Fethul Bari, Sahihi Buhari > Cuma Namazı, Korku Namazı

 

islam

Fethul Bari, Sahihi Buhari > 2.Cilt > 004
143. Kılınan Rekattan Kalkarken Yere Nasıl Dayanılır?

144. Secdeleri Bitirip Kıyama Kalkarken Tekbir Getirmek

145. Teşehhüdde Oturmanın Sünneti

146. İlk Teşehhüdün Farz / Vâcib Olmadığını Söyleyenler

147. İlk Teşehhüdde Oturmak

148. Son Teşehhüde Oturmak

149. Selâm Vermeden Önce Dua Etmek

150. Teşehhüdden Sonra Okunması Kulun Tercihine Bırakılmış Dualar, Bu Duaları Okumak Farz Değildir

51. Namazı Bitirinceye Kadar Secdede İken Alna Ve Buruna Bulaşan Şeyleri Silmemek

152. Namazda Selâm Vermek

153. İmam Selâm Verince Cemaat De Selâm Verir

154. İki Selâm Arasında İmamın Selâmına Karşılık Olmak Üzere Üçüncü Selâmı Vermemek Ve Sadece Namazın İki Selâmı İle Yetinmek

155. Namazdan Sonra Okunan Zikir

156. İmam Selâm Verdikten Sonra Yüzünü Cemaate Döner

157. İmamın Selâm Verdikten Sonra (Fakat Henüz Cemaate Yüzünü Çevirmeden Önce) Namaz Kıldırmış Olduğu Yerde Bir Süre Beklemesi

158. İmamın Selâm Verip Namazdan Çıktıktan Sonra Aklına Gelen Bir İşini Gidermek Üzere Derhal Kalkıp Cemaatin Arasından Geçerek Gitmesi

159. İmamın Cemaate Yüzünü Çevirirken Bazen Sağdan Bazen Soldan Dönmesi

160. Çiğ Sarımsak, Soğan Ve Pırasa Hakkında Nakledilen Rivayetler

161. Çocukların Abdesti, Kendilerine Boy Abdesti Alıp Temizlenmenin Ne Zaman Farz Olacağı, Çocukların Cemaate, Bayram Ve Cenaze Namazlarına Katılmaları, Saflarını Nasıl Tutacakları

162. Kadınların Gece Ve Sabahın Alacakaranlığında Mescidlere Gitmeleri

163. Cemaatin Alim Olan İmamın Kalkmasını Beklemeleri

164. Kadınların Namazı Erkeklerin Arkasında Kılması

165. Kadınların Sabah Namazından Sonra Derhal Mescidden Çıkmaları Ve Mescidde Kısa Bir Süre Kalmaları

166. Kadının Mescide Gitmek İçin Kocasından İzin İstemesi

167. Kadınların Namazı Erkeklerin Arkasında Kılması

11. BÖLÜM CUMA NAMAZI

1. Cuma Namazının Farz Oluşu

2. Cuma Günü Boy Abdesti Almanın Fazileti (Çocukların Veya Kadınların Cuma Namazına Gelmeleri Farz Mıdır?)

3. Cuma Namazına Giderken Güzel Koku Sürünmek

4. Cumanın Fazileti

6. Cuma Namazına Gelirken Saçlara Kokulu Yağ Sürmek

7. Cuma Namazına Giderken Bulabildiği En Güzel Elbiseyi Giymek

8. Cuma Günü Misvakla Dişleri Temizlemek

9. Başkasına Ait Misvağı Kullanmak

10. Cuma Günleri Sabah Namazlarında Hangisûreler Okunur

11. Köylerde Ve Şehirlerde Cuma Namazı Kılmak

12. Cuma Namazına Katılmayan Kadın, Çocuk Vb. Kişilerin Boy Abdesti Almaları Gerekir Mi?

13. Bâb

14. Yağışlı Havalarda Cuma Namazına Gelmeyenlere Verilen Ruhsat

15. Cuma Namazının Kılınmasının Farz Olmasına Sebep Olan Uzaklık, Cuma Namazı Kimlere Farzdır?

16. Cuma Namazının Vakti Güneşin Tepe Nok Tasını Geçip Batıya Doğru Kaydığı Zaman Girer (Zeval Vakti)

17. Cuma Günü Hava Çpk Sıcak Olursa Namaz Hangi Vakitte Kılınır?

18. Cuma Namazına Yürümek

Cuma Ezanı Okunurken Alışveriş Yapmak

Yolcunun Cuma Namazı Kılması

19. Cuma Namazında Safta Bulunan Ikı Kışının Arasına Girmemek

20. Bir Kimse Cuma Namazı İçin Mescidde İken Müslüman Kardeşini Kaldırıp Onun Yerine Oturmamalıdır

21. Cuma Ezanı

Cuma Namazı İçin Ek Ezan Uygulamasının Başlatılması

22. Cuma Namazı İçin Tek Müezzin Görevlendirilmesi

23. Minberde Oturan İmam, Müezzin Ezanı Okuduğu Zaman Okunan Ezana Mukabelede Bulunur

24. Ezan Okunurken Minberde Oturmak

25. Ezanın Hutbeden Önce Okunması

26. Hutbenin Minberde Okunması

27. Hutbe Ayakta Okunur

28. İmam Hutbe Okurken Yüzünü Cemaate Döner Cemaat De İmama Yönelir

29. Hutbede Allah Teâlâya Hamd Ve Sena Ettikten Sonra Jby Uî (Şimdi Asıl Konuya Geçelim) Demek

30. Cuma Günü İki Hutbe Arasında Oturmak

31. Hutbeyi Dinlemek

32. İmamın Hutbe Okurken Mescide Yeni Giren Birisini Görmesi Ve Ona İki Rekat Namaz Kılmasını Emretmesi

33. İmam Hutbe Okurken Mescide Gelen Bir Kimse İki Rekatlık Hafif Bir Namaz Kılar

34. Hutbe Sırasında Elleri Kaldırmak

35. Cuma Günü Hutbede İken Yağmur Duası Etmek

36. Cuma Günü İmam Hutbe Okurken Susmak

37. Cuma Gününe Gizlenmiş Olan Çok Değerli Vakit

Resûlullah'm Bu Vaktin Çok Kısa Olduğunu Açıklaması

38. Cuma Namazı Kılınırken Cemaatin Bir Kısmı Ayrılıp Giderse İmamın Ve Onunla Birlikte Kalan Cemaatin Namazı Geçerli Olur

Cuma Namazının Kılınabilmesi İçin Gerekli Olan Cemaat Sayısı

Bu Olay Üzerine İnen Âyetin Değerlendirilmesi

39. Cuma Namazından Sonra Ve Önce Namaz Kılmak

40. Namaz Kılınınca Artık Yeryüzüne Dağılın Ve Allah'ın Lütfundan İsteyin1348 Âyeti

41. Cuma Namazının Ardından Öğle Uykusuna Yatmak

12. BÖLÜM KORKU NAMAZI

1. Korku Namazı

2. Korku Namazını Ayakta Ve Binek Üzerinde Kılmak

3. Korku Namazında Ordunun Üir Kısmı Diğerlerini Korur

4. Düşman Kalesinin Düşmesi Yaklaşınca / Düşeceğine Dair İnanç Artınca Ve Düşmanla Karşı Karşıya Gelindiğinde Namaz Kılmak

5. Düşman Peşinde Olanların Ve Düşman Tarafından Kovalananların Binek Üzerinde Ve Îmâ İle Namaz Kılmaları

6. Sabah Namazını Erkenden Ve Geceden Kalma Son Karanlık Vaktinde Kılmak, Düşmana Baskın Ve Savaş Sırasında Namaz Nasıl Kılınır?



143. Kılınan Rekattan Kalkarken Yere Nasıl Dayanılır?


824- Eyyûb es-Sahtiyânî'den nakledildiğine göre Ebû Kılâbe şöyle demiştir:

"Mâlik İbn Hüveyris bir gün bize gelip; 'Asıl maksadım size namaz kıldırmak olmadığı gibi zaten namaz vakti de değildir. Amacım sizlere Resûlullah'm nasıl namaz kıldığını göstermektir' dedi. Bu rivayeti nakleden Eyyûb, Ebû Kılâbe'ye Mâlik'in nasıl namaz kıldırdığını sormuş, Ebu Kılâbe de Amr İbn Seleme'yi kastederek "Hocamız gibi" cevabını vermişti. Eyyûb, Amr İbn Seleme'nin namazı hakkında şunları söylemiştir: "O, bütün intikallerde tekbirlerin tamamını alırdı ve başını ikinci secdeden kaldırıp da birinci rekatı bitirdikten sonra ikinci rekata kalkarken çok kısa bir süre oturur ve sonra da yere dayanarak ayağa kalkardı."


Açıklama


"Başını ikinci secdeden kaldırıp birinci rekatı bitirdikten sonra ikinci rekata kalkarken çok kısa bir süre otururdu "İfadesiyle ilgili olarak şu açıklama yapılmıştır: Burada anlatılmak istenen secdelerden veya teşehhüdden kıyama kalkarken ellerin yere dayanmasıdır. Konuyla ilgili olarak: "İmam Buhârî başlıkta yere dayanmanın nasıl olması gerektiğini vurguladığı halde bu rivayette yerden nasıl kalkıldığına dair herhangi bir bilgi yoktur; burada sadece kalkarken yere daya-nılabileceği belirtilmiştir. İmam Buhârî'nin bu başlığı kullanmasının sebebi nedir?" şeklinde yöneltilmesi muhtemel bir soruya Kirmanı şöyle cevap vermiştir: "Çok kısa bir süre otururdu ve sonra da yere dayanarak ayağa kalkardı şeklindeki ifade yere nasıl dayanılacağını da göstermektedir. İmam Buhârî başlıkta nasıl dayanılır derken şunu kasdetmiş gibidir; Secdeden kalkarken değil, kısa bir süre oturup kalkarken yere dayanılır."



144. Secdeleri Bitirip Kıyama Kalkarken Tekbir Getirmek


Abdullah İbnü'z-Zübeyr secdelerden kalkarken tekbir getirirdi

825- Saîd İbnü'l-Hâris şöyle demiştir:

"Bir gün bize Ebû Saîd namaz kıldirmıştı; secdeden başını kaldırdığında, secdeye gittiğinde, secdeden kıyama kalktığında ve ilk iki rekatı kılıp üçüncü rekata kalkarken sesli bir şekilde tekbir getiriyordu. Sonra da bize şöyle demişti: Ben Resûlullah'ın solonu aleyhi ve namazı bu şekilde kıldığını gördüm."

826- Mutarrif İbn Abdullah şöyle demiştir:

"İmrân İbn Husayn ile birlikte Hz. Ali'nin arkasında namaz kılmıştık; secde ettiğinde, secdeden doğrulduğunda ve İlk İki rekatı bitirip üçüncü rekata kalktığında tekbir getiriyordu. Selâm verip namazı bitirdiğinde İmrân İbn Husayn elimi tutarak bana şöyle dedi: Hz, AH bize aynen Resûlullah'ın namazını kıldırdı başka bir rivayete göre Hz. Alî bana Resûlullah'ın kıldırdığı namazları hatırlattı."


Açıklama


İmam Buhârî'nin secdeleri bitirip kıyama kalkarken tekbir getirmek başlığı altında ele aldığı bu konuyla ilgili olarak âlimlerin çoğunluğunun görüşü şöyledir: Namaz kılan bir kimse intikal anında (eğilme veya kalkma anlarında) tekbir getirmeye başlar (hareketin başlamasıyla tekbire başlayıp hareketin bitmesiyle tekbiri de bitirmek). Fakat İmam Mâlik'in ilk teşehhüdden üçüncü rekata kalkılırken getirilen tekbirle ilgili olarak farklı bir görüş benimsediği nakledilmiştir; Muvatta'da nakledildiğine göre Ebû Hureyre ve Abdullah İbn Ömer gibi bazı sahâbîler kıyamda iken tekbir getirmişlerdir.



145. Teşehhüdde Oturmanın Sünneti


Din konusunda ince kavrayış ve bilgi (fıkh) sahibi Ümmü'd-Derdâ namazda erkeklerin oturduğu gibi otururdu.

827- Abdullah İbn Abdullah şöyle demiştir:

"Babam Abdullah İbn Ömer'in namaz kılarken teşehhüde oturduğunda bağdaş kurduğunu görmüştüm. Ben de onun gibi yapıp bağdaş kurdum. O zamanlar yaşım küçüktü. Bunun üzerine babam beni uyardı ve böyle yapmamamı söyledi. Bana o gün şöyle demişti! Namazın sünneti (parmaklarının uçları kıbleyi gösterecek şekilde katlayarak) sağ ayağını dikmen ve sol ayağını yatırmandır! Ben 'Ama sen bağdaş kuruyorsun' dediğimde şöyle cevap vermişti; Benim ayaklarım vücûdumu taşıyamıyor ki!.."

828- Muhammed İbn Amr İbn Ata şöyle demiştir:

"Bir defasında Resûlullah'm ashabından birkaç kişiyle birlikte oturuyordum. Bu sırada Resûlullah nasıl namaz kıldığıkonusu açıldı ve Ebû Humeyd es-Sâidî şöyle dedi: Aranızda Resûl-İ Ekrem'in nasıl namaz kıldığını en iyi bilen kişi benim. O'nun şu şekilde namaz kıldığını gördüm; Namaza başlarken tekbir aldığında ellerini omuzlarının hizasına kadar kaldırırdı. Rükûya gittiğinde elleriyle dizlerini iyice kavrardı ve sırtını dümdüz tutardı. Rükûdan doğrulup başını kaldırdığında vücûdunu tam olarak düzeltirdi; omurga kemikleri dimdik olurdu. Secde ettiğinde ellerini yere koyar fakat dirseklerini yere ve yanlarına yapıştırmazdı. Secdede iken ayak parmaklarının uçları kıbleyi gösterirdi. İlk iki rekatı kılıp birinci teşehhüde oturduğunda sağ ayağını diker ve sol ayağını yatırıp üzerine otururdu. Son teşehhüde oturduğunda ise sağ ayağını yine diker ve sol ayağını sağ ayağının altına yatırıp kalçası üzerinde yere otururdu."


Açıklama


Bu konu başlığı teşehhüde nasıl oturulacağını ve oturuş sırasında sünnet olan şeklin ne olduğunu açıklamakta, fakat oturmanın sünnet olup olmadığına işaret etmemektedir. Zeyn İbnü'l-Müneyyir şöyle demiştir: "Bu başlık altında altı hükme işaret edilmiştir:

1. Teşehhüddeki oturma şekli normal oturma şeklinden farklıdır.

2. ilk teşehhüde oturma şekli ile ikinci teşehhüde oturma şekli birbirinden

farklıdır.

3. Teşehhüdlere oturma şekilleri ile iki secde arasındaki oturma şekilleri birbirinden farklıdır.

4. Bununla birlikte bunların tamamı sünnettir.

5. Oturma şekli bakımından erkeklerle kadınlar arasında herhangi bir fark yoktur.

6. İlim ehli bîr kimse sahip olduğu ilme dayanarak karşısındakine delil gösterebilir.

Teşehhütte bağdaş kurmakla ilgili olarak İbn Abdilberr şöyle demiştir;

"Nafile namazda teşehhüde oturulduğu zaman bağdaş kurulup kurulamayacağı konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Aynı görüş ayrılıkları hasta bir kimsenin farz namazlarda bağdaş kurup kuramayacağı konusunda da yaşanmıştır. Fakat sağlıklı bir kimsenin farz namazlarda bağdaş kurmasının caiz olmadığı konusunda âlimler icma etmiş, yani görüş birliğine varmışlardır."

Bu hadisten çıkarılan sonuçlardan bir kısmı şöyledir:

1. Bir kimse kendisini beğenme zaafından uzak kalabiliyorsa ve amacı muhataplarının daha dikkatli bir şekilde dinlemelerini ve öğrenmelerini sağlamaksa başkalarından daha bilgili olduğunu söyleyebilir.

2. Temel bilgileri ve faziletli amellerle ilgili hususları daima daha iyi bilen bir kimseden öğrenmek iyi olur.

3. Ashâb-ı kiramın bir kısmı Resûlullah'tan öğrenilmiş olan bazı hükümlerden habersiz kalabilir veya bu hükümleri unutabilir. Bu durumda diğerleri hatırlatmada bulunur.



146. İlk Teşehhüdün Farz / Vâcib Olmadığını Söyleyenler


Bunlar görüşlerinin delili olarak Resûlullah'ın bir namazda ilk teşehhüde oturmadan kalktığı halde dönüp bu teşehhüdü tekrarlamamasını gösterirler.

829- Abdullah İbn Buhayne. şöyle demiştir:

"Resûlullah birgün bize öğle namazı kıldırıyordu. Fakat ilk İki rekatı kıldırdıktan sonra teşehhüde oturmadan üçüncü rekata kalktı. Bunun üzerine cemaat da onunla birlikte kalkıp kıyama durdu. Cemaat Resûlullah'ın selâm vermesini beklerken Resûl-i Ekrem Efendimiz namazı bitirip oturduğu yerde tekbir aldı ve selâm vermeden önce iki defa secde etti. Daha sonra da selâm verip namazdan çıktı.[1]


Açıklama


Leys Ibn Sa'd, îshâk Ibn Râhûye, meşhur olan görüşüne göre Ahmed İbn Hanbel ve kendisinden nakledilen bir görüşe göre İmam Şafiî ilk teşehhüdün farz olduğunu söylemişlerdir.



147. İlk Teşehhüdde Oturmak


830- Abdullah İbn Mâlik İbn Buhayne şöyle demiştir:

"Resûlullah birgün bize öğle namazını kıldırıyordu. Fakat (ilk iki rekatı kıldırdıktan sonra teşehhüde oturmadan üçüncü rekata kalktığı için) yerine getirmesi gereken bir teşehhüd borcu vardı. Buna rağmen namazın sonuna gelince oturduğu yerden kalkmadan iki defa secde etmekle yetindi."


Açıklama


Bu başlık üç veya dört rekatlı namazlarda söz konusu olan ilk teşehhüdü anlatmaktadır. Kirmânî şöyle demiştir: "Bu başlık ile yukarıdaki (146 numaralı başlık) arasındaki fark şudur: Yukarıdaki başlıkta birinci teşehhüdün vacib olmadığı ele alınmıştır, burada ise ilk teşehhüdün meşruiyetinden yani namazın bir parçası olduğundan bahsedilmektedir. Meşruiyet ise hem farz hem de mendup olan hususları kapsamına alan genel bir kavramdır."


148. Son Teşehhüde Oturmak


831- Abdullah İbn Mes'ûd şöyle demiştir:

"Biz Resûlullah'ın saiiaiahu aleyh; arkasında namaz kıldığımız zaman şöyle derdik: Cebrail'e, Mîkâîl'e selâm olsun, şu meleğe, şu meleğe selâm olsun. 'Bunun üzerine Resûlullah bize dönerek şöyle buyurdu: "Şüphesiz Selâm olan sadece Allah'tır. Sizden biri salauât okuyacağı zaman şu duayı etsin:

(Selâmlar, sala-vât ve ve bütün güzellikler ve güzel sözler Allah'a mahsustur. Ey Nebi, Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun. Selâm bize ve Allah'ın sâlih kullan üzerine olsun. Ben şehâdet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur ve ben yine şehadet ederim ki Hz. Muhammed Onun kulu ve resulüdür.) Çünkü siz bu şekilde Allah'ın sâlih kullanna selâm dilediğiniz zaman, bu dua gökteki ve yerdeki Allah'ın her sâlih kuluna ulaşır.[2]


Açıklama


Şüphesiz Selâm olan sadece Allah'tır" ifadesiyle ilgili olarak Beyzâvî'nin açıklamaları özetle şöyledir: Resûlullah Allah'a selâm dilemeyi kabul etmemiş ve reddetmiştir.[3] Bunun asıl söylenmesi gereken duaya ters olduğunu da açıklamıştır. Çünkü her türlü selâm ve rahmet zaten O'na mahsûstur ve O'ndan gelmektedir; selâm ve rahmetin sahibi O'dur, selâmı ve rahmeti kullanna bahşeden O'dur."

et-Tûrbeştî bu konuda şöyle demiştir: "Resûlullah Allah'a selâm dilemeyi yasaklamıştır. Çünkü O her an kendisine yönelip isteklerimizi arz ettiğimiz mevlâmızdır. O bütün bu dileklerden yücedir, bunlara asla muhtaç değildir. Kul O'nun için nasıl dua edebilir ki?! Zaten her şeyin sahibi olan ve her halükârda kendisine dua ettiğimiz Rabbimiz O değil midir?!"

Konuyla ilgili olarak İbnü'l-Enbârt de şöyle demiştir: "Resûlullah ashabına selamı kullar için dilemelerini emretmiştir. Çünkü selâmete muhtaç olan mahlûkâttır; Cenâb-ı Hak buna muhtaç olmaktan yücedir, Ganîdir.

Tahiyyât: Bu kelime kelimesinin çoğuludur. Selâm selâmet, ebedîlik (beka), yücelik (azamet), her türlü âfetlerden uzak ve beri olmak, mülk anlamlarında kullanılmaktadır.

Salavât: Bu kelimeye şu anlamlar verilmiştir; Beş vakit namazdır veya her şeriattaki farz ya da nafile bütün ibadetleri kapsamına alan bir kavramdır, ibadetlerin tamamını anlatan bir kelimedir, dualar anlamına gelir, rahmet demektir.

Tayyibât: Allah Teâlâ'yı övmek, O'na senada bulunmak için uygun ve yerinde olan güzel sözlerin tamamı, Allah'ı zikretmek, dua ve sena gibi her türlü güzel söz anlamlarına gelir.

"Ben yine şehadet ederim ki Hz. Muhammed O'nun kulu ve resulüdür" ifadesi Abdullah İbn Mes'ûd'dan nakledilen bütün rivayetlerde aynıdır; bu konuda farklı bir varyant yoktur. Tirmizî şöyle demiştir: "İbn Mes'ûd hadisi ondan çok farklı yollarla rivayet edilmiştir ve bu hadis teşehhüd ile ilgili olarak nakledilen hadislerin en sahih olanıdır. Zaten ashâb-ı kiram içindeki ve onlardan sonraki ilim ehlinin yoğunluğu bu hadisi esas alarak amel etmişlerdir." İmam Şafiî ise teşehhüd konusunda Abdullah İbn Abbas'ın naklettiği hadisle amel etmiştir.

el-Bezzâr, teşehhüd ile ilgili olarak nakledilen en sahih hadis hangisidir, şeklinde kendisine yöneltilen bir soruya şu cevabı vermiştir: "Bence, konuyla ilgili en sahih hadis Abdullah İbn Mes'ûd'dan nakledilen hadistir. Zira bu hadis yirmiden daha fazla yclla nakledilmiştir. Ben teşehhüd konusunda bu hadisten daha sağlam (şâbit), senedleri daha sahih ve râvîleri daha meşhur olan başka bir hadis bilmiyorum."

Ehl-i hadîs arasında bu konuda herhangi bir görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Şerhü's-sünne adlı eserinde el-Beğavî bunu çok kesin bir dille ifade etmiştir.

Ayrıca bu hadisi diğerlerine göre daha tercih edilir kilan birçok özellik bulunmaktadır:

1. Bu hadis İmam Buhârî ile İmam Müslim'in ittifak ettikleri bir hadistir. Halbuki teşehhüdle ilgili olarak nakledilen diğer hadislerde bu özellik bulunmamaktadır.

2. Bu hadisin ravilerinin tamamı güvenilir (sika) ravilerdir ve hadis farklı kanallardan geldiği halde teşehhüd lafızlarında hiçbir farklılık bulunmamaktadır. Halbuki teşehhüdle ilgili diğer rivayetler böyle değildir.

3. Abdullah İbn Mes'ûd bu hadisi doğrudan Resûlullah'tan almıştır. Hatta Tahâvî'nin Esved İbn Yezîd yoluyla naklettiğine göre Abdullah İbn Mesûd şöyle demiştir: "Ben teşehhüd lafızlarını doğrudan Resûlullah'ın mübarek ağızlarından aldım. Teşehhüdü bana kelime kelime öğretti, telkîn etti."

Ahmed Ibn Hanbel'İn naklettiği bir rivayete göre Resûlullah teşehhüdü Abdullah Ibn Mesûd'a Öğretmiş ve insanlara da öğretmesini emir buyurmuştur. Buna karşılık diğer rivayetler için böyle bir üstünlük bulunmamaktadır. İşte tüm bu özellikler Abdullah İbn Mesûd hadisinin diğer rivayetlere göre ayrıcalıklı ve söz konusu rivayetlerden üstün olduğunu göstermektedir.

İmam Şafiî Abdullah İbn Abbas hadisini naklettikten sonra şöyle demiştir: "Teşehhüd konusunda birbirinden farklı pek çok hadis rivayet edilmiştir. Fakat bu hadis benim en çok hoşuma giden rivayettir. Çünkü içlerinde her yönüyle tam olan (ekmel) budur."

İmam Şafiî'ye teşehhüd konusunda niçin Abdullah İbn Abbas hadisini tercih ettiği sorulmuş o da şu cevabı vermiştir: "Çünkü bu rivayetin diğerlerine göre daha kapsamlı olduğunu gördüm ve Abdullah İbn Abbas'tan sahih bir senedle nakledildiğini duydum. Ayrıca bu rivayette geçen teşehhüd lafızları diğer rivayetlere göre daha derli toplu ve daha uzun. İşte ben bu yüzden İbn Abbâs rivayetini esas aldım, ancak sahih olan başka rivayetleri kabul edenlere de sert bir şekilde karşı çıkmadım."

Bu konuda İmam Mâlik, Hz. Ömer'in teşehhüdünü tercih etmiştir. Çünkü Hz. Ömer bir gün hutbede iken cemaate teşehhüdü öğretmiş, orada bulunanlardan hiçbirisi itiraz etmemiştir. Dolayısıyla bir icma meydana gelmiştir. Hz. Ömer'in teşehhüdü küçük bir farkla Abdullah İbn Abbas hadisinde nakledilen teşehhüde benzemektedir. Hz. Ömer'den nakledilen rivayette olSjLJI yerine oL5ljJI ifadesi geçmektedir. Bize öyle geliyor ki burada manen rivayet söz konusudur.

Bu konuyla ilgili olan görüş ayrılıklarının tamamı hangi teşehhüdün daha faziletli olduğu noktasında düğümlenmektedir. Zaten İmam Şafiî'nin yukarıda naklettiğimiz görüşü de bunu göstermektedir. Bir grup âlim, sahih olarak nakledilen ve sabit olan her türlü teşehhüdün okunabileceğine dair görüş birliği bulunduğunu, rivayet etmişlerdir. Fakat et-Tahâvî'nin açıklamaları şunu göstermektedir: Bazı âlimlere göre Hz. Ömer'den nakledilen teşehhüdü okumak farzdır.

Şafiî mezhebine mensup İbnü'İ-Münzir gibi bazı hadis âlimleri Abdullah İbn Mesûd'dan nakledilen teşehhüdün tercih edilmesi gerektiği görüşündedir. Buna karşılık İbn Huzeyme başta olmak üzere diğer bir grup ŞâfİÎ hadis âlimi ise bunu tercih etmemişlerdir.

Mâiikîler'e göre teşehhüd okumak mutlak olarak gerekli değildir. Hanefîle'de yaygın olan kanaat teşehhüdün farz değil, vacip olduğu yönündedir. İmam Şafiî ise bunun farz olduğunu söylemiştir. Fakat o adlı eserinde şöyle bir açıklamada da bulunmuştur: "Namaz kılan bir kimse sadece demekle yetinir ve devamını okumazsa bana göre bu mekruhtur, bunu hoş karşılamam. Fakat namazı geçerlidir, tekrar etmesine gerek olmadığı görüşündeyim."

Faydalı bir not: el-Kaffâl fetvalarında şöyle demiştir; "Namazı terk etmek Müslümanların tamamına zarar verir. Çünkü namaz kılan bir kimse dua ederken, Allahım beni ve kadın - erkek bütün müminleri bağışla, demektedir. Ayrıca teşehhüde oturulduğu zaman muhakkak "Selâm bize ve Allah'ın sâlih kullan üzerine olsun" denir. Halbuki namaz kılmayan bir kimse bu duayı etmediği için Allah'a hizmette kusur ettiği gibi hem Resûlullah'ın hem kendisinin hem de bütün Müslümanların haklarını göz ardı etmekte ve çiğnemektedir. İşte bu yüzden namazı terk etmenin günahı da çok büyüktür."



149. Selâm Vermeden Önce Dua Etmek


832- Urve İbnü'z-Zübeyr Hz. Aişe'nin kendisine şunu haber verdiğini nak-letmİştir:

"Resûlullah saüaiiânu aleyh: namazda iken şöyle dua ederdi; "Allah'ım kabir azabından sana sığınırım, Allahım Mesih - deccâlin fitnesinden sana sığırım, hayatın ve Ölümün fitnesinden sana sığınırım, Allah'ım günahlardan ve borçlu olmaktan sana sığınırım,' Sahâbîlerden birisi Resûlullah'a Ey Allah'ın Resulü borçlu olmaktan ne kadar çok Allah'a sığınıyorsunuz böyle?!' deyince Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurdu: Bir kimse borçlandığı zaman konuşur fakat yalan söyler, söz verir fakat sözünde durmaz.[4]

833- Urve İbnu'z-Zübeyr Hz. Aişe'nin şöyle dediğini nakletmiştir:

"Resûlullah'm seldin namazda iken deccal fitnesinden Allah'a sığındığını işittim."

834- Abdullah İbn Amr'ın naklettiğine göre;

"Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk Resûlullah'a gelerek: 'Ey Allah'ın Resulü, bana namazda İken edebileceğim bir dua öğretiniz' dedi. Resûlullah da ona şu duayı etmesini emir buyurdu: Allah'ım ben kendime çok fazla zulmettim. Günahları senden başka bağışlayacak yoktur. Allah'ım, beni katından bir mağfiret ile bağışla ve bana merhametinle muamele buyur. Şüphesiz sen bağışlayan (Gafur) ve esirgeyensin (Rahîm).[5]


Açıklama


İmam Buhârî'nin "selâm vermeden önce dua etmek" şeklinde koyduğu bu başlık teşehhüdden sonra fakat henüz selâm vermeden önceki süreyi anlatmaktadır. Nitekim İmam Müslim'in Ebû Hureyre'den merfû olarak naklettiği rivayette şöyle geçmektedir: "Sizden biri teşehhüdü okuduktan sonra şöyle desin..." İşte bu rivayet Resûlullah'm teşehhüd bittikten hemen sonra Allah'a sığınma duasını okuduğunu açıkça göstermektedir. Dolayısıyla bu dua diğer dualara göre daha önce okunur. Bununla birlikte namaz kılmakta olan bir kimse, hakkında okunabileceğine dair İzin bulunan dualardan istediğini okumakta serbesttir. Buna göre kişi söz konusu duaları Alîah'a sığınma duasından sonra fakat selâm vermeden önce okuyacaktır.

Resûlullah'm kabir azabından Allah'a sığınması kabir azabının varlığını inkar edenlere bîr cevap niteliğindedir; burada kabir azabını kabul etmeyenler için bir reddiye söz konusudur. Bu husus inşaallah Kitâbifi-cenâiz'in 86. babında ele alınacaktır.

Allah'm Mesih deccâlin fitnesinden sana sığırım" duasında geçen fitne kelimesi ile İlgili olarak dilciler şunu söylemişlerdir; Fitne imtihan ve sınav anlamına gelir. Kâdî Iyâz şöyle demiştir: "Fitne kelimesinin örfteki anlamı, hoşa gitmeyen şeylerin açıklanması, ortaya serilmesidir." Bu kavram cinayet (öldürmek), yangın, laf taşımak gibi maddî veya manevî kötülükler için kullanılır.

Mesîh kelimesi hem Deccâl hem de Hz. İsâ için kullanılır. Fakat bu kelime ile Deccâl kasdediliyorsa birlikte kullanılması gerekir.

"Hayatın ve ölümün fitnesinden sana sığınırım" duasıyla ilgili olarak İbn Dakîku'i'îyd şöyle demiştir: "Hayatın fitnesi, kişinin hayatı boyunca karşı karşıya kaldığı ve sınandığı dünyevî ve şehevî husueiarm hepsidir. Bu fitneierin en büyüğü ise Allah korusun son nefeste, Ölüm anında iman İle göçememektir. Ölümün fitnesi ifadesi şu anlamlara gelebilir:

a. ölüm anında yaşanan sıkıntı ve zorlu sınavdır. Kişi henüz hayatta olduğu ilde buna ölüm fitnesi denmesinin sebebi ölümün yaklaşması sebebiyledir. Bu ırumda hayatın fitnesi, ölüm anından önce yaşananları anlatır.

b. Kabir azabı ve kabirde yaşanan zorlu sınavdır. Nitekim Esmâ'nın (r.anhâ) /ayet ettiği sahih bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Siz kabirlerinizde Deccâi'in nesi gibi veya neredeyse bu fitneye yakın bir fitneye, zorlu bir smaua tâbi olaraksınız."

"Söz verir fakat sözünde durmaz" ifadesi bütün borçluların böyle davrandığı ilamına gelmez. Burada borçluların genelde böyle bir tavır sergilediklerine buyurulmuştur.

Resûlullah nasıl olur da geçmiş ve gelecek bütün günah bağışlandığı halde böyle dua edebilir şeklinde yöneltilebilecek bir soruya şu vaplar verilmiştir:

1. Resûlulîah böyle dua ederek ümmetine nasıl dua etme gerektiğini öğretmiştir.

2. Resûlullah'ın dilek ve istekleri hep ümmeti içindir. Buna ire O'nun yaptığı duaların anlamı şudur: "Allahım, ümmetimin bu fitnelere sinesinden sana sığınırım..."

3. Resûlullah saiiaPnhu dieirhı ve seiîprr burada tevâzû ile hareket etmiş ve kulluğun sil olması gerektiğini göstermiştir. Aynca Allah'tan korkmanın, O'nu yüceltme-ı, O'na her an muhtaç oluşun ve O'nun emirlerine tam bir gönül bağlılığı ile manın en güzel örneklerini gözler önün sermiştir. Kul etmiş olduğu dualara Al'ın kesinlikle icabet ettiğini, bu duaları kabul ettiğini bilse bile yine istemekten ri durmamalıdır. Çünkü bu şekilde hareket etmek ve Allah'tan daima istemek lun sevabını (hasenat) artırır ve derecelerini yükseltir.

4. Resûlullah bu davranışıyla ümmetini dua etmeye ve ada istenen güzellikleri elde etmek için çalışmaya teşvik etmektedir. Haddiza-da günahsız bir Peygamber olan ve geçmiş - gelecek bütün günahlarının ke-iikie bağışlandığına dair ilâhî beyan bulunan Hz. Muhammed

buna rağmen duaya devam ediyor, tazarrû ile Allah'a yak/arıyorsa onun ımetinin daima Allah'a yalvarması ve bunu asla terk etmemesi gerekecektir.

"Allah'ım ben kendime çok fazla zulmettim" cümlesi şu anlama gelir: "Allah-, ben cezayı gerektirecek veya mükafatı azaltıp âhiretteki nasibimi eksiltecek lahlarla kendime zulmettim, yazık ettim." Bu dua cümlesi bir kimsenin sıddîk a bile kusurlu ve günahkâr olabileceğini gösterir.

"Günahları senden başka bağışlayacak yoktur" cümlesi Allah'ın birliğini (vahdâniyyet) İkrar eder ve O'nun affını dileme anlamına gelir. Bu yönüyle şu âyet-i kerîme ile aynı manaya işaret eder:

'Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler. Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler. İşte onların mükâfatı, Ratileri tarafından bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir, Böyle amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir! [6]

Bu âyetlerde Cenâb-ı Hak kendisinden af ve mağfiret dileyenleri övmüştür. Burada Allah Teâlâ'nm istiğfar eden kulları övmesi, istiğfarı kullarına emrettiğini gösterir. Çünkü şöyle bir kura! vardır: Eğer Allah Teâlâ herhangi bir işi yapanı övüyorsa o işi emrediyor demektir. Buna karşılık herhangi bir işi yapanı yeriyorsa o İşi yasaklıyor demektir.

