HADİS KİTAPLARI > Edebul Mufred > 3

 

islam

(130) Danışana Yanlış Yol Gösteren Günah İşlemiş Olur


259— Ebû Hüreyre (Radiyaltahu anh) demiştir ki: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: «Söylemediğim sözü bana isnad edip uyduran, cehennemdeki yerine hazırlansın. Kime de mtislüman kardeşi danışır da, bu danışılan adam o kardeşine yanlışı gösterirse, kardeşine hainlik etmiş olur. Kime de yanlış fetva verilirse, onun günahı (işliyene değil) fetva verenedir.»[513]



Hadîs-İ şerîfte üç hususa işaret edilmektedir:

1— Ne şekilde olursa olsun, söylemediği sözü Peygamber'e isnad etmek, yalan uydurmak, İyİ bir söz dahi olsa, çok büyük bir günâhtır; ve bunun cezası Cehennemdir. Hz. Peygamber Efendimiz değişmez İlâhî nizamı getirdiğinden bunu bir takım uydurma sözlerle değiştirmeğe kalkışmak ve buna cür'et etmek en büyük günâh olacağından cezası ancak cehennemdir.

2— Bir kimseye, Müslüman kardeşi bir işini danıştığı zaman, bildiği en doğru yolu ona göstermesi vazifesidir. Üzerine düşen kardeşlik ve insanlık borcudur. Bunu yapmıyan, aksine yanlış yol gösteren, kardeşine hainlik etmiş olur. Hainlik etmek ise, bir zulümdür ve günâhtır. Bundan sakınmak gerektir.

3— Fetva makamında bulunanların verecek oldukları fetvayı bir delile bağlamaları ve araştırma yapmaları icab eder. Din işlerini Önemsemiyerek rastgele yanlış fetva vermekten dolayı işlenecek günâhların cezası, fetvayı verene ait olur. Onun İçin ehliyet kazanmadan ve meseleyi araştırıp bir delile bağlamadan rastgele fetva vermek insanı manevî helake kadar götürür. Allah Tealâ bize hak olanı gösterip, ona uymak ve batılı da batıl olarak gösterip ondan sakınmak nasib kılsın, amîn.[514]



(131) İnsanlar Arasında Sevgi


260— Ebû Hüreyre (Radiyallahu anh)t Peygamber ISallallahü Aleyhi veSellemyin şöyle buyurduğunu rivayet etti:

«Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, siz müslüman olmadıkça cennete giremezsiniz ve birbirinizi e sevişmedikçe de kâmil müslüman olamazsınız. Selâmı yayın ki, birbirinize karşı sevgi kazana-smız. Kin beslemekten sakının; çünkü o traş edip kazıyandır. Size saçları traş eder, demiyorum. Ancak o, dini kazıtır, siler.»[515]



Allah katında gerçek ve makbul din, ötedenberi tevhid dini olan İslâm dinidir. Değişikliğe uğramıyan ve Allah tarafından zaman zaman Peygamberlerle tebliğ edilen dinler îman esaslarında hep bir olup, hak dindirler. Son Peygamber in gelişi ile de artık eski dinlerin hükümleri kalkmıştır. İşte en son ve en mükemmel din geldikten sonra başka dine bağlanmak ve onunla amel etmek caiz değildir. Daha önceki Peygamber ve mukaddes kitaplara îmanla beraber son Peygambere ve onun Allah'dan melek aracılığı ile getirdiği Kur'ân'a îman etmedikçe, kimse mümin ve Müslüman sayılmaz. Bunlara îman eden Müslüman olur ve ancak Allah'ın Cennetine yol bulur, oraya gider. Peygamber Efendimiz buna işaret buyurarak :

«Müslüman olmadıkça siz cennete giremezsiniz» buyurmuştur,

Olgun ve tam Müslüman olabilmek için de, birbirini sevmek, kardeşlerin sevinci ile sevinmek, kederleri ile kederlenip yardımlaşmak ve yek vücud olmak şarttır. Çünkü bu beraberlik ve bağlılık bulunmazsa, İslâm'ın hükümleri gerçekleştirilemez, İslâm ahlâkı toplumda yaşanamaz. Yaşana-mayınca da İslâm fiilen mevcut sayılmaz.

Sevgİ ve bağlılığın en açık bir alâmeti selâm verme ve güler yüz göstermedir, üstelik mümin kardeş için Allah'ın rahmet ve selâmetini karşılıklı olarak dileme vardır selâmda. Onun için sevgi alâmeti ve hayırlı duâ olan selâmı yaymalı ki, Allah'ın rahmetine kavuşulsun. İleride selâm bahsinde daha geniş malûmat verilecektir.

Müslümanların birbirine kin ve düşmanlık beslemelerini de Peygamber Efendimiz çok tehlikeli ve zararlı bir hal olarak tavsif ederek :

«O, dini kazıtır, yok eder.» buyurmuştur.

Gerçekten böyledir. Bir toplumdaki insanları düşünelim : Ferdler arasında kin ve düşmanlık duygulan gelişmekte ve birbirlerine zarar vermek için karşı karşıya gelmektedirler. Böyle insanların hareketi kinlerinin kamçılayışı ile adalet ve ahlâk sınırlan dışına çıkar. Adalet ve ahlâk kaideleri uygulanmıyan bir toplumda da din var sayılmaz. Kin ve düşmanlık insanlara dînin asla tecviz etmedifii her kötülüğü yaptırır. Dinde olmıyan kötülüklerin yapılması ve bunların bir toplumda bulunması demek, oroda islâm ve dîn yaşantısı yok demektir. Bu çok tehlikeli durumdan kurtulabilmek için Müslümanlar birbirlerine kin ve adavet duygularını terk ederek birbirlerini sevmiye ve yardımlaşmıya koşmaları başta gelen bir vazifedir ve dinin kıyamı için de şarttır.

B u h a r î demiştir ki, bu hadîs, bize İbrahim ibni Ebi ösey-yîd yolu İle de: «Aranızda selâmı yayın» kısmına kadar nakledilmiştir.[516]



(132) Ülfet (Alışma Ve Anlaşma)


261— Abdullah İbni Amr İbni'1-As (Radiyaiîahu anh), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den rivayet ettiğine göre, Peygamber şöyle buyurdu:

«İki müminin ruhları, daha sahipleri birbirini görmeden bir günlük yol mesafesinde karşılaşırlar.»[517]



Başka bir hadîs-i şerifte :

«Ruhlar, bir araya toplanmış askerlerdir. Bunlardan yaratılış vasıfları birbirine uyanlar bir araya gelir anlaşırlar. Ayrı yaratılışta olanlar da birbirinden uzaklaşırlar.»[518]

Buyurulduğu itibarla, burada iki ruhun uzak mesafede karşılaşmış olması, yine ruhların yaratılış mayasında olan huy ve vasıf yakınlığı bakımından birbiriyle anlaşması ve ülfet etmesi demektir. Ruhlar daha önce birbirleriyle anlaşıp üffet edebilecek bir tabiatte yaratılmışlardır. Yaratılıştaki vasıfları birbirine uymıyanlar İse, anlaşamaz ve barışamazlar, birbirlerinden uzaklaşırlar.[519]



262— (63-s.) İbni Abbas (Radiyallahuanh) 'dan rivayet edildiğine göre şöyle dedi:

«Nimete nankörlük edilir, rahim sılası kesilir. Biz, kalblerin birbirine yakınlığı gibi (sağlam şey) görmedik.»[520]



Burada da, kalplerin birbirine olan yakınlığından daha kuvvetli ve bağlantılı bir rabıta bulunmadığı ifade edilerek, insanların birbirleriyle ün-sİyet ve ülfiyet edici olduklarına işaret edilmiştir.[521]



263— (64-s.) Umeyr îbni îshak'tan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«Biz konuşmamızda diyorduk ki, insanlardan ilk kalkacak olan (haslet), ülfettir.»[522]



Hatıra gelir ki, İnsanların yaratılışında ahlâk İstidatı bakımından benzerlik ve yakınlık olduğu halde, bunun hayatta tatbikatı olan ülfet insanlardan nasıl kalkacaktır? 8u, şuna benzer: Bir anlık bir arada bulunan kimselerin ceplerinde paralan olduğunu kabul edelim. Bunların konuşma ve muhabbetleri esnasındaki dalgınlıklan, kendilerinde mevcut maddeleri unutturur, yok halinde gösterir. İşte zamanla insanların iş tarzlarının değişmesi ve çoğalması, maddeye ve sefahata düşkün hale gelişleri, ruhlarında mevcut ülfet hasletlerini kaldırmış olur, her ne kqçlar mayalarında bu haslet varsa da.[523]



(133) Mizah (Şaka)


264— Enes tbni Malik (Radiyallahu anh) 'den rivayet edildiğine göre, şöyle dedi:

Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) (bir yolculukları sırasında), hanımlarının hayvanlarının sürücüsü Enceşe adında siyah tenli ve güzel sesli bir hizmetçileri vardı. Hizmetçi güzel nağmesiyle develeri sürüyordu. Bir aralık, hanımlarının beraberinde (annem) Ümmü Süleym olduğu halde, yanlarına varıp :

«Ey Enceşe! Şişeleri yavaş sür, (incitip kırmıyasıtı).» buyurdu.[524]

Râviierden E b u K i I â b e demiştir ki :

«— Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) Öyle bir söz söyledi ki, sîzden biriniz eğer onu söylemiş olsa, muhakkak onu (bu, şişeleri incitme sözünden ötürü) ayıplardınız.»[525]



Başkasını İncitmeyecek ve onu gücendirmeyecek şekilde şaka yollu söz söyiemiye «Mizah» denir ki, bu şekilde konuşmalar mubahtır. Çünkü böyle İtidal özre yapılan mizahlar sebebiyle, İnsanlar arasında ünsiyet ve ülfet meydana gelir. Yabancılık hisleri silinir, vahşet ortadan kalkar. Ancak hududu aşacak şekilde ağır ve kırıcı şakalar mubah değildir. Böyle söz ve hareketlerden kaçınmak gerekir. Çünkü bunlar, İnsanı hakdan uzaklaştırır, çekişme ve isyana doğru iterler. Şakacının heybet ve vakarını giderir ve onu hafif düşürürler. Diğer taraftan şaka edilene eziyet edilerek küçük düşürülmesine sebebiyet verilmiş olur.

Peygamber Efendimiz bir4ıadîs-i şeriflerinde:

«Ben şaka ederim, fakat ancak doğru söz söylerim.»

Buyurmuşlardır, işte doğruluktan ve haktan ayrılmamak ve haddi aşmamak şartı ile şaka yapılabilir. Hadîs-i şerifin açıklamasına gelince :

Peygmber Efendimizin hanımları ile bir yolculukları sırasında, E n e s I b n i M a I i k 'İn annesi U m m ü S ü I e y m de, bu validelerimizle beraber bulunuyordu. Develerin sürücüsü olan E n c e ş e adlı bir hizmetçi, hoş sesinden dolayı nağmeleri ile develeri neşata getirip yolculuğa ahenk vermekteydi. Bu manzara İki şeye sebebiyet verebilirdi : Biri develerin sür'atle yürümelerine ve sert hareketlerinden doğaca1.; çalkantı ile binici hanımların incinmiş olabileceklerine...

m Yahut hizmetçinin güzel sesini dinlemekten kalplere rikkat gelerek hüzün doğması ve böylece kalblerinin kırılmış olabileceğine...

Her iki ihtimale binaen, Peygamber Efendimiz, develerin sürücüsü hizmetçi çocuğa :

«Ey Enceşe! Yavaş sür şişeleri, (kırmıyasın).»

Buyurarak, hanımların ya fazla sür'atte ötürü, cam gibi hassas olan bünyelerinin incitilmemesİni, ya da cam gibi kolay müteessir olan kalplerinin hoş nağmelerle inkisara uğratılmamasını murad etmişlerdir. Her iki halde de hanımlar, nazik bünyeleri ve rakîk kalbleri bakımından kolay inkisara uğradıklarından camdan imâl edilen şişelere benzetilerek bir lâtife ve şaka yapılmıştır.[526]



265— Ebû Hüreyre (Radiyallahuanh)'den rivayet edildiğine göre, ashab :

«Ya Resûlallah! Sen bize şaka ediyorsun!» dediler. Peygamber (Saİlallahü Aleyhi ve Selkm) «Ben, gerçekten başka bir şey söylemem.» buyurdu.[527]



Peygamber Efendimiz mizahta bulunurlarken dahi, asla aldatma şeklinde veya boşuna olarak kelâm sarf etmemişlerdir. Her sözleri bir hakkın ve gerçeğin ifadesi olmuştur. Nitekim bu hadîs-i şeriften de anlıyoruz ki, şakaları hakkı söylemekten başka bir şey olmamıştır.[528]



266— (65-s.) Bekir İtani Abdullah (Radiyallahu anft/dan rivayet edildiğine göre, şöyle dedi:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'m ashabı, birbirlerine karpuz atarlardı, (birbirlerine şaka edip eğlenirlerdi). Gerçek işler ortaya çıktığı zaman da, onlar erkekler olurlardı, (o işlerin sahipleri olurlardı).[529]



Peygamber Efendimizin ashabı da kendi aralarında ülfet ve ünsiyetî kuvvetlendirmek ve gönüllerini hoş kılmak maksadıyle şakalaşmışlar, fakat asla birbirlerini incitmemişierdir. Diğer taraftan bir vazife ve hizmet ortaya çıktığı zaman, onu en ciddî ve en iyi bjr'fekilde başaran ve yerine getiren kimseler olmuşlardır. Şaka ve ciddiyet ayrı şeylerdir. Bunlar birbirine karıştırılıp vazifeler gevşetilmemelidir.[530]



267— İbni Ebi Müleyke (Radiyallahu anh)'den rivayet edildiğine göre, şöyle dedi:

Hazreti Âişe, Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Seîlem) 'in. yanında şaka etti. Bunun üzerine Hazreti Âişe'nin annesi:

«Ya Resûlallah! Bu mahalle insanlarının şakalarından bazısı, ok tor-basındandır (ok gibi isabet eder).» dedi.

Peygamber (Sallalbhü Aleyhi ve SeHem) şöyle buyurdu: «Bilâkis bizim bazı şakalarımız bu mahalle insanlarıdır.»[531]



Bu hadîs-İ şerîfin metnine diğer hadîs kitaplarında rastgelİnememİş olduğu gibi, metinde kasd edilen manâyı açıklar bîr şerh de yoktur. Sarih Fadtu'MahEI-Ceylân t diyor ki:

«— biz bu İbareden kaydedilen manâyı anlıyamad;k. Gerçekten ifadede bir kapalılık vardır. Çeşitli manâlara yorumlanabilirse de, gerçekten kasd olunan manâ üzerinde tereddüt hasıl olabileceğinden, üzerinde bir fikir yürütmek faydalı olmaz.»

Konu şakaya ait bir bölüm olduğundan, bu hadîs-i şerîfin de burada zikredilmiş olmasından ve zahirî manâsı bakımından anlıyoruz ki. Peygamber Efendimiz ve ashab-ı kiram şakalaşmalardır.[532]

268— Enes İbni Malik (Radtyallahu anh)'den rivayet edildiğine'göre, şöyle dedi:

«(Safça) bir adam, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yanına gidip, kendisini bir yük hayvanına bindirmesini istedi.»

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona :

«Biz seni, bir dişi deve yavrusuna yükliyeceğiz.» dedi.

(Saf adam) :

«Ey Allah'ın Resulü! Ben dişi devenin yavrusunu ne yapayım?» dedi.

Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«Develeri, dişi develerden başkası mı doğurur?»[533]



Peygamber Efendimizin bu hadîs-İ şeriflerinde varid olan şakada ince bir nükte vardır. Arapçada mutlak olarak develerin ismi «I bil»'d ir. Yani devenin erkeğine ve dişisine de söylenir. İnsan lâfzı gibi... Dişi devenin adı «Nakcm'dır ki, çoğulu «Nûk» gelir. İnsanların dişisine kadın dendiği gibi... Develerin erkeğine de «Cemel» denir. İnsanların erkeğine «Er = Adam» dendiği gibi.

Bütün develer, dişi develerden doğmuş oldukları için, her deve anasına nispetle onun yavrusu demektir. Bu itibarla Peygamber Efendimiz, adama:

«Seni bir dişi deve yavrusuna 'bindireceğiz.»

Diye buyurması ile dişi deveden doğmuş olan bir deveyi murad etmişler ve diğer taraftan da adamcağıza şaka etmişlerdir. Halbuki adam saflığından, dişi deve yavrusu sözünden, yük taştyamıyacak küçücük hayvan yavrusunu hayalinde canlandırmış ve bu manâyı anlamıştır. Bunun için, ben deve yavrusunu ne edeyim, benim işime yaramaz şeklinde Hz. Peygambere cevap verdi. Peygamber Efendimiz de, bütün develerin dişi develerden doğmuş olduklarını ve dişilerin yavruları bulunduklarını açıklayarak adamı aydınlığa kavuşturdu. Bu misalden de anlıyoruz ki, Peygamber'in şakaları hakkın ifadesini taşır.[534]



(134) Çocukla Şaka Etmek


269— Enes îbni Malik (Radiyallahu anh) 'den şöyle dediği işitilmiştir: Peygamber (SallalUthü Aleyhi ve Sellem) (şaka ve latifelerle) bizim aramızda bulunurdu. Hatta benim küçük kardeşime, (daha önce kafeste sakladığı kuştan ötürü) :

«Ey Ebû Ümeyr! Serçecik ne oldu? (Artık onu görmüyorum.)» der idi.[535]



Küçük çocukların kalblerini neşelendirmek ve onların sevgisini kazanmak için, onlarla şakalaşmak müstahabdır. Zira bu hadîs-i şerif, bu hususta bize delil teşkil etmektedir.

Enes ibni Malik'İn sütten kesilmiş ana bir küçük kardeşi vardı. Künyesi Ebu Umeyr olup, ismi Zeyd idi. Bu çocuğun kafeste bir kuşu vardı. Arabca «Nuğar» isminde olan bu kuş, küçültme edatı ile «Nuğayr» olarak söylenir. Serçeye benziyen kırmızı gagalı veya ince gagalı ve kırmızı başlı bir kuştur. Hindi iler buna «Lât», Medîne'liler «Bülbül» der. Bu hususta görüşler ayrı olup, kuş serçeye müştereken benzetildiğin-den biz, Nuğayr'i serçecik diye terceme ettik.

İşte Peygamber Efendimiz Enes ibni Malik'in evini her teşriflerinde Ebu Umeyr ile meşgul olur ve onu severek eğlenirlerdi. Son teşriflerinde kafesteki kuş ölmüş olduğundan Hz. Peygamber çocuğa sordu :

«Ey Ebu Ümeyr! Serçecik ne oldu?»

Bu kelâmları ile çocuğun hatırını sorarak onu sevdiler ve gönlünü aldılar. Böylece hem büyüklerle olan münasebetlerde, hem de küçüklerle olan karşılaşmalarda üstün ve eşsiz ahlâkı yaşıyarak insanlığa ötmez bir örnek oldular. Zira Hz. Peygamber'İn ahlâkı, Kur'ân'dı ve Cenab-ı Hak da onun hakkında :

«Sen en büyük bir ahlâk üzeresin.» buyurmuştur.

Bir hadîs-i şeriflerinde de şöyle buyurmuşlardır:

«Ben, ancak ahlâkın güzellerini tamamlamak için gönderildim.»

Her hususta Peygamber'İn üstün ahlâkını öğrenip tatbik etmek suretiyle onun yolunda yürümek, kurtuluşun ve faziletin yoludur.[536]



270— Ebû Hüreyre (Radiyallahu anh) 'den rivayet edildiğine göre, Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve Sellem), Hasan'ın yahut Hüseyin'in —Allah her ikisinden razı olsun— elinden tutar, sonra (çocuğun) ayağını kendi ayağı üzerine koyup:

«Yukarı çık,» dedi. (Torunlarını eğlendirirdi.)[537]



249 sayılı hadîs-i şerife bakılsın.[538]



(135) Güzel Ahlâk


270— (M) — Ebu'd-Derdâ, Peygamber (Sallalkthü Aleyhi ve Selİem) 'den rivayet ettiğine göre, Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:

«Mizanda, güzel ahlâkdan daha ağıi (gelecek) hiç bir şey yoktur.» Kıyamet günü, amellerin tartılması hakdır, vuku bulacaktır. Buna İnan mak vacİbdir. Zira Cenab-ı Hak:

«Kıyamet gününde, amellerin tartılması hakdır. Kimin iyilikleri kötülüklerinden ağır gelirse, işte onlar, kurtulanlardır. (A'raf Sûresi, Âyet: 8)» ve yine:

«Biz, kıyamet günü için (insanların amellerini tartmak üzere) adalet terazileri koyacağız. Artık hiç kimse, en ulak bir zulme uğramıyacaktır. tşlenen amel bîr hardal danesi ağırlığınca da olsa, onu getirir tartıya koyarız. Hesap görenler olarak da, (yüce şan sahibi) biz kâriyiz.» (Enbiya Sûresi, Âyet: 47) buyurmaktadır.[539]

Müminlerin inancı budur. Yalnız amellerin tartılış keyfiyeti ve nastllığı hakkında bir fikir ileri sürülemez. Onun keyfiyetini Allah'dan başkası bilemez.

Dinî hükümlerin ve emirlerin ferdler tarafından İhlâsla benimsenip uygulanması ve hayatta yaşantı haline getirilmesi, İslâm ahlâkını doğurur. Ahlâkı en güzel olan kimse de, bu uygulamayı nefsinde ve cemiyet içinde en İyi bir şekilde başaran örnek bir Müslümandir. iç ve dışı ile, madde ve manâsı ile en iyi bir şekilde Peygamber'e uyandır. Böyle ahlâkı üstün ve güzel olanın, kıyamet gönü amellerinin ağır basacağı aşikârdır. Kurtuluşa erenler de bunlardır. Dînin ulvî gayesi de bu güzel ahlâkı ferdlere ve cemiyetlere yaşatmak ve onların hem dünya, hem de âhiret saadetlerini temin etmektir.[540]



271— Abdullah îbni Amr (Radiyallahu anh) 'dan rivayet edildiğine göre şöyle dedi:

Peygamber (Sallallahii Aleyhi ve Setfemjçirkin söz ve harekette bulunmazdı ve çirkinlik göstermezdi. Şöyle buyururdu:

«Sizin en seçkinleriniz, ahlâk bakımından en güzel olanlarınızdır.»[541]



Bundan önceki hadîs-İ şerifin açıklamasında beyan edildiği gibi, en güzel ahlâk Hz. Peygamber'in ahlâkıdır. Onun ahlâkına ahlâk uydurmak, İslâm'ın gayesidir. Bunu en güzel şekilde başaran, en yüksek dereceye nail olur. Kısaca islâm, Peygamber ahlâkı ile ahlâklanmaktan ibarettir.[542]



272— Amr İbni Şuayb (Radiyailahu anh) babasından, o da dedesinden rivayet ettiğine göre, dedesi, Peygamber (SallaUfikii Aleyhi ve Seîtem) in şöyle buyurduğunu i§itti:

«Bana en sevgili olanınızı Ve kıyamet günü oturma bakımından bana en yakın olanınızı size haber vereyim?»

(Hazır bulunan) topluluk sükût etti. Peygamber iki veya üç defa bu sözü tekrarladı. Topluluk:

«Evet (haber ver), ey Allah'ın Resulü!» dedi.

Hazreti Peygamber (Sallallahii Aleyhi v!e Sellem):

«Ahlâk bakımından en gtizelinizdir.» buyurdu.[543]



273— Ebû Hüreyre (Radiyauanu ann) 'den rivayet edildiğine göre, Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«Ben, ancak ahlâkın güzellerini tamamlamak için gönderildim.»[544]



Hiç bir İlâhî din, güzel ahlâktan hali değildir. Fakat bütün güzel ahlâklar toplu olarak geçen eski dinlerde mevcut değildir. Toplu olarak ahlâkın bütün güzellikleri İslâm dininde toplanmıştır ve bunları bir araya getirip yaşamak için de ahir zaman peygamberi gönderilmiştir. Hadîs-i şerif bu manâyı belirtmektedir. Peygamberin ahlâkı, Kur'ân ahlâkı, Kur'ân da Allah kelâmı olduğuna göre, onun üstünde hiç bir ahlâk düşünülemez ve olamaz, islâm'ın bu yüce ahlâkını ed/nebilmek için Peygamberin gerçek hayatını öğrenmek, söz ve işlerini kavrıyarak benimsemek icab eder. İnsan çok kısa oîan dünya hayatı için yüzbinler ve milyonlar harcar, gece gündüz demeden madde için çalışır da, ebedî hayat ve saadet için hiç kıpırdamazsa, bunun manevî, değeri ne olur? Âhiret için ne beklİyebİlİr? Ölüm, hayatın sonu olan bir gerçektir ve herkes İçin çok yakındır. Bu yakın mesafe ötesinde bir sonsuzluk vardır, oraya hazırlık endişesi nerede? Bu gafletten uyanmanın tek çaresi, düşünmek ve düşünmek...[545]



274— Hazreti Âişe (Radiyatlahü anha) 'den rivayet edildiğine göre o, şöyle buyurdu:

Resûlüllah (Sallatlahü Aleyhi ve Sellem), muhayyer kılındığı iki iş arasında, günah olmadıkça, bu iki işten en kolay olanını seçerdi. Kolay olan iş günah olduğu zaman da, ondan insanların en çok uzak kalanı olurdu. Allah Tealâ'nın emir ve yasakları çiğnenmedikçe de, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendi nefsi için intikam almış değildir. Ancak Allah (Azze ve Celle) 'nin emir ve yasakları çiğnendiği zaman intikam alır.»[546]



Allah Tealâ'nın emir ve yasaklan açıktır; emirlerini İşlemekte kullar için sevab vardır. Yasaklarını işlemekte ise, günah ve azab vardır. İşlenmelerinde günah bulunmadığı zaman, iki işten hangisi daha kolay ve külfetsiz ise, onu seçerek uygulamak Peygamber Efendimizin takip ettikleri yoldur. Bu da:

«Kolaylaştırmız, güçlük çıkarmayınız.» emirlerinin tatbikî şekilde ifadesidir.

