Buluğul Meram Şerhi > 6

—/404- İbni Abbas radıyallahü anhüma'âan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Peygamber SaUdllahü aleyhi ve sell&m, (Medine'den) mü-ievâzî, her günlük elbise giymiş, bitkin, ağır ağır yürür; nİyazkâr bir halde çıktı ve bayram kılar gibi iki rek'ât namaz kıldı. Sizin şu hutbenizi okumadı.»[318]

Bu hadîsi, beşler rivayet etmiştir. Tirmİ2Î/ Ebu Avâne ve ibni Hib-
ban onu sahîhlemişlerdir.
Bâzı kelimelerin îzâhı : «.İdi » Her günlük elbisesini giyen demektir. Burada maksad, tevazu göstermek ve muhtaç olduğunu anlat-mak için. Ziyneti ve giyinip, kuşanmayı terk etmektir. « Uiptu » nuşu göstererek demektir.ağır alarak, acele etmiyerek demektir.tezellül ve istekte mübalağa göstererek yani niyaz ederek demektir.
Ebu Dâvûd (202—275)'in rivayetinde  denilmiş, yani kelimelerin yerleri değiştirilmiştir. Aynı rivayette   tSîzin şu hutbenizi okumadı»   cümlesinden    sonra «Lâkin duâ# nlyâz ve tekbîr getirmekte devam ettt.
Sonra bayramda kıldığı gibi iki rek'ât namaz kıldı» denilerek buradaki namazın duadan sonra kılındığı beyân edilmiştir.
Musannif merhumun, rivayetinde bu cihet sarih değildir. Bu hadîsi; zikredilenlerden mâada, Hâkim (321—405), Beyhâkî (384— 458) ve Dâre Kutnî; (306—385) de tahric etmişlerdir.
Hadîs-i şerîf, yağmur duasında namaz kılmanın meşru olduğuna delildir. Bu hususta mezheb imamları arasında ihtilâf yok ise de sıfatı hakkında ihtilâf edilmişb'ı1. Hanefîlerden îmâm-ı Âzam'a, (80— 150) göre asıl istiska' duâ, istiğfar, ve hamdü senadan ibarettir. Ma-mâfîh mendub olmak üzere yalnız başına herkes iki rek'ât namaz kılabilir. Bu namazda hutbe falan yoktur. İmameyn ile şâir mezâhib imamlarına göre yağmur duasında bayramlarda olduğu gibi, cemaatla kılmak, aşikâr okumak, ve sonunda hutbe îrâd etmek suretiyle iki rek'ât namaz kılmak sünnet-i müekkededir. Yalnız buradaki hutbede tekbîrler Hanefîlerle Mâlikîlere göre istiğfara tebdil edilir. Şâfîîlerle Hanbelîlere göre tebdil edilmez. Burada da tekbîr alınır İmameyn ile Mâlikîlerin delili, Buharı (194—256)'nin rivayet ettiği Abbâd b. Temim hadîsidir.
Bu hadîste «Resûlüllah Sattallahü aleyhi ve settem, onlara İki rek'ât namaz kıldırdı» denilmektedir. Nitekim aşağıda gelen Hz. Âİşe hadîsi de aynı mânâyı ifâde ediyor. Bunlar «Ibnİ Abbas hadîsini te'vil ederek, bu hadîsten maksad, namazın sıfatını, yani nasü kılınacağını değil, rek'ât sayısını bayram namazına benzetmektir» demişlerdir.
Mamafih Dâre Kutnî (306—385)'nin İbni Abbâs (R. A./dan tahric ettiği şu rivayet bu te'vile muarızdır :
«O namazda bayramlarda olduğu gibi, yedi ve beş tekbîr alır, ve okur.» Vakıa bu rivayetin isnadı hakkında söz-
edilmiş ise de sadedinde bulunduğumuz hadîs de onu te'yid etmektedir. îmâm-ı Âzam ise Ebu.Dâvud, (202—275) ile Tirmizî (200—279) nin tahric ettikleri şu hadîsle istidlal etmiştir :
«Peygamber Sallallahü aleyhi ve seTlem, denilen yerde duâ ederek, yağmur diledi.»Ebu Avâne (—316) de sahihinde şu hadîsi tahric etmiştir:
«Peygamber SaUallahü aleyhi ve settem'e, bir kavım kıtlıktan şikâyet etti. Bunun üzerine :
Dizler (iniz) in üzerine çökerek: yâ Rab yâ Rab deyin;: buyurdular».
Hz. İmam'ın bu istidlaline karşı denilse denilse, şöyle denilebilir : Evet Resûlüllah (S.A.V.)'in yağmur duasında iki rek'ât namaz kıldığı da sübût bulmuştur; bazen kılmadığı da olmuştur. Bunu her ikisi de caiz olduğunu göstermek için böyle yapmıştır.
Îbnü'l-Kayyim (691—751) «El-Hedyü'n-Nebevv» adlı eserinde-Resûlüllah (S.A.V.)'in kaç çeşit yağmur duası yaptığım saymış; altıya çıkarmıştır :
a— Musallaya çıkmış; orada hem namaz kılmış, hem de hutbe okumuştur.
b— Cuma günü minberde hutbe okuduğu sırada yağmur duasında bulunmuştur.
c— Cuma'dan başka bir günde Medîne-İ Münevvere'nin minberi üzerinde yalnız yağmur duasında bulunmuştur. Bu rivayette namaz. kıldığı bildirilmemiştir.
d— Mescidde otururken yağmur duası yapmış; ve ellerini kaldırarak AHahü Zülcelâl'e niyazda bulunmuştur.
e— Mescidin kapısı dışında «Zevrâ» denilen yere yakın bulunan da yağmur duası yapmıştır.
f— Gazalarından birinde müşrikler müslümanlardan evvel suyu zaptettikleri zaman yağmur duasında bulunmuştur.
Fahri Kâinat (S.A.V.) Efendimizin yaptığı yağmur dualarının hepsinde yağmur yağmıştır. Yukarıda da arzettiğimiz gibi, yağmur duasında hutbe okumanın meşrûiyyeti ihtilaflıdır. Okunmaz diyenler, İbni Abbas (R. A./in «Hutbe okumadı» sözüyle istidlal ederler. Okunur diyenler aşağıdaki Hz. Âişe ve İbnî Abbas hadîsleriyle istidlal ederler. Hutbenin namazdan evvel veya sonra okunacağı dahi ihtilaflıdır. Ha-nefîlerden İmameyn ile diğer mezheb imamlarına göre namazdan sonra okunur. Bu hutbe îmam-ı Ahmed İbni Hanbel (164—241) ile Han-nefîlerden îmam-ı Ebu Yusuf & (113—182) göre bir tek hutbeden ibarettir. Ve Hanefîlerle Mâlikîlere göre yerde okunur, Imâm-ı Mu-hammed (135—189) ile îmâm-ı Mâlik'e (93—179) göre hutbe bayram hutbesi gibidir. Ulemâdan bakılan hutbenin namazdan evvel okunacağına kail olmuşlardır. Bunlar İbni Abbas hadîsiyle istidlal ederler. Namazdan sonra okunur diyenlerse, îmâm-ı Ahmed ibni Hanbel, İbni Mâce (207—275), Ebu Avâne (—316) ve Beyhakî (384—458) :nin tahric ettikleri Ebu Hüreyre hadîsiyle istidlal ederler. Bu hadîste ; «Peygamber SallaMahü aleyhi ve sellem, yağmur duasına çıktı ve iki rek'ât namaz kıldı. Sonra hutbe okudu.» deniliyor. Bu iki hadîsin arasını bulmak için : «Resûlüllah (S.A.V.)'in başladığı duadır; amma burada duaya hutbe denilmiş ve bundan sonra ayrıca hutbe okunduğu rivayet olunmamıştır. Namazın hutbeden önce kılındığını rivayet eden de sadece o kadarla iktifa etmiş; namazdan evvel duâ okuyup, okumadığını beyân etmemiştir» deniliyor. Duâ için Hz. Peygamber (S.A.V.)'den rivayet edilmiş lâfızlar aranır. Resûlüllah (S.A.V.)'in hangi lâfızlarla duâ ettiğini aşağıdaki hadîs gösteriyor.[319]

