kabirde sual ve cevabları anlayıp cevab verebilecek ve bâzı hal ve hadiseleri anlayıp bilecek kadar bir kabir hayatı (di;...ne şskli) olacağı hu susunu belirtmişlerdir. Böyle ihtilaflı anlayış ve izah ediş şekillerinin ihtilafından dolayı, İmamı Azam Ebû Hanife (R.A) kabirdeki hayat şeklini izah etmeyip tevekkuf et¬miştir. Hadisi şerifde, «Ona iki tane melek gelir...» Cümlesinin ihtiva ettiği hükümdede «Münker» ve.«Nekir» ismini alan meleklerin ölüye gelip sual sorup ölünün durumunu tesbit etmeye geleceklerini beyan buyurmakta¬dır. Bu meleklerin-isimlerini beyan eden hadisi şerifler hemen ileride gele¬cektir. Hadîsi şerifde beyan edilen diğer bir husus da, kabre konan mümin ise, meleklerin suallerine güzel cevab neticesi kabirde kendisine cennet bahçelerinden bir bahçe gösterilerek «işte burası senin mekânın» denerek hemen seâdet hayatına oradan başlayacağı beyan buyurulmaktadır, Hadîsi şerifde münafık ve kâfirier'in suale karşı müsbeî cevab vere-miyecekieri ve bu sebeble de kabir de şiddetli bir azaba duçar olacakları zikredilmektedir. Demirden kırbocın şiddetle vurulması keyfiyetinde ise şu âyeti kerime¬ye işaret vardır: «Şu iki sınıf (müminlerlerle kâfirler}, Rablerinin dîni hakkında bir bir-leriyie davaya kalkışan1 iki hasımdır. — İşte o kâfir (ve münafık) olanlar için ateşten kaftanlar biçilmiştir. (onların) başlarının üstünden kaynar su dökülür. — Kaynar su ile karınlarında olan şeyier ve derileri eritilir. — Onlar için birde demirden kamçılar var. —- Her ne zarnan onun (Gteşin) ;zd ırasından ateşten çıkmak isterle.-ser yine (o demir vurularak) içine döndürülürler. Ve onlara : Haydi tadın yangın azabını, denir.» (Hac sûresi, 19-22) Bir az yukarda geçtiği üzere, kabir seâdetli ve iyi olursa, âhiretin di¬ğer safhalarıda iyi olur. Allah muhafaza, kabir hayatı kâfir ve münaffkia-rın uğrayacakları kötülüklerle dolu olursa, âhiretin diğer safhalanda çok kötü ve perişn olur. Cenabu hak, bütün >müslüman kardeşlerle bizleri, kabri mes'ud olup âhiretin diğer saflarıda mes'ud ve iyi olanlardan eylesin. Amin.

127 - (3) Abdullah bin Ömer (R.A) den menfidir, dedi:

Resûlüliah (S.A.V) buyurdu :

«Sizin biriniz öldüğünde kuşluk ve akşam (Sabah, akşam) ona (ölen kimseye) mekanı arz olunur. Eğer o ölen kimse, cennet ehlinden İse, onun mekanı (ve makamı) da, ehli cennet mekânıdır. Ve eğer o öten kimse, Ce¬hennem ehlinden ise, mekanıda, cehennem ehlinin mekânıdır.[86]

— İşte bu şekilde arz etme hati o odama:

«Seni Allahü teâla kıyamet gününde dinlenceye kadar, işt® mekânın budur, denir.» [87]


Tercümesi:


128 - (4) Aişe (R.A) den rivayet olunduğuna göre,

«Yahudi b.ir kadın Aişenin yanına girdi. Kabir azabını zikretti, hemen vahûdî kadın Aişe (R.A) ye dedi ki : Allah (c.c.) seni kabir azabından mu¬hafaza etsin.

— Bunun üzerine Aişe (R.A), Resûlüüah (SAV) e kabir azabından

— Resûlüliah (S.A.V) de : Evet, kabir azabı hakdır, buyurdu.»[88]

— Aişe (R.A) : Ondan sonra Resûlüliah sallalfahü aleyhi veseiieml her namazdan sonra daima kabir azabından Allaha sığınır gördüm dedi.» [89]


Tercümesi:


129 - (5) Zeyd bin Sabit (R.A) den mervîdir, dedik!:

«Resûlüliah (S.A.V) aramızda Beni neccâra (ensardan bir kabileye)

ait bahçede onun bir dişi katın üzerinde idi. Bizde onunla beraber idik. O

halde iken dişi katır ürktü nerede ise, dişi katır onu (Resûlüllahı) üzerinden

düşürüyordu. Hemen o halde iken attı veya beş adet kabir, zuhur ediverdi.

— Bunun üzenine Resûlüliah (S.A.V) : 3u kabirlerin adamlarını kim bili;-? dedi.

— Bir adam ben dedi.

— Resülüfiah (S.A.V) «Ne zaman öldüler?» dedi.

— O adam : Müşrik oldukları halde öldüler dedi.

— Resûlütlah (S.A.V) «Şüphesiz bu ümmet, kabirlerinde imtihan olu¬nur. Eğer defn olunma salardı, kabir azabından benîm işittiklerimden İm¬tihan olunanları size işittirmesi İçin Aİlahü teâlaya dua ederdim, dedi, Sonra Resûlülfah bize doğru döndü ve şöyle dedi:

«Kabir azabından, Ailaha sığınınız.»

— Ashabı kiram dediler: Kabir azabından ANaha sığınırız.

— Resûlüllah (S.A.V) dedi :

«Gizli ve aşikâr fitneden, AMöha sığınınız,»

— Ashabı kircm dediler : Gizli ve aşikar fitneden Allâha sığınırız.

— Resûlüllah (S.A.V) dedi : «Deccâlın fitnesinden, Allâha sığınınız.»[90]

— Ashabt kiram dediler : Deccâlın fitnesinden Allâha sığınırız,» [91]


İzahat


Ravî Zeyd bin Sabit (R.A) kimdir?

Hz. Zeyd bin Sabit (R.A), Peygamberimizin vahy kâtiblerinin en efdait, sahabenin en fakihlerinden ve ferâiz ilmini en iyi bilenlerinden idi. medînei münevvereli ensardandır.

Peygamber efendimiz Medİne-i münevvereye hicret ettiği zaman, Hz. Zeyd bin Sabit onbir yaşlarında idi. Küçük yaşlı olması hasebiyle Bedir mu¬haberesine iştirak edememiştir. Fakat Uhud muharebesi ile diğer muhare¬belerde haztr bulunmuştur.

Hz. Ebû Bekir (R.A) zamanında Kur'am kerimi cem edenlerin birisi idi. Hafızı kur'an olan bu zat, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer zamanında Hilâfete zaman zaman vekil bırakılmıştır, Hatta Hz. Osman da bu zatı hilâfete vekil olarak biraktıkları olmuştur. Demek oluyorki, bu zot, ilim, dirayet ve idâri yönden sahabenin en şereflilerinden birisidir. Hz. Osman zamanında Bey-tulmalın memuriyeti, buna verilmiş idi,

Kur'anı kerîmi mushaft şerife nakletmek, yine Hz. Osman zamanında bu zat tarafından icra edilmiştir.

Peygamber efendimizden doksan iki (92) hadisi şerif rivayet etmişler¬dir. Ve kendisinden pek çok kimseler hadis rivayet etmiştir.

Vefatı, Hicretin kırk beş (45) inde elli altı (56) yaşında Medîne-i mü¬nevvere de vuku bulmuştur. Allah ondan râzî oisun.

Hadîsi şerifde Şirk üzere ölenlerin cehennemde oldukları beyan bu-yurulduktan sonra, Kabir azabından, fitneden ve Deccâlın şerrinden Allâha sığınmanın ehemmiyeti zikredilmiş ve ashabı kiram efendilerimiz de hemen peygamber efendimizin tavsiyesine ittibâ ederek Allâha sığınıyorlar. Bizler için çok uyarıcı bir husustur. Cenâbu hak bu tavsiye ve uyarılara dikkat edenlerden kılsın. Amin. [92]


Kabir Azabı İle İlgili İkinci Fasil

Tercümesi :


130 - (6) Ebî Hüreyre (R.A) den mervîdir, dedi:

— Resûlüllah (S.A.V) buyurduki:

«Ölü kabire konduğu vakit, siyah yüzlü ve gök gözlü iki melek o ölüye gelirler. Bu Meleklerin birine «Münker,» diğerine «Nekir» denir.

— Bu iki Melek : «Bu adam (Muhammed Aleyhisselâm) hakkında ne dersin?, derler.

— Hemen o ölü : O adam, Allahin kulu ve Resulüdür, Allahdan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allanın kulu ve Resulü olduğuna şehâdet edirim, der.

— Bunun üzerine o iki Melek : Biz biliyoruz, sen bunu daha evvel söy¬lerdin, derler. Bundan sonra o kulun kabri yetmiş arşında yetmiş arşın (yani, çevresi yetmiş arşın) genişler, sonrada o kabrin içi nurlanır (nurla doldurulur). Sonra o kula : Uyu denir.

— Bu söz üzerine o kul : Ehli i yalıma deneyimde onlara bu hali haber vereyim, der.

— İşte o anda iki Melek derlerki : Zifaf gecesinde uykudan sevgili ehli, muhabbet ve sevgi ile kaldırmadıkça uykuya dalan gelinin uyuması gibi, uyu, tâki Allahü teâla onu yatağından diriltip kaldırıncaya kadar (uyu, derler).

— Şayet iki Meleğin geldiği o ölü, münafık olursa, o münafık : İnsan¬lardan işittim, onlar bir şeyler derlerdi, bende onların dedikleri gibi derdim, bilmiyorum, der.

— Bunun üzerine o iki Melek ; Biz seni daha eyveS bilirdik, sen böylece derdin, derler.[93]

Yere) den irk i : Bunun üzerine kavuş bunu sıkıştır. Hemen yer, onun üzerine kavuşur, onu sıkıştırır. Bu sıkıştırma ile o ölünün kemikleri bir bi¬rine girer {âdeta pestil halinde sıkıştırır), bu sıkıştırma hâli, Allahü teâfantn onu yatağından tekrar diriltip gönderinceye kadar azab olarak devam eder.» [94]


İzahat


Yukardaki hadîsi şerifin uzun cümle ve İzahlarında münker, nekir me¬leklerinin kabirde suale çekecekleri ve onların suallerine mümin olan ktm-seierin rahatlıkla cevab verebilecekleri ve meleklerin onlara iyi şehâdet edip nimete devamlarını tebşir ediyorlar.

Şayet ölü münafık ve kâfir olursa, cevab veremeyecekleri ve kabirde şiddetli sıkma ile azab olunacakları beyan buyurulmaktadır.

Ayrıca kabirdeki seâdet ve nimete kavuşan müminlerin, dünyaya dö¬nüp ehil (yalına o nîmetten haber vermek için taleb edeceğini ve fakat izin verilmeyip huzur ve seâdet içinde tekrar mahşere dirilip gelinceye kadar uykuda devam etmeleri söylenecektir. [95]


Tercümesi


131 - (7) Berrö İbni Âzib (R.A) den rivayet olunduğuna göre, Resulü!-!ah sallallahü aleyhi vess'İem dedik!:

«(Kabre konan kimseye)' iki melek getir, onu olurdurlar ve o kimseye : Rabbtn kim? derler.

— Bunun üzerine (Mümin) ı Rabbim Allah, der.

— Melekler tekrar o kıîmseye : Dinin nedir? Derler.

— Hemen o adam (mümin), dinim îslamdır, der.

— Melekler yine derlerki : Size gönderilen bu adam (Muhammed Aiey-hisseiam) kimdir?

— O ölü derki: O adam, Altohın Resulüdür.

— Melekler derlerki: Sana bu haber nereden yetişmiştir?

— O kimse derki : Allanın kitabını okudum ve tasdik ettim, işte o da şu kavli ilâhidir.

«Aİlah, müminler^ hem dünyada, hem âhsrette (kabirde) sabit sözle (ke-lime-i şehâdet İle) tevhide bağlı kılar.» (İbrahim sûresi, 27}

— Resûlüilah (S.A.V) dediki:

«Semâdan nida eden bir nidaci, (hak tarafından) şöyîe nida eder : Ku¬lum doğru söyledi, onun için o kuluma cennet yataklarından bir yatak seriniz ve cennet elbiselerinden bîr elbise, giydiriniz ve ona cennete acilen kapıyı açınız, kapıda hemen açılır.

— Resûlüilah (S.A.V) buyurdu : O adama cennetin güzel yeli ve müba¬rek kokusu gelir ve o adama gözünün yetişip görebildiği mikdarda kapri ge¬nişletilir.

— Fakat © öien kişi kâfir İse, işte onun ölümünü Resûlüilah zikretti, de-

«Kafirin ruhu cesedine avdet eder ve iki melek gefir, onu oturturlar,

— Hemen kâfir der : Hey hey, bilmiyorum!

— Bunun ürerine melekler derler ; Size gönderilen bu adam {Muham¬med Aleyhisselam) hakkında ne dersin?

— Hemen kâfir der : Hey heyki ben bilmiyorum!

— İşte bu anda hemen semadan nida eden bir nidacı şöyle nida eder : Bu kâfir yatan söylemiştir, bu sebeble buna cehennem döşeklerinden bir dö¬şek seriniz ve cehennemin kapısını bu adama açınız.

— Resûlüilah (S.A.V) dediki : Bu kâfire cehennemin harareti ve sıcak rüzgârı gelir.

— Resûtüllah (S.A.V) buyurdu : Kabir o kâfiri öyle sıkarki, nerede ise, kemik ve etlerini bir birlerine katar. Sonra ona kör ve sağır oian zebani (hiç bir şeye kulak verip görmeyen, azgın zebânî) musallat olur. O zebanide de¬mirden yapılmış kırbaçda beraberdir. Eğer o kırbaç bir dağa vuruisa, o dağ dağılarak toprak olur. İşte bu kırbacı o zebânî, o kâfire bir vurdumu, insanlar ve cinnilerden başka doğu batı arasında ki bütün varlıklar o kırbacın sesini işitir. Hemen o kâfir, toprak olur. Ondan sonra ruh, tekrar o kâfire iade olu¬nur (yani, tekrar yine diriltilir, azabı böylece deva meder).»[96]


Tercümesi


132 - (8) Osman (R.A) den rivayet olunduğuna göre, (Hz. Osman} çok zaman bir kabrin başında durdumu, sakalı ısianıncaya kadar ağlardı. Kendisine denildiki : Bu kabjr, cennet ve cehennemi hatırlatıyor, bu sebeb-den ağlamalısın ve bu kebirden içinmi ağlarsın?!.

— Bunun üzerine Hz. Osman dedi : ResûlüMah (SAV) buyurmuştuki :

— Muhakkakkî kabir, Ghiret mekanlarından ilk mekandır. Binaenaleyh bîr kişi burada kurtuluşa nail olursa, bundan sonrası buradan daha kolay olur.»

— Şayet bir kimse, burada (kabirde) necata kavuşamazsa, bundan sonrası, buradanda eşed olur.»

— Osman (R.A) dedi,

— Resûlüilah (S.A.V) buyurdurki:[97]

«Kabirden daha korkunç bir manzara (mekan ve mevzi!) görmedim. An¬cak orayı en korkunç yer gördüm,» [98]


Tercümesi


133 - (9) Yine Osman (R.A) den mervîdir, d f; diki:

— Resûlüllah (S.A.V) ölüyü defnedip fariğ olduğunda o ölünün başın¬da dururdu ve derdik!:

«Kardeşinize istiğfar ediniz, sonra ona kavli sabit için (Kelime-i tevhidi söylemesi için) dua ediniz. Zira şu anda o, sual olunmaktadır.» Ebû Davud[99]


İzahat


Bu hadîsi şerîfde, kabre konulan bir mevtanın mağfireti için dua etmenin iyi bir vazife ve amel olduğu beyan buyurulmaktadır. Her ne kadar açıkça telkin meselesini beyan etmeyorsada, kabre konan mevtanın sual olunacağı ve bu suale sabit ve iyi bir şekilde cevab verebilmesi İçin, ölü hakkında ha¬yırlı dua edilmesi hususunun tavsiye buyurulması, bir nevî telkindeki dilek ve temennilerin icrası beyan buyurulmaktadır.

Aslında kabirde telkin merasimi yoktur. Hatta Bid'attır. Fakat yukardaki hadîsi nebeviler gibi muhtelif hadîsi şeriflerin hükümlerini tatbik etmek key¬fiyeti, ölüye bir nevî hayır dua ve istiğfar olduğunu beyan ederek müteahhi-rîn âlimleri, telkini güzel görmüşlerdir.

Netekim bu hususdaki mes'elenin yönleri, Fıkıh' kitabiarında beyan edilmiştir. Bilhassa «Mülteka tercümesi» adlı eserimizin cenaze bahsinde kısa yoldan İzah edilmiştir.

Şârih Aliyyülkâri şu hükümleri zikretmektedir:

İmamı Şâfi-Î ve ashabına göre, kabirdeki ölünün yanında Kur'andan âyetler okumak müstehabdır.

Şâfi-Î Alimleri ise, dedilerki : Kur'anı kerîmin tamamını öiünün huzurun¬da yani, mezarının başında hatmetmek güzeldir.

Beyhakî-nin süneninde de şöyledir : Ölü defnedildikten sonra kabrin başında süre-i Bakaranın başını ve sonunu okumak, ibni Ömer {R.A) a göre müstehabdır.

Bir rivayette de, süre-i Bakaranın evveli, ölünün başında ve sonu ölünün ayak ucunda okunur [100]

Hulasa her ne şekil ve surette olursa olsun, ölüye kabri başında ve ka¬bir ziyareti ânında dua, istiğfar, teşbih, tehlil ve iyi dileklerde bulunmak iyi¬dir. Ölüye mutlaka fâidesi vardır.

Daha geniş malûmat, Akâid kitabiarında mezkurdur. [101]


Tercümesi


134 - (10) Ebİ Saİd (R.A) den mervidir, dedi:

— Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :

«Elbet kâfire, kabrinde doksan dokuz adet büyük yılan (zebani) musal¬lat olur. O büyük yılan, o kâfiri kıyamete kadar ısırır ve sokar. Eğer o büyük yılandan bir tanesi yer yüzüne üfleyip ağzının rüzgarı vasıl olsa, o yerde hiç yeşillik bitmezdi.» Dârimî, Tirmizi buna mümasil rivayet ettiği hadisde «dok¬san dokuz» yerine «yetmiş» diyerek rivayet etmiştir. [102]


İzahat


Hadîsi şerifde geçen doksan dokuz zebânî hakkında bâzı îzahîar yapıl¬mıştır. Biz de onlardan bir kısmını açıklamaya çatışalım.

Evvelâ «Tinnîn» kelimesinin «Büyük yılan, cehennem zebanilerinin bü¬yüğü» olarak açıklandığını hatırlayalım. Sonra Zebaninin niçin doksan dokuz olduğu cihetini öğrenelim.

Zebaninin doksan dokuz olması, Cenâbu hakkın doksan dokuz ismi ilâ¬hisi vardır. Kâfir olan kişi, Aİiâhü tealaya doksan dokuz ismin karşıhğındq doksan dokuz çeşit küfür ve şirk isnadında bulunmuştur. Ceza amelin cin¬sinden olması hasebiyle, Kâfire de doksan dokuz adet büyük yılan Zebânî kabrinde azob etmeye başlayarak cezasını çektirmektedir. Yâni her isim karşılığında bir zebânî musallat kılınarak azablanacaktır.

Yahut Cenabu hakkın rahmeti ilâhîsinin tecellîsi, yüz (100) derecedir. Yüz derece rahmeti ilahîsinden bir derecesini dünyada kullan üzerine ve varlıklara lütfetmiştir. O bir derece rahmeti ilâhinin tecellîsinin şum-'ılü ila insanların bir birlerini sevmesi, kan ile kocanın mehabbetleri, ananın ycv-rulartnı sevmesi, vahşî hayvanların dahî yavrularını korumaları, büyüklerin küçüklere şefkat etmeleri ve küçüklerin, büyüklere hürmet ve saygıda bu¬lunmaları ve bunların emsali iyiliklerin cereyan etmesi, hep bir rahmeti ilâhînin tecellîsidir.

Yüz derece rahmeti Hâninin doksan dokuzu, ahirette tecellî edecek ve doksan dokuz rahmeti üâhînin hebsi müminlere yayılıp şümullanacaktır.

İşte müminlere tahsis edilip şumullanacak olan doksan dokuz derece töhmeti ilâhînin karşılığında, kafirlere de doksan dokuz büyük yılan Zebanı, azab etmek üzere musallat kılınmaktadır.

Bu görüş ve izahları, fbni melek de aynı şekilde beyan etmiştir

îmcms gazaîî merhum ise. Kâfire yapılan bu kadar adet yılanın azabı, kötü ahlakın adedi o kadardır da onun içindir, demiştir. Yâni kötü ahlak-ın adedi. Doksan dokuz, olduğundan ve Kâfir o kötü ahlakın hepsini işlediğin¬den, her kötülük karşılığında bir büyük yılan takdir edilib azablandınlıyor.

Her ne suret ve sebebie olursa olsun, kâfir mutlaka kabrinde bu cezayı çekecek, ahîretin ilk evi ve menzili olan kabirde azablanmaya böylece baş-İayıp cehennemde ebedî olarak azabı devam edecektir. Cenabu hak, küfür üzere ölmekten cümlemizi koruyup İman üzere ölmemizi nasib buyursun. Amin. [103]


Kabir Azabı İle İlgili Üçüncü Fasıl

Tercümesi


135 - (II) Câbir (R.A) den mervîdir, dedtki:

«Sâd ibni muaz-ın — Muoz oğlu Sâd-in vefatından onun yanına Resulü Ekrem salfallahü aleyhi vesellemle beraber çıkmıştık. Resûlüllah {SAV} Sâd-in cenazesini kıldı, cenaze kabrine kondu ve üzeri örtüldükten sonra Resûlüilah (S.A.V) teşbih getirdi. Bizde aynı teşbihi getirdik. Sonra tekbir getirdi, bizde tekbir getirdik. Bunun üzerine denildik! : Yâ Resûlüllah! Niçin teşbih getirdin, sonra tekbîr ettin?[104]

— Resûfüllah (S.A.V) buyurduki:

«Bu sâlih kulu kabir o kadar acâib sıkmıştı (onun o hâline muttali dun¬ca ben teşbihe, tekbire devam ettim, sizde devam ettiniz) Nihayet Ailahü teâlâ ondan o kabir sıkmasını kaldırdı.» [105]


İzahat


Bu hadisi şerifde belirtildiği üzere, ölen kimse, ne kadarda salih vo iyi olsa, mutlaka kabir sıkması olacaktır. Sahabenin en salihisrinden birisi olan Hz. Sâd, kabir sıkmasını görmesi hâlinde ondan sonra gelen her sâlih ve iyi kimsede bu hali mutlaka görecektir.

Evst kabir azabı, saiih kişilere olmayacak, fakat kabir sıkması olacak¬tır. Kabir sıkması, kabir azabı gibi değHdir. Her biri ayrı ayrıdır. 125. Hadisi şerifin izaht ile 131. hadisi şerifin meâîini okumak lazjmdır ve birde hemen şu aşağıdaki hadisi şerifi okuyalımda, Hz. Sâd-in dâhi kabir sıkmasından kurtulmadığı hâli düşünelim.

Düşüneümrie, kabrin her türlü ızdırabından korunma yollarını ve Kabir de yatanlara hayırlı dua ve istiğfarda bulunmayı ihmai etmeyelim. [106]


Tercümesi


136 - (12) Ömerin oğlu Abdullah (R.A) den mervtdîr, dedi:

Resûiüllah (S.A.V) buyurdu :[107]

«(Bunun yani, Sâd'in ölümü) için arşı alâ titredi, unun için sema kapılar* (Rahmet inmek için gök kapıları) açılmıştır ve yetmiş bin melek cenazesine hazır olmuştur. Böyle iken yine sâd-j, kabri o kadar acâib bir sıkma ile §ik-dt, sonra o hal ondan kaldırıldı.» [108]


Tercümesi


137 - (13} Ebu Bekirin kızı Esma (ft.A) den mervîdir, demiştir:

Resûîüllah (SAV), hutbe okumak üzere ayağa kalkdı, bir kişinin ibtild

olunacağı kabrin fitnesinden bahsetti. Resûlüllah (S.A.V) bu hali zikredince, müslümanlar acâib bir şekilde feryadı figan ettiler.» Buharı böylece rivayet etmiştir

Mesâide şunu ziyâde etti. Benimle Resûlüllahın kelâmını anlamama âit Öğle bir hal ortaya çiktıki, vaktaki onların feryadı sükûnet buldu, hemen bana yakın olan adama dedim : Allah sen] bu amelinde mübarek etsin,! Re¬sûlüllah (S.A.V] sözünün sonunda ne dedi?