Bir de Hz. Peygamber, şahıslarına karşı edilen hürmetsizlik veya edebe aykırı bir işten dolayı hiç kimseye ceza vermiş ve intikam almış değildir. Ancak Allah'ın emirleri ve hükümleri çiğnendiği zaman, Allah'ın ve İnsanların hakkını koruyup yerine getirmek için ceza vermişlerdir. Bulunulan iş ve mevki1 ne olursa olsun, bu esasa uygun hareket edilirse, gerçe': adalet temin edilmiş olur. Beşeriyet huzur ve sükûn bulur.[547]



275— (66-s.) Abdullah (Radiyallahuanh)'dan rivayet edildiğine göre, şöyle dedi:

«Allah Tealâ, aranızda rızıkları böldüğü gibi, ahlâklarınızı da aranızda bölmüştür, (ahlâklarınız birbirinizinkinden farklıdır). Yine Allah Tealâ, malı, sevdiğine ve sevmediğine verir. Fakat îmanı ancak sevdiğine verir. Kim malı harcamakta cimrilik ederse, düşmanla mücahededen kor-karsa ve gecenin uykusuzluk gibi, kendisine meşakkat vermesinden kor-karsa:Lâ İlahe İllallah, SübhanaUah, Elhamdü Lillah, Allahu Ekber,

sözünü çok söylesin. (Allah'dan başka hiç bir İlâh yoktur, Allah bütün noksanlıklardan münezzehtir. Her türlü hamd ve övgü Allah'a mahsustur, Allah her şeyden yücedir.)»[548]



Malı harcamakta cimri olmak, düşmanla mücahededen korkmak ve gece rneşakkatından sakınmak iyi hasletler değildir. Bu vasıflara sahip olanlar kınanır ve makbul kimseler sayılmazlar, bir nevi za'f ve manevî hastalık İçinde sayılırlar. Bu hallerini terk edemiyenler için bir deva olarak şu teşbihler gösterilmiştir ki, bunlara ihlâsla devam ederlerse bu çirkin huylardan kurtulabilirler:

Lâ İlahe İllallah : Allah'dan başka ibadet edilecek hiç bir İlâh yoktur. Ancak Allah'a ibadet edilir ve ondan yardım istenir. Dünyada ve âhirette sığınlacak yegâne varlık O'dur, akıbet dönüşte O'nadır. Bu manâyı düşünüp canlandırmak ve Allah'ın azametini hatırlamak, insana tevekkül bahşeder, güven verir.

Sübhanellah : Allah, noksan sıfatlardan beri ve yücedir. Hep kemal sıfatları ile vasıflanmıştır. Eşi ve benzeri yoktur. Her şey onun kudret ve iradesiyle meydana gelir. Öldürür ve diriltir, mülk ve tasarrufunda ortağı yoktur. Bu mânaya teslimiyet gösterenden korku zail olur.

Elhamdü LİUâh : Her türlü nimet ve erzakı yaratıklara ihsan eden AllaEı Tealâ'ya, bu tÜKenmez ikramına karşılık şükürde bulunmak bir vecibedir. İşte her mükeleften çıkacak olan türlü türlü nimetler karşılığında!:! övgü, hamd ve şükürler ancak Allah'a mahsustur. Malı ve mülkü veren do odur, alan da. Bu nimetlere karşı şükür yalnız dille karşılanamaz. İbadet etmekle ve var olan maldan hayır yollarına ve fakirlere harcamakla ifa edilir, Bu sorumluluğu düşünenden de cimrilik ve meşakkaHere tahammülsüzlük kalkar.

Allahu Ekber: Allah her şeyden büyüktür. Hİç bir varlık onun dengi olamaz. Hududu ve nihayeti yoktur. Onun azameti karşısında her şey küçüktür ve yokluğa mahkûmdur. Bu teşbihe ihlâs ve anlayışla devam etme!;, İnsandan kibir ve gururu, benlik ve azameti yok eder.

Metinde adı geçen bu teşbihlerin tavsiye edilmesi, mevcut hastalıkların giderilmesi içindir. Yoksa, iyi hasletlere malik bulunmayanlar, yalnz lâfız olarak bu teşbihleri vird edinsinler ve böylece selâmet bulsunlar demek değildir.[549]







(136) Nefsin Cömertliği


276— Ebû Hüreyre (RadiyaUahuanh), Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellem)'den rivayet ettiğine göre, Peygamber şöyle buyurdu:

— Zenginlik, mal çokluğundan değildir. Gerçek zenginlik ancak nefsin (kalbin) zengin olmasıdır.»[550]



Gina = zenginlik, muhtaç olmamak ve ihtiyaç göstermemek demektir. Bu İtibarla dünya malını topladığı ve yüzbinler veya milyonlar biriktirdiği halde, yine huzur ve sükûna kavuşamıyacak madde peşinde koşanlar, maddeye ihtiyaç gösterenler elbette gerçek manada gani ve zengin değillerdir. Bunlar bir nevi doymak bilmeyen madde dilencileri ve madde hastalarıdır. Tedavisi mümkün olmayan bir illete müptelâ olmuşlardır.

Diğer taraftan kimsenin malında ve mülkünde gözü olmayan, Allah'ın kendisine takdir buyurduğu rızıklarla yetinen ve şükürde bulunanlar, kendi el emeği İle idare edip kendi yağı ile kavrulanlar, işte asıl zenginler bunlardır. Makbul olan ve Allah'ın rızasına uygun düşen zenginlik budur. İnsan kendi gücü ve İmkânları ile meşru yollardan geçimini temin eder de başkasının minneti altında kalmaz ve kimseden de hak etmediği bîr şeyi İstemezse ve böylece elde ettiğine kanaat getirirse, hem dünyasını huzur ve saadet içerisinde geçirir, hem de sevap kazanır.[551]



277— Enes (Radiyallahu anh) 'den rivayet edildiğine göre, şöyle dedi:

— Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e on yıl hizmet ettim, ba- jbir zaman «Öf» dem&di; ve yapmadığım bir iş için de bana: Onu olaydın? demediği gibi, yaptığım bir iş için de: Bunu niçin demedi.»[552]



Enes ibni Malik'in zekâ ve dirayet üstünlüğü, Resûlül-$a J&arşı hata ve kusur işlemekten kendisini korumaya kâfi idi. Fakat insanlık icabı, tenkide mahal bırakacak söz ve hareketlerin asla kendisinden sadır olamıyacağı iddiasında da bulunulamaz. Gerçek şudur ki, Hz. Peygamber, kemal üzere kendilerini idare etmişler ve ondan sadır olan ufak tefek kusurları bağışlamışlar ve böylece bulundukları hale rıza göstererek Allah'ın emirlerine İcabet etmişlerdir. Bir işin yapılmasını istemek ve yapılmadığına hoşlanmayarak öfkelenmek gına değildir, bir nevi ihtiyaçtır. İşte Peygamber Efendimiz bu türlü ihtiyaçtan da müstağni bulunduğunu, Enes in rivayeti ile bize ispat etmişlerdir. Ayrıca bunda güzel ahlâkın ve insanları İyi idare etmenin her örneği mevcuttur.[553]



278— Enes îbni Malik (RadiyaHahu cmh) 'in şöyle dediği işitilmiştir: «— Peygamber (Sallalkhü Aleyhi ve Sellem) merhametli idi. Kendine her kim gelirse, ona va'dda bulunur ve eğer (istenen şey) yanında bulunursa onu yerine getirirdi. Namaz için ikâmet getirildi. Peygamber'e bir Bedevî gelip elbisesinden tutarak:

"Görülecek işimden az bir şey kaldı. Korkuyorum onu (namazdan sonra) unuturum," dedi. Bunun üzerine Peygamber, işini görüp bitirinceye kadar onunla ayakta durdu. Sonra döndü namaz kıldı.»[554]



Hz. Peygamber sulh ve sükûn zamanlarında bütün insanlara şefkatli ve merhametli oldukları gibi, hayvanlara karşı da merhametli idiler. Savaş halinde ise düşmana karşı şiddetli ve cesur idiler. Bu itibarla kendilerinden bir şey istemek veya bir ihtiyaçlarını temin etmek üzere ona baş vuranların işini, eğer o anda mevcutsa ve görülme İmkânı varsa, hemen dileği yerine getirirlerdi ve şayet o anda mevcut bulunmaz veya görülme imkânı olmazsa, va'd etmek suretiyle yine işlerini görürlerdi. Hz. Peygamber'İn bu hareketlerinde hem cömertlik, hem de merhamet vasıflarının üstün mertebesini görüyoruz.

Dİğer taraftan görgüsü az bir Bedevi'nin, namaza durulma anında Hz. Peygamberi, şahsî bir işi İçin meşgul edip namaz arasına girmeleri karşısında, Hz. Peygamber ona kızmamış ve bu durumda dahi onun dileğini güzel bir şekilde yerine getirmiştir. Bu hareketlerinde de bize şu dersi vermektedirler :

İnsanları anlayış ve durumlarına göre iyi idare etmeli, görülecek işlerini ertelemeden bir an önce yerine getirmelidir.[555]



279— Cabir (Radiyallahu anhyden rivayet edildiğine göre, şöyle dedi;

«— Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den istenmiş de, "Hayır!" demiştir, vakî değil.»[556]

280— (67-s.) Abdullah ibni Zübeyr (Radiyaîlahu ank)'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«— Hazreü Âişe ve Hazreti Esma hanımlardan daha cömert bir kimse görmedim. İkisinin cömertlikleri başka başka idi.

Hazreti Aişe'ye gelince : Eşyayı biriktirir, ne zaman ki, yanında toplu haje gelirse onu (ihtiyaç sahiplerine) bölerdi.

Esma ise: Yarın için hiç bir şey tutmazdı (dağıtırdı).»[557]



lslâmda her mükellef geçimini temin etmek için çalışmak zorundadır. Geçimle yükümlü olan şahıslar gelir durumlarına göre, bir aylık veya bir yıllık zarurî ihtiyaçlarını karşılayabilecek miktarda para ve erzak gibi maddeleri biriktirmek hakkına sahiptirler. Hanımların bütün geçim masrafları varsa kocalarına, kocaları yoksa nafakaları üzerlerine vacib bulunan yakınlarına düşer. Muztar durumda olanların da meşru işlerde çalışmasında bir beis yoktur.

Kifayet miktarından fazla kazanç peşinde olmak, ancak hayır yollarında Irarcanmak niyeti ile mubah olur. Kötülüğe ve küfre medar olacak, islâm düşmanlarını takviye edecek kazançlar, âhîrette büyük bir vebaldir. Velevki bu kazançlar helâl yoldan elde edilmiş olsun. Islâmda her şey ölçü ve itidal üzeredir. Madde, manada ve yüce mefhumlarda kullanılıp harcandığı zaman kıymet ifade eder. Aksi halde en büyük bir yük olur, Cehennem azabma vesile olur. İşte bu gerçek manayı idrak edip hayatları boyunca uypulamasını yapan Ashab-i Kiram'dan iki validemiz bunun canlı birer misalini teşkil etmektedirler.

Hz. A ise (Radiyallahü anha) validemiz, bir miktar toplamış olduğu yiyecek ve eşyayı, ihtiyaç sahiplerine bölmek suretiyle bu cömertlik hareketini kendilerine huy edinmişlerdi.

Hz. Esma (Radiyallahüanha) validemiz de eline geçeni ertesi güne bırakmaksızın muhtaçlara dağıtırlardı. Gerçek iman askının verdiği Allah'a tevekkül ve teslimiyetin zirvesi budur.

Toplanan ve bir yekûn teşkil eden, maddî plânda fazla değer taşıyan malların tamamını mı vermek daha kolaydır, yoksa ele geçen ne olursa, onu vermek mi daha kolaydır? şeklînde bir soru hatıra gelir. Tecrübeler gösteriyor ki, fazla malın tamamını vermek, sahip olunan az malın tamamını vermekten daha güçtür. Amellerin makbulü de zahmetli ve güç olandır. Bu bakımdan Hz. Â i s e 'nin tutumu ile eld& ettikleri fazilet Allah bilir ki.. Esma validemizden üstündür. Allah Tealâ her İkisinden razı olsun.

Ümmü Zerre şöyle anlatmıştır:

«— Ibni Zöbeyr, iki çuval dolusu mal ve yüz seksen bin dirhem parayı Hz. Âişe'ye gönderdi. O gün Hz. Âİşe oruçlu idî. Hemen bu malı ve parayı insanlara tevzi etmeye başladı. Akşam olunca, yanında bir dirhem dahi kalmamıştı, bu maldan. Güneş batınca, iftar İçin yemek hazırlasın diye hizmetçisini çağırdı. Hizmetçi iftar yemeği olarak ona ekmek ve zeytinyağı getirip dedi ki, bugün taksim ettinin maldan bir dirhem ayırsaydın da onunla et satın alarak iftar etseydik? Hz. Aişe ona cevaben :

— Bana zorluk çıkarma, bana hatırlataydın dediğini yapardım, dedi.

Urve de şöyle nakletmiştîr:

«— Hz. Aişe'yi gördüm, baş örtüsüne bürünmüş olarak (yetmiş bin dirhem dağıtıyordu.»

Bütün bu misaller, onun ne derece cömert ve fedakâr olduğunun deü-lidtr. Az malın muhtelif kimselere bölünmesi mümkün olmadığı gibi, bir kişiye az miktar mal vermek de ihtiyacını çok kere karşılayamaz. Bu bakımdan Hz. Aişe üstün zekâsını kullanarak mal toplamayı ve ondan sonra muhtaçlara bol miktarda bölmeyi daha faydalı bulmuştur.

Resulü 11 ah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz Hazreti E s m a 'ya hitaben :

«Fakirlere infak et, hesap etme. Yoksa Allah aleyhine olarak hesabını görür; depo etme, yoksa aleyhine günah birikir.»

buyurdukları için, Esma validemiz de eline geçen malı, ertesi güne bırakmaksızın muhtaçlara verirlerdi.[558]



(137) Cimrilik


281— Ebû Hüreyre (Radtya'tlahu anh) 'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki:

— Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«Allah yolundaki (cihad esnasında çiğnenen) toz-toprak ile Cehennem dumanı bir kulun ciğerine ebediyyen toplanmaz. Cimrilikle îman da hiç bir zaman bir kulun kalbinde toplanmaz.»[559]



ibadetlerin en faziletlisi ve en hayırlısı Allah yolunda yapılan cihattır. Bunun faziletine binaen kazanıfan malların en hatalı ve en makbulü de cihaddan elde edilen ganimet mallandır. Cihadın bu yüksek faziletinin sevabı ve mükâfatı Cennet olduğundan, Cehennem ateşinin dumanı, savaşan ve ayakları toz-toprağa bulaşan bir kulun göğüs boşluğuna giremez. İkisi bir araya asla gelemez.

Cimrilik, kötü hasletlerin başıdır. Cimriliği ifrat'a varan kimse, helâl -haram ayırt etmez zekât vermez, hayır ve hasenata koşmaz, aç ve çıplakları gözetmez. Bütün derdi ve düşüncesi para ve madde olur. Bu duruma düşenin yeri de Cehennem olur. Cehennem'e de ebedî olarak girecek olanlar/ imansızlar olduğundan;

«Cimrilikle îman, bir müminin kalbinde asla toplanmaz.» buyrulmuştur.[560]



282— Ebu Saîd El-Hudrî (Radiyattahuanh), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'den rivayet ettiğine göre, Hazreti Peygamber şöyle buyurdu :

«— İki huy vardır ki, bir müminde bulunmazlar: Biri cimrilik, diğeri de kötü ahlâktır.»[561]



Bundan önceki hadîs-İ şerif münasebeti ile cimriliğin sebep olduğu zararlar ve doğurduğu felâket izah edilmişti. Gerçek bir müminde bu hasletin bulunamayacağı tabiîdir. Cimrilik insanı kötü ahlâka iter ve çeker, onu haris ve dar kalbli yapar. Halbuki müminin kalbi geniş ve rahat olur. Yani bu iki haslet birbirine bağlıdır. Biri, diğerinin neticesidir. Bu İtibarla her iki huy ihlâsı yerinde gerçek bir müminde bulunamazlar.[562]



283— (68-s) Abdullah ibni Rabî'a (Radiyaitanu anh) 'dan rivayet edildiğine göre, şöyle dedi:

«— Biz, Abdullah ibni Mes'ud'un yanında oturuyorduk; (Orada bulunanlar) bir adamı andılar da, ahlâkından bahsettiler. Abdullah dedi ki:

— Bana söyleyin, eğer o adamın başını kesmiş olsanız, onu tekrar yerine getirebilir misiniz? Onlar:

— Hayır! dediler. Abdullah:

— Elini kesseniz? dedi. Onlar:

— Hayır! dediler. Abdullah:

^ Ayağını kesseniz? dedi. Onlar:

— Hayır! dediler. Abdullah:

— O halde siz, onun tabiatını değiştirmedikçe, ahlâkını değiştiremezsiniz. Nutfe (yumurta), rahimde kırk gün kalır, sonra katılaşarak kan olur. Sonra pıhtı haline döner. Sonra et parçası olur. Sonra Allah bir melek gönderip onun rızkını, ahlâkını, bedbaht veya bahtiyar olduğunu yazar, (Allah bunları takdir buyurur) dedi.»[563]



Kader meselesi ile İlgili olan bu haberin kısaca izahı şöyle yapılabilir: Allah Tealâ, yaratıkları daha yücut sahasına çıkarmadan önce, onların hayatta vuku bulacak hal ve hareketlerini, kendilerine vereceği irade tasarrufu ile, ezelî ilmi sayesinde bilir. Bütün olmuş ve olacak haller hep Allah'ın İlmîne uygun olarak kudret ve iradesiyle vücui bulur. Bu ölçüler dairesinde hâdiselerin oluş manzumesine Allah'ın takdiri ve kazası denir. Bunun değişmesi olamaz.

Kulların mükellefiyet durumu ise, kadere bağlanmaz. Zira kaderin ne olduğunu kul bilmez, ancak Allah'ın emirlerine uyarak hareket etmek sorumluluğu altındadır. Çünkü İnsan, ağaçlar ve taşlar gibi, yahut hayvanat gîbi İstediğini yapmaya gücü yetmeyen bir varlık değildir. Allah'ın kendisine verdiği irade ile, bazı işleri yapmaya veya yapmamaya yetkisi vardır. Zaten bu irade yetkîsinî0,İyiye mi, yoksa kötüye mİ kullanacağını Allah'ın ezelden bilmesi, onun kaderini tesbit demektir. İşte bu tesbİt, haberde de izah edildiği üzere asla değişmez. Ancak kulların sorumluluğu başka şeydir. Herkes İyi şeyleri yapmaya, kötü huylardan sakınmaya İradesini kullanabilir ve kullanmakla yükümlüdür. Bunu yapmayanlar Allah katında sorumlu olurlar, iradelerini kötüye kullandıklarından cezalarını çekerler. Dinin hükümlerine uygun olarak hareket -edip yaşıyanlar da sevab kazanırlar, azab çekmekten kurtulurlar.[564]



(138) Bîlgîli Bulunanların Güzel Ahlâkı


284— Ebû Hüreyre (Radiyallahu anh), Resûlüllah (Saliallahü Aleyhi veSellem)'m şöyle buyurduğunu anlattı:

«— İnsan, güzel ahlâkı ile, geceyi ibadetle geçirenin derecesine ula-9«[565]



Dinin emirleri, iman ve itikad, ibadetler, muamelât, ceza ve edebler diye kısımlara ayrılır. Bütün bu kısımlara ait hükümleri tafsilâtı ile öğrenip de onları uygulayan kimse, salih bir âlim olur ve buna fakîh denir. Böyle kimselerin ahlâkı, Peygamber ahlâkına yakın olacağı için fazilet ve dereceleri yüksek olur. Bilgisi noksan olarak gece boyunca ibadetle meşgul olanların faziletini kazanırlar.[566]



285— Ebû Hüreyre (Radiyallahu anh)'nin şöyle dediği işitilmiştir:

— Ebu'l-Kasım (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in şöyle buyurduğunu işittim:

«— İslâm bakımından sizin en hayırlınız, bilgili oldukları takdirde, ahlâk yönünden en güzel olanlarınızdır.»[567]



286— (69-s.) Sabit ibni Ubeyd (Radiyallahu anh) anlatarak şöyle demiştir:

«— İnsanlarla oturduğum zaman, Zeyd ibni Sabit'den daha vakarlısını (hürmetkarını) ve evinde de, ondan daha hoşsohbet bir kimseyi görmedim.»[568]



Sabit İbni Ubeyd, Zeyd İbni Sabit'in azadlısı bulunduğundan onun güzel ahlâkını yakından bilmekteydi. Gerek evindeki tutum ve hareketlerine, gerekse dışardaki hareketlerine vakıftı. Bu itibarla gördüğü ve şahidi bulunduğu yüksek meziyetlerini ve güzel ahlâkını bize nakletmiş oluyor.[569]



287— îbni Abbas (Radiyalîahu anh)'dan rivayet edildiğine göre, demiştir ki:

— Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'den, Allah (Azze ve Celle) katında dinlerin hangisi daha sevgilidir? diye soruldu.

— Kolay olan dosdoğru Hazreti İbrahim'den gelme = Hanîf dindir.»[570]



Hanîf in lügat manası, meyleden demektir. Hz. İbrahim'e Hanîf denmesi, zamanında putlara tapan insanların yolundan ayrılarak imana ve tevhid dinine meyletmesİndendîr. Bunun için Hz. ibrahim 'in dinine «Hanîf» dini denir ki, son peygamber Hz. Muhammed ve ona bağlı olanlar bu dinin inancı üzeredirler. Tevhîd bakımından arada fark yoktur. Nitekim Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerîmde şöyle buyuruyor:

1— «İyilik eden bir kinı vardır kî, Ikmîar gözetilmedikleri, Allah'ın emrine uygun kullanılmadıkları zaman insanı felâkete götürürler. Umumiyetle insanların hem dünyada, hem de âhirette helakleri bu ikisi yüzünden olur. Bu iki boşluktan biri ağızdır, yani dildir, sözdür. İnsanlar arasında fesadı doğuran, yeryüzündeki ahlâkı bozan, birbirine düşüren hep bu dildir. Zamanımızda iyiye kullanılmayan bütün neşir organları bunun ifadesidir.

İkinci boşluk, fere'd ir, tenasül uzvudur. Bunu korumamak, şunun bunun namusuna yeltenmek, yabancıların şehvet duygularını tahrik ederek cinayetlere ve haramlara sebep olmak günahın en büyüğüdür. Böyle haramları irtikâp etmek, aile düzenini bozar, cemiyet hayatı süflilesir, neseb ortadan kalkar, hayvanı hisler hâkim olur. işte nefislerine ve şehvetlerine, bir de dillerine hâkim olamayanlar her zaman ve her devirde diğer günahkârlardan fazla bulunacaklarından Cehennemliklerin ekserisini bunlar teşkil ederler.

İnsanların çoğu da takvaları yüzünden, güzel ahlâka sahip olmalarından dolayı girerler. Allah'ın emirlerini yerine getiren, yasaklarından korunup kaçınan, Allah dan korkan kimsedir, takva sahibidir. Güzel ahlâk da bu takvanın meyvesidir, bir neticesidir. Bu iki haslet en makbul ve en yüksek hasletlerdir. İşte insanların çoğu bu iki haslet yüzünden cennete gireceklerdir.[575]



290— (71-s.) Ümmü'd-Derdâ (Radiyalhhuanh) 'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«— Bir gece (kocam) Ebu'd-Derdâ kalktı namaz kılıyordu. Sonra ağlamiya başladı ve sabah oluncaya dek şöyle diyordu:

— Allah'ım! Benim yaratılışımı güzel yaptın, ahlâkımı da güzel yap.

