Fethul Bari, Sahihi Buhari > Zekat, Hac, Umre

 

islam



Fethul Bari, Sahihi Buhari > 4.cilt > 1
24. BÖLÜM ZEKÂT

64- Devlet Başkanının Zekât Veren Kişiye Dua Etmesi

65- Denizden Çıkarılan Şeylerin Zekâtı

66- Rikazın (Define Ve Hazine) Zekâtı

24- Bölüm: Zekat

67. Tevbe / 60 Ayetındekı Zekat Memurlarına İfadesi Ve Zekât Memurlarının Devlet Başkanına Hesap Vermesi

68. Zekât Olarak Verilen Develerin Ve Sütlerinin Yolda Kalmış Olanlar İçin Kullanılması

69- Devlet Başkanının Zekât Develerini Kendi Eliyle Damgalaması

70- Fıtır Sadakasının Farz Olması

71- Fıtır Sadakasının Köle Ve Hür Müslümanlara Farz Olması

72. Fıtır Sadakasının Bir Sa Arpa Olarak Verilmesi

73- Fıtır Sadakası Olarak Bir Sa' Buğday Vermek

74- Fıtır Sadakası Olarak Bir Sa Kuru Hurma Vermek

75- Fıtır Sadakası Olarak Bir Sa Kuru Üzüm Vermek

76. Fıtır Sadakasının Bayram Namazından Önce Verilmesi

77- Hürlerin Ve Kölelerin Fıtır Sadakası Verme Yükümlülükleri

78- Küçüklerin Ve Büyüklerin Fıtır Sadakası Verme Yükümlülükleri

25- BÖLÜUM HAC

1- Haccın Farz Olması Ve Fazileti

2- İnsanlar Arasında Haccı İlan Et Ki, Gerek Yaya Olarak Gerekse Nice Uzak Yoldan Gelen Yorgun Argın Develer Üzerinde, Kendilerine Bir Takım Yararları Yakînen Görmeleri... İçin Sana Gelsinler'

3. Hacca Giderken Binek Kullanmak

4- Kabul Olunmuş Haccın Fazileti

5- Hac Ve Umre İçin Mîkât Yerleri

6. "(Ey Müminler!) Azık Edinin. Bilin Ki Azığın En Hayırlısı Takvadır"

7- Mekkeliler İçin Hac Ve Umrede İhrama Girme Yeri

8- Medinelilerin Mikat Yeri, Zülhuleyfeden Önce İhrama Girmezler

9- Suriyelilerin İhrama Girme Yeri

10- Necidlilerin İhrama Girme Yeri

11- Mîkât Sınırları İçerisinde Bulunanlar İçin İhrama Girme Yeri

12- Yemenlilerin İhrama Girme Yeri

13- Zâtüırk Iraklılar İçin Mîkât Yeridir

15- Hz. Peygamberin Mekkeye Giderken Şecere Yolundan Gitmesi

16- Hz. Peygamberin Akîk Mübarek Bir Vadidir Sözü

17- Güzel Kokunun Çıkması İçin Elbisenin Üç Kez Yıkanması

18- İhrama Girerken Koku Sürmek, İhramlının Giyeceği Şeyler, İhramlının Taranması Ve Yağ Sürmesi

19- Saçlarını Yapışkan Bir Madde İle Toplayan Kimse

20- Zülhüleyfe'de Telbiye Getirmek

21- İhramlı Kimsenin Giymemesi Gereken Elbiseler

22- Hacca Giderken Bineğe Binmek Ve Terkisine Birini Almak

23- İhramlının Giyebileceği Elbise, Rida Ve Îzarlar

24- Zülhuleyfe'de Geceleyip Sabahlamak

25- Telbiye Getirirken Sesi Yükseltmek

26- Telbiye Getirmek

27- Bineğe Binerken Telbiyeden Önce Tahmîd, Tesbîh Ve Tekbîr Getirmek

28- Bineği İyice Doğrulduktan Sonra Kişinin Telbiye Getirmesi

29- Kıbleye Yönelerek Telbiye Getirmek

30- Vadide Telbiye Getirmek

31- Adetli Ve Lohusa Kadının İhrama Girme Şekli

32- Hz. Peygamber Zamanında O'nun Girdiği Niyet Ne İse O Niyetle İhrama Giren Kimse

Açıklama

33. Allahu Teâlâ'nın "Hac Bilinen Aylardadır. Kim O Aylarda Hacca Niyet Ederse (İhramını Giyerse), Hac Esnasında Kadına Yaklaşmak, Günah Sayılan Davranışlara Yönelmek, Kavga Etmek Tartışma Yapmak Yoktur. Sana Hilal Şeklinde Yeni Doğan Ayları Sorarlar. De Ki: Onlar, İnsanlar Ve Özellikle Hac İçin Vakit Ölçüleridir.” Sözleriyle İlgili Bab

34- Temettu', Kıran Ve İfrad Haccı; Hedy Kurbanı Bulunmayan Kimsenin Haccı Feshetmesi

35- Hac İçin Telbiye Getirip Hangi Haccı Yapacağını Belirlemek

36- Hz. Peygamber Zamanında Temettü1 Haccı

37- Allah-U Teâlâ'nın Bu Söylenenler, Ailesi Mescidi Haram Civarında Oturmayanlar İçindirn ayeti Hakkında

38- Mekke'ye Girerken Gusül Abdesti Almak

39- Mekke'ye Gece Ya Da Gündüz Vakti Girmek

40- Mekke'ye Nereden Girilir

41- Mekke'den Nereden Çıkılır

42- Mekke Ve Kabe'nin Fazileti

43- Harem’in Fazileti

44- Mekke Deki Evlerin Miras Yoluyla Geçmesi, Alım Ve Satımı

45- Hz. Peygamberin Mekke'de Konaklaması

46- Bâb

48- Kabe'nin Örtüsü

49- Kabe'nin Yıkılması

50- Hacerü’l-Esved

51- Kabe Kapısının Kapatılması, Kabe İçinde İstenen Yerde Namaz Kılınabilmesi

52- Kabe'nin İçinde Namaz Kılmak

53. Kabe'ye Girmeyen Kimse

54- Kabe'nin İçinde Tekbir Getirmek

55- Remel Yapmaya Nasıl Başlanmıştır ?

56- Her Tavafa Başlarken Hacerü'l-Esvedi İstilam Etmek Ve Üç Kez Remel Yapmak

57- Hac Ve Umre (Tavaflarında) Remel

58- Rüknün, Değnekle İstilam Edilmesi

59- Sadece İki Rüknü Yemânî Köşesini İstilam Etmek

60- Hacerü’l-Esved’i Öpmek

61- Tavaf Ederken Rükne İşarette Bulunmak

62- Hacerül-Esved Rüknünün Yanında Tekbir Getirmek

63- Mekke'ye Gelince, Evine Dönmeden Önce Tavaf Edip İki Rekat Namaz Kılmak Ve Safa İle Merve Arasında Say Etmek

64- Kadınların Erkeklerle Birlikte Tavaf Etmesi

66- Tavafta İken (Bir Kimseyi Bağlayan) Bir Kayış Veya Benzeri Hoş Olmayan Bir Şey Görüldüğü Zaman Bunun Engellenmesi

67- Çıplak Olarak Tavaf Yapılamaz Müşrik Hac Yapamaz

68- Tavaf Sırasında Durmak

69- Tavafın Yedinci Şavtını Tamamladıktan Sonra İki Rekat Namaz Kılmak

70- Kudüm Tavafından Sonra Arafattan Dönünceye Kadar Bir Daha Tavaf Yapmamak

71- İki Rekatlik Tavaf Namazını Mescidin Dışında Kılmak

72- İki Rekatlik Tavaf Namazını Makamı İbrahim’in Arkasında Kılmak

73- Sabah Ve İkindi Namazından Sonra Tavaf Yapmak

74- Hastanın Binek Üzerinde Tavaf Etmesi

75- Hacılara Su Verme Hizmeti

76- Zemzem Suyu İle İlgili Bilgiler

77- Kıran Haccı Yapan Kimsenin Tavafı

78- Tavafın Abdestli Olarak Yapılması

79- Safa İle Merve Arasında Sa'y Etmenin Gerekliliği Ve Allah'ın Koymuş Olduğu Şiarlardan Olması

80- Safa İle Merve Arasında Say Etmek

81- Adetli Kadın, Tavaf Dışında Haccın Bütün Menâsikini Yerine Getirir.

82- Mekke'linin Ve Dışardan Gelen Hacının Mina'ya Gideceği Zaman Bathâ Dan İhrama Girmesi

83- Terviye Günü Öğle Namazı Nerede Kılınır?

84- Mina'da Namaz Kılmak

85- Arefe Günü Oruç Tutmak

86- Mina Dan Arafat A Doğru Giderken Telsiye Ve Tekbir Getirmek

87- Vakfe Yapılacak Yere Afefe Günü Güneş Tepe Noktasından Kaymaya Başladığı Zaman Gitmek

88- Arafatta Binek Üzerinde Vakfe Yapmak

89- Araf Atta Namazları Cem Ederek Kılmak

90- Arafatta Hutbeyi Kısa Tutmak

91- Vakfe Yerine Gitmek İçin Erken Davranmak & Arafatta Vakfe

92- Arafat'tan (Müzdelifeye) Doğru Yürüyüş

93- Arafat İle Müzdelife Arasında Duraklamak (Mola Vermek)

94- Hz. Peygamberin, Arafat Dönüşünde Sahabilere Sakin Olmalarını Emretmesi Ve Kırbacı İle İşarette Bulunması

95- Müzdelife De Namazları (Akşam İle Yatsıyı) Birleştirerek Kılmak

96- Namazları Birleştirerek Kılıp (Arada) Nafile Namazı Kılmamak

97- Müzdelife De Akşam Ve Yatsı İçin Ayrı Ayrı Ezan Okumak Ve Kamet Getirmek

98- Zayıf Kimselerin Müzdelife Ye Erken Gönderilmesi, Müzdelifede Durup Dua Etmeleri Ve Ay Batınca Mina'ya Erken Gönderilmeleri

99- Müzdelife De Sabah Namazının Kılınma Vakti

100- Müzdelife Den Mina Ya Gitme Vakti

101- Bayram Sabahı Şeytan Taşlayıncaya Kadar Telbiye Ve Tekbir Getirmek & Bineğinin Arkasına/Terkisine Birini Almak

102- Bâb

103- Kurbanlık Deveye Binmek

104- Kurbanlık Hayvanı Beraberinde Getirmek

105. Hedy Kurbanını Yoldan Satın Almak

106- Zülhuleyfede Kurbanlığa Bellik Koyup Gerdanlık Taktıktan Sonra İhrama Girmek

107. Kurbanlık Deve Ve Sığırların Gerdanlarını Bükmek

108- Kurbanlık Hayvana İşaret (Bellik) Koymak

109- Hayvanın Boynuna Eliyle Kalâid Asmak Muhtasar Fethu'l-Bârî

110- Davara (Küçükbaş Hayvana) Kılâde Takmak

111- Yünden Kılâde Yapmak

112- Hayvanın Boynuna Ayakkabı Asmak

113- Hedy Olarak Belirlenen Büyükbaş Hayvanların Sırtına Heybe Vb. Koymak

114- Hedy Kurbanını Yolda Satın Alıp Kılâde Takmak

115- Kişinin, Hanımlarının Bir Talebi Olmaksızın Onlar Adına Büyük Baş Hayvan Kesmesi

116- Minada, Peygamberin Hayvanını Kestiği Yerde Hayvanı Kesmek

117- Kişinin Hedy Kurbanını Kendisinin Kesmesi

118- Deveyi, Bağlı İken Kesmek

119- Büyük Baş Hayvanın Ayakta Olduğu Halde Kesilmesi

120. Hedy Kurbanından Kasaba Bir Şey Verilmez

121- Hedy Kurbanının Derisi Tasadduk Edilir.

122- Hedy Kurbanın Semeri Tasadduk Edilir

1718- Hz. AH Radıyaiiâhu Anh Şöyle Dedi:

123- Bab

124- (Hacda) Kesilen Hayvanların Etlerinden Yenilmesi Ve Tasadduk Edilmesi

125- Başın Tıraş Edilmesinden Önce Hayvanın Kesilmesi

126- İhram Sırasında Başa Reçine Sürmek Ve (Başını İhramdan Çıkarken) Tıraş Etmek

127- İhramdan Çıkarken Saçı Kazıtmak Ve Kısaltmak

128. Temettü Haccı Yapanın, Umreden Sonra Saçını Kısaltması

129. Ziyaret Tavafını Bayram Günü Yapmak

130- Akşam Olduktan Sonra Şeytan Taşlamak, Unutarak Veya Bilmeyerek Kurban Kesmeden Önce Saçlarını Kazıtmak

131- Şeytan Taşlama Sırasında, Binek Üzerinde İken Fetva Vermek

132- Mina Günlerinde Hutbe Okumak

133- Sucular Vb. Minada Kalınması Gereken Gecelerde Mekke'de Kalabilirler Mi?

134- Şeytan Taşlamak

135- Şeytan Taşlamayı Vadinin Alt Yanından

136- Şeytana Yedi Taş Atmak

137. Büyük Şeytanı Taşlarken Kabe'yi Soluna Almak

138- (Şeytan Taşlayan Kişi) Her Bir Taşı Atarken Tekbir Getirir

139- Büyük Şeytanı Taşlarken Durmamak

140- İki Şeytanı Taşladığında Kıbleye Karşı Dönmek Ve Vadinin Alt Yanına İnmek

141- Küçük Ve Orta Şeytanı Taşlama Sırasında Elleri Kaldırmak

142- Orta Ve Küçük Şeytanı Taşlarken Dua Etmek

143- Şeytan Taşladıktan Sonra Güzel Koku Sürünmek, İfâda Tavafından Önce Saçını Kazıtmak

145- Kadının İfada Tavafı Yaptıktan Sonra Âdet Görmesi

146- Nefir Günü (Minadan Dönüş Günü) Ebtahta İkindi Namazı Kılmak

148- Mekke'ye Girmeden Önce Zûtuvâda Mekke Den Dönerken De Zülhuleyfe'de Bulunan Bathâda Konaklamak Muhtasar Fethu'l-Bârî

149- Mekke'den Dönerken Zûtuvâ'da Konaklamak

150- Hac Günlerinde Ticaret Yapmak, Câhiliyye Devrine Ait Pazarlarda Alışveriş Yapmak

151- Muhassab'dan Gecenin Sonunda Hareket Etmek

26- BÖLÜM

UMRE

1- Umrenin Vacip Olması Ve Fazileti

2- Hacdan Önce Umre Yapmak

3- Hz. Peygamber Kaç Kere Umre Yaptı?

4- Ramazan Ayında Umre Yapmak

5- Mühassabda Ve Diğer Yerlerde Konaklandıgı Gece Umre Yapmak

6- Tenim Umresi

7- Hacdan Sonra Hedy Kurbanı Söz Konusu Olmaksızın Umre Yapmak

8- Umrenin Ecri Çekilen Yorgunluğa Göredir

9- Umre Yapan Kişi Umre Tavafını Yapsa Sonra İhramdan Çıksa Bu, Veda Tavafı Yerine Geçer Mi?

10- Hacda Yapılanları Umrede De Yapmak

11- Umre Yapan Kişi İhramdan Ne Zaman Çıkar?

12- Hac, Umre Veya Gazadan Dönüşte Ne Söylenir?

13- Mekke'ye Gelen Hacıyı Karşılamak Ve Bir Deveye Üç Kişinin Binmesi

14- Sabah Vakti Gelmek

15- (Yolculuktan Dönen Kişinin) Akşam Vakti (Ailesinin Yanına) Gelmesi

16. (Medine'de Oturan Kişi) Medine'ye Yaklaştığında Ailesinin Yanına Gece Vakti Gelmez

17- Medine'ye Yaklaştığında Devesini Hızlı Sürmek

18- Evlere Kapılarından Girin" Âyeti

19- Sefer (Yolculuk), Azaptan Bir Parçadır.

20- Yola Çıkan Yolcunun Ailesine Dönmek İçin Acele Etmesi

27- (İHRAMA GİRDİKTEN SONRA ENGELLENEN KİŞİ)

1- Umre Yapan Kişinin Engellenmesi

2- Hac Yapmaya Engel Olunması

3- Engellenme Durumunda, Saçı Kazıtmadan Önce Kurban Kesmek

4- "(Hac Veya Umre Yapması) Engellenen Kişinin Kaza Etmesi Gerekli Değildir" Görüşünü Savunanlar

5- Sizden Her Kim Hasta Olursa Yahut Başından Bir Rahatsızlığı Varsa, Oruç Veya Sadaka Veya Kurban Olmak Üzere Fidye Gerekir".

6- Âyetteki "Veya Sadaka' İfadesiyle Kastedilen Altı Fakiri Doyurmaktır.

7- Fidye Olarak Yarım Sa1 (Buğday) Vermek

8- Bir Koyun Kesmek

9- (Hac Esnasında) Kadına Yaklaşmak Yoktur'.

10- (Hac Esnasında) Günah Sayılan Davranışlara Yönelmek, Kavga Etmek Yoktur1.

28- ANLANMANIN CEZASI

Açıklama

2- İhramlı Olmayan Kişi Avlanır Da Bunu İhramlı Olana Hediye Ederse İhramlı Kişi Onu Yiyebilir

3- İhramlılar Bir Av Görüp Güldüğünde İhramlı Olmayan Kişinin Durumu Anlaması

4- İhramlı Olan Kişi Av Hayvanını Öldürme Konusunda (Sözle Veya Fiille) İhramsız Olana Yardım Edemez

5- İhramlı Kişi, İhramsız Olanın Avlaması İçin Av Hayvanına İşarette Bulunamaz

6- İhramlı Kişiye, Hayatta Olan Vahşî Bir Eşek Hediye Edildiğinde Kabul Etmemesi

7- İhramlının Öldürebileceği Hayvanlar

8- Harem Bölgesinin Bitkisi Koparılmaz

9- Harem Bölgesinin Avı Ürkütülmez

10- Mekke'de Savaş Yapmak Helâl Değildir

11- İhramlının Kan Aldırması

13- İhramlının Evlenmesi

13- İhrama Giren Erkek Ve Kadının Güzel Koku Sürünmesinin Yasak Olması

14- İhramlının Yıkanması

15- Nalın Bulamayan İhramlının Mest Giymesi

16- (İhramlı Kişi) İzâr Bulamadığında Sirval/Şalvar Giysin

17- İhramlının Silah Kuşanması

18- Harem Bölgesine Ve Mekke'ye İhramsız Girmek

19- Bilmeksizin Üzerinde Gömlek Varken İhrama Girmek

20- Arafatta Ölen İhramlı Kişinin Haccının Geriye Kalan Kısmının Yerine Getirilmesini Hz. Peygamber Emretmemiştir.

21- Ölen İhramlı Kişiye Yapılacak Muamele

22- Ölen Kimse Yerine Hac Yapma Adağını Yerine Getirmek. Erkek, Kadın Yerine Hac Yapar.

23- Binek Üzerinde Duramayan Kimse Yerine Hac Yapmak

24- Kadının Erkek Yerine Hac Yapması

25- Çocukların Haccı

26- Kadınların Haccı

27- Kabe'ye Yürüyerek Gitmeyi Adamak

29- MEDİNE'NİN ÜSTÜNLÜKLERİ (FAZİLETLERİ)

1- Medine'nin Harem (Yasak) Bölgesi Olması

2- Medine'nin Üstünlüğü Ve Kötü İnsanları Barındırmaması / Sürüp Atması

4- Medine'nin İki Kara Tepesi Arası







24. BÖLÜM ZEKÂT


3. Ciltten Devam"



64- Devlet Başkanının Zekât Veren Kişiye Dua Etmesi


"Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Aliah işitendir, bilendir.”[1]

1497- Abdullah İbn Ebû Evfâ şöyle anlatır: "Resûlullah saüaiiâhu aleyhi ve seiiem birileri zekâtlarını getirdiği zaman onlara, "Allah'ım! Fahnm ailesine merhamet et!" derdi. Babam zekâtını getirdiği zaman ona, "AUahım! Ebû Eufâ ailesine merhamet et" diye dua etti.[2]



Açıklama


Zeyn İbnü'l-Müneyyir şöyle demiştir: Başlıkta, "salât" kelimesi ile birlikte "dua" kelimesinin de kullanılması burada önemİi olanın, "salât" lafzını kullanmak olmadığını, edilen her türlü duanın aynı fonksiyonda olduğunu açıklamak amacıyladır.

Vâil İbn Hacer'den Nesâî'nin naklettiği şu hadis de bu görüşü destekler mahiyettedir:

Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve sefan, güzel bir deveyi zekât olarak gönderen kimse hakkında, "Allah'ım! Onu ve develerini bereketli kıl" şeklinde (salât lafzını kullanmadan) dua etmiştir.

İbn Ebû Hâtim'in naklettiğine göre, es-Süddî "Onlara dua et" âyetindeki, "sallı" kelimesini, (tercümede de belirttiğimiz gibi) "dua et" olarak tefsir etmiştir.

İbnü'l-Müneyyir "Haşiye"de şöyle demektedir: Müellif, başlıkta, "devlet başkanı" olarak tercüme ettiğimiz "imam" kelimesini, dinden dönen bazı grupların, "dua et" emrinin, yalnızca Resûlullah'a mahsus olduğu yönündeki iddialarını boşa çıkarmak ve bütün devlet başkanlarının aynı emrin muhatabı olduğunu göstermek amacıyla Özellikle kullanmıştır.

Bu hadis, peygamberler dışında başka kimselere de "salâf'ta bulunmanın caiz olduğuna delil olarak kullanılmıştır. Malik ve âlimlerin çoğunluğu bunu mekruh saymıştır.

İbnü't-Tîn, bu hadisin, peygamberler dışında başka kimselere de "salâfta bulunmayı "mekruh" gören görüşün aksine bir delil olduğunu belirtmiştir.

Bazı âlimler, "Bu hadis sebebiyle, sadakayı alan kimse verene yukarıda belirtildiği şekilde dua eder" demiştir.

Hattâbî bu iddiaya çok önceden cevap vermiştir: "Salât" kelimesi aslında "dua" anlamına gelir. Fakat anlamı, dua edilen kimseye göre değişir. Peygamberin ümmeti için "salâfta bulunması, onların bağışlanması için dua etmesi şeklinde anlaşılmalıdır. Ümmetinin ona "salâfta bulunması ise, Allah'a olan yakınlıgının artması için dua anlamındadır. Bundan dolayı, "salât" kelimesinin başkaları için kullanılması uygun düşmez.

Bu hadis, zekât alan kimsenin, zekât veren kimseye dua etmesinin müs-tehap olduğuna delil getirilmiştir.



65- Denizden Çıkarılan Şeylerin Zekâtı


İbn Abbas radıyaiiâhu anhümâ, "Amber, rikaz (define, hazine) değil, denizin sahile vurup çıkardığı bir şeydir" demiştir.

Hasan ise, "Amber ve incinin beşte birinin verilmesi gerekir" demiştir.

(Buhârî şöyle der:) Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, beşte bir almayı sadece "rikaz" (define, hazine) için teşrî kılmıştır. Yoksa sudan elde edilen (inci, amber) gibi şeyler için değil.

1498- Leys'in Ebû Hureyre'den radıyaiiâhu anh naklettiğine göre Resûlullah aieyhi ve seiiem şöyle buyurmuştur:

"jsrailoğullanndan birisi bir başkasından, kendisine bin dinar borç vermesini temişti. Adam da ona bin dinarı verdi. Daha sonra borcu alan bir deniz -ylculuğuna çıktı. Fakat geri dönecek bir deniz ulaşım aracı bulamadı. Hemen \r odun parçası alıp içini oydu, bin dinarı içine koydu ve denize attı. Borç veren işi, (borç alanı karşılamak için) çıktığı zaman bir odun parçası buldu. Bunu i/esi için (yakmak amacıyla) aldı. (Eve gidip) onu kırdığı zaman vermiş olduğu arayı bulmuş oldu."[3]



Açıklama


Konu başlığı, denizden çıkarılan şeylerden zekât vermenin farz olup ıhmadığını ifade etmek için kullanılmıştır.

Amberden zekât verilmesi konusunda görüş ayrılığı bulunmaktadır: Şafiî "el-Ümm" adlı eserinin "selem" konusunda şöyle demiştir: "Güvenilir urçok kimse bana bunun, Allah'ın denizde yaratmış olduğu bir bitki türü olduğunu söyledi. Bir rivayete göre ise, amberi balık yer ve ölür. Daha sonra leniz balığı dışarı atar. İnsanlar da karnını yarıp onu çıkarırlar."

İbnü'l-Kassâr, "Hadisten çıkan anlama göre, rikazın dışındaki şeylerde beşte 3İr (humus) yoktur. Bu, özellikle de amber ve inci hakkında böyledir. Çünkü Dunlar, deniz hayvanlarından çıkarılan şeyler olduğu İçin zekât konusundaki iurumlan daha çok balığa benzemektedir" demiştir.

Ismâilî "Bu hadis başlığa uygun değildir. Bir adam borç almış sonra ödemiştir (o kadar)" der. Dâvûdî de "Haşİye"sinde, aynı şekilde beyanda bulun-^du görüşe Ebû Abdülmelik şöyle cevap verir:

"Buhârî burada, denizin dışarıya çıkardığı her şeyi almanın caiz olduğun ve bunlardan beşte bir (humus) verilmesi gerekmediğine işaret etmiştir."

İbnü'l-Müneyyir şöyle demiştir: "Bu hadisin delil olma yönü şudur: Adam, deniz kenarında bulduğu odun parçasını yakmak üzere almıştır. Eğer geçmiş şeriatlar bizim için geçerli ise, bu hadisten çıkarılacak netice; ister denizde neş'et etmiş, denize batmış, sahibinin mülkiyeti ile bağı kopmuş şeylerden denizin dışa vurduklarım bu gibi şeyleri almanın mubahlığı hükmüdür. Daha önce başkasına ait olmayan mallan almak evveliyetle mubah olur. Çıkarılması için emek harcamak ve yorulmak gerekli olan şeyler de böyledir."

Evzâî, kıyıda bulunan şey ile dalma vb. emek sonucu çıkartılan şeyleri farklı değerlendirir. Birinci şekilde beşte biri gerekli görürken, ikinci şekilde gerekli görmez.

Âlimler çoğunluğuna göre bunlardan herhangi bir şey verilmesi gerekmez. Fakat İbn Ebû Şeybe'nin naklettiğine göre Ömer İbn Abdülaziz, Zühıl ve Hasan aksi görüştedir. Ebû Yusuf'un, bir rivayete göre Ahmed'in görüşü de -bu doğrultudadır.[4]



66- Rikazın (Define Ve Hazine) Zekâtı


Malik ve İbn İdrîs şöyle derler:

Rikaz, cahiliyye döneminde toprak altına gömülmüş bulunan şeylerdir. Az olsun, çok olsun, beşte birinin (devlete) verilmesi gerekir. Madenler rikaz değildir.

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ue seiiem, "Madenlerin verdiği zararlar tazmin edilmez. Rikazın beşte birini (vergi olarak devlete) vermek gerekir" buyurmuştur.

Ömer ibn Abdülaziz madenlerden her iki yüz birimden beşini almıştır.

Hasan-i Basrî ise, "Dârü'1-harp arazisindeki rikazdan beşte bir (humus); Müslüman arazisinden (dârü'l-îslâm) ise zekât verilmesi gerekir. Düşman arazisinde bir yitik mal bulursan araştırılır, eğer bu, düşmana ait bir mal ise bunu için devlete beşte bir vergi ödenmesi gerekir" demiştir.

Bazı insanlar, cahiliyye gömükleri gibi madenler de rikazdir görüşündedir. Çünkü onlara göre, madenden bir şey çıktığı zaman 0-wJI jSj (maden, rikaz verdi) denilmektedir.

Bu görüşe karşı şöyle cevap verilebilir: Bir kimseye hibe yapıldığı, çok kâr ettiği veya bol meyveleri olduğu zaman da jtijS (rikaz elde ettin / maden buldun) denilir. (Dolayısıyla sırf dilden yola çıkılarak karar verilmesi yanlış olur.) Diğer yandan madenleri rikaz kabul eden kimse, "Kişinin, bulduğu madeni gizleyip beşte bir ödememesinde bir beis yoktur" görüşü ile yukarıdaki görüşüne uymamış olmaktadır.

1499- Ebû Hureyre'den rivayet edildiğine göre Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurmuştur:

"Hayvanların, kuyunun ve madenin verdiği zararlar tazmin edilmez, Rikazm beşte birini (vergi olarak) vermek gerekir."[5]



Açıklama


Rikaz, gömülmüş bulunan mal demektir.

Malik ve İbn İdrîs, "Rikaz, cahiliyye döneminde gömülmüş olan şeylerdir" demiştir.

Malik'in görüşünü, Ebû Ubeyd, "Kitâbü'l-Emvâl" adlı eserinde şöyle anlatır:

"Maden, ziraî mahsûl gibidir. Hasat edildiği zaman nasıl ziraî mahsûlden zekât alınıyorsa bundan da alınır. Madenler, rikaz değildir. Rikaz, cahiliyye döneminde toprağa gömülmüş olan maden ve paralardır. Bunlar, herhangi bir kimsenin mal elde etme arzusu sonunda ve çok emek harcamaksızın ele geçen mallardır."

İbnüt-Tîn, Ebu Zer el-Herevî'nin İbn îdrîs'ten maksadın İmam Şafiî olduğunu söylediğini kaydeder. Beyhakî, "el-Mdrife" adlı eserinde, er-Rabî'den naklen Şafiî'nin şöyle dediğini nakletmiştir: "Beşte bir verilmesi gerekli olan rikaz, herhangi bir kimsenin mülkiyeti bulunmayan, cahiliyye dönemi gömüleridir."



24- Bölüm: Zekat


"Az olsun, çok olsun, beşte bir vermek gerekir", İbnü'l-Münzîr'in naklettiğine öre bu, Şafiî'nin eski görüşüdür. Kendisi de bu görüşü tercih etmiştir. Yeni görüsüne göre ise zekât nisabına ulaşmadıkça beşte birini zekat olarak vermek rekmez. Jbnü'l-Münzîr'in naklettiğine göre âlimler çoğunluğu birinci görüşü benimsemiştir ki, hadisten ilk anlaşılan anlam da hükmün böyle olmasını gerektirir.

Hasan ' Daru'l-harbte bulunan rikazdan beşte bir zekât alınır, daru'l-İslâm'da elde ed'lenden ise zekat alınır," demiştir. Hasan'ın, dârü'1-harb ile dârü'l-İslâm arazisini farklı değerlendirmesi konusunda İbnü'l-Münzîr, "Hasan dışında böyle bir ayırıma giden başka bir kimse bilmiyorum" demiştir.

İbnü't-Tîn, "Bazı insanlar" sözünden kasdedilen Ebû Hanîfe'dir, demiştir.

İbn Battal şöyle demiştir: "Ebû Hanîfe, Sevrî ve diğer bazı âlimler madenlerin rikaz gibi olduğu görüşündedir. Delil olarak, Arap dilindeki, rikaz olarak madenlerden çıkan altın cevheri elde eden kimse için, jSj\ kelimesinin kullanılmasını getirmişlerdir. Alimler çoğunluğunun delili ise, Hz. Peygamber'in saihiiâhu aleyhi ve sellem, rikaz ve maden sözcükleri arasında "ve" j atıf harfini kullanmasıdır. Bu harf, söz konusu şeylerin birbirinden farklı olduğunu belirtir.

Hayvanların verdiği zararların tazmin edilmemesi konusu "diyet" bölümünde ayrıca ele alınacaktır.

Madenlerin verdiği zararlar da tazmin edilmez. Burada kasdedilen, madenler için zekâtın gerekli olmadığı değildir. Amaçlanan anlam şudur: Örneğin bir kimse madende çalışması için bir kimseyi ücretli tutsa sonra çalışan kimse ölse, işverenin herhangi bir tazminat ödemesi gerekmez. Bunula ilgili geniş açıklama "diyet" konusunda gelecektir.

Rikazdan beşte bir verilmesi gerektiği konusundaki görüş ayrılıklarına daha önce temas edilmişti: Alimler çoğunluğuna göre, rikaz, gömülü olan şeylerdir.

ibn Dakîk eMd şöyle demiştir: "Mutlak olarak her halükârda veya çoğu şekillerde rikazdan beşte bir verilir" görüşünde olan âlimler hadise en uygun ve en yakın hükmü vermişlerdir." Şafiî, hükmün sadece altın ve gümüş için geçerli olduğu görüşündedir. Âlimler çoğunluğuna göre ise böyle değildir. İbnü'l-Münzîr de bu görüşü tercih etmiştir.

Hıkazdan alınan beşte bir payın verileceği yer konusunda ihtilaf edilmiştir:

alık, Ebû Hanîfe ve fakihler çoğunluğuna göre, fey gelirleri gibi dağıtılır. Müzeni bu görüşü tercih etmiştir.

rekir sörü§üne Söre Şafiî, zekât verilebilecek kimselere dağıtılması geçtir. Ahmed'den, her iki görüş de nakledilmiştir. Bu farklı anlayışa 3 - bir zımmî rikaz bulduğu zaman, âlimlerin çoğunluğuna göre beşte bir verilmesi gerekir. Şafiî'ye göre ondan hiçbir şey alınmaz. Rikaz için üzerinden bir yıl geçme şartı aranmayacağı konusunda âlimler ittifak etmiştir.



67. Tevbe / 60 Ayetındekı Zekat Memurlarına İfadesi Ve Zekât Memurlarının Devlet Başkanına Hesap Vermesi


1500- Ebû Humeyd es-Sâİdî radıyaiiâhu anh şöyle anlatır: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem "Esed" kabilesinden, İbnü'l-Lüteybiyye diye bilinen bir kimseyi Benî Süleym kabilesine ait zekâtları toplamak üzere görevlendirdi. Döndüğü zaman ona hesaplan sordu.



Açıklama


İbn Battal şöyle demiştir: "Zekât memurlarının, zekâtı teslim alma görevi verilmiş oîan kimseler olduğu konusunda âlimlerin görüş birliği bulunmaktadır."

el-Mühelleb şöyle der: "Buradaki hadis, emîn olan kimseye hesap sorulması konusunda bir delildir. Onun hesaba çekilmesi bir anlamda, eminlik özelliğini doğrultmaktır."

İbnü'l-Müneyyir "HaşiyeMe şöyle demiştir: "Bu olayda, söz konusu memurun, zekât malından kendisi için harcamış olması ve bundan dolayı ne kadar topladığı ve ne kadar harcadığını ortaya koymak için hesaba çekilmiş olması muhtemeldir."

Bu görüşe şöyle cevap verdim: Hadisin diğer varyantları dikkate alınırsa, hesaba çekilmesinin sebebi şudur: Memurda, zekât mallarından bir şey bulunmuş, o da bunun, kendisine hediye olarak verildiğini iddia etmiştir.



68. Zekât Olarak Verilen Develerin Ve Sütlerinin Yolda Kalmış Olanlar İçin Kullanılması


1501- Enes radıyaiiâhu anh şöyle anlatır:

"Urayne kabilesinden bir grup Medine'de, vebadan kaynaklanan bir hastalığa yakalandı. Resûlullah saibiiahu aleyhi ve seiiem onların zekât develerinin bulunduğu yere gitmelerine izin verdi. Oraya gidip zekât develerinin sütünü ve idrarını içtiler. Daha sonra çobanı öldürüp develeri götürdüler. Bunun üzerine Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi w seiiem bir grup gönderdi. Onları yakalayıp getirdiler. Onların ellerini, ayaklarını kestirdi. Gözlerini oydurdu. Onları Harre adlı bölgeye terketti. Orada taşlan kemirip durdular."



Açıklama


Ibn Battal şöyle demiştir: "Buhârî'nin buradaki amacı, zekâtın, bilinen sekiz sınıfın tamamına verilmesinin gerekli olduğu yönündeki görüşün aksine, sadece bir sınıfa verilebileceğini ortaya koymaktır."

Fakat bu görüş tartışmaya açıktır. Çünkü Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seııem belki onlara, sadece onların payına düşecek miktar için izin vermiştir. Üstelik bu malların mülkiyetini onlara verdiğine dair bir bilgi de mevcut değildir. Sadece, tedavi olmaları için deve sütünden içmelerine izin vermiştir.

art, buradan yola çıkarak deveden diğer yönlerden de istifade old -6Sinin caiz olduğu hükmünü çıkarmıştır. Deve sütünü içmenin caiz ugunu, bu zaten apaçık bir durum olduğu için söylememiştir.

Bu hadise yer verilmesindeki amaç şu hükmü ortaya koymaktır: Devlet başkanı, zekât malının mülkiyetini vermeden, ihtiyaca göre, zekât verilebilecek sınıflardan birinin onlardan yararlanmasına izin verebilir. Diğer yandan hadiste, Hz. Peygamberin Urayneliler dışında başkalarına söz konusu zekâtlardan vermediğine dair açık bir bilgi yoktur. Her ne kadar İbn Battal bunun kesin bir delil olduğunu iddia etse bile, bizce dalaleti açık değildir.



69- Devlet Başkanının Zekât Develerini Kendi Eliyle Damgalaması


1502- Enes İbn Malik radıyaiiâhu anh şöyle anlatır:

"Abdullah İbn Ebû Talha'yi, ağzına, çiğnenmiş hurma çalması için (tahnîk) Resûlullah'a götürdüm. Resûlullah sallallâhu aleyhi w seiiem ile karşılaştım. Elinde bir mühür vardı ve bununla zekât develerini damgalıyordu."[6]



Açıklama


Damgalamadaki amaç, zekât devesini biri alır ya da bulur ise, diğer develerden ayırt edilebilmesini sağlamaktır. Diğer yandan böylece zekâtı veren kişinin, kendi malını tekrar geri almasının önüne geçilmiş olacaktır.

Hadis, müsle kapsamına girdiği için damgalamayı mekruh gören Hanefîler'e karşı bir delildir. Çünkü Resülullah'tn bunu yaptığı sabittir. Dolayısıyla tıpkı erkeklerin sünnetinde olduğu gibi, bu da genel hükümden istisna edilmiş bir hükümdür.

Mühelleb ve diğer bazı âlimler şöyle demiştir: Devlet başkanı bir mühür yaptırdığı zaman, diğer insanların ona benzer mühür edinme hakları yoktur.

Devlet başkanı, zekât mallarına son derece özen göstermeli, onlarla bizzat kendisi ilgilenmelidir.

İhtiyaç olması halinde hayvanlara acı vermek caizdir.

Bereket umarak çocuğun ağzına çiğnenmiş hurma sürdürülebilir.[7]



70- Fıtır Sadakasının Farz Olması


Ebû'I-Âliye, Atâ' ve İbn Şîrîn fıtır sadakasının farz olduğu görüşündedir.

1503- İbn Ömer radıyaiiâhu anhümâ şöyle anlatır:

Hesulullah piiaiiâhu aleyhi ve seüem, köle, hür, erkek, kadın, küçük ya da büyük olsun Müslümanlara bir sa' hurma veya bir sar arpayı fıtır sadakası olarak vermelerini farz kılmıştır. (Ramazan bayramı) namazına gitmeden önce bunun ödenmesini emretmiştir.[8]



Açıklama


Bu sadakaya fıtır sadakası denilmesi, Ramazan ayından çıkılıp iftar edilmesiyle farz olması sebebiyledir.

Atâ'nın görüşü, Abdürrezzak ve İbn Cüreyc yoluyla ulaşmıştır. İbn Ebû Şeybe, Âsim yoluyla başka âlimlerin de aynı görüşte olduğunu nakletmiştir. En açık bir şekilde onlar görüşlerini ifade ettikleri için Buhârî sadece yukarıdaki üç kişiyi zikretmiştir. Yoksa İbnü'l-Münzir ve başka bazı âlimler, fıtır sadakasının farz olduğunda icma bulunduğunu belirtmişlerdir.

Malik'in Nâfi'den rivayetine göre Müslim'de, "fıtır zekâtı" ifadesinden sonra "Ramazan ayı" kaydı da bulunmaktadır. Bu rivayet delil kabul edilerek, fıtır sadakasının farz olma zamanı, bayram gecesi (Ramazan'ın bittiği gün) güneşin battığı andır. Çünkü Ramazan'dan bu vakitte çıkılmış olmaktadır.

Bir görüşe göre ise, bayram günü güneşin doğma anıdır. Çünkü oruç tutulacak olan zaman gece değildir. İftar edildiği, ancak güneş doğduktan sonra yemek-içmekle ortaya çıkar.

Birinci görüş, Sevrî, Ahmed, İshak ve yeni görüşüne göre Şafiî'ye aittir. Bir rivayete göre Malik de aynı görüşü benimsemiştir.

İkinci görüş ise, Ebû Hanîfe, Leys, eski görüşüne göre Şafiî'ye aittir. Bir rivayete göre Malik bu görüşü benimsemiştir.

Hadisten ilk akla gelen aniama göre, kölenin, kendi adına fıtır sadakasını vermesi gerekir. Bu görüşü sadece Davûd (ez-Zâhirî) söylemiştir. O şöyle der: "Efendinin, nasıl kölesine namaz kılma imkanı tanıması gerekiyorsa, fıtır sadakasını verebilmesi için çalışıp kazanma fırsatı da vermek zorundadır."

Bu görüşe, Davud'un mezhebini benimseyen ya da benimsemeyen diğer âlimler katılmamıştır. Delilleri, Ebû Hureyre'den mdıyaiiâhu anh "merfû" olarak Müslim'in naklettiği şu hadistir:

"Pıtır sadakası dışında köleden dolayı sadaka (zekât) vermek gerekmez."

Başka bir rivayette ise Efendimiz saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, "Müslüman bir kimsenin, fıtır sadakası hariç olmak üzere, kölesinden ve atından dolayı zekât vermesi gerekmez" buyurmuştur.

Hadisten açıkça anlaşılan manaya göre, kocası olsun ya da olmasın, kadının, fıtır sadakası vermesi gerekir. Sevrî, Ebû Hanîfe ve İbnü'l-Münzir bu görüştedir.

Malik, Şafiî, Leys, Ahmed ve İshak'a göre, kadının fıtır sadakasını, nafaka kapsamında değerlendirerek, kocasının vermesi gerekir.

Ancak bu tartışmaya açık bir görüştür. Çünkü söz konusu âlimler, kocanın ödeme gücü yok ve kadın köle ise bu durumda, nafakanın aksine, fıtır sadakasını efendinin vermesi gerekir görüşündedirler. Diğer yandan bütün âlimler, müslüman bir kocanın, kâfir oian hanımının nafakasını karşılamak zorunda olmakla birlikte fıtır sadakasını vermeyeceğinde görüş birliği içindedir.

Hadiste, "küçük olsun, büyük olsun" şeklinde geçen ifadeye göre, küçüklerin de fıtır sadakası vermesi gerekir. Fakat buradaki muhatap küçüğün velisidir. Velinin, küçüğün malından bu borcu ödemesi gerekir. Aksi halde nafakasını karşılamakla yükümlü olan kimsenin, onun fıtır sadakasını ödemesi gerekir. Bu âlimler çoğunluğunun görüşüdür.

İbnü'l-Münzir, cenin için nafaka vermenin gerekli olmadığı konusunda icma bulunduğunu naklederek, "Ahmed bunu müstehap görmüştür, farz değil," demiştir.

Hadiste, "namaza çıkılmadan önce ödenmesini emretti" denilmesi, bu vakitten daha sonraya geciktirmenin mekruh olduğuna delildir.



71- Fıtır Sadakasının Köle Ve Hür Müslümanlara Farz Olması


1504- İbn Ömer radıyallâhu anhümâ şöyle anlatir: Resulullah sallatlâhu aleyhi ve sellem,

o e, nur, erkek, kadın olsun müslümanlara bir sa' hurma veya bir sa' arpayı fıtır sadakası olarak vermelerini farz kılmıştır.



Açıklama


Kurtubi şöyle der: “Bu hadiste fıtır sadakası olarak verilecek miktar ve Sadakasi Vermesi gerektiği açıklanmak istenmiştir. Kimlerin kendi başkası adına vermesi gerektiğine temas edilmemiş, her ikisini de ifade kullanılmıştır." adına içine Tîbî ise şöyle demiştir: "Hadis, bütün Müslümanlara fıtır sadakasını farz kılmaktadır. Neden dolayı gerekeceği ve bunun kimin yerine getireceği İse başka nasslardan anlaşılmaktadır."

İbnü'l-Münzir şöyle nakleder: "Bazı âlimler, İbn İshak'ın Nafi'den naklettiği İbn Ömer'in uygulaması konusundaki şu sözü delil olarak kullanmışlar ve "İbn Ömer, hadisten kasdedilen anlamı en iyi bilen kişi olduğu halde, kendisi kâfir olan kölesi için fıtır sadakası vermekteydi" demişlerdir.

Bu görüş şu şekilde tenkit edilebilir: Eğer İbn Ömer'in böyle yaptığı doğru ise bu olayın, onun bunu, farz olduğu için değil de, tatavvû (nafile) olarak yaptığı şeklinde yorumlamak gerekir. Böyle yapmasına bir engel de yoktur.

Hadiste, "Müslümanlar" şeklinde kullanılması, şehirde yaşayan medenî ya da çöllerde yaşayan bedevî bütün Müslümanları içine aldığına bir delildir. Fakat Zührî, Rebîa fıtır sadakasının sadece şehirlilere vacip olduğunu savunmuştur. Bu konudaki ayrıntılı açıklamayı, inşaalîah, "fıtır sadakası" bölümünün, "köle adına fıtır sadakası vermek" konusunda yapacağız.



72. Fıtır Sadakasının Bir Sa Arpa Olarak Verilmesi


1505- Ebû Saîd şöyle demiştir: "Biz (fıtır) sadakasını bir sa' arpa olarak verirdik."[9]



73- Fıtır Sadakası Olarak Bir Sa' Buğday Vermek


1506- Ebû Saîd el-Hudrî radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: "Biz fıtır zekâtını bir sa taam (yiyecek maddesi / buğday), arpa, hurma, kurutulmuş yoğurt veya kuru üzüm'den verirdik."



74- Fıtır Sadakası Olarak Bir Sa Kuru Hurma Vermek


1507- Nafi'in naklettiğine göre Abdullah İbn Ömer şöyle demiştir:



75- Fıtır Sadakası Olarak Bir Sa Kuru Üzüm Vermek


1508- Ebû Saîd el-Hudrî mdıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

"Biz Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve sdiem zamanında iken, (fıtır sadakasını) yiyecek maddesinden, kuru hurmadan, arpadan veya kuru üzümden bir sa' olarak verirdik. Muaviye devlet başkanı olup, Şam'ın buğdayları gelince, 'bir müdd (buğday) diğerlerinden iki müdde denktir' görüşünü belirtmiştir."



Açıklama


"Resûlullah zamanında iken" denilmesi, O'nun saiiaMhu aleyhi ve seiiem bu uygulamayı bildiği ve kabul ettiği anlamını vermektedir. Özellikle de bu uygulamada, onun huzurunda toplanıp dağıtıldığı için böyledir.

İbnü'l-Münzir şöyle demiştir: "Resûlullah'tan saMâhu aleyhi ve seiiem, buğday konusunda üzerine hüküm bina edebileceğimiz herhangi bir nakil bulunmamaktadır. O dönemde Medine'de buğday çok az bir miktarda bulunmaktaydı. Sahâbîler buğday artınca, yarım sa' buğdayın, bir sa' arpaya denk düştüğü görüşünü belirtmişlerdir. Onlar, ümmetin önderleridir. Onların görüşüne, ancak onlar gibi olan diğer sahâbîlerin görüşü denk olabilir.

Osman, Ali, Ebû Hureyre, Cabir, İbn Abbas, İbnü'z-Zübeyr ve annesi Esma binti Ebû Bekir'in de fıtır sadakasının, yarım sa' buğday olarak verilebileceği görüşünü benimsediği nakledilmiştir ki bunlar sağlam nakillerdir."

Müslim'deki rivayette şöyle bir ek bulunmaktadır: "Biz, Muaviye, hac veya umre için gelip de minberde insanlara hitap edene kadar, fıtır sadakasını bu şekilde vermeye devam ediyorduk."

İbn Huzeyme ise, "O, o zaman halife İdi" ilavesini nakletmiştir.

Müslim'deki rivayette, "İki müd Şam buğdayının, bir sa' kuru hurmaya denk olduğu görüşündeyim" ifadesi yer almaktadır.



76. Fıtır Sadakasının Bayram Namazından Önce Verilmesi


1509- ibn Ömer radıyallâhu arıhümâ ŞÖyle demiştir: "Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem fıtır sadakasının cemaat bayram namazına çıkmadan önce verilmesini emretmiştir."

1510- Ebû Saîd el-Hudrî radıyallâhu anh şöyle anlatır:

Kesulullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem zamanında, bayram günü, bir sa' yiyecek maddesi (fıtır sadakası olarak) verirdik. Yiyecek maddelerimiz, arpa, kuru üzüm, kurutulmuş yoğurt ve kuru hurma idi."



Açıklama


İbnü’t-Tin, “Bayramdan önce, sabah namazından sonra, bayram namazına Çıkmadan önce demektir" demiştir.

n Uyeyne jse "Tefsirinde, Ömer ve İkrime'den naklen şöyle demiştir:

“Kişi, (ıtır sadakasını) bayram günü iki namaz arasında (sabah namazı ile bayram namazı arasında) verir. Çünkü Allah Teâlâ, "Temizlenen, Rabbinin adını anıp Ona kulluk eden kimse kuşkusuz kurtuluşa ermiştir"[10] buyurmaktadır.



77- Hürlerin Ve Kölelerin Fıtır Sadakası Verme Yükümlülükleri


Zührî ticaret için elde bulundurulan kölelerle ilgili olarak, "Ticaret malı olduğu için zekâtı verilir. Diğer yandan fıtır sadakası da verilir" demiştir.

1511- ibn Ömer radıyaiiâhu anhümâ şöyle demiştir:

"Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, erkek ve kadına, hür ve köleye, bir sa' kuru hurma veya bir sa1 arpayı fıtır (ya da Ramazan) sadakası vermesini farz kılmıştır. Daha sonra insanlar yarım sa' buğdayı bunlara denk kabul etmiştir."

Râvi Nâfı' şöyle anlatır: "İbn Ömer radıyaiiâhu anhümâ kuru hurma olarak verirdi. Bir ara, Medineliler (kıtlık nedeniyle) hurma sıkıntısı çektiler. Bundan dolayı fıtır sadakasını arpa olarak vermişlerdi.

İbn Ömer. küçük, büyük, nafakasını karşılamakla yükümlü olduğu kimselerin fıtır sadakasını verirdi. Hatta çocuklarımın fıtır sadakalarını da verirdi. O, fıtır sadakasını kabul edenlere verirdi. Halk ise, fıtır sadakasını bayramdan bir ~~ iki gün önce verirdi."



Açıklama


Malik'in, Muvattâ'da Nâfi'den naklettiğine göre İbn Ömer fıtır sadakasını kuru harma olarak verirdi. Sadece bir kere arpa olarak vermiştir.

İbn Ömer'in, hurma olarak vermesi, fıtır sadakası olarak hurma vermenin en faziletli yöntem olduğuna işaret etmektedir.

Cafer el-Ferbâbî Ebû Miclez yoluyla şöyle rivayet etmiştir: "Allah uygulamalar için genişlik tanımıştır. Buğday hurmadan daha iyidir. Buğday veremez miyiz?" diye sordum. İbn Ömer, "Ben sadece sahâbîlerin verdiği gibi veririm" dedi. Demek ki onlar, fıtır sadakasını, saklanıp bekletilebilen gıda maddelerinin en değerlisi (hurma) ile vermekteydiler. Çünkü Ebû Saîd el-Hudrî hadisine göre, her ne kadar İbn Ömer, sadece hurma olarak verilebileceğini anlamış olsa bile, hurma diğerlerine göre daha üstündür. Allah (c.c) en iyisini bilir.

İbn Ömer'in uygulaması, rivayet ettiği hadisi en iyi anlayan kişinin o olması gerektiği anlayışından dolayı zikredilmiştir.

Nâfi'in oğullarının fıtır sadakasını vermesi, eğer Nâfi' onun kölesi iken vermiş İse, bunda her hangi bir sorun yoktur. Eğer azat ettikten sonra ise, bu durumda İbn Ömer'in, bunu teberru olarak yaptığı kabul edilir.

İbnü'l-Münzir, İbn İshak'tan şöyle nakletmiştir: "Nâfi'in aktardığına göre, İbn Ömer, ailesinden, hür, köle, küçük, büyük olanların ve Müslüman olsun kâfir olsun kölelerinin fıtır sadakasını verirdi."

Bu rivayet, İbn Reşîd'in daha önce geçen görüşünü desteklemektedir.

İbnü'l-Münzir, bu rivayeti, kâfirler için nafile olarak verdiği şeklinde yorumlamıştır.

"Kabul edenlere" sözü, devlet başkanının fıtır sadakalarını toplamak için tayin ettiği görevliler anlamındadır. İbn Battal da kesin olarak bu görüştedir.

Ibnü't-Teymî ise, "Ben fakirim" diyenler anlamında olduğunu belirtmiştir, öirmcı görüş daha güçlüdür.



78- Küçüklerin Ve Büyüklerin Fıtır Sadakası Verme Yükümlülükleri


1512- İbn Ömer radıyaüâhu anh şöyle demiştir:

"Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem fıtır sadakasını, küçük, büyük, hür, köle (herkese), bir sa' arpa veya bir sa' kuru hurma olarak vermeyi farz kılmıştır."



25- BÖLÜUM HAC


1- Haccın Farz Olması Ve Fazileti


"Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkar ederse bilmelidir ki, Allah bütün alemlerden müstağnidir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur)"[11]

1513. Abdullah İbn Abbas radıyaiiâhu anhümâ şöyle demiştir:

"Fadl, Resûlullah'ın saUaiiâhu aleyhi ve seiiem terkisin binmişti. Bu sırada Has'am kabilesinden bir kadın geldi. Fadl kadına, kadın da Fadl'a bakmaya başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Fadl'in yüzünü diğer tarafa çevirdi. Kadın şöyle dedi:

"Ey Allah'ın Resulü! Allah'ın, kulları üzerinde bir hac farîzası hakkı bulunmaktadır. Babam ise yaşlandı. Binek üzerinde duramaz haldedir. Ben onun yerine hac yapabilir miyim?"

Resûlullah saiiaMhu aleyhi ve seikm, "Evet" buyurdu. Bu olay veda haccı sırasında vuku bulmuştur.[12]



Açıklama


Haccın kelime anlamı "kasdetmek"tir. Terim anlamı ise, özel bazı amelleri yapmak üzere Kabe'ye gitmeye kasdetmektir. Haccm farziyeti, dinde zaruri olarak bilinen bir husustur. Alimler haccın, bir kez yapıldıktan sonra, ancak adamak gibi ârizî bir sebeple yeniden farz olacağı konusunda icma etmiştir.

Haccın, hemen yapılması gereken (fevrî) bir ibadet mi yoksa ertelenebilen ve istenildiği zaman yapılabilen (terâhî) bir ibadet mi olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir. Bu farklı görüşler bilinen hususlardır.

Yine haccm farz kılınma vakti hususunda da değişik görüşler bulunmaktadır:

Bir görüşe göre hac hicretten Önce farz kılınmıştır. Bu görüş, taraftarı bulunmayan (şâz) bir görüş olarak kalmıştır. Diğer bir görüşe göre ise hac hicretten sonra farz kılınmıştır.

Haccın hangi sene farz kılındığı konusunda farklı görüşler vardır: Çoğunluğa göre hicretin altıncı yılında farz kılınmıştır. Çünkü altıncı yılda, "Haca ve umreyi Allah için tam yapm"[13] ayeti nazil olmuştur. Bu görüş, bir şeyi tam yapma ile farz kılınmanın başlamasının kastedilmiş olduğu fikrine dayanmaktadır.

Haccın fazileti zaten bilinen bir konudur. Ayette ise özellikle haccı terkeden-lere karşı bir cezadan (vaîd) söz edilmiştir. Bu konuya ayn bir başlıkta (4. konuda) yer verilecektir. Buhârî burada Has'amiyye hadisi dışında diğer hadislere yer vermemiştir. Bunun konu başlığı ile ilgisi biraz zayıftır. Belki de Buhârî bu hadise yer vermek ile haccı bizzat yapmaya gücü yetmeyen kimsenin yerine başkasını Göndermesine, haccı terketmesinin mazur görülmeyeceğine vurgu yapmak suretiyle haccm ne kadar faziletli bir ibadet olduğunu ortaya koymak istemiştir. Has'amiyye hadisine, senedinde yer alan Zührî hakkındaki farkiı görüşlere "ihram yasaklan" konusunun sonlarında yer verilecektir.

Bu hadisle, ayette zikri geçen "istitâat" (güç yetirebilme) tefsir edilmek istenmiştir. Buna göre "istitâat" sadece yol azığı ve binek ile değil, aynı zamanda mal ve beden ile de olur. Çünkü eğer güç yetirebilme sadece yol azığı ve binek olsa, felçli bir kimsenin de çok zor bile olsa bineğe bağlanarak mutlaka hacca gitmedi gerekirdi.

İnsanlar, kendisine hac farz olanlar ve olmayanlar olarak iki kısımdır. Hac farz olmayanlar; köleler, mükellef olmayanlar ve (hacca gitmeye) gücü yetmeyen kimselerdir.

Kendisine hac farz olmayan kimseler, hac yapmaları halinde geçerli olanlar ve olmayanlar şeklinde ikiye ayrılır. İkinci kısımda köle ve mükellef olmayan kimseler yer almaktadır.

Hac yapmaya gücü yetenler, haccı bizzat yapması halinde haccı geçerli olanlar ve olmayanlar olarak ikiye ayrılır. İkinci kısımda mümeyyiz olmayan kimseler yer almaktadır.

Haccı bizzat yapması sahih olmayan kimseler, kendisi yerine başkasını gönderebilenler ve gönderemiyenler olarak ikiye aynlır. İkinci kısımda kâfirler yer almaktadır.

Buna göre haccın sahih olması için tek şart Müslüman olmaktır.



2- İnsanlar Arasında Haccı İlan Et Ki, Gerek Yaya Olarak Gerekse Nice Uzak Yoldan Gelen Yorgun Argın Develer Üzerinde, Kendilerine Bir Takım Yararları Yakînen Görmeleri... İçin Sana Gelsinler'[14]


1514- Câbir rad,yaiiâhu anhü şöyle nakletmiştir: "Resûlullah'i saiiaiiâhu aleyhi ^ seııem Zülhuleyfe'de bineği üzerinde iken gördüm. Daha sonra telbiye getirip ihrama girdi ve binmiş olduğu deve doğruldu."

1515- Câbİr radıyallâhu anhü ŞÖyle nakletmİŞtİr: "ReSUİUİlah sallaüâhu aleyhi ve sellem

bineği doğrulduğu zaman Zülhuleyfe'de telbiye getirip ihrama girdi."



Açıklama


Ayette, "İnsanlar arasında haca Han et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice Idan aeien yorgun argın develer üzerinde, kendilerine ait birtakım yarar-hnyakînen görmeleri, ... için sana gelsinler"[15] buyurulmuştur.

Buhârî'nin, haccın farziyeti için bineği şart görmediği yönünde bir görüş bulunmaktadır.

İbnü'l-Kassâr şöyle demiştir:

"Avette, Malik lehine, "yol" için bineğin şart olmadığına dair kesin bir delil bulunr laktadır. Aksi görüşte olanlar ise yaya olan kimselere haccın farz olmadığını iddia etmişlerdir. Oysa bu görüş ayete aykırıdır." Bu, tartışmaya açık bir konudur.

Taberî, Ömer İbn Zerr'den yaptığı nakle dayanarak bu konuda şunları kaydeder: "Mücahid şöyle demiştir: (Sahabîler hacca giderken) bineğe binmezlerdi. Bunun üzerine Allah, "gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde" hükmünü indirdi ve onlara yol azığını emretti. Ancak binekten yararlanma ve ticaret yapmaya ruhsat verdi."

Buhârî, Hz. Peygamberin bineğin sırtında iyice yerleştikten sonra getirdiği telbiye konusunda İbn Ömer, Câbir vb. kimselerden naklettiği hadislere yer vermiştir. Birkaç başlık sonra bu konu tekrar ele alınacaktır. Buhârî bu hadislere yer vermekle, ayette Önce zikredüdiği için yaya olarak hacca gitmenin daha faziletli olduğu yönündeki bazı görüşlere cevap vermeyi amaçlamıştır eğer daha faziletli olsaydı onu Hz. Peygamber yapardı. Oysa yukarıdaki hadise göre Efendimiz hacca binekle gitmiştir.

Ibnü'l-Münzir şöyle der: Hacca yaya olarak mı yoksa binek üzerinde gitmek mi daha faziletlidir konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir:

Alimler çoğunluğuna göre, bineğe binmek daha faziletlidir. Çünkü Hz. Peygamber bunu yapmıştır. Diğer yandan dua etme ve yalvarmak için binek

üzerinde olmak daha elverişlidir. Ayrıca bineğe binmenin daha birçok faydası vardır.

Ishak ibn Râhûye "İnsanı daha çok yorduğu için yürümek daha faziletlidir" demiştir.

îisinin faziletli olduğu durum ve kişilere qöre değişir demek de mümkündür. Allah (c.c) en iyisini bilir.



3. Hacca Giderken Binek Kullanmak


1516- Hz. Aişe'den rad.yaiiâhu anha nakledildiğine göre Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Âişe ile birlikte kardeşi Abdurrahman'ı göndermiş, Abdurruhman onun Ten'İm'den umre İçin ihrama girmesine yardımcı olmuş ve onu küçük eğerli bir bineğe bindirmişti.

Hz. Ömer radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: "Hacda (bineklerinize) eğerler koşunuz. Çünkü hac iki cihattan biridir."

1517- Sümame İbn Abdullah İbn Enes şöyle demiştir:

"Enes bineği üzerinde eğer bulunduğu halde haccetmiştir. Bunu cimriliğinden yapmış değildi. Çünkü o, Resûiullah'm saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem (yiyecek ve diğer eşya olarak) üzerinde yükleri bulunan eğerli bir deve üzerinde iken hac yaptığını nakietmiştir."

1518- Hz. Aişe radıyaiiâhu anhâ şöyle demiştir:

"Ey Allah'ın Resulü! Siz umre yaptınız. Fakat ben yapmadım." Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve seiiem, "Ey Abdurrahman! Kız kardeşinle git, onun Teriîm'den umre için ihrama girmesini sağla" buyurdu. Bunun üzerıne Abdurrahnıan Aişe'yİ devenin heybesinin bir tarafına koydu (ve gittiler). Daha sonre. Âişe umre yaptı.



Açıklama


Buhârî yukarıdaki konu başlığı ile zühd hayatı yaşamanın, lüks ve refah içinde yaşamaktan daha faziletli olduğuna işaret etmiştir.

Abdürrezzak ve Saîd İbn Mansûr'un İbrahim en-Nehaî yoluyla naklettiğine qöre Abbas İbn Rebîa Hz. Ömer'in hutbede şöyle söylediğini nakietmiştir:

"(Cihattan dönüp) eğerleri koyduğunuz zaman, eğerlerinizi hac ve umre yolculuğu için bağlayın. Çünkü hac, iki cihattan biridir." Burada kastedilen anlam şudur: "Savaştan geldiğiniz zaman hac ve umre yapın." Haccın cihad olarak isimlendirilmesi ya hac gerçekten cihad olduğu içindir ya da hac çok faziletli olduğu için faziletine binâendir. Burada kastedilen, nefisle yapılan cihattır. Çünkü hacda nefis hem bedenen hem de mâlî olarak bir çok sıkıntıya girmektedir.

1517 nolu hadise göre, Resûlullah'ın saiiaiı&hu aleyhi ve seiiem eşyalarını taşıyacak ayn bir devesi yoktu. Devesini hem yük için, hem de binek olarak kullanıyordu.



4- Kabul Olunmuş Haccın Fazileti


1519- Ebû Hureyre'nin rad,yaıiâhu anh naklettiğine göre Resûlullah'a hangi melın daha faziletli olduğu sorulduğunda Efendimiz saiiaüâhu aleyh , "Allah'a Hesulune iman etmektir" buyurmuştur. Sonra hangisidir sorusuna, "Allah yolunda cihat etmektir", sonra hangisidir sorusuna ise, "kabul olunmuş hacdır" Duyurarak cevap vermiştir.

1520- Müminlerin annesi Hz. Aişe radıyallâhu anha şöyle demiştir: "Ey Allah'ın Resulü! Biliyoruz ki en faziletli amel cihattır. Peki biz cihad edemeyecek miyiz?" Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Hayır, [siz kadınlar için] en faziletli cihad kabul olunmuş (mebrûr) hacdır" buyurmuştur.[16]

1521- Ebû Hureyre rad.yaiiâhu anh, "Resûlullah'ı, "Kim Allah içirt hacceder ve bu sırada) cinsel ilişkiye girmez ve fasıkhk da yapmaz ise (hacdan) annesinden ioğduğu günkü gibi (günahsız olarak) döner" buyururken işittim" demiştir.[17]



Açıklama


İbn Hâlûyeh şöyle demiştir: " Mebrûr, kabul olunmuş demektir". Diğer alimler ise "Mebrûr, günah karıştırılmamış hacdır" demişlerdir. Nevevî de bu görüşü tercih etmiştir.

Kurtubî, "Bu konuda yapılan tefsirler hep birbirine yakın anlamdadır. Şöyle ki, bütün hükümleriyle birlikte, mükelleften istendiği gibi en güzel şekilde yerine getirilmiş bulunan hac, (mebrûr hacdır)." Allah (c.c) en iyisini bilir.

Hz. Aişe'nin, "Ey Allah'ın Resulü! Biliyoruz ki en faziletli amel cihattır" sözü bu konuda Kur'an ve sünnette varid olan ayet ve hadisler sebebiyle söylenmiştir. Nesâî'de yer alan, Cerir'in Suheyb'den naklettiği rivayete göre Hz. Âişe, "Ben Kur'an'da, cihaddan daha faziletli bir amelden bahsedildiğini bilmiyorum" demiştir.

1520 nolu hadiste "siz kadınlar için" olarak tercüme ettiğimiz kelimesinin harekesi konusunda İhtilaf edilmiştir. Çoğunluk iİ harfinin, ötreli olduğunu ve kadınlara hitap edildiğini savunmaktadır. (Buna göre anlam, "siz kadınlar için en faziletli cihad kabul olunmuş hacdır" şeklinde olur). El-Kâbisî de, "Benim gönlüm bu görüşe meylediyor" demiştir.

Hamevî'nin rivayetine göre ise â harfini kesreli olarak okumak gerekir. /Buna göre ise anlam, "fakat en faziletli cihad kabul olunmuş hacdır" şeklinde

hır) Birinci görüş, kastedilen anlamı ifade etme hususunda daha güzeldir. Çünkü hem haccm faziletini ortaya koymakta hem de Hz. Aişe'nin cihad hakk'ndaki sorusuna cevap niteliği taşımaktadır. Hz. Peygamber aauuu aleyhi ve ıiem nefisle mücahede anlamı taşıdığı için hacci cihad olarak adlandırmıştır.

'Cinsel ilişki" olarak tercüme ettiğimiz “rafes" kelimesi bu anlamda tariz olarak kullanıldığı gibi kötü söz anlamında da kullanılmaktadır.

Ezherî şöyle demiştir: "Rafes kelimesi, erkeklerin kadınlarla ilgili her türlü arzusuna denir. İbn Ömer bunu, kadınlara hitap etme niteliğinde olan şeylere tahsis etmiştir. Âlimlerin çoğunluğuna göre ise ayette kastedilen cinsel ilişkidir."

Hadiste bahsedilen ise cinsel ilişkiden daha geneldir. Tıpkı şu hadiste olduğu gibi: "Sizden biri oruçlu olduğu zaman rafes yapmasın (kötülüğe bulaşmasın)".

"Annesinden doğduğu gibi" İfadesi, büyük, küçük günahları ve bunlara bağlı diğer bütün günahlardan affedileceğini göstermektedir.



5- Hac Ve Umre İçin Mîkât Yerleri


1522- Züheyr şöyle demiştir: Zeyd İbn Cübeyr'in naklettiğine göre bir gün Abdullah İbn Ömer'e gitti. Evi üstten ve alttan perdeli kıl Çadırdan ibaretti.

na, "ihrama nereden girmem caiz olur" diye sordum. Bana, "Resûlullah saiiaiiâhu fleyhi ve senem ihrama giriş yeri olarak, Neddliler için Kam bölgesini, Medineliler Aılhuleyfe'yi, Suriye tarafı için ise Cuhfe bölgesini belirledi" şeklinde cevap verdi.



Açıklama


Başlıktaki ifade, Buhârî'nin, mîkat tarafından hac ve umre için ihrama girmeye cevaz vermediğini göstermektedir. İbn Münzir ve diğer bazı alimler bunun caiz olduğu konusunda icma bulunduğunu nakletmiştir. Bu konu tartışmaya açık bir meseledir. Çünkü İshak, Dayud ye diğer bazı alimlerin bunu caiz görmediğine dair görüşler nakledilmiştir. İbn Ömer'in cevabı da bunu göstermektedir. Za-mansal Mîkata yapılan kıyas da bu görüşü desteklemektedir. Alimler, zamansal mîkatran önce ihrama girmenin caiz olmayacağı hususunda icma etmiştir. Çoğunluk ise zamansal mîkat ile mekansal mîkat arasında ayırımda bulunmuş, zamanından önce ihrama girmeye cevaz vermemişler, mekansal mîkatta ise cevaz vermişlerdir. Hanefiler ve Şafüler gibi bazı alimler ise mîkât zamanından önce ihrama girme görüşünü tercih etmiştir. Malik bunu mekruh görmüştür. "Hac bilinen aylardadır" başlığında (33. konu başlığı), "Osman Horasan'dan ihrama girmeyi mekruh görür" sözünden bahsedilirken bu konuda bilgi verilecektir.

ialW...i / Füstat çadır demektir, / Sürâdiq ise, bir şeyin etrafını saran her şeydir. Âyette de, "onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır"[18] şeklinde geçmektedir.



6. "(Ey Müminler!) Azık Edinin. Bilin Ki Azığın En Hayırlısı Takvadır"


1523- İbn Abbas radıyaiiâhu anhü şöyle anlatır:

"Yemenliler hacca geldikleri zaman azık getirmezler ve "Biz tevekkül ediyo derler, Mekke'ye geldikleri zaman da insanlardan dilenirlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, "(Ey Müminleri) Azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvadır"[19] buyurmuştur.



Açıklama


Mukatil İbn Hayyân şöyle anlatır:

'Yukarıdaki ayet nazil olduğu zaman bir kimse ayağa kalkarak "Ey Allah'ın Resalü! Azık bulamıyoruz" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Yüzünü insanlardan çevirecek ve kendine yetecek kadar azık edin. Edindiğiniz azıkların en hayırlısı takvadır" buyurdu." Bu hadisi, İbn Ebû Hatim nakletmiştir.

51-Mühelleb şöyle demiştir: "Bu hadise göre, dilenmemek de bir nevi takvadır. Allah'ın, yüzsüzlük etmeyip dilenmeyenleri övmesi[20] de bu görüşü desteklemektedir.

"Bilin ki azığın en hayırlısı takvadır". Yani dilenerek insanlara eziyet vermekten kaçının. Bunda günah vardır.

Dilenmekle tevekkül yapılmış olmaz. Bir görüşe göre tevekkül, bütün sebeplere sarılıp elden gelen gayret gösterildikten sonra sebeplere bakmamak (işi Allah'a bırakmaktır. Nitekim bir hadiste, "Deveni bağla ve sonra tevekkül ef buyurulmuştur.



7- Mekkeliler İçin Hac Ve Umrede İhrama Girme Yeri


1524- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

"Hz. Peygamber eaifaiiâhu aleyhi ve sellem, ihrama girme yeri olarak Medineliler için Zülhuleyfe'yi, Suriye tarafından gelecekler için Cuhfe'yi, Necidliler için Karnü'l-Menâzil'i, Yemenliler için de Yelemlem'i belirlemiştir. Bu yerler, onlar ve oralara gidip de hac ve umre yapmak isteyen ve o bölgelerin ötesinden gelecek diğer hacılar için mîkât bölgeleridir. Bu bölgelerden daha içeride yani Kâbeye daha yakın olanlar ise istedikleri yerden ihrama girebilir. Hatta Mekkeliler de Mekke'den girebilir."[21]



Açıklama


İhrama girerken telbiye getirildiği için başlıkta "telbiye getirme yeri" ifadesi kullanılmıştır. Telbiye getirme anlamındaki "İhlal" kelimesi daha sonra geniş bir anlam kazanarak ihrama girme olarak da kullanılmıştır.

Zülhuleyfe, Mekke ile Medine arasında iki millik mesafede bulunan meşhur yerin adıdır. Bu, İbn Hazm'ın İfadesidir. Nevevî ise, "Zülhuleyfe ile Medine arasında altı mil vardır. Orada "Ali kuyusu" adı verilen bir kuyu bulunmaktadır" demiştir.

Cuhfe ise, Mekke ile arasında 5-6 mil - mesafe bulunan bir köydür.

Necid, yüksek bölgeler İçin kullanılan bir kelimedir. Burada kastedilen ise buranın en üst tarafı Tihame ve Yemen, en alçak bölgesi de Şam ve Iraktır.

Yemenliler için belirlenen Yelemlem, Mekke'ye otuz mil uzaklıkta bir yerdir.

Mekke'ye en uzak mîkât yeri Medinelİlerin mîkat yeri olan Zülhuleyfe'dir. Bu şekilde olmasının hikmeti olarak Medinelİlerin ecrini artırma iradesi gösterilmiştir. Diğer bir görüşe göre ise mîkât bölgesi dışından gelen kimselere (afakîlere) kolaylık olsun diye bu şekilde hükme bağlanmıştır. Çünkü Medineliler, belirli mîkâtı bulunanlar içinde afakilerden Mekke'ye en yakın olanıdır.

Bu yerler, onlar ve oralara gidip de hac ve umre yapmak isteyen diğer kimseler için mîkât bölgeleridir. Bu hükme, kendine mahsus mîkâtı bulunan bir bölgeye girenler dahil olduğu gibi girmeyenler de dahildir. Kendine hâs mîkâtı bulunmayan bir bölgeye girmeyenler konusunda, eğer o kişinin özel bir mîkâtı yoksa sorun yoktur. Kendine hâs mîkâtı bulunan yere giren kimseye gelince; örneğin Suriyeli bir kimse hac yapmak isteyip de Medine'ye girerse onun mîkât yeri Zülhuleyfe olur. Bu kimse, kendi aslî mîkât yeri olan Cuhfe'ye gelene kadar ihrama girmeyi erte leye mez. Eğer ertelerse hata işlemiş olur ve alimler çoğunluğuna göre bir kurban kesmesi gerekir.

Bu bölgelerden daha içeride olanlar ise istedikleri yerden ihrama girebilir. Bu konuda ittifak bulunmaktadır.

Mekke'de bulunan kimselerin, ihrama girmek için dışarıya çıkmalarına gerek yoktur. Onlar, tıpkı mîkât yerleri ile Mekke arasında bulunan kimseler gibi, bulundukları yerden ihrama girerler. İhrama girmek için mîkât yerlerine dönmelerine gerek yoktur. Bu, hacılara mahsus bir durumdur. Umre yapmak isteyenlerin ise en yakın Hül bölgesine (Harem bölgesinin dışına) çıkmaları gerekir. Umre konusunda yapılacaklar ile ilgili olarak açıklama gelecektir.

el-Muhib et-Taberî şöyle demiştir: "Umre için Mekke'yi mîkât yeri olarak gören hiçbir kimseyi bilmiyorum." Dolayısıyla Mekke'nin mîkât yeri olması hükmü' nü, kıran haccı yapan kimseler için anlamak gerekir. Kıran haccı yapan kimst konusunda farklı görüşler vardır. Çoğunluğa göre de, Kıran haccı yapan kimst de, ihrama girme konusunda Mekke'den hac yapanların hükmüne tâbidir.

İbnü'l-Mâcişûn'a göre ise, Kıran haccı yapan kimsenin en yakın hill bölgesi ne çıkması gerekir.

Hac menasikini yerine getirmeyi irade ederek ihramsız bir şekilde mîkât yer lerini geçen kimse hakkında görüş ayrılığı bulunmaktadır. Çoğunluğa gön menasike başlamazdan önce mîkât yerine geri dönerse kurban kesme yükümlü lüğü düşer. Ebû Hanife'ye göre, dönerken telbiye getirmesi şartıyla düşer. Malik 'e göre uzaklaşmaması şartıyla düşer. Ahmed'e göre ise hiçbir şekilde kurba kesme cezası üzerinden düşmez.

Bütün mîkât yerleri için, en faziletlisi, söz konusu bölgenin en uzak yerinde ihrama girmektir. En yakın yerden ihrama girilirse bu da caizdir.



8- Medinelilerin Mikat Yeri, Zülhuleyfeden Önce İhrama Girmezler


1525- Abdullah İbn Ömer'in radıydiâhu anhümâ naklettiğine göre Resûlullah aleyhi ve seiiem şöyle buyurmuştur: "Medineliler Zülhuleyfe'den, Suriyeliler Cuhfe'den, Necidliler Karridan ihrama girerler." Abdullah şunu ilave eder: bana ulaştığına göre Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, "Yemenliler Yelemlem'den ihrama girer" buyurmuştur.



9- Suriyelilerin İhrama Girme Yeri


1526- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: "Hz. Peygamber saüaiiâhu aleyhi ve seiiem, ihrama girme yeri olarak Medineliler için Zülhuleyfe'yi, Suriyeliler için Cuhfe'yi, Necidliler için Kamü'l-Menâzil'i, Yemenliler için de Yelemlem'i belirlemiştir. Bu yerler, onlar ve oralara gidip de hac ve umre yapmak isteyen diğer kimseler için mîkât bölgeleridir. Bu bölgelerden daha içeride olanlar için ise ihram yeri, bulundukları yerdir. Hatta Mekkeliler de Mekke'den girebilir."



10- Necidlilerin İhrama Girme Yeri


1527- Zührî'nin Salim'den onun da babasından naklettiğine göre Resûlullah âhu aleyhi ve seiiem (mîkat yerlerini) belirlemiştir.

1528- Salim babasından şöyle nakleder: Resûlullah'ı şöyle buyururken işittim: "Medinelilerin ihrama girme yen Zülhuleyfe; Suriyelilerin Mehye'a yani Cuhfe; Necidliîerinki ise Karridır" İbn Ömer şöyle demiştir: "Hz. Peygamberin, "Yemenlilerin ihrama girme yeri Yelemlem'dir" dediğini iddia etmişlerdir. Oysa ben bunu işitmedim."



11- Mîkât Sınırları İçerisinde Bulunanlar İçin İhrama Girme Yeri


1529- İbn Abbas radıyaüâhu anh şöyle demiştir:

"Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, ihrama girme yeri olarak Medineliler için Zülhuleyfe'yi, Suriyeliler için Cuhfe'yi, Yemenliler için Yelemlem'i, Necidliler için Karnü'l-Menâzil'i, Yemenliler için de Yelemlem'i belirlemiştir. Bu yerler, onlar ve oralara gidip de hac ve umre yapmak isteyen diğer kimseler için mîkât bölgeleridir. Bu bölgelerden daha içeride olanların ise ihram yeri bulundukları yerdir. Hatta Mekkeliler de Mekke'den girebilir."



12- Yemenlilerin İhrama Girme Yeri


1530- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: "Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, ihrama girme yeri olarak Medineliler için Zülhuleyfe'yi, Suriyeliler için Cuhfe'yi- Necidliler için Karn'i, Yemenliler için de Yelemlem'i belirlemiştir. Bu yerler, onlar ve oralara gidip de hac ve umre yapmak isteyen diğer kimseler için mîkât bölgeleridir. Bu bölgelerden daha içeride olanlar ise diledikleri yerden ihrama girebilir. Hatta Mekkeliler de Mekke'den girebilir."



13- Zâtüırk Iraklılar İçin Mîkât Yeridir


1531- îbn Ömer radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: "Şu iki şehir (Basra ve Kû fethedildiği zaman oralarda oturan insanlar Ömer'e gelip, 'Ey Mü'minlerin Emî Necid için Kam mîkat yeri olarak tayin edilmiştir. Oysa orası bizim yolumu terstir. Karn'dan ihrama girmek istediğimiz zaman bize çok zor oluyor1 dedile Bunun üzerine Hz. Ömer, '0 halde yolunuzun üzerinde bulunan bir mîk hizasından ihrama girin' dedi ve Zât-ü ırk'ı onlar için mîkat yeri olarak belirledi



Açıklama


Zâtüırk, ılgın çalı ve ağaçlarının (tamarix) yetiştiği verimli bir arazidir. Mek ile arasında iki merhale (42 mil) bulunmaktadır. Necid ile Tihame arasında sın teşkil etmektedir. Hz. Ömer radıyaiiâhu anh Zâtüırk'ı kendi içtihadı ile mîkât ye olarak tayin ettiği bilinmektedir.