— O adam dedi: Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :

«Bana vahyolunduki, Muhakkak siz, yakında deccalın fitnesi ile kabir¬de fitnelenirsiniz.» [109]


İzahat


Râvı Esma binti Ebi Bekir (R.A) kimdir?

Hz. Esma (R.A), Hz. Ebû Bekir (R.A) in kızı, Abdullah bin Zübeyrin anne¬si, Dolaysiyle Zübeyr bin Avvam (R.A) in hanımı saliha bir hanım idi. Mekke-i mükerrerne de müslüman olmuştur. Müslümanların on seKizıncısı pıaugu beyan edilmiştir. Hz. Aişe validemizin kız kardeşidir. Hz. Aişe validemizden on beş yaş büyüktür.

Çok zaman kadınların mesele ve dertlerini bizzat bu hanım Peygamberi¬miz efendimize getirir anlatır ve cevâbını alır kadınlara İzah ederdi.

Hz. Esma (R.A), oğlu Abdullah (R.A) in haccact zalim tarafından Mekke-i mükerreme de mancınık-a asıb şehit olmasından sonra on veya yirmi (20) gün sonra yüz (100) yaşında hicretin yetmiş üç (73) tarihinde Mekke-i mü¬kerreme de vefat etmiştir. P^k çok kimseler kendisinden hadîsi şerif rivayet etmiştir. Allah ondan râzî olsun.

Haccacı zalim tarafından oğlu Abdullah (R.A) in, ne şekilde ve ne za¬man öldürüldüğü ve annesinin neler söylediğini öğrenmek İsteyenler, (Meh¬met Zehni merhumun «ElhakaiK» eseri ile «Meşâhirunn'sâ) adlı eserine mü¬racaat etmeleri gerekir.

Hadîsi şerifde kabir de çok acaib bir fitne ile karşılaşılacağı beyan bu-yurulmuştur. O kabir de olacak fitneyi duyan sahabe, feryadı figan ediyorlar ve resûlüllahın sözünün sonu bile gürültüden anlaşılmayor. Hz. Esma (R.A} kendisine yakın olan bir zata resûlüllahın sözlerinin sonunu soruyor. O adam da ResÛIülIahın kabir de Deccalın fitnesi ile karşılaşılacağından bahsetmiş olduğunu beyan ediyor.

Bu son cümleden de anlaşıldığı üzere, Deccalın fitnesi çok kötü ve fena bir fitnedirki, kabir de dahi onun fitnesi-insanı rahatsız edeceği veya onun fitnesi gibi çok acaib fitnenin kabirde de cereyan edeceği beyan buyurul-muştur.

Bir az ilerde Deccalın çeşit ve fitnelerinden bahsedilecektir. Aynı za¬manda yukarda ikinci hadîsi şerifin altında kısada olsa Deccal hakkında îtikâdî yönler zikredilmiştir. Orayı da tekrar okumak faydalı olur. [110]


Tercümesi


138 - (14) Câbİr (R.A) den rfvâyeî olunduğuna göre, Resûlüîlah (S.A.V) dedik* :[111]

«Öiü kabre konduğu vakit, güneş battığı zamanki şekli o ölüye temsili olarak gösterilir. Göîlerine mesheder halde oturur ve derki: Beni bırakın ben namazı kılayım.» [112]


Îzahat


Bu hadisi şerifde Resulü ekrem efendimiz, kabrine konan bir ölüye gü¬neşin battığı iarnonki fersizieşip batmaya doğru yönelen şekli gösterilece¬ğini, o öiüde o zaman kendinin dünyada yaşadığı zannı İle ikindi vakti çık¬madan namazını kılmak için izin istediğini beyan buyurmuştur.

Bu beyan dünyada iman ve amel sahibi mümin olan kişiler hakkındadır. Zira namazını kıları kişi ancak ve ancak mümin olur. Namazını sıhhatında kı¬lan mümin, ölürken öyie ölür. öidüğü gibi de kabirde ve mahşerde aynı amel ve mükâfatı ile yargılanır.

Bu hadîsi şerifde şu mealdeki âyeti kerîmeye işaret vardır :

«Kıyameti (ölüm ve ötesini] gördükleri gün, dünyada ancak bir akşam yahut bir kuşluk vakti kadar kalmış olduklarını sanırlar.»(Nazîat sûresi, 46-47)

139 - (15) Ebi Hureyre (R.A) den mervîdir. Resölüllah (SAV) den ri-vâyeî ettiğine göre, Resulü ekrem (S.A.V) buyurduki;

«Muhakkak öfü kabre konur, Hemen adam kabrinde korkusuz ve fitne-siz kabrinde oturtulur.

— Ondan sonra denirkj :

— Hangi dinde yaşadın?

— Bunun üzerine o adam der:

— İslorn dininde yaşatan.

— Derhal denirki :

— Bu adam kimdir?

— Kabirde ki edam derki:

— O adam AHahın Resulü Muhammed (A.S) dır, Allah tarafindan bize açık ve kesin hükümleri beyan etmek üzere geimiştir, bizde onun getirdiği hükümleri tasdik etmiştik.

— Bundan sonra o kabirdeki adama denirki:

— Aliahü teâlayı gördün mü?

— Buna cevab olarak o adam derki:

— Hiç bir ferti için AHahi görmek layık olmaz.

— İşte o anda o adam için kabirde cehennem cihetinden bir delik açı¬lır. O odam hemen orada bir birine bitişik ateş tuttuklarının oluşuna bakar.

— O adama denirki -.

— Bak bu ateş ki, Aliahü teâla seni buraya atılmandan korudu.

— Bundan sonra o adama cennet cihetinden bir yer açılır. Oranın ye¬şilliklerine ve diğer nimetlerine bakar.

— İşte o anda adama denirki:

— Burası senin mekan ve merdindir, senin kesin ve sabitlikle buraya inanç ve amelin devam ederdi. Ve sen bu itikad üzere öldün. İnşaattan onun üzerine tekrar diriltilirsin.

— Kötü adamda kabrinde korku ve fitne tehlikesiyle oturtulur, denirki:

— Sen hangi dinde yaşadın?

— O adam derki: bilmiyorum!

— Tekrar denirki: Bu adam kimdir?

— Adam derki : İnsanlardan işitmiştim onlar bir söz söylerdi, bende onların söylediğini söylerdim.

— Bunun üzerine hemen Cennet tarafından bir delik açılır. O adam Csn netin yeşilliklerine ve diğer güzel nimetlerine bakar.

— Hemen o adama denirki:

— Bak şu nimetlere ki, Aliahü teâla seni o nimetlere kavuşmakdan men etmiştir.

— Sonra cehenneme doğru bir yol açılır. Oradaki ateşlerin bir birle¬rine bitişik şiddetli yanışlarına bakar.[113]

— O adama dsnîrki : İşte burası senin varacağın yerdir. Sen buranın varlığı ve olacağında şek üzere idin. Ve bu şek üzerede Öldün. Ve bu şek üzerine inşaallah tekrar diriltileceksin.» [114]


Kitap Ve Sünnete Sarılma Babı Birinci Fasıl

Tercümesi :


140 - (i) Ajşe (R.A) den mervîdir, dedi:

Resûlüilah (S.A.V) buyurdu :

«Bir kimse, bizim bu işimizde (dinîmizde, şeriat ve sünnetimizde) o din¬den olmayan yeni bir şey (Bid'at) ihdas ederse, işi® o kimse (onun ge¬tirdiği Bid'at) merdütdür.» (Hadîsi, Buhârî, Müslim ittifakla rivayet etmiştir.) [115]


Îzahat


îman bahsinin son kısmi olan kitap ve sünnete sarılma bahsinde de çok mühim hadîsi şerifler ya.ılmıştır. Hadîsi şeriflerin ihtiva ettikleri hükümler, lafızları ife ilerde gelecektir. Biz hadîsi şeriflere geçmezden evvel kitap ve sünnete sarılmanın ehemmiyetini beyan eden bir kaç âyeti kerîme meali arzedelim. Ondan sonra da yukardaki hadîsi şerifin ihtiva ettiği hükümleri açıklamaya çalışalım.

Kitap ve sünnete sarılmanın ehemmiyeti iie ilgili âyet mealleri :

«Top yekûn hepiniz Allanın sağlam ibihe (Kur'anı kerîmine) sımsıkı sa¬rılın. Birbirinizden ayrılıb dağılmayın.» (Ali İmran sûresi, 103)

Diğer ayeti kerîme meali şöyledir:

«İşte size, Allahdan bir nur (Hz. Muhammed aîeyhisselam) ve her şeyi açıklayıcı bir kitap (kur'an) geldi, (o nur ve kitapla) Allah, rızasına uyanları (o nur ve kitapla) selâmet yollarına İletir. Ve onları (Allanın) izniyle karan¬lıklardan aydınlığa çıkarıp doğru yola (İslama) götürür.» (Mâide sûresi, 15-16)

Diğer bir âyeti kerîmede de şöyle buyurulmuştur:

«Elbette bu kur'an, insanları en doğru yola sevk eder.» (İs'rö sûresi, 19) ' Yukardaki âyeti kerimeler gibi pek çok kur'an ayetleri mevcuttur. Çok uzayacağından bu kadarla iktifa ediyoruz.

Bu âyeti kerime meallerini ve emsalini, müslümanlar ve top yekun in¬sanlık okumalıdır. Okumalılar da ondan sonra en doğru ve en İyi yolu bu! malıdırlar, Her şeyi yaratan ve bütün yaratıkların cibillî veya tabiatlarını en iyi bilen ve bunlann irâde ve idare yönlerini de en doğru şeklide izah eden halikı zülcelâlın hükümlerine kayıtsız ve şartsız bağlanırlar. Aynı zamanda tek kurtuluşun islam ve kur'an yolunda olduğunu idrak ederler.

Kitabı ilâhinin hükümlerine tabî olmak nasıi kurtuluş ve huzur yolu İse, o kitabı ilâhiyi ümmetine tebliğ eden mürşidi hakîk.mız Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve seilem efendimizin mübarek buyruklurına ve sünnetlerinin her çeşidine sarılmak da, kurtuluş ve huzurun yoludur. Ve Rasûiüliaha itaat, Allah'a itaattir.

Bu hususu beyan eden bir kaç âyeti kerime mealini de arzedelim;

«(Ey Habîbim!) De ki : Eğer siz Allah; seviyorsanız, hemen bana uyun ki, Allâhda sizler; sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Zira-Allah çok bağış¬layıcı ve çok esirgeyicidir.» (Aİi İmran sûresi, 31)

Diğer ayeti kerîme meali şöyledir:

«Her kim, Peygambere itaat ederse, muhakkak Âiiâha itaat etmiş olur.» (Nisa süresi, 80}

Başka bir âyetLkerîme de şöyle buyuruimuşîur:

«Peygamber, size ne verdi ise, onu alın (emir ve sünnetlerini tutun.) Ve size neyi yasak etti ise, onu da almayın (yapma dediğini yapmayın),» (Haşr sûresi, 7)

Bâzı kimseler bilhassa kendisini beğenen tipinden olanlar, «Aliâhü te-alanın yaratıcı olması ve bütün yaratıkların rızıktarını vermesi gibi 'husus¬ların hak îeala tarafjMan olmasından için, allanın dediğini tutmak lazım¬dır, ama peygamber kendi beşerî görüşlerini söylemiştir, ona itaat etmek ve ona tabî olmak yersizdir., gibi..» cümleleri söyleyenler oluyor. Bu sözîsr ve bu sözler gibi kötü akîde sözler, inançlar çok ve çok sapık, zındık ve mülhidlerin sözleridir.

Yukarda naklettiğimiz âyeti kerîr elerde olduğu gibi, pek çok âyeti kerîmelerde Peygambere itaat, Allâha itaat olduğu ve Peygamber söylediği her sözü mutlaka hakkın vahyi ile söylediği beyan buyuruimuştur.

Netekim bir âyeti kerîme de şöyle buyurulmuştur:

«AKâha ve onun Rasûlüne itaat ediniz. Ve birbirinîzle çekişmeyin. Son¬ra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider.» (Enfal sûresi, 46)

Diğer âyeti keriyme meali:

«Hor kim, Allâha ve Rasûlüne itaat ederse, o kimse mutlaka fevzü ne¬cata (Cennete) kavuşmuştur.»

Peygamber efendimizin her söylediği ilâhi vahy ile olduğunu beyan eden âyet meali şöyledir:

«O (Peygamber), nevadan (kendi nefsinden) söylemiyor. Elbette o (Kur'an) sâde bir vahydir, ancak vahyolunur.» (Necm sûresi, 3-4)

Yukardaki âyeti, keriymeleri okuyan her müslüman, insanlığın tek kur¬tuluşu ve en doğru yolun, kur'an ve sünnete tabî olmakda olduğunu bilir ve bu iki yola en samîmi gayreti ile tâbi olur.

Şimdi yukardaki bu bahsin ifk hadîsi nebevisi olan şu mealdaki : «Bir kimse, bıizim bu işimizde (dînimizde, şeriat ve sünnetimizde) o dinden olma¬yan yeni bir şey (Bid'at) ihdas ederse, işte o kimse (ve o getirdiği Bid'at) merdüttur.» hadîsi şerifin kısa açıklamasını yapalım.

Evvela dînin kısa tarifini öğrenelim. Ondan sonra yeni ihdas edilen Bid'atın tarif ve izahını açıklamaya çalışalım.

DİN : Lügatta, itaat, âdet, yol, alâmet, şan şeref, oeza ve mükâfat mâ nalarına gelir.

Şeriatta Din : Atlahü tealanın koyduğu bir kanundur ki, o kanun akı1 sahiblerini kendi irâdeleri dâhilinde arzulariyle, hayra, hakka, iyilik ve doğ rüya götürür.

Târifindende anlaşıldığı üzere, din; İlâhi bir kanundur. Dîni Aliahdan başka kimse koymamıştır. Ve din hiç eksiklik kalmadan mükemmel bi' şe¬kilde Allah tarafından konulmuş ve onun hükümlerini ve o kanunu ilâhinin esâsı oian kur'am kerimi, kıyamete kadar koruyup muhafaza edeeek olan¬da yine Hz. Allahdır. Ve o din, inanıp kabul eden her mümini en doğru yola ve en hayırlı yöne sevk eder.

Dînin kemal ve tamamlığı ile ilgili bir âyeti kerime meali şöyledir:

«Bugün sizin için dîninizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi ta¬mamladım ve size din olarak İslama razî oldum.» (Mâide sûresi, 3)

Dînin tarif ve açıklaması ile bu âyeti kerimede beyan edilen hükümler gayet açık iken, her asır ve devirde pek çok sapık ve zındıklar, dîne yeni ye¬ni uydurmalar ihdas ederek bir çok batıl ve hurafeler sokmaya çatışmış lardır. Böyle uydurmaları dîne sokmanın fenalık ve kötülükleri hem kur'ânı kerimde ve hem hadîsi şeriflerde beyan edilmiştir.

Aslında dinî hiç bir şekilde tahrif edip yıkamıyaaaklardır. Fakat din sömürücüleri her zaman uydurmalarla, müslümanları şaşırtmışlardır.

Dine sokulmaya çalışılan ve dinden olmayan Bid'atın tarif ve tehlike¬lerini hülasa olarak arz edelim.

BİD'AT : Lugâtta, yeni iş ve sonradan meydana getirilmiş, ihdas edil¬miş şeydir.

Şer'î İstîlahda : Peygamberimizin bulunduğu asırdan sonra, ne kavlen, ne fiilen, ne sarahaten ve ne işâreten dînî bir izni şer'i anlamı olmayan ve dinde yapılan ziyade ve noksanlığa BİD'AT denir.

Şer ve bâtıl olarak ihdas edilen Bid'at ve Hurafelerin fenalıklarını ve kimler tarafından ihdas edildiklerini objektif olarak kısaca şöyle hulâsa edebiliriz :

Bid'at: Zındık ve sapıkların uydurdukları batıllardır.

Bid'at: Küfürden sonra en büyük günahdir.

Btid'at : Allah muhafaza sahibini dinden, imandan eden eh tehlikeli bir şeydir.

Bid'at : Mümini hak yoldan bâtıl yola çeviren bir felâkettir.

Bid'at : Müminin, namazının, orucunun, haccının, zekatının, farzının, nafilesinin ve cihadının kabulüne mânidir.

Bid'at: Tevbenin kabulüne mânidir.

Bid'at : İnsanı hakîkata tâbi etmeyip, batıl veya aslı esası olmayan vehmin mahsulü olan şeylere tabî kılar.

Bid'at: Firakı dâlle yoludur. Ehli sünnet yolu değildir.

Bid'at : İnsanı; Zulüm, cehalet, yalan, iftira, hîle, buğuz gibi kötü has¬talıklara sevk eder.

Bid'at : İnsana; riya, süm'a, ucub, kibir, hased, gibi kalp hastalıklarını yaptıran en korkunç mânevi mikroplardandır.

Bid'at : İnsanı; kitap, sünnet, icmâ-ı ümmet ve kıyası fukaha olan edil-le-i şer'iyyeye düşman kılar.

Bid'at : Peygamberimizin mübarek kelâmında «Bid'atın hepsinden ka¬çının. Zira Bid'atın hepsi dalâlettir. Ve dalâletin hepsi de cehennemdedir.» Buyurduğu üzere en korkunç tehlikedir.

Bid'at : Kaçınılması ve şerrinden Allah'a sığınılması lazım olan en kötü ve en çirkin yoidur. Zira insanı dünya ve âhiret saadetinden mahrum eden bir âfettir.

Bid'at icad edene, «Mübdî veya mübtedî» denirki, dine birtakım yalan ve uydurmaları sokmaya çalışan bâğî, Azgın ve din sömürücüsü eşkiya, din simsarj demektir. Böyle din simsarlığı yapmanın ve Allah'a ifîirâ ederek az¬gınlıkta bulunmanın ne kadar şenî, ve fena olduğu aşikârdır. Bu kötülükleri çok felâket olan Bid'at, Bid'aîı seyyie ismini alan kitap ve sünnete muhalif olan Bid'attır.

Kur'anı kerimde şöyle buyurulmuştur:

«Ey ehli kitap! Dininiz hususunda haddi aşmayın. Aİlaha karşı hak olandan başkasını söylemeyin.» (Nisa sûresi, 17)

Bid'at, bir nevî Aİlaha iftira olduğundan müfterilerin kötülüğü şöyle beyan edilmiştir.

«Allâha iftira ederek yalan uyduran {Bid'atları uydurub çıkaran) veya

' onun (Allâhın) âyetlerini yalan sayandan daha zâlim kim olabilir? şüphesiz

o {Aliâhü teala), zalimleri felaha kavuşturmaz.» (En'am sûresi, 21)

Bid'atin kötülükleri ile ilgili hükümler ve Bid'atın Seyyie ve hasene ola¬rak reşitleri hakkında geniş malûmat, «İSLAMA SOKULAN BİD'AT VE HU¬RAFELER» adlı eserimizde uzun uzun İzah edilmiştir. Ayrıca «Amellere sa-kulan Bid'atlar» hakkında geniş İzahlarla çıkaracağımız üçüncü cildide çık-dığında alıp okumak şayanı tavsiyedir.

Bid'at ve Hurâfeler-in, bâtıl ve kötülüklerini hemen ilerde Resulü Ekrem efendimizin mübarek sözlerinde de en bariz şekilde okuyacağız. [116]


Tercümesi:


141 - (2) Câbir (R.A) den mervîdir dedi:

ResûJüllah (S.A.V) buyurduki;

«Artık bundan sonra, şüphesiz sözün hayırlısı, Allah'ın (c.c) kitabı ve doğru yolun hayırlısı, Muhammed (A.S) in yoludur.[117]

— İşferin şerlisi, yeni çıkan Bid'atlardır. Ve her bid'at dalâlettir.» [118]


İzahat


Hadîsi şerifin birinci cümlesinde, «Sözüp hayırlısı, Allanın kitabı ve doğ¬ru yolun hayırljsı, Muhammedin yoludur.» ifâde buyurulmuştur. Bu ifâde ile yalancıların çıkardıkları kitab,.kanun, kararnameleri, tüzük ve yönetme¬likleri, kitabullahın hükümlerine ayıkri oldukça ve peygamberin yoluna tabî olmadıkça batıl ve kötü şeylerdir. Onların bu amelleri bâtıl ve fasit olması hasebiyle onları tasvib edîb onlara tabî olanlarda aynı fesadın içinde olan sapıklardır.

Birde bâzı kendine alim süsü veren cahil müctehidler veya okumuş cahillerde, «efendim kitab ve sünnetten başkasına uyulmayacağt hususun¬da Peygamberin tavsiyesi vardır. Binâenaleyh bu iki esasdan başkasını ta¬nımayız. İmamı âzam, Mâlik, Şafiî ve Ahmet bin hanbel gibi mücîehidlerin fikir ve kanunlarına tabî olmak veya onları kabul etmek olamaz. Ve biz ken

di içtihadımızla kur'an ve sünnetten hüküm çıkarırız, gibi...» fikir ve iddia da olanlara ve hatta böyle yazıb çizenlere şahid olduk ve hâlada öyleler vardır.

Zavallılar, Peygamberimizin, «Benim ve hulafâi râşidînimin yoluna tabî olun» sözü ile «Geçen ümmet yetmiş iki fırkaya ayrıldı, benim ümmetimde yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bu yetmiş üç fırkanın yetmiş ikisi cehennemlik olacak, ancak benim ve ashabımın yoluna tabî olanlar helak olmayıp seâ-dete erişeceklerdir.» buyuruğuna dikkat etmemekte veya bilmemektedirler.

Kâmil bir îmana sahib olmayan ve sâlih amelde bulunmayan bir takım zındık ve sapıklar, her asır ve devirde islamı ve islâmın hükümlerini kendi haris amel ve emellerine uydurmaya çalışmışlar. Günümüzdeki güya ted-kik ve tahkikcî, sağını solundan, iyiyi kötüden ayırd edemiyen sözde mücte-hid ve âlim taslaklarıda böyle davranış içindedirler.

Günümüzdeki câhil müctehid tasfakları olan mukallidlerin durumlarını belirten cümleler uzun uzun îzah edilmiştir. Biz burada kısaca şu mısraları' okuyalım :

Mukallid den dahi dördüncü kışımı, değildir muteber ismi ve resmi.

Bular (bunlar) fark eylemez gassü semini (yağsız ile yağlıyı fark ede¬mezler), şimalinden temyiz etmez yemini (sağından solunu ayırd edemez)

Adamlar, kur'anın dediği hükümleri yaşamazlar, sünneti nebeviyyo-den hiç birisine tâbi değillerdir, o haldede kalkarlar, kitab ve sünnet mü-dâfiî kesilirler.

Bu iddia ve fikirlerini beyan ederken, kitab ve sünnete tâbi olan ve bu iki hükmün yolcularının en güzel örnekliğini veren yüksek fazîiet sahtb-lerinide kötülemek denâetinîde bırakmamışlardır.

Akıllı müslüman, kitaba ve sünnete ve bunların hükümlerine tâbi olan Ashab, tabiîn tebaı tabiîn, müctehid, âlim ve kâmil kişilere iktida edip tâbi olur. Kur'an ve sünnet yplunda ahirete gidenleri, mümin rahmetle yâd eder. Zındık ve sapıklara tabî olmaz, zındık ve sapıkların şerlerinden Aflaha sığı¬nır. [119]


Tercümesi


142 - (3) İbnİ Âbbas (R,A) deh mervîdir, dedi i ftesûlüllah (S.A.V) buyurduki i

«AHâha karşı insanların en buğuzlusu (en sevimsizi), üç kişidir (ve şunlardır) :

a } Haremde ilhad eden kimsedir.

b } İslâm yolunda câhiîiyyet devri sünneti talep eden kimsedir.[120]

c) Haksız yere bir kişinin kanını akıtma talebinde bulunan kim¬sedir.» [121] .