(Ben, kocam) Ebu'd-Derdâ'ya dedim ki, geceden beri senin duan yalnız güzel ahlâk için oldu? (Bana) cevaben :

— Ey Ümmü'd-Derda! Müslüman kul, ahlâkını güzelleştirirse, bu güzel ahlâkı onu Cennet'e koyar. Ahlâkı kötü olursa, bu kötü ahlâkı onu Cehennem'e koyar, Müslüman kul da, uyku halinde iken bağışlanır (mağfiret olunur), dedi.

Bunun üzerine ben de dedim ki:

— Ey Ebu'd-Derdâ! Kul uykuda iken nasıl bağışlanır? O şöyle dedi:

— Onun kardeşi gece kalkar, teheccüd ibadetinde bulunur; Azız ve Celîl olan Allah'a duâ eder, Allah da duasını kendisi için kabul eder. (Uykuda Olan) kardeşine de duâ eder de, Allah, duâ ettiği şeyi, kardeşi için kabul eder. (Böylece uykudaki kardeş bağışlanmış olur.)»[576]



Bir müslümanın, müslüman kardeşi gıyabında edeceği duanın makbul olduğuna dair hadîs-i şerifler vardır. Ebu'd-Derdâ 'nın İfadesi, bu manayı teyid etmektedir.

Güzel ahlâkın Cennet'e vesile olacağına dair hadts-İ şeriflerle açıklamaları, bundan önceki sayfalarda görülebilir.[577]



291— Üsame îbni Şerîk (Radiyalîahu anh) 'den rivayet edildiğine göre, şöyle anlatmıştır:

(Hac esnasında) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yanında idim. Öteden beriden kalabalık insanlar, Bedeviler geldi. (Daha önce mevcut) insanlar sustu, (bu gelenlerden) başkası konuşmuyordu. Onlar şöyle dediler:

— Ey Allah'ın Resulü! Kendilerinde bir beis olmayan insanların işlerinden ibaret şu ve şu işlerde bize güçlük var mı, (bunlar bizi günaha götürür mü)?

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«— Ey Allah'ın kullan! Allah güçlüğü kaldırdı; ancak bir insana gıybet suretiyle tecavüz eden kimse müstesnadır, (bunun hareketinde günah vardır). İşte bu kimse, mahrum olup helak olandır.» Sordular:

— Ey Allah'ın Resulü! Tedavi olalım mı? Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«— Evet, ey Allah'ın kulları! Tedavi olun. Çünkü Allah yarattığı her hastalık için bir ilâç halketmiştîr; ancak bir hastalık müstesnadır, (onun devası yoktur),» dedi. Sordular:

— Nedir o? Ey Allah'ın Resulü! Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) :

«t— İhtiyarlıktır,» dedi. Sordular :

— Ey Allah'ın Resulü! İnsana ihsan edilen şeylerin hayırlısı hangisidir?

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«— Güzel ahlâktır,» dedi.[578]



Bir hac mevsiminde, Hz. Peygamber in huzuruna loplu bîr halc'e ge!en sahra müslümantarından ibaret şahısların sorularından şu hükümler çıkmaktadır :

1— İnsanlar, aralarında şundan ve bundan, günlük işlerinden ve çalışmalarından bahsederek aralarındaki konuşmalarda ve sohbetlerinde günah yoktur. Ancak bir müslüman kardeşinin arkasında, hoşlanmayacağı bîr takım sözler söylemek, onu çekiştirmek haramdır ve bu bir hakka tecavüz ve zulümdür. Bunun günahı büyük olması itibariyle insanı helake götürür. Ancak bir kimsenin fesadından ve zararından insanlar: korumak için, kötü hareketi söylenebilir.

2— Hastalıklardan dolayı doktora müracaat etmek, ilâç kullanmak gerektiğini Peygamberimiz beyan buyurmaktadır. Her hastalığa, Allah bir şifa ve ilâç yarattığına göre, onu arayıp bulmak ve kullanmak mubah olan çalışmalardır. Yalnız şunu bilmek lâzımdır ki, ilâç ve vasıtalar bizatihi, kendiliklerinden şifa veremez. Tesiri yaratacak, şifayı verecek Allah dır. Bunlar birer vasıtadır. Esbaba tevessül eimek de tevekküle mani1 değildir. Tedavi daima Allah'ın helâl kıldığı gıda ve maddelerle yapılmalıdır. Haram şeylerle tedavi caiz değildir. Zira Peygamber Efendimiz : Haramı kullanmak ancak şu durumda caiz olur:

«— Allah sizin şifanızı haram şeylerde yaratmadı,» buyurmuştur.

a— Ölüm tehlikesi ile karşı karşıya gelen aç veya susamış bir Kimse, şaraptan veya domuz etinden başka yiyecek ve içecek bulamazsa, hayatını kurtaracak kadar bunlardan yiyip içebilir. Bu kimseye hayatını kurtarmak için, haram şeyleri yemek ve içmek mubahtır. Ancak hududu geçmemek şarttır.

b— Bir hastalığın tedavisi temiz ve helâl maddelerden karşılanamıyor da, mütehassıs inanç sahibi doktor bu hastalığın ancak haram veya temiz olmayan bir madde ile tedavi edilebileceğini iddia ediyorsa, bu takdirde o ilâç kullanılabilir. Bazı fakîhlere göre ise, haram ve pis şeylerle asla tedavi caiz değildir.

3— Tedavisi mümkün olmayan hastalık İhtiyarlıktır. Bundan da anlaşılıyor ki, zamanımızda henüz devası bulunmamış olan kanser hastalığının da bir ilâcı vardır. Onu arayıp bulmak İçin, zamana ve çalışmaya ihtiyaç vardır. Keşfedilmiş veya keşfedilmemiş hastalıklar hakkında deva araştırmaya, hadîs-i şerîf bizi sevk ediyor ve tababetin inkişafına yol açıyor. İhtiyarlıktan başka her hastalık için ilâç arama, imal etme kapıları açıktır. Bu çalışmaları iktisadî baskı İçin değil, insanlığın sıhhatine fayda temin etmek için yapmalıdır.

4— İnsana verilen şeylerin hayırlısı güzel ahlâktır. Zira daha önceki hadîs-i şeriflerde buyurulduğu g'bi, güze! ahlâk, sahibini Cennete götürür. Ona ebedî kurtuluşu sağladığı için, ondan daha hayırlı ne olabilir? Allah güzel ahlâkla ahlâklanmayı bütün beşeriyete müyesser kılsın.[579]



292— îbni Abbas (Radiyallahu anh) şöyle dedi:

«— Resûlüliah (üallallahü Aleyhi ve Sellem), hayır işlemekte insanların en cömerti idi. En cömertli bulunduğu hali de Ramazanda, Cebrail (Aleyhissetâm) 'le karşılaştığı vakıtta idi. Cibril, Ramazan'da her gece onunla karşılaşırdı. Resûlüliah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona Kur'ân'ı arz ederdi. Peygamber'e Cebrail mülâki olduğu zaman, Resûlüliah (Sallaltahü Aleyhi ve Sellem) hayır işlemekte, devamlı rahmet döken rüzgâr gibiydi.»[580]



Güzel ahlâkın her çeşit vasıflarını kemal üzere kendisinde toplayan Hz. Peygamber in, I b n i Abbas hazretleri bu hadîslerinde onun yalnız cömertlik hasletini anlatmaktadır, öyle ki :

a) Peygamber Efendimiz, insanların en cömerdi idi.

b) Her zaman için sahip bulundukları bu üstün cömertlik hasletleri, diğer aylara nispetle Ramazan ayında daha çok olurdu. Ramazan ayının berekti ve bu aydaki feyzin ve manevî inşirahın tesiriyle farklı bir durum arzederlerdi.

c) Her Ramazan gecesinde, Cebrâîl (Aleyhisselâm) ile karşılaşırlar ve Kur'ân-ı Kerim i ona arz ederlerdi. Bu arz ediş, Kur'ân-ı Kerîm in hem lâfızlarını, hem manasını tesbİt için olurdu. Bİr nevi hatadan salim olmak için ders görme kabİlİndendi. Allah Tealâ Kuran ı böyle tesbit buyurdu ve kıyamete kadar da tahriften, değişiklikten onu koruyacağını va'd buyurdu. Bugün dünyanın her tarafına aynı şekilde yayılması, bunun açık delilidir.

d) Cebrâîl İle karşılaşmak ve İlâhî kelâmı mukabele etmek, manevî zevkin ve Allah'ın rahmetine yakınlığın zirvesini teşkil ettiğinden, bu karşılaşmalarda Hz. Peygamber, devamlı rahmet döken bereketli rüzgâr gibi, cömertliğin en bol ve geniş halini yaşarlardı. I b n i Abbas hazretleri, Peygamber Efendimizin cömertliğini, bu mülakatları zamanında devamlı esen rahmet rüzgârlarına benzetmesiyle onun kenem ve ihsanının bolluğunu ve genişliğini hatta rüzgârın bereketinden daha ileri olduğunu anlatmış oluyor. Devamlı hareket halinde olan rüzgârın muhtelif ve geniş sahalara bereket nakletmesi, her tarafı kısa zamanda faydalandırması, rüzgârsız bulutların yağmurundan çok daha bereketlidir. Onun için Hazretİ Peygamberin mülakat esnasındaki cömertliği, bu geniş ve bol rahmete vesile olan devamlı rüzgâra benzetilmiştir.[581]



293— Kbu Mes'ûd El-Ensarî (Radîyallahu anh) 'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki:

— Resûlüllah (SaUaUahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«— Sizden önce bir adam hesafca çekildi de, onun hayırlı bir şeyi bulunamadı. Ancak o adam, insanlara karışırdı (alış-veriş ederdi) ve zengin bir kimse idi. Çalıştırdığı hizmetçilerine, fakirlerden vazgeçmelerini, (alacaklarını bağışlamalarını) emrederdi. (Onun hakkında) Azîz ve Celîl olan Allah (meleklerine) şöyle buyurdu:

— Şam yüce biz, o zengin kuldan, bağış etmeye daha lâyıkız; ondan vaz geçin, (onu cezalandırmayın).»[582]



Bu hadîs-i şeriften cömerdliğin ne kadar büyük bir haslet olduğunu, Allah'ın geniş rahmetine naşı! bîr vesile teşkil ettiğini öğrenmiş bulunuyoruz.

Tartıya konabilecek hiç bir hayırlı amelî bulunmayan bir varlıklı adamın, sırf dar geçimlilere tazyik etmeyerek onlardaki haklardan vaz geçmesi sebebiyle, Allah tarafından kurtuluşa erdirilmiştir. Allah Tealâ'nın ihsan ve ikramı, bütün yaratıklara hesapsız rızık göndermesi ve bunca nimetlere kulların nankörlük etmesi karşılığında yine İhsanını esirgememesi, onun kerem ve ihsanının sonsuzluğuna delildir. İşte kullar da kendi çaplarında bu ihsan ve cömertlik vasfı ile sıfatlanarak hareket ederse, Allah'ın bağışlamasına ve rahmetine nail olur.[583]



294— Ebû Hüreyre (Radiyaîlahu anh)'den rivayet edildiğine göre, Resûlüllah (SallallaJıü Aleyhi ve Setlem)'den soruldu ki, Cennet'e koyan şeyin en çoğu hangisidir? Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellem):

«— Allah korkusu (takva) ve güzel ahlâkvır,» buyurdu.

Yine soruldu :

— Cehennem'e koyan şeyin çoğu nedir? Peygamber:

«— İki boşluktur: Ağız ve fere.» buyurdu.[584]

295— Nevvas İbni Sem'ân El-Ensarî (Radiyaîîahu anh) 'den rivayet edildiğine göre, kendisi Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) 'e iyilikten ve günahtan sordu. Hazreti Peygamber şöyle buyurdu :

«— İyilik, güzel ahlâktır. Günah da, nefsini gıcıklayan ve insanların farkına varmasından hoşlanmadığın şeydir.»[585]



İyilik kelimesi, ahlâkın her çeşit güzelliklerini içine alan bir mana ifade eder. Arabca «Birr» kelimesinin karşılığı olarak terceme edilmiştir. Sıla, ihsan ve ikram, mürüvvet, itaat, hoş sohbet ve güzel geçim gibi hasletler hep «birr = iyilik» manası içine girerler. Bunların bütünü, güzel ahlâkın vücudunu teşkil ederler. Onun için Hz. Peygamber «Birr = iyilik» güzel ahlâktır, buyurmuştur.

Günah ise, iki şekilde Peygamber tarafından nitelenmiştir: a) Bunlardan biri, nefsi tahrik eden, gıcıklayan ve bir şeyi işleyip işlememekte tereddüt uyandıran şüpheli şeylerdir. Nefis daima geçici zevk ve şehevî arzular peşinde olduğundan onun tahrikleri ile işlenecek işler akl-ı selimin tecviz etmediği işler olacağından günah kısmına girerler. Nefsin bu tahriklerinden kurtulmak için, daima aklı hakem tutup onun kararını gerçekleştirmek icab eder; şüpheli şeylerden, kötü zan doğuracak tutumlardan da kaçınmak gerekir.

b} İnsanların farkına varmasından hoşlanılmayan işler de ikinci niteliği taşıyan günahlardır. Allah Tealânın yasaklan, açık olup herkes tarafından bilindiğinden ve bu gibi kötü işleri yapanlar da insanlar tarafından ayıplanacağından, bunlar sakıncalı İşlerdir. O halde, bir ölçü ve tarif olarak, insanların farkına varmasından korkulan İşler günahtır, ifadesi her çeşit yasağı içine alırsa da, insanın kendi nefsi ile başbaşa hareketlerini kapsamadığından, bu çeşit günahlar da birinci kısımdaki tarifin içine girerler. Böylece her iki tarif ile, her çeşit günah kısa bir ifade ile beyan buyurulmuş oluyor.[586]



(139) Kıskançlık


296— Cabir (Radiyaüahu anh) anlatıp demiştir ki:

— Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«— Ey Seleme oğullan! Sizin (kabile reisiniz), büyüğünüz kimdir?

Biz dedik ki :

— Cüdd İbni Kays'dır; bununla beraber onu (mal istifcisi olarak) bahillikle itham ederiz. Hazreti Peygamber:

«— Bahülikten daha zararlı (manevî) bir hastalık hangisidir? Bilâkis şirin (kabile reisiniz) büyüğünüz, Amr İbni'l-Cemûh'dur,» buyurdu.

Amr Îbni'l-Cemûh (daha İslâm'ı kabul etmeden) cahiliyet zamanında putlara tapmırdı ve Resûlüllah (Salialîahü Aleyhi ve Sellem) evlendiği zaman, ondan dolayı ziyafet verirdi.[587]



Malını kıskanan ve onu harcamayan kimse, ne kadar fazla mala sahip olsa da bir kabilenin veya topluluğun büyüğü, önderi ve ulusu olamaz. Cömertliği, kerem ve fazileti yüksek olan kimse, bulunduğu toplum içinde baş ve önder olmaya hak kazantr. Bunun için Peygamber Efendimiz, ileride hal tercümesi bildirilecek olan Cüdd İbni Kays'i malının çokluğuna rağmen bahilliğinden ötürü kabile başı ve büyüğü kabul etmemişler, kerem ve cömertliği ile şöhret bulan Amr ibni'l-Cemûh'u Seleme O ğ u I I a r ı 'na reis tayin etmişlerdir. Bu münasebetle de, mal kıskanmanın en zararlı bir hastalık olduğunu beyan buyurmuşlardır.

Cüdd İbni Kays kimdir? :

Hz. C a b i r 'in dayısı olup, cahiliyet zamanında Seleme Oğulla rı'nın büyüğü idi. Sonra bu kabilenin reisliğini Hz. Peygamber Amr ibni'l-Cemûh'a verdi. Cüdd, Tebük savaşına katılmayıp geri kaldığından nifakla ithamlanmış olup, nihayet güze! bir şekilde tevbe ederek Hz. Osman devrinde vefat ettiği söylenir. Allah ondan razı olsun.

Amr I b nİ'l-Cemuh kimdir? :

Ensar'dan olup, Benî Seleme kabitesindendir. Akabe biatında bulunduktan sonra Bedir ve Uhud savaşlarına katılmış, ancak Uhud savaşında şehid düşerek vefat etmiştir. Eniştesi Abdullah İbni Amr ile bîr mezara gömülmüşlerdir.

Kendisi topal olduğu için, Uhud savaşı gününde ona, bir güçlük yok, sen özürlüsün, savaştan geri kal dendiği zaman, o şöyle cevap verdi :

«— Allah'a yemin ederim ki, ben bu topal ayağımla Cennet'e basmak istiyorum.» Sonra kıbleye dönerek şöyle dua etti :

«— Allah'ım! Bana şehİdliği nasîb et, beni evime boş çevirme.»

Savaş esnasında şehid edilince zevcesi H i n d gelerek kocasını ve yine şehid düşen kardeşi Abdullah ibni Amr'ıbir deveye yükleyerek onları defin yerine götürdü ve her ikisi bir kabre defnedildi. Onun hakkında Resûlüllah şöyle buyurdu :

«— Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim, içinizden öyle er kimseler vardır ki, eğer Allah'a söz verip ahd etseler, Allah onları sözlerinde doğrular. Amr tbnil-Cemûh bunlardan biridir. Gerçekten onu, topal ayağı ile Cennet'e basıyor görüyorum.»

İbni I s h a k 'in anlattığına göre, Amr ibni'l-Cemûh Seleme oğullarının İleri gelenlerinden şeref sahibi bir zat idi. Islâmı kabulünden önce ağaçtan edinmiş olduğu bir putu evinde saklayarak ona tapınırdı. Kendi kabilesi olan Benî Seleme 'den iki genç Islâmı kabul edince —ki, bu iki gençden biri kendi oğlu M u a z ve diğeri de Muaz ibni Cebel idî— bu gençler tapındığı putu aşırıp gece bir çukura atarlardı, Amr sabahleyin onu bulunca yıkar ve temizler, yine yerine koyardı. Bu birkaç defa tekrarlanınca, kılıcını putun boynuna asarak :

«— Eğer sende bir kuvvet varsa, mütecavizlerin hakkından gelirsin,» dedi ve uykuya yattı. Bu defa gençler ölü bir kelb bularak bunu putun boynuna bağlamışlar ve kılıcı almışlar. Sabahleyin putunu bu durumda görünce, hidayete geldi, Islâmı kabul etti ve şu beyti söyledi :

«Allah'a yemin ederim, ey put! Eğer sen İlâh olsaydın, Kelb ile beraber bir çukur ortasında bulunmazdın.»

işte Islâmi kabulünden sonra, kendisinde olan kerem ve cömertlik hasletlerine binaen Hz. Peygamber Cüdd ibni Kays yerine Amr ibni'l-Cemûh'u Seleme oğullarına reis ve seyyid tayin buyurdu. Böylece bahİNİk hastalığının ne kadar zararlı olduğu bir kere daha anlaşılmış oldu. Allah her ikisinden de razı olsun.[588]



297— Rivayet edildiğine göre Muaviye, Muğîre îbni Şu'be'ye bir mektup yazarak Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den duymuş olduğu bir şeyi kendisine bildirmesini istedi. Muğîre de ona şunu yazdı:

«— Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dedi-kodudan, mal israfından, (lüzumsuz) çok soru sormaktan, hayra engel olup, hakkı olmayan şeyi istemekten, annelere isyan etmekten, kızları diri diri gömmekten men' ederlerdi.»[589]



Bu badîs-i şerifle beş şey yasaklanmış bulunmaktadır:

1— Dedİkodu ki, boşuna ve lüzumsuz söz konuşmaktır. Eğer müslü-manları çekiştirmek ve aleyhlerinde konuşmak tarzında olursa, bunun günahı daha büyüktür ve haramdır. Her ne olursa olsun, boşuna ve faydasız konuşmaları Hz, Peygamber yasaklamıştır. Ya hayırlı şey konuşmalı, yahut susmalıdır. Dedi-koduya alışmak, tenbeiliğe ve laubaliliğe sebebiyet verdiği gibi, cemiyetin ahlâkını bozar, fitne ve fesada götürür.

2— Malı Allah yolu dışında harcamak, haram işlerde kullanmak, ölçüsüz harcamak, saçıp savurmak hepsi malı zayi' etmektir. Hatta aklı başında olmayan ve malı kullanamayan birine mal vermek, koruyamayacak bir kimseye emanet etmek yine israftır ve malı zayi1 etmek demektir. Islâmın hak ölçülerine bağlı olarak yerli yerinde malı esirgemeyip harcamak, Allah'ın emirlerine itaat olur ve bundan sevab kazanılır. Bunun aksine hareket vebali mucib olur, azaba sebep olur. Zamanımızda zarurî ihtiyaçların dışında alabildiğine lüks hayat peşine koşmalar, Allah yolunda harcamaları unutarak veya bunları benimsemeyerek sırf nefsanî arzularını tatmin için yüzbinler ve milyonlar harcayanlar, elbette israfın ve mal ziya'ının en açık bir örneğini vermektedirler. Böyle hareketler cemiyeti felâkete sürükler, anarşi doğurur, ferdler arasındaki kardeşfik bağlarını koparır. Bunun ilâcı, Allah'ın hükümlerine bağlanıp onları yerine getirmektir.

3— Çok soru sormak, yasaklanan şeylerdendir. Bir şeyi zarurî hal olmadıkça fazla irdeleyip derinleştirmeye gitmek güçlük doğurur. Bazan da ihtimallere ve şüphelere sebebiyet verir. Islâmda her şeyi açık ve kesin olmakla beraber, daima kolay tarafı tercih etmek vardır. Güçlüğe ve şüphelere düşürücü sebeplerden biri olan çok sual sormak yasaklanmıştır. Ayrıca boşuna vakit kaybına da sebep olur.

4— Annelere itaat etmemek günahtır. Onlara âsi olmaktan Hz. Peygamber men' etmişlerdir. Kitabın başında, anne ve babaya itaatin ne kadar önemli bîr İş olduğu birçok hadîs-i şeriflerde beyan buyurulmuştu. Burada yalnız annelerin sözü geçmesi, onların durumunun nezaketinden ileri gelmektedir. Anneler çabuk kırılır, çabuk hiddetlenir ve onların çocuk üzerindeki ihtimam halleri sebebiyle hadîs-İ şerîfte münferiden zikredilmişlerdir. Gerçekte bu hükme babalar da dahildir. Aynı şekilde babalara da itaat vacîbdir. Nitekim âyeî-i kerime ve diğer hadîslerle bu husus ifade buyu-rulmaktadır.

