HADİS KİTAPLARI > Edebul Mufred > 6

 

islam

(435) Kendisi Oturup Da İnsanların Kendisi İçin Ayağa Kalkmasını Hoş Görmiyen Kimse


960— Cabir'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Peygamber (Sallalfahü Aleyhi ve Sellem) Medine'de bir hurma ağacının gövdesi üzerine attan düştü de, ayağı (bileğinden) çıktı. Biz de onu Hazreti Âişe'nin (Radiyallahuanha) — sofasında ziyaret ederdik. Bir defa ona gittik ki, oturarak namaz kılıyordu; biz ise ayakta kıldık. Sonra diğer bir defa ona gittik ki, farz namazı oturarak kılıyordu; biz ise arkasında ayakta kıldık. Peygamber, oturun diye bize işaret etti. Peygamber namazı tamamlayınca şöyle buyurdu:

«— İmam oturarak namaz kıldığı zaman, siz de oturarak namaz kılın ve eğer ayakta kılarsa, siz de ayakta namaz kılın. Acemler büyüklerine yaptığı gibi, imam oturur halde iken, siz ayakta durmayınız.»[644]



948 sayılı hadîs-i şerife ve açıklamasına bakılsın.[645]



961— Cabir demiştir ki, Ensar'dan bir gencin bir oğlu doğdu da ona Muhammed adını verdi. Ensar (Medîne'li ashab) dediler ki:

— Biz Allah'ın Resulü ile seni künyelemeyiz, (sana Ebû Muhammed = Muhammedin babası, demeyiz). Nihayet yolda oturduk ki, Peygambere kıyamet vaktinden soralım. Peygamber şöyle buyurdu:

«— Bana kıyametten sorasınız diye mî bana geldiniz?» Biz :

— Evet, dedik. Peygamber:

— Hiç bir nefis sahibi canlı yoktur ki, üzerinden yüz yıl geçsin, (bu günde hayatta olanlar yüz sene yaşamış olsun).» buyurdu. Biz dedik ki:

— Ensar'dan bir gencin bir oğlu doğdu da, ona Muhammed ismini verdi. Bunun üzerine Ensar:

— Biz seni Allah'ın Resulü ile künyelemeyiz, (sana Ebû Muhammed demeyiz) dediler. Peygamber şöyle buyurdu :

«— Ensar güzel söyledi. Siz benim ismimle isimleniniz, fakat benim künyemle künyelenmeyiniz.»[646]



Bu hadîs-i şerifin konu ile münasebeti açık olarak bilinmemektedir. Şerhlerde de bu hususta bir kayda raslanmamıştır. Şu ihtimal hatıra gelebilir: Ashab yoJ kenarında otururlarken, Peygamber- (SaUallahü Aleyki ve Sellem) onlara karşı çıkagelmiş olduğundan tabiatiyle ayakta bulunuyordu.

Ayakta bulunana karşı oturanlarla da ayağa kalkması gerekir. Aralarındaki konuşma, ya her iki tarafın ayakta, bulunması veya hepsinin oturmuş olması şeklinde cereyan etmiştir. Bu keyfiyeti bildirmek maksadı İte hadîsin bu bölümde getirilmiş olması gerektir.

Her canlının ölümü İle kendi kıyameti kopmuş ve hayatı son bulmuştur. Büyük kıyametin kopma zamanı bellî değildir, bunun küçük ve büyük alâmetleri vardır. Burada bir mucize olarak o tarihte hayatta bulunanların 100 yıldan fazla yaşamış olmayacaklarını Hz. Peygamber açıklamıştır. Veya istisnalar hariç, 100 yıldan fazla ömür olmayacağına dikkati çekmek mânâsına söylenmiş de olabilir.

Künye konusunda bilgi için 842-845 sayılı hadis-i şeriflere bakılsın. [647]



(436) Bir Bölüm


962— Cabir İbni Abdullah'dan rivayet edildiğine göre, Resûlüllah (Sellcllahil Aleyhi ve Sellem) (Medine'nin) yüksek köylerinden birinden gelerek çarşıya uğradı, iki yanında da insanlar vardı. Sonra kulaksız ölü bir keçi yavrusuna tesadüf etti. Ona doğru uzanıp (küçücük) kulağından tuttu; sonra şöyle buyurdu:

«—Sizden hanginiz, bir dirhem para karşılığında bunun kendisine ait olmasını ister?»

Ashab dediler ki, hiç bir şey karşılığında bunun bize, ait olmasını istemeyiz. Biz bununla ne yapabiliriz?

Peygamber şöyle buyurdu:

«— (Bedelsiz olarak) Bunun size ait olmasını ister misiniz?» Onlar:

— Hayır, dediler. Peygamber bu sözü onlara üç defa söyledi. Bunun üzerine ashab dediler ki:

— Hayır, vallahi eğer bu oğlak sağ olsaydı, onda ayıp (kusur) bulunacaktı; çünkü bu «Esekk»'dir. (Esekk, iki kulağı olmayan hayvana denir.) Nasıl olur, hem bu Ölüdür?

Peygamber şöyle buyurdu:

«— Allah'a yemin olsun ki, size bu kıymetsiz geldiğinden,, dünya ÂIkh'a daha kıymetsizdir.»[648]



Dünya nimetleri âhiret- nimetleri ile kıyas edilemeyecek kadar azdır ve kısmetsizdir. Çünkü dünya hayatı her insan için çok kısa bir: zamandır, nimetleriyle beraber geçicidir ve nimetlerini elde etmek, kullanmak da zordur. Bİr misafirin, ev sahibinden kısa bir zaman içinde faydalanmasına benzer. Âhiret hayatının sonsuzluğu içerisinde külfetsiz olarak elde edilecek bitmez-tükenmez cennet nimetleriyle her türlü meşakkatten uzak olarak faydalanmak hali, dünya varlığı ile kıyas edildiği zaman ölü bir oğlak değerini dahi taşımadığı anlaşılır. Bunun için dünya hayatı âhiret hayatına tercih edilerek yaşama yolunu tutmak büyük bir ziyandır. Ancak âhiret hayatını ve sonsuz saadeti kazanmak İçin dünya hayatındaki yaşayışı, Hz. Peygamberin getirdiği din esaslarına ve ahlâkına uygun olarak tanzim etmek lâzımda. Aksi halde insan, ölü bir oğlağa dahi sahip olamayarak bu dünyadan göçer gider.

Bu hadîs-i şerifi Ebû Davud, taharetle ilgili bölümde zikretmiştir. Ölü bir hayvana veya etine dokunmakla abdestin bozulmadığına delil olarak gösterilmiştir. Şöyle ki :

Peygamber (Salktliahü Aleyhi ve Selleri), ölü-keçi yavrusuna eliyle dokunduktan sonra ayrılmış ve abdest almadan namazını kılmıştır. Eğer dokunmakla abdest bozulmuş olsaydı, Hz. Peygamber abdest aldıktan sonra namaz kılacaklardı. Namazla ilgili son kısım Buhârî'nin bu rivayetinde zikredilmemiştir.[649]



963— Uteyy ibni Damre demiştir ki, babamın yanında cahiliyetdeki kavmiyyet iddiasında bulunan bir adam gördüm. Babam ona kapalı (kinaye yollu) değil de, açık olarak sövdü. Bunun üzerine arkadaşları babama baktılar. Babam dedi ki, bu sözümden hoşlanmadınız. Sonra:

— Ben bu hususta asla kimseden korkmam, dedi. Ben Peygamber (Saliallahü Aleyhi ve Sellem/in şöyle buyurduğunu işittim:

«— Cahiliyetin kavmiyyet iddiasını yapana açıkça sövünüz, ona kapalı söylemeyiniz (ona kinaye yapmayınız).»

(...) Yine Uteyy'den başka bir rivayet yolu ile bu hadîsin aynı nakledilmiştir.[650]



İslâm'dan önce Arabistan'daki kabileler birbirlerine karşı neseble, soy-sopla, evlâd ve mal çokluğu ile övünürlerdi. Her kabile haklı-haksız kendi mensuplarını korur ve tarafgirlik gayreti ile hem döğüşür, hem de savaşırlardı. Her kabile kendine has vasıflarla üstünlük davasında bulunur ve bunu şairleri, edibleri vasıtasiyle panayırlarda ve toplantılarda dile getirirlerdi. Böyle ırkçılık ve sırf neseb şerefi iddiasiyİe kabileler arasında çok kanlar dökülmüştür. Hak ve hukuk çiğnenmiş ve boş yere büyük zulümler işlenmiş olduğu tarİhen sabittir.

İslâm dini bu anlayışı kökünden reddetmiş ve böyle bir davada bulunmayı affedilmez bir suç saymıştır. Zira insanlar tek bir soydan üremişlerdir. Başlangıç noktası ilk insan Hz. Âdem'dir ve bütün beşeriyet onun neslidir. İnsanlar şeref ve kıymetlerini soylarından değil, ahlâk ve yaşayışlarından, ulvî gaye ve imanlarından kazanırlar. Bütün müminler kardeş olduğuna göre, hiç bîr müminin diğer mümine soyca üstünlüğü olamaz. Allah katında üstünlük ve iyilik ancak takva iledir. Takvası, yani Allah'ın emirlerine ve yasaklarına riayeti en ziyade olan, Allah katında en iyi olan kimsedir. Allah katında makbul olan hak din islâm dinidir, bütün peygamberlere gelen tevhîd dinidir. Bu tek ve gerçek din şuuru içinde birleşmek ve yaşamak, millet bütünlüğünü, birlik ve beraberliğini, kardeşçe yaşama İmkânını sağlar, Halbuki kabile ve ırk ayırımları sayılmayacak kadar çok olduğundan ve kabilelere bağlı gerçek bir hayat nizamı bulunamayacağından soylora bağlı olarak tarafgirlik iddiasında bulunmak, İlim ve şuurdan uzak kalan boş bir davö olur ve arkasından da cemiyet bütünlüğü darmadağın hale gelir.

Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Setlem)'den Cabir İbni Abdullah'ın rivayet etmiş olduğu şu hadîs-i şerîf bu gerçeği en açık ve en güzel bir se-küde ortaya koymaktadır:

— Ey insan W! Sizin Rabbiniz birdir. Babanız da (Âdem) birdir. Biliniz ki, arap olan hiç bir kimsenin bir yabancı üzerine ye hiç bir yabancının arap olan kimse üzerine, hiç bir beyazın siyah (ırk) üzerine, hiç bir siyahın beyaz üzerine üstünlüğü yoktur. Ancak üstünlük ve fazilet takva iledir. Şüphesiz ki, Allah katında en iyiniz, takvası en çok olanınızdır...»

İşte tahribat ve zararı affedilemeyecek kadar büyük olan kavmiyet ve ırkçılık davasında bulunmak, kabile ve soylara bağlı kalarak hak ve adaleti çiğnemek suçunu işleyenlere en ağır şekilde sövmeğe müsaade edilmektedir. Bu hareketle kavmiyet davasında bulunanlar susturulmuş olurlar ve utandırılarak bir daha böyle yıkıcı bir iddiada bulunmaya cesaret edemezler.

İslâm'da yeri olmayan bu neseb davası hakkında fazla bilgi için Tecrİd-i Sarih mütercimi Ahmed Naim Efendinin İslâm'da Dava-İ Kavmiyyet odiı risalesine müracaat edilmesi tavsiye edilir.[651]



(437) İnsanın Atacı Uyuşunca Ne Söyler


964— (220-s.) Abdurrahman ibni Sa'd'dan rivayet edildiğine göre, demiştir ki, îbni Ömer'in ayağı uyuştu. Bunun üzerine bir adam ona; — taşanlardan en çok sevdiğin kimseyi hatırla, dedi. O da: «— Muhammedi» dedi.[652]



Kansn damarlarda donup hareket etmemesinden uyuşukluk meydana gelir ve a'zo çalışamaz olur. İnsan hayatında en çok sevdiği kimseyi hatırlayıp anarsa, kalpte bir heyecan ve şiddetli bir hareket meydana gelir ki, bu kan dolaşımını çabuklaştırır. Bunun neticesi olarak da azalarda mevcut uyuşukluk sür'atle ortadan kalkabilir. Uyuşmanın şekline ve heyecan durumuna bağlı olarak bîr tedavi şekli olması mümkündür.[653]



(438) Bir Bölüm


965— Ebû Musa'dan rivayet edildiğine'yöre, kendisi Meûmc bostanlarından birinde Peygamber (Saîkdîahü Aleyhi ve Seilem) üe beraberdi ve Peygamber (baHalİah'û1Aleyhi ve Seilem) 'in elinde de, su ile çamur arasına dikmekte olduğu bir sopa vardı. Bu esn.-ıda (bostan kapısından) içeri girmek istiyen fcir adam geldi. Bunun üzerine Peygamber- (SallaHahü. A Uyhi ve Selem):

a— Ona kapıyı aç ve onu cennetle müjdele» buyurdu. Ben de gittim, bir de Ebû Bekir'i (RadiyaUahû anh) gördüm; ona kapıyı açtım ve onu cennetle müjdeledim. Sonra başka bir adam içeri girmek istedi. Peygamber buna da:

«Kapıyı kendisine aç ve unu cennette müjdele» buyurdu, Ömer olduğunu gürdüm da oıvj. kapıyı açtım ve onu cennetle müjdeledim, Sonra başka bir adam içeri girmek İçin izin istedi. Peygamber yaslanmışken, oturup şöyle buyurdu:

«— Ona kapıyı aç ve kendisine isabet edecek veya olacak bîr bela (meşakkat) karşılığında, onu cennetle müjdele!»

— Gittim ki, Osman... Ona kapıyı açtım da, Peygamberin söylediklerini ona haber verdim. Osman (Radiyallahu anh) dedi ki:

— Kendisinden (meşakkat zamanında) yardım istenen ancak Allah'dır.[654]



Hayatlarının her safhasında bize edeb ve ahlâk öncülüğü yapan ashab-i kiram, burada da bir bostana veya bahçeye nasıl girileceğini bize öğretmiş oluyorlar. Bir komşu veya bir arkadaşın, etrafı surla çevrili ve kapalı bir bostanına girmek istendiği zaman, kapıyı çalarak oradan İçeri girme iznini istemelidir. Müsaade edildiği takdirde de içeri girmelidir. Evlere girmek istendiğinde kapı çalındığı gibi, üç defa müsaade İstenir. İzin verilmezse, dönüp gidilir. Hadîs-i şerîf bu edebi vermek maksadıyle bu bölümde getirilmiş olsa gerektir. Bu arada, başka hadîslerle müjdelenen as-habdan 10 kişinin yalnız 3'ü burada zikredilmekle, cennetle müjdelenme haberi kuvvetlenmiş bulunmakta ve'Peygamberin btr mucizesi daha ortaya çıkmaktadır. Hz. Osman'ın şehİd edildiği acıklı vak'aya önceden işaret edilmesi mucize tarafıdır.[655]



(439) Çocuklara Musafaha Etmek


966— (221-s.) Seleme ibni Verdân'dan rivayet edildiğine göre, demiştir ki:

— Enes ibni Malik'i-gördüm, insanlarla musafaha ediyordu da, bana sordu:

— Sen kimsin? Ben de dedim ki:

— Leys Oğullarının azadhsıyım.

Bunun üzerine üç defa başımı okşadı ve :

— Allah sana bereket versin, dedi.[656]



İki adamın karşı karşıya gelip el tutuşmalarına «Musafaha» denir. Karşılaşma halinde müslümanların musafaha etmeleri, üzerinde ittifak edilen sünnetlerden biridir. Berâ Hazretlerinden rivayet edilen bir hadîs-i şerifin mânâsı şöyle :

«— Birbirleriyle karşılaşıp da musafaha eden iki müslüman yoktur ki, birbirlerinden ayrılmadan önce günahları bağışlanmış olmasın.»

Tek elle musafaha edilmesiyle sünnet tamamlanmış olur. İki elle yapılması musafahanm kemâlinden sayılmıştır. Musafahadan önce selâm verilmesi sortiyle bu sünnet tahakkuk eder. Yabancı kadınlarla, şehvet celbe-decek durumdaki çocuklarla musafaha edilmez.

Bâzı camilerde sabah veya ikindi vakıflarında namaz kılındıktan sonra cemaatın birbirleriyle musafaha etmesi mekruhtur, bid'at sayılmıştır. Çünkü musafaha ilk karşuaşmada meşru kılınmıştır. Bir arada bulunan kimselerin namazdan sonra müsafahada bulunmaları sonradan ortaya ç.kantan bir âdet olduğundan bu sünnet olamaz. Ancak daha önce cemaatle tanışmamış olup, namaza iştirak eden kimsenin, namazdan sonra dilediği kimselerle selâm verdikten sonra musafaha etmesi meşru bir hareket olur.

Musgfctha ederken hamd ve istiğfarda bulunmak, salâvat getirmek müs-tühabdir. Karydaşma halinde musafaha yapılması, karşılaşanfar arasında emniyet ve selâmet telkini İçindir. Birbirlerine karşı güven ve sevgiyi doğurur.

Çocukların başını okşamak da, onlarla musafaha yerine geçer.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır. Fadlu'llah : C II, s. 430-43/).[657]



(440) Musâfaha


967— Enes ibni Malik'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Ye-men'li halk gelince, Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve. Seilem) şöyle buyurdu:

«— Yemenliler gelmiştir. Onların kalbi sizinkinden daha duyguludur.» İşte ilk musafahaya gelen onlardır.»[658]



Yemenlilerin ince duygulu, sağlam imanİı, hikmet'sahibi güvenilir kimseler olduğuna dair hadîs-İ şerifler varid olmuştur. Tirmizî'nin «Menakıb» bölümünde rivayet ettiği bir hadîsin mânâsı şöyle :

«— Size Yeftıen halkı geldi. Onların yürekleri daha yumuşaktır, kalpleri daha duyguludur. Gerçdk iman Yemen'c aittir, hikmet de Ycmen'e mahsustur.»

İşte Yemenlilerin ve Hicaz ehlinin Hz. Peygamberi ziyarete gelmelerinde onunla musafaha ettiklerini Enes ibnİ Malik anlatarak bu vesile ile yüksek meziyetlerini de bize bildirmiş oluyor. Musafaha hakkında bilgi İçİn 966 sayılı hadîs-i şerîf açıklamasına bakılsın.[659]



968— (222-s.) Berâ ibni Azib'den rivayet"edildiğine göre, demiştir kit «Kardeşine musafaha etmek, selâm vermenin tamammdandır.»[660]



llk karşılaşmada selâmdan sonra musafaha yapıldığına göre, musafaha selâmı tamamlayıcı, birbirine emniyet ve güveni takviye edici bir hareket oluyor. Yalnız selâmla yetinmek, bu kemâl mertebesine erişmemek demektir. Musafaha hakkında bilgi için yine 966 sayılı hadîsin açıklamasına müracaat edilsin.[661]

(441) Çocuğun Başını Kadının Okşaması


969— (223-s.) İbrahim ibni Merzûk Es-Sakafî demiştir ki, babam (Merzûk Es-Sakafî) Abdullah ibni Zübeyr'in hizmetçisi idi de, onu Hac-cac kendisinden almıştı. Babam bana anlatarak şöyle dedi:

«— Abdullah ibni Zübeyr, beni Ebû Bekir'in kızı Esmâ'ya gönderdi ki, Haccac'm onlara ettiği muameleyi kendisine haber vereyim. Esnıâ bana dua ediyordu ve başımı okşuyordu; ben ise çocuk yaşta idim.[662]



Henüz bulûğ çağına ermemiş küçük yaştaki çocukların şefkat ve iyi niyet hisleriyle, gerek kadınlar ve gerekse erkekler tarafından okşanmalarında bir beis bulunmadığını, bilâkis fazilet ve merhamet ifadesi bulunduğunu bu haber bize ispat etmektedir.

Abdullah İbni Zübeyr'in hal tercemesi ve Haccac'lo aralarındaki hâdiseler hakkında bügi için I. cild, 244 sayılı hadîs-i şerif açıklamasına müracaat edilsin. (Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[663]



(442) Kucaklaşma


970— Cabir ibni Abdullah, İbhi Akil'e anlattığına göre, Peygamber (SüUaUahü Aleyhi ve SeUem)'ın ashabından bit adamdan kendisine bir hadis ulaştı. (Bunu tahkik için şöyle hareket ettiğini Cabir anlatmıştır:)

— Bir deve satın aldım da, yükümü bir aylık mesafe için ona bağladım; nihayet Şam'a vardım. Orada Abdullah ibni Enîs vardı. Cabir kapıdadır diye, oha haber gönderdim. Haccac geri dönüp :

— Cabir ibni Abdullah mı? dedi.

— Evet, dedim. Bunun üzerine Abdullah ibni Enis evden dışarı çıkıp beni kucakladı. Dedim ki, bana bir hadîs ulaştı; onu duymamıştım. Ben ölürüm, yahut sen ölürsün (de bu hadîs gerçekleşmemiş olur) diye korktum {ve öğrenmek için sana geldim).

Abdullah ibni Snîs dedi ki:

Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellemyin şöyle buyurduğunu işittim: «— Allah kıyamet günü kullan — yahut insanları — çıplak olarak, sünnetsiz olarak ve (bühmen) eşyasız olarak Mrraya toplayacaktır.» Biz dedik ki:

— Bühm ne demektir? Peygamber şöyle buyurdu:

«— İnsanların beraberlerinde Jhiç bir şeyleri olmamaktır. Böylece uzakta olan kimsenin duyacağı bir sesle onlara şöyle çağıracaktır (zannedersem, o şöyle demişti:

— Yakında olan kimse onu duyduğu gibi, uzaktaki de onu duyacaktır) :

— Gerçekten sahip, sultan benim; cennet ehlinden hiç kimseye, cehenncinliklerdeü birinin zulümden Ötürü ona davacı olması halinde, cennete girmek lâyık değildir. Cehennem ehlinden de hiç kimseye, cennetliklerden birinin zulümden ötürü ona davacı olması halinde, cehenneme girmek lâyık değildir. (Cennet veya CeKenneme girmeden önce, bunlara hakları verilir).» Dedim ki:

— Bu nasıl olur? Biz Allah'a çıplak olarak varlıksız şekilde gideceğiz, (haklan nereden ve nasıl verebiliriz) ? Peygamber :

«— Sevablarla ve günahlarla...» buyurdu. (Zulmedenin sevabı varsa, mazluma hakkı kadar sevabından verilir. Sevabı yoksa, mazlumun günahından alınarak ona verilir ve böylece mazlumun yükü hafifletilir).[664]



Karşılaşma hallerinde selâm verip musafaha etmek sünnet olduğu gibi, seferden ve gurbetten dönüşlerde, fevkalâde hallerde kucaklaşmak da sünnettir. Zeyd ibni Harise, Benî Fezare savaşından döndüğü zaman Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) onu kucakladı. Yine İbni Ömer'den rivayet edildiğine göre, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Cafer ibni Ebû Talİb'i Habeşistan a gönderdi. Habeşistan'dan geri döndüğü zaman, Peygamber onu kucakladı ve gözlerinden öptü. İyi niyetler dışında olan kucaklaşmaları ise Peygamber yasaklamıştır. Bu münasebetle şu gerçeklen de öğrenmiş bulunuyoruz :

Bİr hadîs-i şerifin doğruluğunu tespit için, şüphe götürmeyen bir İlmi elde etmek için ashab-s kiram aylar mesafesindeki yerlere gitmişler, büyük meşakkatlere katlanarak araştırmalarını yapmışlardır.

Kıyamette insanlar hesap için Ailah'ın huzurunda toplanacakları zaman, anadan doğmuş oldukları halleri üzere çıplak bulunacaklar ve hiç bir şeye sahip olmayacaklardır. Söz ve hüküm, kâinatın sahibi ve yaratıcısı olan yalnız Allah'ın olacaktır ve mazlumun hakkı ödenmeden, ne ehli cennet cennete, ne de ehli cehennem cehenneme girecektir. Haklar sevap ve günahlarla ödenmiş olacaktır. Hak davasında bulunan kimseye, zalimin sevabı varsa ondan verilecektir. Sevabı yoksa, mazlumun günahlarından hafifletilerek zalime yükletilir ve böylece ilâhî adalet yerini bulur.[665]





(443) Adam Kızını Öper


971— Müminlerin annesi Hazreti Aişe'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«— Konuşmak ve söz söylemek bakımından ResûltiHah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e Fatıme'den daha çok benziyen bir kimse görmedim. (Peygamberin kızı Fatıme) babasının yanına girdiği zaman, Peygamber ona kalkıp kendisine merhaba eder, onu Öper ve oturduğu yere onu oturturdu. Peygamber de onun evine girdiği zaman, o, Peygambere kalkıp elinden tutar, merhaba eder, onu Öper ve kendi oturduğu yere onu oturturdu. Peygamberin vefat etmiş olduğu hastalığı zamanında Fatıme, Peygamberin yanına vardı da, Peygamber ona merhaba etti ve onu öptü.[666]



Şefköt ve İkrama erkek çocuklardan daha ziyade muhtaç olan kızlara karşı takınılması gereken en müşfik ve en nazik hareketi, her şeyde olduğu gibi yine Hz. Peygamber'in yüksek ahlâkında buluyoruz. Büyük tarafından sevgi ve şefkat, küçük tarafından sonsuz hürmet ve bağlılık... İşte birlik ve beraberlik... Bu neticeyi İslâm ahlâkından başkası veremez.

(947 sayılı hadîs-i şerife bakılsın.).[667]



(444) El Öpmek


972— îbni Ömer'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: Biz bir savaşta idik de insanlar (harpten) bir dönüş döndüler. Biz, (birbirimize veya kendi kendimize)- dedik ki, savaştan kaçmışken biz Peygamber (SaîîaHahü Aleyhi ve Sellem)'\e nasıl karşılaşacağız? Bunun üzerine (Çnfa.1 Sûresinin şu onaitıncı âyeti olan) :

= Kim böyle (savaş) gününde kâfirlere aıfka çevirip kaçarsa —ancak tekrar düşmana atılmak için kendini kaçar gibi göstererek aldatmak veya başka birliğe katılıp savaşmak için müstesna — muhakkak fcî o, Allah'ın gazabına uğramıştır. = âyeti nazil oldu. Biz demiştik ki, Medine'ye girmiyelim, bizi kimse görmesin. Sonra girelim (Peygamberin huzuruna) dedik. Bir de Peygamber (SahâllahÛ Aleyhi ve SelUm) sabah namazından çıktı. Dedik ki:

— Biz kaçaklarız, (savaşta firar edenleriz). Peygamber şöyle buyurdu :

«— Siz güç kazanmak için dönüp tekrar savaşacak kimselersiniz, (savaştan kaçanlar değilsiniz).» Biz de Peygamberin elini öptük. O şöyle buyurdu:

«— Ben sizin birliğinizim, (benden yardım görmek için bana sığındınız. Bu hareketiniz de bir günah).»[668]



Doğrudan doğruya savaştan kaçmak haramdır ve büyük günahlardan sayılmıştır. Enfal sûresinin 16. âyet-i kerîmesi bunu beyan buyurmaktadır. Ayet-i kerîmede İstisna edildiği gibi, daha müsait şartlar altında savaşmak veya aldatmak için savaştan geri dönmek firar sayılmaz ve günah olmaz. Nitekim bu hâdise, Mu'te savaşında cereyan etmiştir. Bu savaşa gönderilen askerlerin sayısı, düşman-kuvvetlerine nispetle çok az bulunduğundan bir yenilgi olmasın ve takviye kuvvetle bunlara karşı çıkılsın diye askerler geri dönmüşlerdi. Bu hususta henüz âyet-t kerîme nâzİl olmamış bulunduğundan, ashab-ı kiram bu savaştan dönüşün sorumluluk derecesini bilmiyorlardı ve Hz. Peygamberin onlara ne söyleyeceğinden korku içindeydiler. Hz. Peygamber onları gönül rahatlığına kavuşturunca da, memnuniyetlerini ve bağlılıklarını izhar için Peygamberin elini öptüler.

Bu ve buna benzer hadîs-i şeriflere istinaden âlimlerle adalet sahibi kimselerin ellerinin öpüTmesine cevaz verilmiştir. El öpme İşi, İnsanın dinine ve takvasına hürmet için olur. Dünya menfaati İçin el öpmek caiz değildir. Bir insan başkasıyle karşılaştığı zaman kendi elini öperse bu mekruhtur. İmam Nevevî diyor ki, bir kimsenin zühd ve takvasından, ifİm ve şerefinden, dürüst ve adaletli oluşundan dolayı dinî sebeplerle eli öpülürse mekruh değildir; bu müstahab bîr İş olur. Fakat zenginliği ve dünyalığı için, dünya ehlİnce olan rütbe ve saltanatı için olursa, bu çok şiddetli bir kerahet olur. Bu maksatlarla el öpmenin haram olduğu da söylenmektedir.[669]



973— Abdurrahman ibni Hezîn anlatarak şöyle demiştir:

— Biz Rebeze kasabasına uğradık. Bize dendi ki, Seleme ibni Ekva' buradadır. Ona gittim de kendisine selâm verdik. O, iki elini çıkarıp: Bunlarla Peygamber (Sallallahii Aleyhi ve Sellem) 'e bîat ettim, dedi. Öyle büyük bir elini çıkardı ki, sanki deve eli idi. Biz ona doğru kalktık da elini Öptük.[670]

Rebeze, Medine'ye 3 günlük mesafede bulunan ve hicrî 314 yılında harpler neticesi harab olan bir kasabanın adıdır.

Hz. Osman'ın şehid edilişinden sonra ashabdan olan Seleme ibni Ekva' bu kasabaya yerleşip, orada evlenmiş ve lyas, Hasan, Ibnu'l-Hanefiyye adlarında çocukları olmuştu. Atları geçecek kadar bir koşucu olduğu ve ashabın en cesurlarından biri bulunduğu rivayet edilir. Vefatından birkaç gün önce Medine'ye İnip, orada hicretin 74 yılında 80 yaşında olduğu halde vefat etti. Hudeybİye vak'asında ağaç altında, ölünceye kadar sakakat göstermek üzere, Peygomber'e biat etmişti. İşte tabiînden olan Abdurrahman ibni Rezîn'e bu hâdiseyi anlatması üzerine, Abdurrahman onun elini öpmüştür. Allah hepsinden razı olsun. (El öpme hakkında bilgi İçin, bundan önceki hadîs-i şerife bakılsın.).[671]



974— Sabit, Enes'e demiştir ki:

— Elinle beraber Peygamber (SalU&UhÜ AUyhî ve Sellem) 'e dokundun mu? Enes:

Evet. dedi de :

Sabit; onun elini Öptü.[672]



(Bundan önceki 2 hadîs-i şerife bakılsın. Bu hadîs için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[673]



(445) Erkeği Öpmek


975— El-YâzP ibni Amir şöyle demiştir:

— Biz (Medine'ye) vardık da, «Resûlüllah buradadır» dendi. Biz de; onun ellerini ve ayaklarını öpmiye başladık.[674]



Daha geniş bir mânâ ile bu hadîs-i şerifi yine El-Vazi'den, Ebû Dâvud Sünen'inde şöyle rivayet eder:

«Medine'ye vardığımız zaman, develerimizden ötürü acele etmeye koyulduk ve ResûlüNah (Sallallahü Aleyhi ve Stftem) 'in elini ve ayağını öpmeye başladık. İçimizden Münzir bekledi de çantasını getirip (İki parçadan İbaret} elbiseleri giydt; sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Setiem)'ç geldi de Peygamber ona şöyle buyurdu :

«Sende yumuşak huy ve vakardan ibaret iki huy var ki, Allah bunları sever-.*

Münzir dedi ki:

— Ya Resûlallah! Ben mi bu iki huyla ahlâklanmışım, yoksa Allah mı benî bu İkİ haslet üzere yarattı. Peygamber:

«Bilâkis Allah seni bu iki huy üzere yarattı.» Buyurdu. Münzir dedi ki :

— Allah ve Resulünün razı olduğu iki haslet üzere beni yaratan Allah'a hamd olsun.

Kibir-ve gurur hisleri taşımaksızın güzel ve temiz giyinmenin iyi bir haslet olduğuna bu hadîs-i şerif açık bir delildir. İslâm'ın emrettiği vakar ve şeref üzere giyinip kuşanmak ve edebv üzere konuşup hareket etmek her müslümanın vazifesi ve hakkıdır.[675]



976— (224-s.) Suheyb'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

— Ali'yi gördüm, (amcası) Abbas'm elini ve ayaklarım öpüyordu.[676]



Hz. Abbas'm azadltsı olan Suheyb'in anlattığına göre de, Hz. AIİ, amcası Abbas'm hem elini, hem de ayaklarını öpmüştür. Zühd ve takvası, hem de baba yerinde amcası bulunması sebebiyle, ona karşı yapılan bu hareket bir tevazu ve hürmet nişanesidir.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[677]



(446) Tazim İçin İnsanın İnsana Karşı Ayağa Kalkması


977— Ebû Miclez'in şöyle dediği işitilmiştir:

— Muaviye (evden çarşıya) çıktı; Abdullah ibni Âmir ve Abdullah ibni Zübeyr oturuyorlardı. îbni Âmir hemen kalktı ve en oturaklıları bulunan îbni Zübeyr oturdu. Muaviye dedi ki, Peygamber ($t2İ!k$l$h§ AkvM ve Selîcm) göyle buyurdu:

«Kim, Allah'ın kullarının [kendisi için ayakta dikilmesine sevinirse» bir eve hazırlansın.»[678]

Bir kimseye karşı ayağa kalkmak çeşitli mabatlarla olur ve duruma göre hüküm taşır. Bu hususta âlimlerin birbirinden farklı muhtelif görüşleri vardır. Bunları şu 4 kısımda özetleyebiliriz : ,

1— Oturan kimseler üzerine büyüklük ve, kibir taslayarak oturanların kendisine kıyamını istemek ve bu maksatla ayağa kalkmak dinen yasaktır.

2— Büyüklük ve kibir taslamayan; fakat kendisi için ayağa kalkıldığı zaman nefsine gurur gibi kötü haller gelmesinden korkulana karşı ayağa kalkmak mekruhtur.

3— Bir kimseye iyilik ve ikramda bulunmak niyyeti ile ayağa kalkmak caizdir.

4— Seferden veya bir geziden dönenin gelişine sevinerek onunla selâmlaşmak için, bir kimseye İsabet eden bir iyilikten dolayı cnu tebrik için,, bir musibete uğrayanı taziye için, yardıma ve korunmaya muhtaç olana muavenet için ayağa kalkmak mendubdur, iyi bir harekettir.

Gazâlî bu hususta şöyle der : Bir kimseyi yüceltmek niyyeti ile ayağa kalkmak mekruhtur, İyilik ve ikram niyyeti ile olursa mekruh değildir.[679]



(447) Selamın Başlangıcı


978— Ebû Hüreyre, Peygamber (SallalUthü A leyhi veSellem) 'den rivayet ettiğine göre, Peygamber şöyle buyurdu:

— Allah, Adem(SaIlallahü Aleyhi veSellem) 'i boyu aîtmiş zira' = (dirsekle parmak uçları boyu hesabiyle altmış arşın) olarak yarattı. Ona dedi ki, şu oturmakta olan melekler topluluğuna git de selâm ver; sonra sana ne cevap vereceklerini dinle. Çünkü bu selâm senin ve senin neslinin selamlaşma şeklidir. Âdem de:

— Esselâmu aleyküm, dedi. Melekler ise :

— Esselâmu Aleyke ve rahmetulîahi, diyerek ona ve rahmetullahi sözünü ziyade yaptılar. Cennete her girecek olan Âdem'in suretinde (en güzel şekilde) girecektir. Bu ana kadar da insanların yaratılışı noksan-laşagelmiştir, (Boy, güzellik ve bünye bakımından...).[680]



Selâm, kusurlardan ve noksanlıklardan, her türlü afet ve kederden beri bulunma mânâsına gelen bir İsimdir ve Allah Tealâ'nın 99 İsminden — Esma'i Hüsna'dan biridir. Geniş ve asıl mânâsı itibariyle ayıp ve afattan beri bulunmak mânâsındg olduğu için, müslumanlarin birbirleriyle karşıtaşmaları halinde karşılıklı dua yerinde kullanılır. «Selamet üzere olasın, her türlü afat ve kederden beri olasın, Allah'ın rahmeti üzerine olsun...» dileğini ifade için, «Esselâmu Aleyk» veya «Esselâmu Aleyküm» denir. Bu şekilde selamlaşmanın ilk olarak Hz. Âdem'den başladığını Peygamber Efendimiz bize haber vermektedir. Allah'ın selâmetini İstemekten daha güzel ne olabilir? Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerîm'de müteaddit ayetlerle selamlaşmamızı bize emrediyor :

«— Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, sahipleriyle alışkanlık peyda etmeden, (izin almadan) ve selâm vermeden girmeyin; bu sîzin için daha hayırlıdır. Olur ki, iyi düşünürsünüz de hikmetini anlarsınız.» (Nûr Sûresi, âyet: 27)

«— Evlere girdiğiniz vakit, Allah tarafından mübarek ve hoş bir sağlık dileği olarak kendinize selam veri». îştc Allah âyetleri site böyle faeynn eder; tâ ki anhyasınu.» (Nur Süresi, âyet: 61)

«—t Bir selâmla selâmlanâığmız zaman, siz ondan daha güzeli ile yahut ayniyle selâmı alıp, karşılık verin. Şüplhe yok ki Allah, her şeyin hesabını hakksyle görendir.» (Nisa Sûresi, âyet: 86)

Esselâmu Aleyküm deyip selâm verene, Aleyküm selâm ve Rahmetuflah şeklinde ziyadesiyle veya sadece Ateyküm Selâm karşılığını vererek ayniyle mukabele edilir.

Dünyada bulunan keder ve meşakkatlerin hiç biri Cennette bulunmadığı, için Cennetin bir adı da Daru's-Selâm'dır. Orada da müminlerin birbirlerine duası hep selâmet dileğidir. Yûnus sûresinin 10. âyetinde şöyle buyuruİmaktadır:

«— Müminlerin cennette duaları, Allah'ım! Seni teşbih ve tenzih ederiz, sözüdür ve aralarındaki dilekleri de hep Selâm'dir. Dualarının son ise, bütün hamdler alemlerin Rabbine mahsustur, gerçeğidir.»

İbrahim Sûresinin 23. âyetinin sonunda da şöyle buyurulmaktadır :

— Cennette müminlerin birbirlerine sağlık temennileri Selâm'dur.

Anlaşılıyor ki, başlangıç ve son itibariyle müminlerin parolası ve saadet düsği Selâm sözüdür. Selâmı yaymanın ve bu sünneti yerine getirmenin faziletine dair pek çok hadîs-İ şerif gelecek ve kimlerin kimlere selâm vereceği beyan edilecektir. Yerlerinde gerekli tafsilât verileceğinden, burada fazla açıklamaya lüzum görülmemiştir.

ille insan Hz. Âdem'de beşeriyet vasıfları en mütekâmil olduğu için, her mümin onun suret ve şeklînde cennete girecektir. Aza noksanlıklarından salim bulunacaklardır. Hz. Âdem'den bu yana zaman geçtikçe insanoğlunun suretinde bazı noksanlaşmaların olagelmekte bulunduğunu da bu hadîs-i şeriften öğrenmiş bulunmaktayız. İnsanların bünye sağlamlığı, boy uzunluğu, yapt ve ömür bakımından noksanlaşrnakta bulundukları ilmî gerçeklerle de ispatı mümkün olsa gerektir.[681]



(448) Selamı Yaymak


979— Berâ'dan rivayet edildiğine göre, Peygamber (Saİlaltahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«— Selâmı (insanlar arasında) yayın; selâmet bulutsunu»[682]



Müslümanlar arasında muhabbet ve sevgiye vesile olan selamlaşma işini yaymakla, hem sevgi ve güven kazanılır, hem de sünnetin sevab ve faziletine kavuşulur. Birbirine karşı yabancı gibi duran, birbirinden ürker durumda olan kalpler de, selamlaşma sebebiyle yatışarak ünsîyet ve samimiyete doğru yönelir. İslâm'da esas olan din kardeşliğidir; selâm da bu kardeşliğin en güzel bîr belirtisidir. Bu balamdan selâmı yaymanın fazilet ve sevabı çok büyüktür.[683]



980— Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«— İman etmedikçe cennetle giremezsiniz; sevişmedikçe de mümin olamazsınız. Kendisi ile sevişeceğiniz bir şeyi size göstereyim mi?» (Ashab) dediler ki: — Evet, ya Resûlaîlah! Peygamber: «— Aranızda selâmı yayınız.» buyurdu.[684]



Birbirini sevip saymayanlar gerçek mümin değillerdir. Müminler arasında muhabbet ve bağlılık bulunmayan bir toplum, İslâm toplumu olamayacağından, orada İslâm düzeni bulunamaz ve İslâm yaşanamaz. İşte bu esasa varabilmek için içten gelen bir samimiyet ve sevgi ile selamlaşma tsîne başlayıp, gayeye doğru gitmelidir.[685]



981— Abdullah ibni Amr'dan rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüîlah (SaUaltahii Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«—Rahmim == Rahmeti boll olan Allah'a ibadet edin, yemek yedirin, selâmı yayın; cennetlere girersiniz.»[686]



Allah'a ibadet etmek, onun bütün emirlerini hak bilip, onları yerine getirmek ve yasaklarından sakınmaktır. Peygamberin İbadet anlayışını ve yaşayışını uygulamaktır. Farz olan ibadetler yanında muhtaçlara, komşu ve misafirlere yemek yedirip onlara ikramda bulunmak ve İnsanlar arasında selâmı yaymak işleri zikredildiğine göre, bunların taşıdığr manevî değerler büyüktür. Yemek yedirip ikramda bulunmak ve selâm vermek, İnsanlar arasında sevgi ve yakınlık doğurur, kardeşlik duygularını geliştirir. Kardeş olarak yaşayan müslümanlar da kemâle ermiş bulunacaklarından cennetlik olurlar. Zira birbirlerine karşı kin, hased, nefret, kıskançlık duygularını taşımayip cömertlik, merhamet, sevgi ve saygı besleyenler en olgun müminlerdir. Elbette bunların yeri Cennet olur.[687]



(449) Önce Selâm Veren


982— (225-s.) Beşîr ifcmi Yesâr'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir;

«— İbni Ömer'den Önce selâma başhyan, yahut selâmda Öne geçen kimse olmamıştır.»[688]



Selâm vermeden önce konuşmaya başlomomaitdır. Selâm, Allah'ın isimlerinden biri olduğu için, ondan önce başka kelâma geçmek uygun düşmez ve selâmet dileği olan selamlaşma işi zamanında ve yerinde, yerine getirilmiş olmaz. Aynı zamanda önemli sünnetlerden biri olan selâm vermenin faziletini, önce selâma başlayan kazanmış olur.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[689]



983— Câbir'in şöyie dediği işitilmiştîr:

«— Süvari piyadeye, pivâcîe (yaya yürüyen) oturana selâm verir. Yürümekte olan iki kişiden hangisi önce selâm verirse, o daha faziletlidir.»[690]

Selâma ilk başlayansn Alloh katında daha faziletli olduğunu bu haber de teyid etmektedir. Bu fazilet hal itibariyle aynı durumda olanlara aittir. Karşılaşan iki süvari, iki piyade gibi...

(Bu haber için başka bîr kaynak bulunamamıştır.).[691]



984— İbni Ömer'den haber verildiğine göre : Müzeyne kabilesinden olan ve Peygamber (Sûltellâhü Aleyhi ve Sellem) ile sohbeti buiunan El~ Ağarr'ın, Am* ibni Avf Oğullarından bir adamda birkaç kilo hurma alacağı vardı da (bunu almak için) defalarca ona gidip gelmiştir. El-Ağarr

dedi ki:

«—Ben Peygamber (Sattalîahü Aleyhi ve Sellem)'e (şikâyet için) gittim de, benimle beraber (borçluya) Ebû Bekir'i gönderdi. (Yine El-Ağarr) anlattı: Hf?r karşılaştığımız kimseler bize selâm verdiler. Ebü Bekir dedi ki:

— Görmüyor musun, insanlar senden önce sana selâm veriyorlar; böylece mükâfat onların oluyor?» İnsanlara önce selâm ver ki, mükâfat senin olsun. Bu son sözü İbni Ömer kendiliğinden söylemiştir.[692]



Bu hadts-i şerif de, önce selâm vermenin faziletini beyan efmekîedîr. (Buna Taberanî tahriç eylediğini, Fadlu'llah, şerhinin İt. cİld, 447. sayfosının dip notunda kaydetmiştir.).[693]



985— Ebû Eyyub'den rivayet edildiğine göre, Resûlüllah (Sallallahu A ieyhl ve Setlem) şöyle buyurdu :

«— Müslüman bir kişinin, üç günden çok kardeşine darılması (onunla konuşmaması) helâl olmaz. O halde ki, karşılaşırlar da biri öteye, biri beriye döner. Bunların en hayırlısı, selâm ile söze başlayandır.»[694]



Bu hadîs-İ serîf, müslümanın müslümana dargınlığı bölümünde geçmişti. 399 sayılı hadîs-i şerife bakılsın. Hadisin kaynakları orada verilmiştir.[695]



(450) Selâmın Fazîletî


986— Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, bir adam, bir mecliste oturmakta olan Resûlüllah (SaUatlahüAleyhiveSellem)'e uğrayıp:

— ESSELÂMU ALEYKÜM dedi. Bunun üzerine Peygamber: «— (Bu selâm kargılığı olarak) On sevab vardır.» buyurdu. Sonra başka bir adam gelip:

— ESSELÂMU ALEYKÜM VE RAHMETÜLLAH, dedi. Peygamber buna : «Yirmi sevab vardır.» buyurdu. Daha sonra başka bir adam gelip:

— ESSELÂMU ALEYKÜM VE RAHMETULLAHİ VE BEREKATÜH, dedi. Buna da: «Otuz sevab vardır.» buyurdu. Sonra meclisten (ayrılmak üzere) bir adam kalkıp selâm vermedi. Bunun üzerine de Resûlüllah (SaiiaUahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«— Arkadaşınız unuttuğunu (selâmını) ne çabuk unuttu! Sizden biriniz meclise geldiği vakit selâm versin de, eğer oturmayı uygun görürse otursun. Meclisten de (ayrılmak üzere) kalktığı zaman (yine) selâm versin. Evvelki selâm, son selâmdan daha lâyık değildir.»[696]



Karşılaşma halinde selâm vermek sünnet olup, buna karşılık vermek vacibdir. Yalnız «Etselâmu aleyküm» demekle bu sünnet yerine getirilmiş olur. Ancak bundan sonra ziyade edilen «Ve rahmetullahı ile ve berekâiüh sözlerinin her biri karşılığında ayrıca onar mükâfat vardır.» Selâm verenin bu ziyadelerine ayniyle mukabele edİlîr. Bu miktardan noksonıyle selâm verenlere ise, ziyadesiyle mukabelede bulunmak müstahabdır.