"Allah'ım, beni katından bir mağfiret ile bağışla" duasıyla ilgili olarak et-Tîbî şöyle demiştir: "Burada mağfiret kelimesinin nekra olarak zikredilmesi, İstenen bağışın çok büyük ve boyutları derinlemesine anlaşılamayacak kadar yüce bir bağışlanma dileği olduğunu gösterir. Zaten bu mağfiretin Allah katından bir mağfiret şeklinde nitelendirilmesi dilenen bağışın çok yüce olduğuna işaret etmektedir. Çünkü Allah katından olan bir nimetin sözle anlatılabilmesi ve niteliklerinin tam olarak kavranabilmesi mümkün değildir."

İbn Dakîku'l-'îyd de konu hakkında şunları söylemiştir: "Bu duanın iki anlama işaret etmesi ihtimal dahilindedir;

a. Duada daha önce zikredilmiş olan tevhide işaret buyurulmuştur. Buna göre duayı ederken Resûlullah adeta şöyle demiştir; Bunu yapabilecek olan sadece Sen'sin, Sen'den başka hiç kimsenin buna gücü yetmez. İlâhî, bunu lütf-u kereminle bizzat sen benim için yapıver.

b. Kul bu şekilde Cenâb~ı Hakk'm sırf lütfü ile muamele buyurmasını murad etmektedir. Duaya verilen bu anlam daha güzeldir. Kul adeta şöyle demektedir; Yâ Rabbi, benim işlediğim hiçbir güzel amel yok, mağfiretini hak edecek salih amellere sahip değilim, benden kaynaklanan ve mağfiretini celbedecek sebepler de yok. Sen fazl-ü ihsanınla mağfiretini lütfet."

İbnü'l-Cevzî de hadisin bu ikinci anlama geldiğini kesin bir dille ifade etmiştir: "Bu duanın anlamı şudur; Allahım, benim işlediğim ameller sebebiyle mağfiretine ermeye ehil olmasam da bana fazl ü ihsanınla muamele buyur, lütfunla mağfiretini bahşeyle."

"Şüphesiz sen bağışlayan (Ğafûr) ve esirgeyensin (Rahîm)" Cenâb-ı Hakk'ın bu iki sıfatı duanın sonunda zikredilmiştir ve her biri dua içinde geçmekte olan taleplerin karşılığıdır. Buna göre Ğafûr ism-i şerifi "beni katından bir mağfiret ile bağışla" duasının, Rahîm ism-i şerifi ise "bana merhametinle muamele" buyur duasının karşılığıdır. Zaten duada önce mağfiret talebi zikredilmiş, sonra rahmet dilenmiştir. İşte buna uygun olarak Cenâb-ı Hakk'ın isimleri de aynı sıra üzere zikredilmiştir.

Bu hadîs-i şerîf çok özlü ifadeler içermekle beraber büyük anlamlar ve çok büyük^talepler içeren (cevâmi'u'l-kelim) duaları öğrenme talebi başta olmak üzere âlimlere ilim öğrenme amacıyla müracaat etmenin çok güzel bir davranış olduğunu göstermektedir.


150. Teşehhüdden Sonra Okunması Kulun Tercihine Bırakılmış Dualar, Bu Duaları Okumak Farz Değildir


İbn Mesûd'un şöyle dediği nakledilmiştir:

"Biz Resûlullah'm arkasında namaz kıldığımız zaman son teşehhüdde şöyle derdik: 'Kullarından Allah'a selâm olsun; şu meleğe, şu meleğe selâm olsun.'Bunun üzerine Resûlullah bize dönerek şöyle buyurdu: "Allah'a selâm olsun demeyin. Şüphesiz Selâm olan sadece Allah'tır. Fakat faununyerine şu duayı okuyun:

(Tahiyyât, salavât ue tayyibât Allah'a mahsustur. rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun. Selâm bize ve Allah'ın sâlih hhn üzerine olsun. Ben şehâdet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir İlah yoktur ueknyine şehadet ederim ki Hz. Muhammed O'nun kulu ve resulüdür.) Çünkü siz bu şekilde Allah'ın sâîih kullarına selâm dilediğiniz zaman, bu dua gökteki ueyagök ile yer arasındaki Allah'ın her sâlih kuluna ulaşır. Bundan sonra ise hoşmğden dilediği herhangi bir duayı okumakta serbesttir."


Açıklama


(Teşehhüdden sonra okunması kulun tercihine bırakılmış dualar, bu duaları okumak farz değildir) İmam Buharı bu başlığı kullanırken bundan önceki konu başlığı altında zikredilen duanın emir kipi İle okunması talep edildiği halde -okunmasının farz olmadığına işaret etmiştir. Çünkü Abdullah İbn Mesûd'dan nakledilen rivayette "dilediği herhangi bir duayı okumakta serbesttir" buyurul-muştur.

imam Buhârî "Bundan sonra ise hoşuna giden dilediği herhangi bir duayı okumakta serbesttir" ifadesi ile bir kimsenin namaz kılarken dînî veya dünyevî istediği her hususta dua edebileceğini göstermek istemiştir. İbnu'l-Battâl şöyle demiştir: en-Nehaî, Tâvûs ve Ebû Hanife bu konuda farklı düşünmektedir. Onlara göre bir kimse namaz kılarken sadece Kur'an'da bulunan duaları okuyabilir. Bununla birlikte Hanefî mezhebinin kitaplarında bu ifade mutlak olarak değil şu kilde zikredilmektedir: Namaz kılan bir kimse sadece Kur'an'da bulunan ve ıdîs-i şeriflerde sabit olan duaları okuyabilir. Bazı Hanefî Âlimlerin ifadeleri, ır'an'da bulunan ve me'sûr olan dualar okunabilir, şeklindedir. Bu ifadede ;çen me'sûr kelimesiyle ilgili olarak şunlar söylenmiştir; Me'sûr kelimesi çok mel bir anlama sahiptir ve kapsamı geniştir. Bu bakımdan merfû olan veya mayan bütün rivayetleri kapsamına alır. Tüm bu açıklamalara rağmen hadîs-i rîften ilk anda anlaşılan mana onların görüşünü çürütmektedir."



51. Namazı Bitirinceye Kadar Secdede İken Alna Ve Buruna Bulaşan Şeyleri Silmemek


Ebû Abdullah şöyle demiştir: "Humeydî'nin bu hadise dayanarak namazda en alnın silinmemesi gerektiği görüşünü savunduğunu gördüm."

836- Ebû Seleme, Ebû Saîd el-Hudrî'ye kadir gecesiyle ilgili bir soru sormuş da şöyle cevap vermiştir:

"Ben Resûlullah'm serem su ve çamurla kaplanmış mescid zemine secde ettiğini gördüm; alnında çamur kalıntıları vardı."


Açıklama


(Namazı bitirinceye kadar secdede iken alna ve buruna bulaşan şeyleri sil-memek) Bu başlıkla ilgili olarak Zeyn İbnü'l-Müneyyir özetle şunları söylemiştir: "İmam Buhârî burada hem Humeydî'nin görüşünü hem de bu görüşe dayanak teşkil eden rivayeti nakletmiştir; yani hem delili hem de bu delile dayanarak hüküm beyan edeni zikretmiştir. Fakat bu hükmü veren Hümeydî ile aynı görüşü kabul edip etmeme konusunu müctehidin insiyatifine bırakmıştır; müctehid konuyu inceleyip araştıracak ve ona göre hüküm verecektir. İmam Buhârî'nin bıi şekilde hareket etmesinin sebebi, burada zikredilen delilin birbirinden farklı birkaç ihtimal taşımasıdır. Çünkü çamurun izinin alında kalması, alnı silmernek gerektiğini zorunlu olarak göstermez. Zira alın silindiği halde çamurun izinin yine de kalması mümkündür. Ayrıca unuttuğu veya dalgın olduğu İçin alnını silmediğini de düşünebiliriz. Tüm bunlara ek olarak şu ihtimaller de söz konusudur:

1. Resûlullah rüyasının sadık olduğunu göstermek için alnını özellikle, kasıtlı olarak silmemiştir.

2. Alnında çamur izinin kaldığını düşünmediği için silmeye kalkişmamıştır.

3. Alna bulaşan şeyleri silmemenin caiz olduğunu göstermek istemiştir.

4. Alna bulaşan şeyleri silmemenin, silmekten daha evlâ olduğunu göstermek istemiştir. Zira az da olsa alnı silmek namaz kapsamında olmayan bir harekettir. İşte tüm bu ihtimaller söz konusu olduğu İçin İmam Buhârî bu rivayetle Humeydî'nin hükmü için doğrudan istidlalde bulunmamıştır. Zaten Resûlullah'm Allah'a yaklaşma anlamı taşımayan cibîllî füleri söz konusu olduğunda böyle hareket etmek gerektiği bilinen bir husustur."

Alnında çamur kalıntıları vardı ifadesi" bu çamur kalıntısının secde yerine alnı koymayı engellemeyecek kadar az olduğu anlamında alınmalıdır. Bu rivayetle ilgili ayrıntılı açıklamalar konu başlığı altında konu zikredilecektir.



152. Namazda Selâm Vermek


837- Hind Bintü'l-Hâris Ümmü Seleme'nin şöyle dediğini nakletmiştir:

"Resûlullah snttöüâmi namazdan çıkmak İçin selâm verirdi ve selâm verir vermez kadınlar kalkıp giderdi. Fakat kendisi kalkmadan önce birazcık beklerdi."

İbn Şihâb şöyle demiştir: "Bana kalırsa Resûlullah erkek cemaat İle kadınların karşılaşmasını önlemek için bu şekilde beklerdi ki kadınlar çıkıp gitsin. Tabiî ki her şeyin en doğrusunu sadece Allah bilir.[7]


Açıklama


İmam Buhârî'nin kullandığı bu konu başlığı ile ilgili olarak şu değerlendirmeler yapılmıştır: "İmam Buhârî burada selâm vermenin hükmünü zikretmemiştir. Çünkü ona göre selâm vermek konusuyla ilgili rivayetler arasında tearuz bulunmaktadır. Zira rivayetlerin bir kısmı selâmın farz olduğunu gösterirken, bazıları farz olmadığına işaret etmektedir."

Selâmın farz olduğu hükmünü Ümmü Seleme hadisinden çıkarmak mümkün olabilir. Çünkü rivayette geçen "Resûlullah namazdan çıkmak için selâm verirdi" ifadesi Resûlullah'ın selâmı hiç terk etmediğini ve bu fiile devam ettiğini ihsas ettirmektedir. Zaten Resûlullah Beni namaz kılarken nasıl gördüyseniz o şekilde namaz kılınız1." buyurmuştur. Ayrıca "Namazdan çıkışın işareti selâm vermektir" hadisi de Sünen sahipleri tarafından sahih bir senedle rivayet edilmiştir.

Buna karşılık "Bir kimse namazın sonlarına yaklaşıp henüz selâm vermeden önce abdesti bozan bir durum meydana gelmişse namazı yine de geçerli olur" hadisi, hadis bilginleri (huffâz) tarafından zayıf görülmüştür.

Bu hadisten çıkarılan diğer dersler ileride ele alınacaktır.

Uyan: Burada selâmın bir defa mı yoksa iki defa mı verileceği konusu ele alınmamıştır. Fakat İmam Müslim'in Abdullah İbn Mesûd ile Sa'd İbn Ebû Vakkâs'tan naklettiği rivayetlere göre selâm ikidir. Zaten Ukaylî ile İbn Abdilberr selâmın bir defa olduğunu söyleyen rivayetin sağlam olmadığını (ma'lûl) söylemişlerdir.



153. İmam Selâm Verince Cemaat De Selâm Verir


Abdullah İbn Ömer, imam selâm verdiği zaman cemaatin de selâm vermesini müstehap görürdü.

838- Itbân İbn Mâlik şöyle demiştir:

"Biz Resûlullah ile birlikte namaz kıldık; o selâm verdi ğinde biz de selâm verdik."



Açıklama


İmam Buhârî'nin kullandığı bu konu (bâb) başlığı ile ilgili olarak Zeyn İbnü'l Müneyyir şöyle demiştir: "Bu bâb başlığının iki anlama gelmesi ihtimal dahilin dedir:

a. Cemaat selâm vermeye, imam selâma başladıktan sonra başlar; buna göre imam selâmı tamamlamadan önce cemaat selâm vermeye başlamış olur.

b. İmam selâmı tamamladığı zaman cemaat selâm vermeye başlar. Buna göre şunu söylemek mümkündür; İmam Buhârî'nin kullandığı bu konu (bâb) başlığı İki anlama da gelebildiğine göre müçtehit gerekli İnceleme ve araştırmaları yaptıktan sonra dilediği görüşü tercih edebilecektir."


154. İki Selâm Arasında İmamın Selâmına Karşılık Olmak Üzere Üçüncü Selâmı Vermemek Ve Sadece Namazın İki Selâmı İle Yetinmek


839- Mahmud İbn er-Rabî', Resûlullah'ın bir gün evlerine blip kuyunun kovasından bir içim suyu ağzına alıp yüzüne püskürttüğünü haür-adığını ve bu günlerde de bunu hatırlayacak yaşta olduğunu anlatmaktadır.[8]

840- Mahmud İbn Rebî1 el~Ensârî şöyle demiştir: Ben Itbân İbn Mâlik'in şöyle dediğini işittim:

"Ben bağlı bulunduğum Benû Seleme kabilesine imamlık yapardım. Bir gün Resûlullah'a gelerek şöyle dedim; "Ey Allah'ın Resulü, ben gözleri görmeyen bir âmâyım. Bazen öyle aşırı yağmur yağıyor ki evimle mesdd arasında oluşan sel yüzünden evimden çıkıp mescide gidemiyorum. Ben zât-ı âlînizden şunu istirham ediyorum; Evimize buyurup bir köşesinde namaz kılsanız da orayı rnescid edinsem!" Bunun üzerine Resûlullah ona şöyle dedi: "İnşallah bu talebinizi yerine getiririm!" Bir süre sonra, öğle vakti civan Resûlullah söylediği gibi benim yanıma geldi. Yanında Hz. Ebû Bekir de vardı. Resûlullah içeri girmek için izin istedi. Ben de kendilerini içeriye buyur ettim. Fakat hemen oturmadı ve oturmadan önce namaz kılmak istediği için şöyle buyurdu: "Namazı nerede kılmamı istersin?" Itbân, Hz. Peygamber'e evinde uygun olan istediği bir yer gösterdi ve Resûl-i Ekrem namaz kılmak üzere kalktığında biz de kalkıp arkasında saf olduk. Namazı kılıp selâm verdi ve o selâm verince biz de selâm verdik."


Açıklama


İmam Buhârî bu bâb başlığı altında Itbân hadisini zikretmiştir. Başlıkla rivayet arasındaki ilişki ise "O selâm verince, biz de selâm verdik cümlesinde ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu ifadeden çıkabilecek ilk anlam şudur: Biz de tıpkı O'nun selâm verdiği gibi selâm verdik. Resûlullah'ın selâmı ise namazdan çıkmayı sağlayan ve namaz dışı fiilleri serbest hale getiren tek bir selâm idi veya bu selâmla birlikte ikinci bir selâm daha verirdi. Buna göre iki selâm arasında imamın selâmına karşılık olmak üzere üçüncü selâmı vermeyi

müstehap olarak gören âlimlerin - Mâlikîler gibi - bunu ifade eden bir hadis göstermeleri gerekecektir. Zaten İmam Buharı yukarıdaki başlığı kullanarak bu görüşü kabul etmediğine işaret etmiştir.



155. Namazdan Sonra Okunan Zikir


841- Abdullah İbn Abbâs'ın şöyle dediği nakledilmiştir:

Resûlullah döneminde İnsanlar farz namazların ardından yüksek sesle Allah'ı zikrederlerdi."

İbn Abbâs şöyle demiştir:

Ben ashâb-ı kiramın namazı bitirdiklerini bu şekilde seslerini yükseltmelerinden anlardım."

842- İbn Abbâs şöyle demiştir:

"Ben Resûlullah'm namazının bittiğini getirilen tekbirler saden anlardım."

843- Ebû Hursyre şöyle demiştir:

Ashâb-ı kirâmm fakirleri Resûlullah'a gelerek: 'Ey Allah'ın Resulü, çok mala sahip olan zengin kardeşlerimiz yüksek dereceleri ve ebedî nimet yurdunu kazandılar gitti! Onlar bizim kıldığımız gibi namaz kılıyor, bizim gibi oruç tutuyorlar. Fakat malları çok olduğu için bizim yapamayacağımız amelleri de işliyorlar. Hacca gidiyorlar, umre yapıyorlar, cihâda rahatlıkla katılıyorlar ve üstelik sadaka da veriyorlar. Biz ise bunların hiçbirini yapamıyoruz' dediler. Resûlullah onlara şöyle buyurdu:

"Ben size öyle bir şey söyleyeceğim ki, bunları sağlam bir şekilde yaptığınız takdirde sizi geçen bu kişilerin derecesine ve sevabına yetişirsiniz. Hatta sizden başka hiç kimse daha sonra size yetişemez ve içinde bulunduğunuz cemaatin en hayırlıları olursunuz. Fakat bunun aynısını yapanlar olursa onlar da size yetişip sizin gibi hayırlı insanlar zümresine dahil olurlar. Bu görev şudur: Her namazın ardından otuz üçer defa Allah'ı teşbih edersiniz, O'na hamd edersiniz ve tekbir getirirsiniz."

Resûlullah böyle söyledikten sonra biz aramızda görüş ayrılığına düştük: Bazılarımıza göre yapmamız gereken görev şuydu; otuz üç defa Allah'ı teşbih etmek, otuz üç defa Allah'a hamd etmek ve otuz dört defa tekbir getirmek. Ben de bu görüşü benimsedim. Buna göre her birinden otuz üçer defa olmak üzere şöyle söylersiniz; Sübhânallah (Allahım seni her türlü noksan sıfattan tenzih ederim elhamdülillah (Hamd Allah'a mahsustur Allahü Ekber (Allah en büyüktür).[9]

844- Muğire İbn Şu'be'nin kâtibi Verrâd şöyle demiştir:

"Bir defasında Muğîre îbn Şu'be Muaviye'ye gönderilmek üzere bana yazdırdığı bir mektupta şunları söylemişti: Resûîullah her farz namazın ardından şöyle dua ederdi: Allah'tan başka Hah yoktur, o tektir, asla ortağı I şeriki yoktur. Mülk tümüyle Ona aittir, hamd Ona mahsustur. O'nun her şeye gücü yeter. Allah'ım senin verdiğini engelleyebilecek hiçbir güç yoktur, senin vermeyip engellediğini de verebilecek hiçbir güç bulunmamaktadır. Hiç kimsenin zenginliği (malı ve mülkü), senin katında fayda sağlamaz.[10]


Açıklama


Abdullah İbn Abbas'tan nakledilen rivayette geçen Resûîullah döneminde ifadesi namaz sonlarında Cenâb-ı Hakk't cehrî olarak zikretmenin caiz olduğunu göstermektedir. İmam Nevevî şöyle demiştir: "İmam Şafiî bu hadisi ashâb-ı kiramın çok kısa bir süre sesli olarak zikrettikleri şeklinde yorumlamıştır. Maksatları ise zikrin nasıl yapılacağını göstermek ve bunu cemaate öğretmektir. Yoksa her zaman zikre bu şekilde sesli olarak devam ettiklerini söyleyemeyiz. Dolayısıyla tercih edilen görüş imamın ve cemaatin zikri gizli olarak yapmalarıdır. Fakat zikri insanlara öğretmek maksadı taşınıyorsa sesli zikir yapılabilir."

Abdullah İbn Abbas'ın sözü, zikir sesini duyunca ashabın namazı bitirdiğini anladığını göstermektedir. Kâdî Iyâz şöyle demiştir: "Bu ifadenin zahir anlamına baktığımızda İbn Abbâs'ın cemaate katılmadığı sonucu çıkar. Çünkü İbn Abbâs-'ın yaşı o zamanlar küçüktür ve cemaate devam etmek şeklinde bir görevi sorumluluğu yoktur. İşte bu yüzden namazın bittiğini okunan zikirlerden anlamıştır."

Bir başka âlim de konu hakkında şu değerlendirmede bulunmuştur: "Abdullah İbn Abbas'ın namazı son cemaat mahallinde en arkadaki saflarda kıjmış olması da ihtimal dahilindedir. Bu yüzden selâm verilerek namazdan çıkıldığını fark edememiştir ve namazın bittiğini getirilen tekbirlerle anlamaktadır."

İbn Dakîk'ul-lyd'in değerlendirmeleri ise şöyledir: "Buradan anlaşıldığı kadarıyla İbn Abbas namaz kıldığı sırada arkada saf bağlayan cemaate sesi duyuracak gür sesli bir müezzin bulunmamaktadır."

"Getirilen tekbirlerden anlardım" ifadesinin geçtiği rivayetin daha önce geçen ve İbn Cüreyc tarafından nakledilen rivayetten daha sınırlı (hâss) bir kapsamı vardır. Zira zikir kelimesi tekbir kelimesinden daha genel ve kapsamlı (âmm) bir anlama sahiptir. Fakat tekbir kelimesinin zikir kelimesini açıkladığını da düşünebiliriz. Buna gö're "yüksek sesle Allah'ı zikrederlerdi" ifadesi, yüksek sesle tekbir getirirlerdi anlamına gelir. Bu durumda ashâb-ı kiramın namaz bittikten sonra otuz üçer defa teşbih ve hamdele okumadan önce tekbir getirdikleri sonucu da çıkabilir.

Ebû Hureyre'den nakledilen rivayette geçen "yüksek dereceler" ifadesi somut bîr anlam taşıyabileceği gibi manevî (soyut) bir anlama da gelebilir. Buna göre ifadenin somut bir anlam taşıdığını düşünürsek anlam "cennetteki yüksek makam ve dereceler" olur. İfadenin manevî anlamı ise "Allah katında değeri ve kadri yüce olmaktır.

"Her namazın ardından" ifadesi hakkında şu değerlendirmeler yapılmıştır: Bu hadîsin bir gereği olarak rivayette söz konusu olan zikrin namaz bittikten sonra okunduğu anlaşılır. Fakat namaz bittikten sonra bu zikrin, zikirden yüz çevirmek anlamına gelmeyecek şekilde kısa bir süre geciktirilmesi, unutulması veya namazdan sonra okunabileceğine dair rivayetler bulunan âyetü'l-kürsî gibi başka zikirlerin okunması herhangi bir problem teşkil etmez.

Bu ifadenin zahirine bakılırsa farz ve nafile namazların tamamını kapsamına aldığı görülür. Fakat âlimlerin çoğunluğu burada kasdedilen namazın farz namazlar olduğunu söylemişlerdir. Zaten İmam Müslim'in Ka'b İbn Acre'den naklettiği bir rivayette, bu ifade "farz namazlar" kaydıyla zikredilmiştir.

İbn Battal, Mihleb'in: "Bu hadise göre zenginlik bir üstünlük ve fazilettir. -tem de bu, yoruma (te'vîl) dayalı bir hüküm olmayıp hadisin nassından eîde ıdilen bir hükümdür. Aslında zenginler ile fakirler kendilerine farz kılman amel-eri yapmak konusunda birbirleriyle eşit olsalar bile, sadaka vermek gibi fakirle-in yapma imkanı olmayan diğer iyilikleri gerçekleştiren zenginler yine daha ıstün olacaktır" şeklindeki görüşünü naklettikten sonra şunları söylemiştir: "Ben, >u rivayette zikredilen ve namaz sonrasındaki zikirlerin okunması ile hasıl olan istünlüğün sadece fakirlere has olduğunu söyleyen bazı kelamcılarla karşılaştım. :akat bu kelamcıların hadîs-i şerîfte geçen "Fakat bunun aynısını yapanlar olursa mîar da size yetişip sizin gibi hayırlı insanlar zümresine dahil olurlar" ifadesine iiç dikkat etmedikleri anlaşılıyor. Buna göre Resûlullah'ın Aisvn; söylemiş olduğu zikirleri okuyan herkes aynı üstünlüğü elde edecektir."

Bu konu Kitâbü'l-et'ime'nin 56. babında zikredilen "Şükreden ve insanlan oyuran bir kimse oruç tutup sabreden kişi gibidir" hadisi ile birlikte tekrar ele üınacaktır.


Bu Hadisten Çıkarılan Sonuçlar


1. Bir âlim birbirinden farklı konularla ilgili olarak kendisine yöneltilen soruları cevaplandırırken, derecesi İtibariyle daha alt seviyede bulunan amelleri laha üstün ve faziletli olan amellerin derecesine yükseltecek çözümler sunmalı-lır. İnsanların zihinlerinin karışmaması ve görüş ayrılıklarının çıkmaması için loğrudan daha faziletli ameli açıklama yoluna gitmemelidir. İbn Battâl'ın zikret-iği bu görüş Resûlullah'ın cilâsı: Ben size öyle bir şey söyleyeceğim :i, bunları sağlam bir şekilde yaptığınız takdirde sizi geçen bu kişilerin dereceine ve sevabına yetişirsiniz" şeklindeki buyruğundan alınmıştır. Zira Resûlullah kendisine gelen fakirlere "Evet, o zenginler sizlerden daha istündür" diye cevap vermeyip yukarıdaki gibi yol göstermiştir.

2. Kitâbü'l-ilm'in 5. babında da açıklandığı gibi burada müslümanların ha-arlı insanlara gıpta etmeleri gerektiğine vurgu yapılmaktadır. Bu açıdan gıpta ile îesûlullah'ın «ıiiaiiâhu a;«u:a ve selem hadislerinde yerilen hased birbirinden çok farklı ki özelliktir.

3. Yüksek derecelerin elde edilmesini sağlayan salih amelîer konusunda inanlar aceleci olmalı ve hatta birbirleriyle yarışmalıdır. Nitekim namaz sonrasm-laki bu zikirlerin kulu çok yüksek derecelere erdirdiğini öğrenen zenginler bu ?sbihata hemen başlamışlardır. Hatta Resûlullah ..^aiiâ-uı ,^yh; v« soKe,» onların bu avnnı yadırgamamiştır.[11]

4. Hadisteki "Fakat bunun aynısını yapanlar olursa onlar da size yetişip sizin gibi hayırlı insanlar zümresine dahil olurlar" ifadesi bu hükmün hem zenginleri hem de yoksulları kapsamına aldığını (âmm bir hüküm olduğunu) göstermektedir.

5. Bir kimse çok kolay ve azımsanacak kadar hafif görülen bir amele devam etmek suretiyle çok zor ve meşakkatli ameller yaparak yüksek dereceiere ulaşan kimselerin derecesine ulaşabilir.

6. Namazlardan sonra Allah'ı zikretmek çok faziletli bir ameldir.

Muğire İbn Şu'be'den nakledilen rivayete göre bu rivayette geçen duayı namazlardan sonra okumak müstehaptır. Çünkü bu dua tevhidle ilgili ifadeler taşımakta, vermek engellemek / vermemek (men1) ve her şeye gücü yetmek gibi fiiller Allah'a nispet edilmektedir.

Ayrıca bu rivayet sünnetlere sıkı sıkıya sarılmanın ve bunları halka yaymanın gerekliliğini de göstermektedir.[12]



156. İmam Selâm Verdikten Sonra Yüzünü Cemaate Döner


845- Semure İbn Cündeb şöyle demiştir:

"Resûlullah namazı kıldığı zaman yüzünü bize döndürür.[13]

846- Zeyd İbn Hâlid el-Cühenî'nin şöyle dediği nakledilmiştir:

"Resûlullah bize Hudeybiye'de geceleyin yağan yağmurun i hala belli İken sabah namazı kıldırmıştı. Namaz bittikten sonra cemaate önerek şöyle buyurdu: 'Siz Rabbinizin ne buyurduğunu biliyor musunuz?' ıshâb-ı kiram, Allah ve Resulü daha iyi bilir' deyince Resûl-İ Ekrem Efendimiz öyle buyurdu: Kullarımdan kimisi bana inanan birer mümin olarak sabaha ıktığı halde kimisi kâfir oldu. Kim, bu yağmur Allah'ın fazlı ve rahmeti dolayı-yla üzerimize yağdı, demişse o bana inanan ve yıldızların güç ue kuvvet sahibi Iduğunu red deden bir mümindir. Kim de, bu yağmur şu ve şu yıldızlar sayende yağdı, derse beni inkar etmiş ve yıldızların bir güç ve kuuuete sahip oldu-una iman etmiş demektir.[14]

847- Enes İbn Mâlik'in şöyle dediği nakledilmiştir:

"Bir gün Resûlullah, namazı gecenin ortasına kadar gecik-rmişti. Sonra mescide gelip bize namaz kıldırdı. Namaz bittikten sonra yüzünü bize çevirip şöyle buyurdu: "İnsanlann bir kısmı namazlarını kılıp yattılar. Siz ise namazı beklediğiniz süre boyunca zaten namaz kılıyorsunuz demektir."


Açıklama


İmamın selâm verdikten sonra cemaate dönmesinin hikmeti hakkında şunlar söylenmiştir:

a. Bu şekilde cemaate dönmekten maksat onlara ihtiyaç duydukları bilgileri

öğretmektir. Bu durumda cemaate dönmek Resûlullah'ın Gdiaüâhs durumunda olduğu gibi sadece bilgi vermek ve nasihat etmek amacında olan imamlar için gerekli olur.

b. Namazdan sonra cemaate dönmenin hikmeti yeni gelen cemaate namazın bittiğini göstermektir. Zira imam cemaate dönmeden kıbleye yönelerek' oturursa sonradan gelen cemaat onlann hala namazda olduklarını ve mesela teşehhüde oturduklarını zannedebilir.

c. Zeyn İbnü'l-Müneyyİr'in konuyla ilgili değerlendirmeleri İse şu şekildedir: "İmamın namaz kıldırmak üzere cemaate arkasını dönmesi imamlık dolayısıyla sahip olduğu bir haktır. Fakat namaz bittikten sonra bu hakkı sağlayan sebep de ortadan kalkmış olur. Dolayısıyla imamın selâm verdikten sonra yine cemaate arkasını dönerek oturması uygun olmaz. Her şeyin en doğrusunu sadece Allah bilir."



157. İmamın Selâm Verdikten Sonra (Fakat Henüz Cemaate Yüzünü Çevirmeden Önce) Namaz Kıldırmış Olduğu Yerde Bir Süre Beklemesi


848- Nâfi' şöyle demiştir:

Abdullah İbn Ömer farz namazı kıldığı yerde nafile namazları da kılardı, âsim İbn Muhammed İbn Ebû Bekir de böyle yapardı."

Ebû Hureyre'nin şöyle bir rivayeti merfû olarak naklettiği zikredilmiştir: 'İmam farzı kıldırmış olduğu yerde nafile namaz kılmaz." İmam Buhârî, Ebû nakledilen bu rivayetin sahih olmadığını söylemiştir.

849- Ümmü Seleme şöyle demiştir:

"Resûlullah namazı bitirdikten sonra bulunduğu yerde biazcık beklerdi." İbn Şihâb bu rivayetle İlgili olarak şunları söylemiştir: "Bize karsa - tabiî ki Allah en doğrusunu bilir - Resûlullah kadınların amazı bitirip rahatlıkla çıkmalarını sağlamak İçin böyle beklerdi."

850- Ümmü Seleme'nin şöyle dediği nakledilmiştir:

Resûlullah selâm verdikten hemen sonra kadınlar na-ıazdan çıkar ve evlerine girerlerdi. Bu sırada Resûlullah aıitsiahı. üz namazdan çıkmamış olurdu."


Açıklama


"Kasım İbn Muhammed İbn Ebû Bekir de böyle yapardı" şeklindeki rivayet Ebû Şeybe tarafından Mu'temir Ubeydullah İbn Ömer senediyle merfû arak nakledilmiştir. Bu rivayete göre Ubeydullah İbn Ömer şöyle demiştir: îen Kasım İbn Muhammed İbn Ebû Bekir ile Sâlim'in farz namazı kıldıktan bulundukları yerde nafile namaz kıldıklarını gördüm."

İmam Buhârî'nin sahih olmadığını söylediği rivayetin sahih olmamasının sebebi senedinin zayıf ve problemli bir nakil olmasıdır. Zira bunu rivayet eden Leys İbn Sa'd tek kalmıştır ve hadisçiler tarafından zayıf bir ravi olarak görülmüştür.

Ümmü Seleme'nin naklettiği hadisten çıkarılan dersler şunlardır:

1. Cemaat imamın hareketlerini takip etmek ve ona riayet etmekle mükelleftir.

2. Sakıncalı ve kaçınılması gereken durumlara yol açacak her şeyden uzak durmak ve bu konuda ihtiyatlı olmak gerekir.

3. Kişi kendisinin İtham edilmesine yol açacak mekanlardan ve işlerden uzak durmalıdır.

4. Bırakalım evleri yollarda bile erkeklerin kadınlarla birlikte bulunması, onlarla ihtilat etmesi hoş karşılanmaz.

5. Kadınlar Resûlullah zamanında mescide gelip cemaate katılırlardı.



158. İmamın Selâm Verip Namazdan Çıktıktan Sonra Aklına Gelen Bir İşini Gidermek Üzere Derhal Kalkıp Cemaatin Arasından Geçerek Gitmesi


851- Ukbe İbnü'I-Hâris şöyle demiştir:

"Bir defasında Medine'de iken Resûlullah'ın saiiaBAhu deyir ve seiiem arkasında ikindi namazı kılmıştım. Selâm verip namazı bitirdikten sonra çok hızlı bir şekilde kalktı ve cemaatin omuzlarından atlayarak acele ile hanımlarından birisinin odasına girdi. Cemaat Resûlullah'ın saUsiiâhu aMıi ve ssikm böyle acele ettiğini görünce endişelendi ve dehşet içinde donakaldılar. Resûlullah dışan Çıktığında cemaatin şaşkınlığını ve endişelerini anlayıp şöyle buyurdu: Namaz kıldırırken aklıma sahip olduğumuz bir miktar altın takıldı. Ben de bu düşüncenin beni alıkoymasını istemedim. Derhal kalkıp eşlerimin yanma gittim ve onun hemen dağıtılmasını istedim.[15]


Açıklama


İmam Buhârî'nin kullanmış olduğu bu bâb başlığı bir önceki bâbla ilgilidir. Burada anlatılmak istenen, namazdan çıktıktan sonra beklemenin kalkıp gitmeyi gerektiren herhangi bir ihtiyaç bulunmaması durumuyla ilgili olduğudur.

Ashâb-ı kirâm'ın Resûlullah'ın bu telaşlı hareketinden endişeye kapılmaları doğaldır. Çünkü onlar Resûlullah'ın alışılmışın dışında telaşlı bir hareketini gördükleri zaman başlarına kötü bir şey geleceğinden korkarlardı.

Resûlullah'ın "Ben de bu düşüncenin beni alıkoymasını istemedim" şeklindeki buyruğu "Bu düşüncenin beni Allah Teâlâ'ya bütün varlığımı vererek yönelmekten ve teveccüh etmekten alıkoymasını istemedim" anlamına gelir. Ibn Battal bu ifadenin başka bir anlama geldiğini söylemiştir: "Bu rivayet göstermektedir ki, bir kimse vermesi gereken sadakayı geciktirirse kıyamet gününde ahkonacaktır."

Bu rivayette geçen "Onun hemen dağıtılmasını istedim" ifadesi Ebû Âsim rivayetinde "Onu derhal dağıttım" şeklinde nakledilmiştir.