Şafiî, Tâvûs'un şöyle dediğini nakletmiştir: "Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve ı Zâtüırk'ı mîkât yeri olarak tayın etmemiştir. Zaten o zaman doğulular da yoktu.”

Şafiî "Ümm" adlı eserinde şöyle der: "Hz. Peygamber'den Zâtüırk'ın mîk yeri olduğuna dair bir rivayet sabit olmamıştır. Fakat Zâtüırk'ın mîkât yeri olrrk hususunda icma edilmiştir."

Bütün bunlar gösteriyor ki, Zâtüırk'ın mîkât yeri olması nas ile belirlenm mistir.- Gazâlî, "Şerhu'l-Müsned" adlı eserinde Râfiî, "Şerh-u Müslim"de Nevevî bunu açıkça belirtmişlerdir. Aynı görüş Mâlikin Müdeuuene'sinde de yer almıştır.

Hanefîler, Hanbelîler, Şâfiîlerin çoğunluğu, "Şerhu's-Sağîr" adlı eserinde Râfiî ve "Şerhu'l-Mühezzeb" adlı eserinde Nevevî, bunun nasla belirlendiğini belirtmişlerdir. Mîkât hizalarından İhrama girmenin meşruiyeti, önünde belirli bir mîkât yeri bulunmayanlara hâstır. Fakat Mısırlılar gibi, kendine ait belirli bir mîkât yeri bulunanlardan Zülhuleyfe hizasında bulunan Bedir'e uğramaları halinde oradan İhrama girme haklan yoktur. Böyle kimseler, Cuhfe'ye gelinceye kadar ihrama girmeyi geciktirebilirler. Allah (c.c) en İyisini bilir.

1532- Abdullah İbn Ömer'den radıyaiiâhu anhümâ nakledildiğine göre Resûlullah sdiaiiâhu aleyhi ve seiiem Zülhuleyfe'deki vadide devesinden İnmiş ve namaz kılmıştır. İbn Ömer de buraya geldiği zaman böyle yapardı.



15- Hz. Peygamberin Mekkeye Giderken Şecere Yolundan Gitmesi


1533- Abdullah İbn Ömer şöyle anlatır:

Resûlullah saiiaiiahu aleyhi ve seiiem (Medine'den çıkarken) Şecere yolundan çıkar, (Medine'ye girerken ise) Muarras yolundan girerdi. Mekke'ye giderken Şecere mescidinde namaz kılardı. Dönerken ise vadinin ortasındaki Zülhuleyfe'de namaz kılar ve sabaha kadar orada gecelerdi.



Açıklama


lyâz şöyle der:

Şecere yolu, Medine'den Mekke'ye gitmek İsteyen kimselerin yolu üzerinde bulunan meşhur bir yerdir. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem buradan Zülhuleyfe'ye doğru çıkar ve orada gecelerdi. Döndüğü zaman yine orada geceler ve Muarras yolundan Medine'ye girerdi. Hem Şecere hem de Muarras yolu Medine'den altı mil uzaklıktadır. Fakat Muarras bir miktar daha yakındır.



16- Hz. Peygamberin Akîk Mübarek Bir Vadidir Sözü


1534- İbn Abbas'tan radıyaiiâhu anh nakledildiğine göre kendisi Hz. Ömer'i şöyle söylerken işitmiştir:

"Ben Hz. Peygamber'i saMiâhu aleyhi w seiiem Akîk vadisinde iken, "Bu gece bana Rabbim'den bir elçi (cebraii) gelerek 'Bu mübarek vadide namaz kıl ve umre ile beraber hac yapmaya niyet et' (kıran haca) di" buyurduğunu işittim."[22]

1535- Salim İbn Abdullah'ın babasından naklettiğine göre, vadinin ortasında, Zülhuleyfe'deki Muarras'ta iken Hz. Peygamber'in kendisine "Sen mübarek bir vadidesin" denildi.

Salim, babası Abdullah'ın, Resûllah'ın devesini çökerttiği yer diye araştırdığı Muarres'de devesinden inerdi. Söz konusu yer, vadinin ortasındaki mescidin alt tarafında, vadi ile yolun ortasında idi.



Açıklama


Hadiste bahsedilen vadi, "Akîk" vadisidir. Burası, Mekke ile Medine arasında, dört mil uzaklıkta, el-Bakî yakınlarında bir yerdir.

Hadis, Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem kıran haccı yaptığına bir delildir.



17- Güzel Kokunun Çıkması İçin Elbisenin Üç Kez Yıkanması


1536- Safvân İbn Ya'lâ şöyle anlatır:

"Ya'lâ, Ömer'e radıyaiiâhu anh, 'Resûlullah'a vahiy geldiği sırada bana göster' demişti. Hz. Peygamber Ci'râne'de iken yanında bir grup insan vardı. Bu sıradt bir adam geldi ve ıEy Allah'ın Resulü! Koku sürünüp umre ihramına giren kimse hakkında ne buyurursunuz? diye sordu. Bunun üzerine Efendimiz saBaiiâhu aleyhi ve seiiem bir süre sustu. Daha sonra kendisine vahiy geldi. Ömer hemen Ya'lâ'ye işarette bulundu ve Ya'lâ geldi. Resûl-i Ekrem'in üzerinde bir örtü vardı. Ya'lâ: başını Resûlullah'm örtüsünün İçine soktu. O sırada Hz. Peygamber'in yüzü kırmızılaşmıştı ve nefesi (uykudaki bir kimsenin çıkardığı ses gibi) hırlıyordu. Biı süre sonra bu durum ortadan kalktı. Daha sonra Efendimiz, "Umre ile i/gi/i son. sorarı kimse nerede?" dîye sordu. Bunun üzerine o soru soran adamı çağını Rasûlullah'ın yanma getirdiler. Hz. Peygamber: "Üzerindeki kokuyu üç kez yıfcc üzerindeki cübbeyi çıkar ve umreni, hacda yaptığın gibi yap" buyurdu. Atâ'ye "Hz. Peygamber, üç kez yıkamayı emrederken (kokudan) arındırmayı kasdetti" dedim. O da "evet" diye cevap verdi.[23]



Açıklama


Başlıkta güzel koku olarak tercüme ettiğimiz "halûk" kelimesi, için zaferan bulunan bir karışımdan elde edilmiş bir çeşit kokudur.

Resûlullah'm nefesinin hırlaması, vahyin şiddeti nedeniyledir. Ya'lâ, Hz Peygamber'i vahiy indiği sırada görmeyi istediği için başını örtünün içine sokmuştur. Umre konularında bu konu yine gelecektir.[24]

"Üzerindeki kokuyu üç kez yıka" ifadesi, "bedenindeki ya da elbisendeki" ifadesinden daha geneldir.

Ya'lâ hadisi, ihrama girdikten sonra kokulu olarak devam etmenin yasak olduğuna delil olarak getirilmiştir. Çünkü kokunun, elbiseden ve bedenden yıkanması emredilmiştir. Mâlik ve Muhammed İbn Hasen bu görüştedir.

Fakihlerin çoğunluğu bu görüşe şöyle cevap vermiştir: "Ya'lâ olayı hadiste sabit olduğu üzere Ci'râne'de geçmiştir. Bu olay, hiçbir ihtilaf olmaksızın (hicrî) 8. yılda gelmiştir. Diğer yandan ileride geleceği üzere, Hz. Aişe, ihram giydiği sırada Resûlullah'a kendi elleriyle koku sürmüştü. Bu olay ise kesinlikle hicri 10. yılda veda haccı sırasında gerçekleşmiştir. Hüküm son gerçekleşen olaya göre verilir. Ya'lâ olayında verilen yıkama emri ise mutlak olarak koku ile ilgili değil, Özel olarak "halûk" adı verilen koku ile ilgilidir. Belki de yıkamanın emredilmesi söz konusu kokuda bulunan zaferan idi. Hz. Peygamberin, ister ihramlı İster ihramsız olsun zaferan sürmeyi yasakladığı sabittir. Biraz sonra gelecek olan İbn Ömer hadisinde, "İhramlı kimse zaferan sürülmüş olan elbiseyi giymez" ifadesi; İbn Abbas hadisinde ise, "Hz. Peygamber sadece zaferanlı elbiseleri yasakladı" ifadesi yer almaktadır. 23. konuda bu hususta geniş bilgi verilecektir. Bir diğer delil de şudur: İhramlı bir kimse, unutarak veya bilmeden koku sürünse sonra bunu öğrenir öğrenmez kokuyu giderse keffaret gerekmez. Mâlik, "Eğer aradan uzun zaman geçerse gerekir" demiştir. Ebû Hanife ve bir görüşünde Ahmed'e göre mutlak olarak her halükârda keffaret gerekir. Buna göre ihramlı kimse dikişli elbise giyse onu çıkarır. Söz konusu elbiseyi yırtması ve parçalaması gerekmez.



18- İhrama Girerken Koku Sürmek, İhramlının Giyeceği Şeyler, İhramlının Taranması Ve Yağ Sürmesi


İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

İhramlı kimse güze! kokulu bitkiyi koklayabilir, aynaya bakabilir, zeytin yağı ve hayvansal yağ ile tedavi olabilir."

Atâ "İhramlı kimse yüzük takabilir, para kesesi giyebilir" demiştir.

İbn Ömer radıyaiiâhu anh karnına bağladığı bir bezle ihramlı iken tavaf etmiştir.

Âişe radıyaüâhu anha ise, binekle seyahat edenler için kısa iç donu giymelerinde bir beis görmemiştir.

1537- Saîd İbn Cübeyr şöyle anlatır:

"İbn Ömer radıyaiiâhu anh vücuduna zeytinyağı sürerdi. Bu olayı İbrahim en-Nehaî'ye hatırlatınca bana, "Sen onun görüşünü ne yapacaksın?!" dedi.

1538- Hz. Aişe radıyaiiâhu anha şöyle demiştir:

"Resûlullah'm, ihramlı iken başının ayırım yerlerinde bulunan kokusunun ışıltısı hâlâ gözlerimin önünde gibidir."

1539- Hz. Aişe radıyaiiâhu anha şöyle demiştir:

"Resûlullah'a, ihrama girerken ve (şeytan taşlayıp traş olarak) ihramdan çıktığı sırada (ziyaret) tavafından önce koku sürerdim".[25]



Açıklama


Buhârî yukarıdaki konu başlığı ile bir önceki hadiste "halûk" adlı kokunun yıkanmasının giysilerle ilgili olduğunu beyan etmek istemiştir. Çünkü ihramlı bir kimse üzerinde zaferan sürdüğü bir şeyi giyemez. Fakat bedende bulunan kokunun devam etmesini yasaklamamıştır.

Buhârî, hadiste yer alan "kokuianma"ya, taranma, yağ sürme gibi konuları da eklemiştir. Çünkü hepsi insana ferahlık verme ve süslenme gibi ortak bir anlam taşımaktadır. Bu başlıkla Buharı bir anlamda, "İnsana ferahlık veren diğer şeyler de kokulanma kapsamında değerlendirilir. İhramlı kimseye bunlar haram değildir" demiştir.

Güzel koku koklamak konusunda Saîd İbn Mansûr şöyle demiştir: "Ikrime ve Eyyûb yoluyla İbn Uyeyne'nin naklettiğine göre İbn Abbas, ihramlı kimsenin güzel koku koklamasında bir sakınca görmemiştir."

Güzel koku konusunda farklı görüşler vardır: İshak'a göre mubahtır. Ahmed ise tevakkuf etmiş/görüş belirtmemiştir. Şafiî'ye göre haramdır. Malik ve Ebu Hanife'ye göre ise mekruhtur. Görüş ayrılığının kaynağı şu görüştür: "Kendisinden koku elde edilen her şey hiçbir ihtilaf bulunmaksızın haramdır, diğerleri İse haram değildir.

Aynaya bakma konusuna gelince; İbn Abbas'ın bu konuda, "İhramlı kimsenin aynaya bakmasında bir sakınca yoktur" dediği nakledilmiştir. Tedaviye gelince, İbn Abbas'tan nakledildiğine göre ihramlı kimse yenilen şeyler ile tedavi olabilir. İbn Abbas şöyle demiştir: "İhramlı kimsenin eli ve ayaklan yanidığı zaman onlara zeytin yağı ve eritilmiş yağ sür". İhramlı iken yağ sürülebilmesi, yağın kokusuz olması şartına bağlıdır.

1539 nolu hadis, ihrama girilmek istendiği zaman koku sürünmenin müstehap olduğuna ve ihramdan sonra da daha önce sürülmüş olan bu kokunun devam edebilmesine delil olarak getirilmiştir. İhramdan önce sürülen kokunun, renk ve kokusunun devam etmesi zarar vermez. Sadece ihramlı iken koku sürünmek haramdır. Bu, alimlerin çoğunluğuna ait görüştür. Mâlik'e göre haramdır, fakat bundan dolayı fidye vermek gerekmez. Mâlik'ten diğer bir rivayete göre fidye gerekir.



Muhammed İbn Hasen şöyle demiştir: "İhramdan sonra da aynen kalacak şekilde bir kokuyu ihrama girmeden önce sürmek mekruhtur."

Malikîlerin delilleri şöyledir: İbnü'l-Müntesjr'in, "gusül" konusunda geçen rivayetine göre Hz. Peygamber koku süründükten sonra gusül abdesti almıştır. Rivayet şöyledir; "Hz. Peygamber hanımları ile birleştikten sonra ihrama girmiştir." Hz. Peygamber'in âdeti, her hanımı için ayrı ayrı gusül abdesti almaktı. Bu durum, zaruri olarak daha önce sürmüş olduğu kokudan hiç bir iz kaynamasını gerektirir. Fakat biraz önceki rivayette bulunan "(Güzel bir şekilde) koKar bir halde ihramlı olarak sabahlardı" ifadesi bu görüşü reddetmektedir. Bazı Malikîler mazeret olarak Medinelilerin uygulamasının bunun tersi yönünde olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu görüş Nesâî'nin Ebu Bekir İbn Abdurrahman ibnül-Haris İbn Hişam'dan rivayet ettiği şu delil ile eleştirilmiştir. Buna göre Emevi Halifesi Süleyman İbn Abdülmelik hacca gittiğinde alimlerden bir grubu bir araya getirmiştir. Bunlar arasında Kasım İbn Muhammed, Harice İbn Zeyd, İbn Ömer'in oğulları Salim ve Abdullah, Ömer İbn Abdülaziz ve Ebu Bekir İbn Abdurrahman İbnü'l-Haris bulunmaktadır. Süleyman İbn Abdülmelik onlara ziyaret tavafından önce koku sürünme konusunu sormuş bu alimlerin hepsi sürmesinin sakıncası olmadığını ifade etmişlerdir. Bu alimler, Medineli tabiîn alimleridir ve hepsi aynı görüşte müttefiktir. Buna göre, ziyaret tavafından önce koku sürmenin caiz olmadığı nasıl iddia edilebilir.

Akabe cemresinden (büyük şeytana taş atıldıktan) sonra koku sürünmek ve diğer ihram yasaklarının kalktığına dair delil olarak getirilmiştir. Cinsel ilişki ve cinsel ilişkiye götüren ön davranışlarla ilgili yasak ise Kabe'yi tavaf edinceye kadar devam eder. Bu durum, hacda, yasaksızlığa geçmede iki aşamanın olduğunu göstermektedir.

Tıraş olmayı, haccın gereği olan ibadetlerden (nüsük) sayanlar - alimlerin çoğunluğunun görüşü ve Şafiîlerde de sahih olan görüş böyledir- koku sürünme ve az önce sayılan diğer ihram yasaklarının ancak traş olduktan sonra yapılabileceği görüşündedir. Resûlullah'm haccında önce şeytan taşlayıp sonra traş olması daha sonra da tavaf etmesi bu görüşe dayanak teşkil etmektedir Eğer koku sürünmek şeytan taşladıktan ve traş olduktan sonra olmasayd hadisteki, "Kabe'yi tavaf etmeden önce" ifadesi tavafla sınırlı tutulmazdı.



19- Saçlarını Yapışkan Bir Madde İle Toplayan Kimse


1540- Salim, babasının şöyle dediğini nakletmiştir:

"Ben Resûlullah'ı safai&hu aleyhi ve seiiem dağılmaması için saçlarına yapışkan bir madde sürmüş halde telbiye getirirken işittim."[26]



Açıklama


Saçı bu şekilde bağlamak, ihramlı iken saçların dağılmaması, kirlenmemesi ve bit düşmemesi İçin yapılmaktadır.



20- Zülhüleyfe'de Telbiye Getirmek


1541- Salim İbn Abdullah, babasını şöyle söylerken işitmiştir: "Resûlullah ancak mescidin yanından telbiye getirerek ihrama girerdi." Mescitten maksadı Zülhuleyfe'deki mescittir.



Açıklama


Başlık, Medine'den yola çıkarak hacca giden kimse ile ilgilidir. Bu konuya

28. başlık olan "Kişinin, devenin tam olarak ayağa kalkmasından sonra telbiye getirmesi" konusunda temas edilecektir.

Salih İbn Keysan'm Nafi'den naklettiğine göre İbn Ömer (r.anhüm) şöyle demiştir: "Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem devesi tam olarak ayağa kalkıp kendisini düz bir duruma getirdiği zaman telbiye getirmiştir." İbn Ömer, iki konu sonra yer alacak olan İbn Abbas'ın "Bineğine binip çöle yöneldi ve telbiye getirdi" şeklindeki rivayetini kabul etmemiştir.

Buradaki müşkili, Ebu Davud ve Hâkim'in, Saîd İbn Cübeyr'den aktardığı şu rivayet çözer:

"İbn Abbas'a; "Resûlullah'ın telbiye getirmesi hakkında sahabilerin farklı görüşte olmalarına hayret ediyorum" dedim. -Sonra hadisi zikretti. Hadiste şu sözler bulunmaktaydı- Hz. Peygamber, Zülhuleyfe mescidinde iki rekat namaz kıldıktan sonra bulunduğu meclisten kalkarak hac için telbiye getirdi. Bazı insanlar bu telbiyeyi duyarak böyle öğrendiler. Daha sonra Efendimiz saiiaiıahu aleyhi ve seiiem bineğine bindi. Bineği doğrulduğu zaman yine telbiye getirdi. Sonra aradan bir süre geçti. Çöle yönelince yine telbiye getirdi. Bu telbiyelere de daha önceki telbiyeleri bilmeyen bir grup insan işitti. Daha sonra her grup kendi işittiği şeyi nakletti. Onun asıl (ilk) telbiye getirdiği yer namaz kıldığı yerdir. Daha sonra ikinci ve üçüncü kez telbiye getirmiştir." İbn Ömer, telbiyenin sadece çöle yönelindiği sırada yapıldığı görüşüne bu yüzden karşı çıkmıştır. Fakihler sayılan bütün telbiyelerin caiz olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Görüş ayrılığı sadece hangisinin daha faziletli olduğu konusundadır.







21- İhramlı Kimsenin Giymemesi Gereken Elbiseler


1542- Abdullah İbn Ömer'den radıyaiiâhu anhümâ nakledildiğine gjre adamın biri "Ey Allah'ın Resulü! İhramlı bir kimse hangi elbiseleri giyebilir?" diye sormuştu. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seikm, "Gömlekleri, başa geçirilen takkeleri, şalvarları, şapkalı giysileri ve mestleri giyemez. Fakat iki ayakkabı bulamayan kimse mest giysin ve topuklardan aşağısını kessin. Siz ihramlılar, zaferan ve vers adı verilen bitki[27] ile boyanmış olan elbise giymeyin" buyurmuştur.



Açıklama


Burada ihramlı ile kastedilen, hac, umre veya kıran haccı için ihrama girmiş olan kimsedir.

Nevevî şöyle der:

"Alimler, Hz. Peygamberin bu cevabının sözün en güzellerinden olduğunu söylemişlerdir. Çünkü giyilemeyecek olan şeyler sınırlı sayıdadır. Bunlar sayılmak suretiyle cevap ortaya çıkmış olur. Giyilmesi caiz olanlar ise sınırsızdır. Cevap, "Şunları giyemez, diğerlerini giyebilir" anlamına gelir."

İbn Dakîk el-Id şöyle demiştir:

"Bu hadisten çıkarılacak sonuçlardan biri şudur: Cevapta muteber olan, cevap nasıl olursa olsun, cevap soruya göre değişik olsa veya sorulandan daha fazla şey söylenmiş bile olsa, amaçlanan şeyin gerçekleşmesidir. Soru ile cevabın birbirine (birebir) mutabık olması şart değildir."

Hadiste bahsi geçen ihramlının, erkek ihramlı olduğu konusunda alimler icma etmiştir. Kadınlar da aynı hükme dahil edilemez.

İbnü'l-Münzir şöyle der: "Alimler, yukarıda sayılan bütün elbiseleri ihramlı bir kadının giyebileceğinde icma etmiştir. Kadınların erkeklerle ortak olduğu nokta, zaferan ve vers ile boyanmış olan elbiseleri giyememeleridir."

Kadı Iyaz ise şu kanaati belirtir:

"Müslümanlar, yukarıdaki hadiste sayılan şeyleri ihramlı bir kimsenin giyemeyeceğinde icma etmiştir. Hz. Peygamber, gömlek ve şalvar İle bütün dikişli elbiselere; sarık ve başlıklı giysi ile dikişli ya da dikişsiz başı örten bütün başlıklara- mestlerle ise kişinin ayağını örten her şeye dikkat çekmiştir."

"Ayakkabı bulamayan" denilmek suretiyle, bulabilen kimselerin kesilmiş mest giyemeyecekleri belirtilmiştir, «Alimlerin çoğunluğu bu görüştedir.

Mestlerin topuklardan aşağısının kesilmesi, ihramlı kimsenin topuklarının açığa çıkması içindir. Alimler, ihramlı kimsenin elbise giymesinin ve koku sürün-mesinin yasak olmasının hikmeti olarak onun, refah ve rahattan uzaklaşmasını, huşu içindeki kimsenin niteliklerini kazanmasını göstermişlerdir. Diğer yandan sayılan şeylerden mücerred bir halde Rabbine yönelmesi sağlanmış olacaktır. Bu sayede kendini daha iyi murakabe edecek, haramları işlemekten daha kolay kaçınacaktır.



22- Hacca Giderken Bineğe Binmek Ve Terkisine Birini Almak


1543-1544- İbn Abbas'tan radıyaiiâhu anh nakledildiğine göre Üsame Arafat'tan Müzdelife'ye kadar Resûlullah'm saiiaiiâhu aleyhi w seüem terkisinde idi. Efendimiz saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem daha sonra Müzdelife'den Mina'ya kadar Fadl' terkisine aldı. Üsame ve Fadl, "Hz. Peygamber, Akabe cemresine (büyük şeytana) taş atıncaya kadar telbiye etmeye devam etti" demişlerdir.[28]



23- İhramlının Giyebileceği Elbise, Rida Ve Îzarlar


Aişe (r.anha) ihramlı iken sarıya boyanmış elbise giymiş ve (ihramlı bir kadına) "Ağzını ve yüzünü peçe ile kapatma. Vers ve zaferanlı elbiseyi de giyme" demiştir.

Cabİr mdıyaiiâhu anh şöyle demiştir: "Usfurla boyanmış elbisenin koku olduğu görüşünde değilim."

Hz. Aişe, ihramlı kadının, zinet takmasında, siyah ya da kırmızı elbise veya mest giymesinde bir sakınca görmemiştir.

ibrahim en-Nehâî, "İhramlının elbisesini değiştirmesinde sakınca yoktur" demiştir.

1545- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle anlatır:

"Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve sellem saçlarını salıp[29] yağ süründükten, îzâr ve ridasını giydikten sonra ashabıyla birlikte Medine'den ayrıldı. Kokusu deriye geçecek şekilde zaferan bulunanlar hariç, hiçbir îzâr ve ridanm giyilmesini de yasaklamadı. Gündüz vakti Zülhuleyfe'ye vardılar ve sabaha kadar orada kaldılar. Efendimiz saiiaiiâhu aleyhi ve sellem, bineğine bindi. Çöle girdikleri zaman ashabıyla birlikte telbiye getirdi. Kurbanlık hayvanına gerdanlık taktı. Bu olay Zülkade'nin 25'inde gerçekleşmişti. Zülhicce'nin 4. gecesi Mekke'ye vardılar. Kabe'yi tavaf etti, Safa ile Merve arasında sa'y etti. Kurbanına gerdanlığını taktığı İçin artık ihramdan çıkmadı. Daha sonra Mekke'nin yüksek bir yeri olan Hacûn bölgesinde konakladı. O sırada hac ihramı içinde bulunuyordu. Yaptığı İlk tavaftan sonra Arafat'tan dönünceye kadar bir daha Kabe'ye yaklaşmadı. Sahabilere, Kabe'yi tavaf etmelerini ve Safa ile Merve arasında sa'yde bulunmalarını, daha sonra da traş olup ihramdan çıkmalarını emretti. Bu emir, yanlarında gerdanlık takılmış kurbanlık bulunmayan kimselere yönelikti.-Hanımları ile gelenler için artık cinsel ilişkide bulunmak, güzel koku sürünmek ve elbise giymek helaldi.[30]



Açıklama


Alimlerin çoğunluğu, ihramlı kimsenin, sarıya boyanmış (muasfer) elbise giymesini caiz görmüştür.

İbnü'l-Münzir şöyle der: "Alimler, ihramlı kadınlar için, tamamı dikişli olan elbise ve mest giymenin caiz olduğunda icma etmiştir. Kadınlar ihramlı iken başlarını örtebilir ve saçlarını kapatabilirler. Ancak yüzlerini Örtmezler. Sadece erkeklerin bakışından korunmak için elbiselerinin ucunu yüzlerine bir miktar sarkıtabilirler. Yüzlerini iyice örtmezler. Fakat Fatıma binti'l-Münzir'den şöyle bir rivayet gelmiştir: "Esma binü Ebû Bekir ile birlikte ihramlı iken yüzümüzü peçe ile iyice örterdik." Burada bahsedilen örtmenin de sarkıtma şeklinde kısmen olması muhtemeldir. Nitekim Hz. Aişe (r.anha), "Biz Resülullah ile birlikteydik. Yanımıza bîr kafile uğradığı zaman ihramlı iken elbiseyi yüzümüzün üzerine sarkıtmak suretiyle örterdik. Yabancı erkekler gittiklerinde ise açardık..." demiştir.

İbnü'l-Münzir şöyle devam eder:

Alimler, ihramlı bir kimsenin zeytin yağı, iç yağı, eritilmiş yağ ve tahin yiyebilecekleri; bunları baş ve sakal dışında kullanabilecekleri hususunda icma etmiştir. Yine bedene koku sürülmesinin caiz olmadığında da icma etmişlerdir. Burada güzel koku ile zeytinyağını farklı kategoride görmüşlerdir.

Hacûn , Mekke'nin yüksek bir yerinde Mekke'lilerin mezarlarının bulunduğu bir sıradağın adıdır.



24- Zülhuleyfe'de Geceleyip Sabahlamak


Zülhuleyfe'de gecelemeyi İbn Ömer radıyaiiâhu anh söylemiştir.

1546- Enes İbn Malik radıyaiiâhu anh şöyle nakleder:

"Resülullah saUaiiâhu aleyhi ve seiiem Medine'de dört rekat, Zülhuleyfe'de iki rekat namaz kılmış ve sabaha kadar orada kalmıştır. Devesine binip tam olarak doğrulup da yola koyulunca telbiye getirmişti."

1547- Enes îbn Malik mdıyaiiâhu anh şöyle nakleder:

"Resülullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem öğle namazını Medine'de dört, ikindi namazını Zülhuleyfe'de iki rekat olarak kıldı. Zannedersem sabaha kadar orada kalmıştı."



Açıklama


Zülhuleyfe'de sabaha kadar kalma, Medine'den hac için yola çıkma ile ilgilidir. Konu başlığı ile ifade edilmek istenen anlam şudur: Kişinin, yolculuğa çıktığı yere yakın bir yerde konaklayıp gecelemesi meşru bir davranıştır. Çünk bu sayede unutmuş olduğu şeylere dönüp kolayca ulaşabilir.

Zülhuleyfe'de namazın iki rekat olarak kılınması, oturulan şehrin evle geçildikten sonra bir yerde geceleyen kimsenin, yolculuğuna ara vermiş olsa bil namazını kısaltarak (seferî olarak) kılmasının meşru olduğunu göstermektedir.



25- Telbiye Getirirken Sesi Yükseltmek


1548- Enes İbn Mâlik radıyaiiâhu anh şöyle nakleder:

"Resülullah sau&u&hu aleyhi ve seiiem öğle namazını Medine'de dört rekat, ikind namazını Zülhuleyfe'de iki rekat olarak kılmıştır. Onların, hem hac hem de umr< için gidenlerin, (telbiye getirirken) seslerini hep birlikte yükselttiklerini işittim." Açıklama Taberî şöyle der: "Burada bahsedilen, telbiye getirirken sesi yükseltmektir." Bu hadis, telbiye getirirken sesin yükseltilmesi konusunda alimlerin çoğunluğu lehine bir delildir. 26- Telbiye Getirmek 1549- Abdullah İbn Ömer radıyaiiâhu anhümâ şöyle demiştir: "Resûlullah'm saiiaiiâhu aleyhi w sdtem telbiyesi; "Lebbeyk, Allahümme lebbeyk, lebbeyk lâ Şerike leke lebbeyk, inne'l-hamde ve'n-ni'mete leke ve'1-mülk, lâ şerike lek" şeklindedir." 1550- Aişe (r.anha) şöyle demiştir: "Muhakkak ki ben Resûlullah'm aleyhi ve seıiem şöyle telbiye ettiğini biliyorum: "Lebbeyk, Allahümme lebbeyk, lebbeyk lâ şerîke leke lebbeyk, inne'l-hamde ve'n-ni'mete lek". Açıklama Lebbeyk, "çağrıya kesin olarak olumlu yanıt verme" anlamına gelir. İbn Abdilber şöyle der: "Bir grup alim, "telbiye, Hz. İbrahim'in insanlara yönelik olarak yaptığı hac davetine icabettir" demişlerdir." İbnü'l-Müneyyir "Haşiye"de şöyle der: "Telbiye'nin meşru kılınması Allah'ın kullarına bir ikramına işaret etmektedir. Çünkü Allah'ın evine varış, Yüce Allah'ın daveti üzerine gerçekleşmiş olmaktadır." Telbiyede bulunan ö\ kelimesindeki hemzenin, cümleye başlama bağlacı olarak kesreli ya da sebep bildirme bağlacı olarak fethalı olduğu rivayet edilmiştir. Alimler çoğunluğuna göre kesreli olması daha iyidir. Buharı, "libas" konusunda, Salim ve babası yoluyla Zühri'nin şöyle bir rivayetini nakletmişti: Salim'in babası, "Resûlullah'ı saüaiiâhu aleyhi ve sdiem saçlarını yapışkan bir madde ile tutturmuş olarak, "Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk' derken işittim", "Sonunda da bundan daha fazla bir şey eklemedi" demiştir. (Sonunda ile başlayan ilaveyi Müslim yapmıştır.) İbn Ömer radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: "Ömer de böyle telbiye getirir ve şu ilaveyi yapardı: "Lebbeyk Allahümme lebbeyk ve sa'deyke ve'1-hayru fî yedeyk ve'r-rağbâü ileyke ve'1-amel". Malik'in, Nâfi1 ve İbn Ömer'den yaptığı rivayet de böyledir. İbn Ömer bu konuda babasından naklettiği rivayete göre uygulamada bulunmuştur. Bu rivayet, Hz. Peygamber'den nakledilen duaya ilavede bulunmanın müstehap olduğuna delil olarak getirilmiştir. Tahâvî; İbn Ömer, İbn Mes'ûd, Aişe, Cabir ve Amr İbn Ma'dikerib'ten hadis naklettikten sonra şöyle der: "Müslümanların tamamı, bu telbiye üzerinde icma etmiştir. Ne var ki bir grup, "Kişinin, Allah'ı zikir sayılan şeyleri telbiyeye ilave etmesinde sakınca yoktur" demiştir. Muhammed, Sevrî ve Evzaî bu görüştedir. Delilleri, Ebû Hurey-re'den rivayetle, Nesâî ve İbn Mâce'nin naklettiği, İbn Hıbban ve Hâkim'in de sahih gördüğü şu hadistir: "Resûlullah'm yaptığı bir telbiye, "Lebbeyk, ilâhi el-hakku, lebbeyk" şeklindeydi". Diğer bir delil ise İbn Ömer'in yaptığı ilavedir. Diğer alimler ise bu görüşü kabul etmeyerek, "Resûlullah'm müslümanlara öğrettiği ve yaptığı telbiyeye ilavede bulunmak uygun değildir. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Amr İbn Ma'dikerib'in yaptığı rivayette olduğu gibi "Buna benzer şekilde dilediğiniz gibi telbiye getirin" buyurmamış, aksine tıpkı namazdaki tekbiri öğrettiği gibi telbiyeyi de öğretmiştir. Namazdaki tekbirde olduğu gib telbiyede de Efendimiz'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem öğrettiğinin dışına çıkılmamahdır. Sa'd İbn Ebî Vakkas'ın oğlu Amir'm, babasından naklettiğine göre Sa'd, bir kimseyi, "Lebbeyk ey burçların sahibi" derken işittiği zaman, "O (Allah) burçların sahibidir. (Doğru, fakat) biz Resûlullah saDaiiâhu aleyhi ve seiiem zamanında böyle telbiye getirmezdik" demiştir. Sa'd, telbiyeye eklemede bulunmayı hoş karşıla-marnıştır ki biz de bu görüşü benimsiyoruz." Nesâî'nin, Abdurrahman İbn Yezîd yoluyla İbn Mes'ûd'dan naklettiği şu rivayet telbiyeye ilavede bulunmanın caiz olduğunu gösterir: "Hz. Peygamber'İn telbiyelerinden biri de ...". Bu ifadeye göre Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi w sellem, burada zikredilen, Ömer ve İbn Ömer'den rivayet edilen şeklin dışında başka şekillerde de telbiye getirmiştir. Saîd İbn Mansûr'un, Esved İbn Yezîd yoluyla naklettiğine göre Resûl-i Ekrem saiiaiiâhu aleyhi ve sellem, "Lebbeyk Yâ Gaffara'z-zünûb" şeklinde telbiye getirirdi. Cabir'in haccı anlatan uzun hadisinde ise, "Hz. Peygamber çöle varınca devesi üzerinde doğruldu ve "Lâ ilahe illallah, Lebbeyk Allahümme Lebbeyk vd." şeklinde telbiye getirmiş, daha sonra da halk da aynı şekilde telbiye getirmiştir. Resûlullah buna karşı çıkmamıştır. Ebû Davud'un nakline göre, (Müslim de başka bir vecihle bunu nakletmiştir), "İnsanlar, telbiyede bulunurken "Burçların sahibi" vb. sözler ekliyordu. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem de bunu duyduğu halde onlara birşey söylemiyordu. Beyhakî'nin rivayetinde "Burçların sahibi ve faziletlerin sahibi" gibi ifadeler yer almaktadır. Bütün bunlar, Hz. Peygamber'den saiiaiiahu aleyhi ve sellem merfû olarak rivayet edilen telbiyeyi getirmenin daha faziletli olduğunu gösterir. Çünkü en çok bu şekilde telbiye getirmiştir. Diğer yandan Hz. Peygamber yapılan eklemeleri reddetmediği ve kabul ettiği (takrir) için bunları söylemekte de sakınca yoktur. Alimler çoğunluğunun görüşü de böyledir. Buharı telbiyenin hükmüne hiç temas etmemiştir. Bu konuda, ona kadar çıkarılabilecek, (ama temelde) dört görüş bulunmaktadır: Birinci görüşe göre, telbiye sünnettir. Yapmayana bir ceza yoktur. İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel bu görüştedir. İkinci görüşe göre, telbiye farzdır. Yapmayana küçük başhayvan kurban (dem) kesme cezası vardır. Bu görüşü Mâverdî, İbn Ebû Hureyre yoluyla Şafiî'den; İbn Kudâme bazı Malikilerden; Hattabî de Mâlik ve Ebû Hanife'den nakletmiştir. Üçüncü görüşe göre ise, telbiye farz olmakla birlikte yola yönelme gibi hac ile ilgili başka bir amel telbiye yerine geçebilir. İbnü'l-Münzir şöyle demiştir: "Rey ekolüne mensup alimlere göre, kişi, söz konusu ihrama niyet ederek tekbir getirir, telbiye getirir veya teşbihte bulunur ise ihrama girmiş olur." Dördüncü görüşe göre telbiye ihramın bir rüknüdür. Telbiye getirmeksizin ihrama girilemez. İbn Abdilber; Sevrî, Ebû Hanife, Malikilerden İbn Habib ve Şafiîlerden Zübeyrî'nin bu görüşte olduğunu söylemiştir. Zahirîler ise, "Telbiye, namazdaki iftitah tekbîri mesabesindedir" demiştir. 27- Bineğe Binerken Telbiyeden Önce Tahmîd, Tesbîh Ve Tekbîr Getirmek 1551- Enes radıyaiiâhu anh şöyle anlatır: "Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve sellem, biz de onunla birlikte iken, öğle namazın Medine'de dört rekat olarak, ikindi namazını Zülhuleyfe'de iki rekat olarak kılmıştır. Daha sonra sabaha kadar orada kalmış, sonra bineğine binip Beydâ'yc (çöle doğru) geldikleri zaman Allah'a hamdetmiş, teşbihte bulunmuş ve tekbiı getirmişti. Daha sonra hac ve umre için telbiyede bulunmuştu. Yanındakiler de ona uyarak hac ve umre için telbiye getirdiler. (Mekke'ye) vardığımızda ihramlardan çıkmaları için herkese emir verdi. Terviye günü (Zülhicce'nin 8 günü) gelince hac için telbiye getirip ihrama girdiler. Hz. Peygamber saibiiâhu aleyh ve seiiem, ayakta iken kendi elleriyle birçok deveyi kurban kesmişti. Resûl-i Ekrerr saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Medine'de de iki alaca koçu kurban etmişti." Açıklama Teşbih ve zikredilen diğer hamdetme ve tekbirleri telbiyeden önce söyleme nin müstehaplığı sabit olmasına rağmen, bu hususa çok az kimse temas etmiştir. Bir görüşe göre Buharı burada, teşbih, hamd ve tekbir getirildiği zaman bunun yeterli olup telbiyeye gerek olmadığını iddia eden görüşe reddiye olarak bu hadisi getirmiştir. Çünkü Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, söz konusu zikirlerde bulunduktan sonra bunlarla yetinmeyerek telbiye de getirmişti. 28- Bineği İyice Doğrulduktan Sonra Kişinin Telbiye Getirmesi 1552- Nu^fi'in naklettiğine göre İbn Ömer radıyaiiahu anh şöyle demiştir: "Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, bineği ayağa kalkıp tam olarak doğrulduğu zaman telbiye getirmişti." 29- Kıbleye Yönelerek Telbiye Getirmek 1553- Nâfi1 şöyle demiştir: "Ibn Ömer radıyaiiâhu anh Zülhuleyfe'de sabah namazını kılınca devesinin eğerinin bağlanmasını emrederdi. Eğeri bağlanınca, devesi onu doğrulttuğu zaman auakta olduğu halde kıbleye yönelir ve.Harem'e varana kadar telbiye getirirdi. Harem'e gelince telbiyeyi bırakırdı. Zû Tuvâ'ya gelince sabaha kadar orada ka-1 rdı Sabah namazını kıldıktan sonra gusül abdesti alırdı. İbn Ömer, Hz. Peymber'în a!eyhi ve seiiem de böyle yaptığını söylerdi."[31] 1554- Nafi' şöyle nakleder: "İbn Ömer radıyaiiâhu enh Mekke'ye doğru yola çıkmak istediği zaman güzel kokusu bulunmayan bir yağ sürünür, sonra Zülhuleyfe mescidine gelip namaz kılardı. Daha sonra bineğine biner, bineği onu iyice doğrultunca ihrama girer ve "Ben, Resûlullah'ı saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem bu şekilde yaparken gördüm" derdi." Açıklama İlk anda akla gelen anlama göre telbiye getirmeyi bırakmıştır. Harem ile, Mescid-i Haram'ı kasdetmiş olmalıdır. Telbiye getirmeyi bırakmadaki amaç, tavaf vd. ibadetlerle meşgul olmaktır. Yoksa sadece telbiyeyi bırakmak istemiş değildir. Zû Tuvâ, Mekke yakınlarında, bugün Zahir kuyusu (Bi'ru'z-zâhir) diye bilinen meşhur yerdir. eUMühelleb şöyle der: "Telbiye getirirken kıbleye yönelmek çok uygun bir davranıştır. Çünkü bu, Hz. İbrahim'in (a.s) davetine icabettir. Davete icabet eden kişi, davette bulunana arkasını değil, önünü döner. İbn Ömer, saçına bit düşmemesi için yag sürünmüştür. İhramlılık halini korumak için de kokusu bulunan yağlardan kaçınmıştır." 30- Vadide Telbiye Getirmek 1555- Mücahid şöyle anlatır: "İbn Abbas'ın radıyaiiâhu anh yanında bulunuyorduk. Deccal'ın iki gözü arasında "kâfir" yazılı bulunduğundan söz ettiler. İbn Abbas radıyaiiâhu anh, "Ben Resûlullah'-tan saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem böyle bir şey duymadım. Fakat o saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, "San/cİ Musa'ya vadiye indiği zaman telbiye eder bir halde bakmaktayım" buyurmuştur."[32] Açıklama "Sanki bakmaktayım" sözünün ne anlama geldiği konusunda araştırmacılar görüş ayrılığı içindedir: Birincisi; bu söz hakikat anlamındadır. Peygamberler diridirler ve Rableri katında nzıklandırılmaktadırlar. Dolayısıyla hac yapmaları için bir engel yoktur. Nitekim Sahih-İ Müslim'de Enes'ten rivayet edilen bir hadise göre, Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Hz. Musa'yı mezarının üzerinde ayakta namaz kılarken görmüştür. Kurtubî şöyle demiştir: "Peygamberlere ibadet etmek sevdirilmiştir. Onlar, mecbur oldukları için değil, içlerinden geldiği için ibadette bulunmaktadırlar. Bunun gibi cennet ehlinin içine de Allah'ı zikretme duygusu verilmiştir. Ahiretteki amellerin zikir ve dua olması da bu görüşü desteklemektedir. Nitekim Kur'an'da, "Onların oradaki duası, 'Allah'ım! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz' sözleridir" buyurulmuştur.[33] Bu yorumun tam olabilmesi, bakılan şeyin ruhlar olduğunun söylenmesi halinde gerçekleşir. Belki de tıpkı İsra hadisesinde olduğu gibi, ruhları üç boyutlu hale getirilmiş de olabilir. Cesetleri ise mezarlarındadır tabii." İbnü'l-Müneyyir ve diğer bazı alimler şöyle demiştir: 'Allah onun ruhu için bir temsil yaratmıştır. Bundan dolayı uykuda iken görüldüğü gibi uyanık iken de görülebilir." İkincisi; Hz. Musa'nın, hayatta iken içinde bulunduğu hal, ibadetinin, hac ve telbiyesinin nasıl olduğu Hz. Peygamber'e sallaüâhu aleyhi ve seiiem üç boyutlu olarak gösterilmiş olabilir. Üçüncüsü; Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem bu olayı kendisine gelen bir vahiy ile haber vermiştir. Çünkü burada kesin bir ifade kullanarak, "Bakıyor gibiyim" buyurmuştur. Dördüncüsü; belki de daha önce görmüş olduğu bir rüya idi. Hac yaparken bunu hatırladı ve haber verdi. Peygamberlerin rüyası da vahiydir. İleride yer vereceğimiz peygamberlerle ilgili hadislerden dolayı bu görüş bana göre en muteber olanıdır. Bunun, daha önce görmüş olduğu bir rüya olması uzak bir ihtimal değildir. Allah (c.c) en iyisini bilir. 31- Adetli Ve Lohusa Kadının İhrama Girme Şekli "Ehelle" (konuştu), "tstehlelna" ve "ehlelna" (hilalin ortaya çıktığını gördü) ifadelerinin tamamında "zuhur" (ortaya çıkma) anlamı bulunmaktadır. "İstehelle el-matar" da, yağmurun yere değdiği zaman çıkardığı sesi ifade eder. Ayette geçen, "özerine Allah'tan başkasının adı anılan" ifadesinde de "çocuğun doğarken çıkardığı ses" anlamı bulunmaktadır. (Yani, çocuğun doğarken bağırması gibi Allah'tan başkasının adını anarak kesilen hayvanlar kastedilmektedir.) 1556- Hz. Peygamber'in saiiaüâhu aleyhi ve seiiem hanımı Hz. Aişe (r.anha) şöyle anlatır: "Veda haccında Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem İle birlikte yola çıkmıştık. Biz umre İçin telbiye getirdik. Daha sonra Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, "Yanında hedy kurbanı bulunan kimseler umre ile birlikte hac için telbiye getirip ihrama girsin. Her ikisini de tamamlamadıkça ihramdan çıkmasın" buyurdu. Daha sonra Mekke'ye gittim. O sırada adetli idim. Ne Kabe'yi tavaf ettim ne de Safa ile Merve arasında sa'yettim. Bu durumu Resûlullah'a saiiaiiâhu aleyhi w seiiem arzettiğim zaman bana, "Saç örgülerini çöz, saçını tara, hac için telbiye getir, umreyi de terk et" buyurdu. Ben bu şekilde yaptım. Hac menasikini tamamladıktan sonra Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem beni (kardeşim) Abdurrahman ile birlikte Ten'im'e gönderdi, umre yaptım. Bana, "İşte senin umre yerin orasıdır" buyurdu. Daha sonra umre için telbiye getirmiş olanlar Kabe'yi tavaf etti ve Safa - Merve arasında sa'yettiler. Daha sonra da ihramdan çıktılar. Mina'dan döndükten sonra bir kez daha tavaf ettiler. Hac ve umreyi birlikte yapanlar ise sadece bir kez tavaf yaptılar." 32- Hz. Peygamber Zamanında O'nun Girdiği Niyet Ne İse O Niyetle İhrama Giren Kimse Bu rivayeti, İbn Ömer radıyallâhu anh Hz. Peygamberden saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem nakletmiştir. 1557- Cabir'den nakledildiğine göre, Hz. Peygamber saiiaiiâhu aieyH ve seiiem Ali'ye radıyaiiâhu anh ihramls olarak kalmasını emretmiştir.[34] Cabir burada, Sürâka'nın sözüne de yer vermiştir. 1558- Enes İbn Malik radıyaiiâhu anh şöyle anlatır: "Ali rad.yaiiâhu anh Yemen'den Hz. Peygamber'in yanma gelmişti. Hz. Peygar ber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ona, "Ne niyetle ihrama girdin?" diye sorunca Ali, "Res lullah'm saiiaiiâhu aleyhi ve seikm girdiği niyetle" diye cevap verdi. Bunun üzerine Resû i Ekrem saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, "Eğer benim yanımda hedy kurbanı olmasaydı i ramdan çıkardım" buyurdu." Muhammed İbn Bekir, İbn Cüreyc'den naklen şu ilavede bulunmuştur: "Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Ali'ye, "Ey AH! Hangi niyetle ihrama girdin?" diye sorunca Ali mdıyaiiahu anh, "Resûlullah'ın saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem girdiği niyetle" diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ona, "O halde hedy kurbanı getir ue şu an olduğun gibi ihramh olarak kal" buyurmuştur." 1559- Ebû Mûsâ radıyaiiâhu anh şöyle nakîetmiştir: "Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem beni Yemen'e göndermişti. Döndüğümde Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ile Bathâ'da karşılaştık. Bana, "Hangi niyetle ihrama girdin?' diye sorunca ben de, Resûlullah'ın saiiaiiâhu aleyhi ve sdiem girdiği niyetle" diye cevap verdim. Bunun üzerine bana, "Yanında hedy kurbanı var mı?" diye sordu. Ben "hayır" dedim. Bunun üzerine bana emir buyurdu, Kabe'yi tavaf ettim. Safa-merve arasını da sa'yettim. Daha sonra yine emir buyurdu, ihramdan çıktım. Ardından kavmimden bir kadının yanına gittim, saçımı taradı veya yıkadı. Daha sonra Hz. Ömer radıyaiiâhu anh geldi ve "Eğer Allah'ın kitabını delil olarak alırsak ayette bize, "Haca ue umreyi Allah için tamamlayın"[35] buyurulmaktadır. Resûlullah'ın saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem sünnetine bakacak olursak Efendimiz saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem de, kurban kesinceye kadar ihramdan çıkmamıştır" dedi." Açıklama Başlıktaki ifade, Hz. Peygamber'in ihrama girerken müphem bir şekilde niyet etmeyi onayladığı anlamında kullanılmıştır. Bundan dolayı, müphem bir niyetle İhrama girme caiz olmaktadır. Fakihler çoğunluğunun görüşü böyledir. Malikiler ile Kufelilere göre ise müphem bir niyetle ihrama girilmesi halinde sahih olmaz. Şu'be'nin rivayetine göre, (Ebû Musa), "Hz. Peygamber'in girdiği niyetle ve onun gibi ihrama giriyorum, Lebbeyk" demiş, Resûlullah da saiiaiiâhu aleyhi w seiiem "Güzel yapmışsın" buyurmuştur. Hz. Ömer'in radıyaiiâhu anh, ayetle delil getirerek verdiği cevap insanların umre için ihramdan çıkmalarını önlemeye yöneliktir. Çünkü Kur'an, haccı ve umreyi tamamlamayı emrettiği için bu sebeple ihramdan çıkmanın yasak olduğunu göstermektedir. Söz konusu ayet, hac bitene kadar ihramda kalmayı gerektirir. Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem sünneti de bunu göstermektedir. Çünkü Efendimiz saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, kurban yerine ulaşana (kesilene) kadar ihramdan çıkmamıştır. Fakat Resûlullah'ın saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem beraberinde hedy kurbanı bulunmayan kimseye verdiği "Eğer benim yanımda hedy kurbanı olmasaydı ihramdan çıkardım" şeklindeki cevabı bu görüşe karşı bir yanıt niteliğindedir. Bütün bunlardan şöyle bir sonuç ortaya çıkmaktadır ki, Hz. Ömer, ihramdan çıkmayı, seddü'z-zerîa (kötülüğe giden yolların önünü kesme) kabilinden yasaklamıştır. Nevevî şöyle demiştir: "Bu konuda tercih edilen görüş şu ki; Hz. Ömer, hac ayları içinde umre yapıp daha sonra aynı yıl içinde hac yapmayı yasaklamıştır. Onun ifadelerinden anlaşıldığına göre bu ifrad haccı yapmaya yönelik bir teşvik mahiyetindedir. Diğer yandan temettü haccı yapmanın, hiçbir şekilde mekruh olmaksızın caiz olduğu konusunda icma gerçekleşmiştir." 33. Allahu Teâlâ'nın "Hac Bilinen Aylardadır. Kim O Aylarda Hacca Niyet Ederse (İhramını Giyerse), Hac Esnasında Kadına Yaklaşmak, Günah Sayılan Davranışlara Yönelmek, Kavga Etmek Tartışma Yapmak Yoktur.[36] Sana Hilal Şeklinde Yeni Doğan Ayları Sorarlar. De Ki: Onlar, İnsanlar Ve Özellikle Hac İçin Vakit Ölçüleridir.”[37] Sözleriyle İlgili Bab Ibn Ömer radıyaiiâhu anh, "Hac ayları; şevval, zilkade ve zilhiccenin ilk on günüdür" demiştir. İbn Abbas radıyaiiâhu anhüma, "Hac için sadece hac aylarında ihrama girmek Hz. Peygamberin saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem sünnetlerinden biridir" demiştir. Hz. Osman rad^aiiâhu anh, Horasan veya Kirman'dan ihrama girmeyi mekrur gormüştür. 1560- Hz. Aişe (r.anha) §öyle anlatır: "Hac ayları içinde Resûİullah saiiaüâhu aleyhi ve seiiem ile yolculuğa çıktık. Şeref adlı yere gelip konaklamıştık. Bu sırada Hz. Peygamber saiiailâhu aleyhi ue seiiem ashabına doğru yönelerek, "Yanında hedy kurbanı bulunmayanlardan umre yapmak isteyenler yapsın. Hedy kurbanı olanlar ise yapmasın" buyurdu. Sahabilerden bir kısmı böyle bir kısmı diğer şekilde yaptı. Hz. Peygamber ve bir grup sahabi güç kuvvet sahibi idi ve yanlarında hedy kurbanı bulunduğu halde (haccı bozup) umre yapamadılar. Bu sırada Resûİullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem yanıma geldi. Ben ağlamaktaydım. "Ey hanım! neden ağlıyorsun?" diye sordu. Ben de, "Sahabilere söylediğin sözleri duydum. Benim umre yapmam yasakmış" dedim. Hz. Peygamber saiiailâhu aleyhi ve seiiem bana neden olduğunu sorunca, "namaz kılamıyorum" (adetliyim) diye cevap verdim. Bunun üzerine Resûİullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, "Zararı yok. Sen de, Allah'ın diğer kadınlar hakkında koymuş olduğu kanun üzere Adem'in kızlarından birisin. Sen haccını yap. Umulur ki Allah seni (bir umre ile) rızıklandırır" buyurdu. Hac yapmak üzere yola çıktık. Mina'ya geldiğimiz zaman temizlenmiştim. Mina'dan çıktım ve ifâda tavafı yaptım. Mina'dan son dönüşte (Zilhicce'nin 13. günü) Resûİullah saiiailâhu aleyhi ve seiiem ile birlikte yola çıktım. Muhassab adlı yerde konakladık. Hz. Peygamber Abdurrahman İbn Ebû Bekir'i çağırdı ve "Kardeşini harem bölgesinden al götür. Umre için ihrama girsin. Umreyi tamamlayın. Daha sonra onu buraya getir. Siz gelinceye kadar burada bekliyorum" buyurdu. Daha sonra Abdurrahman ile birlikte çıktık. Umreyi ve tavafı tamamladıktan sonra seher vakti Hz. Peygamber'in saiiailâhu aleyhi ve seiiem yanma geldim. Bize, "Tamamladınız mı?" diye sordu. Ben de, "evet" dedim. Bunun üzerine insanlara yola çıkılacağı yönünde duyuru yaptırdı. Sahabiler de yola çıktılar. Hz. Peygamber saiiailâhu aleyhi ve seiiem de Medine'ye doğru yola koyuldu." Açıklama "Hz. Osman radıyaiiâhu anh, Horasan veya Kirman'dan ihrama girmeyi mekruh görmüştür." Bu görüşü bize, Saîd İbn Mansûr nakletmiştir. Hüşeym/ Yunus İbn Ubeyd'den rivayetle Hasan el-Basri şöyle nakletmişti: "Rivayet edildiğine göre Abdullah İbn Amir ihrama Horasan'da girmişti. Hz. Osman'nın yanma vardığında Hz. Osman onu kınamış ve yaptığı hareketi hoş karşılamamıştır." Abdurraz-zak'ın Ma'mer İbn Eyyub'tan İbn Şirin yoluy lanaklettiği başka bir rivayette ise "Abdullah İbn Amir Horasan'dan ihrama girmişti. Hz. Osman'nın yanına vardığında Hz. Osman onu kınamış ve yaptığı hareketi hoş karşılamayarak ona şöyle demişti: Allah için savaştın. Fakat hac menasiki konusunda umursamaz davrandm." Ahmed İbn Seyyar "Tarih-i Merv" adlı eserinde şöyle nakleder: "Abdullah İbn Amir Horasan'ı fethedince "Allah'a olan şükrümü, bulunduğum bu yerden İhrama girmekle yerine getireceğim" demiş ve Nisabur'dan ihrama girmiştir. Hz. Osman'ın radıydiâhu anh yanma geldiği zaman Hz. Osman, onu bu davranışından dolayı kınamıştı." Bütün bu rivayetlerin senedieri birbirini destekler mahiyettedir. Bu rivayetle öncekinin ilgisi şudur: Horasan'la Mekke arasındaki mesafe, hac aylarından daha uzun sürmektedir. Dolayısıyla hac aylarından önce ihrama girme zarureti doğmuştur. Bu ise mekruhtur. Hz, Osman radıyaiiâhu anh da bu davranışı hoş karşılamamıştır. 34- Temettu', Kıran Ve İfrad Haccı; Hedy Kurbanı Bulunmayan Kimsenin Haccı Feshetmesi 1561- Hz. Âişe (r.anha) şöyle anlatır: Hz. Peygamber »ıiaiiahu aleyhi ve seiiem ile birlikte (Medine'den) çıktık. Niyetimiz haccın dışında başka bir şey değildi. Mekke'ye ulaşınca Kabe'yi tavaf ettik. Resûluliah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, hedy kurbanı getirmemiş olanların ihramdan çıkmasını emretti. Hedy kurbanı getirmemiş olanlar arasında Hz, Peygamber'in hanımları da vardı. Onlar da ihramdan çıktılar. Bu sırada ben âdet gördüm. Dolayısıyla Kabe'yi tavaf edemedim. Hasabe gecesi (teşrik günlerinden sonra hacıların Muhassab adlı yerde geçirilen gece) Hz. Peygamber'e saiiaiiâhu aleyhi ve seüem, "Ey Allah'ın Resulü! İnsanlar, umre ve hac yaparak dönüyorlar. Ben ise sadece hac yaptım" dedim. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, "Mekke'ye geldiğimiz gecelerde sen tavaf etmedin mi?" diye sorunca "hayır" diye cevap verdim. Bunun üzerine bana, "Erkek kardeşinle birlikte Ten1 im1 e git ve umre için ihrama gir. Daha sonra burada buluşuruz" buyurdu. Safiyye (r.anha) şöyle demiştir: "Zannediyorum (adetli olduğum için) sizi Medine'ye gitmekten biraz alıkoyacağım". Bunun üzerine Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, "Ey yoldan ahkoyucu! Sen Kurban kesme günü tavaf yapmadın mı?" diye sorunca Safiyye, "evet" diye cevap vermiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve seiiem, "O halde bir beis yok, ayni gidiyoruz" buyurmuştur. Hz. Aişe devamla şöyle anlatır: "Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ile ben, Mekke'den çıkarken o da inerken veya ben inerken o da çıkarken karşılaştık." 1562- Hz. Aişe (r.anha) şöyle demiştir: "Veda haccı yılı Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ile birlikte (hac için Medine'den) yola çıktık. Bir kısmımız umre için, bir kısmımız, umre ve hac için telbiye getirip ihrama girmişti. Bazılarımız da hac için ihrama girmişti. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem de hac için ihrama girmişti. Hac için ve umre ile beraber hacak için ihrama girenler kurban bayramının ilk gününe kadar ihramdan çıkmadılar." 1563- Mervan İbnü'l-Hakem şöyle demiştir: "Osman ve Ali ile ilgili şöyle bir olaya şahit oldum. Osman temettü haccı yaparak umreyle birlikte hac yapmaktan nehyediyordu. Ali bunu görünce umre ve haccı birlikte yapmak üzere ihrama girdi ve "Hiçbir kimsenin sözü sebebiyle Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiıem sünnetini terkedecek değilim" dedi."[38] 1564- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle anlatır: Hac aylarında umre yapmak yeryüzündeki en büyük çirkinliklerden biri olarak görülürdü. Muharrem ayı yerine safer ayını haram aylardan sayarlar ve "Devenin arkasındaki yara iyileşir, izi de kaybolduktan sonra safer ayı da çıkarsa işte o zaman umre yapmak isteyen için ancak bu durumda umre yapmak helal olur" derlerdi. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seUem ve ashabı, Zilhicce'nin dördüncü gecesinin sabahı hac için telbiye ederek geldiler. Resûluliah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ashaba umre yapmalarını emretti. Hac aylarında umre yapmak (kötü karşılandığı için) zorlarına gitti. Daha sonra "Ey Allah'ın Resulü! (Umre yaptıktan sonra ihramdan çıkınca) neler helal hale gelir?" diye sordular. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve de, "Herşey" buyurdu. 1565- Ebû Mûsâ radıyaiiâhu anh, "Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem yanma gelmiştim. Bana umre yaptıktan sonra ihramdan çıkmamı emir buyurdu" demişti. 1566- İbn Ömer'in radıyaiiâhu anhumâ naklettiğine göre Hafsa (r.anha) şöyle demiştir: "Ey Allah'ın Resulü! Umreden sonra ihramdan çıkanların durumu nedir? halbuki sen umreden sonra ihramdan çıkmadın?" diye sordum. Hz. Peygamber aiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, "Ben saçlarımı dağılmaması için bir madde ile tutturdum ve ledy kurbanıma da gerdanlığını taktım. Bundan dolayı artık kurban kesınceye zadar ihramdan çıkmayacağım" diye cevap verdi."[39] 1567- Ebû Cemre şöyle anlatır: "Ben temettü' haccı yapmak istedim. Fakat bazıları beni bundan alıkoymak istedi. Bunun üzerine durumu İbn Abbas'a rachyaiiâhu anhümâ sordum. O da bana temettü' haccı yapmamı emretti. Daha sonra bir rüya gördüm. Rüyamda bir ktmse, "Temettü', kabul olunmuş bir hac ve umredir" diyordu. Olayı İbn Abbas'a anlattım. İbn Abbas radıyaiiâhu anhümâ, "Temettü1, Hz. Peygamber'in sünnetidir. Sen benim yarımda kal, malımdan bir kısmını sana vereyim" dedi. Şu'be Ebû Cemre'ye, "İbn Abbas neden sana malından bir bölümünü vermek istedi?" diye sorunca Ebû Cemre, "Gördüğüm rüya sebebiyle" diye cevap vermiştir.[40] 1568- Ebû Şihâb şöyle anlatır: "Bir gün temettü' haccına niyet ederek umre yapmak üzere Mekke'ye gitmiş ve terviye gününden üç gece önce şehre girmiştim. Bu sırada Mekke'lilerden bir grup bana, "Senin haccın, (meşekkat ve sevabının az olması nedeniyle) Mekke'lilerin haccı gibi oldu" dediler. Ben de bu konuda fetva almak üzere Atâ'ya gittim. Ata bana şöyle dedi: "Cabir İbn Abdullah'ın naklettiğine göre Cabir, Mekke'ye kurbanlık deve gönderdiği bir halde iken, Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ile birlikte hac yapmıştır. O sırada insanlar ifrad haccı yapmaya niyet etmişlerdi. Hz. Peygamber saMâhu aleyhi ve sellem onlara, "Kabe'yi tavaf edin, Safa ile Merve arasında sa'y ettikten sonra traş olup ihramdan çıkın. Terviye Qününe kadar ihram yasaklan size helaldir. Terviye günü (yeniden) ihrama girin. Ettiğiniz ifrad haca niyetini de umreye çevirin" buyurdu. Sahabiler, "Biz bunu hac olarak belirlemiştik, bunu nasıl umre yapabiliriz kî?" diye sorunca, "Sız emrettiğimi yapın. Eğer hedy kurbanımı göndermemiş olsaydım ben de size emrettiğim gibi yapardım. Kurban kesilene kadar bana ihram yasaklan helal olmaz" buyurdu. Sahabiler de söylendiği şekilde yaptılar." 1569- Saîd İbnü'i-Müseyyeb şöyle anlatır: "Ali ve Osman, Usfân adlı bölgede temettü' haca hakkında görüş ayrılığına düşmüşlerdi. Ali, "Sen, temettü1 haccından nehyetmekle ancak Hz. Peygam-ber'in saiiaiiâhu aleyhi ve sellem yaptığı bir şeyi yasaklamış oluyorsun" dedi ve umre ve haccı birlikte yapmak üzere temettü' haccı niyetiyle ihrama girdi." Açıklama Temettü1 haca, hac aylarında umre yaptıktan sonra ihramdan çıkıp aynı sene içinde hac için yeniden ihrama girme şeklinde yerine getirilen hacdır. Allah Teâlâ Kur'an'da, "(Hac yolculuğu için) emin olduğunuz vakit kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmek gerekir"[41] buyurmuştur. Selef alimleri temettü' kelimesini aynı zamanda kıran haccı için de kullanmıştır. Ibn Abdilber şöyle der: "el-Bakara sûresi 196. ayetteki temettü' kelimesi ile kastedilenin, hac aylarında hacdan önce yapılan umre olduğu konusunda alimler arasında hiçbir görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Kıran haccı da bir nevi temettü'dür. Bir diğer temettü1 ise haccı bozup yerine umre yapmaktır." Hz. Osman ile Hz. Ali radıyaiiâhu anhümâ olayından alınacak dersler şunlardır: ilim sahibi kişi, ilmini açıkça ortaya koymalıdır. Yöneticiler ve diğer insanlar da, Müslümanlara doğru tavsiyelerde bulunmak maksadıyla güçlü olan görüşün ortaya çıkması için münazara yapmalıdır. Doğru olan şeyin, söz ile olduğu gibi, davranış ile de gösterilmesi gerekir. Nasslardan hüküm çıkarmak caizdir. Hz. Osman da, temettü' ve kıran haccının caiz olduğunu biliyordu. O sadece Hz. Ömer'in yaptığı S'bİ en faziletli ile amel edilsin diye bunu yasaklamıştı. Fakat bu aklamanın, başka kimseler tarafından haramlıktan kaynaklandığı şeklinde bir uorum yapılabileceğinden endişe edildiği için Hz. Ali temettü' haccının caiz ol-duqT mu ortaya koymuştur. Hem Osman hem de Ali radıyaiiâhu anhümâ müctehittir ve içtihatlarından dolayı sevap almışlardır. İlk akla gelen anlama göre Hz. Osman, yapılan temettü haccını batıl olarak görmemiş sadece ifrad haccının daha faziletli olduğu görüşünü savunmuştur. Müctehidin, başka bir müctehidi taklid etme zorunluluğu yoktur. Zira Hz. Osman devrin halifesi olmasına rağmen Hz. Ali'nin görüşünü inkâr etmemiştir. Allah (c.c) en iyisini bilir. "Muharrem ayı yerine safer ayını haram aylardan sayarlar." Bu konuda Nevevî şöyle der: "Burada, cahiliyye dönemindeki nesî uygulaması hakkında bilgi verilmektedir. Onlar, Muharrem ayını Safer olarak isimlendiriyor, Muharrem ayındaki haram ay olma özelliğini Safer ayına ertelemiş oluyorlardı. Böylece üç haram ay ardarda gelmemiş olduğu için birbirleri ile savaşamama sıkıntısından kurtulmuş oluyorlardı. Allah onların bu yaptığının dalalet olduğunu şöyle beyan etmiştir: "Haram ayları ertelemek, sadece küfürde ileri gitmektir. Çünkü onunla kâfir olanlar saptırılır."[42] 1564 nolu hadiste geçen, "Ey Allah'ın Resulü! (Umre yaptıktan sonra ihramdan çıkınca) neler helal olur?" sorusu, ihramdan çıktıktan sonra, ihram yasakları bakımından iki tür helal olma aşamasının bulunduğunu bildiklerini göstermektedir. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seikm de verdiği cevapla her tür yasağın kalktığını beyan etmiştir. Çünkü umrede, yasakların helal olması bakımından sadece bir aşama mevcuttur. Nevevî şöyle demiştir: "Bana göre doğru olan, Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi w sellem kıran haccı yaptığı görüşüdür. Aynı yıl hacdan sonra umre yapmamış olması da bu görüşü desteklemektedir. Bize göre, kıran haccının, içinde umre bulunmayan ifrad haccından daha faziletli olduğu konusunda hiçbir şüphe yoktur. Hiçbir kimse, (umre bulunmayan) tek başına haccın, kıran haccından daha faziletli olduğuna dair bir nakilde bulunmamıştır." Bu konudaki görüş ayrılığı eskiden günümüze kadar süregelmektedir. Buna göre, kıran haccı, hem ifrad, hem de temettü' haccından daha faziletlidir. Sa-habilerden ve tabiînden bir grubun görüşü de böyledir. Nevevî, Ebû Hanife İshak İbn Rahûyeh de bu görüştedir. Şafiîlerden Müzenî, İbnü'l-Münzir, Ebû İshak el-Mervezî ve müteahhir donemin alimlerinden Takıyüddin es-Sübkî de bu görüşü tercih etmiştir. Bir grup sahabî ve tabiîn ve daha sonra gelen bazı alimler ise Hz. Peygam-ber'in, "Eğer hedy kurbanımı göndermemiş olsaydım ben de (umre yapıp) ihramdan çıkardım" şeklindeki temennisi sebebiyle temettü1 haccının daha faziletli olduğu görüşünü benimsemiştir. Zira en faziletli olan ne ise o temenni edilir. Meşhur olan, Ahmed İbn Hanbel'in de bu görüşte olduğudur. Kadı Iyaz'ın bazı alimlerden naklettiğine göre, hac türlerinden her üçü de fazilet bakımından eşittir. İbn Huzeyme'nin, "Sahîh" adlı eserindeki tasarrufu da bunu gerektirmektedir, Ebû Yusuf'a göre, kıran ve temettü' hacları fazilet bakımından eşit olup her ikisi de ifrad haccmdan daha faziletlidir. Ahmed'e göre hedy kurbanı göndermiş olan için, Hz. Peygamberin aleyhi ve seiiem uygulamasına muvafık olması açısından kıran haccı daha faziletlidir. Kurban göndermeyenler için ise, Resûlullah'ın temennisi böyle olduğu için temettü' haccı daha faziletlidir. Bazı Hanbeliler ise bu görüşe şöyle bir ilavede bulunarak, umre maksadıyla memleketlerinden ayrı bîr sefere çıkmak İsteyenler için ifrad haccı daha faziletlidir, demişlerdir. Bu görüş, sahih olarak intikal eden hadislere uygunluğundan dolayı en doğru görüştür. Hz. Peygamber'in, saçlarını yapışkan bir madde ile toplaması, bu uygulamanın ihramlı için müstehap olduğunu gösterir. İbn Abbas, kendisine gördüğü güzel rüyayı anlatan Ebû Cemre'ye kendisi ile birlikte kalmasını, malının bir kısmını ona vereceğini söylemiştir. Bu uygulama, bir kimseye güzel bir haber getiren kişiye ikram etmeye delil teşkil eder. Yine ilim sahibi bir kimsenin, hakka uygun görüş verdiğini öğrendiği zaman nasıl sevindiğini gösterir. Şer'î delile muvafık olduğu için rüyanın hoş karşılandığını gösterir. Diğer yandan rüyaların alimlere arzedildiği de görülmektedir. Zahirî delillere göre amel etmek gerekir. Alimlerin bir konuda ihtilaf etmeleri durumunda delile en uygun olan ve tercihe şayan olan görüşle amel etmek gerekir. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seDem, "Siz emrettiğimi yapın. Eğer hedy kurbanımı göndermemiş olsaydım ben de size emrettiğim gibi yapardım" buyurmuştur. Bu söz onun, sahabilerin kalplerini hoş tuttuğunu, onlara iltifatta bulunduğunu ve gösterdiği yumuşaklılığı ortaya koymaktadır. 35- Hac İçin Telbiye Getirip Hangi Haccı Yapacağını Belirlemek 1570- Cabir İbn Abdullah radıyaiı&hu anhümâ şöyle demiştir: "Biz, 'Lebbeyk Allahümme Lebbeyke bi'1-hacci' şeklinde telbiye getirerek Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ile birlikte (hac İçin) yola çıktık. Daha sonra Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem emretti, biz de haccımızı umreye çevirdik." Açıklama Bu hadis, haccın iptal edilerek umreye çevrilebileceğini göstermektedir. Alimler çoğunluğu, bu uygulamanın mensuh olduğu görüşündedir. İbn Abbas ise bunun geçerli bir uygulama olduğunu söyler. İmam Ahmed İbn Hanbel ve az sayıda bir grup alim de bu görüşü benimsemiştir. 36- Hz. Peygamber Zamanında Temettü1 Haccı 1571- Katâde şöyle demiştir: Mutarrifin naklettiğine göre İmran İbn Husayn şöyle demiştir: "Biz, Hz. Peygamber sallallâhu aıeyhi ve zamanıda iken temettü1 haccı yaptık. Daha sonra (bunun caizliği hakkında) ayet nazil oldu. Bazıları da kendi görüşüne göre bir takım şeyler söylüyor!." Açıklama Buharı, "bazıları" ifadesi ile Hz. Ömer'in kastedildiğini belirtmiştir. Kurtubî, Nevevî ve diğer bazı alimler de bunu kesin olarak söylemiştir. Bu hadis, bir ayetin diğerini neshetmesinin caiz olduğunu göstermektedir ki zaten bu konuda hiçbir görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Yine sünnetle ayetin neshinin caiz olduğunu da göstermektedir. Bu konudaki görüş ayrılıkları meşhurdur. Sahabiler arasında içtihat farklılıkları bulunmaktadır. Bazı müctehitler, nas bulunduğu için diğerlerine karşı çıkmıştır. 37- Allah-U Teâlâ'nın Bu Söylenenler, Ailesi Mescidi Haram Civarında Oturmayanlar İçindirn[43] ayeti Hakkında 1572- İbn Abbas'tan radıyaiiâhu anh nakledildiğine göre kendisine temettü' haccı hakkında soru sorulduğunda o şöyle cevap vermiştir: Veda haccında, muhacirler, ensar ve Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve hanımları ihrama girmişlerdi. Biz de ihrama girmiştik. Mekke'ye ulaşınca Resû-lullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, "Hedy kurbanınm gerdanlıklarım geçirmiş olanlar (kurbanlarını gönderenler) hariç, hac için girdiğiniz ihramı, umreye çeviriniz" buyurdu. Daha sonra Kabe'yi tavaf ettik. Safa ile Merve arasında sa'yettik. (İhramdan çıktıktan sonra) Kadınlarımızla beraber olduk ve dikişli elbiseler giydik. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve «Dem, "Hedy kurbanının gerdanlıklarını geçirmiş olanlar (kurbanlarım gönderenler) kurbanlar kesilinceye kadar ihramdan çıkmasın" buyurdu. Daha sonra terviye günü (Zilhicce'nin 8. günü) öğleden sonra hac için ihrama girmemizi emretti. Hac ibadetlerini (menâsiki) bitirdikten sonra Kâ'be'yi tavaf ettik, Safa ile Merve arasında sa'y yaptık. Böylece haccımız tamamlanmış oldu. Şu ayette buyurulduğu gibi hedy kurbanı kesmek üzerimize vacip oldu. "(Hac yolculuğu için) emin olduğunuz vakit kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse kolayına gelen kurbanı kesmek gerekir. Kurban kesemeyen kimse hac günlerinde üç, ülkesine döndüğü zaman yedi olmak üzere tam on gün oruç tutsun"[44] Çünkü bu kimse, aynı yıl içinde hem umre hem de hac yapmıştır. Allah Teâlâ bu hükmü Kur'an ile indirmiş, sünnet bunu ortaya koymuş ve bu uygulamayı Mekke'li olmayanlar için mubah kılmıştır. Ayet şöyledir: "Bu söylenenler, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir."[45] Allah'ın buyurmuş olduğu hac ayları, Şevval, Zilkade ve Zilhicce'dir. Bu aylarda temettü' yapan kimselerin ya bîr kurban kesmesi ya da oruç tutması gerekir. Açıklama Selef alimleri, "mescid-i haram'da oturmak" şeklinde tercüme ettiğimiz "hâzıri'l-mescid" ifadesi hakkında farklı yorumlar yapmıştır. Nâfi' ve el-A'rac'e göre, bunlar sadece Mekke ahâlisidir. Mâlik'in görüşü de böyledir. Tahâvî de bu görüşü tercih etmiştir. Tâvûs ve bir grup alim ise "Bunlar, haremde bulunan kimselerdir. Ki ifadeden ilk akla gelen anlam da böyledir" demişlerdir. Mekhûİ'a göre, evi mîkat sınırları içinde kalan kimselerdir. Şafiî'in eski görüşü bu yöndedir. Yeni görüşüne göre ise, Mekke'ye namazı kısaltma (seferîlik) mesafesi kadar uzakta bulunan kimselerdir. Ahmed de bu görüşe katılmıştır. Malik'e göre ise, Asfan, Mina ve Arafat'ta yaşayanlar hariç olmak üzere Mekke ve çevresinde yaşayanlar kastedilmiştir. "Hac için girdiğiniz ihramı, umreye çevirin" sözü, ifrad hacci niyetiyle ihrama girenlere yönelik olarak söylenmiştir. "Kadınlarımızla beraber olduk" sözü, söyleyen kimseyi kapsamaz. Çünkü İbn Abbas o sırada bulûğa ermemiştir. 38- Mekke'ye Girerken Gusül Abdesti Almak 1573- Nah" şöyle demiştir; "İbn Ömer radiyaiiâhu anh Harem'e en yakın olan bölgeye girdiği zaman telbiye netirmeyi bırakır ve Zû Tuvâ adlı yerde gecelerdi. Daha sonra sabah namazını rada kılar ve gusül abdesti alırdı. Ve Hz. Peygamber'İn saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem de böyle yaptığını naklederdi." Açıklama İbnü'l-Münzir şöyle demiştir: Bütün alimlere göre, Mekke'ye girerken gusül abdesti almak müstehaptır. Fakat gusül abdesti alınmadığından dolayı fidye vermek gerekmez. Alimlerin çoğunluğuna göre abdest almak yeterlidir. 39- Mekke'ye Gece Ya Da Gündüz Vakti Girmek Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem sabah olana kadar geceyi Zû Tuvâ adlı yerde geçirmiş, daha sonra da Mekke'ye girmiştir. İbn Ömer radıyallâhu anh da böyle yapardı. 1574- İbn Ömer mcMiâhu anh şöyle demiştir: "Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ue seiiem sabah olana kadar geceyi Zû Tuvâ adlı yerde geçirmiş, daha sonra da Mekke'ye girmiştir." İbn Ömer radıyallâhu anh da böyle yapardı. Açıklama Hadis, Müslim'de şu ifadelerle yer almıştır: "Hz. Peygamber saiiaUâhu aleyhi ve geceyi Zû Tuvâ'da geçirip sabah olduğu zaman da gusül abdesti almadıkça Mekke'ye girmezdi." Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve sdiem Mekke'ye geceleyin ancak Ci'râne umresi sırasında girmiştir. Ci'râne'de ihrama girdikten sonra geceleyin Mekke'ye girmiş, umresini tamamladıktan sonra yine CiVâne'ye dönmüş ve sabaha kadar geceyi orada geçirmiştir. Sünen sahibi üç alim de olayı bu şekilde rivayet etmiştir. Saîd İbn Mansûr'un naklettiğine göre İbrahim en-Nehaî "(Sahabiler) Mekke'ye gündüz girip oradan gece ayrılmayı severlerdi" demiştir. Atâ', "Dilerseniz Mekke'ye geceleyin girin. Çünkü siz Resülullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem gibi değilsiniz. O önder bir şahsiyetti. Bundan dolayı insanları görebilmek amacıyla gündüz vakti girmeyi daha uygun bulmuştur" demiştir. Buna göre, insanların önder kabul edip örnek aldığı kimselerin Mekke'ye gündüz vakti girmesi müstehaptır. 40- Mekke'ye Nereden Girilir 1575- İbn Ömer radıyaiiâhu anh, "Resülullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Mekke'ye seniy-yetü'1-ulyâ adlı yukarı bölgeden girer, seniyyetü's-süflâ adlı aşağı bölgeden de çıkardı" demiştir.[46] 41- Mekke'den Nereden Çıkılır 1576- İbn Ömer radıyaiiâhu anhümâ, "Resülullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Mekke'ye Bat-hâ bölgesindeki seniyyetü'1-ulyâ adlı yüksek bir yerde bulunan Kedâ'dan girer, seniyyetü's-süflâ adlı alçak bir bölgeden de çıkardı" demiştir. 1577- Hz. Aişe (r.anha), "Hz. Peygamber saüaiiâhu aleyhi ve seiiem Mekke'ye geldiği zaman en yüksek tepeden girer, en alçak tepeden de çıkardı" demiştir.[47] 1578- Hz. Aişe (r.anha), "Resülullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Mekke'nin fethedil-diği yıl Mekke'ye Kedâ adlı yerden girmiş, çıkarken de Küdâ adlı Mekke'nin en yüksek tepesinden çıkmıştır" demiştir. 1579- Hz. Âişe, "Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seüem fetih yılı Mekke'ye Kedâ adlı şehrin yüksek tepesinden girmiştir" demişti. Hişam şöyle demiştir: "Urve, hem Kedâ hem de Küdâ adlı yerlerden Mekke'ye girerdi. En çok Kedâ'dan girerdi. Kedâ evine en yakın yerdi." 1580- Urve şöyle der: "Resülullah sabiuhu aleyhi ve seiiem fetih yılı Mekke'ye Kedâ adlı şehrin yüksek tepesinden girmiştir." Urve, her iki yerden de Mekke'ye girerdi. En çok Kedâ'dan girerdi. Kedâ evine en yakın yerdi. Açıklama Ebû Abdullah şöyle demiştir: "Kedâ ve Küdâ iki yer ismidir." Kedâ, Mekke'Iilerin Muallâ adlı kabristanına doğru inilen yerdir ki buraya "Hacûn" da denilmektedir. 42- Mekke Ve Kabe'nin Fazileti Allah (c.c) Kur'an'da şöyle buyurmuştur: "Biz Kabe'yi insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de ibrahim'in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrahim ve ismail'e; tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evim'i temiz tutun, diye emretmiştik. ibrahim demişti ki: Ey Rabbiml Burayı emin bir şehir yap, halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle. Allah buyurdu ki: kim inkar ederse onu az bir süre faydanlandırır, sonra onu cehennem azabına sürüklerim. Ne kötü varılacak yerdir orası! Bir zamanlar İbrahim İsmail ile beraber Beytullah'm temellerini yükseltiyor (şöyle diyorlardı): Ey Rabbimizl Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin. Ey Rabbimizl Bizi, sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, teubemizi kabul et; zira tevbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin.[48] 1582- Cabir İbn Abdullah rad.yaiiâhu anhümâ şöyle anlatır: "Kabe inşa edilirken Hz. Peygamber ile amcası Abbas birlikte taş taşıyordu. Abbas, Hz. Peygamber'e saibiiâhu aleyhi ve seiiem, "İzârını boynuna al" dedi. Birden Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem yere yığılıverdi. Gözleri semaya dikilmişti. Daha sonra "Bana izârımı göster" buyurdu ve izârını alıp üzerine bağladı." 1583- İbn Ömer'in radıyaiiâhu anhümâ naklettiğine göre Hz. Peygamber aleyhi ve sellem Hz. Âişe'ye şöyle buyurmuştur: "Biliyor musun, senin kavmin (Kureyş), Kabe'yi inşa ederken İbrahim'in temellerine göre daha küçük yaptı." Bunun üzerine Aişe (r.anha) Hz. Peygamber'e saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, "Ey Allah'ın Resulü! Sen Kabe'yi İbrahim'in attığı temellere göre yeniden inşa edemez misin?" diye sorunca Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, "Eğer kavmin küfürden yeni gkmış olmasaydı mutlaka yapardım" buyurmuştur. Abdullah İbn Ömer, "Muhakkak ki bu sözü. Aişe Resûlullah'tan işitmiştir. Ben, Hz. Peygamber'in; Kabe'nin Hicr'e yakın olan iki köşesini istilam (selamlama) ettiğini sanmıyorum. Ne var ki Kabe İbrahim'in attığı temellere göre tamamlanmamıştır." 1584- Hz. Aişe (r.anha) şöyle anlatır: "Hz. Peygamber'e, (Hıcr) duvarının Kabe'ye ait olup olmadığını sordum. Bana, "evet" diye cevap verdi. "Neden burayı Kabe'ye dahil etmemişler?" diye sordum. "Kavmin (Kureyş), orayı içeriye katma bütçesi bulamadı" buyurdu. "Kabe'nin kapısı neden yüksektedir" dedim. Bana, "Kavmin, Kabe'ye dilediği kimseleri sokuyor, dilemediklerini ise sokmuyordu. Eğer kavmin cahiîiyye dönemine yafan bir zamanda olmasaydı ve bundan dolayı inkâra kalkışacaklarından endişe etmeseydim muhakkak ki Hicr duvannı Kabe'nin içine alır, kapısını da yer seviyesine indirirdim" diye cevap verdi." 1585- Hz. Âişe şöyle demiştir: "Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem bana, "Eğer kavmin küfürden yeni çıkmış olmasaydı Kabe'yi yıkar sonra İbrahim'in attığı temellerin üzerine yeniden inşa ederdim. Çünkü Kureyşliler binayı eksik inşa ettiler ve Kabe'ye bir kapı yaptılar" buyurdu." 1586- Hz. Âişe'den (r.anha) nakledildiğine göre Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ona şöyle buyurmuştur: "Eğer kavmin cahiîiyye döneminden henüz çıkmış olmasaydı Kabe'nin yıkılmasını emreder, dışarıda kalan kısmı içeriye alır ve kapısını yer seviyesine indirirdim. Kabe'ye biri doğuda biri de batıda olmak üzere iki kapı yapardım. Bu şekilde onu ibrahim'in yaptığı şekle getirmiş olurdum.” Urve şöyle demiştir: "İşte İbnü'z-Zübeyr'i Kabe'yi yıkmaya sevkeden sebep budur." Yezİd şöyle demiştir: "İbn Zübeyr Kabe'yi yıkıp yeniden İnşa etmiş ve Hicr'den bir bölümünü Kabe'nin içine dahil etmişti. Bu sırada İbrahim'in koymuş olduğu deve hörgüçleri şeklindeki temelleri gördüm." Cerir şöyle demiştir: "Ben Yezid'e, İbrahim'in attığı temellerin nerede olduğunu sordum. Bana, "Gel, hemen göstereyim" dedi. Birlikte Hicr'e girdik. Bana bir yeri işaretle gösterdi ve "işte burasıdır" dedi. Bu yeri, Hicr'den itibaren ölçtüm, mesafe altı zira' civarındaydı." Açıklama "Beyt" kelimesi, "necm"İn süreyya yıldızı için kullanılmasında olduğu gibi çoğunlukla "Kabe" için kullanılmaktadır. Yukarıdaki ayette "rükû ve secde edenler için" ifadesi geçtiğinden hareketle Kabe'nin içinde farz ve nafile namaz kılmanın caiz olduğu sonucuna varılmıştır. Mâlik, farz namaz kılınamayacağı görüşündedir. Yezid İbn Harun ve Süleyman et-Teymî'nin naklettiğine göre Ebû Mücliz şöyle demiştir: "İbrahim Kabe'yi inşa işini bitirince Cebrail gelmiş ve ona, Kabe'nin yedi kez tavaf edileceğini göstermiştir. Zannederim, Safa ile Merve arasındaki sa'yi de göstermiştir. Daha sonra onu Arafat'a götürdü ve ona "Bildin mi?" anlamında demiş, İbrahim de, "evet" demiştir. Bundan dolayı orası "arafat" olarak isimlendirilmiştir. Daha sonra onu Cem'a getirdi ve "İşte burada insanlar namazı cem ederek kılar" dedi. Sonra onu Mina'ya götürdü. Orada şeytanla karşılaştılar. Cebrail şeytana yedi taş atmaya başladı ve "Ona taş at ve her taşı atarken "Allahü Ekber' şeklinde tekbir getir" demiştir." Ayetteki, "tevbemizi kabul et" ifadesinin, iman üzere kalmaya yönelik bir dua olduğu söylenmiştir. Çünkü İbrahim ve İsmail günah işlememişlerdi. Bir görüşe göre de, bu söz, insanlara, Kabe'nin, tevbe etme yeri olduğunu öğretmek amacıyla söylenmiştir. Bir başka görüşe göre ise, "Bize tâbi olan kimselerin tevbesini kabul et" anlamındadır. "İzârımı bana göster" ifadesi, "izârımı ver" anlamında kullanılmıştır. İstilam, selamlamadan gelmektedir. Burada kastedilen, öperek veya el ile dokunmak anlamıdır. Hicr, Kabe'nin yanında yarım daire şeklindeki yerin adıdır. Otuzdokuz zira'dır. Hz. Âişe'nin, "O, Kabe'den midir?" cümlesinin İlk akla gelen anlamı, "Hicr'in tamamı Kabe'ye mi aittir?" şeklindedir. Kureyş'in, Kabe'yi yaparken bütçelerinin yeterli olmaması, temiz kazançları bakımındandır. Nitekim el-Ezrakî ve diğer bazı müellifler böyle söylemiştir. İbn İshak'm "es-Sîre" adlı eserindeki şu ifade bunu teyit etmektedir: "Ebû Vehb İbn Âbid İbn İmrân İbn Mahzûm (Ca'de İbn Hübeyre İbn ebi Vehb el-Mahzûmî) Kureyşlilere, 'Bu iş için sadece temiz kazançlarınızı katın. Zinadan ribadan ve zulümden elde ettiklerinizi katmayın" demiştir. Süfyân İbn Uyeyne "Cami"' adlı eserinde şöyle rivayet eder: Ubeydullah İbn Ebû Yezid'in naklettiğine göre babası şu olaya şahit olmuştur: Hz. Ömer radıyaiiâhu anh Benî Zehra kabilesinden, Kabe'nin inşasına şahit olan yaşlı bir zâta Kabe'nin nasıl yapıldığını sormuş o zât şöyle cevap vermiştir: "Kureyş Kabe'yi inşa etmek amacıyla temiz kazançlardan oluşan bir yardım sandığı oluşturmuş fakat yeteri kadar para bulunamadığı için Kabe'nin bir bölümünü Hicr'de bırakarak içeri alamamışlardır." Bunun üzerine Ömer ona, "Doğru söyledin" demiştir." Yukarıdaki hadislerde, "İlim" bölümünde zikredilmeyen bazı dersler de mevcuttur: Bazı şeyler, kimi insanların yanlış anlama gibi bir tehlike mevcut ise yapılmaktan vazgeçilebilir. Devlet başkanının, insanların hemen reddedeceği, dünya ve ahirette bir takım zararlara uğrayacağı konularda çok titiz davranması gerekir. Vacip olan emirleri terketmeden insanların kalplerini kazanmaya çalışmak gerekir. İşlere en mühim olanından başlamak gerekir. Kötülüklerin önlenmesi ve iyiliklerin yapılmasında önem derecesine göre davranmak gerekir. Eğer bu iki şey tearuz edeı-se öncelikle kötülüğü önlemeye çalışmak gerekir. Eğer kötülükten emin olunursa işte o zaman maslahatı yapmak gerekir. Burada sahabilerin Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem emirlerine ne derece riayet ettikleri de görülmektedir. ibn Abdilber, Harun Reşjd, Mehdî veya Mansûr'dan şöyle bir olay hikaye etmiştir: Harun Reşid (veya diğerleri), İbn Zübeyr gibi Kabe'yi yeniden inşa etmek is-temi§ti' Bu konuua Mâlik'e danışmış, Mâlik ona, "Sen böyle yaparsan bu işin hükümdarların elinde bir oyuncak haline geleceğinden {her gelenin kendi kafasına göre yeniden inşa etmesinden) korkarım" demişti. Bunun üzerine Harun, bu niyetinden vazgeçmiştir. İşte buradaki endişe de, Abdullah İbn Abbas'ın bahsettiği ile aynıdır. Bundan dolayı İbn Zübeyr'in Kabe'yi yeniden inşa etmesi ile İlgili olaya işarette bulunulmuştur. İbn Abbas ona, "Senden sonra başka bir emîrin gelip yaptığını yıkıp değiştirmeyeceğinden emin olamam" demişti. Ayyaş İbn Ebû Rebîa'dan nakledildiğine göre Hz. Peygamber saUaiiâhu aleyhi ve sdlem, "Bu ümmet Kabe'ye saygı hususunda gösterdiği hayırlı uygulamaya devam edecektir. Eğer bir gün bunu kaybederlerse helak olurlar" buyurmuştur. Bu hadisi, Ahmed, İbn Mâce, Ömer İbn Şebbe "Kitabu Mekke" 'de nakletmiştir. Hadis "hasen"dir. 43- Harem’in Fazileti "Ben ancak bu şehrin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. O burayı dokunulmaz ve kutlu kılmıştır. Her şey de zaten ona aittir. Ben Müslümanlardan olmakla emrolundum."[49] "Biz onları, kendi katımızdan bir nzık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme'ye) yerleştirmedik mi? Fakat onlann çoğu bilmezler."[50] 1587- ibn Abbas radıyaiiâhu anhümâ şöyle demiştir: "Resûlullah saibuâhu aleyhi ve seiiem Mekke'nin fethedildiğf gün, "Cenab-ı Allah bu beldevi harem (dokunulmazve kutsal) kılmıştır. Bundan dolayı Mekke'deki diken kesilmez avı avlanmaz, buluntu malına da sahibini bulmak amacıyla ilan için olması hariç, el sürülmez" buyurmuştur." Açıklama Nesâî'nin rivayetine göre Haris İbn Mür İbn Nevfel Hz. Peygamber'e saüaiiâhu «leyhi ve se.iem, "Eğer biz sana uyup hidayete ve hak yola uyarsak yerlerimizden ve yurtlarımızdan çıkarılırız" demişti. Bunun üzerine Kasas suresinin yukarıda nakletmiş olduğumuz "Biz onları, kendi katımızdan bir nzık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme'ye) yerleştirmedik mi? Ayeti nazil olmuştur. Yani Allah sizi emin bir beldeye koymuştu, orada, kâfir iken bile güven içinde idiniz. Nasıl olur da Müslüman olup hakka tâbi olduktan sonra güven içinde olmayacaksınız?! 44- Mekke Deki Evlerin Miras Yoluyla Geçmesi, Alım Ve Satımı İnsanlar, özellikle de Mescİd-i Haram'da eşit derecededir. Çünkü ayette, "inkar edenler, Allah'ın yolundan ve yerlilerle taşralılar için eşit (kıble veya mabed) kıldığımız Mescid-i Haram'dan (insanları) alıkoymaya kalkanlar (şunu bilmeliler ki) kim orada (böyle) zulüm ile haktan sapmak isterse ona acı azaptan tattırırız"[51] Duyurulmuştur. 1588- Üsame İbn Zeyd şöyle demiştir: "Ey Allah'ın Resulü! Mekke'de nereye ineceksiniz, evinize mi?" Bu soruya Hz. Peygamber satiailâhu aleyhi ve selem, "Akîl hiç ev bark bıraktı mı (da ineceğim)?" diye cevap vermiştir. Akîl ve kardeşi Talib, Ebu Talib'in mirasını almışlardı. Cafer ve Ali mirastan hiçbir pay alamamıştı. Çünkü Akîl ve Talib henüz Müslüman olmamış ve hicret etmemişlerdi; Cafer ve Ali ise Müslümandı. Ömer radıyaiiâhuanh, "Müslüman kâfirin mirasçısı olamaz" derdi. İbn Şihâb şöyle demiştir: "Sahabiler, şu ayeti[52] yorumlayarak birbirlerine mirasçı olacakları sonucuna ulaşmışlardı: "İman edip de hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp yardım edenler var ya, işte onlann bir kısmı diğer bir kısmının dostlarıdır. İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret edinceye kadar size onların mirasından hiçbir pay yoktur"[53] Açıklama Bu ayetin çerçevesinde yapılan yorumlara bakıldığında; Abdürrezzak'ın İbn Cüreyc'ten naklettiğine göre, Ata, Harem bölgesinde kira almaktan neyhederdi. O bize, Ömer'in Mekke'deki evlerin kapılarının kapatılmasını yasakladığını haber vermiştir. Çünkü hacılar oraya vardıklarında rahatça konaklayabilrneliydi. Mekke'deki evini ilk defa kapıyla kapatan Süheyl İbn Amr olup o da yaptığı bu İşten dolayı Hz. Ömer'e özür beyan etmiştir. Tahavi'nin, İbrahim İbn Muhacir yoluyla naklettiğine göre Mücahid şöyle demiştir: "Mekke, herkesin istifadesine açık bir yerdir. Oradaki evlerin satılması ve kiraya verilmesi helal olmaz. Abdürrezzak'ın, İbrahim İbn Muhacir ve Mücahid yoluyla naklettiğine göre İbn Ömer (r.a), "Mekke'deki evlerin satılması ve kiraya verilmesi helal olmaz" demiştir. Sevrî ve Ebû Hanife de bu görüştedir. Ebû Yusuf bu görüşe karşı çıkmıştır. İmam Muhammed'in hangi görüşte olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir. Alimler çoğunluğuna göre caizdir. Tahavi de bu görüşü tercih etmiştir. Şafiî bu konuda delil olarak yukarıda zikredilen Üsame hadisini getirerek şöyle demiştir: "O, burada mülkiyeti, kendisine ve ondan satın alan kişiye nispet etmiştir. Yine Hz. Peygamber saiiailâhu aıeyhi ue seiiem fetih yılı, "Ebû Süfyariın evine girenler güvendedir" buyurarak evin Ebû Süfyan'a ait olduğunu belirtmiştir." İbn Huzeyme ise şu ayeti delil olarak getirmiştir: "(Allah'ın verdiği bu ganimet malları) yurtlarından ve mallanndan uzaklaştırılmış olan, Allah'tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah'ın dinine ve Peygamberine yardım eden fakir muhacirleri-nindir. İşte doğru olan bunlardır."[54] Allah, yurtların ve malların onlara ait olduğunu belirtmiştir. Eğer yurtları onların mülkiyetinde olmasaydı oradan çıkartılmalarından dolayı mazlum olmazlardı. "Alım-satım" bölümünde, Hz. Ömer'in Mekke'de suçlular için cezaevi yapmak amacıyla bir bina satın alması olayı gelecektir. Nafi'in, İbn Ömer yoluyla naklettiği, Hz. Ömer'in Mekke'deki evlerin hac zamanı kapılarının kapatılmasını yasaklaması hadisesi de bununla çelişmez. Abdürrezzak'ın, naklettiğine göre Hz. Ömer mdıyaiiâhu anh şöyle demiştir: "Ey Mekkeliler! Konaklarınızın etrafını kapatmayın ki çevreden gelen insanlar istedikleri gibi konaklayabilsin. Bu hadise daha önce başka bir şekilde geçmişti. İkisini uzlaştırmak gerekirse, misafirlere şefkatli olmak gerektiği için onlardan kira talep etmek mekruh olmakla birlikte bu durum, alım satımın yasak olmasını gerektirmez, imam Ahrned ve diğer bazı alimler de bu görüştedir. Tahavi'nin, Süfyan yoluyla naklettiğine göre Ebû Husayn şöyle demiştir: "Mekke'de bulunduğum sırada itikafa girmek istedim. Bu konuyu Saîd ibn -ubeyr'e sorunca o bana "sen zaten itikattasın" diyerek 44. konunun başında yer alan ayeti okudu." Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem hicret edince Akîl ve Talİb, (miras olarak kalan) bütün evlere el koymuştur. Çünkü onlar Müslüman olmamışlardı ve babalarının mirası da onlara kalmıştı. Diğer yandan (onlara göre) Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem hicret etmek suretiyle hakkından vazgeçmişti. Bedir savaşında Talib ölmüştür. Akîl de evlerin tamamını satmıştır. 45- Hz. Peygamberin Mekke'de Konaklaması 1589- Ebû Hureyre'nin radıyaiiâhu anh rivayetine göre Hz. Peygamber aaüallâhu aleyhi w seiiem Mekke'ye gitmek istediği zaman şöyle demiştir: "Yarınki konaklama yerimiz, inşallah, Benî Kinane'nin küfür üzerine ahitleşleştikleri yer olacaktır.[55] 1590- Ebû Hureyre rad.yaiiâhu anh, "Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ue seiiem, Kurban Bayramı sabahı Mina'da iken, şöyle buyurdu" demiştir: "Biz yann Benî Kinane bölgesinde konaklayacağız ki Kureyşliler ve Kinaneliler Muhassab adı verilen o bölgede, Haşimoğullarına ue AbdülmuttaHb oğullarına karşı, Peygamberi onlara teslim edene kadar, onlarla kız alıp vermemek ve mal alıp satmamak üzere anlaşmışlardı." 46- Bâb "Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: 'Rabbim! Bu şehri (Mekke'yi) emniyetli kıl, beni ue oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Çünkü onlar (putlar), insanlardan bir çoğunun sapmasına sebep oldular, Rabbim. Şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık sen gerçekten çok bağışlayan, pek esirgeyensin. Ey Rabbimiz! Ey sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını senin Beyt-i Harem'inin yanma, ziraat yapılmayan bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ue meyvelerden onlara nzık uer! Umulur ki şükrederler."[56] "Allah, Kabe'yi, o saygıya layık evi, haram ayı, hac kurbanını ve (kurbanın boynuna asılan) gerdanlıkları (maddi ve manevi yönlerden) insanların bir kıyam sebebi (her zaman aziz ve dimdik durup bellerini doğrultacakları bir yer) kıldı. Bu da, Allah'ın, göklerde ve yerde ne varsa hepsini bildiğini ve Allah'ın her şeyi bilici olduğunu (sizin de anlayıp) bilmeniz içindir."[57] 1591- Ebû Hureyre radiyaiiâhu anh Resûlullah'm saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kabe'yi, cılız bacaklı Habeşli bir adam tahrip edecektir."[58] 1592- Hz. Aişe (r.anha) şöyle anlatır: "Müslümanlar, Ramazan orucu farz kılınmadan önce aşure günü oruç tutardı. O gün Kabe'ye örtü örtülürdü. Ailah Teâlâ Ramazan orucunu farz kılınca Resulü Ekrem saüaiiâhu aleyhi ve seiiem, "Aşure orucunu artık dileyen tutsun dileyen de tutmasın" buyurmuştur."[59] 1593- Ebû Saîd ed-Hudrî, Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi w seiiem şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Yecüc ve Mecüc'ün ortaya çıkmasından sonra da Kabe'de mutlaka hem hac hem de umre yapılmaya devam edecektir." Şu'be, "Kabe hac edilemez duruma gelmedikçe kıyamet kopmayacaktır" demiştir. Açıklama Yukarıdaki ayette geçen ve insanların bir kıyam sebebi (her zaman aziz ve dimdik durup bellerini doğrultacakları bir yer) şeklinde meali verilmiş olan UU kelimesi ^ly yani "doğrultucu" anlamında kullanılmıştır. Yani Kabe var olduğu sürece din de var olacaktır. Buhârî bu incelikten dolayı Kabe'nin ahir zamanda yıkılacağını belirten hadise de burada yer vermiştir. İbn Ebû Hâtim'in sahih bir senetle naklettiğine göre Hasen-i Basrî şöyle demiştir: "Hac ettikleri ve kıbleye yöneldikleri sürece insanlar din üzere olmaya devam edeceklerdir." Atâ "Eğer insanlar Kabe'yi haccetmeyi bir yıl terkedecek olsalar helak olma-lan için hiç mühlet tanınmaz (helak edilirler)" demiştir. Hadis aynı zamanda Kabe'nin her yıl aşure günü örtüldüğünü de göstermektedir. 1593 nolu hadiste, Kabe'nin haccedilmeye devam edilmesi, Allahü A'lem, Kabe'nin bulunduğu yerin haccedilmesi anlamındadır. Çünkü ilerideki konularda, Habeşli bir adamın Kabe'yi yıkmasından sonra tekrar imar edilmeyeceği belirtilmektedir. 48- Kabe'nin Örtüsü 1594- Ebû Vâil şöyle anlatır: Şeybe İle birlikte Kabe'de bir oturakta oturuyorduk. Şeybe bana, "Burada Ömer radıyaiiâhu anh de oturmuş ve şöyie demişti: "Düşündüm ki, Kabe'nin içinde ne kadar altın ve gümüş varsa hepsini fakirlere dağıtayım." Ben de ona, "Bunu Hz. Peygamber ve Ebû Bekir yapmadılar" dedim. Bunun üzerine Ömer radiyaiiâhu anh, "Onlar, örnek alınacak kimselerdir" diye cevap verdi."[60] Açıklama Konu başlığı, Kabe'nin örtüsünde yapılacak tasarrufların hükmü anlamında kullanılmıştır. Kurtubî şöyle elemiştir: "Hz. Ömer'in dağıtmak istediği şeylerin Kabe'nin ziynetleri olduğunu zanneden kimse hata etmiş olur. Burada kastedilen süs harici, Kabe'ye hediye edilip de ihtiyaç fazlası olarak orada bulunan altınlardır. Kandil vb. süslere gelince, onlara Kabe'ye vakfedilmiş olan şeylerdir ki bunların başka amaçlar için kullanılması caiz değildir." İbnü'l-Cevzî şöyle demiştir: "İnsanlar, cahiliyye döneminde tazim amacıyla Kabe'ye hediye getirirler ve onları orada biriktirirlerdi." Ibn Battal şöyle demiştir: "Ömer, orada çok miktarda altın ve gümüş olduğu için bunları Müslümanların yararına sunmak istemişti. Sonra kendisine Hz. Pey-gamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem böyle bir işe girişmediği hatırlatılınca bu fikrinden vaz geçmiştir. Vaz geçmelerinin sebebi, Allah daha iyi bilir, söz konusu mallar Kabe'ye hediye edildiği için bir tür vakıf gibi kabul edip bu yönde bir değişikliğe gitmenin caiz olmamasıdır. Diğer yandan söz konusu altın ve gümüşün orada bulunması İslam'ı yüceltmek ve düşmanın kalbine korku salma anlamı taşımak-tadır." Hadisin zahiri, yukarıda belirtilen gerekçelerden ilkini ifade etmemektedir. Bilakis Hz. Peygamberin Kabe'deki altın ve gümüşü dağıtmaması, tıpkı Kabe'yi İbrahim'in temelleri üzerinde yeniden inşa esnemesi durumunda olduğu gibi Kureyş'lİlerin içinde bulunduğu halet-i ruhiyeyi gözetmesinden dolayı olması muhtemeldir. Kabe'nin bina edilmesiyle İlgili olarak Hz. Aişe yoluyla gelen Müslim'deki şu rivayet de bu görüşü teyit etmektedir: "Eğer kavmin küfür zamanına yakın bir dönemde olmasaydı ( henüs İslam'a yeni girmiş olmasaydı) Kabe'de bulunan altın ve gümüşü Allah yolunda infak ederdim. Kapısını da yer seviyesine indirirdim." Burada belirtilen gerekçenin alınması gerekir. Takiyüddin es-Sübkî bu hadisi, Kabe'ye ve Mescid-i Nebevî'ye altın ve gümüş kandiller asmanın caiz oluduğuna dair gelil getirerek, "Bu hadis, Kabe'de bulunan mallar İle ilgili temel bir hadistir. Söz konusu mallar, Kabe'ye hediye edilen ve adak olarak getirilen mallardan oluşmaktadır. Rafiî ise şöyle demiştir: "Kabe'nin altın ve gümüşle süslenmesi ve bu madenlerden yapılmış kandiller asılması caiz değildir." Bu konudaki iki görüşün gerekçeleri şöyledir: Caizdir diyenler, Kur'an kabında kullanıldığı gibi altın ve gümüş Kabe'yi tazim için kullanılmış olabileceği görüşündedir. Caiz değildir diyenler ise, bu konuda selefin bir uygulamasının bulunmamasını ileri sürerler. Böyle bir gerekçe biraz problemlidir. Çünkü Kabe'nin, diğer mescitlere göre bir takım tazim/yücelik ifade eden özellikleri bulunmaktadır ki, bunlardan biri, Kabe'nin üzerine ipek örtü örtülmesinin caiz oluşudur. Oysa diğer mescitlere böyle bir örtü örtmenin caizliği hususunda görüş ayrılığı bulunmaktadır. Cevaza dair tutunulan delillerden biri de, Velid İbn Abdülmelik'in, Mescid-i Nebevî'nin tavanlarını süslemesi olayıdır. Ömer İbn Abdülaziz de bu uygulamaya karşı çıkmamış ve kendi halifeliği döneminde süslemeleri söktürme mistir. Diğer yandan altın ve gümüşün kullanımı ile ilgili harardık, onların yeme içme kabı olarak edinilmesi hakkındadır. Mescitlerin altın kandillerle süslenmesinde böyle bir durum söz konusu değildir. Gazali de, "Kur'an'ı altın ile yazan kişi güzel bir iş yapmış olur. Ümmete altının haram kılındığını bildiren rivayetler içinde bu konu hakkında bir hadis bulunmamaktadır. Bu farklı bir şey olup, israfa kaçılmadığı sürece asıl hüküm olan mubahhk hükmü devam eder." demiştir." Kabe'nin ipekle örtülmesi hakkında cevaz hükmü verilirken bu konuda icmaya dayanıldığı görüşü eleştirilmiştir. Altın ve gümüşle süslemeye gelince; bu konuda örnek alınacak kimselerden gelen bir bilgi yoktur. Velid'in uygulamasının bir delil değeri yoktur. Ömer İbn Abdülaziz'in, hoş karşılamadığı bir şeyi ortadan kaldırmamasının birçok anlamı olabilir: Velid'in zorbalığından çekinmiş olabileceği gibi sökmek mümkün olmadığı için buna teşebbüs etmemiş olabilir. Belki de onları, vakıf mal hükmünde görmüş olabileceğinden dolayı bırakmayı daha uygun bulmuştur. Belki de onlan sökmek, Kabe'ye zarar vereceği için terketmiş olabilir. Bütün bu ihtimaller varken, Ömer İbn Abdülaziz'İn yaptığından hareketle delil getirmek de uygun değildir. Fakihînin "Kitâb-ı Mekke" adlı eserinde, Alkame İbn Ebû Alkame yoluyla naklettiğine göre Hz. Aişe radıyaiiahu anh şöyle demiştir: "Şeybe el-Haccî bana gelerek, 'Ey Müminlerin Annesi! Kabe örtüleri bizde toplanıyor. Epey de çoğaldı. Biz o örtüleri çıkarıp derin çukurlar içine defnediyoruz. Böylece adetli ya da cünüp kimselerin giymesini önlemiş oluyoruz" dedi. Hz. Aişe radıyaiiahu anh ona, "Ne kötü bir uygulama. Aksine git onları sat ve parasını Allah yolunda infak et, miskinlere ver. Çünkü örtüyü çıkardıktan sonra onu adetli veya cünüp bir kimsenin giymesinde beis yoktur." diye cevap verdi. Bunun üzerine Şeybe onları satılmak üzere Yemen'e gönderdi. Parasını da belirtildiği şekilde kullandı." Beyhakî olayı bu yönüyle nakletmiştir. Fakat senedinde zayıf bir ravi vardır. Fâkihî'nin senedi ise sağlamdır. Fâkihf, İbn Haysem yoluyla şöyle nakletmiştir; "Benî Şeybe'den bir kimse bana şöyle dedi: "Şeybe İbn Osman'ı, Kabe örtüsünü miskinlere paylaştırırken gördüm." ibn Ebû Nuceyh'in, babasından naklettiğine göre de, Hz. Ömer radıyaiiâhu anh her yıl Kabe'nin örtüsünü çıkarır ve hacılara paylaştırırdı. Buharî de belki buna işarette bulunmak istemiştir. 49- Kabe'nin Yıkılması Hz. Aişe'nin radıyaiiâhu anha naklettiğine göre Hz. Peygamber "Bir ordu Kabe'ye saldırır ve o saldırganlar (yere) batırılır" demiştir. 1595- İbn Abbas'ın radıyaiiâhu anh rivayetine göre Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve sdiem şöyle buyurmuştur: "Kabe'yi yıkacak olan siyah, çarpık ayaklı kimseyi Kabe'nin taşlarını teker teker söker bir şekilde görür gibiyim." 1596- Ebû Hureyre radıyaiiâhu anh Resûlullah'm saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Kabe, Habeşli ince bacaklı bir kimse tarafından yıkılacaktır." Açıklama Burada, Kabe'nin, âhir zamanda yıkılmasından bahsedilmektedir. Hz. Aişe'nin sözü ile konu başlığının ilgisi şöyle kurulabilir: Kabe'ye bir kaç saldın gerçekleştirilecektir. Bu saldırılardan bir kısmını Cenab-ı Allah savacak, bir kısmı ise mümkün olacaktır. Bu ibarelerden anlaşıldığı kadarıyla Kabe'yi yıkacak olan saldırıdan önce de bazı saldırılar olacak ve yıkılması hadisesi ise, daha önce yapılan diğer saldırılardan sonra gerçekleşecektir. Fâkihî'nin, Mücahid'den yaptığı rivayette şöyle bir ilave vardır: "İbnü'z-Zü-beyr Kabe'yi yıktığı zaman, acaba Abdullah İbn Amr'ın belirttiği nitelikler yıkan kimsede bulunuyor mu diye ona bakmak için geldim. Fakat bu nitelikleri onda göremedim." Bu hadisin, "Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken, bizim (Mekke'yi/ güven içinde kudsî bir yer yaptığımızı görmediler mi ?"[61] mealindeki ayetle çeliştiği söylenebilir. Çünkü Allah, Kabe'yi, henüz kıble değil iken, fillere ve onlarla birlikte gelen orduya karşı korumuştur. Kabe müslümanların kıbles. olduktan sonra Habeşli biri nasıl olurda gelip Kabe'ye saidırabiİir ? Bu soruya şöyle cevap verilebilir: Kabe'nin yıkılması âhir zamanda, kıyametin yakın olduğu bir dönemde gerçekleşecektir. O zaman yeryüzünde "Allah' diyecek hiç bir kimse kalmamış olacaktır. Nitekim, Sahihi Müs/İm"de geçen bir hadiste, 'Yeryüzünde "Allah" denilmez bîr durum ortaya çıkmadıkça kıyamet kopmay ocaktır" buy urulmaktadır. Bundan dolayı Saîd İbn Sem'ân'ın rivayetinde, "(Kabe yıkıldıktan sonra) asla bir daha imar edilmeyecektir" buyurulmuştur. Önceki zamanlarda, Yezid zamanında, Şamlılar tarafından, ve ondan sonra da başkaları tarafından bir çok kez Kabe'ye saldırılmıştır. En büyük saldırılardan biri 300'lü yıllardan sonra vuku bulan Karâmita olayıdır. Onlar, tavaf sırasında sayılamayacak kadar çok insanı katletmişler, Hacerü'l-Esved'i söküp kendi memleketlerine götürmüşlerdir. Uzun bir süre sonra iade etmişlerdir. Bundan sonra da defalarca saldırılar meydana gelmiştir. Bütün bu olaylar, yukarıda mealini verdiğimiz Ankebut suresi 67. ayeti ile çelişmez. Çünkü bunlar, Müslümanlar tarafından yapılan saldırılardır ki söz konusu olaylar, "Kabe'ye ancak ehli (Müslümanlar) tarafından el konulacaktır" hadisine de uygun düşmektedir. Bunların, Hz. Peygamber tarafından önceden haber verilmesi de peygamberlik alâmetlerindendir. Diğer yandan ayette, sözü edilen emniyet halinin sürekli olacağını belirten bir İfade bulunmamaktadır. Allah (c.c) en iyisini bilir. 50- Hacerü’l-Esved 1597- Hz. Ömer bir gün Hacerü'l-Esved'e gelip onu öpmüş ve "Ben kesinlikle biliyorum ki sen sadece bir taşsın, ne zararın ne de faydan var. Eğer Resûlullah'm saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem seni öptüğünü görmeseydim ben de öpmezdim" demiştir.[62] Açıklama Kurtubî şöyle der: "Hz. Ömer, "sen sadece bir taşsın, ne zararın ne de faydan var" demiştir. Çünkü İnsanlar, putlara tapılan bir döneme yakındılar. Bundan dolayı Hz. Ömer, cahil kimselerin Hacerü'l-Esved'in selamlanmasmı (istilâm), arapların cahiliyyede yaptıkları gibi bazı taşlara tazim göstermek gibi anlamalarından endişe ettiği için bu uygulamanın, Hz. Peygamber'e ittibâ anlamında yapıldığını, yoksa taşın fayda ya da zarar veremeyeceğini insanlara göstermek istemiştir." Mühelleb şöyle der: "Ömer'in bu sözü, Hacerü'l-Esved'in, Allah'ın yeryüzündeki sağ "el"i olduğunu, onunla Allah'ın kulları ile musâfaha etmiş olduğunu iddia edenlere karşı bir delildir. Allah'a bir organ izafe etmekten onu tenzih ederiz. Onu öpmek, itaatin gözle müşahede edilip görülebilmesi bakımından meşru kılınmış ve bu, kişinin ihtiyarına bırakılmıştır. Bu bir anlamda, İblis'in Adem'e secde etmesinin emredilmesine benzemektedir." Hattâbî şöyle der: "Hacerü'l-Esved'in Allah'ın yeryüzündeki sağ eli olması şu anlamdadır: Hacerü'l-Esved ile musâfaha eden kimse, Allah'tan bîr ahid almış olur. Verilen ahdin, musâfaha ile birlikte mülkiyet ifade etmesi konusunda bir örf bulunmaktadır. Kişi bu durumda verdiği ahid ile sorumlu tutulmaktadır." el-Muhib et-Taberî şöyle demiştir: "Hükümdarın yanma gelen bütün heyetler onun elini öperler. Hacının da, (Kabe'ye gelir gelmez) Hacerü'l-Esved'i öpmesi sünnettir. Bu bir anlamda, hükümdarın elini öpme gibidir. "En yüce sıfatlar Allah'a aittir."[63] Hz. Ömer'in sözü ise, dinî konularda, gerekçesi anlaşılamadığı durumlarda bile, Sâri' olan Allah'a en güzel şekilde teslim olmayı göstermektedir. Hikmetin bilinemediği durumlarda bile Hz. Peygamber'e saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem İttibâ konusunda bu büyük bir kuraldır. Hadis, sünnetlerin, sözlü olabileceği gibi fiilî de olabileceğini beyan etmektedir. Devlet başkanı, bir kimsenin yaptığı hareketin yanlış bir itikada sevketme-sinden endişe ederse hemen açıklama yapmalıdır. Hacerü'l-Esved'i öpmek ve selamlamakla ilgili detaylı bilgiler 9 konu sonra (60. konuda) gelecektir. 51- Kabe Kapısının Kapatılması, Kabe İçinde İstenen Yerde Namaz Kılınabilmesi 1598- Salim'in naklettiğine göre babası şöyle anlatmıştır: "Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem; Üsame İbn Zeyd, Bilal ve Osman Ibn Taiha ile birlikte Kabe'nin içine girip kapıyı kapattılar. Bir süre sonra kapıyı açtılar. İçeri ilk ben girdim. Bilal ile karşılaştım. Bilal'e, Resûîullah'm saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem içeride namaz kılıp kılmadığını sordum. Bana "Evet. Yemen tarafındaki iki direk arasında" diye cevap verdi. Hadisten Çıkarılan Sonuçlar 1- Bir sahabi, diğer bir sahabiden rivayet edebilir. 2- Daha az faziletli olan şeyin ne olduğu sorulup onunla yetinmek mümkündür. 3- Haber-i vahid hüccettir. 4- İlim öğrenmek amacıyla soru sormak ve bu konuda gayretli olmak gerekir. 5- İbn Ömer radıyaiiâhu anhuma, Hz. Peygamberin sünnetini öğrenip uygulama konusuda sahip olduğu titizlik sebebiyle faziletli bir kimsedir. 6- Daha faziletli olan bir sahabi, Hz. Peygamber'in yaptığı faziletli bir amel sırasında bulunmayabiliyor. Fakat daha az faziletli bir sahabi orada bulunup, kendisinden daha faziletli kimsenin şahit olamadığı bir şeye şahit olabiliyor. Çünkü Ebû Bekir, Ömer ve diğer bazı sahabiler Bilal vd. sahabilerden daha faziletlidir. 7- Direkler arasında ferdî olarak namaz kılmak caizdir. Mescitlerde kapı bulunması ve bunların kapatılmadı caizdir, Sütre, namaz kılanın önünden bir kimsenin geçmesinden endişe edilmesi halinde konulmalıdır. Çünkü Resûlullah saiiaiiâhu aleyh: w seiiem iki direk arasında namaz kılmış fakat direklerden hiçbirini önüne almamıştır. Görünen o ki, Efendimiz saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, duvara yakın olduğu için sütre koymamıştır. Nitekim daha önce geçtiği gibi, onun, namaz kıldığı yer ile duvar arasındaki mesafe üç zira' kadardı. 8- Alimlerin, "Mescid-i Haram'ın tahıyyetü'l-mescid namazı, tavaftır" şeklindeki görüşü Kabe'nin dışına mahsustur. Çünkü Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Kabe'nin yanma çökmüş daha sonra Kabe'ye girerek iki rekat namaz kılmıştır. Bu namaz, ya Kabe'nin kendi başına müstakil bir mescit olması hasebiyle ya da genel bir tahıyyetü'l-mescid namazı olarak kılınmıştır. Allah (c.c) en iyisini bilir. 9- Kabe'ye girmek ve içinde namaz kılmak müstehaptır. Buradaki rivayet, nafile namaz kılmayı açıkça ifade etmektedir. Kabe'nin içinde farz namaz kılmak da aynı kategoride değerlendirilir. Çünkü namaz kılan kimsenin kıbleye yönelmesi bakımından, kılınan namazın nafile olması ile farz olması arasında fark yoktur. Alimler çoğunluğunun görüşü böyledir. İbn Abbas'ın, "Kabe'nin içinde kılanan hiçbir namazın sahih olmayacağı"görüşünde olduğu nakledilmiştir. Gerekçe olarak, Kabe'nin içinde, mutlaka Kabe'nin bir bölümünü arkaya almış olma durumunun söz konusu olması ileri sürülmüştür. Oysa Kabe'ye yönelmek emredilmiştir. Bu emrin, Kabe'nin tamamına yönelme şeklinde yorumlanması gerekir. Bazı Malikiler, Zahiriler ve Taberi de bu görüştedir. Mazerî şöyle demiştir: "Mezhepte meşhur olan görüşe göre Kabe'nin içinde namaz kılınamaz, kılınırsa iade etmek gerekir." 52- Kabe'nin İçinde Namaz Kılmak 1599- Abdullah İbn Ömer radıyaiiâhu anhümâ Kabe'ye girdiği zaman, kapıyı arkasına alacak şekilde dosdoğru yürürdü. Üç arşından daha az bir mesafe kalana kadar duvara doğru yaklaşır ve orada namaz kılardı. İbn Ömer; Bilal, Hz. Peygamber'İn saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem orada namaz kıldığını haber verdiği için söz konusu yeri tercih ederdi. Ve "Kabe'nin içinde kişi istediği yerde namaz kılabilir, bunda bir sakınca yoktur" derdi. 