İşte karşılaşma halinde bu şekilde verilen selâm, bîr meclisten ayrılma halinde de aynen verilir. Bu da sünnettir ve alınması vacibdir. Böylece bir hasene karşılığında 10'dan 3Ö'a kadar mükâfat vardır.[697]



987— (226-s.) Razreti Ömer'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir : (Bir hayvan üzerinde ettiğimiz yolculukta) ben, Ebû Bekir'in terkisinde idim. Rasgeldiği insanlara ESSELÂMU ALEYKÜM deyince, onlar:

ESSELÂMU ALEYKÜM VE RAHMSTULLAH diyorlardı. (EbÛ Bekir) : ESSELÂMU ALEYKÜM VE RAHMETULLAH deyince, onlar: ESSELÂ-MU ALEYKÜM VE RAHMETULLAHİ VE BEREKÂTÜH diyorlardı. Nihayet Ebû Bekir şöyle dedi: Bugün insanlar, çok fazlasiyle, bizi faziletçe geçtiler.[698]



«Esselâmu Aleyküm» sözü üzerine ziyade edilen lâfızlardan Ötürü fazla sevcb elde edildiğini bu haber de, daha önceki hadîs-i şerife uygun olarak teyid etmektedir. Fazla fazilet elde etmek için bu ilâveler yapılmalıdır.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[699]



988— RegûlüÜah (Satîalhhü Aieyhİve SeUem)'in şöyle buyurduğu Hz. Aişe'den rivayet edilmiştir;

«— Yahudiler, selâm vermek ve amîn deme'k sözleri üzerine size ha-sed ettikleri, kadar hiç bir şey üzerine size hased etmiş değillerdir.»[700]



Her namazda okunan Fatiha sûresinin sonunda «Âmîn s= Allah'ım kabul buyur» denir ki, bunun fazileti hakkında müteaddit hadîs-î şerifler vardır. Selâm vermenin de böyle fazilet ve sevabı çok olduğundan bu ni-matlere sahip olan müslümanlara Yahudilerin hesed edişi daha fazla olmuştur. Burada hasedi belirtmekle, selâm ve amîn sözlerinin faziletlerinin ziyadelİğine işaret edilmektedir.[701]



(451) Selâm, Aziz Ve Yüce Olan Allah'ın İsimlerinden Bir İsimdir


989— Enes'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

— Selâm, Allah Tealâ'nm isimlerinden bir isimdir İki, onu Allah (selâmlaşmak için) yeryüzüne koymuştur; o faalde aranızda selâmı yayınız.»[702]



978 sayılı hadîs-i şerifin açıklamasına bakılsın. Ayrıca selâmı yaymanın faziletine dair 979-981 sayılı hadîslerin tercemesine müracaat edilsin.[703]



990— îbni Mes'ud'dan nakledildiğine göre, şöyle demiştir:

— Ashab, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in arkasında namaz kılarlardı. Namaz kılanlardan biri ESSELÂMU ALELLAH = Selâm Allah üzerine olsun, dedi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazını bitirince:

«— Kimdir o, E s sel â mu Alcüah diyen?» buyurdu. Selâm =s Noksanlıklardan beri bulunan, Allah'dır. Anc»k siz şeyle deyiniz: Et-îtehıyyatü liilâhi ve's-Salâvatu ve'T-Tayyîbatü = Bütün tazimler, her çeşit ibadetler ve en pak övgüler Allah'a mahsustur. Es-Selâmu aİeyke eyytihennebiyyu ve rahmetuİlahi ve berekâtühü =: Sana selâm olsun, ey Peygamber! Allah'ın rahmeti de, bereketleri de... Es-Selâmu aleyna ve alâ ibadillâbi's-Salihîne — Selâm bise -olsun, Allah'ın salih kullarına da... Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhummeden abduhu resûiühu ;= Allah'dan başka bir ilâh olmadığına şahidlik ederim. Muhammed'in de onun kulu ve peygamberi olduğuna şahidlik ederim.» Sizden biriniz Kur'an'dan sûre öğrenir gibi, ashab bu duayı öğrenirlerdi.»[704]



Ibni Mes'ud'un rivayeti ile sabit olan bu .dua, namazların teşehhüdünde okunur. İbni Mes'ud hazretleri der ki, Resulü İlah bana Kur'an sûrelerini nasıl öğretti ise, elimden tutarak bu teşehhüd duasını da öyle öğretti. Namazların her oturuş halinde okunması vacibdİr.

Allah Tealâ bütün noksanlıklardan münezzeh ve bizatihi selâm olan ezelî ve ebedî bir varlık bulunduğundan, ona selâm verilmez; biz kendimize ondan selâmet ve rahmet dileriz. Nitekim rahmet Allah'a olsun, denmez,- Allah'ın rahmeti bizim üzerimize olsun, denilir. Daha önce ifade edildİği gibi Selâm, güzel isimlerinden bir isimdir. Bu ismin delâlet ettiği mânâlardan biz fayda ister ve umarız.[705]



(452) Müslüman Müslümanla Karşılaştığı Zaman Ona Selam Vermesi, Üzerine Düşen Vazifedir


991— Ebû Hüreyre'den, Peygamber(SallallahüA.îeyhiveSellemj'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

«— Müslümanın müslüman üzerine olan hakSu beştir.» (Ashab tarafından) denildi ki, bunlar nelerdir? Peygamber buyurdu:

«— Müslümanla karşılaştığın zaman ona selâm ver. Seni davet ettiği zaman ona icabet et. Senden öğüt istediği zaman ona nasihat ver. Aksırıp da Allah'a hamd ettiği «aman ona teşmît et s= Yerhamukellah s= Allah sana merhamet etsin, de. Hastalandığı zaman onu ziyaret et. Vefat edince de onun cenazesinde bulun, (namazını kıl ve teşyi' et).»[706]



İslâm'da kardeşlik duygularının yerleştiğine ve gerçekleştiğine birer alâmet olan bu 5 şey, müslümanlar üzerine düşen birer vazife ve hak olmuşlardır. Bunların ihmal edildiği veya yerine getirilmediği cemiyette İslâm kardeşliği zayıflamış veya yok olmuş demektir. Bu önemlerine _binaen, her mümin üzerine düşen bu kardeşlik görevini yapmakla, hem vazifesini yapmış olur, hem de büyük manevî sevablara kavuşmuş bulunur. 519 sayılı hadîs-i şerife bakılsın.[707]



(453) «Yürüyen Oturana Selam Verir»


992— Abdurrahman ibni Şibl demiştir ki. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'m şöyle buyurduğunu işittim:

«— Süvari piyadeye selâm versin, piyade oturana selâm versin; az ftlan (topluluk) çok olana selâm versin. Böylece selâm, ona icabet edene

Bittir. İcabet etmiyene bir şey (vebal) yoktur.»[708]



Süvari, piyadeye nazaran daha hareketli ve rahat durumda bulunduğundan ve piyadeden daha üstün bir mevkide olduğundan adalet ve emniyeti sağlama bakımından önce selâma başlaması daha uygundur.

Yaya yürüyen hareket halindedir, oturmakta olan sükûnet halindedir ve oturana rasgelen yolcular çok olur. Yolcular içinde yabancılar da bulunabileceğinden, oturana güven telkini gerekir. Oturmakta olan bîr kişinin gelip geçenlere selâm vermesi daha güçtür. Bu gibi sebeplere binaen yürüyen adam oturana selâm verir.

Az olan topluluk çok olana selâm verir; çünkü düzen ve vakar bu şekilde daha güzel temin edilmiş olur. Bİr kişinin birden çok kimselerle karşılaşması halinde, onun bu topluluğa selâm vermesi ve bu topluluk içinden bir kişinin selâmı alması, karışıklığa ve külfete meydan verilmeksizin en kısa yoldan işin bitirilmesidir. Bunun İçin topluluk İçinden bîr kişinin selâmı alması kifayet eder, diğer selâma mukabele etmeyenlere bîr vebal gerekmez.

Abdurrahman İbni Şibl kimdir? :

Medîne'li ashabdan olup, Evs kabilesîndendir. Ensar'ın ileri gelenlerinden ve âlimlerinden biri idi. Humus veya Şama geçip, orada ikâmet ot-tİği ve orada ikâmeti sırasında Hz. Muaviye'nİn kendisine bir mektup göndererek insaniara ilim öğretmesini istediği rivayet edilir. Muaviye'nİn bu isteği üzerine, o da İnsanlara va'z etmiş ve Resûlüüah dan duyduğu bazı hodîs-i şerifleri nakletmiştİr. İşte burada selâmla ilgili olarak geçen hadîs-i şerîfi de Abdurrahman hazretleri bu esnoda rivayet etmiştir.[709]



993— Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, Resûiüllah (SallaİlaMI Aleyhi ve Se Hem) şöyle buyurdu:

Siüvari piyadeye, piyade oturana ve azlık çokluğa selâm verir.»[710]



Bundan önceki hadîs-i şerife ve açıklamasına bakılsın.[711]



994— (299-s.) Cabir'in şöyle dediğini Ebû Zübeyr işitmiştir; — İki piyade karşılaştığı zaman, bunlardan hangisi önce selâm verirse, o daha fazla fazilet sahibi olur.[712]



983 sayılı habere müracaat edilsin. (Bu haber İçin başka bir kaynak bulunamamıştı.).[713]



(454) «Süvarinin Oturana Selam Vermesi»


995— Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, Peygamberşöyle buyurdu:

— Süvari piyadeye, piyade de oturana, aslık çokluğa selam verir.»[714]



Hal, vaziyet ve hareket itibariyle daha iyi durumda olan kimse ötekine selâm verir. 8u edeb bakımından gözetilmesi gereken bîr vazifedir. Bunun aksini yapmak günahı icab ettirir bir hareket değildir. Süvari, kendisinden az hareketli bir yaya adama selâm verince, bundan daha az hareketli bu-Junan oturucuya da önce selâm vermesi tabiîdir. Hadîs-i şerifin gelişinden bu mânâ çıkmaktadır. 993 sayılı hadîs-i şerife ve kaynaklarına bakılsın.[715]



996— Fudale hazretlerinden rivayet edildiğine göre, Peygamber (Sallailahû Aleyhi yt Selîem) şöyle buyurdu:

«— Süvari oturana ve azlık da çokluğu selâan verir.[716]



Süvarinin oturana selâm vermesi gerektiğine dair önceki hadîs-i şeriften kapalı olarak çıkarılan mânâ, burada açık olarak ifade edilmiştir.[717]



(455) Piyade Süvariye Selâm Verir Mi?


997— (230-s.) Şa'bî'den rivayet edildiğine göre, kendisi bir süvari ile karşılaştı da, ona selâm verdi, (süvariden önce selâm verdi. Ravi Hu-sayn demiştir ki), bunun üzerine ben: Önce selâm mı veriyorsun? dedim. O (Şâ'bî), şöyle cevap verdi: Şurayh'i yürürken gördüm, önce selâm veriyordu.[718]



Her ne kadar süvarinin piyadeye selâm vermesi gerekirse de, buna meydan bırakmadan yaya yürümekte olanın önceden selâm vermesinde bir beis bulunmamaktadır. Bu da bir tevazu ve fazilet sayılır. Bu haber için başka bîr kaynağa da raslanmamtştır.[719]



(456) Azlık Çokluğa Selâm Verir


998— Fudale ibni Ubeyd'den rivayet edildiğine göre,Peygamber (Sailalkhii Aleyhi ve Settem) şöyle buyurdu :

Süvari piyadeye, piyade oturana ve azlık çokluğa selâm verir.»[720]



Bir şahıs küçük topluluktan ibaret olan bir meclise girdiği zaman bir selâm İle beraber hepsini selâmlamış olur. Bu topluluktan muayyen kimselere selâmı tahsis etse, bunda da bir beis yoktur. Muhatab olanlardan yat-nız bir şahsın selâma icabet etmesi kifayet eder. Birkaç kışının selâma icabet etmelerinde de bir beis olmaz.

Eğer girilen meclis büyük bir kalabalıktan ibaret olup, bunların heptisine selâmı duyurmak mümkün değilse, o zaman, meclise ilk girişte karşılaşılan şahsa selâm verilir. Böylece selâmı duyanlardan birinin selâma icabet etmesiyle sünnet yerine getirilmiş olur. Selâmı duymayan diğer kimselere ayrıca seiâm vermek gerekmez. Meclistekilerden bir kişinin veya birkaç kişinin selâmı almalarıyle diğer kimselerden farziyyet düşer.

Eğer büyük bir topluluk küçük bir topluluğun yanına girerse, yahut yaşlı bîr kimse küçüğün yanına girerse, bu takdirde meclise varanın önce selâm vermesi gerekir; ve yine bunlardan bir kişinin selâm vermesiyle sünnet edâ edilmiş olur Meclisten bir kişinin İcabet etmesiyle de diğerlerinden selâma icabet farziyyeti düşmüş olur. 996 sayılı hadîs-i şerife bakılsın.[721]



999— (Başka bir rivayet yolu ile yine) Fudale'den rivayet edildiğine göre, Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu :

«— Süvari piyadeye, piyade oturana ve azlık çokluğa selâm verir.»[722]



995-998 sayılı hadîs-i şeriflere bakılsın.[723]



(457) Küçük Büyüğe Selâm Verir


1000— Ebû Hüreyre'nin şöyle dediği işitilmiştir:

— Resûlüllah (SaÜattahü Aleyhi ve Setlem) buyurdu ki:

— Süvari piyadeye, piyade oturana ve azlık çokluğa selâm verir.»[724]



993 sayılı hadîs-i şerife bakılsın.[725]

1001— Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki:

— Resûlüllah {SaÜattahü Aleyhi ve SeHem) şöyle buyurdu:

«— Küçük büyüğe, yürüyen oturana ve azlık çokluğa selâm verir.»[726]



Küçükten büyüğe hürmet gerektiği için, önce küçüğün büyüğe selâm vermesi meşru kılınmıştır. Burada küçüklükten maksat, yaş küçüklüğüdür. Aynı yaşta bulunan iki kimseden diyanetçe daha aşağı olan selâma önce başlamalıdır. Henüz bulûğa ermemiş bir çocuk, büyük bir adama selâm vermiş olursa, bu selâma icabet vacİb olur. Bİr cemaata selâm verilse de, içlerinden bir çocuk bu selâma icabet etse, kifayet eder; diğerlerinin icabetine lüzum kalmaz.

Çarşt ve pazar gibi kalabalık yerlerde İş icabı dolaşan kimsenin bazı şahıslara selâm vermesiyle sünnet ifa edilmiş olur. Her karşılaşılana selâm vermek görevi yoktur.[727]



(458) Selamın Hududu


1001/M.— (231-s.) Ebû Zinad'dan rivayet edildiğine göre, şöyle detir:

Zeyd ibhi Sabit'in oğlu Harice, babası Zeyd'in (Halife bulunan Mua-viye'ye yazdırdığı) mektubunda; selâm verince şöyle yazardı:

— Esselâmu aleyke. ya emîre'l-Müminin ve rahmetullahi ve berekâ-tühu ve mağfiretuhu ve tayyibu salâvatihi — Selâm üzerine olsun, ey müminlerin Enıîri! Allah'ın rahmeti de, bereketleri de, mağfireti de, pâk olan rahmetleri de...[728]



Bu haberden öğreniyoruz ki, selâm sözüne «ve rahmetullahi ve bere-kâtuhu ve mağfiretuhu ve tayyibu salâvatihi» sözleri ileve edilebilir. Fakat İbni Abbas hazretlerinden rivayet edilen bir habere göre, selâm «ve be*-rekâtüh» sözü ile biter. Buna daha fazla ilâve yapılmaz. İşlerin en hayırlısı orta hal üzere bulunan olduğundan, aşın hareketler pek makbul değildir. Her şeyin ölçülü olması, hal ve vaziyetin gereğine uygun düşmesi din ve ahlâkça makbul olan husustur. (Fadlu'llah : C. II, s. 462)

(İlerde gelecek olan 1131 sayılı habere bakılsın.).[729]



(459) İşaretle Selâm Veren Kimse


1002— (232-s.) (Basra'da görülen) EbûKurre El-Horasanî şöyle demiştir: Enes'i gördüm, bize rastgelmişti de, eliyle bize işaret edip, selâm veriyordu! Kendisinde abraşlık (veya saç ağarması) vardı. Hz. Hasan'ı da gördüm saçlarını sarı renkle boyuyordu ve siyah sarık giyiyordu. (Ye-zid ibni Seken'in kızı) Esma da şöyle dedi :

«— Peygamber (Saltalfahü Aleyhi ve SelUm) elini eğerek hanımlara selâm verdi.»[730]



Nese'î, Cabir'den rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: «Yahudi'lerin selâm verişi gibi selâm vermeyiniz. Onların selamı başlarla ve ellerledir.» Yalnız ve veya baş İşareti yaparak, selâm sözünü İfade etmenin caiz olmadığı bu hadîs-i şeriften anlaşılmaktadır. Selâm telâffuz edilmekle beraber, elle işarette bulunulursa, bunda da bir mahzur bulunmadığı yukarda rivayet edilen haberden İstidlal edilmektedir. Işittiremeye-cek kadar uzakta veya mahzurlu bir halde bulunanın yine el işareti yaparak selâm vermesinde bir beis yoktur.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[731]



1003— (233-s.) Müsa} babası Sa'd'dan rivayet ettiğine göre, babass, Abdullah ibıai Ömer ve Kasım ibni Muhammedi ile yola çıktı. Nihayet Şerif denilen yere indikleri zaman, Abdullah ibni Zübeyr'e tesadüf edildi. Abdullah ibni Zübeyr onlara işaretle selâm verdi. Bunlar da, ona selâmı iade ettiler.[732]



Bundan önceki habere ve açıklamasına bakılsın, 8u haber için de başka bir kaynak bulunamamıştır.[733]



1004— (234-s.) Ats ibni Ebi Keban'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

— Ashab, elle selâm vermeyi boş görmezlerdi. Yahut dedi ki, (ashab) elle selâm vermeyi hoş görmezdi.[734]

1002 sayılı habere ve açıklamasına müracaat edilsin. Su haber için de başka bîr kaynak bulunamamıştır.[735]



(460) Selam Verince İşittirilmelidir


1005— (235-s.) Sabit ibni Ubeyd'den rivayet edildiğine göre, şöyle ir: Abdullah ibni Ömer'in bulunduğu bir meclise gittim; o dedi ki:

— Selâm verdiğin zaman duyur; çünkü o, Allah katından bir sağlık dileğidir, mübarektir, hoştur.[736]



Engel bir hal olmadıkça, selâma muhatab olanlara selâmı doyurmak için İhtiyaç miktarı sesi yükseltmek lâzımdır. Uykuda uyuyanlarla bir arada bulunan uyanık kimselere selâm verilince de fazla ses yükseltilmez kî, uyuyanlar uyanmasın. Selâmı iade edecek olanın dinî bir husustan ötürü selâmı gizlice almasında cevaz vardır. Nitekim rivayet edildiğine göre Sa'd ibni Ubade, Peygamberin üzerine selâmı çok olsun diye, Peygamberin selâmına mukabeleyi gizli yapmıştır. Bu haber için yine başka bir kaynak bulunamamıştır.[737]



(461) Selâm Vermek Ve Kendisine Selâm Verilmek Üzere Dışarı Çıkan Kimse


1006— (236-s.) Tufeyl ibni Übeyy ibni Kâ'b haber verdiğine göre, kendisi Abdullah ibni Ömer'e giderdi de, sabahleyin onunla çarşıya çıkardı. Tufeyl dedi ki:

— Biz sabahleyin çarşıya çıktığımız zaman Abdullah ibni Ömer tesadüf ettiği her eskiciye, her satıcıya, her miskine ve her şahsa muhakkak selâm verirdi.

Tufeyl anlatmıştır :

— Bir gün Abdullah ibni Ömer'e gittim de, beni kendisi ile beraber çarşıya götürmek istedi. Ben dedim ki, çarşıda ne yapacaksın? Sen satış yapmazsın, mallardan bir şey istemezsin, onları satın almayı arzulamazsın, çarşı meclislerinde de oturmazsın. O halde bizimle beraber "burada otur da konuşalım. Buna karşı Abdullah bana şöyle dedi:

— Ey göbekli!(Tufeyl göbekli bir kimse idi.)Biz karşılaştığımız kimselere selâm vermek için çarşıya çıkıyoruz.[738]



Haram işleme korkusu olmayan hallerde sırf selâm vermek için çarşıya çıkılması, selâmın taşıdığı manevî değerin büyüklüğüne ve faziletine delil teşkil eder. Herkesin iş durumuna, meşguliyetine, niyyet ve kabiliyetine göre imkân dahiline giren böyle selâm verme işi özel bir durum arz eder. As-habdan bir kişinin böyle yapmasıyle her şahsın aynı hareketi yapması gerekmez. Daha ziyade bu hareket, selâmın büyük sevabı bulunduğunu ifade eder. Daha önceki hadîs-i şerîfler münasebetiyle açıklamalarında belirtildiği gibi, çarşıda bazı kimselere selâm vermekle sünnet görevi yerine getirilmiş sayılır. Her karşılaşılan kimseye muhakkak selâm vermek icab etmez. (İmam Malik, Beyhakî ve İbnİ Sa'd bu haberi tahriç etmişlerdir. Fad-lu'llah : C II, s. 465, dipnot).[739]



(462) Meclise Gelince Selâm Vermek


1007— Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Re-sûlüllah (Saltatlahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

— Sizden biriniz meclîse geldiği zaman selâm versin. Dönünce de selâm versin; çünkü sonraki selâm öncekinden daha farklı değildir.»[740]

(...) Yine Ebû Hüreyre'den başka bir rivayet yolu ile bu. hadîsin aynı nakledilmiştir.[741]



Bîr meclise varıldığı zaman, orada oturanlara selâm vermek iccfb ettiği gibi, o meclisten kalkıp ayrılırken de, yine selâm vererek ayrılmak gerekir. Selâm, geri dönme ihtimalini kaldırır ve geride kalanlara da yine güven sağlar ve onlara bir rahmet dileği olur. 986 sayılı hadîs-i şerife bakılsın.[742]



(463) Meclisten Kalkınca Selam Vermek


1008— Ebü Hüreyre'den rivayet edildiğine göre: — Peygamber (Sattallahü Aleyhi ve Ssllem) şöyle buyurdu: «— İnsan meclise geldiği zaman selâm versin. Eğer oturmak isterse (otursun). Sonra eğer kalkmak isterse, mecliste^ ayrılmadan önce yine selâm versin; çünkü ilk selâm son selâmdan daha lâyık değildir.»[743]



986 ve 1007 sayılı hadîslere bakılsın.[744]



(464) Meclisten Kalkınca Selam Verenin Hakkı


1009— (237-s.) Muaviye ibni Kurre demiştir ki, babam (Kurre) bana şöyle dedi:

— Hayrını umduğun bir mecliste bulunursun da, herhangi bir ihtiyaç sleni acele ile ayrılmaya sevkederse:

«— Se.lâmun aleyküm diye söyle; çünkü sen, o mecliste onlara isabet edecek olan hayra iştirak etmiş olursun. Herhangi bir mecliste oturan insanlar, Allah anılmadan o meclisten dağılırlarsa bir merkep leşinden dağılmış gibi sayılırlar.[745]



Burada 2 önemli hususa işaret edilmektedir :

1— flim, zikir ve çeşitli ibadetler gibi hayırlı işlerle uğraşılan bir meclisten iş icabı fcalkıp ayrılacak olan kimse, bu meclise selâm verip de ay-rılırsa, orada işlenilen sevaba ortak olur ve kendi hesabına yazılır. Hayır umulmayan bir meclise de oturmamak gerekir.

2— Meclisler bir hayır maksadı ile tertip edilmelidir. Allah'ın ismi anılmayan, hayır ve hasenata vesile olmayan meclisler günaha ve kötülüğe vesiledir. En azından gıybete sebep olurlar. Günah işlenen meclislerden ayrılmak da bîr hayvan İaşesinden ayrılmak gibi kerih bir manzara orze-der. Bu çirkin duruma düşmemek için meclisleri hayırlı işlerle tezyin etmelidir.

(Bu haber İçin başka bir kaynak bulunamamıştır).[746]



1010— 238-s.) Ebû Hüreyre'nin şöyle dediği işitilmiştir :

— Kim kardeşiyle karşılaşırsa, ona selâm versin. Eğer aralarına bir yahut bir duvar engel olur da, sonra ona karşı çıkarsa, yine ona selâm versin.[747]



Birbiriyle karşılaşan iki kimse selâm taştıktan sonra iş ve vazife icabı birbirlerini göremeyecek şekilde ayrılır da, sonra yine kavuşurlarsa, tekrar selâm vermenin sünnet olduğunu bu haberden anlamaktayız. Selâmet ve rahmet dİİeği olan selâm her fırsatta verilmeli ve manevî mükâfatına kavuşmalıdır.[748]



1011— nes ibni Malik'den rivayet edildiğine göre, Peygamber m Aleyhi ve Sdlem/in ashabı toplu bulunurlardı da, onların (yürürlerken) karşılarına bir ağaç çıkardı. Bunlardan bir kısmı ağacın sağından ve diğer bir kısmı ağacın solundan giderdi de, karşılaştıkları zaman birbirlerine selâm verirlerdi.[749]



Bu hadîs-i şerîf de bir önceki haberin mânâsını teyid etmekte olup, selâmın önemini beyan eylemektedir. Ashabın Birbirlerine karşı olan sevgi ve bağlılığını da göstermektedir.

(Bu hadîsi Taberanî tahriç etmiştir. Fadlu'llah : C II, s. 468, dip not).[750]



(465) Musafaha İçin Eline Hoş Koku Süren Kimse


1012— (39s.) Sabit El-Bünânî'den rivayet edildiğine göre, Enes hazretleri sabah olunca, kardeşleriyle musafaha etmek için hoş bir koku ile elini yağlardı.[751]



Selâmdan sonra musafaha etmek, tanışıp sevişmek ve görüşmek için yapılan bir sünnet olduğundan, buna teşvik yolunda tatlı bir hava ile neş'e-lendirmek için hoş kokulu esansların erkekler arasında kullanılmasında bir mahzur bulunmayıp, İyi bir iş olduğu anlaşılmaktadır. Zaten İslâm dini temizliği, iyiliği ve hoşluğu emreder.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[752]







(465) «Tanıdığa Ve Tanımadığa Selâm Vermek»


1013— Abdullah ibni Amr'dan rivayet edildiğine göre, bir adam ci:

— Ya Resûlallah! İslâm'ın hangi işi daha hayırlıdır? Peygamber şöyle buyurdu:

«— Yemek yedirmen ve tanıdığına, tanımadığına selâm vermendir.[753]



İslâm'ın yapı bütünlüğü ve bünye sağlamlığı, müslümanların birbirlerine sevgi ve kardeşlik ruhu ile bağlanmalariyle husule gelir. Gerçek ve samimî duygularla birbirine kenetlenmişçesine bir araya gelen müslümanlardan ibaret bir toplum, yıkılmaz ve yenilmez bir vücut gibidir. İşte bu sağlam bünyeyi teşkil etmekte kullanılacak vasıtaların başında, muhtaçlara ve müs-lümanlara yemek yedirmekle, tanıdık veya tanımadık müslümanlara selâm vermek hasletleri gelir. Bu iki haslet müslümanları birbirine ısındırır, tanıştırır ve sevdirir. Bu önemlerine binaen islâm'ın hayırlı hasletlerinden sayılmışlardır. Tanıdığa ve tanımadığa selâm vermek sözünden, müslüman olmayanlar hariçte tutulmalıdır. Çünkü müslüman olmayanlara selâm verilmez.[754]



(467) «Bir Bölüm»


1014— Ebû Hüreyre'den rivayet edilmiştir:

— Ev avlularında ve yollar üzerinde oturmaktan Resûlüllah (Salkdîahü Aleyhiv#Sfittem) yasaklamıştı. Bunun üzerine müslümanlar dediler ki:

— Buna gücümüz yetmez, takatimiz yetişmez. Peygamber şöyle buyurdu:

«— Öyle ise, âdetinizi terk etmeyiniz; fakat bunların bo/Uuni verini».» Ashab dediler ki:

— Bunların (yol ve avluların) hakkı nedir? Peygamber buyurdu:

«— Gözü (haramdan) sakındırmak, yolcuya delillik etmek, aksınp da hamd edene tcşmît etmek = yerhamukellah demek, selâma 'karşılık vermektir.[755]



Avlularda ve yollar üzerinde oturmak, gelip geçenleri rahatsız ettiği ve sıkışıklığa, izdihama sebebiyet verdiği gibi, gözlerin haram islemesine de vesile olur. Bundan dolayı böyle yerlerde oturulması yasaklanmıştır; ancak ihtiyaç ve zaruretler dolayısiyle oturulduğu zaman da, bunların hakkını vermek lâzımdır. Bu haklar da şunlardır : Bakılması mahzurlu veya haram olan yerlere bakmamak, şuna buna tecessüs nazarı ile göz atmamak. Adres soran, yol ve yer öğrenmek isteyen yabancılara rehberlik etmek. Gelip geçen yolcular, tanıdık olsun veya tanıdık olmasın, selâm verdikleri takdirde selâmlarını almak. Aksırıp da hamd edenler olursa, bunlara teşmît etmek. Bu vazifeler yerine getirilince yol ve avluların hakkı ödenmiş olur ve yasaktık hükmü d» ortadan kalkmış bulunur.[756]



1015— (240-s.) Ebû Hüreyre'den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

— İnsanların en cimrisi, selâmda cimrilik edendir. Aldanimş kimse de, selâma karşılık vermiyendir. Kardeşinle senin aranda bir ağaç engel olursa, o sana selâma başlamazdan önce imkânın varsa sen yap, önce ona selâm ver.»[757]



Bu haber de selâmın ve Önce selâma başlamanın faziletini ve manevî değerini göstermektadİr. Selâmı yaymak emredildiğine göre, bunu yerine getirmeyen cimrilik ve bahillik etmiş sayılır.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[758]



1016— (241-s.) Abdullah ibni Amr'm azadlısı bulunan Salim'den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

— (Abdullah) İbni Amr'a selâm verildiği zaman, selâmı alıp ziyade ederdi. (Bir gün) o otururken yanına geldim de «Esselâmu Aleyküm» dedim. Bana:

«— Esselâmu aleyküm ve rahmetullahi» dedi.

Sonra başka bir defa yanına gidip :

«— Esselâmu aleyküm ve rahmetullahi- dedim. Bana:

«— Esselâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh» dedi.

Sonra başka' bir defa yanına gidip :

«— Esselâmu aleyküm ve r a hm e tu ilahi ve berekâtüh» dedim. Buna da şöyle mukabele etti:

— Esselâmu aleyküm ve rahmetullalıi ve berekâtühu ve tayyibu salavâtih.[759]

Selâma ayniyle veya ziyadesiyle mukabele edildiğine dair izahat önceki hadîs-i şerifler münasebetiyle geçmişti. 987 ve 1001 sayılı hadîs-i şeriflere bakılsın. (Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[760]



(468) «Fasık Olana Selam Verilmez»


1017— (242-s.) Amr ibnil-As'ın oğlu Abdullah'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir;

«Şarap içene selâm vermeyiniz.»[761]



Dinin haram kıldığı şeyleri açıktan İşleyenlere fo&ık denir. Farz olan Vazifeleri, terk etmek de- haram sayıldığına göre, bu gibi halleri bulunanlara selâm vermemek sünnettir. Bu hareket, onların, alışkın; bulundukları kötü hollerden vazgeçmeleri için bir ikaz mahiyetindedir. Kötü alışkcnisk-Sarını terk için onları kamçılamadır ve aynı zamanda diğer müslümanları/s bunlara meylini engellemedir.

İmam Nevevî der ki : Kötülük ve zararından korkulan fasık bir kimseye selâm verilir ve selam verirken Allah'ın ona murakıb olduğu niyyetî taşınır. (Bu haberi İmam Buhârî Sahîh'inde tahriç etmiştir.).[762]



1018— (243-s.) İmam Hasan'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:

— Fâsıkla senin aranda bir hürmet yoktur.»[763]



Horam işlemekten çekinmeyen ve utanma hissini kaybeden fasıklara, hürmet gerekmediğine bu haber delil bulunmaktadır. Hürmet, şeref ve va-kânm koruyan dürüst İnsanlara yapıhr. Düşüklerle yüksek seviyede bulunanlar aynı seviyede tutulamaz, iyilere hürmet edilir,.kötülere mümkünse öğüt verilir ve tutumları hoş görülmez.[764]



1019— (244-s.) Satran. Oyunlarını kerih gören Ali ibni Abdullah’ın şöyle dediği işitilmîştîr;

«— Bu oyunları, oynıyanlara selâm vermeyiniz; çünkü bunlar kumardan sayılır.»[765]



Kumar sayılan Ker "çeşit oyun horam olduğu için, bunları oynayanlar 'fasıkfır. Fasıklara do selâm verilmemesine dair'~1017 sayılı hadî$-i şerife bakılsın. Ali ibni Abdullah, Hz. Peygamberin amcası Abbas'ın torunudur. Bu haber ondan sadtr olmuştor. Hz. Ali'nin şehid edildiği gece doğmuş ve çocuğa onun adı verilmişti. Yeryüzünde Kureys kabilesinin en güzeli İdi. Çok namaz kılmakla meşhur olduğundan/ kendisine «Seccad = Çok secde eden, namaz kılan» lâkabı verilmişti. Her gün bin rekât namaz kıldığı söylenir. Hicretin 117. yılında vefat etti. (Radtyajfaku taıh)- [Bu haber İçin başka bir kaynak bulunamamıştır. Fadlu'llah : C Hf s- 472,473).[766]



(469) Günahkârlara Ve Boya Sürünekleee Selâm Vermeyi Terkeden Kimse


1020— Ebû Talib'in oğlu Ali'den, (Raâiyaîiahuanh) şöyle demiştir: — Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir topluluğa uğradı. Bun^ ların içinde san boya sürünen bir adam vardı. Peygamber topluluktakile-re bakıp, onlara selâm verdi ve bu adamdan yüz çevirdi. Bunun üzerine, adam dedi ki, benden yüz mü çevirdin? Peygamber: «— Senin iki sözün arasında ateş koru vardır.»[767]



Erkeklerin saç ve sakallarını siyahdan başka kına gibi boyalarla bo-yamaİarı caizdir. Fakat yüz vs azalarını tabiî renkleri dışında boyalarla boyamaları caiz olmayıp, günah bulunduğuna bu hadîs-i şerif delildir. Zira böyle renkli boya sürünene Peygamber (Sahallaht Aleyhi ve SelUm) selâm vermekten yüz çevirmiştir; ve bunu ateş azabı ile korkutmuştur.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[768]



1021— Vâil oğlu Amr ibni'1-As Es-Sühemî'den şöyle nakledilmiştir : —Bir adam elinde altın yüzük olduğu halde, Peygamber en o adamdan bir anlık olsun, asla bir hayır görmedim. İşte Allah'ın nimetini inkâr etmek budur, nimete kavuşanların inkârı budur.»[821]



Bir fitneye düşme korkusundan dolayı genç hanımlara teşmîf edilmediği (aksırmalariyte elhamdü liilâh demelerine karşılık Yerhamukellâh denmediği) gibi, selâm da verilmez ve selâmlan da açık bir ifade ile alınmaz. Yaşlı hanımlara selâm vermek ve onların selâmını almakta bir beis yoktur. Hanımlar do erkeklere karşı aynı şekilde davranmalıdırlar.

Erkeklere .nispetle hanımlar daha sabırsız ve ani çıkışlarla isyankâr bir ruh'hdli içinde bulunduklarından, Allah'ın kendilerine ihsan buyurmuş olduğu büyük nimetleri, şiddetli bir kızgınlıkla inkâra kalkışırlar ve kocalarına:

«Sonden asla bir hayır ve menfaat görmedim» derler veya bunu diyebilecek haldedirler. İşte Peygamber Efendimiz onlara itidali ve Allah'ın nimetlerine karşı saygılı olmalarını burada tavsiye buyurmaktadır.

Esma Medîne'li ashabdan olan bu hanımın babası Yezîd ibnİ Seken'-dir. M u a z i b n i C e b e l'in de halası kızı olup, Hz. Peygamber e bîct eden hanımlardan biridir; ve künyesi ümmü Seleme'dir. Dindar ve akıllı bir hanımdı. Kendisinden nakledilen şu hâdise, buna güzel bir delildir:

«Esma» bir gün Peygamber (SalktîahU Aleyhi ve SelUunye gelip dedi ki:

— Ben, arkamda bulunan müslüman hanımlar topluluğunun bir elçi-sİyİm. Onların hepsi benim söylediğimi söylüyorlar ve aynen benim fikrimde bulunuyorlar ; Gerçekten Allah Tealâ seni erkeklere ve kadınlara peygamber olarak gönderdi. Biz, sana iman ettik ve sana tâbi olduk. Biz kadınlar topluluğu evlerde oturan, dışarı ile ilgisi olmayan kimseleriz. Erkeklerin zatî ihtiyaçlarım görüyoruz, anların çocuklarını taşıyıp koruyoruz. Erkekler ise, cihada çıktıklarından, cenazelerde bulunduklarından ve cemaat olduklarından onların faziletleri vardır. Onlar cihada çıktıkları zaman, biz onların mallarını koruruz ve çocuklarını da terbiye edip yetiştiririz. Böylece biz onlara sevab kazanma bakımından ortak olur muyuz, ey Allah'ın Resölg? Bunun üzerine Peygamber (SûHaİlahü Aleyhi ve Selkm)* yüzünü ashaba çevirip, şöyle buyurdu :

«— Dini hususunda bu kadından daha güzel bir soru soran bir kadın som işittiniz mi?» Ashab :

— Evet, işitmedik, dediler. Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeÜem) bu hanıma hitaben :

«— Ey Esma! Dön git de, arkandaki hanımlar topluluğuna şu haberi ver: Sizden birinizin kocasına güzel itaat etmesi, onun rızasını istemesi ve ona muvafakat etmesi, bütün bu erkekler için saydığın faziletlere denk gelir.»

Esma da, Peygamber (Saltetkshie Aleyhi ve SeHem)'\n bu buyurduklarından duyduğu memnuniyet ve sevinç içinde tehlîl ve tekbîr getirerek geri döndü ve arkadaşlarını müjdeledi.

Yerimik savaşına katılıp, o gün çadırının kazığı İle 9 Rum askerini öldürdüğü ve ondan sonra da uzun bir müddet yaşadığı rivayet edilmektedir. (Radiyallahüanhü).[822]



1048— Yezîd'in kızı Esma El-Ensariyye'den :

— Ben kızlardan ibaret yaşıtlarımla bir arada iken, Peygamber (SalkAlahü Âfayhi ve Setkm) bana tesadüf etti de, bize selâm verdi ve şöyle buyurdu:

«Nimete kavuşanların inkârından sakının.» Ben arkadaşlarımın Peygambere soru sormak bakımından en cesaretlisi idim de, dedim ki:

— Ya Resûlallah, nimete kavuşanların inkârı nedir? Peygamber:

«— Sizden birinizin, ebeveyni yanında bekârlığı uzayabilir.Sonra AHah ona bir zevç rızık olarak verir, ondan kendisine bir çocuk da ihsan eder. Sonra bu kimse şiddetle kızıp nimeti inkâr ederek şöyle der: Ben senden asla bir hayır görmedim.» buyurdu.[823]



Bundan önceki 1047 sayılı hodîs-i şerife ve açıklamasına bakılsın.[824]



(480) Kişiye Özel Selâm Vermeyi Hoş Görmeyen Kimse


1049— Tarık'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

— Biz, Abdullah'ın yanında oturuyorduk. Bir de onun kapıcısı gelip:

— Namaz vakti geldi, dedi. O kalktı; biz de onunla kalktık ve Mes-cid'e girdik. Abdullah, Mescid'in ön tarafında insanları rükû halinde gördü de, hemen tekbir alıp rükû yaptı. Biz de yürüdük ve onun yaptığı gibi yaptık, Sür'atle bir adam gelip:

— Selâm üzerinize olsun, ey Ebû Abdurrahman, dedi. O da:

— Allah doğru söyledi, Resulü de tebliğ,etti, cevabında bulundu. Vak-ta ki biz namazı kıldık, o evine girdi, biz de yerimizde oturup onun biz çıkagelmesini bekledik. Birbirimize dedik ki, hanginiz (bu selâm işinden) Ebû Abdurrahman'a soracak? Tarık dedi ki:

— Ben ona sorarım. Nihayet ona sordu. O da dedi ki, Peygamber §}öyle buyurdu:

«— Kıyametin kopmasına yaîkıgn şu işler olacaktır: Kişiye Özel selâm verilmesi. Ticarette kadın kocasına yardım edecek kadar ticaretin yayılması. Akrabalarla ilginin kesilmesi. İlmin dağılmadı. Yalan yere şahitliğin ortay» çıkması. Hak şahitliğin gizlenmesi.»[825]



Müslümanlardan ibaret bir topluluklp karşılaşıldığı zaman, bu topluluk İçinden bir kimsenin şahsını kosdederek veya ismini açıklayarak ona mahsus şekilde selam vermek mekruhtur; çünkü selâmın meşru1 olmasmdon maksad ülfeti temin etmektir, yabancılığı gidermektir. Halbuki selâmı hususîleştir-mekte, başkasını yabancı tutma mânâsı vardır. Ancak önceden umuma mahsus selâm verildikten sonra, tahsis yapmakta beis yoktur. Kişiye özel selâm verilince de, bu selâmın yine kişiye özel olarak karşılanması caizdir.

Kıyamete yakın zamanda müslümanlar arasındaki sıkı münasebet ve kardeşlik bağlan gevşemiş olacağından ve birbirlerini tanıyanlar arasında selâm geçerli bulunacağından, selâm herkese değil de, tanıdık muayyen kimseye özel şekilde verilecektir.

Kıyamete yakın zamanda maneviyat zayıflayacağından herkes maddî kazanç peşine koşacak ve ticaret yollarına koyularak sefahat ve israf hayatını gaye edinecektir. Böylece kadın da kocasına yardım etmeye mecbur kalacaktır.

İnsanların gayesi madde temininden ibaret olacağından akrabalara ve yakınlara iyilik etmek duyguları kaybolacak ve onlarla ilgi kesilecektir. Dİn, insanların nefis arzularını ve başıboşluklarını engelleyen ve onlara in-tizamîı bir hayat gösteren ve hayatın her dalı ile ilgilenen bir kanun mecmuası olduğundan onu öğrenmeğe lüzum hissedilmeyecek ve böylece dağılıp gidecektir. Yine kıyamete takaddüm eden zamanda âhİret hesabı düşünülmeyeceğinden menfaat için yalan yere şahitlik edilecek ve haklı meseleler gizlenip saklanacaktır. Bütün bu hususlar, Hz. Peygamber'in birer mucizesi olarak haber verilmektedir. (Müsned - Hadîs : 3870).[826]



1050— Abdullah ibni Amr'dan rivayet edildiğine göre, bir adam Rosûlüllah (Saİlallahü A leyhi ve Sellem) 'e sordu : — İslâm'ın hangi hasletleri daha hayırlıdır? Peygamber şöyle buyurdu :

«— Yemek ye d i rir sin, tanıdığına ve tanımadığına selam verirsin.»[827]



Bilhassa molı az olan ve kendisi muhtaç durumda bulunan kimsenin daha muhtaç olanlara yedirmesinde çok büyük fazilet vardır. Çünkü bu, fazla cömertlikten, Allah'a güvenden ve takvadan ileri gelir. Buradaki harcama umumî mânâ taşır. Çoluk-çocuğa, misafirlere ve bütün hayır yollarına yapılan masraflar hep bu fazilet içine girer. Dar durumda olanların harcamalarındaki mükâfat da hâli vakti geniş olanlarınkinden daha fazladır, insanoğlu takvasını kaybedince, böyle sevabı büyük işleri yerine getiremiyor, mal edinme hırsı içinde islâm'ın bu en büyük hasletini yok ediyor ve bunun yerine mala dokunmayan sırf teşbih çekme işini en büyük fazilet kabul ediyor; bunu da takva sayıyor. Halbuki takva, Hz. Peygamber'in uyguladığı yaşayışa uymaktır ve onun bütün hareketlerini benimseyerek tatbik yoluna girmektir.

Tanıdık veya tanımadık, büyük veya küçük, yüksek rütbeli veya rütbesiz her müslümana selâm vermenin de büyük fazileti vardır. Bu, İslâm kardeşliğini ve müslümanların birbirlerine yakınlaşmalarını temin eden ve insanları mütevazı yapan çok "güzel bir iştir. Onun için islâm'ın en hayırlı hasletlerinden biri sayılmıştır. Diğer taraftan şahısları ayırıp, kişiye özel selâm vermekte samimiyetsizlik olduğundan, bu hareket makbul sayılmamıştır. Çünkü bunda insanlara hakaret mânâsı vardır ve insanların düşmanlığına, kin duygularını kamçılamaya sebep olma vardır.[828]



(481) «Hîcab Âyeti Nasıl Nazil Oldu


1051— İbni Şihab demiştir ki, Enes bana haber vermiştir. Enest Re-sûlüllah (satiallrJıü Altyhi rr S*tlfm)'h\ Medine'ye gelişi zamanında on yaşındaydı.