—/405- «Âişe radıyaMahü ariha'âan rivayet edilmiştir. Demiştir kî: Halk Resûlüllah SaUallahü aleyhi ve sellem'e yağmurun yağmamasından şikâyet ettiler. Bunun üzerine bir minber kurulmasına emir buyurdu. Ve kendisine musallaya bir minber kuruldu. Halka (yağmur duasına) çıkacakları bir gün de tayin etti. (O gün) kendisi güneşin ziyası vurduğu zaman çıktı; ve minberin üzerine oturdu. Bunu müteakip tekbîr aldı ve Allah'a hamd etti. Sonra (şöyle) buyurdu :
Hakikaten siz beldenizin kuraklığından şikâyet ettiniz (amma) hakikaten Ailah da size kendisine duâ etmenizi emir etti. Duanızı kabul buyuracağını da vaad eyledi. Bundan sonra :
Hamd âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim; kıyamet gününün sahibi Allah'a mahsustur. Allah'dan başka Allah yoktur. Dilediğini yapar. Allah'ım, Allah sensin. Senden başka ilâh yoktur. Ganî sensin; biz fukarayız; bize rahmetini indir; indirdiğini de bir zamana kadar kuvvet ve kifayet kil. dedi. Sonra ellerini kaldırdı ve fa koltuklarının bey ar yeri görününceye kadar (el kaldırmakta) devam ettt. Sonra cemaata sırtım çevirdi ve ellerini kaldırdığı halde cübbesinl çevirdi. Sonra cemaata yüzünü döndü ve (minberden) inerek iki rek'at namaz kıldı. Derken Allah bir bulut halketti. Gök gürle meye, şimşek çakmaya başladı. Sonra yağmur yağdı. »[320]