5— Cahiliyet âdetlerinden biri olan kız çocukları diri halleri ile gömmek yasaklanmıştır. O zamandaki kötü anlayışa göre, kız çocuklarda uğursuzluk vardı. Bu uğursuzluğu yok etmek için doğan kız çocuklarını öldürmek gerekirdi. İslâm dini, bu kötü âdeti yıkmış ve kızların erkeklerden daha çok korunmaya muhtaç olduklarını ve bunlara iyi ba!<ıp yetiştirenlerin Cennete girmeye hak kazandıklarını müjdelemiştir. Ne yazık ki, zamanımızda muhtelif şekillerle bu diri diri çocuk öldürmenin örnekleri, medeniyet vasıtaları ışığı altında icra edilmektedir. Zaman zaman sokaklara ve çöp tenekelerine atılıp terk edilen yavrular, bütün azaları teşekkül etmiş ve hayata kavuşmuş bir devrede kürtajlarla yok edilen ceninler hep bu cahÜiyet devrinin birer misalidirler. Üstelik bunlar zevk uğruna, maddî menfaat uğruna ve sırf tecavüz uğruna yapılmaktadır. Asıl diri diri vahşice insan gömmek budur. Bu haramı işlememek, Allah dan korkmak ve onun yasaklarından kaçınmakla mümkün olur. Gafil insanları Allah Islâmın nuru ile aydınlatsın.[590] 298—Cabir (İbni Abdullah) dan işitildiğine göre, şöyle dedi: «— Peygamber (Süllallahü Aleyhi ve Sellem)'den bir şey istenilmiş de, yok dediği asla olmamıştır.»[591] (140) Salih Kimse İçin Hayırlı Mal 299— Amr ibni'1-As şöyle dedi: — Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana (haber) gönderip elbisemi ve silâhımı kuşanmamı, sonra ona gitmemi bana emretti. Ben de emrini yaptım da ona vardım ki, abdest alıyordu. Gözünü bana kaldırdı, sonra aşağı indirdi, sonra şöyle buyurdu: «— Ya Amr! Ben seni savaş için askere göndermek istiyorum. Böylece Allah sana ganimet ihsan eder. Ben de sana topluca hayırlı mal veririm,» Ben dedim ki: — Ben mala rağbet ederek müslüman olmadım. Ben ancak Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber olayım diye İslama rağbet ederek müslüman oldum. Hazreti Peygamber : «— Ey Amr! Salih = iyi kimse için, hayırlı mal ne güzeldir,» buyurdu.[592] Meşru ve mubah yollardan kazanılan mal, salih ve hayırlı mal olur. Cİhad farz ve çok güç bir ibadet olduğundan sevabı büyük olmakla beraber, savaşta elde edilen ganimet mallan da helâl kazançların en temizidir. O halde bu yoldan kazanılan mallar salih ve hayırlı mallardır. Bu hayırlı mal, iyi kimseler eline geçerse değeri bir kat daha artmış olur. Çünkü iyi kimseler, malı değerlendirerek Allah yolunda harcarlar. Islâmın yararına olarak kullanırlar ve onu haram yerlere israf etmezler. İşte Amr I b n i ' I - A s ashab-ı kiramın büyüklerinden ve salihterinden biri olduğu için, bunun eline geçecek ganimet malı gibi en hayırlı bîr malın kazanacağı manevî değeri Peygamber Efendimiz övmüşler ve : «— Salih kimsede, hayırlı mal ne güzeldir!» buyurmuşlardır.[593] (141) Maundan Emin Olan Kimse 300— Seleme, babası Ubeydullah îbni Mıhsan El-Ensarî'den, o da Peygamber (Sallaüahü Aleyhi ve Sellem) 'den rivayet ettiğine göre, Peygamber şöyle buyurdu: «— Malı (ve nefsi) hakkında emniyet içinde olan, günlük yiyeceği yanında olduğu halde vücudu sıhhatli bulunan, dünyayı (bütün menfaatlerini) kazanmış gibidir.»[594] «Sİrb» hayvan sürüsüne ve hususîyle deve topluluğuna denir. En kıymetli mallardan sayılmaları itibariyle, her çeşit diğer mallar da bu «Sirb» manası şünnutti-ne girerler. Hatta lügat âlimlerinden bir kısmı^Sirb'e nefis ve zat manasını vermektedir. Bu manalora göre, mal ve can emniyeti için-dfe bulunmak-murcki ectflmiş olur. O halde dünya saadetini ve onun menfaatini kazanmak için şu hususlara sahip olmak lâzımdır: 1— Mal ve can emniyeti: Bu emniyet içinde olmak, malının yağma edilmesinden korkmamak, hırsızın tecavüzünden emin bulunmak ve eşkiya ve zorbaların tasofllut endişesini duymamak maddî ve-raanevî huzurun te-melİdİr. Mal ve £an güvenliği her şeyin başında gelir. Bir cemiyette bu güvenlik kurylamozsa, anarşi hüküm sürer, hak ve adalet mefhumları yok olur. Zorbalar ¥e zalimler zayıflan ezer. Hür insan hakları çiğnenerek bir nevi esaret hayatı baş gösterir. Onun için mal ve can emniyeti çok büyük önem +aşır ve dünya nizamının kurulması ve huzurla sükûnun temini için bu emniyeti sağlamak şarttır. 2— Vücud sağlığı: İnsanın iki mühim vazifesi vardır ki, bunlardan biri hem kendî nafakasını, hem de bakmaya mecbur olduğu kimselerin nafakasını temin etmek. Diğeri de Allah'a ibadet etmek ve onun emirlerine uygun olarak cemiyet içinde, ailede ve ferdî hayatta hareket etmek. Bütün bu vazifeler ve işler vücud sağlığına bağlıdır. Sıhhat olmadan hiç bir iş yapılamaz ve başarı sağlanamaz. Bu bakımdan sıhhatin önemi de temel varlıklardandır. 3— Günlük yiyeceğin hazır bulunması : Her günü günlerden bir gün kabul ederek, yaşanılan günde insanın kâfi miktar yiyeceğe ve geçime sahip-bulunması, yaşantı halinde ihtiyacının olmaması demektir. Yarın için çalışma ve kazanma imkânı var, Allah sağlık verdikten sonra yaşanılan günde olduğu gibi, gelecek günlerde de kazanılabilir diye tevekkül en rahat yaşayışın husulüne sebeptir. İşte bu üç maddede belirtilen hususlara malik bulunan ferd ve cemiyetler, dünyanın menfaatlerine kavuşmuş olurlar.[595] (142) Nefsin Hoş Olması 301— Abdullah ibni Hubeyb amcasından (Ubeyde'den), anlatıyor: — Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Se'lem), üzerinde yıkanma eseri (ıslaklık) olduğu halde (mevcut insanların) yanlarına geldi. Kendileri hoş ve neş'eli durumda idiler. Biz zannettik ki, ailesini ziyaret etti. Dedik ki: — Ey Allah'ın Resulü! Halinizi hoş durumda görüyoruz. Peygamber: «— Evet, Allah'a hamd olsun,» dedi. Sonra zenginlikten konuşuldu. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu : «— Allah'dan korkan (takva sahibi) kimse için zenginlikte beis yoktur. Fakat Allah'dan korkan (takva sahibi) için sıhhat, zenginlikten daha hayırlıdır. Nefsin hoşluğu da nimetlerden sayılır.»[596] «Tayyibu'n-Nefs», his organlarının ve nefsin zevk ve sürür içinde olmasıdır ki, insanda, cehalet ve düşük hareketlerden arınarak ilim ve güzel ahlâk vasıflarına bürünerek tecelli eder. Manevî olgunluğun görüntüsü olur. Ashab-ı kiramın, Hz. Peygamberdeki bu hali sezişlerini, Peygamberimiz doğrulamışlar ve bundan dolayı Allah'a hamd etmişlerdir. Allah'ın ihsan buyurduğu nimetlere karşı hamd etmek ve şükürde bulunmak bir ibadettir ve nimetin çoğalmasına vesiledir. Zira Cenab-ı Hak : — And olsun, eğer şükrederseniz, elbette size nimetimi artırırım.» {ibrahim Sûresi, Âyet: 7) buyuruyor. Allah Tealâ İhlâsla edilen hamd ve şükre razı olup, onun mükâfatını verir. Servet çokluğu ve mal bolluğu, takva sahiplerinde olursa zararı yoktur. Çünkü takva sahibi^ Allah'ın emirlerine göre imkânlarını kullanan ve yasaklarından sakınan kimsedir. Böyle bir kimse, Allah'ın dinine" ve müslü-manlara en fazla yardım edebilen olur. Peygamber Efendimizin bu hadîs-i şeriflerinden anlıyoruz ki, takva sahibi olmayan kötü ruhlu ve azgın kimseler elinde servet ve mal çokluğu zararlıdır. Çünkü bu gibi insanlar ellerindeki kuvveti fenalığa ve ahlâksızlık yollarına harcamak sureliyle insan* lığa zarar verirler, cemiyeti bozarlar ve türlü türlü fesada yol açarlar. Bu gibileri kontrol altında bulundurmak idare adamlarının görevi olrçıalıdır. Dİğer taraftan zenginliğin saadet vesilesi olmadığını da Peygamber Efendimiz son cümleleriyle ifade buyurmuşlardır: «— Takva sahibi kimseler için vücut sağlığı, zenginlikten daha hayırlıdır.» diye beyan etmişlerdir. Daha önce de belirtildiği gibi vücucl sağlığı olmadan İnsan, ne kendi ihtiyacını görebilir, ne de ibadet edebilir, yemek ve içmek zevkini duyabilir. Daima hastalığı sebebiyle acziyet içinde kalır. Onu, sahip olduğu servet ve altınlar kurtaramaz, huzura kavuşamaz. Bu itibarla sıhhatini ve sağlam vücud yapısını Allah yolunda kullanan ve çalışan takva sahibi bir kimsenin durumu, bu sağlığa sahip bulunmayan zengınlerinkinden çok daha iyidir ve hayırlıdır. Kederden ve elemden beri bulunarak Allah'ın emirlerini yerine getirmiş olmaktan mütevellid insandaki tatlı ve hoş manzara da Allah'ın nimet-lerindendir. Çünkü bu, manevî bir huzur ve sürürdür.[597] 302— Nevvas ibni Sem'an El-Ensarî'den rivayet edildiğine göre, kendisi Resûlüllah (Sallallahü:Aleyhi ve S.ellem)'e iyilikten ve günahtan sordu. Hazreti Peygamber şöyle buyurdu: «— İyilik, güzel ahlâktır. Günah da, nefsini gıcıklayan ve insanların farkına varmasından hoşlanmadığın şeydir.»[598] 303— Enes'den rivayet edildiğine göre, şöyle dedi: — Peygamber (Saüaliahü Aleyhi ve Sellem), (ahlâkta ve görünüşünde) insanların en güzeli, insanların en cömerdi ve insanların en cesuru idi. Bir gece Medîneliler korkmuşlardı. İnsanlar sesin geldiği tarafa, gittiler. Daha önce insanları geçip ses tarafına giden Peygamber (SalUtllahü Aleyhi ve Stillem) (geri dönerek) insanları karşıladı. O, şöyle diyordu: «— (Bir şey yok), korkmuş ol mı ya sın iz, korkmuş olmıy asınız.» Peygamber, Ebu Talha'ya ait üzerinde eğer bulunmayan çıplak bir ata binmişti ve boynunda da kılıç vardı. Peygamber şöyle buyurdu: «— Ben (aslında ağır yürüyüşlü olan) bu atı, geniş menzili koşar buldum, (yahut bu at geniş menzilli koşar.)»[599] Bu hadts-İ şerîfte Hz. Peygamberin şu yüksek vasıflarına işaret edilmektedir ; 1— Hazreti Peygamber hem vücud yapısı bakımından, hem de ahlâk bakımından İnsanların en güzeli idiler. 2— Karşılıksız olarak ihsan ve ikramda bulunmakla insanların en cömerdi idiler. 3— İnsanların en cesuru idiler. Nitekim En es hazretlerinin anlattıkları olay buna şahiddir. Bir gece Medine'de düşman sesleri ihtimali ile dehşete kapılan müslümanlar, hazırlanıp sesin geldiği tarafa toplu bir halde giderlerken, daha önce sese doğru tek başına gidip de geri dönen Hz. Pey-gamber'le silâhını kuşanmış olduğu halde karşılaşmışlardır. Hz. Peygamberin bu hareketi, onun ne kadar büyük bir cesarete sahip olduğuna kâfi delildir.[600] 304— Cabir'den rivayet edildiğine göre şöyle dedi: — Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve SeJiem) buyurdu ki: «Her iyilik bir sadakadır. Senin tatlı bir yüzle kardeşinle karşılaşman ve senin (varlık) kabından onun çanağına boraltman da ma'rufdan = iyiliktendir.»[601] Hadîs-i şerîfte önce her iyiliğin bir sadaka yerine geçtiği, yani sadaka sevabına sebebiyet verdiği beyan buyuruîduktan sonra, mâna daha genişletilip inceltilerek güler ve tatlı bir yüzle din kardeşini karşılamanın da bir maruf *= iyilik olduğu ifade edilmiştir. İnsan sahip bulunduğu maddî ve manevî imkânlardan kardeşine de aktarmalıdır. Kardeşin ve arkadaşın böyle istifadelendirİlmesi de iyiliktir. Ona neş'e ve sürür vermek, ihtiyacı varsa onu görmek, yani kendi kabından onun çanağına bir şeyler aktarma1: hep iyilik sayılır ve sadaka sevabını kazandırır.[602] (143) Çaresize Yardım İcab Etmesi 305— Ebû Zer'den rivayet edildiğine göre, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e soruldu ki, amellerin hangisi daha hayırlıdır? Peygamber : «— Allah'a iman etmek ve onun yolunda cihad etmektir.» buyurdu. (Azad etme bakımından) kölelerin hangisi daha hayırlıdır? diye soruldu. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): «— Kıymetçe en yükseği ve sahipleri katında en makbulüdür.» buyurdu. (Bunları soran adam yine)' dedi ki, bunlardan birini yapmaya gü-. cüm yetmezse, ne yapacağımı bildirir misiniz? Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); «— Malı helak olana yardım edersin, yahud kazanamayan zavallıya iyilik edersin.» buyurdu. (Adam yine sorup) dedi ki, biçare olursam (ne yapmam gerektiğini) bildirir misiniz? Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); Kötülüğünü insanlardan kaldırırsın, çünkü bu bir sadakadır ki, onu kendin için sadaka vermiş olursun.» buyurdu.[603] 306— Ebu Musa'dan rivayet edildiğine göre, dedi ki, Peygamber şöyle buyurdu: «— Her müslümanın sadaka vermesi gerekir.» (Ashabdan biri) dedi ki, verecek bir şey bulamazsa (ne yapacağını) bildirir misiniz? Peygamber (Saİlallahü Aleyhi ve Seilem): «— Çalışsın da kendine fayda temin etsin, bir de sadaka versin.» buyurdu. (Adam yine) dedi ki, gücü yetmezse, yahud çalışamazsa (ne yapması gerektiğini) bildirir misiniz? Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem): «— Çaresiz muhtaca yardım etsin.» buyurdu. (Adam tekrar) dedi ki, gücü yetmezse, yahud çalışamazsa? Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) : «— İyiliği emretsin, (tavsiye etsin).» buyurdu. (Adam tekrar) dedi ki, buna da gücü yetmezse, yahud (dedi ki,) bunu da yapamazsa, (başka ne yapması gerektiğini) bildirir misiniz? Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem): «— Kötülük işlemekten kendini korur, çünkü bu hareket onun için bir sadakadır.» buyurdu.[604] 225 sayılı metindeki hadîs-i şerifin lâfzına uygun olan bu hadîs-i şerîfle çaresiz kalan ihtiyaç sahiplerine yardım etmenin lüzumuna işaret edilmektedir. Gerçİ iyiliğin her çeşitinde bir sevab vardır ve bunları İşleyen kimse kendi nefsi için sadaka vermiş hükmündedir. Fakat çaresiz kalan, mazlum ve muhtaç duruma düşen kimseye yardım etmek daha önce gelen bir vazifedir. Meselâ; bir zelzele felâketine uğrayanlara, yangın ve su baskını veya trafik kazaları gibi acil vak'alarda İmdat İsteyenlere koşmak, gücü yetenler üzerine borçtur. Her gücü yeten sahip bulunduğu imkânlarla muzlar kardeşlerine yardım etmekle yükümlüdür. Bu yardımı esirgeyenler, islâm'ın nurundan aydınlanmamışlar demektir. Lâkin güçsüz bulunanlar hiç olmazsa iyi şeyler tavsiye ederler ve fenalığa yardımcı olmazlar. Böylece yine iyilik etmiş olacakları için, yine sadaka sevabı kazanırlar.[605] (144) Ahlâkını Güzelleştirmesi İçin Allah'a Duâ Eden Kimse 307— Abdullah ibni Amr'dan rivayet edildiğine göre.Resûlüllah şu duayı çok ederlerdi: «— Ey Allah'ım! Senden sıhhat, iffet, emanet, güzel ahlâk ve kadere rıza isterim.»[606] Hazretİ Peygamber'in Allah Tealâ'ya olan duaları içerisinde fazlaca tekrar ettikleri rivayet olunan bu dua İle Allah'dan şu beş şeyi isterlerdi : 1— Sıhhat: Bundan önceki hadîs-i şeriflerde sıhhatin ne derece önemli olduğu bildirilmişti. öy!«ki sıhhat olmayınca acziyet ve zafiyet olur. Aczİ-yetle ne Allah'a ibadet edilebilir, ne de cemiyet içinde gerekli şahsî veya umumî işler görülebilir. Üstelik ızdırapla yaşama olur. Onun İçin sıhhat, her şeyin başında gelen önemli bir nimettir ve bunu Allah dan istemek her kulun başlıca dileği olmalıdır. Zaten Peygamberin ibadetlerinin iki yönü vardır: Birisi Allah'a karşı olan kulluk vazifesidir, diğeri de ümmete örnek olmaları ve ümmete nasıl ibadet edecek'erinî öğretmeleridir. 2— İffet: Allah'dan iffet istemek, yasak şeylerden ve hoşlanılmayar şeylerden korunmuş olmayı dilemektir. Her iş ve harekette günaha ve hataya düşmemek için Allah'ın yardım ve muhafazasını istemek demektir. Allah'ın koruduğunu da kimse sapıtamaz. Haktan sapmayıp hak üzere yaşayan ise selâmet bulmuştur. Bu bakımdan Allah'dan iffet istemenin manası büyüktür. 3— Emanet: Allah'dan emanet istemek, Allah'ın vermiş olduğu mukaddes vazifeleri hakkıyle yerine getirmek, onları koruyup tebliğ etmek demektir. Bunları yapmamak hainlik olur. Hz. Peygamber ve diğer bütün peygamberler «Emanet» sıfatı İle vasıflanmış oldukları halde yine emaneti istemeleri, kulluk ifadesidir ve ümmete dua şeklini öğretiştir. Zİra peygamberlerde bulunması şart kılman sıfatlardan biri de «Emanet» sıfatıdır. Bu sıfata mazhar olmayan peygamber olamaz. 4— Güzel ahlâk : Güzel ah!â'>[793]



Bir yıl kadar uzun müddet ısrar ederek kardeşi, ile ko.nuşmpyan.-ye ona dargın kalan kimsenin işlediği günah, o muinin karatesini lalıç ile öldürmesi hükmündedir. Jslâm.kardeşlerinin ne kadar _büyük, önem taşıdığı bu ağır hükümle açıklanmış bulunuyor. Dargınlığın ne kadar büypk bir zararı ve mes'uliyeti olduğu,meydana çıkıyor. Bu hadîs-i şeriften mecaz manası da aİınabîtîr:

"Kıhç/iki kimseden birini'yok etrriekfe aralarını âyırçfı'ği glbı/^yrİ kal-mök'tîa 'hhç ğibî iki kimsenin1 arasını ayırır ve münasebetfenni keser. Bunlar birbirlerine kiyasla yok hükmünde oluclar. Buna sebebiyef'ver'.enler de şüphesiz günahkâr olurlar.[794]



405— îmran ibni Ebi Enes anlatmıştır ki, Eşlem kabilesinden, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seîlemyin .ashabından bir adam Peygamber (Saîlallahü Aleyhi veSelferrirden kendisine rivayet edip,' şöyle demiştir: «— Mümin kardeşle bir yıl konuşmayip dargın kalmak, onu öldürmek gibidir.[795]

Ulıammed;ibn 'lrMünkedir ve Abdullah ribni:febi Attab meclislerinde şöyle demişlerdir: Biz de bu hadîsi îmran'dan duyduk.[796]



(191) İki Dargınlar


406— Ebu Eyyûb El-Erisarî'den rivayet edildiğine göre, Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Seit0m:) şöyle buyurdu:

«— Bir müslUnjana üç günden ziyade kardeşi ile darılıp konuşmaması helâl olmai; karşılaşırlar da fciri öteye döner, biri beriye döner. Bunların hayırlısı, selâm ile ilk söze başlayandır.»[797]



407— Hişam ibni Âmir'in şöyle dediği işitilmiştir:

— Resûlüllah (SallaUohü Aleyhi ve Seitem)'in şöyle buyurduğunu dinledim:

«— Bir müslüman, üç günden ziyade bir müslüman kardeşine dargınlık edip konuzmaması helâl olmaz; çünkü bunlar üç günden çok dargın kaldıkları müddet, üç günün ziyadesinde haktan meyletmişlerdir. Bunlardan merhamet edip ilk dönenin öne geçerek geçişi, kendisine (günahına) keffaret olur. Eğer bu dargınlıkları üzere ölürlerse, her ikisi de Cennet'e girmezler.»[798]



(192) Düşmanlık Etmek


408— Ebû Hüreyre, Peygamber (SaHallahü Aleyhi ve Sellem)'den rivayet ettiğine göre, Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur:

«— Birbirinize karşı kin ve düşmanlık doğuracak hareketlerde bulunmayın, hasedleşmeyin; ey Allah'ın kulları kardeş olunuz.»[799]



409— Ebû Hüreyre, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'dQn rivayet ettiğine göre, Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:

«— İki yüzlüyü, kıyamet günü, Allah katında insanların en kötüsü bulursun : Bu öyle bir kimsedir ki, şunlara bir yüzle ve bunlara bir yüzle gelir.»[800]



İki yüzlü olmak en kötü hallerdendir; çünkü bir kısım İnsanlara bir yüzle ve bir kısım insanlara başka bir yüzle gelip İş ve hareketlere yalan ve riya karıştırmak Müslümanları aldatmaktır. Böyle hareketler insanlar arasına fesad sokar. Bunun için iki yüzlülük eden insan, insanların en kötüsü olarak vasıflanmıştır.[801]



410— Ebû Hüreyre demiştir ki, Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Selîem) şöyle buyurdu:

«— Zandan sakınınız; çünkü zan sözün en yalanıdır. Alış-verişleri-nizle birbirinizi aldatıcı hareketlerde bulunmayınız, birbirinizi çekeme-mezlik etmeyiniz. Birtirinize karşı kin doyuracak işleri yapmayınız. 0ün-ya menfaatine rağbet edip de aranızda fesad çıkarmayın. Birbirinize (dâ-rılıp) arkanızı çevirmeyiniz. Ey Allah'ın kulları, kardeş olunuz.»[802]



Bir gerçeğe ve deüte dayanmaksızın kalbe geien kuruntu ve İhtimallere zan denir. Meselâ; bir kimse hakkında elde mevcut kesin bir delil olmaksızın onun hırsız olduğuna hüküm vermek veya onu böyle bir hareketle itham etmek. İnsanın hatırına çok şeyler gelebilir. Bu hatıra gelenlerden hiç kimse sorumlu olmaz. Ancak hatıra gelen ve bir delile dayanmayan hükümler üzerinde durarak onları açığa vurmak ve uygulamaya çalışmak, işte bu büyük günahtır. Çünkü bu gîbi halleri terk etmek kulun ihtiyarı dahilindedir; fakat kalbe gelen hatıratı yok etme1; insanın elinde değrkJİr: Bunun için böyle hatırdan gelip geçen şeyler kötü dahi olsa İnsan onlardan sorumlu tutulmaz. Başkasına eziyet ve zarar verecek kötü zanlardan kaçınmak lâzımdır.

Herkese iyi zan besliyerek teslimiyet göstermek de iyi bir tutum deöii-dir. Başkasının fenalığından ve tasallutundan korunmak için ihtiyat olarak kötü zan beslenebilir ve beslenmelidir. Aksı halde çok zarar ve hüsran çekmek mukadder olur. .

Bir kimse hakkında zanna dayanarak amel etmenin zararını beyan eden Peygamber Efendimiz, zan için «Sözün en yalanı» dîye buyurmuştur; çünkü yalancı söylediği sözün derecesini bildiğinden onunla uğraşmaz ve kuruntular yapmaz ve boşuna vehimler arkasına takılıp, aldnnmaz. fakat zan sahibi, vehim ve kuruntularını kuvvetlendirmek için delil uydurmaya çalışır; böylece vakitlerini ve zekasını harcayarak zannıni ispata çalışır. Şeytan da, onun tehlikeli vehimlerini süsleyerek kuvvetli deliller halinde ona gösterir. Netice olarak evham hastalısına düşmeğe kadar'götürür. İste bu kötü akıbetten tiksindirmek ve kaçındırmak içindir ki, Peygamber Efendimiz zan hakkında : «Sözlerin en yalanı.» Diye buyurmuştur.

Neceş'den de Peygamber Efendimiz menetmîşlerdir. Mala rağbet kazandırmak ve onu geçerli kılmak için medihte bulunmak ve övmek Ne-ceş'dir. Böyle bir hareket ticarette mubah değildir. Malın vasıflarını, iyi ve kötü taraflarını olduğu gibi söylemek icab eder. Bunun dışında sırf övgüde budunmalc:ve mübalâğalı hareket etmek yasaklanmıştır,.Çünkü-.buncta bir nevi aldatma vardır:

Hasedlesmek ve birbirini- kıskanmak yine haram olan haHerdehdir. Başkasının elindeki nimetin yak olmasinr isteme hastalığıdır. Halfouki Müs* tuman kendisine yapılmasını istemediği bîr şeyi1,-ı kardeşi için de istemez. Yalnız zalim bir kimsenin zulmünden ve eziyetihdetv kurtulmak' için böyle bir zalİıtt'eliridek'î.İmkânların zevali jstdnebilhv

Başkası elinde bulunan hSmeî gibi, kendisi, için de istemek ve bâşka-srnın'.nimetinin zevalini .arzu etmemek mubahtır; buna gıbîa'ıiemr, hased denmez.