53. Kabe'ye Girmeyen Kimse İbn Ömer radıyaiiâhu anhümâ çokça hac yapar fakat (her defasında) Kabe'ye girmezdi. 1600- Abdullah İbn Ebû Evfâ şöyle demiştir: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem umre ve tavaf yaptı. Sonra makam-ı ibrahim'in arkasında iki rekat namaz kıldı. Yanıbaşında kimselerin onu görmemesi için perde vazifesi yapan birisi de vardı." Adamın biri gelip bu şahsa Resûlullah'ın saiiaiiâhu aieyhi ve seiiem Kabe'ye girip girmediğini sordu. O da, "hayır" diye cevap verdi.[64] Açıklama Buhârî konu başlığını, Kabe'ye girmenin hacem menasikinden olduğunu iddia eden kimselere cevap olması amacıyla zikretmiştir. Bu konuda, İbn Ömer'in radıyaiiâhu anhümâ uygulaması ile yetinmiştir. Çünkü o, Resûl-i Ekrem'in saiiaiiâhu akyH ve seüem Kabe'ye girdiğini rivayet eden kişilerin en meşhurudur. Eğer o, Kabe'ye girmenin haccın menasiklerinden biri olduğunu düşünseydi Hz. Peygamber'e ittihada çok titiz olduğu için böyle bir görevi terketmezdi. Söz konusu umre, yedinci yıldaki kaza umredisidir. Nevevî şöyle demiştir: "Hz. Peygamber'İn saiiaiiâhu aleyhi ve seikm Kabe'ye girmemesi, orada bulunan put ve resimler sebebiyledir. Müşrikler, Resûlullah'a saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem oradaki putları temizleme fırsatı tanımamıştı. Mekke fethedilince önce resim (ve putların) temizlenmesini emretmiş daha sonra Kabe'ye girmiştir. Nitekim İbn Abbas'ın, aşağıda zikredilecek olan hadiste böyle geçmektedir." Kabe'ye girmemesinin sebebi, içinde bulunulan şartın gereği de olabilir. Girmek isteseydi, Mekke'de üç günden fazla kalmasına izin vermedikleri gibi girmesine de İzin vermeyebilirlerdi. Böyle bir yasaklama İle karşılaşmamak için girmek istememiştir. 54- Kabe'nin İçinde Tekbir Getirmek 1601- İbn Abbas radıyaiiâhu anhümâ şöyle anlatır: Resûl-i Ekrem saüaitâhu aleyhi ve seiiem (fetih günü) Mekke'ye gelince Kabe'ye girmekten kaçındı. Çünkü içinde putlar vardı. Hemen emretti ve putlar çıkartıldı, ibrahim ve İsmail peygamberlerin, ellerinde fal oku bulunur şekilde yapılmış putları da çıkartıldı. Bunun üzerine Hz. Peygamber saiiaiiahu aleyhi ve seiiem "Allah onları helak etsin. Allah'a yemin ederim ki, bu putu yapanlar, İbrahim ve İsmail'in fal oklanyh asla iltifat etmediklerini bilirlerdi" buyurdu, ve sonra Kabe'ye girdi ve içeride değişik yerlere giderek tekbir getirdi. Namaz kılmadı. Açıklama Buharı, bu hadisi sahih kabul ederek eserine almış ve her ne kadar Kabe'de namaz kılma konusunda Bilal'den rivayet edilen hadise öncelik tamsa da, bu hadisi de delil olarak kullanmıştır. Burada konu başlığı ile ilgili bir çelişki mevcut değildir. Çünkü İbn Abbas saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Kabe'de tekbir getirildiğini ortaya koymuş, Bilal ise böyle bir konuya temas etmemiştir. Bilal Kabe'de namaz kıldığını ortaya koymuş, İbn Abbas ise kılmadığını belirtmiştir. Buharî bu durumda İbn Abbas'ın rivayetindeki ek bilgi (tekbir getirme) ile delil getirmiştir. Bilal'ın hadisi iki sebepten dolayı, Hz. Peygamberin namaz kılmadığını belirten rivayete tercih edilir: Birincisi, o, söz konusu gün Resûluilah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ile birlikte değildi. Namaz kılmadığını bazen Üsame'ye bazen kardeşi Fadl'a dayanarak söylemiştir. Üstelik şâz bir rivayet hariç, Fadl'ın o gün Efendimizle saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem birlikte olduğu da sabit değildir. el-Muhib et-Taberî şöyle der: Belki de, Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seüem Kabe'ye girdikten sonra Üsame bir ihtiyacından dolayı orada bulunamamıştı. Bundan dolayı Efendimİz'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem namaz kıldığını göremedi." İbn Hibban şöyle demiştir: "Bana göre en doğrusu söz konusu iki haberin, iki ayrı olayla ilgili olduğunu söylemektir. Buna göre, Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi veseiiem, İbn Ömer'in Bilal'den naklettiği rivayete göre Kabe'nin içinde namaz kılmıştır. Veda haccı için geldiği zaman ise kılmamıştır. Çünkü İbn Abbas radıyaiiâhu anhümâ Resûlullah'ın namaz kılmadığını belirtmiş ve bunu Üsame'ye nispet ederek söylemiştir. İbn Ömer de, Efendimİz'in saiiaiiâhu aleyhi w seiiem namaz kılmadığını belirtmiş ve bunu Bilal ve Usame'ye dayanarak söylemiştir. Eğer yukarıdaki gibi yorum yaparsak arada bir çelişki kalmaz. Bu iki rivayeti birleştirme konusunda güzel bir çözümdür." İbn Abbas radıyaMhu anhümâ, Kabe'deki putlar için, onlar öyle iddia ettiği için "ilahlar" kelimesini kullanmıştır. Bu, her ne kadar mekruh olsa da, "ilah" kelimesini kullanmanın da caiz olduğunu gösterir. Kabe'de değişik şekillerde putlar bulunuyordu. Resûluilah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem içeride putlar varken, Kabe'ye girmekten kaçınmıştır. Çünkü o, batılı asla onaylamaz. Diğer yandan melekler suret bulunan yere girmedikleri için Hz. Peygamber onları kaçırmak istememiştir. "İbrahim ve İsmail'in fal oklanyla asla iltifat etmediklerini bilirlerdi1'. Bu sözün söylenme sebebi olarak, "Çünkü onlar fal okları İle ilk olarak fal arayan kimsenin Amr İbn Luhay olduğunu biliyorlardı," denilmiştir. Fal okları, İbrahim ve oğlu İsmail'e, iftira ile nispet edilmiştir. Çünkü onlar Amr'dan önce yaşamıştı. 55- Remel Yapmaya Nasıl Başlanmıştır ? 1602- ibn Abbas radıyaiiâhu anhümâ şöyle demiştir: "Resûluilah ve sahabîleri (kaza umresi için) gelmişlerdi. Müşrikler, "Mu-hammed geliyor, Medine'nin humması onları zayıf düşürmüş" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem tavafın ilk üç şavtmda remel yapmalarını (koşar adım ile yürümelerini), iki rükün (Haceru'l-esved ve Rükn-i Yemânî) arasında ise normal yürümelerini emretti. Efendimiz saiiaüâhu aleyhi ve seıiem sahabilere tavafın bütün şavtlarında remel yapmalarını emretmemiş ise bunun sebebi sadece onlara gösterdiği şefkattir.[65] Açıklama Başlık, remel'in meşru kılınmasını ifade için kullanılmıştır. Remel /J^l, seri olmak hızlı koşmak, anlamına gelir. Şavt /i^i, hedefe bir kez ulaşmaya denir. urada şavtm kastedilen anlamı, Kabe'nin çevresinde bir kez dönmektir. Hadis, Kabe'nin etrafında bir kez dönmeye şavt denilmesinin caiz olduğunu göstermektedir. Şafiî ve Mücahid'in, bunu mekruh gördüğü nakledilmiştir. Kâfirleri korkutmak amacıyla silah vb. hazırlıklar yaparak onlara bu silahlan göstermek caizdir. Bu davranış kötülenen riya (gösteriş) sayılmaz. Sözle olduğu gibi, fiil ile de (düşmana) karşı durmak caizdir. Hatta belki de fiil ile olan karşı duruş evlâdır. 56- Her Tavafa Başlarken Hacerü'l-Esvedi İstilam Etmek Ve Üç Kez Remel Yapmak 1603- Salim, babasının şöyle dediğini nakletmiştir: "Resûlullah'm, saiiaiiâhu aleyhi ve seikm Mekke'ye geldiği zaman yaptığı her tavafın başında siyah rüknü istilam ettiğini ve yedi şavtın ilk üçünde remel yaptığını gördüm."[66] Açıklama Hadisin zahiri, remelin, şavtın tamamında yapıldığını ifade etmektedir. Bu, İbn Abbas'ın rivayet ettiği az önce belirtilen hadise aykırıdır. (İbn Abbas'ın hadisini esas almak gerekir.) Çünkü şavtın tamamında remel yapılmadığını îbn Abbas hadisi daha açık bir şekilde dile getirmektedir. 57. konuda İbn Ömer'in radiyaiiâhu anh rivayet ettiği hadisi ele alırken inşaallah bu konuda daha geniş açıklama yapılacaktır. 57- Hac Ve Umre (Tavaflarında) Remel 1604- İbn Ömer radıyaiiâhu anhümâ şöyle demiştir: "Nebî saiiaiiâhu aleyhi w seikm, hac ve umre tavaflarının üç şavtında seri bir şekilde (remel), dört şavtında ise normal olarak yürümüştür." 1605- Zeyd İbn Eşlem babasından şöyle nakletmiştir: Ömer «dıjaiiâhu anh, rükün (Hacerü'l-Esved) için, 'Allah'ya yemin olsun ki, sen sadece bir taşsın. Ne zararın ne de faydan var. Eğer Hz. Peygamber'i seni istilam ederken görmeseydim ben de istilam etmezdim" dedikten sonra istilam etmiştir. Hz. Ömer daha sonra, "Biz hala neden remel yapıyoruz? Biz bunu, müşriklere karşı gövde gösterişi için yapmıştık. Oysa artık Allah onlan helak etmiştir" demiş ve ardından, "Bu, Hz. Peygamber'in yaptığı bir şeydir, onu terketmek istemem" demiştir. 1606- İbn Ömer radıyaiiâhu anhumâ şöyle demiştir: "Resûlullah'ı saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem istilam ederken gördüğümden beri (Yemen tarafındaki) şu iki rüknü istilam etmeyi zorlukta ve rahatlıkta hiçbir zaman terketmedim." Râvî şöyle demiştir: "Nâfi'ye İbn Ömer'in iki rükün arasında yürüyüp yürümediğini sordum. Bana, "İstilam etmek kolay olsun diye yürürdü" diye cevap verdi.'"[67] Açıklama Başlık, hac ve umre tavafında remelin meşru olduğunu ifade etmek için kullanılmıştır. Alimler çoğunluğu da bu görüştedir. İbn Abbas radıyaiiâhu anhümâ, "Bu sünnet değildir. Dileyen remel yapar, dileyen de yapmaz" demiştir. Hadiste bahsedilen hac, veda hacadır. Umre ise kaza umresidir. Çünkü Hudeybiye anlaşmasının yapıldığı yıl tavaf etme imkanı olmamıştı. İbn Ömer Ci'rane de bulunmadığı için bunu reddetmiştir. Hac yaparken sözü edilen fiilleri yerine getirmiştir. Demek ki burada söz konusu olan, kaza umresidir. Hz. Ömer'in seslendiği taş, Hacerü'l-Esved'tir. Bu şekilde yapması, etraftaki insanlara söylediklerini duyurma amacını taşımaktadır. Ebû Davûd'taki ifade, "Neden hala remel yapıyor ve omuzlan açıyoruz?" şeklindedir. Omuzların açılması ile kastedilen, ıztıbâ'dır. Bu, insanın seri bir şekilde yürümesine yardımcı olan bir şekildir. Şöyle ki ridanm bir ucu sağ koltuğun altına alınır, diğer ucu ise sol omuzun üzerine atılır. Böylece sağ omuz açığa çıkartılmış, sol omuz da örtülmüş olur. İbn Münzir şöyle der: Alimler çoğunluğuna göre, Malik hariç, ıztıbâ yapmak müstehaptır." Iyaz'a göre, L^lj kelimesi, "Biz güçlü olduğumuzu onlara gösterdik" anlamında kullanılmıştır. İbn Malik'e göre bu kelime, "riya" kelimesinden gelmekte olup, "Zayıf olduğumuz halde riya yaparak güçlüymüşüz gibi yaptık" anlamındadır. Netice olarak, Hz. Ömer, tavafta yapılan remelin bırakılmasını düşünmüştü. Çünkü neden yapıldığını biliyordu. Sebep artık bulunmadığı için bu uygulamaya son vermek İstedi. Daha sonra belki anlayamadığı bir hikmet bulunduğu için görüşünden vazgeçti. Resûlullah'ın saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem yaptığı bir sünnete uymanın daha güzel bir davranış olduğuna karar verdi. Diğer yandan remel yapan kimse, (daha önce) niçin remel yapıldığını düşünüp, Allah'ın İslam'ı ve Müslümanları güçlü bir duruma getirmesi nimeti karşısında tefekkür edebilir. (Yapılmayan) remeli diğer şavtlarda telafi etmek meşru kılınmamıştır. Yani ilk üç şavtta remel yapmayan kimse, diğer dört şavtta bunları kaza etmez. Çünkü dört şavtta sakin olmak gerekmektedir. Bu durum değiştirilmez. Remeli sadece erkekler yapar. Kadınların remel yapması gerekmez. Meşhur görüşe göre remel sadece peşinden sa'yedilecek olan tavafta yapılır. Remel, hem yürüyerek hem de binek üzerinde tavaf yapanlar İçin müstehaptır. Bu konuda bir fark yoktur. Alimler çoğunluğuna göre remeli terkeden kimsenin ceza olarak kurban kesmesi gerekmez. Malikilere göre bu konu tartışmalıdır. Taberî şöyle demiştir: "Hz. Peygamber'in, müşriklerin bulunmadığı Veda Haccı'nda remel yaptığı sabittir. Buna göre, remel de haccın menasiklerinden biridir. Fakat remel yapmamak bir telbiye getirirken sesi yükseltmek örneğinde olduğu gibi ameli yapmamak olarak değil, (bir amel içindeki) belli bir şekli yapmamak olarak değerlendirilir. Bir kimse sesi kısarak telbiye getirse, telbiye yapmamış sayılmaz. Sadece telbiyenin yüksek sesle yapılması özelliğini yerine getirmemiş olur. Bundan dolayı remel yapmayana ceza gerekmez." Riya yerilen bir davranış olduğu halde, Hz. Ömer'in, "riya yaptık" demesi bazı kimseler için kafa karıştırıcı olabilir. Bu düşünceye şöyle cevap verilebilir: "Bu her ne kadar görüntü itibariyle riya şeklinde olsa da buradaki riya yerilen bir gösteriş değildir. Çünkü yerilen riya, "Şu kişi o işi yapmış" desinler diye yapılır. Yerilen riyada, hiçbir kimse görmese kişi o ameli yapmayacaktır. Bu olayda ise bir tür harp hilesi bulunmaktadır. Çünkü onlar, remel yaparak, müşriklere güçlü oldukları yönünde bir imaj vermişlerdir. Böylece Müslümanlara saldırma niyetine kapılmaları önlenmiş olmak-tadır. "Harp hiledir" hadisi bilinen bir hadistir. 58- Rüknün, Değnekle İstilam Edilmesi 1607- İbn Abbas radıyaiiâhu anhümâ şöyle demiştir: "Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve sellem veda haccında deve üzerinde tavaf etmiş, Hacerü'I-Esved'i de ucu kıvrık bir değnek ile istilam etmiştir."[68] Açıklama Müslim"in Ebu't-Tufeyl'den yaptığı nakilde "Ucu kıvrık değneği Öperdi" ifadesi de yer almaktadır. Atâ yoluyla nakledildiğine göre Saîd İbn Mansur şöyle demiştir: "Ebu Saîd'i, Ebû Hureyre'yi, İbn Ömer'i ve Cabir'i, Hacerü'I-Esved'i istilam ettiklerinde ellerini öperken gördüm." Ona, "Ya İbn Abbas ?" diye sorulunca, "İbn Abbas da" demiştir. Alimler çoğunluğu da bu görüşte olup, onlara göre, Hacerü'I-Esved'i istilam ederken eli öpmek sünnettir. Eliyle istilam etmeye gücü yetmeyen kimse elindeki bir şey ile, buna da gücü yetmez ise Hacerül-Esved'e işarette bulunur ve bununla yetinir. 59- Sadece İki Rüknü Yemânî Köşesini İstilam Etmek 1608- Ebu'ş-Şa'sâ'dan nakledildiğine göre o şöyle demiştir: "Kabe'den olan bir şeyden kim sakınır ki?" Muaviye, Kabe'nin dört köşesini de istilam ederdi. İbn Abbas ona, "Hıcr bölgesine yakın olan şu iki köşe istilam olunmaz" deyince Muaviye ona, "Kabe'nin hiçbir bölümü terkedilmiş değildir" diye cevap vermiştir. Ibnü'z-Zübeyr radiyaiiâhu anh de, Kabe'nin bütün köşelerini istilam ederdi. 1609- Salim İbn Abdullah'ın naklettiğine göre babası şöyle demiştir: "Ben Hz. Peygamber'i saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem sadece Yemen tarafındaki İki rüknü İstilam ederken gördüm." Açıklama İki rükn-ü yemânî, Kabe'nin Şam tarafına bakan iki köşesinin dışında kalan diğer iki köşesidir. Alimler çoğunluğu, İbn Ömer'in rivayet ettiği hadise uygun olarak (sadece Yemen tarafındaki köşelerin istilam edilmesi) görüşünü benimsemiştir. İbnü'l-Münzİr ve diğer bazı alimler, sahabeden Cabİr, Enes, Hasan, Hüseyin; tâbiîn'den ise Süveyd İbn Ğafle'nin Kabe'nin dört köşesinin de istilam edileceği görüşünde olduğunu rivayet etmiştir. Bazı alimler şöyle demiştir: "Sadece iki rüknün İstilam edilmesi hükmü, sünnete dayanmaktadır. Bütün rükünlerin istilam edilmesi ise kıyasla verilmiş bir hükümdür. Şafiî, "Kabe'nin hiçbir bölümü terkedilmiş değildir" sözüne şöyle cevap vermiştir. "Bizim diğer iki köşeyi İstilam etmeyişimiz, onları terkettiğimiz için değildir. Tavaf eden bir kimse neyi terketmiş olabilir ki?! Biz bir şeyi yaparken de terkederken de sünnete tâbi oluruz. Eğer iki rüknü istilam etmemek terk ise, rükünler arasında kalan yerleri istilam etmemek de oraları terketmek anlamına gelir ki böyle bir kanaatte olan kimse yoktur." Kabe'nin dört köşesi (dört rüknü) vardır: Birinci köşenin iki fazileti vardır. Birinci fazilet Hacerü'l-Esved'in o köşede bulunması, ikinci fazileti ise onun, Hz. ibrahim'in attığı temel üzere bulunmasıdır. İkinci köşenin tek fazileti ise Hz. İbrahim'in attığı temeller üzere bulunmasından kaynaklanmaktadır. Diğer köşelerin ise bu iki yönden fazileti bulunmamaktadır. Bundan dolayı birinci köşe öpülür, ikincisi ise sadece istilam edilir. Diğer iki köşe ise ne öpülür ne de istilam edilir. Alimler çoğunluğunun görüşü budur. Bazı alimler, Rüknü Yemânî'nin öpülmesini de müstehap görmüştür. Bazı alimler, Kabe'nin rükünlerini öpmenin meşruiyetinden, insan veya diğer varlıklardan tazim gösterilmesi gerekenlerin de öpülmesinin meşru olduğu hükmüne ulaşmıştır. İnsanın elini öpmek konusu ise "Edeb" bölümünde anlatılacaktır. İbn Ebu's-Sayf el-Yemânî'den nakledildiğine göre Şafiîlsrden Mekke'li bir alime göre, Kur'an'm, hadis parçalarının ve salih insanların kabrini öpmek caizdir. Başarı Allah'tandır. 60- Hacerü’l-Esved’i Öpmek 1610- Zeyd İbn Eslem'in naklettiğine göre babası şöyle demiştir: "Hz. Ömer'i radıyaiiâhu anh, Hacerü'l-Esved'i öptükten sonra, "Eğer Resûluilah'ı seni öperken görmeseydim ben de öpmezdim" derken gördüm." 1611- Zübeyr İbn Arabî şöyle anlatır: "Bir kimse, ibn Ömer'e radıyaiiâhu anhümâ, Hacerül-Esved'in istilam edilmesi hakkında soru sormuştu. Bunun üzerine İbn Ömer rad,yaiiâhu anhümâ, "Ben, Resûluilah'ı saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Hacerü'l-Esved'i İstilam ederken ve Öperken gördüm" demiştir. Râvî Zübeyr, ibn Ömer'e, "Eğer bu sırada izdihamda kalırsam ve bunları yapmaya güç yetiremez isem ne yapmalıyım? bu konuda görüşün nedir?" diye sorunca İbn Ömer, "Görüşün nedir?" sorusunu git Yemen'de sor. "Ben, Resû-lullah'ı satiaMhu aleyhi ve seiiem Hacerü'l-Esved'i istilam ederken ve öperken gördüm" demiştir. Açıklama Hacerü'I-Esved rüknünü hem istilam edip hem de öpmek müstehaptır. Fakat rükn-ü Yemânî böyle olmayıp o sadece istilam edilir. İstilam, el İle dokunmaktır. Takbîl ise dudak ile öpmektir. İbn Ömer, "Görüşün nedir?" sorusunu git Yemen'de sor" demiştir. Bu ifade, soru soran kişinin Yemen'li olduğu izlenimi vermektedir. İbn Ömer'in bu sözü söylemesi, hadise, rey ile karşı bir görüş ileri sürme anlamında anladığı içindir. Bundan dolayı soruyu hiç hoş karşılamamış, hadis işitildiği zaman hadise uyulması, reyden de kaçınılması gerektiğini belirtmiştir. Hadisin zahir anlamına göre, İbn Ömer, izdiham bulunmasını istilamı yapmamak için bir özür olarak kabul etmemektedir. Saîd İbn Mansur'un naklettiğine göre Kasım İbn Muhammed, "İbn Ömer'i, Hacerü'l-Esved rüknüne ulaşmak için mücadele ederken gördüm. Hatta bunun için itilip kakılıyordu" demiştir. Başka bir yol ile nakledildiğine göre ona bu konuda soru sorulunca, "Gönüller oraya sımsıkı bağlanıp yöneliyordu, ben de gönlümün onlarla birlikte olmasını istedim" demiştir. Fâkihî ise, İbn Abbas'm, Hacerü'l-Esved'e ulaşmak için çekişmeyi mekruh gördüğünü, onun "(Müslüman) ne eziyet verir, ne de eziyete maruz kalır" dediğini nakletmiştir, Hacerü'l-Esved'i öperken, sesi yükseltmemek müstehaptır. 61- Tavaf Ederken Rükne İşarette Bulunmak 1612- İbn Abbas radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: "Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem deve üzerinde Kabe'yi tavaf etmiştir. (Hacerü'l-Esved) rüknüne her gelişinde ona işarette bulunmuştur." Açıklama İbnü't-Tîn şöyle demiştir: "Daha önce Hz. Peygarnber'in, değnekle işarette bulunduğu yönündeki rivayet geçmişti. Bu rivayet, onun Kabe'ye yakın bir yerde olduğunu göstermektedir. Fakat bir kimse eğer binek üzerinde tavaf ediyor ise başkasına eziyet verme endişesi var ise uzaktan tavaf etmesi müstehaptır. Dolayısıyla Hz. Peygamber'in bu fiilinin, güvenlik (emniyet) amacıyla yapıldığı söylenebilir." Resûlullah'ın saüallâhu aleyhi ve sellem, yakın bir yerde ise İstilam ettiği, uzak bir yerde ise başkalarına eziyet vermekten çekindiği için işarette bulunduğu yönünde bir yorum da yapılabilir. 62- Hacerül-Esved Rüknünün Yanında Tekbir Getirmek 1613- Ibn Abbas radıyaiiâhu anhümâ şöyle demiştir: "Hz. Peygamber salisilatın aleyhi ve sellem deve üzerinde Kabe'yi tavaf etmiştir. (Hacerü'l-Esved) rüknüne her gelişinde ona elinde bulunan bir şey ile işarette bulunmuş ve tekbir getirmiştir." Açıklama Hacerü'l-Esved rüknü yanında iken her tavafta tekbir getirmek müstehaptır. 63- Mekke'ye Gelince, Evine Dönmeden Önce Tavaf Edip İki Rekat Namaz Kılmak Ve Safa İle Merve Arasında Say Etmek 1614- 1615- Hz. Âişe (r.anha) şöyle demiştir: "Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve sellem Mekke'ye gelince ilk önce abdest aldı sonra da tavaf etti. Bunları umre olarak saymazdı. (Bunları umre kabul edip ihramdan çıkmazdı). Daha sonra Ebû Bekir ve Ömer de bu şekilde hac yapmışlardır." Hadisi Hz. Aişe'den rivayet eden Urve: "Daha sonra ben babam Zübeyr ile hac yaptım. O da önce tavaf ederek başladı. Daha sonra Muhacirlerin ve Ensarın da aynı şekilde yaptığını gördüm. Annem Esma bana, kendisinin, kız kardeşi Aişe'nin, falan falan kişilerin umre niyetiyle ihrama girdiklerini, rükne el sürüp (tavaf ve sa'yi tamamladıktan sonra) ihramdan çıktıklarını haber verdi" demiştir.[69] 1616- Abdullah İbn örner radıyaiiâhu anhümâ şöyle anlatır: "Hz. Peygamber (s.a.v) hac veya umre için Mekke'ye geldiği zaman ilk yaptığı tavafın ilk üç şavtmı koşarak, son dört şavtını ise yürüyerek yapmıştır. Sonra iki rekat namaz kılmış, daha sonra ise safa ile merve arasında sa'y yapmıştır. 1617- Abdullah İbn Ömer radıyaiiâhu anhümâ şöyle anlatır: "Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ilk yaptığı tavafın ilk üç şavtmı koşarak, son dört şavtmı ise yürüyerek yapmıştır. Sonra safa İle merve arasındaki batn-ı mesîl denilen (bugünkü İki yeşil direk arasındaki) yerde koşardı." Açıklama İbn Battal şöyle der: "Buhârî, yukarıdaki konu başlığını seçerek, umre yapmak isteyen kimsenin, tavaftan sonra, henüz Safa ile Merve arasında sa'y etmeden önce ihramdan çıkabileceğini iddia eden görüşe reddiyede bulunmayı amaçlamıştır. Bundan dolayı Urve'nin, "(Hacerü'i-Esved) köşesine el sürünce ihramdan çıktılar" sözünün, "Hacerü'l-Esved'i istilam edip tavaf ve sa'yi de yaptıktan sonra ihramdan çıktılar" şeklinde yorumlanması gerektiğini beyan etmiştir. Bu konudaki delili ise yukarıda Abdullah İbn Ömer'den rivayet edilen hadistir." Nevevî şöyle der: "Rükne (köşeye) el sürdüler" sözünden kasıt, Hacerü'l-Esved'e el sürmektir ki bu iş, tavafın en başında yapılır. Tavafın başında iken ihramdan çıkılamayacağı hükmü icmaen sabittir. Dolayısıyla bu sözü şöyle anlamak gerekir: "Rükne el sürüp tavafı ve sa'yi tamamladıktan sonra traş olup ihramdan çıktılar." Anlam açık olduğu için bu şekilde olması gereken cümleyi kısaltarak söylemiştir. Alimler, tavaf tamamlanmadan önce ihramdan çıkılamayacağı konusunda icma etmiştir. Diğer yandan alimler çoğunluğuna göre, tavaftan sonra sa'y de yapılmalıdır. Daha sonra traş olunmalıdır." 1614-1615 nolu hadiste şöyle bir müşkiî vardır. Hz. Âİşe (r.anha) söz konusu hacda adetli olduğu için tavaf yapamamıştı. Bu müşkil, râvinin, Hz. Âişe'nin, Veda Haccı dışında yaptığı diğer bir haccı kasdettiği şeklinde yorumlanırsa ortadan kalkar. Çünkü Hz. Aişe, Hz. Peygamber'den saiiaiiâhu aleyhi ve seikm sonra birçok kez hac yapmıştır. Mekke'ye gelen kimsenin, öncelikle tavaf yapması müstehaptır. Çünkü Mescid-i Haram'ın tahiyyetü'l-mescid namazı tavaf ile olur. Bazı Şafiî alimler, bu hükümden, insanların içine çıkmayan güzel veya izzetli kadınları istisna etmiştir. Buna göre böyle kadınların, eğer Mekke'ye gündüz girmişler ise tavafı geceye kadar geciktirmeleri müstehaptır. Yine farz olan bir namazı cemaatle kılmayı, müekked veya kaza namazını kaçırmaktan endişe eden kimseler de bu hükümden müstesnadır. Çünkü bunların hepsi tavaftan daha önceliklidir. Alimler çoğunluğuna göre kudüm tavafını terkeden kimseye hiçbir ceza yoktur. İmam Mâlik ve Şafiîierden Ebû Sevr'e göre, kudüm tavafını terkeden kimsenin bir küçük baş hayvan kurban kesmesi gerektiği rivayet edilmiştir. Özürsüz olarak bile bile kudüm tavafını geciktiren kimsenin, (hatasını) telafi ederek devam edebilmesi konusunda, tıpkı tahiyyetü'l-mescid namazında olduğu gibi, olumlu ve olumsuz olmak üzere iki görüş bulunmaktadır. Yukarıdaki hadise göre, tavafın abdestli olarak yapılması gerekir. 64- Kadınların Erkeklerle Birlikte Tavaf Etmesi 1618- İbn Cüreyc şöyle demiştir: Bana Atâ'ın verdiği habere göre, İbn Hişam, kadınların erkeklerle birlikte tavaf etmesini yasaklayınca Atâ ona, "Hz. Peygamber'in kadınları erkeklerle birlikte tavaf ettiği halde sen nasıl bunu yasaklarsın ?" demiştir. Ben {İbn Cüreyc) Atâ'ya, bu olayın örtünme emrinden önce olup olmadığını sorunca bana, "Yemin olsun ki, ben bu olayı örtünme ayetinden sonra gördüm" demiştir. İbn Cüreyc: "Peki kadınlar erkeklere nasıl bir arada karışık olarak tavaf yapardı ?" Atâ: "Kadınlar ile erkekler karışmazlardı. Hz. Aişe, erkeklerden ayrı bir yerde tavaf eder onlara karışmazdı. Bir kadın ona, "Ey Mü'minlerin annesi! Haydi Hacerü'l-Esved'i istilam edelim" demişti de ona, "Sen git" diyerek bunu yapmaktan kaçınmıştı. Kadınlar, geceleyin tanınmayacak bir şekilde erkeklerle birlikte tavaf ederdi. Fakat içeri girdikleri zaman erkekler çıkarıldıktan sonra yine ibadet etmeye devam ederlerdi." Atâ: "Ben, Ubeyd İbn Ömer ile birlikte Âişe'nin yanma giderdim, Bu sırada o, Sebir dağında ikamet ediyordu" dedi. İbn Cüreyc: "Atâ'ya, "O sırada Hz. Âişe'nin örtüsü ne idi" diye sordum" demiştir. Atâ: "Aişe, o gün, perdesi bulunan bir Türk çadırında idi. Aramızda sadece bu perde vardı. Ben Âişe'nin üzerinde gül renkli bir giysi gördüm" demiştir. 1619- Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem hanımlarından Ümmü Seleme (r.anha) şöyle anlatır: "Resûlullah'a saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem rahatsız (mecalsiz) olduğumu arz ettim. Bana, "İnsanların (tavaf yaptığı yerin) arka tarafından binek üzerinde tavaf et" diye buyurdu. Ben tavaf yaptığım sırada Resûl-i Ekrem saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem de Kabe'ye doğru yönelmiş Tûr suresinin ilk ayetlerini okuyordu. " Açıklama Hz. Peygamber'in kadınlarının erkeklerle birlikte tavaf etmesi, onlarla karışmadan gerçekleşmiştir. Örtünme emri, "Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perdenin arkasından isteyin"[70] ayeti ile sabit olmuştur. Bu ayet, Hz. Peygamber'in, Zeyneb binti Cahş ile evlenmesi sırasında nazil olmuştu. Atâ' kesinlikle buna yetişmemiştir. îbn Battal, Hz. Âişe'nin Sebir dağında bulunmasından, mescit dışında başka bir yerde de itikafa girilebileceği hükmünü çıkarmıştır. Çünkü söz konusu yer Mina yolunda, Mekke'nin dışında bulunmaktadır. Abdürrezzak'm eserinde geçen ifadede, "Ben henüz çocuk olduğum bir sırada Hz. Âişe'yi usfur ile kırmızıya boyanmış bir giysi içinde gördüm" şeklinde, görme sebebi de açıklanmıştır. özür bulunması halinde binek üzerinde tavaf yapmak caizdir. Hz, Peygamber'in, insanların tavaf yaptığı mekanın arka kısmında tavaf yapmalarını emretmesi, tesettüre daha uygun olduğu, tavaf eden safları bölmemesi ve bineğinin insanlara eziyet vermemesi içindir. Özürsüz olarak tavaf yapma konusu 74. konuda 1633 nolu hadiste ele alınacaktır. Eğer özür sahibi ise, taşınan kimse de binek üzerinde tavaf yapan hükmünde değerlendirilir. Söz konusu tavafın, hem taşıyan hem de taşınan kişi için geçerli olup olmadığı hususu ayrı bir araştırma konusudur. Bazı Maliki alimler, bu hadisten, eti yenen hayvanların idrarının temiz olduğu hükmünü çıkarmıştır. Bu konunun gerekçeleri ve eleştirisi, "Devenin, bir hastalık sebebiyle mescide sokulması" konusunda geçmişti.[71] 1620- îbn Abbas radıyaiiâhu anhümâ şöyle anlatır: "Resûlullah saüaiiâhu aleyhi ve seiiem tavaf ederken, elini ip, kayış veya başka bir şey ile başkasının eline bağlayan bir kimseye rastlamıştı. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem o bağı eli ile kopardıktan sonra "Onu, elinden tutarak götür" buyurmuştur.[72] Açıklama Buhârî, konu başlığı ile tavaf sırasında konuşmanın mubah olduğunu belirtmek istemiş fakat bunu açıkça söylememiştir. Çünkü hadiste geçen konuşma, mutlak olarak değil, iyiliği emretmek (emr-i bi'1-ma'rûf) için yapılmıştır. Buhârî belki de, İbn Abbas'tan "mevkuf" olarak ayrıca "merfû" olarak rivayet edilen, "Kâbeyi tavaf (da bir) namazdır. Ancak Allah tavafta konuşmayı helal kılmıştır. Tavafta iken konuşmak isteyen sadece hayırlı şeyler konuşsun" hadisine işaret etmek istemiştir. Bu hadisi, sünen sahibi muhaddisler nakletmiştir. İbn Huzeyme ve İbn Hibban bu hadisin sahih olduğunu belirtmiştir. Ahmed ve Fâkihî'nın, Amr İbn Şuayb ve babası yoluyla naklettiğine göre dedesi şöyle anlatmıştır: "Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem birbirine bitişik bir şekilde yürüyen iki kişi gördü ve "Bu kimse/er neden böyle?" diye sordu. Onlar da, "Biz, Kabe'ye varana kadar bitişik bir şekilde gideceğimiz konusunda adakta bulunduk" dediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem "Serbest olun, ayrılın. Bu bir adak değildir. Adak ancak Allah rızası için yapılan ibadetlerde olur" buyurmuştur." Bu hadis, Amr ve Hasen'e isnad edilerek rivayet edilmiştir. İbn Battal şöyle der: "Tavaf yapan kimse, küçük sayılabilecek bir takım davranışlarda bulunabilir. Tavaf yapan kişilerde gördüğü bazı olumsuz (münker) şeylere müdahelede bulunabilir. Vacip, müstehap ve mubah olan konularda konuşabilir." İbnü'l-Münzir şöyle demiştir; "Kişinin, tavafta iken meşgul olduğu şeyler içinde en efdal olanları, Allah'ı zikretmek ve Kur'ân okumaktır. Mubah olan sözleri söylemesi haram değildir. Fakat zikirde bulunmak daha emniyetli bir davranış olur." 66- Tavafta İken (Bir Kimseyi Bağlayan) Bir Kayış Veya Benzeri Hoş Olmayan Bir Şey Görüldüğü Zaman Bunun Engellenmesi - ibn Abbas mdıyaiiâhu anhümâ, "Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, yular veya başka bir bağ ile bağlanmış halde tavaf eden bir kimseyi görünce bu bağı kesmiştir" demiştir. Açıklama İbn Battal şöyle demiştir: 'Yular ile sadece hayvanlar bağlandığı için Hz. Peygamber o bağı kesmiştir." 67- Çıplak Olarak Tavaf Yapılamaz Müşrik Hac Yapamaz 1622- Ebû Hureyre radıyaiiâhu anh şöyle rivayet etmiştir: "Resûlullah saiiailâhu aleyhi ve seiiem Ebû Bekir'in radıyaiiâhu anh, Veda Haccı'ndan önceki hacda hac emirliği yapmasını ve kurban bayramının ilk günü bir grup içinde, "Dikkat edin! Bu seneden sonra müşrikler hac yapamayacaktır ve çıplak olarak tavaf yapılamayacaktır" şeklinde bir duyumda bulunmasını emretmişti." Açıklama Hadis, namazda olduğu gibi, tavafta da setr-i avret'in (örtülmesi gereken yerleri örtmenin) şart olduğuna delildir. Bu hadisin bir bölümü, "namaz" bölümünün başlarında geçmişti.[73] Hanefiler bu konuda farklı görüştedir. Onlar şöyle demiştir: "Tavafta örtülmesi gereken yerleri örtmek şart değildir. Bir kimse (örtünmesi gereken yerlerin bir kısmı) çıplak olarak tavaf etse Mekke'de bulunduğu sürece tavafı iade eder. Eğer Mekke'den çıkarsa bir küçük baş kurban kesmesi gerekir." İbn İshak bu hadisin varid olma sebebi ile ilgili olarak şöyle demiştir: "Bu olayı ilk olarak Kureyş'liler, Fil yılından önce veya sonra ortaya çıkarmışlardır. Benimsedikleri bu yönteme göre, bir kişi ancak, kendisine, başkaları tarafından çıkarılıp verilen elbise ile tavaf yapabilecektir. Eğer bu nitelikte bir elbise bulamaz ise çıplak olarak tavaf edecektir. Eğer bu kurala uymaz da elbisesi ile tavaf ederse tavafı bitirince o elbiseyi atacak ve bir daha aynı elbiseyi kullanmayacaktır. İslam geldikten sonra bu tür örfleri ve kuralların tamamını kaldırmıştır." 68- Tavaf Sırasında Durmak Atâ', tavaf ettiği sırada namaza durulması veya tavaf eden kişinin bulunduğu yerden çıkartılması hali ile ilgili olarak, "Selam verdiği zaman tavafını nerede bırakmış ise oradan devam eder" demiştir. İbn Ömer ve Abdurrahman İbn Ebû Bekir'den de bu yönde görüş nakledilmiştir. Açıklama Konu başlığı, tavaf sırasında durulur ise yapmakta olduğu tavafın baştan alınması gerekir mi gerekmez mi, meselesini ifade etmektedir. Buhari, burada belki de, Hasen'den gelen şu rivayete işaret etmek istemiştir: "Tavaf yapmakta olan bir kimsenin önünde namaza durulsa ve bu kişi de tavafına ara verse, bu durumda tavafı baştan alması gerekir, kaldığı yerden devam edemez." Alimler çoğunluğu bu görüşe karşı çıkmış ve kaldığı yerden devam edebileceğini belirtmiştir. Malik bu hükmü sadece farz namazlar ile sınırlandırmıştır. Şafiî'nin görüşü de böyledir. Farz dışındaki namazlarda ise tavafı tamamlamak evladır. Eğer böyle durumlarda tavaftan çıkarsa kaldığı yerden tavafına devam eder. Ebû Hanife ve Eşheb, "Tavafı böler, daha sonra kaldığı yerden devam eder" demişlerdir. Alimler çoğunluğu, ihtiyaç halinde tavafa ara verilebileceği görüşünü tercih etmiştir. Nâfi', "Tavaf sırasında kılman namazlarda kıyamı uzatmak bidattir" demiştir. 69- Tavafın Yedinci Şavtını Tamamladıktan Sonra İki Rekat Namaz Kılmak Nâfi' şöyle demiştir: "İbn Ömer, bütün tavaflarında yedinci şavttan sonra iki rekat namaz kılardı." İsmail İbn Ümeyye, Zührî'ye şöyle demiştir: "Atâ, Tavaftan sonra kılman farz namaz, iki rekat tavaf namazı yerine geçer' diyor. Bunun üzerine Zührî, "Sünneti (yani tavaf namazını) kılmak daha faziletlidir. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi w seiiem yaptığı bütün tavaflarda yedinci şavttan sonra iki rekat namaz kılmıştır" demiştir. 1623- Amr radıyaiiâhu anh şöyle anlatır: ibn Ömer'e, "Umre yapan bir kimse safa ile merve arasında sa'y etmeden önce hanımı ile cinsel ilişkide bulunabilir mi?" diye sorduk. İbn Ömer bize cevap olarak şöyle dedi: "Resûlullah saîiaifâhu aleyhi ve seiiem Mekke'ye geldiğinde Kabe'yi yedi kez tavaf etti. (Yedi şavt yaparak bir tavaf etti.) Daha sonra Makâm-ı İbrahim'in arkasında namaz kıldı, sonra da safa ile merve arasında sa'y etti. Muhakkak ki sizin için Resûlullah'ta en güzel örnekler vardır. " 1624- Amr, "Aynı soruyu Cabir İbn Abdullah'a da sordum, Cabir bana, "Safa ile Merve arasında sa'y etmedikçe cinsel ilişkide bulunamaz" diye cevap verdi" demiştir. Açıklama Safa ile merve arasında yapılan şeye "sa'y" denir tavaf denmez. Bazı Şafiî alimler şöyle demiştir: "Eğer Ebû Hanife ve Malik gibi, iki rekat tavaf namazı vaciptir dersek, her tavaf için bu namazın vacip olması gerekir." Râfiî de, "Tavaf namazının vacip olduğunu söylesek bile bu, tavafın sahih olma şartı değildir. En doğrusu, alimler çoğunluğunun söylediği gibi tavaf namazının sünnet olmasıdır" demiştir. 70- Kudüm Tavafından Sonra Arafattan Dönünceye Kadar Bir Daha Tavaf Yapmamak 1625- İbn Abbas radıyaiiâhu anhümâ şöyle demiştir: "Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Mekke'ye geldiği zaman tavaf yaptı, Safa İle Merve arasında sa'y etti. Bu tavaftan sonra Arafat'tan dönene kadar bir daha hiç (nafile) tavaf yapmadı." 71- İki Rekatlik Tavaf Namazını Mescidin Dışında Kılmak Hz. Ömer radıyaiiâhu anh tavaf namazını Harem'İn dışında kılmıştır. 1626- Ümmü Seleme, "Resûlullah'a saiiaiiâhu aleyhi w seiiem rahatsız olduğumu arz ettim" demiştir. Urve'den şöyle nakledilmiştir: Hz. Peygamber saiiaOâhu aleyhi ve setiem Mekke'de bulunuyordu. Ümmü Seleme de rahatsız olduğu için henüz tavaf etmemiş bir halde iken (Mekke'den) çıkmak isteyince Resûl-i Ekrem saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ona, "Herkes sabah namazını kıldığı sırada sen tavaf et" buyurdu. Ümmü Seleme de namaz kılmadan tavaf yaptı, tavaftan sonra namazını kıldı" demiştir. Açıklama Konu başlığı, tavaf namazının, her ne kadar makam-ı İbrahim'de kılmak daha faziletli olsa bile, her yerde kılınabileceğini beyan etmek için konulmuştur. Kabe'nin içi ve Hıcr bölgesi dışında, bu husus herkesin müttefik olduğu bir konudur. Bu hadis, tavaf namazını unutan kimsenin, hatırladığı zaman, ister Harem'de olsun isterse dışarıda olsun, kılabileceğine delil olarak getirilmiştir. Alimler çoğunluğu bu görüştedir. Sevrî'ye göre, Harem'den çıkmadığı sürece dilediği yerde namazını kılabilir. Malik'e göre, tavaf namazını kılmayan kimse uzaklaşır ve memleketine döner ise bir küçük baş kurban kesmesi gerekir. İbnü'l-Münzir şöyle demiştir: "Tavaf namazı, farz namazdan daha kuvvetli değildir. Farz namazı kılmayan kimsenin, hatırladığı zaman kaza etmesi dışında başka bir şey yapması gerekmemektedir." 72- İki Rekatlik Tavaf Namazını Makamı İbrahim’in Arkasında Kılmak 1627- Amr İbn Dînâr "İbn Ömer'i radıyaiiâhu anhümâ şöyle derken işittim" demiştir: "Resûlullah »uuhu aleyhi ve seiiem (Mekke'ye) geldi. Kabe'yi yedi kez tavaf etti. Makam'ın arkasında iki rekat namaz kıldı. Sonra Safa'ya doğru çıktı. Allah (c.c), "Andolsun ki Resûiullah, sizin için güzel bir örnektir"[74] buyurmuştur." Açıklama Cabir'in rivayet ettiği Müslim'de zikredilen hadiste, Veda Haca konusunda şöyle bir bilgi bulunmaktadır. "Tavaf etti sonra, "Siz de İbrahim'in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın)"[75] ayetini okudu ve makam-ı İbra-nim'de namaz kıldı." tbnü'l-Münzir şöyle demiştir: "Hz. Peygamberin saflaiiâhu aleyhi ve seiiem makam-ı İbrahim'in arkasında kıldığı namazın farz namaz olması da muhtemeldir. Bütün alimler, tavaf namazının istenilen yerde kılınabileceği konusunda icma etmiştir. Sadece Malik'ten gelen bir görüşe göre, vacip olan tavaf namazını Hicr bölgesinde kılan kimse bunu iade eder. 73- Sabah Ve İkindi Namazından Sonra Tavaf Yapmak İbn Ömer ı-adıyaiiâhuanh iki rekat tavaf namazını güneş doğmadan kılardı. Hz. Ömer radıyaiiâhu anh ise sabah namazından sonra bineğine binmiş ve Zû Tuvâ denilen yerde iki rekat (tavaf namazını) kılmıştır. 1628- Hz. Âişe radıyaiiâhu anha şöyle demiştir: "Bir grup insan, sabah namazından sonra Kabe'yi tavaf etti. Sonra bir vaizin yanma oturdular. Güneş doğunca kalkıp namaz kıldılar." Âişe, "Oturdular, namaz kılmanın mekruh olduğu vakit gelince kalkıp namaz kıldılar" demiştir. 1629- Nâfi'den nakledildiğine göre Abdullah İbn Ömer radıyaiiâhu anhümâ şöyle demiştir: "Resûlullah'ın saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem güneş doğarken ve güneş batarken namaz kılmayı yasakladığını bizzat dinledim" 1630- Abdülaziz İbn Rufey' şöyle demiştir: "Abdullah İbn Zübeyr'i sabah namazından sonra tavaf edip iki rekat namaz kılarken gördüm." 1631- Abdülaziz İbn Rufey' şöyle demiştir: "Abdullah İbn Zübeyr'i sabah namazından sonra iki rekat namaz kılarken gördüm. O, Hz. Âişe'nin, Hz. Peygamber'in, iki rekat (tavaf namazını) kılmadıkça evine girmediğini naklettiğini bize haber vermiştir." Açıklama Bu konu başlığı ile, sabah ve ikindi namazından sonra tavaf namazının hükmünün ne olduğunun açıklanacağı kastedilmiştir. Bu konuda birçok görüş bulunmaktadır. Buhârî'nin üslûbu, onun, bunu caiz gördüğünü göstermektedir. Buharı, belki de, Şafiî ve Sünen sahibi muhaddisle-rin rivayet edip, Tirmizi, İbn Huzeyme ve diğer bazı alimlerin de sahih kabul ettiği Cübeyr İbn Mut'im'den nakledilen şu hadise işaret etmek istemiştir: "Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurmuştur: "Ey Abdü Menâf oğulları! Yönetim kimin eline geçerse geçsin, Kabe'yi tavaf etmek isteyen, gece-gündüz hangi saatte olursa olsun namaz kılmak isteyen kimseye engel olmasın." Buhari bu hadisi, kendi şartlarına uymadığı için nakletme mistir. İbn Abdülberr şöyle demiştir: "Sevrî ve Kûfe'li alimler, ikindi ve sabah namazından sonra tavaf edilmesini mekruh görmüşler ve "Eğer tavaf ederse, (tavaf namazını) kılmayı ertelesin" demişlerdir." Belki de bu görüş Kûfe'li alimlerin bazılarına aittir. Çünkü Hanelilerde meşhur olan görüşe göre, ikindi ve sabah namazından sonra tavaf mekruh değildir, sadece namaz kılmak mekruhtur. İbnü'l-Münzir şöyle demiştir; "Sahabîlerin çoğunluğu ve onlardan sonra gelen bazı alimler, tavaf namazının her vakitte kılınabileceği hususunda ruhsat vermişlerdir. Bazı alimler ise sabah ve İkindi namazından sonra namaz kılmayı yasaklayan rivayetin genel olduğunu belirterek tavaf namazını da bu kapsamda değerlendirmişlerdir. Ömer, Sevrî, Malik ve Ebû Hanife bu görüştedir. Ebu'z-Zübeyr "Kabe'yi, ikindi ve sabah namazlarından sonra boş olarak gördüm, kimse tavaf etmiyordu "de mistir. Ahmed'in, "hasen" bir senetle, Ebû'z-Zübeyr yoluyla naklettiğine göre Cabir şöyle demiştir: "Biz tavaf ederken, başlarken ve bitirirken Hacerü'l-Esved rüknüne el sürerdik. Sabah namazından sonra güneş doğana kadar; ikindi namazından sonra da güneş batana kadar tavaf etmezdik." "Resûlullah'ı sdiaiiâhu aleyhi ve seiiem, "Güneş şeytanın iki boynuzu arasında doğar" buyururken işittim." "Namaz kılmanın mekruh olduğu vakit gelince" ifadesi ile güneşin doğma vakti kastedilmiştir. Belki vaizler bile bile namazı bu vakte kadar geciktiriyordu. Hz. Aişe (r.anha) da bundan dolayı bu fiili hoş karşılamamiştır. Eğer Hz. Âişe tavafı, sebep olarak görseydi, tavaf yapıldığı zaman, namaz kılınması yasak olan vakitte kılman (tavaf) namazını mekruh kabul etmezdi. Belki de Hz. Âişe, namaz kılınması yasak olan vakitlerde, bütün namazların mekruh olduğunu düşünüyordu. İbn Ebû Şeybe'nin, Muhammed İbn Fudayl, Abdülmelik ve Atâ yoluyla naklettiği rivayette Hz. Âişe'nin şu sözü bu görüşü desteklemektedir: "Sabah veya ikindi namazından sonra Kabe'yi tavaf etmek istersen tavafını yap, (tavaf) namazını ise, güneş doğduktan veya güneş battıktan sonraya bırak. Tavafını her yediye tamamlayışında da namaz kıl." Bu hadisin senedi "hasen"dir. Abdülaziz şöyle demiştir: "Yani, zikredilen rivayet "muallak" bir hadis değildir. Abdullah İbnü'z-Zübeyr, ikindi namazından sonra namaz kılmanın caiz olması hükmünden yola çıkarak, sabah namazından sonra da caiz olduğu hükmüne varmıştır. O, bu kanaatte olduğu için böyle uygulardı. Bu konudaki geniş açıklama, "Namaz vakitleri" bölümünde uzun uzun anlatılmıştır.[76] Söz konusu bölümde, Hz. Âişe (r.anha), Hz. Peygamber'in saüaiiâhu aleyhi ve sdiem (iki kerahet vaktinde) namaz kılmayı terketmediğini ve bunun ona hâs özelliklerden olduğunu haber vermiştir. Burada kastedilen, kerahat vaktinde kılınan sünnet namazlar değil, nafile namazlardır. Buhârî, burada aynı şeyleri tekrar etmek istememiştir. Görülüyor ki, iki rekat tavaf namazlarını, sünnet namazları kapsamında değerlendirmek gerekir. 74- Hastanın Binek Üzerinde Tavaf Etmesi 1632- İbn Abbas radiyaiiâhu anhümâ şöyle rivayet etmiştir: "Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem deve üzerinde tavaf etmiş, (Hacerü'l-Esved) rüknüne her gelişinde elinde bulunan bir şey ile işarette bulunarak tekbir getirmiştir." 1633- Hz. Peygamber'in saiiailâhu aleyhi ve seüem hanımlarından Ümmü Seleme (r.anha) şöyle anlatır: "Resûluilah'a saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem rahatsız (mecalsiz) olduğumu arz ettim. Bana, "İnsanların arkasından binek üzerinde tavaf et" buyurdu. Ben tavaf ederken Resûl-i Ekrem saiiaiiâhu aleyhi ve sellem Kabe'ye doğru yönelip Tûr suresinin ilk ayetlerini okuyordu." Açıklama Bu konudaki açıklama, "Hastalıktan dolayı devenin Mescid'e sokulması" konusunda yapılmıştı. Buhari, Resûlullah'm saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem binek üzerinde tavaf etmesinin sebebinin rahatsızlık olduğunu belirtmiş ve Ebû Davud'un İbn Abbas'tan naklettiği şu hadise işarette bulunmuştur: "Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ahatsiz bir halde Mekke'ye gelmiş ve bineği üzerinde tavaf etmiştir." Müslim'in, Fahir'den naklettiği hadise göre, "Resûl-i Ekrem saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem İnsanların ahatça onu görüp soru sorabilmeleri için binek üzerinde tavaf yapmıştır." Dolayısıyla Hz, Peygamber binek üzerinde söz konusu iki özür sebebiyle tavaf yapmıştır. Bu duruma göre bu uygulama, özürsüz olarak binek üzerinde tavaf /apmanm caiz olması için delil olamaz. Fakihlere göre ise binek üzerinde tavaf /apmak caizdir. Ama tenzihen mekruhtur. Yürüyerek yapmak ise evladır. Benim ercih ettiğim görüş, binek üzerinde tavafın yapılmaması yönündedir. Çünkü Efendimizin ve Ümmü Seleme'nin, binek üzerinde tavaf yapması, Mescid'in iuvar ile çevrilmesinden öncedir. Ümmü Seleme hadisinde, "İnsanların ırkasmdan tavaf et" buyurulmuştur. Bu ifade, tavaf edilen (metâf) bölgeden )inek İle tavaf yapmanın yasak olmasını gerektirir. Mescid duvarla çevrilince Mescid'in içinde binekle tavaf yapmak imkansız hale gelmiştir. Çünkü binek layvanının Mescid'İ kirletmeyeceğinden emin olunamaz. Fakat duvar :evrilmeden önce durum böyle değildir. Çünkü o sırada tıpkı sa'yde olduğu gibi ;irletmek haram kılınmamıştı. Buna göre, -eğer caiz ise- bineğin, deve, at veya şek olması arasında hiçbir fark yoktur. Hz. Peygamber'in binek üzerinde tavaf yapması ise, insanların hac menâ-ikini ondan öğrenebilmeleri ihtiyacından dolayıdır. Bundan dolayı, Resûluilah'a nahsus fiilleri bir araya getiren bazı alimler, bu konuyu da "ona hâs fiiller" ırasında yer vermişlerdir. 75- Hacılara Su Verme Hizmeti 1634- İbn Ömer radıyaiiâhu anhümâ şöyle demiştir: "Abbas İbn Abdülmuttalib, Mina (şeytan taşlama) gecelerinde, hacılara su verme hizmetinde bulunmak amacıyla Mekke'de gecelemek için Hz. Peygamber'den izin istemiş, Efendimiz saüaiiâhu aleyhi ve seiiem de ona bu konuda izin vermişti.”[77] 1635- İbn Abbas mdıydiâhu anhümâ şöyle anlatır: "Resûlullah su dağıtılan yere gelip su içmişti. Bu sırada Abbas oğluna, "Ey Fadl, annene git de, yanında bulunan içecekten versin sen de Resûluilah'a getir" dedi. Hz. Peygamber, "Bana su verin" buyurdu. Abbas, "Ey Allah'ın Resulü! İnsanlar zemzem kuyusunun içine ellerini sokuyorlar" dedi. Efendimiz, "(Bana bu) sudan verin" buyurdu ve o sudan içti. Daha sonra zemzem kuyusunun yanma gitti. Bazı kimseler orada kuyudan su çıkartıyor ve İnsanlara veriyordu. Hz. Peygamber onlara, "Çalışın, siz salih bir amel yapmaktasınız. Eğer kalabahkiaşmayacak olsaydı, ben de iner (kovanın ipini) şuraya koyup (su çekerdim)11 buyurdu. Bu sırada eli ile omuzunu işaret etmiştir." Açıklama Atâr, hacılara verilen suyun zemzem olduğunu söylemiştir. Ezrakî şöyle der: "Abdümenâf, kova ve benzeri kaplarla Mekke'ye su taşırlar ve bunları, Kabe'nin avlusundaki deri kaplara boşaltırlardı. Daha sonra bu işi oğlu Haşim, ondan sonra da Abdülmuttalib yapmıştır. Zemzem kuyusu açılınca Abdülmut-talib kuru üzüm ile zemzemi karıştırıp nebiz yaparak insanların içmesi için dağıtırdı." İbn İshak şöyle anlatır; "Yönetim Kusay İbn Kilab'a verilince, hıcâce (Kabe'nin kapıcılığı ve anahtarlarının korunması), sikâye (hacılara su dağıtımı), liva (sancaktariık), rifâde (hacılara yemek dağıtmak) ve dâru'n-nedve görevleri ona verilmişti. Daha sonra oğulları bu konuda anlaşma yapmışlardı. Buna göre, Abdümenâf, sikâye ve rifâde hizmetini; diğer iki kardeş ise kalan hizmetleri yürütecekti. Abdülmut-talib'ten sonra sikâye hizmetini oğlu Abbas üstlenmiştir. Abbas o gün, kardeşlen içinde en genç olanı idi. İslam geldiği zaman bu hizmet hâlâ onda idi. Hz. Peygamber de bunu onaylamıştır. Bugün de bu hizmeti Abbas oğullan îfâ etmektedir. Mekke'de gecelemek konusunda verilen ruhsat hakkında alimlerin farklı görüşleri vardır. Bunlar içinde en güçlü olanı Şafiîlere ait şu görüştür. "En doğrusu, bu hükmün ne onlara ne de sikâye (hacılara su verme) hizmetine mahsus olmasıdır. Bu hadis, kamu yararına hizmet yürütenlerin bu kapsamda olduğuna delil olarak getirilmiştir." Ne Hz. Peygamber'in ne de ailesinin (bu sudan) içmesi haramdır. Çünkü Abbas, zemzem suyunu hacılara ikram etme hizmetini bu yüzden yapmaktadır. Resûlullah da söz konusu sudan içmiştir. İbnü'l-Müneyyir, "Haşiye"de, şöyle kaydeder: "Böyle durumlarda, söz konusu hizmetin, kamu yararına sunulduğu kabul edilir. Bu, zenginler için bir hediye, fakirler için ise sadaka olarak kabul edilir." Başkasından su istenebilir. Daha evla bir maslahat söz konusu İse kişi, kendisine sunulan ikramı geri çevirmemelidir. Hacılara su vermek, özellikle de zemzem ikram etmek teşvik edilmiştir. Bu hadis, ashabın, Hz. Peygamber'e uyma konusunda ne kadar hırslı olduğunu göstermektedir. Yiyecek ve içecekleri çirkin görmenin kötü olduğu görülmektedir. İbnü'l-Müneyyir, "Haşiye"de, şöyle der: "Bu hadis, eşyada aslolanm temizlik olduğunu göstermektedir. Çünkü Resûlullah insanların elini sokmuş olduğu bir suyu içmiştir." 76- Zemzem Suyu İle İlgili Bilgiler 1636- Enes İbn Malik radıyaiiâhu anh şöyle nakleder: Ebû Zerr radıyaiiahu anh Resûlullah'ın şöyle buyurduğunu anlatmıştır: "Mekke'de iken (evimin) çatısı yanldı ve Cebrail indi. Göğsümü yardı. Sonra göğsümü zemzem suyu ile yıkadı. Daha sonra içi hikmet ve iman dolu altın bir kap getirerek göğsüme boşalttı ve göğsümü kapattı. Sonra elimden tuttu ve dünya semasına yüksekti. Cebrail dünya semasının görevlisine "Aç" dedi. Görevli, "Kimsiniz?" diye sorunca, Cebrail, "Ben Cebrail'im" dedi." 1637- İbn Abbas mdıyaiiâhu anh şöyle demiştir: "Resûlullah'a saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem zemzem ikram ettim, O da ayakta iken içti." Âsim, "İkrİme, o gün Hz. Peygamber'in deve üzerinde olduğuna dair (yani ayakta içmediği konusunda) yemin etti" demiştir.[78] Açıklama Buhârî'ye göre, zemzemin fazileti konusunda onun şartlarına uyan bir hadis sabit olmamıştır. Bu konuda Müslim'de yer alan, Ebû Zerr'den nakledilen bir hadiste, "(Zemzem) yemeklerin hasıdır" buyurulmuştur. Tayâlisî de, Müslim'deki rivayete ek olarak, "(Zemzem) hastalığın şifasıdır" ilavesini nakîetmiştir. "Müstedrek" adlı eserde İbn Abbas'tan "merfû" olarak nakledilen bir hadiste, "Zemzem suyu ne için içilir ise onun içindir" buyurulmuştur. Hadiste geçen râvîler sika (güvenilir) kimselerdir. Bu hadisin, mürsel olup olmadığı konusunda ihtilaf edilmiş ise de mürsel olması daha doğru bir görüştür. Zemzem suyu, "bol" olduğu için "zemzem" olarak adlandırılmıştır. "Çok su" anlamında, "mâ' zemzem" tabiri kullanılmaktadır. İbn Mâce'de şöyle bir ifade yer alır: "Asım, "Ben bu olayı İkrime'ye söyleyince İkrime, Hz. Peygamber'in bunu yapmadığına yani ayakta su içmediğine, çünkü onun o sırada binek üzerinde olduğuna dair yemin etti" demiştir." Daha önce, Ebû Davud'da yer alan, İkrime'nin İbn Abbas'tan yaptığı bir nakilde, İbn Abbas, "Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem devesini çöktürdü ve iki rekat namaz kıldı" demiştir. Belki de Resûlullah devesinden indikten sonra zemzem içmiştir. Belki de İkrime, Hz. Peygamber ayakta içmeyi yasakladığı için bu şekilde karşı çıkmıştır. Ne var ki Buhari'nin Hz. Ali'den yaptığı bir rivayete göre, Resûl-i Ekrem saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ayakta iken su içmiştir. Bu durumda yapılan fiilin, ayakta su içmenin caiz olduğunu göstermek amacıyla yapıldığı yönünde bir yorum yapmak gerekir. 77- Kıran Haccı Yapan Kimsenin Tavafı 1638- Hz. Aişe (r.anha) şöyle anlatır: "Veda haccı için Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ile birlikte çıkmıştık. Umre yapma niyetiyle ihrama girdik. Sonra bize, "Yanında hedy kurbanı bulunanlar hac ve umre için ihrama girsinler ve (ikisini de tamamlayana kadar) ihramdan çıkmasınlar" buyurdu. Mekke'ye geldiğimizde adetli idim. Haccımızı tamamladığımız zaman Hz. Peygamber beni Abdurrahman ile birlikte Ten'im'e gönderdi, ben oradan umre ramına girdim. Resûl-i Ekrem saiiaUâhu aleyhi w seiıem 7şte bu, senin yapacağın umredir" buyurdu. Umre ihramına girenler tavafı yaptıktan sonra ihramdan çıktılar. Sonra Mina'dan döndükten sonra bir tavaf daha yaptılar. Hac ve umreyi nıkte yapanlar (kıran haca yapanlar) ise, sadece bir tavaf yaptı." 1639- Nâfi' şöyle nakletmiştir: İbn Ömer, (hacca gitmek üzere} devesini hazırlamıştı. Oğlu Abdullah onun yanma gelerek, "Ben, bu yıl insanlar arasında bir savaş çıkacağından dolayısıyla da onların seni Kabe'ye yaklaştırmayacaklarından endişe duyuyorum. Bu yıl burada kalıp gitmesen?" dedi. Bunun üzerine İbn Ömer radıyaiiâhu anhümâ oğluna şöyle demişti: "Resûlullah umre yapmak üzere yola çıktı. Kâfirler de onun Kabe'ye gitmesine engel oldu. Eğer bana da engel olurlar İse, Hz. Peygamber'İn yapmış olduğu bir şeyi yapmış olurum. "Andolsun ki Resûlulhh'ta sizin için güze! bir örnek vardır."[79] Siz şahit olun ki umre İle birlikte hac yapmayı kendime farz kıldım (kıran haccına niyet ettim)." Daha sonra Mekke'ye gitti, umre ve hac için yalnızca bir tavaf yaptı.[80] 1640- Ley s, Nâfi'den şöyle nakletmiştir: Haccac'ın İbnü'z-Zübeyr'e saldırdığı yıl İbn Ömer bir hac yapmak istemişti. Ona, "İnsanlar arasında savaş çıkacak, korkarız ki senin (hac yapmana) engel olacaklar" dediler. Bunun üzerine İbn Ömer, "Andolsun ki Resûluîîah'ta sizin için güzel bir örnek vardır."[81] Siz şahit olun ki umre yapmayı kendime vacip kıldım (niyet ettim)" dedi ve yola çıktı. Beydâ bölgesi sırtlarına varınca, "Hac ve umre arasında, ihramdan çıkma bakımından bir fark yoktur. Siz şahit olun ki umre ile birlikte hac yapmayı kendime farz kıldım (kıran haccına niyet ettim)" dedi ve Kudeyd bölgesinden aldığı hedy kurbanını gönderdi. Bu kurbana başka bir kurban daha eklemedi. Ne kurban kesti, ne ihram yasaklarından birini işledi, saçına ne ustura vurdu ne de saçını kısalttı. Kurban bayramının ilk günü gelince kurbanını kesip traş oldu. O, ilk yaptığı tavafın, hem hac hem de umre tavafı için geçerli olduğu görüşünde idi. İbn Ömer radıyaüâhu anhümâ, "Resûlullah da böyle yapmıştı" demiştir. Açıklama Başlık, "kıran haccı yapan kimsenin bir tavaf yapmasının yeterli olması veya iki tavaf yapmasının gerekli olması" konusunu ifade etmektedir. Zikredilen iki hadis, açıkça, kıran haccı yapan kimselerin, tıpkı ifrad haccı yapan kimseler gibi sadece bir tavaf yapmalarının vacip olduğunu göstermektedir. 78- Tavafın Abdestli Olarak Yapılması 1641- Abdurrahman İbn Nevfel el-Kuraşî'den nakledildiğine göre kendisi, Urve İbn Zübeyr'e (Resûluliah'ın yaptığı hac hakkında) soru sormuş bu soruya Urve şöyle cevap vermiştir: "Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem hac yaptı. Bana, Hz. Aişe'nin haber verdiğine göre, Hz. Peygamber Mekke'ye geldiğinde ilk önce abdest aldı ve tavaf etti. Bu bir umre sayılmamıştır. Daha sonra Ebû Bekir hac yaptı. O da ilk önce Kabe'yi tavaf etti. Bu da bir umre sayılmadı. Daha sonra Ömer de böyte yaptı. Sonra Osman (r.anhüm) hac yaptı. Onun da ilk yaptığı Kabe'yi tavaf etmekti. Bu da bir umre sayılmadı. Muaviye ve Abdullah İbn Ömer de böyle yapmışlardı. Sonra ben babam Zübeyr İbn Avvâm ile birlikte hac yaptım. Onun da ilk yaptığı iş Kabe'yi tavaf etmek oldu. Bu da bir umre sayılmadı. Muhacirlerin ve ensar da böyle yaptığını gördüm. Bu da bir umre sayılmadı. Bu konuda en son gördüğüm kişi İbn Ömer'dir. O da haccını bozup umreye çevirmemiştir. İbn Ömer yanlarında idi. Neden bu konuyu ona sormuyorlar?! Ne o, ne de ondan sonra gelen selefimiz, bir şeye başlayıp da tavaf yapmak üzere adımlarını atınca asla (tamamlamadıkça) ihramdan çıkmamışlardır. Annemi ve teyzemi gördüm. Onlar da tavaftan önce hiçbir şey yapmadılar ve (tavafa başladıktan sonra da) asla ihramdan çıkmadılar." 1642- Bana annem (Esma binti Ebû Bekir) şöyle haber verdi: "Kendisi, kız kardeşi (Âişe), Zübeyr ve falanca kişiler ihrama girmişler, (Hacerü'l-Esved) rüknüne el sürünce ihramdan çıkmışlardı." Açıklama Hadiste, "(Hac) menâsıkinız'/benden öğrenin" hadisi ile birlikte düşünmediğimiz sürece, tavafın, abdestli yapılmasının şart olduğunu gösteren bir delil bulunmamaktadır. Alimler çoğunluğu, tavaf için abdestli olmanın şart olduğu görüşündedir. Kûfeli bazı alimler şart olmadığını ileri sürerler. Hz. Peygamber'in, Hz. Aişe'ye hitaben söylediği "(Âdetten) temizleninceye kadar Kabe'yi tavaf etme" sözü, bu görüşe karşı bir delildir. Delil olma yönüne iki konu sonra temas edilecektir. 79- Safa İle Merve Arasında Sa'y Etmenin Gerekliliği Ve Allah'ın Koymuş Olduğu Şiarlardan Olması 1643- Urve radıyaiiâhu anh şöyle anlatır: "Hz. Âİşe'ye Allah'ın, "Şüphe yok ki, Safa ile Merve, Allah'ın koyduğu nişanlardandır. Her kim Beytullah'ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde bir günah yoktur"[82] ayeti hakkındaki görüşünü sorarak, "Allah'a yemin olsun ki, Safa ile Merve arasında tavaf (sa'y) yapmayan kimseye günah yoktur" dedim. Hz. Aişe (r.anha) şöyle cevap verdi: "Ey kızkardeşimin oğlu! Sen ne kötü söz söyledin öyle! Eğer anlam, senin yorumladığın gibi olsaydı ayetteki ifade, "Onları tavaf (sa'y) etmemenizde günah yoktur" şeklinde olması gerekirdi. Allah bu ayeti Ensar hakkında indirmiştir. Onlar, müslüman olmadan önce, Müşellel bölgesinde tapındıkları Menat putu için hac yapıyorlardı ve Safa ile Merve'yi tavaf etmekten kaçınıyorlardı. Müslüman olduktan sonra bu durumu Hz. Peygamber'e arzederek, "Ey Allah'ın Resulü! Biz daha önce Safa ile Merve'yi tavaf etmekten kaçınıyorduk" dediler. Bunun üzerine Allah (c.c), "Şüphe yok ki, Safa ile Merve, Allah'ın (hac ibadeti için) koyduğu işaretlerdendir. Her kim Beytullah'ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur"[83] ayetini indirdi. Resûl-i Ekrem de Safa ile Merve arasında sa'y etmeyi bir sünnet olarak ortaya koymuştur. Dolayısıyla hiçbir kimsenin bunu terketme hakkı yoktur." Zührî şöyle dedi: "Âişe'nin bu sözünü Abdurrahman'ın oğlu Ebû Bskİr'e nakledince o şöyle dedi: "Bu da bir bilgidir ama ben bunu duymadım. Benim İlim sahiplerinden duyduğuma göre, Menat için ihrama giren kişilerin dışında, Safa ile Merve arasında tavaf eden bir grup insan vardı. Allah (c.c), "Beyt-i attk'i (Kabe) tavaf etsinler" ayetini indirip burada Safa ile Merve'yi zikretmeyince, "Yâ Resûlallah! Biz, Safa ile Merve'yi tavaf ederdik. Oysa Allah, Kabe'den söz ettiği halde Safa'dan söz etmemiştir. Safa ile Merve arasında tavaf etsek bize günah olur mu?" diye sordular. Bunun üzerine Allah Teâlâ, "Şüphe yok ki, Safa ile Merve, Allah'ın (hac ibadeti için) koyduğu alametlerindendir. Her kim Beytullah'ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur"[84] ayetini indirdi. Ebû Bekir devamla, "Ben, bu ayetin, yukarıda zikredilen her iki grup hakkında nazil olduğunu İşittim" demiştir. Allah, Kabe'yi tavaf etme emrini bildiren ayetten sonra, Safa ile Merve arasını tavaf etmekten bahseden ayeti indirmiştir" demiştir.[85] Açıklama Safa ile Merve arasında sa'yetmenin vacip olması, onların Allah tarafından nişane kılınmalarından anlaşılmaktadır. İbnül-Müneyyir, "Haşiye"sinde böyle söylemiştir. Ezherî, "Şeâir, Allah'ın yönlendirip daimi surette yerine getirilmesini emrettiği şeydir" demiştir. Cevheri ise, "Şeâir, hac görevleri ve Allah'a itaat olmak üzere nişane kılınmış her şeydir" demiştir. Safa ile Merve arasını sa'y'm vacip olduğu hükmü, Hz. Aişe'nin şu sözünden de çıkarılabilir: "Allah, Safa ile Merve arasında sa'yetmeyen kimsenin ne haccmı ne de umresini tamam kabul eder." Ebû Hanife'ye göre, Safa ile Merve arasında sa'y etmek vaciptir. Etmeyen kimsenin, bir küçük baş hayvanı kurban kesmesi gerekir. Menât, cahiliyye dönemindeki bir putun adıdır. "Ey Allah'ın Resulü! Biz daha önce Safa ile Merve'yi tavaf etmekten kaçmıyorduk" sözü, onların sadece Menâfi tavaf ile yetindiklerini, Safa ile Merve arasında tavaf etmediklerini, dolayısıyla bunun hükmünü sorduklarını göstermektedir. Nesâî'nin güçlü bir senetle naklettiğine göre Zeyd İbn Harise şöyle demiştir: "Safa ve Merve tepesinde iki adet bakır put vardı. Bunların adı, İsaf ve Naile idi. Müşrikler tavaf yaptıkları zaman bunlara da dokunurlardı." Taberânî ve İbn Ebû Hatim "hasen" bir senetle İbn Abbas'm şöyle dediğini nakletmişlerdir: "Ensarlı Müslümanlar, "Safa ile Merve arasında sa'y etmek cahiliyye işlerinden biridir" demişti. Bunun üzerine Allah (c.c), "Şüphe yok ki, Safa ile Merve, Allah'ın (hac ibadeti için) koyduğu alametlerdendir. Her kim Beytullah'ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur"[86] ayetini indirdi." Önemli Not: Hz. Peygamberin sünnet olarak ortaya koyması, "Sünneti ile, farz olduğunu ortaya koydu" anlamındadır. Yoksa Hz. Âişe bunun farz olmadığını söylemek istememiştir. Onun, "Allah, Safa ile Merve arasında sa'yet-meyen kimsenin ne haccmı ne de umresini tamam kabul eder" sözü de bu görüşü teyit etmektedir. 80- Safa İle Merve Arasında Say Etmek İbn Ömer radıyaUâhu anhümâ, "Sa'y, Abbâd oğullarının evinden, Ebû Hüseyin oğullarının sokağına kadardır" demiştir. 1644- İbn Ömer radıyaiiâhu anh şöyle anlatır: "Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiicm ilk tavafını (kudüm tavafı), İlk üç şavtı remel yapmak suretiyle dört şavtı ise (normal) yürüyerek yapmıştır. Safa ile Merve arasında sa'y ederken de, sel akan yerin ortasında (günümüzde iki yeşil direk arasıdır) koşarak giderdi." Râvî, "Nâfi'ye, Abdullah İbn Ömer'in, rükn-ü Yemânî'ye vardığı zaman normal bir şekilde yürüyüp yürümediğini sordum, o da bana, "Hayır, sadece kalabalık varsa o zaman normal bir şekilde yürürdü. Çünkü o, rüknü istilam etmeden geçmezdi" dedi" demiştir. 1645- Amr İbn Dînâr şöyle demiştir: "İbn Ömer'e, umre niyeti ile Kabe'yi tavaf edip, Safa ile Merve arasında sa'y etmeyen kimsenin, hanımı ile cinsel ilişkide bulunabilmesi konusunu sorduk. Bize şöyle cevap verdi: "Hz. Peygamber saibiiâfıu aleyhi ve seiiem Mekke'ye geldi, Kabe'yi yedi kez tavaf etti, makam-ı İbrahim'de iki rekat namaz kıldı. Sonra Safa ile Merve arasında yedi kez sa'y etti. "Andolsun ki Resûlullah'ta sizin için güzel bir örnek vardır."[87] 1646- Cabir İbn Abdullah'a sorduk. O şöyle cevap verdi: "Safa ile Merve arasında sa'y etmedikçe hanımına yaklaşmasın." 1647- İbn Ömer şöyle demiştir: "Hz. Peygamber saiiaiiahu aleyhi ve seiiem Mekke'ye geldi, Kabe'yi tavaf etti, iki rekat namaz kıldı. Sonra Safa ile Merve arasında sa'y etti." İbn Ömer daha sonra "Andolsun ki Resûlullah'ta sizin için güzel bir örnek vardır"[88] ayetini okumuştur. 1648- Asım şöyle anlatır: Enes İbn Malik'e, "Siz daha önce Safa ile Merve arasında sa'y etmeyi hoş karşılamıyordunuz?" dedim. O da, "Evet, çünkü bu, Cahiliyye nişanelerinden idi. Daha sonra Allah, "Şüphe yo/c ki, Safa ile Merve, Allah'ın (hac ibadeti için) koyduğu alametlerdendir. Her kim Beytullah'ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur"[89] ayetini indirdi" demiştir.[90] 1649- İbn Abbas radıyaiiâhu anhümâ şöyle demiştir: "Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi va seiiem sadece, müşriklere gücünü göstermek için Kabe'yi tavaf ederken ve Safa ile Merve arasında sa'yederken koşmuştur."[91] 81- Adetli Kadın, Tavaf Dışında Haccın Bütün Menâsikini Yerine Getirir. (Abdestsiz Olarak Safa İle Merve Arasında Sa'y Etmek) 1650- Aişe (r.anha) şöyle anlatır: Mekke'ye gittiğim sırada adetli idim. Ne Kabe'yi tavaf ettim, ne de Safa ile Merve arasında sa'y ettim. Daha sonra durumumu Resûlullah'a arzettim. Bana, "Hacıların yaptığı fiilleri sen de yap, sadece temizleninceye kadar Kabe'yi tavaf etme" buyurdu. 1651- Cabİr İbn Abdullah radıyaiiâhu anhümâ şöyle rivayet etmiştir: Hz. Peygamber ve ashabı hac için ihrama girmişlerdi. Talha ve Resûlullah dışında kimsenin yanında hedy kurbanı yoktu. Ali, Yemen'den, beraberinde bir hedy kurbanı İle gelmişti. Hz. Peygamber sahabilere, haclarını umreye çevirmelerini, tavaf edip traş olduktan sonra ihramdan çıkmalarını emretti. Sadece yanında hedy kurbanı olanlar bu emirden istisna edilmişti. Bazı sahabiler, "Kadınlarla birlikte olduğumuz bir dönemde Mina'ya doğru hareket edeceği!" dediler. Bu söz Hz. Peygamber'e ulaşınca, "Şu an bildiklerimi bilseydim, hedy kurbanı getirmezdim. Yanımda hedy kurbanı olmasaydı ben ihramdan çıkardım" buyurdu. Bu sırada Hz. Âişe (r.anha) âdet gördü. Tavaf hariç, bütün hac menâsikini yerine getirdi. Âdeti bitip temizlenince Kabe'yi tavaf etti ve "Ey Allah'ın Resulü! Siz hac ve umre yaparak ayrılıyorsunuz, ben ise sadece hac yaptım" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Abdurrahman'a, onunla birlikte Ten'im'e gitmesini emretti. Hz. Aişe de hacdan sonra bir de umre yapmış oldu. 1652- Hafsa binti Şîrîn (r.anha) şöyle anlatır: Biz genç kızlarımızın dışarı çıkmasına engel olurduk. Bu arada bir kadın geldi ve Halef oğullan kasrında konakladı. Kız kardeşinin, Resûlullah ile birlikte on iki kez gazveye katılan bir sahabinin hanımı olduğunu, bunlardan altısında kız kardeşinin de bulunduğunu, kız kardeşinin ona, "Biz yaralıları tedavi eder, hastalara bakardık" dediğini anlattı. Bu kadın sözüne şöyle devam etmiştir: Kız kardeşim Hz. Peygamber'e, "Cilbabi bulunmayan bir kadının, dışarıya çıkmamasında bir beis var mı?" diye sorunca, Resûlullah, "Arkadaşlarından biri ona bir cilbab giydirsin de hayır işlerini ve müslümanlan davet hizmetini îfâ etsin" buyurdu. Hafsa şöyle dedi: Ummü Atıyye buraya geldiği zaman kadınlar bu hadiseyi ona sordular (veya biz sorduk), o da şöyle cevap verdi: -O, Resûlullah ne zaman zikredilse hemen anam babam ona feda olsun derdi. Biz ona, "Resûlullah'ı şöyle şöyle söylerken işittin mi?" diye sorduk. Şöyle cevap verdi: "Anam babam ona feda olsun, evet işittim, O, "Perde sahibi (iffetli / örtülü) genç kızlar veya genç kızlar ve hayızh kadınlar dışarı çıksın. Hayır işlerini ve Müslümanların davet hizmetini görsünler. Fakat hayızh kadınlar mescitten uzakta dursunlar" buyurdu." Biz, "Adetli kadınlar da mı?" diye sorduk. O da, "Onlar, Arafat'ta, falan falan yerler de bulunamıyorlar mı? (O halde buralarda da bulunabilirler)" dedi. Açıklama Buhârî, başlıkta, "adetli kadın, tavaf dışında haccın bütün menâsikini yerine getirir" şeklinde kesin bir hüküm cümlesi kullanmıştır. Çünkü bu konudaki rivayetler çok açıktır. İkinci konuyu ise, "abdestsiz olarak safa ile merve arasında sa'y etmek" şeklinde ihtimalli bir şekilde ifade etmiştir. İbnü'l-Münzir, Hasen-i Basrî dışında, seleften hiçbir kimseden, sa'y ederken abdestli olmanın şart olduğu yönünde bir görüş nakletmemiştir. İbn Ebû Şeybe, İbn Ömer'den sahih bir senetle şöyle bir rivayette bulunmuştur: "Bir kadın, tavaf ettikten sonra, Safa ile Merve arasında sa'y etmeden önce âdet görür ise sa'y etsin." Abdül A'lâ da, Hişam yoluyla Hasen'den benzer bir rivayet nakletmiştir. Bu rivayet Hasen'den sahih bir senetle gelmiştir. Belki de o, adetli ile abdestsiz bir halde olan kadını farklı değerlendirmiştir ki bu konuya ileride yer verilecektir. İbn Battal şöyle der: "Buhârî, Hz. Peygamber'in Hz. Aişe'ye söylediği, 'Hacıların yaptığı fiilleri sen de yap, sadece temizleninceye kadar Kabe'yi tavaf etme" sözünden yola çıkarak adetli kadının sa'y edebileceğini anlamıştır. Bundan dolayı da, "Abdestsiz olarak sa'yetmek" ifadesini kullanmıştır." Bu güzel bir yorumdur. Alimler çoğunluğunun yorumuna da ters düşmemektedir. Buhari burada üç hadise yer vermiştir: Birinci hadiste yer alan, "Hacıların yaptığı fiilleri sen de yap, sadece temizleninceye kadar Kabe'yi tavaf etme" ifadesi, adetli bir kadının kanının kesilip gusül abdesti alana kadar tavaf edemeyeceğini açıkça beyan etmektedir. Çünkü ibadetlerde söz konusu olan yasaklamalar, fesadı gerektirir. Bu da, eğer yapılır ise, tavafın batıl olmasını gerektirir. Alimler çoğunluğuna göre, cünüp ve abdestsiz kimseler de bu kapsamdadır. Kûfeli bir grup alim ise abdestin şart olmadığı görüşündedir. 82- Mekke'linin Ve Dışardan Gelen Hacının Mina'ya Gideceği Zaman Bathâ Dan İhrama Girmesi Atâ'ya, Mekke yakınlarında oturup hac için telbiye getirecek olan kimse hakkında soru sordular. Ata ise şöyle cevap verdi: "Ibn Ömer (r.anha) terviye günü (Zilhicce'nin 8. günü) öğle namazını kılıp devesinin üzerinde doğrulunca telbiye getirirdi." Abdülmelik'in, Atâ yoluyla naklettiğine göre Cabir şöyle demiştir: "Resûlullah ile birlikte (Mekke'ye) geldik. (Umre yapıp) ihramdan çıktık. Terviye günü gelince Mekke arka tarafımızda kalır bir şekilde hac için telbiye getirdik." Ebu'z-Zübeyr'in naklettiğine göre Cabir "Bathâ adlı bölgeden ihrama girdik" demiştir. Ubeyd İbn Cüreyc, İbn Ömer'e, "Sen Mekke'de iken, diğer insanlar hilali görünce ihrama girdiği halde, senin, terviye günü gelene kadar ihrama girmediğini gördüm" demiştir. İbn Ömer de ona, "Ben, Resûlullah'ın, bineği hareket edinceye kadar ihrama girdiğini görmedim" diyerek cevap vermiştir. Açıklama Nevevî şöyle der: "Sahih olan görüşe göre, ister Mekke'li olsun ister başka bir yerden gelen olsun, Mekke'de bulunanların mîkâtı, yine Mekke'dir." Bir görüşe göre ise Mekke ve diğer Harem bölgesi içinde bulunan yerlerdir. Bu Hanefîlere ait bir görüştür. Hangisinin daha faziletli olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir. Hanefi ve Şafiî mezhebi, evin kapısından çıkarken ihrama girmenin faziletli olduğu konusunda ittifak halindedir. Şafiîlerde bir görüşe göre mescidden ihrama girmek daha faziletlidir. Malik, Ahmed ve İshak'a göre, (hacılar) Mekke içinden ihrama girer, Hill bölgesine ancak ihramlı olarak çıkarlar. İhrama girme vakti konusunda da ihtilaf edilmiştir. Alimler çoğunluğuna göre en faziletlisi terviye günü girmektir. "Mekke arka tarafımızda kalır bir şekilde" ifadesi, Mekke'den çıkarlarken ihramlı olduklarını göstermektedir. Ahmed ve Müslim, İbn Cüreyc yoluyla Cabir'den şöyle nakletmişlerdir: "ihramdan çıkmış bir vaziyette iken Hz. Peygamber bize Mina'ya yöneldiğimiz sırada İhrama girmemizi emretti. Biz de Abtâh denilen yerden İhrama girdik." Müslim, Leys yoluyla Ebu'z-Zübeyr'den daha uzun bir rivayet nakletmiş ve burada haccı bozup umreye çevirmelerini ve Hz. Aişe'nin âdet olması kıssasını anlatmıştır. Terviye günü hakkında ileride açıklama yapılacaktır. 83- Terviye Günü Öğle Namazı Nerede Kılınır? 1653- Abdülazİz İbn Rufey' şöyle anlatır. Enes'e, "Terviye günü Resûlullah'ın öğle ve ikindi namazlarını nerede kıldığı ile ilgili olarak hatırladıklarını söyle" dedim. Enes, "Mina'da" diye cevap verdi. Ben, "Mina'dan döndüğü gün ikindi namazını nerede kıldı?" diye sorunca bana, "Ebdah (Musahhab) adlı yerde kıldı. Sen, emirlerinin yaptığı şekilde yap" dedi.[92] 1654- Ebû Bekir'in naklettiğine göre Abdülaziz şöyle demiştir: Terviye günü Mina'ya doğru yola çıkmıştım. Bu sırada Enes'e rastladım. Eşek üzerinde gidiyordu. Ona, "(Terviye günü) Hz. Peygamber öğle namazını nerede kılmıştı?" diye sordum. Bana, "Emirlerine/yöneticilerine uy, onların kıldığı yerde sen de kıl" diye cevap verdi. Açıklama "Emirlerine /yöneticilerine uy, onların kıldığı yerde sen de ki!" ifadesinde kısaltılarak verilmiştir. Süfyan'm rivayeti bunu açıklamaktadır ki, buna göre, Resûlullah terviye günü öğle namazını Mina'da kılmıştır. Enes bu haberi verdikten sonra, bu konuda çok ısrarcı olduğu dolayısıyla muhalif olarak nitelenmekten çekindiği için ya da cemaatle namazı kaçırma endişesi ile "Emirlerinin/yöneticilerinin kıldığı yerde kıl" şeklinde bir ilavede bulunmuştur. Bu ifade, emirlerin, terviye günü, öğle namazını devamlı olarak kıldıkları bir yerin bulunmadığını göstermektedir. Enes de, her ne kadar Resûlullah'a uymak daha faziletli olsa da, bu şekilde davranmanın da caiz olduğunu söylemiştir. Terviye günü öğie namazını Mina'da kılmak sünnettir. Alimler çoğunluğunun görüşü böyledir. Sevrî, "Cdmi"1 adlı eserinde, Amr İbn Dinar'ın, "İbnü'z-Zübeyr'i, terviye günü öğle namazını Mekke'de kılarken gördüm" dediğini rivayet etmiştir. Kâsım'ın daha önce geçen rivayetine göre ise sünnet olan, terviye günü öğle namazının Mina'da kılınmasıdır. Belki de İbnü'z-Zübeyr, Amr'ın rivayetinde belirtilen fiili (Mekke'de kılması), ya bir zaruret bulunduğu ya da caiz olduğunu göstermek için yapmıştır. İbnü'l'Münzir'in rivayetine göre İbn Abbas "Güneş batınca Mina'ya gidilsin" demiştir. İbnü'l-Münzir, İbnü'z-Zübeyr hadisi hakkında, "İmam'ın, öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarını Mina'da kıldırması sünnettir. Büyük alimler de bu görüştedir. Kendisinden ilim öğrendiğim hiçbir alim, Zilhicce'nin dokuzuncu gecesi Mina'da bulunamayan kimseye yönelik bir ceza ödemesinin vacip olacağını söylememiştir" demiştir. İbnü'l-Münzir, Hz. Aişe'nin, terviye günü Mekke'de bulunduğunu, gece girip gecenin üçte biri geçene kadar oradan çıkmadığını rivayet etmiştir. İbnü'l-Münzir, "Mina'ya çıkmak her vakitte mubahtır" demiştir. Hadiste, Ülü'l-emr'e (devlet başkanına) itaatin ve cemaate aykırı davranmaktan sakınmanın gerekliliği vurgulanmıştır. 84- Mina'da Namaz Kılmak 1655- Ubeydullah b. Abdullah'ın babası İbn Ömer'den naklettiğine göre o şöyle demiştir: "Resûlullah Mina'da (dört rekat olan farz namazları) iki rekat (olarak) kılmıştır. Ebû Bekir, Ömer ve halifeliğinin ilk döneminde Osman da böyle kılmıştır." 1656- Harise İbn Vehb el-Huzaî şöyle demiştir: "En kalabalık ve en güvenli olduğumuz bir durumda Resûlullah bize Mina'da namazı iki rekat olarak kıldırmıştır." 1657- Abdurrahman İbn Yezîd'in naklettiğine göre Abduİlah (İbn Mes'ûd) şöyle demiştir: "Biz, namazı, Resûlullah ile, Ebû Bekir ve Ömer ile birlikte iki rekat olarak kıldık. Sonra çeşitli görüş ayrılıkları (gruplaşmalar) ortaya çıktı. Keşke kıldığım dört rekat namazın ikisi kabul edilmiş olsa." Açıklama Dâvûdî şöyle demiştir: "İbn Mes'ûd, namazın dört rekat kılınması halinde geçerli olmamasından endişe etmiş, farklı görüşte olduğu için, Osman'a, kerhen tâbi olmuştur ve kendi görüşünün ne olduğunu belirtmiştir." Görünen o ki, İbn Mes'ûd, konuyu Allah'a havale etmiştir. Çünkü gaybı ancak Allah bilmektedir ve namazı kabul edecek veya reddedecek olan da odur. Bundan dolayı Allah'tan, fazla olan kısmı olmasa bile, dört rekat olarak kıldığı namazın iki rekatini kabul etmesini temenni etmiştir. Bu ifade, İbn Mes'ûd'a göre seferi olan kimsenin, (dört rekatlik namazı) dört olarak kılma veya iki rekat olarak kılma konusunda muhayyer olduğu ama iki rekatin zorunlu olduğu görüşünde olduğu izlenimi vermektedir. Buna rağmen o, namazın bütünüyle kabul edilmeyeceğinden korkmaktadır. Netice olarak, o, Osman'a uymak için namazını dört rekat olarak kılmış ve bunlardan ikisini kabul etmesini Allah'tan niyaz etmiştir. Bu hadisle ilgili diğer sonuçlar ve Hz. Osman'ın, dört rekat olarak kılma sebebi, namazı kısaltma konusunda geçmişti.[93] Hamd, Allah'a mahsustur. 85- Arefe Günü Oruç Tutmak 1658- Ümmü'l-Fadl'm şöyle dediği nakledilmiştir: "İnsanlar, Hz. Peygamber'in arefe günü oruç tutup tutmadığı konusunda şüpheye düştü. Ben Resûlulîah'a (arefe günü) bir İçecek gönderdim, o da içti."[94] 86- Mina Dan Arafat A Doğru Giderken Telsiye Ve Tekbir Getirmek 1659- Rivayet edildiğine göre, Muhammed İbn Ebû Bekir es-Sekafî, Enes İbn Malik'e birlikte Mina'dan Arafat'a doğru giderlerken, "Bugünde Resûlullah ile birlikte neler yapardınız?" diye sormuş Enes İbn Malik de, "İsteyen telbiye getirir, kimse de buna karşı çıkmazdı, isteyen de tekbir getirir kimse de buna karşı çıkmazdı" diye cevap vermiştir. Açıklama Başlık, Arafat'a giderken telbiye ve tekbir getirmenin meşru olduğunu ifade etmek için konulmuştur. Muhammed'in sorusu, "zikir olarak neler yapardınız" şeklinde anlaşılmalıdır. 87- Vakfe Yapılacak Yere Afefe Günü Güneş Tepe Noktasından Kaymaya Başladığı Zaman Gitmek 1660- İbn Şihâb'm naklettiğine göre Salim şöyle anlatır: "Abdülrnelik İbn Mervan, Haccâc'a, Hac sırasında İbn Ömer'in görüşüne aykırı davranmamasını emreden bir mektup yazmıştı. Arefe günü güneş tepe noktasından kaymaya başladığı zaman ben ve (babam) İbn Ömer geldik. İbn Ömer, Haccac'ın çadırı önüne gelerek yüksek sesle seslendi. Bunun üzerine Haccâc, üzerinde usfûr ile boyanmış büyük bir gömlek ile çıktı ve "Ey Abdurrah-man'm babası (İbn Ömer)! Ne oldu ?" dedi, İbn Ömer de, "Sünnete uymak istiyorsan acele et" dedi. Haccâc, "Şimdi mi?" dedi. İbn Ömer de, "Evet" dedi. Haccâc, "Beni bekle de başıma bir su döküp (gusül) çıkayım" dedi. İbn Ömer, Haccâc çıkana kadar bekledi. Haccâc benimle İbn Ömer arasında yürüdü. Ben (Salim), "Sünnete uymak istiyorsan hutbeyi kısa tut ve çabuk vakfeyi yap" dedim. Bunun üzerine Haccâc, İbn Ömer'e bakmaya başladı. İbn Ömer de, "O doğru söyledi" dedi.