(O, şöyle anlatmıştır): «Annelerim (Peygamberin zevceleri^ Peygambere hizmet için beni devamlı olarak vazifelendiriyorlardı. Böylece on yıl ona hizmet ettim. O vefat ettiği zaman, ben yirmi yaşımda idim. Bunun için Örtü (hicab) hâdisesini en jyi bilen insandım. Âyetin ilk nazil oluşu, Resûlüllah (Saitallahü Altyhi veSetkm}*in Cahş kızı Zeyneb ile evlendiği zamandı. Ona güvey olarak sabahlayınca, insanları davet etti de» onlar yemek yediler. Sonra çıkıp gittiler. Ancak birkaç kişi Peygamber (Ssllaikhü Aleyhi v$8etkm} in yanında kalıp beklemeyi uzattılar, (çıkıp gitmediler). Onlar çıksın diye Peygamber lfalktı ve çıktı. Ben de çıktım. Peygamber yürüdü; ben de onunla yürüdüm. Nihayet Hz. Aişe'nin hücresi eşiğine kadar geldi. Sonra o insanların çıkıp gittiğini zannetti de geri döndü. Ben de döndüm. Zeyneb'in yanına varınca, bir de gördü ki onlar oturuyor. Hemen Peygamber geri döndü; ben de döndüm. Tâ Hz. Aişe'nin hücresi (evi) eşiğine ulaştı ve onlar çıkmışlardır zannederek geri döndü. Ben de onunla geri döndüm. Bir de gördü ki, onlar çıkmışlardır, îşte bu esnada Peygamber fStâfaMahü Akyhi w $$ltem$ benimle kendi arasına örtü (perde) koydu ve hicab âyeti indirilmiş olötu.[829]



Hadîs-i şerifte beyan edildiği şekilde, ashab-ı kiramın Peygamber ($allaltehûAleyhlve$etkrn)'e eziyet verecek bezi tutum ve hareketleri üzerine Vacib Tealâ Hazretleri, kullarına edeb kaidelerini öğretiyor ve şöyle hareket etmelerini emrediyor:

Ey iman edenler! Yemek vaktini gözetmeksizin, size izin verilip de davetli olduğunuz vakitten başka zamanlarda, Feygamber'in evlerine girmeyin; fakat çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yediğinizde ide hemen (yanından) dağıUn. Söz söylemek, sohbet etmek için de izinsiz girmeyin; çünkü bu Feygamber'e eziyet veriyor, (sonra çıkın veya girmeyin demeğe) sizden utanıyor. Ancak Allah gerçeği açıklamayı terk etmez. Bir de Peygamberin zevcelerinden bir şey istediğiniz vakit (sizinle onlar arasında mevcut) perde arkasından sorun. Böyle yapmanız, hem sizin kalbleri-niz, hem de onların kalbleri için daha temizdir. Allah'ın Resulüne eziyet etmeniz doğru olmaz; arkasından (irtihalinden sonra) zevcelerini nikahlamanız ıda hiç bir zaman caiz olmaz. Bu, Allah katında çok büyük bir günahtır.» (Ahzab Sûresi, Âyet: 53)

Rivayet edildiğine göre, bir takım kimseler zaman zaman Hz. Peygam-ber'in evine geliyordu ve onlara yemek yediriliyordu. Bunlar bazan yemekten önce gelip yemek hazırlanıncaya kadar bekliyorlar ve yemek yedikten sonra da çıkıp gitmiyorlardı. Aleyhissalâtu vesselam sıkılıyor .ve bunlara çıkın demeye utanıyordu. Aynı hal Hz. Zeyneb'le evlendikleri günkü düğün yemeğinden sonra meydana gelmesi üzerine bu «Hicab = Örtünme» âyeti nazil oldu ve Peygamberin hanımlarına, görünmelerine engel bir perde arkasından sokmak veya bir şey İstemek farz kılındı. Bu zamana kadar Arablarda hicab âdet değildi. İslâm'dan önce kadınlarda örtünme bakımından da bir edeb yoktu. Bunun için türlü hakaret ve eziyetlere maruz kalıyorlardı ve cemiyet içinde şerefli mevkileri yoktu. İslâm dini ise onları her türlü tasalluttan ve eziyet hareketlerinden kurtararak onlara en şerefli yeri tayin etmiştir.[830]



(482) «Üç Çıplak Vakit»


1052— (260-s.) Salebe ibni Ebî Malik El-Kurazî'den rivayet edildiğine göre kendisi, Benî Harise ibnil-Haris'in kardeşi Abdullah ibni Sü-veyd'e üç çıplak vakitten sormak üzere yola koyuldu. Abdullah bu üç vakti gözetip uygulardı. Abdullah sordu:

— Ne istiyorsun? Ben dedim ki:

— Bu üç vakitle amel etmek istiyorum. Bunun üzerine şöyle dedi:

— (1) Öğle sıcağında (uyumak için) elbisemi çıkardığım vakit, ev halkımdan bulûğa ermiş hiç kimse yanıma girmez; ancak iznimle girer yahut onu çağırırsam girer ki, bu onun iznidir. (2) Fecir vakti doğup da insanla?* tanınıncaya ve namaz kıhnıncaya kadar, (bu vakit de gece elbisesini değiştirip giyinme zamanıdır ki, yine kimse yanıma giremez). Bit de yatsı namazını kıldığım ve elbisemi uyumak için çıkardığımda ^(yassıma kimse giremez.).[831]



İnsanların evlerinde istirahat için soyunup, boş kaldıkları üç vakit vardır ki, bunlara «Üç Averâb denir. Vacİb Tealâ Hazretleri bu üç vakti Kur*an-ı Kerîm'de beyan buyurarak, onlara riayet etmeyi bize şöyle tavsiye ediyor:

«— Ey iman edenler! Sahib olduğunuz köleler (hizmetçiler) ve sizden olup da henüz bulûğ çağına ermemiş gençler (odalarınıza girecek olurlarsa) şu üç vakitte sizden izin istesinler: Sabah namazından evvel, (çünkü bu vakit elbise değişme vaktidir; gecelikler çıkarılır, gündüz elbiseleri giyilir). Öğle sıcağında (yatmak için) elbiseni» çıkardığınız zaman. Bîr de yatsı namazından sonra (uyku için soyunduğunuz zaman). Bu üç vakit sİscîn için yalnız kalma vaktidir. Bu vakitlerin dışında ne sîze, ne onlara bir günah yofctur; hiatmet için yanınızda dolaşırlar ve sise ide birbirinize {(odalarınıza) girip çıkabilirsiniz. İşte Allah âyetlerini size böyle açıklıyor. Allah Alîm'dir, Hafctm'dir.» (Nür Sûresi, Âyet; 58).

Âyet-i Kerîmenin nüzul sebebi :

Rivayet edildiğine göre, Peygamber (Satlaiîahii Ateyhi veSeltem) gündüzün en sıcak bir vaktinde, Ensar'dan M ü d I i c adlı köleyi Hz. Ömer'e gönderdi. Hz. Ömer uyuyordu. Köle kapıyı çalıp içeri girdi. Hz. Ömer uyanıp oturdu ve bu arada bir kısım avret yeri açıldı. Bunun üzerine söyle dedi :

«Çocuklarımızın ve hizmetçilerimizin izinsiz olarak, bu vakitte yanımıza girmelerini Cenab-ı Hakk'ın yasaklamasını istiyorum, keşkİ yasak olaydı.»

Sonra Hz. Ömer bu hizmetçi ile gitti ve orada bu âyetin nazil olduğunu gördü; hemen secdeye kapandı.

Bu üç vakit, yalnız başına kalmak, istirahat etmek ve elbise değişmek zamanları olduğundan hizmetçilerin ve henüz bulûğ çağına ermemiş bulunan çocukların ve akrabanın izin almaksızın büyüklerin odalarına girmeleri yasaklanmıştır. Bu üç vakit dışında hizmetçiler ve küçük çocuklar, izinsiz babalarının, annelerinin ve akrabalarınm odalarına girip çıkabilirler; çünkü hizmet etmekle görevlidirler. Fakat köle hizmetçi olmayıp da bulûğ çağına erişmiş bulunan büyükler hiç bir zaman izinsiz olarak başkalarının odalarına giremezler. Bunlar muhakkak ev. veya oda sahibinden izin almalıdırlar.[832]



(483) «Erkeğin Hanımı İle Yemek Yemesi»


1053— Hz. Aişe'deıi rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: — Peygamber (SülUtltehü Aleyhi ve Settem) ile Ukt (— hurma ve yo-kurusundan yapılmış bir yemek) yiyordum da, Ömer geldi. Peygamber onu (yemeğe) davet etti; o da yedi. Yerken eli parmağıma dokundu. Bunun üzerine şöyle dedi :

«— Ay!.. Sizin hakkınızda bana yetki verilmiş olsaydı, sizi hiç bir gön göremezdi.» îşte hicab âyeti bunun üzerine nazil oldu.[833]

Hz. Enes'den rivayet edilen 1051 sayılı hadîs-İ şerif münasebetiyle anlatılan hâdise üzerine hicab == örtünme âyetinin nazil olduğu bildirilmişti. Burada İse, âyetin nüzulüne Hz. Â i ş e 'nin naklettiği bu yemek hâdisesi sebep gösterilmekte ve Hz. Ömer'in arzusuna uygun olarak âyetin nazil olduğu belirtilmektedir. Her iki hâdisenin birbirine yakın zamanda vuku bulmasiyle. ikisinin de nüzul sebebi olması mümkündür.

Anlaşıldığına göre, hicab âyeti nazil olmadan önce ashab-ı kiram, Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve 5cltem;'in hanelerinde müminlerin anneleriyle bir sofrada yemek yedikleri oluyordu. Müminlerin annelerine mqhsus: olmak üzere hicab âyeti nazil olunca, artık ihtiyaçlar ve sualler perde qr-. kasından arzedilmeye başlandı ve böylece aşhablö bir arada bulunmalga-yasaklandı.

Hz. Peygamber'in kendi zevcesîyle bir arada yemek yemesi ise edebe, en uygun bîr harekettir ve müminledir de buna uyması gerekli-' bir sünnettir»

(Bu hadîs-İ şerif için başka.,kaynak bulunamamıştır.).[834]



1054— Kays km Ümmü Habibe'nin şöyle dediği işitilmiştir. — Üm-mü Habîbe, Hâris'in oğlu Harice'nin büyük annesi olan Havle'dir —:

«— Benim elimle Eesûlüllah (Salîaİîahü Aleyhi ve Sellem)'in eli bir kap içine girip çıkmıştı, (böylece bir kaptan abdest almıştık).»[835]



Ebu Davud ve İbnİ Mace 'nin rivayetleri :

«— Bİr kaptan abdest alış sırasında, benim elimle ResûlüIIah (Salfaltekü Aleyhi ve Helkm) 'in e!i kap içine girip çıkmış idi.» şeklindedir. Lâfızlar biraz değişikse de mânâ bakımından aralarında fark yoktur. Yine bu hanımlarla bir kabdan abdest alma işinin hicab âyetinin inişinden önce cereyan ettiğini hadîs âlimleri İfade etmektedirler. Bu itibarla bundan Önceki hadîs-i şerîfîn açıklamasına bakılsın.[836]



(484) Şenliği Olmayan Bir Eve Girince


1055— (261-s.) Rivayet edildiğine göre, Abdullah İbnİ Ömer şöyle demiştir:

«— Bir kimse meskûn olmayan (şenliği bulunmayan) eve girdiği zaman : Esselâmu Aleyna ve Alâ ibadülâhi's-Salihîn = Allah'ın selâmeti hem biiiîii üicrimire, hem de AJlalı'm salih kulları üzerine olsun,, desin.»[837]



Meskûn olmayan evler İkt kısımdır. Bunlardan biri, içinde şefliği bulunmayan, fakat bizzat sahibi tarafından içine girilen evdir. Diğeri de, depa ve anbar mahiyetinde olup da, başkasına ait bulunan,- fakat İçinde bir mal ve menfaati olan kimsenin girdiği yerdir. Böyle bir yere, sahibinin izni alınmaksızın girilebilir ve bu iki türlü yere girildiği zaman da «Esseîâmu Aleyna ve Alâ IbadiltâhiVSaİitun» şeklinde selâm verilir. Başkasına ait bulunan meskûn veya gayri meskûn evlere giri$ adabını, bundan sonra gelen haberde, Allah Tealâ'nın emri olarak göreceğiz.

(Bu haber için başka bîr kaynak bulunamamıştır).[838]



1056— îbni Abbas'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:—Kendi ev ve odalarınızdan başka evlere, sahipleriyle alışkanlık tensin edip izin almadan ve selâm vermeden girmeyinir.» (Nûr Süresi» Âyot: 27)

— Cenab-ı Hak, bundan istisna ederek buyurmuştur:

«— İçinde oturulmayan ve içinde faydalanma hakkınız bulunan (depo, ahır gibi) evlere (izinsiz) girmenizde bir günah yoktur. Allah açıkladığınızı da bilir, gizlediğinizi de...» (Nûr Sûresi, Âyet: 29).[839]



Cenab-ı Hak buradaki âyet-i kertmelerle, meskûn olan evlere ve meskûn olmayıp da içinde bir menfaatimiz bulunan yerlere girme adabını bize beyan buyuruyor:

1— Başkasına ait bir eve gireceğimiz zaman selâm verip de izin almadıkça içeri girmemizi yasaklıyor. Evin mahremiyetini koruma ve ev sahibine sıkıntı vermemek hallerine binaen izin aldıktan sonra İçeri girmek, terbiye ve nezaketin en güzel ifadesidir.

2— İçinde durulmayan ve içinde bir mal veya menfaatimiz bulunan: han ve depo gibi yerlere, sahibinden izin almaksızın içeri girmemizde bir; beis bulunmadiğını, böyle izinsiz girmenin edebe aykırı düşmediğini de yine-Cenab-ı Hak bizlere öğretiyor. Ancak böyle yerlere girildiği zaman da :

«— Esselâmu Aİeynâ ve Ala İbadîllahi's-Salihîn» şeklinde selâm vermemiz gerektiğini de bir önceki haberden öğrenmiş bulunuyoruz.[840]



(485) «Sahip Olduğunuz Köleler Sîzden İzîn İstesin» (Nûr Sûresi: 58)


1057— (263-s.) İbni Ömer'den rivayet edilmiştir:

— Sahip olduğunuz köleler, (üç vakitte odalarınıza girmek için) sizden izin istesin.» İbni Ömer demiştir ki:

— Bu emir erkek köleler içindir, kadın olanlar için değil...[841]



Burada âyetin bir kısmı naklediliyor. Âyet-i Kerîmenin tamamı 1052 sayılı hadîs-i şerîf münasebetiyle açıklamasında geçmiş ve hizmet İçin kullanılan kölelerle henüz bulûğ çağma girmemiş çocukların belirtilen üç vakitte odalara İzinsiz girmemeleri hususu anlatılmıştı. Orada erkek ve kadın köleler arasında bir ayırım yapılmamıştı. İbni Çmer'in görüşünde bu izin, kölelerden erkek olanlar için bahis, konusudur, kadın olanlar için değil... 1052 sayılı hadîs-i şerife ve açıklamasına bakılsın.[842]



(486) «Çocuklarınız Bulûğa Erince» (Nür Sûresi, 59)


1058— (264-s.) İbni Ömer'den nakledildiğine göre, çocuklarından biri bulûğ çağına girince onu odasından ayırırdı ve izinsiz olarak da odasına sokmazdı.[843]



Çocuklar bulûğ çağına erince odaları ayrılır ve bunlar büyükler safına girerler. Onun için hangi vakitte olursa olsun, ana-babalarımn odalarına girmek istedikleri zaman muhakkak izin alıp içeri girmeleri gerekir. Nûr sûresinin 58. âyetinde bu izinsiz girme yasağı küçük çocuklar için üç vakite inhisar ettirilmişti. Köleler de aynen küçük çocuklar hükmüne sokulmuştu.

Burada büyük çocukların durumu anlatılmakta ve her zaman için İzin alarak içeri girmeleri lüzumuna işaret edilmektedir. Âyet-i kerîmenin tamamı şöyle:

«— Sizde» olan çocuklar bulûğa erdiklerinde, kendilerinden Öncekilerin (ağabeylerinin) izin isteyişleri gibi, (odanıza girmek için her vakitte) izin istesinler, tşte Allah âyetlerini (emir ve yasaklarını) böyle açıklıyor. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.» (Nûr Sûresi* Âyet: 59)

İnsanın yetişkin çocuğu izinsiz olarak kendi odasına giremezse, yabancıların hiç giremeyeceği tabiîdir.[844]



(487) İnsan Annesinden (Odasına Girmek İçin) İzin İster


1059— (265-s.) Alkame'den rivayet edildiğine göre, bir adara Abdullah'a (ibni Mes'ûd hazretlerine) gelip dedi ki:

— Annemin odasına girmek için izin istemeli miyim? Buna (Abdullah) şu cevabı verdi:

— Anneni görmekten hoşlanacağın (muaşerete uygun) bütün zamanlarında (izin alman) gerekli değildir.[845]



Yabancı bîr kimsenin özel İkametgâhına girmek için izin istenmesi terbiye ve nezaket icabı olduğu gibi, kötü ve edeb dışı bir manzara ile karşılaşmamak için, cnne, baba, kardeş ve evlâd emsali yakınların yanlarına varılırken öksürerek, seslenerek önceden haber verilmesi de yine bir edeb kaidesidir. Hoşlanılmayacak bir manzara tasavvur edilmediği zamanlarda İse, herhangi bir işarete ve izin elmaya lüzum kalmaksızın anne, baba, kardeş ve çocuğun yanına gidilebilir. Ansızın birbirinin, odasına girmek, bazı nahoş hal ve hareketlerle karşılaşmaya sebep olabileceğinden, buna meydan vermemek için bir takım ses Ve belirtilerle içeri girilmek istendiğini duyurmak ve içerdekine derlenip toparlanmaya imkân vermek gerekir.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[846]



1060— (266-3.) Müslim ibni Nazîr'in şöyle dediği işitilmiştir:

— Bir adam Hüzeyfe'ye sorup, dedi ki:

— Annemin yanma (odasına) varmak için izin isteyeyim mi? O, şöyle cevap verdi:

— Eğer annenin yanma ondan izin almaksızın gidersen, hoşlanmadığın şeyi görürsün.[847]



Bu haber de, bundan önceki haberin mânâsını teyid etmektedir. Hoşlanılmayacak bir manzara İle karşılaşmamak için izin almanın yerinde ve 'edebe uygun İş olduğuna İşaret edilmektedir. Böyle bir görünüş bahis konusu olmadığı anlarda İse, izin almaya lüzum yoktur. 1059 sayılı haberin açıklamasına bakılsın. (Bu haberi, Abdürrezzak'ın Musannef'inde zikrettiğini Fadlu'llah haşiyesinde nakletmektedir. Fadİu'llah : C. II, s. 501).[848]



(488) İnsan Babasının Yanına Varmak İçin İzin İster


1061— (267-s.) Musa ibni Talha'dan. rivayet edildiğine göre, şöyle' demiştir:

— Babamla birlikte annemin yanma vardık da, babam içeri girdi.

Ben de babamı takip ettim. Babam ise, bana dönüp göğsümü itti; o kadar ki, kıçım üzerine beni oturttu. Sonra:

— İzinsiz mi giriyorsun? dedi.[849]



Bu haberde, babası ile beraber annesinin odasına girmek isteyenin hiç olmazsa yanındaki babasından müsaade alarak içeri girmesinin gerekli olduğuna, bîr nezaket ve edeb hareketi bulunduğuna İşaret edilmektedir. Bu konu ile ilgili,önceki haberlere müracaat edilsin.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[850]



(489) İnsan Babasının Ve Çocuğunun Yanına Girmek İçin İzin İster


1062— (268-s.) Cabir'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

— însan, çocuğunun ve kocalmiş olsa bile annesinin, erkek kardeşinin, kız kardeşinin, babasının yanma girmek için izin ister.[851]



Insanın en yakını bulunan ana, baba ve kardeşler gibi mahremlerinin özel yer ve odalarına ansızın, hiç bir belirti göstermeksizin girmemesi gerekli olduğuna ve bunun sebebine 1059 sayılı haberin açıklamasında temas edilmişti. Oraya bakılsın. (Bu haber için de başka bir kaynak bulunamamıştır.).[852]



(490) İnsan Kız Kardeşinin Yanına Girmek İçin İzin İster


1063— (269-s.) Atâ'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

— İbni Abbas'a sordum da, dedim ki:

— Kız kardeşimin yanma girmek için izin isteyeyim mi? O:

— Evet, dedi. Ben tekrar edip dedim ki:

— Benim himayemde iki kız kardeşlerdir; onları geçindiriyorum ve onlara yedirip, harcıyorum, onların yanına girmek için izin istemeli miyim?

— Evet, dedi. Onları çıplak olarak görmek ister misin? Sonra (Nûr Sûresi'nin 58. âyetini) okudu:

Ey iman edenler! Sahip olduğunuz köleler ve henüz bulûğa er» memiş küçük çocuklarınız (odalarınıza girecek olurlarsa) şu üç vakitte sizden izin istesinler: Sabah namazından önce, öğle sıcağında (yatmak için) elbisenizi çıkardığınız sırada, bir de yatsı namazından sonra... Bu üf vakit sizin için yalnız kalma vaktidir.»

— Şu köleler ve küçük çocuklar ancak üç vakit için izin 'almakla emredildiler. (Bunlar dışında büyükler daima izin alarak içeri girmekle emredildiler hükmünü kasdederek yine Nûr Sûresi'nin 59. âyetini ifade edip şöyle) dedi:

«— Sizin çocuklarınız bulûğa erdiklerinde, kendilerinden önceki ağabeylerinin izin isteyişler gibi, (odalarınıza girmek için her vakitte) izin istesisoler.»

îbni Abbas dedi ki, izin almak vaciptir. İbni Güreye de, bütün insanlar üzerine vaciptir ilâvesini yaptı.[853]



Bilgi için 1052 ve 1059 sayılı haberlerin açıklamalarına bakıl&ın. (Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[854]



(491) İnsan Erkek Kardeşinin Yanına Girmek İçin İzin İster


1064— (270-S.) Abdullah'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

— însan babasının, anasının, erkek kardeşinin ve kız kardeşinin yanına (odasına) girmek için izin ister.[855]



1059 sayılı haberle ondan sonrakilere bakılsın.[856]



(492) Üç Defa İzin İstemek


1065— Ubeyd ibni Umeyr'den rivayet edildiğine göre, Ebû Musa El-Eş'ari, Ömer ibni Hattab'ın huzuruna çıkmak için izin istedi. Hazret) Ömer'in meşguliyete benzer hali olduğundan, Ebû Musa'ya izin verilmedi. Bunun üzerine Ebû Musa geri döndü. Ömer işini bitirince:

— Ben Abdullah ibni Kays'ın (Ebû Musa'nın) sesini işitmedim mi? Ona müsaade edin, (gelsin). Ebû Musa geri dönüp gitti diye Hazreti Ömer'e söylendi. Hz. Ömer onu çağırttı (ve geri dönüş sebebini sordu). Bunun üzerine Ebû Musa dedi ki:

— Biz bununla emredilmiştik, (üç defa izin isteyin, size izin verilmezse geri dönün diye Hz. Peygamber bize buyurmuştu). Buna karşı Hz. Ömer:

— Bana, buna dair delil getirirsin, (yoksa canını acıtırım). Ebû Musa da Ensar'ın meclisine gidip, onlara sordu:

— (İçinizde izin istemenin üç defa olduğuna dair hadîs-i şerifi bilen ve Hz. Ömer'e karşı şahitlik edecek var mıdır?) Onlar da dediler ki:

— Bu hususta sana en küçüğümüz Ebû Sa'îd El-Hudrî ancak şahitlik edebilir. Adam, Ebû Sa'îd ile beraber (Hz. Ömer'e) gitti. Hz. Ömer de şöyle buyurdu:

— Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seİlem) 'in işinden bana gizli kalan mı oldu? (şaşılacak şey!..) Çarşılarda alış-veriş beni meşgul etti. Bu sözden, ticarete çıkışı kasdediyor.[857]



Ebü Davüd, Tirmİzî ve İbnİ Mace 'nin rivayet ettiklerine göre de, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«Sizden biriniz üç defa izin ister de, ona izin verilmezse, geri dön.sÜn.»

Anlaşılıyor ki, üç defaya kadar kapıyı çalmak veya selâm vermek suretiyle içeri girmek için izin çıkmasını beklemek ve izin çıkmadığı takdirde de geri dönmek sünnettir. Anlayış göstererek başkasını rahatsız etmemek aynı zamanda nezaket ve edeb kaidesidir. Böyle olduğu halde, fazilet ve şerefi çok üstün olan Hz. Ömer'in hafızasından bu Hadîs-İ Şerif silinmiş veya ona kapalı kalmış olup, ondan mertebece daha aşağı kimselerin hatırlat-masiyle İşin farkına varmış ve buna taaccüp etmiştir. Buna da sebep, insanlara muhtaç olmamak için bizzat çoluk-çocuğunun geçimini temin maksadıyla çarşıya çıkıp çalışmasını ve meşgul olmasını göstermektedir. Hazretf Ömer, yalnız E b û M Cı s a 'nm şahitliği ile izin istemenin üç defa olduğuna dair Hadîs-i Şerifin sıhhatini kabul etmemiş, başka bir şahit getirilmesini istemişti. Çünkü bir kişinin İfadesi kesinlik taşımaz. Ebû S a î d'in de aynı Hadîs-İ Şerife şahitlik etmesi üzerine de, hüküm iki kişinin şahülîğİ ile kesinlik kazanarak Hz. Ömer tarafından kabule şayan oldu.[858]



(493) İzin İstemek Selâmdan Başkadır


1068— (271-s.) Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, selâm vermeden önce izin istiyen hakkında kendisine soruldu. Ebû Hüreyre dedi ki:

— Selâm ile söze başlamadıkça ona (izin istiyen kimseye) müsaade edilmez.[859]



Bir kimsenin evine girmek için, yalnız kapıyı çalmak veya seslenmek gibi hareketlerle izin istemek başka şeydir, ayrıca selâm vermek de başka şeydir. Buradaki haberden anlaşıldığına göre, ev sahibi ile İlk karşılaşmada selâm verilir ve içeri girmek için müsaade İstenir. Selâm vermedikçe de içeri girmeye müsaade edilmez.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamadı.).[860]



1067— (272-s.) Ebü Hüreyre'nin şöyle dediği işitümiştir:

— Bir kimse, bir yere girmek isteyip de «Esselâmu Aleyküm» demedi ise, selâm anahtarını getirmedikçe cna «hayır!» (İçeri girmek yok!) de.[861]



Bu haber de, bir öncekini" teyid etmekte ve selâm vermeden içeri girmenin yerinde bir hareket olmadığınrbelirtmektedir. Böylece izin istemekle selâm vermenin ayrı ayrı şeyler olduğu da anlaşılmaktadır,

(Bu haber için yine başka bir kaynak bulunamarmşhr.).[862]

(494) İzinsiz Bakanın Gözü Oyulur


1068— Ebû Hüreyre, Peygamber (Sallaltahü Aleyhi ve Sellem/den rivayet ettiğine göre, Peygamber şöyle buyurdu:

«— Eğer bir adam (izinsiz olarak) yukardan aşağı evine bakar da, ren ona Mr taş atıp gözünü çıkarırsan, sana bir günah yoktur.»[863]



Haber vermeksizin ve müsaade almaksızın kasıtlı olarak başkasının kapı aralığından veya evinin penceresinden içeriye bakmak, hisar ve duvar gibi yerler üzerinden ev içlerine bakmak haramdır. Bunda hem ev masuniyetini ihlâl vardır, hem de tecessüs, yani başkasının özel hayatını araştırma vardır. Bundan son derece kaçınmak lâzımdır. Yoldan geçerken, araştırma ve kasıt niyyetini taşımaksızın bir göz değmesi, suretiyle bakılmasında bîr beis yoktur ve bu bir suç sayılmaz.

Şafiî mezhebine göre, kasıtlı olarak ve işlediğinde sebat göstererek kapı veya pencere aralığından İçeri bakanın gözü oyulduğu takdirde, oyan kimseye ne kısas yapılır, ne de diyet ödetilir.

İmamı Azam Hazretlerine göre, böyle kötü bir İş yapar kimseye, yaptığı İşin haram olduğu ve bundan sakınılması gerektiği ihrar edilir, halini düzeltmesi İstenir. Buna rağmen halini düzeltmeyerek aynı kötü işe devam ettiği sabit olursa, gözünü çıkarmak caizdir.[864]



1069— Enes'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«— Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namaz kılıyordu da, bir adam uzanıp evine (kapı aralığından) baktı. Bunun üzerine Peygamber ok torbasından bir ok alıp» o adamın gözlerine doğru çevirdi.»[865]



Haber vermeksizin Peygamberin evi -içine gözü İle tecavüz edenin bir Bedevi olduğu rivayeti vardır. -Bunun yaptığı hareketin fenalığını kendisine bildirmek ve bir daha böyle bîr işe teşebbüs etmemek İçin Hz. Peygamber Bedevinin gözlerine doğru oku doğrultnıuş, adam da sakınıp gitmiştir. Bu Hadîs-i Şerifi biraz değişik lâfızla Tirmizİ de rivayet etmiştir. Bundan önceki Hadîs-i Şerife ve açıklamasına, bakılsın.[866]



(495) İzin İstemek, Göz Harama Değmemek İçindir


1070— Sehi ibni Sa'd haber verdiğine göre, bir adam Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in kapısındaki bir delikten içeriye baktı. Peygamberde kendisiyle başını kaşıdığı bir çalı vardı.

— Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o adamı görünce, şöyle buyurdu :

— «Eğer maksatlı olarak bana baktığını hileydim, bunu gözüne sokardım.»[867]



Göz harama değmesin, evin mahremiyetine vakıf olunmasın ve böylece haram işlenmesin diye, yabancı- evlere-girmekte izin almak meşru kılınmıştır. Bunun için hiç kimseye, kapı deliğinden veya aralığından içeri bakmak delâl değildir. Israrla bu haramı işleyenlerin cezası da, göz oyulması kadar ağırdır. 1086 sayılı Hadîs-i Şerîf açıklamasına bakılsın.[868]



1071— Peygamber (Sallalhhü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«— Göz (harama değmesin) için izin almak meşru kılındı.»[869]



1070 sayılı Hadîs-İ Şerife bakılsın.[870]



1072— Enes'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«— Bir adam, Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) 'in -hücresindeki (evindeki) aralıktan içeriye baktı da. ResülüUah (Saîlallahü Aleyhi ve SeUem) bir okla ona karşı durdu. Adam da başını çıkardı; (savuşup uzaklaştı).»[871]



1069 ve 1070 sayılı Hadîs-İ Şeriflere bakılsın.[872]



(496) Bir Adam Bir Adama Evinde Selâm Verince


1073— Ebû Musa'dan haber verildiğine göre, şöyle demiştir:

— Ömer'in yanma varmak için (kapıda) izin istedim —üç kerre — de bana izin verilmedi. Ben de geri döndüm. (Arkamdan Ömer adam gönderip) beni çağırttı ve dedi ki:

—" Ey Abdullah! Kapımda beklemek sana zor geldi. Şunu bilmiş ol ki, insanların senin kapında beklemeleri aynı şekilde onlara zor geliyor. Ben de:

— Hayır, ben senin yanma girmek için üç defa izin istedim, bana izin verilmedi. Ben de geri döndüm. «Biz böyle hareket etmekle emrolunuyor-duk, (Peygamberin bize emri bu idi).» dedim. Bunun üzerine Ömer:

— Bunu kimden işittin? dedi de ;

— Bunu Peygamber (SaîiaUahü A teyhi ve Selknı) 'den işittim, dedim. Buna karşı Ömer şöyle dedi:

— Bizim işitmediğimizi, Peygamber (SaîiaUahü Aleyhi ve Selîem) 'den sen mi işittin? Bu hususta bana bir delil getirmezsen, seni azaba sokacağım.

— Ben de çıktım, Mescid'de oturmakta olan Ensar'dan ibaret birkaç kişinin yanına kadar gittim. Onlara (izin İstemeye dair Hadîs-i Şerifi işiten olup olmadığını) sordum. Onlar dediler ki:

— Bundan şüphe eden mi var?

Ben de Ömer'in söylediklerini onlara haber verdim. Onlar:

— Sen?ale ancak en küçüğümüz kalkıp gidebilir, dediler. Bunun üzerine Ebû Saîd El-Hudrî —yahut Ebû Mes'ûd— Ömer'e gitmek üzere benimle kalktı. (Ebû Saîd, Ömer'in huzurunda şu Hadîs-i Şerifi) anlattı:

— Sa'd ibni Ubade'yi ziyaret etmek isteyen Peygamber (Sallat ahu AhyhtYeSeltehOiH (yola) çıktık. Nihayet Peygamber onun yanma vardı da selâm verdi, fakat içeri girmeye kendisine izin verilmedi. Sonra ikinci defa selâm verdi, sonra üçüncü defa verdi. Yine kendisine izin verilmedi. Bunun üzerine Peygamber:

«— Biz, üzerimizdeki borcu ödedik» buyurdu. Sonra geri döndü. Arkasından Sa'd, Peygambere yetişip, dedi ki:

. — Ey Allah'ın Resulü! Seni hak olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, sen selâm verdiğin her defa, ben işitiyordum ve selâmına karşılık veriyordum, (ve aleyküm selâm ve rahmetullah diyordum). Ancak istiyordum ki, bana ve ehlime çok selâm veresin, (bunun için sizi bekletmiş oldum). Bundan sonra Ebû Musa, (Hazreti Ömer'e hitaben) :

— Vallahi, benim Resûlüllah (SaUaîlahü Aleyhi ve Sellem)'in Hadîs-i Şerifine güvenim vardı, (bunu kesin olarak biliyordum), dedi.

Hazreti Ömer de:

— Evet, doğrusun. Ancak ben işi gerçekleştirmek (ve şüpheden kurtarmak) istedim, buyurdu.[873]



Daha önce 1066 sayılı haberde İzin almak, selâmdan başka şey olduğu bildirilmişti. Bununla beraber izîn isteme, kapı çalınması, öksürme ve seslenme gibi-hareketlerle yapıldıktan sonra, içeri girerken selâm vermek de şart kılınmıştı. Şimdi buradaki Hadîs-i Şeriften öğreniyoruz-kı/yalnız selâm vârm-ek :suneiİyle içeri girme müsaadesi alınabilir. Sesin, ve selâmın duyu-labildiği yerlerde yalnız selâm vererek içeri girme izni alınabilir. 1065 sayılı Hadîs-i Şerife bakılsın.

(Sa'd ibni Ubade'nin hal tercemesi İçin 846 sayılı hadîse bakılsın.).[874]



(497) Adamı Çağırmak Ona (İçeri Girmesi İçin) İzindir


1074— (273-s.) Abdullah'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

— İnsan çağrıldığı zaman ona (içeri girmesi için.) izin verilmiş demektir.[875]



Çağıran kimse ile çağrılan arasında mesafe az olur veya kısa zaman aradan geçerse, çağrılan kimse izin almaksızın içeri girebilir. Onun çağrılması kendisi İçin İçeri girmesine müsaade mânâsını taşır. Fakat mesafe uzak olur veya aradan uzun zaman geçerse, yeniden bir İzin istemek suretiyle içeri girilmesi icab eder. Bu hal durum ve şartlara göre de değişebilir.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[876]



1075— Ebû Hüreyre, Peygamber (SallaUahüAleyhiveSellem)'den rivayet ettiğine göre, Peygamber şöyle buyurdu :

«— Sizden-biriniz çağrılır da, e^çi ile beraber gelirse, bu ona (içeri girmesi için) izi&ıdir.»[877]



1074 sayılı habere ve açıklamasına bakılsın. Bir haberci veya elçi va-sıtasiyle çağrılanlar, elçi veya haberciden önce gelirlerse, bu takdirde izin almaları gerekir. Nitekim Ashabdan bazı kimselerin- çağrılmış elmalarına binâen Hz. Peygamber'den izin istedikleri rivayeti vardır. Aksi haJde izne hacet yoktur.[878]



1076— Ebû Hüreyre, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den rivayet ettiğine göre, Peygamber şöyle buyurdu;

«— Adamın adama elçi göndermesi, ona (içeri girmesi için) izindir.»[879]



Bu bölümle İlgili diğer hadîs ve haberlere bakılsın.[880]



1077— (274-s.) Ebû'l-Alâniyye'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir :

— Ebû Saîd El-Hudrî'ye vardım da, selâm verdim. (İçeri girmeye) bana izin verilmedi. Sonra selâm verdim, yine izin verilmedi. Sonra üçüncü defa selâm verdim de sesimi yükselttim ve dedim ki:

— Esselâmu Aleyküm, ey ev halkı!.. Yine bana izin verilmedi. Ben de bir kenara çekilip oturdum. Bir de bir erkek çocuk çıkıp, gir, dedi. Ben de (içeri) girdim. Ebû Saîd bana dedi ki:

— Dikkat et, sen (üç kerrederi) ziyade edeydin sana izin verilmeyecekti, (çünkü sünnete aykırı hareket etmiş sayılacaktın). Ben, ona (içinde şarap yapılan) kaplardan sordum, muayyen bir kaptan sormadım; ancak haramdır, dedi. Nihayet ona deriden yapılmış kaplardan sordum; buna da haram, dedi. Ravilerden Muhamrned (ibni Sirîn) dedi ki:

— Bu (içinde şarap yapılan) bir kaptır ki, baş tarafına deri yapılır da bağlanır.[881]



Sarhoşluk veren içkiler ve her türlü şarap, İlk haram kılındığı zaman, bu içkilerin içinde bulunduğu kaplan da kullanmak yasak edilmişti. Bu İçkİ .kaplarının hepsi kırılmış ve yok edilmişti. İçki imalâtı son bulduktan sonra, bu içki kaplarına benzer kapların yapılıp satılmasına ve kullanılmalarına müsaade edildi.

Bu haberden de anlaşıldığına göre, üç defa selâm vermek suretiyle İzin istemek sünnettir. Bundan ziyade olarak izin istemede İsrar etmek sünnete aykırıdır. Bunu yapmamalı ve müslüman. kardeşi rahatsız-etmemelidir.

(Bu haber İçin başka bir kaynak bulunamamıştır.).[882]



(498) Kapıda İnsan Nasıl Durur


1078— Peygamber (Saîlalİahü Aleyhi ve Sellem) 'in arkadaşı olan Abdullah ibni Büsr'ün anlattığına göre, Peygamber (Sallatlahü Aleyhi ve Sellem) bir (kimseye ait) kapıya gelip de (içeri girmek için) izin istediği zaman kapıya karşı durmazdı. Sağa ve sola gelirdi. Eğer kendisine izin verilir ise (içeri girerdi). Değilse dönerdi.[883]



Bir kimsenin evine veya odasına girmek için tam kapı karşısında durmak edebe aykırıdır. Kapı açılır açılmaz içeriyi gözetlemek ve görmek halleri taşınıldığî fikrini verir. 6u da nezaketsizlik clur. Onun için Hz. Peygamber bize öğrettiği şekilde kapının yan taraflarına çekilmek suretiyle içeri girme izni istenmelidir, üç defa istendikten sonra da, İzin verilmezse dönüp gitmelidir.

Abdullah ibni B ü s r kimdir? :

Eb Û B ü s r künyesini taşıyan A b d u I I a h 'in Medîne'Ii ashab* dan ve Mazin kabilesinden olduğu söylenir. Ebeveyni ile iki kardeşi de as-habdandır. Daha genç yaşta iken Peygamber (Sattalkthü Aleyhi ve Sellem) eüni. bunun başına koyup :

«— Bu oğlan bir asır yaşayacaktır.» buyurmuş ve rivayet edildiğine göre de 96 veya 100 yaşında Şam'da vefat etmiştir. Şam'da en son vefat eden şahabı budur. Abdest alırken ansızın vefat etmiştir. Allah ondan razı olsun.[884]







(499) Bir Kîmse İzin İster De Ona, Ben Çıkıncaya Kadar Bekle Diye Ev Sahibi Söylerse Nerede Oturur?


1079— (275-s.) Abdurrahman ibni Muaviye ibni Hadic babasından rivayet ettiğine göre, babası şöyle demiştir:

— Ömer ibni Hattab'a gittim — Allah ondan razı olsun — de, huzuruna çıkmak için izin istedim. Bana dediler ki:

— O sana çıkıncaya kadar yerinde bekle. Ben de kapısına yakın bir yerde oturdum. (Babam anlatıp) dedi ki, nihayet Ömer bana gelip su istedi. Sonra abdest aldı ve mestlerini mesnetti, (ıslak elleriyle sildi). Ben :

— Ey müminlerin Emîri! Böyle abdest alman beviîden midir? dedim. Şöyle dedi ;

— Beviîden yahut başkasından...[885]



Herhangi bîr yere gidip içeri girmek için müsaade istenir de, biraz beklenmesi şeklinde cevap verilirse, hemen kapı önünde beklenmemelidir. Kenara çekilip yakın bir yerde oturarak beklemelidir. Fazla uzaklaşmak âo doğru değildir; çünkü aratmaya sebep teşkil eder. Hem hürmetsizlik olur, hem de eziyet verilmiş olur

Bu haber aynı zamanda, ashab-ı kiramın mestler üzerine mesih yaptıklarına ve bevil gibi hallerden abdest bozulduğu takdirde de mesih yapılabileceğine delil teşki! etmektedir.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[886]



(500) Kapıyı Çalmak


Enes ibni Malik'den rivayet edildiğine göre, Peygamber (SatlaHahü Aleyhi ve Sellem)"m kapıları (ashab tarafından) tırnaklarla çalınırdı.[887]



Ashab-ı Kiramın edebe son derece riayetlerinden dolayı Peygamberin huzuruna çıkmak İstedikleri zaman duyulacak kadar hafif bir sesle parmak uçların! ve tırnaklarını kullanarak kapıyı çalarlardı. Işitilemeyecek bir durum olduğu zaman, daha fazla, ihtiyaç miktarı bîr sesle kapıyı çalmak gerekir. Pat pat şeklinde veya kapılardaki zillere devamlı basarak kapı çalmak edebe aykırıdır. Hem kaba bir harekettir, hem de ev sahibine rahatsızlık vermektir.

(Bu Hadîs-İ Şerif için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[888]



(501) İzin Almadan İçeri Girince


1081— Kelde ibni Hanbel haber verdiğine göre, Safvan ibni Ümey-ye kendisini Mekke'nin fethi'zamanında Peygamber (Salialtahü Aleyhi ve Sel'cm)'e bir oğlak, süt ve sebze yemeği getirmek üzere gönderdi. (Kavilerden Ebû Asım demiştir ki, «Dağabîs» bir nevi yeşil sebzelerdir). Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de vadinin üst tarafında idi. (Kelde ibni Hanbel anlatıp) dedi ki:

— Ben selâm vermedim ve içeri girmek için de izin istemedim. Peygamber, şöyle buyurdu :

«— Geri dön de Esselâmu Aleyküm, gireyim mi? diye söyle.» Bu vak'a, Safvan müslüman olduktan sonra vuku buldu. Ravüerden Amr demiştir ki:

— Ümeyye bu şekilde bana Kelde'den nakletti; fakat bunu Kelde'den işittim demedi.[889]



Hz. Peygamber hiç kimseyi ayıplamamış ve yüzüne karşı kırmamış olduğu halde, böyle selâm vermeksizin ve izin de almaksızın içeri giren kİm-seyİ geri çevirmesi iki mânâ taşımaktadır:

Birincisi, selâm verip izin istemenin çok önemli, gözetilmesi gereken bir vazife olduğunu ve bunun asla terkedilmemesi gerektiğini bildirmektir. ikincisi de, henüz islâm hayatına alışmamış kimselere bilfiil edebi öğretmek hususudur. Bundan anlaşılıyor ki, izinsiz ve habersiz olarak bir kimsenin evine girmek caiz değildir.[890]



1082— Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre: — Peygamber (SaİUttlahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur;

«— Bir kimse gözü içeriye sokarsa, «na izin yoktur.» (Yâni; izin istemek, gözü korumak içindir. İsinden Önce göz içeriye dalarsa, ona izin verilmez).[891]



Gözler hoşa gitmeyen şeyler görmesin diye izin alarak içeri girmek meşru kılınmıştır. Gözlerin kapıdan içeriye dalması, insanın izin almadan içeri girmesi hükmünü taşır. Bu itibarla izinsiz içeri giren, nasıl ki seîâm verip izîn almak üzere geri çevriliyorsa, gözlen içeri girene de müsaade edilmemesi gerekir. .Onun da özür dileyip sünnete uygun olarak izin istemesi lâzımdır. Zaten kapıya karşı durulmayıp sağa veya sola çekilmekle emredîliş, yine gözleri korumak içindir.[892]



(502) «Gireyim Mi?» Deyip De Selâm Vermeyince


1083— Ebû Hüreyre'nin şöyle dediği işitilmiştir:

— Bir kimse, içeri gireyim mi? deyip de, selâm vermemişse,_ anahtarı getirmedikçe izin yok, diye söyle. (Ravi der ki) ben sordum:

— (O anahtar) selâm mıdır? Ebû Hüreyre:

— Evet! dedi.[893]



Bu haberden de anlaşılıyor kİ, içeri girmek için yalnız İzin İstemek kâfi değildir. İçeri girmekte kullanılan anahtar yerine kaim olan selâm sözünü de getirmek gerekir. 1067 sayılı habere bakılsın.[894]



1084— Amir oğullarından bir adam anlattığına göre, kendisi Peygamber (Saliallah'd Aleyhi ve Seltem) 'e gelip: — (İçeri) gireyim mi? dedi. Peygamber (Satiallahü Aleyhi ve Sellem) cariyesine:

— Çık, ona rle ki: Esselâmu Aleyküm, gireyim mi? diye söyle. Zira; bu adam hsipı istemeyi beceremiyor.»