İzahat


Hadîsi şerifde beyan edilen hak teala indinde en buğuzlu ve sevilme¬yenlerden, Harem-i şerif dahilinde azgınlık ve fenalıkda bulunmak demek, oraya gelen müslümanlara eza ve cefâda bulunmak, oraya hizmette bulu¬nan haremin hizmetçilerine hakaret edib sövmek ve emsali kötülüklerde bulunmak, başka yerlerde başka şahıslara hakaret edib zulmetmekten daha kötü ve daha iğrenç buyurmaktadır.

Hakikat böyle iken, uzun yollar kat edib gelen pek çok kimseler, hem oraya gelen Allâhın müsafirleri hak aşıklarına kötü hareket ve zulümde bulunuyorlar ve nemde oraya gelen haremin ve Allâhın müsafirlerine cşkla hizmet ve hürmet etmeye çalışan kimseler, hakaret eden ve hakir gören ve onlara en ağır ifâdelerle eziyet eden zavallı cahilleri gördüğümüz zaman içimiz üzülüyor idi.

Be hey zavallı! Oraya niçin geldin? ayıp aramaya ve ona buna hakaret etmeyemi geldin? Niçin geldiğini ve nelerle meşkul olman gerektiğini iyi öğrenib gelsende oraya kirli gelib tertemiz anasından yeni doğan günahsız çocuk gibi dönsen veya öyfe dönmeye çalışsan ya! Orada işlenen ibâdetle¬rin, hayır ve hasanatların sevabı kat kat olduğu gibi, günah ve kabahatların cezasıda, o nisbette büyük ve tehlikelidir. Mübarek yere, iyi gelip iyi giden kimseler, çok ve çok mutlu kimselerdir.

Hadîsi şerifde geçen ikinci hükümde ise, İslâm yolunda gidenlerin ca-hiiiyyet devrinin adetlerini tatbik ettikleri kötü ve hissî amellerini tatbik et¬menin de en âdi ve en sevimsiz amellerden olduğu byan buyurulmuştur.

Câhiîiyyet devrinin kötü adetlerinden bâzıları şunlardır:

a) Bir ölüm olduğunda hemen toplanırlar o ölü için bağırırlar çağırır¬lar, yakalarını paçalarını yırtarlar, günlerce ölünün kapısı önünde veya evinde böyle matem feryadında bulunurlardı.

İşte böyle matem yapmanın Alfanın en çok buğz ettiği ve sevmediği amellerden olduğunu rasûlü Ekrem efendimiz beyan buyuruyor.

b) Câhiîiyyet devrinde kumar oynamak, navruz gününde şenliklerde bulunmak, evlatlarını öldürmek, kız çocuklarını hakir görmek ve bir kabile¬den bir kişinin işlediği bir cinayetten dolayı bütün kabileyi cezalandırmaya kalkışmak gibi pek çok kötü adetleri var idi.

Müslümanlar, bunların bu kötü adetlerinden kaçınmalı ki, sevimli müs-iümanlardan ve en doğru yolda olanlardan olsunlar.

Hadîsi şerifde beyan edilen üçüncü hüküm olan «Haksız yere bir ki¬şinin kanını akıtmak arzusunda bulunan kimsenin» günahı hakkında bir nebze izahat yukarda «Büyük günahlar babı» başlığının altında beyan edil¬miştir. [122]


Tercümesi:


143 - (4)Ebî Hureyre (R.A) den mervîdir, demişiir;

Resûlüllah (S.A.V) buyurdu.

«Ümmetimin hepsi cennete girecekler, ancak ibâ eden (kaçınan) kim¬se girmiyecekîir.»

— Denildi: O ibâ eden (çekinip kaçınan) kimdir?

— Bunun üzerine Resûlülfah (S.A.V) buyurdu :

«Kim bana itaat ederse, cennete girer ve bana isyan eden kimsede, benden ibâ eden (kaçınan) kimsedir.» Buhârî

(Not: Hadîsi şerifde beyan edilen «ümmet» ümmeti icabet denilen kim-selerdirki, îman edib ameii sâlihde bulunan ümmetlerdir.) [123]


Tercümesi :


144 - (5) Câbir (R.A) den rivayet olunmuştur, dedi:

Resûlülfah (SAV) uyur halde iken bir gurub melek ona geldi, dedilerki : Muhakkak şu (uyuyan) sahibimiz için misal vardır. Binaenaleyh ona birm isa! arz ediniz. Meleklerin bâzısı, bu zatı muhterem uyuyor, dedi. Diğer bâzısıda ; Şüphesiz göz (Muhammed Aleyhisselâmın gözü), uyur, kalbi

— Bunun üzenine melekler dediler : Bu zatın misâli, bir ev yapıp içine bir sofra hazırlayan ve (o sofraya adam davet etmek için) davetçî gönderen udam oibidirki, Ö davetçinin davetine icabet eden, eve girer ve o zadda be¬raber sofradan yer. Davetçinin davetine icabet etmeyen kimsede, o eve gir¬mez ve o sofraya davet eden zatla oturup yemez.

— Melekler tekrar dediler : Ona bu temsilî misâli tevil edip beyan edi-nizde o misali anlasın.

— Yine meleklerin bâzısı, bu zat (Muhammed Aleyhisselam) uyuyucu-dur. dedi. Diğer bazıları da, Muhakkak göz (onun gözü) uyur, kalbi uyanık¬tır, dedi.

— Nihayet melekler dediler : O ev, Cennettir. Dâvetci de, Muham-meddir. Binâenaleyh bir kimse, Muhammede (A.S) îtâat ederse, Elbet Al-laha itaat etmiştir. Bir kimsede, Muhammed (A.S) a isyan ederse, şüphesiz Allaha isyan etmiş olur. Muhammed (A.S.), insanlar (Müminler ve kâfirler) arasını (tasdik veya tekzip etmelerini) belirten bir farktır, (mihenk taşıdır)»[124]


İzahat


Yukarda beyan edilen hükümlerde görüldüğü üzere Melekler, Peygam¬ber efendimizin uyurken gözlerinin uyuyub kalbinin uyanık olduğu açıklan¬maktadır. Böyle olan mübarek peygamberimiz efendimizin bir ev sahibinin sofra hazırlayıp insanları o sofraya davet ettiğinde davete, icabet edib ge¬lenlerin o sofradan karınlarını doyurdukları gibi, isiâmın dâvetcisi olan ru¬hun manevî kıdası olan dâvetine de icabet edenin gönlünü îman nuru ile doyuracağını ve neticede ona tabî olmanın mükafatı olan cenneti alaya da¬hi! olunacağı îzah buyurmaktadır.

Burada hemen şu hususu belirtelim, Melekler «islâmin dâvetcisi» cümleleri ile şu âyeti kerimenin ihtiva ettiği hükme işaret etmiş oluyorlar:

«Ey Peygamber! Seni (Ümmetlerin üzerine) bir şâhid, (İman edenlere cenneti) bir müjdeleyici ve (Kâfirlere cehennemle) bîr korkuducu gönder¬dik.

— Hem Allâhin dinine ve ona ibâdet etmeye onun izniyle bir dâvetci ve hemde nur saçan bir kandil olarak gönderdik.» (Ahzab sûresi, 45-46)

Meleklerin, «Muhammede itaat eden, Aliâha itaat etmiş olur ve Mu¬hammede isyan eden kimse, Ailâha isyan etmiş olur» cümlelerinde de şu âyeti kerîmeye işaret vardır:

«Kim, Peygambere itaat ederse, muhakkak Allâhci itaat etmiş olur.» (Nisa sûresi, 80)

Yukardakl hakikatler gereğince, en doğru yoi islam yoiu olan Pqyğam ber yoiudur. Dünya ve ahiret seadeîi de yine islamda ve ıslama tabî oimak-dadır. Tek önder ve mürşidi hakîkimiz sevgili Peygamberimize tâbi olup her türlü küfür ve batıl yollardan Allanın bütün müminlerle bizleri ve neslimizi muhafaza buyursun ve hidâyeti rabbaniyye likâkat kazanan kafirlere, doğ¬ru yol olan isiâmı nasîb buyurmasını yine yüce mevladan dileriz. [125]


Tercümesi :


145 - (6) Enes (R.A) den Rivayet edilmiştir dedi:

Peygamber (S.A.V) in ibâdetinden sual sormak için üç gurub halinde cemâat Peygamberin hanımlarına geldi. Peygamberin hanımları, Peygam¬berin ibâdetinden haber verince, Kendilerince Peygamberin, ibâdetini azın-sıdılar, dedilerki : Biz neredeyiz. Peygamberle hiç bir zaman bir olamayız. Zira Allâhü teâla onun geçmiş ve geleceteki günahını bağışladı.

— Bunun üzerine İçlerinden birisi dedi : Duyunuz, ben dâima gecele¬yin namaz kılacağım.

— Diğer birisi dedi : Ben bütün gündüz oruç tutacağım ve hiç iftar et-miyeceğîm.

— Diğer biriside dedi : Ben kadınlardan ayrı duracağım hiç evlenmi-Veceğim.

— İşte o anda neb/ıyyi muhterem saliailahü aleyhi veselem onların yanına çıka geldi ve hemen buyurdu :

«Siz, şöyle şöyle dediniz değ i (m i? Duymuş olunuzki, vallahi ben Allah-dan sizden daha çok korkarım, ben Allahdan daha çok çekinir inikat ede¬rim. Bununla beraber ben oruç tutarım ve iftarda ederim. Namaz kılarım,[126] yatağa yatar uyurum ve kadınlarıda nikahlarım Binaenaleyh kim, benim sünnetimden yüz çevirirse, işte o kimse, benden (benim ümmetimden) de¬ğildir.» [127]


İzahat


Hadîsi şerifin baş tarafında geçen ve Hz. Aişeye gefen cemaat ara¬sında konuşulan şu : «Biz neredeyiz, Peygamberle hiç bir zaman bir ola¬mayız. Zira Allâhü tealâ en un geçmiş ve gelecekteki günahını bağışladı.»

cümleleri hakkında bir kaç İtikat meselesi arzedefim.

Hz. Aişeyi ziyarete gelib Peygamberimizin ibâdetini Öğrenen bu sahâ-bei kiramın bu cümlelerinde, Peygamber efendimizle kendilerinin iman ve amel bakımından bir oiamıyacağjnr beyan ederek kendilerine ayrı ayrı va¬zife ve yasaklar yükletirken, resûlüllahın masum bir kişi olduğunu beyan ederek şu mealdâki âyeti kerimeye işaret etmişlerdir :

«(Habîbjm!) Alfah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamak için üzerindeki nimetini (dînin yücelmesini) tamamlayacak ve sera dosdoğ¬ru bir yolda sabit kılacaktır.» (Fetih sûresi, 2)

Peygamberler' hakkında bilinmesi gereken sıfatlardan birisi, «Ismet-Peyğamberin günahlardan beri ve masum olması.» keyfiyetini bilip inan¬maktır. Ancak onlardan bir takım zeile ve hatalar olmuştur.

İmâmı âzam hazretleri, «FIKHÜLEKBER» isimli eserinde şöyle beyan etmiştir:

«Peygamberlerin hepsi, küçük ve büyük günahlardan, küfür ve kötü olan fenalıklardan münezzehdirler. Ve fakat onlardan Zelleler ve hatalar sadır olmuştur.»

Adem aieyhisselâmın yasak olan ağaçöan yemesi, zelleye misal ola¬bilir. Musa afeyhisselâmın fir'avnın kavminden birine öldürmek kasdı olma¬dan sâdece vurmak kasdı ile dokunuverince ölmesi de hataya misaldir.

Her ne şekil ve suretle olursa olsun, bütün Peygamberler ayıp olan ka¬bin cinsinden büyük ve küçük günahlardan masumdurlar. Göz açıp yuma¬cak kadar şirkde ise asla bulunmamışlardır. Kendilerinden sâdır olan zelie ve hatalarda, «Hasenâtülebrar, Seyyiatülmukarrabin = iyi kim¬selerin İyilikleri, Mukarrabin olanların (Peygamberlerin ve ernsallorının) günahlarıdır.» kabîiindendir. Yani Peygamber ve emsallerinin günahları. Kendilerini Allâha yaklaştırmada, Allanın kabul edeceği iyi amel ve hayırda bulunanların iyilikleri gibidir.

Peygamberler hakkında gerçek İtikat, kesin ve net olarak böyledir. Hakikat böyle olmakla beraber cumhuru ulemâya göre, Peygamberlerde sehven büyük günahların sadır olması caizdir. Ve yine bilerek küçük gü¬nah işlemeleri de caizdir.[128]

Hz. Aişeye gelen zatların kendilerine çeşitli şeyleri yasaklamaları va kendilerine fazladan ibâdet yüklemeleri karşısında. Resulü Ekrem saîiâhü aleyhi veseliem efendimiz şöyle buyuruyor :

«Siz, şöyle şöyle dediniz değilmi? Duymuş olunuzki! Vallahi ben Aliah-dan sizden daha çok korkarım.»

Peygamber efendimizin buyurduğu üzere Allahdan en çok korkan ken¬disidir. Zira Resulü Ekrem efendimiz cenabu hakkı en iyi bilendir. Allâhü tealayı iyi bilen daha çok korkar.

Bu hususu cenâbu Allah bir âyeti keriymesinde şöyle buyurmuştur:

«Altahdan kulları içinde, ancak âlimler korkar.» (Falır sûresi, 28)

Aiiâhın âyetlerinde ve resulünün mübarek sözlerinde hakîkatlar bu minval üzere iken, asrı seadet de bâzı kimselerin azda oisa böyle acciblik-lerinin yanında, günümüzde de pek çok kara cahiller kendilerine evliya ve allâme süsü veriyorlar. Kur'an ve sünnete aykırı pek çok batı! ve hurafeler¬le meşkui oluyorlar ve kendilerine gelip teslim olanlara. dG ilim ve ulema düşmanlığı aşılayorlar. Mikrop hayat ipine dalan zavallılar, «Biz ehü bâtınız, hocalar zahircidir, onların yanlarına uğramayın ve sözlerine kulak asmayın, gibi» sözlerle zavallı cahilleri zehirleyorlar ve buz gibi Kur'an, hadis, ilim ve ulema düşmanlığını telkin ediyorlar.

Hatta onlardan bazıları şu cümleleri de söylemektedirler: «Az amel, çok ilimden hayırlıdır. İlmi bırakın, amele bakın... v.s.» Bu cümleler ve emsali fikirler isfâmın ana esaslarına ayktridir. Fakat cahil millet bu gibi bâtıl yolcularını anlamakta güçlük çekmektedirler. Bun¬ların fenalıkları ve iimin fazilet ve üstünlüğü bu eserimizin ikinci ciidinin hemen baş tarafında gelecektir. Ayrıca «İSLAMDA EVLİYA MESELESİ VE HARİKALAR» İle «İSLAMA SOKULAN BİDA'T VE HURAFELER» adlı eseri¬mizin ikinci cildinde hulâsa olarak yazılmıştır.

Ancak böyle sapıklara şu mealdeki : «İlim, amelden hayırlıdır.» hadisi şerifi hatırlatırız. (îvlerakiifelah tahîavîsi, 6)

Hadîsi şerifde beyan edilen şu cümlelerde şayanı dikkattir: «Ben Allahdan daha çok çekinir ittika ederim, bynunla beraber ben oruç tutarım ve iftar da ederim. Namaz kılarım, yatağa yatarım ye kadınları da nikahlarım. Binâenaleyh kim, benim sünnetimden yüz çevirirse! işte o kimse benden (beriim ümmetimden) değildir.»

Hadîsi şerifin bu cümlelerinde şu âyeti kerîmeye işaret vardır : «Ey îman edenler! Allanın size helal kıldığı nimetlerin temiz ve tîyble-

Tini kendinize haram etmeyin, aşirîiik edib hattı tecâvüz etmeyin. Çünkü Allah, aşirîiik yapanları sevmez.» (Maide sûresi, 87)

Bu âyeti kerîme efe ve yukardaki hadîsi şerifin son cümlelerinde belir¬tildiği üzere Aliâhü îealanın buyurduğu gibi resulü Ekrem efendimiz, oruç tutuyor ve iftarda bulunuyor, namazı ise vaktinde ve gece gündüz ibâdetini îfa ettiği gibi, yatıp istirahatta da bulunuyor Ve insanın nefsinin tehlikeden korunmasını sağlayan aynı zaman neslin devam etmesi için kadınlardan ni¬kahlayıp evlenirdi. Ve bu ameller kendinin sünneti olduğunu beyan buyur¬muştur.

Peygamber efendimiz, rivayetlere göre onbir veya on iki hanım nikahla¬mıştı. Bunlardan dokuz adedi birlikte bulundukları vâkîdir. Bu hanımların isimlen ve bağlı oldukları sülâle ve kabileleri şöyle idi:

Altı {8) adedi kureyş kabilesinden idiki, onlarda şunlardır : Hz. Hatice, Hz. Aişe, Hz. Hafsa, Hz. Ümmü habîbe, Hz. Ümmü seleme ve Hz. Şevde ro-diyaifahü anhümdür.

Dört (4) adedi de arab sülelesine mensubdur. Onlarda; Hz. Zeyneb bin-ti cahş, Hz. Meymûns, Hz, Cüveyre ve miskinlerin anası sayılan Hz. Zeyneb binti Hüzeymetülhiiâlîye dir. Allah hepsinden râzi olsun:

Bir adedi de.arab sülâlesinden oîmayıb Benî israil sülâlesinden Hz. Safiyye bitni Hay radıyallahü teala anhadır.

Bunlardan Hz. Hatice ile ürhmül mesâkîn-Miskinlerin annesi sayılan Hz. Zeyneb, Peygamber efendimizden evvel vefat etmişlerdir. Peygamber efendimiz ahirete teşrif ttiklerinde diğer dokuz adedi hayatta idiler.

Bu hanımlarından başka dört adet de döşeklik cariyesi var idi. Onlarda şunlardır : Mariyetülkıbtlyy^, Reyhâne, birisimde Zeyneb binti cahş isimli hanımı bağışlamış idi. Diğer birisi de harblerde alman esirlerden bîr cariye idi.

Şimdi Peygamber efendimizin hanımının bu kadar çok oluşuna karşı bâzı sivri akıllı kimseler veya din düşmanları laf edib dil uzatırlar. Onlar ev. velâ iman etmelidirlerki, ondan sonra Peygamberin kendisindeki beşeri kuv¬vetle zaruretler karşısmda bazı hanımların iffet ve namusunu korumak maksadiyle himayesine almak durumunda olduğunu aniayabilmelidirîer.

Bir defa Aîlâhü teâlanın hiç bir ferd de bulunmayan maddi ve manevî kuvvet ve hasletleri ona verdiğini bilmek gerekir. Siyer ve ahlak kitablan-nın beyanlarına göre Peygamber efendimiz, bir gecede ailesinden dokuzu¬nun evini ziyaret eder beşerî ve ailevî ihtiyaçları karşılar idi, aynı zaman¬da dokuzu ilede ailevî münasebette bulundukları beyan edilmektedir.

Aslında bir peygamberde kırk erkek kuvvetinin olduğu ve Peğâmber efendimiz de kırk Peygamber kuvvetine sahib olduğu bâzı ahlâk ve siyer kitablarında yazılmıştır. Her ne ise cenabu hak sevgili habîbine mubah

ve helal kıldığı amelleri, Hz. Peygamber efendimiz işlemiştir. Beşerî kuv-vet ve âdetlerin üstündeki haller ve ameller, hiç bir zaman normal hayatla mukayse edilemez.

Hal böyle iken günümüzde izdivaç hayatını kerih gören veya evlenme-yip bekar durmanın sultanlık olduğunu savunarak aile hayatını kurmayan bir takım şerliler vardır. Hatta bazı kişiler bu hayat! işlemeyen zavallıları, evliya olarak tanıtmaya çalışıyorlar. Evlenmeye bir manisi yok iken nikah¬lanmayan kimse, bu ümmetin en şerlisi olduğu Hz. Rasul tarafından açık¬lanmıştır.

Nikahlanıp evlenmek, normal kişifer için sünnettir. Nefsi azgın ve kuv¬vetli kişilerin nikahlanıp evlenmeleri, vacibdtr. Evlilik hayatında kadının hakkını koruyamıyacak ve idaresinden korkan kimse ise, evlenmesi mek¬ruh oînr

tvıenmenin yönlerini, nikahlanmanın lüzumu ile diğer hükümleri hak¬kında geniş malumat, «MÜLTEKA TERCÜMESİ» nin birinci cildi ile «İS-LAMDA TESETTÜR VE HAYAT» adlı eserimiz de yazılmıştır. Oralardan oku¬mak ve bu suretle en doğrusunu öğrenmek iyi yolun ta kendisidir.

Peygamber efendimizin ashabını uyarıp, kendisinin yolunu takib ede¬nin ümmetinden oiup, onun yolunu bırakıp kendi görüş ve düşünceleriyle amel edenlerin de ümmetinden olmayacağını açık bir dİUe beyan buyurmuş¬tur. Akıllı insan, bu sözleri kendisine rehber edinir, yalancı vei uydurmacı¬ların batıl söz ve amellerine iltifat etmez. [129]


Tercümesi


146 - (7) Aişe (R.A) den rivayet olunmuştur, dedi i

Resûlüllaft (S.A.V) yep yeni bir şey İstemişti v© (iş amei} hakkında ya¬pılabileceğine dâir ruhsat vermişti, Fakat bözi cenaat onu işlemekten ka¬çındı. Onların bu halleri Resûlüllah (S.A.V) e erişdi.

Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V) hemen kir hutbe Srâd stti, sonra *> buyurduki ı[130]

«Bâzı kavmin haîıi nedfrki, benim işlemiş olduğum şeyden onlar kaçım yarlar?! Allaha yemin ederimkl, Elbet ben Allah, onlardan daha iyi bilirim* yş ben onların Allardan daha çok korkanıyım.» [131]


Tercümesi :


147 - (8) Râfi Bin Hadîc (R.A) den mervidir, dedi :

Nebiyyi muhterem sallallahü ateyhi vesellem hurmayı aşılayan bir ce¬maat yanına geldi, dsdiki: «Ne yapıyorsunuz?» *

Ashabı kiram dediler : Biz hurmayı aşılama ile meşkul oluyor idik.

Resûlüyah (Ö.A.V) buyurdu : «Siz bu işi istemeseniz hayırlı olurdu.»

Bunun üzerine ashabı kiram o işi terk ettiler; öyle oluncada hurmanın meyvası noksanlaştı.

Râîî dedi : Ashabı kiram bu hâli nebiyyi muhtereme zikrettiler.

Hemen Resûİüliah {S.A.V) buyurdu :

«Ancak ben bir beşenim, size dininizden bir şeyi emredersem hemen onu tutunuz, alınız. Ve eğer size kendi reyimden bir şeyi emredersem, an¬cak ben bir beşerim.»[132]


İzahat


Râvî Hz. Râfî bin Hadîc (R.A), Eba Abdiliah elhâriaî künyesi ile künye-lenen Medîne-i münevvereli Ensârı kiramdandır. Uhud muharebesinde ken¬disine bir ok isabet etmişti. İşte o anda hemen Rasûfüllah (S.A.VJ ; Ben kı¬yamet günü şahidim] buyurdu, o ok yarasının acısı, Emevîlerden Abduime-lik bin Mervan zamanında kesiimiş ve hicretin yetmiş üçüncü .senesinde Medînei münevvere de seksen aitı (86) yaşında veîot etmiştir. Kendisinden pek çok kimseler, hadîsi şerif rivayet etmiştir. Allah ondan râzî olsun.

Resulü Ekrem efendimiz Medîne-i münevvereye geldiğinde bakdıki En-sardan bir kıstm insanlar, bahçelerinde hurma ağaçlarının verimlerinin iyi olması için aşılama ve emsali çiçeklerin eşleşmelerini ve meyvalann iri, bol olmasını sağlamak maksadı ile bir takım ilaçlama gibi amellerle meşgul olu yarlardı. Bunun üzerine Resulü Ekrem efendimiz, bu ameli terk etmelerini buyuruyor. Fakat o sene verimin az olduğu görülünce hemen ashabı kiram haber veriyorlar. İşte o zaman şu mübarek cümleyi buyuruyor.