Bu hadîsi, Ebu Dâvud rivayet etmiş; ve : «Gariptir. İsnadı iyidir.» demiştir.
Elbise çevirme mes'elesi SaMh-i Buhân'de Abdullah Ibni Zeyd'den rivayet edilmiştir. Bu hadîste : «Müteakiben duâ ederek kıbleye döndü; sonra ik! rek'ât namaz kıldı. Bu rek'âtlarda kıraati aşikâr yaptı» denilmektedir.
Dâre Kutnî'nin Ebu Cafer Bâkır'dan mürsel olarak rivayetinde: «Kuraklık değişsin diye cübbesini çevirdi» cümlesi vardır.
Hadîs-i şerifin tamamı «Sünen-i Ebi Dâvud» da şöyledir :
«Sonra  Allah'ın izniyle yağmur yağdı. Resûlüllah Saîlallahü aleyhi ve seUem, mescidinin kapısına gelir gelmez seller aktı. Halkın sipere koştuklarını görünce avurt dişleri meydana çıkıncaya kadar güldü. Ve :
Şehâdet ederim ki Allah her şeye kadirdir. Ben de onun kulu ve Resulüyüm; dedi».
Hadîs-i şerifteki: «Ve minberin üzerine oturdu» cümlesi için îbnü'1-Kayyım, (691—751) : «Şayet doğru ise,» tâbirini kullanıyor. Ve sözüne devamla «aksi takdirde gönülde bundan bir §ey var.» diyor. Yani şüpheli olduğunu ihsas ediyor. Resûlüllah (S.A.V.)  :
«Hakikaten Allah da size kendisine duâ etmenizi emretti. Duanızı kabul buyuracağını   vaad  eyledi»  demekle [321]«Bana duâ edin; size   kabul   edeyim.âyet-i kerîmesine ve keza [322]«Kullarım sana beni sorarsa şüphesiz ki ben yakınım. Beni çağıranın dâvetine icabet ederim» âyet-i celîlesine işaret buyurmuştur. «Bunu müteâkib tekbîr aldı. Ve Allah'a hamd etti.»
demesine bakılırsa, hutbeye Besmele ile değil, hamd-ü sena ile başlamıştır. Filhakika Rcsûl-ü Ekrem (S.A.V.)'in hutbelerine hamdden başka bir sözle başladığı hiç bir rivayette zikredilmemiştir.
Ebu Dâvud (202—275) yukarıdaki hadîs için : «İsnadı iyidir.»
dedikten sonra «Medîneliler» okurlar; bu hadîs onlara hüccettir.» der. «Halka birgün tâyin etti,» denildiğine göre yağmur duasına çıkacakları günü halka birkaç gün evvelinden bildirmek yerinde olur. Tâki hazırlansınlar. Biribirlerine hakları geçenler helâllaşarak tevbe etsinler. Hanefilerin fıkıh kitaplarında: «Yağmur duasına çıkmazdan üç gün evvel imamın halka üç gün oruç tutmalarını ve mümkün mertebe sadaka vermelerini hak, hukuk mes'-elelerinden kurtulmalarını, günahlardan tevbe etmelerini emretmesinin müstehâb olduğu» beyân edilmiştir. O gün Resûlüllah (S.A.V.) evvelâ tertemiz yıkanarak her günlük elbiseler içinde Allah'a kemâl-i tevâzuy-la boyun bükmüşdür. Evvelâ ihtiyarlar, sonra çocuklar sahraya çıkarlar. Hayvanları çıkarmak bile müstehâptır.
Benî İsrail'e ait nakillerde «Bir cemâatin yağmur duasına çıktığı, fakat içlerinde bir tek âsî bulunduğu için kendilerine Allah tarafından yağmur haram kılındığı» rivayet olunur. Hadîsteki « ^- |j » tâbiri
«insanlar» demektir ki, müslim ve gayri müslim bütün insanlara âmm ve şâmildir. Şu halde gayrı müsumleri de yağmur duasına çıkarmanın meşru olduğuna delâlet ederse de mes'ele ihtilaflıdır. Bâzılarına göre kendi kiliselerine veyahut sahraya çıkarlarsa men edilmezler. Diğer bâzılarına göre hiçbir vecihle yağmur duasına çıkmalarına müsaade edilmez. Zira bu duâ rahmet insin diye yapılır. Küffâra ise rahmet değil, lanet iner. Kemal ibni Hümâm (788—861) «Fethü'l-Kadîr» adlı eserinin İstiska Babında : «Gayrı müslimlerin yalnız başına yağmur duası yapmalarına müsâade edilemez. Çünkü onların duâsıyla yağmur yağmak muhtemeldir. Bu takdirde avamın zayıf imanlı olanları fitneye düçâr olur demektedir.»
Hadîs-i şerîf, duâ ederken el kaldırma, yağmur duasında ise başının hizasına kaldırarak mübalağa göstermeye delâlet ediyor. Duâ ederken el kaldırmak bir çok hadîslerle sabittir. Hattâ el-Münzirı (—656)  bu hususta bir cüz tutan bir eser tasnif etmiştir. Nevevî (631—676) : «Bu bâbda sahihinde yahut bunlardan   birinden otuz