— Adam demiştir ki, cariye bana çıkıp gelmeden Önce ben bu sözü işittim de:

— Esselâmu Aleykürri, gireyim mi? dedim. Peygamber şöyle buyurdu:

— Senin de üzerine selâm olsun, gir.»

Adam demiştir ki, ben de içeri girip : (Bir Peygamber olarak) ne ile geldin? dedim.

Peygamber şöyle buyurdu :

— Ben sîze hayırdan başka bir şeyle gelmedim: Ortağı olmayan tek Allah'a ibadet edesiniz, Lât ve Uzza pullarına tapınmayı terkedesiıniz, gece ve gündüz beş vakit namaz kıla siniz, senede bir ay oruç tutasımz, bu Beyt'i (Kabe'yi) haccedesiniz ve zenginlerimizin mahndnn alıp, onu fakirlere veresiniz diye size geldim, (gönderildim).

— Adam dedi ki, ben Peygambere sordum:

— İlimden bilmediğin birşey var mı? Peygamber .şöyle buyurdu : .

«— Gerçekten en hayırlısını Allah bilir. İlimden bîr kısmı vardır ki, onu ancak Allalh bilir. Beş şeyi Allah'dars başkası bilmez: = Kıyametin ilmi (kopacağı vakti bilmek) Allah ika tındadır. Yağmuru (dilediği yere, dilediği kadar) -o yağdırır. Ralhimlerde (erkek-dişi, sağlam-sakat, iyi-kötü) ne varsa o bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını (başına ne geleceğini) bilemez. Hiç kimse de hangi yerde öleceğini bilemez.» (Lokman Sûresi, Ayet: 34).[895]



Bu Hadîs-i Şeriften de öğreniyoruz ki, bir kimsenin evine girmek için yalmz izin istemek kâfi değildir. Ayrıca olarak selâm verilecektir. Bİr de Hz, Peygamberin beşeriyete gönderilmesİndeki hikmet, sırf insanları hayra ve1 en iyiye çağırmak ve onları dünya ile âhiret saadetine kavuşturmaktır. Ge-* tirdiği hayırlı şeylerin ilki ve başı da Allah'a hiç birşeyi ortak koşmakstzın ona iman edip, İbâdette bulunmaktır. Bu imanın esasını teşkil eder. Bundan sonra sırasiyle zikredilen ibâdetler de günde beş vakit namaz kılmak, senede bir ay oruç tutmak, haccetmelcve zekât vermektir. Bunlar ana ibâdetlerdir.

Herş^yin aslını ve künhünü olduğu gibi, tam olarak bilen Genab-ı Hak dır. İnsanlar da bir kısım şeyleri bilirler ve bilebilirler. Beş temel şey vardır ki, bunların esasını Allah'tan başkası bilemez. Bunları Lokman Sûresi'nin 34. Âyet-İ Kerîme'sinde şöyle beyan buyuruyor :

1— Kıyametin ne zaman kopacağını ve âhİret hallerini ancak Allah bifir. Zaten âhirete ait haller dünya yaratılah beri insanlar tarafından mü-şahade edilmediğinden, hiç kimse kendi ihtiyar ve İradesiyle bunları bilemeyeceği mpnakaşa götürmez.

2— Bİr ölçü nispetinde dilediği yerlere yağmur yağdıran ve bunun zamanı ile miktarını bÜen ancak Allah'tır. Bazı aiâmetîer belirdikten sonra, basınç ve bului emareleri ve rüzgârlar çıktıktan sonra tahminlerde bulunup bir kısım isabet kaydetmek, asıl kastedilen ilmi bilmek sayılmaz ve bu gerçek ilim olmaz. Bir işin tahakkukuna sebep olacak emare ve belirtilerin bulunması, o işin vuku bulacağına delildir. Bu esbabı yaratan ise Allah'tır. Afları bu yağmur sebeplerini yaratmazdan önce, nereye ne kadar yağmur yağdıracağını bilir. Fakat bunu ondan başkası bilemez. Biz ancak sebepler ve alâmetler ortaya çıktığı zaman bazj şeyleri bilebiliriz.

3— Ana rahminde ceninin daha azaları teşekkül etmeden, onun nasıl bir yaratık olacağını ancak Allah bİIir. Bedenen sağlam-sakat, İyi-kötü, erkek veya dişi olduğunu ancak Allah bilir. El-ayak ve kemik gibi bazı aza-İar teşekkül ettikten sonra röntgen benzeri âletlerle keşfetmeler bu konu dışında kalır. Çünkü; göz görüldükten sonra kör denmez. Göz bahis konusu olmadan, gözün var olup olmayacağını bilmek hususundaki ilim ancak Allah katında mevcut bir gerçektir. Beşeriyet bunu bilmekten acizdir.

4— İnsanın sevinçli ve kederli, sağlam ve hasta, kâr ve zarar halleri vardır. Başına bir kaza gelip gelmeyeceğini önceden kesin olarak bilemez. Fakat Allah Teâlâ önceden bütün kulların bu hallerini bilir.

5— Hiç bir canlı da nerede öleceğini bilemez. Ölüm İnsanın elinde değildir. Ne zaman ve nerede insanı yakalayacağı belli olmaz. İnsan devamlı olarak ömrünün sonuna kadar muayyen bîr yerde kalmaya kararlı olsa bile, bazı mecburî sebepler onu başka yere iletir ve ölümü orada meydana gelir. Bugün yollardaki kazalarda, hastahane ve muhtelif yerlerde vukua gelen ölümler açıkça bu gerçeği ortaya koymaktadır. Allah Teâlâ ise, ezelî ilmî ile her canlının nerede ve nasıl öleceğini bilir. Ondan başkası bunu bilemez.[896]



(503) İzin İstemek Nasıldır?


1085— İbni Abbas'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: Ömer, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Scllemyin huzuruna çıkmak için izin istedi de, şöyle dedi: Selâm Allah'ın Resulüne olsun, Esselâmü Aleyküm. Ömer, (içeri) girebilir mi?[897]



Hazreti Ö m e r 'in izin isteme şekli en kısa ve en güzel istizandır. Önce selâm verilir. Sonra isim beliriilerek içeri girme müsaadesi alınır.

B(u hadîs için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[898]



(504) Kim O? Diyene Karşı: Ben, Diyen


1086— Cabir'in şöyle dediği işitilmiştir:

— Babam üzerinde olan bir borç için Peygamber (Sallallahü Aleyhi veSelleın)'e gittim. Kapıyı çaldım da, Peygamber:

«— Kim o?» dedi. Ben de :

— Ben, dedim. Peygamber buna hoşlanmamış gibi:

«— Ben, ben.» dedi.[899]



Kapı çalınıp da, İçerden «Kim o?» dendiği zaman, «Ben!» diye cevap vermek, tanıtma bakımından yeterli değildir. Sesten tanıtmaya çalışmak çok defa yanlışlığa sebep olur. Onun için -Hz. Ömer'in kendi ismini yererek şahsını tanıtması gibi tanıtmak gerekir. Nitekim; ben demek suretiyle tanıtmadan HzvPeygamber'in hoşlanmadıkları bu Hadîs-i Şerifte görülmektedir.[900]



1087— Abdullah ibni Büreyde, babasından rivayet ettiğine göre, babası şöyle demiştir:

— Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) Mescid'e çıktı. Ebû Musa da (Mescidde) Kur'ân okuyordu. Peygamber (beni kasdederek) :

«— Bu kimdir?» dedi. Dedim ki:

— Ben (Abdullah'ın babası) Büreyde'yim, sana 'i'eda kılındım. Bunun üzerine o, şöyle buyurdu;

Buna (Ebû Musa'ya), Davud'un güzel sesinden bir ses verildi.»[901]



Hem ben kelimesini, hem de ismi vererek «Ben Büreyde, ben Ahmed* tarzında «Bu kim, kim o?» sorularına cevap vermekte bir beis olmadığına bu Hadts-i Şerîf bir delildir. Çünkü bu cevaba karşı Hz. Peygamber hiç bir hoşnutsuzluk alâmeti göstermemiştir. Güzel sesle Kur'ân okumayı da tahsin buyurmuşlardır. Şu tabiî ki, mânâya ve İhlâsa nüfuz etmeden sırf madde ve gösteriş için okunan Kur'ân-t Kerîm'İn vebali çok büyüktür.

Mizmar, bir çalgı âletinin adıdır kİ4 bununla güzel ses murad edilmiştir. Â I - İ D a v u d sözü, Peygamber Hazretİ D a v u d run şahsına dalâlet eden ve şeref İfade eden sözdür. Hazreti D a v u d 'un sesinin güzelliğine E b û Musa 'nın sesi benzetilmiştir. Bu Hadîs-i Şerîf 805. sayıda geçmiştir. Oraya müracaat edilsin.[902]





(505) İzin İsteyip De, Karşılık Olarak «Selâmla Gir» Deyince


1088— (277--s.) Abdurrahman ibni Cud'dan rivayet edildiğine göre, demiştir ki:

— Abdullah ibni Ömer'le beraberdim de, bir ev halkından (içeri girmek için) izin istedi. (Karşılık olarak ona) selâmla gir, dendi. Abdullah ise, onların huzuruna girmekten sakındı.[903]



Bir eve girmek İçin sünnet üzere izin istendiği zaman, karşılık olarak ev sahibinden «Selâmla içeri gir» diye söylenmesi, İçeri girmemeye sebep'teş-kil edecek söz değildir. Abdullah ibni Ömer 'in içeri girmemesine bu ifade sebep olmayıp, din yönünden başka bîr sakıncanın bulunması sebep olsa gerektir. Bunu da açıklamaya lüzum görmemiş olabilir. Şerhlerde de bir açıklamaya rasilanamamıştır.[904]



(506) Evlere Bakmak


1089— Ebü Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki; Peygamber (SaHallahü Aleyhi ve Selîem) şöyle buyurdu:

«— GÖz, (evden) içeri girdiği zaman, izin yoktur.»[905]



1082 sayılı Hadîs-i Şerîf'e ve açıklamasına bakılsın.[906]



1090— (278-s.j Müslim İbni Nezîr'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki, bir adam Hüzeyfe'nin yanına girmek için izin istedi de (izin çıkmadan önce) içeriye baktı ve:

«— Gireyim mi?» dedi. Huzeyf e:

«— Gözüne gelince içeri girdi; kıçın ise girmedi.» dedi.[907]



Bu haber de gösteriyor ki, izin istemek gözü korumak içindir. İzin almadan önee gözün içeri girmesi halinde, İzin istemeye mahal kalmamış olur. Tafsilât. İçin 1082 sayılı Hadîs-İ Şerîf açıklamasına bakılsın.[908]



1090— (M.) Bir adam sordu ki:

— Annemin yanma (odasına) girmek için izin isteyeyim mi? (Adam ona şöyle) dedi:

— Eğer İzin istemezsen (haber vermeden ansızın odasına girersen), hoşuna gitmeyen şeyi görürsün.[909]



1059 ve 1060 sayılı haberlere bakılsın.[910]



1091— Enes ibni Malik'den rivayet edildiğine göre, bir Bedevi Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve kellem) 'in evine gelip, gözünü kapı aralığına dikti, (içeri baktı). Bunun üzerine Peygamber bir ok yahut sivri bir odun alıp, Bedevinin gözünü oymak için onu kasdetti de, Bedevi gitti. Sonra Peygamber şöyle buyurdu:

«— Dikkat et, eğer yerinde duraydın gözünü oyardım.»[911]



1069 sayılı Hadîs-i Şerife bakılsın.[912]



1092— (280-s.) Rivayet edildiğine göre, Ömer ibni Hattab (Radiyallahuanh) şöyle demiştir:

«— Kendisine izin verilmeden önce kim bir evin köşe bucağı ile gözlerini doldurursa, gerçekten fasık olmuştur.»[913]



İrısanlardari çekinmeden açık olarak günah İşleyenlere, haramdan sakınmayanlara fâsfk denir. Henüz İzin almadan kapı ve pencere aralarından evin içini gözetlemek yasak iş olduğundan, bunu yapanlara fasık denir. Bu da İşİn haram olduğuna delâlet eder.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[914]



1093— Resûlüllah (Sallallahii Aleyhi ve Selleınj'in azadlısı Sevban anlattığına göre, Pygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu :

«— İzin almadi!kça hiç bir müslümana, bir evin içine bakmak helâl olmaz. Hiç tkimse, namazdan ayrılmadıkça, imam olduğu cemâati bırakıp, duayı kendine tahsis etmesin, (cemâati da duasına ortak etsin). Hiç kimse de boşanıp lıafiflemedikçe, idrar sıkışıklığı ile namaz kılmasın.»[915]



Hadîs-İ Şerifte üç yasak hüküm bulunmaktadır :

1— İzin almadıkça, hiç bir müslüman bir evin iç kısımlarına bakma-malıdır. izinsiz bakılırsa, izinsiz o eve girilmiş olur kİ, böyle izinsiz bir eve girmek günahtır; hiç kimseye helâl olmaz.

2— Cemaatla kılınan namaz toplu bir ibâdettir. Topluca yapılan İbâdetlerde hiç kimse ettiği duayı kendine has kılmamalıdır. İmam kıraat mevkiinde olduğundan, kunut ve tahİyyat gibi dua yerlerinde bilhassa bu halden sorumlu olur. Duadaki lâfız müfred olsa bile, kaibi ile cemaatı nİyyet etmesi gerekir. Meselâ : «Allah'ım, beni bağışla ve bana hidayet ver» yerine «Allah'ım, bizi bağışla ve bize hidayet ver» mânâsında sünnet üzere dua etmeli veya birinci şeklide dua ediliyorsa, kalben cemaat da nİyyet edilme! id ir.

3— İnsan abdestten sıkışık halde iken namaza durmamalıdır. Bu halde iken namaz kılmak mekruhtur. Çünkü kılınan namazda huzur ve huşu olmaz. Acele olarak namazın bitirilmesi istenir. İbadet mânâsı kalmaz. Büyük ve küçük abdestlerden sıkışıklık aynı yasak hükmü taşır.[916]



(507) «Evine Selâmla Girenin Fazileti»


1094— Ebû Ümarae'nin şöyle dediği işitilmiştir: — Peygamber (Saîtallahü Aleyhi ve Seliem) buyurdu:

«— Üç kimse vardır ki, bunların her biri Allah'a karşı korunmuştur; eğer yaşarsa ihtiyaçtan toeri olur ve eğer ölürse cennete girer: Kim evine selâmla girerse, Azız ve Yüce olan Allah'la karşı korunmîî^ur. Kim mescide (namaza) giderse, Allah'a karşı korunmuştur. Kim de Allah yolunda cihada çıkarsa, Allah'a karşı korunmuştur.»[917]



Hadîs-i Şerifte üç güzel amelden birini İmleyen üç kimsenin kazanacakları mükâfat beyan buyurulmaktadır:

1— Her mümin evine girdiği zaman muhakkak evdekilere selâm vermelidir. Evde kimse bulunmadığı zaman yine «Esseİâmu Aleynâ» demek suretiyle selâfn vermek gerekir. Zira;. Cenab-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîmde Nur Sûresİ'nin 61. Ayet-i Kerîme'sinde :

«— Evlere girdiğiniz zaman, Allah katından meşru olan mübarek ve hoş sağlık dileyişiyle kendinizden «planlara (müminlere veya bizzat kendinize) selâm verin.» buyuruyor.

İşte bu ilâhî emri yerine getirmenin karşılığında dünyada başkalarına ihtiyaçtan kurtuluş ve ölünce de Cennet sevabı vardır.

2— Allah'a ibâdet niyyetİ île evinden çıkıp camiye giden kimse de Allah'ın muhafazası altındadır. Eğer yaşarsa, ona nimet ihsan eder,- eğer ölürse oni" Cennet'e koyar.

3— Allah'ın dinîni yüceltmek ve üstün kılmak için cihada çıkan kimse, yine Allah'ın muhafazası altındadır. Eğer ölürse şehidlİk rütbesiyle Cennet'e girer. Cihaddan sağ olarak dönerse, ganimet ve sevaba nail olur.[918]



1095— (281-s.) Cabir'in şöyle dediği işitilmiştir:

«— Evine girdiğin zaman, Allah katından meşru olan mübarek ve hoş sağlık dileyişiyle ev halkına selâm ver.»

— Eavi der ki, ben bunu, Allah'ın şu âyeti karşılığı gördüm:

«Siz bir selâmla selâmladığınız zaman, ondan dalha güzeli ile karşılık verin veya aynı ile mukabele edin. (Nisa Sûresi, Âyet: 86).[919]



Yukarda mânâsı verilen Nûr Sûresİ'nin 61. Âyeti ile buradaki Nİsâ Sûresİ'nin 86. Âyeti arasını toplayarak selâm verme şeklini müfessirler açıklamaktadırlar :

Allah Teâlâ Hazretlerinin İsimlerinden bir isim olan ve noksanlıklardan salim, olma mânâsım taşıyan «Selâm» sözü, kullar İçin kullanıldığı zaman Allah'ın selâmeti ve rahmeti mânâsını ifade eder. Onun için Allah katında mübarek ve hoş bîr kelimedir. Bu sözle selamlaşmayı Allah ve.Resulü bize emrediyorlar. Bir mümin, diğer bir mümine : «Esselâmu Aleyküm» diye selâm verdiği zaman, buna : «Ve Aleykümü's-Selâm ve Rahmetullah» ile cevap' verilir. Rahmetullah sözünü ilâve etmekle daha güzeli ile mukabele edilmiş olur.

Eğer: «Esselâmu Aleyküm ve Rahmetullah» diye seiâm vermİşse, buna: «Ve Aleykümüsselâm ve Rahmetuliahi ve Berekâîüh» ile mukabele edilerek daha güzeli İle selâm verilmiş olur.

Eğer : «Esselâmu Aleyküm ve Rahmetuliahi ve Berekâtüh» diye selâm vermişse, buna aynı sözle mukabele edilir. Ziyade yapılmaz. Yani : «Ve Aleykümüsselâm ve Rahmeîullahi ve Berekâtüh» denir. Hem evlere girildiği zaman, hem de dışarda müminler karşılaştığı zaman, bu şekilde selâmla-şırlar. Her iki âyet bu hükümîeri, beyan etmektedir.[920]



(508) Bir Kimse, Eve Girdiği Zaman Allah'ı Anmazsa, Orada Şeytan Geceler


1096— Cabir'den rivayet edildiğine göre, kendisini Peygamber (Sailalîahü Aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğunu işitmiştir :

«— İnsan evine girdiği zaman, eve girişinde ve yemek yeyişinde AI-Iaîı'i anarsa, Şeytan (kendi arkadaşlarına ve yardımcılarına) :

— Size (burada) gecelemek de yok, yemek de yolk, der. Eve girip de, girişi anında Allah'ı anmazsa, Şeytan: Siz, geceleme yerime kavuştunuz, der. Eğer yemek yeyişinde de Allah'ı anmazsa, Şeytan : Sia hem geceleyecek yere, hem de yemeğe kavuştunuz, der.»[921]



Besmelenin faziletiyle İlgili Hadîs-i Şeriflerde her yararlı İşe Allah'ın adı ile başlanılırsa, o işin bereketli olacağı, aksine Allah'ın adı anılmayınca hayırsız ve güdük olacağı sabit bulunmaktadır. Eve girmek ve yemek yemek yararlı işlerden oldukları cihetle, bunlara mübaşeret zamanında besmele getirmek gerekir. Besmele Allah'ın rahmetini davet eder, rahmet meleklerinin bulunmasını celbeder. Meleklerin bulunduğu yerden de Şeytanlar ve keder veren şeyler kaçarlar. Onun İçin evlere girerken besmele çekmeli ve ayrıca selâm da verilmelidir. Böylece Allah'ın rızası kazanılır. Şeytanların ümitleri kırılır.[922]



(509) İzin İstenmeyen Yer


1097— (282-s.) A'yen El-Harzimî anlatarak, şöyle demiştir: — Enes ibni Malik, evin kapısı ile bahçe kapısı arasındaki yol üzerinde otururken, ona gittik; yanında kimse yoktu. Arkadaşım ona selâm Verip :

«— Gireyim mi?» dedi. Buna karşı Enes şöyle dedi:

«— Gir, burası bir yerdir ki, burada kimseden izin alınmaz. Sonra bize yemek getirdi; biz de yedik. Sonra bir sürahi tatlı şıra getirdi de içti ve bize de içirdi.»[923]



Evib dışında bahçe' hükmünde olan ve dehliz İsmi verilen kısımlara girmek için İzin istemeye mahal olmadığına bu haber delil olmaktadır. Selâm her karşılaşmada meşru ise de, İzin ancak evlere ve odalara, özel yerlere girerken istenir. Bunlar dışındaki yerlerde ve karşılaşmalarda izin almaya, lüzum yoktur. (Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[924]



(510) Çakşı Dükkânlarına Girmekte İzin İstemek


1098— (283-s.) Mücahid'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«— İbni Ömer, çarşı dükkânlarına girmek için izin istemezdi.»[925]



ÇarşıIardakİ mağaza ve dükkânlarla her çeşit ticaret evleri, insanların menfaatine açık yerler olduğu için, bu gibi yerlere girerken izin istemeye lüzum yoktur. Zaten herkese karşı açılmış iş yerleridir. Bunun için İbni Ömer dükkân sahiplerinden izin almaksızın içeri, giriyordu. Fakat selâmı terketmek diye bİrşey yoktur. Selâm verilmeyen haller müstesna, müminler her karşılaştıkça selâmlaşırlar. Selâm bölümüne bakılsın.

(Bu haber için başka bir kasnak bulunamamıştır.).[926]



1099— (284-s.) Atâ'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir :

«— İbni Ömer, kumaş satıcılarının gölgeliğinde, tentesinde oturmak için izin isterdi.»[927]



Mağaza sahiplerinin dükkân önlerinde yapmış oldukları gölgelikler, kendi mallarını ve bedenlerini güneş ışığından korumak içindir. Müşteriler de alışveriş esnasında bunlardan faydalanırlar. Ayrıca istirahat ve serinle mek için oturmak istenirse, dükkân sahibinden müsaade almak gerekir. Çünkü mai sahibini ticaret işi dışında meşgul etmek ve yerini kaplamak hiç kimsenin hakkı değildir. Hak bulunmayan yer de İzinsiz İşgal edilmez. (Bu haber İçin başka bir kaynak bulunamamıştır.).[928]



(511) Yabancılara Karsı Nasıl İzin Alınır?


1100— (285-s.) Ümmü Miskîn'in (Hz. Ömer ibni'l-Hattab'm oğlu Asım'ın oğlu Ömer'in kızının) azadlısı Ebû Abdülmelik'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«— Benim hanımefendim, beni Ebû Hüreyre'ye gönderdi, (onu çağırayım diye). Ebû Hüreyre benimle geldi. Kapıda durunca (Farsça olarak) dedi ki:

«— Gireyim mi?» Ümmü. Miskin :

« Gir!» dedi. Bunun üzerine Ümmü Miskin şöyle dedi:

«— Ya Ebû Hüreyre! Yatsı namazından sonra bana (hanım) ziyaretçiler geliyor; ben konuşayım mı?» Ebû Hüreyre dedi ki:

— Vitir namazını kılmadığın müddet konuş; vitir namazını kılınca, artık vitirden sonra söz yoktur.»[929]



İlk görünüşte bu haberin konu ile ilgisi uzqk ise de, münasebeti yok değildir, ümmü Miskin hem Arab, hem de Müslüman olduğu halde, Ebû Hüreyre Hazretlerinin ondan Farsça İzin istemesi iki mânâ taşımaktadır:

1— Müslümanlar yabancı dil kullanmak suretiyle bir-bİrleriyle anlaşabilirler ve içeri girmek için de İzin İsteyebilirler.

2— Bir yabancının evine gidildiği zaman, ona anlayacağı, kendi dili ile hitap edip izin almak gerekir

Yatsı namazından sonra vitir namazı kılınır ve bu namazın geç kılınmasında fazilet vardır, insanın en son ameli hayır ve faziiet olursa, onun iyiliğine ve hak üzere olduğuna delâlet eder. Uyku bir nevi hayattan ilgiyi kesmektir ve hayatın sonudur. İşte bu hale ibâdet ederek ve arkasından herhangi bir günah İşlemeyerek geçmek en makbul olan tutumdur. Bunun İçin Ebû Hüreyre Hazretleri :

«— Vİtir namazını kılıncaya kadar konuş, namazdan sonra artık söz yoktur.» buyurmuştur. Çünkü insanlar konuştukları zaman, çok şeyler söylerler, yanılırlar, hezeyan yaparlar, gıybet ederler ve boşuna konuşurlar. Hiç olmazsa namazdan sonra başka hayırsız bir iş yapmaksızın uyumak en selâmetlİ bir yoldur. Bundan önce de, insanların toplanıp konuşmalarında ve ihtiyaçlarını karşılamalarında, ibâdet yerine geçecek çalışmalarda bulunmalarında bir beis olmadığı da anlaşılmaktadır.

(Bu hber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[930]



(512) Gayri Müslim Mektup Yazıp Da, Selâm Verince Ona Mukabele Edîlir


1101— (286-s.) Ebû Osman El-Nehdî'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«— Ebû Musa, bir Ruhban'a yazdığı mektupta ona selâm ediyordu.»

Kendisine:

«— O kâfir olduğu halde, ona selâm mı veriyorsun?» denildi.

Şu cevabı verdi:

— O, bana "mektup yazdı da, baria selâm verdi. Ben de ona karşılık verdim.»[931]



Gayri müslimlere önceden selâm vermemek gereklidir. Fakat onlar önce selâm verirlerse : «Ve Aleyküm» demek suretiyle onlara karşılık verilir. Buradaki yazışmadan da bu. mâaâ anlaşılmaktadrr.

E b û Musa 'nın mektûb yazdığı şahsın adı, bazı nüshalarda «Dih-kan» yâni; ağa mânâsında ve. bazı nüshalarda da «Ruhban», rahip mânâsında olarak geçmektedir. Her iki halde de müslüman olmayan bir yabancı kastedildiği muhakkaktır.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[932]



(513) «Gayri Müslimlere Önce Selâm Verilmez»


1102— Ebû Basra El-Gıfarî, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) den şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

«— Ben yarın binitli olarak yahudîlere gideceğim. SLz, onlara önceden selâm vermeyiniz. Onlar size selâm verdikleri zaman : — Ve Aleyküm e= Sizin de üzerinize olsun, deyiniz.»[933]

(...) Hadîs-i Şerîf başka bir tarikle aynen rivayet edilmiştir; değişik olarak : «Peygamber (Saîksllahil Aleyhi ve Sellem)'den işittim» sözünü ravi İlâve etmiştir.[934]



Daha önceki haber münasebetiyle anlatıldığı gibi, gayri müslİmlerle karşıfaşma halinde onlara önceden Müslümanlar selâm vermezler. Kendileri selâm verdiği takdirde de «Ve Aleyküm» demekle yerinilir. Çünkü Müslüman olmayanlar çok defa ölüm mânâsına gelen ve telâffuzu pek fark edilemeyen «Essamü Aleyküm = Olum üzerinize olsun» sözünü müminlere karşı kullanıyorlar idi. Buna da «Sizin üzerinize clsun» şeklinde kısa olarak «Ve A (ey küm» demek en uygun bir cevaptır.[935]



1103— Ebû Hüreyr-e'den, Peygamber (SalUtlkıhü Aleyhi ve Sellem) 'in, Şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

«— Kitap ehli (Yahudi ve Hıristiyanlar) var ya, onlara selâmla (söze) başlamayın; ve onları yolun en dar yerine mecbur ediniz.»[936]



Dar bîr yolda yürürken bir gayri müslirhle karşı karşıya gelindiği zaman, yol hakkı müminindir. Onun kenara ve yana çekilmesi icab eder. Aksi halde ona.yol verilirse, bu hürmet ve tazim ifade eder. Müminler ise iman ve takva sahiplerine hürmet ederler ve yüce dinin şerefini korurlar. Gayri müslimlere önce selâm verİlmeyîşİ de, bu şerefi korumak içindir. İslâm'ı kabul etmeyenler dosdoğru hak yoldan yüz çevirdiklerinden, sokakta da yoldan çıkmaya, yan ve kenara çekilmeye hak kazanmışlardır.[937]



(514) «Zîmmi'ye İşaretle Selâm Veren Kimse»


1104— (287-s.) Alkame'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«— Abdullah (ibni Mes'ud), gayri müslimlerin çiftçi ağalarına işaret ederek selâm vermiştir.»[938]



Müslüman olmayan bir kavmin ileri gelenlerine el ve kol işareti ile selâm verilmesinde bir beis bulunmadığı, bu haberden öğrenilmektedir. İslâm İdaresi altında, anlaşmaya göre vergi vererek, yaşamayı kabul eden ehl-i kitaba (Yahudi ve Hıristiyanlara) Zımmî ve Zimmet ehli denilir. Bunlar İslâm'a karşı çıkmadıkları müddet, mal ve canları İslâm İdaresinin teminatı altında bulunur ve İslâm'ı kabule zorlanmazlar.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[939]



1105— Enes'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: — Bir Yahudi, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e gidip: «— Essâmu Aleyküm = Ölüm üzerinize olsun.» dedi. Peygamberin ashabı da selâmı aldılar. Bunun üzerine Peygamber: «— (Bu adam), Essâmu Aleyküm, dedi.» diye buyurdu da, bunun üzerine Yahudi yakalandı. O da itiraf etti. Peygamber şöyle buyurdu: Dediği sözü Ibu adama çevirin ve Aleykümüssûm, deyin.»[940]



0u Hadîs-i Şerîf, geçen haberlerin mânâsını doğrulamakta ve «fissamu Aİeyküm — ölüm üzerinize oîsun» diye müminlere selâm veren kitap ehline kısaca «Ve Aleyküm — Sizin üzerinize olsun» şeklinde cevap verilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Aynı manayı ifade eden değişik lâfızlarla bu hadîs-i şerifi, Müslim, Ebû Davud ve Nese'î rivayet etmişlerdir.[941]



(515) «Zimmet Ehline Selâm Nasıl Çevrilir»


1106— Abdullah ibni Ömer'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki:

— Resûiüllah (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu :

«— Gerçekten Yahudi'lerden -biri size selâm verdiği zaman, muhakkak: Essâmu Aleyk, der. Siz de : Ve Aleyk» deyiniz.»[942]



Bundan önceki hadîs-i şerifle diğer haberlere ve açıklamalarına bakılsın.[943]

— (288-s.) İbni Abbas'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir :

— Size selâm veren" yahudî, hıristiyan yahut- mecûsîn=ateşperest kim olursa selâmına mukabele edin, (Ve Aleyküm, deyin). Sebebi şu ki, Allah:

«— Siz bir selâmla selâmlandığmu zaman, ondan daha güzeli ile karşılık verin veya aynîyle mukabele edin,» buyuruyor. (Nisa Sûresi: 86).[944]



Bundan önceki hadîs-î şeriflerle 1095 sayılı habere ve açıklamasına bakılsın. (Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[945]



(516) Kâfir-Müslim Karışık Olan Bir Topluluğa Nasıl Selâm Verilir


1108— Üsame ibni Zeyd haber verdiğine göre :

— Peygamber (SaîiallahüA'eyhi veSelîem) bir eşeğe bindi ki, üzerinde bir palan vardı; palanın üzerinde de Fedek kadifesi vardı. Üsame ibni Zeyd'i de arkasına terkiye almıştı. Hasta olan .Sa'd ibni* Ubade'yi ziyarete gidiyordu. Nihayet bir topluluğa tesadüf etti ki, o toplulukta Abdullah ibni Übeyy ibni Selûl vardı —Bu hâdise, Allah'ın düşmanı Müslüman olmadan Önceydi —; bir de o mecliste Müslümanlardan, müşriklerden ve putperestlerden karışık kimseler vardı. Peygamber onlara selâm verdi.»[946]



Müslümanlardan başka gayri müşlimlerin de İçinde bulunduğu bir meclise veya topluluğa gidildiği zaman, kalben müslümanlar niyyet edilerek umuma selâm verilir. Sünnet olan budur.

Fedek, Medine'ye 60-70 km. mesafede olan bir yerin adıdır kİ, bugün buranın izi kalmamıştır. Burada imal edilen kadife kasdedilmektedir. İmam Müslim bu hadîsi uzunca bir ifade ile rivayet etmiştir. Tirmizî ise daha kısalîmıştır.[947]



(517) Kitap Ehline Nasıl Mektup Yazılır?


1109— Abdullah ibni Abbas haber verdiğine göre, (bir ticaret ka-liîesiyle Şam'a giden) Ebû Süfyan ibni Harb'i, Rûm Melik'i Hirakl (Herakliyus) adam göndererek çağırtmış, .(daha önce Hazreti Peygamber'den aldığı mektup dçîayısiyle bundan bilgi edinmek istiyordu). Sonra Peygamber (SaUaîlahü Aleyhi ve Seltem) 'in Dihyetü'I-Kelbî (Radiyalîahu anh) ile Busrâ Emîrine gönderdiği mektubu istedi. Busrâ Emîri de, o mektubu Hirakl'e (Herakliyus'a) verdi. Hirakl da mektubu okudu. İçinde şu yazılı idi:

«— Bismillâhirrahmanirrahİm = Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.::

— Allah'ın kulu ve onun Peygamberi Muhammed'den, Rûm Melik'i Hirakl'e!

— Selâm, hidayete uyanlara olsun... Bundan sonra: Ben, seni İslâm davetine çağırıyorum. Müslüman ol, selâmet bulursun. Allah sana mükâfatını iki kat verir. Eğer yüz çevirirsen; muhakkak iki, bütün halikın günahı işenin üzerinedir. Ve Ey Ehl-i Kitap! Bizimle sizin aranızda müsavi bir kelimeye gelin. Şöyle ki: AllahMan başkasına tapmiyalım, ona hiç bir şeyi ortak koşmıyalım, Allalh'ı 'bırakıp ıda birbirimizi Rabler edirnni-yelim. Eğer ehlri kitap fou kelimeden yüz çevirirlerse, deyin ki: Şalhid olun! Biz gerçek Müslümanlarız.» (Âl-i İmran Sûresi, Âyet: 64).[948]



Mevzu İtibariyle bu Hadîs-i Şerif", Yahudî-ve Hıristiyan gibi kitap ehli olanlara, doîayısiyle müslüman olmayanlara mektup yazma ve yazışma edebiyle ilgilidir. Bu husus, Hadîs-i Şerîf in taşıdığı geniş mânâ ve büyük hikmetler dışında inceleyeceğiz ve ondan sonra, burada bir kısmı zikredilen Hadîs-i Şerifin tamamını meal olarak verip, hikmetleri üzerinde duracağız. Mektup hicretin 6. yılı sonlarında Hudeybiye barışından sonra'ehl-i kitabı İslâm'a davet maksadıyla Rûm Kayseri Hirakliyus'a Hz. Peygamber (SallallaM Aleyhi ve Sellem) tarafından Arapça olarak yazılmış ve Medine ile Şam arasında Busrâ — Havran Emîri aracı olarak, ashabın en güze! ve en yakışıklısı Dihyetü'l-Kelbî ile gönderilmişti. Mektuptaki şekil ve edeb şu :

1— Bir maksat ve gaye için yabancılara mektup yazılır ve elçi gönderilir.

2— Her şerefli işte olduğu gibi, mektuplara besmele ile başlanır.

3— Kimden kime mektup yazıldığı mektupta belirtilir.

4— Mektup yazılan şahsın içinde bulunduğu toplumdaki mevkiine göre edeb dahilinde ona hitap edilir, tahkir edilmez.

5— Maksad ve gaye, kısa ve özlü olarak anlatılır, uzun söz yapılmaz. 6—Selâm (verilirken, hidayete uyanlar kasdedilir ve nasibi olanlar

bundan hissesini alır.

Şimdi Hadîs-i Şerifin tam metninin tercemesini kaydetmeden, önce delâlet ettiği geniş mânâ ve hikmetler üzerinde duralım :

Cenab-ı Hak ilk insanı yarattığı tarihten İtibaren sayısı bilinemeyen pek çok peygamberler göndermiştir. Bunların hepsi, Allah'a ortak koşmaksızın yalnız ona ibadet etmeyi, iman şartlarını kabullenmeyi zamana göre dün; yadakİ Hak ve vazifeleri kendi kavim ve cemiyetlerine teblîğ etmişlerdir. Ahİr zaman Peygamberi olarak gönderilen en son Peygamber Hz. Muham-med (SallaUahüAleyhiveSellem)"\n Risaleti, diğer Peygamberlerden ayrı olarak iki büjf&k mânâ taşımaktadır :

1— Yalnız bir kavme, ve cemiyete değil, bütün İnsanlığa hak Peygamber olarak gönderilmiştir,

2— Her asırda uygulanabilecek hukuk ve ahlâk kaideleri getirerek, beşeriyete dünya ve âhiret hayatlarının saadetini .göstermiş ve bunu ken-; dişine İman edenlerSe uygulamıştır. Risalet .görevi ile Allah'ın görevlendir-diği Peygambere düşen vazife, .elçiük yaparak ilâhî emri tebliğ etmek ve onu ümmetçe yaşarrrakrır.

İşte Hudeybİye barışı ile içteki güveni ve İslâm beraberliğini femin et-1 tikten sonra komşu devlet büyüklerine ve bazı kabile, reislerine birçok mektuplar yazarak Hz. Peygamber risale! görevini .geniş mânâdg yerine getirmiş ve bütün âleme, bütün insanlığa bir'Peygamber olarak gönderildiğini İlân etmiştir. Gerek âyet-i kerîmeler, gerekse bu çeşit mektuplar Hz. Pey-ga m berin cihana gönderilmiş bir Peygamber olduğunu ispatlamaktadır. Bazı gayretkeş misyonerlerin ve İslâm'ın ruhundan habersiz aydınların dayanaksız ve gerçek dışı iddiaları gibi, yalnız Araplarla gönderilmiş bir Peygamber değildir. Bu hususta Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor :

«_ (Ey Resulüm), biz seni, Cennet'le müjdeleyici ve Cehennem'le korkutucu bir Peygamber olarak bütün insanlara gönderdik.» (Sebe Sûresi, Âyet: 28) Ve yine :

«— (Ey Resulüm) De ki: Ey insanlar! Muhakkak surette ben sizin hepinize Allah'ım Peygamberiyim.» buyuruyor. (A'raf Sûresi, Âyet: 158)

İşte bu âyet-i kerîmelerin verdiği sorumlulukla Hz. Peygamber çeşitli ırk ve dinlere bağlı milletlerin ulularına mektuplar yazmış ve onları hak dine davet ederek tebliğ vazifesini yerine getirmiştir. Bugün bu mektupların bir kısmının asılları müzelerde ve kaynak eserlerde görülmektedir. Bunların en meşhurları, burada zikri geçen Doğu Roma İmparatoru H i r a k I i y u s 'a yazılan mektupla Habeşistan hükümdarı Necaşîye—ki, bu zat İslâm'ı kabul etti —, Iran Kisra'sına, Mısır Hükümdarı Mukavkıs'a ve Yemame Melik'İne yazılan mektuplardır. İslâm dini, İnsanlarla savaşmak için gelmemiştir; fakat Allah'ın emir ve tebliğlerini kabul etmeyip, ona karşı çıkanlarla savaşı emretmiştir, Allah'ın yüce dinini üstün ve hakim kilmak, inananlar üzerine yüklenmiş bir farzdır ve borçtur. Bu gayenin gerçekleşmesi için, önce teblîğ ve davet yapılır, karşı çıkanlarla savaşılır. Savaş, esaretten ve mahkûmiyetten kurtulmak ve böylece bîr varlık olmak için meşru kılınmıştır. Buna katlanmayanlar veya katlanmak istemeyenler, daima esaret ve zillete mahkûm olurlar. Bütün bu uygulama örneklerini ?eygambet(SalIalUîhü Aleyhi ve SetUan) bize vermiştir.

Mânâ itibariyle mektuptaki çeşitli hikmetleri daha iyi anlayabilmek için hadîs-i şerîfİn Sahîh'dekİ tarh "metnine ait tercemesini alalım :

«İbnİ Abbas (Radiyallahuatthüma)'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demjşfir : Ebû SüfyarTibhi H'arb' bana haber verdi ki, ResûEüllah (Sailallahü Aleyhi ve Selkm) , Kureyş kâfirleri ile: Ebû Süfyanarasrnda imzaladığı' Hu-deybiye Barışı müddeti içinde ticaret İçin-Şam'a-giden Kureyş kafilesi içinde kendisi de bulunuyordu, {Ebû Süfyan henüz Istâm'ı kabul etmemişti), işte bu esnada Rûm Kayseri Heraklİyus tarafından Ebû Süfyan (Kudüs'e) çağrılmış. Bunun üzerine Ebû' Süfyan i-le arkadaşları- Herakliyus'un yanma gitmişler. O zaman Heraklİyus ve erkânı îlyiya (Kudüs) şehrİndeydi. HeFakli-yus'un etrafında Rûm::- büyükleri, vatken,.bu davetlileri (Ebû Süfyan ve arkadaşlarını) çağırmış. Sonra huzuruna getirterek tercümanm-gelmesini emretmiş. Tercüman bunlara sormuş :

«Peygamberim diyen bu zata soyca en yakınınız kimdir?»

Ebû Süfyan der ki :

«Soyca bunların ona en yakını benîm,» dedim.

Bunun üzerine HerakÜyus şöyJe dedi :

«Onu bana yakın getiriniz; arkadaşlarını da yakına getiriniz. Arkadaşları arkasında dursunlar.» O.ndan sonra tercümana dönüp dedi ki :

«Bunlara söyle, ben bir zat (Peygamber) hakkında bu adamdan {Ebû Süfyan'dan bazı şeyler) soracağım. Bu adam bana yalan söylerse, arkadaşları doğrulasınlar.» Ebû Süfyan anlatır :

«Vallahi, arkadaşlarım ötede beride yalanımı söylerler diye utanma-saydım, Peygamber hakkında yalan uydururdum.». Ondan sonra bana ilk sorduğu şu oldu :

— İçinizde nesebi nasıldır?

— İçimizde onun nesebi çok büyüktür, dedim.

— Daha evvel sizden bu peygamberlik sözünü eden olmuş mudur? dedi.

— Yok, dedim.

— Baba ve dedeleri içinde hiç bir Melik gelmiş midir? dedi. —Hayır, dedim.

— Ona uyanlar halkın ileri gelenleri midir, yoksa zayıfları mı? dedi.

— Zayıflarıdır, dedim.

— Ona bağlı olanlar çoğalıyor mu, azalıyor mu? dedi.

— Çoğalıyorlar, dedim.

— İçlerinde onun dinine girdikten sonra beğenmemezlîkten dolayı dînden çıkan var mıdır? dedi.

— Yoktur, dedim.

— Şu dediğinden (Peygamberlik davasından) evvel hiç onu yalan İle suçlandırdığınız oldu mu? dedi.

— Hayır, dedim.

— Hiç verdiği sözü bozar mt? dedi.

— Hayır, gadretmez. Fakat şimdi onunla bir müddete kadar barış halindeyiz. Bu müddet içinde ne yapacağını bilmiyoruz, dedim. Böylece bu sözlerimden başka, sözüme bir kelime katacak imkân bulamadım. Herakl :

— Onunla hiç savaştınız mı? dedi.

— Evet, ettik, dedim.

— Onunla savaşmanız nasıl oldu? dedi.

— Harp aramızda nöbetleşedir. Bazan o bize musibet verir, bazan biz ona musibet veririz, dedim.

— Peki, size ne emrediyor? dedi.

— Bize, yalnız Allah'a İbadet ediniz, hiç bir şeyi ona ortak koşmayınız, babalarınızın ibadet ettiği şeyleri (putları) terkediniz, diyor. Bize namazı, zekâtı, doğruluğu, İffeti ve sılâ-i rahmi emrediyor, dedim.

Bunun üzerine tercümana dedi kİ:

«Ona söyle : Ben, sana onun nesebinden sordum da sen onun nesebinin içinizde şerefli olduğunu söyledin. Peygamberler de böyle kavimlerinin nesebi içinden gönderilirler.

İçinizden bu peygamberlik iddiasını ondan önce söylemiş kimse var mıydı? diye sordum. Hayır, dedin. Bunun üzerine düşündüm ki, eğer bundan önce bu sözü söyleyen biri olaydı, kendisinden önce söylenmiş bir söze uydu derdim. (Şimdi bunu söyleyemiyorum.)

Ecdadı içerisinde bir melik var mıydı? diye sordum. Hayır, dedin. Ecdadı içerisinde bir melik olaydı, bu adam babasının mülkünü geri almaya çalışan bir kimsedir, diyecektim.

Bu dediğini çJemeden Önce (Peygamberlik iddiasından önce) hiç onu yolanla suçlandırdınız mı? diye sordum. Hayır, dedin. Ben gerçekten biliyorum ki, halka karşı yalan söylememişken, sonradan Allah'a karşı yalan söylemeğe cesaret edemezdi.

Ona bağlı olanlar, halkın ileri gelenleri mi, yoksa zayıflara mıdır? diye sordum. Ona uyanların zayıf kimseler olduğunu söyledin. Peygamberlere bağlı olanlar onlardır.

Ona bağhlar çoğalıyor mu, azalıyor mu? diye sordum. Çoğalıyorlar dedin. İman işi kemal buluncaya kadar (din kemale erinceye kadar) böyle gîder.