«Ancak ben bir beşerim. Size dîninizden bir şey emredersem, hemen onu tutunuz - alınız. Ve eğer size kendi reyimden bir şey emredersem, an¬cak ben bir beşerim.»

Bu cümleleri ile âdet ve tabîatlardaki yenilikler veya değişiklikler, Bid'at değildir: Resûlülah (S.A.V.) bu hadisi şerif de. Dünya işleriyle ilgili san'at, teknik, ziraî yenilikler, her memleketin âdet ve tabîotma ve hatta havasına göre çeşitli tecrübe ve tatbiklerde değişiklik utabileceğim beyan buyurmuştur. Sıcak ülkelerdeki, giyim âdetlerinin soğuk ülkelerde mümkin. olmadığı gibi.

Netekim başka rivâyetü bir hadîsi şerif de şöyte buyurulduğu mezkûr¬dur :

«Siz, dünya İşlerinizi daha iyi bilirsiniz. Binaenaleyh eğer ben size di¬ninizden bir şeyi emredersem, hemen onu tutunuz.»

Daha evvel gecen ve gelecekte beyan edilecek olan Bid'atlc ügili ha¬disi şerifler, itikat ve ibâdete sokulan Bid'atları beyan etmektedir. Yoksa âdet ve tabiattaki yenilikleri yasaklamak yoktur. Eğer âdet ve örflerdeki yenilikleri de içine almış olsaydı, bu mübarek sözündeki hükümleri Resulü Ekrem efendimiz buyurmazdı.

îtikat ve İbâdete sokulan veya sokulmaya çaılşılan BİD'ATLAR'ın kö¬tülükleri. «İSLAMA SOKULAN BİD'AT VE HURAFELER» adlı eserimizin bir ve ikinci cildinde beyan ettikten sonra âdet ve teknik sahadaki yenilikler hakkındada bir nebze bahsettiğimizi hatırlatırız. Ancak âdet ve örfdeki ve¬ya tabîat ve teknikdeki yenilikler, dînin kesinlikle haram ve yasak kıldığı hü¬kümlere aykırı olursa, işte bunlarda dîne muhalefet olduğundan haramdır.

Netekim zaman ve örf icabı ve zamana göre evladlan yetiştirmek ge¬rektiği iddiası ile, kız çocuklarını soyup çıplak halde veya erkeklerin kıya¬fetlerine girib erkekli kadınlı karışık nazaretme, setrülavreti terk etme, hal¬vet ismi verilen yabancı erkekle bir kadının tek başlarına bir odada kalma haramlığını işleme, haya ve edebden sıyrılmış bir şekilde yabancı erkeklerle karşı karşıya veya yan yana durub sözde ilim tahsilinde bulunma gibi dinin haram kıldığı âdetler ise, Kur'anın ve sünnetin şiddetle yasakladığı kötü İslâmın haram kıldığı şeyler, hiç bir zaman âdet ve Örf diyerek işfene-rnez : Haram olan bu amelleri işleyenler, eğer helâl ve iyi derlerse, dinsiz, imansız namus düşmanlarıdırlar.

Şayet haramlığtnı itikad ederek işlerlerse, iffet ve namuslarını kıskanma yan deyyus huylu ahlaksızlardır. Ahlak yoksunu haya ve edebini yitirmiş, hasta ruhlu yaratanını düşünemiyen beyinsiz müminlerdendirler.

Cenabu hak, bütün mümin kardeşlerimizle bizleri, böyle beyinsiz, edeb ve haya yoksunu insanlardan oimamayt nasib buyursun. Amin. [133]


Tercümesi:


148 - (9) Ebû Musa (R.A) den mervidir dedi:

«Ancak benim misalim ve benimle gönderilenin misali, bir cemaata ge¬lip şöyle diyen adamın misâli gibidir: «Ey kavmim! Ben düşman ordusunun gözümle gördüm, ben acık bir şekilde (sizi o düşmanın tehlikesinden) korku-ducuyum (ikaz ediciyim)! Binaenaleyh kaçının, kaçının (uyanık ve dikkatli oiun, buradan ayrılın.)

— Bunun üzerine c< adama cemcatden bazısı itaat eder, hemen ge¬celeyin giderler, sükûnet ve usulca oradan ayrılırlar. Nihayet o cemaat düşmanın tecâvüzünden kurtulurlar.

— Ve o cemaatdan bir kısmıda o adamı yalanlar ve yerlerinde sabah¬larlar, düşman ordusu da sabahlar. Bunun üzerine düşman ordusu o ger¬çeğe inanmayıp yalanlayan cemaatı helak ve perişan ederler.

— İşte bu adamlar bana itaat edip benim getirdiğim hükümetlere tâ¬bi olan kimsenin misâli ve bana isyan edip benim hak teâladan getirdiğimi yalanlayan kimsenin mâslı gibidir.» (Hadisi, Buhâri, Müslim rivayet etmiştir.) [134]


İzahat


Râvî Hz. Ebû Musa (R.A) in hayatı, yukarda ki hadîsi şeriflerin izahatın¬da geçmiştir.

Hadîsi şerifde Resulü Ekrem efendimiz, kendisi ile getirdiği hükmü ilâhinin ümmetine duyurmasını ve netice hakkındaki ümmetinin davranış¬larını temsili olarak beyan etmiş ve şöyle açıklamıştır:

Bir kavmin inandığı bir kimse, o kavme geliyor diyor ki : Ben size mü¬him ve hayâtı bir hususu açıklıyorum, iyi dikkat ediniz, gözümle gördüm düşman ordusu geliyor, buradan kaçarsanız ve kendinizi kurtarmak için çok acele ederseniz çok iyi edersiniz. Aman dikkat ediniz buradan ayrılı¬nız!

Bu tebliğ ve ikaz o kavmden bir kısmı dinleyib hemen çek'nip derlenib toplanarak oradan ayrılırlar. Bir kısmı da o îkaza kulak asmazlar, yerlerin¬den ayrılmazlar ve nihayet düşman ordusu gelir onları helâkü perişc.ı ederler.

Keza peygamberimiz efendimizin tebliğ ettiği hükümlere tabî olub ye¬rine getiren müminler de, cehennem ateşinden kendilerini korurlar cenâbu hakkın büyük ve ebedî azabından kendilerini kurtarırlar.

Şayet Resulü Ekrem efendimizin buyruklarına tabî olmayıp isyan eder¬ler ve hatta yalanlarlarsa, işte onlarda düşman ordusundan kaçmayıp he¬lak olanlar gibi, helâkü perişan olup cehennemi boylarlar.

Binâenaleyh akıllı müsiüman bu teşbihli izaha çok dikkat eder, Ken¬disine çeki düzen verir, Resulü Ekrem efendimizin buyuruklarına ciddiyetle sarılır. Ve bütün müminleri de uyarıp seadet ve felaha kavuşturmaya çalı¬şır. Peygamber efendimize tâbi olmak aneak böyledir.

Bir âyeti kerîmede şöyle buyurulmuştur :

—; «(Habîbirn!) Deki : Eğer çiz AEİâhi seviyorsanız, hemen bana uyun ki, Aüah da sizleri sevsin ve günohlarmızı bağışlasın.» (Ali İmran sûresi, 31)

Resûlüllaha isyan edib kötü yolu tâkib eden basiretsizler ise, dünya ve âirret felâketine uğrayacakları muhakkaktır.

Bir âyeti kerîmede şöyle buyurulmuştur :

«Binâenaleyh Peygamberin emrine muhalefet edenler, başlarına bir be¬lâ inmekten, yahut kendilerine şiddetli bir azab isabet etmekten sakınsın-Icr.» (-Nur sûresi, 63) [135]


Tercümesi:


149 - (10) Ebî Hureyre (R.A) den mervîdir, dedi: Resûlüilah (S.A.V) buyurdu :

«Benim misâlim ateş (ışık) yakan bir adamın misâli gibidir,. Her ne za¬man ateş çevresini aydınlatırsa, döşek ve bu ateşin (ışığın) içine düşecek hayvanlar, düşmezler. Halbuki o hayvanlar (karanlıkda) gidemezlerdi ve karanlık kaplar kendilerini ateşin tehlikesine atarlar, tşte bende sfzj ateşe düşmekdsn koruyucuyum. Halbuki siz kendinizi o ateşe atmaya çalışıyor¬sunuz. «Bu hadis, Buhârinin rivayetidir. Müslimin rivâyetide böylecedir. Ancak müsüm hadisin sonunda demiştir :

Resûlüilah (S.A.V) buyurdu :[136]

«İşte bu, benim ve sizin misâiınızdır. Binâenaleyh ben sizi ateşden ko¬ruyan bir kişiyim. Ateşden uzaklasın. Gelin Eğer bana gâffp gelirseniz (yani ateşden uzaklaşmazsanız), kendinizi ateşe atarsınız.» [137]


Tercümesi:


150 - (II) Ebû Musa (R.A) den mervîdir. dedi:

«AEIahü teâiânın itim ve hidâyetle beni göndermesinin misali, bir ara¬ziye cokca yağıp isabet eden yağmurun misâli gibidir.

— Binaenaleyh o arazinin bir kısmı güzeldir, suyu kabul edip emer, pek çok ekin ve ot bitirir. Ve o araziden bir kısmıda sert d ir suyu emmez* Allahü teâla o sudan insanları menfaatlandırır. O suyu içerler, sularlar ve ziraat işi yaparlar,

— Yağmur suyu diğer bir kısım araziyede isabet eder, fakat o arazi kaygandır (düzgündür) su tutmaz, (suyu emmez), (Çorak topraktı arazi gi¬bi), Ot bitmez.[138]

— İşte bu arazide Allanın dininde fakıih olup Allanın beni gönderdiği şeyden faydalanarak (amel ederek) ilim öğrenen ve öğreten kimsenin mi¬sâli gibidir ve (münbit olmayan arazide) Allanın dîninindeki hükümelerle fık¬hı (şeriatı) bslîemeyib (veya fıkhı öğrenib amel etmeyerek) bir baş olub (gi-birlenib) yükselen ve benim gönderildiğim şeyleri ki, Allanın hidâyetini ka¬bul etmeyen kimsenin misâli gibidir.» [139]


İzahat


Hadîsi şerifde beyan edilen, «Allanın, beni ilim ve hidâyetle gönder¬mesinin misâli» cümlesinin hükmü iki cihetli olarak anlaşılabilir.

a) Birisi, mutlak hidâyete delâlettirki, bu hüküm şu mealdâki ayeti ke¬rîme ile beyan buyurulmuştur:

«Semûd kavmine gelince, biz onlara hidâyeti (doğru yolu) gösterdik, onlar körlüğü {eğri yolu) hidâyete (doğru yola) tercih ettiler.» (Fussilet sûresi, 17)

b) Hidâyetin diğer anlamı ise, hakka vasıl edici olarak gönderildiğini beyandır ki şu âyeti kerîmede îzah edilmiştir ;

« (Habibim!) muhakkak ki sen, sevdiğin kimseyi hidâyete erdiremez¬sin. Fakat Allah, öyle bir kudret sahibi ki, kimi dilerse, ona hidâyet verir ve o (Allah), hidâyete erecekleri daha İyi bilir.» (Kasas sûresi, 56)

Yukardaki birinci ayeti kerîmede. Peygamberlerin kendileri mutfak hi¬dâyet yolu üzere gönderildiğinden kendileri direkman hidâyettir. Binâen¬aleyh onları kabul eden mutlak hidâyeti tercih edip inanmış olurlar. Yani onları kabul etmekle, mutlak mutasarrıf olan hâliki zülceiâlın lutfu inayeti¬ne en çabuk ve en yakın yoldan nail olunmuş olunur.

İkinci âyeti kerîme iiede. Peygamberler hidâyet yoluna delâlet eden, kendileri davet ettikleri kimseleri hidâyete eriştiremiyecekleri, ancak halikı zülceiâlın lutfu inayeti ile hidâyete erişebilecekleri beyan buyurulmakta dır.

Hadîs şerifde «İHmle gönderilişimin misâli» cümlesi ile de, Hz. Peygam¬ber efendimiz doğru yolu göstermekle beraber doğruyu bildiren ve öğre¬ten bilgilerle gönderildiğini beyan buyurmuşturki, doğruyu gösteren ve öğ¬reten bilgilerle amel edilirse, daha mükemmel ve makbul bilgiler, ameller ve doğru yollar ilâhî lutufla elde edilir.

Netekim bir hadîsi şerifde şöyle büyütülmüştür : «Bir kimse, bildiği ile amel ederse, Allahıi teala o kimseye bilmediği şeylerin ilmini ona varis kılar (bildirir).»

Bir kimse bildiği ile amel etmez ise, o kimseye doğru yol gösterilmez, doğruyu bulamaz, dalâlet ve felâketin içine düşer.

Bu hususu belirten bir gerçekte şöyle denilmiştir : «Bir kimsenin ilmi artar ve fakat hidâyeti (doğru yola gidişi) artmaz ise, o kimsenin Alfandan uzaklaşması ziyâdeieşir.» [140]

Bu hakikatlardan da anlaşıldığı üzere, insanın en iyi kazancı, kendini doğru yola, hak ve hakikata götüren faydalı ilimdir. Bir ilim, sahibine fayda vermez ise, o kimse, o ilmin yükünü cekib âhirette vizir ve vebalını artır¬maktan başka bir şeye yaramaz.

İlmi ile amel etmeyenler hakkında cenâbu hak şöyle buyurmuştur : «Kendilerine tevralla emel etmeleri teklif edildikten sonra, onunla amel etmeyen kimselerin misâli, ciltler hâlinde olan kitbaları sırtında taşıyan (vefakat kitabların içindeki bilgiden haberi olmayan) eşeğin misâMne benzer.» (Cuma sûresi, 5)

3ir çok bilgiyi öğrenibde amel etmeyenler, sırtlarında ciltler, halinde kitabiarı yüklenip sıkıntısını çeken ve fakat kitabların içindeki bilgilerden hiç nasîbi olmayan eşekler gibidirler.

Şu halde akıllı ve faydalı bilgiye sahib olan müslüman, bu rezil merte¬beye düşmemesi için, imkan dahilinde bildiği ile amel eder.

Peygamber efendimiz hadîsi şerifin devamında kendisinin gelişini, gökten yağan yağmura temsil ederek yer yüzüne yağan yağmurdan fay¬dalanan arozî ile hiç bir fayda ve tesiri görülmeyen toprakların durumunu beyan buyurmuştur.

Münbit ve /erimli arazî, yağan yağmurdan faydalanarak çok güzel ve¬rim verir. Bire on. Lire yetmiş ye hatta bire yediyüz ve daha çok güzei ve¬rimler ve faydalar suğlanır.

Fakat çorak ve killi olan topraklar, yağmurdan hiç bir fayda görmez, sahibine en ufak bir verimde bulunmaz.

Peygamber efendimizin getirdiği güzel hükümleri de, hüsnü kabul ile kabüllenib olduğu gibi inanıb öğrendiği ile amel eden her insan da, mün-Dit dan arazî gibi, kendisine gelen v« tâlim, telkin edilen hükümleri içine alıyor ve başkalarınada fayda sağlayor.

Peygamber efendimizin getirdiği hükümleri kabul etmeyip inkar eden ı/eya inanamayıp red eden zavallı kimselerden yağmurdan faydalanmayan ve başkalarına da faydcsı olmayan çorak topraklar gibidirler.

Mümini muhlis, temsil ile beyan edilen bu gerçeklere dikkat eder. kendisini en iyi ve faydalı insanlardan olması için azamî gayreti sarfeder. Resulü Ekrem efendimizin getirdiği hükümlere sımsıkı sarılır. Bildiği ile amel ederek dünya ve âhiret seadtine naii olur.

Hadisi şerifin başdan, sona kadar ihtiva ettiği hükümde, şu hakîkatlara işaret vardır :

a) Peygamber sallalluhü aleyhi vesellem, ilim ve hidâyetle gönderil¬miştir,

b) Onun getirdiği hükümleri, öğrenib kabul edenle kabul etmeyip red edenler, münbit ve verimli ioorek ile verimi ve bitgi kabiliyyeti olmayan toprağa teşbih şekli vardır.

c) Münbit topraklar, yağmur yağdıkça verimi artırırken, çorak olup münbit olmayan topraklarda yağan yağmurdan hiç bir netice sağlayıp verim vermez.

d) Peygamberin getirdiği hükümleri kabul eden kimseler, verimli top¬aklar gibidirler, şâyeı red edib İnka* eden olursa, onlarda verimsiz çorak toprak gibidirler.

e) Peygamber efendimizin getirdiği hükümleri kabul edıb amel eden¬lerin, şeriat ve fıkıh ilmine vakıf olan âlimlerin olabileceği beyan buyurulmuş tur.

f) Şeriat ve fıkıh ilminden mahrum olup.cehlinin kurbanı hâlinde gurur ve kibirli kimselerin ise. Peygamber efendimizin getirdiği gerçeklerden fay-dalanamıyacağı açıklanmaktadır.

g). Kibirli kimselerin, hak ve hakikati kabu/ etmeyib dalâlet yolunu ter¬cih edecekleri de hadîsi şerifin son cümlesinde beyan buyurulmaktadır.

h) Hidâyete erişmek ve dalâlet yoluna sapmak ilâhi kudretin tecellisi ile kulun ihtiyacına bağlı olduğu muhakkaktır. Fakat hidâyete liyakat kaza¬nan kul, cenâbu hakkın lutfu keremi ile, sapıtmaz. Bu sebebden mümin, cenâbu hakkın inayetine mazhar olmak için, elinden gelen gayreti sarfedib doğru yoldan ayrılmamalıdır.

Bunun da en çıkar yolu, edille-i şer'iyye den olan kitab, sünnet, icmâı ümmet ve kıyâsı fukaha ya sarılmaktır.

Kitab ve sünnetin İtikadı hükümleri, akâid ve iimi kelam kitablarında zikredilmiş, amelî ve tatbiki olan kısımları da fıkıh ilmini ihtiva eden fıkıh kitabiarında uzun uzun beyan edilmiştir. [141]


Tercümesi;


151 - (12) Aişe (R.A) den mervîdir, dedi:

Resûlüîlah (S.A.V) şu âyeti okudu.

«O (Allah), sana Kur'anı indirmıiştir, o kitapda kinin (Kur'anın) bir kıs¬mı, muhkem âyetlerdir. Bunlar Kur'anın esasıdır. Diğer bıir kısım âyetlerde vardırki (onların manası sizce anlaşılmaz) Müteşabihdirler... Resûlüîlah bu âyeti kerimenin sonu olan, «Bunları ancak akılları tam olanlar., iyice düşü¬nür.» Cümlesine kadar okumuştur.

— Aişe (R.A) dedi:[142]

— Resûlüîlah (S.A.V) dediki : Kur'andaki müteşâbih olan (Anlaşıiamı-yan) hükümlere tabî olan kimseleri; sen gördüğünde - Müslimin rivayetin¬de : Siz gördüğünüzde; işte onlar, Allahü teâlanın hükümleri hakkında kalblerinde şüphe olup fitne ve fesatlığa sapmak isteyenler, diyerek isim¬lendiği kimselerdir. Binâenalyh onlardan kaçınınız.» [143]


İzahat


Hadîsi şerifde belirtildiği üzere, Kur'anı Kerîmin hükmü, lafız ve mâna¬ları gayet açık olarak beyan edilen tevil ve tefsire ihtiyacı olmayan «muh¬kem» ismi verilen âyetler, hak teâlanın manasını açıkça beyan buyurma-dığı ve Resulü Ekrem efendimize de mânasını açıklamadığı «Müteşâbih» adı ile vasıflandırılan âyetleri ihtiva etmektedir.

îmanın esasları, şirkin fenalığı, beş vakit namazın farzltğı, zekat, oruç ve haccın farzlığı açıkça ve sarahatla beyn buyurulan hükümlerdendir.

Ayrıca faizin haramlığı, şarabın, zinanın, haksız yere adam öldürmenin, hırsızlığın, yalan söylemenin, gıybetin, iftiranın, kibir ve hased gibi kalb hastalıklarınında haramlığı kesin ve açık hükümlerle beyan buyurulan âyeti kerîme hükümlerindendir.

Müteşâbih hükümleri ihtiva edenler ise; Sûre başlarındaki kelime ve harfler, Cenâbu hakkın eli, üstü, arşı âlâya istivası. Âdemi kendi suretinde yarattığı gibi hükümler, açıklanmamış, Aüahü teala tarafından Resulüne sarahaten beyan buyurulmamıştır.

İşte biz burada muhkem ayetlerin hükümlerini izah etmeyib, Müteşâ¬bih âyetler hakkında bir kaç hüküm nakledeceğiz.

Cenâbu hak, zat ve sıfatında hiç bir şeye benzemez. Binaenaleyh zatı ilâhi ve sıfatı ilâhi ile ilgili teşbih hükümlerini en iyi bilib anlamak için şu âyeti kerîmenin ihtiva ettiği gerçeklere dikkat etmek gerekir :

«Hiç bir şey ona (Ailâha) denk olmamıştır.» (İhias sûresi, 4)

Diğer âyeti kerîme meali şöyledir :

«Onun (Allanın) misli (benzeri) hiç bir şey yc&tur.» (Şûra sûresi, li)

Akâid kitablarında zâtı ilâhi ile ilgili hükümde şöyle buyurulmuştur :

«Arşın Rabbî (Allah), Arşın fevkındedır. Fakat o arşa karar edici ve muttasıl şekli vasfedilmeksizin arşın fevkındedir.»

Emâlînin diğer beytinde de şöyle denilmiştir :

«Rahman olan Allah, Hiç bir surette bir şeye benzemez. Binâenaley fasit îtikadlılardan kendini muhafaza et.»

İmamı MaÜk (R.A), Müteşâbih hakkında şöyle demiştir :

«İstiva (Arşın üstüne Allanın yükselmesi), Malumdur. Keyfiyeti, meç¬huldür. İstivanın esasına îman etmek vacibdir. İstivadan sual etmek ise, Bid'attır.»[144]

İmamı Âzam (R.A) da, İmamı Malik (R.A) in bu beyanatını, tasvib edib güzel görmüştür.

Akıllı müslümanda, halikı zülcelal hakkında ve beyan ettiği muhkem ve müteşâbih ayetler hakkında ne şekilde ve nasıl inanılması gerekirse, öylece inanır.[145]

imamı ŞâfM (R.A) da müteşâbih hakkında şöyle demiştir : «Müteşabih âyetler;! tefsir etmek, helal olmaz. Ancak ResÛlüllahdan bir senedle veya sahabeden bir zatın haberi ile veya ulemânın ittifak ettik¬leri bir tevil ile tefsir edilebilir.» [146]


Tercümesi :


152 - (13) Abdullah Bin Amr (R.A) den mervîdir, dedi .Resûlüllah (S.A.V) bir gün öğleyin (sıcakda) geldim, dedi: İki kişinin bir âyet hakkında ihtilaf ettikleri sesleri işitiliyordu.[147]

— Hemen Resûlüllah (S.A.V) in yüzünde gazablı olduğu bilinir halde yanımıza çıka geldi. Buyurdu ki:

«Ancak sizden evvel geçen kimseler, kitapda ihtilafları ile helak oldu [148] .


İzahat


Hadîsi şerifde şu mealdaki âyeti kerîmelere işaret vardır:

«Kâfirler, hakkı (Kur'anı), bâtıl ile yok edib gidermek için mücâdeleederlerB- (Kehf sûresi, 56)

Diğer âyeti kerîme meali :

«İnsanlardan bir kısmı da, Allanın dîn,i hakkında bir bilgisi olmadığı halde mücâdele eder ve her inatçı şeytana uyar.» (Hac sûresi, 3)

Diğer âyeti kerîme meali :

«Ve müşrikler şöyle demişlerdi : Bizim ilahlarımız (Putlarımız) mı daha hayırlı, yoksa omu? (Meryemin oğlu İsamı?), (Habîbim!) Müşrikler bunu sana sırf bir mücâdele olarak misal veriyorlar. Aslında onlar, çok çekiş¬ken adamlardır.» (Zuhruf sûresi, 58)

Peygamber efendimizin yasakladığı hakkın izhârı için olmayıp, sırf enâniyet ve bir kuru iddianın devamı olan mücâdeledir. Sahâbe-i kiram efendilerimiz, Müteşâbih ayetlerden bahsedib münakaşaya başladıklarını görünce mübarek cümleyi buyurarak her aeşid ve lüzumsuz münakaşa¬dan men etmiştir.