Tenafüs ise, dünya menfaatlerine dalarak birbirine düşmek ve çekişmek düşmektir»'..Böyle; menfaat5 üğ,rund birbirine'g[!|erv(erin kuyyetljleri ;daİma zayıflara zulmeder ve onların hakkını çiğneyerek yer. Adalef kaybolur ve sevgilerine düşmanlıjç hüküm sürer. Amma'rTaaskasına tjîarpr yermeybcek çeküle; manevî deqerjer arkasında" kosma!< ve yarışmak yasak değil, bir fazilettir.[803] 411— Ebû Hüreyre'den rivayet' edildiğine^ ğore, Kesûİüllah Aleyhi veSellem) şöyle buyurdu : «—-Pazartesi ye perşembe gülleri Cennet'jn kapıları açılır fre Allah'a hiç bir. şey ortak ko^jmafyan Tıer kul'fcağışlantr, kncaM Jtaî-ffeşi \\$\ kendisi arasında düşmanlık olan, kimse ' bağışlanmaz. (Onlar için) şöyle denir: Birbirleriyle barışın caya kadar İm ikisini bekletin.[804] Müslim BiJin^riyûyetinfİB sofi'cümle uç defa tekrar .eclifraek sureti i|e zaptedilmiştir.. Diğer lâfızlarda "değişiklik yoktur. : -' Erjl-i; Sünnet qkîdesindş Cennet ye Cehennem el'ân yaratılmış varlıklardır. BöyJe olunca lıaftada iki defa kapılarının açılması mecaz değil, gerçek manâ taşır. Ayrıca bu Pazartesi ve Perşembe gpplerİnde mağfiretin çokluğg, bol sevab verilmesi ve mertebelerin yükseltilmesi manâları da alınabilir. Şirkten başka günahların bağışlanmasından maksad küçük günahlar olduğu görüsü hakimdir, Küçük güntah işlememiş olanlardan, büyük günahların bağışlanabileceği de söylenmektedir. Aralarında adavet bulunan kimselerden günah bağışlanmaz, tâ ki bardırlar. Cenabı Hak Meleklere : «— Bu kin besliyenleri birbirleriyle barışıncaya kadar bekletin.» Diye buyurur. Eğer barışmazlarsa, günahları bağışlanmaz, yalnız biri barışır da öteki kabul etmezse, barışçı bağışlanmış olur, diğerinin günahları bağışlanmaz.[805] 412— (97-s.) Ebu'd-Derda'nın şöyle dediği işitilmiştır: «— Size, sadakadan ve oruçtan daha hayırlı olan şeyi söyleyeyim mi? (Bu), iki dargının arasını düzeltmektir. Dikkat edin! Kin, kökten (sevabı) yok eder.»[806] Burada da kin beslemenin büyük zararından ve dargınları barıştırmanın büyük sevabından ve büyük bir hayır olduğundan haber verilmektedir. Böylece daha Önceki hadîs-i şerifler teyİd edilmiş oluyor.[807] 413— lbni Peyg&mlber^SaltaUah^ÂleytitveSeîlemyûen rivayet ettiğine göre, Hasreti Peygamber şöyle buyurdu: «— Üç şey kimde varsa, Allah Teâlâ dilediği kimseden, bunlardan başka günahları bağışlar: Allah'a ortak koşmayarak Ölen, sihirbazların arkasına düşmeyip de sihirbaz olmayan ve kardeşine kin beslemeyen kimse...»[808] Allah'a ortak koşmak, sihir yapmak ve Müslöman kardeşine kin beslemek büyük günahlardan sayıldığı için, bu günahları işlemeyerek ölenden diğer işlemiş olduğu günahlar bağışlanacağını Peygamber Efendimiz haber vermektedirler. Müslümanlar arasında düşmanlığın ve birbirine karşı kin beslemenin ne kadar zararlı ve büyük günah olduğu bu hadîs-i şeriften de anlaşılmaktadır. Bundan önceki hadîs-i şeriflere müracaat edilsin.[809] (193) Selâm Dargınlığı Gidermek İçin Kifayet Eder 414— Ebû Hüreyre demiştir ki, Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğunu işittim : «— Bir adama, üç günden ziyade bir müminle dargın durması helâl olmaz. Üç gün geçince mümin kardeşine gidip onunla karşılaşilaşarak selâm versin. Eğer (ikinci şahıs) «elamı alıp mukabele ederse, her ikisi de sevabda ortak olurlar. Eğer selâmı almazsa, selâm veren, dargınlık günahından kurtulur, (beriki günahı yüklenir).»[810] Üç güne kadar Müslümanların birbiı*Teriyle-«kirgıh kolmdarma müsaa-Üç^gürv doluricay hemen' a'argınhğrgiü'ermek için daha öncdden ilgisini "kestiği kaı'deşine uğramalc veömınld karşılaşarak selâm vermek icab eder. Selâm vermek dargınlığı gidermek için kâfi gelen bîr konuşmadır. Eğer bu verilen selâm, aynen geri-çevrilir ve kabullenilirse, dargınlık kalkmtş::olur,-ve^W İkisi de dargınlığı terk .etme ,sevabvnq-kavu-şunlar. Şayet selâm geri;çevrilmez ve kabulhepifmezse, seldıry venen günaha tpn kurtulur. SeJârorfllm^ayan üzerinde: de;gürjah kalır.[811] (194) Gençler Arasında Ayrılık 415— (98.s.) Saİjm/JlMii ÂbâuUakİâiı^o'da faâWsındaîı.rivayet-.ettiğine göre, "Hazrefr Ömer oğullarına şöyle buyururdu: «Sabahleyin kalktığınız zaman (iş icabı) öteye beriye dağılıniz; bir evdectoplatmlayınız. Ç&ıkü ben, birbirinize darılmanızdan yahut aranızda bir fenalık çıkmasından korkarım.»[812] Hz. öm'er' iRadfydilahuvmh) 'dan rivayet-edilen bo'hbber bize şunu öğretiyor: Sabah öb'nta,Therk'ös bir'rş ve-vazife için evden ayrılıp çalışmalı ve möşgut blmölfdtr. Böyle çalışmaya ve'ise g'Srheyİp' de bîr arada 'bulunan gençler, ya aralarında münakcı'şü ederek birbirlerine köserler; yâ der < bir fenalık düşünürler. Müştereken bir fenalık İşleyebilirler. Bu gibi kötü ihtimalleri ortadan kaldırmak için Hz. Ömer Efendimizin tavsiyeleri ne güzel bir hareket yoludur. Hem zaman değerlendirilmiş olur; hefn.de fenalıklar önlenmiş olur.[813] (195) Bir Kimseye Kakheşi Danışmasa Bile Ona Yol Göstermesi 416— Abdullah îbni Ömer'in; haltına ;kavuşaa Veh£ ibm . dan rivayet edilmiştir ki: — Abdullah İbni Ömer, suyu- az bir yerde bir çobanla bir miktar koyun gördü; bir de bu yerden daha (suyu bol olma bakımından) güzel bir yer gördü. Bunda**.dolayı çobana şöyle dedi —Vay yazik sâna, ey çoban! Koyunları çevir (şu suyu bol taraftı).Zira ben ResÜlullah (Salhlktkü-Aleyhi Sellerhyin ' şöyle 'buyurduğunu İşittim: «—Her çoban, sürüsünden sorumludur.» [814] Yamlış yolda bulunan veya'çaresiz bir halde görülen bir kardeşin danışması olmasa bile, onun haline va!<ıf olanın ikdz'eaTp/önû'ydr-djmda. bulunması.gerejcir. İşte. l;b-.n i Ömer/, çobanın şu ihjiyücı içinde bulunduğunu görmesi üzerine; rŞng daha elverişli, ve.;$uyu .bpl^bıCtskd; bir yer göstererek delâlette bulunmuş ve çobanın sorumluluğunu da hatırlatmıştır. Müslümanlar daima',iİÖğYu ve iyi yoları btrbırİe'nne gösterip delâlette büfunrnalidırka'r. Ö'anışrtıa drniaİcsızın da bu yapılmalıdır.[815] (196) Kötü Örnek Hoş Görülmez 417— îbni Abbas, Peygamber (Sallaiiahü A leyhi ve Seilem) 'den rivayet ettiğüıe göre, Hazreti Peygamber şöyle buyurdu: «— Kötü hal ile vasıflanmak bize uygun düşmez: Hibesinden geri dönen, kusmuğuna dönen köpek gibidir.»[816] Hİbe, bir karşılık olmaksızın, bir malı başkasına bağışlamaya denir. Hibe karşılıksız bir bağış olduğundan, başkasına yapılan bu bağışı geri almak tahrimen rrfekrûhtur;^çünkü bunda' hasislik vd'lslâm vakarına yakışmayan davranış vardır. Olgun insanlar buna tenezzül etmezler. Zaten yedi şey vardır ki, bunlar hibeden dönmeye ve yapılan bağışı geri almaya mani olurlar. Engel teşkil eden bu hususlar şunlardır: 1— Bir kimseye herhangi bir mal hibe edildikten sonra, hibe edilenin elinde kıymeti artmış olursa, bu mal geri alınamaz. Hibe edilen bir binaya ilâve yapılması, sıvanıp boyanması; veya hibe edilen kumaşın dikilip elbise haline getirilmesi gibi... 2— Hibe edilen mal teslim edildikten sonra taraflardan birinin vefat etmiş olması, o malın geri alınmasına engel teşkil eder. 3— Bir ivaz karşılığında yapılan hibeden de dönülmez. Meselâ; kendisini ölünceye kadar bakıp beslemek üzere akarını başkasına hibe eden, bu hibesinden dönemez. Bir kimseye hibe edilen malın, hibe edilenin elinden çıkmış olması, hibeden dönmeye engel olur. 5— Zevci yy et hibeden dönmeye engel teşkil eder: Kocanın karısına ve karının kocasına yapmış oldukları hibeden dönmeleri caiz olmaz. 6— Bir kimsenin neseben mahremleri olan akrabalarına yapacağı hibeden dönmesi olamaz. Böyle bir yakınlık hibeden dönüşe engeldir. Amca oğluna yapılan hibeden dönülebilir; çünkü amca oğlu mahrem değ i İdi f, yalnız neseben akrabadır. Amca oğlu ile evlenmek caiz ve mubahtır, yani arada mahremiyet yoktur. Yine süt kardeşe veya kayın valideye yapılan hibelerden dönülebilir; çünkü bunlar neseben akraba değillerdir. 7— Hibe edilen bir malın helak olması da, hibeden dönmeye engel olur. Meselâ; hibe edilen bir mal, hibe edilenin elinde yansa, kaybolsa veya herhangi bir şekilde mahvolsa, bu malın kıymeti geri alınamaz. işte bu yedi halin dışında hibe edilen bir mal geri alınabilirse de, Hanefî mezhebine göre tahrimen mekruhtur. Hz. Peygamber Efendimizin buyurdukları gibi : «— Hibesinden dönen, kusmuğuna dönen kelp gibidir.» Bu ağır itham karşısında mecburiyet halleri olmadıkça, hibeden dönülmemelidir.[817] (197) Hile Ve Aldatma Hakkında 418— Ebû Hüreyre demiştir ki: — Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: «— Mümin sal iyi kimsedir; münafık (kâfir) ise, hilekâr kötü kimsedir.»[818] Gerçek mümin dünya menfaatine önem vermediği ve hırs peşinde olmadığı için tecrübesi az olur ve herkesi de kendi gibi; zannederek hareket eder. Bunun için saf ve hilesiz hareket.eder. Bunun neticesi olarak da daima aldanır.'- Daho.-ziyade âhirete taallûk eden işlerde ve Allah'ın rızası gözetilmesi jcab eden yerlerde ihtiyatlı ve sağlam hareket eder. Halbuki samimiyeti olmayan,.Allahdan korkmayan kötü ruhlu nsanlar dünya menfaatine kıymet verirler ve .karşılarındaki saf müminleri iki yüzlülükleri ije, çeşitli yalan ve fitnelerle aklatırlar, kendi hasis gayelerine hizmet.ettirirler. Ğırr, iki yüzlü Qtmayqn, hilesi bulunmayan, saf kimseye denir. İşte mümin böyle olur. Habb, hHekâr>- dubaracı, oynak kimseye denir. Bu vasıf da münafık, facir ve kâfirlerin vasfıdır.[819]



(198) Sövmek


419— İbni Abfe^cl^n rivayet edildiğime gÖres şöyle, deapiştir :

— Resûlüllah (SaUatlahü Aleyhi ve SeÛemyin zamanında iki adam ara-sınçla sövme bldıj. Btınlardan biri sövdü, diğeri sustu; Peygamber (Sallallahü Âleyhkpe Se2tem); de oturuyordu. Sonra diğeri (sövülen adam) aynı sözü geri çevirdi (sövene iade etti). Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalktı (meclisten gitti), Hazreti Peygamber'e, niçin kalktın? diye 3orul,d«. Peygamber şöyle buyurdu :

«— Melekler kalktı, ten de onlarla beraber kalktım. Bu sövülen, sükût ettiği müddet, melekler tuna sövene, sözünü geri çeviriyorlardı. Ne zaman ki bu adam, şovenin sözünü geri çevirdi, melekler kalktı (gitti).»[820]



Sibab : Bir kimseyi ayıplamaya, ırzına tecavüz etmeye ve kötü söylemeye denir. Bir Müslümanın din kardeşine böyle tecavüzde bulunması ona zulmetmektir, onu incitmektir. Bir kimseyi incitmek ise yasaktır. Böyle bir harekete muhatab olan, aynı sözü geri çevirmek hakkına sahiptir; bununla beraber susar ve mukabele etmezse daha büyüklük göstermiş olur ve derecesi yükselir. Sustuğu müddet melekler onun yardımcısı olur; fakat mukabele edince melekler aradan çıkar, yardımcı olmazlar. Cenabı Hak şöyle buyuruyor:

«KötUlUğün cezası, ona denk bir kötülüktür; fakat kim bağışlar ve (kendisi ile hasmı arasını) düzeltirse, onun mükâfatı Allah'a aittir. Elbette Mı»h halimleri sevmeze» (Şûra Sûresi, Âyet: 40)

Âyet-i kerîmeden de anlaşılıyor ki, bir fenalığa ancak misli ile mukabele edilir. Bununla beraber kim mukabele etmez ve bağışlarsa, hasmı İle arasını düzeltirse, Allah katında İiüyük sevaba nail olur. Birinci hareket avam tabakasının hareketi ve İkincisi de seçkinlerin hareketi olur.

Ebu Davud bu hadîs-İ şerifi daha geniş olarak ve Hz. E b u Bekir üzerine cereyan etmiş bir vak'a olarak tesbit etmiştir.[821]



420— (99-s.> ÜmrmVd-Derdâ'dan rivayet edildiğine göre, bir adam kendisine gelip şöyle dedi:

— Bir adam, Abdülmelik'in yanında sana dil uzatmıştır. Ümmü'd -Derdâ şöyle cevab verdi:

«— Bizde olmayan bir şeyle ayıplanmamız mı, bizde olmayan şeyle ne kadar övüldük...»[822]



Ömmö'd-Derda, ashabı kiramın hanımlarından olup, takva ve fazileti ile şöhret bulmuştur. Kocası Ebu'd-Derda 'dan daha önce, Hz. O s m a n 'm hilâfeti zamanında Şam'da vefat etmiştir. İsmi Hayre 'dir. Ümmü'd-Derda E! Kübra diye-maruftur. Peygamberimizden ve kocasından hadîsler ezberlemiş ve kendisinden de, tabiîn'den Meymûn ibni Mihran, Safvarr ibni Abdullah ve Zeyd ibni Eşlem gibi şahsiyetler rivayet etmişlerdir.

Ümmü'd-Derda hazretlerini ayıplayan ve onu küçük düşüren adamın sözlerine, Ümmü'd-Derda 'nın önem vermeyip geçmesi ve herhangi kötü bir mukabelede bulunmayışı, derecesinin büyüklüğüne ve olgunluğuna delâlet eder. Bu sabrının mükâfatını Cenab-ı Hak verecektir.[823]



421— Kays'dan rivayet edildiğine göre, Kay s demiştir ki:

— Abdullah (İbni Med'ud) şöyle buyurdu:

— Bir adam arkadaşına, sen benim düşmanimsm, dediği zaman;(bı lardan biri İslâm'dan çıkmıştır; yahut arkadaşından beri kalmıştır. Kays demiştir ki:

— Bundan sonra Ebu Cuheyfe, Abdullah'ın şöyle dediğini bana haber verdi:

— (Bu dargınlardan) tevbe eden müstesnadır, (o kurtulmuştur).[824]



Bİr kimseye düşmanımsın demek, çok ağır bir ithamdır. Bir Müslümana düşman ancak kâfirler olur. Böyle bir niyyetle söylendiği zaman, eğer mu-hatab olan kâfir durumunda değilse, söyleyen kâfir olur; yani küfür işlemiş kadar günahkâr olur. Bunların kurtuluşu ancak tevbe etmeleriyle mümkündür.[825]



(199) Su Vermek


422— (101-s.) İbni Abbas'dan rivayet edildiğine göre, îbni Abbas şöyle demiştir:

— (Ravilerden Leys şüpheye düşerek: «Zannediyorum ki, İbni Abbas bunu Peygambere kadar yükseltmiştir», der.) :

«— İnsanoğlunda üçyüz altmış organ, yahut kemik, yahut mafsal vardır. Bunlardan her biri için her gün bir sadaka var: Her iyi söz bir sadakadır; insanın kardeşine yardım etmesi :bir "sadakadır; su verdiği bir içim su sadakadır; yoldan eziyet veren şeyi gidermek bir sadakadır.»[826]



İnsan bir günah İşlediği zaman onun cezasını ve azabını organların hepsi birlikte çeker ve elem duyarlar. Buna karşılık da yapılan en küçük sevab ve iyiliğin mükâfatını yine azaların hepsi müşterek olarak kapanırlar ve bundan manevî haz alırlar. İyi ve hoş bir kelimeden tutun da bir yudum su vermeye kadar her hareketin bir sevabı olmakla, insan vücudunun bütün organlarına intikal eder. Burada ravİ şüphe etmektedir:

«— Ya üçyüz almış organ, ya kemik veya mafsal...» demektedir. Sayı verilmesi, insandaki cüzlerin ve kemiklerin fazla olmasına ve sevabın hepsine geçeceğine işaret içindir. Tıb ilmi bakımından tam üçyüz kemiğin olması icab etmez. Sonra kemik ve aza sayıları itibarî olduğu için, değişik sayılar elde edilebilir. Meselâ; kafa kemikleri, kafatası ve çene kemikleri diye kısımlara^ aynlabıldiği gibi, çene kemiklerindeki dişler de ayrı parçalar olarak sayılabilir. Böyle itibarlara göre de sayılar değişik olur.[827]



(200) Sövüşen İki Kimsenin Söylediklerinin Günahı İlk Başlıyandır


423— Ebû Hüreyre, Peygamber (Saîlaliahü Aleyhi ve Se/temj'deıı rivayet ettiğine göre, Hazreti Peygamber şöyle buyurdu :

«— Sövüşen iki kimsenin söyledikleri sözün günahı, sövülen (mazlum) hududu aşmadıkça, ilk söze başlayan üzerinedir.[828]



İlci kişi arasuida meydana gelen s-öş/üşmeden doğacak olan söze başlayan üzerine vaki olur; sövülen kimse, sövene fazlasiyle iade etmediği ve yalnız kendine söyleneni geri çevirdiği takdirde... Şayer ikinci şahıs ziyade ederse, günahta ortak olurlar, her ikisi de aynı günahı işlemiş olurlar; fakat İkinci şahıs affeder ve bağışlar, susarsa bunun ayrıca sevabı olur, Allah Tealâ mükâfatını verir.[829]



424— Enes, Hazreti Peygamber (Sallaİlahü Aleyhi ve Sellemyden rivayet ettiğine göre, Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:

— Sövüşen iki kimsenin söyledikleri sözün günahı, mdttlunv durumdaki sövülen tecavüz edinceye kadar, ilk söze başlayan üzerinedir.»[830]



425— Yine Peygamber (Salîallafıü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: «— Bühtan nedir, bilir misiniz?» (Ashab) dediler ki:

— Allah ve onun Resulü daha iyi bilir. Peygamber: «— İnsanların arasını bozmak için, bir kısım insanlardan bir kısmına sözü nakletmektir.» buyurdu.[831]



426— Ve yine Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem} şöyle buyurdu:

«— Allah (Azze ve Celle), l.irHrinize tevazu edesiniz ve birbirinize tecavüz etmeyesiniz diye bana vahyetti.»[832]



Tevazu : Hiç kimse özerine kendini üstün görmemek, başkanı katında kendinde bir hak bilmemek ve Allah'ın kullarına merhametli olup, Cenab-i Hakkın emirlerine daima boyun eğmek tevazudur. Buna alçak gönüllülük de denir. Tevazu, kibrin karşılığıdır. Büyüklenmek ve kendinden üstün kimseyi görmemek ve beğenmemek, daima kendine hürmet edilmesini istemek çok kötü bir ahlâktır. İnsanı Allah'a İsyana ve küfre kadar götürür tehlikeli bîr hastalıktır. İnsanlar arasında da şerefi düşürür, hoş karşılanmaz, nffret kazandırır/Tevazu ise,insanı yüj(^BJ^4*^^rhürmet-kazarfdırır. Allah katında da tevazu sahibi makbul olur.

Bir de horluk ve dalkavukluk vardır ki, bu bayağı ve adi bir harekettir. Bazı nefsanî arzulara ve menfaatlere kavuşmak İçin şahsiyeti yok ederek başkasına yaltaklanmak ve ona boyun eğmek, yapmacık sadakat hareketlerinde bulunmak hastalığıdır. Bu kötü huy, insanın şahsiyet ve vakarını yok eder, insanı bayağılaştınr ve hasîs duruma sokar.

İyi ve makbul olan tevazu şudur: Allah'ın emirleri bahis konusu olduğu zaman onlara sarılmak ve onları yerine getirmek, yasaklan ile karşılaşıldığı zaman da onlardan sakınmak. Allah'ın emir ve yasaklarına böyle riayet etmeyen, Allah'a kulluktan kaçmış olacağı için, kendinde bir nevi kibir var demektir. Allah'ın emirlerini yerine getirmemek, ona boyun eğmemektir. Bu bakımdan kibir alâmeti vardır. Allah'ın emir ve yasaklan çerçevesinde kullarla münasebette bulunmak, kullara karşı da tevazuun ifadesi olur. Nefsanî his ve arzular kabarıp da insan kendinde bir azamet ve varlık duyunca, Allah'ın kudret ve azametini jdüşüfterefc "kendi mevkiini tayin etmeli ve tevazu yolunu tu+maJithr. Bir hadîs-i şerifte buyurulduğu gibi :

«— Mütevazı olanı Allah yükseltir ve büyüklenenİ de Allah küçültür.»

İşte Allah katında derece kazanmak ve insanlar arasında makbul olmak için tevazu yolunu seçmelidir.[833]



(201) Sövüşenler Şeytandandırlar» Saçmalarlar Ve Birbirlerine Yalan Söylerler


427— İyaz'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

— Dedim ki, ey Allah'ın Resulü! Adam bana sövüyor. Peygamber (Salîalîahü A leyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Sövüşenler şeytandırlar, saçmalarlar, ve birbirlerine yalan söylerler.»[834]



İki kişi arasında kızgınlık ve öfke meydana gelir de karşılıklı olarak sövülmeye başlarlarsa, itidal ve irade ortadan kalkar; insana aklı değii, nefsi hakim olur. Nefis şeytanın emrinde hareket ettiğinden^ artık bu iki kimse şeytanlık yaparlar. Yani birbirlerine fenalık ve kötülük işlerler, söyledikleri sözün farkında olmazlar, birbirlerine iftira eder ve yalan söylerler. Bu duruma düşmemek için kötü söylemekten daima kaçınmak ve kötü söyleyenlere mukabelede bulunmamak, hiç olmazsa söylenenden ziyade etmemek gerekir.[835]



428— İyaz îbni Hımâr'dan rivayet edildiğine göre, Resûlüllah şöyle buyurdu :

«— Allah, bana, tevazu edesiniz diye vahy etti; öyle ki biriniz diğerine tecavüz etmesin ve hiç kimse de diğeri üzerine öğünmesin.»