Bu rivayetten çıkarılan sonuçlar:

1. Selâm verip namazdan çıktıktan sonra beklemek gerekli değildir.

2. İhtiyaç dolayısıyla cemaatin omuzlarını çiğneyerek ilerlemek mubahtır, herhangi bir sakıncası yoktur.

3. Namazla alakası olmayan hususları düşünmek namazı bozmaz ve hatta kemalini de eksiltmez.

4. Yapılması caiz olan işlere - namazdan sonra yerine getirmek üzere - namaz sırasında karar vermekte herhangi bir sakınca yoktur.

5. Bir kimse bizzat yapabileceği bir işi başkalarına - vekalet vb. yollarla -devredebilir.



159. İmamın Cemaate Yüzünü Çevirirken Bazen Sağdan Bazen Soldan Dönmesi


Enes Ibn Mâlik namaz kıldırdıktan sonra cemaate yüzünü çevirirken bazen sağdan bazen de soldan dönerdi. Hatta sırf sağdan dönme çabasında olanları kınardı.

852- Abdullah İbn Mesûd şöyle demiştir;

"İçinizden hiç kimse namaz bittikten sonra muhakkak sağ taraftan dönülmesi gerekir şeklinde bir düşünceye ve inanca kapılarak şeytana namazından bir pay kaptırmasın. Ben Resûlullah'ın sol tarafından döndüğünü çok gördüm."


Açıklama


İbnü'l-Müneyyir bu rivayetle İlgili olarak şu değerlendirmede bulunmuştur: "Bu rivayet göstermektedir ki, mendûp olan bir fiil asıl kapsamından uzaklaştınlırsa ve çığırından çıkarılırsa mekruha dönüşebilir. Aslında her İşte, Özellikle İbadetlerde sağdan başlamak müstehaptır. Fakat Abdullah İbn Mesûd halkın sağdan başlamanın gerekli olduğuna İnanmalarından endişe ettiği İçin sırf sağ taraftan dönme düşüncesinde olmanın mekruh olduğunu söylemiştir. Her şeyin en doğrusunu sadece Allah bilir."



160. Çiğ Sarımsak, Soğan Ve Pırasa Hakkında Nakledilen Rivayetler


Resûlullah şöyle buyurmuştur: herhangi bir sebeple sarımsak veya soğan yiyen bir kimse bizim mescidimize yaklaşmasın."

853- Abdullah İbn Ömer şöyle demiştir:

855- Câbir İbn Abdullah Resûlullah'm «.ibite nakletmiştir: şöyle buyurduğunu

"Sarımsak veya soğan yiyen bir kimse bizden - veya bizim mescidimizden -uzak dursun; kendi evinde durup beklesin."

Bir defasında Resûlullah'a sebze dolu bir kap getirdiler. Resûluilah bu sebzelerden bir koku geldiğini fark etti. Oradakilere bu kokunun nereden geldiğini sorunca kabın içinde bulunan sebzeleri saydılar. Bunun üzerine Resûluilah onlardan bunu yanıbaşında bulunan bir sahâbîye vermelerini istedi. O sahâbînin bunu yemek istemediğini gören Resûluilah şöyle buyurdu: Çekinme ye, ben yemiyorum çünkü ben senin konuşmadığın meleklerle konuşuyorum."

856- Abdülaziz İbn Suheyb el-Benânî şöyle demiştir:

"Birisi Enes İbn Mâlik'e 'Resûluilah'in sarımsakla ilgili bir şeyler söylediğini işittin mi' diye sorunca Enes İbn Mâlik şöyle demişti: Resûluilah Sdiem şöyle buyurdu: Kim bu bitkiden yerse bize veya bizim mescidimize yaklaşmasın.[16]


Açıklama


İmam Buhârî'nin başlığı kullanırken sarımsağı "çiğ" şeklinde kayıtlaması bu konuda mutlak olarak gelen ve sarımsağın çiğ olup olmadığına dair bir kayıt bulunmayan hadislerde geçen ifadeleri pişmemiş / çiğ sarımsak şeklinde yorumladığını gösterir.

"Açhk veya herhangi bir sebeple" kaydının sarih olarak zikredildiğini bir kaynakta görmedim. Fakat bu ifade Câbir ve diğerlerinden nakledilen hadislerin bazı varyantlarında sahâbî sözü olarak geçmektedir. İmam Müslim'in Ebû Zübeyr yoluyla Câbir'den naklettiği rivayette Câbir şöyle demiştir: "Resûîullah bize soğan ve pırasa yememizi yasakladı. Fakat daha sonra bunlara duyduğumuz ihtiyaç ağır bastı."

İbnü'l-Müneyyir şöyle demiştir: "Bazı âlimler cüzzam gibi hastalıkları olan kimseleri de sarımsak yiyen kimselere benzeterek bunların da mescide gelmemeleri gerektiğini söylemişlerdir. Fakat bu görüş tartışmaya açıktır. Çünkü sarımsak yiyen bir kimse, bunu kendi iradesi ve isteği ile yemektedir. Halbuki cüzzamlınm başına gelen bu hastalık onun iradesiyle olmuş değildir."

İbn Battal rivayetlerde geçen "kim yerse" ifadesine bakarak sarımsak yemenin mubah olduğunu söylemiştir. Çünkü bu ifade mübahlık bildirir.

"Hayber savaşında iken" ifadesi hakkında Dâvûdî şunları söylemiştir: "Bu İfade Hayber savaşına giderken veya Hayber savaşından dönünce anlamına gelir." İbnü't-Tîn ise şöyle demiştir: "Doğru olan görüş Resûlullah'm savaşçıların arasında İken bu hadisi söylediğidir. Çünkü Resûlullah'ın salâha ashabına yolculuk sırasında iken "sarımsak yemeleri durumunda mescide gelmemelerini" söylemesini engelleyecek zorunlu bir durum söz konusu değildir."

Dâvûdî'nin bu görüşü arz etmesinin sebebi kanaatimce hadiste geçen "Mescidimize yaklaşmasın" ifadesidir. Çünkü bu ifadenin zahiri mescidden kasdm Mescid-i Nebevi olduğunu gösterir. Bu yüzden Dâvûdî rivayette geçen Hayber savaşında iken ifadesini Hayber'e yönelince veya Hayber'den Medine'ye dönünce şeklinde yorumlamıştır. Ancak İmam Müslim'in Ebû Saîd'den naklettiği rivayet Resûlullah'm sarımsakla ilgili sözü Hayber'in fethinden sonra söylediğini göstermektedir. Buna göre Resûlullah'm "Mescidimize yaklaşmasın" buyruğu "Hayber'de kaldığımız süre boyunca namazlarımızı kılmak için hazırladığımız mekana yaklaşmasın" anlamına gelir. Ahmed İbn Hanbel'in Yahya el-Kattân yoluyla naklettiği rivayette geçen "Mescidlere yaklaşmasın" ifadesi de bu görüşü desteklemektedir. İmam Müslim de buna benzer bir rivayet nakletmiştir. Tüm bu rivayetler sarımsak yiyenle ilgili yasağın sadece Mescid-i Nebevi hakkında olduğunu söyleyenlerin görüşlerini reddetmektedir. îbn Battal bu görüşü bazı âlimlerden nakletmiş zayıf bulduğunu söylemiştir.

Abdurrazzak'm Musannef inde nakledildiğine göre jbn Cüreyc, Atâ İbn Ebû Rabâh'a: "Sarımsak yiyenle ilgili yasak sadece Mescid-İ Haram hakkında mıdır yoksa bütün mescidleri kapsamına alır mı?" diye sorunca ondan şu cevabı almıştır: "Bu yasak sadece Mescid-i Haram hakkında değildir, bütün mescidleri kapsamına alır."

Bu bâb başlığı altında zikredilen rivayetlerden çıkarılan sonuçlar: 1. Namazın cemaatle kılınması farz-i ayn değildir.

İbn Dakîku'1-îyd şöyle demiştir: "Çünkü sarımsak yemenin yasaklanması zorunlu olarak şu iki anlama gelir:

a. Burada yenmesi yasaklanan şeyleri yemek mubah İse buna bağlı olarak cemaatle namaz kılmak farz-ı ayn olmayacaktır.

b. Bunları yemek haram ise buna bağlı olarak cemaatle namaz kılmak farz olacaktır. Zaten âlimlerin çoğunluğuna göre burada sayılan sebzeleri yemek mubahtır. Buna bağlı olarak ortaya çıkan hüküm ise cemaatle namaz kılmanın farz-ı ayn olmamasıdır. Bu hükmü şu şekilde açıklamak mümkündür: "Bu sebzeleri yemekte herhangi bir sakınca yoktur, yenmesi caizdir. Bu hükme bağlı olarak (lâzım) ortaya çıkan hüküm ise cemaatle namaz kılmanın terk edilebileceği ve söz konusu sebzeleri yiyen bir kimsenin cemaati terk etmesinin caiz olduğudur. Zira hakkında cevaz hükmü verilen bir hususa bağlı olan şeyin hükmü de onun caiz olmasıdır. Bu durum da cemaatle namaz kılmanın farz-ı ayn olmamasını gerektirir.[17] Zahirî mezhebi mensuplarından bir kısmına göre cemaate katılmak farz-ı ayn olduğu için bu tür sebzeleri yemek haramdır. Bu hükmün açıklaması da şöyledir: "Cemaatle namaz kılmak farz-ı ayndır. Bu görevin yerine getirilebilmesi ise söz konusu sebzelerin yenmemesine bağlıdır; bunları yemeyi terk etmeyen bir kimse cemaate katılamaz. Farz olan bir şeyin ancak kendisiyle tamam olabileceği şeyde farzdır. Buna göre bu sebzeleri yememek farzdır ve dolayısıyla yenmesi haramdır."

Fakat Zâhirîler'den İbn Hazm cemaatle namaz kılmayı farz-ı ayn olarak kabul ettiği halde bu tür sebzelerin yenmesinin helal olduğunu açık bir şekilde söylemiştir. İbn Hazm cemaatle namaz ile sarımsak yeme arasında yukarıdaki gibi zorunlu bir ilişki kurmamıştır. Ona göre yukarıda sayılan kokulu sebzeleri yememekle ilgili emir, yenen bu sebzelerin kokusu gitmeden önce namazın vaktinin çıkacağını kesin olarak bilen kişilerle ilgilidir. Bu yönüyle Cuma namazına benzemektedir. Zira Cuma namazı şartları gerçekleştiği takdirde farz-ı ayn olur. Buna rağmen haddizatında mubah olan yolculuk durumunda Cuma namazı düşer. Ancak Cuma ezanını duyduğu halde yolculuğa çıkmaya yeltenmek haramdır.

2. Bu sebzeleri yemenin Resûiullah'a haram olup olmadığı konusunda görüş ayrılıkları olmuştur. Fakat tercih edilen görüş helal olduğudur. Zira Resûlullah'm sözü mutlak bir ifadedir: "Bu haram değildir.[18]


161. Çocukların Abdesti, Kendilerine Boy Abdesti Alıp Temizlenmenin Ne Zaman Farz Olacağı, Çocukların Cemaate, Bayram Ve Cenaze Namazlarına Katılmaları, Saflarını Nasıl Tutacakları


857- Süleyman eş-Şeybânî Şa'bî'nin şöyle dediğini nakîetmiştir:

"Resûlullah ile birlikte terk edilmiş ve bir kenarda unutulmuş bir kabre uğrayan ashâb-ı kirâm'dan bir zât bana haber verdi; Resûlullah bu kabrin yanından geçerken orada durup bize imamlık yaptı ve {ölünün cenaze namazını kıldırdı.) Biz de arkasında saf olmuştuk."

Râvî Süleyman eş-Şeybânî diyor ki: "Ben Şa'bî'ye: Ya Ebu Amr sana bu rivayeti kim nakletti diye sorduğumda şöyle cevap verdi: Abdullah İbn Abbâs anlattı.[19]

858- Ebû Saîd el-Hudrî Resûlullah'ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

"Cuma günü boy abdesti (gusüi) almak, ergenlik çağına giren herkese (muhtelim) gereklidir.[20]

859- İbn Abbâs'm şöyle dediği nakledilmiştir:

Bir gece teyzem Meymûne'nin yanında kalmıştım. Resûlullah gecenin bir kısmı geçtikten sonra kalktı ve duvarda asılı olan bir kaptan çok fazla su kullanmadan (hafif) abdest aldı. Ardından kalkıp namaz kılmaya başladı. Ben de onun abdestine benzer bir şekilde abdest aldım ve sol tarafına geçip namazda kendisine uydum. Bunun üzerine beni tutup sağ tarafına geçirdi. Bu şekilde Cenâb-ı Hakk'ın dilediği kadar namaz kıldıktan sonra oraya uzandı; Resûlullah uyumuştu ve hatta horlaması duyuluyordu."

Bu hadisin ravüerinden Amr'a: "Bazı kimseler Resûlullah'ın aleyhi gözleri uyur fakat kalbi uyumaz diyerek bunun ona has bir durum olduğunu iddia ediyorlar" şeklinde yöneltilen bir soruya Amr şu cevabı vermiştir: "Ben Ubeyd ibn Umeyr'in, peygamberlerin rüyası vahiydir, dediğini ve "Ben rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm"311 âyetini okuduğunu işittim,"

860- Enes İbn Mâlik'ten rivayet edilmiştir:

"Bir gün Enes İbn Mâlİk'in ninesi Müleyke Resûlullah'ı seitıiAhu yemeğe davet eder. Davete icabet eden Resûlullah yemeği yedikten sonra oradakilere size namaz kıldırayım' buyurur. Enes İbn Mâlik şöyle diyor: Bunun üzerine ben uzunca bir süre kullanılmadan beklediği için kararmış hasırımızı aldım ve üzerine biraz su serptim. Ardından namaza başladık. Resûlullah İmam olarak önümüzde bulunuyordu, ben ve yetim aynı safta idik, ninem ise bizim arkamızda namaza durmuştu. Bu şekilde Resûlullah saiiaiı&hıaieyhivesilen: bize iki rekat namaz kıldırdı."

861- Abdullah İbn Abbas şöyle demiştir:

"Ben bir dişi merkebin üstünde ilerliyordum. O sıralarda ergenlik çağına henüz girmiştim. Resûlulîah'ın ^uhu Mina'da ashâb-ı kirâm'a namaz kıldırdığını fark ettim. Önlerinde duvar gibi bir engel yoktu. Ben safların bir kısmının önünden bu şekilde geçip merkepten indim ve otlaması için onu salıverdim. Sonra da gidip saflardan birisine girerek namaza durdum. O gün hiç kimse benim bu hareketlerimi yadırgamamış ve bana karşı çıkan olmamıştı."

862- Hz. Aişe şöyle demiştir:

"Bir gün Resûlullah yatsı namazını geciktirmişti. Hatta bu gecikmeden dolayı Hz. Ömer gelip Resûlullah'a Allah'ın Resulü kadınlar ve çocuklar uykuya daldı' diye seslenmişti. Bunun üzerine Resûlullah odasından çıktı ve cemaate şöyle buyurdu: 'Yeryüzünde sizden başka bu namazı kılan hiç kimse yoktur.' Aslında o gün Medine'de yaşayanlardan başka namaz kılan da yoktu."

863- İbn Abbâs hakkında şöyle bir hâdise nakledilmiştir:

"Birisi gelip Abdullah İbn Abbâs'a; 'Sen hiç Resûlullah scikm ile birlikte bayram namazı için musallaya (namazgah - namaz kılınan yer) gittin mi?' diye sorar. İbn Abbâs ona şu cevabı verir; 'Evet, bayram namazı için Resûlullah ile birlikte musallada bulundum. O zamanlar yaşım küçük olduğu için rahatlıkla Resûlullah'a yakın durabiliyordum. Zaten küçük olmasaydım onu görmem mümkün olmazdı. Bir defasında Resûl-i Ekrem saihmuu bayram namazı için Kesir İbnüs-Salt'a ait arazinin yanı başında bulunan bir mekana gelmiş ve burada insanlara hutbe îrad etmişti. Ardından kadınlara yönelip bazı nasihatlerde bulunmuştu. Resûluîlah o gün kadınlara mallannı sadaka olarak vermelerini emretmişti. Bunun üzerine kadınlar parmaklarında bulunan alyanslarını hemen çıkarıp Hz. Bilâl'ın tuttuğu elbisesine bırakmaya başladılar. Ardından Resûlullah Hz, Bilâl ile birlikte eve döndü."


Açıklama


İmam Buharı, bâb başlığında çocukların abdesti demekle yetinmiş fakat bunun hükmüyle ilgili olarak herhangi bir açıklamada bulunmamıştır. Zeyn İbnü'l-Müneyyir konu hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır:

"İmam Buhârî kullanmış olduğu başlıkta çocukların abdestinin hükmünü açıklamamıştır. Çünkü;

a. Eğer çocukların abdest almasının mendup olduğunu söyleseydi, çocukların abdestsiz bir şekilde kılmış oldukları namazın geçerli olacağını kabul etmiş olacaktı,

b. Eğer çocukların abdest almasının vacip olduğunu söyleseydi, çocukların abdesti terk etmeleri durumunda uhrevî cezaya muhatap olacaklarını kabul etmiş olacaktı. İşte bu yüzden daha sade ve yanlış anlaşılmaya yol açmayacak bir başlık kullandı.

Çocukların boy abdesti almasını gerektiren durumlarla normal namaz abdestinin aksine - çok nadir karşılaşıldığı için bu konuyla ilgili olarak herhangi bir açıklamada bulunmayan İmam Buhârî daha sonra çocukların ergenliğe adım atmaları durumunda boy abdestiyle mükellef olacaklarına değinmiştir. Bu bâb başlığı altında zikredilen hadislerden sadece Ebû Saîd hadisi boy abdestinin ne zaman farz olacağına işaret etmektedir. Çünkü bu hadisten anlaşıldığı kadarıyla (mefhûm) Cuma günü boy abdesti almak ergen olmayan küçüklere farz değildir. Buna göre boy abdestinin farz olabilmesi için küçüğün ergenlik çağına girmesi şarttır.

Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn Hüzeyme ve Hâkim'İn Abdüimelik İbn Rebî İbn Sübra'nın dedesinden merfû olarak naklettiği "Çocuk yedi yaşına girdiği zaman kendisine namazı öğretin, on yaşına girdiğinde hala namaz kılmıyorsa onu döin" hadisi abdest almanın vaktine işaret etmekte ve bu zamanı belirlemektedir, ra namazın kılınabilmesi için abdest almak şarttır. Hadisin zahiri İtibariyle bu jkmü gösterdiğini söyleyen bazı âlimler bulunmaktadır. Onlara göre, çocukla-ı namaz kılması farzdır. Çünkü Resûlullah tu namaz kılmayan cuklann dövülmesini emretmiştir. Zaten herhangi bir hususun terki duru-unda ceza öngörülüyorsa o şeyin farz olduğu anlaşılır. Ahmed İbn Hanbel ndisinden nakledilen bir rivayete göre bu görüştedir. el-Bendenîrî, İmam Şâfi-ıin bu görüşe îmada bulunduğunu nakletmiştir. Fakat alimlerin çoğunluğunare namazın çocuğa farz olabilmesi için ergenlik çağına girmesi şarttır ve sûlullah namazı terk eden çocuğun dövülmesiyle ilgili emri rbiye amaçlıdır. el-Beyhakî ise çok kesin bir ifade ile yukarıdaki hadisin (ve kayısıyla hadisle ifade edilen hükmün) "Ergenlik çağına girene kadar çocuktan kaldırılmıştır" hadisiyle neshedildiğinİ söylemiştir. Konuyla ilgili ayrıntılı lıklama Kitâbü'n-nikâh'ta yapılacaktır.



162. Kadınların Gece Ve Sabahın Alacakaranlığında Mescidlere Gitmeleri


864- Hz. Aişe şöyle demiştir:

"Bir gün Resûlullah sefer yatsı namazını geciktirmişti. Hatta bu gecikmeden dolayı Hz. Ömer gelip ' Ey Allah'ın Resulü kadınlar ve çocuklar uykuya daldı' diye seslenmişti. Bunun üzerine Resûlullah odasından çıktı ve cemaate şöyle buyurdu: "Yeryüzünde sizden başka bu namazı bekleyen hiç kimse yoktur." Gerçekten o günlerde sadece Medine'de bu namaz kılınmaktaydı. İnsanlar yatsı namazını şafak kaybolduktan sonra gecenin ilk üçte birlik vakti girince kılarlardı."

865- Abdullah İbn Ömer Resûlullah'ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

"Kadınlarınız geceleyin namaza gitmek için sizden izin istediklerinde onlara izin verin."

Şu'be bu hadisin mütâbii'ni A'meş Mücâhid Abdullah İbn Ömer yoluyla zikretmiştir.[21]


Açıklama


Hadiste geçen "Kadınlarınız geceleyin namaza gitmek için sizden izin istediklerinde" ifadesiyle ilgili olarak İmam Nevevî şu açıklamada bulunmuştur: "Bu hadis göstermektedir ki, kadın evinden ancak kocasının izniyle çıkabilir. Çünkü hadîs-i şerifte geçen "izin verin" emri kocalara yöneliktir."

İbn Dakîku'l-'îd buna ek olarak şunları söylemiştir: "Bu hüküm hadis-i şeriften zayıf bir delil olan mefhûm-ı lakap yoluyla alınmıştır. Fakat bu hükmü destekleyebilecek şöyle bir açıklama mümkündür; Erkeklerin kadınlarının dışarıya çıkmalarına engel olmaları bilinen bir şeydir. Burada Resûlullah kadınlara İzin verilmesi hükmünü onların mescidlere gitmek İçin izin istemelerine bağlamıştır. Maksadı ise kadınların dışarı çıkmalarının caiz olduğu durumu açıklamaktır. Dolayısıyla bunun dışındaki durumlar için kadınlara engel ıkınması gerçeği devam edecektir."

Bu hadîs-i şerîf kadınların istediği İznin farz olmayan bir uygulama hakkında )Iduğunu göstermektedir. Çünkü kadınların mescide gitmeleri farz olsaydı izin stemelerine asla gerek olmazdı. Aslında izin zorunlu bir görev için değil, izin steyen kişinin yapıp yapmama konusunda seçim hakkı bulunan görevlsr İçin ılınır. Bu da kadınların cemaate katılmalarının mutlak gerekli olmadığına İşaret itmektedir.

Bu rivayetin bir benzerini Taberânî, Abdullah ibn Hübeyre Bilâl İbn Abdullah yoluyla nakletmiştir. Bu rivayete göre Bilâl İbn Abdullah (babası Abdullah m Ömer ile görüşürken): "Bana gelince, ben eşimin mescide gitmesine engel Ama isteyen eşini serbest bıraksın" demiştir. Başka bir rivayette ise Ulah'a yemin ederim ki, kadınların mescide gitmelerine engel olacağız" demiştir. İmam Müslim'in naklettiğine göre "Abdullah İbn Abbâs oğlunu o kadar kötü zarlamıştır ki, o güne kadar Bilâl böylesine bir azar asla Abdullah m Abbâs'm oğluna bu şekilde karşı çıkmasından yola çıkarak şu hüküm veril-ûştir: "Herhangi bir delile dayanmadan sırf kendi görüşü ile sünnetlere karşı ikanlar ile hevalanna dayanarak hüküm veren âlimlerin uyarılması ve terbiye dilmesi gerekir." Bu rivayetten çıkarılan İki ayrı ders daha vardır:

a. Bir kimse yaşı büyük olsa bile çocuğunu terbiye etmekle yükümlüdür; zellikle de kendisine yakışmayan bir tavır ve davranış içindeyse.

b. Bir kimseyi terbiye etmek maksadıyla terk etmek ve ilişkileri koparmak mümkündür.



163. Cemaatin Alim Olan İmamın Kalkmasını Beklemeleri


866- Hind Bintu'l-Haris'ten gelen bilgiye göre Resûlullah'm zevcelerinden Ümmü Seleme şöyle demiştir:

"Resûlullah zamanında kadınlar farz namazı kılıp selâm verdiklerinde kalkıp giderlerdi. Resûluİlah ve arkasında namaz kılan erkek cemaat ise Allah'ın dilediği kadar bir süre beklerdi. Resûl-i Ekrem kalktığında onlar da kalkardı."

867- Hz. Aişe şöyle demiştir:

"Resûlullah sabah namazını kılıp bitirdiğinde kadınlar elbiselerinin peçeleriyle yüzlerini kapatarak mescidden ayrılırlardı. Bu sırada geceden kalma alacakaranlık devam ettiği için tanınmaları da mümkün olmazdı."

868- Abdullah İbn Ebû Katâde el-Ensârî'nin babasından naklettiğine göre Resûlullah şöyle buyurmuştur:

"Bazen uzun uzun namaz kılmak isteğiyle namaza duruyorum ve fakat bu sırada çocukların ağîamo sesini işitince çocuğun annesine sıkıntı vermemesi için namazımı kısa tutuyorum."

869- Hz. Aişe'nin şöyle dediği nakledilmiştir:

"Resûluîlah şu an yaşayıp kadınların (giyim kuşam, koku sürünme, takılar takma gibi konularda) ne garip işler ortaya çıkardığını görseydi kesinlikle onların mescidlere gelmelerine mani olurdu; Tıpkı İsraüoğullarmın kadınlarının mescidlere gitmekten alıkonması gibi..."

Bu rivayeti nakledenlerden Yahya İbn Saîd Amra Binti Abdurrahmân'a: "İsrâiloğullanmn kadınlarına mescide gelmeleri yasaklanmış mıydı?" diye sorunca ondan "Evet" cevabını almıştır."


Açıklama


İbn Dakiku'1-îyd şöyle demiştir:

"Bu rivayet kadınlar hakkında herhangi bir kayıt ve tahsis/şart veya özel bir durum getirmeden genel bir ifade ile zikredilmiştir. Fakat fıkıh âlimleri bu genel ifadeye bazı kayıtlar getirmişlerdir. Bu kayıtlardan birisi kadınların koku sürün-memeleridir. Nitekim bazı rivayetlerde "Kadınlar koku sürünmeden doğal halleriyle çıksın" buyurulmuştur. Bu rivayeti Ebû Dâvûd ve İbn Hüzeyme Ebû Hureyre'den, İbn Hibbân İse Zeyd İbn Hâlid'den nakletmişlerdir. Hadisin baş-îangıcı şu şekildedir: "Allah'ın kadın kullarının mescidlere gitmelerine engel olmayın." İmam Müslim'in Abdullah İbn Mesûd'un eşi Zeynep'ten naklettiği bir rivayette Resûluîlah kadınlara hitaben şöyle buyurmuştur: "İçinizden mescide gelip cemaate katılanlar olursa sakın koku sürünmesin."

Kokuyla aynı kategoride değerlendirilebilecek diğer unsurlar da koku sürünmekle aynı hükme tâbidir. Çünkü koku şehevî istek ve arzuları kamçılayan bir özellikte olduğu için kadınların koku sürünerek mescide gitmeleri yasaklanmıştır. Bu bakımdan dikkat çekici çok güzel elbiseler giymek, görünecek şekilde çok gösterişli süs ve takılar kullanmak da bu sınırlamaya girer. Kadınların erkeklerle karışık bir şekilde bulunmaları da yasaklanmıştır. Aslında bu hadisin değişik varyantlarında ve başka rivayetlerde kadının kendi evinde namaz kılmasının, mescide gelerek namaz kılmasından daha faziletli olduğu ifade edilmiştir. Bu rivayetlerden bir kısmını aktaralım:

1. Ebu Davud'un Sünen'İnde naklettiği ve İbn Hüzeyme'nin sahih olduğunu söylediği bir rivayette Habîb İbn Sabit'in Abdullah İbn Ömer'den naklettiğine göre Resûluîlah şöyle buyurmuştur: "Kadınlarınızın mescidlere gitmesine engel olmayın. Bununla birlikte kadınların evlerinde namaz kılmaları kendileri için daha hayırlıdır."

2. Ahmed İbn Hanbel'in hasen bir senedle naklettiği ve Taberânî tarafından da nakledilen bir rivayete göre Ümmü Humeyd es-Sâidiyye Resûlullah'a gelerek: "Ey Allah'ın Resulü, namazlarımı sizinle birlikte kılmak çok hoşuma gidiyor" deyince Resûl-i Ekrem ona şu mukabelede bulunmuştur: "Namazı özel odanda kılman evinin içinde herhangi bir yerde kılmandan daha hayırlıdır; namazı evinin içinde herhangi bir yerde kılman, darında (evin de içinde bulunduğu, kapsamında başka odalar, binalar vs. bulunan geniş aile evi) kılmandan daha hayırlıdır; namazı geniş aile evinde(dâr) kliman kabilenizin mescidinde /mahalle camisinde kılmandan daha hayırlıdır; ve son olarak namazı mahalle camisinde kılman bütün cemaatin toplandığı büyük camide kılmandan daha hayırlıdır." Fitneye yol açmamak İçin kadının namazı bu şekilde mümkün olduğu ölçüde gizli tutulmuştur. Zaten kadınların daha sonraki dönemlerde giyim kuşam konusunda aşırıya giderek ve gösterişli takılar takınarak dikkat çekmeleri fitne unsurunun boyutlarını göstermektedir.



164. Kadınların Namazı Erkeklerin Arkasında Kılması


870- Ümmü Seleme'nin şöyle dediği nakledilmiştir:

"Resûlullah namazdan çıkmak İçin selâm verir vermez kadınlar kalkıp giderdi fakat kendisi kalkmadan önce birazcık beklerdi."

İbn Şihâb ez-Zührî şöyle demiştir: "Bana kalırsa Resûlulîah erkek cemaat ile kadınların karşılaşmasını önlemek için bu şekilde beklerdi ki kadınlar çıkıp gitsin. Tabî ki her şeyin en doğrusunu sadece Allah bilir."

871- Enes İbn Mâlik şöyle demiştir:

"Bir defasında Resûlullah Ümmü Süleym'in evinde bize namaz kıldırmıştı. Benin yanımda yetim biri vardı, ikimiz Resûlullah'ın arkasına namaza durmuştuk. Ümmü Süleym ise bizim arkamızda namaz kılmıştı."



165. Kadınların Sabah Namazından Sonra Derhal Mescidden Çıkmaları Ve Mescidde Kısa Bir Süre Kalmaları


872- Hz. Aişe şöyle demiştir:

"Resûlullah sabah namazını sabahın alacakaranlığında kıldınrdı ve müminlerin hanımları namazın hemen ardından mescîdden ayrılırlardı. Hatta bu alacakaranlıkta onları tanımak mümkün olmazdı (başka bir rivayette birbirlerini tanımaları mümkün olmazdı.)"



166. Kadının Mescide Gitmek İçin Kocasından İzin İstemesi


873- Salim İbn Abdullah'ın babasından naklettiğine göre Resûlullah şöyle buyurmuştur:

"Herhangi birinizin eşi mescide gitmek için sizden izin isterse ona engel olmayın."



167. Kadınların Namazı Erkeklerin Arkasında Kılması [22]


874- Enes İbn Mâlik şöyle demiştir:

"Bir defasında Resûlullah ve soüem Ümmü Süleym'in evinde bize namaz küdırmışü. Benim yanımda yetim bîri vardı. İkimiz Resûiullah'm arkasında namaza durmuştuk. Ümmü Süleym İse bizim arkamızda namaz kılmıştı."

875- Ümmü Seleme'nin şöyle dediği nakledilmiştir:

"Resûlullah namazdan çıkmak için selâm verir vermez kadınlar kalkıp giderdi, fakat kendisi kalkmadan önce birazcık daha beklerdi."

İbn Şihâb ez-Zührî şöyle demiştir: "Bana kalırsa Resûlullah erkek cemaat ile kadınların karşılaşmasını önlemek için bu şekilde beklerdi ki kadınlar çıkıp gitsin. Tabiî ki her şeyin en doğrusunu sadece Allah bilir."



11. BÖLÜM CUMA NAMAZI


1. Cuma Namazının Farz Oluşu


Cuma namazının farz oluşu "Ey iman edenler, Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu sizin için daha hayırlıdır [23] âyetine dayanmaktadır.

876- Ebû Hureyre Resûlullah'm se'ku şöyle buyurduğunu işitmiştîr:

"Bizler en son gelenleriz, fakat kıyamet gününde herkesin önünde bulunan ilkler olacağız. Hem de bizim dışımızdaki ümmetlere bizden daha önce kitap verildiği halde... Aslında şu içinde bulunduğumuz Cuma gününü Allah onlara farz kılmıştı (onlar için kutsal gün olarak belirlemişti), fakat onlar bu konuda görüş ayrılığına düştüler. Cenâb-ı Hakk bizlere bu günü (mübarek gün olarak) lütfetti. Dolayısıyla diğer ümmetler (kendileri için kutsal olan gün itibariyle) bize tabidirler. Şöyle ki; Yahudilerin (kutsal günü olan Cumartesi) yarındır, Hıristiyanların (kutsal günü olan Pazar ise) yarından sonraki gündür."


Açıklama


İmam Buharı bu âyet-i kerîmeye dayanarak Cuma namazının farz olduğunu söylemiştir. Fakat ondan daha önce İmam Şafiî el-Ümm'de bu âyetten yola çıkarak ve Ebû Hureyre'den nakledilen hadisi de zikrederek Cuma namazının farz olduğunu ifade etmiştir. İmam Şafiî'nin ifadesi şöyledir: "Hem Kur'an hem de sünnet Cuma namazının farz olduğunu gösterir.

Şeyh Muvaffakuddîn şöyle demiştir; "Âyet-i kerîmede geçen "koşun" emri Cuma namazının farz olduğunu göstermektedir. Çünkü bu emir koşmanın farz olduğunu gösterir; bu da koşarak gidilen görevin farz olduğu anlamına gelmektedir.

Cuma namazının ne zaman farz kılındığı konusunda farklı düşünceler söz konusudur. Alimlerin çoğunluğuna göre Cuma namazı Medine'de farz kılınmıştır. Zaten yukarıda zikredilen âyet-i kerîmenin gerektirdiği sonuç da budur. Zira söz konusu âyet Medine'de inen Cuma sûresine aittir.

Hadîs-i şerîfte geçen "en son gelenleriz ve ilkler olacağız" ifadeleri hakkında şu değerlendirme yapılmıştır; "Bu ifadeler zaman bakımından en son gelen ümmetiz, fakat derece itibariyle herkesten önde olacağız anlamına gelir. Zira bu ümmet her ne kadar zaman itibariyle yeryüzünde diğer ümmetlerden sonra gelmiş olsa da, âhirette herkesten önde olacaktır. Hatta ilk olarak hasredilen, ilk olarak hesaba çekilen, aralarındaki hükümler ilk olarak karara bağlanan ve cennete iîk olarak giren Hz. Muhammed ümmeti olacaktır.

İmam Müslim'in Hüzeyfe'den naklettiği hadîs-i şerîfte Resûlullah şöyle buyurmuştur; "Biz yeryüzünde yaşamış olan ümmetler içinde en sonuncusuyuz, fakat kıyamet gününde bütün yaratılmışlardan daha önce haklarda hüküm verilen ilkler olacağız"

Bazı âlimlere göre "önce gelen ilkler" olmak Cuma gününün zaman bakıcından diğer günlerden daha önce gelmesiyle alâkalıdır; yani bu ümmet daha gelen ve bu yönüyle diğer günlerden daha üstün olan Cuma gününe sahip suretiyle öne geçmiştir.

Bizden önceki ümmetlere verilen kitaplar Tevrat ve İncil'dir.