kadar hadîs topladım» diyor.Bunu Eî-Mühezzeb» şerhinde in sonunda zikretmektedir. Vakıa Hr. Enes'den rivayet edilen bir hadîste yağmur duasından maada hiç bir yerde el kaldırılma-yacağı beyân ediliyorsa da bundan murâd, hiç kaldırmamak değil, kaldırmakta mübalâğa göstermemektir.
Elbisenin çevrilmesine gelince : Elbisesinin sağ tarafını sol omuzuna, sol tarafım da sağ omuzuna koymakla olur. Nitekim Bu-hâri (194—256) ile îbni Mâce (207—275) 'nin ve îbni Hüzeyme (223—311)'nin rivayetlerinden de bu anlaşılıyor. Ebu Dâvud, (202—275) 'un rivayetinde şöyle denilmiştir :
«Sağ yakasını sol omuzuna; sol yakasını da sağ    omuzuna koydu» İmâm-ı Ahmed ibni Hanbel (164—241)'in tahric ettiği bir hadîste «Cemâat da Resûlüflah Sallattahü aleyhi ve seîlem ile birlikte elbiselerini çevirdiler» denildiğine göre imamla birlikte cemâatin da elbise çevirmesi meşru olmak gerekirse, de mes'ele ihtilaflıdır. Hanefîlere göre cemâat, elbiselerini çevirmezler. Zîra kendilerine «Siz de çevirin» diye emir buyurduğu nakil edilmemiştir. Binaenaleyh bu iş imama mahsustur.
Şâir mezheblere göre cemâat da elbiselerini çevirirler. Elbiselerin çevrilmesi kıbleye karşı döndükleri zamandır. Zîra Müslim'in (204—261) rivayetinde :   
«Resûlüllah Sallaîlahü aleyhi ve seîleın, duâ etmek istedikte kıbleye karşı döndü ve abasını çevirdi.» denilmektedir. Buhâ-rîde de bunun gibi bir rivayet vardır.
Hadîs-i şerif istiskâ namazının iki rek'ât olduğuna da delildir ki; Cumhur ulemânın mezhebi budur. İkişer rek'âtta selâm vermek şartıyla dört rek'âttir diyenler de vardır. Fakat bu kavi zayıftır. Çünkü Hz. Peygamber (S.A.V.)'den sabit olan iki rek'âttır.
Tahvil kıssasında adı geçen Abdullah, Abdullah İbni Zeyd El-Mâzî-nîdir, bâzıları vehmederek onu ezanın râvîsi olan Abdullah sanmışlardır. Halbuki o başka, bu başkadır.
Hadîsteki den sonra BühârVde cübbesîni çevirdi». Diğer bir rivayette denilmiştir.
Mânâ aynıdır.
Buharı şöyle diyor: «Süfyan dedi ki, bana da Mes'udi haber verdi. Ebu Bekir'den duymuş; sağı sol üzerine koymuş dedi.» îbni Huzeyme nin rivayetinde de » «Solu da sağ üzerine ziyâdesi vardır. Elbise çevirmenin hikmetini tâyin hususunda ulemâ ihtilâf etmişlerdir.
Musannif merhum aşağıdaki hadîsi rivayet etmekle bu ihtilâfa işaret etmiştir. Hadîs-i şerif istiska' namazında kıraatin aşikâr olacağına delildir. Aşikâr okuma mes'elesi BuhârVnin bazı rivayetlerinde vardır. îbni Battal (—444) bu hususta icmâ olduğunu nakleder. Bâzıları bundan, istiska' namazının yalnız gündüz kılınacağı mânâsını çıkarırlar. Ve «Gece kılınacak olsaydı gündüz kılındığı zaman gizli, gece kılındıkta sesli okunurdu» derler.
Cübbe çevirme hakkında tbnü'l-Ârâbl (468—543) : «Bu cübbe çevirmesi Peygamber (S.A.V.) ile Rabbîsi arasında bir emaredir. Kendisine : «Hâlin değişmek için cübbeni çevir» denilmiştir; diyor. Fakat buna itiraz edenler: «Böyle denildiği nakle muhtaçtır.» diyorlar. İbnii'J-Ârâbî «Elbise çevirmek tefeül içindir; diyenlere: «Falın şartı, ona niyet etmemektir» diye itirazda bulunmuştur. Musannif merhum : Tefe'ül hakkında râvileri mutemed bir hadîs vârid olmuştur.» der. «Fethü'l-Bârî» de bu hadîsi Dâre Kutnî (306—385) ile Hâkim (321 —405)'in Cafer ibni Muhammea"'den, o da babasından, o da Câbir'den işitmiş olmak üzere tahric ettiklerini söyler. Şu halde hadîs mevsuldur. Zîra Muhammed ibni Ali Hz. Câbir'le buluşmuş ve ondan hadîs rivayet etmiştir. Yalnız Musannif: «Dâre Kutni bu hadîsin mürsel olduğunu tercih etmiştir.» dedikten sonra «Zan ile söz söylemektense, bu hadîsle amel etmek herhalde evlâdır» diyor.[323]