Ayeti kerîmelerde de belirtildiği üzere, münakaşa yapan kişiler hemen hemen müşrik ve kâfirler olduğu görülüyor. Hakkın izhârı için münakaşa ve mücâdele yapanlar, pek aztnhkda oluyorlar.

Bu sebeble haklıda olunsa imkan dâhilinde münakaşadan kaçınmak ensâlih yoldur.

Netekİm Peygamber efendimiz bir hadîsi nebevisinde şöyle buyur¬muştur :

«Bir kimse, haklı olduğu halde cidal ve münakaşayı terk ederse, o kimse içîn cennetin yükseğinde bir beyt (ev, köşk) bina ediiir. Ve bir kim¬sede haksız olduğu halde cidal ve münakaşayı terk ederse, o kimse için cennetin aşağısında bir beyt (ev) bina edilir.» Tirmizi (Şerhi aynülilim, 455)

Cidal ve münakaşanın doğru olmayan yönlerin en mühimmi, zatı ilahi ve sıfatı ilahi hakkında yapılan münakaşadır. Hükmü ilâhîler ve başka me¬seleler hakkında da imkan dâhilinde dedi kodu ve çekişmelerden son de¬rece kaçınmak lazımdır. Zira cidal ve münakaşa neticesinde şu gibi haller ortaya çıkabilir.

a) Cidai ve münakaşadan sonra insanda, öfke ve gazab hali olabilir.

b) Münakaşa esnasında, iftira ve yalan söyleme halleri görülebilir,

c) Münakaşa ânında, rakibine galib gelmek için çeşitli hilelere sapma hali olabilir.

d) Cidal ve münakaşa yapan kimse, rakibine karşı kibir ve gururlu bir tavru harekette bulunma hâli de olabilir.

e) Cidal ve münakaşa yapan kimse, nefsin ve şeytanın esîri olarak hissî hareketlere kapılabilir.

t) Cidal ve münakaşa, insanda buğz, kin, adavet, hased, riya, ucub ve kibir gibi kalb hastalıkları oian manevî mikrobları meydana getirebilir.

g) Hulasa bilhassa haksız ve lüzumsuz yere yapılan münakaşalar, nefsin esareti, hak ve hukukun düşmanlığını ortaya kor.

Her ne pahasına olursa olsun, haram ve yasak olan cidal ve münaka¬şadan kaçınmak en doğru yoldur.

Ancak hakkın izharı, veya hak olan bir şeyin tesbiti ve hak yolcula¬rının tasvib ve takdiri gibi hallerin yanında Allah ve hak için mücadele, haddi aşmamak kaydı ile caizdir.

Bu hususu açıklayıcı hükümler, yukarlarda geçmiştir. [149]


Tercümesi:


153- (14) Sâd Bin Ebî Vakkas (R.A) den mervîdir, demiştir : «Müslümanlar içerisinde (veya hakkında) müsiümanların en büyük cürüm (günah) işleyeni, insanlar üzerâne haram kılınmamış her hangi bir şeyden [150](Peygambere) sual soran kimsedirki, onun sorması sebebi ile o so¬rulan şey haram kılınır.» [151]


İzahat


Râvî Sâd bin Ebi Vakkas (R.A), Cennetle müjdelenen on sahabeden birisidir. Ebû ishak namiyle künyefenmiştir. Babasının ismi, Mâlikdir. An¬nesinin ismi ise, Hamnedir Hz. Sâd, kureyş kabilesinden Benî Zühre sülâlesindendir. Annesi ta¬rafından bu nesle bağlı olması nedeniyle Peygamberimizin annesi ile nesil birliği olduğundan Resulü Ekrem efendimiz, Hz. Sâd-e; «Benim dayımdır.» buyururlardı.

Hz. Sâd (R.A), ilk müslümanlardandır. Müslümanların yedincisi veya beşincisi olduğu beyan edilmiştir. İslahla girdiği sırada, on yedi (17) ya¬şında idi. Allah yolunda ilk kâfir kanı döken ve düşmana ok atan bu zatı muhteremdir.

Peygamber efendimizle beraber bütün muharebelerde hazır bulunmuş¬tur. Uhud muharebesinde Hz. Sâd, bin (1000) ok atmıştır. Ve Resulü Ekrem efendimiz kendisine; «Anam babam sana feda olsun at, ey sâd!» diyerek taltifde bulunmuştur. Peygamberimizin böyle taltifi, Handek muharebe¬sinde Hz. Zübeyr bin Avvama da olmuştur.

Bizim memleketimiz olan türkiyede kadınlar arasında, «Şeydi vakkası-na uğrayasıca» diyerek öfkelerini gidermek için çocuklarına veya gazab-landıkiarı kimselere söylerler. Kadınların bu sözleri, Sâd bin Ebî Vakkas (R.A) in uhud muharebesinde atmış olduğu okların vak'asını kasdederek söyleyorlar. Fakat tahrif edilmiş altından üstünden kelime ve harf koparı¬larak söylenmektedir. Aslı şöyle olması gerekir : «Sâd bin Ebî Vakkasın vck'asına uğrayasıca.»

Hz. Sâd (R.A), Uhud muharebesinde ok atarken takriben otuz iki yaş-tarında idi. Bu zat daha mekke-i mükerreme de ilk m'üslüman olduğu sıra¬larda müşriklerden bir takım zalim kişilerin saldırısı karşısında, devenin çene kemiğini birinin başına vurub yarmıştır. işte islam yolunda yere akı¬tılan ilk kan, budur.

Bu zatın attığı okun ve yapmış olduğu duanın kabul olması hususun¬da Resulü Ekrem efendimiz şöyle buyurmuştur : «Ey Aüahım! Bu zatın oku¬nu rast getir ve duasını kabul et.»

Resulü Ekrem efendimizin bu duasından dolayı onun bu hâlini bilen muslümanlar, Sâd (R.A) in aleyhlerinde dua yapmasından korkarlardı. Bu sebeble kendisinden çekinirler ve hayır duasını taîeb ederlerdi.

Hz. Sâd (R.A), Küfenin banisi, bilâ ahire valisi oldu. Kadsiye muhare¬besinin baş kumandanı ve İranı fethedenlerin birincisidir.

Hz. Sâd (R.A), seksen yaşını mütecaviz olduğu halde hicretin eüî beş (5fcj senesinde Medinei münevverede (Akik) nâmi ile anılan mahaldakı evinde vefat etmiştir. Vefatından sonra cenazesi, Medine-i münevvereye getirilib mescidi nebevinin içine kondu ve namazını c zcman Medine valisi olan rnervan kıldırmıştır. Ve cenazesi, cennetülbîa defn olunmuştur.

Cenazenin mescide idhal edilerek kılınmasındaki hikmet, Hz. Aişenin talebi ve validelerimizin de cenazeyi kılmaları içindir. Cenazenin mescide sokulup sokulmaması ile ilgili geniş malumat, fıkıh kitablarında mezkûrdur.

Hz. Sâd, Cennetle müjdelenen sahabenin en son vefat edenidir. Al-iah ondan râzî olsun ve âhirette şefâatma cümlemizi cenabu hak nasib buyursun. Amin,

Hz. Sâdin rivayet ettiği hadîsi şerifde Resulü Ekrem efendimiz gayet açık ve kesin ifâdelerle beyan buyurmuştur ki, «En büyük günGh, müslü-manlann bir mes'ele hakkında beyan edilen bir hüküm yok iken onu so¬rup sual ederek müstümanlara haram kılan kimselerin günahlarıdır.»

Burada pek çok mes'ele ve hakîkatlar açıklanması gerekir. Fakat biz bîr kaç misal ve hüküm naklederek esasları belirtmeye çalışacağız.

Evvelâ bir mes'ele kısa yoldan beyan edilmiş ise, o meseleyi enine boyuna uzatarak sual ve cevablar alınmaya çalışılması hiç iyi değil kolay ve rahatlıkla ifade edilecek iş ve amel güçleşir.

Meselâ : Hz. Musa aleyhisseiam zamanında bir adam öldürülmüştü, bu adamın öldüreninin bilinmesi için İsrail oğulları Hz. Mûsaya-müracaat ettiler, Hz. Mûsada cenâbu hakdan aldığı emri ilâhi olan Öküzü (İneği) bo¬ğazlamalarını buyurunca, İsrail oğulları işi sual ve cevab yoiuna döktüler, sığırın, rengini sordular. Rengi beyan edilince renk üzerinde belirli bir alâ-metden sordular. Ona da cevabı alınca mevcut sığırlardan dnha başka bir

hale sahib olup olmadığı gibi suallere geçtiler ve, nihayet kesin cevabı al¬dılar ama, o sığırı bulup kesinceye kadar pek çok sıkıntı çektiler.

Bu hükümleri satırlar hâlinde okumak isteyenler, Bakara sûresinin 67-73 âyetleri okumalarını tavsiye ederiz.

Bu hüküm ve kıssadan da anlaşıldığı üzere, kısa yoldan beyan edilen bir amel veya mes'eleyi veya yapılması istenen bir işi, enine boyuna sual ederek uzatmak pek çok güçlüklere sebeb olabilir. Bu sebeble bir mes'ele kısa yoldan açıklanmış ise, onu uzatib güçleştirmemeli. Olduğu gibi veya beyan edildiği şekli ile icra etmelidir

Yine bir misal, Hz. Peygamber efendimiz : «Ey insanlar! size hac farz kılınmıştır. Binaenaley hocanızı îfa ediniz.» hükmünü buyurunca ashabdan bazıları, «her senemi yâ Resûlulla!» diyerek sual edenler oldu. Bu sual üç sefer tekrarlandı. Nihayet üçüncü seferde Resulü Ekrem efendimiz «Ha¬yır» buyurdular. Eğer bu suallere karşı Rasûlü Ekrem efendimiz «Evet» buyuraydı, İşte güçlük ve ızdirab o zaman ortaya çıkardı.

Yukardaki hükmü ilâhinin kesin şeklini îzah ettikden sonra Resulü Ekrem efendimiz şöyle buyurdu : «Eğer ben hayır, demeyipde evet diyey-dim, hükmü ilâhi öylece kesinleşirdı. Böyle oluncada hac farîzass her sene vacib olurdu.»

Bu hükmü ilâhinin kesin be/anını yapdıkdan sonra Resulü Ekrem efen dimize şu mealdeki âyeti kerîme geimiştir:

«Ey Müminler! Öyle şeylerden Peygambere sormayın ki, size (o sor¬duklarınız} açıklanırsa, fenanıza gidecektir. Halbuki kur'an indirilirken sual ederseniz, onlar size açıklanır. Allah şimdiye kadar sorduklarınızı bağış¬ladı. Allah çok bağışlayıcıda, azabında aceleci değildir.» (Maide sûresi, 101)

Asrı seadette uzun sual ve cevab hâli görülenlerden bir zat da Abdul¬lah bin Amr bin el as (R.A) dır. Uzun sual ve Resûlüİlahın cevabından bir kısmını kısaca şöyle nakledelim :

«Haber alındığına göre sen Kuranı gecenin tamamında hatmediyor¬sun?

— Abdullah bin Amr hemen dedirnki. Evet ey Allanın Rasûlü! Muhak¬kak ki ben o kur'anı bir gecede hatmetmekle ancak hayır umuyorum.

— İşte bu andan hemen Resûlüllah (S.A.V) ona şöyle buyurdu : «Kur'anı her ayda bir defa hatmedib oku.»

«Abdullah (R.A}, Ey Allâhın Nebisi! ben bundan fazlasını yapmaya kadir olurum dedi.

— Resûlüllah (S.A.V} buyurduki,

«Öyle ise, yedıi günde oku. Bunun üzerine ziyâde etme.»

— Abdullah bin Amr (R.A) dedi : Ben şiddetlendirdikçe, Resûlüliahda şiddetlendirdi ve bana dediki, «Sen bilmezsin, belki ömrün uzun olur.»

— Hz. Abdullah (R.A) dediki; Nihayet yaşlandım, peygamber sallallâ-hü aleyhi vesellemin dediği gibi ihtiyarladım ve dedimki : Keşke Resûiülla-hın bana beyan etmiş olduğu ruhsatı (kolaylığı) kabul edib sussaydım.»[152]

Bu gerçeklere dikkat edilmeli ki, lüzumsuz suallerden ve hatta bir işin kolay, yolu tarif edilmişken zorlaştırmak için uzun uzun sual sormaya kal¬kışmamalıdır.

Ve bir büyükten iş yapdıracak veya sual soracak kişi, işini en kısa yoldan sorub, verilen cevabı yerine getirmelidir. Lüzumsuz sorular ve fazla sözler aksi tesir eder, İyi ve kolay yoldan olacak şey, birde bakarsın güçle¬şir. Belkide olmaz.

Hatta bâzı sualler, yersiz ve lüzumsuz olur, karşıdaki kişiyi infiale sevk ederek iyilik yerine kötülük elde edilir. Yersiz ve hazmı güç olan sorulardan son derece kaçınmak en doğru yoldur.

Gecen ümmetlerden pek çok kimseler, hazmedemiyecekieri sualleri sordular ve nihayet suallerinin karşılığını görünce inkâra kalkışdılar ve helak olmalarına sebeb oldu.

Meselâ : Salih aleyhisselamın kavmi kayadan devenin çıkmasını ta-İeb edib sormuşlardı, Musa aleyhisselamın kavmi Allâhı açıktan gösterme¬sini istemişlerdi ve îsâ aleyhisselamdan eennet sofrass istemişlerdi, bu is¬tekler imkan dâhilinde gösterilince inanmıyan zavallı kafirler helak edilmiş¬lerdi. Bu hükümler kur'anı kerimde uzun uzun bir kac sûrede beyan edil¬miştir.

Eşyada asıl olan taharettir, hükmü gereğince elimize geçen bir mal¬dan veya evine vardığımız müslümanın kazancından veya getirdiği suyun temiz ve pisliğinden sormak şer'an doğru değildir. Müslümanın evine girin¬ce ancak kıble sorulur ve namaza durulur. Evin eşyasının temiz veya mur¬dar yönlerini sormak doğru değildir. Zira müslüman her şeyi ile temiz in¬sandır. Açıklayıcı İzahat, «Mütleka tercümesi» adlı eserimizin birinci cil¬dinin taharet bahsinde zikredilmiştir,

Burada bir hususu belirtmek isteriz. Bu hadisi şerifin açıklamasından belki bâzı kişiler bilmedikleri şeyleri ehline sormanın iyi ve caiz olmayaca¬ğını zannedr. Hayır ilim bizim yitiğimizdir. Nereden bulursak oradan sorub sual edip öğreneceğiz. Bizim açıklamaya çalışdığımız hükümler yukarda zikrettiğimiz gibi, kendisini ıslah ve İkaz maksadını taşımayan inad, iddia, bilgiçlik, başkasına karşı kibir izharı, diğerini hakir görme ve birde lüzum¬suz sorularda bulunrnakdır.

Aksi takdirde hakikati öğrenmek için ehline sormak vazifelerimizin en mühimmidir, cenabu hak kur'anı kerimde şöyle buyurmuştur :

«Eğer bir şeyi bilmiyorsanız, ehli zikre (şeriat âlimlerine} sorunuz,» (Nahİ sûresi, 43) [153]


Tercümesi.


154 - (15) Ebî Hureyre (R.A) den mervîdir, dedi : Resülüllah (S.A.V) buyurdu :[154]

«Ahir zamanda yalancı deccallar olacaktır. Onlar sizin ve babalarını-zın işitmediği hadislerden (sözlerden) size gelirler (söylerler). Siz, kendini¬zi onlardan ve onlan kendinizden uzaklaştırınız. Uzaklaştırınızki, sizi kötü yo'a sapıtmasınlctr v& sizi fitnenin içine dü'şüremesinler.» [155]


İzahat


Hadîsi şerifde beyan edilen «yalancı Deccallar» demek, Hakkı, batıl ile örtüp karıştran, kendilerini din âlimleri ve.meşâyihler den olduklarını söy¬leyen yalancı Deccallar çıkacaktır. Öyle ki. Din ve şeriat Miminden hiç bir şey bilmedikleri halde din ve îman meselelerinden dem vururlar, Kur'an ve sünnette olmayan bir tnkım hükümleri yalan ve iftira yolu ile Kur'an ve sünnet de olduğunu söylerler. Aslında Kur'anı Kerimin okumasını dahî bil¬mezler veya Kur'an ve sünnetin nasıl bir kaynak olduğunudan haberleri yoktur, ve fakat dünyalıktan yüksek bir mevkie çıkmışlardır, bu sebble kendilerini her sahada yetgili görür ve derlerki : «Benim görüşüme göre veya benoe veya benim mantığımaa şöyle böyle olmalıdır.» gibi cümlelerle fikir beyan ederler. Hatta bu görüşlerin yalan ve iftira yolu ile dinde yeri olduğunu da savunurlar.

Yalan ve uydurmalarla kendi fikir ve görüşlerini savunan yalancı deç-çatlar, her asır ve devirde buhnmuştur. Günümüz de de pek çoktur. Hatta ataların «Yarım hoca din yıkar, yarım tafoib can yakar» dedikleri gibi, İslâmı bilmeyen pek çok kara cahil ve fakat âlim diye ulemâ postuna oturtulmuş yalancı deccallar eksik değildir Yaranacağım, mevkîmi muhafaza edeceğim, danada yükseleceğim, diye nefislerinin arzu ve isteklerine uyan ve ahlaksızların keyif ve arzularına göre hüküm çıkaran ve o zalimlerden takdir alan âlim taslaklı cahîl başlar ortada kol gezmektedir.

Böyleleri gördükçe. Mübarek Peygamberimiz efendimizin asırlarca evvel buyurduğu bu mübarek hükümlerinin bir mûcizei Rasul olarak gayet açık ve seçik bir şekilde anlamış oluyoruz. Bu sapık ve zındıkları gördükçe hemen bilinmelidirki, o adamlar, o zamanın ve o milletlerin yalancı Deccat-larıdırlar.

Yalancı Deccallar, daha çok ilmi kelam meselelerinde islam aleminin başına dert açmışlardır. Cenâbu hakkın zâtı ilâhi ve sıfatı ilâhîleri hak kında yalan isnatlar ve doğru olmayan teşbihlerde bulunmuşlardır. Bu se-bebden pek çok büyükler ve mürşidi hakîkiler, ilmi kelam meselelerinde münâkaşa ve münazaradan nehyetmişlerdir.

Meselâ İMAMI MALİK (R.A), şöyle demiştir :

«Aman BİD'AD dan kaçınınız! Denildiki : BİD'AD nedir? İmamı Malik hazretleri dediki : Bİd'at sahiblerinin, Allâhü tealanın isimleri, sıfatları, kelâmı ilâhisi, iimi ilâhisi ve kudretinden bahsedib konusrnniandgr ki, Sa¬habe ve tabiin onlardan sükût edib konuşmamışlardır. Eğer onlardan bah¬sedib konuşmak olmuş olsaydı, Şer'i hükümlerden bahsedib konuşdukları gibi onlaidanda bahsederlerdi.»[156]

Tatarhâniyede Nevazilden naklen beyan edildiğine göre, Ebû Nasr (R.A) dedik,} : Bana ulaşan bilgiye göre, Ebû Hanifenin oğlu Hammad (R.A) İlmi kelam meşelerinde könuşub münazara yapıyordu. Ebû Hanîfe (R.A) bundan nehyetti. Bunun üzerine oğlu Hammad (R.A) dediki : Elbet ben seni ilmi kelam meselelerinde konuşur gördüm. Nasıl oluyorda sen beni bundan nehyediyorsun?

İmamı Azam Ebû hanîfe dediki :

«Ey oğlum! Biz her birimiz ilmi kelam meselelerinden bahsederiz. Fa¬kat bizler birbirimizi sanki başımızda saadet kuşu gibi kabul ederizki, o. kimsenin başımızdan düşmesinden korkarız (yani küfre kaymasından kor¬karız.) Sizier ıise, bugün konuşup münazara yapıyorsunuz ve her biriniz karşısındaki arkadaşının ayağının kaymasını ister, arkadaşınızın küfrünü arzu eder söylersiniz. Bir kimse, arkadaşının küfrünü arzu ederse, arkada¬şı kafir olmazdan evvel o kimse, kafir olur,» (Tarikatı Muhammediye, 29)

İşte yukarda naklettiğimiz İmamı Malik ve İmamı Azam hazretlerinin sözleri ve tavsiyeleri gereğince, ilmi kelam.ve îtikat meselelerinde çok dik¬katli olmak lazımdır. Öyle olur olmaz meseleden veya münakaşadan dola¬yı hemen mümin kardeşlerini tekfir edenler kendilerini küfre itmiş ve atmış olurlar. Bilhassa zatı ilâhi ve sıfatı ilahileri hakkında münazara ve müna¬kaşadan son derece kaçınmak en doğru yoldur. Zira insan oğlunun aklı nın eremediği ve eremiyeceği meselelerde, İman ettim, deyib sükût etmek kurtuluşun en çıkar yoludur.

Halböyle iken, günümüzde âlim geçinen pek cok cahiller ve yalancı¬lar, Dini mübini islâmi kendi emel ve gayelerine âlet ederek dünyalıklarına kavuşmak veya dünyalıklarını korumak maksadı ite imanlı ve islâmın hü¬kümlerinden pek çoklarını yaşayan müslümanlara küfür kelimesini isnad etmektedirler. Başkalarını küfre itmek, isteyenlerin kendilerinin kafir olduk larını yukarda öğrenmiştik, evet başkalarına kafir diyenler kendileri kafir olacaklarından veya olduklarından haberleri olmalıdır.

Kendilerinden bşkalannın îmanları muteber değil, ancak onların amel¬leri makbul ve en iyi görüş sanki onlarda imiş ve onların hiç hatası günahı olmazmışcasina harakeî eden ve böyle görüş sahibi olan bir takım zavai-lilar, asırlardan beri devam ede gelmiş, bugünde aynı fitnelerin içinde yü¬zen, ucub, kibir ve Riya sahibleri maalesef evliya kılığına bürünmüş ve hat¬ta en doğru yolda olduklarını savunmaktadırlar.

Behey zavallılar! Büyük müctehidi mutlak İmamı Azam hazretleri, za¬manının padişahının vereceği ve icra edeceği hükmüne belki müdahale ederde hakkı ile hüküm veremem diye kâdîliği kabul etmiyor. Zindana atılı¬yor. Kırbaçlanıyor ve o kırbac'ın tesiri ile vefat edib rahmeti rahmana ka¬vuşuyor. Bu büyük imam fetva üzere yaşamaya çalışan bir mütîekî idi. Bu büyük zat böyle yaparken, Zamanın padişahı bir suç işlerse, mahkeme huzuruna da çıkardı ve cezası olursa, cezalanırdı.

İmamı Azamin talebesi imamı Muhammed-in talebesi ve itikadda ehli sünnet görüşünün imamı olan imamı Ebî Mansûri Mâtüridî (R.A) in şu sözüne dikkat edilmelidir:

«Bir kimss, zamanımızın sultanına (padişah ve devlet reisine) âdil der¬se kâfir olur.» [157]

Hayatın islam esaslarına göre tanzim edildiği bir zamanda büyük irnam, makam ve mansıbdan kaçınıp çekinirken, bütün pirensipler ve icra¬atlar islam esasları dahilinde olmayıp beşerî esaslara göre icra edilen bir mekân ve zamanda büyük imamın tam tersine makam ve mansıb hırsına düşkün kimseler, kalkıyorlar kendilerini ve gittikleri yolu «islâm yoludur.» diyorlar. Binaenaleyh onlara tabî olunmaz veya onların hataları söylenirse, söyleyen adamlar ya münafıklar, ya ahlaksız veya kafir damgası ile mü¬hürleniyorlar, Aslında başklarma kafir diyen, makama, mansıba ve dünya menfeatına" düşkün hırslı adamlar kâfir olurlar.