[95] Açıklama Başlık, "Nemira"dan Arafat'a doğru hareket etmeyi İfade etmektedir. İbn Ömer'in rivayet ettiği bir hadiste, İbn Ömer, "Hz. Peygamber arafe günü sabahı sabah namazını kılıp Arafat'a gelince Nemira'da konakladı. - Burası, Arafat'ta imamın konakladığı yerdir. - Öğle namazı vakti girince de hareket etti. Öğle ve ikindi namazlarını da cem' ederek kıldı. Sonra hutbe okudu ve vakfede bulundu" demişti. Bu hadisi Ahmed ve Ebû Dâvûd nakletmektedirler. Hadisin zahirine göre, Hz. Peygamber Mina'dan sabah namazını kılınca ayrılmıştır. Müslim'de geçen, Cabir'in uzunca yaptığı rivayete göre ise güneş doğduktan sonra hareket etmiştir. Söz konusu rivayet şöyledir: "Resûlullah için Nemira'da bir çadır kuruldu ve orada konakladı. Güneş tepe noktasından kaymaya başlayınca Kusvâ adlı bineğini kaldırıp hareket etti ve vadinin ortasına geldi." Nemira, Harem sınırları dışında, Harem ile Arafat arasında, Arafata yakın bir yerin adıdır. Burada Haccac'ın, Abdullah İbnü'z-Zübeyr ile savaşmak üzere Emevi hükümdarı Abdülmelik İbn Mervan tarafından gönderilmesi olayından söz edilmektedir. ibn Abdilberr şöyle der: "Onlara göre bu hadis "müsned"e girmektedir. Çünkü "sünnet" kelimesi, bir kimseye nispet edilmeden söylendiği zaman Hz. Peygamber'in sünnetini ifade eden bir kelimedir." Bu konu, hadis ve usul alimleri arasında tartışmalı bir konudur. Çoğunluk, İbn Abdİlberr gibi düşünmektedir. Buhari ve Müslim'in metodu da böyledir. İbn Battal şöyle demiştir: "Bu hadise göre, Arafat'ta vakfe için gusül yapmak gerekir. Çünkü Hac-câc'm, İbn Ömer'e "beni bekle, başıma bir su dökeyim (gusül abdesti alayım)" demesi bunu göstermektedir. İlim sahipleri de bunu müstehap görmüştür." İbn Ömer'in onu beklemesinin nedeni belki de, zorunlu bir gusül olarak anlamış olmasıdır. Tahâvî şöyle demiştir: "Bu hadis, ihramİı kimsenin usfûr i!e boyanmış elbise giymesini caiz görenler için bir delil teşkil eder." İbnü'l-Münzİr "Haşiye"sinde bu görüşü şöyle eleştirmiştir: "Haccâc, insan öldürmek vb. büyük günahlardan sakınan bir kişi değil ki usfûr ile boyanmış elbiseyi giymekten sakınsın. İbn Ömer de, bunun yasak olduğunu Hacca'ca söylemenin fayda vermeyeceğini ve insanlann da onu örnek almayacaklarını bildiği için söylememiştir." Diğer yandan, İbn Ömer'in karşı çıkmamasını delil kabul etmek, karşı çıkmadığına göre İbn Ömer'e göre bu caizdir, demek tartışmalı bir konudur. Usfûr ile boyanmış elbise meselesi daha önce geçmişti.[96] Mühelleb, "Bu hadis, daha faziletli kimse yerine, daha düşük seviyede bir kimsenin, hac emîri oiarak atanmasının caiz olduğunu gösterir" demiştir. İbnü'l-Münîr bu görüşü şöyle eleştirmiştir: "O dönemdeki hükümdar Abdülmelik idi. Oysa o bir hüccet olamaz. Hele hele Haccâc'i emîr olarak ataması hiçbir deli! niteliği taşımaz. İbn Ömer'in itaat etmesi İse fitne çıkmaması içindir." Hac görevinin idare edilmesi halifenin görevidir. Hac emîri, dini konularda ilim sahiplerinin görüşüne göre uygulama yapar. Alimler, sultanlara müdahale edebilir ve bu onlar için bir eksiklik sayılmaz. Talebe, ister sultanın, isterse başkalarının yanında, öğretmeninin huzurunda iken fetva verebilir. Alim, sorulmadan da fetva verebilir. Bu görüşü, İbnü'l-Müneyyir şöyle eleştirmiştir: İbn Ömer, Abdülmelik ona bu görevi verdiği için sorulmadan fetva vermistir. Görünen o ki, Abdülmelik, Haccâc'a yazdığı gibi ona da bu konuda bir mektup yazmıştı. İşaret ve bakış ile anlama vuku bulabilir. Çünkü "Bunun üzerine Haccâc, İbn Ömer'e bakmaya başladı. İbn Ömer de, "O doğru söyledi" dedi" ifadesi bunu göstermektedir. İlimde yükselmeyi istemek gerekir. Çünkü Haccâc, Salim'in, babasından naklettiği şeyleri dinlemek durumunda kalmış ve İbn Ömer de buna karşı çıkmamıştır. İnsanların yararı için, fâcir (günahkar) kimselere sünneti öğretmek gerekir. Büyük maslahatları gerçekleştirmek İçin küçük kötülüklere (mefsedet) katlanılabilir. İbn Ömer'in Haccâc'a giderek bir şeyler öğretmesi bunu göstermektedir. İnsanların yararlanması için ilmi yayma konusunda gayretli olmak gerekir. Fâsık bir kimsenin arkasında kılınan namaz sahih olur. Güneş tepe noktasından ayrılmaya başladığı zaman öğle ve ikindi namazlarını cem ederek kılmak üzere Arafat'a doğru yola çıkmak ve öğlenin ilk vakitlerinde namazları cem ederek kılmak sünnettir. Gusül abdesti vb. namazla ilgili bazı nedenlerden dolayı meydana gelebilecek küçük gecikmelerin bir zararı yoktur. 88- Arafatta Binek Üzerinde Vakfe Yapmak 1661- Hâris'in kızı Ümmü'1-Fadl şöyle anlatır: "İnsanlar, arefe günü Resûlullah'ın oruçlu olup olmadığı konusunda farklı kanaatlere vardı. Bazıları Resulullah "oruçlu" bazıları ise "oruçlu değil" dediler. Ben de Efendimiz'e bir bardak süt gönderdim. Kendisi devenin üzerinde bulunuyordu. Sütü alıp içti." Açıklama Alimler, Arafat'ta vakfeyi, binek üzerinde yapmanın mı yoksa bineğe binmeden yapmanın mı daha faziletli olduğu konusunda ihtilaf etmiştir. Alimler çoğunluğuna göre, Hz. Peygamber binek üzerinde yaptığı için efdal olan binek üzerinde yapmaktır. Diğer yandan binek üzerinde olmak, dua ve tazarrûda (yakarış) bulunmaya yardımcı bir unsurdur. Diğer alimlere göre ise, binek üzerinde bulunmak insanlara bir şeyler öğretenlere mahsus bir müstehaptır. Şafiî'ye göre ikisi arasında fark yoktur. Delil ise, binek sırtında vakfenin mubah olması ve deve üzerinde yapmayı yasaklayan rivayetin, deveye acı vermesi ile ilgili bulunmasıdır. 89- Araf Atta Namazları Cem Ederek Kılmak Ibn Ömer radıyaiiâhu anhümâ, cemaatle namazı kaçırması halinde de yine cem ederek kılardı. 1662- Ibn Şihâb, Salim'in kendisine şöyle haber verdiğini söylemiştir; Haccâc İbn Yusuf, İbnü'z-Zübeyr ile savaşmak üzere Mekke'ye geldiği yıl Abdullah İbn Ömer'e, "Arefe günü burada ne yaparsınız?" diye sormuştu. Salim, "Eğer sünnete uymak istiyorsan namazı, güneşin sıcak olduğu vakitte kıl" dedi. Abdullah İbn Ömer de, "O doğru söyledi" dedi. Çünkü onlar, sünnete göre, öğle İle ikindiyi cem ederek kılıyorlardı. Salim'e, "Resûlullah da böyle mi yaptı?" diye sordum. Salim, "Böyle bir konuda O'nun sünnetinden başka bir şeye tâbi olabilirler mi?!" diye cevap verdi. Açıklama Buhari, başlıkta namazları cem ederek kılmanın hükmüne temas etmemiştir. Alimler çoğunluğuna göre, söz konusu cem; seferîlik şartlarını taşıyan kimselere mahsustur. Malik, Evzâî ve Şafiîlerde bir görüşe göre Arafat'taki cem, haccın menâsiki gereği yapılan bir birleştirme olduğu İçin orada bulunan herkesin namazları cem ederek kılması caizdir. İbnü'l-Münzir, Kasım İbn Muhammed'den, sahih bir senetle şöyle nakletmiştir: "İbnü'z-Zübeyr'in şöyle dediğini işittim: "Hacda sünnet olan şeylerden biri de şudur: Devlet başkanı, güneş tepe noktasından kaymaya başlayınca insanlara bir hutbe okur. Hutbe bitince İner, öğle ve ikindi namazlarını cem ederek kıldırır." Namazları, ferdî olarak cem ederek kılma ise, ileride geleceği üzere ihtilaflı bir konudur. "İbn Ömer radıyaiiâhu anhümâ, cemaatle namazı kaçırması halinde de yine cem ederek kılardı." Bu sözü İbrahim el-Harbî eklemiştir. Aynı şekilde İbnü'l-Münzir de bu bilgileri nakletmiştir. Alimler çoğunluğu, ferdî olarak da namazların cem edilebileceği görüşündedir. Nehaî, Sevrî ve Ebû Hanife ise, "Cem1, sadece imamla birlikte cemaatle nama2 kılanlara mahsus bir hükümdür" demişlerdir. Ebû Hanife bu konuda, Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve Tahâvî'den farklı görüştedir. Cumhur'un en güçlü delili, İbn Ömer'in böyle yapmasıdır. İbn Ömer, Hz. Peygamber'in, cem yapmasıyla ilgili hadisini rivayet ederken, kendisinin ferdî olarak cem yapması, onun, bu hükmün cemaatle namaz kılmaya mahsus olmadığını bildiğini göstermektedir. 90- Arafatta Hutbeyi Kısa Tutmak 1663- Salim şöyle anlatır: Abdülmelik, Haccâc'a, Hac konusunda İbn Ömer'in görüşüne uymasını emreden bir mektup yazmıştı. Arefe günü güneş tepe noktasından kaymaya başladığı zaman ben ve (babam) İbn Ömer geldik. İbn Ömer, Haccac'm çadırı önüne gelerek yüksek sesle "Bu (Haccâc) nerede?" diye seslendi. Bunun üzerine Hac-câc, dışarı çıktı. ibn Ömer de, "gidiyoruz" dedi. Haccâc, "Şimdi mi?" dedi. İbn Ömer de, "Evet" dedi. Haccâc, "Beni bekle de başıma bir su döküp (gusül) çıkayım" dedi. İbn Ömer, Haccâc çıkana kadar bekledi. Haccâc benimle İbn Ömer arasında yürüdü. Ben (Salim), "Sünnete uymak istiyorsan hutbeyi kısa tut ve vakfeyi çabuk yap" dedim. Bunun üzerine Haccâc, İbn Ömer'e bakmaya başladı. İbn Ömer de, "O doğru söyledi" dedi. Açıklama Ibnü't-Tîn şöyle der: "Iraklı alimlerimiz, devlet başkanı arefe günü hutbe okumaz, demiştir. Me-dineli ve Mağribli alimler ise hutbe okur, demiştir. Alimler çoğunluğunun görüşü de böyledir. İraklı alimlerin görüşü, cuma hutbesi gibi bir namazla ilişkili hutbe anlamında söylenmiş olmalıdır. Belki onlar bu görüşü, Mâlik'in, "Hutbesi bulunan her namazda kıraat açıktan yapılır" sözünden almışlardır. Bir görüşe göre ise, Arafat'ta hutbe okur fakat cehrî olarak değil. Çünkü bu, öğretim amaçlıdır." 91- Vakfe Yerine Gitmek İçin Erken Davranmak[97] & Arafatta Vakfe 1664- Cübeyr İbn Mut'im babasının şöyle dediğini nakletmiştir: "Devemi kaybetmiştim. Arefe günü onu aramak için yola çıktım. Bu sırada Resûlullah'ı Arafat'ta vakfe yaparken gördüm ve "Vallahi bu kişi Ahmes'lilerden-dir, neden burada ki?" dedim." 1665- Hişam İbn Urve'nin naklettiğine göre Urve şöyle demiştir: İnsanlar, Ahmesliler hariç, cahiliyye döneminde çıplak olarak tavaf ederlerdi. Ahmesliler, Kureyş, ve Kureyş neslinden gelenlerdir. Ahmesliler, Allah rızası için, erkekleri erkeklere; kadınları da kadınlara elbise verir, onlar da bunları giyinerek tavaf ederlerdi. Ahmeslilerin elbise vermediği kişiler de Kabe'yi çıplak olarak tavaf ederdi. Bir grup insan, Arafat'ta varıp sel gibi akarak gelirdi. Ahmesliler ise Müzdelife'ye varıp gelirlerdi." Hişam, "Babam Urve, Aişe'nin, 'İnsanların sel gibi aktığı yerden siz de sel gibi akın"[98] ayetinin Ahmesliler hakkında nazil olduğunu haber verdiğini söylemiştir. Onlar, Müzdelife'den geliyorlardı. Arafat'a gitmeleri emredilmiştir."[99] Açıklama Süfyan şöyle demiştir: "Ahmes, dinine çok sıkı bağlı oian kimsedir. Kureyş bu şekilde isimlendirilmiş idi. Şeytan onları kandırarak, "Eğer siz, kendi hareminiz dışında başka yerlere ta'zim gösterirseniz onlar sizin hareminizi hafife alır" demişti. Bundan dolayı onlar da Harem bölgesinin dışına çıkmazlardı. 92- Arafat'tan (Müzdelifeye) Doğru Yürüyüş 1666- Hişam İbn Urve'nin naklettiğine göre babası Urve şöyle demiştir: Benim de bulunduğum bir ortamda Usame'ye, "Resûlullah Veda Haccmda, Arafat'tan Müzdelife'ye doğru yola çıktığında nasıl yürüyordu?" diye sordular. Üsame, "Ağır ağır yürüyordu, fakat önü genişleyince hızlanırdı" demiştir.[100] Açıklama Muvattâ'da, "arafattan ayrılınca" şeklinde geçmektedir. İbn Abdilberr şöyle demiştir: "Hadiste, namazı kılmak için acele edildiğinden dolayı Arafat'tan Müzdeli-fe'ye nasıl gidileceğinden bahsedilmektedir. Çünkü akşam namazı, ancak yatsı ile birlikte Müzdelife'de kılınabilmektedir. Bundan dolayı Hz. Peygamber, kalabalık var ise vakar ile ağır ağır yürümüş, kalabalık yok ise hızlanmıştır." Selefimiz, ona uymak için, Resûlullah'ın bütün fiil ve sözlerinin ne olduğunu sorup araştırmıştır. 93- Arafat İle Müzdelife Arasında Duraklamak (Mola Vermek) 1667- Üsame İbn Zeyd radıyallâhu anh şöyle anlatır: Resûlullah Arafat'tan dönüşünde iki dağ arasındaki yola girdi, orada tuvalet ihtiyacını giderip abdest aldı. Ben de, "Ey Allah'ın Resulü! Namaz mı kılacaksınız?" diye sordum. Bana, "Hayır, namaz ileride (Müzdeiife'de)" buyurdu. 1668- Nâfi'den şöyle rivayet edilmiştir: "İbn Ömer radıyaiiâhu anhümâ akşam ve yatsı namazlarını Müzdeiife'de, cem ederek kılardı. O, Resûlullah'ın girmiş olduğu iki dağ arasına gider, tuvalet ihtiyacını giderip abdest alır, fakat Müzdelife'ye gelinceye kadar namaz kılmazdı." 1669- Üsame İbn Zeyd radıyaiiâhu anh şöyle anlatır: Arafat'tan çıkışımızda Resûlullah'ın bineğinin arkasına/terkisine bindim. Hz. Peygamber, Müzdelife'ye varmadan, iki dağ arasındaki sol yola gelince devesini çöktürdü, tuvalet ihtiyacını giderdi (bevletti) geldi. Ben abdest suyunu döktüm o da fazla su kullanmadan/az bir su ile abdest aldı. Ben de, "Namaz kılınacak mı ey Allah'ın Resulü ?" diye sordum. Bana, "Namaz ilende" buyurdu, bineğine bindi. Müzdelife'ye gelince namaz kıldı. Müzdelife'nin sabahında (bayram sabahı) Resûlullah'ın devesinin arkasına Fadl bindi. 1670- İbn Abbas'ın naklettiğine göre Fadl şöyle demiştir: "Resûlullah cemrelere ulaşıncaya kadar telbiye getirmiştir." Açıklama Başlıkta sözü edilen duraklama, haccm menasiki olarak değil, ihtiyaç gidermek amacıyla yapılmıştır. Fâkihî'nin, İbn Cüreyc yoluyla naklettiğine göre Ata şöyle demiştir: "Resûlullah Üsame'yi bineğinin arkasına almıştı. Bugün halifelerin akşam namazını kıldıkları iki dağ arasındaki yere gelince tuvalet ihtiyacını gidermiş ve abdest almıştır." Bu rivayete göre halifeler, yatsı namazı vakti girmeden önce akşam namazını, sözü edilen iki dağ arasında kılmaktaydılar. Bu İse akşam ve yatsı namazının Müzdeiife'de cem edilerek kılınması sünnetine aykırıdır. Burada halifeler sözüyle Ümeyye oğulları kastedilmektedir ki İbn Ömer onları bu konuda onaylamamıştır. İkrime'nin bu olayı inkar ettiğine dair bir rivayet gelmiştir. Fâkihî, İbn Ebû Nüceyh'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "İkrime'yi şöyle söylerken işittim: "Resûlullah'ın tuvaletini yaptığı yeri siz namaz kılma yeri yaptınız." İkrime bu sözüyle Resûlullah'ın sünnetine aykırı olduğu için namazların Müzdeiife'de cem edilerek kılınmasının terk edilişini hoş karşılamamıştır. Cabir radıyaiiâhu anh da, "Müzdelife'nin dışında namaz kılınmaz" demiştir. Bu rivayeti "sahih" bir senetle İbnü'İ-Münzir nakletmiştir. Kûfelilerden naklettiğine ve Malik'in mezhebine mensup olanlardan İbnü'l-Kasim'a göre (namazın birleştirilerek kilmmaması halinde) iade edilmesi gereklidir. Ahmed'den gelen bir rivayete göre ise (Müzdelife'ye gelmeden) iki dağ arasında namaz kılınır ise bu geçerli olur. Ebû Yusuf ve alimler çoğunluğunun görüşü de böyledir. Resûlullah'ın onları bineğinin arkasına alması, ikram sadedindedir. Yoksa (hâşâ) edebe aykırı bir fiil olarak kabul edilemez. Abdest alırken başkasından yardım alınabilir. Hz. Peygamber burada, normal âdetine göre suyu biraz daha az kullanmış ve bir kez abdest almıştır. Hattâbî şöyle demiştir: "Resûlullah'ın abdest alırken fazla su kullanmaması, suyu, yolda temizlik amacıyla da kullanabilme imkanına sahip olabilmek içindir. Bu da caizdir. Çünkü zaten o abdestiyle namaz kılmamıştır. (Müzdelife'de} konaklayıp namaz kılmak istediğinde herşeyi ile mükemmel bir abdest almıştı." Hz. Peygamber, Müzdelife'ye varır varmaz başka hiç bir şey yapmadan hemen namaz kılmıştır. Bir konu sonra yer alan, Malik'ten gelen şu rivayet bunu açıklamaktadır: "Müzdelife'ye varınca güzel bir abdest aldı. Sonra kamet getirildi ve akşam namazını kıldı. Sonra herkes devesini uygun olan yere çöktürdü. Sonra kamet getirildi ve namaz kıldı. İkisi arasında da (başka bir) namaz kılmadı." Burada bahsedilen Fadl İbn Abbas İbn Abdülmuttalib'tir. Hadis, cem-İ te'hir (iki namazı, birinciyi ikincinin vaktine erteleyerek kılmak) yapılabileceğine dair delildir. Müzdelife'de cem-i te'hir yapılabileceği konusunda icma vardır. Fakat Şafiîlere ve bir grup alime göre, sebep seferîlik; Hanefi ve Malikilere göre ise sebep hac menâsikidir. 94- Hz. Peygamberin, Arafat Dönüşünde Sahabilere Sakin Olmalarını Emretmesi Ve Kırbacı İle İşarette Bulunması 1671- Rivayet edildiğine göre, İbn Abbas mdıyaiiâhu anh Arafat'tan Resûlullah ile birlikte dönmüştü. Bu sırada Hz. Peygamber, (hızlı gitmeleri için) develere bağırılıp çağırıldığını ve vurulduğunu işitti ve kamçısı ile işarette bulunarak, "Ey insanlar! Sakin olunuz, iyi bilin ki iyilik (bin) eziyet vererek olmaz" buyurdu. Açıklama "Sakin olunuz" emri, gitme konusunda sakin olun, merhametli olun ve izdihama girmeyin anlamındadır. İyilik (Allah'a yakınlaşma), hızlı gitmek için eziyet vermekle olmaz. Ömer İbn Abdülaziz de bu yönde uygulama yapmıştır. Hz. Peygamber, Arafat'taki hutbesinde, "Vanşı gerçek kazanan, devesi veya atı yansı kazanan değil, bağışlanan kimsedir" buyurmuştur. Mühelleb şöyle der: "Hz. Peygamber, mesafe uzak olduğu için, kendilerini hırpalamamaları maksadıyla hızlı gitmelerini yasaklamıştır." 95- Müzdelife De Namazları (Akşam İle Yatsıyı) Birleştirerek Kılmak 1672- Usame İbn Zeyd şöyle anlatır: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Arafat'tan dönüşünde iki dağ arasındaki yolda durup tuvalet ihtiyacını giderdi. Sonra suyu fazla kullanmadan abdest aldı. Ona, Namaz mı kılacaksınız?" diye sordum. Bana "Namaz ilende" diye cevap verdi. Müzdelife'ye geldiği zaman güzel bir şekilde abdest aldı. Sonra kamet getirildi ve akşam namazını kıldı. Ardından herkes devesini çöktürdü. Sonra tekrar kamet getirildi ve namaz kıldı. Bu iki namaz arasında (başka nafile) bir namaz da kılmadı. 96- Namazları Birleştirerek Kılıp (Arada) Nafile Namazı Kılmamak 1673- İbn Ömer radıyaiiâhu anhümâ şöyle rivayet etmiştir: Resûlullah Müzdelife'de akşam ile yatsı namazını cem ederek kıldı. Her bir namazı ayrı bir kamet ile kılmış ve iki namazın arasında ve namazların ardından tesbihâtta bulunmadı. 1674- Ebû Eyyub el-Ensârî şöyle nakletmiştir: Resûlullah Veda Haccında akşam ve yatsı namazlarını Müzdelife'de cem ederek kılmıştır.[101] Açıklama Müzdelife'ye, Hz. Adem ile Havva orada birbirine kavuşup yaklaştıkları için "cem1" de denilmektedir. "iki namazın arasında ve namazların ardından tesbihâtta bulunmadı (nafile kılmadı)" ifadesi, akşam ve yatsı namazının ardından nafile ibadet etmediğini göstermektedir. Akşam ve yatsı namazları arasında süre olmayınca, arada nafile ibadet edilmediği açıktır. Fakat yatsı namazı böyle değildir. Çünkü yatsının hemen ardından olmasa bile geceleyin yapılmış olabilir. Fakihler, yatsı namazının sünneti geciktirilir demiştir. İbnü'l-Münzir, Müzdelife'de, akşam ve yatsı namazı arasında nafile namazının kılınmaması konusunda icma bulunduğunu nakletmiştir. Çünkü "bütün alimler Müzdelife'de akşam ve yatsı namazlarının cem edilmesi hususunda ittifak etmiştir. Eğer arada bir nafile kılınır ise cem edilmiş olmaz." 97- Müzdelife De Akşam Ve Yatsı İçin Ayrı Ayrı Ezan Okumak Ve Kamet Getirmek 1675- Abdurrahman İbn Yezîd şöyle anlatır: Abdullah İbn Mes'ûd hac yapmıştı. Yatsı namazının son vaktinde veya buna yakın bir zamanda Müzdelife'ye geldik. Abdullah, birine ezan okuyup kamet getirmesini söyledi, o kişi de ezan okudu ve kamet getirdi. Sonra akşam namazını kıldı. Ardından iki rekat namaz kıldı. Sonra yemeğini istedi ve yemek yedi. Sonra birine emretti o da ezan okudu ve kamet getirdi. Sonra yatsı namazını iki rekat olarak kıldı. Fecir doğunca, Abdullah şöyle dedi: "Resûlullah bu günde ve bu yerde, böyle bir anda sancak bu namazı kılmıştır. Bu iki namaz, kendi vakitlerinden başka vakte alınmış olan iki namazdır. Akşam namazı, bütün insanlar Müzdelife'ye geldikten sonra, sabah namazı ise fecir doğunca kılınır. Ben, Hz. Peygamberin böyle yaptığını gördüm."[102] Açıklama Hadis, cem edilerek kılındığı zaman her bir namaz için ayrı ezan okunmasının ve kamet getirilmesinin meşru olduğunu göstermektedir. İbn Hazm, "Bu hadisin, Resûlullah'tan rivayet edildiğini bulamadım. Eğer Resûlullah'tan geldiği sabit olsaydı, ben de bu görüşte olurdum" demiştir. 98- Zayıf Kimselerin Müzdelife Ye Erken Gönderilmesi, Müzdelifede Durup Dua Etmeleri Ve Ay Batınca Mina'ya Erken Gönderilmeleri 1676- ibn Şihâb'dan nakledildiğine göre Salim şöyle anlatmıştır: ibn Ömer, ailesinden zayıf durumda olan kimseleri önceden gönderirdi. Onlar da (Müzdelife'de) Meş'ari'l-Haram'da dururlar ve dilleri döndüğünce Allah'ı zikrederlerdi. Sonra devlet başkanı Müzdelife'de vakfe yapmadan ve dönmeden önce onlar (Mina'ya) doğru giderdi. Bazıları Mina'ya sabah namazı vakti, bazıları da daha sonra varırdı. Mina'ya vardıkları zaman da cemreye taş atarlardı. İbn Ömer, "Böyle kimselere Resûlullah (önden gitmeleri konusunda) ruhsat vermiştir" demiştir. 1677- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: "Resûlullah beni bir grupla birlikte geceleyin Müzdelife'den gönderdi."[103] 1678- İbn Abbas radıyaiiâhu anh, "Ben de Hz. Peygamber'in Müzdeüfe gecesi önden gönderdiği ailesinden zayıf kimselerden biriyim" demiştir. 1679- (Abdullah İbn Keysan şöyle rivayet etmiştir: ) Esma, namazların cem edildiği gece Müzdelife'de durup namaz kıldı. Sonra bir süre (nafile) namaz kıldıktan sonra, "Yavrum, ay battı mı?" diye sordu ve ben de, "Hayır" dedim. Bunun üzerine bir süre daha namaz kıldı ve "Ay battı mı" diye sordu. Ben de, "Evet" diye cevap verdim. Biz, "O halde artık hareket edin" dedi. Biz de yola koyulduk. Akabe cemresine taş attı. Sonra dönüp (Müzdelife'deki) evinde sabah namazını kıldı. Ben, "Biz meşru olan vakitten biraz önce davranmadık mı?" diye sordum. Bana, 'Yavrum, Resûlullah, deve hevdecinde (mahfilde) bulunan kadınlara izin vermiştir" dedi. 1680- Hz. Âişe (r.anha) şöyle demiştir: "Şevde, Müzdelİfe'de, Resûlullah'tan İzin istedi o da ona izin verdi." Râvî, onun ağır canlı bir hanım olduğunu söylemiştir.[104] 1681- Hz. Âişe (r.anha) şöyle anlatır: "Şevde, insanlar kalabalık oluşturmadan önce gitme hususunda Resûlullah'tan izin istedi. -O ağır canlı bir kimse idi. - Resûlullah da ona izin verdi, o da kalabalık olmadan gitti. Biz ise sabaha kadar kaldık. Sonra Hz. Peygamber'in emri ile yola koyulduk Yemin olsun ki, Şevde gibi ben de Resûlullah'tan izin istemiş olsaydım beni en çok sevindiren şey (o gün) bu olurdu." Açıklama O gün ayın batması gecenin son üçte birlik kısmında olmaktadır. el-MugnTnin müellifi, "Zayıf kimseleri Müzdelife'den Mina'ya geceden göndermenin caizliği konusunda farklı bir görüş bilmiyorum" demişti?. Ibnü'İ-Münzir, "Böyle kimselere Resûlullah (önden gitmeleri konusunda) ruhsat vermiştir" sözünü, zayıf olmayan kimselerin geceyi Müzdelİfe'de geçirmelerinin caiz olduğuna delil olarak kullanmıştır. Çünkü ruhsat verilenlerle verilmeyenlerin hükmü aynı olmaz. O şöyle demiştir: "Eğer izin verilmeyenler ile verilenlerin aynı hükümde olduğunu İddia edenlerin, diğer İnsanların Mina'da gecelemesine de cevaz vermeleri gerekir. Çünkü Hz. Peygamber hacılara su götürme hizmetini görenlere ruhsat vermiştir. Diğer yandan çobanların gecelemesine de cevaz vermemeleri gerekir. Eğer, "Ruhsatların sınırlarını aşmayın" derlerse o halde bu kuralı burada da uygulasınlar. Hz. Peygamber'in izin verdikleri dışında, hiçbir kimseye, Müzdelife'den erken ayrılma konusunda izin verilemez." Selef alimleri bu konuda ihtilaf etmiştir. Alkame, Nehaî ve Şa'bî'ye göre Müzdelİfe'de gecelemeyen kimsenin haccı geçersizdir. Ata, Zührî, Katâde, Şafiî, Kûfeli alimler ve İshak, "Bu kimsenin bir küçük baş kurban kesmesi gerekir, Müzdelİfe'de geceleyen kimsenin, Qece yansından önce gitmesi caiz değildir" demişlerdir. Mâlik İse, "Eğer Müzdelife'ye uğrayıp orada durmadan giderse bir küçük baş kurban kesmesi gerekir. Eğer orada bir müddet durup konaklar ise ne zaman giderse gitsin kurban cezası yoktur" demiştir. İbn Ömer hadisine göre, güneş doğmadan önce Akabe cemresine taş atmak caizdir. "Sabah namazı vakti gelenler, gelince Akabe cemresine taş atarlardı" sözü bunu göstermektedir. Bu konudaki üçüncü hadiste, Esma binti Ebû Bekir'in yaptıklarından bahsederken açıklama yapılacaktır. Hanefiler, güneş doğmadan önce Akabe cemresinin taşlanması hususunda, "Akabe cemresi ancak güneş doğduktan sonra taşlanır. Eğer güneş doğmadan önce veya fecir doğduktan sonra taşlanır ise bu caiz olur. Eğer fecirden önce taşlar ise iade etmesi gerekir" demiştir. Ahmed, İshak ve alimler çoğunluğu da bu görüştedir. İbnü'l-Münzir şöyle demiştir: "Sünnet olan, ancak güneş doğduktan sona taşlamaktır. Nitekim Hz. Peygamber böyle yapmıştır. Fecir doğmadan önce taşlamak caiz değildir. Çünkü bunu yapan sünnete aykırı davranmıştır. Fecir doğarken taşlayan kimsenin tekrar taşlaması gerekmez. Çünkü ben, bunun, geçerli olmadığını söyleyen hiç bir kimse bilmiyorum." Şevde (r.anha). kilolu olduğu için ağır hareket eden bir hanımdı. Bunun için kalabalık artmadan ve yolda izdiham olmadan gitmesine izin verilmişti. 99- Müzdelife De Sabah Namazının Kılınma Vakti 1682- Abdurrahman'dan nakledildiğine göre Abdullah (İbn Mes'ûd) rad.yaiiâhu anh şöyle demiştir: "Ben, Resûlullah'm, iki namaz dışında başka bir namazı vaktinin dışında kıldığını görmedim. Akşam ve yatsı namazlarını cem ederek kılmıştır. Bir de sabah namazını vaktinden önce kılmıştır." 1683- Abdurrahman İbn Yezîd şöyle anlatır: "Abdullah îbn Mesûd ile birlikte Mekke'ye doğru yola çıktık. Müzdeiife'ye geldiğimizde iki namazı (akşam ve yatsı) her bir namaz İçin ayrı ezan ve ayrı kamet ile kıldı. Arasında da akşam yemeği yedi. Sabah namazını da fecir doğunca kıldı. Kimisi fecir doğdu, kimisi de doğmadı diyordu. Sonra Abdullah şöyle dedi: "Burada (Müzdelİfe'de) akşam ve yatsı namazlarının vakti normal vakitlerinden başka bir vakte alınmıştır. İnsanlar yatsı namazının son vakitleri girmeden Müzdeiife'ye gelmesin. Sabah namazının vakti de fecrin doğup henüz herkese görünmediği bu zamandır. Sonra gün ağarmcaya kadar Müzdelİfe'de durdu ve "Halife şu an hareket etmiş olsa sünnete uygun hareket etmiş olur" dedi." Hz. Osman mı önce ayrıldı, yoksa İbn Mes'ûd mu bu sözü önce söyledi bilmiyorum. Daha sonra İbn Mesûd, Kurban bayramının birinci günü akabe cemresine taş atana kadar telbiye getirmeye devam etti." Açıklama Sünnet olan, güneş doğmadan önce, ortalık aydınlanınca Meş'ar-i Haram1-dan ayrılmaktır. Daha sonra gelecek olan İbn Ömer hadisinde görüleceği üzere, cahiliyye dönemindeki uygulama bunun aksi idi. 100- Müzdelife Den Mina Ya Gitme Vakti 1684- Amr İbn Meymûn şöyle anlatır: "Ömer'in, Müzdelİfe'de sabah namazını kıldıktan sonra bir süre vakfe yapıp sonra da, "Müşrikler güneş doğmadıkça Müzdelife'den ayrılmazlar ve "Ey Sebîr dağı! Aydınlan" derlerdi. Resûlullah bu konuda onlara muhalefet etti ve güneş doğmadan önce Müzdelife'den ayrıldı" demiştir."[105] Açıklama Konu başlığı, Meş'ar-ı Haram'da vakfe yaptıktan sonra Müzdelife'den ne zaman ayrılması konusunu ifade etmektedir. "Aydınlan", işrak vaktine gir anlamında kullanılmıştır. Sebîr, o bölgede bilinen bir dağın adıdır. Müzdelife'de vakfe yapılan yerden havanın aydınlandığı vakitte ayrılmak faziletlidir. Fecir doğmadan öcne ayrılma konusundaki görüş ayrılıklarına daha önce yer verilmişti. Taberî, güneş doğuncaya kadar Müzdelife vakfesini yapmayan kimsenin, vakfeyi kaçırmış olacağı konusunda icma bulunduğunu nakletmiştir. İbnü'l-Münzir şöyle demiştir: "Şafiî ve alimler çoğunluğu bu haberlerin zahirine göre hüküm vermişlerdir. Malik havanın aydınlanma (isfâr) vaktinden önce Müzdelife'den ayrılmak gerektiği görüşünde idi. Maliki mezhebine mensup alimler bu görüşe delil olarak, Hz. Peygamber'in, sabah namazını, sabahın alaca karanlığında erkenden kılmadığını sadece güneş doğmadan önce Müzdelife'den ayrılmak için böyle bir uygulama yaptığını göstermişlerdir. Müzdelife'de uzak mesafede bulunan kimselerin güneşin doğuşu ile ayrılmaları evladır. 101- Bayram Sabahı Şeytan Taşlayıncaya Kadar Telbiye Ve Tekbir Getirmek & Bineğinin Arkasına/Terkisine Birini Almak 1685- İbn Abbas radıyaiiâhu anhümâ şöyle demiştir; Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Fadl'ı bineğinin arkasına aldı. Fadl da, Hz. Peygamber'in, cemreye gelene kadar telbiye getirdiğini haber verdi." 1686- 1687- İbn Abbas radıyaiiâhu anhümâ şöyle anlatır: "Üsame İbn Zeyd, Arafat'tan Müzdelife'ye kadar Resûlullah'm bineğinin arkasında/terkisinde idi. Daha sonra Hz. Peygamber, Müzdelife'den Mina'ya kadar Fadl'ı bineğinin arkasına/terkisine almıştır. Her ikisi de, "Resûlullah, Akabe cemresine gelene kadar telbiye getirdi" demiştir. Açıklama Bu hadise göre, telbiye getirmek, kurban bayramının ilk günü cemreyi taşlamaya kadar sürdürülür. Daha sonra hacı, ihram yasaklarından çıkmaya başlar. İbnü'l-Münzir'in sahih bir senetle naklettiğine göre İbn Abbas, "Telbiye hac-cın sembolüdür (şiar). Eğer hacı isen İhram yasaklarından çıkmaya başlayana kadar telbiye getir. İhram yasaklarından çıkmak ise Akabe cemresine taş atmakla başlar" demiştir. Saîd İbn Mansûr'un naklettiğine göre İbn Abbas şöyle demiştir: "Ömer'le birlikte onbir kez hac yaptım. O, cemreye taş atana kadar telbiye getirirdi." Şafiî, Ebû Hanife, Sevrî, Ahmed, İshak ve bu alimlere tâbi olanlar, telbiye-nin (cemreye taş attıktan sonra da) devam ettirilmesi görüşündedir. Bir grup alim ise, "ihramh kimse, Harem'e girince telbiyeyi bırakır" demiştir. Bir grup, vakfe yerine (Arafat'a) gidince bırakır görüşündedir. İbnü'I-Münzir ve Saîd İbn Mansûr'un sahih senetlerle naklettiğine göre, Aişe, Sa'd ibn Ebû Vakkas ve Ali bu görüştedir. Malik de aynı görüşte olmakla birlikte o, arefe günü güneşin tepe noktasından kaymaya başladığı vakit ile takyîd etmiştir. Evzâî ve Leys de bu görüştedir. Hasen-i Basrî de bu görüşte olmakla birlikte o, "Arefe günü sabah namazını kılınca (bırakır)" demiştir. Alimler, telbiyenin, cemreye ilk taşı atarken mi yoksa son taşı attıktan sonra mı bırakılacağı konusunda ihtilaf etmiştir. Alimler çoğunluğu, ilk taşı atarken bırakılması görüşündedir. Ahmed ve bazı Şafiîler ise son taşı attıktan sonra birakılacağı görüşündedir. İbn Huzeyme'nin Fadl'dan naklettiği şu söz bu grubun görüşüne delil niteliğindedir: "Arafat'tan Resûlullah ile birlikte ayrıldım. Resû-lullah, akabe cemresinde taş atana kadar telbiye getirmeye devam etti. Her taş atışında tekbir getiriyordu. Attığı son taşla birlikte telbiye getirmeyi de bıraktı." İbn Huzeyme, "Bu sahih bir hadis olup, bu konudaki diğer rivayetleri açıklayıcı niteliktedir. "Akabe cemresine taş atıncaya kadar" sözü ile taş atmayı tamamlamak kastedilmiştir" demiştir. 102- Bâb "Kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse kolayına gelen bir kurban kesmesi gerekir. Kurban kesmeyen kimse, hac günlerinde üç, memleketine döndüğü zaman yedi olmak üzere oruç tutar ki hepsi tam on gündür. Bu söylenenler, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir."[106] 1688- Ebû Cemre şöyle demiştir: İbn Abbas'a temettü' haccmı sordum. Bana onu yapmamı emretti. Hedy kurbanını sordum. Bana, "Deve (dişi veya erkek), sığır, koyun kesmek veya (deve ya da sığırda) kurbana ortak olmak gerekir" dedi. Bazıları temettü haccını hoş karşılamazlardı. Bir gün uyudum ve rüyamda bir kişi bana, "Kabul olunmuş hac ve temettü haccı (umre):[107]" dedi. Daha sonra İbn Abbas'a rüyamı anlatınca "Allahü Ekber, Ebu'l-Kâsım'ın (Resûlullah) sünneti böyledir" dedi. Açıklama Urve'den gelen rivayette, "Kabul olunmuş umre ve kabul olunmuş (mebrûr) hac" şeklindedir. Ayette geçen, "Kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse" ifadesi güven içinde olma durumu ile ilgilidir. Çünkü aynı ayette "Güven içinde olunca" ifadesi yer almaktadır, Bu ayet, alimler çoğunluğunun, temettü haccınin sadece muhsar (hac yapması engellenmiş) olan kimselere mahsus olmadığı yönündeki görüşü lehine bir delildir. "(Deve ya da sığırda) kurbana ortak olmak gerekir": Çünkü bunlardan biri, birçok kişi (en fazla yedi kişi) için kurban olabilir. Bu hadis, Müslim'in Cabİr'den rivayet ettiği şu hadisle uygunluk göstermektedir: "Hac niyeti ile Resûlullah ile birlikte yola çıkmıştık. Resûlullah, deve ve sığırda, her biri için yedi kişi olacak şekilde kurban etmek üzere ortak olmamızı emretti." Şafiî ve alimler çoğunluğu da bu görüştedir. Onlara göre, kurbanın, nafile veya vacip olması arasında; iştirak edenlerin tamamının ibadet niyetinde olması ya da bir kısmının ibadet bir kısmının et elde etme niyetinde olması arasında fark yoktur. 103- Kurbanlık Deveye Binmek "Biz, büyük baş hayvanları da sizin için Allah'ın (dininin) işaretlerinden (kurban) kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Şu halde onlar, ayaklan üzerinde dururken üzerlerine Allah'ın ismini anınız (ve kurban ediniz). Yan üstü yere düştüklerinde ise artık (canı çıktığında) onlardan hem kendiniz yiyin, hem de ihtiyacını gizleyen - gizlemeyen fakirlere yedirin. İşte bu hayvanlan biz, şükrede-siniz diye sizin istifadenize verdik. Onların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır. Sizi hidayete erdirdiğinden dolayı Allah'ı büyük tanıyasınız diye O, bu hayvanları böylece sizin istifadenize verdi. (Ey Muhammedi) Güzel davrananlan müjdele!"[108] Mücahid şöyle demiştir: "Develerin bedeni büyük olduğu için, "büdn" olarak isimlendirilmiştir. Kani1, dilenci demektir. Mu'ter ise, zengin veya fakir, kurbanların etrafında dolaşan kimselere denir. "Allah'ın şiarlarından kılmak" onları büyütmek ve güzel görmek anlamındadır." 1689- Ebû Hureyre radıyaiiâhu anh şöyle rivayet etmiştir: "Resûlullah kurbanlık deve götüren birini gördü. Ona, "Bin ona" buyurdu. Adam, "O kurbanlık devedir" dedi. Hz. Peygamber "Bin ona" buyurdu. Adam yine, "O kurbanlık devedir" dedi. Bunun üzerine Resûlullah ikinci veya üçünjsü defasında, "Yazık sana, bin şu deveye!" buyurdu.[109] 1690- Enes'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Resûlullah kurbanlık deve götüren bir kimse gördü. Ona, "Bin ona" buyurdu. Adam, "O kurbanlık devedir" dedi. Hz. Peygamber "Bin ona" buyurdu. Adam yine, "O kurbanlık devedir" dedi. Resûlullah üçündü kez, "Bin şu deveye!" buyurdu.[110] Açıklama Buhârî, ayetteki "Onlarda sizin için hayır vardır" ifadesinin genel olmasından yola çıkarak kurbanlık deveye binmenin caiz olduğu hükmüne ulaşmıştır. Ayrıca bu konuda, İbrahim en-Nehaî'nin, "dileyen biner dileyen sütünü sağar" sözüne işarette bulunmuştur. Bu rivayeti, İbn Ebû Hatim ve diğer bazı alimler "ceyyid" (sağlam) bir senetle nakletmiştir. Hadiste geçen "Bin ona" ifadesi, kurban ister nafile olsun isterse vacip bir kurban olsun ona binmenin caiz olduğuna delil teşkil etmektedir. Çünkü Hz. Peygamber, kurban sahibine, kurbanının nafile mi yoksa vacip bir kurban mı olduğunu sormamıştır. Bu da caizlik hükmünün, kurbanın nafile veya vacip olması ile değişmeyeceğini gösterir. Kurtubî şöyle der: Hz. Peygamber, "Yazık sana" ifadesini, durumunu bildiği halde Efendimiz'e itiraz ettiği için onu edebe davet amacıyla söylemiştir. İbn Abdilberr ve İbnü'l-Arabî de bu konuda keskin ve mübalağalı bir ifade ile, "Bütün bu sözlerden sonra itiraz eden kimseye yazık! Eğer Hz. Peygamber ile Allah arasında (helak etmeme konusundaki) anlaşma olmasaydı bu kişi kesin helak olurdu" demiştir. Hadiste, fetva tekrar edilmiştir. Verilen fetvaya hemen uymak menduptur. Fetvayı yerine getirmeyen kimse kınanır. Yolculuğa çıkarken büyüklerin peşinden onlarla birlikte gitmek caizdir. Büyük olan kimse de eğer bunda küçük için bir yarar görüyor ise reddetmez. Buharı, vakfeden kişinin, vakfettiği maldan yararlanmasının caiz olduğu sonucunu çıkarmıştır. Genel vakıflarda alimler çoğunluğu da bu görüştedir. Özel vakfa gelince kişinin kendisine vakıf yapması Şafiîler ve diğer bazı alimlere göre sahih olmaz. Bu konuya ileride inşallah temas edilecektir. 104- Kurbanlık Hayvanı Beraberinde Getirmek 1691- İbn Ömer radıyaiiâhu anhümâ şöyle anlatır: "Resûlullah Veda Haccında, hacdan önce bir umre yaptı ve beraberinde Zülhukyfe'den hedy kurbanı getirdi. Hz. Peygamber önce umre sonra da hac niyetiyle telbiye getirdi. Diğer insanlar da Resûlullah ile birlikte hacca kadar bir umre yaptılar. Bazıları hedy kurbanı getirmiş bazıları da getirmemişti. Resûlullah Mekke'ye geldiği zaman "Hedy kurbanı bulunanlar haccmı tamamlayana kadar ihramdan çıkmasın, kurbanı bulunmayanlar ise Kabe'yi tavaf edip, safa ile Mer-ue arasında sa'y ettikten sonra traş olup ihramdan çıksın. Kurban bulamayanlar ise hac sırasında üç, evine döndükten sonra da yedi gün olmak üzere (toplam on gün) oruç tutsun" buyurdu. Resûlullah Mekke'ye gelince tavaf etti. İlk önce (Hacerü'l-Esved) rüknünü istilam etti. Sonra ilk üç tavafı koşarak, kalan dört tavafı ise yürüyerek yaptı. Tavafı bitirince makam-ı İbrahim'de iki rekat namaz kıldı. Selam verip Safa'ya gitti. Safa ile Merve arasında yedi kez sa'y etti. Haccını tamamlayıp bayramın ilk günü kurbanını kesinceye kadar ihram yasaklarından hiç birini işlemedi. Daha sonra Kabe'yi tavaf etti. Artık ihram yasaklarının tamamı onun için helal hale gelmişti. Hedy kurbanı getiren herkes onun gibi yapmıştı. 1692- Urve'nin rivayetine göre, Hz. Âişe ona, Resûlullah'ın hacdan önce umre yaptığını; tıpkı Salim'in babası yoluyla Hz. Peygamber'den naklettiği gibi diğer (bazı) insanların da onun gibi yaptığını haber vermiştir. Açıklama Develer, Hill bölgesinden Harem bölgesine getirilmektedir. Mühelleb şöyle demiştir: "Buhârî, burada, kurbanlık hayvanın, Hill bölgesinden alınıp Harem bölgesine getirilmesinin sünnet olduğunu belirtmek istemiştir. Eğer Harem bölgesinden satın almış ise, hac yapacağı zaman onu Arafat'a götürür." Malik de aynı görüştedir. O, "Eğer böyle yapmazsa yerine bedel vermesi gerekir" demiştir. Leys de bu konuda aynı kanaatte olduğunu belirtmiştir. Alimler çoğunluğuna göre ise, kurbanlık hayvan ile birlikte Arafat'ta vakfe yapar ise güzel olur. Yapmaz ise (yani kurbanı Harem bölgesinin dışına çıkarmaz ise) bedel vermesi gerekmez. Ebû Hanife şöyle der: "Bu bir sünnet değildir. Hz. Peygamber, meskeni Harem bölgesinin dışında olduğu için kurbanını Hil! bölgesinden getirmiştir. Bütün bunlar deve ile ilgilidir. Sığır hakkında bu görüşü söylemek, bundan daha zayıftır. Koyun hakkında söylemek ise en zayıfıdır." Malik, "Kurbanlık hayvan, Arafat'tan veya ona yakın bir yerden getirilir. Çünkü çok uzun mesafeden kurbalık hayvanı alıp getirmek onu güçsüz bırakır" demiştir. Kurbanlık hayvan, mîkat yerlerinden biri olan Zülhuleyfe'den getirilmiştir. Buna göre kurbanın, .mîkat yerlerinden veya diğer uzak yerlerden getirilmesi menduptur. Bu da çoğu kimsenin bilmediği bir sünnettir. Nevevî ise şöyle der: "Tavaf ve sa'yi yaptıktan sonra traş olup ihramdan çıkılır. Bu hadis, başı usturaya vurmanın veya traş etmenin de menâsikten olduğuna bir delildir. Doğru olan görüş de budur. Hz. Peygamber, usturaya vurmak daha faziletli olmasına rağmen, hacdan sonra usturaya vurdurulabilsin diye traş olmayı emretmiştir." Orada, kurban edecek hayvan bulamayan kimsenin belirtildiği şekilde oruç tutması gerekir. Kişinin şu hallerden biri ile karşı karşıya kalması "bulamama" kapsamında değerlendirilir: Kurbanı veya bedelini bulamaması ya da parası olduğu halde daha önemli bir şey için bu paraya ihtiyacı bulunması; parası bulunduğu halde satıcının hayvanı satmaktan kaçınması veya yüksek fiyatla satmak istemesi hali. Bu durumda kişi, Kur'an'da belirtildiği şekilde oruç tutar. Hacda tutulacak olan üç günlük oruç, ihrama girildikten sonraki zaman içinde tutulur. Nevevî şöyle demiştir: "Bu efdal olanıdır. İhrama girmeden önce tutar ise sahih olan görüşe göre bu da geçerli olur. Umre ihramından çıkmadan önce tutmak ise sahih olan görüşe göre geçerli olmaz. Malik de bu görüştedir. Sevrî ve rey ekolüne mensup alimler bunun caiz olduğunu söylemiştir. "Artık ihram yasaklarının tamamı onun için helal hale gelmişti" ifadesi, kıran haccı yapan kimsenin kudüm tavafı yapmasının ve eğer ardından sa'y yapılacak ise bu tavafta remel yapılmasının, sa'yin tavaf olarak adlandırılmasının ve ifâda (ziyaret) tavafının kurban bayramının ilk günü yapılmasının meşru olduğunu göstermektedir. 105. Hedy Kurbanını Yoldan Satın Almak 1693- Nâfi1 şöyle anlatır: "Abdullah İbn Ömer'in oğlu Abdullah babasına, "Burada kal, çünkü ben, senin (hac yapmana) engel olmayacaklarından emin değilim" dedi. Ibn Ömer de ona, "Öyle bir şey olursa ben de Resûlullah'm yaptığı gibi yaparım. Allah Teâlâ, "Andolsun ki Resûîulbh'ta sizin için güzel bir örneklik vardır"[111] buyurmuştur. Siz şahit olun ki umre yapmayı kendime vacip kıldım (niyet ettim)" dedi, umre niyetiyle ihrama girdi ve yola çıktı. Beydâ bölgesi sırtlarına varınca, hac ve umre için telbiye getirdi. "Hac ve umre arasında, ihramdan çıkma bakımından bir fark yoktur" dedi ve Kudeyd bölgesinden bir kurban satın aldı. Hac ve umre için bir tavaf yaptı. İkisini de tamamlamadıkça ihramdan çıkmadı. Açıklama "Umre niyetiyle İhrama girdi" ifadesi, mîkat yerlerinden önce ihrama girmenin caiz olduğunu göstermektedir. Alimler bu konuda ihtilaf etmiştir. Ibnü'l-Münzir bunun caizliği konusunda icma bulunduğunu nakletmektedir. Bir görüşe göre, mîkat yerinde ihrama girmekten daha faziletlidir. Başka bir görüşe göre ondan daha düşük seviyededir. Bir görüşe göre eşittir. Diğer bir görüşe göre ise belirli mîkat yerleri olanların oradan girmesi daha faziletlidir. Aksi takdirde kişinin, evinden çıkarken ihrama girmesi daha faziletlidir. 106- Zülhuleyfede Kurbanlığa Bellik Koyup Gerdanlık Taktıktan Sonra İhrama Girmek Nâfi1, "İbn Ömer Medine'den bir hedy kurbanı göndereceği zaman ona Zülhuleyfe'de bellik koyar ve gerdanlık takardı. Deve yüzü kıbleye bakar bir halde otururken o, kılıcının ucu ile sağ hörgüçte bellik yapar ve deveye gerdanlık takardı" demiştir. 1694-1695- Misver İbn Mahrame ve Mervan şöyle demişlerdir: "Hz. Peygamber, Hudeybiye anlaşmasının yapıldığı yıl, bir kaç onluk yüzer kişilik on civarında sahâbî grubu[112] ile birlikte yola çıkmıştı. Zülhuleyfe'ye geldikleri zaman Resûlullah kurbanlık hayvana gerdanlık takmış, bellik koymuş sonra da ihrama girmişti." [113] 1696- Hz. Âİşe (r.anha) şöyle demiştir: "Resûlullah'm kurbanının gerdanlığını kendi ellerimle büktüm. Hz. Peygamber de onu taktı, kurbana bellik koydu ve gönderdi. Bunu yaptıktan sonra, önceden helal olan şeylerden hiçbiri haram hale gelmedi (yani ihram yasaklan başlamadı)". [114] Açıklama Bu hadis, kurbana bellik koymanın meşru olduğunu göstermektedir. Bellik koymanın faydası, o hayvanın kurban olduğunu belirtmek, ihtiyacı olanların bilmesini sağlamaktır. Hatta böylece başka hayvanlar ile karışır veya kaybolur ise ayrılması sağlanmış olur. Diğer yandan bir kenarda telef olmak üzere bırakılır ise, belliğinden miskinler onun kurban olduğunu anlar da, Allah'ın işaretlerinden olan bu kurbana hurmeten telef olmasın diye onu yerler ve yenilmesini teşvik ederler. 107. Kurbanlık Deve Ve Sığırların Gerdanlarını Bükmek 1697- Hafsa (r.anha) şöyle anlatır: Resûlullah'a, "Ey Allah'ın Resulü! Sen ihramdan çıkmadığın halde insanlar neden çıktılar?" diye sordum. Bana, "Ben saçlarımı dağılmaması için topladım, hedy kurbanıma gerdanlık takdim. Haca tamamlamadıkça ben ihramdan çıkamam" buyurdu. 1698- Hz, Âişe (r.anha) şöyle demiştir: "Resûlullah hedy kurbanını Medine'den hazırlardı. Ben kurbanın gerdanlıklarını bükerdim. (Gönderdikten sonra) Hz. Peygamber ihramlı kimsenin kaçındığı şeylerin hiçbirinden kaçmmazdı." 108- Kurbanlık Hayvana İşaret (Bellik) Koymak Urve, Misver'in şöyle dediğini nakletmiştir: "Resûlullah kurbanına gerdanlık takmış, bellik koymuş ve umre niyetiyle İhrama girmiştir." 1699- Hz. Âişe (r.anha) şöyle demiştir: "Resûlullah'm kurbanının gerdanlığını büktüm. Hz. Peygamber de kurbana bellik koydu ve gerdanlığı ona taktı (ya da ben takmıştım) sonra onu Kabe'ye gönderdi. Kendisi ise Medine'de kaldı. Bunu yaptıktan sonra, önceden helal olan şeylerden hiçbiri haram hale gelmedi (yani ihram yasakları başlamadı)". Açıklama Bu hadis, kurbana bellik (işaret) koymanın meşru olduğunu göstermektedir. Bellik koyma, hayvanın derisini kanatıp orada iz bırakmak suretiyle yapılmaktadır. Bu, onun kurban olduğuna bir işarettir. Selef ve ondan sonra gelen alimlerin çoğunluğu bu görüştedir. Tahâvî, "İhtilafü'l-Ulemâ" adlı eserinde, Ebû Hanife'ye göre bunun mekruh olduğu görüşünü nakletmiştir. Diğer alimler ise, Hz. Pey-gamber'e tâbi olma bakımından bunun müstehap olduğunu söylemiştir. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed bunun güzel bir davranış olduğunu belirtmiştir. Malik, bellik koymanın, hörgücü bulunan kurbanlara mahsus olduğunu söylemiştir. Tahâvî, "Hz. Âişe ve İbn Abbas'tan gelen bir rivayette bellik koymanın tercihe bırakıldığını, dolayısıyla bunun, bellik koymanın menasikten olmadığını gösterdiğini, fakat Hz. Peygamber yaptığı için mekruh da demlemeyeceğini" söylemiştir. Hattâbİ ve diğer bazı alimler, bellik koymanın müsle olduğunu belirterek mekruh görmelerinin kabul edilemez olduğunu söylemiştir. Bu, hayvanın kulağını (hafifçe) kesmek vb. işaret koyma amacıyla yapılan ve tıpkı sünnet olma, hacamat yapma gibi müsleden farklı bir uygulamadır. Rivayete göre, İbrahim en-Nehaî de, bellik koymayı mekruh görmüştür. Bunu Tirmizi şöyle nakletmiştir: "Ebu's-Sâib'i şöyle derken işittim: "Veki'in yanında idik. Bir kimse gelip, "İbrahim en-Nehaî'ye göre, bellik koymanın müsle olduğu yönünde bir rivayet var" dedi. Veki' de, "Ben size Resûlullah bellik koydu" diyorum, siz bana, "İbrahim şöyle dedi" diyorsunuz. Senin gibilerini hapsetmek lazım!" demiştir." 109- Hayvanın Boynuna Eliyle Kalâid Asmak Muhtasar Fethu'l-Bârî 1700. Amre bt. Abdurrahman şöyle demiştir: Ziyâd İbn Ebû Süfyan, Hz. Aişe'ye yazdığı mektupta şöyle diyordu: İbn Ab-bas, "hacıya haram otan şeyler hedy kurbanı gönderen kişiye de kurbanı kesilin-ceye dek haram olur" dedi. Amre bt. Abdurrahman'm rivayetine göre o yazılan cevapta Hz. Aişe şöyle demişti: "İbn Abbas'ın dediği gibi değil. Resûlullah'ın saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem hayvanının boynuna takacağı ipi ben ellerimle ördüm, sonra da Resülullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem bunu elleriyle hayvana taktı. Hayvanı da babamla birlikte Kabe'ye gönderdi. Hayvan kesilinceye dek Allah'ın helal kıldığı bir şey Resûlullah'a haram olmadı". Açıklama Hedy kurbanı gönderen veya boynuna kalâid asan kimse ihrama girmiş sayılır mı? Hedy hayvanının boynuna kalâid asmada iki farklı durum söz konusudur: 1- Kişinin hac niyeti ile yola çıkması ve yanında hedy kurbanını götürmesi. Bu durumda ihrama girerken taklîd[115] ve iş'âr yapar. [116] 2- Kişinin kendisi memleketinde kaldığı halde hayvanını (Mina'da kesilmek üzere) bir başkasıyla göndermesi. Bu durumda kişi memleketinde iken hayvanın boynuna kalâid takar. Yukarıda yer alan hadis de bunu gerektirmektedir. Saîd İbn Mansûr şunu rivayet etmiştir: Bize Hüşeym, Yahya İbn Said'den rivayetle şöyle dedi: Hz. Âişe'ye "Ziyad hedy kurbanı gönderdiğinde, ihrama giren kişi nelerden kaçınmak zorundaysa hayvan kesilinceye dek onlardan kaçı- . nıyor" denildi. Bunun üzerine Hz. Âişe "Onun tavaf edecek Kabe'si de var mı?" dedi. İmam Mâlik ei-Muuattâ'da, Yahya İbn Said'in Muhammed İbn İbrahim et-Teymî'den o da Rebîa' İbn Abdullah İbn Hudeyr'den rivayet ettiğine göre o, elbise giymermiş bir adam gördü. Durumunu sorduğunda onun hedy kurbanına kalâid taktığını söylediler. Bunun üzerine Rebîa şöyle dedi: Ben Abdullah b. Zübeyrle karşılaştım. Kendisine bu durumu söylediğimde "Kabe'nin Rabbine andolsun ki bu bir bid'attır" dedi. İbn Ebî Şeybe bunu şu şekilde rivayet etmiştir: Rebîa, İbn Abbas'ı Hz. Ali zamanında Basra valisi olduğu sırada Basra'da elbiselerini çıkarmış oturuyorken onu gördü. Böylece İmam Mâlik'in rivayetin de adı verilmeyen kişinin İbn Ab-bas olduğu anlaşılmaktadır. İbnü't-Tîn şöyle der: İbn Abbas bu konuda bütün fakihlere muhalefet etmiştir. Hz. Âişe radıyaiiâhu anh, delil olarak Hz. Peygamber'in fiilî sünnetini nakletmiş bulunmaktadır. Bu konuda Hz. Âişe'nin rivayetinin esas alınması gerekir. İbn Abbas'ın, görüşünden dönmüş olması muhtemeldir. Zührî'den rivayet edildiğine göre, uygulama İbn Abbas'ın görüşünün aksi yönde yerleşmiştir. Ebu'l-Yemân nüshasında ve Beyhakî'nin rivayetinde Zührî şöyle demiştir: Bu konuda insanların gözünden körlüğü ilk gideren ve onlara sünneti açıklayan Hz. Âişe olmuştur. Hz. Âişe'nin söyledikleri Müslümanlara ulaşınca herkes bunu esas aldı ve İbn Abbas'ın fetvasını terk etti. Hadisten Çıkan Sonuçlar: 1- Önemli işler söz konusu olduğunda, üst seviyede bulunan kişiler, yardımcıları bulunsa bile bu işleri kendileri yaparlar. Özellikle sert emirlerin ve dinî işlerin yerine getirilmesi böyledir. 2- Alimler birbirini tenkit edebilir. 3- Nassa aykırı bir ictihad söz konusu olduğunda ictihad reddedilir. 4- Bir fiilin Hz. Peygamber'e özgü olduğu sabit oluncaya kadar aslolan onun fiilî sünnetine uymaktır. 110- Davara (Küçükbaş Hayvana) Kılâde Takmak 1701- Hz. Aişe radıyaiiâhu anha şöyle dedi: Hz. Peygamber saiiaüâhu aleyhi ve seüem bir kere hedy olarak davar (küçükbaş hayvan) gönderdi. 1702- Hz. Aişe radıyaiiâhu anha şöyle dedi: Hz. Peygamber'in hayvanının boynuna takılacak ipi ben örerdim. O, davarın boynuna kılâde takar daha sonra da ihrama girmeksizin ailesi ile birlikte bulunurdu. 1703- Hz. Aişe radıyaiiâhu anha şöyle dedi: Ben, Hz. Peygamber için davarlarına -ulâde örerdim. O da bununla birlikte davarını gönderir, sonra ihrama girmeksizin ve ihramın yasaklarını yapmaksızın beklerdi. 1704- Hz. Aişe radıyaiiâhu anha şöyle dedi: Ben, Hz. Peygamber, ihrama girme-ien önce onun hedy hayvanları için kılâde ördüm. Açıklama Davarların (küçük baş hayvanların) boynuna kılâde takmanın hükmü: İbnü'l-Münzir şöyle demiştir: İmam Mâlik ve reyciler davarların boynuna kılâde takmayı kabul etmemişlerdir. Bir başkası şunu da eklemiştir: Bu hadisin onlara ulaşmadığı anlaşılmaktadır. Onların bu konuda bir delili de bulunmayıp tek dayanakları, bir kısmının ileri sürdüğü "hayvan, taklîd sonucunda zayıf düşer" sözleridir. Bu ise zayıf bir delildir. Çünkü kılâde, alâmet olmak üzere takılır. Bu görüşte olanlar hayvanın iş'ar sonucunda zayıf düşmesi sebebiyle iş'ar yapılmayacağında, hayvanı zayıf düşürmeyecek şekilde kılâde takılabileceğinde ittifak etmişlerdir. Hanefîler aslen davarın hedy hayvanı olmadığını söylemişlerdir ki yukarıdaki hadis onlar aleyhine başka bir delildir. İbn Abdilber şöyle der: Davarın hedy olmayacağını savunanlar Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem yalnızca bir kere hac yaptığını ve bu haccında da hedy olarak davarı kesmediğini söylemişlerdir. (İbn Hacer der ki): Bu söylediklerinin onların görüşüne nasıl delil olacağını bilmiyorum! Çünkü yukarıdaki hadisler kendisinin ailesi ile birlikte (Medine'de) kaldığı halde hedy olarak davar gönderdiğini göstermektedir. Bu olay kesin olarak onun haccından önce meydana gelmiştir. 111- Yünden Kılâde Yapmak 1705- Mü'minlerin annesi Hz. Aişe radıyaiiâhu anha şöyle dedi: Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem hedy kurbanlarının kılâdelerini, elimde bulunan yünlerden ördüm. 112- Hayvanın Boynuna Ayakkabı Asmak 1706- Ebû Hureyre hu anh şöyle dedi: Hz. Peygamber saiiaiiahu aleyhi ve sdiem hedy hayvanını yanında götüren bir adam gördü ona "hayvanına bin" buyurdu. Adam "o hedy hayvanıdır" dedi. Hz. Peygamber yine "ona bin" buyurdu. Ben (Ebû Hureyre), o hayvana binen adamın Hz. Peygamberle birlikte gittiğini, hayvanın boynunda da (onun hedy olduğunu belli etmek üzere asılmış) ayakkabı bulunduğunu gördüm. Açıklama: Burada ayakkabı cinsi kastedilmiş olabileceği gibi tek bir ayakkabı da kastedilmiş olabilir. Sevrî iki ayakkabı asmanın şart olduğunu söylemiş, onun dışındakiler ise tek bir ayakkabının yeterli olacağını söylemişlerdir. Bir kısım fakih de şöyle demiştir: Ayakkabı asmak şart değildir, onun yerine geçen herhangi bir şey de olur hatta su kırbası bile asılabilir. Ayakkabı asmanın hikmeti olarak şu söylenmiştir: Bu yolculuğa ve bu konudaki ciddiyete işarettir. Şayet hikmet bu ise, hayvanın boynuna yalnızca ayakkabı asılabilir. İbnü'l-Müneyyir eUHâşiye adlı kitabında şöyle demiştir: Araplar ayakkabıyı da bir tür binek gibi görürler. Çünkü ayakkabı, giyenin ayağını korur, yorgunluğunu giderir. Hatta kimi şairler ayakkabıya mecazen "deve" demişlerdir. İhrama Siren kişinin, Allah için giyeceklerinden soyutlanması gibi, hayvanını hedy olarak belirleyen kişi de Allah için gerek hayvan türünden gerek diğer türden olan bineğinden vazgeçmiş gibi olur. Bu yüzden hayvanın boynuna tek ayakkabı değil iki ayakkabı asmak müstehab görülmüştür. 113- Hedy Olarak Belirlenen Büyükbaş Hayvanların Sırtına Heybe Vb. Koymak İbn Ömer radıyaiiâhu anh, hayvanın sırtındaki heybenin yalnızca sırt tarafına gelen kısmını yarardı. Hayvanı kestiğinde de kanın heybeyi bozmasından korktuğu için heybeyi çıkarır sonra da onu tasadduk ederdi. 1707- Hz. Ali radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Resûlullah saiiaiiahu aleyhi ve seüem kestiğim hedy hayvanının üzerinde bulunan heybeyi ve hayvanın derisini tasadduk etmemi emretti. [117] Açıklama: Mühelleb şöyle demiştir: Hayvanın heybesini tasadduk etmek farz değildir. İbn Ömer, Allah yolunda kestiği bir hayvandan hiçbir şeyi kendine almak istemediğinden ve Allah'a izafe edilen bir şeyden dönmek istemediğinden böyle yapmıştır. Heybenin sırt tarafının yarılmasının sebebi hayvanın sırtındaki iş'ann görülmesi, heybenin altında kalmaması içindir. 114- Hedy Kurbanını Yolda Satın Alıp Kılâde Takmak 1708- Nâfi' şöyle dedi: İbnü'z-Zübeyr'in halifeliği döneminde Harûrîlerin[118] hac yaptığı yıl İbn Ömer radıyaiiâhu anh hacca gitmek istedi. Ona " Abdullah b. Zübeyr ile Haccâc ve taraftarları arasında savaş var. Onların seni alıkoymalarından korkuyoruz" denildi. îbn Ömer "Andoisun Allah'ın Resulünde sizin için en güze! bir örnek vardır"[119] âyetini okuduktan sonra şöyle dedi: "O zaman ben de Hz. Peygamber'İn saiiaiiâhu aleyhi w seiiem yaptığı gibi yaparım. Sizi şahit tutarım ki ben Umre'ye niyet ettim". Beydâ' denilen yere vardığında şöyls dedi: "Haccın da umrenin de durumu aynı. Sizi şahit tutarım ki ben hac ile umreyi birlikte yapacağım" dedi. Satın aldığı hedy kurbanını boynuna kılâde takılmış olduğu halde yanında götürdü. Kabe'ye gelip tavaf yaptı. Safa ve Merve arasında sa'y yaptı. Bundan fazla bir şey yapmadı. Kurban bayramı gününe kadar ihramdan çıkmadı. Sonra tıraş olup hayvanını kesti. İlk tavaf ile birlikte hem hac hem de umre tavafını yaptığını kabul etti. Sonra da "Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem de böyle yaptı" dedi. 115- Kişinin, Hanımlarının Bir Talebi Olmaksızın Onlar Adına Büyük Baş Hayvan Kesmesi 1709- Amre bt. Abdurrahman, Hz. Âişe'den radıyaiiâhu anha şunları işittiğini aktardı: Zilkâde'nin bitmesine beş gün kala Resûlullah saiiaMhu aleyhi ve seiiem ile birlikte yola çıktık. Yalnızca hac yapacağımızı düşünüyorduk. Mekke'ye yaklaştığımızda Hesûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem yanında hedy bulunmayan kimselere tavaf yaptıktan ve Safa ile Merve arasında sa'y yaptıktan sonra ihramdan çıkmalarını emretti- Bayram günü bize sığır eti getirildi. Ben "bu nedir?" diye sordum. Getiren "Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seııem bu sığırı eşleri için kesti" dedi. Alimlere göre sığırın boğazının, göğsüne yakın yerinden kesilmesi[120] caiz olmakla birlikte boynundan kesilmesi müstehabtır. Nitekim, el-Bakara sûresinde sığır kesimi olayı anlatılırken, boğazdan kesmeyi ifade eden "zebh" kelimesi kullanılmıştır. [121] Hadis, hedy ve kurbanların etlerinden yemenin caiz olduğunu gösterir. 116- Minada, Peygamberin Hayvanını Kestiği Yerde Hayvanı Kesmek 1710- Nâfi' şöyle dedi: Abdullah b. Ömer radıyaiiâhu anh, kurban kesim yerinde hayvanını keserdi. UbeyduIIah "yani Resûlullah'ın kestiği yerde" dedi. 1711- Nâfi' şöyle dedi: Abdullah b. Ömer radıyaiiâhu anh hedyini gecenin sonunda Cem/Müzde life'den Hz. Peygamber'in hedyini kestiği yere, içinde hür ve kölelerin bulunduğu hacılar ile birlikte gönderirdi. Açıklama İbnü't-Tîn şöyle demiştir: Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem hedyini kestiği yer, mescidin yanındaki birinci şeytan taşlama yerinin yakınındadır. Hayvanı burada kesmek diğer yerlerde kesmeye göre daha faziletlidir, çünkü Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurmuştur: "Kesim yeri burasıdır. Bütün Mina kesim yeridir". Bu hadisi Müslim, Câbir'den şu şekilde nakletmiştir: "Ben hedyi burada kestim. Mina'nm bütün her yeri kurban kesim yeridir. Sizler konakladığınız yerlerde kesin". Hadisten ilk anda anlaşıldığına göre Hz. Peygamber'in saüaiiâhu aleyhi orada kesmesi, ibadete ilişkin bir sebepten değil rastgele olmuştur. Ancak İbn Ömer, Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem her fiiline tam tamına uymak konusunda ısrarcı olduğu için Hz. Peygamber'in kestiği yerde hedyi kesmiştir. 117- Kişinin Hedy Kurbanını Kendisinin Kesmesi 1712- Enes radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Hz. Peygamber saiiaiiâhj aleyhi ve seiiem kendi elleriyle, ayakta dikilmiş oldukları halde yedi deveyi kesti. Medine'de iki tane boz renkli boynuzlu koç kesti. 118- Deveyi, Bağlı İken Kesmek 1713- Ziyad İbn Cübeyr şöyle dedi: İbn Ömer'i gördüm. Devesini kesmek için çöktüren bir adamın yanına giderek ona "onu kaldır. Muhammed'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem sünnetine uygun bir şekilde ayakta bağlı olarak kes" dedi. Açıklama: Hadisten Çıkan Sonuçlar: 1- Devenin belirtilen şekilde kesilmesi müstehabtır. Hanefîlere göre devenin ayakta veya çökmüş halde kesilmesi fazilet açısından eşittir. 2- Bilmeyen kişiye bilmediği şey öğretilir. 3- Sünnete aykırı olarak yapılan iş mubah olsa bile buna sessiz kalınmaz. 4- Buharı ve Müslim, kitaplarında bu hadisi delil getirdiklerine göre sahabenin "şu sünnettendir" sözü merfu' hadis hükmündedir. [122] 119- Büyük Baş Hayvanın Ayakta Olduğu Halde Kesilmesi Ibn Ömer bunun Hz. Peygamberin saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem sünneti olduğunu söylemiştir. İbn Abbas da Hac sûresinde hedyin kesiminden bahseden âyette geçen "savâf1 sözcüğünün "ayakta oldukları halde" anlamına geldiğini söylemiştir. 1714. Enes rad.yaiiâhu anh şöyle dedi: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Medine'de öğleyi dört rekat olarak kıldı. Zülhuleyfe'de ikindiyi iki rekât olarak kıldı ve geceyi orada geçirdi. Sabah olunca devesine bindi. "Lâ İlahe illallah" ve "sübhanallah" diyordu. Beydâ denilen yere varınca her ikisini söyleyerek telbiye getirdi. Mekke'ye girince yanındakilere İhramdan çıkmalarını emretti. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem kendi eliyle ayakta oldukları halde yedi deve kesti. Medine'de de iki tane boz, boynuzlu koç kesti. 1715- Enes radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve kiiu» tjl namazını Medine'de dört rekât, ikindi namazını Zülhuleyfe'de iki rekât ki. Sonra orada geceledi. Sabah olunca namazı kılıp devesine bindi. Beydây?, q lince umre ve hac için niyet etti. 120. Hedy Kurbanından Kasaba Bir Şey Verilmez 1716- Hz. Ali radıyallâhu anh şöyle dedi: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem hedy olan deve kesilirken başında bulunmam için beni gönderdi. Ayrıca hayvanın etini dağıtmamı ve hayvanın heybesini ve derisini tasadduk etmemi bana emretti. Ben de bunları aynen yerine getirdim. 1716- Hz. Ali radıyallâhu anh şöyle dedi; Hz. Peygamber, kesilen hedy kurbanının başında durmamı ve kasaplık ücreti olarak hayvanın etinden herhangi bir şey vermememi emretti. Açıklama Hz. Peygamber, Hz. Ali'den yalnızca kesim sırasında hayvanın başında bulunmasını istemiş olabileceği gibi bundan daha genel olarak hayvanın yemine, otlamasına, sulanmasına vb. konulara dikkat etmesini de istemiş olabilir. Bu rivayette kesilecek hayvanların sayısı belirtilmemiştir. Bu ikisi dışında üçüncü bir rivayette bunların sayısının yüz deve olduğu belirtilmiştir. Ebû Dâvud, Mücâhid aracılığıyla Hz. Ali'den şunu rivayet etmiştir: "Hz. Peygamber otuz deve kesti. Sonra da bana geri kalanları kesmemi emretti, ben de kestim". Bundan daha uzun olan sahihi Müslim'in Câbir'den rivayet ettiği hadistir ki bir bölümü şöyledir: "Daha sonra Hz. Peygamber kesim yerine gitti, altmış üç deve kesti. Sonra bıçağı Ali'ye verdi. O da geri kalanları kesti. Ali'yi hedye ortak kıldı. Sonra her bir kurbanın bir parçasının alınmasını emretti. Bunlar bir tencereye kondu ve pişirildi. Hz. Peygamber ve Hz. Ali bunların etlerinden yediler, çorbasını içtiler". Bundan anlaşıldığına göre kesilen develerin sayısı yüz idi. Hz. Peygamber altmış üç tanesini kesti, geri kalanları da Hz. Ali kesti. Bu hadisten ilk anda kasaba hiçbir şey verilmemesi anlaşılmaktaysa da asıl kastedilen kasaba, hayvan kesim ücreti olarak etlerden bir şey verilmemesidir. 121- Hedy Kurbanının Derisi Tasadduk Edilir. 1717- Hz. Ali radıyaiiâhu anh, Hz. Peygamberin kendisine, hedy kurbanının başında bulunmayı, bunların etlerini, derilerini ve heybelerini dağıtmayı, kasaplık ücreti olarak (etlerinden) bir şey vermemeyi emrettiğini söyledi. Açıklama: Hayvanı kesen kasaba, ücret olarak kesilen hayvandan vermenin hükmü: İbn Huzeyme şöyle demiştir: Burada dağıtmaktan kasıt, her bir deveden alınmasını emredip pişirilen bir parça et hariç geri kalanının fakirlere dağıtılma-sıdır. Kasaba verilmesini yasaklaması ise kasaplık ücreti olarak verilmesi ile ilgilidir. Beğavî de Şerhu's-sünne isimli eserinde bu görüşü kabul ederek şöyle demiştir: Kasaba ücreti tam olarak ödendikten sonra, şayet fakir ise tıpkı diğer fakirlere verildiği gibi ona da bu etten verilmesinde bir sakınca yoktur. Kimileri şöyle demiştir: Kasaba ücret olarak verilmesinin yasaklanması, verilen şeyin bedel yerine geçmesindendir. Ancak bunun sadaka veya hediye olarak verilmesi yahut da ödenen ücretten başka fazladan verilmesi kıyasa göre caizdir. Kurtubî şöyle demiştir: Hadiste, "deri" ve "heybe", "efe atfedilerek zikredil-diğinden, -etlerin hükmünün onlara da verilmesi sebebiyle- derilerin ve heybelerin de satılamayacağını gösterir. Fakihler onun etinin satılamayacağı konusunda ittifak etmişlerdir. Derileri ve heybeleri de aynı hükme tabidir. Evzâî, Ahmed, İshak ve Ebû Sevr bunu caiz görmüştür. Şâfiîlerdeki görüşlerden biri de bu yöndedir. Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: Kurban kesilince kimlere dağıtılıyorsa bu satımdan elde edilen bedel de onlara verilir. 122- Hedy Kurbanın Semeri Tasadduk Edilir 1718- Hz. AH Radıyaiiâhu Anh Şöyle Dedi: Hz. Peygamber saüaiiâhu aleyhi ve seiiem yüz deveyi hedy kıldı. Bana bunların etlerini taksim etmemi emretti, ben de taksim ettim. Sonra da emretti heybesini taksim ettim. Sonra emretti, derisini taksim ettim. Açıklama: Hadiste şu hususlar yer almaktadır: 1- Hedy kurbanını sevk etmek, 2- Hedy kurbanını kesmek için başkasını vekil kılmak, 3- Hedy kurbanını kesmek, bunun için adam tutmak, hayvanın bakımını sağlamak, dağıtmak ve ortak kılmak konusunda başkasını vekil kılmak. 4- Allah hakkı olarak bir şey yapması gerekli olan kimsenin, bunun tamamını Allah'a ait kılması. Bunun bir benzeri de ekinlerdir. Ekinin uşru (onda biri (öşür) zekât olarak) fakirlere verilir. Ekin için yapılan harcama, fakirlere verilen onda bire dahil edilmez. 123- Bab "Bir zamanlar İbrahim'e Beytullah'ın yerini hazırlamış ve (ona şöyle demiştik): Bana hiçbir şeyi eş tutma; tavaf edenler, ayakta ibadet edenler, rükû ve secdeye varanlar için evimi temiz tut.İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan argın develer üzerinde sana gelsinler. Ta ki kendilerine ait bir takım yararlan yakînen görmeleri, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günler de Allah'ın ismini ansınlar . Artık ondan hem kendiniz yeyin, hem de yoksula, fakire yedirin. Sonra kirlerini gidersinler; adaklarını yerine getirsinler ve o Beytu'l-atik'i (Kabe'yi)tava^ etsinler. Durum böyle. Her kim, Allah'ın emir ve yasaklarına saygı gösterirse, bu, Rabbi-nin katında kendisi için daha hayırlıdır. [123] 124- (Hacda) Kesilen Hayvanların Etlerinden Yenilmesi Ve Tasadduk Edilmesi[124] Ubeydullah, Nâfi'İn İbn Ömer'den naklen şunları söylediğini belirtti: Ceza kurbanından ve adakların etlerinden kurbanı kesen kişi yiyemez. Bunun dışındakiler yenilir. Atâ' ise şöyle demiştir: Temettü' haccı yapan kişi kestiği hayvanın etinden yiyebilir, başkasına da yedirebilir. 1719- Câbir radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Biz, Mina'da kalınan teşrik günlerinden sonra üç gün daha kestiğimiz hayvanların etlerinden yerdik. Hz. Peygamber bize "yiyin ve yanınıza azık olarak alın" diye izin verdikten sonra biz de hem yedik hem de yanımıza aldık. (Hadisi rivayet eden İbn Cüreyc dedi ki): Atâ'ya "Câbir, Medine'ye gelinceye kadar, dedi mi?" diye sordum. Atâ "hayır" dedi. [125] 1720- Hz. Âişe radıyaUâhu anha şöyle dedi: Zilhicce ayının bitmesine beş gün kala Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ile birlikte yola çıktık. Yalnızca hac yapacağımızı zannediyorduk. Mekke'ye yaklaştığımızda Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem yanında hedy hayvanı olmayanların Kabe'yi tavaf etmelerini sonra da ihramdan çıkmalarını emretti. Bayram günü bize et getirildi. Ben: "Bu nedir?" diye sordum. "Bunu Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem eşleri için kesti" denildi. [126] Açıklama Konu başlığında Ubeydullah b. Ömer el-Umerî'den nakledilen sözü İbn Ebî Şeybe mevsûl olarak şu şekilde rivayet etmiştir: "Hedy olarak belirlenen hayvan ölmek üzere olur veya ayağı kırılırsa sahibi onu keser, ondan yer, yerine başka hayvan koymaz. Ancak bu, adak kurbanı veya ceza kurbanı İse yerine başkasını koyar". Bu görüş, Ahmed b. Hanbel'den rivayet edilen iki görüşten biridir. İmam Mâlik de bu görüştedir. Mâlik şunu da eklemiştir, "kişinin hastalık sebebiyle başını tıraş etmesinden kaynaklanan fidye de bunun dışındadır" demiştir. İmam Ahrned'den diğer rivayet ise şöyledir: "Kişi ancak tatavvu, temettü1 ve kıran kurbanlarından yiyebilir". Hanefîler de bu görüştedir. Çünkü onlara göre "temettü ve kıran haccmda kesilen kurban bir telafi değil ibadetin parçası olarak kesilmektedir". 125- Başın Tıraş Edilmesinden Önce Hayvanın Kesilmesi 1721- İbn Abbas'tan radıyaiiâhu anh rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber'e aleyhi ve seiiem, başını tıraş etmeden önce hayvanını kesenlerin durumu soruldu o "bir sakıncası yok, bir sakıncası yok" buyurdu. 1722- İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir: Bir adam Hz. Peygamber'e aleyhi ve seiiem: Şeytan taşlamadan önce ziyaret tavafı yaptım, dedi. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi veseiiem: "Bir sakıncası yok" buyurdu. Adam: Kurban kesmeden önce başımı tıraş ettim, dedi. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Bir sakıncası yok" buyurdu. Adam: Şeytan taşlamadan önce kurban kestim, dedi. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve sdiem: "Bir sakıncası yok" buyurdu. 1723- tbn Abbas'tan rivayet edilmiştir: Bir adam Hz. Peygamber'e aleyhi ve seiiem: Akşam olduktan sonra şeytanı taşladım, dedi. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Bir sakıncası yok' buyurdu. Adam: Kurban kesmeden önce tıraş oldum, dedi. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Bir sakıncası yok" buyurdu. 1724- Ebû Musa (el-Eş'arî) şöyle dedi: Resûlullah saiiaUâhu aleyhi ve seiiem Bathâ'da iken onun yanına vardım. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, bana: "Hac yaptın mı?" diye sordu. Ben: Evet, dedim. Resûlullah: "Naşı! teibiye getirdin?' diye sordu. Ben dedim ki: Şöyle telbiye getirdim: "Peygamber'in lebbeyk dediği gibi diyorum" Resûlullah şöyle buyurdu: "İyi yapmışsın. Git Kabe'yi tavaf et, Safa ve Mer-ue arasında sa'y yap." Sonra Benî Kays kabilesinden bir kadın saçımı kontrol etti. Ardından hac için niyet ettim. Hz. Ömer'in halifeliğine kadar ben insanlara buna göre fetva veriyordum. Bunu Ömer'e anİattiğtmda bana şöyle dedi: "Eğer Allah'ın kitabını esas alırsak o bize haccı tamamlamayı emrediyor. Resûlullah'm sünnetini esas alırsak, ResûluUah saiiaiiâhu aleyhi ve sdiem hedy kurbanı kesilme yerine ulaşmadıkça ihramdan çıkmamıştır." 126- İhram Sırasında Başa Reçine Sürmek Ve (Başını İhramdan Çıkarken) Tıraş Etmek 1725- Hafsâ'dan rachyaiiâhu anha rivayet edildiğine göre o, Hz. Peygamber'e iiâhu aleyhi ve seiiem şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü sen umrenden çıkmadığın halde insanlara ne oluyor ki umreden çıkıyorlar?". Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi v« sdiem şöyle buyurdu: "Ben başıma reçine sürdüm, hedy kurbanıma kılâde bağladım. Bu yüzden kurban kesilinceye kadar ihramdan çıkmayacağım"[127] Açıklama: Buhârî'nin bu konu başlığı ile şu görüş ayrılığına işaret ettiği söylenmiştir: Kişi başına reçine sürdüğünde başını kazıtması şart mıdır, değil midir? İbn Battal, Şafiî de dahil olmak üzere alimlerin çoğunluğundan bunun şart olduğu görüşünü nakletmiştir. Rey ehli ise bunun şart olmadığını, kişinin dilerse saçını kısaltmakla yetinebileceğini söylemişlerdir. Sonuncu görüş aynı zamanda Şafiî'nin yeni görüşüdür. Önceki görüşün açık bir delili bulunmamaktadır. 127- İhramdan Çıkarken Saçı Kazıtmak Ve Kısaltmak 1726- Nâfi'den rivayet edildiğine göre İbn Ömer radıyaiiâhu anh şöyle derdi: ResûluUah saiiaUâhu aleyhi ve seiiem yaptığı hacda saçını kazıttı. [128] 1727. Abdullah b. Ömer radıyallâhu anhüma ŞÖyle dedi: ReStJİUİlah saüallâhu aleyhi ve seiiem şöyle dedi: "Allah'ım saçlarım kazıtanlara merhamet et'" Oradakiler: "Saçlarını kısaltanlara da ey Allah'ın Resulü" dediler. ResûluUah yine: "Allah'ım saçlarım kazıtanlara merhamet et" buyurdu. Oradakiler: "Saçlarını kısaltanlara da ey Allah'ın Resulü" dediler. ResûluUah da: "Saçlarını kısaltanlara da" buyurdu. Nâfi'in dediğine göre ResûluUah bir veya iki kere "Allah saçlarım kazıtanlara merhamet etsin" buyurdu. Dördüncüde "saçlarını kısaltanlara da" dedi. 1728- Ebû Hureyre radiyaiiâhu anh şöyle dedi: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Allah'ım saçlarını kazıtanları bağışla" buyurdu. Oradakiler: "Saçlarını kisaltanlan da" dediler. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Allah'ım saçlarını kazıtanları bağışla" buyurdu. Oradakiler: "Saçlarını kısaltanlan da" dediler. Resûlullah sözünü üç kere tekrarladıktan sonra "saçlarını kısaltanlan da" buyurdu. 1729- Nâfi'in rivayet ettiğine göre İbn Ömer radıyaiiahu anh şöyle dedi: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ile biiiikte ashabından bir grup saçını kazıttı. Bir grup da saçını kısalttı. 1730- Muâviye radıydiâhu anh şöyle dedi: Bir okun keskin tarafıyla Resûlullah'm saiiaiiâhu aleyhi ve sellem Saçmi kısalttım. Açıklama İbnü'l-Müneyyir el-Hâşıye adlı kitabında şöyle demiştir: Buharı konu başlığı ile, saçı kazıtmanın hac amellerinden olduğunu anlatmak istemiştir. Saçı kazıtmak ihramdan çıkma zamanında yapılır, ihramdan çıkma saçı kazıtmakla olmaz. Buharı buna şunu delil getirmiştir: Hz. Peygamber saçını kazıtana dua etmiştir. Dua bunun sevap olduğunu göstermektedir. Sevap ise mubah işlerde değil ibadetde söz konusudur. Yine Hz. Peygamber'in saçı kazıtmayı kısaltmaya üstün kılması da bunu göstermektedir. Çünkü mubahlar arasında birbirine üstünlük söz konusu değildir. Saçı kazıtmanın hac işlerine dahil olması görüşü çoğunluğun görüşüdür. Hadîsten çıkan diğer bazı sonuçlar: 1- Meşru kılman bir şeyi yapan kimseye dua etmek meşrudur. 2- İki işten daha üstün olanını yapan kimseye tekrar tekrar dua etmek, bu tekrar ile o İşin daha üstün olduğuna işarette bulunmak. 3- Fazileti daha az bile olsa mubah bir şeyi yapan kimse için de dua talep etmek. 128. Temettü Haccı Yapanın, Umreden Sonra Saçını Kısaltması 1731- İbn AbbaS radıyallâhu anh ŞÖyle dedi: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve sellem Mekke'ye gelince ashabına Kabe'yi tavaf etmelerini, Safa ve Merve arasında sa'y yapmalarını, sonra da ihramdan çıkarak başlarını kazıtmalarını yahut saçlarını kısaltmalarını emretti. Açıklama: Bu hadis, temettü haccı yapan kimsenin saçını kazıtmak ve kısaltmak arasında muhayyer olduğunu göstermektedir. Şayet kişinin saçı yeni çıkıyorsa saçını kazıtması, saçı uzunsa hac ihramından çıkarken saçını kısaltmakla yetinmesi evlâdır. 129. Ziyaret Tavafını Bayram Günü Yapmak Ebu'z-Zübeyr; Hz. Aişe ve İbn Abbas'tan radıyaiiâhu anh şunu rivayet Hz. Peygamber ziyaret tavafını geceye kadar geciktirdi. Ebu Hassân'ın İbn Abbas'tan rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber âhu aleyhi ve seiiem Mina günlerinde Kabe'yi tavaf ediyordu. 1732- İbn Ömer radıyd'âhu anha şöyle dedi: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi bir tavaf yaptıktan sonra öğle uykusuna yatar, ardından bayram günü Mina'ya gelirdi. 1733- HZ. ÂİŞe radıyallâhu anh ŞÖyle dedi: HZ. Peygamberle sallallâhu aleyhi ve sellem birlikte hac yaptık. Bayram günü ifâda tavafı yaptık. Safiye âdet gördü. Hz. Peygamber saiiaiiâhu akyhi ve seiiem onunla birlikte olmak istedi. Ben: "Ey Allah'ın Resulü o âdet gördü" dedim. Hz Peygamber: Bizi burada alıkoyacak, dedi. "Ey Allah'ın Resulü o ifâda tavafını yapmıştı" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem hanımlarına: "Öyleyse haydi yola çıkın" buyurdu. Bir diğer rivayette Hz. Âişe "Safiyye bayram günü bizimle ifâda tavafı yaptı" demiştir. Açıklama: İfâda tavafı, hac yapan kimsenin kurban bayramının birinci günü Kabe'yi tavaf etmesidir. Buna sader tavafı ve rükün tavafı da denir. 130- Akşam Olduktan Sonra Şeytan Taşlamak, Unutarak Veya Bilmeyerek Kurban Kesmeden Önce Saçlarını Kazıtmak 1734- İbn Abbas radıyallâhu anh ŞÖyle dedi: Hz. Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem kurban kesme, tıraş olma ve şeytan taşlamanın vaktinden önce ya da sonra yapılması konusunda sorular soruldu. O "bir sakıncası yok" buyurdu. 1735- îbn AbbaS radıyallâhu anh ŞÖyle dedİ: Hz. Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve selle bayram günü Mina'da soru soruluyor, o da "bir sakıncası yo/c" diyordu. Bir adam: "Kurbanı kesmeden önce saçlarımı kazıttım" dedi. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Kazıt, sakıncası yo/c" buyurdu. Adam: "Akşam olduktan sonra şeytanı taşladım" dedi. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve seiiem: "Sakıncası yo/c" buyurdu. 131- Şeytan Taşlama Sırasında, Binek Üzerinde İken Fetva Vermek 1736- Abdullah b. Ömer radyaiiâhuanh şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem veda haccında (devesinin üzerinde) durdu. İnsanlar ona soru soruyorlardı. Bir adam: Bilmeksizin kurban kesmeden önce saçımı kazıttım, dedi. Hz. Peygamber: "Kurbanım kes, sakıncası yok" buyurdu. Bir başkası: Bilmeksizin, şeytan taşlamadan önce kurbanımı kestim, dedi. Hz. Peygamber: "Şeytanı taşla. Sakıncası yo/c" buyurdu. O gün, önce veya sonra yapılan şeyler hakkında kendisine ne sorulduysa Hz. Peygamber "yap, bir sakıncası yok" buyurdu. 1737- Abdullah İbn Amr İbn el-Âs, kurban bayramı günü Hz. Peygamber'i sallallâhu aleyhi ve sellem hutbe okurken gördü. Bir adam kalkarak "ben (hacdaki) şu işin şundan önce yapılacağını zannediyordum" dedi. Bir başkası kalkarak "ben de şu işin şundan önce olacağını zannediyordum. Kurbanı kesmeden önce tıraş oldum. Şeytan taşlamadan önce kurban kestim" vb. şeyler söyledi. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu soruların tümünde soranlara: "Yap, sakıncası yok" buyurdu. O gün kendisine ne sorulduysa "yap, sakıncası yok" cevabını verdi. 1738- Abdullah İbn Amr İbn el-Âs, Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve (hutbe okurken) devesinin üzerinde bulunduğunu söyledi. Açıklama Hacıların kurban bayramı gününde yapacakları işlerin sırası: Hacca gidenlerin bayram günü yapacakları işlerin şu dört şey olduğunda ittifak vardır: 1- Büyük şeytanı taşlamak, 2- Sonra hedy kurbanını kesmek, 3- Sonra saçı kazıtmak veya kısaltmak, 4- Sonra ifâda tavafı yapmak. Buharı ve Müslim'de Enes'ten şu hadis rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Mina'ya geldi. Şeytanı taşladı. Sonra Mina'da kaldığı yere giderek kurbanını kesti. Berbere "saçımdan al" buyurdu. Ebû Dâvud'daki rivayet şöyledir: Şeytan taşladı, sonra kurban kesti, sonra tıraş oldu. Alimler bu sıralamanın gerekliliği konusunda ittifak etmişlerdir. Kurtubî şöyle der: "Sahih olmayan bir yolla İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre sıralamaya uymayanların kurban kesmesi gerekir. Saîd İbn Cübeyr, Katâde, Hasan-ı Basrî, Nehaî ve reyciler (Hanefîler) de bu görüştedir". Bu görüşün Nehaî ve reycilere nispet edilmesi problemlidir. Çünkü onlar yalnızca belirli durumlar için bunu söylemektedirler. Kurtubî devamla şöyle demiştir: "Şafiî, selefin, alimlerin ve fakih hadisçilerin çoğunluğu sıralamanın değiştirilmesinin caiz olduğunu, Hz. Peygamberin "bir sakıncası yo/c" demesi sebebiyle kurbanın gerekli olmadığı görüşünü kabul etmişlerdir. Hz. Peygamber'in bu ifadesinden hem günahın hem de fidyenin söz konusu olmayacağı anlaşılır. Çünkü "sakınca I zorluk" kelimesi bunları içerir. Hadisten çıkan diğer sonuçlar: 1- İhtiyaç durumunda binek üzerine oturmak caizdir. 2- Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem fiillerine uymak gereklidir. Çünkü Hz. Peygamber'in fiillerine aykırı davrananlar durumu fark ettiklerinde bunun hükmünü ona sormuşlardır. 