Hadiste geçen Cenâb-ı Hakk bizlere bu günü (mübarek gün olarak) lütfetti İfadesinin iki anlama gelmesi İhtimal dahilindedir:

a. Cenâb-ı Hakk bizler için Cuma gününü kutsal gün olarak kesin bir şekilde tayin etti.

b. Cenâb-ı Hakk bu ümmetin ictihad yoluyla Cuma gününü kutsal gün olarak belirlemelerini murad etti. Abdürrezzâk'm sahih bir senedle naklettiği bir rivayet bu ikinci görüşü desteklemektedir. Bu rivayete göre Muhammed İbn Şîrîn şöyle demiştir: "Medineliler Resûlullah Medine'ye hicret etmeden ve henüz Cuma namazıyla ilgili âyet inmeden önce Cuma günleri bir araya geliyorlardı. Ensâr şöyle demişti: Yahudilerin bir kutsal günü var ve haftada bir gün bir araya geliyorlar. Hıristiyanların da aynı şekilde bir kutsal güne sahip olduklarını biliyoruz. Hadi biz de bir gün belirleyelim ve o günde bir araya gelip Rabbimizi zikredelim, namaz kılalım ve Mevlâmız'a şükredelim, işte ensâr'ın bu teklifi üzerine Medineliler Cuma günü bir araya gelmeye başladılar. Bu maksatla Es'ad İbn Zürâre'yi imam olarak seçtiler ve Es'ad İbn Zürâre o gün ashaba namaz kıldırdı. Cuma namazını farz kılan âyet-i kerîme ise daha sonra vahyedildi."

İbn Sîrîn'e ait bu söz mürsel olmasına rağmen bu görüşü destekleyen hasen senedle nakledilmiş bir rivayet bulunmaktadır. İbn Hüzeyme başta olmak üzere birçok hadis âlimine göre Ahmed İbn Hanbel, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce'nin naklettiği bu rivayet sahihtir. Söz konusu rivayete göre Ka'b İbn Mâlik şöyle demiştir: "Resûlullah Medine'ye hicret etmeden önce bize ilk olarak Cuma namazını kıldıran Es'ad İbn Zürâre'dir."

İbn Sîrîn'den nakledilen mürsel rivayet söz konusu sahâbîlerin Cuma gününü ictihad yoluyla seçtiklerini göstermektedir. Fakat Resûlullah'm Mekke'de iken vahiy yoluyla bu uygulamadan haberdâr olabileceği ihtimal dahilindedir. Şayet Resûlullah'ın saMiâimaieyiı. ve setten Medine'deki bu uygulamadan vahiy yoluyla haberdâr olduğunu düşünürsek Cenâb-ı Hakk bizlere bu günü hem ictihad hem de Resûlullah'ın saiiattâhu aleyhi ve açıklaması yoluyla lütfetmiş olur.

Ashâb-ı kiramın niçin Cuma gününü seçtikleri hakkında şu değerlendirmeler yapılmıştır:

1. Hz. Adem Cuma günü yaratılmıştır. İnsan ise sadece Allah Teâlâ'ya kulluk etmesi için yaratılmıştır. Dolayısıyla bu günde ibadetle meşgul olmak günün anlamına çok uygun düşecektir.

2. Allah Teâlâ bu günde bütün varlık âlemini yaratmayı kemâle erdirmiş ve yine aynı günde insanı yaratmıştır. Bu varlık âlemi her şeyiyle insanın emrine ve istifadesine sunulmuştur. Dolayısıyla bu günde Allah'a ibadet etmek suretiyle verdiği nimetlerin şükrünü îfa etmek günün anlamına çok uygun bir tavır olacaktır.

Bu hadisin farklı rivayetlerinde Yahudi ve Hıristiyanların kutsal günleri açık olarak zikredilmiştir. İbn Hüzeyme'nin Ebû Saîd el-Makburî yoluyla Ebû Hureyre'den naklettiğine göre Resûlullah şöyle buyurmuştur; "Bu gün bize, Cumartesi günü Yahudilere, Pazar günü de Hıristiyanlara aittir." Bu hadiste işaret edilen incelik şudur; Cuma günü bizlere Cenâb-ı Hakk'm hidayeti ile nasip olmuştur, Yahudiler ve Hıristiyanlar ise günlerini kendileri seçmişler ve içtihadlarında hata etmişlerdir.


Bu Hadisten Çıkarılan Sonuçlar


1. İmam Nevevî'nin de işaret ettiği gibi bu hadis Cuma namazının farz olduğunu gösterir. Zira hadiste "Cuma gününü Allah onlara farz kılmıştı (onlar için kutsal gün olarak belirlemişti), fakat onlar bu konuda görüş ayrılığına düştüler. Cenâb-ı Hakk bizlere bu günü (mübarek gün olarak) lütfetti" buyurulmuştur. Buna göre anlam şöyle olur: "Bu gün hem onlara hem de bize farz kılındı. Fakat onlar ihtilafa düşüp doğru yoldan saptılar, biz ise doğruya hidayet edildik."

2. Ehl-i sünnet'İn de kabul ettiği gibi hidayet doğru yola iletmek ve dalâlet doğru yoldan mahrum bırakmak Allah'tandır.

3. Sadece Hz. Muhammed ümmetinin icması hatadan korunmuştur.

4. Nass varken kıyasa baş vurmak fasiddir, geçerli olmaz.

5. Vahiy süreci devam ederken yani Resûlullah hâlâ hayatta İken ictihad etmek caizdir.

6. İslam Dinine göre / şer'î olarak haftanın ilk günü Cuma günüdür.

7. Hz. Muhammed ümmeti diğer bütün ümmetlerden daha üstün ve faziletlidir., Cenâb-ı Hakk faziletini daha da artırsın.


2. Cuma Günü Boy Abdesti Almanın Fazileti (Çocukların Veya Kadınların Cuma Namazına Gelmeleri Farz Mıdır?)


877- Abdullah İbn Ömer Resûlullah'ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

İçinizden kim Cuma namazına gelirse boy abdesti alsınl.[24]

878- Abdullah İbn Ömer'den nakledilen bir rivayet şöyledir:

"Hz. Ömer bir Cuma günü ayakta hutbe îrad ederken ilk olarak hicret edenlerden bir sahâbî mescide girmişti. Bunun üzerine Hz. Ömer ona seslenerek: Hiç vakitten haberin var mı senin?!' demişti. O sahâbî: 'Bazı işlerim vardı, daha evime varmadan ezanın okunduğunu işittim ve hatta bu telaş içinde sadece abdest alarak mescide gelmek durumunda kaldım' deyince Hz. Ömer ona şöyle mukabelede bulundu; (Namaza geç kaldığın yetmiyormuş gibi) bir de sadece abdest almakla yetindin öyle mi! Halbuki Resûlullah'ın Cuma günü boy abdesti almayı emrettiğini biliyorsun."

879- Ebû Saîd el-Hudrî Resûlullah'm şöyle buyurduğunu nakîetmiştir:

"Cuma günü boy abdesti (gusül) almak ergenlik çağına giren herkese (muhtelim) vaciptir."


Açıklama


Zeyn İbnü'l-Müneyyir İmam Buhârî'nin kullandığı bâb/konu başlığı ile ilgili olarak şu açıklamada bulunmuştur:

"İmam Buhârî burada sadece Cuma günü boy abdesti almanın faziletine işaret etmiş, fakat konu hakkında görüş ayrılıkları bulunduğu için bunun hükmünü açıklamamıştır. 0 bu ifade ile Cuma günü boy abdesti almaya teşvikte bulunmaktadır. Zaten bu konu hakkında nakledilen rivayetlerin ortak noktası ve üzerinde ittifak edilen husus da Cuma günü boy abdesti almanın güzel bir amel olduğudur."

"Çocukların Veya Kadınların Cuma Namazına Gelmeleri Farz Mıdır?" şeklinde devam eden başlıkla ilgili olarak İbnü't-Tîn şöyle demiştir: "İmam Buhârî'nin kullandığı bu ifade Cuma namazının onlara farz olmadığını gösterir; farz hükmü onlardan düşmüştür."

Hadiste geçen "ergenlik çağma giren herkese (muhtelim) farzdır" ifadesi Cuma namazının çocuklara farz olmadığını göstermektedir. Ancak bu bâb/konu başlığı altında kadınlara dair herhangi bir rivayet nakledilmediği halde İmam Buhârî ileride Nâfi'den naklen bu konuyu açıklayan bir rivayete yer vereceği için başlıkta kadınları da zikrederek ön bir bilgi vermek istemiş olabilir. Ayrıca kendi şartlarına uymadığı için kitabına almadığı fakat sahih bir senede sahip olan "Kadınlar ve çocuklar Cuma namazını kılmakla mükellef değildir" hadisine de işaret etmiş olabilir. Ebû Davud'un Târik İbn Şihâb yoluyla Resûlullah'tan naklettiği bu hadisin ravileri güvenilir (sika) kimselerdir.

Zeyn İbnü'l-Müneyyir şöyle demiştir: "İmam Mâiik'in 'Yetişkin erkekler dışındaki kimseler sırf faziletine ermek maksadıyla Cuma namazına katılırlarsa boy abdesti almanın Cuma namazının diğer âdabına riayet etmeleri gerekir. Rakat maksatları sadece bir araya gelmek ise buna gerek yoktur' dediği nakledilmiştir."

İbn Dakîku'1-Iyd şöyle demiştir: "Bu hadîs-i şerif Cuma günü boy abdesti almak ve Cuma namazına gelmek ile alakalı olduğunu göstermektedir."

İbn Dakîku'l-lyd'in bu ifadesi 'Boy abdesti ile Cuma namazına gidiş arasında fasıla olmamalıdır' diyen İmam Mâiik'in görüşünü desteklemektedir. Evzaî ile Leys de bu görüştedir.

Âlimlerin çoğunluğuna göre ise Cuma günü sabah namazından sonra bile boy abdesti alınsa yeterlidir. İleride açıklanacağı gibi Abdullah İbn Abbas hadisi de buna işaret etmektedir. el-Esrem (el-Ethrem) şöyle demiştir: "Bir gün Ahmed İbn Hanbel'e 'Bir kimse Cuma günü boy abdesti aldıktan sonra abdesti bozulsa sadece namaz abdesti alarak Cuma'ya gitse olur mu?1 diye sorduklarını işittim. Şöyle cevap vermişti: Evet olur. Ben bu konuda İbn Ebzâ hadisinden daha üstün bir hadis duymuş değilim."

Burada söz konusu edilen İbn Ebzâ hadisini, İbn Ebû Şeybe sahih bir senedle nakîetmiştir. Saîd İbn Abdurrahman İbn Ebzâ'nın bir sahâbî olan babasıyla ilgili olarak naklettiği rivayet şöyledir: "O Cuma günü boy abdesti alırdı ve daha sonra abdesti bozulduğu halde sadece namaz abdesti alarak namaza giderdi; tekrar boy abdesti almazdı."

Tüm bu açıklamalardan sonra şunları söylemek mümkündür: "Resûlullah'm Cuma günü boy abdesti alınması ve genel bir vücut temizliği yapılmasıyla ilgili emrinin hikmeti, cemaate sıkıntı verecek kötü kokuların giderilmesidir. Buna göre bir kimse yapmış olduğu İş vs. gereği Cuma'dan önce vücudunun kirleneceğinden endişe ediyorsa boy abdestini namaza gitme vaktine kadar geciktirmesi güzel olur. 'Boy abdesti ile Cuma namazına gidiş arasında fasıla olmamalıdır1 diyen İmam Mâiik'in de bunu göz önünde bulundurduğunu düşünebiliriz. Böylece Cuma namazına gelen kişi yapmış olduğu temizliği bozacak şeylerden korunmuş olur. Her şeyin en doğrusunu sadece Allah bilir.

Âlimlerin çoğunluğu bu hadîs-i şerife dayanarak Cuma namazına gelemeyen bir kimsenin boy abdesti almasına gerek olmadığı görüşünü savunmuşlardır. Hanefîler'in çoğunluğu İse bu görüşte değildir.

İlk olarak hicret edenlerden bir sahâbt şeklinde zikredilen kişi Hz. Osman'dır.

Hz. Ömer'in "Hiç vakitten haberin var mı senin?!" şeklindeki sorusu bir azarlama ifadesidir ve Hz. Osman'ın tutumunu yadırgadığını anlatmaktadır. Adeta ona şöyle demiştir: "Niçin bu vakte kadar geciktin?" Hz. Ömer'in maksadı Resûlullah'ın snüaiuhr. Cuma namazına erken gelinmesiyle ilgili teşvikini Hz. Osman'a hatırlatmaktır. Zira ileride zikredileceği gibi Cuma namazı bitirilince melekler artık cemaate katılanlarla ilgili kayıtlan tuttukları defterleri kapatırlar. İşte Hz. Ömer bu şekilde en güzel yolla uyarısını yapmış ve Hz. Osman da onun maksadını anladığı için geç kalmasının sebebini derhal açıklamıştır.

Hz. Osman'ın "hatta bu yüzden sadece abdest alarak gelmek durumunda kaldım" şeklindeki sözü onun mescide Hz. Ömer hutbeye yeni başladığı sırada girdiğini göstermektedir.

Hz. Ömer'in "(Namaza geç kaldığın yetmiyormuş gibi) bir de sadece abdest almakla yetindin öyle mi!" şeklindeki ifadesi "hem namaza geç kalarak erken gelmenin faziletinden mahrum kaldın, hem de sadece namaz abdesti ile yetinip boy abdesti almayarak başka bir kusur gösterdin anlamına" gelir.


Bu Rivayetten Çıkarılan Sonuçlar


1. Hutbe okurken minber üzerinde ayakta durulur.

2. Devlet başkanı/imam, halkını/cemaatini dikkatle takip eder; onlara dinin emirlerine uymalarını tavsiye eder ve faziletli bir ameli terk edenleri uyararak bu tutumlarını yadırgadığını ifade eder. Bu açıdan uyarılan kişinin çok önemli bir mevkide olup olmaması arasında hiçbir fark yoktur. Hatta imam böyle bir uyarıyı bizzat yapmalıdır ki konum İtibariyle kendisinden daha aşağıda olanlar yanlışlarından vazgeçsinler.

3. Hutbe sırasında hutbeyi keserek muayyen bir şahsa yönelip iyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak hutbeye zarar vermez. Ayrıca normalde hutbeyi dinleyen cemaatin konuşmaması gerektiği halde böyle bir uyarıya muhatap olan kişinin cevap vermesinde herhangi bir sakınca olmaz.

4. Kişi yanlış olarak yaptığı bir işle ilgili mazeretini devlet başkanına arz edebilir.

5. Kişi Cuma namazına erken gelme faziletinden yoksun kalacak olsa bile ezan (hutbeden önceki ezan) okunmadan önce çarşı pazardaki işleriyle ilgilenebilir, çeşitli tasarruflarda bulunabilir. Çünkü Hz. Ömer, Hz. Osman'ın mazeretini dinledikten sonra söz konusu vakitte pazarların kaldırılması yönünde bir talimat vermemiştir.

Zaten İmam Mâlik'e göre de Cuma ezanından önce pazarların kurulmasına engel olunmaz. Zira Hz. Ömer döneminde ezandan önce pazarlar faaliyetteydi ve bu rivayete göre pazarda ihtiyacını gören kişi Hz. Osman gibi sahabenin önde gelen isimlerinden birisiydi.

6. Fazilet ve ilim sahibi insanların çarşı pazara gitmeleri ve oradaki ticarî faaliyetleri görmeleri iyi bir davranıştır.

7. Cuma namazına gitmenin fazileti henüz ezan okunmadan önce oraya varılırsa hasıl olur.

Bazı âlimler "ergenlik çağma giren herkese (muhtelim) vaciptir (yecibu)" ifadesinde geçen vaciptir hükmüne dayanarak Cuma günü boy abdesti almanın farz olduğunu söylemişlerdir. İbnü'l-Münzir bu görüşü Ebû Hüreyre ile Ammâr İbn Yâsir gibi sahâbîlerden nakletmişlerdir. Zâhirîler'in ve kendisinden nakledilen bir rivayete göre Ahmed İbn Hanbelin görüşü de böyledir. İbn Hazm bu görüşü Hz. Ömer'den, birçok sahâbîden ve daha sonra gelen âlimlerden nakletmiştir. Fakat İbn Hazm'ın naklettiği rivayetlerde bunu ifade eden açık hükümler neredeyse hiç yoktur. İbn Hazm'ın görüşünü dayandırdığı rivayetler kesin olarak bu hükmü ifade etmeyen yoruma açık nakillerdir. Buna örnek olarak Sa'd'ın şu sözünü zikredebiliriz: "Ben, Cuma günü boy abdestini terk eden hiçbir Müslüman olduğunu zannetmiyorum."

İmam Şâfıî er-Risâle adlı eserinde Abdullah İbn Ömer ile Ebû Saîd'den nakledilen rivayetlere yer verdikten sonra şöyle demiştir: "Bu rivayetlerde geçen vaciptir hükmü şu İki anlama gelebilir;

a. Cuma namazı için yapılacak temizlik sadece boy abdesti ile caiz olur. Hadisin zahirinden anlaşılan hüküm de budur.

b. Boy abdesti, üstün ahlak sahibi ve temiz olmak gibi özellikleri sağladığı için tercih edilmelidir; dolayısıyla bu hüküm boy abdestinin tercih edilmesi gerektiğini gösterir. Zaten yukarıdaki rivayette Hz. Ömer ile Hz. Osman arasında geçen konuşma da buna işaret etmektedir. Zira Hz. Osman boy abdesti almadığı için Cuma namazını terk etmemiş ve Hz. Ömer de ona mescidden çıkmasını ve boy abdest aldıktan sonra gelmesini emretmemiştir. Bu da onların boy abdestinin alınmasıyla ilgili emrin tercih etme yönünde olduğunu bildiklerini göstermektedir" İbn Huzeyme, Taberî, Tahâvî, İbn Hibbân ve İbn Abdilberr gibi pek çok âlim de İmam Şafiî'nin bu açıklamalarına dayanarak görüş beyan etmişlerdir. .

Bazı âlimler bu açıklamalara ek olarak şunları söylemişlerdir: "Hz. Osman ile Hz. Ömer arasında yaşanan bu diyalog sırasında orada bulunan sahâbîler herhangi bir itirazda bulunmadan onlara muvafakat ettiklerine göre 'Cuma namazının sahih olabilmesi için boy abdesti almanın şart olmadığında' sahabenin icmâsı (görüş birliği) vardır."

Bu âlimlerin söz konusu rivayetten böyle bir çıkarımda bulunmaları gerçekten de takdire şayandır. Zira burada çok güçlü bir istidlalde bulunmuşlardır. Zaten Hattâbî gibi âlimler boy abdesti almadan sadece namaz abdesti alarak Cuma namazı kılmanın caiz olduğuna dair icma bulunduğunu nakletmişlerdir.



3. Cuma Namazına Giderken Güzel Koku Sürünmek


880- Amr İbn Süleym'den nakledilmiştir: "Şehadet ederim ki Ebû Saîd el-Hudrî şöyle dedi: Şehadet ederim ki Resûlullah şöyle buyurdu:

"Cuma günü boy abdesti almak ergenlik çağına giren herkese vaciptir/gereklidir.. Dişleri misuakîamak ve eğer bulunabilirse güzel koku sürünmek gereklidir,"

Bu hadisin ravilerinden Amr İbn Süleym şöyle demiştir: "Yeminle söylüyorum ki, boy abdesti almak vaciptir. Fakat dişleri misvaklamak ve güzel koku sürünmek konusunda kesin bir şey söyleyemem; vacip olup olmadığını Allah daha iyi bilir. Fakat hadîs-i şerîf böyle nakledilmiştir."


Açıklama


İmam Buhârî burada güzel koku sürünmenin hükmünü açıklamamıştır. Zira yukarıda açıklandığı gibi vaciptir hükmünün farklı yorumları söz konusudur. Dolayısıyla yoruma açık bir konuda kesin hüküm vermek mümkün olmamıştır.[25]


4. Cumanın Fazileti


881- Ebû Hureyre şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

Cuma günü cünüp olduğu için boy abdesti alan ve (herkesten önce) namaza gelen kimseler sanki bir deveyi Allah yolunda tasadduk etmiş gibi sevap alırlar. Onlardan sonra gelenler bir sığırı, daha sonra gelenler boynuzlu bir koçu, ardından gelenler bir tavuğu ve en sona gelenler bir yumurtayı Allah yolunda tasadduk etmiş gibi sevap alırlar, İmam (hutbe için) çıktığında melekler okunan zikri dinlemek üzere oraya toplanırlar."


Açıklama


Burada İmam Buhârî'nin kullandığı başlık ile bu başlık altında naklettiği rivayet arasındaki ilişkiyi şöyle açıklamak mümkündür: Bu hadîs-İ şerife göre Cuma namazına herkesten önce gelen kişilerin derecesi ve mükâfatı, Allah'a yaklaştıran bir amel işlemek maksadıyla malını Allah yolunda tasadduk eden kimselerle eşittir. Bu yönüyle Cuma'ya erken gelen kimseler adeta hem bedenî hem de mâlî bir ibadet yapmış olurlar. Bu durum sadece Cuma namazına hastır; diğer namazlar için böylesine bir mükâfat söz konusu değildir.

Allah Teâlâ'ya yaklaşmak maksadıyla ibadet etme ehliyetine sahip olan erkek, kadın, köle veya hür herkes bu hadisin kapsamına girer.

Hadîs-i şerîfte cünüplükten dolayı boy abdesti almak anlatıldığı için Cuma günü cinsel İlişkide bulunmaya da İşaret edilmiş olmaktadır. Böylece boy abdesti almak o kişiye farz olacaktır. Ayrıca bunun şöyle bir hikmeti de vardır: Eşiyle cinsel ilişkide bulunarak namaza gelen kimseler bedenen, zihnen ve ruhen dinlenmiş olurlar. Dolayısıyla namaza tam bir gönül huzuru içinde giderler ve gözleri gördükleri şeyiere takılmaz. Ayrıca cinsel ilişki dolayısıyla kadınların da boy abdesti almaları sağlanmış olur.

Mâverdî hadîs-i şerîfte geçen "imam (hutbe için) çıktığında melekler okunan zikri dinlemek üzere oraya toplanırlar" İfadesine dayanarak Cuma namazına erken gelmenin imam açısından müstehap olmadığını söylemiştir. Ayrıca ona göre imam mescide minbere en yakın olan kapıdan girer. Fakat Mâverdî'nİn bu görüşü çok net bir şekilde bu hadisten anlaşılmaya müsait değildir. Zira şunlar ihtimal dahilindedir: a. İmam mescide erkenden geldiği halde orada kendisine tahsis edilmiş özel bir mekan bulunduğu için vakit girene kadar hutbeye çıkmaz, b. İmam kendisine tahsis edilen özel bir oda bulunmadığı için vakit girene kadar mescide gelmemiş olabilir.


Bu Hadisten Çıkarılan Sonuçlar


1. Cuma günü boy abdesti almak teşvik edilmiştir ve bu çok faziletli bir amel olarak kabul edilmiştir.

2. Cuma namazına erken gitmek çok faziletli ve sevabı bol bir ameldir.

3. Cuma günü hem boy abdesti alan hem de namaza erkenden gelen kimseler burada söz konusu edilen fazilet ve sevaba ulaştırırlar.

4. İnsanların fazileti ve birbirlerinden üstünlüğü işlemiş oldukları amellerle doğru orantılıdır; herkes ameli ölçüsünde faziletlidir.

5. Sadaka ne kadar az olursa olsun dinimize göre asla önemsiz ve değersiz değildir; sadakanın azı bile çoktur.

6. Allah'a yaklaştıran bir amel olarak deve kurban etmek sığır kurban etmeye göre daha faziletlidir ve sevabı daha çoktur. Bütün âlimlere göre hac görevi îfa edilirken kesilen kurbanla ilgili hüküm budur. Fakat kurban bayramında kesilen kurbanlardan hangisinin daha faziletli olduğu konusunda görüş farklılıkları bulunmaktadır. Âlimlerin çoğunluğuna göre hüküm yine böyledir.

7. Cuma namazının zevalden önce kılınabileceği ile ilgili olarak bu hadis delil kabul edilmiştir.

882- Ebû Hureyre'den nakledilmiştir:

"Bir Cuma günü Hz. Ömer hutbe okurken mescide birisi girdi. Hz. Ömer: Sizler niçin Cuma namazına böyle geç kalırsınız? deyince adam şöyle bir cevap verdi: 'Ben ezanı duyar duymaz abdest aldım ve hemen namaza geldim. (Bu cevap Hz. Ömer'in pek hoşuna gitmedi) ve "Siz Resûlullah'ın İçinizden birisi Cuma namazına gelecek olursa boy abdesti alsın, diye buyurduğunu hiç duymadınız mı?" dedi."


Açıklama


İmam Buhârî'den nakledilen asıl nüshada bu konu için bir başlık kullanılmamıştır. Bu bakımdan bir önceki konunun bir alt başlığı (fasıl) gibi düşünülebilir. 5. konunun bir önceki konuyla bağlantısı şurada ortaya çıkmaktadır: Bu rivayette 'Cuma namazına geç gidilebileceğini ve bu konuda Medineliler'in icmaı bulunduğunu iddia edenlerin1 görüşlerinin reddedilmesi gerektiğine işaret vardır. Çünkü bu rivayete göre Hz. Ömer sahâbîlerin ve Medineli tâbiûn büyüklerinin huzurunda Cuma'ya erken gelinmemesini yadırgadığını açıkça söylemiştir. Hz. Ömer'in bu tutumu Cuma namazına erken gelmenin namazın fazileti kapsamında olduğunu göstermektedir. Zira erkenden gelmenin büyük bir üstünlüğü ve önemi olmasaydı Hz. Ömer geç gelen zata herhangi bir uyarıda bulunmazdı. Cuma namazına erken gelmek sevabı bol ve faziletli bir amel olduğuna göre Cuma namazının çok faziletli ve önemli bir ibadet olduğu anlaşılacaktır.



6. Cuma Namazına Gelirken Saçlara Kokulu Yağ Sürmek


883- Selmân-ı Fârisî Resûlullah'm şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

"Cuma günü boy abdesti alıp mümkün olduğu kadar vücudunu iyice temizlemeye çalışan, ardından saçlannı yağlayan veya evinde bulunan güzel kokudan vücuduna süren ve daha sonra evinden çıkıp mescide gelerek safları yarmadan kendisine takdir edilen namazı kılan ve imamın okuduğu hutbeyi hiç sesini çıkarmadan I kimseyle konuşmadan can kulağı ile dinleyen herkesin bu Cuma ile diğer Cuma arasındaki günahları bağışlanır.[26]

884- Bir defasında Tâvûs Abdullah İbn Abbâs'a: "Bazıları Resûlullah'ın Cuma günleri cünüp olmasanız bile boy abdesti alın ve başlarınızı yıkayın. Ayrıca vücudunuza güzel koku da sürün, diye buyurduğunu söylüyorlar. Bu rivayet doğru mudur?" diye sormuş ve ondan şu cevabı almıştır: "Boy abdesti konusunda Resûlullah gerçekten de böyle buyurmuştur, fakat güzel kokuyla ilgili olarak bir şey söylediğini bilmiyorum."

885- Tâvûs'tan nakledilmiştir: "İbn Abbâs Resûlullah'ın Cuma günü boy abdesti alınmasıyla ilgili sözünü zikredince kendisine; 'Peki o gün eğer varsa eşine ait güzel koku veya yağı sürünmesi gerekir mi?1 diye sordum. Buna şöyle cevap verdi: "Bu konuyu bilmiyorum."



Açıklama


Saçların yağlanmasından maksat saçın dağınık ve çirkin görüntüsünü germektir. Resûlullah'm sdirJWm aieyt.: Pikm bu ifadesi Cuma günü süslenmenin jüzel olduğuna da İşaret etmektedir.

Hadîs-i şerifte geçen "veya evinde bulunan güzel kokudan vücuduna süren" fadesi eğer yağ bulamazsa güzel koku sürer anlamına gelir.

Resûlullah'm "bu Cuma ile diğer Cuma arasındaki günahlan bağışlanır" diye verdiği hüküm kılman Cuma ile bir önceki Cuma arasındaki günahların bağışlanacağı anlamındadır. Konuyla İlgili olarak farklı rivayetler ie mevcuttur. İbn Hibbân'ın Ebû Hüreyre'den naklettiğine göre Resûluüah şöyle buyurmuştur: "Bu Cuma ile diğer Cuma arasındaki hatta ildiği Cumanın ardından gelen üç gün boyunca işlemiş olduğu günahları başlanır." İbn Mâce'nin Ebû Hureyre'den naklettiği rivayet ise "Büyük günahlar ilenmediği sürece..." kaydını taşımaktadır. İmam Müslim de buna benzer bir vayet zikretmiştir.


Hadisten Çıkarılan Sonuçlar


1. Bir safta yan yana oturan iki kişiyi sıkıştırıp aralarına girmek ve safları ya-ırak, saftakilerin üzerinden atlayarak İleriye geçmek mekruhtur. Nitekim İmam âfiî şöyle demiştir: "Namaz kılacağı yere gidebilmek için safları yarmaktan baş-ı Çaresi olmayan kimseler bu şekilde ileriye geçebilirler. Fakat böyle bir zorun-luk yoksa safları yararak ilerlemek bana göre mekruhtur."

Buna göre hadis şu kişileri de kapsamına alır;

a. İmam

b. Ön safta yer alan ımaat müsaade etmediği halde açılan safları birleştirmeye çalışan kimseler

c. Bir ihtiyaç veya zorunluluk dolayısıyla yerinden kalkıp daha sonra aynı yere urmaya çalışan kişiler.

2. Cuma namazından önce nafile namaz kılmakta herhangi bir sakınca yok-r. Zira hadîs-i şerifte "Kendisine takdir edilen namazı kılan" Duyurulmuştur.

3. Cuma günü gün ortasında nafile namaz kılınabilir.

4. Kılman Cuma namazı ile bir önceki Cuma namazı arasında işlenen gü-hların bağışlanması hadîs-i şerifte sayılan tüm şartların yerine getirilmesine bağlıdır: Boy abdesti almak, güzelce temizlenmek, güzel koku veya yağ sürünek,

ıiz ve güzel elbiseler giymek, vakarla mescide gitmek, safları yarmamak, safta yana oturan iki kişiyi sıkıştırarak aralarına girmemek, insanlara sıkıntı vermek, nafile namaz kılmak, hutbe okunurken susmak ve faydasız boş söz veden kaçınmak.

Cuma günleri cünüp olmasanız bile boy abdesti alın ve başlarınızı yıkayın" ifadesi şu anlama gelir: Cuma günleri eğer cünüp İseniz cünüplük dolayısıyla boy abdesti alınız, fakat cünüp değilseniz Cuma namazı için boy abdesti alınız.

Bazı âlimler bu rivayete dayanarak şunu söylemişlerdir: "Cuma günü cünüplük dolayısıyla boy abdesti almak Cuma namazı için boy abdesti almak yerine de geçer, bu sırada Cuma namazı için boy abdesti almaya niyet edip etmemesi arasında söylediğimiz bu hüküm bakımından herhangi bir fark yoktur."

Ancak bu âlimlerin, görüşleri değilse bile, söz konusu rivayete dayanarak böyle bir çıkarımda bulunmaları tartışmaya açıktır. Zira bu hükme delaleti daha açık olan farklı rivayetler vardır. Zaten İbnü'l-Münzir bu hükmü destekler mahiyette şöyle demiştir: "Sahabe ve tâbiûndan pek çok âlim cünüplük dolayısıyla alınan boy abdestinin Cuma namazı için boy abdesti almak yerine geçeceğini söylemiştir." Bununla birlikte konu hakkında mezhepler arasında görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtmemiz gerekir.



7. Cuma Namazına Giderken Bulabildiği En Güzel Elbiseyi Giymek


886- Abdullah İbn Ömer'den nakledilmiştir:

"Bir gün Hz. Ömer mescidin kapısında (Utârid İbn Hâcib tarafından) satılığa çıkarılmış ipek bir elbise gördü ve Resûluüah'a Ey Allah'ın Resulü keşke şu ipek elbiseyi satın alsanız ve Cuma günleri ile heyetleri kabul ettiğiniz günlerde giyseniz!" dedi. Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu: "Bu elbiseyi ancak âhirette bundan hiçbir nasibi olmayan kimseler giyer."

Daha sonraki günlerde Resûlullah'a ipek elbiseler getirildi ve Resûlullah bunlardan birini Hz. Ömer'e verdi. Hz. Ömer:

"Ey Allah'ın Resulü, Utarid'in sattığı ipek hakkında o sözü sarf etmiştiniz ama bana giymem için bu ipeği veriyorsunuz" deyince Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Ben bu ipeği sana giyesin diye vermiyorum ki...

Bunun üzerine Hz. Ömer, Resûlullah'tan elbiseyi Mekke'de bulunan ve henüz Müslüman olmayan müşrik bir kardeşine hediye etti.[27]



8. Cuma Günü Misvakla Dişleri Temizlemek


Ebû Saîd, Resûlullah'ın misvakla dişlerini temizlediğini nakletmiştir.

887- Ebû Hureyre Resûlullah'ın ahu aleyhi ve şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

"Ümmetime veya insanlara sıkıntı verme endişesi taşımasaydım onjara her namaz Öncesinde dişlerini misvakla temizlemelerini emrederdim.[28]

888- Enes İbn Mâlik Resûlullah'ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

Misuak kullanmanız gerektiğini size o kadar çok söyledim kil..."

889- Huzeyfe şöyle demiştir: "Resûlullah geceleri namaza kalktığında ağzını misvak ile temizlerdi."


Açıklama


Ebû İshâk el-Lümd adlı eserinde şöyle demiştir: "Bu hadîs-i şerif herhangi bir şeyin yapılmasının iyi olduğunu vurgulamak üzere edilen tavsiyelerin ve verilen direktiflerin gerçekle emir olmadığını göstermektedir. Çünkü her namaz öncesinde misvakla dişleri temizlemek farz bir hüküm olmayıp menduptur."

İmam Şafiî de şöyle demiştir: "Bu hadîs-i şerif misvak kullanmanın farz olmadığını göstermektedir. Zira misvakla dişleri temizlemek farz olsaydı Resûlullah ümmetin sıkıntıya düşüp düşmemesine bakmaksızın misvak kullanmayı emrederdi."

Âlimlerin çoğunluğunun görüşü de bu yöndedir. Hatta bazı âlimler misvak 'kullanmanın sadece mendup olduğu konusunda icma bulunduğunu bile iddia etmişlerdir.

İbn şöyle demiştir: "Namaz kılmak üzere kalkınca misvak kullanmanın müstehap olmasındaki hikmet şudur: Namaz kılmak kulu Allah'a yaklaştıran bir ameldir. Dolayısıyla namaz kılarken kemâlin ve temizliğin en doruk

noktasında olmak gerekir. Zaten ibadetin / kulluğun önemi de ancak bu şekilde ortaya konabilir."


9. Başkasına Ait Misvağı Kullanmak


890- Hz. Aişe'den rivayet edilmiştir:

"Resûl-i Ekrem hasta iken Abdurrahmân İbn Ebû Bekir ziyarete gelmişti, içeriye giren Abdurrahmân'in elinde dişlerini temizlediği bir misvak vardı. Resûlullah onun elindeki misvaka bakakaldı. Ben bunu fark edince Abdurrahman'dan misvağı bana vermesini istedim. Abdurrahman'dan aldığım misvağı kırıp ucunu dişlerimle ezerek yumuşattıktan sonra Resûlullah'a verdim. Resûl-i Ekrem de göğsüme yaslanmış iken dişlerini bu misvakla temizlemeye koyuldu.[29]


Açıklama


İmam Buhârî'nin kullandığı konu başlığı ile zikrettiği rivayet birbiriyle tam olarak örtüşmektedir; rivayet ile başlık arasında tam bir mutabakat söz konusudur. Bu rivayet inşallah ayrıntılı bir şekilde Kitâbül-meğâzî'nin 83. bâbmda Resûl-İ Ekrem efendimizin vefatını açıklarken ele alınacaktır. Zira burada Resûlullah'm vefat ettiği hastalığa yakalandığı günleri anlatan rivayetin bir bölümü zikredilmiştir.