Onun dînine girdikten sonra, kızgınlıktan dolayı dininden dönen hiç kimse var mtdır? dîye sordum. Hayır, dedin. İmanın neş'esi kalplere karışınca böyledir, (bir daha kalpten çıkmaz).

Hiç gadreder mi {ahdini bozar mı)? diye sordum. Hayır, dedin. Peygamberler böyledir, gadretmezler.

Size neyi emrediyor? diye sordum. «Yalnız Allah'a ibadet etmeyi ve ona hiç bîr şeyi ortak taşmamayı size emrettiğini, putlara tapmayı size yasakladığını, namaz kılmayı, zekât vermeyi, doğruluğa, iffeti ve*s,ılâ-i rahmi emrettiğini söyledin. Eğer bu söylediklerin doğru isfe,,şu ayaklarımı bastığım yerlere yakında (o zat) sahip, olacaktır. Zaten onun çıkacağını (bir peygamber geleceğini) bilirdim. Fakat sîzden olacağını ummazdım. Onun huzuruna varabileceğimi bilsem, ona kavuşmak için büyük güçlüklere katlanırdım. Yanında olsaydım ayaklarını yıkardım. (Itactta kusur etmezdim).» Ondan sonra Dihyetü'l-Kelbi (Radiyaiiahuanh) elçiliği İle Busrâ (Havran) Emîrİne gönderilen Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) in mektubunu İstedi, (bu mektup, Busrâ Emîrinin aracılığı ile Rûm imparatoru Herakli-

yus'a gitmiş ve bizzat Dihyetü'i-Kelbî tarafrndan imparatora tevdi edilmişti}. «— Bisnıillâhirrahmanirralilim — Rahman ve Rahim olan Allah'ın adiyle...

— Allah'ın kulu ve onun Peygamberi Muhammed (Salialiahü Aleyhi ve Sellem) 'den, Rûm büyüğü Hinakl'e! Hidayete uyanlara selâm olsun... Bundan sonra: Seni İslâm daveti ile (İslâm'a) çağırırım. Müslüman ol, selâmet bulursun. Allah da mükâfatını sana iki !kat verir. Eğer yüz çevirirsen fakir halkın günaîhı senin boynunadır. Ey Ehl-i Kitap (Hıristiyanlarla Yahudiler)! Gelin, hem bizce, hem de sizce müsavi olan bir hak söz üzerinde birleşelim: Gelin, AUah'dan başkasına ibâdet etmeyelim, ona hiç birşeyi ortak koşmayalım, Allalh'ı bırakıp da, birbirimizi Rabler edinmeyelim. Eğer yüz çevirirlerse, (ey müminler) deyin ki; şaftıid olun, biz müslümanlarız.»

Getiren adam mektubu HerakÜyus'a verdi, O da okudu : Ebû Süfyan der kİ :

— Herakliyus diyeceğini dedikten ve mektubu okuyup bitirdikten sonra, yanında gürültü çoğaldı ve sesler yükseldi. Biz de yanından dışarı çıkarıldık. Arkadaşlarımla yalnız kalınca onlara dedim kİ :

— Ibni Ebî Kebşe'nİn (müşrikler bu künye ile Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) "\ kasdederlerdi. Çünkü Ebû Kebşe namındaki adam, putlara tapmak hususunda Kureyş kavmine muhalefet ederdi; ve yıldıza tapardı. Hz. Peygamber de putlara tapmayı yasakladığından, onu bu adama nispet ediyorlardı) İşi büyüdü. Baksanıza Benî Asfer Meliki {Rum imparatoru) ondan korkuyor. Artık Allah bana İslâm'ı verinceye kadar, Peygam-ber'İn üstün geleceğine daîr sağlam inancım bende devam etti.

Kudüs'ün sahibi ve Herakliyus'un dostu olup, Şam Hıristiyanlarma piskopos tayin edilen İbni Natûr da Heraklİyus'dan bahsederek şöyle der:

«Herakliyus Kudüs'e geldiği zaman bir gün çok fazla kederli göründü. Patriklerden (ileri gelenlerden) bazıları ona dediler ki, senin halini başka türlü görüyoruz. İbni Natûr der ki :

— Herakliyus yıldızlara bakar kâhin bir kimse idi. Bu soru ile karşılaşınca onlara :

«Bu gece yıldızlara baktığımda Sünnet Melîk'ini ortaya çıkmış gördüm.

Bu ümmet içinde sünnet olanlar kimlerdir?» diye sordu. Yahudi'lerden başka sünnet olan yoktur. Onlardan da sakın endişe etme. Saltanatın dahilindeki memleketlere yaz, oradaki Yahudi'leri öldürsünler, dediler. Onlar bu konuşmada iken. Peygamberin halinden haber vermek üzere Gassan Melikinin gönderdiği bir adam Herakliyus'e getirildi. Herakliyus bu adamdan gerekli bilgiyi alınca ;

«Gidin de bu adam sünnetli midir, değil midir? bakın» dedi. Onlar baktılar ve sünnetli olduğunu söylediler. Sonra Herakliyus bu adama :

«Arap kavmi sünnetli midir, değil midir?» diye sordu. Sünnet olurlar, cevabını aldı. Bunun üzerine Herakliyus:

«İşte bu ümmetin MelikÜ zuhur etmiştir,» dedi.

Ondan sonra Herakliyus, ilim bakımından kendisine eş bulunan Ro-ma'daki bir dostuna mektup yazıp Humus'a gitti. Humus'dan ayrılmadan, o dostundan Peygamber (SaLlalİahü Aleyhi ve>. Selütm) 'in zuhur ettiği ve onun Peygamber olduğu fikrîne uygun mektup geldi. Sonra Herakliyus Humus'ta bulunan sarayına Rûm erkânını davet etti ve kapıların kapanmasını emretti. Sonra yüksek bir yere çıkıp şöyle konuştu :

«Ey Rûm cemaatı! Bu zata (Peygamber'e) teslim olup da, karşılığında kurtuluşu ve doğru yola erip, mülkünüzün devamını İstemez misiniz?»

Bunun üzerine oradakiler yaban eşeklerinin kaçışı gibi kapılara kadar kaçıştılar da, onları kilitlenmiş buldular. Herakliyus bu kadar nefretlerini görüp, iman etmelerinden ümidini kesince :

«Bunları geri çevirin!» diye emretti ve onlara şöyle söyledi :

«Az önceki sözümü size imtihan İçin söyledim. Sizin dîninize olan bağlılık kuvvetini ölçtüm. Ben de kuvveti (sizde) gördüm.» Hazır bulunan erkân bu sözlerden razı olarak Herakliyus'a secde ettiler. İşte Herakliyus'un imana davet olunmasına dair haberin sonu budur.»

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in kıyamete kadar bütün insanlığa gönderilmiş bir Peygamber olduğunu ispatlayan bu mektupta ayrıca şu hikmetler mevcuttur :

1— Mektup devletler arası siyasî bir mânâ taşımakta ve İslâm'daki gayenin mülk ile saltanat edînme değil, sırf Allah'ın hak dinini teblîğ ve ona davet olduğu anlaşılmaktadır. Zaten böyle bir davete karşı çıkılmadıkça savaşmak yoktur. Savaşın gayesi mal edinmek, arazî sahibi olmak değü, ulvî gayeyi tanıtmak ve ona davet ederek Allah'ın dinini üstün çıkarmaktır. Bu uğurda yapılan harcama ve fedakârlıklar cihad olur ve bu yolda kazanılan mallar helâl olur.

2— Bîr devletin idaresini üzerine alan en yetkili şahıs, o devletin başkanıdır. En büyük sorumluluğu da o taşır, idare etmekte olduğu milleti hak yola götürür ve buna sebep olursa, ikî kat mükâfat kazanır. Kötüye götürür ve buna sebep olursa, milletin de günahlarına sebebiyet verme bakımından ona iştirak eder. Böylece onların da günahlarını yüklenmiş bulunur. Bazctn da devlet başkanı buna cjüç yetiremeyebilir. Nitekim burada öyle olmuştur. Herakliyus'a etrafındaki yetkili şahıslar muvafakat etmemişlerdir. Bu takdirde Herakliyus imanını değiştirmeyip içinde gizlemİşse, yine şahsını kurtarmıştır. Diğerleri bütün sorumluluğu yüklenmişlerdir. Hem kendi sorumlulukları, hen> de halkın sorumluluğu...

3— Tebliğin en önemü tarafı, tebliğ eden ve tebliğ edilen millet arasında hiç bir ayrılığın bulunmayışıdır. Her iki taraf Allah'a ibadette, ona ortak koşmamakta, hak ve vazifelerde eşit hakka ve sorumluluğa sahip kılınmaktadır. İmanın, esası olan tevhid kelimesi altında her çeşit din ve millet mensubu birleştirilip Allah'ın dinini hakim kılma gayesi vardır.

4— İslâm'a davet İçin yabancı bir devlet başkanına elçi olarak gönderilen zatın en güzel ve yakışıklı bir şahıs olarak seçilmesinde, islâm'ın nezahet ve nezakete verdiği önemle İslâm adına sevgi ve ilgi kazanma, nefret ettirmeme gayesi vardır.

5— Allah'ın dinine böyle sade bir ifade ile davet yapılmasına, rağmen, ondan yüz çevirenlere müminler tarafından söylenecek son söz şudur :

«Şahid olun, biz gerçek müslümanlarız, (biz Allah katında makbul olan islâm dinine bağlılarız).» Buna da karşı çıkıp islâm'ı ve müslümanları tehdit eden milletlerle duruma göre topyekûn veya kısmen savaşılır.

Dihyetü'l-Kelbî kimdir? :

Babasının adı Halîfe olduğundan Dihye b. Halîfe E I -K e I b î diye de anılır. Hazreç kabilesinden olup, ashabın İleri gelenle-nndendîr. Bedir savaşında bulunamamış, fakat Uhud ve ondan sonraki savaşlarda bulunmuştur. Çok güzel bir insan olduğu için, Hz. Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) e vahy getiren melek Cebrail bazan onun şeklîne bürünerek İnerdi. Bunu müminlerin anneleri ümmü Seleme ile Hz. Âişe ve Enes ibni Malik, İbni Ömer, ibni A b b a s gibi ashab-ı kiramın meşhurları haber vermişlerdir. Hz. Peygam-ber'e bir çift mest hediye ettiği ve Peygamberin de onları giydiği rivayet edilir.

Hicretin 6. yılı sonunda Hudeybiye Barışından sonra ve 7. yılın başlarında Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) onu elçi olarak Rûm Kayseri Herakliyus'a göndermişti. Bunun cereyan tarzı yukarda uzun boylu hadîs-i şerifte geçmiştir. Kurtubî'nin nakline göre de Rûm Kayseri (Herakliyus) iman etmiş; fakat patrikleri imandan yüz çevirmişlerdi. Dihye, Hz. Muaviye'nin hilâfeti zamanına kadar yaşamıştır. Allah ondan razı olsun.

E b û S ü f yan ibni Harb kimdir? :

Hem Ebö Söfyan künyesi İle, hem de S a h r adıyla meşhur olup, Kureyş kabilesinden ve Emevî'lerdendİr. Ayrıca Ebû Hanzele künyesi de vardır. Annesinin adı S a f i y y e 'dir ve Peygamber (JkllalkhU Aleyhi ve Sellem) "m zevcesi M e y m û n e "nİn de halasıdır. Ebû S ü f yan, Hz. Peygamberden 10 yaş kadar büyüktü. Muaviye 'nin babasıdır. Mekke'nin fethi yılında İslâm'ı kabul etti. Sonra Huneyn ve Taif seferlerinde bulundu. Müelleferi Kulûb'dandtr = Kaibleri İslâm'a ısındırılmak için kendilerine yardım edilenlerdendir. İslâm'ı kabulünden önce Uhud ve Hendek savaşlarında müşriklerin reisi idi. Kureyş'in de eşrafındandı. Tacir olduğu için Şam'a ve deniz aşırı beldelere ticaret için giderdi. Rivayete göre cahiliyet devrinde Kureyş'İn fazilet sahibi üç büyüğü vardı: Utbe, Ebû Cehil ve Ebû Süfyan. Yine cahiliyet zamanında Hz. Abbas'ın arkadaşı ve nedimi idi. islâm'ı iyi bir şekilde kabul edip etmediği üzerinde ihtilâf var jse de, kuvvetli olan görüş iyi bir müslüman oluşudur. Zira Yermûk savaşında oğlu Yezîd'in sancağı altında Rumlarla savaşırken, seslerin kesildiği dehşet arîînda şöyle yaİvardığı rivayet edilmektedir :

«Ey Allah'ın zaferi, yetiş!»

önce bir gözünü Taif seferinde, sonra da bu Yermûk savaşında ikinci gözünü kaybederek âmâ olmuştu. Mekke'nin fethi gününde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onun hakkında şöyle buyurmuştu :

«— Ebû Süfyan'm evine giren kimse güven içindedir, canı emniyettedir.» İlk gözünü kaybettiği Taif seferinde Hz. Peygamber'e:

«— Şu gözümü Allah yolunda kaybettim,» dedi.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona:

— Dilersem dua edeyim de, gözün geri gelsin, gözünün yokluğunu dilersen Cennet vardır.» O, Cennet'i dilerim, demişti.

Hz. Osman (Radiyallahuanhj'm hilâfeti zamanında hicretin 33. yılında Medine'de vefat etti; namazını oğlu Muaviye, bir rivayette de Hz. Osman kıldı ve Bakî' mezarlığına gömüldü. (Radiyallahuanhüm).[949]



(518) Ehli Kitap; «Essamü Aleyküm» Deyince


1110— Cabir (Radiyallahu anh)'in şöyle dediği işitilmiştir: Yahudi'lerden ibaret bir gurup insan, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e selâm, verip :

— Essâmü Aleyküm, (ölüm üzerinize olsun) dediler. Peygamber (onlara cevap olarak) :

«— Siızin üzerinize...» buyurdu. Hazreti Âişe kızgın halde dedi ki:

— Söylediklerini işitmedin mi? Peyamber buyurdun

«—Evet, (duydum). Ben onlara geri çevirdim. Bizini onlar aleyhin-ddki duamız kabul edilir. Onların ise bizim ihakkımızdaki duası kabul edilmez.»[950]



Birinci cild 311 sayılı Hadîs-i Şerifle 1106 sayılı Hadîs-i Şeriflere bakılsın.[951]



(519) Ehl-i Kitap, Yolun En Dar Yerine Zorlanır


1111— Ebû Hüreyre'den, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

«— Yolda müşriklerle karşılaştığınız zaman, onlara önce selâm vermeyiniz ve onları yolun en dar yerine mecbur bırakınız.»[952]



1103 sayılı Hadîs-İ Şerife ve açıklamasına bakılsın.[953]



(520) İnsan Gayri Müslime Nasıl Dua Eder?


1112— (289-s.) Ukbe ibni Âmir Eî-Cühenî'den rivayet edildiğine göre, kendisi; kılığı müslüman kılığında olan bir adama rastgeldi de adam selâm verdi. Ukbe ona şöyle, karşılık verdi:

«— Selâm senin de üzerine olsun, Allah'ın rahmeti de bereketleri de...» Bunun üzerine bir genç Ukbe'ye dedi ki:

— O adam Hıristiyandır. Ukbe hemen kalkıp adamı takip etti; nihayet ona kavuştu da, şöyle dedi:

«— Allah'ın rahmeti ve bereketleri müminler üzerine olsun. Lâkin Allah senin hayatını uzatsın, malını ve çocuğunu çoğaltsın.» (Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[954]



Müslüman olmayanların hidayete ermelerine, mal ve çocuklarının çoğalmasına, Ömürlerinin uzun olmasına dua edilir; fakat Allah'ın selâmeti ve rahmeti on'ar için istenmez. Cenaze namazı da ölü hakkında bîr'düa ve Allah'dan rahmet dileme mânâsını taşıdığından, müslüman olmayanların cenaze namazları kılınmaz. Bu âyet-i kerîme ile sabittir; zira Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

«— (Ey Resulüm), imansızlardan ölen hiç kimse üzerine asla namaz kılma; kabri başında da (gömülürken veya ziyaret için) durma. Çünkü onlar, Allah'ı ve Resulünü tanımayıp inkâr ettiler ve kâfir olarak can verdiler.» (Tevbe Sûresi, Âyet: 84)

İşfe âyet-i kerîmede beyan buyurulduğu gibi, onların inkâr ve küfür cinayetlerine karşılık olarak amellerine uygun düşen ceza, haklarında rahmet düemeyîştir. Ancak taziye İçin, geri kalanlara baş sağlığı dilenir, ömrünüz uzun olsun, denir. Merasimlerine iştirak edilmez';" ev veya iş yerlerinde ölüleri İçin taziyelerde bulunulur.[955]



1113— (290-s.) İbni Abbas'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«— Eğer Firavun bana : Allah sana bereket versin., demiş olsaydı, ben: Sana da, derdim. Firavun ise ölmüştür.»[956]



Buradp da İmansızlığı Firavun kadar şiddetli olan kimseye, berekef sözünü kaldırarak ayniyle karşılık vermenin cazip olup, doğrudan doğruya bereket ve rahmet dilememek gerektiğine işaret edilmektedir. Firavun ölmüş olduğuna göre, böyle bir karşılık vermeye de mahal kalmamıştır.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[957]



1114— Ebû Musa'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: — Yahudiler, Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) kendilerine Yer-hamukellah Allah sana merhamet etsin, desin diye Peygamberin yanında aksırırlardı. Peygamber de şöyle buyururdu: «— Allah sise hidayet etsin ve halinizi düzeltsin.»[958]



Hadîs-İ şerifin açık beyanına göre, yine-kitap'ehline rahmet dileme olmayıp, hidayete ermelerine duG edilir, hallerini düzeltmeleri istenir. Böylece gerek haberler, gerekse hadîs-i şerifler aynı hükümleri ifade etmiş oluyorlar. Bu hadîs-İ şerîf 940 sayıda geçmiştir.[959]



(521) İnsan Tanımadığı Hıristiyana Selâm Verince


1115— (291-s.) Abdurrahman'dan rivayet edildiğine göre, demiştir ki, İbnİ Ömer bir hıristiyana tesadüf etti de,' ona selâm verdi; o da selâmına, mukabele etti. Sonra îbni Ömer'e, o adamın hıristiyan olduğu haberi verildi. İbni Ömer bunu öğrenince, adama dönüp, şöyle dedi:

«— Benim selâmımı bana geri çevir.»[960]



Haksız ve yersiz bir İş yapıldığı zaman ondan dönülür ve.telâfi edilmesine gidilir, ibni Ömer (Radiyallahu anh) de Hıristiyan olduğunu bilmediği ve Müslüman sandığj bir adama selâm verdikten sonra, gerçeği öğrenince işlediğinin hata olduğunu kabullendi. Hatta zayi ettiği selâmı geri almak için Hıristfyana müracaat ederek onu geri istemesiyle de kusurunu itiraf etti.' Bundan da, önceden Hıristiyanlara selâm verilmemesi gerektiği anlaşılmaktadır.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[961]



(522) «Falanca Sana Selâm Söylüyor» Deyince


1116— Hazreti Âişe (Radiydlla.hu antta) anlattığına göre, demiştir ki.

Peygamber (SaUatfahU Aleyhi ve Sellem) kendisine şöyle buyurdu:

«— (Ya Âişe!) Cİbrü sana se'âm söylüyor.» Âişe de : — Selâm ve Allah'ın rahmeti (= Ve Aleyhisselâmu ve

onun üzerine olsun, dedi.[962]

Benden falancaya selâm götür veya selâm söyte şeklînde selamlaşmanın meşruiyetine ve selâm götürülen kimsenin de bunu alması gerektiğine bu Hadîs-İ Şerîf delildir. Bir kimseye tevdi edilen söz veya iş emanet hükmünde olduğundan, onu zayi etmeden yerine getirmek bir vazifedir, emanete riayettir. Emaneti gözetmeyenler ise hıyanet etmiş olurlar- Emanetin kıymet ve önemine göre de vebali büyür ve küçülür.

(827 sayılı Hadîs-İ Şerife müracaat edilsin.).[963]



(523) «Mektuba Cevap Vermek»


1117— (292-s.) İbni. Abbas'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir :

«— Ben selâma karşılık vermek gibij mektuba cevap vermeyi hak görürüm.»[964]



Selâmı almak/1 yâni; ona mukabelede bulunmak vâcib olduğuna göre, mektuplaşmalarda da mektuplara cevap vermek vâcib derecesinde bir vazifedir ve aynı zamanda bir edeb işidir. Mektupla karşılıklı ihtiyaçlar görülür, müslüman kardeşler arasında ilgi kurulur ve bunun devamı sağlanır, sevgi bağlan kuvvetlendirilir. Onun için mektuba cevap vermek önemli vazifelerden sayılmıştır.

(Bu haberi İbni Ebî Şeybe, İbni Sa'd ve Beyit a k İ tahrİç etmişlerdir.).[965]



(524) Hanımlara Mektup Yazmak Ve Onların Cevap Vermesî


1118— (293-s.) Talha'nm kızı Âişe anlatarak şöyle demiştir:

«— Ben Hazreti Âişe'nin (Ratfiyalkthü onto) himayesinde idim. Her şehirden insanlar ona gelirlerdi. Onun yanında benim mevkiim bulunduğundan yaşlılar da sıra ile bana gelirlerdi. Gençler de beni kardeş edinirlerdi ve bana hediye verirlerdi; ve şehirlerden bana mektup yazarlardı. Hazreti Âişe'ye derdim ki:

— Teyzeciğim! Bu falanın mektubu ve hediyesidir. Hazreti Âişe de bana şöyle derdi:

— Kızcağızım! Ona cevap ver ve ona mukabelede bulun, eğer ss verecek mükâfat (hediye) yoksa, ben sana veririm. Talha kızı demiştir ki, Hz. Âişe bana (hediyelik) verirdi.[966]



Bu rivayet bize şu vazifeleri öğretmektedir:

a) Dinî meseleleri öğrenmek ve bazı İhtiyaçları karşılamak üzere hanımlara mektup yazılır,

b) Alınan mektuplar cevapsız bırakılmaz, onlara gerekli cevaplar verilir.

c) Hediyeleşmek sünnettir, sevgi bağlan kuvvetlendirilir. Hediye tek taraflı olmamalı, alınan hediyeye karşı bir şey vermelidir.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[967]



(525) Mektubun Başı Nasıl Yazılır?


1119— (294-s.) Abdullah ibni Dinar'dan rivayet edildiğine göre, Abdullah ibni Ömer, Abdülmelik ibni Mervan'a bîat ettiğine dair mektup yazdı. Ona şöyle yazdı: .

«— BismilIMıirrahmanirrahîm == Allah'ın adiyle...

— Abdullah ibni Ömer'den müminlerin Emîr'i Abdülmelik'e!.. Selâ-mün Aleyke == Allah'ın. selâmeti üzerine olsun. Senden dolayı öyle bir Allah'a şükrederim ki, ondan başka hiç bir İlâh yoktur. Gücümün yettiği yerde de, Allah'ın sünneti ve Resulünün sünneti üzere itaati ve boyun eğmeği sana ikrar ederim.»[968]



Sünnet özere mektuba başlama şekli şöyle :

a) Besmeleyi önce yazmak.

b) Mektubun kimden kime yazıldığını bildirmek.

c) Kısa olarak maksadı yazmak.

Fazla medihlerle uzun ve çapraşık ifadeler kullanmak, -hem riyakârlık olur, hem İsrafa ve hem de' karşı tarafı yormağa sebep teşkil eder. Bu gibi yazışmalardan kaçınmalıdır. (Bu haberi, Buhârî, Sahîh'İnde ve İmam Malik de Muvatta'ında tahriç etmişlerdir. Fadlu'llah : C. II, s. 542, dip not).[969]



(526) Amma Ba'dü = Bundan Sonra (Sözü)


1120— (295-s.) Z-eyd ibni Eslem'den rivayet edildiğine göre demiştir ki, babam beü îbni Ömer'e gönderdi. Onun şöyle mektup yazdığını gördüm:

— RismiUâMrrahmanirrahîm = Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adiyle... Amma Ba'dü = Bundan sonra:»[970]



Bundan önceki haberde, mektuba nasıl başlandığt ve yazılış şekli beyan edilmişti. Burada Arapça yazışma ve ifadelerde kullanılan bir usûle işaret edilmektedir. Yazışmalarda besmele getirilip Allah'a hamd edildikten

sonra maksada geçilirken (-i«ıL1 = Bundan sonra, imdi konuya gelince) tâbiri ile söze başlanır ki, bu âdettir. İşte burada böyle bir ifade ile konuya başlamanın ötedenberi âdet olduğuna dikkat çekilmektedir.

(Bunu Buhârî, Sahîh'İnde ve İmam Malik de Muvatta'ında tahriç etmişlerdir. Fadlu'llah : C. II, s. 542, dip not).[971]



1121— Hişam ibni Urve'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Peygamber {Sattatlahü Aleyhi ve Sellem) 'in mektuplarından bazı mektuplar gördüm. Her konu bittikçe:

«— Amma Ba'dü = Bundan sonra» buyurmuştur.[972]



1120 sayılı habere ve açıklamasına bakılsın.[973]



(527) Mektuplara «Bismillâhirrahmanirrahim» Île Başlamak


1122— (296-s.) Zeyd ibni Sabit ailesinin büyüklerinden rivayet edildiğine göre, Zeyd ibni Sabit şu mektubu yazmıştır :

« Bismillahirraîhmanirraihim = Rahman ve Rahim olan Allah'ın adiyle... Zeyd ibni Sabit'den, Müminlerin Emîri, Allah'ın kulu Muaviye'-ye: Selâm ve Allah'ın rahmeti üzerine olsun, müminlerin Emîri. Senden dolayı öyle bir Allah'a şükrederim ki, ondan başka hiç bir İlâh yoktur. Amma ba'dü = Bundan sonra...»[974]



1119 ve 1120 sayılı haberlere bakılsın.[975]



1123— (297-s.) Ebû Mes'ûd El-Cerîrî anlatarak demiştir ki, bir adam Hasan'a (El-Basrî'ye) Bismillâhirrahmanirrahîm'i okuyuştan sordu. O da:

«— Bu bütün mektup ve yazıların başıdır.» dedi.[976]



Bundan önceki haberlere bakılsın.[977]



(528) Mektuba Ne İle Başlanır


1124— (298-s.) Nafİ'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«— İbni Ömer'in Muaviyç'de görülecek bir işi vardı da, ona mektup yazmak istedi. Ona dediler ki, yazmaya kaşla. Böylece ona ısrar ettiler, nihayet yazdı:.

— Bismillâhirrahmanirrahîm. Muaviye'ye...»[978]



Burada da mektuba besmele ile başlanmakta ve ondan sonra kime mektup yazıldığı ifade edilmektedir. Zamanımızdaki mektuplaşmalarda önce mektup yazılanın İsmi veya unvanı kaydedilmekte olup, mektubun sonuna da yazanın ismi konmaktadır. Besmele ve selâma riayet edilince, böyle bir yolu takip etmenin bir mahzuru yoktur. Aşırı medih ve tazim ifadeleri kullanılmaz, maksat dışı söz söylenmez ve tahkir durumuna düşülmez.[979]



1125— (299-s.) Enes ibni Sîrîn'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki, İbni Ömer'e (kâtip olarak) mektup yazdım da bana:

«— Bismillahirrahmanirrahîm, Amma Ba'dü = Bundan sonra: Falancaya...» diye yaz, dedi.[980]



Bu haberde de Besmele ile mektuba başlanması gerektiğine ve maksada geçerken «Amma Ba'dü» İfadesinin kullanıldığına İşaret edilmektedir. (Her iki haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[981]

1127— (300-s.) Yine İbni Sirin’den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:Bir adam önünde İbni Ömer (katiplik ederek):

Bismillahirrahmanirrahim, falancaya.. diye mektup yazdı da İbni Ömer onu yasaklayıp şöyle dedi:

Bismillah de , bu onun yerini tutar.[982]



Cenab-ı Hakk’ın zatına mahsus olan ve bütün kemal sıfatlarını içinde toplayan isim Allah lafzı Celilidir.Yalnız bu zikredilerek Besmele çekmek, Rahman ve rahim sıfatlarını anarak Besmele getirmeye kifayet eder.daha kısa bir ifade ile maksat elde edilir.Hayvan boğazlarken dahi yalnız Bismillah demek kafi gelir, hayvanın eti helal olur.Bununla beraber Rahman ve Rahim sıfatlarını kullanarak Besmele getirmek iyidir.

(bu haber için yine başka bir kaynak bulunamamıştır.).[983]



1127— (301-s.) Zeyd (İbni Sabit) ailesinin büyüklerinden rivayet edildiğine göre, Zeyd şu mektubu yazdı:

«— Zeyd ibni Sabit'den mü'minlenn Emîri, Allah'ın kulu Muaviye'ye! Selâm ve Allah'ın rahmeti üzerine olsun, Müminlerin Emîri, Ben, senden dolayı öyle bir Allah'a şükrederim ki, ondan başka hiç bir İlâh yoktur. Bundan sonra, (hamd ve selâmı getirdikten sonra)...[984]



Bu haber 1122 sayıda geçmişti. Ancak orada mektubun basında Besmelenin yazılı olduğu rivayet edilmekte olduğu halde burada düşmüştür. Bİr unutma eseri olabilir. Zaten bu bölümdeki diğer haberlerde mektuplara

Besrneîe ile başlandığı görülmektedir.[985]



1128— Ebû HüreyreMin şöyle dediği işitilmiştir:

— Peygamber (SaUnlUÛıli Aleyhi-ve Setkm) buyurdu.:

«— İsrta Çoğullarından bir. adam —(diyerek) hadîsi anlattı— (alacaklı) arkadaşıma mektup yazdı:

— Falancadan falancaya, (diye mektuba başladı).»[986]



Mektuba başlanırken kimden kime yazıldığının betirtİlmesiyîe ilgili olarak getirilen bu Hadîs-i Şerif uzun bir Hadîs-i Şeriften çok kısa bir kısımdır. Bu kısa şekliyle anlaşılması mümkün olmadığından ve tamamını öğrenmekte de büyük fayda umulduğundan Hadîs-İ Şerifin bütününü yine Buhârî hazretlerinin Sahîh'İnden nakledelim :

— Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, Peygamber (Saîhltahü şöyle anlatmıştır:

— îsraîloğullari'ndan bir adam, İsraîîoğulîarı'Hcfcan birinden bin dî- Ödünç para istedi. O kimse de dedi ki, kendilerini şahit tutacağım,

sabitler getir bana. Ödünç isteyen adam:

— AElah şahit olarak yeter, dedi.

— Öyle ise hana kefil gelir, dedi. Adam:

— Kefil" olarak Allah yeter, dedi. Bunun üzerine ödünç pata istenen adam:

— Doğru söylüyorsun, dedi ve parayı belli bîr va'de için odama verdi. Adam deniz aşırı gidip İhtiyacını gördü. Sonra borcunu va'desinde ödemek için alacaklıya gitmek üzere foir taşıt aradı, fakat bir türlü bunu bu-lamodı. Sonra bir kütük alıp onu oydu ve bin dmar ile beraber kendisinden arkadaşına (falancadan falancaya diye) yazdığı mektubu (oyuk) içine koydu. Sonra oyuğu tıkadı ve kütüğü denire getirip şöyle dedi:

— Allah'ım! Sen biliyorsun ki, ben falancadan bin dinar ödünç para aldım. O da benden kefil istedi. Ben dedim ki, Kefil Allah yeter; adam da razı oldu. Benden şahit istedi. Ben dedim ki, Allaih şahit için yeter. Bunda da sana raxî oldu, Ben ise, ona parayı göndermek üzere taşıt aramakta gayret ısarfettira; buna gücüm yetmedi. Şimdi bu parayı'sana emanet edip bırakıyorum.

Böylece adamcağız kütüğü denize attı, tâ denizin içine girdi. Sonra döndü yine bu iş içim o alacaklının memleketine gitmek üzere vasıta aramağa koyuldu.

Diğer taraftan alacaklı, olur kî, parasını getiren bir vasıta [bulunur diye bakımp araştırmaya çıktı. Bir de o içine para konmuş kütüğü (denizde) gördü. Onu odun diye evine getirdi. Kütüğü yarınca hem parayı hem de mektubu buldu. Aradan geçen bir müddet sonra borçlu bin dinarı getirip şöyle dedi:

— Vallaihi, malını (paranı) sana getirmek için devamlı olaraik vasıta aradım, şu sana geldiğimden Önce bir taşıt bulamadım. Alacaklı:

— Sen bana bir şey gönderdin mi? dedi. Borçlu:

— Ben sana haber veriyorum, sana geldiğim ibu vakitten önce bir vasıta bulamadım, (sana_bir şey nasıl gönderebilirdim?), dedi. Alacaklı:

— Gerçekten Aliah, bir kütük içinde gönderdiğini senin adına Ödedi. Sen bin dinarınla güle güle dön, dedi.»

işte bu uzun Hodîs-i Şerif içinde geçen falancadan falancaya İfadesiyle mektup yazışmalarında kimden kime yazıldığının belirtilmesine temas edilerek sırf bu kısım konuyla İlgili bulunduğundan metinde gösterilmiştir. Edeb-le, daha doğrusu mektuplaşma edebiyle ilgili kısmın dışında bu Hadîs-i 5e-rîf'te çok büyük hikmetler vardır :

1— Borçlanma işlemlerinde usûlüne göre senet tanzim edildikten sonra bunu şahitlerle kuvvetlendirmek veya daha sağlama bağlamak İçin kefil istemek meşru olan haklardandır. Bu vazifeyi de Cenab-ı Hak şu Âyet-i Kerime ile bize tavsiye buyurmaktadır:

«— Ey iman edenler! Muayyen bir va'de ile birbirinize borçlandığıma: zaman onu yazın, (senet yapm). Aranızda bir yazıcı da onu doğrulukla yazsm. Üzerinde (başkasına ait) hak alan kimse, borcunu ikrar ederek

49Û

yazdırsın ve Rabbî olan Allah'd&n korksun; o hak dan hiç ibir şeyi eksik etmesin. Eğer borçlu akılsız, bunanuş olursa yahut kendisi söyleyip yazdı-ramıyacaksa, velîsi dosdoğru söyleyip yazdırsın. Erkeklerinizden îkî kişiyi de şahit tutun. Eğer iki erkek lîjulunnıazsa o hâlde, doğruluğuna güvendiğinim şahitlerden bir erkekle iki kadın gerekir. Böylece kadınlardan biri unutursa, ikisinden biri diğerine şaihitliği hatırlatsın. Şahitler, şahitlik etmek için çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar. Az olsun çok olsun, hakkı va'desiyle yazmaktan usanmayın. Bu hareket Allah katında, adalete daUıa uygun, şahitlik için daha sağlam ve şüpheye düşmememle daha da yakındır. Meğer ki aranızda hemen devredeceğiniz bir alış-veriş olsun. O zaman bunu yazmamanızda size bir beis yoktur. Alış-veriş yaptığınız vakit yine şahit tutun. Yazana da, şahitlik edene de bir zarar yerilmesin. Eğer zarar verirseniz, o mutlaka kendinize dokunacak bir günah olur. AUah'-dan korkun; Allah size ilim öğretiyor. Allah her şeyi kemâliyle ibilendir.» (Bakara Sûresi, Âyet: 282)

2— Bütün esbaba müracaat ederek vazifesini yerine getirmek isteyene ve Allah'a tam bir ihlâsla sığınana Allah yardım eder.

3— İnsan muayyen bir zaman için değil, bütün ömrü boyunca üzerinde olan hakkı ödemek zorundadır ve bunu yerine getirmek için gayret harcamakla mükelleftir. Nitekim Hadîs-i Şerifte adı geçen borçlu, üzerindeki bin dînar borcu Allah'ı şahit tutarak denize atmasiyle kendisini bu borçtan kurtulmuş saymamış, daha sonra edindiği imkânlarla bin dinar borcunu ödemeye gitmiştir.

4— Borçlu İle alacaklının tam bir sadakat ve ihlâsla aralarında cereyan eden ödünç alış-verişdeki fevkalâde hali Allah Teâlâ yaratmış, kullar bu üstün hale işin sonunda vakıf olmuşlardır. Demek oluyor ki, kullardan kim olursa olsun, böyle üstün bir ihlâs ve doğrulukla hareket ederse, Allah ona yardımcı olur, ona bilmediği yollardan büyük ihsanlarda bulunur. Fakat cahil olanlar, bu üstün halleri ve başarıları Allah'a değil de, kullara mal ederek onların kerameti sayarlar. Allah bu kabil kerametleri dilediği iyi kullarda her zaman yaratır.[987]



(529) Nasıl Sabahladın?


1129— Mahmud ibni Lebîd'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: — Hendek Savaşı gününde Sa'd kolundaki atardamardan yaralanıp da ağırlaşınca, onu Rufeyde adındaki (hasta bakıcı) hanımın yanma götürdüler. Bu hanım yaralıları tedavi ediyordu. Peygamber (Sûlkİkkü Akyhi ve de ona uğradığı zaman (akşamları) şöyle buyururdu:

«— Nasıl akşama geçtin?» Sabah olunca da:

«— Nasıl sabaihladın?» Sa'd da Peygambere bilgi verirdi.[988]



Bir kimsenin halini sormak için nastl geceledin, nasıl sabahladın diye akşam ve sabah vakitlerinde ifadede bulunmak, bilhassa hasta olanlara karşı sünnettir. Hasta ziyareti bahsinde 515-522 sayılı Hadîs-i Şeriflerde hasta ziyaretinin fazilet ve adabı geçmişti. Burada önemli bir husus da, savaş hallerinde hanımların hastalarla, yaralılarla uğraşıp, onları tedavi etmeleridir. Refîde, Ensar'dan olup, Hendek savaşında bizzap Sa'd ibni Muaz'ın tedavisi İle meşgul olmuştur. Allah dan sevabını umarak müslümanlardan darlığa düşenleri gönüllü olarak tedavi eden bir hanımdı. Hastaları tedavi için özel bir çadırı vardı. Peygamber (Saîlaİlaîıü Aleyhi ve Seikm) sık sık Sa'd İbni Muaz'ı ziyaret edebilmesi için onu Mescid'-deki bu çadıra naklettirmişti. Nihayet atar kandamarından aldığı yara ile Sa'd vefat etmişti. Hal tercemesi için 945 sayılı Hadîs-i Şerîf açıklamasına bakılsın.[989]



1130— İbni Abbâs haber verdiğine göre, Ali ibni Ebî Tâlib (Radiyaliahü anh) Resu'üllah {S&lîaİfahiü Aleyhi ve Sellem) 'in vefatına sebep olan hastalığı zamanını- yanından çıktı. İnsanlar (ona) dediler ki:

— Ey Ebûl-Hasan (Ali), Resûlüllah (Sallaltahü Aleyhi ve Sillem) nasıl sabahladı? Ali:

«— Allah'a hamd olsun iyi geçti, dedi. Abdülmuttalib'in oğlu Abbas Hz. Ali'nin elini tutup, şöyle dedi:

— Bana görüşünü bildir. Sen, vallahi üç günden sonra emir kulusun. Vallahi ben zannediyorum ki, Resûlüllah (SıîibtLsJm Aleyhi ve Seltem) bu hastalığından yakında vefat edecekti. Ben Abdülmuttalib Oğulları'nın ölüm zamanındaki "yüzlerini tanıyorum, (yüzlerinin halinden öleceklerini anlarım). Öyle ise bizi Resûlüllah (Saltaltahti Aleyhi ve S<em) 'e götür de, bu işin (hilâfetin) kimde olacağını ona soralım. Eğer hilâfet bizde olacaksa, bunu bilmiş oluruz. Eğer bizden başkasında ise, onu konuşalım da bizi ona vasıyyet etsin. Bunun üzerine Ali (R.A.) dedi ki:

— Vallahi, biz bunu sorar da Peygamber hilâfeti bizden menederse, ondan sonra hiç bir zaman insanlar bize onu (hilâfeti) vermezler. Ben vallahi, onu asla Resûlüllah (SatkİUthü Aleyhi ve Seltem) 'e sormam.»[990]



Nasıl sabahladınız, nasıl sabahladı? şeklinde hatır sormanın bir edeb ifadesi olduğu beyan maksadiyle Peygamber (SaltaUahü Aleyhi vt SelUmyin vefatiyle İlgili olan bu Hadîs-i Şerîf, bu bölümde yer almış bulunmaktadır.

Burada geçen olay, Hz. Peygamberin İrtihal günlerine yakın, bir rivayette de aynı günde yanı pazartesi gününde vuku bulmuştur, intihalden sonraki durum siyer ve tarih kitaplarında geniş oforak geçer.

Burada nazar-ı dikkati çeken bir husus, Hz. A I i 'nin hilâfete ne İrîi-halden önce, ne de İrtihalden sonra tâlîp akmayışıdır.^.Hz. Ab bas'in, Peygamberin irtİhalinden sonra Hz. A I i 'ye hitaben :

«— Elini uzat sana bîat edeyim, {ki insanlar da sana bîat etsinler).» demesine karşılık bunu Hz. Alî'nin kabul etmediği sahîh rİvcyeti vardır. Bu itibarla Şiî'lerin İddia etmekte oldukları hilâfet Hz. Ali'ye mahsustur, sözüne mahal kalmamaktadır. Hz. AIİ 'ye hilâfet tahsisli bulunmuş olsaydı, her iki halde de, ona sahip çıkması icap ederdi ve bunu aleniyete çıkarırdı.[991]



(530) Mektubun Sonuna : «Esselamu Aleyküm Ve Rahmetullah» Yazan Ve Ayın Onuncu Gününde Falan Oğlu Falan Diye Kaydeden Kimse


1131— (302-s.) Harice ibni Zeyd'den ve Zeyd ailesinin büyüklerinden şu mektubun alındığı rivayet edilmiştir:

BİSMİLLAHİİRAHMANÎRRAHİM

Zeyd ibni Sabit'den Allah'ın "kulu, müminlerin Emîri Mnaviye'ye.

Selâmun Aleyke s= Selâm üzerine olsun, müminlerin Emîrİ, Allah'ın raJhmeti de... Senden dolayı Öyle bir Allah'a ham d ederim ki, ondan Ifraşka hiç bir İlâh yoktur. Bundan sonra: Sen bana dede ve kardeşlerin mirasından soruyorsun, (diyerek râvi mektubu anlattı. Sonra mektubu şöyle bitirdi :) Biz AUah'dan hidayet ve her işimizde sebat ile muhafaza isteriz. Bir de sapıtmaktan yahut cahil kalmaktan yahut bilmediğimiz şeyden sorumlu tutulmamızdan Allah'a sığınırız. Selâm üzerine olsun müminlerin Euûri, Allah'ın rahmeti ve bereketleri ve mağfireti de... Bu mektubu Vüheyb yazdı, (ihicrî) 42, 12/Ramazan, perşembe günü.[992]



Daha önceki 1119 ve 1122 sayılı haberlerde mektup yazmada takip edilen usûl belirtilmişti. Burada farklı olarak mektubun sonunda da, başlangıcında olduğu gibi, selâm getirmenin ve tarih yazmanın ve mektubu kaleme alanın adım kaydetmenin ayrıca bir usûl olduğu görülmektedir. Bugünkü yazışmalar da bu şekilde yapılmakta, bazan tarih başa ve bazan da sona koyulmaktadsr.

(Bu haberi Beyhakî, Sunen-i Kübrâ'sında, feraİz bölümünde tah-riç etmiştir, Fadlu'llah : C II, s. 549, dip not).[993]



(531) Nasılsın?


1132— (303-s.) Enes ibni Malik'den rivayet edildiğine göre, kendisi Ömer ibni'I-Hattab (Radiyaihhu anft)'dan işitti ki, bir adam Ömer'e selâaa verdi. O da selâmı aldı. Sonra Ömer adama sordu:

— Nasılsın? Adam da:

— Senden dolayı Allah'a hamd ederim, dedi. Bunun üzerine Ömer:

— Senden istediğim şey budur, dedi.[994]



Selamlaşmadan sonra hatır sormanın, nasılsın? iyi misin? dîye sormanın ve buna karşı hamd etmenin nezaket ve edeb kaidesi olduğunu buradaki karşılaşmada cereyan eden konuşma bize öğretmektedir. Ayrıca İmam Ahmed'in Enes hazretlerinden rivayet ettiği Hadîs-i Şerifte Peygamber (Saöolbhil Aleyhi ve SeUem) 'in ashabla karşılaşmalarında onlara:

«— Ey falanca kimse, nasılsın?»

Diye hatır sorduğu ve : «Elhamdü Lillâh, hayır üzereyim!» cevabını aldığı kaydedilmektedir.[995]



(532) Bir Kimseye: Nasıl Sabahladın? Denince Nasil Karşılık Verir?


1133— Cabir ilmî Abdullah'dan rivayet edildiğine göre, Peygamber ,$MtelkhU Aleyhi ve Selkm)'e soruldu:

— Nasıl sabahladınız? Peygamber şöyle buyurdu:

«— Bir cenazede bulunmayan ve bir hastayı ziyaret etmeyen kimselerden daha Jıayırh olarak (sabahladım).»[996]



Nasıl sabahladın veya geceyi nasıl geçirdin? diye bir insanın hali sorulunca, ona verilecek olan en güzel karşılık şüphesiz ki, Peygamber (Sallaltahü Aleyhi ve $€llem)'\n verdiği karşılıktır.