3- Buharı bu hadisi şuna delil getirmiştir: Bir konuda yemin edip sonra unutarak yeminini bozan kişiye keffaret gerekmez. Bu konu ileride Yeminler ue Adaklar bölümünde gelecektir. [129] 132- Mina Günlerinde Hutbe Okumak 1739- İbn Abbas mdıyaMhu anh şöyle dedi: Resûlullah saiiatiâhu aleyhi ve seüem kurban bayramı günü halka hutbe okuyarak şöyle buyurdu. "Ey insanlar! Bugün hangi gündür?" İnsanlar: Bugün (savaş yapılması) haram (saygıdeğer) bir gündür, dediler. H2. Peygamber: "Burası hangi beldedir?" diye sordu: İnsanlar: Burası haram bir beldedir, dediler. Hz. Peygamber: "Bu hangi aydır?" diye sordu. İnsanlar: Bu, haram bir aydır, dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Öyleyse bugününüzün, bu beldenizin ue bu ayınızın haram olması gibi kanlarınız (canlarınız), mallarınız ve ırzlarınızda haramdır (dokunulmazdır). Hz. Peygamber bu sözünü birkaç kez tekrarladı. Daha sonra başını göğe kaldırarak: "Allah'ım tebliğ ettim mi? Allah'ım tebliğ ettim mi?" buyurdu. îbn Abbas radıyallâhu anh şöyle dedi: Canımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki bu onun saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ümmetine vasiyetidir. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seUem daha sonra şöyle buyurdu: "Burada bulunanlar bulunmayanlara sözlerimi aktarsınlar. Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kâfirler haline dönmeyin".[130] 1740- İbn Abbas radıyaiiâhu anh Hz. Peygamber'İ Arafatta hutbe okurken işittiğini söylemiştir. [131] 1741- Ebû Bekre radıyaiiâhu anh şöyle dedi: [132] Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyh, ve seiicm kurban bayramı günü bize hutbe okudu. O saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Bugünün hangi gün olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu. Biz: Allah ve Resulü daha iyi bilir, dedik. Hz. Peygamber saibiiâhu aleyhi ve seiiem bir süre sustu. Öyle ki biz onun bugüne farklı bir isim vereceğini zannettik. Sonra "Bugün, kurban bayramı günü değil mi?" diye sordu. Biz: Evet, dedik. . . Hz. Peygamber: "Bu ay hangi aydır?" diye sordu. Biz: Allah ve Resulü daha iyi bilir, dedik. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem bir süre sustu. Biz, onun bu aya farklı bir isim vereceğini zannettik. Sonra "Bu ay, zilhicce değil mi?" diye sordu. Biz: Evet, dedik. Hz. Peygamber: "Bu belde hangi beldedir?" diye sordu. Biz: Allah ve Resulü daha iyi bilir, dedik. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem bir süre sustu. Biz, onun bu beldeye farklı bir isim vereceğini zannettik. Sonra "burası haram belde değil mi?" diye sordu. Biz: Evet, dedik. Hz. Peygamber: "İşte Rabbinize kavuşacağınız güne kadar kanlarınız (canlarınız) ve mallarınız da bu beldenizde, bu ayınızdaki bu gününüzün haram (dokunulmaz ue saygın) olması gibi haramdır (dokunulmaz ue saygındır)" buyurdu. Daha sonra "tebliğ ettim mi?" diye sordu. İnsanlar: Evet, dediler. Hz. Peygamber: "Allah'ım şahit ol! Burada bulunanlar bulunmayanlara sözlerimi iletsinler. Nice kendisine iletilen kişi duyandan daha iyi kavrar. Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kâfirler haline dönmeyin" buyurdu. 1742- İbn Ömer radıyallâhu anh ŞÖyle dedi: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Sina'da şöyle buyurdu: "Bugünün hangi gün olduğunu biliyor musunuz?" İnsanlar: Allah ve Resulü daha iyi bilir, dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Bugün, haram bir gündür. Bu beldenin 'angi belde olduğunu biliyor musunuz?" İnsanlar: Allah ve Resulü daha iyi bilir, dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Bu belde, haram bir beldedir. Bu ayın angi ay olduğunu biliyor musunuz?" İnsanlar: Allah ve Resulü daha iyi bilir, dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Bu haram bir aydır. İşte böylece Allah siz-ıre kanlarınızı (canlarınızı), mallarınızı ve ırzlarınızı da bu ayınızda ve bu belcenizde bu gününüzü haram kıldığı gibi haram kılmıştır". Bir diğer rivayette İbn Ömer şöyle dedi: Hz. Peygamber kurban bayramı günü şeytan taşlama yerlerinin arasında urdu ve şöyle buyurdu: "Bugün hacc-ı ekber günüdür". Daha sonra "Allah'ım şahit ol" demeye başladı. Hz. Peygamber insanlara veda etti. Bu sebeple insanlar buna Veda Haccı dediler. [133] Açıklama Bu bölüm, Mina'da hutbenin meşru olmadığını savunanların aksine bayram günü Mina'da hutbenin meşru olduğunu göstermektedir. Ancak İkinci hadiste hutbenin Arafatta olduğu bildirilmektedir. İbnü'l-Müneyyir'in buna verdiği cevap ileride gelecektir. Mina günleri, kurban bayramının birinci günü ile ondan sonraki üç gündür. "Haram gün, ay ve belde" demek savaşmanın haram olduğu gün, ay ve belde demektir. "Benden sonra kâfirler haline dönmeyin" sözü hakkındaki açıklamalar ileride gelecektir. [134] Kurtubî "belde" sözcüğünün yalnızca Mekke'ye özgü olduğunu belirterek "Ben, bu beldenin Rabbine ibadet etmekle emrolundum" âyeti ile kastedilenin de bu olduğunu söylemiştir. "Burada bulunanlar bulunmayanlara sözlerimi aktarsın. Kendisine aktarılan nice kimse, sözü dinleyenden daha iyi kavrar": Mühelleb bu söze ilişkin olarak şunları söylemiştir: Ahir zamanda, ilimdeki anlayış bakımından öncekilerin ulaşamadığı seviyeye ulaşmış kimseler bulunacaktır. Hadisten Çıkan Sonuçlar: 1- Hadisi dinleyen kişi şayet iyi zabtetmişse, manasını anlamasa ve derinlemesine nüfuz edemese bile bunu başkalarına aktarması caizdir. Bu özelliği bile, onun ilim ehlinden sayılmasını caiz kılar. 2- İlmi tebliğ etmek farz-ı kifâyedir. Bazı durumlarda farz-ı ayn olabilir. 3- Hadiste haram olan bir şeyi pekiştirmek ve gerek tekrar gerekse diğer yöntemlerle haram kılman bir şeyi çok kötü göstermek vardır. 4- Dinleyenin daha iyi anlaması için benzetmeler yapmak, misaller vermek caizdir. Çünkü Hz. Peygamber can, ırz ve malın dokunulmazlığını; gün, ay ve beldenin dokunulmazlığına benzetmiştir. Bu sözün söylendiği kimseler can, mal ve ırzı önemli görmüyorlar, bunu çiğnemekten geri duymuyorlar, bununla birlikte gün, ay ve beldenin dokunulmazlığını kabul ediyorlar, bunu çiğneyenleri de çok şiddetli bir eleştiriye tabi tutuyorlardı. Hz. Peygamber, dokunulmaz/kutsal olan şeylerin haramlığını hatırlatmak ve Müslümanların kalplerinde yerleşik olan her şeyi pekiştirmek ve bu pekiştirme ile birlikte söylemek istediklerini kuvvetli bir şekilde duyurabilmek için gün, ay ve belde ile ilgili olarak her defasında bir soru ile başlamıştır. 5- Bu hadis "haccı ekber, bayramın birinci günüdür" görüşünü savunanlara delil olmaktadır. 6- Bayram gününde hutbe okumak meşrudur. Şafiî ve ona bağlı olanlar bu görüştedir. Mâlikîler ve Haneliler ise bunu kabul etmemişler ve şöyle demişlerdir: Hacdaki hutbeler üçtür: 1- Zilhicce'nin yedinci günü, 2- Arefe günü, 3- Mina'da bayramın ikinci günü. Şafiî onların bu görüşüne katılmakla birlikte üçüncü hutbenin bayramın üçüncü günü olduğunu söylemiştir. Çünkü bu hacdan dönüşün ilk günüdür. Şafiî bunlara dördüncü bir hutbe eklemiştir ki bu da bayramın birinci günü olan hutbedir. O şöyle demiştir: "O gün yapılacak olan şeytan taşlama, kurban kesme, tıraş olma ve tavaf gibi işleri bilebilmelerİ için Müslümanların bu hutbeye ihtiyacı vardır". 133- Sucular Vb. Minada Kalınması Gereken Gecelerde Mekke'de Kalabilirler Mi? 1743- İbn Ömer radıyaiiâhu anh: "Hz. Peygamber »ıiaiuthu aleyhi ve seiiem ruhsat verdi" dedi. 1744- İbn Ömer rad^aiiâhu anh: "Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve sdiem İzin verdi" 1745- İbn Ömer radıyaiiâhu anh şöyle dedi: "Abbas radıyaiiâhu anh hacılara su verme sebebiyle Mina gecelerinde Mekke'de kalmak için Hz. Peygamber'den saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem izin istedi, Hz. Peygamber de ona izin verdi". Açıklama Konu başlığında geçen "vb." ile kastedilen; hastalık gibi bir özrü bulunanlar yahut da oduncular, çobanlar gibi özür sahipleridir. Mina'da gecelemenin hükmü Hadis Mina'da gecelemenin gerekli olduğunu ve bunun haccm menasikin-den bulunduğunu gösterir. Çünkü "ruhsat" ifadesi bunun mukabilinin "azimet" olmasını gerektirir. İzin verilmesi, belirtilen gerekçe ile olmuştur. Alimlerin çoğunluğu Mina'da gecelemenin farz olduğunu söylemişlerdir. Şafiî'nin bir görüşüne, Ahmed b. Hanbel'den bir rivayete ve Hanefîlere göre bu sünnettir. Bunun terk edilmesi durumunda kurban kesmenin gerekli olup olmadığı konusundaki görüş ayrılığı da bu meseleye dayanmaktadır. Gecelemek, ancak gecenin çoğunda orada bulunmakla olur. Mekke'de geceleme izninin sınır ve kapsamı İzin yalnızca hacılara su verme konusu ile ve Abbas ile mi sınırlıdır, yoksa bu hükümde dikkate alınan diğer niteliklere sahip kimseler için de söz konusu olabilir mi? Bir görüşe göre hacılara su verme görevi olan herkes Mekke'de geceleyebilir. Bir başka görüşe göre Abas'ın ev halkı ile Haşimoğullarına mensup olanlar buna dahildir. Bir başka görüşe göre hüküm yalnızca Abbas ile sınırlıdır, başkasının hacılara su verme ihtiyacı olsa bile o Mekke'de geceleyemez. Bazıları ise bu iznin Abbas'a özgü olmayıp genel olduğunu kabul etmişlerdir ki doğru olan da budur. İznin gerekçesi de bütün hacılar için su hazırlamaktır. Bu yalnızca suya mı özgüdür, yoksa yiyecek vb. şeyler de buna dahil midir? Bu konu ihtimale açık bir konudur. Şâfiîler, malının zayi olmasından korkanları, elinden kaçmasından korkulan bir şeye sahip olanları ve bakımını üstlendiği bir hastası bulunanları da sucular gibi görmüşlerdir. Alimlerin çoğunluğu ise yalnızca çobanları buna dahil etmişlerdir. Ahmed b. Hanbel bu görüşte olup, İbnül-Münzir de bunu tercih etmiştir. İmam Ahmed İbn Hanbel'in bilinen görüşü bunun yalnızca Abbas'a özgü olmasıdır. el-Muğnî yazarı da iznin ona özgü olduğunu belirtmiştir. Mâlikîler ise şöyle derler: Çobanlar dışındaki kimseler için kurban kesmek gerekli olur. Özürsüz yere Mina'da gecelemeyi terk eden kimsenin her bir gece için bir kurban kesmesi gerekir. İmam Şafiî de şöyle der: Mina'da gecelemeyi terk eden kimse her bir gece için bir fakiri doyurur. Şafiî'den bir başka rivayete göre -ki Ahmed'den de bu görüş rivayet edilmiştir- bir Qece için para tasadduk edilir, üç gece İçin kurban kesilir. Ahmed'in meşhur görüşüne ve Hanefîlere göre bu kişiye bir şey gerekmez. Hadiste yer alan diğer hususlar: 1- Maslahatlar ve hükümler konusunda yeni bir durum ortaya çıktığında idareciler ve büyüklerden izin istemek, 2- Bir maslahat söz konusu olduğunda idarecinin izin vermekte gecikmemesi, 3- Mina günleri, zilhicce ayının on birinci, on ikinci ve on üçüncü geceleridir. 134- Şeytan Taşlamak Câbir şöyle dedi: Hz. Peygamber saiı&ıiâhu aleyhi ve seiiem bayramın ilk günü kuşluk vaktinde şeytanı taşladı. Bundan sonraki günlerde ise öğleden sonra taşladı. 1746- Vebera şöyle dedi: İbn Ömer'e "Şeytanı ne zaman taşlayayım?" diye sordum. İbn Ömer şöyle dedi: "İmamın taşladığında sen de taşla." Ben soruyu tekrar sordum. O şöyle dedi: "Biz taşlamak için zaman kollardık, güneş batıya döndü mü biz de taşlardık." Açıklama Bu konuda, şeytan taşlamanın vakti veya hükmü ele alınmaktadır. Şeytan taşlamanın hükmü: Alimler şeytan taşlamanın hükmünde farklı görüşler belirtmişlerdir. Çoğunluğa göre bu farzdır. Terk edilmesi halinde kurban ile telafi edilmesi gerekir. Mâlikîlere göre sünnet-i müekkededir, terki durumunda telafisi gerekir. Mâ-likîlerden bir rivayete göre ise büyük şeytanı taşlamak haccın rüknüdür, terk edilmesi halinde hac batıl olur. Bunun mukabili olan diğer bir görüş ise şudur: Bu, tekbiri muhafaza için meşru kılınmıştır. Kişi şeytan taşlamayı terk ettiği halde tekbiri getirirse bu yeterli olur. İbn Cerir bu görüşü Hz. Âişe ve başkalarından nakletmiştir. İbn Ömer, anlaşıldığı kadarıyla soruyu soran kişinin, emirine muhalefet etmesinden ve bunun bir zarar getirmesinden korktuğu için böyle söyledi. Kişi soruyu tekrarlayınca bildiğini saklaması caiz olmadığından, Hz. Peygamber zamanındaki uygulamaları ona bildirdi. Şeytan taşlamanın vakti Kurban bayramının birinci günü dışındaki günlerde şeytan taşlamada sünnet olan vakit öğleden sonradır. Alimlerin çoğunluğu bu görüştedir. Atâ ve Tavus buna muhalefet ederek " Zeval vaktinden önce taşlamak caizdir" demişlerdir. Hanefîler nefir gününde[135] öğleden önce taşlamaya izin vermişlerdir. İshak şöyle demiştir: Öğleden önce taşladığında bunu tekrarlar, ancak üçüncü gün bunu yapmışsa yeterli olur. 135- Şeytan Taşlamayı Vadinin Alt Yanından 1747- Abdurrahman İbn Yezîd şöyle dedi: Abdullah b. Mes'ud, vadinin alt yanından şeytanı taşladı. Ben: Ey Ebû Abdurrahman! İnsanlar vadinin üst tarafından taşlıyor, dedim. Abdullah b. Mes'ud şöyle dedi: Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki burası el-Bakara sûresinin indirildiği yerdir. [136] Açıklama Büyük şeytan taşlama (cemretü'I-akabe) ile orta ve küçük şeytan taşlama arasındaki farklar: Büyük şeytanı taşlama, diğer ikisinden şu dört bakımdan farklılık gösterir: 1- Kurban bayramının birinci günü yalnızca büyük şeytan taşlanır, 2- Büyük şeytanın yanında vakfe yapılmaz, 3- Kuşluk vakti taşlanır, 4- Alt tarafından taşlanması müstehabtır. 136- Şeytana Yedi Taş Atmak Bunu İbn Ömer, Hz. Peygamber'den saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem aktarmıştır. 1748- Abdurrahman İbnYezîd nakletmiştir: Abdullah İbn Mes'ud radıyaiiâhu anh büyük şeytanın yanına gitti. Kabe'yi soluna, Mina'yı sağma aldı, yedi taş fırlattı. Sonra şöyle dedi: "Kendisine el-Bakara sûresi indirilen zât (yani Hz. Peygamber) de böyle fırlattı". 137. Büyük Şeytanı Taşlarken Kabe'yi Soluna Almak 1749- Abdurrahman İbn Yezîd, Abdullah İbn Mes'ud ile birlikte hac yaptı. Onun büyük şeytana yedi taş attığını gördü. Kabe'yi soluna, Mina'yı sağına aldı sonra da şöyle söyledi: "Bu, kendisine el-Bakara sûresi indirilen zâtın durduğu yerdir". Açıklama Şeytana yediden az taş atan kimsenin durumu: Buharı, konu başlığında İbn Ömer'in sözünü nakletmekle Katâde'nin ondan rivayet ettiği şu haberi reddettiğini göstermektedir: İbn Ömer "Şeytana alh taş mı yoksa yedi taş mı attığımı hiç önemsemem" dedi, İbn Abbas buna tepki gösterdi. Katâde bunu İbn Ömer'den işitmemiştir. Bunu İbn Ebî Şeybe, Katâde'den rivayet etmektedir. Mücâhid aracılığıyla da şunu rivayet etmiştir: Altı taş atana bir şey gerekmez: Tavus aracılığıyla ise şunu rivayet etmiştir: Altı taş atan, bir şeyler tasadduk eder. Mâlik ve Evzâî'den rivayet edildiğine göre, şeytana yediden az taş atan ve bunu telafi etme imkanı kalmayan kişi, kurban keserek bunu telafi eder. Şâfiîlere göre terk edilen bir taş için bir müd, iki taş için iki müd, üç veya daha fazla taş için ise kurban gerekir. Hanefîlere göre, bir kimsenin üç şeytana atılması gereken taşların yarısından azını terk etmesi halinde yarım sa1 sadaka vermesi gerekir, daha fazlasını terk ederse kurban kesmesi gerekir.. 138- (Şeytan Taşlayan Kişi) Her Bir Taşı Atarken Tekbir Getirir İbn Ömer radıyaiiâhu anh bunu Hz. Peygamber'den aktarmıştır. 1750- el-A'meş şöyle dedi: Haccâc'ın minberde sûrelerden bahsederken "(el-Bakara, Âl-i îmrân, en-Nİsâ demeyip) İçinde bakaranın (sığırın kesilmesinin) yer aldığı sûre, içinde îmran ailesinden bahsedilen sûre, içinde kadınlardan (nisadan) bahsedilen sûre" dediğini duydum. Bunu İbrahim'e söyledim. O şöyle söyledi: Bana Abdurrahman İbn Yezîd anlattı. İbn Mes'ud ile büyük şeytanı taşlarken birlikte imiş. İbn Mes'ud vadinin alt tarafından taşlıyormuş. Ağacın hizasına gelince, enlemesine onun yanında durup yedi taş fırlatmış, her bir taşı fırlatırken tekbir getiriyormuş. Sonra şöyle söylemiş: Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki, kendisine el-Bakara sûresi indirilen zat tam burada durarak şeytanı taşladı. Açıklama Cemretü'l-akabe de denilen büyük şeytan Mina'ya dahil olmayıp, Mekke yönünden Mina'nın sınırıdır. Hz. Peygamber saiiailâhu aleyhi ve seiiem burada ensar ile hicret üzerine bîat yapmıştır. Cemre taşların toplandığı yerdir. İnsanlar taşlamak için burada toplandıklarından bu isim verilmiştir. İbnü'l-Müneyyir şöyle demiştir: Abdullah İbn Mes'ud yalnızca el-Bakara suresini zikretti. Çünkü Allah'ın şeytan taşlamadan bahsettiği sûre budur. O, böylece Hz. Peygamber'in fiilinin Allah'ın muradını açıkladığına işaret etmiştir. Ben (İbn Hacer) derim ki: el-Bakara sûresinde şeytan taşlamadan bahsedilen yeri ben bilmiyorum. Herhalde İbn Mes'ud, hac ile ilgili işlerin pek çoğunun el-Bakara sûresinde yer aldığını söylemek istemiş ve şöyle demeye çalışmıştır: Bu, hacla ilgili hükümlerin indirildiği yerdir. Bu sözle, hacca dair işlerin vahiyle bildirildiğine işaret etmektedir. Hadiste yer alan bazı hükümler 1- Taşları tek tek fırlatmak: Şeytan taşlamada taşların tek tek atılması gerektiğine bu hadis delil gösterilmiştir. Çünkü hadiste "her bir taşı atarken tekbir alıyordu" ifadesi bulunmaktadır. Hz. Peygamber "hac ile ilgili işleri nasıl yapacağınızı benden alın" buyurmuştur. Atâ' ve Ebû Hanife buna muhalefet ederek şöyle demişlerdir: Kişi yedi taşı birden atsa bu yeterli olur. 2- Sahabe, Hz. Peygamber'in her hareketini ve duruşunu, özellikle de hac ile ilgili fiillerini çok büyük bir dikkatle izlemiştir. 3- Taşları fırlatırken tekbir getirmek: Şeytan taşlarken tekbir getirilir. Tekbir getirmeyen kimseye bir şey gerekmeyeceği konusunda icmâ vardır. 139- Büyük Şeytanı Taşlarken Durmamak Ibn Ömer mdıyaiiahu anh bunu Hz. Peygamber'den nakletmiştir. 140- İki Şeytanı Taşladığında Kıbleye Karşı Dönmek Ve Vadinin Alt Yanına İnmek 1751- İbn Ömer radıyaiiahu anh küçük şeytanı taşladığında yedi taş atar, her birinin ardından tekbir getirirdi. Sonra ilerler ve vadinin alt yanına iner, orada kıbleye dönerek uzunca durur, dua eder ve ellerini kaldırırdı. Sonra orta şeytanı taşlardı. Sonra sola döner, vadinin alt yanına iner, kıbleye döner, uzunca durarak dua eder, ellerini kaldırırdı. Sonra büyük şeytana vadinin altından taş atar, onun yanında durmazdı. Sonra da "Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seüem böyle yaptığını gördüm" diyerek giderdi. [137] Açıklama: İki şeytandan maksat, büyük şeytanın dışındakilerde. Bayramın ilk günü büyük şeytan taşlanır. Diğer günlerde ise en son taşlanır. 141- Küçük Ve Orta Şeytanı Taşlama Sırasında Elleri Kaldırmak 1752- Sâlİm İbn Abdullah şöyle dedi: Abdullah İbn Ömer radıyaiiâhu anh küçük şeytana yedi taş atar, her bir taşı atarken tekbir getirir, sonra ilerleyip düzlüğe iner, burada kıbleye dönerek uzunca ayakta bekler, ellerini kaldırarak dua ederdi. Sonra aynı şekilde orta şeytanı taşlar, sol tarafa yönelir, düzlüğe iner, kıbleye dönerek uzunca ayakta durur, ellerini kaldırarak dua ederdi. Sonra büyük şeytanı vadinin alt tarafından taşlar, onun yanında beklemez, şöyle derdi: "Resûlullah'ı saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem böyle yaparken gördüm". Açıklama İbn Kudâme şöyle demiştir: İbn Ömer'in bu hadisinde anlatılanlara muhalif görüş belirten kimse bilmiyoruz. Ancak İmam Mâlik'ten bir rivayete göre şeytan taşlamadan sonra dua ederken ellerini kaldırmaz. İbnü'l-Münzir şöyle demiştir: Şeytan taşlamadan sonra dua ederken el kaldırma konusunda farklı bir görüş bilmiyorum, ancak İbnü'l-Kâsım İmam Mâlik'ten buna muhalif görüş rivayet etmiştir. İbnü'l-Müneyyir bunu reddederek şöyle der: Burada elleri kaldırmak sabit bir sünnet olsaydı, Medine'lilere gizli kalmazdı. Ancak İbnü'l-Müneyyir şunu gözden kaçırmıştır: Bunu rivayet eden kişi ashaptan Medine ehlinin zamanındaki en alimlerindendir. Oğlu Salim de Medine'nin yedi büyük fakihinden (fukahâ-i seb'a) biridir. Ondan rivayet eden İbn Şihâb ise zamanında önce Medine'nin sonra da Şam'ın alimidir. Şayet Medine'nin alimleri bunlar değilse başka kim Medine'nin alimidir? 142- Orta Ve Küçük Şeytanı Taşlarken Dua Etmek 1753- İmam Zührî'den gelen bilgiye göre: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Mina mescidinin yanındaki şeytanı taşladığında yedi taş atar, her bir taşı atarken tekbir getirir, sonra önüne doğru ilerler, kıbleye dönerek durur, ellerini kaldırarak dua eder, uzunca dururdu. Sonra ikinci şeytana gelir, ona yedi taş atar, her bir taşı atarken tekbir getirir, sonra hızlıca vadinin yanında bulunan sol tarafa ilerler, kıbleye dönerek ayakta durur, ellerini kaldırarak dua ederdi. Ardından büyük şeytanın yanma gelir, yedi taş atar, her bir taşı atarken tekbir getirir ve burada beklemeksizin yoluna devam ederdi. Açıklama Hadiste yer alan bazı hususlar: 1- Her bir taş atımında tekbir getirmek meşrudur. Bunu terk eden kimseye herhangi bir sorumluluk olmadığı konusunda icmâ vardır. Ancak Sevrî şöyle demiştir: Bu kişi bir fakire yemek yedirir. Şayet kurban keserse daha iyi olur. 2- Her bir şeytana yedi taş atılacağı konusunda da icmâ vardır. 3- Şeytan taşladıktan sonra kıbleye dönülür ve uzun bir müddet ayakta durulur. 4- Şeytan taşlamadan sonra dua etmek için ayakta dururken, başkasının taşının isabet etmemesi için uzaklaşılır. 5- Duada iki eli kaldırmak meşrudur. 6- Büyük şeytan taşlanırken dua edilmez, ayakta beklenmez. 143- Şeytan Taşladıktan Sonra Güzel Koku Sürünmek, İfâda Tavafından Önce Saçını Kazıtmak 1754- Abdurrahman İbnü'l-Kâsım babasının (ki babası kendi zamanının en faziletlilerindendi) şöyle dediğini nakletti: Hz. Aişe'nin radiyaiiâhu anh şöyle dediğini işittim: "Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ihrama girmeden önce ve tavaftan önce ihramdan çıktığında bu ellerimle ona güzel koku sürdüm, (bunu söylerken ellerini açarak gösterdi)." Açıklama Hadis, konu başlığına şu açıdan uymaktadır: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Müzdelife'den Mina'ya çıktığında Hz. Âişe yanında değildi. Hz. Peygamber büyük şeytanı taşlayıncaya kadar hayvanın sırtındaydı. Bu da gösteriyor ki Hz. Aişe'nin ona güzel koku sürmesi şeytan taşlamadan sonra gerçekleşmiştir. İfâda tavafından önce saçı kazıtmaya gelince, Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Mina'da şeytan taşlamadan dönünce saçını kazıttı. Bu durumda da koku sürme ancak ihramdan çıktıktan sonra olur. Zira ihramdan ilk çıkma şu üç şeyden ikisi ile olur: Şeytan taşlama, saçı kazıtma, tavaf. Şayet Hz. Peygamber şeytan taşlamadan sonra saçını kazıtmamış olsaydı güzel koku sürmezdi. Hadis, ihramdan ilk çıkmadan sonra ihram yasaklarından olan güzel koku sürünme vb.'ne cevaz verenlere delildir. İmam Mâlik bunu yasaklamıştır. Bu görüş, Hz. Ömer, İbn Ömer ve başkalarından da nakledilmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: İlk koku sürme, Hz. Peygam-ber'in ihrama girmeyi istemesinden sonra fakat ihramdan önce gerçekleşmiş, ikinci koku sürme ise ihramdan çıktıktan sonra gerçekleşmiştir. Çünkü ihrama girdikten sonra koku sürmek caiz değildir. Yine ihramdan çıkmayı istedikten sonra güzel koku sürünmek de caiz değildir. Çünkü ihramlının güzel koku sürünmesi yasaktır. 1755- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: (Hac yapan) kimselere son olarak Kabe'ye uğramaları emredilmiştir. Ancak bu, âdet gören kadınlar için hafifletilmiştir. 1756- Enes b. Mâlik radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem öğle, ikindi, akşam ve yatsıyı kıldı. Sonra Muhassab'da bir süre uyudu. Ardından Kabe'ye gitmek üzere bineğine bindi ve Kabe'yi tavaf etti. [138] Açıklama Nevevî şöyle demiştir: Veda tavafı vaciptir. Bizde (Şâfiîlerde) sahih olan görüşe göre bunun terk edilmesi sebebiyle kurban kesilmesi gerekir. Bu, âlimlerin çoğunluğunun görüşüdür. Mâlik, Dâvud ve İbnü'l-Münzir şöyle derler: Bu sünnettir, terk edilmesi durumunda bir şey gerekmez. İbnü'l-Münzir'in eî-Eusât isimli eserinde, emir sebebiyle bunun gerekli olduğunu, ancak terk edilmesi halinde bir sorumluluğun söz konusu olmadığını gör-düm,der. 145- Kadının İfada Tavafı Yaptıktan Sonra Âdet Görmesi 1757- Hz. Âişe rad.yaiiâhu anh şöyle dedi: (Veda haccı esnasında) Hz. Peygam-ber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem hanımı Safiyye bt. Huyeyy âdet gördü. Bunu Resûluilah'a sallaliâhu aleyhi ve sellem SÖyledİm. ReSÛlUİİah sallallâhu aleyhi ve sellem "BİZİ burada (Mekke'de ifâda tavafı yapıncaya dek) alıkoyacak öyle mi?" dedi. Kendisine "O ifâda tavafı yaptı" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber satiaiiâhu aleyhi ve "Öyle ise beklemeyeceğiz" buyurdu. 1758, 1759- İbn Abbas'a radıyaiiâhu anh ifâda tavafı yaptıktan sonra âdet gören kadının durumu soruldu. O "kadın (veda tavafı yapmaksızın) memleketine dönebilir" dedi. Soruyu soranlar "biz Zeyd'in görüşünü esas alırız. Onun görüşünü bırakıp seninkinî almayız" dediler. İbn Abbas "Medine'ye gittiğinizde bunu sorun" dedi. Medine'ye gelince sordular. Sordukları kimseler arasında Ümmü Süleym de vardı. O, Safiyye ile ilgili hadisi anlattı. 1760- İbn Abbas radjyaiiâhu anh şöyle dedi: Adet gören kadının, şayet ifâda tavafı yapmışsa memleketine dönmesine ruhsat verilmiştir. 1761- Tavus dedi ki: İbn Ömer'in şöyle dediğini duydum: "Adet gören kadın memleketine dönemez". Daha sonra şöyle dediğini duydum: "Hz. Peygamber, onlara izin vermiştir." 1762- Hz. Âişe raiyaiiâhu anh şöyle dedi: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve sdiem ile birlik-te Mekke'ye yolculuğa çıktık. Yalnız hac yapacağımızı zannediyorduk. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Mekke'ye geldi, tavaf yaptı, Safa ve Merve arasında sa'y yaptı, ihramdan çıkmadı. Yanında hedy kurbanı vardı. Onunla birlikte olan hanımları ve ashabı da tavaf yaptılar. Bunlardan, yanında hedy kurbanı olmayanlar ihramdan çıktı. Sonra o (yani Hz. Âişe) âdet gördü. [139] Hacca dair bütün ibadetleri yerine getirdik. Mina'dan dönüşte Muhassab'da gecelediğimizde ben {Âişe): Ey Allah'ın Resulü ashabından benden başka herkes hac ve umreyi yapmış olarak dönüyor, dedim. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Mekke'ye geldiğimiz zamandan beri sen Kabe'yi hiç tavaf etmedin mi?" buyurdu. Ben: Hayır, dedim. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Kardeşin (Abdurrohman) ile Ten'ım'e git[140] Umre için ihrama gir. Şurada buluşalım" buyurdu. Ben, kardeşim Abdurrahman ile birlikte Ten'im'e gittim, umre için ihrama girdim. Safiyye bt. Huyey de âdet gördü. Bunun üzerine Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Eyuahl Demek bizi burada alıkoyacaksın. Bayram'ın ilk gününden önce tavaf yapmamış miydin?" dedi. [141] Safiyye: Yapmıştım, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Öyle ise bir sorun yok, bizimle dönersin" buyurdu. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi w seiiem Mekke'den yukarı çıkarken ben de inerken (yahut o inerken ben çıkarken) karşılaştık. Açıklama a- İfâda tavafı yaptıktan sonra âdet gören kadının veda tavafı yapması gerekli midir, yoksa veda tavafı düşer mi? b- Şayet gerekli ise kurban kesmekle telafi edilir mi, yoksa telafiye gerek yok mudur? İbnü'l-Münzir şöyle der: İslam şehirlerinin önde gelen fakihlerinin geneli, ifâda tavafı yaptıktan sonra âdet gören kadının veda tavafı yapmasına gerek olmadığını söylemişlerdir. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve sdiem, Safiyye'nin ifada tavafı yapmadığını zannederek "demek bizi burada alıkoyacaksın" demiştir. Bununla, biz Mekke'den ayrılmayı düşündüğümüz vakitten daha sonraya bırakacaksın, demek istemiştir. Çünkü Hz. Peygamber, eşini Mekke'de bırakıp Medine'ye dönecek değildi. Eşi ihramdan çıkmadığı halde kendisi ile birlikte Medine'ye götürecek de değildi. Bu durumda eşi Safiyye temizlenip de tavaf yapıncaya ve ikinci ihramdan çıkıncaya kadar beklemesi gerekecekti. Hadisten Çıkan Sonuçlar: 1- İfâda tavafı haccın rüknüdür. 2- İfâda tavafının sahih olması için temizlik şarttır. 3- Veda tavafı farzdır. 146- Nefir Günü (Minadan Dönüş Günü) Ebtahta İkindi Namazı Kılmak 1763- Abdülaziz İbn Rüfey' şöyle dedi: Enes İbn Mâlik'e dedim ki: "Hz. Peygamber'in tevriye günü nerede namaz kıldığına dair bir şey hatırlıyorsan bana bildirir misin"? Enes: Mina'da kıldı, dedi. Ben: Nefir günü ikindi namazını nerede kıldı? Diye sordum. Enes: Ebtah'ta[142] kıldı. Ancak sen emirlerinin yaptığı gibi yap, dedi. 1764- Enes b. Mâlik rad.yaiiâhuanh şöyle dedi: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem öğle, ikindi, akşam ve yatsıyı kıldı. Sonra Muhassab'da bir süre uyudu. Sonra Kabe'ye varıncaya dek bineğine bindi ve Kabe'yi tavaf etti. 1765- Hz. Âişe radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Muhassab, Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem yalnızca Medine'ye çıkışı daha kolay olsun diye konakladığı bir yerdi. 1766- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Muhassab'da durmak (haccın menâsikinden) bir şey değildir. Bu yalnızca Resûlullah'm saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem konakladığı bir yerdir. Açıklama Bu bölümde Muhassab denilen yerde konaklamanın hükmünden bahsedilmektedir. İbnü'l-Münzir bunun haccın menâsikinden olmadığı konusunda ittifak bulunduğunu, müstehab olup olmadığında ise ihtilaf olduğunu söylemiştir. Hz. Peygamber, Muhassab'da yavaş giden ile mutedil olan bir olsun, gecelemeleri, seher vakti kalkmaları ve hep beraber Medine'ye gitmeleri mümkün olsun diye konaklamıştır. İbnü'l-Münzir, Muhassab'da konaklamanın haccın menâsikinden olmadığını, ancak Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem burada konaklamasından dolayı ona uymak amacıyla konaklamanın müstehab olduğunu söylemiştir. Hz. Peygamber'den sonra halifeler de bunu yapmıştır. Nitekim Müslim'in rivayetine göre İbn Ömer radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve , Ebû Bekir ve Ömer radıyaiiahu anhüma, Ebtah'ta konaklıyorlardı. Nâfi' şöyle dedi: Resûlullah saüaiiâhu aleyhi ve seiiem Muhassab'da konakladığı gibi ondan sonra halifeler de konaklamıştır. Özetle söylemek gerekirse bunun sünnet olmadığını ileri süren Hz. Âişe ve İbn Abbas gibilerin kastı, bunun hac fiillerinden olmadığını belirtmektir. Bunun terki sebebiyle bir şey gerekmez. İbn Ömer gibi bunu gerekli görenler ise, bunun gerekli olduğunu değil, Hz. Peygamber'e saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem uymanın kapsamına dahil olduğunu belirtmişlerdir. Kişinin Muhassab'da öğle, ikindi, akşam ve yatsıyı kılması müstehabtır. Enes'in hadisinin de gösterdiği gibi kişi gecenin bir kısmında burada geceler. 148- Mekke'ye Girmeden Önce Zûtuvâda Mekke Den Dönerken De Zülhuleyfe'de Bulunan Bathâda Konaklamak Muhtasar Fethu'l-Bârî 1767-Nâfi1 şöyle dedi: İbn Ömer radıyaiiâhu anh, Zûtuvâ'da[143] iki dağ yolunun arasında konaklardı, sonra da Mekke'nin üst yanında bulunan yoldan Mekke'ye girerdi. Hac veya umre yapmak için Mekke'ye geldiğinde devesini mescidin kapısına varıncaya kadar çöktürmezdi. Sonra mescid-i harama girer, Hacerü'l-Esved'in bulunduğu köşeye gelir oradan başlayarak üçü hızlıca dördü de yürüyerek olmak üzere yedi tavaf yapardı. Sonra tavaftan ayrılarak iki rekat namaz kılar, ardından konakladığı yere döner, Safa ile Merve arasında sa'y yapardı. Hac veya umreden (Medine'ye) dönüşte devesini, Zülhuleyfe'de Bathâ'da, Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi veseilem devesini çöktürdüğü yerde çöktürürdü. 1768- Hâlid İbnü'l-Hâris şöyle dedi: Ubeydullah'a Muhassab'da konaklama meselesi soruldu. O, Nâfi'den şunu nakletti: "Resûlullah saiiaD&hu aleyhi ve seiiem, Ömer ve İbn Ömer radıyaiiâhu anhüma orada konakladılar". Nâfi' şöyle demiştir: İbn Ömer radıyaiiâhu anh Muhassab'da öğle ile ikindiyi (öyle zannediyorum ki akşamı da) kılardı. Hadisi rivayet eden Hâlid "yatsıyı kıldığında da şüphem yok" dedi. Sonra bir süre yatardı. Hz. Peygamber'in »ıiaiuhu aleyhi ve seiiem de bunu yaptığını söylerdi. Açıklama Bu bölümde şuna işaret edilmektedir: Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem konakladığı yerde konaklamak hususunda ona uymak yalnızca Muhassab'a özgü değildir. 149- Mekke'den Dönerken Zûtuvâ'da Konaklamak 1769- İbn Ömer radıyaiiahu anhüma Mekke'ye giderken geceyi Zûtuvâ'da geçirir, sabah olunca Mekke'ye girerdi. Dönerken de geceyi Zûtuvâ'da geçirir, sabah yola devam ederdi. Hz. Peygamber'in de böyle yaptığını söylerdi. Açıklama Mekke'ye girmek isteyen kimsenin Zûtuvâ'da sabaha kadar kalması ile ilgili hadis Hac bölümünün başlarında geçmişti. [144] Burada başlıkla kastedilen Mekke'den dönüşte de burada konaklamanın meşruiyetini açıklamaktır. İbn Battal şöyle demiştir: Bu da hac fiillerinden değildir. Ben (İbn Hacer) derim ki: Bu hadis, Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem nerelerde konakladığını bize göstermekte, böylece bu konuda ona uymamız mümkün olmaktadır. Çünkü onun fiillerinden hiçbiri hikmetsiz değildir. 150- Hac Günlerinde Ticaret Yapmak, Câhiliyye Devrine Ait Pazarlarda Alışveriş Yapmak 1770- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle dedi; Zülmecâz ve Ukâz, câhiliye döneminde insanların ticaret yaptığı pazarlardı. İslam dininin gelmesinden sonra Müslümanlar bu pazarlarda alışveriş yapmayı çirkin bir iş olarak gördüler. Bunun üzerine şu âyet indirildi: "(Hac günlerinde) Rabbinizden bir lütuf aramazında sizin için bir günah söz konusu değildir".[145] Açıklama Bu bölümde hac zamanı ;da ve câhiliye devrine ait pazarlarda alışverişin caiz olduğu anlatılmaktadır. Müslümanlar, ticaret yapmaları durumunda hac zamanında ibadet dışında bir şeyle uğraşma sebebiyle günaha girmekten korktular ve bu yüzden hacda alışverişi kötü gördüler. Bu hadis, hacca kıyasla itikafta bulunan kişinin alış veriş yapmasının da caiz olduğuna delil getirilmiştir. Her ikisinin ortak noktası (illeti) ise ibadet olmak vasfıdır. Bu, alimlerin çoğunluğunun görüşüdür. Mâlik'ten bir rivayete göre, kişi kendi ihtiyacını karşılayan gideren birini bulamadığında ihtiyaç miktarının ötesinde (örneğin bir ekmekten fazla) alışveriş yapması mekruhtur. 151- Muhassab'dan Gecenin Sonunda Hareket Etmek 1771- Hz. Aişe radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Mina'dan dönüşte (nefer gününde) Safiyye âdet gördü ve "öyle zannediyorum ki sizi (Mekke'de âdetim bitene kadar) alıkoyacağım." dedi. Hz. Peygamber saibiiâhu aleyhi ve seikm "Eyvah! Sen bayramın ilk günü tavaf yaptın mı?" diye sordu. Safiyye "evet" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber "öyle ise burada kalmamıza gerek yok, haydi yürü" buyurdu. 1772- Hz. Aişe radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi vs seüem ile birlikte yalnızca hac yapmak amacıyla Medine'den yola çıktık. Mekke'ye geldiğimizde bize ihramdan çıkmayı emretti. Mina'dan (Mekke'ye oradan da Medine'ye) dönüş gecesi Safiyye bt. Huyeyy âdet gördü. Hz. Peygamber: "Eyvah! Öyle görünüyor ki Safiyye sizi burada alıkoyacak" dedi. Daha sonra Safiyye'ye "Sen bayramın İlk günü tavaf yaptın mı?" diye sordu. Safiyye "evet" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber "öyle İse (beklememize gerek yok) haydi yürü!" buyurdu. (Hz. Âişe anlatıyor): Ey Allah'ın Resulü ben ihramdan çıkmadım, dedim. Resûlullah saibiiâhu aleyhi ve sdiem: "Öyleyse ten'im'den umre için ihrama gir" buyurdu. (Hz. Âişe, kardeşi Abdurrahman ile birlikte ten'im'e gitti). (Hz. Âişe anlatmaya devam etti): Biz sabaha karşı Hz. Peygamberle karşılaştık. O "seninle şurada buluşalım" buyurdu. 26- BÖLÜM UMRE 1- Umrenin Vacip Olması Ve Fazileti[146] İbn Ömer radıyaiiâhu anh " Üzerine hac ve umre'nin vâcib/gerekli olmadığı kimse yoktur" dedi. İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Umre, Allah'ın kitabındaki "Allah için hacet ve umreyi tamamlayın" âyetinde[147] haccın yanında zikredilmiştir. 1773- Ebû Hureyre radıyaiiâhu anh, Resûiullah'ın saiiaiiâhu aleyhi vG seiiem şöyle buyurduğunu söyledi: "ömre, diğer umreye kadar arasındakiler (küçük günahlar) için keffarettir. Mebrûr haccm tek karşılığı cennettir." Açıklama Umre'nin tanımı: Umre sözlükte ziyaret etmek demektir. Bir görüşe göre bu, "Mescid-i Ha-ram'ı imar etmek"ten türetilmiştir. Umre'nin hükmü: Buharî, umrenin vacip olduğunu kabul etmiş, bu konuda Şafiî, Ahmed b. Hanbel ve diğer ehli esere[148] uymuştur. Mâlikîîerden ve Hanefîlerden nakledilen meşhur görüşe göre Umre tatavvu'dur. [149] Tahavî, îbn Ömer'in "Üzerine hac ve umrenin vacib/gerekli olmadığı kimse yoktur" sözündeki vacibin, farz-ı kifaye anlamına geldiğini ileri sürmüştür. Bunun uzak bir görüş olduğu açıktır. İbn Abbas, Atâ' ve Ahmed İbn Hanbel'e göre umre Mekke'lilere vacip değil, diğer Müslümanlara vaciptir. İbn Abdİlber umrenin büyük günahlar İçin değil, küçük günahlar için keffaret olduğunu söylemiştir. Hadîste yer alan bazı hükümler 1- Yılda bir umreden fazlasını mekruh gören Mâlikîler vb.'nin görüşünün aksine çok umre yapmak müstehabtır. Hac ile ilgili fiilleri yapanlar dışında her zaman umrenin yapılabileceği konusunda görüş birliği vardır. Ancak Hanefiler'e göre arefe, kurban bayramı ve teşrik günlerinde umre yapmak mekruhtur. Esrem'in Ahmed İbn Hanbel'den naklettiğine göre umre yapan kişinin saçını kazıtması veya kısaltması şarttır. Bundan sonra başını kazıtmanın mümkün olabilmesi İçin on gün içinde umre yapamaz. 2- Hacdan Önce umre yapılabilir. 2- Hacdan Önce Umre Yapmak 1774- İkrime İbn Hâlid, İbn Ömer'e radıydiâhu anh hacdan önce umre yapmanın hükmünü sordu. İbn Ömer "bir sakıncası yok" dedi. İkrime, İbn Ömer'in radtyaiiâhu anh şöyle dediğini nakletti "Hz. Peygamber Je seiiem hac yapmadan önce umre yaptı." Açıklama: Ahmed İbn Hanbel, İkrime'den şunu rivayet etmiştir: Mekke'li bir grupla birlikte Medine'ye geldim. Abdullah b. Ömer'le karşılaştım. Ona "Biz hiç hac yapmadık. Medine'den umre'ye gidebilir miyiz?" diye sordum. O şöyle dedi: "Evet. Bunu yapmanızı engelleyen nedir? Resûlullah aleyhi ve seiiem umrelerinin tümünü hacdan önce yaptı". Bunun üzerine biz umre yaptık. İbn Battal şöyle demiştir: Haccın farz olması hükmü, Hz. Peygamber'e umre yapmadan önce indirildiğini göstermektedir. Burada bir başka mesele daha gündeme gelir: Hac, derhal yapılması gereken bir ibadet midir, yoksa ertelenebilir mi? Ele aldığımız rivayet bunun ertelenebileceğini göstermektedir. Nitekim Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ashabına, haclarını feshederek umre yapmalarını emretmesi de bunu gösterir. İbn Battal'm bu söylediği tartışılmıştır. Çünkü umrenin hacdan önce yapılmış olması haccın ertelenebileceğini göstermez. Hac bölümünün başında, haccın farz kılınmasının İlk olarak nasıl olduğu konusundaki görüş ayrılığı anlatılmıştı. [150] 3- Hz. Peygamber Kaç Kere Umre Yaptı? 1775- 1776- Mücâhid şöyle dedi: Ben ve Urve b. Zübeyr mescide girdik. Bir de baktık Abdullah İbn Ömer, Hz. Aişe'nin odasının yanında oturuyor, insanlar da mescitte kuşluk namazı kılıyorlar. Biz bu namazın hükmünü Abdullah İbn Ömer'e sorduk. O "bidattir" dedi. [151] Sonra Urve ona "Resûlullah saiiaiiâhu aıeyhi veseiiem kaç kere umre yaptı?" diye sordu. O "Dört kere umre yaptı. Bunların biri Receb ayında idi" şeklinde cevap verdi. Biz Abdullah'ın bu söylediğini reddetmeyi kötü gördüğümüz için reddetmedik. Hz. Aişe'nin odasında dişini misvakladığını işittik. Urve: "Ana! [152] Ey mü'minlerin anası! Ebû Abdurrahman'ın (İbn Ömer'in) ne dediğini işitiyor musun?" dedi. Âişe radıyaiiâhu anh: "Ne diyor?" diye sordu. Urve: Resûluliah'm saiiaüâhu aleyhi ve seiiem biri Receb ayında olmak üzere dört kere umre yaptığını söylüyor, dedi. Hz. Âişe şöyle dedi: Allah Ebû Abdurrahman'a merhamet etsin. Resûlul-lah'ın yaptığı bütün umrelerde o da vardı. (Ancak demek ki unuttu). Resûlullah u aleyhi ve seiiem hiç Receb ayında umre yapmadı. [153] 1777- Urve İbn Zübeyr şöyle dedi: Hz. Âişe'ye Resûluliah'm umresini sordum o "Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Receb ayında umre yapmadı" dedi. 1778- Katâde şöyle dedi: Enes'e sordum: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seîkm kaç kere umre yaptı? Enes şöyle dedi: Dört kere yaptı. Birisi, Zülkâde ayında yaptığı ve müşriklerin kendisine engel olduğu Hudeybiye umresi, diğeri müşriklerle sulh yaptıktan sonra ertesi yılın Zülkade ayında yaptığı umre, diğeri Huneyn ganimetlerini dağıttığı Ci'râne umresi. Ben: Kaç kere hac yaptı? diye sordum. Enes: Bir kere, dedi. [154] 1779- Katâde şöyle dedi: Enes'e (Resûlullah'm saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem umrelerini) sordum. Enes şöyle dedi: Hz. Peygamber: 1- Müşriklerin kendisinin umre yapmasına engel olduğu yıl umre yapmak istedi, 2- Ertesi sene Hudeybiye'nin kaza umresini yaptı, 3- Bir kere Zülkâde ayında umre yaptı, 4- bir de haca ile birlikte umre yaptı. 1780- Hemmâm şöyle dedi: Hz. Peygamber dört umre yaptı. Hac ile birlikte yaptığı umre dışında hepsi de Zülkade ayında idi: 1- Hudeybiye umresi, [155] 2- Ertesi yıl yaptığı umre (kaza umresi), 3- Huneyn ganimetlerini taksim ettiği Ci'râne umresi, 4- Haccı ile birlikte yaptığı umre. 1781- Ebû İshak şöyle dedi: Mesrûk, Atâ ve Mücâhid'e (Hz. Peygamber'in) umrelerini sordum. Şöyle dediler: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem hac yapmadan önce Zülkade ayında umre yaptı. Ebû İshak dedi ki: Berâ İbn Âzib'e radıyaiiâhu anh sordum şöyle cevap verdi: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem hac yapmadan önce Zülkade ayında iki kere umre yaptı. [156] Açıklama Hz. Aişe, yukarıda geçen hadiste, değerini yükseltmek için İbn Ömer'i künyesi ile zikretmiş "Hz. Peygamber'in yaptığı bütün umrelerde o da vardı" derken de onun bu meseleyi unuttuğuna işaret etmiştir. Hz. Aişe, İbn Ömer'in "umrelerin biri Receb ayında idi" sözü dışında söylediklerini reddetmemiştir. Hadisten çıkan bazı sonuçlar 1- Müşriklerin yaptığının aksine haram aylarda umre yapmak caizdir. 2- Değeri yüksek olan, Hz. Peygamber'den pek çok hadisler rivayet eden ve sürekli onunla birlikte bulunan bir sahabi bile Hz. Peygamber'in bazı durumlarını bilmeyebilir. Onunla saiiailâhu aleyhi ve seiiem İlgili bazı şeylerde yanılabilir, unutabilir. Çünkü sahabe hatadan korunmuş değildir. 3- Alimler birbirini reddedebilir. Bu hadiste birbirini reddetme konusunda güzel edebe nasıl riayet edildiği görülmektedir. 4- Hadisi dinleyen kişinin, hadisi aktaranın hata yaptığını düşündüğünde doğrunun ortaya çıkması için nasıl ince bir davranış gösterdiği de bu hadiste görülmektedir. Nevevî şöyle demiştir; Hz. Âİşe'nin kendisini reddetmesi üzerine İbn Ömer'in susması, kendisinin bu konuyu karıştırdığını, unuttuğunu veya şüphe ettiğini göstermektedir. Kurtubî de şöyle demiştir; Hz. Âişe'nİn sözünü reddetmemesi, İbn Ömer'in bu konuda yanılgı içinde olduğunu, sonradan Âİşe'nin görüşünü benimsediğini gösterir. 4- Ramazan Ayında Umre Yapmak 1782- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ensardan bir kadına[157]: "Bizimle hac yapmana engel olan şey nedir?" diye sordu. Kadın şöyle dedi: Bizim bir devemiz vardı. Falan ve oğlu (yani kocam ve oğlum) o deveye bindiler. (Kocam) geriye su taşıdığımız şu deveyi bıraktı. Hz. Peygamber saibiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurdu: "Öyleyse Ramazan gelince Ramazanda umre yap. Çünkü Ramazan'da bir umre bir hacdır".[158] 5- Mühassabda Ve Diğer Yerlerde Konaklandıgı Gece Umre Yapmak 1783- Hz. Âİşe radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Resûlullah saiiailâhu aleyhi ve seiiem ile birlikte (Zülkâde ayını bitirip) zilhicce hilali ile birlikte yola çıktık. Resûlullah saiiailâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurdu: "Sizden hac için telbiye getirecek olan yapsın. Umre için telbiye getirecek olan da umre için telbiye yapsın. Ben yanımda hedy kurbanı götürmemiş olsaydım umre için telbiye getirirdim".[159] İçimizden kimileri umre kimileri de hac için telbiye getirdi. Ben de umre için telbiye getirmiştim. Arefe günü yaklaştığında âdet gördüm. Resûlullah'a dert yandım o şöyle buyurdu: "Umreni terk et (ihramdan çık). Saçlarını çöz ve tara. Hac için telbiye getir." Muhassab'ta konaklayacağımız gece Resuluilah kardeşim Abdurrahman ile birlikte bsni Ten'im'e gönderdi. Ben de daha önceki umremin yerine umre için telbiye getirdim. Açıklama Hac günlerinde umre yapmanın hükmü: İbn Battal şöyle demiştir: Bu konudan elde edilecek fıkhî hüküm şudur: Hac yapan kimse, teşrik günlerinin tamamlanması ile haccı sona erdiğinde umre yapabilir. Muhassab'ta konaklama günü, şeytan taşlamanın son günüdür. İlk dönem alimleri hac günlerinde umre yapmanın hükmü konusunda ihtilaf etmişlerdir. Abdürrezzak, Mücâhid aracılığıyla şunu rivayet etmiştir: Hz. Ömer, Ali ve Aİşe'ye radıyaiiâhu anh, Muhassab'ta konaklama zamanında umre yapmak hakkında soru soruldu. Hz. Ömer "Hiçbir şey yapmamaktan iyidir" dedi. Hz. Ali de benzer şeyler söyledi. Hz. Âişe "umre kişinin nafakasına (kesesine) bağlıdır" dedi. [160] 6- Tenim Umresi Abdurrahman İbn Ebû Bekimin radıyaiiâhu anh söylediğine göre, Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem kendisine Hz. Aîşe'yi devesinin terkisinde (Ten'im'e) götürmesini ve Ten'im'den umre yaptırmasını emretti. Süfyan bir defasında "Amr'ın şöyle dediğini işittim" dedikten sonra "bunu Amr'dan ne kadar da çok işittim" dedi.[161] 17,85- Câbir İbn Abdullah rad,yaiiâhu anh şöyle dedi: Hz. Peygamber ve onunla birlikte ashabı hac için telbiye getirdiler. Hz. Peygamber ve Talha'dan başka yanında hedy kurbanı olan yoktu. Ali, yanında hedy kurbanı ile birlikte Ye-men'den geldi ve "Resuluilah saiiaiiâhu aleyhi ve sdiem neye niyet ettiyse ben de ona niyet ettim" dedi. Hz. Peygamber, yanında hedy kurbanı bulunanlar dışında ashabının hac yerine umre yapmalarına, Kabe'yi tavaf ettikten sonra tıraş olarak ihramdan çıkmalarına izin verdi. Bunun üzerine ashab "erkeklik organımızdan meni akar olduğu halde Mina'ya mı gideceğiz!" dediler. Hz. Peygamber'e bu soz ulaşınca o şöyle buyurdu: "Böyle olacağını daha önceden bilseydim yanımda hedy kurbanı getirmezdim. Yanımda hedy kurbanı olmasaydı ihramdan çıkardım". Hz. Âişe rad.yaiiâhu anh âdet gördüğü halde, Kabe'yi tavaf etmek dışında hac ile ilgili fiillerin tümünü yerine getirdi. Temizlenip de tavaf yaptıktan sonra "Ey Allah'ın Resulü! Siz hem umre hem de hac yapmış olarak dönerken ben yalnızca hac yapmış olarak mı döneceğim?" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sailailâhu aleyhi ve seiiem (Hz. Âişe'nin kardeşi) Abdurrahman İbn Ebû Bekir'e Hz. Âişe ile birlikte Ten'im'e gitmesini emretti. Hz. Âişe, hacdan sonra Zülhicce ayında umre yaptı. Sürâka İbn Cu'şum, şeytan taşladığı sırada Hz. Peygamber saiiaUâhu aleyhi ve seiiem ile karşılaştı ve ona "bu yalnızca size mi özgü ey Allah'ın Resulü?" diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Hayır. Sonsuza kadar (bütün insanlar) için (meşrudur)." Açıklama Bu konuda şu iki mesele ele alınmaktadır: a- Ten'im'den umre ihramına girmenin Mekke'de bulunan kişilere özgü olup olmadığı, b- Şayet onlara özgü değilse, bunun harem dışında diğer bir yerden (hill bölgesinden) [162] umre İhramına girmekten daha faziletli olup olmadığı. el-Hedy adlı eserin sahibi şöyle demiştir: Hicret öncesi dönemde Mekke'de otururken Hz. Peygamber'İn saiiaiı&hu aleyhi ve seiiem umre yaptığı nakledilmediği gibi, o sadece Mekke içinde iken umre yapmıştır. Hz. Peygamber {s.a.v.), hiçbir zaman bugün insanların yaptığı gibi Mekke'den hîl bölgesine çıkıp, sonra da umre için Mekke'ye girmemiştir. Hz. Âişe radıyaiiâhu anh dışında hiç kimsenin de Hz. Peygamber'İn sailailâhu aleyhi ve seiiem hayatında bunu yaptığı sabit değildir. [163] Hz. Peygamber'İn sailailâhu aleyhi ve seiiem emri ile Hz. Âişe'nin radıyaiiâhu anh bunu yapması, artık bunun meşru olduğunu gösterir. Bir sene içinde birden fazla umre yapma konusundaki görüşler: İlk dönem alimleri bir sene içinde birden fazla umre yapmanın hükmünde ihtilaf etmişlerdir. 1- İmam Mâlik bunu mekruh görmüştür. 2- Mutarrif ve bağlılarından bir grup ise îmam Mâlik'e muhalefet etmişlerdir, ki bu görüş (yani bir yıl içinde birden fazla umre yapılabileceği görüşü) alimlerin çoğunluğunun da görüşüdür. 3- Ebû Hanife; arefe, kurban bayramı günü ile teşrik günlerini istisna etmiş (bugünlerde umre yapılamayacağını söylemiştir. 4- Ebû Yusuf, arefe günü dışındaki hususlarda Ebû Hanife ile aynı görüştedir. Mekke'de olanın Ten'im'den umre ihramına girmesi zorunlu mudur? İlk dönem alimleri, Mekke'den ihrama girecek kişinin Ten'im'den ihrama girmesinin zorunlu olup olmadığı konusunda da ihtilaf etmişlerdir. 1- Fâkihî ve başkaları, Muhammed İbn Şîrîn aracılığıyla şunu rivayet ederler: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Mekke'liler için (umre ihramına girme yeri olarak) Ten'im'i belirlemiştir. 2- Atâ' aracılığıyla şu rivayet edilmiştir: Mekke'li olsun ya da olmasın (Mekke'de iken umre yapmak isteyen kişi), Ten'im veya Ci'râne'ye çıksın, oradan ihrama girsin. En efdali hac inikatlarından birine gidip oradan ihrama girmesidir. 3- Tahâvî şöyle der: Bazıları, Mekke'de olanlar için Ten'im'den başka (umre ihramına girilecek) mîkat bulunmadığını, hac zamanında hacdaki mîkatlan geçmenin caiz olmaması gibi umre için de bunu geçmenin caiz olmadığını söylemişlerdir. Diğer bazıları ise buna karşı çıkarak umre inikatlarının hill bölgesi olduğunu söylemişler, Hz. Peygamber'İn Hz. Âişe'ye Ten'im'e gitmeyi emretmesinin sebebinin de buranın Mekke'ye en yakın hill bölgesi olduğunu söylemişlerdir. Fâkihî'nin de belirttiği üzere, Ten'im Mekke dışında Medine yönüne doğru dört mil mesafede bir bölgedir. Bu hadis, evlenilmesi haram olan erkeklerle gerek yolculukta gerek yolculuk dışında birlikte bulunmanın caiz olduğunu, mahremin mahremini devesinin terkisine bindirebileceğini gösterir. Bu hadis, Mekke'de olup da umre yapmak isteyen kimsenin hil bölgesine çıkmasının zorunlu olduğuna delil gösterilmiştir, ki âlimlerin iki görüşünden biri budur. Müslim'in Cafer'den rivayetinde şöyle denilmektedir: Sürâka ayağa kalkarak: "Bu sırf bu seneyi mi özgü yoksa sonsuza kadar mı geçerli?" diye sordu. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem parmaklarını birbirine geçirerek şöyle buyurdu: "Umre haccın içine iki kere girmiştir. Bu sırf bu seneye özgü değil, sonsuza kadar". Nevevî şöyle der: Alimlerin çoğunluğuna göre bunun anlamı şudur: Câhili-ye dönemindeki uygulamayı iptal etmek üzere hac aylarında umre yapmak caizdir. Bir diğer görüşe göre bunun anlamı şudur: Umre fiilleri hac fiillerinin içine girmiştir. 7- Hacdan Sonra Hedy Kurbanı Söz Konusu Olmaksızın Umre Yapmak 1786- Hz. Aişe radıyaiiâhuanh şöyle dedi: Resûlullah saiiaitâhu aleyhi ve seiiem ile birlikte (Zülkâde ayını bitirip) Zülhicce hilali ile birlikte i, ola çıktık. Resûlullah saüaiiâhu aleyhi w aeilem şöyle buyurdu: "Sizden umre için telbiye getirecek olan yapsın. Hac için telbiye getirecek olan da umre için telbiye yapsın. Ben yanımda hedy kurbanı götürmemiş olsaydım umre için telbiye getirirdim",[164] İçimizden kimileri umre kimileri de hac için telbiye getirdi. Ben de umre için telbiye getirmiştim. Mekke'ye girmeden önce âdet oldum, arefe gününe adetli iken ulaştım. Resûlullah'a dert yandım o şöyle buyurdu: "Umreni terk et (ihramdan çık). Saçlarını çöz ve tara. Hac için telbiye getir." Ben de öyle yaptım. Muhassab'ta konaklayacağımız gece kardeşim Abdurrahman ile birlikte beni Ten'im'e gönderdi. Ben de daha önceki umremin yerine umre için telbiye getirdim. Böylece Allah Hz. Aişe'ye hem haccı hem umreyi nasip etmiş oldu. Bunların hiç birinde ne hedy, ne sadaka ne de oruç vardı. Açıklama Buharı bu konu başlığı ile şu görüşün bağlayıcı olduğuna işaret etmektedir: 1- Hac aylan Şevval, Zülkade, Zülhicce aylarının tümüdür. 2- Temettü1, hac aylarında umre için ihrama girmektir. Nitekim İbn Abdilber bu konuda İttifak bulunduğunu söyleyerek şöyle demiştir: "Ayette "Kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmesi gerekir"[165] denilen şey, hac aylarında hacdan önce umre yapmaktır. Buna göre hacdan sonra zilhicce ayında umre yapmak isteyen kimsenin hedy kurbanı kesmesi gerekir". İbn Abdilber böyle söylemişse de yukarıdaki hadis bunun aksini göstermektedir. 8- Umrenin Ecri Çekilen Yorgunluğa Göredir 1787- İbn Avn, Kasım b. Muhammed ve Esved'den şunu nakletmiştir: Hz. Âişe radıyaiiâhu anh: Ey Allah'ın Resulü, herkes iki ibadeti (hac ve umreyi) yaparak Medine'ye dönüyor, ben ise yalnızca bir tanesini fhaccı) yaparak döneceğim, dedi. Hz. Aişe'ye (Hz. Peygamber tarafından) şöyle denildi: "Bekle. Temizlenince Ten'im'e çık ve umre için ihrama gir. Sonra falan yerde buluşalım. Ancak senin umrenfin sevabı) yapacağın harcamaya [yahut çekeceğin yorgunluğa] göredir". Açıklama Nevevî şöyle der: Bu hadis, ibadette sevabın, yorgunluğun yahut harcamanın çokluğuna göre artacağını gösterir. Burada kastedilen dinin yermediği yorgunluk ve harcamadır. Hadisten ilk anda anlaşılan şey, ibadetin sevap ve faziletinin yorgunluk ve harcamanın çokluğuna bağlı olarak artacağıdır. ibadetlerin birbirine karşı üstünlüğünün ölçüsü Nevevî'nin dediği genel olarak doğru olmakla birlikte her zaman geçerli değildir. a- Yapıldığı zaman sebebiyle üstün olan ibadetler: Kimi ibadetler hafif olduğu halde yapıldığı zamana nispetle fazilet ve sevabı diğer ibadetlere göre daha fazla olabilir. Nitekim kadir gecesini ihya etmenin sevap ve fazileti Ramazanın diğer gecelerini ve Ramazan dışındaki zamanları İhya etmekten daha üstündür. b- Yapıldığı mekân itibarıyla üstün olan ibadetler: Mescid-i haram'da iki rekat namaz kılmak, diğer yerlerde kılınan; rekâtı yahut kıraati daha fazla olan namazlardan daha sevaptır. c- Farzın nafileye üstün olması: Bir ibadetin farzı nafilesine üstündür. Nitekim bir dirhem zekat vermek, bundan daha fazla miktarda nafile sadaka vermekten üstündür. İzz İbn Abdisselam el-Kavâid adlı eserinde buna işaret ederek şöyle demiştir: Başkalarına zor geldiği halde namaz Hz. Peygamber'in gözünün aydınlığı idi. Başkasının zorluk içinde kıldığı namaz kesinlikle Hz. Peygamber'in saibiiâhu aleyhi ve seiiem namazına eşit değildir. 9- Umre Yapan Kişi Umre Tavafını Yapsa Sonra İhramdan Çıksa Bu, Veda Tavafı Yerine Geçer Mi? 1788- Hz. Aişe mdıyatiâhu anh şöyle dedi: Hacca niyet ederek, hac aylarında ve hac yasaklarına riayet ederek yola çıktık. Şerif denilen yere ulaştığımızda Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurdu: "Yanında hedy kurbanı bulunmayan ve haccını umreye çevirmek isteyen kimse bunu yapsın. Yanında hedy kurbanı bulunnan bunu yapmasın". Hz. Peygamber'in saüaiiâhu aleyhi ve seitem ve ashabından kuvvetli bir kısmının yanında hedy kurbanı vardı, bunların hac ihramını umreye çevirme imkânı yoktu. Ben ağlarken Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi w seiiem yanıma geldi. Bana: "Niçin ağlıyorsun?" buyurdu. Ben: Senin ashabına söylediklerini işittim. Ben umre yapamadım, dedim. Hz. Peygamber: "Niçin yapamadın?" diye sordu. Ben: Çünkü namaz kılamayacak durumdayım (âdet gördüm), dedim. Hz. Peygamber: "Zararı yok. Sen Âdem'in kızlarındansın. Onlar için takdir edilenler sana da takdir edilmiştir. Sen haccını yapmaya devam et. Belki Alhh sana umreyi de nasip eder" dedi. Mina'dan dönüp de Muhassab'ta konaklaymcaya kadar bekledim. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem (kardeşim) Abdurrahman'ı çağırarak şöyle buyurdu: "Kızkardeşini harem bölgesinden çıkar, umre için İhrama girsin. Sonra tavafınızı bitirin. Sizi şurada bekliyorum." Gece yarısı onların yanına geldik. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Bitirdiniz mi?" diye sordu. Ben: Evet, dedim. Ashabına hareket emri verdi. İnsanlar harekete geçti. Sabah namazından önce Kabe'yi tavaf ettiler sonra da Medine'ye doğru harekete geçtiler. Açıklama: İbn Battal şöyle demiştir: Alimler arasında şu konuda görüş ayrılığı yoktur: Umre yapan kimse tavaf yapıp memleketine doğru yola çıksa, bu tavaf veda tavafı yerine geçer. Nitekim Hz. Aişe mdıyaiiâhu anh böyle yapmıştır. Öyle anlaşılıyor ki Hz. Âişe'nin hadisinde, umre tavafından sonra veda tavafı yapmadığı açık olarak ifade edilmediği için Buharı konu başlığında kesin bir ifade kullanmamıştır. Hz. Âişe'nin, âdet gördüğünü açık olarak söylemeyip "namaz kılamıyorum" demesi ince bir kinayedir. 10- Hacda Yapılanları Umrede De Yapmak 1789- Safvân îbn Ya'lâ İbn Ümeyye babasından şunu nakletmiştir: Peygamberimiz Ci'râne'de iken bir adam geldi, üzerinde güzel koku (yahut kokunun sarı izi) görülen bir cübbe vardı. Adam: Umre'de ne yapmamı emredersin, diye sordu. Bunun üzerine Allah, Hz. Peygamber'e saiiaiiâhu aleyhi ve sellem vahiy indirdi, vahiy gelirken Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve sellem üzeri örtüldü. Ben, Hz. Peygamber'e vahiy indirilirken onu görmek istiyordum. Bu sebeple Hz. Ömer; "Gel. Hz. Peygamber'e vahiy indirildiğinde onu görmek istiyor musun?" dedi. Ben "evet" dedim. Hz. Peygamber'in üzerindeki Örtünün bîr bölümünü açtı. Baktığımda küçük deve yavrusunun sesi gibi ses geliyordu. Vahyin yol açtığı durum ortadan kalktığında Hz. Peygamber: "Umreyi soran kişi nerede? Üzerinden cüb-beni çıkar. Güzel kokuyu yıka, sarı rengi gider. Hacda ne yapıyorsan umrede de onu yap11 buyurdu. 1789- Hişâm İbn Urve, babasından şunu rivayet etmiştir: Ben, daha yaşım genç iken Hz. Peygamber'in saıiaiiâhu aleyhi ve sellem hanımı Hz. Aişe'ye sordum: Yüce Allah âyette "Şüphe yok ki, Safa ile Merve Allah'ın koyduğu nişanlardandır. Her kim Beytuflah'ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur." [166] buyurduğundan bana göre bu ikisini tavaf etmeyen kişi üzerine herhangi bir şeyi gerekli görmem. Hz. Âişe radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Hayır, senin dediğin gibi olsaydı o ikisini tavaf etmesinde bîr günah olmazdı. Ancak bu âyet asıl Ensar hakkında indirilmiştir. Onlar Menat putu için hac yaparlardı. Menat, Kadîd denilen yerin hizasın-daydı. Onlar, Safa ile Merve arasında tavaf yapmayı günah sayıyorlardı. İslam dini gelince bunun hükmünü Resûlullah'a saiiaiiâhu aleyhi w seiiem sordular. Yüce Allah da Şüphe yok ki, Safa ile Merue Allah'ın koyduğu nişanlardandır. Her kim Beytullah't ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur." âyetini indirdi. Hişâm'dan şu fazlalık rivayet edilmiştir: "Allah, Safa ile Merve arasında tavaf yapmayan kişinin ne haccını ne de umresini tamam kılar." 11- Umre Yapan Kişi İhramdan Ne Zaman Çıkar? Atâ', Câbir'den şunu rivayet etmiştir: Hz. Peygamber saıiaiiâhu aleyhi ve , ashabına haclarını umreye çevirmelerini ve tavaf yaptıktan sonra saçlarını kestirerek ihramdan çıkmalarını emretti. 1791- Abdullah İbn Ebî Evfâ şöyle dedi: Resûlullah aaliaifâhu aleyhi ve seiiem umre için İhrama girdi, biz de ihrama girdik. Mekke'ye girincs tavaf yaptı, biz de tavaf yaptık. Safa ve Merve'ye geldi, biz de onunla birlikte geldik. Biz Mekke 'İllerden herhangi birinin ona ok atması ihtimaline binaen onu koruyorduk. (Hadisi rivayet eden kişi diyor ki): Bir arkadaşım Abdullah'a sordu: Kabe'ye girdi mi? Abdullah: "Hayır" dedi. 1792- (Arkadaşım, Abdullah'a): Hz. Peygamber'in sdiaiiâhu aleyhi ve senem Hz. Hatice'ye ne söylediğini bize anlat dedi. O şöyle dedi: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurdu: "Hatice'ye cennette, içinde ne gürültü-patırtı ne de yorgunluk bulunmayan, cevher kamışlarından bir köşk müjdeleyin".[167] 1793- Amr İbn Dînar şöyle dedi: Ibn Ömer'e şu soruyu sorduk: Umre'ye giren bir adam Kabe'yi tavaf ettiği halde Safa ve Merve arasında tavaf yapmasa hanımı ile cinsel ilişkide bulunabilir mi? Ibn Ömer şöyle dedi: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Mekke'ye geldi. Kabe'yi yedi kere tavaf etti, makam-ı İbrahim'in arkasında iki rekat namaz kıldı. Safa ile Merve arasında yedi tavaf yapü. "Şüphesiz ki Allah'ın Resulünde sizin için en güzel örnek vardır." [168] 1794- Câbir İbn Abdullah'a sorduk o şöyle dedi: Safa ile Merve arasında tavaf yapmadıkça hanımı ile İlişkide bulunamaz. 1795- Ebû Musa el-Eş'arî radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Bathâ'da devesini çöktürmüş iken onun yanma vardım. Bana: "Hac yaptın mı?" diye sordu. Ben: Evet, dedim. Hz. Peygamber: "Nasıl telbiye getirdin?" diye sordu. Ben: "Peygamber'in telbiye getirdiği gibi telbiye getiriyorum" diyerek telbiye getirdim, dedim. Hz. Peygamber: "İyi yapmışsın. Kabe'yi, Safa ile Merve'yi tavaf et, sonra da ihramdan çık" buyurdu. Ben de Kabe'yi tavaf ettim, sonra Safa ile Merve arasında tavaf yaptım. Sonra Kays kabilesinden bir kadına rastladım, saçımı ayıkladı (kontrol edip, bit vb. şeyleri ayıkladı). Sonra da hac için telbiye getirdim. İnsanlara da bu yönde fetva veriyordum. Hz. Ömer'in halifeliği zamanında o bana şöyle dedi: Allah'ın kitabını esas alırsak o bize umreyi tamamlamayı söylüyor. Hz. Peygamberin (s.a.v.) sözünü esas alırsak o, hedy kurbanı kesim yerine ulaşmadıkça ihramdan Çıkmadı. 1796- Ebû Bekir'in kızı Esmâ'nın azatlısı Abdullah, Esmâ'nın her Cuhûn'a[169] gidişte şöyle dediğini duyardı: Allah, Muhammed'e saibiiâhu aleyhi ve seiiem merhamet etsin. Onunla birlikte burada konakladık. O zaman eşyamız hafif, devemiz ve azığımız da azdı. Ben, kardeşim Âişe, Zübeyr ve falanlar umre için ihrama girdik. Kabe'ye ellerimizi sürdüğümüzde geceden hac için telbiye getirdik. Açıklama İbn Battal şöyle demiştir: Umre yapan kişinin, tavaf ve sa'y yapmadıkça ihramdan çıkamayacağı konusunda, fetva veren imamlardan farklı görüşe sahip olan bir kimse bilmiyoruz. Ancak İbn Abbas bu konuda tek kalarak "Kabe'yi tavaf ettikten sonra ihramdan çıkar" demiştir. Bu hadis umrede sa'yin vacib olduğunu gösterir. İki rekâtlık tavaf namazı da böyledir. Bu iki rekâtın makam-ı İbrahim'in arkasında kılınmasının şart olup olmadığında ise görüş ayrılığı bulunmaktadır. İbnü'l-Münzir, tavaf yapanın dilediği yerde bu namazı kılmasının caiz olduğu konusunda ittifak bulunduğunu nakletmiştir. Cuhûn, Mekke'de bir dağ ismidir. 12- Hac, Umre Veya Gazadan Dönüşte Ne Söylenir? 1797- Abdullah İbn Ömer radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Resûlullah saBaiiâhu aleyhi ve seiiem, bir gazadan, hacdan veya umreden dönerken, her ne zaman yüksekçe bir yere tırmansa üç kere tekbir getirdikten sonra şöyle derdi: Lâ ilahe illalîahu vahdehû lâ şerike leh. Lehü'l-mülkü ve lehü'İ-hamdü ve hüue alâ külli şey'in kadir, âyibûne, tâibûne, 'âbldûne, sâcidûne, H Rabbinâ hâmidûn. Sadakallahu ua'deh ve nasara abdeh ve hezeme'l-ahzâb vahdeh. 'Allah'tan başka ilah yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'na aittir, O'nun her şeye gücü yeter. Bizler geri dönüyoruz, tevbe ediyor, Rab-bîmize kulluk ediyor, secde ediyor, Rabbimize hamd ediyoruz. Allah va'dini yerine getirdi, kuluna (Hz. Peygamber'e) yardım etti, (kâfir) orduları hezimete uğrattı".[170] Açıklama Buharı burada, hac ve umre yapan kimseyi de İlgilendirdiği için, yolculuktan dönen kimsenin uyması gereken âdabı İfade eden bir konu başlığı koymuştur. Bu, Mekke'nin dışından gelerek umre yapanlar hakkında geçerlidir. Yukarıdaki hadis Duâhr bölümünde 'Yolculuk yapmak isteyen veya yolculuktan dönen kimse ne söylemelidir?" başlığı altında verilmiştir. [171] 13- Mekke'ye Gelen Hacıyı Karşılamak Ve Bir Deveye Üç Kişinin Binmesi 1798- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şunları söyledi: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Mekke'ye geldiğinde Abdülmuttalib oğul-lan'nın çocukları onu karşıladı. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem bunlardan birini önüne birini de arkasına bindirdi. [172] Açıklama: Konu başlığı iki hükmü içermektedir. Birincisini şu ifade ortaya koyar: "Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Mekke'ye geldiğinde, Abdülmuttalib oğulları'nın ufak çocukları onu karşıladı". Hadisin ikinci hükme delâleti de açıktır. Buharı bunu Edeb bölümünde tek olarak rivayet etmiştir. [173] Hadis, hac için gelenleri karşılama hususuna işaret etmektedir. 14- Sabah Vakti Gelmek 1799- İbn Ömer rachyaiiâhu anh şöyle dedi: Resûluliah saiiaiiâhu aleyhi veseiiem Mekke'ye yola çıktığı zaman ağacın bulunduğu yerdeki mescitte[174] namaz kılardı. Mekke'den geri döndüğünde de Vâdî'nin ortasında Zülhuleyfe'de namaz kılar, sabah oluncaya kadar orada konaklardı. 15- (Yolculuktan Dönen Kişinin) Akşam Vakti (Ailesinin Yanına) Gelmesi 1800- Enes radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Resûluliah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem (yolculuktan döndüğünde) ailesinin yanma geceleyin gelmezdi. Ya sabah yahut akşamleyin gelirdi. Açıklama Cevherî, hadisin Arapçasmda geçen "aşi " kelimesinin akşam ile yatsı arası anlamına geldiğini söylemiş, bu kelimenin öğleden sonra anlamına geldiği de söylenmiştir. Burada birincisi kastedilmiştir. Buharı yukarıdaki ilk konu başlığından sonra bu konu başlığını getirerek, ailenin yanına sabah vakti dönmenin şart olmadığını, yalnızca gece vakti dönmenin yasaklandığını açıklamak istemiştir. Câbir'in rivayet ettiği hadiste bunun gerekçesi "saçı başı düzeltmek" şeklinde belirtilmiştir. 16. (Medine'de Oturan Kişi) Medine'ye Yaklaştığında Ailesinin Yanına Gece Vakti Gelmez 1801. Câbir radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Hz. Peygamber saiiailâhu aleyhi ve seiiem (yolculuktan dönen) kişinin gece vakti ailesinin yanına gelmesini yasakladı. 17- Medine'ye Yaklaştığında Devesini Hızlı Sürmek 1802- Enes radıysiiâhu anh şöyle dedi: Resûlullah saiiailâhu aleyhi vg seiiem yolculuktan dönüp de Medine'nin yüksek yollarını görünce devesini hızlı sürerdi, Medine'ye bir an önce ulaşmayı istediğinden bineğini harekete geçirirdi. [175] Açıklama Bu hadis Medine'nin faziletini ve vatanı sevip ona iştiyak göstermenin meşru olduğunu göstermektedir. 18- Evlere Kapılarından Girin" Âyeti 1803- Ebû İshak şöyle dedi: Berâ radıyaiiâhu anh'nın şöyle dediğini işittim: Bu âyet biz Ensar hakkında indirildi. Ensar hac yapıp da döndüğünde evlerinin kapısından girmezler, arkalarından girerlerdi. Ensar'dan bir adam hacdan döndükten sonra eve kapısından girdi. Sanki bu fiili sebebiyle insanlar tarafından kınandı. Bunun üzerine şu âyetler indirildi: "İyi davranış, asla evlere arkalarından gelip girmeniz değildir. Lâkin iyi davranış, korunan (ve ölçülü giden) kimsenin davranışıdır. Evlere kapılarından girin, Allah'tan korkun, umulur ki kurtuluşa erersiniz".[176] 19- Sefer (Yolculuk), Azaptan Bir Parçadır. 1804- Ebû Hureyre mdıyaiiâhu anh Hz. Peygamber'den saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şunu nakletmiştir: "Yolculuk azaptan bir parçadır; sizden birinin yemeğine, içmesine ve uyumasına engel olur. Kişi ihtiyacını görünce ailesine dönmekte acele etsin".[177] Açıklama Burada azaptan kasıt; hayvana binme ve yürüme sebebiyle kişinin normalde alışık olduğu durumdan uzaklaşmasının zorluğudur. Yeme, içme ve uyumaya engel olmak, mutlak bir engel değil, bunların tam olarak yapılmasına engel olmaktır. Hadisten Çıkan Sonuçlar: 1- Bir ihtiyaç olmaksızın kişinin ailesinden uzaklaşması hoş olmayan bir durumdur. 2- Kişinin -özellikle de kendisinin yokluğunda zayi olacağından korkuyorsa-aîlesine dönmekte acele etmesi güzel görülmüştür. Çünkü kişinin ailesi ile birlikte bulunması, din ve dünyaya ait işlerin yolunda gitmesine yardımcı olur, ayrıca cemaatlere katılma ve ibadet için kuvvet bulma söz konusudur. Imâmü'l-Harameyn (Cüveynî) babasının makamına oturduğunda kendisine: "Yolculuk niçin azaptan bir parçadır?" diye soruldu. Derhal şöyle cevap verdi: Çünkü kişinin sevdiklerinden ayrılmasına sebep olur. 20- Yola Çıkan Yolcunun Ailesine Dönmek İçin Acele Etmesi 1805- Zeyd İbn Eşlem babasından şunu aktarmıştır: Mekke yolunda Abdullah İbn Ömer ile birlikte idik. Safiyye bt. Ebû Ubeyd'in çok hasta olduğu haberi ona ulaştı. Bunun üzerine acele etti. Şafak kaybolduktan sonra bineğinden inerek akşam ile yatsıyı cem ederek kıldı. Sonra da şöyle söyledi: Hz. Peygamberin saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, acilen yola devam etme durumunda bulunduğunda akşam namazını ertelediğini, akşam ile yatsıyı cem ettiğini gördüm. "Haccı ve umreyi Allah için tam yapın. Eğer (bunlardan) ahkonursanız kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin." [178] Atâ' şöyle dedi: îhsâr (engellenme), kişiyi alıkoyan her şeyden olur. Açıklama Buhârî'nin yalnızca Atâ'nın tefsiri ile yetinmesi, onun ihsârm, her türlü engelden kaynaklanabileceği görüşünü kabul ettiğini göstermektedir. Bu konu, gerek sahabe gerekse diğerleri arasında ihtilaflıdır. Bunların çoğunluğu şu görüştedir: İhsâr, hacca giden kişiyi hacdan alıkoyan; düşman, hastalık vb. gibi her türlü engelden kaynaklanabilir. İbn Mes'ud, zehirli bir hayvan tarafından sokulan bir kişinin muhsar olduğuna dair fetva vermiştir. Bunu, İbn Cerîr sahih bir senetle rivayet etmiştir. Nehaî ve Küreliler şöyle demişlerdir: Hasr (hacdan engellenme) ancak kırılma, hastalık ve korku sebebiyle olur. Diğerleri şöyle demişlerdir: Hacdan engellenme ancak düşman sebebiyle olur. Bu, Abdürrezzak tarafından Ma'mer aracılığıyla İbn Abbas'tan sahih bir senetle rivayet edilmiştir. 27- (İHRAMA GİRDİKTEN SONRA ENGELLENEN KİŞİ) 1- Umre Yapan Kişinin Engellenmesi 1806- Nâfi' şöyle demiştir: Abdullah İbn Ömer radıyaiiâhu anh kargaşa döneminde Mekke'ye doğru yola çıktığında şöyle dedi: Kabe'ye ulaşmam engellenirse Resûluilah saibitâhu aleyhi ve seiiem ile birlikte yaptığımız gibi yapar, umre için telbiye getiririm. Çünkü Resûluilah saüaiiâhu aleyhi ve seiiem da Hudeybiye antlaşmasının imzalandığı sene umre için telbiye getirmişti. 1807- Nâfi1 şöyle demiştir: Haccâc'ın ordusu Abdullah İbn Zübeyr'le savaşmak üzere geldiğinde Abdullah İbn Ömer'in iki oğlu Ubeydullah ve Sâ-lim,babalan ile konuşarak şöyle dediler: "Bu yıl hac yapmamanın sana bir zararı olmaz. Biz Kabe'ye gitmene engel olunmasından korkarız". İbn Ömer şöyle dedi: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ile birlikte (umre yapmak üzere Mekke'ye doğru) yola çıktık. Kureyş kâfirleri Kabe'ye gitmemize engel oldular. Bunun üzerine Hz. Peygamber saiiaMhu aleyhi ve seiiem hedy kurbanını kesti, saçlarını kazıttı. Şahit olun ki ben de inşallah umre yapmaya niyet ediyorum. Gideceğim; şayet Kabe'ye gitmeme engel olunmazsa tavaf yapacağım. Şayet engel olunursa, Hz. Peygamberle saibiiâhu aleyhi ve sellem birlikte olduğumda onun yaptığı gibi yaparım. İbn Ömer, Zülhuleyfe'de umre için telbiye getirdi. Sonra bir miktar ilerledikten sonra şöyle dedi: "Hac ile umrenin durumu aynıdır. Sizleri şahit tutarım ki ben umre ile birlikte hac İçin de telbiye getirdim". Bayram günü olup da kurban kesmedikçe bu ikisinin ihramından çıkmadı. İbn Ömer şöyle söylerdi: "Kişi Mekke'ye girdiğinde bir tavaf yapmadıkça ihramdan çıkamaz". 1808- Nâfi' şöyle demiştir: Abdülmuttalib oğulları'ndan bazılan İbn Ömer'e: "Burada kakaydın" dediler. 1809- ibn AbbaS radıyallâhu anh ŞÖyle demiştir: ReSÛlUİlah'm sallallâhu aleyhi ve seiiem umre yapması engellendi. Bunun üzerine saçlarını tıraş etti, eşleri ile birlikte oldu, hedy kurbanını kesti. Ertesi yıl umre yaptı. Açıklama Buharî'nin bu konuda, "ihsar sebebiyle ihramdan çıkmak hac yapana özgüdür. Umre yapan kişi ihsar sebebiyle ihramdan çıkamaz, Kabe'yi tavaf edinceye kadar ihramda kalmaya devam eder. Çünkü senenin tümünde umre yapılabileceğinden umrenin kaçmasından korkulmaz. Hac ise böyle değildir" görüşünü reddetmek istediği söylenmiştir. Söz konusu görüş İmam Mâlikten nakledilmiştir. Kadı İsmail bu görüşü desteklemek üzere sahih bir senetle Ebû Kılâbe'den şunu rivayet etmiştir: Umre yapmak üzere yola çıktım. Devemden düştüm, ayağım kırıldı. İbn Abbas ve İbn Ömer'e haber göndererek durumumu sordum. Onlar şöyle dediler: "Umrenin, hac gibi bir vakti yoktur. Kişi Kabe'ye ulaşıncaya dek ihramda kalmaya devam eder". İbn Ömer "sizi şahit tutuyorum" sözü ile kendisine uymayı isteyenlere bunu öğretmek istemiştir. Yoksa bunu söylemek şart değildir. "Şayet Kabe'ye gitmeme engel olunursa, umre ile ilgili amelleri yaparak ihramdan çıkarım": İbn Ömer'in bu sözü, "Hac ile umrenin durumu aynıdır" sözünü açıklamaktadır. Yani, engellenme durumunda ihramdan çıkma yahut bunun mümkün olması bakımından hac ile umre aynıdır. Hadisten Çıkan Sonuçlar: 1- Hac veya umre yapmak isteyen kimsenin bunu yapmasına düşman engel olursa, kişi ihramdan çıkmaya niyet ederek ihramdan çıkabilir. Hedy kurbanını keser, saçını kazıtır yahut kısaltır. Umre'yi hacca eklemek: 2- Umre'ye haca eklemek caizdir. Bu, alimlerin çoğunluğunun görüşüdür. Ancak; a- Umre'nin hacca eklenebileceği görüşünde olanların çoğuna göre umre tavafına başlanmamış olması şarttır. b.- Hanefîlere göre tavafın dört şavtı tamamlanmadan önce olursa caizdir. c- Mâlikîlere göre ise tavaf tamamlanmadan önce olursa caizdir. 3- Kıran haccı yapan kişi tek bir tavaf ile yetinir. [179] 4- Kıran haccı yapan kişi hedy kurbanı keser. 5- Tehlikeli olmakla birlikte kişinin korkutucu durumdan salim olmayı umut ettiği bir yoldan hac ve umre yolculuğuna çıkılabilir. İbn Abdilber bu görüşü İleri sürmüş ve engellenme sebebiyle ihramdan çıkan kişiye ihramdan çıktığı ibadetin kazasının farz olmasını delil getirmiştir. Hadisten ilk anda anlaşılan da budur. Alimlerin çoğunluğu bu durumda hac ve umrenin vacip olmadığını söylemişlerdir. Hanefîler de bu görüştedir. İmam Ahmed'den iki rivayet vardır. Bu mesele ile ilgili iki görüş iki konu sonra gelecektir. 2- Hac Yapmaya Engel Olunması 1810- Salim, İbn Ömer'in radıyaiiâhu anh şöyle söylediğini belirtmiştir: Resûlul-lah'ın saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem sünneti size yetmiyor mu? (Hac İçin ihrama girmiş) birinizin hac yapmasına bir engel çıkarsa Kabe'yi tavaf eder, Safa ile Merve arasında sa'y yapar, sonra her türlü ihramdan çıkar. Ertesi yıl hac yapar ve hedy kurbanı keser. Şayet hedy bulamazsa bunun yerine oruç tutar. Açıklama Ibnü'l-Müneyyir el-Hâşiye isimli eserinde şöyle demiştir: Buharî, Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem döneminde, umre'den engellenmenin gerçekleştiğine işaret etmiştir. Alimler haccı da buna kıyas etmişlerdir ki bu "arada bir fark bulunmadığını belirtmek suretiyle asim fer'e ilhakı" türünden bir kıyas olup, kıyasın en kuvvetli türünü oluşturur. Ben (İbn Hacer) derim ki: Bu görüş, şu anlayışa dayanmaktadır: İbn Ömer-in "peygamberinizin sünneti" ifadesi, hac yaparken engellenen kişiyi, umre yaparken engellenen kişiye kıyas etmek anlamına gelir. Çünkü Hz. Peygamber'in aleyhi ve seiiem başına gelen umre yapmasının engellenmesidir. İbn Ömer bu sözü ve bundan sonraki açıklaması ile hac yaparken engelleme ile karşılaşan kişi hakkında Hz. Peygamber'den saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem duyduğu bir sözü de kastetmiş olabilir. Hac ve umrede Kabe'nin tavaf edilmesinin şart koşulmasından şu hususlar anlaşılır: 1- Bunun meşruiyeti, 2- Bunun meşru olduğunu kabul edenler arasında görüş ayrılığı bulunmaktadır. Zahirîler emrin zahirini esas alarak bunun vacip olduğu görüşünü kabul ederken, Ahmed bunun müstehab olduğunu söylemiştir. Şâfiîlerde meşhur olan görüşe göre İse caizdir. 3- Engellenme Durumunda, Saçı Kazıtmadan Önce Kurban Kesmek 1811- Misver radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem saçını kazıtmadan önce kurbanını kesti ve ashabına da böyle yapmalarını emretti. 1812- Nâfi'in rivayet ettiğine göre Ubeydullah ve Salim, (babalan) Abdullah İbn Ömer ile konuştular. İbn Ömer radıyaiiâhu anh onlara şöyle dedi: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ile birlikte umre yapmak için çıktık. Kureyş kâfirleri Kabe'ye gitmemize engel oldular. Bunun üzerine Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem kurbanını kesti ve başını kazıttı. 4- "(Hac Veya Umre Yapması) Engellenen Kişinin Kaza Etmesi Gerekli Değildir" Görüşünü Savunanlar Ibn Abbas'tan rivayet edildiğine göre kaza yalnızca hac esnasında cinsel ilişkide bulunmak suretiyle haccını bozan kişiye gereklidir. Ancak bir özür vb. sebebiyle haccı engellenen kişi ise ihramdan çıkar memleketine döner. Engellendiği sırada yanında hedy kurbanı varsa şayet Kabe'ye gönderme imkanı yoksa bu-:unduğu yerde keser. Gönderme imkanı varsa, kurban, kesileceği yere ulaşıncaya kadar ihramdan çıkamaz. Mâlik ve diğer bazıları ise şöyle demiştir: Kişi herhangi bir yerde hedy kurbanını keser ve saçını kazıtır, kendisine kaza gerekmez. Çünkü Hz. Peygamber aiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ve ashabı Hudeybiye'de iken umre yapmaları engellendi. Onar da burada kurbanlarını kestiler, saçlarını kazıttılar, tavaf yapmadan ve hedy türbanları Kabe'ye ulaşmadan önce ihramdan çıktılar. Hz. Peygamber'in saiiaDâhu >ieyhi w senem herhangi bir kimseye bunu kaza etmelerini emrettiği de bilinmemek-edir. Hudeybiye, harem bölgesinin dışındadır.