—/406- «Enes radıyallahü anft'den rivayet edilmiştir ki: Bir adam, •cuma günü. Peygamber SaUaUahü aleyhi ve seîlem ayakta hutbe okurken mescide girmiş ve : Yâ Resûlellah, mallar helak oldu. Yollar kesildi (ne olursun) Allah Azze ve Celfe'ye duâ ediver; bize yağmur ihsan etsin; dedi. Bunun üzerine Saîlallahü aleyhi ve selîem ellerini kaldırdı: Sonra :
Allah'ım bize yağmur ver. Allah'ım bize yağmur ver; dedi ve hadis (in geri kalan kısmın)  i zikretti. Bu hadiste yağmurun bindirilmesi için duâ da vardır.»[324]

Hadîs, müftefekun aleyh'tir. Sahihi Müslim'de hadîsin tamamı şöyledir:
«Enes demiştir ki : Vallahi gök yüzünde ne bir bulut, ne de bulut parçası görüyorduk. Seli' ile aramızda da bir ev veya arsa yoktu, demistir kî: Hemen onun arkasından kalkan gibi bir bulut belirdi (bu bulut) semânın ortasına geldiği vakit yayıldı. Sonra yağmur boşandı. Enes demiştir ki : Vallahi bîr hafta güneşi görmedik. Nihayet ertesi cuma günü Rcsûlüllah (S.A.V.) ayakta hutbe okurken o kapıdan bîr adam girdi ve :
Yâ Resûlallah bütün mallar helak oldu. Yollar kesildi. İmdi Allah'a duâ et de şu yağmuru bizden kessin dedi. Enes demiştir ki :
Bunun üzerine Resûlülfah Sallalîahü aleyhi ve sellem ellerini kaldırdı, sonra :
Yâ Rab, üzerimize değil, etrafımıza.... Yâ Rab dağlara, tepelere, vadi içlerine ve ormanlara, dedi. Enes demiştir ki: Derhal yağmur dindi ve biz de güneşte yürümeye çıktık. Şerik demiştir ki : Enes ibni Mâlik'e o adam ilk gelen mi İdi, diye sordum; bilmiyorum dedi.»
Musannif: «Bu gelen zatın ismine Enes hadîsinde müttalî olamadım» diyor.
Bâzılarına göre bu zat, Kâ'b ibni Mürre'dİr. Harice İbni Hısn b. Huzeyfe el-Fezarî'dir diyenler de olmuştur,       Buhâri'rnn rivayetinde cümlesinden sonra «cemâat da ellerini kaldırdılar» denildiği gibi, yerine tâbiri vârid olmuştur. Mânâ hep birdir.
Malların helaki, hayvanlarla tarlalara ânım ve şâmildir. Yolların kesilmesi ya sellerin mütemadiyen akmasından, yahut develer yiyecek bulamadığı için zayıf düşerek yola gidemediğinden veya halkın elindeki yiyecek tükendiği için pazarlara götürecek bir şey kalmadığındandır.
Hadîs-i şerîf, yağmur çok yağdığı zaman dinmesi için duâ edilebileceğine de delâlet ediyor. Buharı (194—256) buna ayrıca bir bât> tahsis etmiş ve bu hadîsi oraya dercetmiştir. îmâm-% Şafiî (150—204) «Miisned» inde Muttalib b. Hantab'dan mürsel olarak şu hadîsi tahrîc etmiştir:
«Peygamber SaTlaJlahü aleyhi ve sellem, yağmur yağarken :
Allah'ım rahmet yağmuru ver; azap, belâ ve yıkıp batırma yağmuru değil, Allah'ım, dağlara ve ormanlara... Allah'ım! Üzerimize, değil, etrafımıza...» derdi.[325]

539/407- «Enes radnjaUalıü a??7ı'den rivayet edildiğine göre Ömer radnjallahû anlı, yağmursuz kaldıkları vakit Abbas ibnî Abdülmuttalİb (i vesile ittihaz etmek suretİy) le yağmur duası yapar ve: Allah'ım senden peygamberimiz hürmetine yağmur dilerdik; derhal verirdin. Şimdi de senden peygamberimizin amcası hürmetine yağmur istiyoruz; bize yağmur ihsan et!  der.  Hemen kendilerine yağmur gönderilirdi.»[326]

Bu hadisi, Buhârî rivayet etmiştir.
Abbas (R. A.) da şöyle demiştir:
 «Yâ Rab, şüphesiz gökten hiç bir belâ inmemiştir ki, bir günahtan dolayı olmasın, ve (bu belâ) tevbeden başka bîr şeyle defolmamıştır. Filhakika şu kavm, peygamberine yakınlığım dolayısıyla benim (vasıtam) île sana teveccüh etti. işte günahkâr ellerimiz... ve işte sana tevbekâr alınlarımız: İmdi bîze yağmuru ihsan et!; Bunun üzerine semâ dağlar gibi boşandı; tâ ki yeri bereketlendirdi.»
Bu hadîsi, Zübeyr îbni Bekkâr «El-Ensâb-» da tahric etmiştir. Bu zât aynı hadîsi Ibnî Ömer (R. A.)'dari da tahric eylemiş ve Ömer (R.A.)'m Ramâde yılında Abbas (R. A.)'ı vesile ittihâz ederek yağmur duası yaptığını anlatmıştır. Ramâde : Soğuktan helak olmak demektir. Hicretin 18. yılında şiddetli kuraklık olmuş ve yeryüzü yağmur-suzîuktan âdeta toz toprak hâline geldiği için o seneye Ramâde yılı denilmiştir.
Bu kıssada hayr ve salâh sahibi insanlar vesilesiyle şefaat dileme nin caiz olduğuna Hz. Abbas (R. A.)'\n faziletine, Ömer (R. A.)ın tevâzuûuna delîl vardır.[327]