İslama ve insanlığa hizmete koyulanlar, her şeye tahammül ederler ve her ferdin îkaz ve uyarmalarına dikkat ederler. Onların söz ve ikazlarına teşekkür ederek eksiklerini tamamlamaya çalışırlar. İslâm ahlakını esasları, bu ve pirensibieri böyledir. Binâenaleyh islam esaslarına uymayan ve fakat müslüman geçinen ve hatta islam dâvasında olduklarını söyleyenlerde

olsa, islam esâsına uymayan iddia ve görüşler Yalancı Deccallann görüş-io' '-'den ileriye gidemez.

İmamı Süfyönı Sevrı (R.A) da şöyie demiştir :

«Nerede olursan ol, Kakdan bâtılı oyırd edib batılı terk et. sünnete tâ¬bi c-1 ve Bid'at! terk et.»[158]

İmâmı Şafiî (R.A) demiştir:

«(Bir ademin Allaha şirkden başka, AIEâhın nehyeıîiklerinden mübtelâ olduğu her hangi bir günah ile mübtefâ olması, ilmi kelam münakaşasına mübtefâ olmasından hayırlıdır.»

(Mirkat, 190)

Yani ilmi Kelam meseleleri ile münakaşa edib dedi koduda bulunmak, şirkden başka diğer günahların en büyüğü ve en kötüsüdür. İlmi kelam münakaşasında bulunmakddn diğer günahlar daha hafif veya vebalı ona nisbetle azdır. Fakat Allâha şirkden sonra en büyük ve en kötü günah, il¬mi kelam meselelerinde münakaşa ve münazarada bulunmaktır. Çünkü sahabe ve tâbînin kaçındığı ve büyük müetehitlerin dikkatle üzerinde du-rub ikazda bulunduğu çok mühim ve aynı zamanda Bid'at olan bir ameldir. Küfürden sonra en büyük günah, Bid'at olması hasebiylede ilmi kelam meselelerinden bahsedib münakaşa da bulunmak en büyük günahtır. İma-mi Şafiî hazretleri de bu cihetten yukardaki kıymetli sözünü buyurmuşlar¬dır. Bu sebebden. ilmi ke*arn meselelerini öğrenmek farzı kifâye olarak ¦beyan edilmiştir.

Resûiü Ekrem efendimizin mübarek sözünde buyurmuş olduğu pek çok «Yalünçı Deccallar» türeyecoği hususu, her asır ve zamanda ve hatta her kavim ve milletlerde böyle sapık ve zındık adamların türeyip müslü-manları şaşırtacağına işarettir. Her kavmin bir fir'avnı ve her miHetin bir Ebû cehili şeklinde çeşitli zaman ve mekanlarda böyle zalim ve yalancıla¬rın çıkacağını beyan etmekle, muhtelif zaman ve mekânlarda görülen zalîmana hareketler ve yalancı fetvacılar bu kabil Yalancı Deccal¬lar olmuş oluyorlar. Yoksa Mehclî Ali Resulün karşılaşacağı ve Hz. İsâ aleyhisseîâmın öldüreceği Deccâii kebir, değildir. O Deccal en son gele¬cek ve kıyametin son zamanında görülecek ve alnında kafir yazılı olan mel'un dur.

Deccal hakkında yukarda ikinci hadîsi şerifin izah bölümünde bir neb¬ze bahsettiğimizi hatırlatırız. Daha geniş malûmat, akâid kitablarında ve ayırca kıyamet alâmetlerinden bahseden muhtelif eserlerde mzkürdür.

Yukarda izahını yapdığımız hadîsi şrifin şu, «Siz, kendiniz! onlardan ve onları kendinizden uzaklaştırınız. Uzaklaşana ki, sizi kötü yola sapıt¬masınlar ve sizi fitnenin içine düşülmesinler.» cümlelerinde de çok dikkat edilecek hususlar vardır. Zira Yalancılardan kaçınmak kurtuluş yoludur.

İnsan, kendini ehliyetsiz ve liyakatsiz kişilerle beraber ettikçe onların hu¬yuna sahib olur, onların işledikleri yalan sözlere kanar ve hatta öyle ya¬lancıların müdafii kesilir. Nihayet hak müdafii yerine batıl ve haramların müdafii olur.

Hadîsi şerifde, «Sizi, kötü yola saptırmasınlar» cümlesinde şu meal-daki ayeti kerîmeye işaret vardır :

«Ey îman edenler! Nefislerinizi düzeltmek üzerinize borcdur. Siz dü-zelib doğru yolda bulduktan sonra, yolunu şaşıranlar size zarar vermez.» (Maide sûresi, 105)

Diğer âyeti kerîme mealide şöyledir:

«Bir de öyle bir musibetten ("fenalık ve belâdan) korkun ki; o, yalnız içinizde zulmedenlere isabet etmez (o bela ve felâket umûmî olur.) BiMnki AMâhın azabı çok şiddetlidir.» (Enfai sûresi, 5}

Bu her iki âyeti kerîmede de belirtildiği üzere, kötülükten ve kötüler¬den kaçınmak her müslümanın dünya ve ahiret seadetini sağlar. Kaçınma-yıp fenalıklara ve fena adamlara iltifad edib yaklaşmak ise, dalâlet ve felâketin ta kendisidir. [159]


Tercümesi:


155 - (16) Yine ondan (Ebî Hureyre R.A. den) mervîdir, dediki : Ehli kitab (yahûdiler, Hıristiyanlar), Tevratı ıbrânîce okuyorlar ve müslümanla-ra araboa olarak tefsir ediyorlar idi.

— Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :[160]

«Ehli kitabı tasdik ve tekzip etmeyiniz, ve (deyinizkî, AHaha ve bize in¬dirdiklerine îman ettik.}» [161]


İzahat


Bu hadîsi şerifde dikkat edilmesi gereken bâzı hususlara işaret edil¬miştir. Peygamber efendimizden evvel geçen peygamberlerin hak ve ken¬dilerine gelen ilâhi hükümlere inanmanın da farz olması hasebiyle ehli ki-iabdan olan yahûdî ve hırıstıyanların verdikleri haberler onların getirdik¬leri gerçekler olabileceği cihetle inkar edilmemesi gerektiği veya onlara isnat edilerek yalan söyleyebilecekleri cihetiede tasdik edilmesi hâlinde yalan ve uydurmaların tasdik edilebileceği cihettende tasdik ediimeyib su-sulması gerektiği beyan buyurulmaktadır.

İlâhî kitabların top yekûn hepsine inanmak ve peygamberler arasında tefrik etmeden inanmak, islamın ana esaslarından biridir. Bu sebeble Hz. peygamber efendimiz Yahûdî ve Hıristiyanların getirdikleri veya okudukları hükümlere hemen inanmayıp ve tekzibde de bulunmadan : «Allâha ve bize indirdiklerine îman ettik.» diyerek neticeye bağlamayı tavsiye buyurmuş¬lardır.

Peygamber efendimiz, bu mübarek sözlerinde şu mealdâki âyeti keri¬meye işaret buyurmuşlardır:

«(Ey müminler! Yahûdî ve Hıristiyanların sizi kendi dinlerine davetle¬rine karşı) şöyle deyiniz : Biz Allâha ve bize indirilen Kur'ana, İbrahim-e Ismâil-e, İshak-a, Yâkub ve torunlarına indirilenlere, Musa ve İsâya veri¬lenlere (kitablara) ve bütün Peygamberlere Rabları tarafından verilen ki-tablara îman ettik. Onların hiç birini diğerinden ayırd etmeyiz. Biz, ancak Allâha boyun eğen müslümanlarız.» (Bakara sûresi, 136)

Hadîsi şerifdeki şu, «Sizi, fitnenin içine düşürmesinler.» cümlesinde şu mealdâki ayeti kerîmelere işaret vardır:

«Fitne, adam öldürmekten daha eşetdir.» (Bakara sûresi, 191)

Diğer ayeti kerîme meali şöyledir:

«(Cehennemdeki melekler onlara şöyle derler :) Daha evvel (dünya da) acele etmiş olduğunuz bu fitnenizi (azabınızı) tadın.» (Zâriyat sûresi, 14)

Birinci ayeti kerîmede dünyada, İnsanlar arasında fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötü olduğunu beyan buyurmaktadır. Şu halde dünyada en eşed fitnecilerden olan yalancı Deccallardan kaçınmak ve her türlü fit¬ne ve fitnecilerden uzak durmak en doğru ve en iyi yoldur.

İkinci aytj kerimede de, dünyada fitneciliğin cezası, ahirette şiddetli azaba müstehak olmaya sebebdir. Öyle ise akıllı müslüman hem dünyada huzurlu olmak ve hem ahirette cehennem azabından kurtulmak için, fitne ve fitnecilerin her çeşidinden kaçınarak mutlu insanlardan olmaya çalışır.

Cenabu hak, bütün müslüman kardeşlerle bizleri, Yalancı Deccallar¬dan ve yalancı Deccallara tabî olmakdan muhafaz buyursun. Amin. [162]


Tercümesi:


156 - (17) Ondan (Ebî Hureyre R.A. denjmervidir, dedi

— Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :[163]

«Her işittiğini (araştırıp incelemeden} nakletmek, kişiye yalan (ve gü¬nah) yönünden kâfidir.» [164]


İzahat


Bu hadîsi şerifde de cok nazik ve dikkat edilmesi gereken bir hususa işaret edilmiştir. İnsan, her işittiğinin arkasına düşmemeli ve her işittiği ile hüküm verecek olursa, yanıiGbileceğinden, en büyük ve en çirkin ameller¬den birisini İşlemiş olur. Bu sebebie ondan bundan işitilen sözlerle hüküm vermeye kalkışılmamalı ve o duyulan sözlerin doğru veya eğrilik hususları araştırılfb incelenmeye tabî tutulmalıdır.

Bilhass günümüzde pek çok insanlar, şahsî veya fırkavî çıkarları için her çeşit yalan ve iftira yollarına baş vuranlar görülmektedir. Bunun için en doğru adam zannedilen kişilerdende işitilse, hemen işitilenle hüküm vermemeli ve işitilen kelimeleri başkalarına nakltme vebâlınada d-üşülme-melidîr. Belki yalan olabilir, o söyleyen kimse de başkasından duymuştur. Dolaysiyle aslı olmayan bir şeye doğru diyerek inanıp başkalarına da ak-îarımar suretiyle bir yalancı ve yalan aktarıcı müfteriler sırasına girilmiş

Asrı seadette Hz. Peygamber efendimize dahi zanla ve duymalarla hüküm veren bir takım kimseler, şüpheye düşürerek büyük günah işiemiş ierdir. O yalan sözleri aktaran vehim ve zancıtarm fasit haberlerine inanan kimseler, hem asrı seadet de ve hem ondan sonraki zamanlarda dâima pe-şiman olmuşlardır. Biz de hem günaha ve hem peşimanlığa uğramamak için., her söze, her söylenene ve her söyleyenin sözüne kanıverib duyduk lanmızi incelemeden hüküm verir veya başkalarına aktarırsak, hiç günahı mız olmasa, bu söz aktarma günahımız bize yeter ve artar.

Yukarda açıklamaya çalışdığımız hadîsi nebevide şu meaidaki âyeti kerimeye işaret vardır.

«Ey müminler! Eğer sîze bîr fâstk, bir haber getirirse, onu araştırınız (doğruluğunu anlayıncaya kadar tahkik ediniz). Belki bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da yapdtğimza peşiman olursunuz.» (Hucurat sûresi, 6)

Evet şuurlu ve temiz müslüman, işittiği bir haberin arkasına düşüp başkasına nakletmez. Doğru veya yanlış olabileceği hususunu inceler, araştırır ondan sonra hükmünü ve başkasına nakletmeyi yapar. Çünkü inceleyib araştırmadan duyulan her sözü nakietmek yalan ve günah bakı¬mından yeter ve artar.

Bu sebebie duyulan her sözü başkalarına aktarmamak ve aynı zaman¬da incelemeden inanıvermek iyi değildir. Günahsız ve lekesiz olan amel

defterini kirletmekle lekelemek istemeyen müslüman, bu hususa çok ve çok dikkat eder ki-, hem dünyasını ve hem ahîretini kazanmış mutlu insanlar¬dan olur. [165]


Tercümesi:


157 - (18)) İbni Mes'ud (R.A) den mervîdir, dedi; , — Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :

«Benden evvel ümmetine Allâhın gönderdiği her Peygamber için, mut¬laka o ümmetlerinden kendisinin hâvarıiyieri ve ashabı var îdiki, o havâriy-ler ve ashabı o Peygamberin sünnetini tutarlar ve emrine iktidâ ederlerdi.

— O kimselerden sonra bir takım kişiler halef olarak gelirler, işleme¬diklerini söylerler ve emrolunmadıklarını işlerler.

— Binaenaleyh bir kimse, oniarta eJiyîe cihad ederse, işte o kimse mümindir

— Ve bîr kimse, onlarla diliyle cihad ederse, işte o kimsede, mümin¬dir.

— Yine bir kimse, onlarla kalbi ile cihad ederse, işte o kimse, mü¬mindir.[166]

— Bundan (kalb ile clhaddan) başka hardal dânesi kadar dahi îman-aan bir mertebe yoktur.» [167]


İzahat


Hadîsi şerifin baş tarafında her Peygamberin kendisine sadakatla ina¬nan havarileri ve ashabı olduğunu ve o havarilerin peygamberin en samî¬mi tâbîleri şeklinde bulunduklarını açık bir ifâde ile beyan buyurmaktadır.

Bu ifâdelerle Hz. Rasûl (S.A.V) efendimiz şu meaidaki ayeti kerimeye işaret buyurmuştur:

«Ey îman edenler! Aliâhın (Dîninin) yardımcıları olunuz. Meryem in oğ¬lu İsâ, HavârHeri : Allâha (yönelerek) benim yardımcılarım kimdir, dediği gibi. Havârtterde (îsâya bağlı olanlarda) şöyle cevab verdiler : Aliâhın yar¬dımcıları biziz,..» (Saf sûresi, 14)

Bu âyeti kertmedeki belirtilen sadık Havariler gibi ihlastı müslüman sahâbîler Peygamber sallallahü aleyhi vesellem efendimizin sadık yardım¬cıları, dîni mübîni islâmın en ciddî müdafii ve en güzel yardımcısı idiler. Al-lâhü tealanın rızasını tahsil etmek ve Peygamber efendimizin koruyucu sadık sevgillileri olduklarını fiilleri ile ibraz etmek için, evini, bağını bahçe¬sini, anasını babasını, karısını, çoluğunu çocuğunu ve sairesini bırakıb Hz. Rasûlü Ekrem efendimizin aşkına din için fî sebîillah Mekke-i müker-remeden Medînei münevvereye hicret ettiler. Medîneli müslümaniarda Al-lâhın sevgilisi efendimize en son ikram ve ihtiramı göstererek hem kendi¬sine ve hem yanında gelen muhacir müslüman kardeşlerimize her şeyle¬rini bağışlarcasina ikramı izzette bulundular. Bu sebeble Mekkei müker-remeden hicret eden yiğitlere «MUHACİR» ve Medînei münevverede İslama yardıma koşanlara da «ENSAR» denilmiştir.

Hadîsi şerifin devam eden hükümlerinde ise, o mübarek sahabeden sonra gelecek kimseler hakkında Rasûlü Ekrem şöyle buyurmuştur : «İş¬lemediklerini söylerler ve errıro!unmadıklarını işlerler.»

Hadîsi şerifin bu cümlesinde de şu mealdaki âyeti kerîmeye işaret vardır :

«O işledikleri fenalıklara sevinen ve yapmadıkları şeyde (bir şeyi iş¬lemedikleri halde işlemiş gibi) övülmeyi seven kimseleri de sakın azabdan kurtulmuş bir yerde sanma, onlar için çok acıklı bir azab vardır.»

(Ali İmran sûresi, 188)

Diğer ayeti kerime meali şöyledir:

«Ey îman edenier! niçin yapmayacağınız şeyi söylersiniz. Yapmaya¬cağınız şeyi söylemeniz, Aliâhın katında buğz bakımından çok büyüktür.» (Mümtehine sûresi, 2-3)

Bu ayeti kerîmeierdeki hükümler, günümüzde daha ayan beyan an¬laşılmaktadır. Adam yapmayacağı, tersini yapacağı şeyleri vâd ediyor, yap-mayor ve yapmadığı ve fakat kendisinin yapdığını söyleyenlerin sözleri ile övünüp iftihar ediyor. İşte bu adam, Allahın buğz ettiği ve en şiddetli azab ile azablandıracâğı adamdır.

Sülâlesiyle, dedesi, babası ve hocası ile övünüp de onların işledikleri güzel amelleri işlemiyen ve fakat haram ve günah olan pek çok kötülükleri işleyen bir takım sefih, zındık ve sapıklar, yukardaki âyeti kenmelerdekı ve peygamber efendimizin hadîsi şerîfindeki «işlemediklerini söylerler ve emrolunmadıklannı işlerler» cümlesinin hükmünü yaşayan zavallılardır.

İşte böyle fasık ve ahlaksızlarla; evvela elimizle, sonra dilimizle ve en son olarak da kalbimizle cihad etmemiz Rasûlü Ekrem efendimizin tavsi¬yeleridir. Emri bilmâruf nehyi anilmünker vazifesi olan bu üç yol ile cihad etmeyi terk edip fasık ve zâlimlerin kötülüklerini ört bas etmek veya ehern-miyetsizmiş gibi ilgilenmeyip ikazda ve buğuzda bulunmamak, en çirkin hal ve en zâif îmanın neticesidir.

Hal böyle iken zâlim ve ahlaksızlarla dost olup işbirliğine iştirak ede¬rek kötülüklerini hoş karşıfarcasına hareket eden ve hatta zâlim, hâin, bâği ve kâfir iddialı kimseleri iyi göstermeye çalışan bir takım beyinsiz¬ler, kendilerini evliya ve mücâhid olarak göstermeye çalışıyorlar.

Aslında zalimleri ve hâinleri savunan veya onlarla çekinmeden iş¬birliğinde bulunan ve kötülükleri ile mücadelede bulunmayan kimseler, Evliya değil, eşkıyadırlar. Mücâhid değil, münafıktırlar. [168]


Tercümesi:


158 - (19) Ebî Hureyre (R.A) den mervîdir, dedi :

— ResûlüHah (S.A.V) buyurdu :

«Bir kimse, hidâyete davet ederse, o davet eden kimse için, dâvetine ittibâ eden kimselerin ecirleri kadar ecir vardırkj, o tâbi olanların günahla¬rından hiç bir şey noksanlaşmaz.» [169]

(Not : Bu hadîsi şerifin hükümlerini İzah eden beyanlar, yukarda bi¬rinci hadîsi şerifin îzah kısmında geçmiştir.) [170]


Tercümesi:


159 - (20) Ondan (Ebî Hureyre R.A. den), mervîdir, dedi

— ResûlüHah (S.A.V) buyurdu : [171]

«İslam, garip olarak başladı ve yine başiadsğı gibi garipliğe avdet edecektir. Binâenaleyh garip müsiümanlara müjdeler olsun.» [172]


İzahat


Yani islam, ilk günlerinde inananların azjığı ve islam düşmanlarının zulümleri ile gariblik ve ızdırablı bir şekilde başlamıştır. Mesela, pek çok sahabe işgenceye uğramış, Hz. Resulü Ekrem ve sahabeleri çeşitli ve iğ¬renç saldırılarla karşılaşmışlardır. İnanan müslümanlardan Hz. Bilal (R.A) boynuna ip bağlanıp sokaklarda sürüdülmüş ve sıcak taşlar arasına bastı¬rılarak eziyetler edilmiştir. Yine de Bilâli habeşi (R.A), Allah bir Allah bir, diyerek îmanında sebat etmiştir.

Bâzı sahabeler islamını saklamışlardır. Bâzslarıda evlerinde gizli gizli kur'an okumak, ibâdet yapmak zorunda kalmışlardır. Çarşıda pazarda rahat gezemezlerdi. Hatta alış verişe dahi çıkamayıp günlerce yiyecek sı¬kıntısı çektikleri zamanlarda olmuştur, müsiümanlara mal satmamak, on¬larla alış verişde bulunmamak, pazarları onlara yasak etmek ve müsiü-manlardan kız alıp vermemek gibi BOYKOT muamelesini de uygulamışlar¬dı.

işte görüldüğü üzere, BOYKOT müşriklerin müsiümanlara bir zuium ve işgence olarak icra ettikleri en zalimane bir harekettir. Hal böyle iken müslümanların birbirlerine karşı boykutta bulunmaları cidden esef verici şeydir.

İslamın başlangıcında böyle çileli hallerin görüldüğü gibi, son za¬manlarında da aynı hal görülecektir. Hz. Rasûlü Ekrem efendimiz bu hâ¬lin aynı şekilde cereyan edeceğini açık bir ifâde ile beyan buyurmaktadır.

Fakat islam, garib olarak başladı ve zamanla gelişti dünyaya yayıldı. Salihleri en ciddi ve en güzel şekilde islamı yaşadılar ve el'an islam şâşâsı-nı ve kuvvetini muhafaza etmektedir. Her ne kadar sâlikieri azalmış ve ciddiyetini eksiltmiş isede, yine islam gâlibdir ve yine islam galib gelecek¬tir.

İslam, başladığı gibi tekrar yine garibliğe dönecektir. Hadîsi şerifin bu cümlelerini de şöyle anlamak gerekir:

a) İslam, ilk günlerindeki garibliğine yine avdet edecek, sâiikieri aza¬lacak ve aynı zamanda müsiümanlar çeşitli şeküde işgence ve eziyetlere mâruz kalacaklardır.

b) İslam, daha evvel nasıl ki garib olarak başladı ve nihayet geliş¬ti, yayıldı ve etrafa dağıldı. İşte son zamanda da yine aynı hal olacaktır ve islam ilk günlerindeki gariblikten sonraki gelişmesi son 2aman görülecektir. Yer yüzünde İslama girmeyen kimse kalmayacak ve İslamın girmediği ev bulunmayacaktır. Her eve ve her insana islam mutlaka gire¬cektir. İslamı, ya izzet ve şeref olarak kabul edecekler veya islamın izze¬tinden korkarak zelil ve hakir olarak boyun eğib İslama gireceklerdir. İslamı kabul etmeden başka çare kalmayacaktır. Zira müsiüman olmayıp kafir olanlar, öldürülecekler.

İşte bu sebeble İslam, mutlaka galib ve âlidir. Onu kıyamete kadar, koruyacak ve muhafaza edecek, halikı zülceialdır. Islâmın her eve ve ki¬şiye erişeceğini beyan eden hükümlerin ana esasları, yukardaki hadîsi şeriflerde geçmiştir. Ayrıca «İSLAMA SOKULAN BÎD'AT VE HURAFELER» adlı eserimizin ikinci cildinde uzunca îzah ettiğimizi hatırlatırız. [173]


Tercümesi:


160 - (21) Ondan (Ebî Hureyre R.A. den) mervîdir, dedi:

— ResûiüÜah (S.A.V) buyurdu :

«Eibet iman yılanın deliğine akdığı gibi, m edin ey e dönüp akacaktır.» (Hadisi, Buhâri, Müslim ittifakla rivayet etmiştir.)

— Ebî Hureyrenin hadîsini, Menâ?;ik kitabında «size terk ettiğim şeyi öylece bırakınız.» «Şeklinde zikredeceğiz, muâvîye ve câbir (R.A) in : » Ümmetimden zâii olmaz. «Ve diğeri : «Ümmetimden bîr taife zail olmaz.» Hadisîmide, (Bu ümmetin sevabı babı) başlığında inşaallah zikredeceğiz. [174]


İzahat


Bu hadîsi nebevide de gelecekle ilgili kıyamet alâmetlerinden bir hük¬mün beyânı arzediimektedir. Aynı zamanda îman ve îlsâmtn Medînei münev-vereye avdet edişi, yılanın deliğine dönüb akışına teşbih edilmektedir. Yı¬lan çıkmış olduğu deliğine gerisin geri avdet ederken kuyruğunun üzerine tekrar aynı yoldan dönüb aktığı gibi, îman ve islamda Medînei münevvereden etrafa dağılmıştır. Tekrar etrafa yayılıp gittiği yollardan avdet edecek¬tir. Her tarafa islamt yıkıcı fitne girecektir. Ancak Medînei münevvereye girmeyecektir. İslam en güzel şekilde varlığını ve kuvvetini orada göstere¬cektir.