Resûlullah'm saüaiiâhu hastalığının en şiddetli dönemlerinde bile misvak kullanmaya devam etmesi, misvakla diş temizliğinin çok önemli olduğunu açık bir şekilde göstermektedir.



10. Cuma Günleri Sabah Namazlarında Hangisûreler Okunur


891- Ebû Hüreyre'den nakledilmiştir:

"Resûlullah Cuma günleri sabah namazlarında Secde suresi ile İnşân suresini okurdu."



Açıklama


Burada kasdedilen her rekatta söz konusu sûrelerden birinin okunduğudur. Bu rivayet Cuma günleri sabah namazlarında bu sûrelerin okunmasının müstehap olduğunu göstermektedir. Çünkü Ebû Hureyre'nin kullandığı ifade tarzı Resûl-i Ekrem'in bu uygulamaya hiç aksatmadan devam ettiğini veya sabah namazlarında bu iki sureyi çok sık okuduğunu hissettirmektedir.

Sabah namazlarında söz konusu sûrelerin okunmasının hikmetiyle ilgili olarak şunlar söylenmiştir: "Bu sûrelerde Hz. Adem'in yaratılışı ve kıyamet gününde yaşanacak olanlar anlatılmaktadır. Bilindiği gibi Hz. Adem Cuma günü yaratılmıştır ve kıyamet de Cuma günü kopacaktır." Bu görüş İbn Dihye'ye aittir ve konuyu çok güzel bir şekilde el-Alemu'l-meşhûr fi fezaili'l-eyyâm ve'ş-şuhûr adlı kitabında açıklamaktadır.



11. Köylerde Ve Şehirlerde Cuma Namazı Kılmak


892- İbn Abbâs'tan nakledilmiştir:

"Resûlullah'ın âteyhi ve mescidinden sonra Cuma namazı ilk olarak Bahreyn'in Cuvâsâ köyündeki Abdülkays mescidinde kılınmıştır.[30]

893- İbn Ömer'den nakledilmiştir: "Resûlullah Hepiniz (sorumluluktan olan birer) çobansınız, buyurdu."

Leys İbn Sa'd şöyle bir ek bilgi vermiştir: "Yûnus İbn Yezîd şöyle dedi: Rüzeyk İbnü'I-Hukeym İbn Şihâb'a - ki o sırada ben de onunla birlikte idim - bir mektup yazarak, Cuma namazını işi dolayısıyla bulunduğu Vâdü'l kurâ'da kıldırmasının caiz olup olmadığını sormuştu. Rüzeyk orada arazilerin ekip biçilmesi için görevlendirilmişti ve maiyetindekilerle birlikte çalışıyordu. Rüzeyk o günlerde Eyle'de (Kızıl Denizin kuzeyinde bir köy) görevli bir memurdu. İbn Şihâb cevabî mektubu yazarken ben yine oradaydım ve yazdıklarını duydum. Mektupta İbn Şihâb, Rüzeyk'e Cuma namazını kıldırmasını emrediyordu. Hatta delil olarak şu rivayeti zikretmişti:

"Salim bana Abdullah İbn Ömer'in şöyle dediğini haber verdi: Resûlullah'ın şöyle buyurduğunu işittim: Hepiniz yükümlülükleri olan birer çobansınız. Her biriniz himayeniz altında bulunan ve bakmakla yükümlü olduğunuz kişilerden ve işlerden sorumlusunuz; Devlet başkanı yönetici bir çobandır ve tebasmdan sorumludur, erkekler birer çobandır ve eşlerinden sorumludur, kadınlar birer çobandır ve ailesindekilerden sorumludur, hizmetçiler efendilerinin mallarını korumakla yükümlü birer çobandır ve korumakla yükümlü oldukları mallardan sorumludur."

Hadisin ravÜerinden Salim İbn Abdullah şöyle demiştir: "Sanırım Resûlullah şunları da söyledi: "Kişi babasının malını koruyup gözetmekle yükümlüdür ve bunlardan sorumludur. Hepiniz yükümlülükleri olan birer çobansınız ve bakmakla yükümlü olduğunuz kişilerden ve işlerden sorumlusunuz.[31]



Açıklama


İmam Buhârî'nin kullandığı bu başlık Cuma namazının köylerde değil sadece şehirlerde kılınabileceğini söyleyen Hanefîler'in görüşlerine katılmadığını göstermektedir. Bir rivayete göre Hz. Ömer Bahreynliler'e bir mektup yazarak nerede olurlarsa olsunlar Cuma namazını kılmalarını emretmiştir. Bu rivayette herhangi bir ayrım söz konusu olmadığına göre Cuma namazı hem şehirlerde hem de köylerde kılınabilecektir. Zira Hz. Ömer'in sözü her iki yerleşim yerini de kapsamına almaktadır.

Beyhakî'nin Velîd İbn Müslim'den naklettiği bir rivayete göre Velîd, Leys İbn Sa'd'a bu konuyu sormuş ve ondan şu cevabı almıştır: "Cemaat oluşturacak kadar insanın bulunduğu her yerde ister köy olsun İster şehir Cuma namazı kılınır; bu şekilde cemaat oluşturabilen kişilere Cuma namazını kılmaları emredilir. Haddizatında Hz. Ömer ve Hz. Osman dönemlerinde Mısır'da ve Mısır'ın güneyindeki köylerde yaşayan halk Cuma namazını kılardı. Zira bu iki halifenin Cuma namazının kılınmasıyla ilgili emirleri vardı ve Mısır'da yaşayan bir çok sahâbî onların emirlerine karşı çıkmamışlardı."

Abdürrezzâk'ın sahih bir senedle zikrettiği bir rivayete göre, Abdullah İbn Ömer Mekke ile Medine arasındaki kaynak suları bulunan bölgelere konan köylülerin Cuma namazını kıldıklarını görmüş ve bu durumu yadırgayıp da onların Cuma namazı kılmalarına karşı çıkan hiç kimsenin bulunmadığını belirtmiştir.

Bu konu hakkında görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Bir kural olarak şunu bilmeliyiz ki, ashâb-ı kiram arasında herhangi bir görüş ayrılığının bulunması durumunda merfû rivayetleri esas almak gerekmektedir.[32] Cuvâsâ köyü sakinleri ile ilgili rivayetten ilk bakışta anlaşılan açık anlam şudur: Abdülkays mescidi cemaati Resûlullah'tan izin aldıktan sonra Cuma namazını kılmaya başlamışlar ve O'nun emrine göre hareket etmişlerdir. Zira; a. Ashâb-ı kiram Resûlullah hayatta iken ibadetler başta olmak üzere şer'î konularda asla kendi başlarına hareket etmezlerdi. Çünkü Resûl-i Ekrem'in hayatta olduğu dönem vahyin inmeye devam ettiği dönemdir, b. Şayet köylerde Cuma namazı kılmak caiz olmasaydı bu konuyla ilgili olarak âyet-i kerîme nazil olur ve köylerde namaz kılanlar engellenirdi. Konuyla ilgili bu değerlendirme Câbir İbn Abdullah ile Ebû Saîd el-Hudrî'nin azil (cinsel ilişkide dışarıya boşalmak) uygulaması hakkındaki değerlendirmelerine benzemektedir. Onların azille İlgili açıklamaları şöyledir: Azil caizdir, zira Kur'an'm nazil olduğu dönemde ashâb-ı kiram azil yapmıştır ve bununla ilgili herhangi bir yasak hükmü gelmemiştir.

(Rüzeyk'in o dönemde Eyle'de görevli bir memur olması) Rüzeyk Ömer İbn Abdülaziz tarafından görevlendirilmiş ve Eyle'ye memur olarak tayin edilmişti, Anlaşıldığı kadarıyla Rüzeyk'in hakkında soru yönelttiği Vâdü'1-kurâ adlı yer Eyle'ye bağlı bir köydür. Zaten Rüzeyk Eyle'de Cuma namazı kıldırıp kıldırama-yacağını sormamıştır. Zira Eyle o zamanlar surlarla çevrili büyük bir şehirdir. Ancak şu anda Eyle şehri harabelerden ibarettir ve Mısır'dan gelen hacıların mola yeridir. İbn Şihâb'ın Rüzeyk'e Cuma namazını kıldırmasını emrettikten sonra zikrettiği hadisin konuyla ilgisini şu şekilde açıklayabiliriz: Herhangi bir yere yönetici (emir) olarak atanan bir kimse şer'i hükümlerin uygulanmasıyla yükümlüdür ve Cuma namazı da bu hükümler kapsamındadır. Rüzeyk de arazilerin ıslahı ve ekilip biçilmesi için çalıştığı Vâdü'1-kurâ'da yöre halkının emîridir. Bu yönüyle bölgede halkın haklarını gözetmekle yükümlüdür ve Cuma namazı da bu haklar arasındadır.

Zeyn İbnü'l-Müneyyir bu rivayetle ilgili olarak şu değerlendirmelerde bulunmuştur: "Bu rivayet herhangi bir bölgede yöre halkının idaresini yürütebilecek bir kimsenin bulunması şartıyla Cuma namazının devlet başkanının izni olmaksızın kılınabileceğini göstermektedir. Yine bu rivayetten Cuma namazlarını köylerde kılmanın mümkün olduğu sonucu da çıkmaktadır. Dolayısıyla Cuma namazının sadece şehirlerde kılınabileceğini söyleyen Hanefîler'in görüşlerine muhalif bir sonuç ortaya çıkmaktadır.

Bu rivayetten çıkarılan diğer dersler Kitâbü'l-ahkâm'ın 1. Konusunda ele alınacaktır.



12. Cuma Namazına Katılmayan Kadın, Çocuk Vb. Kişilerin Boy Abdesti Almaları Gerekir Mi?


Abdullah İbn Ömer buyurdu: "Boy abdesti Cuma namazını kılmaları farz âcip olan kimselere gerekir."

894- Abdullah İbn Ömer dedi ki: Resûlullah'ın şöyle buyurduğunu işittim:

"içinizden her kim Cuma namazına gelirse boy abdesti alsın."

895- Ebû Saîd el-Hudrî Resûlullah'ın miiniahı ve sdiem şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

"Cuma günü boy abdesti (gusül) almak ergenlik çağına giren herkese nuhtelim) gereklidir."

896- Ebû Hureyre'den radıyafehu anh nakledilmiştir: Resûlullah Bizler en son gelenleriz, fakat kıyamet gününde herkesin önünde bulunan ilkler olacağız. Hem de bizim dışımızdaki ümmetlere bizden daha Önce kitap verilmiş, bize ise onlardan sonra. Haddizatında şu içinde bulunduğumuz Cuma günü konusunda onlar görüş ayrılığına düştüler; Allah da bu günü bize lütfetti. Yahudilerin (kutsal günü olan Cumartesi) yarındır, Hıristiyanların (kutsal günü olan Pazar İse) yarından sonraki gündür" buyurdu ve sustu.

897- Sonra da şöyle dedi:

"Her Müslümanın her haftada bir gün boy abdesti alması gereklidir; o gün başını ve vücudunu iyice yıkar.[33]

898- Ebû Hureyre'den nakledilmiştir: Resûlullah şöyle buyurdu:

"Her müslümanm her haftada bir gün boy abdesti alması Allah'ın onlar üzerindeki bir hakkıdır."



13. Bâb


899- Abdullah Ibn Ömer Resûlullah'ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

Kadınların geceleri mesddlere gelmelerine müsaade ediniz.

900- Ibn Ömer şöyle demiştir:

Hz. Ömer'in eşi sabah ye yatsı namazlarını cemaatle kılmak üzere mescide gelirdi. Birisi kendisine: Hz. Ömer'in hoşuna gitmediği ve kıskanç bir erkek olduğunu bildiğin halde niçin mescide gelmek üzere dışarı çıkıyorsun? diye sorduğunda ona şöyle mukabelede bulundu: "Ömer niçin benim mescide gelmeme engel olmuyor?" Cevap bekleyen bu soruya bizzat o adamın kendisi şu cevabı verdi: "Onu engelleyen Resûl-İ Ekrem'in şu sözüdür:

Allah'ın kadın kullarının mescitlere gelmelerine engel olmayın."


Açıklama


Abdullah Ibn Ömer'in "Boy abdesti Cuma namazını kılmaları farz vacip olan kimselere gerekir" şeklindeki sözünü Beyhakî sahih bir senedle mevsûl olarak nakletmiştir. Bu rivayette şöyle bir fazlalık da bulunmaktadır: "Cuma namazı, ailesine geri dönebilecek durumda olanlara farzdır." Bu ifadenin anlamı •şudur: "Abdullah Ibn Ömer'e göre Cuma namazı, yaşadığı yere gece olmadan Önce dönebilecek durumda olan kimselere farzdır. Dolayısıyla bu mesafeden daha uzak bir yerde yaşayan kimselere Cuma namazı farz değildir."

"Kadınların geceleri mesddlere gelmelerine müsaade ediniz" emrinde geçen geceleri ifadesi ashâb-ı kiramın gündüz vakitlerinde namaza gitmeleri için eşlerine izin verdiklerini göstermektedir. Fakat Qece kötü zanna sebep olacak bir zaman dilimidir ve bu yüzden olmalı ki Abdullah Ibn Ömer'in oğlu kadınların gece mescide gitmelerine karşı çıkmış ve şöyle demiştir: "Kadınların mescidlere gitmelerine asla izin vermeyeceğiz; onların gece vaktinden yararlanarak gizli saklı işler çevirmelerine meydan vermeyeceğiz."

Yukarıdaki rivayette geçen Hz. Ömer'in eşi, cennetle müjdelenen on kişiden biri olan Saîd İbn Zeyd'in kız kardeşi Âtike bnt. Zeyd İbn Amr İbn Nüfeyl'dir.



14. Yağışlı Havalarda Cuma Namazına Gelmeyenlere Verilen Ruhsat


901- Çok yağmurlu bir günde İbn Abbâs müezzinine şu talimatı verdi: Sen (Şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın resulüdür) dedikten sonra (Haydi, herkes namaza) deme. Bunun yerine (Namazlarınızı evlerinizde kılın) de. Cemaatten bir kısmı bu durumu garipseyip birbirine bakışınca İbn Abâs şöyle dedi; "Galiba bu söylediklerimi beğenmediniz. Fakat bunun aynısını - Resûlullah'ı kasdederek benden daha hayırlı olan bir zat yapmıştı. Şüphesiz Cuma namazının kılınması kesin bir emir olan bir zat yapmıştı. Şüphesiz Cuma namazının kılınması kesin bir emirdir (azimet). Fakat ben sizi sıkıntıya sokmak istemedim. Eğer namaza gelmenizi emredecek olsaydım bu çamurların içinde bata çıka yürümek zorunda kalacaktınız." .


Açıklama


İmam Buhârî burada ibn Aliyye adıyla bilinen İsmâîl yoluyla nakledilen İbn Abbâs hadisine yer vermiştir. Zaten söz konusu rivayet İmam Buhârî'nin kullandığı konu başlığına da uygundur. Alimlerin çoğunluğunun görüşü de yağmurlu günlerde Cuma namazına gitmeme ruhsatının bulunduğu yönündedir. Bazı âlimler şiddetli yağmur İle hafif yağmurun Cuma namazına gitmeme konusunda ruhsat olabilmesi bakımından birbirinden farklı hükümlere tabî olduğunu söylemişlerdir. İmam Mâlİk'e göre ise yağmur dolayısıyla Cuma namazının terk edilmesine ruhsat verilemez. Ancak İbn Abbâs'tan nakledilen bu rivayet yağmurlu günlerde Cuma namazına gitmemenin caiz olduğunu gösteren bir delildir.

Rivayette geçen "Şüphesiz Cuma namazının kılınması kesin bir emirdir" ifadesiyle ilgili olarak İsmâîl şu değerlendirmeyi yapmıştır: "Bu sözde bir problem söz konusudur ve doğru olarak nakledilmemiştir. Zira İbn Abbâs'la ilgili bu rivayetin diğer varyantlarının çoğunda bu ifade "Şüphesiz bu (müezzinin 'Haydi herkes namaza1 şeklindeki sözü) kesin bir emirdir" tarzında gelmiştir. Çünkü müezzinin bu sözü namaza bir çağrıdır ve duyan herkesin çağrıya uyması gerekir. Şayet burada Cuma namazını kılmanın kesin bir emir olduğu anlatılmak istenseydi ezanın geriye kalan ifadelerinin terk edilmesiyle azimet hükmünün düşmemesi gerekirdi."

Ancak rivayette anlaşıldığı kadarıyla ezanın kalan kısmı terk edilmemiştir. Sadece "Haydi herkes namaza" sözünün yerine "Namazlarınızı evlerinizde kılın" ifadesi kullanılmıştır.

Ibn Abbâs'ın "Şüphesiz Cuma namazının kılınması kesin bir emirdir" şeklindeki sözünün anlamı şudur: "Eğer müezzinin, haydi herkes namaza demesine müsaade etseydim bunu duyan herkes yağmurlu havaya rağmen namaza koşacaktı. Bu da onların sıkıntıya düşmelerine sebep olacaktı. Bu yüzden ona namazlarınızı evlerinizde kılın demesini emrettim. Böylece insanlar yağmurun azimeti ruhsata dönüştüren bir mazeret olduğunu anlayacaklardı."



15. Cuma Namazının Kılınmasının Farz Olmasına Sebep Olan Uzaklık, Cuma Namazı Kimlere Farzdır?


Bu hüküm "Ey iman edenler, Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okun duğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun [34] âyetine dayanır.

Atâ şöyle demiştir: "Görevlileri ve birbirine yakın binaları olan köylerder (el-karyetü'1-câmia) birinde iken Cuma ezanı okunsa, ezanı duysan da duyma san da, bu namaza katılmak senin boynunun borcudur."

Enes İbn Mâlik kasrında iken Cuma namazlarını bazen kıldırır bazen de kıl-dırmazdi. Onun kasrı Basra'ya İki fersah uzaklıktaki ez-Zâvİye'de bulunuyordu.

902- Hz. Aişe'den nakledilmiştir:

"Resûlullah zamanında insanlar gerek evlerinden gerekse Medine'ye dört mil mesafedeki veya daha uzak bölgelerdeki yerleşim birimlerinden (avali) nöbet usulüyle Cuma namazına gelirlerdi. Bunlar namaza üstler başlan toz içinde gelirlerdi. Terledikleri İçin toz toprak vücutlarına iyice yapışırdı ve bedenlerinden ter kokusu yayılırdı. Bir defasında bunlardan birisi Resûl-i Ekrem'in yanma geldi. Ben de orada bulunuyordum. Hz. Peygambersa şahsa şöyle buyurdu: "Bari bu gün İçin iyice temizlenseniz, ne kadar iyi olur!"


Açıklama


"Ey iman edenler, Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun [35] âyeti gereğince cumhur ezanı duyan veya ezanı duyabilecek güçte olan kimselerin Cuma namazına gelmelerinin farz olduğunu söylemişlerdir. Bu bakımdan kişinin yerleşim biriminin içinde olması ile dışında bulunması arasında da bir fark yoktur. Bunun ölçüsü de İmam Şafiî'nin dediği gibi: "Ezan okuyan kişinin gür sesli olması, çevrede ezanı duymayı engelleyecek gürültünün bulunmaması ve kişinin işitme problemi olmamasıdır."

Atâ'nın görüşünü açıklarken kullandığı "ezanı duysan da duymasan da" sözü yerleşim biriminin içinde bulunanlarla ilgilidir. Ahmed İbn Hanbel bunu açık bir şekilde dile getirmiştir. Hatta İmam Nevevî bu konuda herhangi bir görüş ayrılığının bulunmadığını kaydetmektedir.

Abdürrezzâk'm İbn Cüreyc'ten naklettiği bu rivayetin farklı bir varyantında şu ek bilgi vardır; İbn Cüreyc şöyle demiştir: Atâ'ya karye-i câmîa nedir diye sorduğumda bana şu cevabı verdi: "Cidde gibi cemaati, yöneticisi (emîr), hâkimi (yargıç) ve birbirine bitişik toplu evleri olan yerleşim birimleridir."

ez-Zâviye, Haccâc İle Ibnü'l-Eş'as arasında meydana gelen büyük mücadelenin yaşandığı yerdir.

Hz. Peygamber'in "Ban bu gün için iyice temizlenseniz (ne kadar iyi olur!)" diye buyurması bir temennidir.


Bu Hadisten Çıkarılan Sonuçlar


1. Öğretmen öğrencisine çok merhametli ve şefkatli bir tarzda yaklaşmalıdır.

2. Hayırlı insanlarla birlikte aynı meclisi paylaşmadan önce güzelce temizlenmek müstehaptır.

3. Müslümanlara sıkıntı verecek her türlü tavır ve davranıştan kaçınmak gerekir.

4. Ashâb-ı kiram kendilerine zor gelse bile Resûl-i Ekrem'in saiiai- emirlerine uyma konusunda çok titiz davranırdı.



16. Cuma Namazının Vakti Güneşin Tepe Nok Tasını Geçip Batıya Doğru Kaydığı Zaman Girer (Zeval Vakti)


Hz. Ömer, Ali, Nu'mân İbn Beşîr ve Amr İbn Hureys'in bu görüşte olduğu nakledilmiştir.

903- Hz. Âişe şöyle demiştir: "Asr-ı saadette insanlar kendi işlerini kendileri görürdü. Cuma namazına da (üstlerini başlarını değiştirmeden) işlerini bırakıp aynı halde gelirlerdi Bu yüzden kendilerine: "Keşke boy abdesti alsanız, yıkansanız" denildi.[36]

904- Enes İbn Mâlikten nakledilmiştir: "Hz. Peygamber Cuma namazını güneş tepe noktasını geçip batıya doğru kayınca kıldırırdı."

905- Enes İbn Mâlik şöyle demiştir: "Biz Cuma namazını biraz erken kılar ve daha sonra kaylûle (öğleden sonraki gündüz) uykusuna yatardık.[37]


Açıklama


İmam Buhârî burada konu hakkında farklı bir görüş bulunmasına rağmen Cuma namazının vaktinin girişini kesin bir dille ifade etmiştir. Bu da farklı görüş beyan edenlerin delillerinin zayıf olmasından ileri gelmektedir.

(Hz. Ömer, Ali, Nu'mân İbn Beştr ve Amr İbn Hureys'in bu görüşte olduğu nakledilmiştir)

Hz. Ömer ile İlgili rivayet: İbn Abbas'tan nakledilmiştir: "Cuma günleri güneş tepe noktasını geçip batıya doğru meyledince Hz. Ömer minbere çıkar ve sonra otururdu."

Hz. Ali ile ilgili rivayet: "İbn Ebû Şeybe'nin sahih bir senedle naklettiği bir rivayete göre Ebû İshâk, Hz. Ali'nin arkasında güneş tepe noktasını geçip badya meylettikten sonra namaz kıldığını söylemiştir."

Nu'mân İbn Beşîr ile ilgili rivayet: İbn Ebû Şeybe'nin sahih bir senedle naklettiğine göre Semmâk İbn Harb şöyle demiştir: "Nu'mân İbn Beşîr bize güneş tepe noktasını geçip batıya meylettikten sonra Cuma namazını kıldırdı." İbn Ebû Şeybe Nu'mân'ın Yezîd İbn Muâviye'nin hilâfetinin başlarında Küfe emîri olduğunu söylemiştir.

Amr İbn Hureys hakkındaki rivayet: İbn Ebû Şeybe'nin sahih bir senedle naklettiğine göre Velîd İbnü'l-'îzâr şöyle demiştir: "Cuma namazını Amr İbn Hureys'ten daha güzel kıldıran hiç kimse görmedim. O Cuma namazını güneş tepe noktasını geçip batıya meyledince kıldırırdı."

İmam Buhârî Hz. Aişe'den nakledilen rivayette geçen fiiline dayanarak Cuma namazının zevalden sonra kılındığı sonucunu çıkarmıştır. Çünkü bu fiil daha önce de açıklandığı gibi pek çok dilciye göre zevalden sonraki yürüyüş için kullanılır.

Hz. Peygamber Cuma namazını güneş tepe noktasını geçip batıya doğru kayınca kıldırırdı" ifadesi Resûlullah'm Cuma namazlarını devamlı olarak güneş tepe noktasından batıya kayınca kıldırdığını göstermektedir.



17. Cuma Günü Hava Çpk Sıcak Olursa Namaz Hangi Vakitte Kılınır?


906- Enes İbn Mâlik, Cuma namazını kasdederek şöyle demiştir: "Resûlullah hava çok soğuk olursa namazı vakit girer girmez kılardı. Havanın aşırı sıcak olması durumunda ise namazı kılmak için hararetin geçip serinliğin düşmesini beklerdi."

Yunus İbn Bükeyr dedi: Ebû Halde bize bu rivayeti mutlak oiarak nakledip Cuma namazı kaydını zikretmedi:

Bişr İbn Sabit dedi: Ebû Halde bize anlattı: "Bir defasında Cuma İmamı bize namazı kıldırmış ve sonra Enes İbn Mâlik'e, Resûluliah'ın öğle namazını nasıl kıldırdığını sormuştu."



Açıklama


Zeyn İbnü'l-Müneyyir şöyle demiştir: "Konu hakkındaki hüküm kesin olmadığı halde İmam Buharı, Cuma namazının aşın sıcak havalarda serinlik vaktinde kılınması gerektiği hükmüne meyletmiştir. Çünkü rivayette geçen "Cuma namazını kasdederek" kaydı yoruma açıktır:

a. Bu ifade hadisi nakleden tabiî Ebû Halde'nin (Hâlİd İbn Dînâr) olaydan anladığı bir açıklama cümlesi olabilir.

b. Bu kayıt nakledilen rivayette mevcuttur fakat râvî Cuma namazının da öğle namazıyla aynı kategoride olduğu hükmünü tercih etmiştir. Çünkü Cuma namazı ya öğle namazı İle öğle namazına ek namazların bütünüdür ya da öğle namazının yerine geçer. Zaten Basra yöneticisinin Enes İbn Mâlik'e "Resûlullah öğle namazını nasıl kıldınrdı?" diye sorması ve Enes'in bu soruyu hiç yadırgamadan söz konusu cevabı vermesi de bu yorumu desteklemektedir."

Zeyn İbnü'l-Müneyyir'in başka bir yerdeki ifadesi de şöyledir: "Cuma namazının serinlik vaktinde kılınabileceği bu rivayetten anlaşıldığına göre, zeval vaktinden önce kılınamayacağı hususu da anlaşılmış olur. Çünkü Cuma namazını zeval vaktinden önce kılmak mümkün ve caiz olsaydı sıcakların iyice artması namazın geciktirilmesine sebep olmazdı. Aksine zevalden önce kılınarak bu görev îfa edilirdi. Fakat bu yapılmayıp namaz geciktirilmiştir. Dolayısıyla zevalden önce kılınabileceğini söyleyen görüşe delil olmaz."

İbn Battal Cuma namazının zevalden önce kılınmasının caiz olduğunu söyleyenlere muhalif olmuş ve bu rivayeti esas alarak Cuma namazının vaktinin öğle namazının vaktiyle aynı olduğunu söylemiştir. Çünkü Enes İbn Mâlik'in cevabı da her iki namazın vaktinin aynı olduğunu göstermektedir.

Bu rivayet namaz kılan bir kimsenin her türlü şüpheden uzak tutulması gerektiğini de göstermektedir. Bu şekilde onun namazını huşu içinde kılması sağlanacaktır. Zira sıcakların çok şiddetli olduğu zamanlarda serinlik vaktinin girmesi beklenmiştir.



18. Cuma Namazına Yürümek


Hemen Allah'ı anmaya koşun [38] âyeti ve âyette geçen (ve koşun diye tercüme edilen) ,^-JI kelimesinin amel ve gitmek anlamına geldiğini söyleyenler.

Abdullah İbn Abbâs şöyle demiştir: "Bu vakit girdiğinde alışveriş yapmak haram olur."

Atâ şöyle demiştir: "Bu vakitte her türlü iş ve meslek ile uğraşmak haram olur."

İbrahim ibn Sa'd İmam ez-Zührî'nin şöyle dediğini nakletmiştir: "Müezzin Cuma ezanını okuduğunda kişi yolcu olsa bile namazı kılması boynunun borcudur."

907- Ubâde İbn Rufâa'dan nakledilmiştir: "Bir defasında ben Cuma namazına giderken Ebû Abs arkamdan yetişti ve şunları söyledi: Ben ResûluUah'ın

"Kimin ayaklan Allah yolunda tozlanırsa Allah (c.c) o kişiyi cehenneme haram kılar.[39] buyurduğunu işittim.

908- Ebû Hureyre'den nakledilmiştir: "Resûlullah'ın şöyle buyurduğunu İşittim:

"Namaz için kamet getirildiğinde namaza aceleyle koşarak gelmeyin. Tam bir vakar ve sükûnet içinde yürüyerek gelin; yetişebildiğiniz kadarını kılın, yetişemediğiniz kısmı ise daha sonra tamamlayın."

909- Ebû Katâde, Resûlullah'ın şöyle buyurduğunu nak-letmiştir:

"Beni görünceye kadar ayağa kalkmayın ve üzerinizde tam bir vakar ve sükûnet olsun."



Açıklama


Ibnü'l-Müneyyir şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hakk Cuma namazını farz kılan âyette hem namaza koşmayı emretmiştir hem de bu vakitte alışveriş yapılmasını yasaklamıştır. Bu da âyette geçen koşmak kelimesinin amel ve itaat anlamına geldiğini göstermektedir. Çünkü âyette âhirete yönelik bir amel ile alışveriş ve diğer iş kolları gibi dünyevî ameller birbiriyle karalaştırılmıştır. Özetle söylemek gerekirse burada emredilen âhiret işine koşmak olduğu halde buna karşılık yasaklanan dünyevî işlere koşmaktır."

İmam Buharı bu konu başlığı altında "Namaza aceleyle koşarak gelmeyin. Tam bir vakar ve sükûnet içinde yürüyerek gelin" hadisine de yer vermiştir. Maksadı ise âyette emredilen koşmak ile hadiste yasaklanan koşmanın birbirinden farklı olduğuna işaret etmektir. Zira âyetteki koşun emri, gidin anlamında tefsir edildiği halde hadisteki koşmak kelimesine aceleyle yürümek anlamı verilmiştir. Nitekim hadîs-i şerîfte de koşmak yerine vakar ve sükûnet içinde yürüyerek namaza gidilmesi emredilmiştir.


Cuma Ezanı Okunurken Alışveriş Yapmak


İbn Abbâs'ın "bu vakit girdiğinde alışveriş yapmak haram olur" diye ifade ettiği görüş, namaz için ezanın okunduğu zamanı anlatır. Alimlerin çoğunluğu da bu görüştedir; ezan okunduğu zaman alışveriş yapmak haramdır. Fakat bu âlimlere göre söz konusu ezan imam hutbeye çıkınca okunan ezandır ve bu ezan okununca alışveriş haram olur. Çünkü Resûl-i Ekrem zamanında okunan ezan sadece bu ezandır. Dolayısıyla burada güneş tepe noktasından batıya doğru kaydığında okunan ezan söz konusu değildir; bu durumda yapılan alışveriş mekruh olmakla birlikte caizdir.

Hanefîler'e göre bu alışveriş mutlak olarak mekruhtur ve haram değildir.

Fakat bu konuda görüş ayrılığına düşülen bir nokta vardır: Ezan okunduğunda alışveriş yapmak haram olmakla birlikte yapılan alışveriş geçerli (sahih) midir? Bu soruya olumlu cevap veren âlimler bulunduğu gibi alışverişin geçersiz olduğunu söyleyenler de vardır. Bu konudaki görüş ayrılıkları "Bir konu hakkındaki yasaklama (nehy) mutlak olarak fesadı gerektirir mi gerektirmez mi?" şeklinde ifade edilen usul meselesine dayanmaktadır.

Atâ'nın "Bu vakitte her türlü iş ve meslek ile uğraşmak haram olur" şeklinde İfade edilen görüşü Ebû Humeyd'in tefsirinde mevsûl olarak zikredilmiştir: "Cuma namazı için ezan okunduğu zaman boş işlerle uğraşmak, alışveriş yapmak, her türlü iş ve meslek ile uğraşmak, yatmak, cinsel ilişkide bulunmak ve yazı ile meşgul olmak haramdır." Alimlerin çoğunluğunun görüşü de bu yöndedir.


Yolcunun Cuma Namazı Kılması


İbrahim İbn Sa'd'ın Zührî'den naklettiği: "Müezzin Cuma ezanını okuduğunda kişi yolcu olsa bile namazı kılması boynunun borcudur" şeklindeki görüş hakkında İbnü'l-Münzir: "Bu, ilim ehli arasında adeta üzerinde görüş birliği bulunan bir meseledir. Çünkü Zührî'nin bu görüşü hakkında farklı yorumlar vardır. Şihâb ez-Zührî'nin görüşüyle ilgili farklı yorumlar şöyledir:

a. İbn Şihâb'ın bu sözü "Yolcuya Cuma namazı yoktur" diye de nakledilmiş-r. Buna göre İbn Şihâb, yolcuya Cuma namazı kılmak vacip değildir demek ;te mistir.

b. İbn Şihâb'ın bu sözü yukarıda zikredildiği gibi "Namazı kılması boynunun orcudur" diye rivayet edilmiştir ve dolayısıyla Cuma namazını kılmanın uistehap olduğu kasdedilmiştir.

c. Burada özellikle bir kimsenin yolcu iken Cuma namazı kılman bir yerle-m birimine vardığında ezanı duyup namazı kılması kasdedilmiştir. Bu yönüyle olcunun mutlak olarak Cuma namazını kılması gerektiği ve gelip geçerken uğ-ıdığı bir şehirde zeval vaktinden önce yolculuğa çıkmasının haram olduğu so-ucu çıkarılamaz.

Öyle anlaşılıyor ki İmam Buhârî'nin tercih ettiği ihtimal de bu son ihtimaldir, aten İmam Buhârî'nin Cuma namazının farz olduğunu ortaya koyan âyeti mutk olarak zikretmesi yani yolcu ile mukîm arasında herhangi bir ayırıma gitme-ıesi de bu görüşümüzü desteklemektedir.

İbnü'l-Münzir, Resûlullah'ın «ibikkı ve seik.n Arafat'ta Cuma günü Öğle ve indi namazlarını cem ederek kıldığına dair rivayete dayanarak yolcudan Cuma amazının düşeceğini söylemiştir. Gerçekten de bu rivayetteki Resûlullah'm fiili yolcunun Cuma namazı kılmakla yükümlü olmadığını gös-rmektedîr ve bu sahih bir uygulamadır. Ancak bu hüküm benim yukarıda zik-ttigim İhtimalin dikkate alınamayacağını göstermez. Zira aralarında herhangi r karşıtlık söz konusu değildir.

İbn Reşîd konu hakkında şu değerlendirmede bulunmuştur: "Yolcuya Cuma ımazının gerekli olmaması hükmündeki İncelik şudur; Yolcu gideceği yere aşma amacında olduğu için namaza telaşlı bir şekilde gidecek ve aceleyle na-azmı kılacaktır. Bu da namaza giderken vakar ve sükûnet içinde gitme emrine rstir."

I Burada İmam Buhârî Cuma namazına koşmak ile diğer namazlara koşmak asında bir fark bulunduğunu muhataplanna hissettirmeye çalışmıştır. Zira di-:r namazlara koşarak aceleyle gitmek kişiyi yorduğu İçin namaza başlandığı ida nefes nefese kalmaya yol açar. Bu ise kişinin namazı huşu içinde kılmasına gel olur. Fakat Cuma namazına koşmak bundan farklıdır. Çünkü Cuma celati genel olarak henüz namaz için kamet getirilmeden önce mescide ulaşır ve ilenmeye, dolayısıyla nefesini toparlamaya fırsat bulur. İşte İmam Buhârî bu ayetleri zikrederken Cuma namazı ile diğer namazlar arasındaki ayırıma dikkat çekmek İstemiş fakat aralarında şöyle bir ortak nokta bulunduğunu vurgulamaya çalışmıştır: "Kişinin namaza giderken üzerindeki vakarın kaybolmasına yol açan her hareketten kaçınılmalıdır ve bu yönüyle Cuma ile diğer namazlar arasında fark yoktur."