—/408- «Enes radıyallahü anh'öen rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Bîz Peygamber SaTlallahü aleyhi ve settem ile beraber olduğumuz halde yağmura tutulduk. Resûlüllah Salîallahü aleyhi ve settem, hemen elbisesini açtı Hattâ elbisesine yağmur isabet etti. Ve :
O, Rabbinden yeni geliyor; buyurdular».[328]

Bu hadîsi, Müslim rivayet etmiştir.
Buhârî (194—256) buna dâir bir bâb yapmış ve Enes hadîsini orada zikretmiştir. ibaresinden murâd: Yağmurdur:
«O Allah'ın yeni halk ettiği bir şeydir.   Binaenaleyh kendisiyle teberrük etmeye değer.» demektir.
Hadîs-i şerîf, yağmurla teberrük etmenin müstehâp olduğuna delildir.[329]
—/409- «Âişe radıyallahü anhâ'dan rivayet edildiğine göre : Resûlüllah Salîallahü aleyhi ve setlem, yağmuru gördükte :
«Allah'ım! Bardaktan boşanırcasına fâideli (yağdır)» derdi.[330]

Bu hadîsi Şeyheyn tarîc etmiştilerdir.
Musannif burada âdeti hilâfına hareket etmiştir. Zîra böyle yerlerim de mütfefekun aleyh derdi. Hadîsteki  kelimesi nin sıfatıdır. Ve ihtirazı bîr kayıttır.Bununla zararlı yağıştan ihtiraz olunmuştur.[331]

—/410- «Sa'd radıyallahü a-nft'den rivayet edildiğine göre: Peygamber Sallallahü aleyhi ve sellem, yağmur isterken :
Allah'ım, bize kesif, pek gürültülü, bardaktan boşa-nırcasına inen, şimşekli bir bulut kaplat. Ondan bize irili ufaklı yağmur tanelerini   aralıksız   yağdır! Ey Celâl ve İkram sahibi! diye duâ etmiştir.»[332]

Bu hadîsi, Ebu Avâne[333] sahihinde rivayet etmiştir. Kıtkıt : Yağmurun en ufak damlasıdır. Onun büyüğüne rüzaz; onun büyüğüne de taş derler. tâbirleri Kur'ân-ı Kerîm'de de vardır.
Bu kelimeler sıfattırlar. Bâzıları bunları : Başkalarına mutlak: sûrrette muhtaç olmayan ve fadl-ı tam sahibi diye tefsir ederler. Bâzı müfessir-ler de : Samîmi ve muhlis kullarına ta'zim ve ikram eden AHah diye tefsir etmişlerdir.
Ne olursa olsun Celâl ve ikram Allahü Teâlâ'nın en büyük sıfatlarındandır. Bundan dolayıdır ki Resulü Ekrem (S.A.V.) «Yâ Zel celâi-i ve'l-ikram; demeye devam edin» buyurmuştur. Rivayete nazaran Hz. Peygamber (S.A.V.) namaz kılarken diyen bir zâtm yanından geçmiş ve ona  «Muhakkak namazın kabul edildi» demiştir.[334]

—/411- «Ebu Hüreyre radıyallahü anft'den rivayet edildiğine göre: Resûfüllah Sallalîahü aleyhi ve seTlem, şöyle buyurmuşlardır:
Süleyman (A. S.) yağmur duasına çıktı ve sırtüstü yatarak ayaklarını semâya kaldırmış bîr karınca gördü. Karınca: Yâ râbî Biz senin mahlûkâtından bir takım mahlûklarız. Senin suyundan müstağni değiliz; diyordu. Bunun üzerine Hz. Süleyman (yanındakilere) dönün muhakkak sizden başkasının duası sebebiyle sulandınız, dedi».[335]

Bu hadîsi, İmam Ahmed rivayet etmiş, Hâkim de onu sahîhlemiştir.
Hadîs, yağmur duasının eskiden meşru olduğuna delildir. Bundan hayvanların da yağmur duasına çıkarılmasının müstehâp olduğu, onların da Allah'ı bilecek ve zikredecek, ondan hacet dileyecek kadar idrakleri bulunduğu anlaşılmaktadır.
Hadîs-i şerîf : «Hiç bir şey yoktur ki, Rabbîsinin hamdiyle teşbih etmesin .Lâkin siz onların teşbihini anlamazsınız» âyet-i kerîmesine muvafıktır.[336]