Bir müminin, rnümİn kardeşine karşı olan vazifelen sayılırken, bunlar arasında hasta ziyareti, cenazede bulunma, seiâm verme, davete icabet etme vardır. Bunlardan hiç olmazsa bir kısmının yerine getirilmiş olması, hiç yerine getirilmeme halinden çok daha iyi olduğu meydana çıkmaktadır. Onun için bu haklar gözetilerek günlük vazifeler arasına alınmalıdır.[997]



1134— (304-s.) Muhacir'den (bu adam kuyumcudur) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Peygamber (S&lhlkhü Aleyhi ve SeUcm)'in ashabından olan Hadrarnût'lu kaba bir adamla oturuyordum. Ona:

— Nasıl sabahladın? dendiği zaman şöyle derdi;

— Allah'a ortak koşmuyoruz, (Elhamdü Lillâh).[998]



En kötü durum hiç şüphe yok ki, Allah'a ortak koşmak ve küfür üzere bulunmaktır. Bunun dışında iman sahibi olduktan sonra her haide hamd ve şükretmek elbette bir vazifedir. Bazı dünyevî kederler ve çekilen musî-better geçici olduğundan ve bunlara katlanmanın sevabı bulunduğundan bunlara sabrederek hamd ve şükrü eksik etmemelidir.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[999]



1135— (305-s.) Seyf ibni Vehb anlatıp demiştir ki, Ebu't-Tufeyl bana:

— Kaç Yaşındasın? diye sordu. Ben:

— Otuz üç yaşındayım, dedim. O şöyle dedi:

— Huzeyfe ibıü'l-Yeman'dan işittiğim bir hadîsi sana anlatayım, olmaz mı? Kendisine Amr ibni Suley' denen Muharib Hasafe Oğullarından bir adam — bu adam sahabî idi ve benim bugünkü yaşımda idi. Ben de bugünkü senin yaşında idim —, (onunla beraber) Mescid'de Huzeyfe'ye gittik. Ben insanların en.-arka tarafında oturdum. Amr îse yürüdü, Hu-zeyfe'nin önüne kadar gidip durdu. Dedi kî;

— Ey Abdullah (Huzeyfe)! Nasıl sabahladın? Yahut: Nasıl geceledin? Huzeyfe:

— Allah'a hamd ederim, dedi, Arnr;

— Senden bize gelen bu hadîsler nedir? dedi. Huzeyfe:

— Benden sana ulaşan nedir? Ey AmrS dedi. Amr:

— İşitmediğim hadîsler, dedi. Huzeyfe :

— Ben Allah'a yemin ederim ki, eğer işittiğim her şeyi size anlatsay-dım, beni bu geçenin bir kısmında beklemezdiniz, (benden daha işiteceğiniz şeyler var). Ancak ey Amr îbni Suley' (şunu biî) : «Kays (arab) kabilesini, Şam'ı istilâ etmiş gördüğün zaman, büsbütün sakın, (ihtiyatlı ol). Allah'a yemin ölsün Kays kabilesi, korkutmadık mümin bir Allah kulu bırakmıyacaktır, yahut onu öldürecektir. Yine Allah'a yemin olsun, müminler üzerine Öyle bir zaman gelecek ki, o vakit en küçük bir şeyi engeli ey emiye çeklerdir.» dedi. Amr:

— Allah sana merhamet etsin (ey Huzeyfe), senin -kavmine yardımın nedir? (Ne tavsiye edersin?) diye sordu. Huzeyfe dedi ki:

— Bu bana aittir, sonra da oturdu.[1000]



Nasıl sabahladın? Veya geceyi nasıl geçirdin? ifadesiyle hatır sormanın edebe uygun bir hareket olduğunu belirtmek için bir delil mahiyetinde getirilen buradaki haberin, diğer muhaddisler tarafından Hz. Peygamber (SalldllahüAleyhiveSellemye kadar yükseltildiği görülmektedir.

Müslüman Arablann Şam beldesini istilâ etmeleri zamanında birçok mümin kanlarının döküleceği, KerbeJâ vak'ası gibi korkunç ve üzücü olayların cereyan edeceği önceden haber verilmiş bulunmaktadır. Bu da Hz. Peygamberin birçok mucizeleri gibi, ayrı bîr mucizesi demektir. Bu Hadîs-i Şerifi biraz değişik lâfızla H â k i m 'in rivayet ettiğini Fa d I u ' 1 I a h ha-şİyesİnde kaydetmektedir. Fadlu'llah : C. II, s. 552.

Huzeyfe'nin hal tercemesi için 233 sayılı Hadîs-i Şerife müracaat edilsin. Amr ibni Suley'in sahabî olup olmadığı ihtilaflıdır. Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.[1001]



(533) Oturma Yerlerinin En Hayırlısı En Geniş (Ve Rahat) Olanıdır


1136— Abdurrahman itani Ebî Ömer haber vererek şöyle demiştir: Ebû Saîd El-Hudrî bir cenaze için. çağrıldı. Râvi der ki:

— Ebû Saîd sanki gecikir oldu da, insanlar nihayet yerlerini alıp oturdular. Sonra arkasından hemen geldi. İnsanlar onu görünce, (ona yer vermek için) koğuştular ve onlardan bir kısmı, kendi yerinde otursun diye onun için ayağa kalktı. Bunun üzerine Ebû Saîd şöyle dedi:

— Hayır, (kalkmayın)! Ben Resûlüllah (Sallaîhhü AleyhiveSelkm) İn şöyle buyurduğunu işittim:

«Oturma yerlerinin en hayırlısı, en geniş olanıdır.»

Sonra Ebû Saîd kenara çekilip geniş bir yerde oturdu.[1002]



Herhangi bir toplantıya veya meclîse sonradan gidildiği zaman, eğer makam ve isimlere göre yer ayrılmamışsâ, boş bulunan en uygun yere oturulur. Birbirine yer vermek ve böylece karışıklığa sebep olmak yoktur. Huzur ve sükûn böyle, temin edilir ve kimseye.de eziyet edilmemiş olur. işlerin e.n kolay ve rahat planını seçmek esas olduğundan, burada da aynı şeyi yapmak gerekir. Camİ âdabında bile, ön safların fazileti çok olmasına rağmen, camiye geç gelenlerin'öndeki cemaatı rahatsız edecek şekilde öne geçmeleri doğru değildir. Hele insanların yanlarına ve üzerlerine basarak geçmek asla İhtiyar edilmemelidir, ön saf faziletini almak isteyenlerin önceden camiye koşmaları gerekir. Ancak ön saflarda bulunanların da, safları boş bırakmayıp doldurmaları ve saf sıkışıklığını temin ederek vazifelerini yapmaları lâzımdır.

Ebû Saîd El-Hudrî/nfri,;hal tercemesi için 945 sayılı Hadîs-i Şerif açıklamasına bakılsın.[1003]



(534) Kıbleye Yönelmek


1107— (306-s.) Süfyan ibni Münkiz babasından rivayet ettiğine göre, babası şöyle demiştir:

— Abdullah sbnî Ömer'in oturuşlarının çoğu, kıbleye dönmüş halde idi. Yezîd ibni Abdullah ibni Kuseyt. güneş doğduktan sonra secde âyetini okudu da. kendisi secde etti ve (yanında işitenler) secde ettiler; yalnız Abdullah ibni Ömer secde etmedi. Ne zaman ki, güneş doğup yükseldi, Abdullah dizlerini birbirine bağlamış bulunan ellerini çözdü, sonra secde etti ve şöyle dedi:

«Arkadaşlarının secdesini görmedin mi? Onlar namaz vakti dışında secde ettiler.»[1004]



Allah Tealâ Hazretleri Kabe'yi mübarek bir yer kıldı ve onu ziyaret et-meyİ zengin roüsiümanlara farz kıldı. Namaz sorumluluğunu taşıyan her müminin de ibadetinde oraya yönelmesini de hürmet olarak şart kıldı. Bu itibarla ibadet zamanlan dışında da oraya doğru yönelmek ve arka vermemek edebe uygun bir harekettir. Zarurî haller dışında kıbleye yönelmiş bulunarak oturmak en güzel bir oturuştur. Büyük ve küçük abdestlerde İse hürmetsizlik olmasın dîye ön ve arkayı kıbleye çevirmemelidir. Bunda ke-rahef vardır.

Kerahet vakîi diye anılan üç vakitte namaz kılmak, tilâvet secdesi yapmak, cenaze namazı kılmak mekruhtur. Bu üç vakit, güneşin doğuşundan itibaren güneş yükselinceye kadar (kırk beş dakikalık bir müddet), güneşin istiva halinden alçalmaya geçiş vaktinde (az bir müddet) ve güneş batarken olan zamanlardır. İşte AbduIJah ibni Ömer bu kerahet vakitlerinden biri olan güneş doğrno zamanında secde yapılmaması gerektiğini bildirmiş ve kendisi de güneş yükseldikten sonra, tifâvet secdesini yaparak hazırda bulunanları ikaz etmiştir ve güneş doğma vaktinin namaz ile secde vakfı olmadığım bildirmiştir.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[1005]



(533) İnsan Kajlkar Da Sonra Yerine Dönerse


1138— Ebü Hüreyre (RadiyaUakuanh), Peygamber (Salfaltohû Ateyht eiten:)'den şöyle rivayet etmiştir;

«Sizden (biriniz, oturduğu yerden kalktığı, zaman sonra oraya dönerse, kendisi o yere (oturmaya) daha lâyıktır.»[1006]



Bîr mecliste otururken herhangi bir iş İçin yerinden kalkıp ayrılan kİm-se, meclise dönünce eski yerine oturma hakkına sahiptir. Böyle muvakkat ayrılışlar için, boşalan yer doldurulmamalı ve sahibinin işgaline terk edilmelidir. Arkadaş hakkını koruma ve birbirine eziyet vermemek bakımından edebe en uygun tutum budur. Cömİ ve Mescid gibi umumî yerlerde de bayie hareket etmelidir. Fakat hiç kimse, devamlı olarak bir yeri işgoi etmek hakkına sahip değildir. Ancak ders okutmak ve va'z etmek için muayyen yer sahibi tarafından daima işgal edilir. Sunun dışında camiye ilk gid^n ön saha istediği yere oturur ve o ibâdet müddeti için işgal etmiş olduğu yere hak kazanır. Başkasının buna müdahalesi olamaz. Rütbe ve mevkilere göre ayrılmış olan îoplantî yerlerinde herkes kendine ait olan yerde oturur. Baş-kosının mokam ve yerini işgal etmek, edebe aykırı düşer.[1007]



(536) Yol Üzerinde Oturmak


1139— Knes ibni Mâlik'den:

«Resûlüllah (Saüallahü Aleyhi ve Sellent) bize geldi; biz çocuk idik de bize selâm verdi. Beni bir işe gönderdi. Ben ona dönünceye kadar, beni beklemek üzere kendisi de yolda oturdu. Enes demiştir ki:

— Ben (annem) Ünımü Süleym'e geciktim. (Bundan dolayı- bana) dedi ki. seni alıkoyan (geciktiren) nedir? Ben. de:

— Peygamber (SalUâlahü Aleyhi ve Sellem) beni bir işe gönderdi, dedim. (Anneni) :

— Nedir o iş? dedi. Ben:

— O gizlidir (sırdır), dedim. Annem:

— Resûlüllah (Sailısllahü Aleyhi ve 8ellem)'m sırrını muhafaza et, dedi.»[1008]



İnsan ve vasıtaların gelip geçtiği işlek yollar üzerinde oturulmasını Peygamber (Saîkllohü Âteytiî ve Sellem) başka Hadîs-i Şeriflerde hoş görmemişler ve yollar üzerinde oturulrnamasır.ı istemişlerdir. Oturmak mecburiyetinde bulununca da, selamlaşmayı terketmeyerek, gelip-geçişi daraltmayacak, başkasına enge! vermeyecek ve harama düşmeyecek şekilde oturulmasına müsaade etmişlerdir Burada kendilerinin bizzat oturuşu, ya yolun trafiği olmayışından, ya da E n e s'in başka yerde Peygamberi aramasına mahal bırakmak istemeyişinden olsa gerektir. Tirmizî'nin rivayet ettiği bir Hadîs-i Şerif de de şöyle buyurulmaktadır :

«Resûlüllah (SatlatlahH Aleyhi ve Selîem) , yolda oturmakta olan Ensar'dan bir takım insanlara tesadüf etti de onlara şöyle buyurdu :

«— Muhakkak (bunu) yapmak zorunda iseniz, selâma mukabele edin, mazluma yardım edin ve yol gösterin.»

Bundan da anlaşılıyor ki, yolun hakkı olan bu hizmetler görülmek şartı ile yollarda oturulabilir. Bir sebep yokken de, yol üzerinde oturulması doğru olmaz.[1009]



(537) Mecliste Yer Genişliği


1140— İbni Ömer (Radiyaltahu anhümay'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki:

— Peygamber iŞdlallahü Aleyhi ve Sclîsm) şöyle buyurdu: «Sizden biriniz, (arkadaşının) yerine otursun diye, asla o adamı oturduğu yerinden kaldırmasın. Ancak sıkışınız ve yer açınız.»[1010]



İlim, sohbet, ziyafet benzeri topluca oturmalarda gözetilecek edeb üzere hareket, hiç kimseyi rahatsız etmemektir. Dışardan gelenin bir arkadaşını kaldırıp, onun yerine oturması uygun bir hareket değildir. Oturmakta olanların düzgün ve sıkışık olarak oturmak suretiyle gelenlere yer bırakması gerekir. Bu da toplulukta gözetilecek bîr vazifedir.[1011]



(538) İnsan Vardığı Yerde Oturur


1141— Cabir ibni Semure'den rivayet edildiğine göre; şöyle demiştir:

«Peygamber (SaitallahüA leyhi veSeltem) 'e vardığımız zaman, her birimiz ulaştığı (boş) yere otururdu.»[1012]



Bir toplantı yerine veya bir camiye .gidildiği..zarnan, en ilerdeki boş yeri doldurmak üzere İlerlemek lâzımdır ki, arkadan gelenler de rahatça yer bulabilsinler. Böyle hareket edilmediği takdirde, ön taraflarda boş yerler kalır ve sonradan yer arayanlar bu boş yerleri doldurmak için ileri geçerlerken orada bulunanları rahatsız etmiş olurlar. Buna meydan vermemek için herkes zamamodo Öndeki yerin» almalı ve boşlukları doidurmalıdır.[1013]







(539) İki Kişi Arasına Girilmez


1142— Abdullah ibni Arnr'dan rivayet edildiğine göre, Peygamber şöyle buyurdu; «İki kişi arasını ayırmak (aralarına oturmak) kimseye helâl olmaz;müsadeleriyle almak müstesnadır.[1014]



Yan yana oturmakta olan iki khî orasını açıp da, orolarında oturmak iyİ bir hareket değildir. Bir aroda oturan'form birbirleriyle görüşecekleri.mo-sele olabilir; gizli konuşulacak işleri, birbirlerine özel sevgileri bulunabilir. Bunları bozmamak için aralarına girmek doğru değildir. Ancok kendileri oafıp oturmaya müsaade ederlerse, bunda beis yoktur. Bu takdirde aralanna oturulabilir.[1015]



(540) Meclis Sahibine Doğru Yürünür


1343— (307-s.) İbni Abbas'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir;

— Ömer (RûÂiysIkhu ©nh) (sabah namazına giderken Mecüsî köle Ebû Lü'Iüe tarafından) hançerlendiği zaman, onu eve koyuneaya kadar kendisini taşıyanlardan idim. Ömer (Raâİyaüahu anh) bana dedi ki;

— Ey kardeşim oğlu! Git bak, beni kim vurdu ve benimle beraber Ben de gittim de, ona haber vermek için geldim.Bir de gördüm ki, ev (insanlarla) dolmuş. İnsanların omuzlarında yürümemi hoş görmedim — ben genç yaşta idim— de oturdum. Hz. Ömer bir kimseyi işe gönderdiği zaman, o kimsenin işten kendisine haber vermesini emrederdi. O esnada Hz. Ömer örtü ile örtülmüş bulunuyordu. Kâ'b gelip şöyle dedi:

— Vallahi, eğer mü'minlerin Emîri (sıhhat ve afiyet bulması' için) dua, ederse, Allah onu geri bırakacaktır ve bu ümmet için onu yükseltecektir muhakkak; öyle ki, bu ümmet hakkında şunu ve şunu yapacaktır. Sonunda (Kâ'b) münafıkları sayıp, isimlerini söyledi ve künyelerini okudu. Ben dedim ki:

— Söylediklerini Hz. Ömer'e ulaştırayım mı? Kâ'b:

— Ben, ona ulaştırmanı istediğimden bunları söyledim, başka şey için değil, dedi. Bunun üzerine ben de cesaretlenip kalktım ve insanların üzerinden yürümeğe başladım. Nihayet baş ucunda oturdum. Dedim ki:

— Sen beni şu iş için gönderdin. Seninle beraber (Ebû Lülüe) şunları vurdu —on üç kişi—, Bir de su havuzundan abdest alırken kasap Küleyb'i vurdu. Kâ'b da Allah'a yemin ederek şunu bunu söylüyor.

Bunun üzerine Ömer (Radiyaîkthu anh) dedi ki:

— Kâ'b'ı çağırınız. Kâ'b çağrıldı. Ömer (Radiyallahû anh):

— Ne diyorsun? diye sordu. Kâ'b da, şunu ve şunu söylüyorum, dedi. Hz. Ömer şöyle dedi:

«— Hayır, vallahi (beka ve sıhhatim için) dua etmem. Ancak Ömer bedbaht olmuştur, eğer Allah onu bağışlamazsa...»[1016]



Hİç bir zaman kalabalık yerlerde ve toplantılarda başkasının üzerine basacak ve onu rahatsız edip incitecek şekilde yürümek doğru değildir. Başkasına verilen .eziyet ağırlığına göre günahın da şiddeti olur. Bunu daha önceki Hadîs-i' Şeriflerden öğrenmiş bulunuyoruz. Burada farklı olan taraf, mühim ve fevkalâde hallerde, görev icabı ve zaruret dolayısiyle müslüman-lara yük olup, onlara böyle üzerlerinde yürüyecek şekilde eziyet vermenin caiz olmasıdır. Bir cemaatin başkanı veya o cemaatin toplanmış olduğu ev sahibi İle iş icabı görüşmelerde, imkân bulunamayınca yapılacak böyle davranışlar edebe aykırı sayılmaz.

Hz. ö m e r (Radİyattahuanh) on buçuk yıl hilâfet görevinde bulunarak adaletin kemâl üzere tatbİkçİsi olmuş ve kıyamete kadar gelip geçecek nesillere ölmez ahlâk örnekleri vermiş olduğu halde, sabah namazına giderken Mecûsî köle Ebû Lü'lüe (Feyruz) tarafından karnına hançer vurularak şehitlik rütbesini de kazanmıştı. Feyruz, Küfe Valisi Mu-ğîre ibni Şu'be'nin kölesi bulunuyordu. Efendisinin kendisine yüklediği vergiden şikâyetçi olarak bu şenî cinayeti irtikâp etmiş ve Hazreti Ömer'le beraber on üç kişiyi hançerlemiş ve bunlardan yedi kişi aldıkları yara tesiriyle şehit olmuş, diğerleri kurtulmuştu.

Olay hicretin 23. yılında Zilhicce ayı içinde meydana gelmişti. Hz. Ömer (Radiydiahumh) sıhhatinin devamı için dua etmeyişi, kadere ve şehitlik rütbesine rıza göstermiş olması düşüncesinden ve bunca takvasına rağmen nefsini tezkiye etmeyip Allah Teâlâ'nın mağfiretine sığınmayı en salim yol bulmasından ileri gelse gerektir. (Radiyalîahu anh)

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[1017]



1144— Şa'bî'den rivayet edildiğine göre, bir adam Abdullah ibni Amr'a geldi. Abdullah'ın yanında insanlar oturuyordu. Adara, Abdullah'a doğru adım atmaya durdu da, insanlar onu engellediler. Bunun üzerine Abdullah;

— Adamı bırakın, dedi.

Nihayet gelip (Abdullah'ın yanma) oturdu da, dedi ki:

— Resû.lüllah(Salfaliahü Aleyhi ve Selkm)'dexı işittiğin bir şeyi bana bildir. Abdullah dedi ki:

— Resûlüllah (Saltell&kü Ahtyhi v$ $ktkm)}in şöyle buyurduğunu işittim: «Müslüman o kimsedir ki, müslümanlar onun dilinden ve elinden selâmet Ibulmuştur. Muhacir de o kimsedir ki, Allafh'ın yasakladığı şeyden uzaklaşıp ayrılmıştır.»[1018]



Kalabalık İçinde İnsanları rahatsız ederek yürümenin hangi şartlar altında edebe aykırı düşmeyeceği, bir önceki Hadîs-i Şerif münasebetiyle bildirilmişti. Buradaki olay da aynı mânâyı taşımakta olduğundan ayrı bir yoruma lüzum kalmamıştır. Ancak bu münasebetle varîd olan Hadîs-İ Şerîf büyük önem taşımaktadır.

Gerçek müslüman, en güzel ahlâka ve edebe sahip bulunan kimsedir. Bunun elinden ve dilinden fenalık çıkmaz, başkasına zarar dokunmaz; bi-lâkİs fayda ve menfaai kazandırır. İnsan saz ve hareketleriyle benliğini ve gerçek varlığını ortaya koyar. Saz ve hareketleri birbirine uygun düşerek iyilik örnekleri verenler, başkalarına zarar değil de, fayda sağlayanlar veya hiç olmazsa başkalarına kötülükleri olmayanlar en iyi müslümanlardır. Bunun aksini alacak olursak, başkalarına dil ve elleriyle zarar verenler, eziyet verici davranışlarda bulunanlar da, müsİümaniarın en kötüleridir. Müslümanların birbirlerine karşı olan muamelelerinde bu ikî esasa verecekleri önem derecesine göre olgunluk ve kemâl kazanılır. Birbirlerine zarar ve ziyan vermeyenler orasında sevgi ve muhabbet bağları kuvvetlenir. Bunlar birbirlerine destek ve yardıma olurlar, bir vücut gibi çalışırlar. Düşman tehlikesini de aynı ruh ve beraberlik içinde karşılayıp yek ederler. Bu bakımdan Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selletn):

«Müslüman o kimsedir fci., snüslümanîar onun ne elinden ve ne de dilinden Karar çekmezler, selâmet üzere bulunurlar.» buyurmuştur.

Allah rızasını kazanmak ve İslâm ahlâkı üzere yaşamak gayesi ile ikâmet etmekte olduğu vatanını terkedip başka memlekete gidene muhacir denir. Böyle bir fedakârlığa ve zahmete katlanmak şüphesiz ki, büyük bir gayret eseridir Fokot bundan daha önemlisi, Allah Teâlâ'nin yasak ve haram ettiği şeyleri terketmek ve onları bir daha işlememektir. Bunlar yerine getirilmediği, yâni; Allah'ın yasaklarından sakımlmadığı takdirde yapılacak hicretin bir kıymeti kalmaz. Onun İçin ası! hicret, haram ve yasak olan şeyleri terk etmektir, buyurufmuşiur.[1019]



(541) İnsana İnsanların Ziyade İkram Edeni, Yaninda Otuean Arkadaşıdır


1145— (308-s.) İbni Afabas (Hadiyalleûıuanhüma) şöyle demiştir:

«Bana insanların en ziyade ikram edeni, yanımda oturan arkadaşımdır.»[1020]



İnsan sevdiği kimsenin, hürmet ettiği şahsın'yanına sokulur ve oturur. Müminin diğer mümin kardeşine kötü bîr niyet beslemesi mümkün olamayacağına göre bu bir gerçektir, işte İnsana böyle bir yakınlık göstererek yanında oturan büyük bir manevî İkramda bulunur. Bunun manevi hazzını, ancak ince duygulu gerçek müminler tadabilir. Maddî İkram ve hediyeler geçicidir, fakat manevî olanlar ebedîdir. Onun için bunlar ayarında ikram olamaz.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[1021]



1146— îbni Abbas (Radiyallafta anhümoyfan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir :

«İnsanların bana en ziyade ikram edeni, yanımda oturuneaya kadar insanların üzerinden yürüyüp gelendir.»[1022]



Bu haber, öncekinin mânâsını kuvvetlendirmekte olup, daha fazla bir teşvik taşımaktadır. Burada insanların omuzlarına ve arkalarına basarak topluluk içinde yürümeğe teşvik yok, sevgi ve arzunun şiddetini belirtmeye işaret vardır. Böyle bir heyecan ve istekle hareket edip, insanın yanına gelen arkadaşın İkramındaki değer belirtilmektedir.

(Bu haberi Ibnİ Hibban tahriç etmiştir. Fadlu'llah : C. II, s. 561 dip not.).[1023]



(542) İnsan, Oturan Arkadaşının Önüne Ayağını Uzatır Mı?


1147— (310-s.) Küseyr ibnİ Mürre anlatarak demiştir ki, cuma günü Mescid'e girdim de, Avf ibni Malik El-Eşçâ'î'yi bir çemberde oturuyor buldum. Ayaklarını önüne doğru uzatmıştı. Beni görünce ayaklarım toparladı. Sonra bana şöyle dedi:

«Biliyor musun, neden ayağımı uzattım? İyi bir adam gelsin de otursun diye (yaptım).»[1024]

İnsanlar arasında otururken ayakları başkasının önüne doğru uzatmak edebe aykırı bir harekettir. Müminler karşılıklı olarak birbirlerine saygı gösterirler. Bir mümin ayaklarını uzatmış halde yerde otururken, yanma çıkagelen arkadaşını görünce, ayaklarını toparlayıp kendine çekidüzen vermesi, arkadaşına hem hürmet ifadesidir, hem de bu bir edeb hareketidir. Ancak bazı istisnaî düşünce ve maksatlarla yapılması, genel kaideyi bozmaz. Bu haberden de bunu anlamaktayız.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[1025]



(543) İnsan Toplum İçinde Bulunur Da Tükürür


1148— El-Haris ibnİ Amr Es-Sühemî anlatarak şöyle demiştir:

— Peygamber (SailaUahü Aleyhi ve Selfemj'e vardım; o Minâ'da yahut Arafat'da bulunuyordu. İnsanlar onu çevrelemişti. Bedeviler de (onu görmeye) geliyprdu. Yüzünü gördüklerinde de:

«Bu mübarek bir yüz!» diyorlardı. Ben dedim ki: .— Ya Resûlallah! Benim için Allah'dan mağfiret dile. Peygamber: «Allah'ım! Bizi mağfiret buyur!» dedi. Ben dolaşıp : — Ya Resülallah, benim için Allah'dan mağfiret dile, dedim. Peygamber: «Allah'ım! Bize mağfiret et!» buyurdu. Ben yine dolaşıp :

— Benim için mağfiret dile, dedim. Peygamber:

«Allah'ım! Bize mağfiret et!» buyurdu. Sonra eliyle tükürüğünü giderip, onu ayakkabısına sildi; etrafında bulunanlardan birine değmesini hoş görmedi.[1026]



Hâdise Mina veya Arafat'da geçtiğine göre hac mevsiminde ve sefer halinde olduğu anlaşılmaktadır. İnsanların Hz. Peygamber (Salktifahü Aleyhi veSmlkm) etrafını çevrelemiş bulunmaları serbestçe tükürebilme imkânını kendilerine vermemiş ve yanlarında İhram halinde iken mendil gibi herhangi bir bez bulunmadığından onunla sİlînememîş; ancak etrafında bulunanlara isabet etmesin diye bu hareketi yapmak zorunda kalmıştır. Başkasına eziyet vermemeyi ve rahatsız etmemeyi tercih buyurmuşlardır. Böyle muztar ve istisnaî durumda olmayanların tükürüklerini mendille silmeleri veya tenha yerlerde toprağa tükürülünce onu gömmeleri gerekir. Başkasına sıçratacak veya tiksinti verecek şekilde tükürmek hem edebe aykırıdır, hem de açığa tükürmeler mikropların taşınması bakımından tehlikelidir ve bu, temizlik kaidelerine uymaz.

Hadîs-î Şerifte önemli husus, ravi E I - H â r i s'İn İsrarla şahsı için dua istemesi ve bunu üç defa îekrorlamasıdır. Her defasında Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) mağfiret dilemişler; fakat şahsa değil, umuma dua etmişlerdir. Onun için dua muayyen şahıslara değil, bütün müminlere yapılmalı ve müşterek olmalıdır, islâm'da birlik ve beraberlik var, imtiyaz yoktur. Bu böyle olmakla beraber fertlere mahsus dua edilmesinde, yalnızlık hallerinde bir beis yoktur. Müslümanlar bir arada toplu iken bunlar içinden bazılarını seçerek dua etrnek doğru olmaz. Hele günümüzde menfaat ve şöhret temini için camilerde veya toplantı yerlerinde İsim üsteleri okuyarak edilen duaların Allah katında makbul olamayacağı aşikârdır. Dua bahsinde, duanın şekil ve adabı belirtilmiştir, oraya müracaat edilsin. Nese'î'nİn rivayetine göre olay Veda' haccında Peygamber devesi üzerinde iken vuku bulmuştur.[1027]



(544) «Çit Ve Duvarla Çevkîlmiş Olmayan» Avlularda Oturuş


1149— Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Peyg Aleyhi veSsltem) avlularda oturmayı yasaklamıştır da, (ashab) ;

— Ya Resûlallah! Evlerimiz içinde oturmak bize zahmetli geliyor, dediler. Peygamber şöyle buyurdu:

«Eğer oturursanız, oturma yerlerine hakkını veriniz.» Ashab dediler ki:

— Oturma yerlerinin hakkı nedir, ey Allah'ın resulü? Peygamber: «Adres sorana yol göstermek, selâma kargılık vermek, gözleri (harama) kapamak, iyilikle emretmek ve f eti atıktan sakmdırmaktır» buyurdu.[1028]



Evlerin avlularında ve bilhassa İnsanların gelip geçîİği yerler üzerinde oturarak bir nevi insanları gözetleyip, durumlarını takıp etmek edebe yakışmayan çirkin hareketlerdendir. İnsan serinlenmek veya istirahat etmek maksadı İle evin dışına çıkıp oturacaksa, bu oturduğu yerin hakkını vermelidir. Bu haklardan bir kısmı 1014 sayılı Hadîs-İ Şerifte geçmiş ve gerekli açıklama yapılmıştı. Oraya da bakılsın.[1029]



1150— Ebû Saîd El-Hudrî'den rivayet edildiğine göre, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«Yollar üzerinde oturmaktan, sakınınız.»

(Ashab) dediler ki:

—"Ya Resûlallah! Bu oturma yerlerimizden kurtuluş çaremiz yoktur; tiz buralarda (meselelerimizi) konuşuyoruz.

Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Amma ısakmamazsanız, yola hakkjni veriniz.» buyurdu.

Ashab dediler ki:

— Yolun hakkı nedir, ya Resûlallah?

Peygamber şöyle buyurdu:

«Gözü (haramdan) saklamak, eziyet veren şeyleri gidermek, iyilikle emretmek ve kötülükten alıkoymaktır.»[1030]



1014 ve 1149 sayılı Hadîs-İ Şeriflere bakılsın.[1031]



(545) Ayaklarını Kuyuya Sarkıtan Kimse Oturup Da Bacakalrından (Elbiseyi) Açınca


1151— Ebû Musa El-Eş'arî'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

— Bir gün-Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) haceti için Medine'nin bostanlarından-bir bostana çıkıp gitti. Ben, de arkasından çıktım. Peygamber bostana girince, ben bostanın kapısında oturdum; ve (kendi kendime) dedim ki, bugün Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in gerçekten kapıcısı olacağım, bana emretmemiş olduğu halde... Peygamber gidip hacetini gördü ye şu kuyusunun tümseği üzerinde oturdu. Bacaklarından biraz açarak onları kuyuya sarkıttı. Arkasından Ebû Bekir (Radiyalîahu anh) içeri girmek için Peygamber'in iznini almak üzere geldi. Ben dedim ki:

— Olduğun gibi kal. tâ ki senin için izin isteyeyim. O da durdu. Ben de Peygamber (Satidîahü A ieyhi ve Sellem) 'e varıp dedim ki:

— Ey Allah'ın Resulü! Ebû Bekir yanına gelmek için izin istiyor. Peygamber:

«Ona izin ver ve onu cennetle müjdele!» buyurdu.

Ebû Bekir içeri girip, Peygamber (Sallallahü Aleyhi vv Sellem) 'in sağından gelerek bacaklarından bir miktar açtı ve onları kuyuya sarkıttı. Sonra Ömer geldi. Dedim ki:

— Olduğun gibi dür, tâ ki, şenin için izin isteyeyim. Peygamber (Salhllahü Aleyhi ve Sellem):

«Ona izin ver ve onu cennetle müjdele!» buyurdu.

Ömer de Peygamber (Sallallahü A leyhi ve Sellem) 'in solundan gelip bacaklarından bir miktar (elbisesini) açtı ve onları kuyuya sarkıttı. Böylece kuyunun tümseği doldu, orada oturacak yer kalmadı. Daha sonra Osman (Radîyaltahu anh) geldi. Dedim ki:

— Olduğun gibi kal, tâ ki senin için izin isteyeyim. Peygamber (Sallalkhü AteytU ve Sellem)

«Ona izin ver ve onu cennetle müjdece!» buyurdu.

lamadı. Onların karşısında kuyunun kenarına gelinceye kadar (kuyuyu) dolaştı da bacaklarından bir miktar açtı, sonra onları kuyuya sarkıttı. Ben de kardeşimin gelmesini ve Allah'ın onu getirmesini dua etmeye başladım. Fakat onlar kalkıncaya kadar (kardeşim) gelmedi.

Osman (Radiyalîahu anh) da girdi, fakat onlarla oturacak bir yer bu-(Râvilerrien ve Tabiîn'den) İbnü'l-Müseyyeb dedi ki:

— Ben bunu (oturuş hallerini) kabirlerin durumu olarak tevil ettim.

Üçünün mezarı burada (Mescid'de) toplandı. Osman ise tek başına kaldı (Bakı' mezarlığına gömüldü).[1032]



Peygamber (Saüaüakü Ateyhi ve Sellem) 'in ashabı ile üzerinde oturmuş oldukları kuyunun Erîs kuyusu olduğu ve Hz. Osman 'in hilâfeti zamanında Peygamber (Saltallahü Aleyhi veSetlem)"\r\ yüzüğünün parmağından içine düşmüş kuyu olduğu rivayet edilmektedir. Fitneler de bundan sonra başlamış ve nihayet Hz. Peygamberin bir mucizesi olarak önceden haber verilen belâ Hz. Osman *ın basma konarak şehid edilmiş ve cennetlik olmuştur. (Radiyailahu anhüm)

Hadîs-İ Şerifin konu ile ilgüi tarafı, serinlenmek ve istirahat etmek için kuyu kenarında oturup, ayakları içe doğru sarkıtmanın ve bacaklardan eteği yukarı çekip, bir miktar açmanın edebe aykırı bir hareket olmayışıdır. Erkekler İçin diz kapakları altından aşağı kısımların açık olması dinen yasak değildir. Onun için bacaklardan bir kısım elbiseyi toparlayarak bacakları açmakta bir beis yoktur. 965 sayılı Hadîs-i Şerife bakılsın.[1033]



1152— Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, Peygamber(Sallallahü. ûveSeltem) gündüzün bir vaktinde (çarşıya) çıktı, benimle konuşmuyordu ve ben de ona (bir gey) söylemiyordum. Nihayet Benî Kaynuka çarşısına gelip (oraya yakın bulunan) Fatıme'nin evi avlusunda oturup (torunu Hasan'ı kasdederek) :

«Küçük orada mı, küçük orada mı?» diye seslendi. Fatime çocuğu bir miktar geciktirdi. Ben, çocuğa önlüğünü giydiriyor yahut (annesi) önü temizleyip yıkıyor sandım. Sonra (çocuk) koşarak geldi. Nihayet Peygamber onu kucakladı ve onu Öptü ve şöyle buyurdu: «Allah'ım! Bunu sev ve bunu seveni de sev.»[1034]



Hadîs-İ Şerifin bu bölümdeki konu ile İlgisi açık olarak anlaşılamamaktadır. Ancak Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Selîem) 'in kızı Fatıma'ya aİî evin avlusunda oturuşları esnasında bacak kısımlarından biraz açarak oturmuş olmaları ihtİmafi vardır ve bu sebeple Hadîs-i Şerîf burada zikredilmiş olabilir.

Hz. Peygamber'in yolda giderken Ebû Hüreyre İle konuşmaması ya Cenab-ı Hakka karşı teslimiyet ve huzurda bulunuşundan, ya da müs-iümanların işleriyle zihnen meşgul olmasından ileri gelse gerektir. Ebû Hüreyre Hazretleri de edebe nayeten onunla konuşmayıp sükûnetini koruyordu.

Çocukları sevmek ve onları okşayıp Öpmek bir merhamet ve şefkat eseridir. Onları sevmeyende merhamet yok demektir. Merhameti olmayana da Allah rahmet sıfatı ile tecelli etmez. Hz. Peygamber'in sevdiklerini bizim de sevmemiz bir ibâdettir, Allah'ın merhametini kazanmaktır. Nitekim başka bir rivayette :

«Allah'ım! Ben Hasan'i seviyorum, sen de onu sev ve onu sevenleri ide sev.» buyurulmuştur. Demek ki, Ehl-i Beyt'i sevmekte Alîaih sevgisini ve rızasını kazanmak vardır.[1035]



(546) Bir Kimse İçin Adam Yerinden Kalktığı Zaman O Kimse O Yerde Oturmaz


1153— İbni Ömer (Radiyaliahu anhüma)'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«Peygamber (SaUcJkhü Aleyhi ve Sellem) bir kimseyi oturduğu yerden kaldırıp da, sonra orada oturmayı yasakladı.»

(311-s.) — İbni Ömer (Radiyallahu anhüma) kendisi için bir adam yerinden kalktığı zaman, orada oturmazdı.[1036]



Bİr toplantı yerine gidildiği zaman oturmakta olanlardan biri yerinden kaldırılıp onun yerine oturulmaz. Bu hem edebe aykırıdır, hem de müslü-man kardeşe bir eziyet ve tahkirdir. Bir kimse kendiliğinden istekle kalkarak başkasına yer verse, burada oturulabilirse de, İbni Ömer'in üstün takvası buna da müsaade etmemiştir ve böyle yere oturmamıştır. İnsan boş bulduğu en münasip yere oturmalıdır. Oturanlar da sıkışarak gelenlere yer açmalıdırlar.[1037]



(547) Emanet


1154— Enes (Rcdiyallatın anh)'den rivayet edilmiştir.

— Bir gün Resûlü\lah(8tûlallah& Aleyhi ve Sellem) 'e hizmet ettim. Nihayet ona hizmeti başardığımı gördüğüm zaman dedim ki:

— Peygamber (MUallahîk Aleyhi ve Sellem) kuşluk uykusu uyuyacak. Bunun üzerine yanındakiler çıktı. Bir de baktım, oğlan çocuklar oynuyorlar. Ben de kalktım, onların oyunlarına bakmaya başladın!. Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gelip, onların yanma kadar ilerledi de, onlara selâm verdi. Sonra beni çağırıp, beni bir işe gönderdi. Ben ona. dönüp gelinceye kadar (Peygamber) bir gölgede bulundu. (Böylece ben) anneme (eve) gitmekte geciktim. Bundan ötürü annem:

— Seni hangi şey eğledi, dedi. Dedim ki:

—- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beni bir işe gönderdi. Annem:

— Nedir o iş? dedi. Ben dedim ki:

— O Peygamber (SaHaUchü Aleyhi ve Sellem) 'e ait bir sırdır. Bunun üzerine (Annem) :

— Resûlüllah (Sallallahü A leyhi ve Sellem) 'e karşı sırrını muhafaza et, dedi. Ben de o işi, insanlardan hiç kimseye anlatmadım. Eğer anlatacak olsam, (ey Sabit) onu sana anlatırdım.[1038]



Peygamberler Allch'dan getirdikleri dinin bütün hükümlerini insanlara veya gönderildikleri kavimlere tebliğ etmekle görevli olduklarından bunları olduğu gibi açıklarlar ve bildirirler. Tebliğ vazifesi almamış olanlar bundan müstesnadır. Peygamberler birer insan olduklarından herkes gîbi özel hayatları vardır. Yemek-içmek ve geçim sağlamak gibi beşerî ihtiyaçlarını karşılamak. İşte böyle özel hallerine ait bazı işlerin saklanması ve İnsanlara bildirilmemesi, hiç bir zaman dinî işlerin saklanması mânâsına alınmamalıdır. Çünkü bu; tebliğ vazifesini yapmamak olur ki, Peygamberlik şanına aykırıdır, küfrü gerektirir. Peygamber'in şahsını rencide etmemek, ona olan son derece hürmeti zedelememek için, özel hayatlarına ait bazı şeylerin İnsanlara anlatılmaması nezaket ve terbiye icabıdır. Enes hazretleri bu hususu gözetmişlerdir. Bir devlet idaresinde ve dinî hizmetlerde müslüman yetkililer tarafmdan verilan vazifeler ve korunması istenen mallar b;rer emanettir. Her mükellef bunlara ait hak ve vazifeleri gücü yettiği kadar yerine getirmekle emanete riayet ettiğini ispatlar. Bu hak ve vazifeleri yerine getirmeyenler, emanetlere hainlik etmiş olurlar.

Söz ve İşler de böyledir : Bir arkadaşa, açıklanmamak şartı ile söylenen bir söz veya ona bildirilen bir İs emanet hükmündedir. Emaneti korumak gerekir. Bu emanetin korunması da onu başkasına söylememektir. Söylenince emanete hainlik edilmiş olur. Emanete hainlik ise, nifak alâmetlerinden biridir.

(1139 sayılı Hadîs-i Şerife bakılsın.).[1039]



(548) Peygamberimiz (Sallallahü Âleyhi Ve Sellem) Döndüğü Zaman Bütün (Vücudu) İle Dönerdi


1155— Ebû Hüreyre'nin, ResûIüllah (Aleyhi ve Seliem) 'i şöyle valıfladığı îşitümiştir:

«(Peygamber) Orta boylu idi; o, uzuna daha yakındı. Çok beyazdı. Sakal kılları siyahtı. Ön dişleri güzeldi. Gözlerinin kirpikleri sık ve uzundu. İki omuz arası genişti. Yanakları ne şişkin, ne de çöküktü. Ayağının (bütünü ile yere basardı, ayağında boşluk olmazdı (parmakları veya ökçeleri üzerine basmazdı, ayaklarını düz basardı). Bütün vücudu ile öne döner ve bütün vücudu île geri dönerdi. Ne ondan Önce, ne de ondan sonra onun gibisini (güzellikte) görmedim.»[1040]



Şüphe yok ki, Hz. Peygamberin ahlâkı gibi, vücut yapısı da en güzel bir şekilde idi. Hem hal ve harekât ile, hem de vücutlarındaki tevazunla beşeriyete mahsus kemâl vasıfları kendilerinde toplanmıştı. Ashab-t kiram aynı mânâyı çeşitli rivayetlerle nakletmektedirler. Bunda ihtilâf yoktur.

Bir kimseye yalnız başı çevirerek veya yan dönerek ona bakmak veya onunla konuşmak beğenmeme ye önemsememe mânâsını taşır. Bu kibir ve azamet hareketi sayılır. İşte en yüksek ahlâka sahip olan Peygamber Efendimiz bir kimseye karşı dönecekleri zaman bütün vücutları ile dönerler ve arkaya dönecekleri zaman da yine bütün vücutları ile dönerlerdi. Hiç bir zaman yarım dönüş veya sade baş dönüşü İle insanlara hitap etmezlerdi. Müminler birbirlerine böyle davranmalı ve saygılı olmalıdır.[1041]



(549) Bir Kimse, Bir Adamı, Bir İş İçin, Bir Kimseye Gönderince, Adam Ona (Önceden) Haber Vermesin


1156— (312-s.) Eslem'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Ömer (RadiyallahM anh) bana şöyle söyledi:

«Seni bir adama (iş için) gönderdiğim zaman, ne için seni kendisine gönderdiğimi (önceden) ona haber verme; çünkü Şeytan' bu takdirde ona yalan hazırlar.»[1042]



Herhangi bir İşi başarmak veya karşılamak üzere bir adam başkasına gitmek görevi ile görevlendirilirse, karşı tarafa önceden tedbir almck fırsatını bırakmamak için görevli kimse maksadını evvelden muhatabına bildir-memelİdir. Eğer vaktinden önce haberdar edHİrse, geniş zaman içinde Şeytanın dürtüklemesİ ile bazı kuruntular ve kaçamak yollar düzenlenmesine meydan bırakılmış olur ve maksat da çok kere elde edilmiş olmaz. İnsan ilk düşünüşte hile ve kaçamak dışı hareket eder. Bunun İçin meşru İşlerin askıda ve sürüncemede kalmaması önceden haber vermeyişie mümkün olur. Başarı sağlamakta kısa ve kestirme yol budur.

(Bu haber İçin başka bir kaynak bulunamamıştır.).[1043]



(550) İnsan: Nereden Geldin? Der Mi?


1157— (313-s.) Leys, Mücahid'den rivayet ettiğine göre:

«Mücahid insanın kardeşine keskin bakışla bakışını yahut yanından kalktığı zaman, gözü ile onu takip etmesini, yahut ona : Nereden geldi» ve nereye gidiyorsun? diye sormasını hoş görmezdi.»[1044]



İnsanların: içlerinde gizledikleri niyyet ve duyguları, onların yüzlerinden ve göz bakışlarından belli olur. Yüzdeki kızarıntı ve sararmaların arızî olcrak meydana gelmesi, utanma veya öfkeden, korku veya sevinçten olur. Gözlerin sert ve keskin bakışı da ya kinden, veya ihtiras ve kıskançlıktandır. Tatlı ve yumuşak bakışlar ise sevgi ifadesidir.

İnsan ayrılıp giderken onu gözle takip etmek ve süzmek bir tecessüs ve maksat belirtisi olacağjndan, bu yapılmamalıdır. Sert ve keskin bakışlar gİbİ, terk edilmelidir.