Allah her şeyin en doğrusunu bilir.



19. Cuma Namazında Safta Bulunan Ikı Kışının Arasına Girmemek


910- Selmân-ı Fârisî Resûlullah'm şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

Cuma günü boy abdesti alıp mümkün olduğu kadar vücudunu iyice temizlemeye çalışan, ardından saçlarını yağlayan veya evinde bulunan güzel kokudan vücuduna süren ve daha sonra mescide gelerek saf olan cemaatten iki kişinin arasına girmeden kendisine takdir edilen namazı kılan ve imamın okuduğu hutbeyi hiç sesini çıkarmadan can kulağı ile dinleyen herkesin bu Cuma ile diğer Cuma arasındaki günahları bağışlanır,"


Açıklama


İmam Buhârî konu başlığını bu şekilde koymuş fakat safları yararak iki kişinin arasına girmenin hükmünü açıklamamıştır. Bununla birlikte âlimlerin çoğunluğuna göre böyle bir davranışın mekruh olduğu nakledilmiştir. İbnü'l-Münzir ise bunun haram olduğunu söylemiş ve İmam Nevevî Zeuâidü'r-Ravza adlı eserde bu hükmü kesin bir ifade ils dile getirmiştir. Alimlerin çoğuna göre saf olan İkî kişinin arasına girmek tenzîhen mekruhtur.

İbnü'l-Müneyyir konuyla ilgili olarak şu değerlendirmede bulunmuştur: "İki kişinin arasını ayırmak ifadesi şu anlamlara gelebilir;

a. İki kişinin arasına girip oturmak,

b. Bu kişilerden birisini çıkarıp onun yerine oturmak,

c. İki kişinin arasını ayırıp sadece ileriye geçmek. Fakat bu son anlam esas alındığında safların arasından ileriye geçmeye çalışan kimsenin ayaklarını oturan cemaatin baş veya omuz hizasına kadar kaldırmak durumunda kalacağı kesindir. Bu durumda söz konusu şahsın ayağına bulaşmış olan herhangi bir şeyin cemaatin elbiselerine sürünebileceğin! düşünebiliriz. İşte bu şekilde safları yararak ilerlemek mekruhtur. Bununla birlikte öndeki saflarda boşluk bulunması durumunda ileriye geçmeye çalışan kişi açısından günah yoktur. Zira önce gelen cemaat safları doldurmadığı için kusurlu davranmıştır ve bu şahıs onların kusurunu örtmüş olacağı için bağışlanır."



20. Bir Kimse Cuma Namazı İçin Mescidde İken Müslüman Kardeşini Kaldırıp Onun Yerine Oturmamalıdır


911- İbn Ömer'in şöyle dediği nakledilmiştir:

"Resûlullah bir kimsenin kardeşini kaldırarak onun yerine oturmasını yasaklamıştır."

Bu rivayeti nakledenlerden İbn Cüreyc, İbn Ömer'den nakilde bulunan Nâfi'e: "Cuma namazında mı?" diye sorunca ondan: "Hem Cuma namazında hem de diğer namazlarda.[40] cevabını almıştır.


Açıklama


İmam Buhârî bu konu başlığını Cuma namazı ile kayıtlayarak vermiştir. Aslında İmam Müslim'in Ebü'z-Zübeyr yoluyla Câbir İbn Abdullah'tan naklettiği ve bu kaydı taşıyan sahih bir rivayet bulunmaktadır. Fakat İmam Buhârî bu rivayeti şartlarına uymadığı için almamıştır. Hadis şöyledir: "İçinizden hiç kimse Cuma namazında kardeşini perinden kaldırıp sonra da onun yerine oturmasın. Bunu yapacağına biraz daha sıklasın, yer açın desin."

Bu hadîs sonradan gelen cemaatin izin aldıktan sonra oturmakta olan kimselerin arasından geçerek ilerlemesinin mekruh olmadığını göstermektedir; izin almak mekruh hükmünün kalkması anlamına gelir. Hadiste geçen "kardeşini yerinden kaldırmasın" İfadesi hakkında şunları söylemek mümkündür: a. Sonradan gelen kimse bunu kibrinden dolayı yapıyorsa çok çirkin bir davranışta bulunmuş olur, b. Kendini beğenen, bencil bir adam olduğu için böyle davranıyorsa daha kötü bir tavır sergilemiş demektir.



21. Cuma Ezanı


912- Sâib İbn Yezîd'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Hz. Peygamber Hz. Ebû Bekir ve Ömer dönemlerinde Cuma ezanı imam minbere çıkıp oturduğunda okunurdu. Fakat Hz. Osman halife olduğunda Medine'de İnsanlar çoğalıp nüfus arttığı için Zevrâ denen yerde üçüncü ezanın ek olarak okunmasını kararlaştırdı.[41]


Açıklama


İmam Buhârî'nin kullandığı bu konu başlığı Cuma ezanına ne zaman başlanacağı ile ilgilidir.

İbn Hüzeyme'nin Ebû Âmir yoluyla İbn Ebi'z-Zi'b'den naklettiği aynı konuyla ilgili rivayetin ifadeleri bundan farklıdır: "Allah Teâlâ'nın Kur'ân-ı Kerîm'de Cuma namazı için zikrettiği ezanın başlama zamanı... idi." Yine İbn Hüzey-me'nin Vekî' yoluyla İbn Ebi'z-Zi'b'den naklettiği aynı konu hakkındaki başka bir rivayet de şöyledir: "Hz. Peygamber Hz. Ebû Bekir ve Ömer zamanlarında Cuma günleri iki ezan okunurdu." İbn Hüzeyme şöyle demiştir: "Bu rivayette geçen iki ezan ifadesi İmam minbere çıkınca okunan ezan İle farzdan önce getirilen kameti anlatır." Burada genelleme {tağlîb) yoluyla kamete de ezan adı verilmiştir veya her İki uygulama da namaza çağrı anlamı taşıdığı İçin iki ezan İfadesi kullanılmıştır.


Cuma Namazı İçin Ek Ezan Uygulamasının Başlatılması


"Hz. Osman üçüncü ezanın ek olarak okunmasını kararlaştırdı" İfadesi Vekîin İbn Ebi'z-Zi'b'den naklettiği rivayette şu şekilde geçmektedir: "Hz. Osman birinci ezanın okunması talimatını verdi." Aslında bu iki rivayet arasında herhangi bir çelişki yoktur. Çünkü Hz. Osman'ın ezan eklediğine dair rivayeti esas alırsak bü üçüncü ezan olacaktır fakat söz konusu ezanın imam minbere çıkınca okunan'ezan ile kametten önce okunduğunu dikkate alırsak bu ezan ilk ezan olacaktır.

(Zevrâ denen yerde...) Bu ifade İbn Hüzeyme ile İbn Mâce'nin İbn İshâk yoluyla Zührî'den naklettiği rivayette şu şekilde geçmektedir: "Hz. Osman üçüncü ezanın pazar yerinde Zevrâ adı verilen bir evin çatısında okunması talimatını verdi." İmam Müslim'in naklettiği bir rivayet de Zevrâ'nın Medine pazarında bulunan bir yer olduğunu göstermektedir: "Resûl-i Ekrem ile ashabı Zevrâ'da bulunuyorlardı. Zevrâ Medine pazarında bir yerin adıdır." İbn Ebû Şeybe Abdullah İbn Ömer'in şöyle dediğini nakletmiştir: "Cuma günü okunan ilk ezan sonradan getirilmiş yeni bir uygulamadır (bidattir)." İbn Ömer'in bu sözü iki şekilde de yorumlanabilir. Buna göre şunları söyleyebiliriz;

a. İbn Ömer bu uygulamayı yadırgadığını ve kabul etmediğini ifade etmek istemiştir,

b. Böyle bir uygulamanın Resûlullah zamanında olmadığını vurgulamak istemiştir. Zira Resûl-i Ekrem zamanında olmayan her türlü uygulama ve görüş bid'at kapsamına girer.

Bazı bölgelerde Cuma namazının vakti girmeden önce insanları namaza çağırmak amacıyla zikirler ve salât ü selâmlar ihdas edildiğini biliyoruz. Fakat'bu uygulama yerine selef-i sâlihînin üçüncü ezan uygulamasını devam ettirmek ve onlara uymak daha iyidir.



22. Cuma Namazı İçin Tek Müezzin Görevlendirilmesi


913- Sâib Ibn Yezîd'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Cuma günü ek olarak üçüncü, ezan okunması uygulamasını başlatan Hz. Osman'dır. O dönemde Medine'de nüfus arttığı için Hz. Osman böyle bir uygulamayı başlatmak zorunda kalmıştı. Daha önceleri Resûlullah'ın sav sadece bir müezzini vardı ve Cuma ezanı imam minbere çıkıp oturunca okunurdu."



23. Minberde Oturan İmam, Müezzin Ezanı Okuduğu Zaman Okunan Ezana Mukabelede Bulunur


914- Ebû Ümâme İbn Sehl İbn Hanîfin şöyle dediği nakledilmiştir:

"Muâviye İbn Ebû Süfyân'ın minberde iken okunan ezana mukabelede bulunduğunu işittim. Müezzin, Allah en büyüktür, Allah en büyüktür dediğinde Muâviye de, Allah en büyüktür, Allah en büyüktür diyordu. Müezzin, şehadet ederim ki Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur, dediğinde Muâviye, ben de, diyordu. Müezzin, şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın Resulüdür, dediğinde Muâviye aynı şekilde, ben de, diye mukabele ediyordu. Müezzin ezanı bitirince Muâviye cemaate şöyle hitap etmişti: "Ey insanlar, ben Resûl-i Ekrem'in işte bu minberde iken ezan okunduğunda şu anda benden işitmiş olduğunuz ifadeleri aynen tekrar ettiğini kesinlikle duydum."


Bu Rivayetlerden Çıkarılan Sonuçlar


1. İmam minberde iken bile halka ilim öğretmeli ve cemaat de bu bilgileri almalıdır.

2. İmam - Hatip minberde iken müezzinin okuduğu ezana mukabelede bulunabilir.

3. Müezzine mukabelede bulunan kişinin ezan ifadelerini aynen tekrar etmek yerine "Ben de" gibi ifadeler kullanması yeterli olur.

4. Hutbeye başlamadan önce konuşmakta herhangi bir sakınca yoktur.



24. Ezan Okunurken Minberde Oturmak


915- İbn Şihâb, Sâib İbn Yezîd'in kendisine şu bilgiyi haber verdiğini nak-letmiştir: "Medine'de mescide gelenlerin sayısı artınca Cuma günü ikinci ezan okunması talimatını Hz. Osman vermişti. Halbuki daha önce Cuma ezanı imam minbere çıkıp oturunca okunurdu."


Açıklama


Zeyn İbnü'l-Müneyyir, İmam Buhârî'nin kullandığı bu başlığın "Ezan okunurken minberde oturmak meşru değildir" diye görüş beyan bazı Kûfe'li bilginlere cevap niteliğinde olduğunu belirtmiştir. Fakat İmam Mâlik, Şafiî ve âlimlerin çoğunluğuna göre ezan sırasında minberde oturmak sünnettir.

Zeyn İbnü'l-Müneyyir bu hükmün hikmetini şöyle açıklamıştır: "İmamın minberde oturması cemaat arasındaki fısıltıların ve konuşmaların kesilmesini, cemaatin hutbeyi dinlemek için hazır hale gelmesini ve okunacak zikrin tam bir gönül huzuru içinde ve zihinde farklı düşünceler olmadan dinlenmesini sağlar."



25. Ezanın Hutbeden Önce Okunması


916- Sâib İbn Yezîd şöyle demiştir: "Cuma günleri ezanın okunma vakti Hz. Peygamber Hz. Ebû Bekir ve Ömer dönemlerinde imamın

hutbe için minbere çıkıp oturduğu an idi. Daha sonra Hz. Osman halife olunca insanlar çoğaldığı için üçüncü ezanın okunması talimatını verdi. Bu ezan da Zevrâ denen yerde okunuyordu. İşte onun bu talimatı daha sonra yerleşik bir uygulama haline geldi."



26. Hutbenin Minberde Okunması


Enesİbn Mâlik, Resûlullah'ın minberde hutbe okuduğunu söylemiştir.

917- Ebû Hâzim İbn Dinar'dan nakledilmiştir: "Resûlullah'ın minberinin hangi ağaçtan yapıldığı konusunda görüş ayrılığına düşen bir kesim Sehl İbn Sa'd es-Sâidî'ye gelerek minberin neden yapıldığını sordular. Sehİ onlara şu cevabı verdi: "Allah'a yemin ederim ki, ben bu minberin hangi ağaçtan yapıldığını, mescide konduğu ilk günü ve Resûl-i Ekrem'in iaiiaibhu aieyt üzerine oturduğu ilk günü çok iyi biliyorum. Hz. Peygamber kölesi marangozlukla meşgul olan bir kadına - Sehl bu kadının kim olduğunu söylemişti haberci göndererek, 'Kölene söyle insanlara hitap ettiğim zaman üzerine oturacağım bir minber yapsın' diye emir buyurmuştu. Kadın da kendisine söylendiği gibi kölesine bu minberi yaptırdı. Köle Resûlullah'm istediği minberi ormandan temin ettiği ılgın ağacından yapmış ve getirmişti. Kadın bu minberi daha sonra Resûlullah'a gönderdi ve minber Hz. Peygamber'in istediği yere kondu, işte ben Re-sût-i Ekrem'in bu minber üzerinde namaz kıldığını ve yine minberin üzerinde iken tekbir getirdiğini gördüm. Sonra minberden inmeden rükû etmişti ve ardından geri geri çekilerek minberden inmişti. Bu şekilde geriye çekildikten sonra minberin ilk basamağının dibine secde etmiş ve ardından aynı uygulamayı tekrar etmişti.

Resûlullah diem namazı bitirince insanlara dönerek şöyle buyurdu:

"Ey insanlar, ben bu şekilde namaz kıldım ki bana viyasınız ve benim namazımın nasıl olduğunu öğrenesiniz.

918- İbn Enes, Câbir Ibn Abdullah'ın şöyle dediğini bizzat işittiğini anlatmıştır:

"Resûlullah'm hutbe sırasında üzerinde durduğu bir hurma kütüğü vardı. Fakat Resûl-i Ekrem için bir minber kurulup artık kütüğe ihtiyaç kalmayınca kütükten gebe develerin doğum anındaki iniltilerine benzer sesler duyduk. Hz. Peygamber minberden inip kütüğün üzerine elini koyunca iniltiler kesildi."

919- Sâlim'den gelen bilgiye göre babasının, Resûlullah'm üzerinde hutbe îrad ederken: "Kim Cuma namazına gelirse boy abdesti alsın da öyle gelsin!" diye buyurduğunu işitmiştir.



Açıklama


İmam Buhârî'nin kullandığı bu konu başlığı minber üzerinde hutbe okumanın meşru olduğunu göstermektedir. Burada hutbeyi Cuma namazı kaydını koymaksızm zikretmesi diğer hutbeleri de aynı hüküm kapsamına sokma amacı taşır.

Sehl'in muhataplarına nakilde bulunurken yemin etmesi dinleyicilerde konu hakkında oluşacak kanaati pekiştirmeye yöneliktir.

Kasım Ibn Asbağ'ın naklettiği bir rivayette yukarıda söz konusu edilen marangoz kölenin adı zikredilmiştir. Bu rivayeti Abbâs İbn Sehİ babası Sehl'den nakletmiştir: "Resûlullah hutbeleri bir kütük üzerinde okurdu. İnsanların sayısı artınca ashâb-ı kiram Hz. Peygamber'e "Kendinize bir minber edinseniz çok iyi olur" diye bir teklifte bulundular. İşte bu teklifin yapıldığı dönemde Medine'de sadece bir marangoz vardı ve adı da Meyrnûn idi."

Resûluliah minberin en üst basamağı üzerinde namaz kılmıştı ve yönünü kıbleden çevirmeden geri geriye çekilerek İnmişti. Bu şekilde geri geriye çekilmesinin sebebi de zaten kıbleden yüzünü çevirmeme isteğidir. İndikten sonra secde ettiği mekan ise minberin ilk basamağının dibidir.


Bu Rivayetten Çıkarılan Sonuçlar


1. Resûl-i Ekrem sol arka saflarda bulunan cemaatin kendisini görmelerini sağlamak amacıyla minberin en üst basamağında namaz kılmıştır.

2. Bir kimse alışılmışın dışında bir uygulamaya başvurursa bunun hikmetini ve gerekçesini yakınlarına, arkadaşlarına açıklamalıdır.

3. İster devlet başkanı (halife) olsun, isterse olmasın hutbe okuyan herkesin minberin üzerine çıkması meşrudur.

4. Cemaate namazın nasıl kılınacağı uygulamalı olarak öğretilebilir.

5. Namazda namazı bozmayacak kadar az bir harekette bulunmanın (amel-i yesîr) bir sakıncası yoktur. Hareket fazla olduğu halde birbirinden farklı ise yine namazı bozmaz.

6. Hatibin görülmesine ve sesinin daha rahat duyulmasına imkan sağladığı için minber edinmek iyi bir uygulamadır.

7. Yeni bir şey edinildiğinde bir şükür ifadesi olarak veya o şeyin bereketli olmasını dileyerek (teberrüken) namaz kılmak müstehaptır, güzel bir davranıştır.

8. Hatip minber üzerinde hutbe îrad ederken cemaate şer'î hükümleri öğretmelidir.

(Gebe develer diye tercüme ettiğimiz) kelimesini Cevheri şu şekilde açıklamıştır: "Bu kelime kelimesinin çoğuludur ve on aylık gebe olan develer için kullanılır. On aydan sonra doğum yapana kadar bu develere denir.

9- Hatibin bu müddet içinde minber üzerinde oturması bu bâbda kasde-dilen husus olup, hatibin minber üzerinden halka dinin ahkâmını öğretmesinin gerekliliği anlatılmaktadır.


27. Hutbe Ayakta Okunur


Enes İbn Mâlik şöyle demiştir: "Resûlullah olduğu halde bize hutbe îrad ederken..."

920- İbn Ömer'in şöyle dediği nakledilmiştir:

"Sizin tıpkı bugün yaptığınız gibi Resûlullah ayakta olduğu halde hutbe îrad ederdi. Sonra biraz oturur ve ardından geri kalkardı.[42]



Açıklama


İbnü'l-Münzir konuyla ilgili olarak şu bilgiyi kaydetmiştir; âlimlerin çoğunluğuna göre imamın hutbe okurken ayakta durması şarttır. Bir rivayete göre Ebû Hanîfe hutbe sırasında ayakta durmanın bir gereklilik/farz değil, bir sünnet olduğunu söylemiştir. İmam Mâlik'ten nakledilen görüş ise, hutbe okurken ayakta durmayı mutlak farz kabul ettiği yönündedir; buna göre imam, oturarak hutbp okursa günahkâr olur fakat hutbe geçerlidir. Diğer başka âlimlere göre ise hut1 sırasında ayağa kalkmak tıpkı namazda olduğu gibi ayakta durabilecek kadaı' sağlıklı ve güçlü olan imamlar İçin farzdır.

Ayakta durmanın farz olduğunu söyleyen çoğunluğun delilleri aşağıdaki gibidir:

a. Câbir İbn Semure'den nakledilen rivayet.

b. Ka'b İbn Acre'den nakledilen rivayet: Bir gün Ka'b İbn Acre mescide girdi ve Abdurrahmân İbn Ebü'l-Hakem'in oturarak hutbe irad ettiğini gördü. Onun bu tutumunun yanlış olduğunu İfade ederek "Seni öylece ayakta bıraktılar [43] âyetini okudu. îbn Hüzeyme de bu rivayet şu ifadelerle nakîetmiştir: "Ka'b şöyle dedi: Ben böyle bir gün ömrümde görmedim. Birisi Müslümanlara imamlık yapıyor ve oturduğu yerde hutbe okuyor, olacak şey değil!" Ka'b bu sözlerini iki defa tekrar etmiştir.

c. İbn Ebû Şeybe Tâvûs'un şöyle dediğini nakîetmiştir: "Resûl-i Ekrem Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Osman «ev hutbe îrad ederken ayakta dururlardı. Minberde oturarak hutbe okumaya başlayan ilk kişi Muâviye'dir.

d. Resûlullah hutbe okurken devamlı olarak ayakta dursa muştur.

e. İki hutbe arasında oturmak Resûl-i Ekrem'in bir uygulamasıdır. İki hutbeyi birbirinden ayırmak maksadıyla hutbeler arasında oturulduğuna göre hutbe sırasında ayakta durulduğu anlaşılacaktır.

f. Oturarak hutbe îrad edenlerin haklı bir mazeretleri ve gerekçeleri bulunmaktadır. Nitekim İbn Ebû Şeybe'nin Şa'bî yoluyla naklettiği bir rivayete göre Muaviye aşırı derecede şişmanladığı için oturarak hutbe okumuştur.

g. Câbir İbn Semure konuyla ilgili olarak şunları söylemiştir: "Resûlullah ayakta durarak hutbe îrad eder sonra oturur ve ardından tekrar kalkıp ayakta ikinci hutbeyi okurdu. Bu bakımdan birisi sana Hz. Peygamber'in sevğini anla" oturarak hutbe okuduğunu haber verirse yalan söyledi-



28. İmam Hutbe Okurken Yüzünü Cemaate Döner Cemaat De İmama Yönelir


Abdullah İbn Ömer ve Enes İbn Mâlik hutbe sırasında imama yüzlerini dönerlerdi.

921- Ebû Saîd el-Hudrî'nin şöyle dediği nakledilmiştir: "Resûlullah bir gün minberin üzerine oturdu ve biz de onun çevresine toplanıp oturduk.[44]


Açıklama


Cemaatin, hutbe sırasında imama yönelmesi âlimlerin çoğunluğuna göre müstehaptır. Bunun gerekli olduğunu söyleyenler de vardır. Bu hükmün fayda ve hikmeti hakkında şu açıklamalar yapılmıştır:

1. İmamın sözlerini can kulağı ile dinleme imkanı sağlar.

2. İmamın sözlerini tam bir edep içinde dinlemeye vesile olur.

3. Cemaat imama yüzünü dönüp, zihnen, kalben ve bedenen tam bir konsantrasyon içinde hutbeyi dinlerse verilen öğütleri daha iyi anlayacaktır.

4. Hutbe sırasında imamın ayakta durması gerektiğine dair hükme en uygun pozisyon hutbeyi imama yönelerek dinlemektir.

İbnü'l-Münzir şöyle demiştir: "Bu konuda âlimler arasında herhangi bir görüş ayrılığı bulunduğunu bilmiyorum."



29. Hutbede Allah Teâlâya Hamd Ve Sena Ettikten Sonra Jby Uî (Şimdi Asıl Konuya Geçelim) Demek


İkrime Abdullah İbn Abbâs'tan Resûlulİah'm böyle dediğini nakletmiştir.

922- Esma binti Ebû Bekir şöyle demiştir: "Bir gün Aişe'nin yanma gitmiştim. O sırada ashâb-ı kiram namaz kılıyordu. Ben, niçin bu vakitte namaz kıldıklarını Aişe'ye sorunca başıyla göğe işaret etti. Ben, olağanüstü bir olay mı var, diye tekrar sorunca evet anlamında başını salladı. Resûlullah o kadar uzun bir süre bekledi ki neredeyse bayılacaktım. Yanıbaşımda bir kırba dolusu su vardı. Kırbayı açıp serinlemek maksadıyla başıma biraz su döktüm. Resûl-i Ekrem namazı bitirdiğinde güneş iyice açılmıştı. Hz. Peygamber daha sonra cemaate dönüp Allah Teâlâ'ya layık olduğu veçhile hamd etti ve ardından "Şimdi ası! konuya gelelim" dedi. Ben bu sırada gürültü çıkaran ensardan bir kadını susturmakla meşgul olduğum için Resûlullah'ın neler söylediğini kaçırmıştım. Bu yüzden Aişe'ye gidip Resul 1 Ekrem senem ne söyledi diye sordum. Bana Resûlullah'ın. şöyle buyurduğunu söyledi:

'Vaha önce bana hiç gösterilmeyen ne varsa hepsini işte şu bulunduğum yerde gördüm. Hatta cennet ve cehennemi bile. Bana, sizlerin kabirlerde Me-sih-Deccâftn fitnesi (imtihan vesilesi) gibi - veya bu fitneye yakın bir fitneyle karşılaşacağınız vahyedildi. Siz kabirdeyken yanınıza gelecekler ve beni kasdederek: "Şu zât hakkında bildiğiniz şeyler neferdir?" diye soracaklar. Müminler - hadisin ravilerinden Hişâm bunu veya yakın (kesin inanç) sahipleri ifadesiyle de nakletmiştir hemen: "O Allah'ın Resulüdür, O Muhammed'dir. O bize apaçık delilleri (beyyinât) ve hidayeti getirdi. Biz de ona iman ettik, kendisine karşı çıkmadan icabet ettik. Biz ona uyduk ve kendisini tasdik ettik" diyecekler. Bunun üzerine onlara: "Haydi, yaptıklarınızın karşılığını hakkıyla almak üzere huzur içinde uyuyun bakalım! Biz sizin ona iman ettiğinizi zaten biliyorduk " denecek. Buna karşılık münafıklar hadisin ravilerinden Hişâm bunu veya şüphe eden kimseler ifadesiyle de nakletmiştir kendilerine yöneltilen bu soruya şöyle cevap vereceklerdir: "Ne bilelim bizi Bir takım insanlar bir şeyler söylüyorlardı ve biz de aynısını söyledik İşte."

Bu hadisin ravilerinden Hişâm İbn Urve şunları söylemiştir: "Hadisi kendisinden naklettiğim Fâtıma Bİntü'l-Münzir bana bu rivayeti çok sağlam bir şekilde ezberlediğini ve bu hadiste münafıklara çok can yakıcı sert ifadelerle cevap ve-rildiğini de söylemişti."

923- Amr İbn Tağlib'den nakledilmiştir:

"Bir defasında Resûlullah'a seiicm Bahreyn'den bir miktar mal getirilmişti. Resûl-i Ekrem bu mallan İnsanlara dağıtmış, fakat bazılarına hiçbir şey vermemişti. Daha sonra kendilerine pay vermediği kimselerin ileri geri konuştuklarından haberdar olunca onlara hitap etme ihtiyacı duydu ve Allah'a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:

"Şimdi asıl konuya gelelim, Allah'a yeminle söylüyorum ki ben bazen birilerine böyle mal veririm, fakat herhangi bir bağışta bulunmadığım ve kendisine mal vermediğim kişileri onlardan daha çok severim. İşte ben bazı insanlara çok sabırsız bir yaratılışta olduklarım ve herhangi bir lütuf olmadığında hemen feryadı bastıklarını bildiğim için böyle ikramda bulunuyorum. Buna karşılık Allah Teâlâ'nm kalplerini hayırla doldurduğu ve gönüllerinde mala karşı tutku bırakmadığı (Allah'tan başka hiç kimseye muhtaç olmama duygusu var ettiği) kimseleri bu özelliklerine ısmarlıyorum. İşte Amr İbn Tağlib bunlar arasındadır."

Amr İbn Tağlib şöyle demiştir: "Allah'a yemin ederim ki, Resûlullah'ın bu sözünü kızıl deve sürülerine sahip olmaya (dünyalara) değişmem.[45]

924- Urve İbn Zübeyr'den nakledildiğine göre Hz. Aişe şöyle demiştir: "Re-sûl-i Ekrem bir gece yarısı mescide çıkıp namaz kılmaya başladı ve ashaptan bir kısmı da ona uyarak namaz kıldı. Sabah olduğunda namaz kılan sahâbîler gece olup bitenleri arkadaşlarına anlattılar ve o gece daha fazla kişi mescide toplanıp Resûluilah ile birlikte namaz kıldı. O gecenin sabahında olup bitenleri öğrenen diğer sahâbîler de mescide gelince üçüncü gecede epey cemaat birikmiş oldu. Hz. Peygamber yine çıkıp aynı şekilde namazını kılmaya koyuldu. Dördüncü gecede artık mescid tıklım tıklım olduğu için ashabın bir kısmı dışarıda kalmıştı. Bu yüzden Resûluilah ancak sabah namazı için mescide çıkabildi. Sabah namazını bitirince cemaate döndü ve şehadet getirdikten sonra şöyle buyurdu:

Esas konuya gelince, sizin bu istek ve arzunuzun bana gizli kaldığını sanmayın. Ancak ben böyle devam ederseniz bu namazın size farz kıhnabileceğinden ve ondan sonra sizin bu namazı kılmakta gevşeklik göstereceğinizden endiş ediyorum."

925- Urve, Ebû Humeyd es-Sâidî'nin kendisine şu bilgiyi haber verdiğir söylemiştir: "Resûluilah Öğleden sonra bir namazın 'ardında ayağa kalktı ve şehadet getirip Allah Teâlâ'ya hamd ve sena ettikten sonra şöyl dedi: Esas konuya gelince.[46]

926- Misver İbn Mahreme şöyle demiştir: "Resûl-i Ekrem ayağa kalkmıştı ve ben onun şehadet getirdikten sonra: "Esas konuya gelince dediğini işitmiştim.[47]

927- İbn Abbas şöyle demiştir: "Hz. Peygamber bir gün minbere çıkmıştı. Onu minberde gördüğümüz son gün de o gün olmuştu. Sırtında omuzlarını örten bir rida (hırka) vardı ve büyükçe bir izar kuşanmıştı. Başına da boz bir sarık sarmıştı. Minberin üzerinde Allah Teâlâ'ya hamd ve sena ettikten sonra "Ey insanlar bana iyice yaklaşın!" dedi. Ashâb Hz. Peygamber'e yaklaşınca onlara şu tavsiyelerde bulundu:

"Esas konuya gelelim, işte ensârdan olan şu grup gün gelecek iyice azalacak ve diğerlerinin nüfusu artacak. Kim Muhammed ümmetinin herhangi bir işini üstlenir ve insanlara faydası veya zaran dokunabilecek bir konumda olursa iyi insanların güzelliklerini kabul edip taltifte (bulunsun), kötüleri [48] de affetsin.[49]


Açıklama


İmam Buhârî'nin kullandığı bu konu başlığı ile ilgili olarak Zeyn İbnü'l-Müneyyir özetle şöyle demiştir: "Bu başlıkta geçen kelimesi iki anlama da gelebilir. Buna göre eğer bu kelime anlamında bir ism-İ mevsûl ise kasdedilen kişi Resûlullah'ür Buna göre başlığın anlamı: "Hutbede Allah Teâlâ'ya hamd ve sena ettikten sonra (şimdi asıl konuya geçelim) diyen kimse" olur. Fakat bu kelime bir şart edatı olarak alınırsa cevabı hazfedilmiş bir şart cümlesi söz konusudur ve bu durumda başlığın anlamı: "Hutbede Allah Teâlâ'ya hamd ve sena ettikten sonra kim (şimdi asıl konuya geçelim) derse sünnete uygun hareket etmiş olur" şekline dönüşür. Her iki anlama göre de hatiplerin Resûlullah'a tabi olmak ve O'nun sünnetine uygun hareket etmek için bu ifadeyi kullanmaları gerekir."

Bu hadisten yola çıkarak hutbe dışındaki yazı, mektup gibi faaliyetlerde de aynı veya benzeri ifadelerin kullanılabileceğini söylememiz mümkündür. Zaten pek çok müellif eserlerinde ifadesini kullanmıştır. Kimi âlimler de hemen eserinin başında "Allah'a hamd ettikten sonra derim ki..." gibi ifadelere yer vermişlerdir. Bu anlamda herhangi bir zorunluluk yoktur, hepsini kullanmak mümkündür.

Hafız Abdülkâdir er-Rehâvî Resûlullah'm kullandığı bu ifadenin geçtiği hutbeleri derlemiş ve otuz iki sahâbîden bu konuda hadis rivayet edildiğim tespit etmiştir.



30. Cuma Günü İki Hutbe Arasında Oturmak


928- Abdullah İbn Mesûd şöyle demiştir: "Resûlullah hutbe okurdu ve bunların arasında bir süre otururdu."


Açıklama


Abdullah İbn Mesûd'un bu sözünden zorunlu olarak Resûl-i Ekrem'in hutbeler sırasında ayakta durduğu sonucu çıkar.

Bazı âlimler bu rivayete dayanarak iki hutbe arasındaki oturuş sırasında he-rhangi bir söz söylenmediği sonucu çıkarmışlardır. Fakat otururken Allah Teâlâ'nın zikriyle meşgul olmak veya gizli bir şekilde dua etmek mümkündür; bu âlimlerin görüşü zikir ve duanın da olmadığı anlamına gelmez.

İmam Şafiî Resûlullah'm her zaman bu şekilde hareket ettiğini belirtmiş ve bu rivayetten yola çıkarak iki hutbe arasında oturmanın gerekli olduğunu söylemiştir. O bu hükmü verirken Hz. Peygamber'in "Beni namaz kılarken nasıl gördüyseniz o şekilde namaz kılın" şeklindeki emrini de göz önünde bulundurmuştur.

el-Muğnî adlı eserin müellifi şöyle demiştir: "Alimlerin çoğunluğuna göre iki hutbe arasında oturmak farz değildir. Çünkü onlara göre bu sırada yapılması emredilen herhangi bir zikir yoktur, dolayısıyla farz da değildir. Buna karşılık oturmanın farz olduğunu söyleyenler bu oturuşun süresinin (namazın birinci ve üçüncü rekatlarından kalkarken kısa bir süre oturulan) celse-i İstirahat kadar olduğunu söylemişlerdir. Bunun İçin verilen ölçü ise İhlâs suresini okuyacak kadardır. Bu hükmün hikmetiyle ilgili olarak şu açıklamalar yapılmıştır; a. İki hutbeyi birbirinden ayırmak için oturulur, b. Dinlenmek için oturuİur. Fakat birinci görüş daha doğru görünmektedir ve bu görüşü esas aldığımızda oturacak kadar bir süre susup beklemek de yeterli olacaktır."



31. Hutbeyi Dinlemek


929- Ebû Hureyre, Resûlullah'm şöyle buyurduğunu nakletmİştir:

"Cuma günü olduğunda melekler mescidin kapısına dizilir ve ilk olarak gelenlerden itibaren sırayla gelen cemaati yazarlar. Namaza erken gelen kimseler sanki bir deveyi Allah yolunda kurban etmiş gibi sevap alırlar. Onlardan sonra gelenler bir sığırı, daha sonra gelenler bir koçu, ardından gelenler bir tavuğu ve en sona gelenler bir yumurtayı Allah yolunda tasadduk etmiş gibi sevap alırlar.

İmam (hutbe için) çıktığında melekler kayıtlan tuttukları defterleri kaldınrlar ve okunan zikri dinlemeye başlarlar.[50]


Açıklama


Burada dinlemekten kasıt gerçekten can kulağı ile dinlemektir, söylenenlerin bir kulaktan girip diğerinden çıkması anlatılmamaktadır.

Bu rivayet imam hutbeye başladığı anda artık konuşmanın kesilmesi gerektiğine de işaret etmektedir. Çünkü imamı tam olarak dinleyebilmek için konuşmayı kesmek şarttır; hem konuşup hem dinlemek mümkün değildir.



32. İmamın Hutbe Okurken Mescide Yeni Giren Birisini Görmesi Ve Ona İki Rekat Namaz Kılmasını Emretmesi


930- Câbir İbn Abdullah şöyle demiştir: "Bir Cuma günü Resûl-i Ekrem hutbe okurken mescide birisi girdi. Hz. Peygamber ona namaz kılıp kılmadığını sordu. Adam kılmadığını söyleyince Resû Haydi kalk ve namaz kıl" buyurdu. [51]


Açıklama


İmam Buhârî'nin kullandığı bu konu başlığı İmam görmeden önce namazı kılmamış olan kimselerle ilgilidir.