—/412- «Enes radıyallahü anh'den rivayet edildiğine göre: Pey gamber Salîallahü aleyhi ve seÜem, yağmur duası yapmış ve avuçle nnın sırtı ile semâya işaret etmiştir.»[337]

Bu hadîsi, Müslim tahric etmiştir.
Bu hadîs-i şerîf, duâ ile belânın giderilmesi istenildiği zaman avuçların sırtı semâya çevrilerek; bir şeyin vücûd bulması veya verilmesi istenildikte ise, avuçların içi semâya çevrilerek el kaldırılacağına delildi. Nitekim bu husus Haîtab b. Es'Saîb'in babasından rivayet ettiği şu hadîste açıktır:
«Peygamber   Sallallahü aleyhi ve settem, bir şey istediği zaman avuçlarının İçini; bir şeyden (Allah'a) sığındığı zaman ise avuçlarının dışını semâya çevirirdi.»İbni Abbas (R.A.yûan:
a li^kj  «AMah'dan avuçlarınızın içiyle dileyin; dışı ile İstemeyin.» dediği rivayet olunuyor. Vakıa bu hadîs zayıftır. Amma yine de Enes hadisiyle aralan bulunmuş ve : «İbni Abbas hadîsi istek haline mahsustur» denilmiştir.
«Rağbet ve korku hallerinde bize dua ederler» âyet-i kerîmesi dahi, rağbette avuçların içi; rehîbde avuçların dışı semâya kaldırılır diye tefsir edilmiştir.[338]

«Yâni Giymesi Helâl Ve Haram Olan Elbise Babı»


—/413- «Ebu Amîri'l-Eş'âri[339] radıyallah anft'den rivayet edilmiştir. Demiştir kî: Resûlüllah SaUatlalıü aleyhi ve sellem :
Muhakkak ümmetimden bir takım kavimler gelecek, zina ile ipeği helâl sayacaklar; buyurdu».[340]

Bu hadîsi, Ebu Dâvud rivayet etmiştir. Aslı Buhârî'dedir. Buharı (194—256) bu hadîsi talik suretiyle tahric etmiştir. Hadîs-i şerîf ipek elbise giymenin haram olduğuna delildir. Çünkü nın mânâsı, haramı helâl sayarlar demektir. îkinci hadîste bu bâbda sarahat olduğu görülecektir. Yine bu hadîste haram olan bir şeye mubah muamelesi yapmanın insanı ümmet olmaktan çıkarmayacağına delâlet vardır. Maamâfîh San'ânî (1059—1182) bu kavli zayıf bulmakta ve: «Eğer bir kimse bîr haramı istihlâl eder, yani onun helâl olduğunu itikat eylerse, şüphesiz ki o şeyin haram olduğunu haber veren Peygamber (S,A.V.)'i yalanlamış olur. Ve o şeye helâl demesi Peygamber (S.A.V.)'in sözünü red ve tekzip olur. Peygamberi tekzip ise küfürdür.»
 Ebu Amir El Eşarî (R. A.: îsmi ihtilaflıdır.Bazılarına gör e Ab- bdllh h   Vhbdir Binaenaleyh hadîsi te'vil etmek ve böyle bir kimseye ümmet demesi haramı helâl îtikâd etmezden Öncedir. îtikâddan sonra ümmet olmaktan çıkar; demek icâp eder. Burada ümmet sözünden, ümmeti daveti kasdetmek de sahih olamaz. Çünkü böyleler! yalnız zina ile ipeği değil, Hz. Peygamber (S.A.V.)'in haram kıldığı her şeyi helâl sayarlar demektedir.»
(İstihfaf) i helâl îtikâd etmek mânâsına alırsak, San'ânt'nm dedikleri doğrudur. Zîra haramı helâl îtikâd eden kimsenin kâfir olacağında ihtilâf yoktur. Fakat bu kelimeyi helâl îtikâd etmek değil de, bir şeye helâl muamelesi yapmak, onu helâlmış gibi tutmak mânâsına alırsak, kâfir olmak icap etmez. Çünkü haramı helâl îtikâd etmek değildir. Burada bu mânânın kasdedildiği anlaşılmaktadır.
kelimesini Hümeydî ile Îbnü'l-Esir[341] (544—606) şeklinde rivayet etmişlerdir. Haz, ibrişimden yapılma bir nevi elbisedir.
Onu noktasız ve ile şeklinde zapteden Ebu Musa'dır. Îbnü'l-Esîr «En-Nihâye-» nâm eserinde  :  «Bu hadîsde tarîklerinin muhtelif olmasına rağmen meşhur olan birinci kıraattir» der. Yanı (haz) okunacak demek ister.
Eğer hadîsten murâd bu mânâ ise o zaman harîr kelimesini har üzerine atfetmek âmmı has üzerine atıf kabilinden olur. Zîra haz ipeğin bir nevidir. Bazan ipekle yün karıştırılarak dokunan kumaşlara da haz derler. Fakat burada murâd o kumaş değildir. Çünkü o kumaşları giymek helâldir. Ebu Dâvud (202—275)'un Abdullah ibni Sa'd'dan tah-ric ettiği şu hadîsi bu mânâya almak icap eder :
«Abdullah ibni Sa'd dediki Buhârâ'da beyaz bir kafir üzerinde siyah ipekli sarık sarmış bir adam gördüm. Bunu bana Resûlüllah (5.A.V.) giydirdi; dedi».
Aynı hadîsi Nesâî (215—303) de tahric etmiş; Buharı sâde zikrederek geçmiştir. Hâlis ipek olmayan kumaşların hangisinin giyi-lebiîeceği aşağıdaki üçüncü hadîste görülecektir.[342]