Bir kimseye : Nereden geldin ve nereye gidiyorsun? diye sormak bazı durumlarda ve bazı kimseler için mahzurlu değilse de, bazan bunları sormaktan kaçınmak gerekir. Nerden gelip nereye-gideceğini saklamak isteyen bir kimseye böyle sorular sormamaitdır. İnsanların hallerini araştırmak niyyeti ile de sorulması tecessüstür. Bu da yasak olan harekettir. Bunlar dışında iş ve hizmet icabı İyİ niyyetlerle sormalarda bir sakınca yoktur. Bu hususları birbirinden ayırmak gerekir. Nitekim bundan sonra gelen haberde, bu gibi soruların sorulduğu ve bunda bir beis bulunmadığı belirtilmektedir.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[1045]



1158— (314-s.) Malik ibni Zebîd'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

— (Medine civarında) Rebeze semtinde Ebû Zerr'e tesadüf ettik. Bunun üzerine dedi ki:

— Nereden geliyorsunuz? Biz :

— Mekke'den yahut Beyt-i Atîk'den (Kabe'den), dedik. Ebû Zer:

— İşiniz bu (hac ibâdeti) mi? Biz:

— Evet! dedik.

— Bu işinizle ticaret ve alış-veriş yok mu? dedi. Biz:

— Hayır! dedik.

— O halde yeni bir işe başlayın, dedi.[1046]



Bu haberde iki hususa işaret edilmektedir :

1— Bİr kimseye nereden geliyorsun ve nereye gidiyorsun? diye soru sormada bir beis bulunmadığıdır ki, buna dair açıklama bir Önceki haber münasebetiyle geçmiştir. Oraya bakılsın.

2— Hac, mal ve beden ile yerine getirilen bir ibâdet olduğu İçin, bu ibâdet yerine getirilirken, meşru ve hela! yollardan ticaret de yapılabilir, kâr sağlanabilir. Ancak sırf ibâdet maksadıyle ve Allah rızası İçin yerine getirilirse bu daha faziletli olur. İşte Ebû Zerr (Radiy&ilaku anh) hazretleri Mekke'den dönmekte olanlara, bu inceliği öğrenmek veya öğretmek İçin ziyaretlerinin maksadını sormuştur. Ticaret maksadını taşımaksızın yalnız ibadet niyyeti ile ziycret ettiklerini öğrenince de :

«— Artık bu ziyaretiniz sebebiyle bütün günahlarınız Allah katında bağışlanmıştır. Yeniden hayata gelmiş gibi, ihlâs ve takva üzere, yâni; ibâdet ve çalışmalara başlayınız» öğüdünü onlara vermiştir.

Bu haberi değişik bir mânâ ve lâfızla İmam Mâ Iİ k Muvatta'ında rivayet etmiştir: Kitabu'l-Hac, Cüz : I, s. 371, 372, 1303/Mısır bsk.[1047]



(551) İstemedikleri Halde Bîr Toplumun Sözünü Dinlemek Îsteyen Kimse


1159— îbnî Abbas (Radiyaîîahuanhiima), Peygamber (Saltellahü ÂUyfâ veSellemyden rivayet ettiğine göre, Peygamber şöyle buyurdu:

«Kim (canUya ait) bir resim şekillensürirse, ona ruh vermeye mecbur tutulur ve (kendisine) azafo edilir; elbette ona ruh veremeyecektir. Kim yalan rüya uydurursa, iki arpa tanesini ftûrbirine bağlamaya mecbur tutulur ve ona azab edilir; elbette ikisini birbirine bağlayamayacaktır. Bir ide kendisinden kaçtıkları 'halde kim bir toplumun konuştukları sözü dinlemek isterse, o kimsenin kulaklarına sivj kurşun dökülür.»[1048]



Bu Hadîs-i Şerifle üç şeyi işlemenin cezası belirtilerek bunların günah ve haram olduğu ortaya çıkmaktadır. Şİmdİ bunları ayn ayrı İnceleyelim :

1— Suret, şekil ve heykel, resim ve fotoğraf anlamlarına kadar genişletilen bir kelimedir. Burada kayıtsız olarak resimlerin ve şekillerin yasaklanmadığını diğer Hadîs-İ Şeriflerden anladığımız gİbİ, burada da ruh vermekle resim yapıcısının zorlandığının ifade edilmesi de ruh sahibi olan canlılara ait suretlerin yasaklandığı anlaşılmaktadır. İnsanlarla hayvanların suretlerini yapmanın azab vesilesi olduğu mânâsı çıkmaktadır. Resim ve şekiller, yâni; suretler bir tasnife tâbi tutulacak olursa, şu kısımlarda toplanmaları mümkündür:

a) Taş, ağaç, toprak ve madenlerden yontularak yapılan canlılara ait suretler.

b) Yüzeyler üzerinde işlemeli ve çizim yolu ile boyama şeklinde yapılan canlılara ait suretler.

c) Işınlardan faydalanılarak çekilen canlılara ait fotoğrafların ve fiimlerin çeşitlen.

Maksat ve niyetlere göre bu suretlerin yapılışını da şu tasnife sokabiliriz:

a) İbâdet ve Allah'a yakınlık maksadıyla yapılan ve saygı beslenen suretler.

b) Allah'ın yarattığı yaratıklar gibi varlıklar ve şekiller meydana getirmek özentisi ile yapılan suretler.

c) Şehevî ve gayr-i ahlâkî duygularla yapılan müstehcen suretler.

d) Tıbbî ve ilmî araştırmalarla kimliklerin tesbiti için ve zaruret hallerinde yapılan suretler.

Bu ikinci tasnifin a, b, c paragraflarında zikredilen suretlerin, birinci tasnifteki sıraya göre günahları şiddetlenerek hepsi yasak kısmına girerler. Yâni; yontularak yapılanların, yüzeyler üzerine çizilenlerden ve yüzeyler üzerine çizilenlerin fotoğraflardan günahları daha çoktur.

(d) paragrafındaki maksatlarla çizilen ve çekilen resimlerin insanlığa müspet yönden hizmetleri devam ettikçe yapılmalarında sakınca görülmemektedir. Ameller daima niyyet ve maksatlara göre kıymet kazanırlar.

2— Rüya uydurmak. Çeşitli maksatlarla görmediği bir rüyayı, görmüş gibi yalan söylemek. Doğrudan doğruya yalan söylemekle yalan yere rüya uydurmak arasında günah bakımından fark vardır; çünkü mü'minin rüyası vahiyden bir cüzdür. Vahy ise AHah'dandır. Böyle olunca, yalan rüya anlatmak Allah'a yalan isnad etmek olur. ki,' bu İftiranın büyüklüğü kendiliğinden ortaya çıkar. Bu şekilde yajan uyduranlar İki arpa tanesini bir araya getirip bağlamakla mükellef tutulurlar. Başaramadıkları müddet azaba uğratılırlar. Hiç bîr zaman başaramayacaklarından da azabları devamlı olur demektir.

3— Bİr insan, kendisinden sakınılıp kaçınılarak gizilce konuşmakta olan birkaç kişinin konuşmalarını dinlemek maksadiyle kulak verir veya bazı kaçamak imkânlardan faydalanarak onİan dinlerse, bunun günahı büyük olur ve edebe aykırı düşen çirkin bir davranış sayılır. Hal ve vaziyetlere göre bu insan dinleme günahının şiddeti değişir. Meselâ; evine kapanarak gizli konuşmakta olanları dışardan ve aralıklardan dinlemeye çalışmakla, açıkta gizli konuşanların konuşmalarına kulak verme arasında fork vardır. Şüphe yok ki, birinci suçun cezası ikincisinden çok daha büyüktür ve aşikâre ola* rak konuşmakta olan iki kişinin sözlerini duyamayacak kadar uzakta olanın yaklaşarak bunların sözlerini dinlemek istemesinde de bunlardan daha az bir yasaklık vardır. Üste bu yasakların en ağırını İşleyenin kulağına eritilmiş kurşun dökülerek tazib edilir ve buna hak kazamr. Kıyamette cezası bu ka dar ağırdır.[1049]



(552) Taht Üzerine Oturmak


1160— (315-s.) El-Uryan ibni'l-Haysem'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir ;

«Babam (Haysem ibni'l-Esved) elçi olarak Muaviye'ye gitti, ben çocuktum. Babam Muaviye'nin huzuruna girince, Muaviye:

— Merhaba, merhaba dedi. Bir adam da yanında koltuk üzerinde oturuyordu, dedi ki:

Ey müminlerin Emîri! Kendisine merhaba ettiğin bu Httîsp kimdir?

Muaviye:

— Bu, doğuluların efendisidir, bu Haysem ibni'l-Esved'dir, dedi. Ben sordum:

— Bu kimdir?

Dediler ki:

— Bu Abdullah ibni Amr ibni'l-As'dır.Ona sordum:

— Ey falancanın babası, Deccal nereden çıkacaktır? O şöyle cevap verdi:

— Senin bulunduğun memleket halkından daha çok uzak şeyden soran ve yakım en çok terkeden hiç bir memleket halkı görmedim. Sonra şöyle dedi:

— Ağaçlı ve hurmalıkh olan Irak arazisinden çıkacaktır.[1050]



Bu haberden öğreniyoruz ki, kürsü, koltuk, kanape, sandalye, divan ve taht gibi şeyler üzerinde oturmakta bir sakınca yoktur. Bundan sonra gelecek haberlerle Hadîs-i Şerifler aynı mânâyı kuvvetlendirmektedirler. Bunların süslü, işlemeli, altın veya gümüş gibi kıymetli madenlerle donatılmış bulunmaları halinde, bunlar yasak kısmına girerler. Bu gibiler konu dışında kalırlar.

Deccal, ahir zamanda çıkacak bir yalancıdır ki, yeryüzünü küfür ve azgınlıkla kaplayacaktır. Bunun Irak arazisinde ağaçlıklı ve hurmalıkh bir yerden çıkacağı haber verilmektedir.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[1051]



1161— (316-s.) Ebu'I-Âliye'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir :

«İbni Abbas'la bir divan üzerinde oturdum.»

(...) — (317-s.) Ebû Cemre'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir :

— îbni Abbas'la beraber otururdum. O, beni koltuğuna oturturdu. Bana demişti ki;

— Sana malımdan bir hisse ayırıncaya kadar yerimde otur. Ben de onun yerinde iki ay oturdum.»[1052]

M ü s I i m 'in rivayetinden anlaşıldığına göre, Ebû Cemre hazretleri Ibnİ Ab bas (Radiyallahu anhüma) 'ya tercümanlık etmekteydi. İb-nİ Ab bas hazretlerinden heyetler halinde gelip ilim öğrenmek isteyenlere, Ebû Cemre açıklamalar yaparak ve icabında yabancı dillerden tercemelerde bulunarak İbni Abbas adına nakillerde bulunuyordu. Bir nevi ona tercümanlık görevinde yardımcı oluyordu. İşte Ibni Abbas hazretleri, insanlara İlim öğretmek İçin Ebû C em re ;yi İki ay kadar bir zaman kendi kürsüsüne oturtmuştur. Bundan edinilen bilgi, yüksek bir yerde oturup ders okutmak, insanlara bilgi vermek ve sorularını cevaplandırmak edebe uygun bir harekettir. Bugünkü kürsüler, sandalye ve koltuklar bu gibi vasıtalardır. Bu gibi makamlar ilmin şerefini yükseltirler. İlim, şerefli kimselerin şerefini çoğaltacağı için, onlara böyle yerlerin tahsis edilmesi uygundur.[1053]



1162— Basra Emîr'i olup, kürsü üzerinde oturmakta olan Hakem'in beraberinde Enes ibni Mâlik'in şöyle dediği işitilmiştir:

«Şiddetli sıcak olduğu zaman Peygamber (Saîîaîhhü AÎeyhi ve Sellem) (öğlede) namazını geciktirirdi. Sıcak ölmediği zaman da namazı geciktirmezdi.»[1054]



Burada da kürsü ve taht gibi şeyler üzerinde oturmada bir beîs olmadığına işaret edilmektedir. Ayrıca yazın sıcak günlerinde öğle namazını, güneş meyledinceye kadar geciktirmenin ve soğuk günlerde İse erken vakitte kılmanın sünnet olduğu da öğrenilmektedir.[1055]



1163— Enes ibni Malik anlatarak şöyle demiştir:

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seltem)'in yanma vardım; o, hurma .liflerinden örülü bir sedir üzerindeydi Başı altında da, içi hurma lifi dolu bulunan deriden bir yastık vardı. Peygamberin teni ile sedir arasında bir elbise vardı. Bir de Öroer (Radiyallahu anh) onun yanına girdi de ağladı.

Bunun üzerine Peygamber (Saîlalîahü Aleyhi ve Sellem) ona:

«— Hangi şey sem ağlatıyor, ey Ömer?» dedi. Ömer şöyle dedi: — Allah'a yemin ederim ki, benim ağlayışım, Allah katında senin Kisrâ ve Kayser'den daha iyi olduğunu bümemdendir : Bunlar dünya hayatında yaşadıkları saltanatı yaşamaktadırlar. Halbuki sen ey Allah'ın Resulü, gördüğüm bu yerdesin, (çok sade ve basit bir hayat yaşıyorsun).

Buna karşılık Peygamber (Sallallahii Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«— Ey Ömer! Dünyanın «niar için ve âhiretin bizim için olmasına sen raası olmaa: mısın?»

Dedim kî: Evet (razı olurum) ya Resûîallah! Peygamber:

«— İşte bu böyledir.» buyurdu.[1056]



Bundan önceki haber ve hadîslere ve 835 sayılı Hodîs-İ Şerife bakılsın.[1057]



1164— Ebû Rifâa El-Advi'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve Selîem) 'e gittim ki, insanlara hitap ediyordu. Ben:

— Ya Resûlallah! Garip bir adam geldi, dininden soruyor, dininin ne olduğunu bilmiyor, dedim. Peygamber hitabını bırakıp bana döndü. Sonr-a bir kürsü getirildi, ayaklan demirden zannetmiştim. (Râvi Hu-meyd demiştir ki, ben kürsünün ayaklarım siyah ağaç sanıyorum. Ebû Rifâa onu demir zannetmiştir.) Peygamber o kürsünün üzerine oturdu. Sonra Allah'ın ona öğrettiğini bana öğretmeye başladı. Sonra (eski hitabetine dönüp) hutbesinin sonunu tamamladı.[1058]



Ebû Rifâa hazretleri kendisini, dinini bilmez garip kimse yerine koyarak tevazu göstermiş ve dînî bilgileri öğrenmek için Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) 'e bizzat müracaat etmiştir. Hz. Peygamber de, işi önemseyerek hitabetini kesip bir kürsü üzerinden Ebû Rifâa'ya gerekli bilgileri vermişlerdir. Hz. Peygamber'in kürsü üzerine oturarak ashab'a muhtaç oldukları bilgileri vermiş oldukları burada görülmektedir.[1059]



1165— (318-s.) Musa ibni Dihkan'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

.«İbhi Ömer (Raâiyatlahuanhüma)'yı gördüm, bir gelin kürsüsü üzerinde oturuyordu. (Kürsü) üzerinde kırmızı Örtü vardı.»[1060]



Burada da, gelinlere özel yapılan kürsü ve taht gibi koltuklarda oturulmasında ve bunların renkli örtülerle kaplanmalarında bir mahzur bulunmadığı ifade edilmektedir.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[1061]



1165 (M.)— İmran ibni Müslim'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«Enes'i, bir kürsü üzerinde oturur gördüm; ayaklarından birini diğeri üzerine koymuş haldeydi.»[1062]



Otururken ayaklan birbiri üzerine koymanın edebe aykırılığı yoktur; ancak sırt üstü yatarak bu hareketi yapmak mekruhtur.

(Bu haber için yine başka bir kaynak bulunamamıştır.).[1063]



(553) Bir Kimse Fısıldaşmakta Olan Bir Topluluğu Görünce Yanlarına Girmesin


1166— (319-s.) Saîd El-Makberî'nin şöyle dediği işitilmiştir:

«İbni Ömer (Radiyallahu anhüma) 'ya tesadüf ettim; yanında konuştuğu bir adam vardı. Ben de (kendilerini dinlemek üzere) onlara doğru gittim. Bunun üzerine tbni Ömer göğsüme vurup dedi ki, iki kişiyi konuşurlarken bulduğun .zaman onların yanına sokulma ve kendilerinden izin almadıkça da, onlarla oturma. Ben:

— Allah seni ıslâh etsin, ey Ebû Abdurrahman (ibni Ömer). «Ben sizden ancak hayır (faydalı bilgi) dinlemek istedim, (başka bir maksadım yoktu) dedim.»[1064]



Gizlİ konuşmakta.olan veya aralarında fısıldaşan kimselerin yanma sokulmak ve onları dinlemek İstemek caiz olan bir hareket değildir. Kentlerinden izin isteyip müsaode alındıktan sonra yanlarına girmekte ve onlarla oturmakta bir beis yoktur. İnsanların birbirleriyle özel durumları olur ve başkalarının bunu bilmemeleri istenebilir. Bunlara eziyet vermemek ve gönüllerine aykırı hareket etmemek için fısıldaşırlarken yanlarına sokulmamalıdır. İzin İstemek suretiyle ancak yanlarına gitmeli ve oturmalıdır.

(Bu haberi İmam Ahmed rnerfû olarak nakletmİştfr.Fadlu'llah : C II, s. 580, dip not.).[1065]



1167— (320-s.) îbni Abbas'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«Kim bir topluluğun konuşmasını işitmeye gayret eder de, onlar bundan hoşlanmazlarsa, o kimsenin kulağına erimiş kurşun dökülür. Kim de bir rüya uydurursa, bir arpa tanesi bağlamaya mecbur tutulur.»[1066]



1159 sayılı Hadîs-i Şerife ve açıklamasına bakılsın.[1067]



(554) Îki Kimse Üçüncüyü Bırakıp Aralarında Fısıldaşmasın


1168— AbduIIah'dan rivayet edildiğine göre, Resûîüllah (Sallallahü aleyhi ve selem):

«İnsanlar üç kişi oldukları zaman, iki ikisi aralarında gizli konuşup üçüncüyü ayrı bırakmasınlar.»[1068]



Üç arkadaştan ikisinin aralarında gizli konuşmaya başlayarak üçüncü-, yü dışta bırakmaları,\bİr ayrılık ve nefret belirtisi olur. Bu hareket üçüncüyü hem üzer, hem de ürkütür. Üçüncü şahsın bilmediği bîr dille de aralarında konuşmaları aynryasak içine girer, üçüncü şahıstan izin ve rıza almadıkça böyle davranışlarda bulunmamalıdır. Kalabalık bîr halde, üçten ziyade kimselerin teşkil ettiği gruplar içinde İkİ kişinin gizlice aralarında konuşmasında mahzur yoktur. Bundan sonra gelecek Hadîs-Î Şerifte bu husus belirtilmiş olacaktır.[1069]



(555) Arkadaşlar Dört Kişi Olunca


1169— Abdullah'dan rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«Üç kişi olduğunuz zaman, üçüncüyü bırakıp iki kişi liralarında gizli konuşmasın; çünkü böyle hareket onu üzer.»[1070]



Bundan önceki Hadîs-i Şerife ve açıklamasına bakılsın.[1071]



1170— îbni Ömer, Peygamber (SaîîallahüÂleykiveSeltemj'dçn (önceki hadîsin) aynını rivayet etti. Biz dedik ki:

— Arkadaşlar dört ki§i olunca (da mı, iki kişinin fısıldaşması yasaktır)? İbni Ömer:

— Bu ona zarar vermez, dedi.[1072]



1168 sayılı Hadîs-i Şerîf açıklamasına bakılsın.[1073]



1171— Abdullah'dan rivayet edildiğine göre, Peygamber (Saİlailahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«Kalabalığa karışmadıkça, iki kişi üçüncü arkadaşı bırakıp aralarında gizli konuşmasın; çünkü bu, onu üzer.»[1074]



Bu Hadîs-i Şeriften de anlaşılıyor ki, kalabalık İnsanlar içinde İken, iki kişinin kendi aralarında fısıldaşarak konuşmalarında yasaklık yoktur.[1075]



1172— (321-s.) îbni Ömer'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: «Arkadaşlar dört kişi oldukları zaman, (iki kişinin gizlice konuşmalarında) beis yoktur.»[1076]



1170 sayılı Hadîs-i Şerife bakılsın. Dört arkadaş içinden iki kişinin aralarında gizli konuşmalarında kerahet yoktur.[1077]



(556) Bir Adam, Bir Adamın Yanına Gidip Oturunca, Yanına Oturulan Kimse Kalkıp Gitmek Hususunda Oturandan İzin İster


1173— (322-s.) Ebû Bürde ibni Ebû Musa'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«Abdullah ibni Selâm'ın yanında oturdum. O, dedi ki:

— Sen bizimle gelip oturdun amma, bizim de kalkıp gitmemiz yaklaştı. Ben de, dilediğin zaman (gidersin)... dedim. Bunun üzerine o kalktı; ben de kapıya ulaşıncaya kadar onu takip ettim.»[1078]



Bir arkadaşın yanına gidildiği zaman, yanına gidilen kimsenin hemen ayrılıp gitmesi edeb ve nezakete uygun değildir. Sebepsiz yere olursa, ziyaretçiden nefret duyulduğunu ve ondan hoşlanılmadığını ihdas eden bir davranış olacağından, bundan sakınmak gerektir, önemli bir iş için veya verilen bir sözü yerine getirmek için kalkmak icab ettiği vakit, gelen misafirden izin istemek suretiyle onun gönlünü almak gerekir. Muvafakat ve anlayış havası içinde bu hareket yapılırsa, kardeşlik sevgisine halel verilmemiş olur.

Diğer taraftan ayrılıp giden arkadaşı en az kapıya kadar uğurlamak, nezaket ve terbiye icabı olduğu da anlaşılmaktadır.

(8u haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[1079]



(557) Güneş Tarafında Oturulmaz


1174— Kays, babasından anlattığına göre, babası, Resûlülla.hfSaîlallahü Aleyhi ve SeHern) hutbe okurken geldi de, güneşe karşı durdu. Peygamber (Gölgeye gir!) diye ona işaret etti O da gölgeye-geçti.[1080]



Bilhassa sıcak aylarda ve stcak memleketlerde güneş altında kalmak çok tehlikelidir, Güneş çarpması denen ve ölüme de sebep olabilen tehlikeli hastalığa sebep olur. Ayrıca insan güneş altında sıkıntı çeker ve rahatsız olur. Bunun için gölgeli yerleri seçip oralarda oturmak hem sağlık bakımından, hem de iç huzuru bakimsndan faydalıdır.[1081]

(558) Elbise İçinde Kıç Üstü Oturup Dizleri Dikmek


1175— Ebu -Saıd EJ-Hudn demiştir ki:

— Besûiüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sdlem) iki giyinişi ve iki âhş-verişi yasakladı: «Ahş-verişte Mülâmese ve jYîthıaîbeze'yi yasakladı.

MÜlamese: İçine bakmaksızın eşyanın dışına insanın el dokundurması ve yoklamasıdır.

Mtinabeze: Bîrinin başkasına ait raali üzerine elbise, mendil atması ve O mala bakmaksızın ona sahip olmasıdır.

Bu şekildeki alış-ver işler (eşyaya) bakmaksızın olur. Yasaklanan iki giyinişten biri yarım giyiniştir ki., yan taraftan bir kısmım açık bırakarak diğer vücudu örtmeye denir. Diğeri ise, oturarak dizleri dikmek ve elbisesiyle onları birbirine bağlamak ve ayrıca avret sayılan yerlerinde örtü bulunmamaktır.»[1082]



(Bu Hadis-i Şerifi Ibnî Huzeyme, Hâkim, fbnr Hİbban ve fmom Âhmed nakletmişlerdir. Fadlu'lİah : C. II, s. 584, dip not)

Bu Hadîs-Î Şerîf ofurma ve örtünme edebiyle ilgili olarak bu bölümde yer almıştır. Aynı zamanda alış-veriş münasebetlerinde cahiliyef devrinde uygulanmakta olan İkİ turlu satışın yasak durumunu do içine almaktadır. Şimdi bunları ayrı ayrı ele alıp inceleyelim :

Elbise giyinmede İki asıl gaye vardır. Bunlardan biri, vücudu sıcak ve soğuk gibi zararlı tesirlerden korumaktır. Diğeri de, görünmesi haram olan yerleri örtmektir. Bu iki gayeye bağlı olarak giyinme tarzları, iklim şartlarına ve memleketlerin geleneklerine göre değişir. Bazı oturuşlar, giyilmekte olan elbise şekilleriyle haram yerlerin görünmesine sebep olur İşte bu biçimdeki iki oturuş, müslümanlarm ilk devirde giydikleri elbiseler bakımından yasaklanmıştır. Bugün de, haram yerlerin açılmasını temin eden giyim modaları veyo çeşitleri aynen yasak hükmüne girerler.

Hadîs-i Şerifte giyim ve kuşanma ile ilgili iki yasaktan biri, «Ihtibâ» halinde oturuş esnasında belden aşağı giyilmekte olan elbisenin belden dolaştırılıp, iki dizi birbirine bitiştirerek karın kısmına bağlamaktır. «Ihtibâ» kıç üzerine oturup iki dizi dikmek şeklindeki oturuşa denir. O zamanki giyim tarzına göre bu oturuşla haram yerler gözlerden korunamadığı İçin yasaklanmıştı. Haram yerlerin görünmesi bahis konusu olabilecek her devir ve her çeşit giyimde aynı yasaklık var demektir.

Giyimle İlgili ikinci yasak, metinde «İştimalü's-Sammâ» diye isimlendirilen giyinme tarzıdır. Bu da şu şekilde izah edilmektedir: Yukardan aşağı giyilen bir elbisenin bir tarafında yırtmaç bırakarak yan tarafın açılmasına sebebiyet vermek veya elbisenin bir kısmını yandan omuza atarok yine bakılması haram olan yerlerin açılmasına imkân bırakmaktır. Bu tarzdaki giyimlerde dinin emrettiği şekilde örtünme olmadığından bunlar yasaklanmıştır. Haram yerlerin örtünmesini sağlamayan her türlü elbise böyle yasak kısmına girer.

Alış-verişle ilgili iki yasağa gelince, bunlardan bîrine «Mülâmese» denir. Dışardan elle yoklamak suretiyle bir eşyayı kabullenmek veya satılmakta olan bir mala el değdirmek suretiyle onu satın almış kabul etmek adedi üzere yapılan alış-verİşin adıdır ki, bunda aldanma veya aldatma halleri bulunduğundan yasaklanmıştır.

Diğerine «Münabeze» denir. Yine bir malı inceleyip bakmadan onun üzerine mendil, bez ve elbise gibi bir şey bırakmak suretiyle ona sahip olmaktır, yâni; onu satın almış sayılmaktır. Bu da İhtilâfa ve çekişmeye yol açan bir alış-verİş şekli olduğundan yasaklanmıştır. Alış-verİşte mal vasıfları bildirilir, görülür ve kıymeti konuşulur. Kıymet üzerinde anlaştıktan sonra da rızaları üzere söz kesilir. Bu hususta fazla bilgi için «İslâm Fıkhı ve Hukuku» adlı kitabın 151-157. sayfalarına bakılsın.[1083]



(559) Kendisine Yastık = Minder Bırakılan Kimse


1176— Ebû Kılâbe demiştir ki:

— Ebû Melîh bana haber vererek şöyle anlatmıştır:

— Baban Zeyd'le beraber Abdullah ibni Arar'm yanına gittik de, o bize söyledi:

Benim (devamlı) oruç tutmam Peygamber (Salkülahü A îeyhi ve Sellem)e anlatıldı. Bunun üzerine Peygamber benim yanıma geldi. Beri de ona (üzerine oturması veya yaslanması için) içi hurma lifi doldurulmuş deriden bir yastık bıraktım. Peygamber yer üzerine oturdu, yastık benimle onun arasında kaldı. Sonra Peygamber bana şöyle buyurdu:

«Sana her aydan üç gün oruç tutmak kâfi gelmez mi?» Dedim ki:

— Ya Resûlallâh!.. (Bu yetmez).

«Beş gün (yetmez mi)?» buyurdu. .Dedim ki:

— Ya Kesûlallah!.. (Yetmez).

«Yedi gün (yetmez mi)?» buyurdu. Dedim ki:

— Ya Resûlallah!.. (Yetmez).

«Dokuz gün (yetmez mi)?» buyurdu. Dedim ki:

— Ya Resûlallah!.. (Yetmez).

«On bir gün (yetmez mi) ?» buyurdu. Dedim -ki:

— Ya Resûlallah!.. (Yetmez). Peygamber şöyle buyurdu: «Davud Peygamber (Aleyhissetâm)'nı orucu üstünde >

Kübe sözü ile tavlayı kasdediyor.[1268]



Bu haber 788 sayıda aynen geçmiştir. Bilgi için açıklamasına müracaat edilsin.[1269]



(614) «Tavla Oynayanlara Selam Vermeyen»


1268— (357-s.) - Fudayl, babası Müslim'den rivayet ettiğine göre, babası şöyle dedi:

Hazreti AH (Radiyflllahu anhi köşk kapısından çıkınca tavla oynayanları gördüğü zaman onları götürürdü de, sabahtan akşama kadar onları hapsederdi. Onlardan bir kısmı gün ortasına kadar hapsedilirdi. (Râvi devam edip) demiştir ki, geceye kadar hapsedilenler para ile muamele edenlerdi. Gün ortasına kadar hapsedilenler de, bu oyunla eğlenenlerdi. Bir de Hz. AH, onlara selâm vermemeyi emrederdi.[1270]



Büyük günahları açıktan işleyen müslümanlara fâsık denir. Böyle fâsık olanlara selâm verilmemesine dair Hadis-i Şerifler 468 sayılı «Fasıka selâm verilmez» bölümünde 1017-1019 sayılarda geçmişti. Kumar oynamak da bu haram olan yasaklardan sayıldığı için kumar mahiyetindeki oyunları oynayanlara selâm verilmez, özel bahsine müracaat edilsin. Bu haber İçin başka bir kaynak bulunamamıştır.[1271]



(615) Tavla Oynayanın Günahı


1269— Ebû Musa El-Eş'arî'den rivayet edildiğine göre, Resulüllah (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Tavla oynayan gerçekten Allaih'a ve Resulüne isyan etmiştir.»[1272]



İşlenmesi yasak olan şeylerin yapılmasında Allah'ın nzası yoktur, Peygamberin de yoktur. Kumar .mahiyetinde olan tavlayı oynamak bu yasaklardan sayıldığı İçİn bunu oynayanlar Allah ve Resulünün rızası dışına çıkmış olacaklarından Allah'a ve Resulüne isyan etmiş bulunurlar. Allah a karşı olanların günahı da büyüktür.[1273]



1270— (368-s.) Abdullah ibni Mes'ud'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

— İşaretlenmiş olan, ibâdetten şiddetle engelleyen şu iki tavla zarından sakininiz; günkü bunlar kumardandır.[1274]



Zar atmak ve tavla oynamak aynı cinsten oyun oldukları İcİn her ikisinin kullanılış! hüküm bakımından birdir. Kumar kısmından sayıldıkları itibarla bunlardan uzaklaşmayı İ ti n i M es' u d (Radiyaliahu anh) .tavsiye etmiştir. F a d i u ' ! I a h 'in kaydına-göre bu haberi İmam Ahmed tahriç etmiştir. Bundan başka bir kaynak gösterilmemiştir.[1275]



1271— Büreyde'nJn, Peygamber (Salküiahü Aleyhi, veSellem)'den rnra-yetlne göre. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur :

«Tavla oynayan elini domuz etine ve kanına bulamış gibidir.»[1276]



Haram ve pis olma, bakımından etlerin en ağırı, hınzır etidir, kanidir. Müslümanlar şiddetle, bundan kaçındıkları, gibi,, kumar mahiyetinde olan tavla oyunundan da kaçınmaları gerektiğini ?eygamher(Sallallahü Aleyhi ve Seilem) misal vermek suretiyle beyan, buyurmuştur.[1277]



1272— Ebû Musa, Peygamber (Sallailahü Aleyhi ye Sellemj'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir :

«Tavla oynayan gerçekten AUaih'a ve Resulüne asî olmuştuı.»[1278]



1269 sayılı Hadîs-i Şerife bakılsın.[1279]



(616) Terbiye Etmek (Eli Altındakiler!) Ve Tavla Oynayanlarla Bâtıl Ehlinin Dışarı Çıkarılması


1273— (359-s.) Nafi'den rivayet edildiğine göre, Abdullah ibni Öraef (RadiyuUühu anhüma) ailesinden birini tavla oynuyor bulunca, onu döverdi ye tavlasını kırardı.[1280]



İnsan çoluk-çocuğunu terbiye için gerektiği zaman döver ve azarlar. Onları kötü alışkanlıklardan alıkoymaya çalışır. Tcvİa da kötü bir iş olduğundan, ondan uzak bulundurmak için Abdullah ibni Ömer aile efradından birini tavla oynuyor görünce> onu döver ve oyun âletini kırardı.[1281]



1274— (360-s.) Hazreti Âi.şe (Radiy^Uahuanhaydan rivayet edildiğine göre, kendi arazisinde oturmakta 0İan aile halkından bazı kişilerin yanında tavla olduğu haberi kendisine ulaştı. Bunun üzerine Hz. Âişe onlara şu haberi gönderdi:

«Eğer o tavlayı çıkarıp atmazsanız, muhakkak surette sizi yerimden çıkaracağım.» Böylece Hz. Âişe tavlayı onlara çirkin gördü.[1282]



Hz. Âİşe (Rüdiyailahuanha) da, diğer haber ve Hadîs-i Şeriflere uygun olarak îavla hakkında gerekli sözü söylemiş ve onu çirkin bulmuştur.[1283]



1275— (361-s.) Rivayet edildiğine göre, îbni Zübeyr hutbe okuyup şöyle dedi:

«Ey Mekke'liler! Kureyş kabilesinden bazı erkeklere ait haber bana ulaştı ki, onlar bir oyun oynuyorlar. Buna tavla deniyor, —îbni Zübeyr solak idi—. Allah (Mâide Sûresi, 90. âyetinde) Şöyle buyuruyor:

(Şarap, kumar, ibâdet için dikilen putlar ve fal okları hep şeytan işinden pis birer şeydir.) Ben Allah'a yemim ediyorum İd, bu oyunu oynayan bir kimse bana getiriliipe, onu derisinde ve tüyünde cezalandıracağım ve eşyasını, onu oajıa getirene vereceğim.»[1284]



Abdullah ibni Zübeyr hicretten sonra Medine'de ilk dünyaya gelen sahabîdir ve Hz. E b û Beki r in kızı Esm"â 'nın da oğludur. Hz. M u a v i y e 'nin vefatından sonra oğlu Y e z İ d 'e bîat etmemiş, Mekke'de kendini halife İlân etmişti. Yezîd'in ölümünden sonra birçok ülkeler kendisine bağlanarak 9 yıl kadar hilâfet makamında bulunmuştu. İşte bu hilâfeti esnasında hutbe okurken tavla hakkındaki yasaklayıcı sözleri söylemiş ve oynayanları şiddetle cezalandıracağını bildirmiş olduğu anlaşılmaktadır. Ha! tercemesİ hakkında gerekli bilgi için 244 sayılı Hadîs-i Şerif açıklamasına bakılsın. Bu haber için bcşka bir kaynak bulunamamıştır.[1285]



1276— (362-s.) Ya'lâ b. Mürre anlatarak demiştir ki, tavla.ile kumar oynayan hakkında Ebû Hüreyre (Radîyallahu anh) 'in şöyle dediğini işittim:

«(Tavla ile kumar oynayan) hınzır eti yiyen gibidir. Kumar olmaksızın onu oynayan da, elini hınzır kanına bulayan gibidir. Tavla oyunu yanında oturup da, ona bakan, hınzır etine bakan gibidir.»[1286]



Ebû Hüreyre (Radİydllahuanh) Hazretlerinden açık bir ifade ile. nakledilen fciu haberde tavla oyununda günahları birbirinden farklı üç durum bulunduğu ifade edilmektedir : '

1— Tavla oynayanlar, karşılıklı olarak bahisleşir ve yenilen kimse yenene para ve mal gibi bir menfaat sağlamayı taahhüt ederse, bu doğrudan doğruya bir kumardır. Kumar ise haramdır. Hınzır etini yemek de haramdır. O halde haram bakımından tavla kumarı, hınzır etini yemek gibidir.

2— Tavlayı bahisleşerek değil de, sırf boşuna bir eğlence diye oynamak kumar değilse de, İbâdetten ve hayırlı İşlerden alıkoyan, boşuna zaman Öldüren bir iş olduğundan çirkin bir şeydir, hınzır kanına el bulaştırmak gibi, kötü harekettir.

3— Imrenme.ve, hoşlanma tavırlarıyle tavla oyunları başında oturup seyretmek de hınzır etine bakıp onu gözetlemek gibidir. Günah ağırlıkları birbirinden farklı olan bu. üç türlü davranıştan da sakınmak en "selâmetli yoldur. Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.[1287]



1277— (363-s.) Abdullah ibni Amr ibni'l-As'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«İki zarla (tavlayı) kumar oynayan, hınzır eti yiyen gibidir. Kumar olmaksızın bunları oynayan da, elini hınzır kanma bulayan gibidir.»[1288]



Bir önceki habere ve açıklamasına bakılsın. Bu haber için yine başka bir kaynak bulunamamıştır.[1289]



(617) «Mümin, Bir Yuvadan İki Kere Isırılmaz»


1278— Ebû Hüreyre fRüdiyaltâhu anh) haber verdiğine göre, Resûiül-lah (SaHaLUıhü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: .. «Mümin, bir yuvadan iki kerre ısırılmaz.»[1290]



Akıliı ve anlayışlı bir mümin zarar ve musibet gördüğü bir işten dolayı: ikinci bîr defa aldanıp, o musibete düşmez; çünkü ilk İşten ibret alır-ve-böylece o şeye karşı tedbirli davranır, ahmaklık yapmaz. Peygamber (Saliailahü Aleyhi ve Sellem) bu Ha'dîs-i Şerîflerfyle müminlere anlayışlı ve tedbirli olmayı, gafletten ve ahmaklıktan uzak bulunmayı emrediyorlar.

«Ledeğ = » zehirli yılan ısırmasına ye «Leşe1 = » akrebin iğnelemesine denir. Akıllı ve anlayışlı insan, bir kerre acı dtfyy^-zehirlendiği1 yılan deliğinden (yuvasından) ikinci bir defa ısırılmaz; çünkü o anlayışlıdır, artık tedbirini almıştır. Bunun için dünyada karşılaşılan hâdiselerden tecrübe edinerek bunların zararlı olanlarından sakınmayı, İkinci defa zarar görmemeyi mümin gaye edinmelidir.[1291]



(618) Gece Atış Yapan Kimse


1279— Ebû Hüreyre (Radiyatlâhu anh) 'dan rivayet edildiğine göre, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Gece bize (silâhla) atış yapan, bizden değildir.» (Ebû Abdullah demiştir ki, bu hadîsin isnadı sağlam değildir.).[1292]



Bir müslümana okla veya herhangi bir silâhla haksız yere yapılan atış büyük günahtır. Bu isin gece İşlenmesi, tehlike bakımından daha büyük olacağı için, bilhassa geceleyin bunu irtikâp eden islâm ahlâkı ve gidişatı üzere değildir. İslâm'ın hak yolundan ayrılıştır ve bu bir isyandır. Bu bakımdan Peygamber (SalMiahU Aleyhi ve Sellem);

«Bize atış yapan, bizden, değildir.» buyurmuştur.

Eğer bu haram İşİ helâl itikat ederek İşleyen olursa, zaten imandan ayrılmış ve küfür içine düşmüştür. Böyle bir kimse de müslümanİardan dc-ğİldir, iman vasfını kaybetmiştir. Bu Hadîs-i Şerifi İmam Ahmed'in tah-riç ettiğini F a d I u ' I I a h dip notunda kaydetmektedir.[1293]



1280— Ebû Hüreyre'dea rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Re-sûlüllah (SallaHahii Aleyhi ve Seltem) şöyle buyurdu: «Bize karş» $İlâh taşıyan, bizden değildir.»[1294]



Bİr önceki Hadîs-i Şerîf'e ve açıklamasına bakılsın.[1295]



1281— Ebû Musa'dan rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüİ-lah (Süllallahü Aleyhi ve Selle m) şöyle buyurdu:

«Bize karşı silâh taşıyan kimse, bizden değildir.»[1296]



Bundan önce geçen iki Hadîs-i Şerife müracaat edilsin.[1297]



(619) Allah Bir Kulunun Ruhunu Bir Yerde Almak İstediği Zaman, 0 Kul İçin Orada Bir İhtiyaç Yaratır


1282— Ebû'l-Melîh, kendi kavminden şahabı olan bir adamdan rivayet ettiğine göre, demiştir ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu :

«Allah bir kulunun canını 'bir yerde almak istediği zaman, o yerde o kul için bir ihtiyaç yaratır.»[1298]



Bu Hadîs-İ Şerif 780 sayıda geçmiştir. Bilgi için oraya müracaat edilebilir.[1299]



(620) Mendiline Sümküren


1283— (364-s.) Muhammed ibrii Şirin, Ebü Hüreyre (Radıyatlahu anh) dan anlattığına göre, Ebû Hüreyre mendiline sümkürdü, sonra :

«Peh peh, Ebû Hüreyre keten bir beze sümkürüyor, (büyük hayret)!.. Kendimi biliyorum, Hz. Âişe'nin evi ile minber arasında baygın düşüyordum. İnsanlar diyordu ki, bu adam delirmiş. Halbuki bende açlıktan başka bir şey yoktu.»[1300]



Ashab-ı Kiramdan bazılarının öyle anları olmuştur kî, ne yiyecek bir lokma, ne de giyecek bir parça elbise bulamamışlardı. Ebû Hüreyre (Radîyalkshu anhy hazretleri de bu halleri yaşayanlardan biri idi. Daha sonra İslâm'ın gelişmesi ve civar beldelere hâkimiyeti İle bu sıkıntılar kalk-, mış, yeme ve giyme bakımından da sıkıntılı devirler geçmişti, işte Ebû Hüreyre hazretleri İlk devirdeki şiddetli açlık halini, öteye beriye bayılıp düşen bir mecnûn şeklinde ifadelendiren insanların anlayışıyle diİe getirmektedir, önceleri sümkürecek bir yama bulamazken, sonradan kavuşmuş ^olduğu keten beze sümkürme imkânına kavuşmasına hayret ederek geçirmiş olduğu iki devreyi kısa.ve öz bir dille kıyasiamıştır. Bu haberi biraz daha değişik lâfızlarla imam T İ r m İ z î" Hazretleri yine Muhammed ibni Şîrîn kanalı üe şöyle tahriç etmektedir :

«Biz Ebû Hüreyre'nİn yanında idik. üzerinde ketenden boyanmış iki parça kumaş vardı. Bunlardan (mendil yerinde kullandığı) bir parçasına sümkürdü, sonra : Peh peh, Ebü Hüreyre keten kumaşa sünv

(1), kuruyor!.. Kendimi biliyorum, Resûlüllah (SaHallahü Aleyhi ve Selîem) 'in (Mes-cid'deki) minberi ile Hz. Â i s e'nin evi arasında açlıktan baygın olarak yere düşüyordum da gelen adam ayağını boynuma koyuyordu ve zannediyordu kİ, bende delilik var. Halbuki bende delilik yoktu, bendeki, o hal açlıktan başka bir şey değildi,»

Bİr şeyi büyük görmek ve taacüp etmek mânâsında Araplar «Bah bah tj t veva Bahın bahın = » derler. Türkçede «Peh peh = Amma da hayret edilecek şey» diye İfadeiendirilebİlir.

Her insan malî gücüne göre keten ve kumaş benzeri mendil kullanarak bunlara sümkürebilir ve bu hareket edeb dışı sayılmaz. Ebû Hüreyre'nİn hal tercemesi hakkında bilgi edinmek için 5 sayılı'hadîsin açıklamasına bakılsın.[1301]



(621) Vesvese


1284— Ebû Hüreyre'deny (Ashab) dediler ki:

— Ya Resûlallah! Biz nefislerimizde bir şey hissediyoruz ki, onu konuşmayı istemiyoruz ve bizde üzerine güneş doğmamış (kimsenin bilmediği) şeyler var. Peygamber şöyle buyurdu :

«Salı i d en siz bunu hissediyor musunuz?» Onlar:

Evet, dediler. Peygamber :

«Bu, imanın en açığıdır.» buyurdu.[1302]



Bîr İnsanın içine doğup da İşleyip işlememekte karar veremediği ve mütemadiyen tereddüt ettiği hale vesvese denilir. Bu gibi kararsız kuruntular ve hatırdan geçen kötü şeylerden dolayı insana günah yazılmaz. Ancak böyle kuruntular söz veya iş haline geçirilmek kasıt ve azim derecesine yükselirse, o zaman günah olur. Çünkü insan söz ve fül durumuna geçmekle kötülük doğuracak işleri örtmeğe memurdur. Bunları, söylemek ve yapmak açıktan onları irtikâp etmektir. Nefis kuruntularıyle uğraşmak insanı hataya ve unutkanlığa sevk eder. Bundan kurtulmak için kuruntu yapılan işi terk edip, başka şeye geçmelidir.

İnsanın içinde taşıdığı kasıt ve niyeti, âlimler 5 mertebeye ayırırlar :

1— Hatır : Kalbden geçip de içerde kararlaşmayan şeye denir.

2— Hâcis : Kalbden geçen ve içerde kararlaşan şeye denir.

3— Hadîsü'n-Nefs : İçte kararlaşıp da dışarı çıkmayan ve İşlenip işlenmemesi hususunda bir tercih edilmeyen şeye denir.

4— Eğer tercih yapılıyor, fakat nefis onda tereddüt ediyorsa, buna Kemm denir.