Bu rivayette söz konusu olan zat Süleyk İbn Amr el-Gatafânî'dir. Bu sahâ-bînin ismi İmam Müslim'in rivayetinde açık bir şekilde zikredilmiştir. Leys İbn Sa'd Ebü'z-Zübeyr Câbir İbn Abdullah senediyle nakledilen bu rivayet şöyledir: "Resûlullah Cuma günü minberde ayakta hutbe okurken Süleyk el-Gatafânî mescide geldi ve namaz kılmadan oturdu. Bunun üzerine Hz. Peygamber ona 'İki rekat namaz kıldın mı?' diye sordu. O kılmadığını söyleyince Resûl-i Ekrem Haydi kalk ve bu iki rekat namazı kıl" buyurdu."


Hadisten Çıkarılan Sonuçlar


1. İmam hutbede olması, bu sırada mescide giren kişinin tahiyyetü'I-mescid adı verilen ve mescide girilince kılınan nafile namazı kılmasına engel teşkil etmez.

2. Namaz kılmanın mekruh olduğu vakitlerde tahiyyetü'I-mescid namazı ki-lmabilir. Bu hükmün açıklamasını şu şekilde yapabiliriz: "Hutbe okunurken söz konusu namaz kilınabilmektedir. Halbuki hutbe sırasında insanlara konuşmamaları ve susup hutbeyi dinlemeleri emredilmiştir. İşte buna rağmen tahiyyetü'I-mescid namazı kılınabildiğine göre başka durumlarda ve vakitlerde kılınması öncelikle caiz olacaktır."

3. Bir kimsenin mescide girdikten sonra oturmuş olması sebebiyle tahiy-yetü'l-mescid namazı düşmez.

4. Hatip, hutbe sırasında emir verebilir ve bazı şeylerin yapılmasını yasaklayabilir. Gerekli durumlarda ihtiyaç duyulan hükümleri de açıklayabilir. Bu durum hutbeye ara vermeden devam etme yükümlülüğünü kesintiye uğratan bir davranış sayılmaz.

5. Hutbe sırasında verilen selâmı almak, hapşıran bir kimseye 'Allah sana rahmetiyle muamele buyursun!" diye dua ederek mukabelede bulunmak caizdir. Çünkü bunlar çok kısa cümleler olduğu için hutbeye zarar vermez. Özellikle de verilen selâmı almak farz olduğu için hutbe sırasında olsa bile bunu ihmal etmemek gerekir.


33. İmam Hutbe Okurken Mescide Gelen Bir Kimse İki Rekatlık Hafif Bir Namaz Kılar


931- Amr, Câbir İbn Abdullah'ın şöyle dediğini nakletmektedir: "Bir Cuma günü Resûl-i Ekrem aieyni hutbe okurken ashaptan bîViSi mescide girdi. Hz. Peygamber saiisiiâhu afeyhi ona; "Namaz kıldın mı?" sordu. Adam kılmadığını söyleyince Resûlullah aleyhi ona: "Haydi kalk ve iki rekat namaz kıl" buyurdu."


34. Hutbe Sırasında Elleri Kaldırmak


932- Enes İbn Mâlik dedi:

"Resûlullah bîr Cuma günü hutbe okurken bir adam kalkıp şunları söyledi: "Ey Allah'ın Resulü, at sürüleri mahvoldu, davarlar susuzluktan kırıldı; Cenâb-ı Hakk'a dua et de bize yağmur göndersin". Bunun üzerine Hz.

Peygamber, ellerini açıp dua etti.[52]



35. Cuma Günü Hutbede İken Yağmur Duası Etmek


933- Enes İbn Mâlik şöyle demiştir: Resûl-i Ekrem zamanında insanları sıkıntıya sokan bir kıtlık baş göstermişti. İşte o günlerde Hz. Peygamber bir Cuma günü hutbe okurken bir bedevi ayağa kalkıp şöyle seslendi: "Ey Allah'ın Resulü, mallar helak oldu, çoluk çocuk açlıktan perişan bir halde... Allah'a dua et de bizi bu sıkıntılardan kurtarsın." Bunun üzerine Hz. Peygamber ellerini kaldırdı. O sırada gökyüzünde tek bir bulut bile görünmüyordu. Canımı elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, Resûlullah gökyüzünde heybetli dağlar gibi bulutlar ortaya çıkana kadar ellerini indirmedi ve kendisi de yağmur yağana kadar minberden aşağı inmedi. Hatta ben mübarek sakallarından yağmur damlalarının süzüldü-ğünü gördüm. Resûl-İ Ekrem'in bu duası hürmetine hem o gün hem de daha sonra gelen günler boyunca ta diğer Cuma'ya kadar yağmur yağdı. Sonraki Cuma'da daha önce Resûiu İlah'tan dua isteyen o bedevi şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü, binalar yıkıldı, mallarımız sular altında kaldı. Bizim için Allah'a dua et!" Bunun üzerine Hz. Peygamber ellerini kaldırıp şöyle dua etti:

"Allah'ım, çevremize yağdır, üzerimize değil."

Resûlullah bu şekilde dua edip eliyîe gökyüzündeki bulutlara İşaret etti ve onun İşaret buyurduğu bulutlar hemen açılıverdi; Medine adeta ışıkla aydınlatılmış, üstü açık bir alan gibi oldu. Bu yağmur dolayısıyla bir ay boyunca vadiler sel olup aktı ve civar bölgelerden gelen herkes bolca yağan yağmurun bereketler getirdiğini söyledi.



36. Cuma Günü İmam Hutbe Okurken Susmak


Bir kimse yanındaki kişiye hutbe sırasında "Sus!" bile dememelidir, zira bu da boş bir söz (lağv) sayılır.

Süleyman'dan nakledildiğine göre Resûl-i Ekrem imam konuşurken cemaat susar" demiştir.

934- Ebû Hureyre Resûlullah'ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

"Cuma günü imam hutbe okurken yanı başında bulunan kimselere 'Susun!1 desen bile boş söz söylemiş olursun.


Açıklama


İmam Buhârî burada konu başlığını koyarken imamın hutbe okumasına vurgu yapmıştır. Böylece "imam minbere çıktığı andan itibaren susmak gerekir" diyenlerin görüşlerini reddettiğine işarette bulunmuştur.

Hadiste geçen "yanındaki kişi" ifadesi kişinin muhatap olduğu herkesi kapsamına alır. Bir kimse daha çok yanındaki insanlarla muhatap olduğu için hadiste bu ifade kullanılmıştır.

Hadiste geçen Cuma günü tamlaması bu hükme bir kayıt getirmektedir. Buna göre Cuma dışındaki günlerde okunan hutbeler için susma hükmü geçerli değildir.

Hadisteki "Boş söz söylemiş olursun" ifadesi hakkında Zeyn İbnü'l-Müneyyir: "Müfessirler lağv kelimesinin güzel olmayan söz anlamına geldiği konusunda görüş birliğine varmıştır" demektedir.

Bu rivayet hutbe sırasında cemaatin hangi türden olursa olsun hiçbir söz söylememesi gerektiğini göstermektedir. Âlimlerin çoğunluğuna göre hutbeyi işitebilecek durumda olanlar için bu hüküm geçerlidir. Fakat pek çok âlim bu hükmün hutbeyi duyabilecek durumda olmayanlar hakkında da geçerli olduğunu söylemiştir. Bu yüzden onlar: "Bir iyiliği emretmek durumunda kalırsan sözle değil işaretle bunu İfade etmeye çalış!" demişlerdir. Ibn Abdİlberr'İn "Hutbe sırasında hutbeyi duyabilen cemaatin susmasının gerekli olduğuna dair âlimler arasında görüş birliği bulunduğunu ve tâbiûndan çok az sayıda âlimin buna katılmadığını" söylemesi tartışmaya açıktır. Onun ifadesi şöyledir: "Bütün âlimler Cuma günü okunan hutbeyi duyabilecek durumda olan cemaatin susmasının gerekli olduğunu söylemişlerdir; ben bu konuda âlimler arasında bir görüş ayrılığı olduğunu bilmiyorum. Bu bakımdan birilerinin konuştuğunu duyup - hutbe okunmaya devam ettiği halde - bu kişileri "sus vb." sözlerle susturmaya çalışmak caiz değildir."

ei-Muğnî adlı eserin müellifi şöyle demiştir: "Gözleri görmeyen bir kimseyi kuyuya düşmemesi için uyarmak olayında olduğu gibi namazda konuşulmasına müsaade edilen ve caiz görülen durumlarda hutbe okunurken de konuşulabilir. Hatta bu konuda âlimler arasında görüş birliği vardır."

İmam Şafiî'nin sözleri ise şöyledir: "Bir kimse muhatabının başına kötü bir hâdise gelebileceğinden endişe duyuyorsa ve hiçbir şey söylemeden meramını işaretle anlatmaya çalıştığında muhatabı hiçbir şey anlamıyorsa hutbe okunurken konuşmasında bana göre bir sakınca olmaz."



37. Cuma Gününe Gizlenmiş Olan Çok Değerli Vakit


935- Ebû Hureyre Resûlullah'm Cuma gününü kasde-derek şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

"İşte bu günde kısacık bir an vardır ki, Müsîüman bir kul o ana rast gelecek şekilde namaz kılmaya ve dua etmeye muvaffak olur da Allah'tan bir şey dilerse Cenâb-ı Hakk ona dilediği her şeyi bahşeder."

Resûl-i Ekrem bu zamanın çok kısa olduğunu ifade etmek üzere eliyle işaret buyurmuştu.[53]


Açıklama


İmam Buhârî'nin kullandığı bu konu başlığı söz konusu vakitte duaların kabul olunduğunu anlatmaktadır.

Hadiste geçen "rast gelecek şekilde" ifadesi bilinçli ve niyetli yapılan eylemlerden daha kapsamlı bir anlama sahiptir. Bu bakımdan o anı arama çabasında olmadan yakalamak ve o anda dua ederek Allah'ın lütfuna ermek mümkün olur.

Allah'tan dilenecek şeylerin Müstümana yakışır istekler olması gerekir. Bu yüzden dua ederken ve Allah'tan isterken sadece meşru taleplerde bulunulmalıdır.


Resûlullah'm Bu Vaktin Çok Kısa Olduğunu Açıklaması


Resûl-i Ekrem bu vaktin çok kısa sürdüğünü eliyle işaret ederek açıklamıştır. Bu an gün ortası ile gün sonu arasında yer değiştiren çok değerli bir vakittir.

Zeyn İbnü'l-Müneyyir şöyle demiştir: "Resûlullah'm bu vaktin çok kısa olduğuna işaret etmesi Müslümanları bu vakti bulmaya teşvik etmek ve o gün boyunca uyanık olmaya özendirmek amacı taşır. Çünkü bu vakit çok kısa sürmesine rağmen fazileti çok yücedir. Sahabe, tâbiûn ve etbâü't-tâbiîn âlimleri arasında bu konuda görüş ayrılıkları vardır. Görüş ayrılıklarının yaşandığı ana noktalar şunlardır:

1. Bu değerli vakit sadece Resûlullah döneminde var olan bir an mıdır yoksa hala bakî midir?

2. Eğer hala bakî ise her Cumö günü bu an yaşanmakta mıdır yoksa senede sadece bir Cuma günü için mi böyle bir özellik söz konusudur?

3. Şayet her Cuma günü yaşanan bir an iser gün içinde belli bir vakit midir yoksa bu an gizlenmiş midir?

4. Eğer bu değerli vakit belirlenmişse söz konusu vaktin tamamını kapsamakta mıdır, yoksa o vakit içinde gizlenmiş küçük bir zaman dilimi midir?

5. Şayet gizlenmişse bu vaktin başlangıcı ile sonu nedir?

6. Bu değerli an her seferinde gün içindeki tek bir vakitte mi yaşanmaktadır yoksa güne yayılan ve dönüşümlü olan bîr yapı mı arz eder?

7. Eğer dönüşümlü ise günün tamamını mı kapsar yoksa bir kısmını mı?

İşte ben burada her bir konuyla ilgili olarak bana ulaşan görüşleri delilleriyle birlikte zikredeceğim ve daha sonra bu görüşlerin ortak noktasını bulmaya ve söz konusu görüşler arasında tercihte bulunmaya çalışacağım:

1. Bu değerli vakit sadece Resûl-i Ekrem döneminde vardı ve daha sonra kaldırıldı. İbn Abdilberr, bu görüşü bir topluluktan nakletmiş fakat yanlış olduğunu ifade etmiştir. Kâdî Iyâz da: "Selef bu görüş sahiplerine itibar etmemiştir" demektedir.

Abdürrezzâk Muâviye'nin kölesi Abdullah İbn Abs'tan nakletmiştir: "Abdullah İbn Abs şöyle demiştir: Ebû Hüreyre'ye, 'Bazı kimseler Cuma gününde duaların kabul edildiği anın sadece Hz. Peygamber dönemine has olduğunu ve daha sonra kaldırıldığını İddia ediyorlar', dedim. Şu cevabı verdi: Bunu söyleyenler yalan söylüyorlar.' Ben 'Peki bu an her Cuma günü tekrarlanmakta mıdır?' diye sorunca bana evet diye cevap verdi." Bu rivayetin senedi sağlamdır (kavî).

2. Bu vakit halen bakîdir, fakat her sene sadece bir Cuma günü içinde gizlidir. Ka'b el-Ahbâr bu görüşte olduğunu Ebû Hüreyre'ye söylemiş, fakat Ebû Hüreyre bu görüşün yanlış olduğunu ona anlatınca vazgeçmiştir

3. Kadir gecesinin Ramazan'ın son on gecesinde gizlenmiş olması gibi Cuma günü içindeki bu değerli vakit de günün tamamına gizlenmiştir. İbn Hüzeyme ile Hâkim Saîd İbnü'l-Hâris yoluyla Ebû Seleme'nin şöyle dediğini nakletmişlerdir: "Ebû Saîd'e Cuma günündeki değerli zaman dilimini sorduğumda bana şöyle cevap verdi: Ben de bu vakti Resûluîlah'a sormuştum. Bana: "Bu vakit tıpkı kadir gecesinin bildirilip unutturulması gibi bana bildirilmişti, fakat sonra geri unutturuldu" diye cevap vermişti."

Abdürrezzâk'm naklettiğine göre Ma'mer bu ?uman dilimini İbn Şihâb ez-Zührî'ye sormuş ve ondan şu cevabı almıştır: bu konu hakkında hiçbir şey duymadım. Fakat Ka'b şöyle derdi: "Bir ki' .se Cuma günlerini belli dilimlere ayırsa bu anı kesinlikle yakalar." İbi ıü'1-Münzir bu görüşle ilgili olarak şu açıklamada bulunur: "Ka'b'm bu sözü şu anlama gelir: Bir kimse herhangi bir Cuma günü gün başlar başlamaz dua etmeye başlar ve belli bir zamana kadar devam eder. Sonraki Cuma da kaldığı yerden dua etmeye başlar ve yine belli bir zamanda bırakır. Günün sonuna ulaşana kadar da bu şekilde hareket eder."

Buna karşılık İbn Ömer'e göre Cuma günü duaların kabul edildiği anı yakalamak için kulun devamlı olarak dua etmesi gerekir."

İbn Ömer'in bu görüşü böyle bir uygulamaya gücü yeten kimseler hakkında geçerli olabilir fakat Ka'b'ın görüşü herkesin rahatlıkla uygulayabileceği bir yapıdadır.

Bununla birlikte her iki sahâbînin görüşünün ortak noktası bu vaktin belirlenmemiş olmasıdır. Ayrıca Râfiî ile el-Muğnî müellifi gibi âlimlerin sözlerinden anlaşılan da budur, onlara göre, duaların kabul edildiği ana rast geleceğini umarak Cuma günleri çokça dua etmek müstehaptır. Bu görüşü savunan âlimler buradaki olayı kadir gecesi ile Allah Teâlâ'nın güzel isimleri arasına gizlenmiş olan İsm-i a'zam'a benzetmişlerdir.

Bu hükmün hikmeti: Kulları Allah'tan bol bol isteme çabasına teşvik etmek ve vaktin tamamının ibadetle geçirilmesini sağlamaktır.

4. Bu değerli zaman dilimi Cuma günü içinde dönüşümlü olarak yayılmıştır. Dolayısıyla açık ya da gizli bir şekilde sınırları belirlenmiş bir vakit yoktur. Muhİb et-Taberî'ye göre en açık ve doğruya en yakın görüş budur.

5. Müezzinin sabah namazı (ğadât) için ezan okuduğu vakittir. Hocalarımızdan Hafız Ebü'1-Fadl Şerhu't-TirmizTde ve Sirâcüddîn İbnü'l-Mülakkin Şerhu'l-Buhâri'de bu görüşü zikretmişlerdir.

22. İmamın hutbeye çıkışından namazın bittiği ana kadar geçen süredir. îbn Cerir İsmâîl İbn Salim yoluyla Şa'bî'den ve Muâviye İbn Kura'dan Ebû Bürde yoluyla Ebû Musa'dan böyle bir görüş nakletmiştir. Ayrıca İbn Ömer'in bu görüşü doğruladığına dair bir rivayet nakletmiştir.

41. İkindiden sonraki günün son anıdır. Ebû Dâvûd, Nesâî ve Hâkim bu görüşü hasen bir senedle Ebû Seleme - Câbir senediyle merfû olarak nakletmiştir. İmam Mâlik, Sünen sahipleri, İbn Hüzeyme ve İbn Hibbân gibi hadisçiler bu görüşü Muhammed İbn İbrâhîm - Ebû Seleme - Ebû Hüreyre - Abdullah İbn Selâm senediyle nakletmişlerdir.

Şüphesiz bu görüşler içerisinde tercihe şayan olan rivayet Ebû Mûsâ ile Abdullah Ibn Selâm hadisleridir. Zaten Muhib et-Taberî de: "Bu hadisler içerisinde en sahih olanı Ebû Musa'dan nakledilen hadistir, söz konusu görüşlerin en meşhum ise Abdullah İbn Selâm'm görüşüdür" demiştir. Bu iki görüş dışında kalan görüş ve rivayetler için şunları söyleyebiliriz: Diğer rivayetlerin; a. Bir kısmı içerik itibariyle bu iki rivayete uygundur, b. Bir kısmı bu iki rivayetten sadece birisine uygundur, c. Bir kısmının senedi zayıftır, d. Bir kısmı da mevkuftur; bu görüşü arz edenler Resûlullah'tan gelen herhangi bir hadise dayanmaksızın kendi ictihadlarına göre söz konusu vakti belirlemeye çalışmışlardır.

Selef-i sâlihîn, bu iki görüşten hangisinin tercih edilmesi gerektiği konusunda görüş ayrılığına düşmüştür. Beyhakî, Ebü'1-Fadl Ahmed İbn Seleme en-Nîsâbûrî yoluyla İmam Müslim'in şöyle dediğini nakletmiştir: "Ebû Mûsâ hadisi bu konudaki rivayetler içerisinde en sağlam ve sahih olanıdır." Zaten Beyhakî ve İbnü'l-Arabî gibi pek çok âlim de bu görüştedir. Hatta Kurtubî: "Bu rivayet görüş ayrılıklarının olduğu bu konuda bir nass teşkil eder, dolayısıyla başka görüş ve rivayetlere itibar edilmemelidir" demektedir. İmam Nevevî'nin bu konu hakkındaki değerlendirmesi ise şöyledir: "Bu görüş konuyla ilgili en doğru ve isabetli görüştür." İmam Nevevî'nin bu görüşü kabul etmesinde söz konusu rivayetin Sahîhayridem birinde geçmesi ve merfû olması da etkili olmuştur.

Diğer bir grup Âlim ise Abdullah İbn Selâm'm görüşünü kabul etmiştir. Tirmizî, Ahmed'in "Hadislerin çoğu bu görüşü desteklemektedir" dediğini nakletmiştir. İbn Abdilberr ise: "Bu konudaki sabit olduğu bilinen en sağlam rivayet budur" demiştir. Saîd İbn Mansûr, Ebû Seleme İbn Abbdurrahman'a kadar ulaşan sahih bir senedle Ebû Seleme'nin şöyle dediğini nakletmiştir: "Ashâb-ı kiramın bir kısmı Cuma günündeki bu değerli vaktin ne zaman olduğunu aralarında müzâkere ettiler ve sonra ayrıldılar: Bu vaktin Cuma günündeki gün bitimi anı olduğu konusunda hiçbiri görüş ayrılığına düşmemişti." Ahmed İbn Hanbel, İshâk İbn Râhûye ile Mâlikîlerden Tartûşî de bu görüşü tercih etmiştir.

Îbnü'l-Müneyyir: "Bu vaktin ve kadir gecesinin tam olarak belirîenmemesin-deki hikmet dua ile meşgul olan kimsenin elinden geldiği kadar bol miktarda namaz kılmasını ve dua etmesini sağlamaktır. Eğer bu an belirlenmiş olsaydı insanlar tembelliğe düşerler ve sadece söz konusu vakitte ibadet edip diğer vakitlerde hayırlı ameller işlemezlerdi. İşte bu yüzden Resûlullah'ın sözünü ettiği bu değerli vaktin sınırlarını tespit etmeye çalışanların bu tumu şaşılacak bir iştir."


Hadisten Çıkarılan Sonuçlar


1. Duaların kabul edildiği vakti içerdiği için Cuma günü çok faziletli bir gündür. Hatta İmam Müslim'in naklettiği bir rivayete göre, Cuma günü üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gündür.

2. Dua çok faziletli bir ameldir ve çokça dua etmek güzel bir davranıştır (müstehap).



38. Cuma Namazı Kılınırken Cemaatin Bir Kısmı Ayrılıp Giderse İmamın Ve Onunla Birlikte Kalan Cemaatin Namazı Geçerli Olur


936- Câbir İbn Abdullah'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Biz Resûl-i Ekrem •adaiiahı: fttayM w.seiieıiî ile birlikte namaz kılarken gıda maddesi getiren bir kervan getirildi. Bunun üzerine cemaat (namazı terk edip) kervana doğru gitti. O gün geriye Resûlullah ile birlikte sadece on iki kişi kalmıştı. Bunun üzerine "Onlar bir ticaret veya eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp ona doğru giderler ve sen: ayakta bırakırlar [54] ayeti indi.



Açıklama


Cuma Namazının Kılınabilmesi İçin Gerekli Olan Cemaat Sayısı


İmam Buhârî'nin kullandığı bu konu başlığından ilk bakışta anlaşılan açık anlam şudur: "Cuma namazının kılınabilmesi İçin şart olan (in'ikâd şartı) cemaat sayısının namazın sonuna kadar korunması gerekli değildir. Burada şart olan imamla birlikte - sayısı ne kadar olursa olsun - bir cemaatin kalmasıdır." Bununla birlikte İmam Buhârî'nin maksadı Cuma namazının kılınabilmesi için gerekli olan cemaat sayısını açıklamak değildir. Çünkü bu konuyla ilgili olarak İmam Buhârî'nin şartlarına uyan bir rivayet sabit olmamıştır.

Cuma namazı için gerekli olan cemaat sayısı hakkında on beş farklı görüş nakledilmiştir:

1. İbn Hazm'ın naklettiği bir görüşe göre tek kişi bile olsa namaz geçerlidir.

2. İbrâhîm en-Neha'î, Zahirîler ve Hasan İbn Hayy'a göre iki kişi cemaat gibi değerlendirilir.

3. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre imamla birlikte iki kişi olmalıdır.

4. Ebû Hanife'ye göre imamla birlikte üç kişi olmalıdır.

5. İkrime'ye göre yedi kişi olmalıdır.

6. Rebîatü'r-Re'y'e göre dokuz kişi olmalıdır.

7. Rebîatü'r-Re'y'den nakledilen başka bir görüşe göre bu sayı on iki kişi olmalıdır.

8. İshâk İbn Râhûye'ye göre İmam dışında on iki kişi olmalıdır.

9. İbn Habîb'in İmam Mâlik'ten naklettiği bir rivayete göre bu sayı yirmi kişi olmalıdır.

10. Aynı şekilde nakledilen bir rivayete göre bu sayı otuz kişi olmalıdır.

11. İmam Şafiî'ye göre bu sayı imamla birlikte kırk kişi olmalıdır.

12. İmam Şafiî'den nakledilen bir görüşe göre imam dışındaki cemaat kırk kişi olmalıdır. Ömer İbn Abdülaziz ile bazı âlimlerin de bu görüşte olduğu nakledilmiştir.

13. Ahmed İbn Hanbel'den nakledilen bir rivayete göre bu sayı elli kişi olmalıdır. Bu görüş Ömer İbn Abdülaziz'den de nakledilmiştir. '

14. Mâzirî'nİn naklettiği bir görüşe göre bu sayı seksen olmalıdır.

15. Bunun için belli bir sayı sınırlaması yoktur fakat cemaatin sayısının çok olması gerekir.

Öyle görünüyor ki bu son görüş deliller itibariyle en tercihe şayan görüştür.

Cuma namazı için ek olarak erkek olmak, hür olmak, ergenlik çağına girmek, mukîm olmak ve bir yerleşim birimine vatandaş olmak gibi şartlar ileri sürülürse bu görüşlerin sayısı artar ve yirmiye tamamlanır.

Gıda maddesi taşıyan kervan şeklinde tercüme ettiğimiz kelimesi ister gıda maddesi olsun isterse başka şeyler olsun ticaret malı taşıyan develere denir.


Bu Olay Üzerine İnen Âyetin Değerlendirilmesi


Söz konusu âyetin gıda maddesi taşıyan kervan sebebiyle indiği açıktır. Buna göre âyette geçen "eğlence (lehv)" kelimesi ile kasdedilen şudur; "Cemaat oraya gelen kişilerle, develerin üzerindeki mallarla ilgilenip boş işlere daldılar."

Âyet-i kerîme'de namazı bırakıp giden cemaatin ticarete veya eğlenceye daldıklarından, yani iki ayrı konudan bahsedildiği halde buna gönderilen zamir müennes tekil zamirdir burada müzekker tekil zamir kullanılmadığı gibi iki nesneyi durumu anlatan bir zamir de kullanılmamıştır. Bu da şunu göstermektedir; "Namazdan ayrılan cemaatin maksadı bizatihi eğlenceye dalmak değildir. Bu şekilde boş işlere dalmak ticarete bağlı olarak doğmuştur." Müennes tekil zamirin kullanılmasıyla ilgili olarak şu değerlendirme de yapılmıştır: "Söz konusu iki husustan birinin zikredilmesi aynı zamanda diğerinin de varlığını gerektirdiği için sadece "ticaret" kelimesi için müennes tekil zamir kullanıldığı halde "eğlence" kelimesine zamir gönderilmemiştir."

ez-Zeccâc konu hakkındaki görüşlerini şu şekilde açıklamıştır: "Burada zamir söz konusu iki duruma değil 'gördükleri zaman' ifadesinde geçen fiilin anlamına dönmektedir. Buna göre âyetin anlamını şu şekilde vermek mümkündür; Onlar bir ticaret veya eğlence gördükleri zaman hemen görmeye koşarlar, yani İşitmiş oldukları sesin kaynağını görmeye giderler."


Hadisten Çıkarılan Dersler


1. Daha önce de belirttiğimiz gibi hutbe ayakta okunur.

2. Cuma namazı vaktinde yapılan alışveriş akdi yapısı itibariyle kurulmuş olur (in'ikâd).

3. imam hutbeye başladıktan sonra cemaatin onu dinlemeyi terk etmesi mekruhtur.

el-Asîlî bu konu başlığı altında zikredilen rivayet ile Resûlullah'm ashabını "Onları ne bir ticaret ne de bir alışveriş Allah'ın zikrinden alıkoyabilir [55] diye niteleyen âyet arasında bir çelişki bulunduğunu söylemiş ve kendi sorusunu kendisi cevaplamıştır: "Bu olayın söz konusu ayet inmeden önce cereyan etmiş olması ihtimal dahilindedir."

Bu âyet-i kerîmenin ashâb-ı kiram hakkında indiğine dair kesin bir açıklama bulunmamakla birlikte el-Asîlî'nin görüşünü kabul etmemiz gerekecektir. Buna göre bu âyet inmeden önce ashâb-ı kirama namazı bırakıp gitmelerinin yasaklanmadığını söylemek mümkün olacaktır. Fakat Cuma namazıyla ilgili âyet İnince sahâbîler bunun kınanan bir davranış olduğunu anladılar ve bir daha böyle bir harekete kalkışmadılar. İşte bu tutumlarından sonra Allah Teâlâ onları "Onları ne bir ticaret ne de bir alışveriş Allah'ın zikrinden alıkoyabilir" diye niteledi.



39. Cuma Namazından Sonra Ve Önce Namaz Kılmak


937- Abdullah İbn Ömer'in şöyle dediği nakledilmiştir:

"Hz. Peygamber öğle namazından önce ve sonra ikişer rekat namaz kılardı, akşam namazından sonra ise evinde iki rekat namaz kılardı.

Resûl-i Ekrem Cuma namazından çıktıktan sonra mescidde değil evinde iki rekat namaz kılardı.[56]


Açıklama


Cuma namazından önce iki rekat namaz kılmanın meşruiyetini gösteren en güçlü delil Ibn Hibbân'm sahih olduğunu söylediği ve Abdullah İbnü'z-Zübeyr'den merfû olarak nakledilen şu hadistir: "Öncesinde iki rekat namaz kılınmayan hiçbir farz namaz yoktur."



40. Namaz Kılınınca Artık Yeryüzüne Dağılın Ve Allah'ın Lütfundan İsteyin1348 Âyeti


938- Sehl İbn Sa'd şöyle demiştir: "Bizim aramızda bir kadın vardı. Küçük bir dere kenarında ziraatle meşgul olur ve pazı yetiştirirdi. Cuma günleri olduğunda pazıları ayıklar ve saplarını yapraklarından ayırarak bir tencereye atardı. Sonra üzerine bir tutam arpa atıp pişirirdi. Dilim dilim yaparak yemeğe kattığı saplar bize yemeğin eti gibi gelirdi. İşte biz Cuma namazını kıldıktan sonra ona gider ve selâm verirdik. O da hazırlamış olduğu yemeği bize ikram ederdi. Biz, keşke Cuma günü gelse de onun yemeğini yesek, diye temenni ederdik.[57]

939- Seh! şöyle demiştir: "Biz Cuma namazını kılmadıkça öğle uykusuna (kaylûle) yatmadığımız gibi yemek de yemezdik."


Açıklama


Sehl Cuma sonrasında yedikleri bu yemeği anlatırken başka bir rivayette: "Vallahi, bu yemeğin İçinde ne bir parça et ne de yağ olurdu." demiştir.


Bu Hadisten Çıkarılan Sonuçlar


1. Mahrem olmayan kadınlara selâm verilmesi caizdir.

2. Küçük de olsa Allah'a yaklaştıracak hayırlı ameller yapmak müstehaptır, güzel bir davranıştır.

3. Sahâbîler kanaat sahibi insanlardı ve bu özellikleri sebebiyle yaşadıkları zorlu şartlara kolaylıkla göğüs geriyorlardı.

4. Sahâbîler Allah'a İtaat konusunda asla gevşeklik göstermezlerdi ve ibadeti her şeyin önüne alırlardı. Allah hepsinden razı olsun.



41. Cuma Namazının Ardından Öğle Uykusuna Yatmak


940- Humeyd, Enes'in şöyle dediğini işittiğini anlatır: "Biz Cuma namazını ilk vaktinde kılardık ve daha sonra öğle uykusuna (kaylûle) yatardık."

941- Sehl şöyle demiştir: "Biz Resûl-i Ekrem ile birlikte Cuma namazını kılardık ve daha sonra öğle uykusuna yatardık."



12. BÖLÜM KORKU NAMAZI


1. Korku Namazı


Ve bu konuyla ilgili olan âyet-i kerîme:

Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler, sizin apaçık düşmanınızdır. Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle beraber namaza dursunlar, silahlarını (yanlarına) alsınlar, böylece (namazı kılıp) secde ettiklerinde (diğerleri) arkanızda olsunlar. Sonra henüz namazını kılmamış olan (bu) diğer grup gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da ihtiyat tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. O kâfirler arzu ederler ki siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gafil olsanız da üstünüze birden baskın yapsalar. Eğer size yağmurdan bir eziyet olur yahut hasta bulunursanız silahlarınızı bırakmanızda size günah yoktur. Yine de tedbirinizi alın. Şüphesiz Allah, kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.[58]

942- Abdullah İbn Ömer şöyle demiştir: "Resûlullah ile birlikte Necid taraflarına sefere çıkmıştık. Düşmanla karşı karşıya geldik ve sıra sıra dizilip savaş konumu aldık. Hz. Peygamber kalktı ve bize namaz kıldırmaya başladı. Ordudan bir grup da kalkıp onunla birlikte namaza durdu. Başka bir grup ise düşmana karşı durdu. Resûl-i Ekrem kendisiyle birlikte namaza duranlara bir rekat namaz kıldırıp iki secdeyi yaptıktan sonra bunlar kalkıp namaz kılmayan arkadaşlannm yerini aldılar ve diğerleri gelip Resûlullah'ın arkasında namaza durdular. Resûl-i Ekrem onlara da bir rekat namaz kıldırdı ve iki secdenin ardından selâm verdi. Daha sonra herkes kalan tek rekatı kendi başına kıldı ve iki defa secde etti.[59]


Açıklama


Zeyn İbnü'l-Müneyyir İmam Buhârî'nin kullandığı konu başlığıyla ilgili olarak şu açıklamalarda bulunmuştur: "İmam Buhârî korku namazı konusunu hemen Cuma namazı konusunun ardından zikretmiştir. Çünkü bu namazlar da genel olarak beş vakit namaz ile aynı kapsamda değerlendirilir; fakat bu iki namazın her biri için verilen hüküm diğer namazlardan farklıdır. Cuma namazı açısından bu fark daha az olduğu için İmam Buhârî bu namazla ilgili hükümlere beş vakit namazla ilgili konuların ardından yer vermiştir. Hakkında pek çok görüş ayrılıkları bulunduğu için de korku namazı konusunu Cuma namazından sonra ele almıştır. İmam Buhârî'nin konu başlığında korku namazıyla ilgili İki âyete yer vermesinin sebebi ise, korku namazının kılınma şeklinin diğer namazların kılınışından farklı olduğunu göstermek ve bunun Kitap ve Sünnet ile sabit olduğunu vurgulamaktır."

Âyet-i kerîmede geçen "sefere çıktığınız zaman" ifadesinden anlaşılan şudur: Namazı kısaltarak iki rekat kılma hükmü sadece yolculuk haİi için söz konusudur. Fakat endişe ederseniz/korkuya kapılırsanız kaydı da namazı kısaltarak kılma hükmünün sadece korku hali İçin söz konusu olduğunu göstermektedir. İmam Müslim'in naklettiğine göre sahâbîlerden Ya'lâ İbn Ümeyye bunu Hz. Ömer'e sormuş ve o da aynı soruyu Resûl-i Ekrem'e sorduğunu ve ondan şu cevabı aldığını söylemiştir: "Bu Allah'ın size verdiği bir sadakadır; onun sadakasını kabul edin!" Buna göre sünnet korku hali olmasa bile yolculuk durumunda namazların kısaltılarak kılınması hükmünü açıklamıştır.