Ben de dedim ki:

— Ey Allah'ın Resulü! Bana bildirir misiniz, benden daha noksan olan bir topluluk içerisinde eğer bir adam bana sövse de ben ona sözünü geri çevirsem, bunda bana günah var mı? Hazreti Peygamber şöyle buyurdu :

«— Sövüşenlerin her ikisi şeytandır, saçmalarlar ve birbirlerine yalan söylerler.»[836]



428— (Mükerrer) Iyaz şöyfe deniştir:

— Mekke'de (Haremde) Resûlüllah (Sallaliakü Aleyhi ve Sellem) arkadaşı idim. Sen henüz Müslüman olmadan Önce ona bir dişi deve-hediye ettim de, onu kabul etmedi ve şö'^le buyurdu:

«— Ben müşriklerin bağışından hoşlanmam.»[837]

Müşriklerden hediye kabul edip etmemek hususunda ayrı ayrı hadîs-İ şerîfler vardır. Bunlar şu şekilde izah edilmektedir:

Bir dostluk ve sevgi kazanmak maksadıyle müşrikler tarafından verilecek hediyeleri Hz. Peygamber kabul etmemişler; fakat bir ünsiyet kurma!; mafcsodı ile veya bir maslahat gözetilmek kaydı ile kabuT etmişlerdir. Yahut putlara tapan müşriklecçlen katml- cimememİşler; ehl-i kitabdan kabul buyurmuşlardrr diye Wvefh yapılmaktadır.[838]



(202) Müslümana Sövmek Fasıklıktır


429— Sa'd İbni Malik'den; o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) den rivayet ettiğine göre, Peygamber şöyle buyurdu:

«— Müslümana sövmek fâsıklıktır.»[839]



Ftsk, iyi halden çıkıp kötü duruma düşmeye denir. ster insanda bulunan bîr ayıpla olsun ve ister ondlr bulunmoyan bir ayıpla olsun, onu kötülemek ve ayıplamak, ona dövmektir. Böyle çirkin bir hareketin doğurduğu 'rafite de fasıkltktır, bayağı ve günahkâr duruma düşmektir. İslâm'ın ahlâk çerçevesini kırmak ve dışarı çıkmak olur. Tevbekâr olup helâllaşmayanlar âhirette cezalarını çekerler.[840]



430— Enes'den rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah (Satİailahü Aleyhi ve Selle/h) kötü söz söylemezdi, lanet okumazdı ve sövü-cü de değildi. Öfkeli zamanında şöyle derdi:

«— Ona ne oluyor? Alnı yete sürünsün.»[841]



Metinde geçen «Tdribe cebîmjhu» Arapçada bir deyimdir. Lügat bakımından, dini topraklansın demek İse de, yüzükoyun yere düşsün manâsına gelir. Hoşlanılmayan kimse aleyhine kullanılan bir sözdür. İşle Hz. En es'in rivayetlerinden anlaşılıyor kİ, Resûlüllah Efendimiz hiddetli anlarında dahi yüksek ahlâk ve meziyetlerini korurlar ve ancak bu deyimi kullanırlardı, Bir hadîs-i şeriflerinde buyurdukları gibi :

— Babayiğit, insanları yenen değil, öfkesini yenendir.»

Olgunluk ve kemal buradadır.[842]



431— AbduIIah'dan, o da Peygamber (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) 'den rivayet etmiştir:

«— Müslümana sövmek fa sıklıktır ve onu öldürmek küfürdür.»[843]



Möslümana sövmenin fasıklik olduğuna dair hadîs-i şerif 429 sayıda geçmişti. Burada Müslümanı öldürmenin küfür olduğu beyan buyuruluyor.

Bir Müslümanı öldürmek haramdır. Böyle kesinlikle haram olan bir işi helâl kabul ederek işlemek küfür olur, İslâm dininden çıkmayı gerektirir. Bir de bir Müslümanı, mümin vasfından dolayı, yani Müslüman inancında bulunduğu gerekçesiyle öldürmek yine küfürdür; çünkü bir mümini ancak kâfir öldürür. Bu gibi maksatlar dışında bir Müslümanı öldürmek haram fiil olur, böyük günahlardan sayılır; fakat küfür olmaz. İşin manevî sorumluluğunun büyüklüğünden ve böyle hareketlerden sakınmaya teşvik bakımından küfür lâfzı İle ifade edilmiştir.[844]



432— Ebu Zer'den işitildiğine göre, şöyle demiştir: — Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğunu dinledim :

«— Bir adam, bir adama (taşkınlık yaparak) söa atmasın; ona küfür sözü atmasın (kâfir demesin). Böyle yaparsa, arkadaşında küfür bulunmadığı takdirde, küfür kendisine döner.»[845]



Allah'ın emrinden dışarı çıkarak bir kimseye ağır ve kötü lâflar söylemek -ve atmaktan Hî. Peygamber müminleri alıkoyuyor. Buna dili alıştırmamak ve daima tatlı söz söylemek yolunu seçmelidir. Sözlerin en ağırı, başkasını küfürle itham etmektir. Bundan son derece kaçınmak icab eder,-öyle kİ, küfür isnad edilen şahısta bu vasıf yoksa, o küfür vasfı söyleyene döner de onun vasfı olur.

Bir kimse gerçekten kâfir bile olsa, ona böyle bir isnad yapıldığı zaman, söyleyene bu sözün vasfından bir şey dönmez; fakat günahkâr olur. Çünkü bunu söylemekle karşısındakine eziyet vermiş;'OffCf'töhkîr''etrtt'fş, insanlar arasındaki mevkiini ayak altına almıştır. Böyle bir hareket kâfiri, küfrü üzerinde ısrara, kızgınlığa ve sertliğe götürür. Halbuki Müslüman, tatlı ve yumuşak söz ve hareketlerle, örnek olacak davranışlarla küfür yolunda bulunanların kalblerİnİ çevirmek görevi altındadır, irşat yolu budur. Nefret kazandıracak tutumlara asla baş vurmamalı, şuna buna sövüp sayma suretiyle sokak ve kürsü kahramanlıkları yapılmamlıdır. Hele cemiyet İçinde mevkii düşük olanın yüksek mevkİdekilere pervasızca saldırması, hiç bir zaman fayda sağlamaz, zarar getirir. Her şeyden önce insanlara örnek olacak ahlâka sahip olmalıdır. Buna muvaffak olunduğu gün cemiyet kurtulur. "Aksi halde anarşi ve nifak olur.[846]



433— Ebu Zer'den aynı senedle rivayet edildiğine göre, Ebu Zer Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) *in şöyle buyurduğunu dinlemiştir:

«— Bir kimse 'bilerek babasından başkasına intisabı iddia ederse, küfretmiş olur. Kim de mensubu bulunmadığı bir kavme intisabı iddia ederse, Cehennemdeki yerine hazırlansın; ve bir kimse bir adama küfür isnad eder yahut:

— Ey Allah'ın düşmanı, der de onda bu hal yoksa, söylediği söz kendine döner.»[847]



Bu hadîs-i şerifle üç fiilin vahim neticeleri beyan buyurulmuştur:

1— Bildiği halde, babasından başkasını baba kabul etmek ve onu baba edinmek : Burada yalana baş vurarak faydalanmak vardır ki, bu haramdır. Bir kimsenin malına, şerefine ve ilmine rağbet gösterip, ondan menfaat temin etmek maksadı ile başvurulacak bir sahtekârlık yoludur. Allah Tealâ'nın verdiği meşru bir babayı ve böyle şerefli bir nimeti inkâr olur. Yahut yalanı helâl kabul ederek başkasını baba edinmek niyyetİni taşıyorsa kâfir olur. Her halde böyle kötü davalarda bulunmak günahtır, tevessülü dahi düşünülmemelidir.

2— Mensub olmadığı,bir kavme intisabı iddia etmek: Bu da aynen babastndan başkasına intîsab iddiası maksat ve neticelerini taşır. Böyle bir fülİ işleyen tevbe etmeksizin ölürse, Cehenneme girmeden Cennet'e giremez.

3— Adam kâfir veya Allah'ın düşmanı olmadığı halde ona, kâfir veya Allah'ın düşmanı diyene, söylediği söz avdet eder: Buna dair açıklama 432 nolu. hadîs münasebetiyle geçmişti.[848]



434— Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) 'in ashabından biri olan Süleyman tbni Sured'den işitilmiştir; adam şöyle anlattı :

— Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem)'in yanında iki adam sövüştü. Bunlardan biri hiddetlendi. Hiddeti o kadar taştı ki, yüzü şişti ve şekli değişti. Bunun üzerine Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem):

*— Ben bir söz biliyorum ki, eğer onu, (bu hiddetlenen adam) deseydi, içinde bulunduğu hal kendisinden giderdi.» buyurdu. (Peygamberin yanında bu sözü duyan) adam, o hiddetlenene gidip Peygamber (Sallatttöıü Aleyhi ve Sellem)'in sözünü haber verdi ve şöyle dedi:

— Allah'ın rahmetinden kovulmuş Şeytan'dan Allah'a sığın = Eûzü Billahi Mineş'Şeytani'r-Racîm, diyerek Allah'a sığın.

Öfkeli adam:

— Bende hiddet mi zannediyorsun, ben deli miyim? git, dedi.[849]



Öfke, kalbten kaynayarak vücut dışına sıçrayan bir haldir ki, bunun zıddı hilimdir = yumuşak huyluluktur. öfke makbul olmayan bir haldir; hilim İse güzel ahlâktır.

öfkenin sebebi, kenatnden'*âsa$ mayaçak bir hareketin ortaya çıkışıdır. Öfke tesirini dışarda gösterir, zarar» çok kere başkasına ve kendine olur. Bir de hüzün vardır ki, kendinden üstün gördüğü adamdan, kendine reva görmediği kötü bir hareketin vukuundan meydana gelir. Hüzün vücut dahilinde kalır, dışarı sirayet etmez. Onun için zararı içedir, hüzün sahibini öldüren bir zehirdir.

öfke ve hüznün zararından korunmak için, daha doğrusu bunları engellemek için, bazı tedavi usulleri vardır. Bunların başında, Şeytan'ın şerrinden Allah'a sığınmak gelir. Peygamber Efendimiz bunu tavsiye buyurmuşlardır. Zİra öfke, Şeytan'ın dürtüşü ile meydana gelen ve her iki tarafa zarar veren bir haldir. Bundan korunmak ise, ancak Allah'a sığınmakla olur. Allah Tealâ hatırlanınca, ona itaat husule gelir, nefsin ve Şeytanın arzuları yenilir. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

«— Eğer seni şeytan tarafından bir dürtüş Öfkelendirirse (haktan çevirirse) Allah'a sığın, (istiaze getir).»[850]

Öfkelenen kimse, öfkesini yenmek İçin, bir halden başka bir hale dönmelidir. İş yapıyorsa bırakmalı, boş duruyorsa çalışmalıdır, öfkenin doğuracağı zarararı hatırlamalıdır. Kusurluyu bağışlamanın sevabını düşünerek sevaba rağbet etmelidir. Kazanılan teveccühün öfke sebebiyle nefrete döneceğini hatırlamalıdır. Bu tedavi usullerine baş vurulduğu takdirde öfke önlenmiş olur.

Hadîs-i şerifte zikri geçen adamın Hz. Peygamber in tavsiyesini kabul etmeyişi İki sebebe bağlanabilir:

1— Kendi zannınca Ntifgejmcdk cinnet derece£İnc|i8jı;i taşkınlıklara karşı yapılır. Kendisjj}#İ3 ^öyjjejjir .taşkınlık hissetmemistİr^y^bunun için de istiazeye lüzum görmemiir.

2— Adamda nifak alâmeti bulunduğundan, öfkeli halinde :Hz. Peygamberin tavsiyelerini kabul etmemiş olmak ihtimali vardır. İnanç yönünden Peygamberin sözünü kabul etmemek küfürdür.[851]



435— (102-s.) Abdullah'dan :

— İki müslüman yoktur ki, bunlarla Allah arasında bir perde (muhafaza) olmasın. Bunlardan biri, arkadaşına dargınlık sözü söyleyince, Allah'ın perdesini yırtmış olur, (artık korunmaz). Bunlardan biri diğerine":

«— Sen kâfirsin!» derse, ikisinden biri kâfir olur, (muhatab gerçekten kâfir değilse, söyliyen kâfir olur).[852]



Bu haberden anlaşılıyor ki, birbirine sadık kalan ve birbirini incitmeyen iki Müslümanın, bu hal üzere bulundukları müddet koruyucuları Altâh Tealâdır. Eğer bunlardan biri hududu aşar ve arkadaşını gücendirecek sözde bulunursa, Allah muhafazasından d işarda kalırlar ve birbirleriyle uğraşarak cezalarını çekerler.[853]



(203) İnsan Sözünü Belli Kimselere Tevcih Etmemelidir


436— Mesrûk'dan rivayet edildiğine göre, Hazreti Âişe'nin şöyle buyurduğunu anlatmıştır:

— Peygamber (Sallallahü A'.cyhi ve Selle m) bir iş yaptı ve o işin işlenmesine ruhsat verdi. Bundan bir kısım müslümanlar kaçındılar, (onu yapmadılar, zanlarınca takva yolunu seçtiler). Bunların tutumu Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selletnje ulaştı. Bunun üzerine, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hitabette bulunup Allah'a hamd etti; sonra şöyle buyurdu :

«— Bazı kimselere ne oluyor, benim yaptığım şeyden kaçınıyorlar, (onu yapmıyorlar)? Allah'a yemin ederim, ben Allah'ı o kimselerden daha iyi bilirim ve onlardan daha çok Allah'dan korkarım.»[854]



Peygamber in yapılmasına izin verdiği bir işi, ashabdan bîr kısmı yapmaktan sakındılar ve zannettiler ki, onu işlemek kemal derecesine aykırıdır. Ramazan gecelerinde hanımlariyle buluşma ruhsatını, kemale uygun bulmadılar. Bunu öğrenen Hz. Peygamber metindeki hutbeyi İrad etmişler ve zevcelerinden ayrı kalanların kişiliklerini belirtmeyerek konuşmuşlardır. Yüksek ahlâkları icabı, kendilerine ulaştırılan bîr haber dolayısiyle ilgili şahsı hiç bir zaman karşılarına alıp konuşmadıklarını, tariz yolu ile İfade ettiklerini Hz. Âişe haber vermektedir. Şahısların ismini vererek ikazda ve İhtarda bulunmak, ilgiü şahısların kırılmasına ve incinmesine yol açacağı İçin, Peygamberimiz, böyle bir harekette bulunmazlardı; insanları yüzlerine karşı ayıplamazlardi. Allah'a ibadet ve İtaat gibi, dinî mevzulardaki noksanlıkları ikaz ederek düzeltirlerdi.[855]



437— Enes'deiTrivayet edildiğine göre» şöyle demiştir: — Peygamber (Saltaliahü Aleyhi ve Seltem), insanda hoşlanmadıkları bir şeyi görünce onu karşılarına almazlardı, (ona hitap ederek mahcup bırakmazlardı). Bir gün bir adam Peygamberin yanına girdi, üzerinde za-feran sanlığı izi vardı. Adam kalkınca, (işine gidince) Peygamber ashabına şöyle dedi:

«— Keski bu sarılığı ve kokusunu gidereydi, yahut izini çıkara ydi.»[856]



Peygamber Efendimiz, huzurlarına gelen adamın özerinde bulunan zaferan lekesiyle kokusundan hoşlanmadıkları halde ona, yüzüne karşı git, temizlendikten sonra gel, dememişler; ancak adam ayrıldıktan sonra haÜnden hoşlanmadıklarını ifade buyurmuşlardır. Bununla beraber, E bu D a v u d 'un rivayetinde, adamo :

«— Git, temizlendikten sonra gel.»

Şeklinde tesbit edilmiştir. Böyle olunca, yüze karşı söyleyişleri nadir olan hallerden biri sayılır.[857]



(204) Kendi Teviline Göre Başkasına Ey Münafık Diyen Kimse


438— Ebu Abdurrahman Es-Sülemî'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

— Hazreti Ali (Radiyallahu anh) 'in şöyle dediğini dinledim:

— Ben ve Zübeyr: İbnu'l-Avvam ikimiz de atlı olduğumuz halde, Peygamber (SallaliahüAleyhi ve Sefam),, bizi (Mekke'ye doğru) gönderip dedi ki:

— Gidin, tâ falan bahçeye ulaşıncaya kadar... Orada bir kadın vardır ki, kendisinde Hatıb İbni Ebi Belta'a tarafından Mekke müşriklerine yazılmış bir mektup var. (O mektupla Mekke'yi feth edeceğimizi müşriklere haber vermektedir.) Onu bana getirin.»

Ona, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vasfettiği şekilde bir deve üzerinde giderken kavuştuk. O kadına dedik ki:

— Beraberindeki mektubu ver. O :

— Bende mektup yoktur, dedi. Biz, kadını ve devesini aradık, (bulamadık). Arkadaşım dedi ki:

— Bilemiyorum, (ne yapalım). Ben dedim ki:

— Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hata. etmemiştir^ Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, muhakkak surette (ey hanım), senin elbiselerini çıkaracağım, yahut mektubu çıkarırsın.

Bunun üzerine kadın, giydiği yün şalvarının kemerine eliyle abanarak mektubu çıkardı. Biz de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e döndük. Hazreti Ömer şöyle dedi: (Bu adam = Hatıb îbni Ebi Balta'a).

— Allah'a ve onun Peygamberine ve müminlere hıyanet etmiştir, (bu münafıktır), bırak beni, boynunu vurayım.

Peygamber, Hatıb'a sordu:

«— Bu işi yapmaya seni sevk eden ne?» Adam dedi ki:

— Bende nifak yok, ben ancak Allah'a imân eden bir kimseyim. Mekke'deki akrabalarım yanında taraftarım olsun, kasdmda bulundum. Peygamber;

«— Doğru söylemiştir ey Ömer! Bu adam Bedir savaşında bulunmadı mı? Allah o savaşta bulunanların haline muttali olması gereği Ue olur ki şöyle buyurur: İstediğinizi yapın, size Cennet vacib olmuştur.»

Bunun üzerine Hazreti Ömer'in gözleri yaşardı ve:

— Allah ve Resulü daha iyi bilir, dedi.[858]



Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Sell&m) hicretin sekizinci yılında Mekke'yi fethetmeye karar verip savaş hazırlıklarına girişince, harekâtın gayet gizli cereyan etmesini ve Kureyş'in bundan haberdar olmamasını temin için tedbirler almıştı. Bu hususta Allah'a dua etmişti. İşte bu esnada ashabdan Hâttb Ibni Ebi Belta'a, Mekke'de bulunan Müslüman akrabası müşriklerden zarar görmesinler diye müşriklere bir taviz olarak savaş hazırlığını bildiren bir mektup yazdı ve S a re adındaki bir kadınla Mekke'ye göndermeye koyuldu.

Nihayet mektup ele geçirilip Hz. Peygamberin huzuruna getirilince, Hazreti Ömer:

«— Ya Resûlâllah! İzin ver, şu münafıkın boynunu vurayım!» demişse de, Bedir savaşında bulunmasına hürmet olarak bu kabahatini Peygamber bağışlamıştı. Bu hâdise üzerine şu âyet-i kerîme nazil oldu :

*— Ey imân edenler! Düşmanlarımı ve düşmanlarımızı dostlar edinmeyin. Siz, onlara (mektupla bağlılık ve) sevgi yo llu yorsun uz; halbuki onlar, Kur'ân'dan sise geleni inkâr ettiler. Kabbiniz olan Allah'a imân ediyorsunuz diye, sizi ve Peygamberi (Mekke'den) çıkarıyorlardı. Eğer sizler benim yolumda ve rızam uğrunda cihad için (Mekke'den Medine'ye) çıktı-mzsa, (düşmanlarımı ve düşmanlarınızı dost edinmeyin). Siz sevgi göstererek onlara sır veriyorsunuz; halbuki ben, sizin gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı da hep bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, artık hak yolun ortasında sapıtmıştır.»

Bu âyet-i kerîme, H â 11 b 'in iman ehlinden olduğunu böylece ispat etmiştir.

Hâtıb, daha önce hicretin alttncı yılında Hz. Peygamber tarafından İskenderiye'deki Rum Meliki Mukavkıs'e elçi gönderilmişti. M u k a v -k ı s'in takdim ettiği Mariye-i Kıptıyye İle diğer hediyeleri Hz. Peygambere getirmişti. Hicretin 30. yılında altmış beş yaşında olduğu haİ-de vefat etti ve cenazesi Hz. Osman tarafından kılındı. Allah ondan razı olsun. Netice olarak, herhangi bir tevile saparak bir kimseye «Münafık» diye hitab etmek doğru değildir, hatalıdır.[859]



(205) Kardeşine: «Ey Kâfir!» Diyen Kimse


439— Abdullah İbni Ömer'den; Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu :

«— Hangi adam, kardeşine kâfir derse, bu söz ikisinden lirini küfre götürmüştür.»[860]

440— Resûlüllah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) 'in şöyle buyurduğunu Abdullah îbni Ömer haber vermiştir:

«— Bir kimse diğerine, kâfir dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir olur : Eğer dediği kimse kâfir ise, adam doğru söylemiştir; yok eğer ona dediği gibi değilse, ona söylediği küfür sözü kendine döner, (söyleyen kâfir olur).»[861]



(206) Düşmanların Sevinmesi


441— Ebû Hüreyre, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den rivayet ediyor ki, Hazreti Peygamber kötü kazadan ve düşmanların sevinmesinden Allah'a sığınırdı.[862]



Kaza ve kadere İman etmek İmanın şartlarından biri olduğu gibi, kötü akıbetlerden ve vuku bulacak belâlardan Allah'a sığınmak da meşrudur. Çünkü yapılan dua da kadere girer. Mukadder olan dua sebebiyle belânın kalkması da yine netice itibariyle kaderin tahakkuku olur.

Meselâ; bir kimse hakkında bir belâ mukadder olur ve yine bu belâ için o kimse dua ederse ondan kurtulacağı da takdir edilmiş olur. Onun için belâların vukuundan ve kötü akıbetlerden Allah'a sığınmak ve ona dua etmek kullara düşen İbadef vazifesidir.

Düşmanların sevinmesini gerektirecek hallerin zuhurundan da Peygam-beî Efendimiz Allah'a sığınrriışbrdır. Çünkü düşmanların sevinip galeyana gelmesi, insanların nefsinde kuvvetli tesir bırakır ve insanlar bundan son derece nefret duyörlar. Bunun doğuracağı düşmanlık karşılıklı haldarın çiğnenmesine sebep olur, haram şeyler helâl diye kabul edilir. Ümmet bu kötö akıbete düşmesin diye, Peygamber Efendimiz düşmanların sevinmesinden Allah'a sığınarak bize örnek yol göstermişlerdir.[863]



(207) Malda İsraf


442— Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) şöyle buyurdu:

«— Allah sizin üç şeyinize razı olur ve üç şeyinize razı olmaz. Sizin O'na ibadet edip de kendisine ortak koşmamanıza, topluca Allah'ın dinine sarılmanıza ve Allah'ın işleriniz için idareci tayin ettiği kimselerle iyi idare etmenize razı olur. Sizin dedikodu etmenizi, çok soru sormanızı ve malı israf etmenizi kerih görür, (bu üç şeyden de hoşnud olmaz).»[864]



Allah Tealâ'nın razı olduğu işler yalnız öç şeyden ibaret olmayıp, sayısız denecek kadar fazladır. Ancak bu zikredilen üç şey dinin ve dindeki gayenin esasını teşkil ederler Bunların önemine ve esas oluşlarına binaen açıklanmışlardır.

1— Allah'a ibadet etmek ve ona hiç bir şeyi ortak koşmamak imanın esası* ve tevhidin bİnasıdır. Böyle bir inanç olmaksızın yapılan ibadetler makbul olmaz ve iman da sahih olmaz.

2— Topluca Allah'ın dinine sarılmak, dinin yaşamasını sağlamak ve saadet nimetlerinden faydalanmak nimetini kazandırır. Allah'ın emirleri ve nizamı, ancak toplu olarak dînine bağlanmak ve ona sarılmak sureti ile uygulanır. Bu birlik ve beraberlik kurulmadıkça İslâm dini yaşamış olmaz ve müslömanlar da ondan faydalanamaz.

3— Müslümanların işlerini görmek ve onları idare etmek için Allah Tealâ'nın başa geçirdiği âmirlere ve idarecilere itaat etmek ve onlara yardımcı olup İyi geçinmek, devlet idaresinin ve millet asayişinin en önemli rüknüdür. İdareciler İslâm dininden çıkmadıkça ve Allah'ın emirleri dışına taşmadıkça, onlara itaat etmek şarttır. Bu yapılmadığı takdirde, o memlekette anarşi ve isyanlar daima mevcut olur. Huzur ve güven kalkarak onun yerini dehşet ve vahşet kaplar. İnsanca yaşama, hayvanı yaşama haline döner. Onun İcm müslümnlartn, müslüman idarecilerine bağlanıp onlara itaat etmeleri, Allah'ın emrettiği büyük bir vazifedir.

Allah'ın razı olmadığı ve kerih gördüğü şeyler de çoktur. Bununla beraber, önemlerine binoen hadîs-i şerifte üç şey olarak gösterilmişlerdir:

1— Dedi-kodu, Allah'ın razı olmadığı şeylerden biridir. Müslümanları birbirine düşürmeye ve kardeşlik bağlarını koparmaya sebep olan en korkunç bir hastalıktır. Cemiyeti kemirir ve ferdleri birbirine düşürerek yıkar. Manen yıkılan cemiyette de din kalmaz.

2— Lüzum olmaksızın fazla soru sorup irdelemek yine zararlı bir hastalıktır. İnsanı şüpheye ve şüphe de imansızlığa götürür. Boşuna zaman kaybettirir, münakaşa ve mücadelelere yol açar. Bunların sonucu da ayrılıklara, ihtilâflara varır.