1813- Nâfi'den rivayet edildiğine göre, Ibn Ömer, kargaşa döneminde umre yapmak İçin Mekke'ye doğru yola çıktığında şöyle dedi:

"Kabe'ye ulaşmam engellenirse, Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ile birlikte olduğumuz sırada o ne yaptıysa biz de onu yaparız".

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Hudeybiye yılında umre için telbiye getirdiğinden Ibn Ömer de umre için telbiye getirdi. Sonra durumu inceledi ve "hac-cın da umrenin de durumu aynıdır" dedi, arkadaşlarına dönerek "hac da umre de aynı durumdadır. Sizi şahit tutarım ki ben umre ile birlikte hac yapmaya niyet ettim". Sonra her ikisi için de bir tavaf yaptı, bu tavafın yeterli olacağını düşündü. Hedy kurbanı kesti.



Açıklama


Hac veya umre yapması engellenen kişiye kazanın gerekli olmadığı görüşü, çoğunluğun görüşüdür.

İbn Cerîr (et-Taberî), İbn Abbas'ın buna benzer bir görüşünü, Ali Ibn Ebû Talha aracılığıyla rivayet etmiştir. Bu rivayette şöyle denilmektedir: "Şayet söz konusu olan farz hac ise, bunun kazası gerekir. Farz dışında bir şey ise kaza gerekmez".

Hedy kurbanını Kabe'ye ulaştırılma imkanı bulunduğunda, kurban Kabe'ye ulaşmadan önce ihramdan çıkılıp çıkılamayacağı konusu sahabe ve onlardan sonra gelenler arasında farklı yorumlara sebep olmuştur.

a- Alimlerin çoğunluğuna göre, engellenen kişi ister hill bölgesinde ister harem bölgesinde olsun, hedy kurbanını ihramdan çıktığı yerde keser.

b- Ebû Hanife şöyle demiştir: Kişi, hedy kurbanını ancak harem bölgesinde keser.

c- Diğer bazıları ise İbn Abbas'ın burada belirttiği şekilde bir ayırım yapmışlardır ki güvenilir görüş budur. Alimlerin bu konuda ihtilaf etmelerinin sebebi, "Hz. Peygamberin saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem hedy kurbanını Hudeybiye'de iken hill bölgesinde mi harem de mi kestiği" konusuna dayanır.

Ata "Hz. Peygamber Hudeybiye'de kurbanı harem bölgesinde kesti" demiş, İshak da bu görüşe katılmıştır. Diğer Megâzî[180] alimleri ise "Hz. Peygamber hill bölgesinde kesti" demişlerdir.

Bana (İbn Hacer'e) öyle geliyor ki Buharı "Mâlik ve diğerleri" sözünde "diğerleri" ifadesi ile İmam Şafiî'yi kastetmiştir. Çünkü ifadenin sonunda yer alan "Hudeybİye, harem bölgesinin dışındadır" sözcüğü İmam Şafiî'nin el-Ümm'de yer alan sözüdür. İmam Şafiî'den rivayet edilen bir diğer görüşe göre Hudeybiye'nin bir kısmı hill bir kısmı da harem bölgesinde yer alır. Ancak Hz. Peygamber hil! bölgesinde kurbanını kesmiştir. Nitekim âyette "Onlar, inkâr eden ve sizin Mesdd-i Haram'ı ziyaretinizi ve bekletilen kurbanların yerlerine ulaşmasını engelleyen kimselerdir"[181] buyrulmaktadır. İlim ehline göre hedy kurbanlarının yeri harem bölgesidir. Şafiî bir diğer yerde de şöyle demektedir: "Hz. Peygamberin saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Hudeybiye antlaşmasının yapıldığı yıldan bir yıl sonra yaptığı umreye kaza umresi denilmesinin sebebi, bu umrenin kaza edilmesinin farz olduğundan değil, Kureyş ile Hz. Peygamber arasında yapılan antlaşmada bu şekilde yer almasından dolayıdır".[182]



5- Sizden Her Kim Hasta Olursa Yahut Başından Bir Rahatsızlığı Varsa, Oruç Veya Sadaka Veya Kurban Olmak Üzere Fidye Gerekir".


Bu kişi (oruç tutmak, sadaka vermek veya kurban kesmekten birini seçme konusunda) muhayyerdir. Şayet oruç tutacaksa bunun süresi üç gündür.

1814- Resûlullah saiiaiiâhu aıeyhi ve seiiem, Kâ'b İbn Ucre'ye: "Herhalde bitler sana eziyet veriyor" dedi. Kâ'b: Evet Ey Allah'ın Resulü! diye cevap verdi.

Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Saçlarını kazıt. Üç gün oruç tut veya altmış fakiri doyur yahut bir koyun kes" buyurdu. [183]



Açıklama


İbnü't-Tîn ve diğer bazı alimler şöyle demişlerdir: Sâri'[184] burada bir günlük orucu bir sa' buğdaya eşit kılmış, Ramazan'da oruç bozma konusunda ise bir günlük orucu bir müd buğdaya eşit kılmıştır. Yine zıharda ve Ramazan'da cinsel ilişkide bulunmada da böyledir. Yemin kefaretinde ise üç tam üçte bir müdde eşit kılmıştır. Hadlerde ve miktarlarda kıyasın geçerli olmadığı konusunda en güçlü delil budur.

Abdülkerîm'in rivayetinde şöyle denilmektedir: Kâ'b, Resûlullah saifeiiâhu aleyhi veseiiem ile birlikte ihramlı idi. Saçında bitler oluştu.

Bundan sonraki konuda Seyf rivayetinde şöyle yer almaktadır: Resûlullah saibiiâhu aleyhi ve selle m Hudeybiye'de başucumda durdu. Başımdan bitler düşüyordu. Bana "bunlar sana zarar veriyor mu?" diye sordu. Ben: Evet, dedim. Resûlullah: "Öyle ise saçlarını kazıt".

Yine bu rivayette Kâ'b şöyle demiştir: "Sizden her kim hasta olursa yahut başından bir rahatsızlığı varsa..." âyeti benim hakkımda indirildi.

Kurtubî şöyle demiştir: Hz. Peygamber'in saiiaiiahu aleyhi ve seikm "Herhalde başındaki bitler sana eziyet veriyor" sözü, hükmün kendisine bağlanacağı illeti pekiştirmek anlamına gelir. Kâ'b, karşı karşıya bulunduğu zorluğu bildirince hüküm hafifletilmiştir.

Hadisin Arapça aslında yer alan "hevâmm I Ay-" sözcüğü insanın bedeninde

gezinen bit, pire vb. haşeratı ifade etmekle birlikte burada bit kastedilmiştir. Bu hadis, ihramlı kişinin başındaki biti öldürmesi halinde fidye gerekli olacağına delil olarak gösterilmişse de buna itiraz edilmiş ve fidyenin saçın kazitılması sebebiyle gerekli olduğu belirtilmiştir. İlk anda anlaşıldığına göre fidye biti öldürmek sebebiyle gerekli olmaktadır. Şâfiîlerde her iki görüş de bulunmaktadır. Bu görüş ayrılığının etkisi şu meselede görülür: Kişi başını kazıttığı halde bitleri öldürmese kendisine fidye gerekir mi?

İbn Kudâme şöyle demiştir: Baştaki saç ister ustura, ister makas isterse ot ile giderilmiş olsun bu da kazıtma gibidir. Bu konuda görüş ayrılığı bilmiyoruz.



6- Âyetteki "Veya Sadaka' İfadesiyle Kastedilen Altı Fakiri Doyurmaktır.


1815- Kâ'b b. Ucre şöyle demiştir:

Hudeybiye'de Resûlullah saifeilâhu aleyhi ve sellem başucumda durdu, başımdan bitler düşüyordu. Bana: "Bitler sana zarar veriyor mu?" diye sordu. Ben: "Evet", dedim. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Öyleyse başını kazıt".

Kâ'b şöyle dedi: "Sizden her kim hasta olursa yahut başından bir rahatsızlığı varsa..." âyeti benim hakkımda indirildi.

Resûlullah şöyle buyurdu: "Üç gün oruç tut veya birfarak[185] buğdayı altı fakire dağıt, yahut kolayına gelen bir kurban kes".



Açıklama:


Buharı, âyette geçen sadaka sözcüğünün mübhem olduğuna, sünnetin bunu tefsir ettiğine işaret etmektedir. Alimlerin çoğunluğu da âyette yer alan sadakanın, altı fakiri doyurmak anlamına geldiği görüşündedir.

Farak, Medine'de bilinen bir ölçektir. On altı rıtıl gelir.



7- Fidye Olarak Yarım Sa1 (Buğday) Vermek


1816- Abdullah b. Ma'kıl şöyle dedi:

Kâ'b İbn Ucre'nin rad.yaiiâhu anh yanına oturdum. Ona fidye konusunu sordum, şöyle dedi:

Bu konu ile ilgili âyet benim hakkımda indirilmekle birlikte hükmü hepiniz hakkında geçerlidir. Basımdaki bitler yüzüme doğru dökülürken Resûlullah'm huzuruna götürüldüm. Bana: "Bert bitlerin sona bu kadar eziyet edeceğini sanmazdım. Bir koyun alabilir misin?" diye sordu. Ben "hayır" dedim. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Öy/eyse üç Qun oruç tut veya her bir fakire yanm sa' olacak şekilde altı fakiri doyur" buyurdu.



Açıklama


Müslim, Ğünder aracılığıyla Şu'be'den yaptığı rivayette "mescitte" ibaresini eklemiştir.

Bu hadiste şu hususlar yer almaktadır:

1- Mescitte oturmak ve ilim müzâkeresinde bulunmak,

2- Ayetlerin inme sebeplerini öğrenmeye çalışmak. Çünkü bu hem hükümlerin bilinmesini hem de Kur'an'm tefsirini bilmeyi sağlar.



8- Bir Koyun Kesmek


1817- Kâ'b b. Ucre radıyaüâhu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem onu, başındaki bitler yüzüne düşerken gördü ve ona: "Bitler sana eziyet ediyor mu?" diye sordu. Kâ'b: Evet, diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Hudeybiye'de saçlarını kazıtmasını emretti.

[Hadisi rivayet eden kişi dedi ki:] Sahabe, Hudeybiye'de ihramdan çıkacaklarını bilmiyorlar, Mekke'ye gireceklerini ümit ediyorlardı.

Yüce Allah fidye ile ilgili âyeti indirdi. Bunun üzerine Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Kâ'b'a bir farak buğdayı altı kişiye dağıtmasını veya bir koyun kurban kesmesini yahut üç gün oruç tutmasını emretti."

1818- Kâ'b İbn Ucre'den rivayet edildiğine göre saçlarmdaki bitler yüzüne doğru inerken Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem onu gördü.



Açıklama


Hadisi rivayet eden râvî, Sahabe'nin Hudeybiye'de ihramdan çıkacaklarını bilmediğini söylemiştir. Bununla; saçı tıraş etmenin sebebinin "engellenme sebebiyle ihramdan çıkma" değil, haram olan bir şeyin eziyet sebebiyle mubah kılınması olduğunu açıklamak istemiştir. Bu açık bir hükümdür.

İbnü'l-Münzir şöyle der: Bundan, Kabe'ye ulaşma umudu olan kişinin, umudu ortadan kalkıncaya kadar beklemesi gerektiği anlaşılmaktadır. Kişinin umudu kalmadığında ihramdan çıkar. Alimler şu konuda İttifak etmişlerdir; Kabe'ye ulaşmaktan umudunu kesmiş olan ve ihramdan çıkması caiz hale gelen kişi ihramda kalmaya devam etse, sonra Kabe'ye ulaşması mümkün hale gelse ibadetini tamamlaması İçin Kabe'ye gitmesi gerekli olur.

Mühelleb ve diğer bazı alimler şöyle demişlerdir; Râvî'nin "Sahabe, Hudeybiye'de ihramdan çıkacaklarını bilmiyorlar, Mekke'ye gireceklerini ümit ediyorlardı" sözünden şu sonuç da elde edilir: Adet zamanının geldiğini anlayan kadın yahut humma vaktinin geldiğini anlayan hasta Ramazan ayında gün içinde oruçlarını bozsalar, sonra kadın âdet görmese ve hasta humma olmasa bu kişilerin oruçlarını kaza etmesi gerekir. Çünkü Yüce Allah'ın, sahabenin Hudeybiye'de ihramdan çıkacaklarını bilmesi, durum ortaya çıkmadan önce Kâ'b'dan saçını kazıtma ile gerekli olan kefareti düşürmedi. Çünkü kadının ve hastanın âdeten bildikleri şey gerçekleşmeyebilir, bu sebeple de bu ikisine kaza gerekir.

Hadisten çıkarılan diğer bazı sonuçlar:

1- Sünnet, Kitapta (Kur'an'da) yer alan mücmel ifadeleri beyan eder. Nitekim fidye ayeti Kur'an'da mutlak geçmekte, sünnet ise bunu takyid etmektedir.

2- Ihramlı olan kişinin saçını tıraş etmesi haramdır. Bit vb. şeylerden kaynaklanan bir eziyet sebebiyle tıraş ettirmesine izin verilmiştir.

3- Büyük şahsiyetler arkadaşlarına yumuşak davranırlar. Onların içinde bulundukları durumları göz önünde bulundurur, onları sürekli yoklarlar. Kendilerine bağlı kimseler İçinde zarara uğrayan bir kimse bulunduğunda durumunu sorup, içinde bulunduğu durumdan nasıl kurtulacağını gösterirler.

4- Bazı Mâlikîler bu hadisten şu sonucu çıkarmıştır: Özürsüz yere başını tıraş eden kimseye fidye gerekir. Çünkü özürlü kimseye gerekli kılındığına göre, özürsüz olana haydi haydi gerekli olur. Ancak bu konuda özürlü ile diğerlerinin eşit tutulması gerekmez. Bu sebeple Şafiî ve alimlerin çoğunluğu şöyle demişlerdir: Kasten başını tıraş eden kişi, fidye konusunda seçim hakkına sahip değildir. Onun yapabileceği tek şey kurban kesmektir.



9- (Hac Esnasında) Kadına Yaklaşmak Yoktur'.


1819- Ebû Hureyre radıyaiiâhu anh, Resûlullah'ın saiiaiiâhu aleyhi ve seikm şöyle buyurduğunu söyledi:

"Kim bu evi (Kabe'yi) tavaf eder de kadına yaklaşmaz (cinsel ilişkide bulunmaz) ve fıska düşmezse anasından doğduğu gibi (günahsız bir şekilde) yurduna döner".



10- (Hac Esnasında) Günah Sayılan Davranışlara Yönelmek, Kavga Etmek Yoktur1.


1820- Ebû Hureyre radıyaiiâhu anh, Hz. Peygamber'in saüaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurduğunu söyledi:

"Kim bu evi (Kabe'yi) tavaf eder de kadına yaklaşmaz ve fıska düşmezse anasından doğduğu gibi yurduna döner. [186]



28- ANLANMANIN CEZASI


1- "Ey iman edenleri İhramh iken avı öldürmeyin, içinizden kim onu kasten öldürürse öldürdüğü hayvanın dengi (ona) cezadır. (Buna) Kabe'ye varacak bir kurban olmak üzere içinizden adalet sahibi iki kişi hükmeder (öldürülen avın dengini takdir eder). Yahut (avlanmanın cezası), fakirleri doyurmaktan ibaret bir keffârettir, yahut onun dengi oruç tutmaktır. Ta ki (yasak av yapan) işinin cezasını tatmış olsun. Allah geçmişi ajfetmiştir. Kim bu suçu tekrar işlerse Allah da ondan karşılığını alır. Allah daima galiptir, öç alandır. Hem size hem de yolculara fayda olmak üzere (faydalanmanız için) deniz avı yapmak ve onu yemek size helâl kılındı. İhramlı olduğunuz müddetçe kara avı size haram kılındı. Huzuruna toplanacağınız Allah'tan korkun".[187]



Açıklama


1- Yanlışlıkla Av Hayvanı Öldürme Durumunda Ceza Gerekir mi?

İbn Battal şöyle demiştir:

Hicaz, Irak ve diğer bölgelerden müctehid imamlar şu konuda ittifak etmişlerdir: İhramlı kişi kasten veya hatâen av hayvanı öldürdüğünde kendisine ceza gerekir.

Zahirîler, Ebû Sevr ve Şâfîîlerden İbnü'l-Münzir yanlışlıkla öldürme konusunda muhalefet etmişler, âyetteki "kasten" ifadesine dayanmışlardır. Bu ifadenin zıt anlamından (mefhum-i muhalifinden), yanlışlıkla öldürenin hükmünün farklı olduğu anlaşılır. İmam Ahmed'den rivayet edilen iki görüşten biri de böyledir.

2- Keffâret Cezasında Seçim Hakkı Söz Konusu mudur?

Keffâret konusunda farklı yorumlar yapılmıştır.

a- Alimlerin çoğunluğu âyetin zahirinde yer aldığı üzere kişinin keffâret cezasını yerine getirme konusunda seçim hakkına sahip olduğunu kabul etmişlerdir.

b- Sevrî şöyle demiştir: Kişi öldürdüğü hayvanın mislini kurban olarak keser. Şayet bulamazsa fakirlere yemek yedirir. Şayet buna da İmkânı yoksa oruç tutar.

c- Saîd İbn Cübeyr şöyle demiştir: Yemek yedirme ve oruç tutma yalnızca av hayvanının bedeli, yerine kurban edilecek hayvanın değerine ulaşmadığında söz konusu olur.

3- İhramlı Kişinin Avladığı Avın Yenmesi:

a- Alimlerin çoğunluğu ihramlı kişinin avladığı hayvanı yemenin haram olduğu görüşünde ittifak etmişlerdir.

b- Hasan-ı Basrî, Sevrî, Ebû Sevr ve bir grup alim şöyle demiştir: İhramlının avladığı hayvan yenilir. Bu, hırsızın kestiği hayvanın yenilmesi gibidir. Şâfiîlere ait görüşlerden biri de böyledir.

4- Hakemlerin Yetkisi:

a- Alimlerin çoğunluğu bu konudaki hükmün selefin hükmüne tabi olduğunu, onu geçemeyeceğini söylemişlerdir. Hakkında hüküm vermedikleri konularda hüküm verilir, hakkında ihtilaf ettikleri konularda ise ictihad yapılır.

b- Sevrî şöyle demiştir: Bu konuda seçim, her devirde iki hakem tarafından yapılır.

c- İmam Mâlik şöyle der: Her bir olayda yeniden hüküm verilir. Bu konuda seçim hakkı, hakkında hüküm verilen kişiye aittir. Bu kişi hakemlere "benim hakkımda yalnızca yemek yedirme konusunda hüküm verin" diyebilir.

5- Avlanan Hayvanın Denginin Belirlenmesi:

a- Alimlerin çoğunluğu, öldürülen av hayvanının kurbanlıklar içinden benzerinin kesilmesinin gerekli olduğunu söylemişlerdir.

b- Ebû Hanife, öldürülen av hayvanının kıymetinin gerekli olduğunu, ancak bunun hayvanın dengine çevrilmesinin de caiz olduğunu söylemiştir.

Alimlerin çoğunluğu büyük hayvanın avlanması halinde kesilecek hayvanın büyük, küçük hayvanda kesilecek hayvanın küçük, sağlam hayvana karşılık sağlam hayvan, ayağı kırık hayvana karşılık ayağı kırık hayvanın kesileceğini söylemişlerdir.

Alimler âyetteki "av" ile kastedilenin, ihramlı olmayan kişinin yiyebileceği vahşî hayvanlar olduğunda, öldürülmesi caiz olan hayvanlar için bir şeyin gerekli olmadığında ittifak etmişlerdir. Bunların doğurduğu hayvanlarda ise ihtilaf etmişlerdir. Alimlerin çoğunluğu bunu eti yenen hayvanlara katmışlardır.



2- İhramlı Olmayan Kişi Avlanır Da Bunu İhramlı Olana Hediye Ederse İhramlı Kişi Onu Yiyebilir


İbn Abbas ve Enes, ihramlı kişinin evcil hayvanları kesmesinde bir sakınca olmadığını söylemişlerdir. Bu hayvanlar deve, davar, sığır, tavuk ve artır.

1821- Ebû Katâde'nin oğlu Abdullah şöyle demiştir:

Hudeybiye antlaşmasının yapıldığı yıl babam da gitti. Arkadaşları ihrama girdiği halde o ihrama girmedi. Hz. Peygamber'e saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem kendisi ile savaşmak isteyen bir ordunun bulunduğu haber verildi. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem de bunun üzerine hareket etti.

(Ebû Katâde dedi ki): Ben, onun ashabının yanına vardığım zaman onların gülüştüğünü gördüm. Baktım, yanımda vahşî bir eşek sürüsü var. Birine hamle yaptım, ok fırlattım, hareketsiz hale getirdim. Onlardan yardım istedim. Onlar yardım etmekten kaçındılar. Ben onu öldürdüm, etinden yedik. Düşmanın Hz. Peygamber ile aramıza gireceğinden korktuk. Hz. Peygamber'i aramaya koyuldum. Atımı bazen koşturuyor bazen yürütüyordum. Gece yarısı Benî Gıfâr kabilesinden bir adama rastladım.

Ona: "Hz. Peygamber'den saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem nerede ayrıldın?" diye sordum.

Adam şöyle dedi: "Ta'hin'de ayrıldım. Sukyâ denilen yerde öğle uykusu uyumak üzereydi" dedi.

Ben: "Ey Allah'ın Resulü! Ashabın sana selam söylüyor. Onlar düşmanın seninle onların arasına girmesinden korktular. Onları bekle" dedim. Daha sonra Şöyle dedim: "Ey Allah'ın Resulü vahşî bir eşek avladım. Yanımda ondan kalan bir parça var".

Allah'ın Resulü, ihramlı olan ashabına "yiyiniz" buyurdu. [188]



Açıklama


Hadiste yer alan emrin zahiri, genelliği gerektirdiği halde, Buharı fıkhı bir çıkarımla bunu yukarıda belirttiği şekilde sınırlandırmıştır. Çünkü doğru olan, ihramlı kişinin kestiği av hayvanının hükmünün, meyte hükmünde olmasıdır.

Bir görüşe göre ihramlının kesmesi, haram olmakla birlikte sahihtir, ihramlı olmayan kişi yiyebilir. Hasan-ı Basrî bu görüştedir.

İbn Abbas'tan nakledilen sözü Abdürrezzak, İkrime aracılığıyla şu şekilde rivayet etmiştir: İbn Abbas ihramlı iken İkrime'ye bir deve kesmesini emretti.

Enes'ten nakledilen rivayeti İbn Ebî Şeybe, Sabbâh el-Becelî aracılığıyla şu şekilde rivayet etmiştir: Enes b. Mâlik'e ihramlının hayvan kesip kesemeyeceğini sordum, "evet (kesebilir)" diye cevap verdi.

Konu başlığında yer alan " Bu hayvanlar deve, davar, sığır, tavuk ve attır" sözü Buharî'ye ait olup fıkhî bir çıkarımdır. At dışındaki kısımda görüş birliği vardır. Atın kesilmesi yenilmesini mubah görenlere özgüdür.

Ebû Katâde'nin olayı şuna delil gösterilmiştir: Hac veya umre dışında bir amaçla harem bölgesine giren kimse ihramsız girebilir.

Bir başka görüşe göre ise bu olay, Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ihram için sınırlar belirlemesinden önce gerçekleşmiştir.

Ebu'n-Nadr rivayetinde şu ifade geçmektedir: "(Ebû Katâde dedi ki): Vahşi eşeği kestim, Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ashabına getirdim. Onlara: Haydi bunu taşıyın dedim. Onlar: Biz el sürmeyiz, dediler. Ben de onu taşıyarak onlara getirdim".

Ebu'n-Nadr'ın Av bölümünde gelecek olan rivayetinde şöyle denmektedir: "Bazıları yemekten kaçındı. Sizin bu durumunuzu peygambere soracağım dedim. Hz. Peygamber'e yetiştim ve onunla konuştum".

Buna göre Ebu'n-Nadr'm Hz. Peygamber'e yetişme sebebi, vahşi eşeğin etinden yiyip yememe konusunda fetvA sormaktı. [189]



3- İhramlılar Bir Av Görüp Güldüğünde İhramlı Olmayan Kişinin Durumu Anlaması


1822- Abdullah İbn Ebû Katâde, babasından şunu aktardı:

Hudeybiye antlaşmasının yapıldığı yıl Hz. Peygamberle saibiiâhu aleyhi ve seiiem birlikte gittik. O'nun ashabı ihrama girdikleri halde ben ihrama girmedim. Gayka

denilen yere[190] geldiğimizde, düşman birliğinin bulunduğu bize haber verildi. Onlara doğru yöneldik. Arkadaşlarım vahşi bir eşek (zebra) sürüsü gördüler. Birbiriyle gülmeye başladılar. Bunun üzerine ben de geriye bir baktım ve sürüyü gördüm. Atımı sürünün üzerine doğru sürdüm. Okumu fırlattım ve birini vurdum. Arkadaşlarımdan yardım istedim, yardım etmekten kaçındılar. Daha sonra onun etinden yedik.

Resûlullah'a saikiiâhu aleyhi ve seiiem ulaşmak için yola çıktık. Düşmanın onunla aramıza girmesinden korktuk. Bu yüzden atımı bazen hızlı koşturuyor, bazen de yürütüyordum. Gece yarısı Gıfâr kabilesinden bir adamla karşılaştım. Ona: "Sen Resûlullah'tan saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem nerede ayrıldın?" diye sordum. Adam: "Ta'hin denilen yerde öğle uykusuna yattığı sırada ayrıldım" dedi.

Nihayet Resûlullah'a saiMâhu aleyhi ve seiiem ulaştım.

Ona: "Ey Allah'ın Resulü arkadaşların sana selam söylüyorlar. Onlar, düşmanın seninle aralarına girmelerinden korktular. Onları bekle" dedim.

Resûlullah da bekledi.

Ben: "Ey Allah'ın Resulü biz vahşi bir eşek/zebra avladık. Yanımızda ondan bir parça da arttı" dedim.

Bunun üzerine Resûlullah saiiaMhu aleyhi ve seiiem ihramlı olan ashabına "yiyiniz" buyurdu.



Açıklama


İhramlı olanların, av hayvanı görünce gülmeleri, işaret etmek anlamına gelmez. Bu sebeple o avdan yemeleri helal olur.


4- İhramlı Olan Kişi Av Hayvanını Öldürme Konusunda (Sözle Veya Fiille) İhramsız Olana Yardım Edemez


1823- EbÛ Katâde radıyallâhıı anh ŞÖyle dedİ: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem

ile birlikte Medine'ye üç günlük mesafede Kâha denilen yerde idik. (Diğer rivayette ise şöyle denilmektedir):

Hz. Peygamber saibiiâhu aleyhi ve seiiem ile birlikte Kâha'da idik. Kimimiz ihrarnh kimimiz ihramlı değildi. Arkadaşlarımın bir şeye baktıklarını gördüm. Bîr de baktım ki bir vahşi eşek sürüsü! Arkadaşlarımdan yardım istedim. Onlar: "Bu konuda sana hiçbir şekilde yardım edemeyiz, biz ihramhyız" dediler. Bunun üzerine sürüden bir eşeğe hamle yaptım, bir taşın ardından yaklaşıp avladım. Avımı alıp arkadaşlarıma getirdim. Bazıları "yiyiniz", bazıları da "yemeyiniz" dediler. Biraz ilerimizde bulunan Hz. Peygamber'e saiiaMhu aleyhi ve seiiem vardım ve sordum. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "yiyiniz, helaldir" buyurdu.



Açıklama


Ehl-i reyden bazıları, hayvanın avlanması için ihramlı kişi tarafından zorunlu olan bir yardımın yapılması durumunda avdan yemesinin haram olduğunu, hayvanı avlamada zorunlu olmayan bir yardımın yapılması durumunda ise yemesinin haram olmadığını söylemişlerdir. İşte Buharî'nin bu konu başlığı ile onları reddettiği söylenmiştir.



5- İhramlı Kişi, İhramsız Olanın Avlaması İçin Av Hayvanına İşarette Bulunamaz


1824- Ebû Katâde'nin oğlu Abdullah babasından şunu aktarmıştır:

Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve sellem hac yapmak için yola çıktı. Ashabı da onunla birlikte çıktılar. Ebû Katâde'nin de içinde bulunduğu bir grup topluluktan koptular. Ebû Katâde "Resûlullah'a kavuşmak için deniz sahiline doğru gidelim" dedi. Arkadaşları da deniz sahiline doğru yöneldiler. Yola çıkınca Ebû Katâde dışındakiler ihrama girdi, o girmedi. İlerlerlerken yolda vahşi eşekler gördüler. Ebû Katâde sürüye doğru hamle yaparak birini avladı. Arkadaşları bineklerinden inerek onun etinden yediler. Sonra da "ihramli iken av hayvanı mı yiyoruz?" dediler.

(Ebû Katâde dedi ki); Eşekten geriye kalan eti yanımızda taşıdık. Resûlullah'm saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem yanına varınca şöyle dediler: "Ey Allah'ın Resulü! Biz ihramlı idik, Ebû Katâde ise ihramlı değildi. Vahşi bir eşek sürüsü gördük. Ebû Katâde sürüye hamle yaparak birini avladı. Biz de bineklerimizden inerek onun etinden yedik. Sonra da: İhramlı iken av hayvanı mı yiyoruz? dedik. Geriye kalan eti de yanımızda getirdik".

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve sdiem şöyle buyurdu: 'İçinizden herhangi biri ona (Ebû Katâde'ye) saldırmasını emretti mi, yahut işarette bulundu mu?"

Oradakiler: Hayır, dediler.

Bunun üzerine Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem: "Öyleyse etin geriye kalan kısmını da yiyiniz" buyurdu.



Açıklama


Buharı, ihramlının av hayvanına işaret etmesinin haram olduğunu belirtmek istemiş, bunun cezayı gerektirmesi meselesine ise değinmemiştir. Bu konu alimler arasmda ihtilaflıdır.

Alimler, avlanması için av hayvanına işarette bulunmak veya işaret dışındaki yollarla hayvanı göstermenin haram olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Ancak Ebû Hanife bunu "avlanmanın ancak kendisi ile gerçekleşebildiği işaret" ile kayıtlamıştır.

İhramlının, Hayvanın Avlanmasına Katkıda Bulunması Durumunda Karşılaşacağı Ceza:

Alimler şu konuda ihtilaf etmişlerdir: İhramlı bir kişi, ihramsız bir kişiye av hayvanını işaret vb. yollarla gösterse yahut avlanmasına yardım etse ceza gerekli olur mu?

a- Kûfeliler (Hanefîler), Ahmed İbn Hanbel ve İshak "ihramlı kişi avın değerini tazmin eder" demişlerdir.

b- Mâlik ve Şafiî "ihramsızın ihramsız bir kimseye harem bölgesindeki avı göstermesi durumunda olduğu gibi burada da tazmin söz konusu değildir" görüşünü savunarak şöyle demişlerdir: Yukarıdaki hadis tazmine delil teşkil etmez. Çünkü Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve sdiem yardım veya işaretin söz konusu olup olmadığını sorması, o avın etini yemenin helal olup olmadığını belirtmek içindi. Bu hadiste ceza konusuna temas edilmemiştir.

Muvaffakuddİn (İbn Kudâme) bunun Hz. AH ve İbn Abbas'ın görüşü olduğunu belirterek delil getirmiştir. Ancak Hz. Ali'den sahih yolla gelmesi itiraza açıktır.

Bu görüşte olanların bir diğer delili de şudur: Hayvanı avlayan kişi, hayvanı gösteren kişiden bağımsız olarak kendi iradesiyle ve tek başına hayvanı öldürmüştür. Bu şuna benzer: Bir kimse ihramlı yahut oruçlu olan bir erkeğe bir kadını gösterse, erkek de o kadın ile cinsel ilişkide bulunsa, kadını gösteren kişi bu hareketi İle günahkâr olur, ancak kendisine kefaret gerekmediği gibi bu göstermesi ile orucu da bozulmuş olmaz.

Hadisten Çıkan Sonuçlar

1- İhramlı bir kimsenin, ihramsız olan şahsın av yapmasını ve kendisinin de bu sayede ondan yemeyi temenni etmesi ihramına zarar vermez.

2- İhramlı olmayan kişi kendisi için hayvan avladığında ihramlı kişi bu avdan yiyebilir.

3- Arkadaşlardan bir şey istemek ve hediye kabul etmek caizdir.

Kadı Iyâd şöyle demiştir: Bana göre, Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve «Han, o av hayvanından yiyenlerin gönlünü yatıştırmak için Ebû Katâde'den et istemiştir. Böylelikle bunun caiz olduğunu hem söz hem de fiille açıklamak suretiyle, onlarda meydana gelen şüpheyi gidermek istemiştir.

4- Ata isim vermek (caizdir).

Buharı eşeği de buna kıyas etmiş ve Cihad bölümünde konu başlığına bu ismi vermiştir.

İbnü'l-Arabî şöyle der: Alimler, idrak etmese ve çağrıldığında cevap vermese bile akıl sahibi olmayan varlıklara isim vermenin caiz olduğunu söylemişlerdir. Üstelik bazı hayvanlar belirli bir ismi duya duya, o isim söylendiğinde zamanla onu diğer isimlerden ayırır.

5- Yol arkadaşlarından; saygı duyulan veya bereketi umulan yahut da söz konusu mesele ile ilgili hüküm vermesi beklenen kişi gaip olduğunda yani hazır olmadığında onun payı kendisine verilmek üzere saklanır.

6- Devlet başkanı, bir yarar söz konusu olduğunda kendisine bağlı kimseleri bölüklere ayırabilir.

7- Savaşlarda casus kullanmak caizdir.

8- Gerek yakın gerekse uzakta bulunan kimselerden bir şahsa selam götürmek caizdir. Bu hadis, kendisine selam verilen kimsenin buna karşılık vermeyi terk edebileceğini göstermez. Çünkü Hz. Peygamber saibiiâhu aleyhi ve seiiem selama karşılık vermiş olmakla birlikte, bu husus hadiste yer almış olmayabilir. Hadiste bunu reddeden bir durum yoktur.

9- Av hayvanını öldürmek onu boğazlamak yerine geçer.

10- Hz. Peygamber saibiiâhu aleyhi ve seiiem döneminde sahabenin ictihadda bulunması caizdir.

İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: Bu, Hz. Peygamberin saiiaüâhu aleyhi ve seiiem bulunduğu bir yerde ictihadda bulunmak değil, ona yakın bir yerde iken ictihadda bulunmadır.

11- İki müctehid, ictihadlan sonucunda farklı hükümlere ulaşsalar bile her biri kendi ulaştığı hükümle amel eder. Hiçbirisi bu sebeple kınanamaz. Çünkü hadiste "bunu yapmamız eleştirilmedi" denilmektedir. Öyle anlaşılıyor ki bu hayvanı yiyen, hayvanın aslen mubah olmasından hareket etmiş, yemekten uzak duran da sonradan meydana gelen durum, yani ihramdan hareket etmiştir.

12- Deliller çeliştiğinde nassa başvurulur.

13- Av esnasında atı mahmuzlamak,

14- Tümsek mekânlarda av yapmak,

15- Atlı kimselerden av sırasında yardım istemek,

16- Yolculuk sırasında yanında azık taşımak,

17- Yolculuk sırasında dostlara ve yol arkadaşlarına yumuşak davranmak,

18- Hükmü hikmeti ile birlikte açıklamak caizdir. Nitekim Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem'in "Bu, Allah'ın size yedirdiği bir yiyecektir" sözü bunu gösterir.

Ek bilgi: İhramlının av hayvanını avlaması caiz değildir. Ancak hayvan saldırıda bulunur da kendini korumak için öldürürse bu caiz olur. Bu durumda kendisine tazmin gerekmez.



6- İhramlı Kişiye, Hayatta Olan Vahşî Bir Eşek Hediye Edildiğinde Kabul Etmemesi


1825- Sa'b İbn Cessâme el-Leysî, ResûluHah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Ebvâ'da iken kendisine vahşî bir eşek/zebra hediye etti. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seııem bunu geri verdi. Sa'b'm yüzündeki hoşnutsuzluğu sezince ona şöyle buyurdu: "Biz yalnızca ihramh olduğumuz için bunu sana geri verdik".[191]



Açıklama


İhramh Kişinin Avdan Yemesi Konusunda Görüşler

[1. Mutlak olarak haramdır]

İhramh olan kişinin av hayvanından yemesini mutlak olarak haram görenler bu hadisi delil getirmişlerdir. Çünkü Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem gerekçe olarak ihramh olmasını zikretmekle yetinmiştir. Bu, yasaklığm tek sebebinin bu olduğunu gösterir. Hz. Ali, İbn Ömer, Leys, Sevrî ve İshak, yukarıdaki hadis sebebiyle bu görüşü tercih etmişlerdir. Ayrıca Ebû Davud ve diğer imamların Hz. Ali'den rivayet ettiği şu hadis de buna delil gösterilmiştir: Hz. Ali şöyle sordu "Biliyor musunuz ki bir adam Resûlullah'a saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ihramh iken bir zebra hediye etti de o bunu yemekten kaçındı?", oradakiler "evet" dediler.

Ancak ilk olarak anlaşılan bu anlam şu hadislerle çelişmektedir:

a- Müslim'in Talha'dan rivayet ettiği şu hadis: Talha'ya, ihramh iken kuş eti hediye edildi. O yemekten geri durdu ve "ResûluHah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ile birlikte iken yemiştik" dedi.

b- Bu konuda zikredilen Ebû Katâde hadisi,

c- Umeyr İbn Seleme'den rivayet edilen şu hadis: Behzî, Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ihramh iken ona bir ceylan hediye etti. Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir'e bunu yol arkadaşları arasında taksim etmesini emretti". Bu hadisi Mâlik, Sünen sahipleri rivayet etmişler, İbn Huzeyme ve diğer bazıları da sahih olduğunu söylemiştir.

[2. Mutlak olarak caizdir]

Kûfeliler (Hanefîler) ve seleften bir grup bunun mutlak olarak caiz olduğunu söylemişlerdir.

[3. Bazı şartlarda caizdir]

Alimlerin çoğunluğu ihtilaflı olan bu konuyu şu şekilde uzlaştırmışlardır: "İhramlıya hediye edilen avm kabul edilebileceğine dair hadisler ihramsız olan kişinin kendisi için avlayıp daha sonra ihramlıya hediye ettiği av ile ilgilidir. Bunun reddedildiğine dair hadisler ise ihramsız kişinin ihramlı için avladığı hayvan ile ilgilidir". Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: Hz. Peygamber'in saibiiâhu aleyhi ve seiiem Sa'b adlı sahabî'nin hediyesini kabul etmeyişi ve ihramlı olduğunu söylemesinin sebebi şudur: Bir av, kişi için yapıldığında onun ondan yemesi haram olmaz. Ancak ihramlıya haram olur. Hz. Peygamber saiiailâhu aleyhi ve seiiem bu sözü ile aslî haramlık sebebini zikretmiş, bunun dışındakiler! zikretme mistir. Bu, başka sebebin olmadığını göstermez. Diğer hadislerde bu açıklanmıştır.

Bu hadis bir sebebe bağlı olarak hediyeyi reddetmenin caiz olduğunu gösterir.

Buharı bu hadisi başka bir yerde "Bir sebebe bağlı olarak hediyeyi reddetmek' başlığı altında yer vermiştir.

Yine bu hadiste, hediye veren kimsenin gönlünü hoş tutmak için hediyeyi reddetme sebebini açıklama vardır.

Hibe ancak hibe edilenin kabul etmesi ile onun mülküne girer.



7- İhramlının Öldürebileceği Hayvanlar


1826- Abdullah İbn Ömer radyaiiâhu anh, Resûlullah'ın saiiailâhu aleyhi ve seiiem şöyle dediğini nakleder:

"Beş tür hayvan vardır ki bunların öldürülmesinde ihramlı için bir günah söz konusu değildir".[192]

1827- İbn Ömer radıyallâhu anh ŞÖyle dedi: Hz. Peygamber'in saiiailâhu aleyhi ve seiie eşlerinden biri bana Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu söyledi: "İhramlı kişi şunları öldürebilir:" [193]

1828- Abdullah İbn Ömer radıyallâhu anh, Hafsa'nm radıyallâhu anh şöyle söylediğini belirtti: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurdu:

"Şu beş hayvanın öldürülmesinde, öldürene herhangi bir günah söz konusu değildir: Karga, çaylak, fare, akreb ve kuduz köpek."

1829- Hz. Aişe'den radıyallâhu anh rivayet edilmiştir: Resûsullah saiiailâhu aleyhi «= seiiem şöyle buyurdu:

"Beş hayvan vardır ki bunlann tümü fâsık (yoldan çıkmış, itaat altına alınmayandır. Bunlar harem bölgesinde de öldürülür: Karga, çaylak, akreb, fare, kuduz köpek".[194]

1830- Abdullah rad.yaiiâhu anh şöyle dedi:

Biz Minâ'da bir mağarada Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ile birlikteyken kendisine "Mürselât" sûresi indirildi. Hz. Peygamber saüaiiâhu aleyhi ve seiiem okuyor, ben de henüz okuması dolayısıyla ağzı kurumadan onun okuduklarını ezberliyordum. Birden üzerimize bir yılan sıçradı. Hz. Peygamber saiiailâhu aleyhi ve seiiem: "Onu öldürün" buyurdu. Biz onu öldürmek için hemen davrandık ki yıian kaçtı. Bunun üzerine Hz. Peygamber saiiailâhu aleyhi ve seiiem: "Siz onun şerrinden korunduğunuz gibi o da sizin şerrinizden korundu" buyurdu. [195]

1831- Hz. Peygamberin saiiailâhu aleyhi ve seiiem eşi Hz. Âişe radıyaiiâhu anh, "Resulullah'in saiiailâhu aleyhi ve seiiem kelere "fâsıkçık" dediğini işittim ancak onun öldürülmesini emrettiğini işitmedim." [196]



Açıklama


Köpek; hayvan olma ve parçalayıcı olma özelliğini barındırır. Bekçilik ve avcılık gibi işlerde köpekten yararlanılır. Yine köpekte başka hayvanlarda bulunmayan; iz sürme, koku alma, bekçilik etme, hafif uyku, sahibine bağlılık, eğitime elverişli olma gibi özellikler vardır. Taharet konusunda köpeğin necis olduğunu belirtmiştik. Yaratmanın Başlangıcı bölümünde köpeğe ait diğer özellikler ele alınacaktır.

Kelb-i akûr nedir?

Alimler burada, hadisin Arapça metninde yer alan "kelb-i akûr" sözcüğünün ne anlama geldiği konusunda ve bundan aksi anlam (mefhum-ı muhalefet) çıkarılıp çıkarılamayacağı konularında ihtilaf etmişlerdir.

a- Saîd İbn Mansûr'un hasen senetle Ebû Hureyre'den rivayet ettiğine göre bununla kastedilen aslandır.

b- Süfyan aracılığıyla Zeyd İbn Eslem'den rivayet edildiğine göre kendisine kelb-i akûr'un ne olduğu soruldu, o da "yılandan daha çok saldırgan olan ne vardır?" dedi.

c- Züfer burada kastedilenin yalnızca kurt olduğunu söylemiştir.

d- İmam Mâlik el-Muuattâ'dd. şöyle demiştir: Bu, insanlara saldıran, onları korkutan; aslan, kaplan, pars, kurt gibi tüm hayvanları içerir. Bu görüşü Ebû Ubeyd, Süfyan'dan da rivayet etmiştir. Alimlerin çoğunluğu da bu görüştedir.

e- Ebû Hanife bu hadiste kastedilenin yalnızca köpek olduğunu söylemiştir. Kurt dışındaki hayvanlar bu bakımdan köpek gibi değerlendirilemez.

Ebû Ubeyd çoğunluğun görüşüne şunları delil getirmiştir:

a- Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem, Ebû Leheb'in oğluna yaptığı bedduada "Allah'ım ona köpeklerinden bir köpeği musallat et" demiş, bu beddua sonucu onu bir aslan parçalamıştır. Bu, hasen bir hadis olup Hâkim tarafından rivayet edilmiştir.

b- Yüce Allah "Allah'ın size öğrettiğinden öğretip avcı hale getirdiğiniz hayvanların sizin için yakaladıklarından da yeyin" buyurmuştur. [197] Burada kelime kökü olarak "kelb" sözcüğü kullanılmıştır. Bu sebeple parçalayıcı/saldırgan her hayvana "akûr" denilmiştir.

Tahâvî de Hanefîlerin görüşüne şunu delil getirmiştir: Şahin ve doğan, yırtıcı kuşlardan olduğu halde ihramlmın bunları öldürmesinin haram olduğu konusunda alimler ittifak etmişlerdir. Bu, öldürme izninin karga ve çaylak ile sınırlı olduğunu gösterir. Aynı şekilde diğer hayvanlarda da öldürme izni yalnızca köpek ve onunla aynı nitelikte olan kurt ile sınırlıdır.

Tahâvî'nin ittifak bulunduğunu söylemesi eleştiri konusu yapılmıştır.

Ölüm Cezasını Hak Eden ve Harem Bölgesine Sığınan Kişinin Durumu:

Bu hadis, öldürülmesi gerekli olan kişinin harem bölgesine sığınması halinde öldürülebileceğine dair delil getirilmiştir. Çünkü harem bölgesindeki hayvanların öldürülmelerine izin verilme gerekçesi "fısk", yani yoldan çıkma özelliğidir. Katil de fâsık olduğuna göre o da öldürülebilir. Hatta onun öldürülmesi bu hayvanlardan daha önceliklidir. Çünkü bu hayvanların fâsık olması doğalarının gereğidir. Mükellef olan insan ise fısk işlediğinde kendi saygınlığını ortadan kaldırmış olur. Bu yüzden fışkın gerektirdiği cezanın uygulanmasına daha layıktır. İbn Dâkîk el-'îd bunun tartışmaya açık bir mesele olduğunu söylemiştir. Bu konudaki geniş açıklama bir sonraki konuda gelecektir.

İbnü'l-Münzir şöyle der: İlim ehlinden görüşleri tespit edilebilenler, ihramlı kişinin yılanı öldürmesinin caiz olduğu konusunda icmâ etmişlerdir.

"Öldürülmesini emrettiğini işitmedim" sözü Hz. Âişe'nin sözü olup kastedilen Hz. Peygamber'dir saiiaiiâhuaieyhiveseiiem. Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi veseiiem, kelere "fâsıkçık" demesi, onu öldürmenin mubah olmasını gerektirir. Hz. Âişe'nin bunu işitmemiş olması bunun yasak olduğunu göstermez. Çünkü Bed'u'1-halk {Yaratılışın Başlangıcı) konusunda da geleceği üzere Sa'd b. Ebî Vakkas ve diğer bazıları bunu işitmiştir.

İbn Abdüber gerek harem dışında gerekse harem bölgesinde keleri öldürmenin caiz olduğu konusunda ittifak bulunduğunu nakletmiştir. Ancak İbn Abdilhakem ve başkaları Mâlik'ten "ihramlı kişi keler öldüremez" sözünü naklet-mislerdir.



8- Harem Bölgesinin Bitkisi Koparılmaz


ibn Abbas, Hz. Peygamber'den saiiaUâhu aleyhi ve seiiem şunu nakletmiştir: "Ha-rem'in dikeni kopanlmaz".

1832- Ebû Şüreyh el-Adevî, Mekke'ye (Abdullah İbn Zübeyr'e karşı savaşmak üzere) ordular gönderen Amr İbn Saîd'e şöyle dedi:

Ey Emir! İzin ver de sana bir şey anlatayım. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Mekke'nin fethinin ertesi günü bir konuşma yaptı. Onu bu kulaklarım işitti, kalbim söylediklerini kavradı, gözlerim konuşma yaparken onu gördü. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Allah'a hamdü senada bulunduktan sonra şöyle buyurdu:

"Mekke'yi Allah haram bölge kılmıştır, onu insanlar haram kılmamıştır. Allah'a ve âhiret gününe inanan bir kişinin orada kan akıtması helal olmaz. Mekke'nin bitkisi kopanlmaz. Şayet Allah Resûlü'nün orada savaş yaptığını ileri sürerek kendisine ruhsat çıkarmak isteyen birisi olursa ona şöyle deyiniz: "Allah, yalnızca Resulüne izin verdi, size izin vermedi". Allah bana da yalnızca gündüzün belirli bir anında izin verdi. Bugün Mekke'nin haramiığı dünkü haline geri döndü. Burada bulunanlar bulunmayanlara aktarsın."

Ebû Şüreyh'e: "Amr sana ne dedi?" diye soruldu.

Ebû Şüreyh dedi ki: Bana şöyle cevap verdi: "Ben bunu senden daha iyi bilirim ey Ebû Şüreyh! Harem bölgesi bir âsîye, öldürülmesi gerekli olan bir kimseye, hırsızlık yaparak cezadan kurtulmak isteyene sığmak olamaz".



Açıklama


Hadisten Çıkan Sonuçlar

1- Bu olay, yönetici ile konuşurken, onların öğütlere daha çok kulak vermelerini sağlamak için yumuşak bir üslup kullanmaya dair bir örnektir.

2- özellikle de itiraza konu olabilecek bir mesele ile ilgili olarak yöneticiler ile konuşmadan önce onlardan izin almak yerinde olur. İzin almadan söze başlamak ve ağır konuşmak, kişinin kendini öne çıkarması ve karşıdakinin de inat göstermesine sebep olur.

3- İlim öğretme, hükümleri açıklama ve önemli İşlerde konuşma yapmadan önce Allah'a hamdü senada bulunmak müstehabtır.

Hadisten ilk anda anlaşıldığına göre Mekke halkına karşı savaş yapılması yasaktır. Oraya sığınan güvenlikte olur, kendisine ilişilmez. "Oraya giren emin olur", "Görmezler mi ki biz (yaşadıkları yeri) kendilerine güvenlikli bir harem kıldık" âyetlerinin yorumu konusunda müfessirlerin ortaya koyduğu iki görüşten biri de bu yöndedir.

Hz. Peygamber'in "Allah'a ve âhiret gününe inanan..." şeklindeki ifadeleri, emre itaatin sağlanması İçindir. Çünkü Allah'a inanan kişinin ona İtaat etmesi gerekir. Ahirete inanan kimsenin de emredilen şeyi yerine getirmesi, yasaklanan şeyden de hesap sorulma korkusuyla uzak durması gerekir.

Bu hadis, Mekke'de adam öldürme ve savaş yapmanın haram olduğuna delil olarak gösterilmiştir.

Harem Bölgesindeki Hangi Bitkilerin Koparılması Yasaktır?

Kurtubî şunları kaydeder: Fakihler koparılması yasaklanan otları, insanların bir müdahalesi söz konusu olmaksızın Allah tarafından bitirilen bitkiler ile sınırlandırmışlardır.

İnsanların müdahalesi ile yetişen bitkilerin koparılması konusunda ise farklı görüşler ileri sürülmüştür.

a- Alimlerin çoğunluğu bunun caiz olduğunu söylemişlerdir.

b- Şafiî, her tür bitkinin koparılmasında cezanın gerektiğini söylemiştir. İbn Kudâme de bu görüşü tercih etmiştir.

İnsanların müdahalesi olmaksızın yetişen bitkilerin koparılması durumunda cezanın ne olacağı konusunda farklı görüşler söz konusudur:

a- Mâlik "bunda ceza söz konusu değildir, kişi günahkâr olur" demiştir.

b- Atâ 'Allah'tan bağışlanma diler" demiştir.

c- Ebû Hanife "kıymeti ile hedy kurbanı alınarak kesilir" demiştir.

d- Şafiî "büyük bitki koparma durumunda sığır, daha düşüğünde koyun gerekir" demiştir.

İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: "Fakihler, harem bölgesinin bitkisinin koparılmasının haram kılındığında ittifak etmişlerdir. Ancak Şafiî ağaç dallarından misvak kesilmesini caiz görmüştür". Ebû Sevr de Şafiî'den bu görüşü nakletmiştir.

Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem "gündüzün bir anında" dediği süre, güneşin doğuşundan İkindi vaktine kadar olan süredir.

îbn Cerîr şöyle der: Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem "burada bulunanlar bulunmayanlara aktarsın" ifadesinde haber-i vahidin kabul edileceğine dair delil vardır. [198] Çünkü bu söz, konuşmada bulunan her bir şahsın dinlediklerini aktarmasını gerektirir. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem yalnızca, tıpkı dinieyen gibi aktarımda bulunulan kimselerin de amel etmesi gerekli olduğu için, orada bulunanların aktarmasını emretmiştir. Aksi taktirde aktarma emrinin bir anlamı kalmazdı.

Had cezası olarak öldürülmesi gerekli olan ve Harem bölgesine sığınan kimsenin durumu da alimler arasında görüş ayrılığına neden olmuştur.

Ebû Şüreyh'in Hadisinden Çıkan Diğer Bazı Sonuçlar

1- Kişi kendisinin, güvenilir ve dinlediğini ezberinde tutabilen bir kimse olduğunu ortaya koyabilir.

2- Alim bir kimse, yönetimde bulunanların din ile ilgili işlerden herhangi birini değiştirdiğini gördüğünde onlara tepkisini gösterir, yumuşak bir şekilde öğüt verir ve tedrice riayet eder.

3- Dine aykırı bir şeye karşı tepkinin ortaya konulması sırasında durumu elle değiştirmek mümkün olmadığında, tepki dile getirilmekle yetinilir.

4- Etkili söz söylerken söz pekiştirilerek söylenir.

5- Din ile ilgili konularda tartışma yapmak caizdir.

6- Dinî hükümlerde nesh (bir hükmün, sonraki bir hükümle yürürlükten kaldırılması) caizdir.

7- İçtihada açık bir konuda, bir müctehidin ulaştığı hüküm başka bir müctehid hakkında bağlayıcı olmaz.

8- Tebliği yerine getirerek sorumluluktan kurtulmak ve istenmeyen durumlara sabretmek gerekir.

Mekke'nin savaş yoluyla fethedildiği görüşünü kabul edenler bu hadîsi delil getirmişlerdir.



9- Harem Bölgesinin Avı Ürkütülmez


1833- îbn Abbas radıyaiiâhu anh, Hz. Peygamber'İn saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurduğunu söyledi:

"Allah Mekke'yi haram kıldı. Benden önce hiç kimseye helal kıhnmadığı gibi benden sonra hiç kimseye de helal kıhnmayacaktır. Bana da yalnızca gündüzün bir bölümünde helal kılındı. Mekke'nin yaş otu koparılmaz, ağacı sökülmez, avı ürkütülmez. Etrafa duyurmak için alma dışında yere düşürülen mal alınmaz".

(Hz. Peygamber bu konuşmayı yaparken amcası) Abbas: "Ey Allah'ın Mesulü! îzhir otu hariç. Onu dökümcülükte ve kabirlerimizde kullanırız" dedi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem "izhir otu hariç" buyurdu.



Açıklama


"Avı ürkütülmez" sözü iki farklı şekilde yorumlanmıştır:

1- Av yapılmaz,

2- Hakiki anlamı ile avı ürkütülmez.

Nevevî şöyle demiştir: Avı, bulunduğu yerden kaçırmak haramdır. Kişi avı ürküttüğünde av ister telef olsun ister olmasın isyan etmiş olur.

Alimler şöyle demiştir: Avı ürkütmenin yasaklanması, avlanmanın haydi haydi yasak olduğunu gösterir.



10- Mekke'de Savaş Yapmak Helâl Değildir


Ebû Şüreyh radıyaiiâhu anh Hz. Peygamber'den saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem "kimse orada kan dökemez" sözünü nakletmiştir.

1834- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle dedi:

Hz. Peygamber (s.a.v.) Mekke'yi fethettiği gün şöyle buyurdu:

"Bundan böyle (Mekke'den Medine'ye) hicret yoktur. Ancak cihad etmek ve niyet vardır. Sizden sefere çıkmanız istendiğinde sefere çıkın.

Burası, Allah'ın gökleri ve peri yarattığı zaman haram kıldığı bir beldedir. Burası, Allah'ın haram kılması sebebiyle kıyamete kadar haramdır. Benden önce hiç kimsenin burada savaş yapması helal kılınmadı. Benim için de ancak gündüzün belirli bir anında helal kılındı. Burası Allah'ın haram kılması sebebiyle kıyamete kadar haramdır. Mekke'nin dikeni koparılmaz, avı ürkütülmez, duyurmak amacı dışında düşürülen malı alınmaz, otu koparılmaz.'"

Bu sırada Abbas şöyie dedi: Ey Allah'ın Resulü izhlr hariç. Bu ot, Mekke'lilerİn demircileri tarafından kullandır, ayrıca evlerde de kullanılır.

Hz. Peygamber: "İzhir hariç" buyurdu.



Açıklama


Mekke'nin fethedilmesi ile birlikte oradan hicret etme yükümlülüğü sona ermiştir. Ancak cihad, ihtiyaç duyulduğunda farz olma halini devam ettirmektedir. Hz. Peygamber bunu "sizden sefere çıkmanız istendiğinde sefere çıkın" sözü ile ifade etmiştir ki bunun aniamı "savaşa çağrıldığınızda savaşa katılın" demektir.

Hicret kâfirlerden kaçmak, cihada katılmak yahut ilim talep etmek gibi amaçlarla yapılır. Mekke'nin fethi ile ilki ortadan kalktığı için hadiste âdeta "diğer iki hicreti iyi değerlendirin" denilmektedir.

Hadis, Mekke'nin İslam yurdu olarak devam edeceğine dair Nebevi bir müjdeyi içermektedir. Bu konu Cihâd bölümünde genişçe ele alınacaktır. [199]

Bu hadis Mekke'de adam öldürmenin ve savaşmanın haram kılındığına dair delil gösterilmiştir.

Harem Bölgesinde Adam Öldürmek

Bazı alimler, harem bölgesinde ölüm cezasını gerektiren bir suç işleyene harem bölgesinde ölüm cezasının uygulanabileceğine dair ittifak bulunduğunu nakletmiş, görüş ayrılığının harem dışında insan öldürerek harem bölgesine sığınan kişi hakkında söz konusu olduğunu belirtmişlerdir. Bu konuda icmâ bulunduğunu belirtenlerden biri olan İbnü'l-Cevzî şöyle demiştir: "Bazıları İbn Hatal'm Mekke'de öldürülmesini delil getirmişlerdir. Ancak bu delil olmaz. Çünkü bu, savaşmanın Hz. Peygamber'e saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem helal kılındığı zaman diliminde gerçekleşmişti".

Harem Bölgesinde Savaş Yapmak

Mâverdî şöyle der: Mekke'nin özelliklerinden biri de halkı ile savaş yapılmamasıdır.

a- Şayet Mekke halkı, adalet sahibi insanlara karşı haksız saldırıda bulunurlarsa, savaşsız olarak onları vazgeçirmek mümkün olduğu taktirde savaşmak caiz olmaz.

b- Yalnızca savaş yapmak suretiyle onları vazgeçirmek mümkün olursa; alimlerin çoğunluğuna göre savaş yapılabilir. Çünkü isyankârlarla savaşmak Allah'ın haklarındandır, zayi edilmesi caiz değüdir. [200]

Mekke'de Hayvan Otlatmanın Hükmü

a- Bu hadis, Mekke'de hayvan otlatmanın haram olduğuna dair delil gösterilmiştir. Çünkü hayvan otlatmak, ot koparmanın ötesinde bir durumdur. İmam Mâlik ve Kûfeliler (Hanefîler) bu görüştedir. Taberî de bunu tercih etmiştir.

b- İmam Şafiî şöyle der: Hayvanların yaran sebebiyle hayvan otlatmakta bir sakınca yoktur. Bu, insanların öteden beri yapageldikleri bir şeydir. Ot koparmak ise böyle değildir. Çünkü bu yasaklanmıştır. Bu yasak başka konulara taşınmaz.

Yalnızca yaş otların koparılmasının haram kılınması, kuru otlarda hayvan otlaülabileceğini ve bunların koparılabileceğini gösterir. Şâfiîlerdeki iki görüşten daha doğru olanı budur. Çünkü kuru ot ölü av hayvanı gibidir.

İbn Kudâme şöyle demiştir: İzhir otunun istisna edilmesi, kuru otların koparılmasının da haram kılındığına işaret etmektedir.

İzhir Otu

İzhir otu Mekkelilerce bilinen, hoş kokulu bir bitki olup kökü toprağın altındadır, ince yoncaları vardır. Düz arazilerde biter. Mekke'liler bunu evlerinin tavanlarını yaparken ahşapların arasına koymada kullanırlar. Yine kabir yapımında tuğlalar arasındaki boşlukları bununla kapatırlar. Ayrıca tutuşturmada da kullanırlar. Nitekim Abbas "izhir otu Mekke'nin demircileri içindir" demiştir.

Hadisten Çıkarılan Bazı Sonuçlar

1- Hz. Peygamber'e saiiaiiahu aleyhi ve seüem özgü durumun belirtilmesi,

2- Serî maslahatlar konusunda âlime fikir vermek caizdir. İnsanların toplu halde bulundukları yerlerde bunu derhal yapmak gerekir.

3- Abbas'm, Peygamber saiiaiiahu aleyhi ve seiiem nezdinde önemli bir konumda bulunması,

4- Hz. Peygamberin saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem aslen Mekke'li olması ve orada yetişmesi sebebiyle Mekke'ye önem vermesi, özen göstermesi,

5- Mekke'den Medine'ye hicret zorunluluğu kalkmıştır.

6- Cihadda samimi niyet taşımak şarttır.

7- Devlet başkanı seferberlik emrettiğinde İtaat gerekir.



11- İhramlının Kan Aldırması


İbn Ömer, ihramlı olan oğluna dağlama yapmıştır.

İhramlı kişi, içinde güzel koku bulunmayan ilaçla tedavi olabilir.

1835- îbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle dedi:

Resûlullah saiiaiiduu aleyhi ve sdiem ihramlı iken kan aldırdı. [201]

1836- İbn Buhayne radıyaiiâhu anh şöyle dedi:

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Lahy-i cemel denilen yerde başının ortasından hacamat yaptırdı (kan aldırdı). [202]



Açıklama:


Burada ihramlınin kan aldırmasının mutlak olarak yasak mı yoksa serbest mi olduğu, yoksa serbest olmasının zaruret sebebiyle mi olduğu konusu ele alınmaktadır.

Bunların tümünde kastedilen kan alan değil kanı alınandır.



13- İhramlının Evlenmesi


1837- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle söyledi: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve , Meymûne ile ihramlı iken evlendi. [203]



Açıklama:


Buhârî'nin Konu İle İlgili Görüşü

Buharı konu ile ilgili olarak İbn Abbas'm hadisine yer vermiştir. Öyle anlaşılıyor ki "ihramlmm evlenmesi yasağı" Buharî'ye göre sahih olmadığı gibi, ihramlı iken evlenme serbestisi Hz. Peygamber'e saiiaiıshu aleyhi ve seiiem de özgü değildir. Buharı Nikah bölümünde "ihramlmm evlenmesi" başlığına yer vererek sadece bu hadisi zikretmiştir. Burada nikah ile kastedilen evlilik akdidir, cinsel ilişki değildir. Çünkü cinsel ilişkinin hac ve umreyi bozduğu konusunda icmâ vardır.

Meymûne'nin Evliliği Konusundaki Farklı Rivayetler

Meymûne'nin evliliği konusunda farklı rivayetler söz konusudur:

a- İbn Abbas'tan nakledilen meşhur rivayete göre Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve sellem onunla ihramlı iken evlenmiştir. Aynı konu Hz. Aişe ve Ebû Hureyre'den de rivayet edilmiştir.

b- Meymûne'nin kendisinden bir rivayete göre Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem evlilik esnasında ihramlı değildi. Ebû Râfi'den de bunun benzeri rivayet edilmiş, Hz. Peygamber'in «ihUâhu aleyhi ve seiiem Meymûne'ye elçi olarak Ebû Râfi'i gönderdiği belirtilmiştir. Bu konudaki geniş açıklama Meğâzî bölümünde "kaza umresi" konusunda gelecektir.

İhramhnın Evlenmesi Konusunda Farklı Görüşler

İhramlı kimsenin evlenmesi konusunda farklı görüşler vardır:

a- Alimlerin çoğunluğu Müslim'de yer alan, Hz. Osman'ın rivayet ettiği "İhramlı kişi ne evlenebilir ne de evlendirilebılif hadisi sebebiyle bunu haram kabul etmişler, Meymûne hadisine de şu şekilde cevap vermişlerdir: "Vakıanın nasıl meydana geldiğinde ihtilaf edilmiştir. Bu yüzden bu delil olmaz". Ayrıca ihramlı iken evlenme Hz. Peygamber'e özgü de olabilir. Bu yüzden ihramhnın evlenmesini yasaklayan hadisin esas alınması daha evlâdır.

b- Atâ', İkrime ve Kûfeİiler (Hanefîler) şöyle demişlerdir: İhramlı kişinin, cinsel ilişkide bulunmak amacıyla câriye satın alması caiz olduğu gibi evlenmesi de caizdir.

Bu görüş şu şekilde eleştirilmiştir: Bu, sünnetin hükmü ile çelişen bir kıyas olduğundan itibara alınmaz. Hz. Osman'ın hadisini cinsel ilişki şeklinde yorumlamaları ise hadiste geçen "evliliğe talip olamaz" şeklindeki açık ifade ile reddedilmektedir.



13- İhrama Giren Erkek Ve Kadının Güzel Koku Sürünmesinin Yasak Olması


Hz. Aişe radıydiâhu anh şöyle demiştir: İhramlı kadın vers veya za'ferân sürülmüş elbise giyemez.

1838- Abdullah b. Ömer radıyaiiâhu anh şöyle dedi: Bir adam kalkarak şöyle dedi: Ey Allah'ın Resulü! İhramlı iken hangi elbiseyi giymemizi emredersin?

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurdu:

"İhramlı kişi gömlek, şalvar, sank, humus giyemez. Nalinleri (sandaletleri) yoksa mestlerini giyip ayak bileğindeki çıkıntılardan alt tarafını kessin. Zaferân ve uers ile boyanmış elbise giymeyin. İhramlı kadın yüzüne peçe takmasın, ellerine eldiven giymesin."

Ubeydullah şöyle rivayet etti: "İhramlt kadın yüzüne peçe örtemez, ellerine eldiven giyemez."

1839- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle dedi:

Bir deve ihramh bir adamın boynunu kırarak onu öldürdü. Adamın cenazesi ReStJİUİlah'a sallallâhu aleyhi ve selkm getirildi. Hz. Peygamber saUallâhu aleyhi ve sellem

şöyle buyurdu: "Onu yıkayın, kefenleyin, başını örtmeyin, güzel koku sürmeyin. Çünkü o telbiye getirerek diriltilecektir."



Açıklama


İhramlı iken güzel koku sürünmenin yasak olması konusunda erkek ve kadın arasında fark yoktur. Alimler bu konuda ihtilaf etmemişler, bazı şeylerin güzel koku sayılıp sayılmaması konusunda ise farklı yorumlar yapmışlardır.

İhramlı kişiye güzel kokunun yasaklanmasının hikmeti, güzel kokunun cinse! ilişkiye yönlendiren ve onun başlangıcını oluşturan fiillerden olması, bunun ise ihramhnm haline uymamasıdır. Çünkü ihramlı kişinin saçı-başı dağınık, üstü başı tozludur.

Kadının yüzüne peçe takması ve eline eldiven giymesinin yasaklanması, ilk anda bu yasağın kadına özgü olduğunu göstermekle birlikte erkeğin eldiven takması da yasaktır. Çünkü eldiven, ayakkabı hükmündedir. Çünkü her ikisi de bedenin bir parçasını örtmektedir.

Hadisten iîk anda vers ve zaferân dışındaki kokuların sürülmesinin yasak olmadığı anlaşılsa da alimler hükümlerindeki ortaklık sebebiyle diğer güzel kokulan da buna katmışlardır. Zaferân ve vers dışındaki şeylerle boyanmış ihramın giyilmesi konusunda ise ihtilaf etmişlerdir. Vers, Yemen'de yetişen bir bitkidir.

Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seüem "telbiye getirerek diriltilecektir" sözü, Mâiikîlerin ve Hanefilerin görüşünün aksine öien kişinin ihramının devam ettiğine delil gösterilmiştir.

Hadiste Yer Alan Bazı Hususlar

1- Hayvana binen kişiye "vakfe yapıyor" denilebilir.

2- İhramda iken telbiyeye devam etmek müstehabtır. Arafat'a yönelmekle telbiye kesilmez.

3- İhramh kişinin sidr vb. gibi, güzel koku sayılmayan bitkileri kullanarak yıkanması caizdir.

Hz. Peygamber'in "onu su ve sidr ile yıkayın" sözünü delil getiren Şafiî, harem bölgesindeki sidr ağacının kesilebileceği görüşünü kabul etmiştir.



14- İhramlının Yıkanması

İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: İhramh kişi hamama (banyoya) girebilir, ibn Ömer ve Hz. Aişe radıyaiiâhu anh ihramhnm keselenmesinde bir sakınca görmezlerdi.

1840- Abdullah İbn Abbas ve Misver İbn Mahreme mdıyaiiâhu anh Ebvâ'da görüş ayrılığına düştüler: Abdullah İbn Abbas "ihramlı kişi başını yıkayabilir" dedi. Misver "İhramlı kişi başını yıkayamaz" dedi.

(Hadisi rivayet eden Abdullah İbn Huneyn dedi ki): İbn Abbas beni bu konuyu sormak üzere Ebû Eyyüb eî-Ensârî'ye gönderdi. Onu kuyu başında iki direk arasına gerilmiş perde gerisinde yıkanırken buldum.

Selam verdim. "Kimsin?" diye sordu.

Ben: "Abdullah İbn Huneyn'im. Beni Abdullah İbn Abbas, Resûlullah'm ihramlı iken başını nasıl yıkadığını sormak için gönderdi" dedim.

Bunun üzerine Ebû Eyyüb elini perdenin üzerine bastırdı, başı göründü. Kendisine su döken birine "dök" dedi. Adam onun başına su döktü. Sonra Ebû Eyyüb iki elini başının üzerinde öne ve arkaya hareket ettirdi. Sonra "Hz. Peygamberin saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem böyle yaptığını gördüm" dedi.



Açıklama


İhramhnın başını yıkaması; rahatlamak, temizlenmek ve cünüplükten kurtulmak için olabilir.

İbnü'l-Münzir şöyle demiştir: İhramlı kişinin cünüplükten dolayı yıkanabileceği konusunda icmâ edilmiştir. Bunun dışında bir sebeple yıkanması konusunda ise ihtilaf edilmiştir.

Öyle anlaşılıyor ki Buharî burada İmam Mâlik'ten rivayet edilen "ihramhnın başını suda örtmesinin mekruh olması" görüşüne işaret etmektedir.

Konu başlığında yer alan İbn Abbas'm sözünü Dârekutnî ve Beyhakî, Eyyûb yolu ile İkrime'den şu şekilde rivayet etmişlerdir: "İhramlı kişi hamama girebilir, dişini çektirebilir, tırnağı kırıldığında koparabilir. Sıkıntı ve kirliliğinizi giderin. Allah, sizin sıkıntı ve kirliliğinizi gidermenize karşın bir şey yapmaz (demez)".

Hadiste Yer Alan Bazı Hususlar

Bu hadiste şu hususlar yer almaktadır:

1- Sahabenin hükümler konusunda münazara yapmaları,

2- Nasslara başvurmaları,

3- Tabiînden bile olsa tek kişinin verdiği haberi (haber-i vâhid'İ) kabul etmeleri,

4- Sahabenin görüşlerinin birbirini bağlamadığı,

5- Fazilet sahibi bir kimsenin bu faziletini kabullenip itiraf etmek,

6- Sahabenin birbirinin hakkını tanıması, İnsaf göstermesi,

7- Yıkanan kimsenin örtünmesi,

8- Temizlik sırasında başkasından yardım alma,

9- Temizlik sırasında konuşma ve selam alıp-vermenin caiz olması,

10- İhramlı kişinin yıkanmasının, saçına su dökmesinin ve kopmamasından emin olduğunda saçını ovmasının caiz olması.

Kurtubî bu hadisi, gusül sırasında ovmanın gerekli olduğuna delil getirerek şöyle demiştir: "Çünkü gusül ovalanmaksızın tamam olsaydı, ihramlı kişinin bunu öncelikle terketmesi gerekirdi."

Bu görüşteki eleştiriye açık yön gizli değildir.



15- Nalın Bulamayan İhramlının Mest Giymesi


1841- İbn Abbas radıyaüâhu anh şöyle demiştir: Hz. Peygamberin saiiaiiâhu aleyhi ve Arafatta hutbe esnasında İhramlı kimse hakkında şöyle söylediğini işittim: "Nalın bulamayan mestlerini giysin. İzâr bulamayan sirvah'şalvar[204] giysin."

1842- Abdullah radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Resûlullah'a saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem "ihramlı kişi hangi elbiseleri giyebilir?" diye soruldu. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seUem şöyle cevap verdi:

"(İhramlı kişi) gömlek, sarık, şalvar, burnus ve zaferân ve vers sürülmüş elbise giyemez. Nalın bulamazsa mest giysin ve ayak bileğindeki kemiklerden aşağıda kalacak şekilde üst kısmını kessin".



Açıklama


Kurtubî şöyle der:

a- Ahmed İbn Hanbel, hadisten ilk anda anlaşılan anlamı dikkate alarak nalın ve izar bulamayan kimselerin mest ve şalvarı olduğu gibi giymelerinin caiz olduğunu kabul etmiştir.

b- Çoğunluk İse, ayak bileğindeki kemikler dışarıda olacak şekilde mestlerin üst kısmının kesilmesini, şalvarın da yırtılmasını şart koşmuşlardır. Kişi bunları normal haliyle giyerse kendisine fidye gerekir.

Çoğunluğun delili İbn Ömer'in hadisinde geçen "ayak bileğindeki kemiklerden aşağıda kalacak şekilde üst kısmını kessin" ifadesidir. Diğer hadisteki mutlak ifade bu hadisteki mukayyede hamledilir. Hüküm bakımından eşit olmaları sebebiyle benzerler birbirine ilhak edilir.

İbn Kudâme şöyle demiştir: Sahih hadisle amel etmek ve görüş ayrılığından çıkmak için en iyisi mestlerin üst kısımlarının kesilmesidir.

Şâfiîlerdeki en sahih ve mezhep alimlerinin çoğunluğunca benimsenen görüşe göre, Ahmed İbn Hanbel'in de dediği gibi şalvarın yırtılmadan giyilmesinin caiz olmasıdır.

Ebû Hanife'den rivayet edildiğine göre ihramlının şalvar giymesi mutlak olarak yasaktır. İmam Mâlik'ten de bu görüş rivayet edilmiştir. İbn Abbas'ın

hadisinin ona ulaşmadığı anlaşılmaktadır. El-Muvarta'da yer aldığına göre İmam Mâük'e bu sorulmuş, o da "bu hadisi işitmedim" demiştir



16- (İhramlı Kişi) İzâr Bulamadığında Sirval/Şalvar Giysin


1843- ibn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: Hz. Peygamber saiiaiiâhu ^eyhı ue Arafatta bize hutbe okuyarak şöyle buyurdu: 'İzar bulamayan sirvaljşalvar giysin. Nalın bulamayan mestlerini giysin".



17- İhramlının Silah Kuşanması


Ikrime şöyle demiştir: İhramlı kişi düşmandan korkarsa silahını kuşanır, buna karşılık fidye verir.

İkrime'den başkası fidye konusunda onunla aynı görüşü ileri sürmemiştir.

1844- Berâ radıyaiiâhu anh ŞUnlari anlatmıştır: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve seUem

Zülkâde ayında umre yaptı. Kureyşliler onun Mekke'ye girmesine izin vermediler. Hz. Peygamber Kureyşjiler ile ertesi yıl Mekke'ye silahlar kınında olarak girmek şartıyla antlaşma yaptı.



Açıklama


îkrime'den başkasının fidye konusunda onunla aynı görüşü ileri sürmemesi; düşman korkusunun bulunması durumunda silah kuşanmanın caiz olduğu noktasında İkrime'nin görüşüne tâbi olunduğu ancak fidyenin gerekli olması konusunda ona muhalefet edildiğini gösterir.

İbnü'l-Münzir, Hasan'ın, "ihramlı kişinin kılıç kuşanmasını mekruh gördüğümü rivayet etmiştir.



18- Harem Bölgesine Ve Mekke'ye İhramsız Girmek


İbn Ömer Mekke'ye ihramsız olarak girmiştir.

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve sdiem, yalnızca hac ve umre yapmak isteyen kimsenin ihrama girerek telbiye getirmesini emretmiştir. Hz. Peygamber aleyhi ve seiiem oduncuları ve diğerlerini zikretmemiştir.