Abdullah İbn Ömer'in daha sonra "herkes kalan tek rekatı kendi başına kıl-di" şeklindeki ifadesi ondan gelen bütün rivayet yollarında aynıdır ve buradan ilk bakışta anlaşılan şudur: "Orduda bulunan sahâbîlerin tamamı aynı anda namazı tamamlamıştır." Fakat namazlarını sırayla tamamlamış olmaları da ihtimal dahilindedir. Güdülen gaye göz önüne alındığında bu anlamın daha uygun olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü herkes aynı anda namazı tamamlayacak olursa ordu korunmaktan yoksun kalacak ve komutan (imâm) tek başına bırakılmış olacaktır. Ebû Davud'un İbn Mesûd'dan naklettiği rivayet de bu görüşü desteklemektedir: "Sonra Resûlullah selam verince bu ikinci grup kalkıp kendi başlarına bir rekat namaz kıldılar ve ardından selam verip dağıldılar. Bunun üzerine diğer grup namaz kılınan yere geldi ve kendi başlarına birer rekat namaz kılıp selâm verdiler."

Bu rivayetten anlaşıldığı kadarıyla ikinci grup iki rekatı hiç ara vermeden peşpeşe kılmıştır. Diğer grup ise ikinci grup namazlarını bitirdikten sonra gelip namazlarını tamamlamışlardır.

Korku namazının nasıl kılınacağı ile ilgili olarak pek çok rivayet ve görüş nakledilmiştir. İbn Abdilberr bu konuda Abdullah İbn Ömer'den nakledilen rivayette belirtilen şekli tercih etmiştir. İbn Abdilberr'in bu rivayeti tercih etmesinin iki sebebi vardır: a. İsnadı sağlamdır, b. Namazla ilgili olarak konan "İmam selam vermeden önce cemaatin namazı tamam olmaz" şeklindeki kurala uygundur.

Ahmed İbn Hanbel şöyle demiştir: "Korku namazıyla ilgili olarak altı veya yedi farklı hadis rivayet edilmiştir. Bir kimse bunlardan hangisini esas alırsa alsın namaz geçerli olur."

Mâliki âlimlerinden İbnü'l-Kassâr, Resûlullah'm korku namazını hayatı boyunca on defa kıldığını söylediği halde İbnü' 1-Arabi'ye göre bu sayı yirmi dörttür.

Hattâbî'nin korku namazının kılınma şekliyle ilgili değerlendirmesi şöyledir: "Resûl-i Ekrem bu namazı farklı zamanlarda değişik şekillerde kılmıştır. Burada gözettiği temel düşünce şudur: Namazın doğasına en uygun ve ordunun zarar görmesini engelleyecek en doğru yolu bulmak. İşte korku namazının şekli hakkında nakledilen birbirinden farklı pek çok rivayet bulunduğu halde hepsinin özü aynıdır; namazı en uygun şekilde kılmak ve ordu güvenliğini sağlamak için en doğru şekli tespit etmek."



2. Korku Namazını Ayakta Ve Binek Üzerinde Kılmak


943- ibn Ömer'den nakledilen bir rivayet, Mücâhid'in "Müslümanlar'a düşman ordusu savaşa tutuştuğunda namaz artık ayakta kılınır [60] şeklindeki sözüne benzemektedir. İbn Ömer'in buna ek olarak Resûlullah'tan naklettiği rivayet şöyledir:

Eğer düşman sayıca bundan daha fazla ise namazı ayakta ve binek üzerinde kılsınlar!"


Açıklama


imam Buhârî'nin niçin böyle bir başlık kullandığı ile ilgili olarak şöyle bir yorum yapılmıştır: "İmam Buhârî, bu başlığı kullanarak binekten yere inemeyecek durumda olunsa bile namazın düşmeyeceğini ve vaktinin geçirilemeyeceğini ifade etmek istemiştir. Buna göre kişinin gücü neye yetiyorsa namazını ona göre kılacaktır. Zaten âyet-i kerime de bunu göstermektedir."

Başlıkta geçen (ve "ayakta" diye tercüme ettiğimiz) kelimesi aynı zamanda yürüyerek/yaya olarak anlamına da gelir. Nitekim İnsanlar arasında haca ilan et ki yaya olarak ... sana gelsinler [61] âyetindeki anlamı da budur. Taberî'nin tefsirinde sahih bir senedle naklettiğine göre Mücâhid şöyle demiştir: "Eğer korku ve endişeniz varsa İster ayakta ister binekleriniz üzerinde namazlarınızı kılabilirsiniz." Buna göre eğer ordunun güvenliğini tehlikeye sokan bir korku varsa Müslümanlar istedikleri tarafa yönelerek namaz kılabilecekleri gibi, namazlarını ayakta veya binek üzerinde de kılabileceklerdir.

Düşman ordusunun sayıca üstün olması durumunda güveniik tedbirlerinin en üst seviyede tutulması gerektiği için Müslümanlar daha uyanık ve tedbirli olmak durumundadır. İşte böyle bir durumda Müslüman ordusunun bölünmemesi için herkes imkanı ölçüsünde namazı kılacaktır. Bu durumda namaz bazı rükünlerine tam anlamıyla riayet edilemese bile caiz olacaktır. Orduda bulunanlar imkanları ölçüsünde; ayakta durabilenler ayakta, duramayanlar rükûda, rükûda da durmak mümkün değilse secdede namazı kılacaklardır. Tüm bunlar da mümkün değilse îmâ ile namaz kılınacaktır. Alimlerin çoğunluğunun görüşü böyledir. Fakat Mâlikîler'e göre ancak namazın vaktinin çıkmasından endişe ediliyorsa bu şekilde namaz kılınabilir, aksi halde kılınmaz.



3. Korku Namazında Ordunun Üir Kısmı Diğerlerini Korur


944- İbn Abbâs'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Resûlullah kalktı ve namaza durdu, ordunun bir kısmı da onunla birlikte namaza başladı. Resûl-i Ekrem tekbir getirdi ve cemaat de tekbir aldı. Ardından Hz. Peygamber rükuya gitti ve kendisiyle birlikte namaza duranlar da rükuya vardı. Sonra Allah'ın Resulü secdeye gitti ve ashâb-ı kiram da secde etti. Resûlullah ikinci rekat için kalktığında bu birinci grup da kalkıp gitti ve namaza başlayan İkinci gruptaki kardeşlerini korumak için nöbete geçtiler. İkinci gruptakiler de Resûl-i Ekrem ile birlikte rükû ve secde ettiler. O sırada ordunun hepsi namazdaydı, fakat bir grup diğer grubu korumak için kenarda bekliyordu."


Açıklama


İbn Battal bu rivayetle ilgili olarak şu açıklamada bulunmuştur: "Düşmanın kıble tarafında olması durumunda korku namazı bu rivayette açıklandığı gibi kılınır ve ordu birbirinden ayrılmaz. Dolayısıyla daha önce nakledilen İbn Ömer rivayetinde açıklanan korku namazından farklı bir namaz kılma şekli söz konusudur."

İbn Şihâb ez-Zührî yoluyla nakledilen bu rivayette ashabın ikinci rekatı tamamlayıp tamamlamadıkları açıkça zikredilme mistir. Nesâî aynı rivayeti Ebû Bekir İbn Ebü'1-Cehm Ubeydullah İbn Abdullah İbn Utbe yoluyla nakletmiştir ve bu rivayette şöyle bir ek bilgi mevcuttur: "Kaza da etmediler." Nesâî'nin rivayeti ashâb-ı kiramın korku namazı kılarken birer rekatla yetindiklerini açıkça göstermektedir. İmam Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî'nin Mücâhid İbn Abbâs yoluyla naklettiği rivayet de bunu desteklemektedir. Bu rivayete göre İbn Abbâs şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hakk, Peygamberinizin diliyle namazları mukîm iken dört, yolcu iken iki ve korku duyduğunuzda bir rekat kılmanızı takdir (farz) etti."

Korku namazının bîr rekat olarak kılınacağını söyleyen âlimler İshâk İbn Râhûye, Süfyân-ı Sevrî ve onlara tabî olanlardır. Sahâbîlerden Ebû Hureyre ve Ebû Mûsâ el-Eş'arî ile pek çok tâbîûn da bu görüştedir. Bazı âlimlere göre korku namazının tek rekat kılınabilmesi korkunun çok fazla ve ordunun tehlikeye düşme riskinin çok büyük olduğu durumlarla ilgilidir. Âlimlerin çoğunluğuna göre ise korku namazının tek rekat kılmışı sayı bakımından bir kısaltma değil şekil (Hz, Peygamber ile birlikte kılma) bakımından bir kısaltmadır. Bu alimlere göre Mücâhid'den nakledilen İbn Abbâs'a ait görüş şu şekilde yorumlanır: "Korku namazının tek rekat olarak kılınması imamla birlikte kılman rekatı anlatır. Burada ikinci rekatın kılınmaması gerektiğini gösteren bir açıklama yoktur. Aynca Nesâî rivayetinde geçen "Kaza da etmediler" şeklindeki ifadenin

"Savaştan sonra güvenli bir ortama kavuşunca namazlarını kaza da etmediler" anlamına gelmesi de ihtimal dahilindedir. [62] Her şeyin en doğrusunu sadece Allah bilir.

Faydalı bir not: Korku halinde akşam namazının kısaltılmadan üç rekat kılınacağı konusunda âlimler görüş birliği halindedir. Zaten konuyla ilgili rivayetlerin tamamı da bunu göstermektedir. Fakat bu konudaki görüş ayrılığı, imamın birinci gruba bir, ikinci gruba iki rekat kıldırması mı, yoksa birinci gruba iki ikinci gruba da bir rekat kıldırması mı daha iyi olur, noktasında düğümlenmektedir.



4. Düşman Kalesinin Düşmesi Yaklaşınca / Düşeceğine Dair İnanç Artınca Ve Düşmanla Karşı Karşıya Gelindiğinde Namaz Kılmak


Evzâî şöyle demiştir: "Fethin gerçekleşmesi yaklaştığında namazı kılma imkanı oİmazsa herkes kendi başına namazı îmâ ile kılar. îmâ ile kılmaları mümkün değilse savaş Müslümanlar lehine gelişip kısmî bir rahatlama olana veya bir güvenlik ortamı oluşturulana kadar namaz ertelenir ve daha sonra iki rekat namaz kılınır. Eğer buna da güçleri yetmezse bir rekat ve iki secde ile namaz kılarlar. Sadece tekbir getirmekle yetinmek namaz için yeterli değildir. Namaz kılabilme imkanı yoksa güvenli bir ortam oluşana kadar beklenir." Mekhûl'ün görüşü de böyledir.

Enes İbn Mâlik şöyle demiştir: "Fecir doğarken Tüster kalesinin düşmesi artık iyice yaklaşmıştı. Bu savaşta ben de bulunuyordum. Savaş öyle kızışmıştı ki hiç kimse namaz kılmaya fırsat ve imkan bulamıyordu. Bu yüzden namazı ancak gün epey ilerledikten sonra kılabilmiştik. Namazımızı Ebû Mûsâ ile birlikte iken kılmıştık. Namaz sonrasında da fetih gerçekleşmişti. Dünya ve içinde bulunan her şey bir yana, o zaman kıldığımız namaz bir yana; bu namaza karşılık bana dünya ve içindekileri verseler dönüp bakmam bile..."

945- Câbir İbn Abdullah şöyle demiştir: "Hendek savaşında Hz. Ömer yanımıza gelmişti. Kureyş müşriklerine sövüp duruyordu. Resûlullah'a da; "Ey Allah'ın Resulü, ben hâlâ ikindi namazını kılmış değilim ve güneş de battı batacak..." diyerek derdini söyledi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Allah'a yemin ederim ki, ben de hala ikindi namazını kılamadım" buyurdu. Hz. Peygamber sonra Buthân'a gitti ve orada abdest alıp ikindi namazını kıldı. İkindiyi kıldığında güneş batmıştı. İkindi namazından sonra da akşam namazını edâ eyledi."



Açıklama


Zeyn İbnü'l-Müneyyİr şöyle demiştir: "İmam Buhârî'nin kullanmış olduğu bu başlık ile verilen rivayeti değerlendirdiğimizde karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır: İmam Buhârî bu başlığı kullanmak suretiyle söz konusu rivayette belirtilen korku namazı şeklinin sadece ümit ve korkunun bir arada bulunduğu zaman söz konusu olabileceğine işaret etmiştir. Bu zaman ise düşman kalesinin düşeceğine dair İnancın arttığı ve fethin yaklaştığı andır. Çünkü güvenlik tedbirlerinin artırılması gereken savaş zamanlan için korku namazı meşru kılınmıştır. Zaferin gerçekleşeceğine dair umudun artması ise namazın geciktirilmesini mazur kılar. Zira fethin tam olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. İşte bu yüzden fethin yaklaştığı zamanlardaki korku namazı şekli ile diğer durumlardaki korku namazı şekilleri birbirinden farklıdır.

Bazı kimseler Evzâî'nİn sözünde geçen "îmâ İle kılmaları mümkün değilse" şeklindeki ifade hakkında şu yorumda bulunmuşlardır: "İnsanın aklı başında ise îmâ ile kılması her zaman için mümkündür; îmânın imkansız olması düşünülemez. Sadece kişinin aklını başından alan dehşet anlarında bu durum imkansız hale gelebilir." İbn Reşîd ise şöyle demiştir: "Bir kimse îmâ ile namaz kılmanın bile nasıl imkansız hale geldiğini anlamak istiyorsa bir savaşa katılsın, kalbi ile bedeni ile savaşın zorluklarını yaşasın ve harbin iyice kızıştığı anlarda ne büyük sıkıntılar çekildiğini görsün!"

Evzâî'nin "sadece tekbir getirmekle yetinmek namaz için yeterli değildir" şeklindeki ifadesi ile Süfyân-ı Sevrî gibi tekbirin yeterli olacağını söyleyen âlimlerin görüşlerine işaret edilmiştir. İbn Ebû Şeybe'nin Ata, Saîd İbn Cübeyr ve Ebü'l-Buhterî yoluyla naklettiğine göre başka alimler de şöyle demişlerdir: "İki ordu karşı karşıya geldiğinde namaz vakti girerse Allah'ım seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim, hamd Allah'a mahsustur, Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur, Allah en büyüktür" deyin. Bu sizin namazınız olur ve o vaktin namazının tekrar edilmesi gerekmez." Mücâhid ve el-Hakem'e göre düşmanla yalınkılıç cöğüs göğüse mücadele olduğu zaman bir kimsenin namazı sadece tekbir getirmek olur. Sadece bir defa tekbir getirse bile bu bakımdan yeterlidir; yüzünün ne tarafa dönük olduğu fark etmez. İshâk İbn Râhûye şöyle demiştir: "Düşmanla kılıç kılıca mücadele olduğu zaman îmâ ile tek bir rekat namaz kılmak yeterli olur. Buna imkan ve fırsat bulamazsa tek bir secde etmek, buna dû imkan bulamazsa sadece bir defa tekbir getirmek yeterli olur."

Enes ibn Mâlik rivayetinde geçen Tüster şehri Hz. Ömer'in halifeliği zamanında hicretin yirminci yılında fethedilmiştir.

Evzâî'nin sözünde geçen "namazı kılma imkanı olmazsa" şeklindeki ifade iki şekilde yorumlanabilir: a. Bineklerden inemeyecek durumda olmak, b. Namazı îmâ ile kılacak İmkanın olmaması. el-Asîlî ise savaş iyice kızıştığı ve hiç durmadan devam ettiği için Müslümanların abdest almaya imkan bulamadıklarını kesin bir ifade ile dile getirmiştir.

Enes İbn Mâlik'in sözünde geçen "dünya ve içindekiler" İfadesi Halife'nin rivayetinde "dünyanın tamamı" diye geçmektedir. Onun bu sözünden İlk anlaşılan şudur: "Ben bu namazı kıldığım İçin hiçbir gurura kapılmadan büyük bir kıvanç ve onur duuuyorum." Enes İbn Mâlik'in söz konusu ettiği namaz ise zorunluluk dolayısıyla vaktinde kılamayıp kaza ettiği namazdır fmakdiyye). Onun bu namaz için duyduğu onur ve kıvancın sebebi ise, kendilerini bir ibadetten ancak daha önemli başka bir ibadetin alıkoymasıdır. Fakat daha sonra yerine getiremedikleri bu ibadeti kaza etmişlerdir. Bu yönüyle Enes'in sözü Hz. Ebû Bekir'in şu sözüne benzer: "Güneş doğmuş olsaydı bile bizim gaflete daldığımızı göremeyecekti."

Bazılarına göre Enes, bu sözü ile vaktinde kılamadığı namaz için duyduğu üzüntüyü anlatmıştır. Buna göre onun sözünde geçen namaz kaza edilen değil, vakti kaçırılan namazdır. Buna göre Enes'in sözü şu anlama gelir: "Eğer bu namazı vaktinde kılabilmiş olsaydık daha çok hoşuma giderdi." Her şeyin en doğrusunu sadece Allah bilir.

Zeyn İbnü'I-Müneyyir'in görüşleri de bu doğrultudadır: "Enes İbn Mâlik'in namazı, dünya ve İçindekiterden daha önemli görmesi onun Ebû Musa'nın içtihadına katılmadığını ve fetih gecikse bile namazın vaktinde kılınmasının daha uygun olduğuna inandığını göstermektedir. Zaten Enes'in bu konu altında zikredilen sözü, "Sabah namazında kılınan iki rekat dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır" hadisine de uygundur."

Zeyn İbnü'I-Müneyyir'in bu sözünde ifade edilen uygunluk "sözlerin lafız olarak ve kullanılan kelimeler bakımından birbirine uygunluğudur." Zira Enes'in naklettiği rivayet farz namaz ile ilgili olduğu halde hadîs-i şerifte nafile namazdan söz edilmektedir. Bununla birlikte Enes'in namazı Ebû Mûsâ ve beraberindekilerle birlikte kılmış olması Zeyn İbnü'I-Müneyyir'in görüşünü çürütebilecek niteliktedir. Zira İbnü'l-Müneyyir'e göre Enes İbn Mâlik, Ebû Musa'nın görüşüne muhaliftir. Halbuki bu rivayete göre Enes onunla birlikte namaz kılmıştır. Eğer Enes, Ebû Musa'nın görüşünü kabul etmeseydi namazı îmâ ile de olsa tek başına kılardı. Fakat böyle yapmayıp Ebû Mûsâ ve beraberindekilerle birlikte namaz kılmıştır. Böyle bir durumda Enes'in Ebû Musa'ya muhalif olduğu nasıl söylenebilir?



5. Düşman Peşinde Olanların Ve Düşman Tarafından Kovalananların Binek Üzerinde Ve Îmâ İle Namaz Kılmaları


Velîd şöyle demiştir: Evzâî'ye Şurahbîl Ibnü's-Sımt ve arkadaşlarının binek sırtında namaz kılmaları konusunu sorduğumda bana şöyle cevap verdi: Namazın kaçırılacağından endişe duyulursa bize göre uygulama bu şekilde olur." Velîd bu görüşü için Resûlullah'ın şu hadisini delil olarak zikretmiştir: "Hiç kimse Benû Kurayza'ya varmadan ikindi namazım kılmasın!"

946- İbn Ömer'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Resûl-i Ekrem Hendek savaşı bitince bize şu talimatı verdi: "Hiç kimse Benû Kurayza'ya varmadan ikindi namazını kılmasın!" Ordu yolda iken ikindi namazının vakti girdi. Bunun üzerine bazıları: "Biz Benû Kurayza'ya varmadan namazı kılmayacağız" diyerek namazı kılmadı, kimisi de: "Olur mu öyle şey, biz namazı kılacağız. Bizden namazı kılmamamız istenmedi ki..." dediler. Bu durum Resûlullah'a anlatılınca hiçbirisine kızıp serzenişte bulunmadı. [63]



Açıklama


İbnü'l-Münzir şöyle demiştir: "Kendilerinden ilim tahsil ettiğim ve görüşlerini öğrendiğim bütün âlimler, düşman tarafından kovalanan bir kimsenin namazı bineğinin üzerinde îmâ ile kılacağını, düşman peşinde olan Müslümanların ise binekten İnip yerde namaz kılması gerektiğini söylemişlerdir." Konuyla ilgili olarak İmam Şâfîî şöyle bir açıklamada bulunmuştur: "Eğer Müslüman bir asker düşman peşinde olduğu için ordudan uzaklaşmışsa ve yere inip namaz kıldığı takdirde düşmanın kendisine saldıracağından endişe ederse yine îmâ ile kılabilir."

Bu açıklamalar da göstermektedir ki düşman tarafından kovalanan Müslüman askerin namazını îmâ ile kılacağı konusunda herhangi bir görüş ayrılığı bulunmadığı halde düşman peşinde olan askerler hakkında farklı görüşler söz konusudur. Bu konudaki hükümlerin farklı olmasının sebebini şu şekilde açıklayabiliriz: "Düşman tarafından kovalanan bir kimsenin büyük bir korku içinde olacağı kesindir. Fakat zafere yakın olup düşmanı süren askerlerin artık alt edilmeleri söz konusu olmayacaktır. Burada söz konusu olan endişe, düşmanı elden kaçırma endişesidir."

İbnü'l-Müneyyİr, Veîîd'in Evzâî'den naklettiği görüşü desteklemek üzere zikrettiği delille iigili olarak şunları söylemiştir:

"Bana öyle geliyor kî, Velîd bu hadisi delil olarak gösterirken şunu göz önünde bulundurmuştur: Resûlul orduya çok acil bir şekilde Kurayza yurduna gitmelerini emretmesi aslında namazın terk edilmesini de gerektiren bir durumdur. Nitekim ashâb-ı kiramdan bir kısmı bu talimatın namazla ilgili olmayıp, acele etmeye yönelik olduğunu dikkate alarak namazı terk etmişlerdir. Veya acele etmeye yönelik olan bu talimat namazların binek sırtında kılınmasını gerektirir, Nitekim ashabın bir kısmı da bu şekilde düşünüp namazı binek sırtında kılmışlardır. Zira binek sırtından inmek Kurayza'ya bir an önce ulaşma amacına ters düşer.

Namazı kılmayan ilk grup Resûlullah'ın talimatının acele etmeye yönelik olduğunu ve bineklerden inmenin bu emre karşı çıkmak anlamına geldiğini düşünmüşlerdir. Bu bakımdan onların namazı ertelemelerinin sebebi aynı güçte farklı bir emrin bulunmasıdır.

Namazı kılan diğer grup ise her iki emri de birlikte uygulayabilecekleri bir çözüm bulmuşlar ve binek sırtında namazlarını kılmışlardır. Böylece onlar her ikisi de farz olan bu görevleri (acele etmek ve namaz kılmak) yerine getirmişlerdir.

Ashâb-ı kiramın bineklerinden inip namazlarını kıldıklarını varsayacak olursak onların Resûlullah'ın acele etmeye yönelik talimatına aykırı hareket ettiklerini söylemiş oluruz. Sahâbîlerin böyle bir tavır içinde olduklarını söylemek ise mümkün değildir. Zira bu Resûl-i Ekrem'in emrine uymamak anlamına gelir."

Fakat İbnü'l-Müneyyir'in bu görüşüne aynı yolla karşı çıkabiliriz. Zira bu durumda ashabın Resûl-i Ekrem'in herhangi bir emri olmaksızın namazın şeklini değiştirerek O'na karşı çıktıkları söylenmiş olacaktır. Böyle bir iddia ise onlar hakkında düşünülemez.

Konuyla ilgili olarak İbnü'l-Murâbıt'ın söyledikleri daha kabul edilebilir görünmektedir: "Velîd bu hadisi delil olarak gösterirken hangi uygulamanın daha yerinde ve evlâ olduğunu açıklamak istemiştir. Çünkü Kurayza yurduna varana kadar ikindi namazını kılmayıp erteleyenler vakti geçirmelerine rağmen azarîan-mamışlardır. Fakat namazın vaktini geçirmeyip îmâ ile kılanların, namazı kılmayıp vaktini geçirenlere göre daha yerinde hareket ettiklerini söylememiz mümkündür. Her şeyin en doğrusunu sadece Allah bilir."

Faydalı bir not: Ebû Dâvûd düşmanı kovalayan kişiyle ilgili olarak Ubey-dullah Ibn Enis'ten bir rivayet nakletmiştir. Hasen bir senedle nakledilen bu rivayete göre Resûl-i Ekrem Ubeydullah'ı askerî bir göreve göndermişti. Ubeydullah, Süfyân el-Hüzelî'yi gördükten sonra yaptıklarını şöyle anlatmıştır: "Onu gördüğümde ikindi namazının vakti de girmişti. Namazı kaçırabileceğim endişesine kapılmıştım. Bu yüzden îmâ ile namaz kılarak ilerlemeye başladım."



6. Sabah Namazını Erkenden [64] Ve Geceden Kalma Son Karanlık Vaktinde Kılmak, Düşmana Baskın Ve Savaş Sırasında Namaz Nasıl Kılınır?


947- Enes İbn Mâlik'ten nakledilmiştir: "Resûlullah geceden kalma son karanlık vaktinde sabah namazını kıldı. Daha sonra atma binip adi (Allah en büyüktür, artık Hayber'in işi bitti). Biz bir düşman topluluğun yaşadığı yere girdiğimizde kendilerine apaçık uyarılar yapılan (inzâr) bu kavmin sabahı ne kötü olur sabahı aydınlık olmaz." diye seslendi. Hayber halkı dışarı çıkıp çifçüik aletleriyle tarlalarına giderken İslâm ordusunu görünce "Muhammed ve ordusu geliyor" diye bağırmaya başlmışlardı. Savaş sonunda

Resûlullah muzaffer oldu ve savaşa katılan erkekleri öldürüp, savaşmayan eli silah tutmayan kimseleri esir etti. Esirlerden Safiye önce Dihyetü'l-Kelbî'nin daha sonra da Resûl-i Ekrem'in payına düştü. Hz. Peygamber daha sonra Safiye ile evlendi. Evlenirken onu azat etmiş ve bu azat işlemini mehir saymıştı."

Hadisin ravilerinden Abdülazîz İbn Suhayb, Sâib el-Bünânî'ye: "Ey Ebû Muhammed, sen Enes İbn Mâlik'e "Resûlullah bu evlilik için Safiye'ye mehir olarak ne vermişti?" diye sorduğunda sana: "Mehir olarak özgürlüğünü vermişti" diye cevap verdi, Öyle değil mi?" diye sormuş Sâib de tebessüm etmiştir.


Açıklama


İmam Buhârî korku namazı için vaktin sonunu beklemenin şart olmadığını göstermek maksadıyla korku namazı ile ilgili konuların işlendiği bölüme bu konuyu da almıştır. Halbuki bazı bilginlere göre savaşa başlandığı zaman korku namazını vaktin sonuna doğru kılmak şarttır. Bu açıklamayı yapan Zeyn İbnü'l-Müneyyİr şunları da söylemiştir: "Bu başlığın konmasmdaki maksat, düşmanla savaşa başlamadan önce namazı hemen vaktin başında kılıp daha sonra düşmanla mücadeleye girmenin uygun olduğuna İşaret etmek de olabilir."

Allah-u ekber Allah en büyüktür" cümlesi, Resûlullah'tan nakledilen ve korku, sevinç anlarında okunan bir zikirdir. Bu şekilde Allah Teâlâ'ya şükredilmekte ve Cenâb-ı Hakk başta Yahudiler (Allah onları kahretsin) olmak üzere Allah düşmanlarının nispet etmeye çalıştıkları noksanlıklardan tenzih edilmektedir; bu cümle hem şükür hem de tenzih ifadesidir.


--------------------------------------------------------------------------------

[1] Hadisin geçtiği diğer yerler: 830, 1224, 1225, 1230 ve 6670.

[2] Hadisin geçtiği diğer yerler: 835, 1202, 6230, 6265, 6328 ve 7381.

[3] Bu hadisin burada nakledilen varyantında "Allah'a selâm dilemekten" bahsedil m emektedir. Fakat söz konusu hadisin farklı rivayetlerinde bu ifade geçmektedir. Buna göre ashab "Allah'a selâm" dilemiştir. İşte Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ashabını bu yüzden uyarmıştır, bk. Aynî, Umdetü'1-kârî, V, 178-179. (Mütercim)

[4] Hadisin geçtiği diğer yerler: 833, 2397, 6368, 6375, 6376, 6377 ve 7129.

[5] Hadisin geçtiği diğer yerler: 6326 ve 7388.



[6] Âli İmrân, 3/135-136.

[7] Hadisin geçtiği diğer yerler: 849 ve 850.

[8] Bu hadîsin bab başlığı ile ilgisi yok gibi görünmektedir. Ancak bir sonraki hadisin ravisi olan Mahmud Ibnü'r-Rabî' Hz. Peygamber'! sallallâhıt aleyhi ve sellem gördüğünde reşid olup yaptıklarını ve söylediklerini anlayacak yaşta olduğunu ifade ettiğinden dolayı zikredilmiştir. (A. Ağırakça)

[9] Hadisin geçtiği diğer bir yer: 6329.

[10] Fayda sağlayacak olan, salih ameller ve kalb-i selimdir. (Mütercim). Hadisin geçtiği diğer yerler: 1477, 2408, 5975, 6330, 6473, 6615 ve 7292.

[11] el-Adevî ihtisarı yaparken zenginlerin bu zikirlerin faziletini öğrendikten sonra derhal bunu uyguladıklarına işaret etmemiştir. Fakat zengin sahâbîler söz konusu zikirlerin faziletini öğrenince hemen bunları okumaya başlamışlardır. Hatta yoksul sahâbîler tekrar Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem gelip 'Kardeşlerimiz de bizim yaptıklarımızı yapmaya başladılar1 deyince Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurdu: "Bu Allah'ın bir fazlıdır, onu istediğine verir." (bk. Aynî, Um-detü'l-kâıî, V, 200.) Mütercim

[12] Zira Muğire İbn Şu'be mektup yoluyla bile Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem sünnetini insanlara öğretme çabasında olmuştur.

[13] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1142, 1386, 2085, 2791, 3236, 3354, 4674, 6096 vs 7947.

[14] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1038, 4147 ve 7503.

[15] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1221, 1430 ve 6275.

[16] Hadisin geçtiği diğer yer: 5451.



[17] Bu açıklama yeteri kadar İyi değildir. Doğrusu şudur: Kötü kokan bu sebzeleri yemenin mubah oluşu cemaatle namaz kılmanın farz-ı ayn olmasına ters değildir. Nitekim yemeğin hazır olması da cemaate katılmamayı meşru kılan bir sebeptir. Uzun sözün kısası; Allah Teâlâ biz kullarına kolaylık sağlamış ve buna benzer mubahları cemaate katılmaya mani birer mazeret saymıştır. Çünkü burada şer'î bir maslahat gözetil mistir. Bununla birlikte bir kimse cemaate gitmemek için kasıtlı olarak bu sebzeleri yer ve bir bakıma hileye başvurursa onun bu davranışı haram olur. Her şeyin en doğrusunu sadece Allah bilir. {İbn Bâz)

[18] el-Adevî bu rivayete yer vermemiştir. Fakat söz konusu rivayette Resûlullah sebzeleri yemesini emrettiği sahâbîye: "Ben Allah'ın meleklerinden utandığım için yemiyorum; bu haram değildir" demiştir, (bk. Aynî, Umdetü't-kârî, V, 223.) (Mütercim)

[19] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1247, 1319, 1321, 1322, 1326 ve 1340.

[20] Hadisin geçtiği diğer yerler: 879, 880, 895 ve 2665.

[21] Hadisin geçtiği diğer yerler: 873, 899, 900 ve 5238.

[22] Bu başlık biraz önce geçen 164 numaralı bâb başlığı ile aynıdır ve zikredilen İki hadis de yukarıda zikredilmiştir. Bu bakımdan bir tekrar söz konusudur.

[23] el-Cuma, 62/9.

[24] Hadisin geçtiği diğer yerler; 894 ve 919.

[25] Daha önce de ifade edildiği gibi, buradaki "vacip" kavramı Hanefî literatüründekî vacip değii, mutlak gereklilik anlamında ve farz karşılığında kullanılmıştır. (A-Ağırakça).

[26] Hadisin geçtiği diğer yer: 910.

[27] Hadisin geçtiği diğer yerler: 948, 2104, 2612, 2619, 3054, 5841, 5981 ve 6081.

[28] Hadisin geçtiği diğer bir yer: 7240

[29] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1389, 3100, 3774, 4438, 4449, 4450, 4451, 5217 ve 6510.

[30] Hadisin geçtiği diğer yer: 4371.

[31] Hadisin geçtiği diğer yerler: 2409, 2554, 2558, 2751, 5188, 5200 ve 7138.

[32] Bu da Cuvâsâ köyü sakinlerinin Resûlullah sallallâhu aleyhi ve seilem zamanında yaptıkları gibi Cuma namazının kılınmasıdır. Zaten bu rivayet köylerde Cuma namazının kılınabileceğini açıkça göstermektedir.

[33] Hadisin geçtiği diğer yerler: 898 vs 3487.

[34] el-Cuma, 62/9.

[35] el-Cuma, 62/9.

[36] Hadisin geçtiği diğer yer: 2071.

[37] Hadisin geçtiği diğer yer: 940.

[38] el-Cuma, 62/9.

[39] Hadîsin geçtiği diğer yen 2811.

[40] Hadisin geçtiği diğer yerler: 6269 ve 6270.

[41] Hadisin geçtiği diğer yerler: 913, 915, 916.

[42] Hadisin geçtiği diğer yer: 928.

[43] el-Cuma, 63/11.

[44] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1465, 2842 ve 6327.

[45] Hadisin geçtiği diğer yerler: 3145 ve 7535.

[46] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1500, 2597, 6636, 6979, 7174 ve 7197.

[47] Hadisin geçtiği diğer yerler: 3110, 3714, 3729, 3767, 5230 ve 5278.

[48] Had gerektiren cezalar dışındaki kötülükler kasdedilmiştir. (bk. Aynî, Umdetü'1-kârî, V, 319.)

[49] Hadisin geçtiği diğer yerler: 3627 ve 3800.

[50] Hadisin geçtiği diğer yer: 3211.

[51] Hadisin geçtiği diğer yerler: 931 ve 1166.

[52] Hadisin geçtiği diğer yerler: 933, 1013-1019, 1021, 1029, 1030, 3582, 6093 ve 6342.

[53] Hadisin geçtiği diğer yerler: 5294 ve 6400.

[54] el-Cuma, 62/11.

[55] Nûr, 24/37.

[56] Hadisin geçtiği diğer yerler: 1165, 1172 ve 1180. el-Cuma: 62/10.

[57] Hadisin geçtiği diğer yerler: 939, 941, 2349, 5403, 6248 ve 6279.

[58] en-Nisâ, 4/101-102.

[59] Hadisin geçtiği diğer yerler: 4132, 4133 ve 4535.

[60] Bu rivayette geçen UU kelimesinin hatalı yazıldığını aslında bu kelimenin UJU olması gerektiğini iddia eden bir yorum vardır ve bu yorum konuyla ilgili başka rivayetlere dayanmaktadır. Bu rivayetlerden birisi şöyledir: "Müslümanlarla düşman ordusu savaşa tutuştuğunda namaz artık zikretmekten ve baş ile işaret edip îmâ ile kılmaktan ibarettir." (bk. İbn Hacer, Fethü'l-Bârî, II, 501.) -M. Odabaşı-

[61] el-Hac, 22/27.

[62] Alimlerin çoğunluğuna ait bu görüş tartışmaya açıktır. Doğru olan görüş, korku halinde namazın tek rekat olarak kılınabileceğini söyleyenlerin görüşüdür. Çünkü bunu ifade eden hadisler yeyenlerin görüşüdür. sahihtir. Her şeyin en doğrusunu sadece Allah bilir. (İbn Bâz

[63] Hadisin geçtiği diğer yer: 4119.

[64] İmam Buhârî'nirı kullandığı "bu başlık başka rivayetlerde diye geçmektedir. Buna göre anlam şöyle olur: "Allah en büyüktür diye seslenmek ve sabah namazını geceden kalma son karanlık vaktinde kılmak." (bz. Aynî, Umdetü'I-kârî, V, 362.) M. Odabaşı

islam