3— Malı israf etmek, zayi etmek yine yıkıcı bir davranıştır. Bir milletin ayakta durması için iki unsura ihtiyacı vardır. Bunlardan bîri manevîdir, diğeri de maddîdir. Manevî olan, sahih imanın getireceği güzel ahlâktır. Maddî unsur ise, malî kuvvettir. Malî ve iktisadî güce ulaşabilmek için israf kapılarını kapamak şarttır. Malı zayi etmeksizin tasarruf edenler, iktisadî güce sahip olurlar. Bu güce sahip olanlar da esaretten ve kölelikten, sömürülmekten kurtulurlar. İsrafa ve rasgele harcamalara gidildiği zaman da boıç altına girilir. Borçlanan milletler de, alacaklı devletlere karşı ikti-saden ve kültür yönünden esir olurlar, benliklerini kaybederler.[865]



443— (103-s.) îbni Abbas, Aziz ve Yüce olan Allah'ın: «— Her neyi hayra harcarsanız, Allah onun arkasından karşılığını (mükâfatını) verir; O rızık verenlerin en hayırlısıdır.» âyet-i kerîmesin-deki harcamayı, israf etmeksizin ve büsbütün kıcmaksızm diye tefsir etmiştir. (Sebe'e Sûresi, Âyet: 39)[866]



Yemede ve giymede, ev ihtiyaçlarında ve bütün harcamalarda ihtiyaç miktarını aşmayacak şekilde malı ve parayı kullanmak mubahfsr. Zaruret ve İhtiyaç miktarından fazla olarak lükse, tezyinata ve gösterişe kaçmak israftır. Böyle harcamalar yasak kısmına girerler.

Hayır yollarına yapılan harcamalar ne kadar fazla olursa olsun, israf sayılmaz; ancak kenefi ihtiyacını karşılayacak kadar mal ayırmak ve bulundurmak İcab eder, başkasına ihtiyaç duyulmasın diye...

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

«— Elini boynuna bağlı kılma (cimir olma) ve büsbütün de onu açıp israf etme ki, sonra kınanmış olursun, eli boş açıkta kalırsın.» (İsra Sûresi, Âyet: 22)[867]



(208) Saçıp Savuranlar


444— (104-s.) Ubey'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«— Abdullah'a (İbni Mes'ud'a) saçıp savuranlardan sordum. Şöyle cevap verdi :

— Hak olmayan (meşru bulunmayan) yere harcayanlardır.»[868]



Allah'ın haram, ve yasak kıldığı yerlere yapılan bütün harcamalar meşru olmadığı için, bu gibi yerlere sarf edilen paralar ve yapılan yatırımlar İsrafın en kötüsüdür. Çünkü hem haram şeyler ihya edilerek takviye edilmiş olur, hem de mal elden çıkararak asıl ihtiyaçlar yüz üstü kalmış olur. Ferdlerdeki israf hastalığı cemiyete sirayet eder ve sefahat baş göstererek iktisadî çöküntü meydana gelir.[869]



445— (105-s.) tbni Abbas'dan rivayet edildiğine göre:

«— Saçıp savunanlardan murad, hak olmayan yere harcama yapanlardır, dedi.»[870]



(209) Evleri — Konakları — Kervansarayları Islâh Etmek


446— (106-s.) Hazret! Ömer'in minberde şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

«— Sizi barındıran evlerinizi düzgün yapınız ve şu (zararlı) yılanları korkutunuz, (onlarla mücadele ediniz, evlerinize girebilecek bir kapı bulmasınlar). Bu hareketiniz onların sizi korkutmasından (ve size zarar vermesinden) önce olsun. Bu yılanların size selâmet vereni asla ortada yoktur. Allah'a yemin olsun ki, biz onlara düşmanlık edeliden beri onlarla arayı düzeltmiş değiliz. (Öteden beri onların insanlara düşmanlığı mevcuttur, zararları devamlı, olacaktır).»[871]



Yılan öldürme konusunda merfu olarak Ebu Davud şu hadîs-i şerifi tespit etmiştir:

«— Biz yılanlarla savasah beri aramızda anlaşma olmamıştır. Onlardan korkarak herhangi birisi öldurmeyip terk eden bizim yolumuzda gidenlerden değildir.»[872]

İnsanlarla yılanlar arasında savaş ezelden beri mevcut olan tabiî bir haldir. Düşmanlık devamlı olduğu için onlara güvenmek ve emin olmak yoktur; mücadele ederek onları öldürmek ve zararlarından korunmak icab eder. Bu mücadeleyi yapmayan veya yılandan korkarak onu ke'ndr haline bırakan, Hz. Peygamber'in takip ettiği yolu terk etmiş sayılır. Bu ifadeden zararlarının büyüklüğü anlaşılmaktadır. Yılanların çoğalması, insanların zehirlenmelerine ve ölümlerine sebep teşkil edeceğinden buna meydan bırakılmamalıdır. İşte bu mücadelenin başında da evleri düzgün yapmak geliyor. Yılanların ve haşaratın evlere girememeleri için hiç bir delik ve gedik bırakmamayı ve binaları düzgün yapmayı Hz. Peygamber Efendimiz emretmektedirler, ilk korunma çaresine baş vurulduktan sonra meydana çıkacak yılanların öldürülmesi suretiyle de onların zararından kurtulma yolunu göstermişlerdir.[873]



(210) Binalara Harcama (Yatırım)


447— Habbab'dan, şöyle dediği rivayet edilmiştir :

«— İnsana her yaptığı şeyden mükâfat (sevab) verilir; ancak binadan dolayı verilmez.»[874]



Ebu Davud, Enes İbni Malik'ten merfu'an naklettiği ha-dîs-i şerîfte Hz. Peygamber şöyle buyuruyor:

«— Her yapılan bina sahibine bir vebaldir; ancak muhtaç olduğu müstesnadır.»

İhtiyaç kadar bina inşaatı yapılmalıdır.

Bu hadîs-i şeriflerin -taşıdığı büyük hikmetler bugün bir mucize olarak önümüzde müşahade edilmektedir. Bilhassa büyük şehirlerde ellerine çeşitli yollarla büyük imkânlar geçirenlerin ihtiyaçlarından kat kat üstün lüks ve konforu ölçülemeyecek şekilde milyonlar değerinde daire ve apartmanları işgal etmeleri, iktisadî düzenin bozulmasına, sınıf farklarının doğmasına amil olmaktadır. Yeryüzündeki çekişmeler ve düşmanlıklar hep bu anlayış ve uygulamalardan ileri gelmektedir. İslâm'ın ruhuna ve ahlâkına dönmedikçe önü alınamayacak büyük felâketler daima mukadderdir. Komünizmin gelişme istîdatı gösterdiği bölgeler, bu maddî farkların en ziyade çoğaldığı memleketlerdir; saten maddenin hâkim olmaya başladığv yerlerde de maneviyat ve ahlâk azalmış ve mahkûm olmuş olur. Mâriâ maddeye hakimiyetini yitirince, madde maneviyatı esareti altına alır. Böylece sırf maddeciliğin hâkim olduğv diktai rejim ve idareler kurulur; dünya zindana dönüp âhiret hüsran olur.

Böyle vahim durumlara düşmemek için, Müslümanlaradüsen vazife mana ve maneviyat hakimiyeti kurma yolunda çalışmaktır. Camilerin bite sade bir şekilde yapılmasını, tezyinattan kaçınılmasını ve ihtiyaçları karşılayabilecek şekilde inşa edilmelerini dinimiz bize emrediyor. Binalarda yarışma-mayı, birbirinden yüksele apartmanlar kuryimamasinı ve böylece komşunun ışığına ve rüzgârına engel verilmemesini tavsiye ediyor. Yalnız kendi menfaatini ve yaşayışını düşünenlerin çoğaldığı beldeler, her türlü fenalığa kapılarını açmış bulunurlar. Bugün memleketimizde zarurî ihtiyacın dışında gösterişle tezyinata kaçarak çift çift minareler, kubbeler ye işlemeler, çeşitli boyaVr ve renklerle înşâ tedilen camilerin maddî değerleri milyarları aşarken, İslâm kültürüne ve,ahlâkî kalkınmaya, ilim v^ fikir adaniı yetiştirmeye gayret sarfedilmeyîşi, yatırım yapılmayışı ve bu ihtiyacın duyulmaması en büyük kayıbımızdır. Bu hal de maddenin manaya hakimiyetidir. Millete ve dine hizmet aşkı ile çırpınan nice fakir ve muhtaç talebeler vardır ki, kendilerine bir yardımcı bulamıyorlar, kendilerini yükseltecek imkânlara Taslamıyorlar. Her zengin kendi imkânlarına göre İlkokuldan itibaren İhtisasına kadar üç beş fakir ve dirayetli çocuğun eğitimini üzerine almış bulunsa, en büyük hizmeti işlemiş olacağından, en büyük âhiret sevabını da kazanmış olur. Yeterki niyet islâm'a ve mîllete hizmet olsun; İslâm ahlâkını gerçekleştirme gayesini taşısın.

H a b b a b kimdir? :

Ebu Abdullah künyesi ile tanınan H a b ba b'm babası Erett1-dir. Habbab ibni Erett diye şöhret bulmuştur. Cahİliyyet devrinde esir edilerek Mekke'de satılmış ve Om mü En m ar adındaki bir kadın tarafından satın alınarak azad edîlmfşti. Kılıç İmal eden ünlü bİr usta idi. Huza'a kabilesinden olduğu söylenir. İlk İslâm'ı kabul eden altı kişinin altıncısı olmuştb. İslâm dinine girdiğini ilk açıklayan Habbab olmuştur. Mekke de müşrikler tarafından çok acıklı bir şekilde azab edilenler arasında bulunuyordu. Bir gün Hz. Ömer, Habbab'a sordu:

«— Allah yolunda nasıl bîr güçlükle karşılaştın?»

O şöyle cevap verdi:

«— Ey mühimlerin Emîri! Benîm için ateş yakıldı. Oyleki bu yatölüh ateşi vücudumdaki yağlar söndürmüştü.»

Allah yolunda ilk hicret eden Müslümanlardan (Müstaz'afîn'den) dır.

Bedir savaşında ve ondan sonraki diğer bütün savaşlarda bulunmuş; ve sonra Küfeye geçerek orada 63 yaşında olduğu halde hicretin 37. yılında vefat etmiştir. Rivayete göre hastalığı çok şiddetli olmuştu. Bu tzdı-rabını ifade için şöyle demişti :

«— Eğer Resûlüllcıh (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) bize, ölümü istemeyi yasaklamıyaydı, ben Ölümü isteyecektim.»

Hazreti A I i (Radiyalîahu anh) Sıffîn savaşından dönüşünde kabrine uğramış ve şöyle demişti :

— Allah Habbab'a rahmet etsin! Gönlü ile Müslüman oldu, istiyerek hicret etti, mü carı İd olarak yaşads ve muhtelif belâlarla karşılaştı. Elbette Aİİah onun mükâfaîtn: zayi etmİyecektir. .

Peygamber Efendimizden hadîsler rivayet etti. Kendisinden de Ebu U m a m e, kendi oğlu Abdullah, Ebu Ma'mer, Kaysibni Ebu Haz,i m ve Mesrûk gibi zevat rivayet etmişlerdir. Allah ondan ve butun ashabdan razı olsun.[875]

(211) İnsanın Kendi İşçileriyle Çalışması


448— (108-s.) Abdullah ibni Amr'in, (Tâifde)Veht mevkiinden çıkıp gelen kendi kardeşine şöyle dediği işitilmiştir :

«îşçilerin çalışıyor mu? O, bilmiyorum, dedi. Abdullah ibni Amr:

— Eğer Sakıf kabilesinden olaydın, işçilerinin ne yaptığını bilirdin, dedi. Sonra Abdullah ibni Amr bize döndü ve şöyle dedi:

— însan kendi yerinde (Ebu Asım da bir defasında: Malında, dedi) işçileriyle beraber çalıştığı zaman, Azîz ve Celîl olan Allah'ın işçilerinden bir işçi olur, Allah'ın rızasını kazanır.»[876]



Burada hadîs, Hazretİ Peygambere kadar yökseltilmiyorsa da kendisinden rivayet edilen zat ashab-ı kiramdan en çok hadîs rivayeti İle meşhur bulunan Abdullah İbni Amr 'dır.

A b d u I I a h 'in künyesi Ebu Muhammed olup, Kureyş'lİdır ve babası Amr Ibnİ'l-As 'dan önce İslâm'ı kabul etmiştir. Hazreti Peygamberin mübarek ağızlarından işittiğini yazmak özere Peygamberden izin istemiş ve kendisine izin verildikten sonra pek çok hadîs-İ şerîf yazmıştır. Ebu Hüreyre hazretleri, Abdullah ibni Amr'-in kendisinden daha fazla hadîs ezberlediğini itiraf etmiş ve bunun sebebini de, hadîsleri yazmış olmasına bağlamıştır.

Abdullah, Şam fethine babası Üe katılmış ve Yermük seferinde de babasının (Amr ibni'l-As'ın) sancaktarlığını yapmıştır. Sıffîn vak'asma yine babası ile katılmışsa da, Hz. Alî 'ye karşı silâh kullanmamıştı. 63 hicret yılında vefat etmiştir. Vefat yeri ihtilaflıdır. Mısır, Mekke ve Taif olarak gösterilir. Burada gecen hâdise Taifle ilgili olduğu için Taifte ölmüş olması İhtimali daha kuvvetlidir. Zira «Veht» denilen yer, Taif civarındadır ki, Taif baö ve bahçeleriyle, akar sufariyfe ön salmış havası gayet mutedil bîr yerdir. Sakîf kabilesi de bu bölgenin yerlilerini teşkil eder. Bahçe ve ziraat işleriyle meşgul oldukları için, Abdullah îbni Amr kardeşine:

«— Eğer Sakîf kabilesinden olaydın, işçilerinin ne yaptığını bilirdin, fonlarla çalışır, durumlarına vakıf olurdun)» demiştir. Bundan anlaşılıyor ki, Sakîf kabilesi işçileriyle beraber çalışan gayretli kimselerdi.

Hadîs-i şerîfîn ruhunu teşkil eden :

«— İnsan işçileriyle beraber kendi arazisinde veya malmcfa çaKşttğı zaman, Allah'ın işçilerinden bîr işçi olur...» sözünde şu hikmetler vardır:

1— Patron-işçi münasebetlerinde beraberlik ve işte ortaklık husule gelmekle İşte eşitlik olur.

2— İşçileriyle işi başında bulunan kimsenin is randımanı yöksek olur.

3— İş sonucu elde edilecek mamullerde kalite üstünlüğü bulunur.

4— Patron ve işçi arasındaki yakınlıktan sevgi ve kardeşlik bağları kuvvetlenmiş olur ve topyekûn çalışma husule gelir.

İşte bu faydalarından dolayıdır ki, işçisi ile çalışan kimse, Allah'ın işçilerinden biri gibi olur. Allah'ın rızası yolunda çalışmış bulunur ve bundan da sevab kazanır.[877]



(212) Binalarda Boy Ölçüşmek


449— Ebû Hüreyre, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den rivayet ettiğine göre, Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:

«— İnsanlar bina inşaatında birbirleriyle yükseklik yarışında bulunmadıkça kıyamet kopmaz.»[878]



Kıyametin kopacağı anı Cenab-ı Hak hiç kimse/e bildirmemiştir. Habersiz olarak ansızın gelecektir. Ancak yaklaştığına delâlet edecek alâmetler Hz. Peygamber tarafından varid olmuştur. Bu alâmetler de büyük ve küçük olraafc özere İki kısma ayrılır. Büyük alametlerle küçük alâmetler arasında ne kadar bir zaman geçeceği de bilinen şey değildir. Küçük alâmetlerden zuhur edenleri vardır. Bu hadîs-i şerifte buyurulan bina yarışmaları 20. asrın özelliklerinden biri olmuştur. Bu halin ortaya çıkacağını, 14 asır önce haber vermek bir peygamberlik mucizesidir ve kıyametin yakın bir gelecekte kopmayacağtnı da bir açıklamadır. Bina yarışmalarında buIimtH-duktan sonra hemen kıyametin kopacağı manası anlaşılmamalıdır. Bu devreye kadar kıyametin kopmayacağı garantisi oluyor, bundan sonra ne kadar devam edeceği yine bilinemiyor. Gelecek zamanlarda vuku bulacak cemiyet hayatı ile yaşayışlarını bildiren mucizeler arasında ayrı bir mucize oluyor.

Her yapılacak binanın Allah katında makbul olmayacağı manası da çıkarılmamalıdır. Allah rızasına uygun, ihtiyaç1 ve öiçü dairesinde yapılacak İnşaatlar daima makbuldür. Allah'ın dinine hizmet ve onu yüceltmek gayesi hakim olmalıdır. İslâm dini İçin çalışmak ve Müslümanca yaşamak niyeti ile çalışılırsa/ ahlâk düzelir, fakirlik kaikar, adalet ve güven doğar, cemiyet selâmet bulur. Bu niyet terk edilince bütün yatırımlar vebal ofur.[879]



450— Hazretf HaSan'm şöyle" dediği rivayet edilmiştir :

«— Hazreti Osman İbni Affan'm hilâfeti zamanında, Peygamber (S&llcUîahti Aleyhi ve Se Hem /in zevcelerinin evlerine girerdim de evlerin tavanlarına elimle kavuşurdum.»[880]



'Hazreti Hasan (Radiyallahu anh) Efendimizin ifadelerinden anlaşılıyor ki. Peygamber Efendimizin zevcelerine ait evlerin yüksekliği eüe kavuşulacak ve erişilecek kadardı. Bu yükseklik, orta boylu insanlar nazarı İtibara alınacak olursa 2.10-2.20 Cm. civarında olur. Bundan evlerin mütevazı olduğu manası çıkmaktadır. Ihîişam ve debdebeye kaçılmadığını, basit Ve sade bir tarzda evlerin yapılmış olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz.[881]



451— Davud ibni Kays anlatarak şöyle demiştir::

«— (Peygambere ait) hücreleri, kıllarla" örülmüş çullarla dıştan kaplanmış halde, hurma dallarından yapılmış gördüm. Zannediyorum ki, evin genişliği, hücre kapısından evin kapısına kadar altı veya yedi zira' (4,5-5 metre) vardı. Evin iç kısmım da on,.zira* (6-6,5 m.) tahmin şdiyorum. Tavanı ise, yedi ve sekiz zira' arasında, buna yakın zannediyorum. Hz. Âişe'nin kapısında durdum. O kapı, batıya dönüktü.»[882]



Peygamber Efendimizin zevcelerine ait evceğizlerin ne kadar sade ve basit bir şekilde yapılmış olduğunu Dav u a1 İbni Kays'in rivayetinden de öğrenmiş bulunuyoruz. Bundan önceki hadîsi teyid etmektedir.[883]



452— (109-s.) Abdullah El-Rûmî'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«— Ümmü Talak'ın evine vardım da dedim ki, bu evinin tavanları ne kadar alçak! Kadıncağız şöyle cevap verdi:

— Yavrum! Müminlerin Emîri Ömer ibni Hatiab (Radiyallahu anh) binalarınızı yüksek yapmayınız diye idarecilerine mektup yazdı; çünkü bu (yüksek bina yapışı) kötü günlerinizden olacaktır.»[884]



Kendisinden haber nakledilen Abdullah El-Rumî'nin kim olduğu hakkında bilgi verilmemekte olduğu gibi, ümmü Talak'ın da hali bilinmemektedir. Ancak Ali İbni Müs'ide, Abdullah El-R û m î "den rivayet etmiştir. Alî İbni Müs'ide nin güvenilir mutemed bîr ravi olduğu söylenmekte ise de, aksini iddia edenler de vardır.

Daha önceki hadîs-i şeriflerle bir arada mütalâa edildiği zaman, mana bakımından aralarında bir mubayenet görülmediği anlaşılır. Yine evlerin sade ve İhtişamsız bir şekilde yapılmış olduklarına ve buna riayetin lüzumuna İşaret vardır.[885]



(213) Bina İnşa Eden Kimse


453— Habbe îbni Halid ve Sevâ İbni Halid'den rivayet edildiğine göre, her ikisi Peygamber (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) kendine ait bir duvarı yahut bir binayı onarırken ona geldiler ve yardım ettiler.»[886]



Peygomber Efendimizin kendilerine ait bir duvar veya bir bina onarımı veya İnşası için bizzat meşgul olduklarını ashabı kiramdan iki zat olan ve kardeş bulundukları anlaşılan Habbe ile Sevâ rivayet etmişler ve bu işte Hz. Peygambere yardımcı olduklarını da söylemişlerdir. İhtiyaç ve zaruret halinde bu gibi inşaatların yapılmasında bir sakınca bulunmadığına bu rivayet açık bir delil teşkil etmektedir. Mubah görülmeyen inşaatlar, ihtiyaç dışı olup, konfor ve tezyinata kaçanlardır.[887]



454— Kays İbni Hazim'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«— Habbab'm yedi yerinde ateşle dağlanma yarası olduğu halde, hastalık ziyaretine vardık. O şöyle dedi:

— Bizden önceki ashabımız, gelip geçtiler de dünya, onların âhiret mükâfatından bir §ey no&sania§tırmadı. üız ise, elde euıgırnız imkânları toprağa harcamaKtan başka. bir yer bulamıyoruz. Kger Peygamber (öauatuıhu Aleyhi ve beiıetn) dize ölümü istemeyi yaşanamamış olsayuı, ben onu isterdim; ölmeme duâ ederdim.» [888]



Habbab'm tercüme-i haline ait bilgi 447 sayılı hadîs-i şerîf münasebeti ile verilmişti. Ateşle dağlanmak suretiyle Meıctce müşriklerinden çek-tîği eziyetler ve işkencelerden ötürü şöyle demiştir:

«— Benim çektiğim musibet ve belaları, Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Seilem/'m ashabından hiç kimse çekmemiştir.»