Bu mübarek sözün mana ve muhteviyatı, günümüzde dahi görülmek¬tedir. İslamın pek çok hükümleri başka ülkelerde gereği şekilde icra edil¬mez haldedir. Fakat orada halis ve muhlis müs.lümanlık ve müslümanlar görülmektedir. Hatta islâm in hükümlerinden Haccın ifasına giden her müs-lüman oraya mutlaka uğramaktadır ve oradaki hâlis ve muhlis hayata hay¬ran olub gelmektedir.

Hadîsi şerifde beyan edilen «Medine» tabiri, Islâmın gelişme merkezini beyan etmek içindir. Esas ve gerçek anlamı hakkında başka hadîsi şerif¬lerle açıklanmaktadır ki, Haremeyn denilen iki şehre şamildir. O iki şehirden birisi, İslamın doğuş ve başlangıç merkezi olan Mekkei mükerreme, diğeri de Hicret edilen Medînei münevveredir.

Netekim bu gerçek bir hadîsi nebevide şöyle beyan edilmiştir :

«Muhakkak ki islam, garib olarak başladı ve başladığı gibi (garibliğe veya garib olarak) avdet eder. Ve islam, Yılanın efeliğine sığındığı (akdığı) gibi, iki mescid (Mescidi haram ve Mescidi nebi) arasına sığınır (akar).»[175]

Hadisi nebevide beyan edildiği üzere islam garibleştiği zaman, Mes¬cidi haramın bulunduğu şehir olan Mekkei mükerreme ile Rasûlüllahm Ravzasının bulunduğu şehir olan Medînei münevvereye sığınıp akacaktır.

Bu hadîsi şeriflerin hükümleri bugün bir mûcizei Rasûl olarak görül¬mektedir. Ve aynı zamanda yarın gelecekte de müşahede edilecektir.

Evet asırlarca evvel söylenmiş olan bu mübarek sözün hakikat ve esâ¬sını pek çok müslümanlann görüb bildiği gibi, bizde bizzat gidib gördük ki, Mekkei mükerreme ve Medinei münevvere de ve o iki şehrin civarında islam en güzel şekilde saflığını ve varlığını göstermektedir. Hemen hemen insan¬lar ve bütün varlıklar huzur içinde diğer ülkelerdeki hırsızlık, hainlik, katil¬lik, canilik, zânîlik ve emsali kötülükler orada pek azdır. Aynı zamanda böy¬le suçları işleyenler hemen cezalandırılmaktadır. Irz, namus ve mal emni¬yeti, diğer şehir ve ülkelere nazaran çok ve çok emniyettedir. Hatta islamın safiyetine bağlı saf ve temiz müslümanlarda oralarda görülmektedir.

Yirminci (20.) asırda pek çok ülkelerde teknik ve san'at zirveye ulaş¬mıştır. Maddi bakımdan fevkalâde gelişmeye rağmen, insanlık huzur ve sükûn içinde değildir. Kitallar zinalar, içkiler, cinayetler ve pek çok kötü¬lükler kol gezmektedir. Bu cinayetleri işleyen eanîler hapishaneleri doldur¬muşlardır. Hatta sokakları doldurmuşlardır. Fakat o mübarek ülkede hapis¬haneler boş, sokaklarda huzur ve emniyet gayet hoştur. Pek çok mallar

meydanlarda durmaktadır. Başka ülkelerdeki kadın fitnesi hâlini almış olan, cıblaklar, sokaklar da hiç görülmez. Kur'an tâlimi ile meşkul olan islam yavruları, insanlara hayret vermektedir.

Keza islamın sığınak merkezi olan Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere ve civarından başka ülkelerde, mürtedier, katiller, cânîler, hır¬sızlar, bağîler, eşkıyalar, zânîier ve emsali kötülükleri işleyenler, islamın de¬diği ceza ile cezalandırılmadıkları gibi, bunların afvı hususu yabancı kul ta¬rafından yapılamıyacağı halde bağışlayıp afv edenler oluyor. Fakat o müba¬rek beldelerde kulun afv etme hakkı olmayan, mürtedlik, hırsızlık, bağîlik ve zânilik gibi fenalıkların cezası hemen infaz ediliyor.

O mukaddes ülkeden başka yerlerde ise, böylelerini afv eden papaz kafalı beyinsizler görülüyor ve olmaktadır.

Katilin afvi hususu, maktulün (öldürülenin) yakınlarının bağışlamaları hâlinde olması caizdir. Bu hükmün geniş İzahı, 'Mülteko tercümesi» adlı eserimizin dördüncü cildinin son kısımlarında mezkûrdur.

Hiç hakları ve hadleri olmadıkları halde, islâma aykırı olan böyle afv ve bağışlamaları, «Afv bir atûfettir» diyen kara câhil ve makam, mansıb hırsına sahib olan zavallıları da malesef gördük ve münakaşasını yapdığımız kişi'er de olmuştur.

İsiâmı bilmeyen câhi! başlar, ağızlarına «İslâm-; kelimesini almışlar, her düşünce ve sözleri sanki islammış gibi hareket ediyorlar. Halbuki islam baş¬ka, ahlak başka ve islamın ana esasları başka şeydir, onların fikirleri, savun¬maları ve hükümleri yine başkadır. İslam cihanın malıdır.

Böyle olmakla beraber, son zamanlarda islamır* ismi, Kur'anın resmi kalacağını ve fitnelerin de bilgin geçinen kimselerin yakasından çıkıp ete¬ğine çıkılanacağı muhtelif hadisi nebevilerde beyan edilmişti. Bu hükmü açıklayan hadîsi nebeviler, ilerdeki ciltlerde gelecektir.

Hal ve hareketleri, söz ve amelleri islâma uymayan ve fakat ahlakdan ve takvadan bahseden pek çok cahiller, kendilerine «müttekî ve mutasav¬vıf» süsü vererek câhil milleti aldatıyorlar. Halleri fetvaya dahi uygun olma¬yan bu zındıklar, kendilerine takva ehli dedirtiyorlar.

Böylelerine büyük âlimler şöyle demişler:

Fukahâya göre kudda-ı tarîk.

Oldu soofiyye gurûhu tahkik.[176]

NOT : Kuddar-ı tarîk; yol kesici eşkıya, demektir.

Yine âlimler şöyle demişlerdir:

«Tasavvuf, daha evvel hal idi (Yaşanma idi). Sonra kal (sözden ibaret) oldu. Sonra hâl ve kâl hâli giddi. Şimdi hayal (tasavvufun hayali) kaldı.»[177]

Bu cümleleri nakletmekle, islâmı bilmeyen ve amel etmeyen bir takım karo câhillerin aldaticı ve islâmı tersine anlatıcı durumlarını bildirmek ge¬rektiğine işaret ediyoruz. Dolaysiyle islâmı ve müslümanları esas garibteş-tîren ve dejenere hâline getiren böyle sapıklar olduğunu bilmek lâzımdır.

Huiasaî kelam dünyanın son zamanlarında her tarafı kaplayan pek cok fitneler, o mübarek şehirlere giremiyecektir. İslam, kıyamete.kadar ve kâbei muazzama yer yüzünden kaldırılıncaya ve kalblerden îmanın silinip yok edilme zamanına kadar, islam o iki beldede safiyetini muhafaza edecek, müslümanlar da huzur içinde Rablerine kulluklarını ifâ edeceklerdir.

Yukarda 160 nolu hadîsi şerifdeki «MEDİNE» kelimesini, bâzı ulema-«şehir» manasını ifade etmektedir, diyerek, «İslam Medine ismini alan, yani şehir manasını ihtiva eden her şehre islâm akacaktır» şeklinde îzah etmişlerdir. Bu manayıda bir nebze görmek ortadadır. Zira bütün halkı şehre akın etmek için çabalamaktadır. İslâmınh ükümlerini iyi bilen ve iyi okuyanların hemen hemen hepsi şehir merkezlerinde toplanmakta¬dırlar.

Bu görüş de kıyamet alâmetlerini beyan eden muhtelif hadîsi şeriflerde zikredilmiştir. Yâni kıyamet alâmetlerinden biriside, islam garibleştiği za¬man, müslümanların ekserisi.şehir merkezlerine akın edecekler, demektir.

Bugün köyden gelib ilim tahsil eden ve islâma hizmet aşkı ile gayret edenlerin ekserisi şehir merkezlerindedirler. İyi bilen, iyi okuyan, iyi san'at-kar ve iyi iş adamlarının pek çokları şehir merkezlerine toplanmaktadırlar. Bu da gösteriyorki, köylerde karar edenlerin pek çokları son zamanlarda şe¬hir merkezlerine akın edeceklerdir.

Bu görüşün yaşantıssda cok açık bir şekilde görülmektedir. Bir çok kimseler, köyündeki evini, bağını, bahçesini, tarlasını, takkasını bırakıyor şehre geliyor. Sorulduğunda köyünde huzurun kalmadığından bahsedenler çoğunluğu teşkil ediyor. Demek oluyorki, İslam garibleştiği zaman, huzur ve sükûn merkezi, şehirler oluyor. Kendine göre bir huzur sağlayacak işe veya başka şeylere sahib olma imkanı şehirlerde daha elverişli olmaktadır.

Büyüklerinde şöyle bir sözleri vardır: «El'ulemaü minelkura, lâ filkura : alimler köyden yetişir, fakat köyde kalmazlar.»

Hayatta bulunan ve daha evvel geçmiş olan âlimlere nazar edilirse, ilim sahihlerinin ekserisi köyden .a köy çocuklarından yetiştikleri görülür. Bilhassa, din iimine çalışan ve ve yetişen büyük bilginlerin hemen hemen ekserisi köyierden gelmişler ve yetişgin alimler olarak şehir merkezlerinde karar etmişlerdir. Din ve îman hizmetinde buiunan Diyanet reisi, müfti, vaiz, imam, hatib, müezzin, Kur'ani Kerim hocası ve mesâlî din hizmetinde bulu¬nanların ekserisi köyden gelmiş ve Köy halkının çocuklarıdırlar.

Yukardaki hadisi şerif de bu hususlara da işaret vardır. Hayatın bu noktada görülmesi de, bir nevî roûcizei Rasûlün tezahürü olmuş oluyor. Cenabu hak nerede olursak olalım. İslama bağlılığımızı hem kendimizden ve nemde neslimizden eksik etmesin. Vs Her müslümanı ilsâmını korumak için iyi yollan, yerleri ve iyi arkadaşları arayıp oralarda ve öyle makbul ki¬şilerle islâmını huzurluca yaşayan mutlu insanlardan olmayı nasîb buyur¬sun. Amin. [178]


Kitap Ve Sünnete Sarılma İle İlgili İkinci Fasıl

Tercümesi:


181 - (22) RabÎGîül Cüreşi (R.A) don mervîdir, dediki : Resûlüllah (S.A.V.) e gelindi, ona denildi.

«Senin gözün uyur, kulağın işîfir ve kalbinde o halde iken anlayor.»

— Resûlüilah (S.A.V.) buyurdu :

«Elbet benim gözüm uyur. Kulaklarım İşidir ve kalbimde idrak edip on¬lar.»

— Resûlüllah (SAV) dedi:

«Bana denildik!: (bu adam), ©v bina eden bir efendîdirki, o evde sofra-¥' hazss-lar ve etrafa (sofraya adam çağırmak için) dâvetci gönderir.

— binâenaleyh bir kimse, dâveteiye icabet ederse, eve girer, hazırla¬nan sofradan yer ve o sofranın sahibi efendi adam memnun ve râzî olur.

Ve eğer bir kimsede dâvetciye icabet etmezse, eve giremez sofradan yemez ve o sofrayı hazırlayan efendide o kişiye gâzablanır.»

ResûlüNah (S.A.V) buyurduk!:

«İşte Allah (C.C.) efendidir, Muhammed (A.S.), dâvetcidir, ev, istamdır ve sofra cennettir.» [179]


Îzahat


Râvî Rabîatülcüreşî, (R.A), yemenlidir. Peygamberimizin sahabesinden olduğu ve kendisinden hadîsi şerif rivayet edib naklettiği beyan edilmekte¬dir. Ayrıca sahabeden olmayıp tabiîn'den olduğunu da zikredenler olmuştur."

Rabîa (R.A) in memleketi olanCÜREŞÎ : Yemenin yakınında bir nahiye¬nin ismidir.

Hadisi şerifin baş tarafında Resulü Ekrem efendimizin kendisine gelen kimsenin ona gözlerinin uyuduğu halde kulaklarının İşittiğini ve kalbinin de anlar olduğunu beyan etmesi, şâyani dikkattir. Zira her ferd de görülme¬yen ve görülmesi nâdir olan bir hâli haber veriyor. O haberi verenin kim olduğu beyan edilmemekte ama, o gelib söyleyen kimsenin melek olduğu anlaşılmakta ve böyle beyan edildiği yazılmaktadır.

Meleğin dediğinde hemen Resulü Ekrem efendimizin, «Elbet benim gözüm uyur, kulaklarım iştir ve kalbimde İdrak edib anlar» diyerek cevabda bulunmasında şu âyeti kerîmeye işaret vardır :

'.(İbrahime (Aleyhisselâm-a) Rabbisi; Benim emrime teslim ol, buyurdu¬ğu zaman, o da şöyle demişti : Kendimi âlemlerin Rabbisine teslim ettim.» (Bakara sûresi, 131)

Resulü Ekrem efendiiüiz, hadîsi şerifin devamında hâltkı zülceiâlı, bir efendiye kendisini dâvetciye ve davet edilen evi de islama ve hazırlanan sofrayı da cennete teşbih etmektedir. Bu teşbihleri islam dâvasını en güzel şekilde îzah eden peygamber efendimiz, kendisini tâkîb eden ümmetlerinin de aynı şekilde davete İcabet etmelerini ve davetin kudsî bir görev olduğu¬nu bilerek zevkle devam edilmesini beyan buyurmuş oluyor.

İbni Melek dediki : «Bu beyandan anlaşılmıştaki, islam cennetten da¬ha geniştir.»[180]

Aiîyyülkâri (R.A) da diyorki, Bende derim : Burada şu hadîsi şerife işa¬ret vardır : «Beni arzsm ve semeni yükienememiştir. Fakat mümin kulumun kalbi beni yüklenmiştir.» [181]


Tercümesi:


162- (23) Ebî Râfî {R.A} den mervtdir, dedi:

— Resûlüllah (S.A.V) buyurduki :[182]

«Sizin her hangi bir'nizi koltuğuna dayanmış mütekebbir ve mösteğnî vaziyette bulmayayım, ona benim emrimden bir emir veya nehyetmiş oldu ğumdan bir şey gelirde oda derse; Ben b,ir şey bilmiyorum. Biz ancak Allâ-hın kitabında bulduğumuz şeye tebî ouluruz.» [183]


Îzahat


Râvî Ebi Râfî (R.A), Peygamber efendimizin âzad etmiş olduğu köleie-rindendir. İsmi Eşlemdir. Fakat künyesi galebe ettiğinden onu söylemek ve yazmak daha meşhur olmuştur. Kıbdî sülâlesine mensubdur. Râvî daha ev¬vel Hz. Abbasın kölesi idi, Resûlüllah (S.A.V) efendimize hibe etmişti. Bu köle Hz. Abbas-ın îman ettiğini Hz. Peygamber efendimize müjdelemişti de Resûlüllah efendimiz de onu kölelikten âzad etmişti. Kendisinden pek çok sahabe ve tabiîn hadisi şerif rivayet etmiştir. Vefatı, Hz. Osman (R.A) in şehid edilmesinden az bir zaman evvel olmuştur. Allah ondan râzî olsun.

Hadîsi şerifde beyan edildiği üzere, günümüzde olduğu gibi bâzı kim¬seler kendisini allâme yerine koyarak Kur'anda beyan edilmeyen bâzı me¬seleleri Peygamber efendimiz beyan etse dahî, «Biz Kur'anda bulduğumuza tabî oluruz» diyerek peygamber efendimizin sünnetine tabî olmayı red edenler olabileceğine işaret ediyor. Gecen asırlarda böyle zındıklar olduğu gibi, günümüzde de vardır. Zira Allâhm buyruğuna itaat etmeyi vazife sa¬yıp Peygambere İtaat etmeyi zait sayanlar görülmektedir.

Halbuki Peygamber efendimiz, söylediği her hükmü ve yapdıkları amel¬leri mutlaka ilâhî vahye müstenid olarak beyan edib işlemektedir.

Hakikatin böyle olduğu şu meaidaki âyeti kerîmede beyan edilmiştir: «O (Peygamber) hevödan (kendi nefsinden) söylemiyor.» (Necm sûresi, 3)

Peygamber efendimizin getirib beyan ettiği hükümlere tabî olmak Kur'-ana uymak olduğu diğer bir âyeti kerimede şöyle beyan edilmiştir,

«Peygamber, size ne verdi (getirdi) ise, onu alın (tutun). Ve size neyi ycsak etti ise onuda almayın (kaçının, uzak durun).» (Haşr sûresi, 7)

İşte bu ayeti kerîmelere ve yukardaki hadîsi nebeviyeye göre, peygam¬ber efendimizin buyurduğu ve işlediği her hüküm, ilâhi hükümlere bağlı olması, hasebiyle sarılınması lazım ve vacib olan hükümlerdir. Hadîsi şerif-de beyan edildiği gibi, bâzt kibirli ve gururlu kimseler, «oda bizim gibi bir insandır, ona tabî olmak olamaz., v.s.» sözlerle mütekebbirâne konuşub is¬yan edebilirler. Akıllı müslüman, böyle sapık ve zındıklara kulak vermez ve böyle mel'unlardan uzak durub tehlikelerinden kaçınmayı tercih eder. Zira ataların bir sözü vardır : «Mis yanına varırsan, mis kokar. Pis yanına varır¬san, pis kokar.»

Hayatta pek çok kimseler böyle kibirli ve gururlu kimselerin ağzına ba¬kıp sapılmışlardır. Kendisini peygamberden üstün gören zındıklara kanmış-lardır. Hatta günümüzde dahi kendilerini Peygamberden ve onların toplu¬luklarından mutlu olduklarını söyleyen zalim ve hainlerin küfür kokan la¬kırdılarını kulaklarımızla duyduk.

Karşısındaki kalabalık cemaatı görünce, «Nuh Aleyhisselam 950 sene davet de bulundu. Karşısında 70 - 80 kişiyi geçmemiştir. Benim karşımda yüz lerce kişi vardır.» diyerek peygamberi küçümseyen ve kendisini peygam¬berden üstün ve mutlu göstermeye çalışan sözde alim aslında ilim ve îman cellâdı hâin olanların beyanlarımda işittiğimizde hayretle içine dafmışızdır.

Kibir ve gurur; iblisin, firavn ve Ebu cehillerin sıfatıdır. Allah muhafa¬za Adem oğlu bu hastalığa mübtela oldumu, artık çok kötü ve çok iğrenç hata, küfür ve felâketlere sapıtıyor. Dünyada rezil ve perişanlığa uğradığı gibi, ahtrette de şiddetli ve ebedî azaba müstehaklik mukadder olur. [184]


Tercümesi;


163 - (24) Mikdâm bin mâdî kerb (R.A) den mervidir dedi: .Resûlüllah (S.A.V) buyurduki:

«Duymuş olunuzki, şüphesiz ben Kur'Gnı ve onun gibisini beraber ge¬tirdim, dikkat ediniz tok karınlı bir adam sedirine (koltuk veya döşeğine) ku¬rulup oturur ve derki : Yalnız bu Kur'ana sarılmanız lâzımdır, binâenaleyh bu Kur'anda helâldan bir şey bulursanız, onu helal İtikat ediniz ve helal hük¬münü veriniz, işleyiniz. Ve eğer o Kur'anda haramdan (yasak ve haram olan¬dan) bir şey bulursanız, hemen o haramı; haram itikat edip kaçınınız.

Şüphesizki, Resûlüllahin haram kıldığı şey. Allanın haram kıldığı şey gibidir;

— Dikkat edıinizki, size ehlüeşmiş olan eşek helal olmaz, yırıtıcı 'hay¬vanlardan her dırnaklı hayvanda helal olmaz, müslümanlarla anlaşma yapıl¬mış olan kâfirin yitik (sokağa düşmüş ve gaybolmuş) malını alıp yemekde he lal olmaz. Ancak o sokağa atılmış ve yitik maldan sahibi müsteğnî olursa (ihtiyaç his etmediği ve kendisinin sokağa atıverdiği gibi ehemmiyetsiz bir mal olursa), bu takdirde helal olabilir.[185]

— Ve bir kjmse, bir cemaat ve topluluğa inip misafir olursa, o toplu¬luğun o kimseye ikram etmeleri lâzımdır. Şayet o topluluk o müsâfire ikram etmezlerse, bu takdirde o misafire onların yapdıklarının aynını yapması ge¬rekir.» [186]


İzahat


Rövî Mikdâm (R.A), şom ehlinden sayılan ve Ebû küreyme künyesi ile, künyelenen bir sahâbîdir. Samda çok durmasından dolayı samlılardan sa¬yılmıştır. Ve kendisi doksan bir (91) yaşlarında iken Samda vefat etmiştir. Allah ondan râzî olsun. Pek çok kimse kendisinden hadîsi şerif rivayet et¬miştir.

Yukardaki hadîsi şerifin baş tarafında da yine Kur'anin hükmü kadar ve belki de dahada fazla serî hüküm ile geldiğini resulü Ekrem efendimiz beyan buyurmaktadır. Ve hadîsi şerifin devamında bir kac sefer dikkat çe¬kerek mühim İkaz ve tenbîhatta bulunarak kitabi ilâhînin hükümleri ile bera¬ber kendisinin getirmiş olduğu sünnetlere de ehmmiyetle sarıiınmasım tav¬siye buyurmaktadır. Aynı zamanda Resûiüllah sallallâhü aleyhi vesellem. efendimizin haram kıldığı şeyin, Allâhü tealânın haram kıldığı gibi haram ol¬duğunu beyan buyurmaktadır.

Kur'an kerimde kesin ve açık bir şekilde beyan edilmeyen meseleden birisi olan eşeğin etinin haramlığı meselesini beyan ederek şöyle buyurul-muştur:

«Dikkat ediniz ki, size ehlîleşmiş olan eşek helâl olmaz.»

Evet bu hükmün kesin şekli Kur'anı Kerimde zikredilmemiştir. Kur'anı Kerimde bu ve emsali hayvanların bir binit hayvanı olarak zikri şöyle geç¬mektedir :

«Hem kendilerine binesiniz ve hemde zinet ve süs olsun diye Allâhü teâia atları, katırları ve merkebleri (eşekleri) yarattı ve şimdi s'zin bilemedi¬ğiniz daha neler yaratacak.» (Nahl sûresi, 8} Kur'anı kerimde habis cinsinden olan her hayvanın haramlığı şu âyeti kerîmede beyan edilmiştir:

«(Allâhü teâla) onların (insanların) üzerlerine murdar olan şeyleri de haram kılıyor.» (Araf sûresi, 157)

Eşeğin ve diğer habis cinsinden ve etlerinin yenmesi haram olan hay¬vanların hükümleri ile ilgili geniş malûmat, islam hukukunun esasını teşkil eden fıkıh kitablarında mezkûrdur. Bu oümieden olarak «Mülteka tercüme¬si» adlı eserimizin dördüncü cildinde zikredilmiştir.

Hadîsi şerifin son cümlelerindeki müsâferet meselesi ile ilgili hükümde zaruret karşısında haramların helal olması hükmüne binaendir. Yoksa ik¬ramda bulunmayana karşı o şekilde muamele, normal hayatta doğru değil¬dir. Kuvvet kullanarak bir şeyler almak dînimizde haramdır. Evet müsâfire ikram vacibdir. Fakat ikramı terk etmeleri hâlinde zarurî muhtaçlık ve ha¬yat tehlikesini îcab ettiren bir hal olmadıkça misli ile mukabele etmek caiz olmaz. Zaruret hali her şeyi mubah ktlar, ölmeyecek kadar bir kac lokma verilmesede yenilebilir.

Kur'anı Kerimde «Nefsinizi tehlikeye atmayınız» buyuruîmuştur. Ayrıca, «Muzdar kalırsanız, haramlar mubah olur.» buyuruîmuştur.