5— Eğer tercih edilen kalp kuruntusunu işlemeye nefis de karar ver-mişse, buna Azim denir. Baştan itibaren üç halde meydana gelen iç duygularından dolayı, kuruntular ister iyi ve İster kötü olsun, bir şey gerekmez. Bunlardan ne. sevab yazılır, ne de günah... Hemm mertebesine çıkan bir kuruntudan dolayı günah yine yazılmaz, fakat iyi kuruntu ise, ondan dolayı bir İyilik sevabı yazılır. Azim haline gelince, bu iki yönden de geçerlidir. Kuruntusunu azim mertebesine çıkaran kimse, azmettiği kötülüğe karşı ceza ve azmettiği iyiliğe karşı sevab kazanır. Fakat bunlar işi başarmak derecesi altında olurlar. Eğer İşe azmediş ve teşebbüs işi başarma durumuna geçerse, yapılan îş ibâdetse on sevab ve günahsa bir ceza elde edilmiş olur. Eğer teşebbüs ve azim haliyle kuruntu neticelenir de iş başarılmazsa, iyİ-lİkten dolayı bir mükâfat, kötülükten dolayı da azim günahı kazanılır. Eğer başarısızlık Allah korkusundan ve insanın kendi ihtiyarından ileri gelmiş, dış tesir buİunmamışsa, böyle kimseden azim günahı da kalkar ve yerine bir İyilik sevabı yazılır. Çünkü; azmedilen bir kötülük insanın kendi ihtiyar ve İradesiyle kaldırılmıştır, :

Biride kalbde yaşayan fenalıklar vardır ki, bunlara azmetmekten İnsana günah yazılır. Bir kimseye kin besleme ve kıskançlık duygularını kalpte benimseyip onları kabullenmek azim olduğundan, bu ve buna benzer kötü ahlâkların hepsi azim mertebesinde olunctı bunların günahı vardır. Fenalıklara çıkaracak olan iç ve dışa ait azimlerden sakınanlar, tertemiz İslâm ahlâkını yaşayanlardır. Manevî olan iç ve dış temizliği budur. Buna maddî pisliklerden arınış katıldığı zamcn kemâl mertebesi yaşanmış olur. Cenab-ı Hak bu yaşayışa erme imkânlarım bütün müminlere ilham edip, kemâle ulaştırsın, insanın İçindeki kötü vesveseleri bilmesi ve onlardan sakınması, onlardan nefret duyması açık ve sağlam bir imanın varİığmo delildir.[1303]



1285— Şehr ibni Havşeb'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki, ben ve dayım Hz. Âişe'nin yanma vardık da, dayım sordu :

— Bizden birimizin içine öyle bir şey doğuyor ki, eğer onu söylerse âhireti gider ve eğer iş meydana çıkarsa, ondan dolayı öldürülür (bu halimize ne* dersin)? Râvi dedi ki,. Hz. Âişe üç defa tekbir getirdi, sonra dedi ki, Resûrüllah (SallaUahü Aleyhi ve Seltem)'e bundan soruldu da, şu cevabı verdi :

«Sizden birinizde bu hal olduğu zaman üç defa tekbîr getirsin, (Allah-ü Ekber desin). Zira bu hassasiyeti ancak mü'min duyar.»[1304]

Gerçek mümin her an kendini ve iç duygularını murakabe ettiği için daima Allah korkusunu taşır ve sorumluluktan kurtulma çarelerini arar. Manevî sorumluluğu mü'minden başkası anlayamaz. Onun için müminlere arız olan bu hal karşısında tekbîr getirilerek kulluk görevi yerine getirilir. İç duygu sorumluluğu hakkında bilgi İçin daha önceki Hadîs-i Şerife bakılsın. Bu Hadîs-i Şerif için başka bir kaynak bulunamadı.[1305]



1286— Enes ibni Malik'in şöyle dediği İşitilmiştir.;

—. Resûlüllah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu:

«Muhakkak surette insanlar «olmayan şeylerden soracaklardır. Nihayet diyecekler ki, Allah her şeyin yaratıcısıdır; q halde Allah'ı kim yarattı?»[1306]



Zamanla insanların hâdiseleri irdeleyip lüzumsuz, enine boyuna çeşitli sorular sorup duracaklarını Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çok önceden bildirmiştir. Filozofların birbirine benzemeyen ve birbirine aykırı dü-! şen ve hiç bir zaman bir gerçek üzerinde kararlaşmayan soru ve teorileri umumiyetle bu kabil çalışmalardır. Ufak tefek çeşitli soruları soracakları şöyle dursun, en büyük mesele olan ve inkârın en büyüğünü teşkil eden Allah ı kim yarattı?» sorusunu da soracaklardır. İslâm inancında Allah'ın varlığı kendiliğindendir. O, ne doğmuştur, ne de doğurulmuştur. Ezelî ve ebedî varlık olup, her şey ona muhtaçtır. Eşi ve benzeri olmayan tek bir varlıktır. Bu inancın dışına çıkıp ona bir yaratıcı aramak, onun ulûhiyetini inkârdır, ve küfrün en, büyüğüdür. Bu sual ve böyle vesvese karşısında Allah'a sığınmak ve İhlâs Sûresini okumak gerekir.[1307]



(622) Zan


1287— Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«(Kötü) sandan sakınınız; çünkü zanla hüküm vermek sözün en yalanıdır. Tecessüs etmeyiniz, (insanların ayıplarını ve hallerini araştırmayınız). Birbirinizi çekememezlik etmeyiniz, birbirinize arka çevirmeyiniz, birbirinize hased etmeyiniz, birbirinize kin beslemeyiniz; ey Allah'ın kulları kardeşler olunuz.»[1308]



Bu Hadîs-i Şerif, I. Cild, 192. bplümde 410 sayı ile geçmiştir. Bilgi için açıklamasına müracaat edilsin.[1309]



1288— Enes (Radiyallahu anh)'dan rivayet edildiğine göre, şöyle anlatmıştır :

— Peygamber (SoliaHahü Aleyhi ve SeUem) hanımlarından biri ile beraber bulunduğu sırada, bir adam Peygambere tesadüf etti. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o adamı çağırıp:

«Ey falanca, bu (gördüğün hanım) benim falanca zevcenidir.» dedi. Adam dedi ki:

— Ben kimseye kötü zan etmedim ki, size kötü zan beslemiş olayım. Peygamber şöyle buyurdu: «Gerçekten Şeytan insanoğlunun kan dolaşımı yerinde dolaşır.»[1310]



Şeytan her vesile İle İnsanların kalbine vesvese vermeye ve kötü zanna sürüklemeye imkân araştırır. Ona bu imkânı vermemek İçin kötü zannı doğuracak vaziyetlerden korunmak gerekir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hanımı ile konuşmakta iken tesadüf eden adama, yabancı kadınla tek başına konuşuluyor diye kötü zan gelmemesi için, konuştuğu kimsenin zevcesi bulunduğunu bildirmiştir. Bu vesile ile Şeytanın en hassas olan insanın kalbine vesvese1 bifakıp, kan damarları arasında dolaşacak kadar sirayet!! bulunduğunu da açıklamıştır.[1311]



1289— (365-s.) Abdullah (İbni Osman)'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

— Kendisinden çalınan adam o kadar zanda oulunur ki. hırsızdan daha büyük (günahkâr) olur.[1312]



Habersiz ve gizli olarak başkasının malını rızası dışında alana hırsız denir. Hırsızlık haramdır ve büyük günahlardandır. Bİr malı çalmak, bir haramı işlemekten İbarettir. Malı çalınan kimse eğer birçok kimselere kötü zan besleyerek suçu bunlara yüklemeye kalkışırsa ve işin gerçeğini bilmeksizin buna kalkışırsa, onlara iftira etmiş olur. iftira da haramdır ve çok kimselere iftira suçu da, bir hırsızlık suçundan daha büyük olur. Onun İçin İşi araştırıp sağlam deliller elde etmeksizin hiç kimseye suç isnad etmemelidir. Rastgele isnadların zararı ve günahı işlenen suçtan daha ağır hale geçer. Bu haber İçin başka bir kaynak bulunamamıştır.[1313]

1290— (366~s.) Bilâl ibni Sa'd El-Eş'arî'den rivayet edildiğine göre, Muaviye, Dimaşk fasıklarının adlarını bana bildir diye, Ebû'd-Derdâ Hazretlerine mektup yazdı. Buna karşılık Ebû'd-Derdâ dedi ki, benim Dimaşk fasıkları ile işim ne; ve ben onları nerden bileceğim? Bunun üzerine oğlu Bilâl w Ben onları yazarım, dedi de onları yazdı. Babasj Ebû'd-Derdâ şöyle dedi:

«{Oğlum) Sen nereden bildin? Sen onların fâsık olduğunu bildinse sen. de onlardansın, önce kendinden (yazmaya) başla.» Böylece isimlerini (Muaviye'ye) göndermedi.[1314]



Sağlam ve kesin delile dayanmaksızın hiç kimse hakkında kötü zan beslenmemelİdir. Şayet kötü zan beslenirse, o fenalık zan sahibi tarafından kazanılmış sayılır. Bunun için Ebû'd-Derda hazretleri, elinde kesîn delil bulunmayan oğlunu fasıklar arasına girmiş durumda saymıştır ve teşebbüsüne engel olmuştur. Şimdiki Şam şehrinin eski adı Di mask'd ir.

Ebû D. erda'nın oğlu Bilal, Y e z î d zamanında ve ondan sonra D i m aşk kadılığında bulunmuştur.

(Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.).[1315]



(623) Cariyenin Ve Zevcenin Kocasını Tıraş Etmesi


1291— (367-s.) Sükeyn ibni Abdülaziz ibni Kays babasından rivayet ettiğine göre :

Babası (Abdülaziz) şöyle dedi:

— Abdullah ibni Ömer (Radiyallahu anhüma)5nm yanma girdim ki, bir. cariye saçlarım traş ediyordu. Abdullah, dedi ki:

— Nûre (Hamam otu) cildi yumuşatır.[1316]



Bu haberden anlaşıldığına göre, bir .kocanın hanımına başını traş ettirmesinde edebe aykırılık yoktur. Türkçede hamam otu diye İsimlendirilen maddenin Arapçası. Nûre'dİr ki, bununla saç ve kıllar giderilir. F a d I u ' I -I a h rın dip notundakİ kaydına göre bu haberi Taberânî tahriç etmiş tir. C. .11, s. 678.[1317]



(624) Koltuğu Yolmak


1292— Ebû Hüreyre'den, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in şöyle buyurduğunu rivayet edilmiştir:

«Peygamberlerin seçtiği Kadîm sünnetler beştir: Küçükleri sünnet etmek, kasıkları faraş etmek, koltuğu yıolmak, bıyık kısaltmak, tırnaklan kesmek.»[1318]



1257 sayılı Hadîs-i Şerife ve açıklamasına bakılsın.[1319]



1293— Ebû Hüreyre'den, Peygamber (Salluiiahü A leyhi ve Sellem) 'in, şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir :

«Beş şey Peygamberlerin seçtiği eski sünnettendir: Küçüklerin sünneti, kasıkların traş edilmesi, tırnakların kesilmesi, feoltuk altlarının yoftuîttiası ve bıyıkların kısaltılması.»[1320]



1257 sayılı Hadîs-İ Şerife ve açıklamasına bakılsın.[1321]



1294— (368-s.) Ebû Hüreyre'den rivayet edilmiştir :

«Beş şey Peygamberlerin uyguladığı eski işlerdendir: Tırnaklan kesmek, bıyık kısaltmak, koltuk altı yolmak, kasık traşı yapmak ve küçükleri sünnet etmek.»[1322]



Bundan önceki Hadîs-i Şeriflere bakılsın.[1323]



(625) Kadirşinaslık


1295— Ebu't-Tufeyl anlatıp, şöyle .demiştir:

— Ci'râne mevkiinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selietnj'i gördüm ki, et taksim ediyordu. Ben de o gün çocuktum, devenin kesilen et parçasını taşıyordum. Bu sırada Peygamber'e bir hanım geldi de, ,ona Peygamber hırkasını döşedi, (onun Ü2erine oturttu). Ben 'sordum:

Bu hanım kimdir? Denildi ki, bu, Peygamberi emziren süt annesiçlir.[1324]



Ci'rane veya Ci'irrâne, Mekke-Tâif yolu üzerinde.bir yerin adıdır. Hu-neyn savaşından dönüşte Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu yerde ganimetleri bölerken süt annesi Halime hanım huzura gelmişler ve me-tİnde anlatıldığı gibi, Hz. Peygamber tarafından güzel bîr şekilde iltifatla karşılanmışlardı. Kendilerinden iyilik görülen kimselere İyilik etmek ve on^ lara iltifatta bulunmak Hz. Peygamberin güzel ahlâklarından biri olduğunu burada görmüş olmakla öylece hareket etmeyi vazife bilmeliyiz.

«Ahd»'ın buradaki mânâsı, bir şeyin kıymetini bilip, onu gözetmek, bir şeyi benimseyip korumaktır. Bu kelimenin lügat bakımından Zaman, yemin, mekân, zimmet, vasiyyet, nasihat, sözleşme, sıhhat ve iman gibi birçok mânâları vardır. Ahd sözünün ilk mânâda kullanıldığına Beyhakî'nin tahriç ettiği ve Hz. Â İ ş e'den rivayet ettiği şu hadîs delil teşkil eder:

Hz. Â işe'den (Radiyaîlahu anha) demiştir ki : İhtiyar bir kadın Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selleın)'e geldi de, Peygamber ona:

«Nasılsınız, haliniz nasıl, bizden sonra durumunuz nasıl oldu?»

Diye sordu. Hanımcağız cevap verdi :

— Hayır üzereyiz, anam babam sana feda olsun ey Allah'ın Resulü... Hanımcağız evden çıkınca dedim ki, ya Resûlallah, bu ihtiyar kadına, bu güzel karşılama ve iltifatı yapıyorsun? Cevaben Peygamber şöyle buyurdu :

«Yâ Âi$e! Bu kadın Hatice'nin zamanında bize gelirdi. Muhakkak ki, kıymet gözetmek (kadirşinaslık) imandandır.»

Bu mânâda bir Hadîs-İ Şerif de 1. C. 232 sayıda geçmiştir.[1325]



(626) Tanıma


1296— (369-s.) Muğîre ibni Şu'be'den rivayet edildiğine göre, bir adam (kendisine) :

Allah Emîrin (Valinin) halini düzeltsin, senin kapıcın bazı insanları tanıyor da, onları izin. bakımından seçiyor, (içeri girmelerine müsaade ediyor). Muğîre şöyle dedi:

— Allah onu (kapıcıyı) bağışlasın; çünkü tanıma kuduz köpek yanında da, saldırıcı deve yanında da fayda verir.[1326]



Tanımanın ve bir şeyin gerçeğini bilmenin önemi büyüktür. Hataların çoğu iyi bilememekten ve tanıyamamaktan ileri gelir. İşin kıymetine ve büyüklüğüne göre zararlar doğar. Gerçek hüviyetleri bilinen kimselere karşı yapılan muamele ve öncelik hakkı tanıma emniyet bakımından iltimas sayılmaz. Yerine göre tedbir ve işleri ayarlama olur. Hayvanlar bile tanıdıklara saldırıp zarar vermezler, insan saldırgan hayvanı tanıyınca ondan ko-runtflv Mûğtre Hazretleri sözleriyle bunu kasdetmektedir. Muğîre'-nin bal tercemesi hakktnda bilgi edinmek İçin 1026 sayılı Hadîs-i Şerif açıklamasına müracaat edilsin. Bu haber için başka bîr kaynak bulunamamıştır.[1327]



(627) Çocukların Cevizle Oynaması


1297— (370-s.) İbrahim'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki :

— Bizim ashabımız, oyunların hepsinde bize müsaade ederlerdi; .ancak köpeklerle değil, (bunlarla oyuna müsaade etmezlerdi).

Ebû Abdullah demiştir ki.:

— (Bize sözü ile) çocuklar kasdediliyor.[1328]



Çocuklar için oyun ve eğİence bir ihtiyaçtır. Onların sağlığına ve ahlâkına zarar vermeyecek şekilde her çeşit oyunla eğlenmelerine müsaade vardır. Ashab-ı kiram çocukların oyunlarına engel olmamışlardır. Hazreti Yakup (Aleyhisselâm) da oğullarının isteği üzerine oynamalarına müsaade etmişti. Bu haber için başka bîr kaynak bulunamamıştır.[1329]



1298— (371-s.) Ebû Ukbe'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştin — Bir defa İbni Ömer'le yolda yürüdüm de, İbni Ömer Habcş'li çocuklara tesadüf edip, onları oynuyorlar gördü. İki dirhem para çıkarıp onlara verdi.[1330]



Çocukları oynar vaziyette gören İbni Ömer {RadiyalUîhuanhüma) onlara çıkışmamış ve oyunlarına engei olmamış, üstelik gönüllerini hoş tutmak için onlara para vermiştir. Onun bu hareketi de çocukların oynamalarına izin vermek sayılır, Bu haber İçin yine başka kaynak bulunamamıştır.[1331]



1299— Hazreti Âişe (Radiyallahuanha)'dan rivayet edilmiştir: «Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) kız çocuklardan ibaret arkadaşlarımı bana gönderdi. Onlar oyuncakla oynarlardı: Küçük bebeklerle...»[1332]



Bilhassa kız çocukların oyuncak bebeklerle oynamaları onların yaratılışlarındaki Özelliğe en uygun bîr eğlencedir. Çocukluk çağında olan Hz. Âişe'nin kız arkadaşlarıyla bebek eğlentisinde bulunmasına Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) müsaade etmişler ve çocukları eğlenmeye teşvik buyurmuşlardı. Bu Hadîs-i Şerîf daha geniş bir mânâ ile 368. sayıda geçmişti. Oraya müracaat edilsin.[1333]



(628) Güvercin Kesmek


1300— Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki : Resûlül-lah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) bir adam gördü, bir güvercini kovalıyor. Şöyle buyurdu: «geytan, şeytanı kovalıyor.»[1334]



Haclîs-İ Şerîf, güvercin emsali kuşlarla oynamanın, onları yakalayıp öldürmenin İyi bir iş olmadığını göstermektedir. Onun için bunu yapan insan ile İnsanı bu bos işe cazibesiyle sürükleyen hayvan birer şeytan olarak vasıflandırılarak, buna benzer hareketlerden sakınmamıza işaret buyurulu-yor. Kuş uçurtup damlar üzerinde kovalayarak, evlerin camlarını kırmaya ve insanları rahatsız etmeye sebep olmak hep hoş olmayan hareketlerdir.[1335]



1301— (372-s.) Hz. Hasan'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir.[1336]



Başıboş dolaşan köpekler umumiyetle insanlara ve hâyvaniara zarar verirler. Çok kere de İçlerinde kuduz köpek eksik olmaz. Her zarar veren şeyden korunmak gerektiğine göre, hiç bir İşe yaramayıp mütemadiyen ses ve saldırmaları ile cemiyeti mutazarrır eden böyie hayvanların öldürülmesini Hz. Osman (RadiyaÜahu anh) emretmişlerdir.

Güvercinler de bir oyun vasıtası olarak kullanıldıklarından ve insanları rahatsız ettiklerinden, bunların da kesilmesini istemişlerdi. Güvercin etinin yenilmesinde bir mahzur yoktur. F a d I u ' I I a h 'in beyanına göre bu haberi Abdurrezzak Musannefinde tahriç etmiştir. Bunun için başka bir kaynak bulunamamıştır.

«(Halife) Hazreti Osman hutbe okuduğu her cuma günü köpeklerin öldürülmesini ve güvercinlerin kesilmesini emrederdi.»[1337]



(373-s.) — Yine Kasan'dan başka bir kanalla rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«Hazreti Osman'ı hutbesinde dinledim, köpeklerin öldürülmesini ve güvercinlerin kesilmesini emrediyordu.»[1338]



Bundan önceki habere bakılsın. Bu habere ait başka bîr kaynak bulunamamıştır.[1339]



(629) Kime İhtiyaç Varsa Ona Gitmek Uygundur


1302— (374-s.) Zeyd ibni Sabit (RadiyalUthu arttı)'den rivayet edildiğine göre, bir gün. Ömer ibni Hattab (RadiytıUâhûanb) kendisine geldi de, (içeri girmek için) izm istedi. Zeyd ona izin verdi, Zeyd'in başı, onu taramakta olan kendisine ait bir cariyenin elinde bulunuyordu. O esnada Zeyd başını (cariyenin elinden) yıkardı. Bunun üzerine Hz. Ömer ona :

«Cariyeyi bırak, .tarasın seni.» dedi. Zeyd cevaben dedi ki:

— Ey mü'minlerin Emîri! Bana haber gönderseydin de sana gelseydim ya? Hz. Ömer şöyle buyurdu :

«Benim (sana) ihtiyacım var.»[1340]



Hz. Ömer (Radiyallahu onh) bîr devİet reisi olduğu halde şahsî bir işi için başkasını yanına çağırmayı İslâm edebine uygun bulmamış, bizzat kendisi gitmiştir. Bu, İslâm ahlâkının en nazik edeblerİnden biridir. Zeyd ibnİ Sabİt bilhassa feraiz ilminde emsali bulunmayan bir âlim olduğu İçin halife Hz. Ömer, dede mirası ile ilgili bir meseleyi öğrenmek İçin yanına gitmiş ve böylece büyük bir nezaket göstermişti. Bu haberi Bey-ha kî, Süneni Kübrâ adlı eserinin C. VI, 247. sayfasında ve Feraiz bölümünde tahrİç etmiştir. Zeyd ibni Sabit'İn hal tercemesi hakkında bifgi için 458 sayılı Hadîs-i Şerîf açıklamasına müracaat edilsin.[1341]



(630) Bir Topluluk Beraberken Balgam Atan Kimse


1303— (375-s.) Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir :

«Bir topluluğun önünde insan (öksürüp de) balgam atacağı zaman onu avuçlarıyle (avucundaki mendille) gizleyerek, yere gömünceye kadar göstermesin. Bir kim.Se (Allah rızası için) oruç tuttuğu zaman yağ sürünsün (yıkanıp taransın, miskinleşmesin) de oruç eseri onda görülmesin.»[1342]



Soğuk almış veyc^iaconşİt hastalığına yakalanmış kimselerin elinde olmayarak meydana gelen öksürmeleri sonunda balgam gelir. İnsanlar arasında iken bunu gösterip ortaya atmak çok ayıp ve çirkin bir harekettir. İğrenç manzarayı iki avuçla ve mendille gizleyerek, sesi de mümkün olduğu kadar kısarak balgamı yok etmeli ve gömmek gerekiyorsa göstermemelidir. Hem sağlığı koruma bakımından, hem de edeb bakımından gözetilmesi gereken bir husustur bu...

İbâdetler Allah rızası için yapılır ve sevab ancak ondan istenir. Allah rıazsı için oruç tufan kimsenin İbâdetine gösteriş ve gurur ha'leri karışmasını önlemek için, bu ibâdetini açığa vurmaması gerekir. İnsan yıkanmış ve taranmış, koku ve yağ sürünmüş, zinde ve neş'efi bir halde bulunursa, onda oruçlu hali hissedilmez. Çünkü onda açlık belirtisi görülmez. Allah katında makbul olan İbâdetler böyle ihlâsiı olanlardır. Farz olan ibâdetlerde gizlilik bahis konusu değildir. Zamanında ve yerinde AHah rızası için yerine getirilirler.

Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.[1343]



(631) İnsan Bir Topluma Söz Söyleyince Bir Kişiye Teveccüh Etmesin


1304— (376-s.) Ebû Sabit'in oğlu Hubeyb'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir :

«Bir insan konuştuğu zaman bir kimseye teveccüh etmesini ashab sevmezlerdi, umuma teveccühünü isterlerdi.»[1344]



Bir topluma karşı konuşurken bunlar arasından herhangi bir şahsı mu-hatab edinip, ona dönerek söz s&ylemek edebe aykırıdır. Dİğer İnsanlara kıymet vermemek veya onları hiçe saymak hissini uyandırır. İtimad ve sevgi bağlarını zedeler, nezaket kaidelerine aykırı düşer.[1345]



(632) Lüzumsuz Bakış


1305— (377-s.) Ebu'l-Hüzeyl'in oğlundan rivayet edildiğine göre îöyle anlatmıştır :

Abdullah (ibni Mes'ud) bir hastayı ziyaret etti ve yanında arkadaşlarından bir adam vardı. Abdullah eve girince, arkadaşı (lüzumsuz olarak öteye beriye) bakmaya başladı. Bunun üzerine Abdullah ona :

«Vallahi, iki gözün oyulaydı, senin için daha hayırlı olurdu.» dedi.[1346]



Her evin bir özellik ve mahremiyeti vardır. Lüzumsuz yere (punlara göz atmak ve tecessüste bulunmak İslâm edebine yakışmaz. Bu hususta bilgi İçin 531 sayılı habere müracaat edilsin.[1347]



1306— (378-s.) Nafi'den rivayet edilmiştir :

«Irak halkından bir takım kimseler İbni Ömer (Radiyallahu anhüma) nın yanma girdiler de, onların, hizmetçisi- üzerinde altın bir gerdanlık gördüler. Bundan dolayı birbirine baktılar. Bunun üzerine İbni Ömer :

— Amma da kötülük anlayışınız var!..»[1348]



Burada da lüzumsuz bakışın ve birbiriyle işaretleşmenin çirkinliği belirtilmekte, ağırbaşlılık ve ciddiyetle hareket etmenin lüzumuna işaret edilmektedir. Bu haber için başka bir kaynak bulunamamıştır.[1349]

(633) Boş Söz


1307— (379-s.) Ebû Hüreyre {Radiyallahu anh)'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«Boş sözde hayır yoktur.»[1350]



Söz, insanın İçinde saklı duygulcrin ve gizli kuruntuların tercümanıdır. Ağıidcn çıkan söz yakalanmaz, geriye çevrilmesi de mümkün olmaz.'Onun İçin akıllı kimseye yaraşan, diünİ tutmakla söz sürçmelerinden sakınmak, zarar doğuracak düşüşlerden korunmaktır. İnsan konuşmadığı zaman durum daima lehinedir. Fakat konusunca ya lehine olur yahut aleyhine olur. Peygamber (Sahaifahü Aleyhi ve Seliem)"\n Hz. Muaz'o şöyle buyurduğu rivayet edilir:

«Ey Muaz! Seri sustuğun müddet selâmettesin. Konuştuğun zaman aleyhine olur Veya lehine olur.->

Bu itibarla bir faydo sağlamayan, ilim ve edeble ilgili bulunmayan boş sözlerde hayır yoktur. Bunlar zarar getirtr. Konuşmalarda noksanlık ve hatalardan kurtulmak için gözetilmesi gereken bazı şartlar vardır ;

1— Söz., ya bir fayda temin etmek, ya da bir zararı kaldırmak maksadıyla söylenmelidir.

2— Söz yerinde söylenmeli ve fırsatı kaçırmaktan sakınmalıdır.

3— Söz ihtiyaç miktarı olmalı, ziyade yapmamalıdır.

4— Konuşulan açık ve sade bir dille söz söylemelidir.

Bir sebebe ve maksada bağlanmayıp rastgele konuşulan sözler hezeyan kabilinden olacağı için, bunlarda hayır yoktur. Hayır olmayan şeyden de kaçınmak gerektir.[1351]



1308— Ebû Hüreyrc'den rivayet edildiğine göre, Peyg&mber(SatlaUahü Aleyhi ve Sellsm) «öyle buyurmuştur;

«ÜmmeÜmin kötüleri, gevezelerdir, enine boyuna söz uzatanlardır, sözlerinde büyüklük tıslayanlardır. Ümmetimin hayırlıları da ahlâk bakımından en güzel olanlarıdır.»[1352]



Saçma sapan, gelişi-güzel söz söyleyip gevezelik etmenin, konuşurken böbürlenip büyüklük taslamanın ve uzun uzadıya konuşup zaman öldürmenin ne kadar zararlı bulunduğunu bu Hadîs-İ Şerîf açık olarak beyan etmektedir, Bu hallere düşmemek için daha önceki haber dolayısİyle yapılan, açıklama şartlarına uygun söz söylemeyi âdet edinmelidir.[1353]



(634) İkî Yüzlü


1309— Ebû Hüreyre (Rcc/fyatlûhuanh) 'den rivayet edildiğine göre, Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Şunlara bir yüzle ve bunlara da (başka) bir yüzle geien iki yüzlü kimse, insanların en kötülerinden biridir.»[1354]



Gerçekte hiç kimse için iki yüz yaratılmamıştır. Fakat bir grup İnsanla veya bir kişi İle karşılaşıp bunların hoşuna gidecek ve uygun düşecek söz söyleyen, sonra onların düşmanlarına gidip başka türlüsünü söyleyen kimseye iki yüzlü denir. İnanca bağlı hükümlerde böyle iki yüzlülük yapana münafık denir. Münafığın yeri cehennemin en alt tabakasıdır. Diğer iki yüzlü de insanları aldattığından, birbirine düşürdüğünden, her devirde ve her zaman çıkarı için çalıştığından bundan daha kötüsü düşünülebilir mİ? Dargın olanların arasını düzeltmek ve barıştırmak İçin her iki tarafa iyi yönleri göstererek hareket etmekte sakınca yoktur. 8u konu ile İlgili olarak 313 ve 409 sayılı Hadîs-i Şeriflere müracaat edilsin.[1355]



(635) İki Yüzlünün Günahı


1310— Ammar ibni- Yasir'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki :

— Peygamber (SaüalUchü Aleyhi ve Sellem) 'in şöyle buyurduğunu işittim :

«Dünya iki yüzlü olanın kıyamette ateşten iki dili olur.»

Sonra kaba bir adam geçti ele, Peygamber:

«Bu adam onlardandır.» buyurdu.[1356]

İman esaslarında tek yönü olmayıp iman edenlere bir yüzle ve İman etmeyen kâfirlere başka bir yüzle hareket edenler, küfür hali içinde bulunurlar. Tevbe etmeksizin bu hal üzere ölenler İse, cehennemliktirler ve cehennemde kendilerine ateşten İki dil yaratılarak azaba uğratılırlar, cehennemde de ebedî olarak kalırlar. Kâfir olmayacak şekilde iki yüzlülük edenlerden de Allah dilediği kimseleri muvakkat bir zaman için Gehennem'de böyle azaba yine sokar. Tevbe edip, hallerini düzeltenler ve helâllik alanlar kurtulurlar.

Ammar İbni Ya si r 'in hal tercemesi İçin 181 sayılı Hadîs-i Şe-rîfin açıklamasına bakılsın.[1357]



(636) İnsanların Kötüsü Kötülüğünden Korkulandır


1311— Hz. Âişe (Radiyallahuanha) haber verdiğine göre, bir adam Peygamber (SailaltahÜ Aleyhi ve Seltem) "in huzuruna girmek için izin istedi de, Peygamber (onun hakkında) :

«Ne kötü aşiret çocuğudur!..» buyurdu. Adam içeri girince Peygamber ona yumuşak söz söyledi. Ben dedim ki:

— Yâ Resûlallah! (O adam için) söylediğini "Söyledin, sonra sözü yu-.muşattm? Peygamber:

«Ey Âişe! insanların kötüsü, fenalığından korkularak insanların ter-kettiği (yahut insanların yakasını bıraktığı) kimsedir.» buyurdu.[1358]



Bir kimsenin kötülüğünden ve elinden çıkacak zararlardan körkuîarak ona yumuşak söz söylemek ve İyi muamele etmek siyaset icabıdır ve bu hareketin İki yüzlülükle hiç bir ilgisi yoktur. Çünkü kötü insana karşı iyi ve yumuşak davranmakla ondan gelecek fenalık önlenir ve İslâm'a muhabbeti kazanılır. Bir de kötülüğü bildirilen insandan da diğer kimselerin sakınma İmkânı hasıl olur. İnsanların ahlâkı bilinince aldanma olmaz. Bu mânâda daha geniş olarak Hadîş-i Şerifler 338 ve 755 sayılarda geçmiştir. Onlara da bakılsın.[1359]



(637) Utanma


1312— îmran ibni Husayn demiştir ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu :

«Utanma ancak hayır getirir.

Bunun üzerine Bügeyr ibni Kâ'b şöyle dedi :

— Hikmetli sözlerde, hayanın bir kısmı, vakardandır ve bir kısmı da kararlılıktandır, îmran da ona şu cevabı verdi :

— Ben Peygamberden, sana hadîs anlatıyorum, sen ise bana kendi sayfandan anlatıyorsun!..[1360]



Bir konuşma esnasında imron hazretlerine bazı kitaplardan hikmetli söz seçerek Büşeyr'in karşılık vermesine haklı olarak İmran kızmış ve Hz. Peygamberin sözüne hiç bir sözün mukabÜ tutulamayacağını ifade etmiştir. Utanma (Haya) konusu 271 sayılı bölümde 597-603 sayılı Hadîs-İ Şeriflerle geçmirrir, Bilgi için oraya müracaat edilsin.[1361]



1313— (380-s.) İbni Ömer. (Radiyctllahuanhümaj'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«Gerçekten. haya ile iman bütün olarak her ikisi birbirine bağlıdır. Bunlardan biri kaldırılınca, diğeri de kalkar.»[1362]



Birinci cild 271 sayılı «Haya Utanmak» bölümüne bakılsın. Bu haber! Hakim tahrİç etmiştir, FadiuP!lah : C. M, s. 693, dip not.[1363]



(638) Cefa


1314— Ebû Bekir ıRadiyaUMhü arih)'ddn. Peygamber (Saliallahü Aleyhi ve SHlem)'ixı şöyle buyurduğu rivayet edilmişti):

«Haya imandandır; iman ise cennettedir. Arsızlık (yüzsüzlük) cefadandır, cefa ise Cehennemdedir,»[1364]



Utanmak İmandan bir bölüm olduğu itibarla, iman nimeti sahibini cennete götürdüğü gibi, utanma hasîeîi de insanı cennete ulaştırır.

Katı yürekliliğe, kabalık ve arsızlığa «Cefö» denir. Arsızlık ve haya-sızlığa do «Bezâ» denir. Allah'dan ve insanlardan utanmayanlar kaba ve haşin kimselerdir ki, bunlar kötülükleri dolayısiyle cehennemlik olurlar. Ha-yasızlik bunların ayrılmaz bir vasfı bulunduğundan, hayasızlar da onlarla beraber cehenneme airerler.[1365]



1315— Muhammed ibni. AH (İbnil-Hanefiyye) babasından rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir :

«Peygamber (Saîlallohü Aleyhi ve Seîlem) 'in. başı büyükçe idi, gözleri iri idi. Yürüdüğü zaman ayaklarım yüksek yerden iner gibi kaldırarak yürürdü. (Bir kimseye karşı) döndüğü zaman bütün vücudu ile dönerdi.»[1366]



Görünüşte bu Hadîs-i Şerifin «Cefa» ile ilgisi yoksa da, gerçekte bağ-lanhsı vardır. Peygamber (Sdlallahü Aleyhi ve Selîem) vakar ve heybetle yürürlerdi. Bir kimseye- teveccüh buyuracakları zaman da yolnız başı çevirmekle değil, butun vücudu çevirerek teveccüh eder ve iltifatta bulunurlardı. Her iki hareket, kendilerinde cefa bulunmayan, kibir ve azamet dışı güzei davranışlardır ve bunlar hayanın gereğidir. Bu bakımdan .hayayı gerektiren hal ve gidişat örnek alınmalıdır. Hayasızlık sayılan hallerden uzaklaşmalıdır.[1367]



(639) Utanmayınca Dilediğini Yap


1316— Ebû Mes'ud'dan rivayet edüdiğifre göre, demiştir ki :

— Peygamber (SaUallahü Aleyhi ve Seliem) şöyle buyurdu:

«İlk Peygamberlik kelâmından (zamanımıza kadar gelip) insanların ulaştığı söz, utanmadığın zaman dilediğini yap, sözüdür.»[1368]



Bu Hadîs-i Şerif J. Cild, 597 sayıda aynen geçmiştir. Oradaki açıklamasına bakılsın. Kaynaklan da orada gösterilmiştir.[1369]



(640) Öfke


1317— Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre; ResûlüUah(SWto/fafttt Aleyhi ve Sellem) şöyle buyürnıuştur:

«Güdü olmak. insanî arı yenmelkle değildir. Gerçekte güçlü, öfke zar mam»da nefsme- sahip olandır.»[1370]



Nefsin hoşuna gitmeyen kırıcı ve tahkir edici' ağır söz ve,..hareketler .karşısında nefsin kabarıp1 taşkınlık ve hırçınlık göstermesi haline gazap' denîr. Bu hal, hiddetin ve taşkınlığın aerecesine göre zarariar doğurur, hatta büyük cinayetlere de "sebep .olur. Böyle bir halde iken nefse bekim olup, onun taşkınlığına meydan vermemek en büyük başarı ve pehlivanlıktır. Bunun İçîn Peygamber (Sallalk-hü Aleyhi ve Sellem);

«Gücü ve kuvveti ile insanları yenen kimse pehlivan değil, asıl peh-Hvan. gazap zaman arıda nefsine saihip olan ve onun taşkınlığına meydan vermeyendir.» buyurmuştur.

Gerçekten nefsi yenmek ve onun fenalıklarına engel olmak pehlivanlıktan daha zordur ve çok daha faydalıdır. Buna muvaffak olan kimse, fenalıklardan ve musibetlerden kurtulmuş olur.

Metinde geçen «Sura'a = *£_rA'1» kelimesi ismi fail sığası olup, mübalâğa mânâsı taşır. Kuvvet ve gücü İle çok insanları yenen kimseye denir. İşte asıl güçlü, bu adam değil, nefsine sahîp olan ve onu yenendir. Bu İtibarla Cenob-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm'de cennete girecek olan takva sahiplerini şöyle vasıfiıyor:

«(Cennete girecek takva sahipleri), bollukta ve darlıkta harcayıp yedirenler, öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını bağışlayanlardır.» (Âl-i îmran Sûresi. Âyet: 134).

Nefse hakim olup, öfkeyi yutmanın mükâfatı cennet olduğundan bundan daha büyük pehlivanlık düşünülemez.

İnsan öfkelendiği zaman bu halini- gidermek için ya susmalı, ya da meclisi değiştirip başka bir işle uğraşmalı, abdest alıp bir ibâdete koyulmalıdır. Şeytanın şerrinden Allah'a sığınmohdır.[1371]



1318— (381-s.) İbni Ömer (Rao'iyaUahu anhüma) 'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir":

«Allah rızasını dileyerek öfke yudumunu yutan bir kulun yudumundan sevabca daha büyük (ve daha. faziletli) bir yudum Allah katında yoktur.»[1372]

Bundan önceki Hadîs-ı Şerif münasebetiyle öfkesini yutanların mükâfatı cennet olduğu Allah kelâmı deîi! gösterilerek kaydedilmişti. Karşılığı cennet olan bîr İşin ne kadar önemli olduğu meydandadır. .Bu .fazilete erişebilmek için öfkeli anlarda çok uyanık ve tedbirli olmakla cenner fırsatını

8u haberi İmam A h m e d merfü' hadîs olarak tahrİç etmiştir. Fad-lu'llah: C. II, s. 696, dip not.[1373]



(641) İnsan Öfkelenince Ne Söyler


1319— Süleyman ibra Surcd (R.adiyaltâhuanh)"d&n rivayet edildiğine göre, şöyle anlatmıştır :

— İki adam Peygamber (SetHülİahü Aleyhi ve SeUetn) 'in yanında sövüştü. Bunlardan, biri Öfkelenip yüzü kızarmaya başladı. Peygamber (SaUallâhü Aleyhi ve Sellenı.) ona bakıp, şöyle b ay urdu :

«Ben bîr fiöz biliyorum kî, eğer bu adam onu söylerse, ondan bu öfke gider. (Bu söz) : Euzû Billahi MmeŞŞeytanirracîm! = Kovulmuş Şeytandan Allah'a sığınırım, sözüdür,» Bunun üzerine bir adam kalkarak o Öfkeliye gidip, dedi ki:.

— Biliyor musun, Peygamber ne dedi? Eûzü Billahi Mineşşeytanir-racîm, söyle dedi. Buna karşı Öfkeli adam :

— Beni deli mi görüyorsun? dedi.[1374]



Bu ve bundan sonra mükerrer olarak gelecek oİan Hadîs-i Şerîf I. Ciid, 444. sayîaâo 434 sayı ile geçmiştir. Hern oraya, hem de bundan önce öfke ile ilgili bulunan Hadîs-i Şerîf açıklamasına bakılsın. 434 sayılı hadîsin münasebetiyle kaynaklar gösterilmiştir.[1375]



1319— (M.) Süleyman îbıa." ÎSured'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir :

— Ben Peygamber (Sallatlahii Aleyhiiye Seüem)'\e beraber oturuyordum, iki adam da sövüşüyorlardı. Bunlardan birinin yüzü kızardı ve gah damarları şişti. Bunun üzerinu Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Sallan) şöyle buyurdu:

«Ben bir söz biliyorum IU, eğer bunu süyJeyeydi, duyduğu şey (hiddet) ondan giderdi.» (Mecliste bulunanlar) ona dediler İçi, Peygamber (SallüUahü Aleyhi ve Sellem) (senin için) şöyle buyurdu;

«Kovulmuş Şeytan'dan Allah'a sığın.» Adam :

— Bende delilik ini var? dedi.[1376]



Bir önceki Hadîs-i Şerife müracaat edilsin.[1377]



(642) İnsan Öfkelenince Susar


1320— İbni Abbâs (RadiyaUahuanhüma)'dan rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«Öğretinin ve kolaylaştırıma:, öğretiniz ve kolaylaştırınız.» (Bu sözü) üç defa söyledi.

«Bir de öfkelendiğin zaman sus.» (Bunu da) iki defa söyledi.[1378]



Bu Hadîs-i Şerif I. Cild, 260. sayfada 245 sayı ile geçmiştir. Bilgi için oraya ve 1317 sgyıh Hadîs-i Şerifin açıklamasına bakılsın.[1379]



(643) Dostunu Orta Yollu Sev


1321— (382-s.) Hazreti Ali Radiyai^fai anh) 'nin ibni Kevvâ'ya §öyle dediği igitilmigtir;

— Öncekilerin ne dediğini biliyor musun?

Arkadaşını.orta;yollu sev (aşırı sevme), ki bir gün düşmanın olabilir. Düşmanına da orta yollır bir düşmanlık yap ki, bir gün dostun olabilir.[1380]



Bir kimseye sevgi beslemekte de, düşmanlık etmekte de ileri gidip taşkınlık etmemelidir. Her işte oîduğu gibi, bunlarda da itidali kaybetmemeli, orta ve ölçülü bir yal tutmalıdır. İnsan aşırı derecede sevdiği bir kimseye her türlü esrarını açabilir ye ona bütün zayıf taraflarını da bildirebilir. Böyle bir dostla ara açılır da, düşmanlık meydana gelirse, ono silâh verilmiş olur, büyük manşyî kırıklık meydana gelir. Onun İçin : «Düşmanından bîr defa sakın, dostundan bin defa.,.» denmiştir.

Bir kimseye düşmanlık etmekte de aşırı gitmemeli. Bİr gün dostluk kurulursa, insan önceden yaptıklarına mahcup olur ve -utanır, pişmanlık duyar. Netice olarak hem sevmekte, hem de düşmanlık etmekte itidali bırakmamalı, orta derecede bir yo! tutmalıdır.

Bu haberi İmam T i r m i z î Sünen'inde Ebû Hüreyre Hazretlerinden merfû' hadîs olarak rivayet etmiştir.[1381]



(644) Düşmanlığın Telef Olmasın


1322— (383-s.) Ömer ibııi. Hattab (Aacllyal$!w anh)'dm rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«Sevgin taşkınlık derecesinde bir yük olmasın. Düşmanlığın da (yok etme derecesinde) telef olmasın. (Kavilerden Eşlem dedi kî) : Sordum. Bu nasıldır? O şöyle dedi : «Sevdiğin zaman, çocuğun düşkünlükle sevmesi gibi külfetle seversin ve düşmanlık ettiğin zaman da, arkadaşının yok olmasını istersin.»[1382]



Hz. Ömer (Radiyaliahü anh) ' Hazretlerinden rivayet edilen bu ho-berİn lâfzı, bundan öncekinden değişik1 ise de, mânâ bakımından aralarında fork yoktur. Her iki haber de, gerek dostluk kurmakta ve gerekse düşmanlık etmekte itidali tavsiye etmekte ve taşkınlıktan sakındırmaktadır. Ne çocukların bazı şeylere karşı olan aşın sevgileri gibi sevmeli, ne de bir kimsenin telef oiması derecesinde kin ve düşmanlık beslemelidir. Her ikî hal, İsİâm edeb ve ahlâkının benimsemediği ve hoş görmediği tutum ve hareketlerdir.

Bu haberi Abdürrezz-ak «Musannef» adlı eserinde, yine ravüer-den Hz. Eşlem yolu iie Ömer (Radiyallahuanh) Hazretlerinden rivayet etmektedir. Bunlardan başka bîr kaynak bu haber için bulunomamış-îır. İmam Buhârî Hazretlerinin de «El-Edebü'l-Müfred» odı altında der-lemîş olduğu Hadîs-i Şerîfier mecmuası da bu son haberler sona eriyor ve ünsanin her yaşayış anında sahip bulunduğu sevmek ve sevmemek hasletlerinde ölçüyü iaşırmamak bize tavsiye ediliyor ve İki zıd kutup arasında İslâm edeb ve ahlâkının güzelliklerini yaşamak öğretilmiş bulunuyor. Kur'-ân-ı Kerim ve Hadîs-İ Şeriflerle bütünleşen islâm dininin bu İki rüknünden 'bİrî bulunan hadîsler kısmım en sağlam ve en îlmî bîr şekilde ötmez usullere dayanarak bize miras bırakan imam Buhârî Hazretlerine her hizmetinde olduğu gibi, bu eserinden dolayı da Yüce Allah'dan bol bol rahmet diier, kusur ve hatalarımın bağışlanmasını ve ehl-i sünnet yolundan ay-rılmayarak iman selâmeti île göçmemizi yine Cenab-ı Hak'dan niyaz ederim.[1383]