H a b b a b hicretin 37. yılında vefat ettiğine göre, Hz. Peygamber'den 25 yıl sonra meydana gelen değişikliği ve ashab-ı kiramın hayat anlayışı arasındaki farkları açıklamışlardır. Öncekiler ele geçirdikleri maddî imkânların hemen hepsini din uğruna harcarken, sonrakiler toprağa ve bina İnşasına harcama yolunu tutmuşlardı. Aradaki bu büyük farkı hissedip üzüntü duyan H a b b a b hazretleri, ölümü istemek mubah olaydı, Ölümü isierdim diye halini beyan etmiştir.[889]



455— (Devamla) Sonra başka bir defa Peygatnber'e gittik ki, kendine ait bir duvar yapıyordu. O şöyle buyurdu :

«— Müslüman harcadığı her şeyden sevab kazanır; ancak inşaata harcadığı şeyden değil.»[890]



Toprağa, yani bina inşaatına harcanan paralar ve bedenî çalışmalar, hayır İşlerinden olduğu veya ihtiyaç karşılığı yapıldığı takdirde makbuldür, öğönmek için, ihtiyacın üstünde olarak yapılanlar, tezyinat ve lüks kısmına kaçanlar karşılığında hiç bir sevab elde edilemez; aksine böyle yatırımlar vebal olur.[891]



456— Abdullah ibni Amr'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

— Ben, kendimize ait bir barakayı onarırken, Peygamber (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) uğrayıp şöyle dedi:

<— Bu nedir?» Ben dedim ki: — Ey Allah'ın Resulü! Barakamızı onarıyorum. Bunun üzerine Peygamber (Saliallahü Aleyhi ve Sellem/: — Ecelin gelişi, bunun yıkılmasından daha çabuktur.» buyurdu.[892] İnsanın ömrü kısa bir müddet olup, ecel ansızın gelir. Nice insanlar vardır ki, inşa etmekte oldukları evlere daha giremeden veya girdikten az bir müddet sonra ölmüşlerdir. Binalar hep geride kalmış, sahipleri göçüp gitmiştir. İşte bu gerçeği hatırlatmak için Hz. Peygamber, Abdullah ibni Amr'o ihtarda bulunmuşlarda. Yoksa başladığı onarım işinden onu alıkoymamışlardır. Başlanılan iş hangi çeşitten olursa olsun, onu yaparken her an ölümün gelebileceği hususunu düşünmek ve ona göre manevî yönden hazırlanmak icab eder. Ölümü ve âhireti unutarak veya düşünmek İstemeyerek yapılacak işler, Allah'ın rızasına uygun düşmez; çünkü bunlarda nefsanî arzuların hakimiyeti bulunur. Her işte ölçülü hareket etmek en se-lâmetli bir yoldur.[893] (214) Geniş Mesken 457— Nafi' ibni Abdüİ-Haris, Peygamber (Sailallahü A hyhi.ye Sellem) den rivayet ettiğine göre, Peygamber şöyle buyurdu : «— Geniş mesken, dürüst komşu ve rahat binek, kişinin saadetindendir.»[894] Her insan dünyada bir meskene muhtaçtır. Mesken, insanın zarurî ihtiyaçlarının başında gelir. Onun için oturulacak bir eve sahip o!ma!< geçimin yarısını teşkil eder. Bir de oturulan ev, İhtiyaçları karşılıyacak kadar geniş bulunursa, gerçekten saadet olur. Gerek evdekîlerin oturup yatmalarını, gerekse misafirlerin ağırlanmasını karşılayacak şekilde müsait bulunan evler, sahipleri için birer saadet vesilesi olurlar. İç ve dışa karşı mahcubiyet ve sıkıntı duymadan gerekli hizmetler yapmak ve yüz aklığı ile çıkmak büyük bahtiyarlıktır. İyi ve dürüst komşu da İnsan İçin bir saadet sebebidir. Hiç kimse tek başına yaşayamadığından ve daima en yakın komşusu ite ilgisi bulunacağından, huzur ve selâmetin temini, ancak ahlâkı ve geçimi güzel komşuya sahip olmakla mümkündür. Kötü komşuya sahip olmak huzursuzluğun baş sebebidir. Bu bakımdan, iyi ve dürüst komşu insanın dünya saadetlerinden biridir. insanoğlunun hayatı evde ve dışarda olmak üzere iki bölüm arz edsr. Evdeki saadet yolları, geniş ve ev iyi komşunun bulunması ile meydana gelir. Dışardaki çalışmalar için de iyi ve rahat, afiyetti bir bineğe sahip olunduğu takdirde yine insan için bunda da saadet vardır. Her asırda ve her bölge için muteber olan binek vasıtaları göz önüne alınırsa, bunlar içinde en kullanışlı ve en rahat olanı, insanın ihtiyaçlarını en güzel bir şekilde karşılayacağından, bu da bir saadet vesilesidir. Allah'ın ve Peygamberin emirlerine uygun hareket etmek şartı ile bu üç imkâna sahip olmak gerçekten dünya saadetidir. Böyle nimetlere kavuşmanın hamd ve şükrünü yapmak kulluk vazifesidir.[895] (215) Evlerinde Cumba Edinenler 458— Enes'e ait cumba üzerindeki köşede Enes'le Jberaber bulunan Sabit (ibni Kays ibni Şemmas) şöyle anlatmıştır: — Enes ezam işitti de evden aşağı indi, ben de indim. Adımları kısa atmaya başladı ve dedi ki, ben Zeyd ibni Sabit ile beraberdim. O, benimle bu şekilde yürüdü ve şöyle dedi: — Biliyor musun, niçin seninle böyle yürüdüm? Çünkü Peygambei1 (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) benimle bu şekilde yürüdü ve şöyle buyurdu1: «— Biliyor musun, seninle niçin böyle yürüdüm?» Ben : — Allah ve onun Resulü daha iyi bilir, dedim. Buyurdu ki: «— Böyle kısa adımlarla yürümemin sebebi namaza gidişte, adımlarımızın sayısı çok olsun diyedir.»[896] Bu hadîs-İ şerifte iki meseleye işaret edilmektedir: 1— Evlerin üst veya yan kısımlarında çıkıntı, balkon ve cumba gibi bölme ve ilâvelerin yapılmasında din yönünden bîr engel yoktur. Hazreti Enesin böyle bir yere sahip bulunması işin cevazına delil teşkil etmektedir. Zaten İmam Buharî hazretleri de bu noktaya işaret için bu hadîs-i şe-rîfe özel bir bölüm ayırmıştır. 2— Namaz kılmak için cami veya mescİdlere gfderken fazta adrnı yapmak ve çok mesafe almak, İbadete ayrıca bir fazilet kazandmr. Bundan anlaşılıyor ki, evi uzak mesafede bulunan kimsenin normal adım sayısı ile, evi yakın bulunanın kısa adımları sayısı birbirlerine müsavi olursa, aynı fazileti alırlar. Bununla beraber kolay adımlarla kazanılacak sevab, güçlük ve meşakkatle kazanılacak sevaba ulaşamaz diye yorum da yapılmaktadır. Bid'at sahibi olmayan mahalle imamım bırakıp daha uzak bir mescide gitmek, fazilet değildir. Yakın mahalle mescidini, Allah'ı zikir ve ibadetle ihya etmek evlâdır. Sünnete bağlı bulunmayan bid'at sahibi yakın manalle imamını bırakıp, wzakta olan takva sahibi İmama uyulursa, bunda bir mahzur yoktur. Zeyd Ibni Sabit kimdir? : Zeyd, finscsr'dan olup, künyesi E b u Sa İd 'dır. Hz. Peygamber, Medine'ye şeref verişlerinde Zeyd on bir yaşında bulunuyordu. Kendisi şöyle anlatır: «— Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemj Medine'ye ilk şeref verdikleri zaman, ben onun huzuruna getirirdim ve benim için : — Bu Neccar oğullarınddndır, dendi. Peygamber on yedi sûre okudu. Ben de onları ezberleyip Peygamber e karşı okudum. Bu, Peygamber in hoşuna gitti ve bana dedi ki : «— Yahudi lisanı üzere yazmayı öğren; çünkti ben onlara güvenemiyorum.» On beş gün geçmemişti ki, ben Yahudice yazmayı öğrendim. Böylece Peygamber'İn mektuplarını onlara yazıyordum ve onların mektuplarını da Peygambere okuyordum. Diğer bîr rivayete göre Hz. Peygamber, Z e y d 'e Süryanİce öğrenmesini emrettiler; o da on yedi günde öğrenmiş oldu. Zeyd Ibnİ Sabit, Peygamber'in Vahy kâtibliğİni de yapmıştır. Becjir savaşma katılmak İstemişse de, Peygamber onu küçük gördüğünden bu savaşa katılamadı. Uhud ve ondan sonraki savaşlara katılmıştır. Bir rivayete göre de İlk katıldığı savaş Hendek savaşıdır. Hendek kazılması sırasında Müslümanlarla beraber toprak taşırdı. Peygamber'in : — Bu ne güzel gençtir.» Şeklinde iltifatlarına bu çalışması sırasında nail olmuştu. Hendek savaşı hazırlıklarında çalışırken Zeyd bir ara uykuya dalmış. Ashabdan Ummare ibni Hazm gelip, Zeyd'in haberi olmadan silâhını almış ve saklamış. Bu hadise özerine Hz. Peygamber ister ciddî olsun, ister şakacıktan olsun, hiç bir Müslümanın korkutulmamasını ve eşyasının saklanmamasını emrettiler. Böyle eziyet verici hareketleri yasakladılar. Tebük savaşında Neccar oğullarının sancağı Ummare ibni H az m 'in elinde idi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu alıp Zeyd ibni Sabit'e verdi. Bunun özerine Ummare: — Ey Allah'ın Resulü! Benim hakkımda size bir şey mi söylendi de böyle yaptınız?» dedi. Hazreti' Peygamber: «—Havır, böyle bir şey yoktur. Ancak Kur'ân önde gelir; Zeyd KUr'ân'ı öğrenip alma bakımından senden önde gelir.» buyurdu. Kür'ân-ı Kerîm'e olan vukuf ve ehlîyet-nden ötürü, Yemame vak'asında hafızların çonu sehid düşmekle halife Hz. E b u Bekir Kur'ân'm zayi o'masmdan korkarak bir araya toplanıp yazılmasını kendisine emretmişti. Zeyd de bu görevi yerine getirmişti. S a ' b î diyor ki, Zeyd in-sonlara iki şeyde üstün gelmişti : Feraiz ilmi İle Kur'ân ilminde... Hazreti Ömer sefere aktıfiı zaman yerine Z e y d 'i bırakırdı. Hz. Peygamber Zeyd icın sövle buyurmuştur: «— Ümmetimin en İvi feraiz Mleni Zevd ibni S&MtMir.» ibni S a ' d , sah'h b>r isnndla söyle rivavet ediyor: «—Fetva ehli o'an altı kişiden biri Z e v d idi. Onlar su kimselerdir: Ömer, Ali, İbni Mes'ud, Öbeyy, Ebu Musa, Zeyd ibni Sabib Bİr rivayet de şöyledir:

Zeyd Medine'de kaza, fetva, k-raat ve feraizde baş İdi. Hicretin 45 yılında vefat etti. Vefat ettifii zaman Ebu Hureyre dedi ki, bu ümmetin hayırlısı vefat etti. Ola ki Allah Tealâ bunun yerine İbni Abbasi geçirsin. İbni A b b a s hazretleri de ölümünden duyduğu acıvı söyle belirtmiştir:

«— İlmin nasıl göçüp gittiğini bilmek isteyen baksın, işte böyle göçer pMer. Allah'a yemin ederim ki, bugün çok büyük bir ilim gömülmüştür.» Allah hepsinden razı olsun.[897]



(216) Binaları Süslemek


459— Ebû Hüreyre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den rivayet ettiğine göre, Peygamber şöyle buyurdu :

«— İnsanlar evler bina edip de, onları kumaşlara benzetmedikçe, kıyamet kopmaz.»

îbrahim demiştir ki:

— Kumaştan maksad, çizgili allı pullu elbisedir.[898]



Anlaşılıyor ki, saadet devrinden sonra bir zaman gelecektir. Bu devirde insanların inşa edecekleri evler gayet süslü ve rengârenk olacak. Binaların durumu çeşitli kumaş desenlerine benziyecektir. Binaların iç veya dış kısmı diye bir ayırma olmadığından her iki kısım İçin de aynı hüküm geçerlidir. Nitekim bugün bilhassa binaların iç kısımları çeşitli motiflerle süslenip bezenmektedir. Manzara, Peygamberin mucizesi olarak ibret gözleri önüne serili bulunmaktadır. Bu ha!, îöks ve israfın, dünyadan ayrılmayacak gibi dünyaya bağlanmanın eseridir. Tezyinatın daha ne kadar inkî-, şaf edeceği şimdiden tahmin edilemez.[899]



460— Muğîre'nin kâtibi Verrad'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

— Muaviye, Resûîüllah (SalfaVahü Aleyhi ve Se!.îem)'âen duyduklarını bana yaz diye, Muğîre'ye mektup yazdı. Muğîre de ona şunu yazdı:

— Allah'ın Peygamberi (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem), her namazın, arkasında şöyle derdi:

«— Allah'dan başka hiç bir İlâh yoktur; yalnız o vardır, ortağı yoktur. Mülk onundur, hamd ona mahsustur ve o her şeye kadirdir. Allah'ım! Senin verdiğim engelleyen bir kuvvet yoktur; engellediğini de verecek yoktur. Zenginin zenginliği fayda vermez; zenginlik ancak sendendir.»

Yine Muğîre, Muaviye'ye şöyle yazdı:

— Peygamber dedikoduyu, lüzumsuz çok sormayı, malı israf etmeyi yasaklardı. Yine annelere asi olmayı, kızları öldürmeyi, hayrı engelleyip dilenmeyi yasaklardı.[900]



Hadîs-i şerifin bu bölümde getirilmesine sebep, mal İsrafından yasak-layıştir. Binaların tezyinatı, lüks ve konforu bu israf kısmına girdiğinden, böyle harcamaların yapılmamasını Peygamberimiz emretmişlerdir. İsrafa giren her çeşit harcamayı yasaklamışlardır.

Ayrrccr her namaz arkasında,'metinde geçen duayı okumakta çok fazilet vardır ve bunu okumak müstahabdır.

Ana-babaya asi olmak, kız çocukları diri diri gömmek, dedikodu etmek, gerekli haklan vermeyip daima istemek ve almak hususundaki açıklamalar, özel bahislerinde geçmiş olduğundan tekrar üzerlerinde durulmamıştır.[901]



461— Ebû Hüreyre, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

«— Sizden hiç birinizi, asla ameli kurtaramaz.»

Ashab:

— Sizi de mi kurtaramaz, ey Allah'ın Resulü? dediler.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu :

«— Beni de kurtaramaz; ancak Allah kendinden Lir rahmetle beni örtuıesiyle kurtulurum. Doğruyu söyleyiniz ve itidal üzere olunuz, (büsbütün sevinmeyiniz ve tamamen ümitsizliğe düşmeyiniz), îıer işte mutedil olunuz, (ifrad ve tefride kaçmayınız). Sat ahin ilk valelerinde ? Öğleden sonra ve gecenin ilk sp.atlor'ndon bir kısırmdj i'mefote koşunuz, çalışınız. Daima orta yolu tutunuz; hedefe ulaşırsınız.»[902]



Cennet'e girmek, hiç kimsenin ameli karşılığında olmaz; çünkü insan, kibir ve riyadan arınarak Allah İçin halis amel işlemiş olsa bile, bu şekildeki amellerinin bütünü Allah Tealâ'nın İnsanlara İhsan ettiği bir tek nimetin karşılığını frutamaz. Ameller böyle tek bir nimete mukabil olamayınca, Allah'ın sayısız nimetlerine karşı kulların hiç bir hak İddiası bulunamaz. Bunun için kullar, taşıdıkları halis niyet ve amelleri itibariyle Allah'ın rah-mstihe mazhar olarak Cennefe girerler ve kurtulurlar.

Bir de azamet ve kemal sahibi bulunan Cenab-ı Hakkın şanına yaraşır şekilde, kulların noksan ve aciz halleriyle, İbadet etmeleri mümkün olamayacağından kulların amellerinin makbul oluşu da ancak Allah'ın bir lütfü ile husule gelir. Allah Tealâ'nın lütfü ve ihsanı ile makbul olan ibadetler sebebiyle Cennet'e girmek yine insanlara Allah'ın rahmetidir. Böylece Cen-net'e girmeleri Allah'ın fazlı ve keremi ile olur.

İbadetlerde itidal: Ameller, niyetlere göre kıymet kazanır. Allah rızasına uygun, maddî menfaat ve gösterişten uzak olarak ihlâsla yapılan ameller makbul olur. Ameller az dahi olsa, devamlı olursa daha hayırlıdır. Usanacak ve bitkin hale gelecek şekilde yapılacak ameller ve ibadetler makbul olmadığı gibi, ara sıra yapılanlar da makbul değildir. Ifrad ve tefride kaçmaksızın, gönül neş'esi ile, istekle ve devamlı olarak yapılan ibadetler en makbul İbadetlerdir. Hedefe, kurtuluşa erdiren ameller, işte böyle olanlardır. Peygamberimiz ümmetini buna teşvik etmektedir. Orta yolu tutmak, en doğru bir gidiştir. Geçim ve kazanç yollarında çalışmak da böyledir. İfrata kaçarak çalışan yorulur ve yolda kalır. Ara sıra çalışan kaybeder. Devamlı ve plânlı, hesaplı ve ölçülü çalışan da kazanır. Bu itibarla gayeye ulaşmak için ölçülü ve mutedil olmak icab eder.[903]



(217) Yumuşak Hareket Etmek


462— Peygamber'in zevcesi Hazreti Âişe'den rivayet edildiğine göre, Âişe şöyle demiştir :

— Yahudilerden beş-on kişilik bir erkek topluluğu Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Sellem)'in yanma vardılar da:

— Essamü Aleyküm = Ölüm üzerinize olsun, dediler. Âişe demiştir ki:

— Ben bunu anladım ve; ölüm sizin üzerinize olsun, Allah'ın laneti de... dedim. Bunun üzerine Kesûlüllah (SaltoUahü Aleyhi ve Selîem) şöyle buyurdu:

«— Yavaş ol, ey Âişe! Allah Î3Ütün işlerde yumuşaklığı sever!» Ben dedim ki:

— Ey Allah'ın Resulü! Onların dediğini işitmedin mi? Resûlülîah şöyle cevap verdi;

(Ben onlara) ve Aleyküm = sîzin üzerinize olsun, demiştim.»[904]



Bu hadîs-İ şerîf 311 numarada ve 145 sayılı bölümde daha geniş ve biraz değişik lâfızlarla geçmişti. Bİlgİ İçin karşılaştırılsın.

Fazilet sahiplerinin, düşük seviyeli kimselerin sözlerini anlamamazhktan gelmeleri en güzel bir harekettir. Yahudilerin «Selâm» kelimesinden «L» harfini kaldırarak Essamü Aleyküm demelerinin manasını Hz. Peygamber anlayarak,'İsin farkında-olmamış gibi, «Ve Aleyküm = Sizin üzerinize olsun.» buyurmuştur. Işİ açıklamamış ve daha sert ve ağır mukabelede bu-lunmarnıftı. Öyleki Hz. Airşe'rîln mukabelesine rıza göstermemişlerdi. Her işte yurhuşak hareketin hayırlı olacağını ve Allah'ın rızasına uygun düşeceğini ifade etmişlerdi. Selâm, kederlerden kurtulmak, selâmet ve saadete ermek manalarını taşır. Sâm ise, aksine olarak helak oîmak, felâkete düşmek ve ölmek manalarını ihtiva eder. Telâffuzları birbirine yakın olduğundan maksadı ve ifadeyi anlamamış gibi hareket etmek en isabetli bir yoldur. Hz. Peygamber böyle hareket etmekte bize izleyeceğimiz yolu göstermiş bulunuyorlar.[905]



463— Cerîr ibni Abdullah'dan rivayet edildiğine göre, demiştir ki, şöyle buyurdu:

«— Yumuşaklıktan mahrum olan kimse, hayırdan mahrum olur.»

Muhammed ibni Kesir bize anlatarak demiştir ki:

— Bu hadîsin aynını Şu'be, A'meg'den bize nakletmiştir.[906]



Bu hadîs-i şeriften anlaşılıyor ki, yumuşak hareket etmekte hayır vardır, iyilik ve tatlılıkla güçiükler yenilir ve netice hayırla başarılmış olur. Şiddetle ve sertlikle hareketler kırıcı ve yıkıcı olur. Başarılı bir sonuca kavuşulamaz. Şiddet, ancak islâm'ın üstünlüğünü ve zaferini kazanmak İçin düşmanla savaş halinde makbuldür. Düşmana boyun eğmemek ve onu yenmek işin her türlü şiddet tedbirlerine baş vurmak bir vazife olur; fakat sulh ve sükûn zamanı ile savaş anını ve imkânları birbirine karıştırmamatidır. İrşad ve Islâm'-a davet de en tatlı ve yumuşak ifadelerle olmalıdır. Nefret ettirmemek, benimsetmek ve sevdirmek gaye olmalıdır.[907]



464— Ebu'd-Derdâ, Peygamber (SaHallahü Aleyhi ve Sellem) 'den rivayet ettiğine göre, Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:

«— Kime, yumuşak huyluluktan nasibi verilmişse, ona hayırdan na-sîbi verilmiştir. Kİm de yumuşak huyluluk nasibinden mahrum kılınmış-sa, hayır nasibinden mahrum olmuştur. Kıyamet günü, müminin tartıda en ağır gelen şeyi (iyi ameli) güzel ahlâktır. Gerçekten Allah, kötü iş işleyen kötü sözlüye buğzeder.»[908]



465— Hazreti Âişe demiştir ki, Peygamber (Saltaliahü Aleyh! ve Sellem) şöyle buyurdu:

«— İyiliksever olanların hatalarım bağışlayınız.»[909]



Bundan önceki hadîs-i şeriflerle 332 ve 312 sayılı hadîslere bakılsın.

Bu hadîs-i şerifin yumuşak huylu olmak bölümünde getirilmiş olmasının sebebi, hataların tatlılıkla bağışlanmasını, şiddet gösterilmemesini ifade içindir. Başkasının hakkını çiğnememek ve başkasına zulüm olmamak şartı ile insanlar arasında beşeriyet icabı meydana gelen günah ve hataları örtmek ve arkasına düşmeden terk etmek ve böylece müminlerin şerefini korumak selâmet yoludur. Böyle hareket edilirse, ferdler arasında sevgi ve bağlılık meydana gelir.

iyiliksever olanlar, hata ve günahlarından utanç duyarlar ve pişmanlık çekerler. Bunun için, onları mahcub duruma düşürmeden ve kendilerine ezİ-yet vermeden hatalarını örtmek, onlara büyük bir iyilik olur. Fakat daima kötülük yoiunda bulunanlar bağışlanır ve cezalandırılmazlarsa, daha fazla kötülük etmeye imkân kazanırlar. Böyleco zarar verme bakımından onlara yardım edilmiş olur.[910]



466— Enes, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den rivayet ettiğine göre, Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur:

«— Bir şeyde şiddet olursa, muhakkak o şeyi çirkinleştirir. Allah yumuşaklık sıfatı ile vasıflanmıştır; yumuşaklığı sever.»[911]



Allah Refîk'dir: Bunun manası, Allah kullarına lütufia muamele eder; onlara kolaylık diler, güçlük dilemez demektir. Burada Refîk ismi, Allah Tealâ'nın İsimlerinden bir isim olarak getirilmemiş, yumuşaklığın ve kolaylığın en selâmeti! bir yol olduğunu göstermek için getirilmiştir.[912]



467— Ebu Saîd El-Hudrî'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

— Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) 'in hayası, hücresine çekilmiş bakireden daha fazla idi. Bir şeyden hoşlanmadığı zaman onu yüzünden anlardık.[913]



Bu hadîs-İ şerifte iki noktaya işaret edilmektedir: Hz. Peygamber'in haya ve mahcubiyetinin çok fazla oluşu ile hoşlanmadıkları bir şeyden dolayı muhatablarını incitmeyîp yüzlerinde bu hoşnudsuzluğun belirmiş olması. Hadîs-i şerifin bu bölümünde getirilmesine sebep de, bu İkinci halden ötürüdür. Yani, Hz. Peygamber hoşlanmadıkları bir hareketten dolayı kimseyi incitmezler ve ağır bir tarizde bulunmazlardı. Daima en yumuşak ve tatlı yolla İkaz ederler ve irşadda bulunurlardı.[914]



468— îbni Abbas, Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Seilem) 'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

«— Dürüst gidişat, güzel görünüş ve bütün işlerde itidal Peygamberlik hasletlerinin yetmiş cüz'ünden bir cüzdür.»[915]

Sayıtan üç hasletin bir insanda bulunuşu ile o insanda peygamberlikten bir parça bulunur manası anlaşılmamalıdır. Zira peygamberlik Allah vergisidir, çalışmakla kazanılmaz ve esasen peygamberlik Hz. Muhammed (Aleyhisselâm) 'in gelişi ile sona erdiğinden, ondan sonra peygamberlik veya ondan bir cüz düşünülemez. Hadîs-i şerifin manası şudur:

Dürüst ve doğru gidişat, güzel bir görünüşte olmak ve her işte mutedil bulunmak peygamberlerin güzel hasletleridir. Bu hasletleri kendilerinde bulunduranlar, peygamberlerin izinde ve yolunda olurlar, onlara bağlı kalırlar. Mutedil olmak, taşkınlık etmemek ve sertlik göstermeyip yumuşak hareket etmek manasını taşıdığından, hadîs-i şerif bu bölümde zikredilmiştir.[916]



469— Hazreti Aîşe'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir :

— Bir deve üzerinde idim ki, onda serkeşlik vardı; (bundan dolayı onu dövüyordum). Bunun üzerine Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) (bana) şöyle buyurdu:

«— Yumuşaklıkla hareket et; zira yumuşaklık, bulunduğu her şeyi güzelleştirir. Bir şeyden de çıkarılınca muhakkak onu çirkinleştirir.»[917]



Hayvanlara dahi sert davranmamayı ve onları dövmemeyi İhtar eden bu hadîs-i şerif iki mana taşımaktadır:

1— Hayvanlar sert huylu ve serkeş dahi olsa, onlara acımak ve şiddet kullanmamak İcab eder.

2— Her işte yumuşaklığı ve orta yolu seçmek, güzel sonuca ulaştırır; aksine hareket İse, çirkin ve noksan sonuca ulaştırır.

İnsanların arasını düzeltmek ve insanları irşad etmek için, onları idare İçin ve hayvanları terbiye edip, onlardan faydalanmak için yumuşaklıkla hareket etmek başarı sağlayacağından, bu yolu izlemek müminlere tavsiye buyurulmuştur.[918]



470— Ebû Hüreyre demiştir ki, Resûlüilah (Sallallahü Aleyhi ve Selleri) şöyle buyurdu:

— Cimrilikten sakınınız; çünkü o, sizden öncekileri Iıelâk etmiştir. Kanlarını akıttılar ve akrabalık bağlarını kestüer. Zulüm, kıyamet günü karanlıklardır, (felâket üstüne felâkettir).»[919]



Bu hadîs-i şerifin «Yumuşaklık» bölümü ile İlgisi cimrilikten ötürüdür. Bir kimsede aşırı derecede bahiilik ve cimrilik olursa, o kimse şiddetle menfaatine düşkün bulunur ve menfaati uğruna sert ve haşin davranır. Herkesi küçük bir menfaati için veya az bir zararı için incitir ve kırar. Kaba ve sert hareketi de mevkiini düşürür, onu çirkin ve düşük bir duruma sokar. Hasis ve cimri olmayan kimse ise, geniş yürekli ve tatlı dilli olur. Başkalarını incitmez ve haşin davranmaz.[920]



islam