Bu âyeti kerîme meallerinin her ikiside. Bakara sûresinde mezkûrdur. Yalnız zaruretler, ölüm tehlikesi ve bir farzın îfası şeklinde karşılaşıl¬dığında işlenir. Yoksa günümüzdeki bâzı ahlaksızların işlediği gibi, bütün .mallan v© mülkleri ve hatta senelerce ihtiyaçları karşılanmış vaziyette iken «zaruret» diyerek haramları alıyorlar, işleyorlar ve yiyip içiyorlar. Bunların hayatı cehennemî bir hayattır. Allah muhafaza birde haramlara helâl diye¬cek olurlarsa, dinsiz îmansız kâfir olurlar. [187]


Tercümesi:


164 - (25} Irbaz Bin Sâriye (R.A) den mervicf.ir, dedİki: Resûiüllah (S.A.V) ayağa kaikdı ve dedi:

«Sizin biriniz, tahtına (koltuğuna) kurularak dayanıpda Allâhü teâlanın Kur'andaki hükümlerden başka hiç haram kıldığı yokmu sanır?!

— Duymuş olunuzki, şüphesiz ben Allâha yemin ederim elbet ben em¬rettim, vâzû nasihatda bulundum ve ben Kur'anı kerimdeki kadar veya on¬dan da çok eşyalardan nehyettim (Pek çok şeylerin haramhğını beyan et¬tim).[188]

— Şüphesiz AHahü teâla size ehli kitabın izni ile helal kılmıştır. Onların kadınlarını dövmeyide helal kılmamıştır ve onlara cizye olarak bağladığı mailen verdikleri vakit kalan mallarının meyvalarını! (ve emsalini) yeme nizde size helal olmaz.» [189]


Îzahat


Râvî Irböz bins âriye (R.A), ashabı suffa denilen hak aşıkları ve fukara¬yı sâbirinden idi ve aşkı ilâhi neticesinde çok ağlardı. Hak teâiaya kavuşma aşkı çok olduğundan hak tealaya şu duada bulunurdu : «Ey Allâhıml yaşım büyüdü ve kemiklerim zaifledi, binaenaleyh beni kendine kavuştur.»[190]

Râvî son zamanlarda Samda sakin olmuştur..Kendisinden sahabeden Ebi Umâme (R.A) ve pek çok tabiîn hadîsi şerif rivayet etmiştir. Rivayet et¬tiği hadîsi şerif adedi, otuz bir (31) hadisdir. Yetmiş beş yaşında iken Sam¬da vefat etmiştir. Allah ondan râzî olsun.

Hadîsi şerifde beyan edilen ilk hükümler ile ilgili kısa îzahat, yukarıki hadîsi şeriflerde zikredilmiştir. Biz burada hadîsi şerifin son cümleleri ile ilgi¬li hükümleri kısa yoldan açıklamaya çalışacağız.

Müslümanlarla kâfirlerin harbleri neticesinde, müslümanlar galib gelib kâfirlere tazminat ve temînat olarak senelik bağlanan cizyeyi ödedikleri tak¬dirde onların canları, mal ve mülklerine tecavüz edilemiyeceği beyan edil¬mektedir. Evleri, hanımları ve malları her türlü saldın ve tecâvüzdan berî olması gerektiğini kesinlikle beyan buyurmaktadır.

Şu halde böyle emniyet ve emanda olmaları gereken gayri müslimleriı mallarına, ev ve meskenlerine ve aile efratlarına tecavüz edib saldırmak, müslümaniara saldırmak kadar ve hatta müslümanlara zulümden de eşettir. En âdî ve iğrenç harekettir[191]


Tercümesi


165 - (26J Yine öhdan {irbaz bin srâiye R.A den) mervîdir, dedi i

«Resûlüllah (S.A.V) günlerden bir gün bizimle beraber namaz kıldı, son¬ra yüzünü çevirib döndü ve bize gayet ciddi bir vâzu nasihatda bulundu ki, O nasihatten gözler ağladı ve kalbler korkup titredi.

— İşte o anda bir adam dediki : Ya Resûlüllah! sanki! bu vâzu nasiha¬tiniz vedalaşma nasihati gibidir. Binaenaleyh bize vasiyet ediniz.

— Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :

«Size, Allahdan korkma ile Habeşi i zenci bir kölede olsa, emrine kulak verip itaat etmenizi tavsiye ederim. Zira sizden bir kimse, benden sonra yaşarsa, pek çok ihtilafı görecektir.[192]

— İşte c ihtilafın çoğaldığı zaman, benim sünnetime ve doğru yolda olan hulefâ-i Reşâdİmin (dört halifemin) sünnetine sanlınız. O sünnetlere öyle sanlınki, sanki onlara azı dişlerinizle sim sıkı sarılınız ve yeni ihdas edilen işlerden (dine sokulan yeni uydurma ve Bid'atlardan) kaçınınız; Zira her yeni çıkan (ve dinde yeri olmayıp dine aykırı olan), Bid'atttr ve her Bid'at dalalettir (sapıklıktır).» [193]


Îzahat


Hadîs şerifde calibi dikkat olan bâzı cümleleri kısa yoldan açıklamayû çalışalım. Hadîs) şerifin bir cümlesinde, «Size, Allahdan korkmayı tavsiye ederim.» buyurulmuştur.

Bu cümle ile bütün hikmet ve faziletin başı Allahdan korkmaya bağlı olmasından dolayı, Allaha şirk etmekten, isyan ve tuğyanda bulunmakdan berî olarak emri ilâhîlere sarılıb nehyi ilâhîlerden kaçınmayı kesin olarak ilk hamlede tavsiye edib emir buyurmuştur.

Peygamber efendimizin bu tavsiyesi. Halikı zülcelâlın ilahî tavsiyesine muvafık olarak buyurulmuştur. Cenâbu hak bir âyeti kerîmesinde şöyle tavsiye buyurmuştur:

«İzzi ceâlım hakkı için, biz, senden önce kendilerine kitab verilenlere de, size de hep «ALLAH dan korkun» diye tavsiye ettik...» (Nisa sûresi, 131)

Allahdan korkan kimseler, din millet ve vatan için iyi şeyler yapar ve iyilikler düşünerek dâima hakkaniyeti izhar ederler. Allahdan korkmayanlar ise, hem kendüeî-ne zarar getirirler ve hem dine, vatan ve millete zarar lan olur. Ahirette de şiddetli azaba müstehak olurlar.

Bir ayeti kerîmsae de şöyle buyurulmuştur:

«Ey îman edenler! Allahdan gerçekten ve ciddî olarak korkun ve ancak müslüman olarak ölün.» (Ali İmran, 102)

Bu ayeti kerîmenin ve yukardakj hadîsi şerifin manalarını anlaşılır şe¬kilde açıklayan büyük İmanlı şâirimiz MEHMET AKİF merhum şöyle beyan etmiştir :

Ne irfandır ahlâka yükseklik veren ne vicdandır;

Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Yüreklerden çekilmiş farz edilsin hafvı yezdanın (Allah korkusunun).

Ne irfanın kalır tesiri kat'iyyen ne vicdanın.

C -jem'iyyet ki vicdanında hâkim havfı yezdandır (Allah korkusudur.)

Bütün dünyaya sahibtir, bütün akvama (kavimlere) sultandır.

Fakat efradı Allah korkusundan bî haber mîllet,

Çeker, milletlerin menfuru kıbdiler kadar zillet.

Meâiî (yüksek) meyli hiç kalmaz, şehâmet büsbütün kalkar;

Ne hakimlik tanır artık, ne mahkum olmakdan korkar.

(SAFAHAT, 307 — 308)

Ey mümin kardeş! AKİF merhumun feryad ederek ilâhî aşkla söylediği bu kıymetli sözlerini dikkatla tekrar tekrar oku, okuda günümüzdeki mel¬anetlere iyi teşhis koy ve kendini Aflahdan korkan, hak hukuk tanıyan, bü¬yüğüne hürmet, küçüğüne şefkat ederek yatan ve millete hayır getiren veya getirecek kişilerden olmaya çalış. Aynı zamanda cenabu hakka hayırlı dua et ve ellerini açda nesiininde böyle Allahdan korkan yüksek ahlaka sahib olan kişiler hâlinde devamını dile.

Yukardaki satırları okuyan her müslüman, iyi düşünmeli ve hayattaki eşkiyayı ve birbirlerine zulmetmeyi ve hatta fitnenin esas tahrikçisi hâlinde görülen ve dâima hayasız ve edebsizlere yardım eden hatta afv edib sırtla¬rını okşayan zalimleri iyi anlamak gerekir. Her çeşit zümrevî ve fırkavî hastalıklardan uzak olan hakikî müminler, en doğruyu ve en iyisini göre¬bilirler. Fakat kendilerini ve beyinlerini bir tarafa yanı bir fırkaya veya bir şahsa şartlamış iseler, bu zavallılar kolay kolay doğruyu ve Allahdan kork¬mayan hâinleri göremez, anlayamaz ve hatta savunmalarını yaparlar.

Böyleler hakkında Resulü Ekrem efendimiz mübarek sözünde şöyle buyurmuştur:

«Senin bir şeyi sevmen, seni kör ve sağır eder.»[194]

Netekim atalar sözlerinde, «Kork Aflahdan korkmayandan» demiş¬lerdir.

Hadisi şerifde ikinei tavsiye ise şöyledir:

«Size habeşli zenci bir köle de olsa, âmirinize kulak verib itaat etmenizi îavsiye ederim.»

Gayet inee ve açık ifâde İle beyan edilen bu hükme de, çok dikkat etmek ve gereğini icra etmek çok mühim ve elzem bir mes'eledir. Zira «müs-

lümanım» diyen ve fakat âmirlerine itaat etmeyen pek çok kimseler geç-mişde görülmüştür ve hâlada görülmektedirler.

Kendilerinin etrafı olursa veya maddi bakımdan bir az varlık sahibi iseler, bakarsınız başlarına gelen as[en köylü veya fakir kimselerden ise, o âmiri küçümseyip beğenmeyen ve hatta takma atlar falan uydura¬rak hakaret etmeye kalkışanlar, zamanı sabıklarda olduğu gibi, günümüz¬de de aynı haller görülmektedir.

Böyle zavallı kimselerin Allanın kulu Peygamberin ümmeti olmaları gülünçtür. Zira gerçekten Allanın kulu ve peygamberin ümmeti olmuş ol¬salardı, Habeşli zenci bir köle de olsa meşru ve doğru olan her emrine itaat edildiği gibi, saygı ile hürmetine devam ederlerdi.

Hicretin sekizinci senesinde kuzâa taifesinden Bella ve azre kabileleri Medînei münevvere hayvanlarını toplayıp götürmek için Vâdiyil kura denilen mahalle toplandıkları işitiliyor, bunun üzerine Amr bin As (R.A), baş buğ tâyin ediliyor ve otuz kişi ile onları tedib edib dağıtmak üzere gönderiliyor. Fakat oraya yaklaşınca düşmanın adedi çok olduğunu öğrenen başbuğ Amr bin As (R.A) hemen Resûlüllaha elçi gönderiyor ve takviye isteyor.

Bunun üzerine Resulü Ekrem efendimiz ikiyüz kişiyi Ebû ubeyde Bin cerrah (R.A) kumandasında takviye olarak gönderiyor ve «ihtilaf edib fitne çıkarmayınız. İttifak üzere olunuz» buyuruyor.

Bu ikiyüz (200) kişilik takviye ordusunun içinde Ashabın en efdalı Ebû Bekir ve Ömer (R.A) de varlardı. Ebû Ubeyde (R.A) Amr bin As (R.A) in yanına varınca askerlere İmam olmak istedi. Amr bin As (R.A) ise, «Sen bana imdad geldin. Asıl askerlerin emîri benim» dedi. Ebû Ubeyde mülayim bir zat idi ve «Resulü Ekrem, ihtilaf etmeyiniz, diyerek emir buyurdu, sen bana uymaz isen ben sana uyarım.» diyerek Amr bin As (R.A) in imam ol¬masına muvafakat edib eemaatı müslimin ile beraber namazı kıldı. (Kısası Enbiya, 8. hicret bahsi)

Görüldüğü üzere Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer hem takviye için gelirler¬ken Ebû Ubeyde (R.A) in riyaseti altında bulunuyorlar ve hemde bizzat or¬dunun başbuğu olan Amr bin As (R.A) in riyaseti altında inkıyad ederek itaat ediyorlar. Halbuki bu iki zat, bu ümmetin en efdal kişileridir.

Bu icraatı işlemekle Hz. Resûlallah sallellâhü aleyhi vesellem ümmet¬lerine örnek hayatı tatbik ettirmiş oluyor ve işte sizde böyle olunuz, diyerek talim ve terbiyeyi bilfiil gösteriyor. Alıbda amel eden müsiümanlara ne mut¬lu, şayet bu hüküm ve yaşantılara inandım, deyibde amel edemiyen ve her âmirine isyan etmek için çeşitli yalan ve iftiralar uyduranlara yazıklar olsun. Böyle adamlar, gerçekten Allanın kulu ve Peygamberin ümmeti olamazlar. Nefislerinin ve menfeatlarının kulu olabilirler.

Ülülemre itaat etmenin bir ilâhî emir olduğu şu âyeti Kerîme ile beyan edilmiştir :

«Ey müminler! Allâha itaat ediniz. Peygambere ve sizden olan ülülem¬re de itaat edimiz..» (Nisa sûresi, 59)

Ayeti kerîmede belirtildiği üzere «bizden, yani biz müslümanlardan» olan ülülemre itaat etmek kaydı vardır. İslamı kabul etmeyen ve islâmın hü¬kümlerini tahkir eden ülüiemre itaat meselesi bu kaydın dışında kalır. Na¬mazını kılan, orucunu tutan, kurbanı kesen ve cenaze namazını eda eden her kişi bizdendir, müslümondır. Böyle olan amirlerin meşru ve doğru olan emirlerine itaat etmek, hem Allanın emrine ve hemde peygamberimizin buy¬ruğuna itâaat etmektir.

Şayet Müslümanlardan olduğu halde kötülükleri emreden bir ümerâ olursa, böyle kötü ve haram olan emirlerine iâat etmek haram ve günah¬tır. Caiz değildir. Zira böyle kişiler kendilerini hâşâ Allâhın üstünde gören mel'un kimselerdir, itaat etmek doğru olamaz. Farz olan amelleride terk et¬tirmeye kalkana da itaat edilmez. Zira âmirlerin âmiri ve hakimlerin hâkimi mutlakı olan Allâha îtâaî etmek her şeyin üstünde bir farzdır.

Bu gerçek bir hadîsi şerifde şöyle buyurulmuştur:

«Allâha isyan oîan şeyde, hiç bir ferde itaat etmek olamaz. Ancak ita¬at, mâruf (iyi ve helal) olan şeydedir.»[195]

Bu son hadîsi şerifi dikkatla okuyahmda nefsânî arzularımıza uygun olarak emir ve tavsiyelerde bulunan zâlim emirlere itaat etmenin caiz olma¬yacağını iyi bilelim.

Hakikat böyle iken, günümüzde pek çok kişiler, başa geçen zâlimlerin islâmın ruhuna ayktrî çıkardıkları kanunlara, emir ve sözlerine «uiülemre itaat» diyerek bağlanıb onlarla iş yapıyorlar ve o hükümlere tabî olmayı suç saymayorlar.

Ey zavallılar : Allahm kelâmı olan kitabımız Kur'anı Kerimde beyan edi¬len kesin ve açık hükümlere muhalif hükümler veren veya haram olanları iş¬lemek için emir verenler, ilâhî hükmü değiştirmeye haklan ve hadleri yok¬tur, onlar şeytanın dostları, cehennem odunlarıdırlar. Yanlarına arkadaş çoğaldıp beraber cehenneme yoldaş arayan zâlimlerdir.

Evet böyle zâlimlere ve zulüm emri verenlere itaat edilmez. Fakat isyan ederek fitne de çıkarılması doğru değildir : Ancak onların kötü olan emir¬leri yerine getirilmez mümkin olur ve menfeat umulursa, ikaz edilir.

Hadîsi şerifde İzahını yapdığımız cümleler içinde, «Habeşli zenci bir köle de olsa» hükmü ile başa getirilen ve getirilmesi gereken emîrin, mutlaka erkek olması beyan buyurulmuşîur. Zira emirlik hakkı ve iyi neticeli umerâlık vazifesi, erkeklere verilmekle hem dünyevî ve hem dînî ve uhrevî selâmet

ve seadete nail olunur. Hem akıl bakımından ve hemde din bakımından eı keklerden noksan olan kadınlara emirlik vermek ise, o memleket ve milletin her bakımdan felâket ve belâsına sebeb olur.

Netekim Peygamber sallallâhü aleyhi vesellem efendimiz şöyle buyur¬muştur :

«İşlerinin başına kadın geçiren (kadını emir yapan) bir millet, asla fe¬lah bulamaz.»[196]

Diğer bir hadîsi şerifde mealen şöyle buyurulmuştur:

«Ey ümmeti Muhammedi eğer sizin âmirleriniz hayırlılarınızdan, zengin¬leriniz sehâvetli kimseleriniz hâlinde olurlarsa ve işlerinizi aranızda müşa¬vere edenlef 'îâlinde olursanız, işte bu takdirde yerin üstü (yaşamanız), siz.in için yerin altından (ölmenizden) daha hayırlıdır.

— Ve eğer sizin âmirleriniz, şerlilerinizden, zenginleriniz pahillerlnîz hâlinde olanlardan olurlarsa ve işlerinizi kadınlarınıza havale ederseniz (Kadınları başınıza âmir yapar veya bütün söz ve yetgiyi kadınlarınıza ve¬rirseniz), işte bu takcfıirde sizin için yerin altı üstünden (ölmeniz yaşamanız¬dan) daha hayırlıdır.»[197]

Yukardaki hadîsi şerifleri okuyan her müslüman iyi dikkat etmeli ve iyi düşünmelidir. İyi düşünüp inanmalıki, günümüzde kızlarını milletin içine çı-rıl çıplak salıp ondan sonrada medeniyet, hürriyet ve ilericilik gibi kelimeler le islâmın ana esaslarını inkar veya tahkir edercesine hareket edib bir nevî kafir olanları veya bu işin yönlerini bilemeyip câhillerin işledikleri hallere bakmalıki, ne kadar islâma aykırî ve ne kadar felâkettir. Bu hâli işleyenle¬rin zararı sırf kendilerine münhasır değil, bütün millet ve memleket belâlara ve felâketlere sürüklenmiş oluyor.

Hal böyle iken yabancı erkeklerin içinde oturmasına, kalkmasına, gidib gelmesine veya beraber yeyip İçmesine ve çeşitli hizmet ve vazife görmele¬rine kızlarını ve hanımlarını müsâade edenlerin ne kadar kötülük ettikleri, millet ve memleketin baş belâsı oldukları ortaya çıkmış oluyor.

Bu durumların dışında haram oîan halvetler işleniyor, göz zinaları, dil zinaları, el ve ayak zinaları ve hatta sokaklarda âdeta alenî zinanın her çeşit başlangıcını çekinmeden yapmalarına gözlerini yuman veya görmez¬likten ve bilmezlikten gelen baba ve analar, diğer hadîsi şeriflerde beyan edildiği üzere «DEYYUS ve DEYYÜSE» kimselerdir. Aynı zamanda ataların bir sözü vardır: «Dişisini kıskanmıyan, domuzdur.» Bu sözü anlayıb öğren¬mek isteyen hayvanat bahçelerine giderlerse, erkek domuzların dişilerini kıskanmadığını görürler.

Bu meselelerin daha geniş îzahı, «İSLAMDA TESETTÜR VE HAYA» ad¬lı eserimizde geçtiğini müsiüman kardeşlerimize ehemmiyetine binaen bildi-riniz. Oradan mutlaka okumalarını tavsiye ederiz. [198]


Tercümesi:


166 -[27) Abdullah bin Mes'ud (R.A) den mervîdir, dedi :

Resûlüllah (S.A.V) bize bir çizgi çizdi, sonra dediki :

«İşte bu dosdoğru çizgi, Allanın yoludur.»

Sonra Resûlüllah (S.A.V) o doğru çizginin sağına ve soluna çizgiler çiz¬di ve dediki :

«İşte bu çizgiler, yollardır. Bu yolların her birinin üzerinde bir şeytan vardırki, o bâtıl yofa (insanları) davet eder.»[199]

Resûlüllah (S.A.V) Şu meal d a ki âyeti kerîmeyi okudu :

«Şu emrettiğim yol, benim dosdoğru yolumdur: Dâima ona uyun. Baş¬ka (bâtıl) yollara ve dinlere uyup gitmeyin ki, sizi onun yolundan saptırıp parçalamasınlar..» (En'am sûresi, 153) [200]


İzahat


Hadîsi şerifde belirtildiği üzere, Resûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem efendimiz evvelâ bir tek yol çiziyor ve diyor ki : «İşte bu dosdoğru çizgi, Al-lâhın yoludur.»

Resûlüllah bu ifâdesi ile şu hususlara işaret buyuruyor :

a) Doğru yolu Allâhü teala beyan etmiştir. Ve her yönüyle apaçık be¬lirtilmiştir.

b) Bu doğru yol, aynı zamanda hakkın tek olduğunu beyandır. Allâhü tealânın beyan ettiği hak birdir. Binâenaleyh bir meselde ihtilaf edilirse,, mutlaka biri haklı diğeri haksızdır. Her ikisi haklı olamaz. Çünkü hak birdir.

Şu halde ihtilaf sahihlerinin her birine haklılık verilecek olursa, hak ile bâtıl karıştırıldığından fesat bir hüküm verilmiş olur. Bu mes'elenin daha geniş İzahı usul ilimleri İle akâid kitablarında zikredilmiştir.

c) Peygamber efendimizin yukardaki ifâdesi ile şu gerçekler de anla¬şılmaktadır :

Çeşitli alim ve müctehidlerin beyanları, eğer kitâbullâha ve sünneti nebeviyyeye uygun oiursa, onlarda dosdoğru yoldur. Binaenaleyh o yola tabî olanlarda Allanın hak olan yoluna tabî olmuş olurlar.

Hadîsi şerifin devam eden hükümlerinde beyan edilen sağlı sollu çizilen yollar İse, bâtıl yollardırki, o yolların üzerinde şeytanlar bulunmaktadır. Binâ¬enaleyh o batı! yollara tabî olanları cehenneme götürmek üzere yerleşmiş¬lerdir. Akıllı müslüman dosdoğru yol olan tek ve hak yola tabî olur. Şeytan¬ların üzerlerine durubda sâliklerini cehenneme götürecekleri bâtıl yollara gir mez.

Bâtıl yollara duran şeytanların gaye ve emellerini cenâbu hak muhtelif âyetlerinde belirtmiştir. Cümleden bir kaç tanesi şöyledir :

«Ey müminler! Hepiniz iç ve dışınızla sabit bir şekilde islâma ç'riniz. Şey tanın adımlarına (izlerine, tuzaklarına ve yollarına) uymayınız. Çünkü o (Şeytan), sizin apaçık bir düşmanınızdır.» (Bakara sûresi, 208)

Diğer ayeti kerime meali :

« (Habîbiml) Sana indir Men Kur'ana ve senden evvel indirilen kitabîara îman ettik, diyerek samimiyetsiz iddiada bulunanlara bakmazmısın?! (On¬lar) o azgın şeytana muhakeme olmak isteyorlar. Halbuki onu (Şeytanı), tanımamakla emrolunmuşlardı, Şeytan ise, onları çok uzak bir sapıklığa dü¬şürmek ister.» (Nisa sûresi, 60)

Bu âyeti kerîme bir münafık ile bir yahûdî arasında geçen bir dâvayı, hakeme havale etmek istediklerinde, münafık-ın Hz. Peygamberi bırakıb Yahûdîlerin reîsi olan Kâb bin eşrefe gitmek istemesi üzerine nail olmuştu. Bu hâdisenin şekil ve îzahı bu âyeti kerîmenin tefsirlerinde mezkûrdur.

Diğer bir âyeti kerîme meali şöyledir:

«Muhakkak Şeytan, size ezetî bir düşmandır. Binaenaleyh sizde onu düşman tanıyınız. Çünkü o, etrafına toplanan avenesini ancak cehennem¬lik olsunlar diye çağırır.» (Fatır sûresi, 6) [201]