1845- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle demiştir: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Medine'liler için Zülhuleyfe'yi, Necd'liler için Karn'ı,' Yemenliler için Yelemlem'i mîkat (ihram sınırı) olarak belirlemiştir. Bunlar hem belirtilen memleketler hem de onlar dışında hac ve umre yapmak amacıyla bu sınırlara gelenler İçindir. Bu sınırın içinde bulunanlar ise her nerede bulunurlarsa oradan ihrama girerler. Hatta Mekke'Iiler Mekke'den ihrama girer.

1846- Enes b. Mâlik rad.yaiiâhu anh şöyle demiştir:

Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem fetih yılı Mekke'ye başında miğfer ile girdi. Miğferi çıkarınca bir adam gelip İbn Hatal Kabe'nin örtülerine tutunmuş" dedi. Hz. Peygamber "onu öldürün" buyurdu. [205]



Açıklama


Buharı, İhramın hac ve umre yapanlara özgü olduğunu kabul etmiş, İbn Abbas'ın hadisinde yer alan "hac ve umre yapmak isteyenler" sözünün zıt anlamını (mefhum-u muhalifini) delil getirmiştir. Bundan anlaşılan zıt anlama göre, hac ve umre amacı dışında Mekke'ye gelip gidenlerin ihrama girmesi gerekmez.

Alimler bu meselede ihtilaf etmişlerdir.

a- Şafiî'den meşhur olan görüş bunun mutlak olarak gerekli olmadığıdır. Bir diğer görüşe göre mutlak olarak gereklidir. Mekke'ye sürekli girip çıkanlar hakkında görüş ayrılığı mezhep içinde de söz konusudur. Evlâ olan bunun gerekli olmadığı konusudur.

b- Şafiî dışındaki üç imamdan meşhur olan görüşe göre ihram gereklidir. Bu imamların her birinden diğer bir rivayete göre İhram gerekli değildir.

İhramın gerekli olmadığı görüşü İbn Ömer, Zührî, Hasan-ı Basrî ve zahirîlerin de görüşüdür.

Hanbelîler, sürekli ihtiyaçları sebebiyle Mekke'ye gelip gidenlerin istisna edildiği görüşünü kabul etmişlerdir.

Hanefîler de mîkat bölgesinin içinde bulunanları istisna etmişlerdir.

İbn Abdilber, sahabe ve tabiînin çoğunluğunun ihramın gerekli olduğu gö-üşünü kabul ettiğini ileri sürmüştür.

Hadiste yer alan adamın ismine rastlayamadım, ancak bu kişi İbn Hatal'ı ildüren şahıs olabilir. Fâkihî "Şerhu'l-'umde" isimli eserinde bu haberi getiren Lişİnin Ebû Berze el-Eslemî olduğunu belirtmiştir.

İbn Ebî Şeybe, Ebû Osman e!-Hindî yoluyla şunu rivayet etmektedir: "Ebû 3erze el-Eslemî, Kabe'nin örtülerine tutunmuş olan İbn Hatal'ı Öldürdü". Bu iadis Mürsel olmakla birlikte senedi sahihtir. Bu hadisin bir şahidini İbnü'l-4übârek el-Birr ve's-sıla adlı eserinde Ebû Berze'nin kendisinden rivayet itmiştir. İmam Ahmed İbn Hanbel de bir başka yoldan rivayet etmiştir ki bu ivayet İbn Hatal'ı öldüreni belirleme konusu ile ilgili en sahih rivayettir. Belâzûrî re diğer tarihçiler de bunu kesin olarak kabul etmişlerdir.

İbn Hatal'ın öldürülmesinin ve "Mescide giren güvende olur" hadisinin ;apsamma girmemesinin sebebi şudur:

İbn İshak el-Meğâzî adlı kitabında, Ebû Bekir'in oğlu Abdullah ve diğer-îrinden şunu rivayet etmiştir:

Resûlullah saiiaiiâhu akyhı ve seiiem Mekke'ye girince "Savaşanlar dışında kimse öldürülmeyecek" buyurdu. Yalnız birkaç kişinin isimlerini söyleyerek "bunları 'âbe'nin örtülen altında bulsanız bile öldürünüz" buyurdu. Abdullah İbn Hatal e Abdullah İbn Sa'd bunlar arasındaydı.

İbn Hatal'ın öldürülmesini emretmesinin sebebi şuydu: İbn Hatal önceleri ftislümandı. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem onu ensardan bir adam ile birlikte 2kât memuru olarak görevlendirdi. Yanında kendisine hizmet eden Müslüman zatlısı da vardı. Bir yerde konakladılar. Azatlısına bir keçi keserek bundan emek yapmasını emretti. Kendisi uyudu. Uyandığında azatlısının yemek yap-ıadığmı gördü. Üzerine atılarak onu öldürdü, sonra irtidat ederek müşrik oldu. )nun, Resûlullah'ı hicveden şarkılar söyleyen iki cariyesi vardı.

ibn Hatal'la ilgili bu olay; Mekke hareminde hadlerin ve kısas cezasının ygulanabileceğine delil getirilmiştir.

ibn Abdilber şöyle dedi: İbn Hatal'ın öldürülmesi, Müslümanı öldürmesine arşılık kısas cezası idi.

Süheylî şöyle demiştir: Bu hadis; Kabe'nin isyankâr kimse için bir sığınak lamayacağını, gerekli had cezasını uygulamayı engellemeyeceğini gösterir.

Nevevî şöyle demiştir: "Mekke'de insan öldürülmez" görüşünü kabul eden-*, bu hadisi "Hz. Peygamber, savaşın kendisine mubah kılındığı zaman dili-ûnde ibn Hatal'ı öldürttü" demişlerdir. Alimlerimiz buna şöyle cevap vermişlerdir: Savaşmak Peygamberimize Mekke'ye 9'ri§ anında, Mekke'ye tamamen hakim oluncaya ve Müşriklere boyun eğdirinceye kadar mubah kılınmıştı. İbn Hatal'ı ise bundan sonra öldürtmüştür.

Bu hadis, Esir'in idam edilmesinin caiz olduğuna delil gösterilmiştir. Çünkü İbn Hatal'ın ele geçirilmesi onu devlet başkanı elindeki esir konumuna getirmiştir. Devlet başkanı esiri öldürüp öldürmeme konusunda serbesttir. Ancak Hattâbî "Hz. Peygamber saiiaüâhu aleyhi ve seiiem onu Müslüman iken işlediği suç sebebiyle öldürtmüştür" demiştir.

İbn Abdilber şöyle der: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem onu haksız yere öldürdüğü Müslümana karşılık kısas olarak ve ayrıca irtidat ettiği İçin öldürtmüştür.

Bu hadis, esire Müslüman olmasını teklif etmeden önce onu öldürmenin caiz olduğuna delil getirilmiştir. Ebû Dâvud hadise bu başlığı koymuştur.

Bu hadis, düşmandan korkma durumunda miğfer vb. silah aletlerinin kuşanılmasının meşru olduğunu, bunun tevekküle engel olmadığını gösterir.

Bozgunculuk yapanları, yöneticilere İhbar etmek caizdir. Bu haram kılınmış olan dedikodu, giybet ve koğuculuk sayılmaz.



19- Bilmeksizin Üzerinde Gömlek Varken İhrama Girmek


Atâ şöyle demiştir: Kişi bilmeksizin yahut unutarak güzel koku süründüğünde veya elbise giydiğinde kendisine kefaret gerekmez.

1847- Safvân İbn Ya'lâ babasından şunu rivayet etmiştir: Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem İle birlikte idik. Üzerinde sarı rengin izi bulunan bir cübbesi olan bir adam geldi. Ömer bana "Hz. Peygamber'e vahiy indirilirken onu görmeyi ister misin?" diye sordu. Ona vahiy indirildi, sonra vahyin ağırlığı gidince şöyle buyurdu: "Haccında yaptığını umrende de yap".

1848- Biri bir başkasının elini ısırdı. Adam elini çekti, ısıran adamın dişi kırıldı. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem diyete hükmetmedi. [206]



Açıklama


Bu bölümde, bilmeksizin üzerinde gömlek varken ihrama giren kişiye fidye gerekip gerekmediği ele alınmaktadır. Buharı kesin hüküm vermemiştir, çünkü hadis fidyenin düştüğünü kesin olarak belirtmemektedir.

İbn Battal ve diğerleri şöyle demiştir: Hadisin delil olma yönü şudur: Şayet fidye gerekseydi Hz. Peygamber saiiaMhu aleyhi ve seiiem bunu açıklardı. Çünkü ihtiyaç anında açıklama yapmayıp geciktirmek caiz değildir.

Mâlik, unutarak güzel koku süren veya elbise giyen kimseler İçinden derhal elbisesini çıkaran ve kokuyu yıkayan kimse ile buna devam eden kimse arasında ayırım yapmıştır.

Hadise en çok uyan imam Şafiî'dir. Çünkü hadiste yer alan kişi hükmü bilmiyordu, bu yüzden mevcut durumunu sürdürdü, bununla birlikte kendisine fidye emredilmedi. Mâlik'in görüşü ihtiyata dayalıdır.

Ibnü'l-Müneyyir el-Hâşiye isimli eserinde Mâlik'in görüşüne şöyle cevap vermiştir: Kişinin cübbesi ile ihrama girdiği sırada hüküm indirilmemişti. Bu sebeple Hz. Peygamber vahyi bekledi. Hükmün indirilmesinden önce kişinin hükümle yükümlü olmadığı konusunda görüş ayrılığı yoktur. Bu sebeple kişiye, önceki durumu yüzünden fidye ödemesi emredilmedi. Ancak bundan sonra bilmeyerek elbise giyen kimse ise dinde yerleşmiş bir hükmü bilmemekte, mükellef olması dolayısıyla öğrenmesi gereken bir şeyi bilmeme konusunda kusurlu davranmaktadır. Bu kişi kendisine öğretecek kimseleri de bulabilirdi.



20- Arafatta Ölen İhramlı Kişinin Haccının Geriye Kalan Kısmının Yerine Getirilmesini Hz. Peygamber Emretmemiştir.


1849- İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle demiştir:

Hz. Peygamber saüaüâhu aleyhi ve seiiem ile Arafatta vakfe yapan bir adam devesinden düştü, devesi onun boynunu kırarak adamı öldürdü. Hz. Peygamber saiiaMhu aleyhi ve sdkm şöyle buyurdu: "Onu su ve sidir ile yıkayın. Onu iki elbise ile (veya elbiseleri ile) defnedin. Ona hanût sürmeyin, başını da kapatmayın. Çünkü Allah kıyamet günü onu telbiye getirirken diriltecek."

1850- İbn Abbas radıyaMhu anh şöyle demiştir:

Arafatta Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ue seiiem ile birlikte vakfe yapan bir adam devesinden düştü, devs onun boynunu kırarak öldürdü. Bunun üzerine Hz. Peygamber saiidiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurdu: "Onu su ve sidr ile yıkayın. İki elbise ile kefenleyin. Güzel koku sürmeyin, başını örtmeyin, hanût sürmeyin. Çünkü Allah onu kıyamet günü telbiye getirir şekilde diriltecektir."



21- Ölen İhramlı Kişiye Yapılacak Muamele


1851- ibn Abbas radıyallâhu anh şöyle dedi: Bir adam Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikteydi. Devesi onun boynunu kırdı, adam öldü. Resûluîlah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Onu su ve sidr ile yıkayın. İki elbise ile kefenleyin, güzel koku sürmeyin, başını örtmeyin. Çünkü kıyamet günü telbiye getirir şekilde diriltileçektir."



22- Ölen Kimse Yerine Hac Yapma Adağını Yerine Getirmek. Erkek, Kadın Yerine Hac Yapar.


1852- İbn Abbas radıyallâhu anh şöyle dedi: Cüheyne kabilesinden bir kadın Hz. Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve seiiem gelerek şöyle dedi: "Annem haccetmeyi adadı, ancak hac yapamadan öldü. Ben onun yerine hac yapayım mı?"

Hz. Peygamber saUaMhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Evet onun yerine hac yap. Annenin borcu olsaydı onu öder miydin? Allah'a olan borcunuzu da ödeyin. Allah borcu ödenmeye en lâyık olandır".[207]



Açıklama:


Hasen İbn Salih bir kenara bırakılırsa, erkeğin kadın yerine kadının erkek yerine hac yapabileceği konusunda görüş ayrılığı bulunmamaktadır.

Bu hadis, meselenin daha açık hale gelmesi, dinleyenin daha çok benimsemesi ve süratle kavraması için kıyas yapmanın ve misal vermenin meşru olduğunu gösterir.

İhtilaf edilen ve problemli görülen konular, ittifak edilenlere benzetilerek çözülür.

Şayet bir yarar sağlayacaksa fetva veren kimsenin delili açıklaması müstehab olur. Bu, fetva İsteyen kimsenin gönlünü hoş tutacağı gibi, hükmü daha rahat bir şeklide kabullenmesini sağlar.

Ölünün mâlî borçlarını ödemek ilk Müslümanlar tarafından bilinen bir durum olduğundan, sorulan soruyu ona kıyas etmek yerinde olmuştur.

Ölenin yerine yapılan hac geçerlidir. Bu konuda ihtilaf edilmiştir. Saîd b. Mansur ve diğer bazıları İbn Ömer'den sahih bir senetle "kimse kimsenin yerine hac yapamaz" sözünü rivayet etmiştir. Bunun benzeri Mâlik ve Leys'ten de rivayet edilmiştir. Yine Mâlik'ten şu görüş de rivayet edilmiştir: "Şayet kişi kendisi yerine hac yapılmasını vasiyet etmişse bu yapılır, aksi taktirde yapılmaz."

Bir kimse öldüğünde velisi terekeden onun borçlarını ödemekle yükümlü olduğu gibi, ölen adına hac yapacak bir kimsenin masraflarını da karşılamak zorundadır. İnsanlara ait borcun ölenin geriye bıraktığı maldan yapılacağı konusunda icmâ edilmiştir. Ödeme bakımından ona benzeyen borçlarda da hüküm böyledir. Kişinin zimmetinde sabit olan keffâret, adak, zekat vb. diğer borçlar da hac gibidir.

Resulullah'ın "Allah, borcu ödenmeye en lâyık olandır" sözü, Allah'a yönelik borcun kul borcundan önce geldiğini gösterir. Şafiî'nin görüşlerinden biri de bu doğrultudadır.



23- Binek Üzerinde Duramayan Kimse Yerine Hac Yapmak


1853-1854- İbn Abbas, Fadl İbn Abbas'tan rivayet etmiştir:

Has'am kabilesinden bir kadın veda haccı yılında Hz. Peygamber'e akyhi ve seiiem gelerek: "Ey Allah'ın Resulü! Allah'ın kullarına farz kıldığı hac ibadeti babamın yaşlılığına denk geldi. Babam binek üzerinde düzgün duramıyor. Ben onun yerine hac yapsam olur mu?" diye sordu. Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve "euet" diye cevap verdi.



Açıklama:


Bu hadis "hayatta olan kimse yerine hac yapılamaz" diyen Mâlik'in ve "kimse kimsenin yerine hac yapamaz" diyen İbn Ömer'in görüşüne muhaliftir.

İbnü'l-Münzir ve diğer bazı alimler, kendi başına hac yapabilecek kişinin farz hac için başkasına vekalet vermesinin caiz olmadığı konusunda icmâ bulunduğunu nakletmişlerdir.

Başkası yerine nafile hac yapmaya gelince; bu Ebû Hanİfe'ye göre caiz, Şafiî'ye göre caiz değildir. İmam Ahmed İbn Hanbel'den bu konuda iki rivayet vardır.



24- Kadının Erkek Yerine Hac Yapması


1855- Abdullah İbn Abbas radıyallâhu anh şöyle demiştir: Fadl, Hz. Peygamber'in terkisinde bulunuyordu. Has'am kabilesinden bir kadın geldi. Fadl kadına bakıyor, kadın da ona bakıyordu. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sel-lem Fadl'm yüzünü diğer tarafa çevirdi.

Kadın: "Allah'ın (hac) farzı babamı yaşlı iken, bineği üzerinde duramayacak bir halde iken yakaladı. Ben onun yerine hac yapabilir miyim?" diye sordu.

Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve seiiem: "Euet" diye cevap verdi. Bu veda haccindaydı.



Açıklama


Fadl, İbn Abbas'ın ağabeyi, Abbas'ın da en büyük çocuğudur. Bu sebeple Hz. Abbas'a "Ebu'1-Fadi" denirdi.

Şuayb'ın rivayetinde şöyle denilmektedir: Fadl yakışıklı bir adamdı. Has'am kabilesinden güzel bir kadın Hz. Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve seiiem doğru geliyordu. Fadl kadına bakmaya başladı, kadının güzelliği onun hoşuna gitmişti.

Hadisten Çıkan Sonuçlar

1- Başkası yerine (vekâleten) hac yapmak caizdir.

2- Kûfeliler (Hanefi'ler) bu hadisin genel ifadesini, kendisi adına hac yapmamış kimsenin başkası adına hac yapmasının caiz olduğuna delil getirmişlerdir. Çoğunluk İse onlara aykın olarak ancak kendisi hac yapmış kişinin başkasına vekil olabileceğini söylemişlerdir.

Çoğunluk Sünen'lerde, îbn Huzeyme'nin Salih'inde ve diğer kitaplarda yer alan İbn Abbas'ın şu hadisini delil getirmişlerdir:

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Şübrüme adında bir adam için telbiye getiren birini gördü. Ona "Sen kendin için hac yaptın mı?" diye sordu.

Adam "hayır" diye cevap verdi.

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurdu: "Öyleyse bu yaptığın haccmı kendin için yap. Sonra Şübrüme için hac yap".

3- Hacca güç yetirme kişinin kendi gücü ile olabileceği gibi başkası vasıtasıyla da olabilir.

4- Kikinin, başkasını terkisine bindirmesi caizdir.

5- Hz. Peygamberin tevâzusu, Fadl'ın Hz. Peygamber nezdindeki değeri.

6- İnsanoğlunda şehvet hissi doğuştan vardır, onun doğasına güzel şeylere bakma hissi yerleştirilmiştir.

7- Yabancı kadınlara bakmak yasaktır, gözü kapatmak gerekir.

8- Fitne korkusu ile erkekler ile kadınlar birbirinden ayrı yerlerde bulunur.

9- Alimden fetva sorma, mahkemeye dava açma, alış-veriş vb. gibi zorunlu hallerde kadın yabancı erkeklerle konuşabilir, erkek kadının sesini işitebilir.

10- İlim konusunda soru sormak için vekâlet caizdir. Erkeğe kadının vekâlet etmesi de caizdir.

11- Anne babaya iyi davranmak, onların işlerine özen göstermek; onların borçlarını ödemek, hizmet etmek, nafakalarını karşılamak ve diğer din ve dünya işlerini görmeye çalışmak gerekir.



25- Çocukların Haccı


1856- İbn Abbas rad.yaiiâhu anh şöyle demiştir: Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi w yolculara ait yüklerle birlikte beni Müzdelİfe'den (Mekke'ye) geceleyin yolladı.

1857- Abdullah İbn Abbas radıyallâhu anh şöyle dedi: Ergenlik çağına yaklaştığım bir sırada bir merkebe binmiş gidiyordum. O esnada Resûluüah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Mina'da namaz kıldırıyordu. İlk saftakilerin bir bölümünün önünden geçtim, sonra merkepten indim, merkep otlamaya başladı. Ben de Resûlullah'm saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem arkasında cemaatin safına girerek namaza başladım.

1858- Sâib İbn Yezîd şöyle demiştir: Ben yedi yaşında iken bana Resûlullah hu aleyhi ve seiiem ile birlikte hac yaptınldı.

1859- Ömer b. Abdülaziz, Saîd İbn Yezîd hakkında şöyle derdi: Ona, Resûlullah'ın yükleri ile birlikte hac yaptırıldı. [208]



Açıklama


Bu bölümde çocukların hac yapmasının meşruiyeti konusu ele alınmaktadır.

Anlaşıldığı kadarıyla bunu açık olarak ifade eden hadis Buharî'nin şartına göre sahih değildir. Bu hadis Müslim'in Küreyb aracılığıyla İbn Abbas'tan rivayet ettiği şu hadistir:

Bir kadın çocuğunu kaldırarak "Ey Allah'ın Resulü! Bunun için hac var mı?" diye sordu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem "Evet. Senin için de ecir vardır" diye cevap verdi.

İbn Battal şöyle demiştir: Müctehid imamlar, çocuk ergenlik çağma ulaşıncaya dek farzlardan sorumlu olmadığı konusunda icmâ etmişlerdir.

a- Ancak çoğunluğa göre çocuğa hac yaptırıldığında bu onun adına nafile bir ibadet olmuş olur.

b- Ebû Hanife şöyle der: Çocuğun ihramı sahih değildir, ihram yasaklarından herhangi birini yaptığında kendisine bir şey gerekmez. Ona yalnızca alıştırıp eğitmek maksadıyla hac yaptırılır.



26- Kadınların Haccı


1860- ibrahim babası aracılığıyla dedesinden şunu rivayet etmiştir:

Hz. Ömer radıyaliâhu anh yaptlğl SOn hacda Hz. Peygamberin saüallâhu aleyhi ve sellem

hanımlarına hac yapmaları için izin verdi. Onlarla birlikte Osman İbn Affân ve Abdurrahman İbn Avfı radıyaiiâhu anh gönderdi.

1861- Müminlerin annesi Hz. Aişe radıyaiiahu anh şöyle dedi: Resûlullah'a aleyhi ve sellem dedim ki: Ey Allah'ın Resulü! Biz de sizinle savaşa ve cihada katılalım mı?

Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Sizin için cihadın en iyisi ve güzeli hacdır, hacc-ı mebrûrdur".

HZ. Aişe radıyallâhu anh ŞÖyle dedi: Bunu ReSÛlullah'tan sallallâhu aleyhi ve sellem

işittikten sonra cihadı asla terk etmem!

1862- İbn AbbaS radiyallâhu anh ŞÖyle dedİ: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Kadın ancak yanında mahremi ile yolculuk yapabilir,

(Yabancı) bir erkek kadının yanına ancak yanında mahremi varken girebilir."

Bir adam: "Ey Allah'ın Resulü! Ben falanca orduya katılarak savaşa çıkmak istiyorum. Eşim ise hac yapmak istiyor" dedi.

Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem adama: "Sen de onunla birlikte git" buyurdu. [209]

1863. İbn Abbas radıyaiiâhu anh şöyle dedi:

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem hacdan dönünce ensardan Ümmü Sinan adlı kadına "sen neden hac yapmadın, ne gibi bir engelle karşılaştın?" diye sordu.

Kadın: "(Kocasını kastederek) Ebû fülan engel oldu. Onun iki devesi vardı. Birine binip hacca gitti. Diğerini ise bir arazimizi sulamada kullanıyoruz".

Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi w seiiem kadına: "(Öyleyse Ramazan'da umreye git) Çünkü Ramazanda bir umre benimle birlikte hac yapmak yerine geçer."

1864- Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve sdkm ile birlikte on iki savaşa katılan Ebû Saîd şöyle dedi:

Hz. Peygamber'den saiiaiiâhu aleyh: ve seiiem işittiğim şu dört şey çok hoşuma gider:

1- Bir kadın, yanında kocası veya mahremi bulunmaksızın iki günlük yolculuğa çıkamaz.

2- İki günde; Ramazan bayramı ue kurban bayramında oruç tutulmaz.

3- İki namazdan sonra namaz yoktur: İkindiden sonra güneş batmcaya kadar, sabahtan sonra güneş doğuncaya kadar.

4- Yalnızca üç mescide gitmek için yolculuk yapılabilir: Mescid-i haram, benim mescidim (Mescid-i nebevi) ve Mescid-i aksa.



Açıklama


Bu konuda, kadınların haccı için erkeklerden farklı bir şeyin şart olup olmadığı meselesi ele alınmaktadır.

Kadın, Yanında Kocası veya Mahremi Olmaksızın Hacca Gidebilir Mi?

a- Ahmed İbn Hanbel, bu hadîsin genel İfadesini esas alarak şöyle demiştir: Kadının kocası veya mahremi yoksa ona hac ibadeti gerekli olmaz. Ahmed'den meşhur olan görüş budur.

b- Ahmed İbn Hanbel'den gelen diğer bir rivayet de imam Mâlik'in görüşünü paylaşır. Bu görüşe göre kadın farz hac dışındaki yolculuklara yanında kocası veya mahremi olmadan çıkamaz. Bu görüşte olanlar "farz hac yolculuğu, icmâ ile yasağın kapsamından çıkarılmıştır" demişlerdir.

Bağavî şöyle der: Alimler, farz hac dışında kadının yanında kocası veya mahremi bulunmaksızın yolculuk yapamayacağı konusunda icmâ etmişlerdir. Ancak bir kadm darülharb'te Müslüman olur veya esir iken kurtulursa o İslam ülkesine yolculuk yapabilir.

c- Şâfiîlerde meşhur olan görüşe göre kadının hacca gidebilmesi için yanında kocasını veya mahreminin yahut güvenilir kadınların bulunması gerekir. Şâfiîlerdeki bir görüşe göre de tek bir güvenilir kadının bulunması yeterlidir.

Bunların tümü farz olan hac ve umre ile ilgili görüşlerdir.

Kaffât ise bunu tüm yolculuklara uygulamıştır. Rûyânî bu görüşü güzel bulmakla birlikte nassa aykırı olduğunu söylemiştir.

Alimlere göre mahrem, mubah bir sebep ile, evlenilmesi ebediyen haram olan kimsedir. "Ebediyen" kaydı ile baldız ve kişinin hanımının teyze ve halası dışarıda bırakılmıştır, "mubah" kaydı ile de şüphe ile ilişkide bulunulan kadının annesi ve kızı dışarıda bırakılmıştır.

Bu hadis, yabancı kadın île yalnız olarak kalmanın haram olduğunu gösterir ki bu konuda icmâ vardır. Ancak mahrem dışındaki güvenilir kadınlar vb. kimselerin bu konuda mahrem yerine geçip geçmeyeceği konusunda ihtilaf vardır. Sahih olan, töhmetin zayıf olması sebebiyle bunun caiz olmasıdır.

Bazı alimler hadisten ilk anda anlaşılan manayı esas alarak, kadının hac yolculuğu sırasında yanında başkasının bulunmaması halinde kocasının onunla gitmesinin farz olduğunu söylemişlerdir. Ahmed İbn Hanbel bu görüştedir. Şâfiîler'in bir görüşü böyledir. Şâfiîlerdeki meşhur görüşe göre ise kocanın bunu yapması gerekli değildir. Nitekim hasta kimsenin velisi onun adına ücret almadan hac yapmaktan kaçınsa ücret gerekli olur. Çünkü ücret de hacca yol bulabilme kapsamında olduğundan yolculuk masrafları gibi haccın haklarındandır.

Bu hadis, kocanın hanımının farz hac yapmasına engel olamayacağına delil getirilmiştir. Ahmed İbn Hanbel bu görüştedir. Şâfiîlerin bir görüşü de böyledir. Daha sahih olan görüşe göre İse, haccın ertelenebilir bir ibadet olması sebebiyle kocanın hanımını engelleme hakkı vardır.



27- Kabe'ye Yürüyerek Gitmeyi Adamak


1865- EneS radıyallâhu anh ŞÖyle dedi: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, İki oğlu arasında onlara dayanarak yürüyen bir adam gördü ve "bunun neyi var?" diye sordu. "(Kabe'ye) yürümeyi adadı" dediler. Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seüem "Allah, bunun kendisine işkence etmesine muhtaç değildir1' buyurdu ve adama bineğine binmesini emretti. [210]

1866- Ukbe İbn Âmir radıyallâhu anh şöyle dedi:

Kız kardeşim Beytullah'a yürüyerek gitmeyi adadı ve bunu Hz. Peygamber'e saiiaiiâhu aleyhi ve sellem sormamı istedi. Ben de bunu sordum. Hz. Peygamber saiiaiiahu aleyhi ve seiiem şöyle buyurdu: "Yürüsün ve bineğine de binsin".



Açıklama


Bu konuda, Kabe'ye ve diğer değerli yerlere yürüyerek gitmeyi adayan kimsenin bu adağına uymasının gerekip gerekmediği, şayet gerekiyorsa buna güç yetiren veya yetiremeyen kişi bunu terk ettiğinde kendisine neyin gerektiği hususları ele alınmaktadır.

Her iki meselede de alimler ihtilaf etmişlerdir. Bununla ilgili açıklamalar Adaklar bölümünde gelecektir.





29- MEDİNE'NİN ÜSTÜNLÜKLERİ (FAZİLETLERİ)


1- Medine'nin Harem (Yasak) Bölgesi Olması


1867- Enes İbn Mâlik'ten nakledildiğine göre Resûlullah saiiaiiâhu aieyhi ue seiiem şöyle buyurmuştur:

"Medine şuradan şuraya kadar harem bölgesidir; otu/bitkisi kopanîmaz ve orada Kur'an ve sünnete muhalif işler türetilmez. [211] Kim sünnete aykırı işler yaparsa Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun!"

1868- Enes İbn Mâlik'ten nakledilmiştir: "Resûlullah sdiaiiâhu aleyhi ve seıiem Medine'ye gelince mescid inşa edilmesini emretti ve şöyle buyurdu: "Ey Neccâr oğullan, arsanız için bana bir ücret teklif edin!" Onlar: "Biz bunun ücretini sadece Allah'tan bekleriz!" diye karşılık verdiler. Bundan sonra Resûl-i Ekrem'in saikiiâhu aleyhi ve seiiem emri üzerine burada eskiden varolan müşriklerin kabirleri dümdüz edildi, yıkık yerler ortadan kaldırılıp arazi düzeltildi. Arsa üzerindeki hurma ağaçları kesildi. Bu hurma ağaçlarını mescidin kıble tarafına dizdiler."

1869- Ebû Hureyre'nin radıyaiiâhu anh naklettiğine göre Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve sdiem şöyle buyurmuştur: "Medine'nin şu iki kara tepesi arası benim dilimle harem (yasak) bölge ilan edilmiştir."

Ebû Hureyre sözlerine devamla şöyle demiştir: "Resûl-i Ekrem saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Harise oğullarının yanma varıp onlara: "Görüyorum ki sizler harem bölgeden dışan çıkmışsınız" dedi ve sonra tekrar dönüp şöyle buyurdu: "Yok yok, siz hala harem bölgesinin içindesiniz'."

1870- Hz. Ali'nin tadıyaiiâhu anh şöyle dediği nakledilmiştir:

"Bizim elimizde Allah'ın kitabından ve Hz. Peygamber'den saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem aldığımız bilgilerle dolu olan işte şu yazılı belgeden / dokümandan (sahife) başka bir şey yoktur. Bu belgede ise şunlar yazılıdır: "Air dağı ile şurası[212] arasına kadar Medîne haram (yasak) bölgedir. Kim burada aslı olmayan yeni bir bid'at türetirse veya asılsız yenilikler türetenlere/kahinlere başvurursa Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun? Böyle bir kimsenin ne tevbesi[213] ne de fidyesi[214] kabul edilir. Müslümanların verdiği koruma güvencesi ve eman tektir (bu bakımdan en alt derecede bulunan bir Müslümanın verdiği koruma güvencesi herkesi bağlar). Kim bir Müslümana verdiği söze ihanet edip ahdini bozarsa o da Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lanetine uğrasın! Böyle birisinin ne tevbesi (sarf) ne de fidyesi (adi) kabul edilir. Efendilerinin izni olmaksızın başkalannın kendisinin velileri olduğunu iddia eden köle[215] de Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lanetine uğrasın! Böyle kimselerin ne tevbesi ne de fidyesi kabul edilir."



Açıklama


Medine, Resûlullah'm saiiaiiâhu aleyhi ve seüem hicret ettiği ve vefatından sonra defnedildiği malum şehirdir. Aslında şehir anlamına gelen medine herhangi bir kayıt olmadan mutlak olarak zikredilirse daha önceki adı Yesrib olan Resûlullah'm saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şehri akla gelir. Fakat başka bir şehir anlatılmak isteniyorsa bu durumda kayıt getirmek gerekecektir.

Tahâvî, Enes İbn Mâlik'ten nakledilen ve Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve senem, Enes İbn Mâlik'in kardeşi Ebû Umeyr'e: "Ey Ebû Umeyr küçük kuşun ne alemde!?" dediğini anlatan rivayete dayanarak şöyle demiştir: "Eğer Medine'nin hayvanlarını avlamak haram olsaydı bu kuşun ahkonması caiz olmazdı." Ancak onun bu mütalaasına şöyle cevap verilmiştir: "Bu kuşun yasak bölge dışında kalan serbest bölgede (hill) avlanmış olması ihtimali vardır." Hatta Ahmed ibn Hanbel şöyle demiştir: "Ebû Umeyr hadisini esas alarak şunu söyleyebiliriz: "Serbest bölgede bir hayvan yakalayıp bunu Medine'ye sokan kimsenin onu serbest bırakması gerekmez, böyle bir yükümlülüğü yoktur." Alimlerin çoğunluğunun görüşü de bu yöndedir.

Ancak Hanefiler bu görüşü kabul etmemişlerdir. Onlara göre serbest bölgede yakalanan bir hayvan yasak bölgeye sokulursa bu hayvan da yasak bölge hükümlerine tabi olur. Ebû Umeyr kıssasının ise, Medine yasak bölgesi henüz Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem tarafından belirlenmeden önce yaşanmış olması ihtimal dahilindedir. Hanefiler bu görüşlerini desteklemek üzere Enes İbn Mâlik tarafından nakledilen ve mescid yapımı için hurma ağaçlarının kesildiğini anlatan rivayeti esas alarak şöyle demişlerdir: "Eğer Medine'nin ağacını kesmek haram olsaydı, Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem asla bu ağaçları kesmezdi." Fakat Hanefilerin bu görüşüne şöyle cevap verilmiştir: "Mescid yapımı için ağaçların kesilmesi hicretin başlarında olmuştur." Bu konuyla ilgili ayrıntılı açıklamalar ileride gelecektir. [216]

Tahâvî'nin konu hakkındaki mütalaaları şöyledir: "Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seikm Medine'deki hayvanların avlanmasını ve ağaçlarının, bitki ve otlarının kesilmesini Medine'nin hicret yurdu olması sebebiyle yasaklamış olabilir. Çünkü Medine topraklarında hayvanların var olması ve bitkilerin yetişmesi buranın doğal güzelliğine katkı sağlayacak, dolayısıyla insanlar bu şehre gelmeye rağbet edeceklerdir. Abdullah İbn Ömer'den nakledilen ve Peygamber Efendimiz'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Medine'deki kale ve surların yıkılmasını yasakladığını anlatan rivayet de böyledir. Çünkü bu yapılar da Medine'nin güzelliğine katkı sağlamaktadır. Fakat hicret tamamlandıktan sonra bunların korunmasına gerek kalmamıştır."

Ancak Tahâvî'nin bu görüşü yeterince açık değildir. Çünkü herhangi bir hükmün neshedildiğini söyleyebilmek için muhakkak bir delil gerekir. Halbuki imam Müslim'in naklettiği gibi Medine'nin harem (yasak) bölgesi olduğuna dair Sad, Zeyd İbn Sabit, Ebû Saîd ve diğer sahabilerin fetvaları vardır.

ibn Kudâme şöyle demiştir: "Medine'deki hayvanları avlamak, ağaçlarını ve bitkilerini kesmek haramdır. İmam Mâlik, İmam Şafiî ve pek çok alim bu görüştedir. Ebû Hanife ise bunun haram olmadığını söylemiştir. Ahmed İbn Han-bel'den nakledilen bir görüş de şöyledir; 'Kim Medine'de kendisine haram kılınan bu şeylerden birisini yapacak olursa günahkardır fakat bunun dünyevî herhangi bir cezası yoktur.' İmam Mâlik'in, sonraki içtihadına göre (mezheb-i cedîd) imam Şafiî'nin ve diğer bir çok alimin görüşü de bu doğrultudadır. Medine'de haram kılınan bu fiillerden birini işleyen kişiye verilecek dünyevî ceza hakkında şöyle bir görüş de ileri sürülmüştür: 'Böyle birisinin üzerinde ve yanında bulunan eşyalara el konur (seleb). Zira Sa'd İbn Ebû Vakkâs'tan nakledilen ve İmam Müslim'in sahih olduğunu söylediği rivayet bunu göstermektedir. Ebû Dâvûd'-dan nakledilen konuyla ilgili rivayet de bu görüşü savunanların delilidir: "Kim birisinin Medine'nin harem bölgesinde avlandığını görürse onun üzerindeki ve yarımdaki eşyalarına el koysun!"

Kâdî Iyaz bu son görüş hakkında şunları söylemiştir: "Sahabeden sonra bu görüşü savunan hiç kimse olmamıştır. Sadece İmam Şafiî önceki içtihadında (mezheb-i kadîm) bu görüşü kabul etmiştir."

Fakat doğrusunu söylemek gerekirse İmam Şafiî dışında da bu görüşü benimseyenler olmuştur. Bu görüşü benimseyenler arasında İmam Şafiî ile birlikte bir grup bilgin bulunduğu gibi daha sonra gelen bazı bilginler de vardır. Ancak bu görüşü benimseyenler selebin nasıl olacağı ve ele geçirilen eşyaların nerelere sarf edileceği konusunda farklı yorumlar yapmışlardır. Ancak İmam Müslim'in naklettiği Sa'd hadisini ve konuyla ilgili diğer rivayetleri esas aldığımızda harem bölgede avlanan kişinin eşyalarına el koymanın savaş meydanında öldürülen kimsenin eşyalarına el koymak gibi olduğunu ve bu eşyaların tamamen el koyan kişiye ait olacağını söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu eşyalar ganimet kategorisinde değerlendirilemez. Bu konudaki en tuhaf iddialardan birisi de bir Hanefi bilginin seleb hadisine göre amel edilemeyeceğinde icma olduğunu söylemesi ve buna dayanarak Medine'nin harem bölge olduğunu ifade eden hadislerin neshedildiği sonucunu çıkarmasıdır. Böyle bir icma bulunduğunu kabul etmek mümkün olmadığı gibi böyle bir icma iddiasına dayanarak çıkarılan hükümler de geçersizdir.

"Allah'ın... lanetine uğrasın!" ifadesi günahlara, ma'siyetlere dalanlara ve fesad çıkaran kimselere genel olarak lanet edilebileceğini gösterir. Ancak bir günahkar kişiyi özellikle kasdederek ona lanet okumanın da caiz olduğu sonucunu bu hadisten çıkaramayız.

Hz. Ali'den nakledilen hadis, dinde aslı olmayan işler türetenler ile böyle kimselere yardımcı olan, onları kollayan ve onların görüşlerine itibar edenlerin aynı derecede günahkar olduklarını göstermektedir.

Kâdî Iyâd şöyle demiştir: "Bazı bilginler bu hadise dayanarak Medine'de dinde aslı olmayan işler türetmenin (başka bir yoruma göre zulmetmenin) büyük günahlardan olduğu sonucunu çıkarmışlardır. Hadiste kendilerine lanet okunan kimselerin, meleklerin ve insanların lanetine de uğramalarını dilemek, onların Allah'ın rahmetinden tamamen mahrum olmalarını dilemek anlamına gelir. Ancak buradaki lanet kâfirlere yönelik lanet gibi değildir; burada söz konusu olan böyle işler yapanların günahları dolayısıyla hak ettikleri cezayı çekmelerini dilemektir."

Hz. Ali'nin "Bizim elimizde Allah'ın kitabından ve Hz. Peygamber'den saüaiiâhu aleyhi ve seiiem aldığımız bilgilerle dolu olan işte şu yazılı belgeden / dokümandan (sahife) başka bir şey yoktur" şeklindeki sözü "Bizim elimizde (yazılı olarak} Allah'ın kitabından... yoktur" anlamına gelir. Ya da Hz. Ali kendilerini diğer insanlardan ayıran bir özellik olarak ellerinde sadece bu sahifelerin bulunduğunu anlatmak istemiştir. Ahmed İbn Hanbel'in Katâde yoluyla Ebû Hassan el-A'rec'den naklettiği rivayet Hz. Ali'nin bu sözü niçin söylediğini de ortaya koymaktadır: "Hz. Ali bazı emirler verirdi ve insanlar da; "emrinizi yerine getirdik" derlerdi. Bunun üzerine Hz. Ali: "Allah ve Resulü doğruyu buyurmuştur" diye karşılık verirdi. Bir defasında Ester ona: "Bu Resûlullah'ın saiiaiiâhu aleyhi ve sellem sana özel olarak verdiği bir bilgi ve görev midir?" diye sordu. O da şu karşılığı verdi: "Hz, Peygamberin saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem diğer ashabından ayrı olarak özellikle bana verdiği bir bilgi ve görev yoktur. Sadece onu dinleyerek edindiğim bilgiler vardır ve bu bilgiler de kılıcımın kınmdaki dokümanda yazılı bulunmaktadır." Orada bulunanlar ısrarla belgeyi görmek isteyince Hz. Ali onlara bu belgeyi göstermiştir. Belgede şunlar yazılıdır: "Bütün müminlerin canları aynı derecede dokunulmazdır. Müslümanların verdiği koruma güvencesi ve eman tektir; bu bakımdan en alt derecede bulunan bir Müslümanın verdiği koruma güvencesi herkesi bağlar, onlar kendilerinin dışındaki kimselere karşı tek bir güçtür. Dikkatinizi çekerim, bir mümin Öldürdüğü kafir yüzünden kısas yoluyla öldürülemediği gibi, kendisine eman verilen bir gayr-i müslim de öldürülemez. İbrahim Mekke'yi harem (yasak) bölge ilan etti; ben de Medine'nin şu iki kara tepesi arasını ve koruluk alanlarını harem (yasak) bölge ilan ediyorum. Buradaki otları yolunmaz, av hayvanlarının peşine düşülmez, ağaçlar ve bitkiler kesilmez. Ancak hayvanları yemlemek maksadıyla kesilebilir. Burada savaşmak maksadıyla silah taşınmaz."

İmam Müslim'in Ebu't-Tufeyl yoluyla naklettiği rivayet ise şöyledir: "Ben Hz. Ali'nin yanında bulunuyordum. Bu sırada birisi geldi ve: "Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem sana hiç başkalarından gizlediği sırlar verdi mi?" diye sordu. Hz. Ali bu soruya çok kızdı ve şöyle cevap verdi: "Resûlullah saüaiiâhu aleyhi ve seiiem başka insanlardan gizleyerek bana özel sırlar asla vermiş değildir. Ancak bana söylediği dört husus vardır."

Yine İmam Müslim tarafından nakledilen bu rivayetin farklı bir anlatımı da şöyledir: "Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem insanların tamamına genel olarak açıklama yapmayı bırakıp sadece bize özel bilgi vermemiştir. Sadece kılıcımın kınındaki şu belge bulunmaktadır." Hz. Ali böyle söyledikten sonra yazılı dokümanı çıkarmıştır. Belgede şunlar yazıldır: "Allah, Allah'tan başkası adına kurban kesenlere lanet etsin, Allah hırsızlık edenlere lanet etsin, Allah babasına lanet okuyana lanet etsin, Allah dinde aslı olmayan işler türetenlere başvuranlara lanet etsin!"

Daha önce Kitâbü'1-İlm bölümünde de naklettiğimiz Ebû Cuheyfe yoluyla gelen hadis İse şöyledir: "Hz. Ali'ye, "Hiç elinizde yazılı bir belge var mı?" diye sordum. Şöyle cevap verdi: "Hayır, sadece Allah'ın kitabı veya Müslüman bir kimseye anlayışı dolayısıyla verilen bilgiler veya işte şu yazılı belge var!" Ben: "Peki bu belgede hangi konular yazılı?" diye sorunca: "Diyet, esirlerin serbest bırakılması ve Müslüman bir kimsenin öldürdüğü bir kâfir yüzünden kısas yoluyla öldürülemeyeceği yazılıdır" diye cevap verdi."

Tüm bu farklı rivayetleri şöyle uzlaştırmak mümkündür: "Söz konusu doküman yukarıda sayılan bütün konuları içermektedir. Bu belgede yazılı olan konuları nakleden raviler ise birbirlerinden farklı olarak sadece bazı bölümleri aktarmışlardır. Bu rivayetler içinde en kapsamlısı Ebû Hassan rivayetidir. Her şeyin en doğrusunu Allah bilir."

"... ne tevbesi (sarf) ne de fidyesi (adi) kabul edilir." Cümlesinde geçen sarf ve adi kelimeleri hakkında farklı açıklamalar yapılmıştır. Alimlerin çoğunluğuna göre sarf farz ibadetler anlamına gelirken, adi nafile ibadetleri ifade etmektedir. İbn Huzeyme sahih bir senedle bu görüşü es-Sevrî'ye dayandırmaktadır. H-Asmâ'î ise sarfı tevbe, adli fidye şeklinde yorumlamıştır.

Bu hadis Şiîler tarafından dile getirilen ve Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi tarafından Hz. Ali'ye dinin temel ilkeleri ve yöneticilikle ilgili bir takım özel bilgiler verildiğini savunan İddiayı çürütmektedir.

Söz konusu hadis aynca bilgilerin / ilmin yazılarak korunabileceğini de göstermektedir.

"Müslümanların verdiği koruma güvencesi ve eman tektir" cümlesi şu anlama gelir: Her birinin verdiği eman geçerlidir. Dolayısıyla Müslümanlardan herhangi bir kimse bir gayr-i müslime eman verse hiçbir Müslüman bu kişiye ilişe-mez, onun haklarına tecavüz edemez. Bu yönüyle hiçbir sınıf, cins, ırk ve statü farkı olmaksızın, en alt derecede olanı, en üst makamda bulunanı, kadını, erkeği, kölesi, hürü bütün Müslümanlar eşittir; her birinin verdiği eman geçerlidir. Çünkü Müslümanlar tek bir can gibidir. [217]

Ayrıntılı açıklama için bk. Cizye bölümü, 10. konu..



2- Medine'nin Üstünlüğü Ve Kötü İnsanları Barındırmaması / Sürüp Atması


1871- Ebû Hureyre'nin naklettiğine göre Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurmuştur:

"Ben birçok yerleşim birimini eie geçirecek bir şehre hicret etmekle emrolundum. Bazıları bu şehre Yesrib demişlerdir. Fakat orası "MedineMir. Medine tıpkı körüğün demir üzerindeki işe yaramayan parçaları söküp atması gibi kötü insanları sürer atar; Medine tıpkı körüğün demir üzerindeki işe yaramayan parçaları temizlemesi gibi insanları temizler".



Açıklama


Hz. Peygamberin saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem "...bir şehre hicret etmekle emrolundum" şeklindeki sözü şu anlama gelir: "Rabbim bana bir şehre hicret etmemi veya oraya yerleşmemi emretti." Buna göre Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem buraya hicret etmesinin emredildiğini kasdetmişse bu sözü Mekke'de, yerleşmesinin emredildiğini kasdetmişse Medine'de söylemiş olacaktır.

['Birçok yerleşim birimini ele geçirecek' diye tercüme ettiğimiz bölümün lafzı anlamı: "Birçok yerleşim birimini yiyecek" şeklindedir] Hadiste geçen "yiyecek" İfadesi "birçok yerleşim birimini ele geçirecek, fethedecek" anlamına gelir. İbnü'l-Müneyyir bu konuyla ilgili olarak şöyle bir açıklama yapmıştır: "Burada Hz. Pey-gamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem kasdettiği şehrin diğer yerleşim birimlerinin tamamından daha üstün olduğu da anlatılmış olabilir. Çünkü fazileti çok fazla olan herhangi bîr kişi, nesne veya yerin üstünlüğü karşısında diğer bütün üstünlükler yok olup gider; bu üstünlüklerin neredeyse sözü bile edilmez."

"Bazıları bu şehre Yesrib demişlerdir" ifadesi şu anlama gelir: "Bazı münafıklar bu şehre Yesrib derler, halbuki buraya yakışan en uygun isim Medine'dir.'1

Kimi alimler Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem bu sözünden Medine'ye Yesrib demenin mekruh olduğunu anlamışlar ve şöyle demişlerdir: "Kur'an'da Yesrib kelimesinin kullanımıyla ilgili olarak şunu söylemek mümkündür: Burada Müslüman olmayanlar tarafından hikaye üslubuyla Yesrib kelimesinin kullanımı anlatılmaktadır."

Ahmed İbn Hanbel'in Berâ İbn Azİb'ten naklettiği merfû bir hadis şöyledir: "Kim Medine'ye Yesrib derse Allah'tan af dilesin (istiğfar). O Tâbe'dir (temiz memlekettir), o Tâbe'dir."

Ömer İbn Şebbe'nin naklettiği, Ebû Eyyûb hadisi ise şöyledir: "Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem Medine'ye Yesrib denmesini yasakladı."

Mâliki mezhebine mensup bir alim olan İsâ İbn Dînâr bu rivayetlere dayanarak şöyle demiştir: "Medine'ye Yesrib diyen kimselere bir günah yazılır."

Medine'ye Yesrib demenin niçin mekruh olduğu hakkında şunlar söylenmiştir: "Yesrib ismi ya kınamak, azarlamak, küçük görmek anlamındaki tesrîb kelimesinden ya da fesâd, kötülük, kargaşa anlamındaki serb kelimesinden türemiştir. Her iki anlam da hoş olmayan, çirkin özellikler çağrıştırmaktadır. Halbuki Resûl-i Ekrem saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem güzel isimleri sever, çirkin isimlerden ise hoşlanmazdı."

"... kötü insanları sürer atar ifadesiyle ilgili olarak Kâdî lyâz şöyle demiştir: "Resûlullah'ın saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem söylediği bu durum öyle anlaşılıyor ki özellikle O'nun saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem yaşadığı zamanla ilgilidir. Çünkü Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem ile birlikte hicret edip aynı yerde yaşamaya ancak imanı güçlü ve sağlam olan kimselerden başka hiç kimse katlanamazdı."

İmam Nevevî ise buna cevap niteliğindeki görüşlerini şöyle açıklamıştır: "Hz. Peygamber'in saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem sözlerinin açık ifadesinden anlaşılan anlam böyle değildir. Çünkü İmam Müslim'in bu konuda naklettiği rivayet şöyledir: "Körüğün demir üzerindeki işe yaramayan parçaları (posayı) temizlemesi gibi Medine de kendi üzerinde yaşayan kötü insanları sürüp çıkarmadıkça kıyamet kopmaz!" Bu ise - Allah daha iyi bilir ama - Deccâl'in ortaya çıkacağı zamanı anlatmaktadır. Ayrıca her iki zamanı anlatan bîr hadis olması da ihtimal dahilindedir."

"Körüğün demir üzerindeki işe yaramayan parçalan temizlemesi gibi..." benzetmesi şu anlama gelir: "Medine kendi üzerinde yaşayıp kalbinde hıyanet, kuşku ve fesad düşüncesi olan herkesi sürüp atacaktır. Böylece orada sadece temiz, sadık ve gönüllerinde hiç kuşku bulunmayan insanlar kalacaktır. Nasıl demirci, körüğü vasıtasıyla işe yaramayan parçaları temizleyip saf demiri elde ederse Medine de kötü insanları ayıklayaçaktır." Aslında saf demiri elde etmemi:i sağlayan ateş olduğu halde, ateşi canlandırıp işe yaramayan parçaları ayıkla-nak için kullanılan en önemli alet körük olduğu için benzetmede özellikle körük ikredilmiştir.

Bu hadis esas alınmak suretiyle Medine'nin en üstün ve faziletli şehir olduğu onucu çıkarılmıştır. Konuyla ilgili olarak Mühelleb şunları söylemiştir: "Çünkü;

1- Başta Mekke olmak üzere diğer pek çok şehri İslam beldesi yapan Medi-ıe olmuştur. Bu bakımdan diğer şehirler onun birer alt birimidir.

2- Ayrıca Medine kötü insanlan barındırmaz.

Arzedilen ilk açıklamaya şöyle cevap verilmiştir: Medine'de yaşayıp Mekke'-ri fethedenlerin pek çoğu aslında Mekke'lidir. Ayrıca üstünlüğün sadece bir tara-a değil hem Mekkelilere hem de Medinelilere tanındığı açık ve sabittir. Dolaylıyla bu şehirlerden bîrinin diğerinden üstün olduğu sonucu çıkarılamaz.

İkinci açıklamaya verilecek cevap İse şudur: Medine'nin üstünlüğünü anla-an bu hadis belirli / özel kişilerle ve bir zaman dilimiyle ilgilidir. Zira ayet-i keri-nede Medine'de yaşayanlardan bir kısmının münafık olduğuna işaret edilmiştir: "...ve Medine ahalisinden öyle münafıklar vardır ki onlar nifak sinde mahir olmuşlardır." [218] Münafık ise hiç şüphesiz kötü bir İnsandır. Ayrıca onraki dönemlerde Muâz, Ebû Ubeyde, Abdullah İbn Mesûd, Ali, Talha, [übeyr ve Ammâr gibi pek çok önde gelen sahâbi (r.anhüm) Medine'den ayrıl-nıştır. Bu sahâbîlerin ise insanların en iyilerinden ve faziletlilerinden olduğu ıçıktır. Öyleyse hadis sadece belirli / özel kişilerle ve bir zaman dilimiyle ilgilidir.

1872- Ebû Humeyd'in şöyle dediği nakledilmiştir:

Resûlullah saiiaiiâhu aleyhi ve sdiem ile birlikte Tebûk seferinden dönüyorduk. Medine'ye yaklaştığımızda şöyle buyurdu: "İşte burası Tâbe'dir (temiz şehirdir)."



Açıklama


İmam Buhârî'nin kullandığı bu bab başlığı Medine'nin isimlerinden birinin de Tâbe olduğunu göstermektedir. Çünkü hadis Medine'nin Tâbe ismi dışında başka bir isimle anılamayacağmı göstermemektedir.

Bazı bilginler şöyle bir açıklama yapmışlardır: "Medine'nin toprağının ve havasının güzel oluşu Hz. Peygamber'in saiiaitâhu aleyhi ve seiu™ verdiği bu ismin ne kadar doğru ve yerinde olduğunu göstermektedir. Çünkü Medine'de yaşayan bir kimse buranın toprağından ve bahçelerinden aldığı hoş kokuyu başka bir yerden neredeyse hiç alamamaktadır."

Medine'nin yukarıda anılanlar dışında başka isimleri de vardır. Ömer İbn Şebbe'nin "Medine'den Haberler {Ahbârül-Medîne)" başlığı altında Zeyd İbn Es-lem'den naklettiği bir rivayette Hz. Peygamber saiiaiiâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurmuştur: "Medine'nin on ismi vardır: Medine, Tâbe, Taybe I Tayyibe, Mutayyibe, Miskine, ed-Dâr, Câbire, Mecbûre, Münîre ve Yesrib."

Zübeyr'in "Medine'den Haberler {Ahbârül-Medîne)" başlığı altında naklettiği bir rivayette Abdullah İbn Ca'fer şöyle demiştir: "Allah Teâlâ, Medine'ye ed-Dâr ve el-îmân adlarını vermiştir." Aynı kaynakta Abdülaziz ed-Derâverdî'nin: "Bana Medine'nin kırk ayrı isminin bulunduğuna dair bir bilgi ulaştı" dediği kayıtlıdır.



4- Medine'nin İki Kara Tepesi Arası


1873- Ebû Hureyre'nin şöyle dediği nakledilmiştir: "Ben Medine'de bir ceylanın otlayıp yayıldığını görsem bile onu ürkütmem. Zira Resûl-i Ekrem saiiaifâhu aleyhi ve seiiem şöyle buyurmuştur: "Medine'nin iki kara tepesi arası harem (yasak) bölgedir"




--------------------------------------------------------------------------------

[1] Tevbe, 9/103

[2] Hadisin geçtiği diğer yerler: 4166, 6232, 6359.

[3] Hadisin geçtiği diğer yerler : 2063, 2291, 2404, 2430, 2734, 6261.

[4] Bugun deniz ürünleri büyük bir ticaret sektörü haiine gelmiş bulunmaktadır. Gerek balık gerekse çıkarılan her türlü madenin İslâm devletinde ve İslâm hukukunun uygulanacağı her öşür, nısf öşür, humus veya başka bir oranda vergilendirilmeleri zamanımız İslâm huuku uzmanlarının ictihadlan ile yeniden belirlenmelidir. Aslında İslâm Hukuku ile ilgili yapılan Çalışmaların çoğunda bu konuda gerekli bilgiler verilmiştir.

[5] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2355, 6912, 6913.

[6] Hadisin geçtiği diğer yerler : 5542, 5824.

[7] Bereket umulması, sadece Hz. Peygamber’e sallallahu aleyhi ve sellem has bir hükümdür. Başka insanlar Ona rT- SadeCe Hz' Peysamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem hâs bir hükümdür. Başka "-'lâhu aleyhi ve sellem kıyas edilemez. Çünkü başka insanların aksine, Hz. Peygam--- bereket vardır. Dolayısıyla onun dışında başkalarından bereket ummak, şirke Çünkü onlarTf 5pÇmek İÇİn (seddü'z-zerîa) caiz değildir. Sahâbîlere uymak da bunu gerekti-sünneti en iyi bl l ysamber dı§ırıda başka bir kimse ile aynı davranışı sergilememiştir. Oysa Bâz). hayırda en ileri olanlar onlardır. Allah (c.c) en iyisini bilir, {Abdülaziz İbn Baz)

[8] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1504, 1507, 1509, 1511 ve 1512

[9] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1506, 1507 ve 1510.

[10] Alâ, 87/14.

[11] Al-i İmrân 3/97.

[12] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1854, 1855, 4399, 6228.

[13] el-Bakara 2/196.

[14] el-Hac 22/27.

[15] el-Hac 22/27.

[16] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1861, 2784, 2875, 2876.

[17] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1819, 1820.

[18] el-Kehf 18/29

[19] el-Bakara 2/197.

[20] el-Bakara 2/273

[21] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1526, 1529, 1530, 1845.

[22] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2337, 7343.

[23] Hadısın geçtiği diğer yerler: 1789, 1847, 4329, 4985.

[24] Bk.Umre bölümü 10. konu, 1789 nolu hadis.

[25] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1754, 5928, 5930.

[26] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1549, 5914, 5915.

[27] Vers, Yemen'de yetişen sarı bir bitkinin adıdır, (bk. Aynî, Umdetü'1-Kâri, 7/433.

[28] 1543 nolu Hadisin geçtiği diğer yerler: 1686; 1544 nolu Hadisin geçtiği diğer yerler: 1670 1685, 1687.

[29] Taranmak anlamına da gelen bu kelime, hem aşağıda yer alan şerhte hem de "salmak" olarak açıklandığı için bu şeklide tercüme edilmiştir, bk. Aynî, Umdetü'l-Kârî, 7/440)

[30] Hadisin geçtiği diğer yerler : 1265, 1731.

[31] Hadisin geçtiği diğer yerler : 1554, 1573, 1574.

[32] Hadisin geçtiği diğer yerler : 3355, 5913.

[33] Yûnus 10/10.

[34] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1568, 1570, 1651, 1785, 2506, 4352, 7230, 7367

[35] el-Bakara 2/196.

[36] el-Bakara 2/197

[37] el-Bakara 2/189.

[38] Hadisin geçtiği diğer yerler : 1569.

[39] Hadisin geçtiği diğer yerler :1697, 1725, 4398, 5916.

[40] Hadisin geçtiği diğer yerler : 1688.

[41] el-Bakara 2/196.

[42] et-Tevbe 9/37.

[43] el-Bakara, 2/196

[44] el-Bakara 2/196.

[45] el-Bakara 2/196.

[46] Hadisin geçtiği diğer yerler ; 1576.

[47] Hadisin geçtiği diğer yerler : 1578, 1579, 1580, 1581, 4290, 4291.

[48] el-Bakara 2/125-128.

[49] Neml 27/91-92

[50] Kasas 28/57.

[51] el-Hac 22/25.

[52] el-Enfal 8/72.

[53] Hadisin geçtiği diğer yerler : 3058, 4282, 6764.

[54] Haşr,59/8

[55] Hadisin geçtiği diğer yerler : 1590, 3882, 4284, 4285, 7479.

[56] İbrahim 14/35-37.

[57] el-Mâide 5/97.

[58] Hadisin geçtiği diğer yerlsr : 1596.

[59] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1893, 2001, 2002, 4502, 4504.

[60] Hadisin geçtiği diğer yerler; 7275.

[61] el-Ankebut 29/67.

[62] Hadisin geçtiği diğer yerler : 1605, 1610.

[63] en-Nahl 16/60.

[64] Hadisin geçtiği diğer yerler : 1791, 4188, 4255.

[65] Hadisin geçtiği diğer yerler : 4256.

[66] Hadisin geçtiği diğer yerler : 1604, 1616, 1617, 1644

[67] Hadisin geçtiği diğer yerler : 1611.

[68] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1612, 1613, 1632, 5293

[69] 1614 nolu Hadisin geçtiği diğer yerler : 1641. 1615 nolu Hadisin geçtiği diğer yerler : 1642, 1796.

[70] el-Ahzab 33/53.

[71] Bk. "Namaz" bölümü, 78. konu, 464 nolu hadis.

[72] Hadisin geçtiği diğer yerler : 1621, 6702, 6703

[73] Bk. "Namaz" bölümü, 10. konu, 369 nolu hadis.

[74] el-Ahzab 33/21

[75] el-Bakara, 2/125.

[76] "Namaz vakitleri" bölümü, 33. konu, 59 no!u hadis.

[77] Hadisin geçtiği diğer yerler : 1743, 1744, 1745.

[78] Hadisin geçtiği diğer yerler : 5617

[79] el-Ahzab 33/21.

[80] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1640, 1693, 1708, 1729, 1806, 1807, 1808, 1810, 1812, 1813, 4183, 4184, 4185.

[81] el-Ahzab 33/21.

[82] el-Bakara 2/158

[83] el-Bakara 2/158.

[84] el-Bakara 2/158.

[85] Hadisin geçtiği diğer yerler :1790, 4495, 4861

[86] el-Bakara 2/158.

[87] el-Ahzab 33/21.

[88] el-Ahzab, 33/21

[89] el-Bakara, 2/158.

[90] Hadisin geçtiği diğer yerler : 4496.

[91] Hadisin geçtiği diğer yerler : 4257.

[92] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1654, 1763.

[93] Bk. "Namazı Kısaltarak Kılmak" bölümü, 2. konu, 1084 nolu hadis.

[94] Hadisin geçtiği diğer yerler : 1661, 1988, 5604, 5618, 5636.

[95] Hadisin geçtiği diğer yerler : 1662, 1663.

[96] "Hac" bölümü, 23. konu.

[97] Bu başlık bazı nüshalarda, ziyade olarak zikredilmiş ise de başlıkla ilgili bir hadise yer verilmemiştir.

[98] el-Bakara 2/199.

[99] Hadisin geçtiği diğer yerler: 4520.

[100] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2999, 4413.

[101] Hadisin eçtiyi diğer yerler : 4414.

[102] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1682, 1683.

[103] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1678, 1856.

[104] Hadisin geçtiği diğer yerler : 1681.

[105] Hadisin geçtiği diğer yerler ; 3838.

[106] el-Bakara, 2/196.

[107] Diğer rivayetlerin tamamında temettü olarak tercüme ettiğimiz müt'a ifadesi yerine "umre kelimesi geçmektedir, bk. Umdetü'l-Kâri, VIII/189.

[108] el-Hac 22/36 - 37

[109] Hadisin geçtiği diğer yerler : 1706, 2755, 6160

[110] Hadisin geçtiği diğer yerler : 2754, 6159.

[111] Ahzab, 33/21.

[112] Burada kast edilen herbiri yüz kişilik olan gruplardan bir kaç onluk demektir bu da Hudeybi-ye'ye giderken ondört tane yüz kişilik grup olarak yaklaşık bin dörtyüz kişi Rasulullah'a refakat etmişti.

[113] 1694 nolu Hadisin geçtiği diğer yerler: 1811, 2712, 2731, 4158, 4178, 4181.

1695 nolu Hadisin geçtiği diğer yerler: 2711, 2732, 4157, 4179, 4180.

[114] Hadisin geçtiği diğer yerler : 1698, 1699, 1700, 1701, 1702, 1703, 1704, 1705, 2317, 5566.

[115] Taklîd, hayvanın hedy olduğu belli olsun diye boynuna ip, yular, deri parçası vb. şeylerin takılmasidır. Hayvanın boynuna takılan şeye de "kılâde" denir, çoğulu "kalâid"dir..

[116] Iş'âr, devenin hedy olduğu bilinsin diye sağ hörgücünün kanatıl ması dır. Konevî, Enîsü'l-fukahâ, 141

[117] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1716,1717,1718, 2299.

[118] Harûrâ, Kûfe'ye yakın bir köy olup, Haricîlerin Hz. Ali'ye isyan ettiklerinde ilk olarak toplandıkları yerin adıdır. Harûrîlerin haca ile kastedilen ya Haricîlerin, yahut da Haccâc ve yandaşlarının toplu olarak hac yaptığı yıldır. Haccâc ve yandaşları, zalimlikleri sebebiyle Haricîlere benze-tildiğinden hadisi rivayet eden Nâfi' bu ifade ile onları da kastetmiş olabilir.

[119] el-Ahzâb 21.

[120] Arapçada büyük baş hayvanların kesim tarzlarına iki farklı isim verilmiştir: Zebh, hayvanı boğazından kesmek, nahr ise uzun boyunlu olan devenin boynunun bacağına yakın kısmından kesilmesidir. Zebh'in sığırda caiz olduğunda, nahrİn de devede caiz olduğunda İhtilaf yoktur. Deve dışındaki hayvanlarda yani sığırda nahrin caiz olup olmadığı tartışılmıştır. Genel görüşe göre bu caiz olmakla birlikte sığırda boğazlama daha güzeldir.

[121] el-Bakara 54

[122] Merfu' hadis, Hz. Peygamber'in sözleri ve fiillerini ifade eden hadistir.

[123] el-Hac 26-30. İbn Hacer bununla kastedilenin kurbanın etinden yemek ve fakirlere yedirmek olduğunu söylemiştir.

[124] Hacda kesilen hayvanlar birkaç çeşittir: Kıran ve temettü haccı yapanların kestiği hedy kurbanları, ceza kurbanı, tatavvu (nafile) kurbanı, ihsâr kurbanı, adak kurbanı, bir hastalık sebebiyle başını tıraş etmek zorunda kalan kimsenin kesmesi gereken kurban vs. Bu bölümde Buharî, söz konusu kurbanların hangilerinin kurbanı kesenler tarafından yenîlebileceği meselesine temas etmektedir.

[125] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2980, 5424, 5567.

[126] Hadisi rivayet eden Yahya diyor ki: Bu hadisi Kâsım'a anlattım o bana "Hadis sana aynen olduğu gibi ulaşmış" dedi. [Bu kısım hadisin metninde yer almakla birlikte, konu İle doğrudan ilgili olmadığı İçin dipnotta yer verdik.)

[127] 'Başa reçine sürmek" diye tercüme ettiğimiz "telbid" kişinin saçının aşın sıcak sebebiyle yağlanmasını, bitlenmesini ve zarar görmesini önlemek amacıyla başa sürülen, ağaç yapraklanndan elde edilmiş krem türü bir şeydir.

[128] Hadisin geçtiği diğer yerler: 4410, 4411.

[129] 6664. hadis

[130] Hadisin geçtiği diğer yer: 7079.

[131] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1812, 1841, 1843, 5804, 5853.

[132] Ebû Bekre ile Hz. Ebû Bekir birbirine karıştırılmamalıdır. Bu ikisi farklı sahabîlerdir.

[133] Hadisin geçtiği diğer yerler: 4403, 6043, 6166, 6785, 6868, 7077.

[134] 7077. hadis.

[135] Mina'dan dönüş günü olan zilhiccenin on üçüncü günü.

[136] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1748, 1749, 1750.

[137] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1752, 1753.

[138] Hadisin geçtiği diğer yer: 1764.

[139] Olayı anlatan kişi Hz. Âişe'nin kendisi olduğu halde âdet gördüğünü söylerken "ben" dememiş, hayası gereği "o" demiştir.

[140] Mekke'ye yakın Medine yolu üzerinde bir yerin adıdır.

[141] Bu ifadenin Arapçası "akrâ halka", "boğazına acı isabet etsin" anlamına gelen ve Araplarca sık olarak bir ifade olup, asıl anlamı kastedilmiş değildir. Bununla, ters giden bir durum söz konusu olduğunda duyulan üzüntü dile getirilir. Türkçede bu anlamı ifade etmek üzere "eyvah, vah, tüh, yazık" gibi ifadeler kullanılır. Sonuç olarak "hayız fâdet) yalnızca Âdem'in kızlarına Allah'ın yazdığı bir şeydir" diyen bir peygamberin Allah'ın yazgısını beğenmemesi gibi bir durum, ya da kendi iradesi dışında bir durumla karşılaşan Hz. Safİyye'ye beddua etmesi değil, bir beşer olarak içinde bulunduğu toplumun dili ile duygularını dile getirme söz konusudur.

[142] el-Ebtah, Mekke ile Mina arasında bir yerdir.

[143] Mekke'ye yakın şehrin alt tarafında bulunan bir bölgenin ismi. Arapça'daki gramer kurallarına bağlı olarak buranın ismi yerine göre "Zûtuvâ, zâtuvâ ve zîtuvâ" şeklinde üç farklı şekilde okunmakla birlikte biz tercümede merfû okunuşunu esas aldık.

[144] 1553. hadis.

[145] el-Bakara 2/198. Hadisin geçtiği diğer yerler: 2050, 2098, 4519.

[146] Burada vacip kelimesi ile hükümler hiyerarşisinde farzdan sonra gelen hüküm kategorisi değil mutlak anlamda gereklilik kast edilmiştir. Hanefîler dışındaki fıkıh mezheplerinde farz ve vacip kelimesi eş anlamlı olarak "yapılması zorunlu olan dinî yükümlülükler" için kullanıldığı halde Hanefîler "farz" ile "Şâri'in yapılmasını kesin ve bağlayıcı bir şekilde emrettiği ve bu emrin katı bir şekilde sabit olduğu hükümler"! kastederken, "vacip" ile "Şâri'in yapılmasını kesin ve bağlayıcı bir şekilde emrettiği ancak bu emrin zannî bir şekilde sabit olduğu hükümler"! kastederler. Bu ayrımın amelî değil itikâdî bir sonucu bulunmaktadır bu da farzın İnkarının kutru gerektirdiği halde vacibin inkârının küfrü gerektirmemesidir. Şu halde hangi mezhep esas alınırsa alınsın "vacip" sözcüğünün Sari' tarafından yapılması kesin ve bağlayıcı tarzda emredildığı hükümlerin kastedildiğinde bir görüş farklılığı bulunmamaktadır.

[147] el-Bakara 2/196.

[148] Eser sözcüğü biri genel diğeri özel iki anlamda kullanılır; Genel anlamda eser, "öncekilerden nakledilen haber" anlamında olup gerek Hz. Peygamber'den gerekse sahabe ve tabiînden rivayet edilen söz, fiil ve takrirler için kullanılır. Bu anlamıyla eser, hadis ve sünnetin eş anlamlısıdır. Dar anlamda eser ise Hz. Peygamber dışında sahabe ve tabiînin söz ve uygulamaları İçin kullanılır. Ehli eser terimi ise fıkıhta şahsî rey ve ictihaddan ziyade öncekilerden nakledilen görüşleri esas alan kimseleri ifade etmekte olup ehli reyin karşıtı olarak kullanılır.

[149] Tatavvu, mendup, müstehap ve sünnet terimlerinin her birinin kendine özgü bazı anlamları bulunmakla birlikte kimi durumlarda bunların tümü farzın karşıtı olarak "yapılması dînde iyi görüldüğü halde farz kılınmamış şey" anlamına gelmektedir. "Buradaki kullanımında da vacibin karşıtı olarak kullanılmıştır.

[150] 1513- hadis

[151] İbn Ömer'in "bidattir" dediği şey kuşluk namazı kılmak değil, bu namazı kılmak için insanların mescitte toplanırı asıdır.

[152] Urve'nİn Hz. Âişe'ye böyle seslenmesi ya Hz. Âişe'nin onun teyzesi olmasından yahut da genel olarak müminlerin anası olmasındandır.

[153] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1777, 4253, 4254.

[154] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1779, 1780, 3066, 4148. Zikredilmeyen diğer umre ise, bir sonraki hadiste yer aldığı üzere hac ile birlikte yaptığı umredir

[155] Ancak bu umrede Mekke'ye gidip tavaf yapamamış, Safa ile Merve arasında sa'y edememiş, sadece kurbanını kesip tıraş olmuştu.

[156] Yani haccın farz kılındığı hükmünün gelmesinden önceki yıllarda. Hadisin geçtiği diğer yerler: 1844, 2698, 2699, 2700, 3184, 4251.

[157] Hadisi ibn Abbas'tan rivayet eden Atâ şöyle dedi: "İbn Abbas bu kadının adını söylemişti ama ben unuttum". Bu kadın sahabinin Ümmü Sinan olduğu söylenmiştir.

[158] Hadisin geçtiği diğer yer: 1863.

[159] Telbiye getirmek, hac veya umre için niyet ederek ihrama girerken "Lebbeyk Allahümme lebbeyk..." duasını yüksek sesle okumak anlamına gelir.

[160] Yani umre yapma sırasında Mekke'de kalabilecek kadar maddî imkânı bulunduğu sürece umre yapabilir.

[161] 2985 hadis.

[162] Hac veya umre yapanların İhramsız giremeyecekleri bölgeye harem denildiği gibi bu bölgenin dışına da hill bölgesi denilmektedir.

[163] Burada zikredilen eserin tam adı Zâdü'l-meâd fi hedyi hayri'i-'ibâd olup, yazarı İbn Kayyim el-Cevziyye'dir. İbn Kayyim bu hususu eserinin üç yerinde belirtmiştir, bk. Zödü'I-meâd, II, 89, 162, 213.

[164] Telbiye getirmek, hac veya umre için niyet ederek ihrama girerken "Lebbeyk Allahümme leb-beyk..." duasını yüksek sesle okumak anlamına gelir.

[165] el-Bakara 196.

[166] Bakara 158.

[167] Hadisin geçtiği diğer yer: 3819.

[168] Bu son cümle bir âyettir. el-Ahzab 33/21.

[169] Cuhun,Mekke’de bir dağ isimdir

[170] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2995, 3084, 4116, 6385.

[171] 6385. hadis.

[172] Hadisin geçtiği diğer yerler: 5965, 5966.

[173] 5965. hadis.

[174] Mekke ile Medine arasında bilinen bir mescit.

[175] Hadisin geçtiği diğer yer: 1886.

[176] el-Bakara, 189.

[177] Hadisin geçtiği diğer yerler: 3001, 5429.

[178] el-Bakara 2/196.

[179] Ayrıca bkz. 1640. hadis.

[180] Genel anlamda Hz. Peygamber'in hayatını konu edinen ilme "siyer" denir. Siyer ilminin, Hz. Peygamberin savaşları ile ilgili bölümüne de "megâzî" denilir. Megâzî sözcüğü "gaza" kökünden olup "savaşlar" anlamına gelir.

[181] el-Fetih 25.

[182] Hudeybiye antlaşmasına göre Müslümanlar o yıl umre yapamayacaklar, bunun yerine ertesi yıl yapacaklardı. Şafiî'ye göre ertesi yıl yapılan umreye kaza umresi denilmesinin sebebi antlaşmada bu şekilde yer almasından dolayıdır.

[183] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1815. 1816, 1817, 1818, 4159, 4190, 4191, 4517, 5665, 5703, 6808.

[184] Sâri' kanunkoyucu/hüküm belirleyici anlamına gelir. İslam hukukuna göre tek kanun koyucu Allah'tır. Peygamber'ler ise kanun koyucu değil, ilahî kanunun mübelliğleridir. Bununla birlikte Hz. Peygamber'e vahy-İ metlüv dışında vahyin gönderilmiş olması, hela! ve haram kılma fiillerinin bazı ayetlerde ona da izafe edilmiş olması ve nihayet bir bütün halinde âyetlerin açıklanması, örneklendirilmesi ve âyetlerin temas etmediği meselelerde hükümler vermesi sebebiyle Hz. Peygamber'e (s.a.v) de "sâri"' denilmektedir. Bu, ilk olarak ve bağımsız bir hüküm koyma faaliyeti değil, Yüce Allah'ın koyduğu hükmü açıklama, örneklendirme, boşluklarını doldurma anlamında bir faaliyettir.

[185] Farak on altı müdlük bir kab olduğu gibi dört sa'dır. Bir başka görüşe göre bir farak on altı ntıl gelir. Bu da Hicazlılara göre on iki müd ve üç sa'dır. Bazı alimlere göre de farak beş kıstırt. Bir kist da yarım sa'dır.

[186] Ayrıca bkz. 1521. hadis.

[187] el-Mâide 5/95.

[188] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1822, 1823, 1824, 2570, 2854, 2914, 4149, 5406, 5407, 5490, 5491, 5492.

[189] Bu konu ile ilgili olarak ayrıca bkz. 1824. hadis.

[190] Mekke ile Medine arasında Gıfâr kabilesine ait bölge.

[191] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2596, 2573.

[192] Hadisin geçtiği diğer yer: 3315.

[193] Hadisin geçtiği diğer yer:1828.

[194] Hadisin geçtiği diğer yer: 3314.

[195] Hadisin geçtiği diğer yerler: 3317, 4930, 4931, 4934.

[196] Hadisin geçtiği diğer yer: 3306.

[197] el-Mâide 5/4.

[198] Hadisçilerin terminolojisinde haber-İ vahid, mütevatir yolla nakledilmeyen haberlere denir. Mütevatİr hadis, yalan söylemelerine aklın İmkan ve ihtimal vermeyeceği derecede kalabalık bir topluluk tarafından rivayet edilen hadistir. Mütevatir hadis kesinlik İfade eder. Buna karşın haber-i vahid zan ifade eder.

Haber-i vahidin inanç konularında değil amelde uyulması zorunlu bir delil olduğu ehli sünnet alîmİerinin çoğunluğunca kabul edilmiş bir prensiptir. İlk dönemden İtibaren haber-i vahidin hücciyet değerine yönelik çeşitli itirazlar söz konusu olmuşsa da bunlar ehli sünnet alimlermce ikna edici delillerle reddedilmiştir. Hz. Peygamber'in "burada bulunanlar bulunmayanlara aktarsın" ifadesinden anlaşıldığına göre, bir sözle amel etmek için o sözü dinleyen kimsenin aktarması yeterlidir. Tabiî ki sözü dinleyenin âdil (güvenilir) ve zabıt (dinlediğini aklında tutabilen) bir kişi olması şarttır.

[199] 2825 hadis

[200] İslam hukukunda hakiar Allah hakkı ve kul hakkı olarak ikiye ayrılmıştır. Hakların bu şekilde taksiminde esas alınan ölçü, söz konusu menfaatin kime yönelik olduğu ile ilgilidir. Yararı belirli bir şahsa veya şahıslara yönelik olan haklar kul hakkı kapsamında değerlendirilmekle birlikte, toplumun tümünü yahut çoğunluğunu ilgilendiren haklar ise Allah hakkı olarak değerlendirilmiştir. Bu açıdan bakıldığında İslam hukukundaki had cezalan Allah hakları kapsamında kabu! edilmektedir.

[201] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1938, 1939, 2103, 2278, 2279, 5691, 5694, 5695, 5699, 5700, 5701.

[202] Hadisin geçtiği yer: 5698.

[203] Hadisin geçtiği diğer yerler: 4258, 4259, 5114.

[204] Arapların sirval dedikleri şey ayak bileklerine kadar uzanan uzun iç çamaşırdır

[205] Hadisin geçtiği diğer yerler: 3044, 4286, 5808.

[206] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2265, 2973, 4417, 6893.

[207] Hadisin geçtiği diğer yerler: 6699, 7315.

[208] Hadisin geçtiği diğer yerler: 6712, 7330.

[209] Hadisin geçtiği diğer yerler: 3006, 3061, 5233.

[210] Hadîsin geçtiği diğer yer: 6701.

[211] Kur'an ve sünnete aykırı işler ortaya çıkarmak ihdas kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu da bidat ve münkerl erdir.

[212] Şurası diye ifade edilen yerin Uhud dağı olduğu söylenmiştir, bk. Kastalânî, İrşâdü's-sârî, VII, 101.

[213] Başka bir yoruma göre nafile ibadetleri, bk. Aynî, Umdetü'I-kârf, XII, 238

[214] Başka bir yoruma göre farz ibadetleri, bk. Aynî, Umdetü'l-kârî, XII, 238.

[215] Ayrıntılı açıklama için bk. Miras bölümü, 21 konu.

[216] Bk. Ensâr'ın menkıbeleri bolümü, 46. konu.

[217] Ayrıntılı açıklama için bk. Cizye bölüm 10 konu

[218] Çevrenizdeki bedevîlerden ve Medine ahalisinden öyle münafıklar vardır ki onlar nifak işinde mahir olmuşlardır. Pek sinsi hareket ettikleri için sen onları bilemezsin, ama Biz pek iyi biliriz. Biz onları çifte cezaya çarptıracağız. Sonra da müthiş bir azaba itileceklerdir." (Tevbe 9/101) ayetine işaret edilmiştir.



© 2015 http://islamguzelahlaktir.blogspot.com/