—/414- «Hüzeyfe radıyaUdhü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki : Resûlüllah Satlallahü aleyhi ve sellem, altın ve gümüş kaptan yiyip içmemizi ve ipekli ile kalın ipekli giymemizi ve üzerine oturmamızı yasak etti.»[343]

Bu hadîsi, Buhârî rivayet etmiştir.
Hazreti Hüzeyfe îbni Yeman (R. A.)'dan rivayet edilen bu hadîs, kitabımızın birinci cildinde   (kaplar babı) nda şu lâfızlarla geçmişti
«Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve seîlem :
Altın ve gümüş kaplardan içmeyin; onların sahanlarında yemek yemeyin. Zîra o kaplar dünyada müşriklerin, ahirette sizindir, buyurdular».
Binaenaleyh, burada «Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem, yasak etti» demekle aynı hadîsi kasdetmiştir.
Bir şeyden nehy, yani yasak etmenin hükmü, o şeyin haram olmasıdır. Filhakika altın ve gümüş kapların hükmü yukarıda (kaplar) babında geçmişti. îpeğe gelince :
Cumhur ulemâya göre, ipek elbise giymek kadınlara mübâh, erkeklere haramdır. Kadı îyâz (476—544) bâzı kimselerin ipeği mubah gördüğünü hikâye etmiştir. Mâmâfîh sonraları haram olduğuna icmâ vâki olduğu söyleniyor. Lâkin Musannif merhum «Fethü'l-Bâri-» de şöyle diyor : «Ashabı kiramdan bir cemaatla daha başkalarının ipek giydikleri rivayet edilmiştir.» Ebu Dâvud diyor ki: «İpeği sahabeden yirmiden fazlası giymiştir. Bunu onlardan bir cemaattan îbni Ebi Şeybe rivayet etmiştir. Filvaki îbni Ebi Şeybe Ammar ibni Ebi Ammar tarikiyle şu hadîsi tahric etmiştir :
«Dedi kî, Mervan ibni Hakem'e haz'den yapılmış bir takım cübbeler geldi ve onları Resûlüllah (S.A.V.)'in ashabına giydîrîverdİ.» Bundan sonra musannif : «En doğrusu haz kelimesini erişi ipek, arkacı başka şeyden olan elbisedir; diye tefsir etmektir» diyor. Bâzılarına göre ipekle yün karıştırılarak dokunan şeye (haz) derler. Bir takımları : «Haz bir hayvandır. Onun yününden yapılan elbise yumuşak olduğu için elbiseye de haz adı verilmiş. Sonra ipekle karıştırılana da haz denilmiştir.» diyorlar. Elhasıl : Ebu Davud'un rivayet ettiği hadîste zikri geçen sahâbe-î Kiramın giydikleri ipek, cübbelerin hâlis ipek değil, böyle karışık dokuma olmaları muhtemeldir.
Bir de sözü geçmektedir ki, bunun için Râfiî (—627) : «tmamlarca ipekten ma'duttur.» der. Bundan dolayı onu erkeklere haram kılmışlardır. Maamâfîh Ibnü-z-Zübeyr (R. A.)'â&n Müslim (204 -—2^1)'in tahrîc ettiği bir hadîste şöyle denilmektedir :
«Ibnü'z-Zübeyr hutbe okumuş ve demiş ki : Kadınlarınıza ipek giy Girmeyiniz. Çünkü ben Ömer ibnî Hattab'ı : Resûlüllah SaUallahü aleyhi ve sellem, ipeği giymeyiniz buyurdular; derken İşittim».
Anlaşılıyor ki, İbnü'z-Zübeyr hadîsin umûmu ile amel etmiştir. Şu kadar var ki, sonraları kadınlara ipek elbise giymenin helâl olduğuna İcma-ı ümmet vuku bulmuştur. Erkek çocuklara gelince :
Ulemânın ekserisi:  «Ümmetimin erkeklerine haramdır.» hadîs-i şerifi mucibince onlara da ipek ^giydirmek haramdır derler. Hanefîlerden İmâm-ı Muhammed (135— 189) ile Şâfiîlerden bâzılarına göre çocuklara bayram günlerinde ipekli giydirmek caizdir. Çünkü çocuklar mükellef değildirler. Bayramlardan gayrı zamanlarda giydirilip giydirilmemesi hususunda üç vecih rivayet olunur ki, bunların essâhı yine caiz olmaktır.
Dîbâç : İpeğin kalınına derler. Binaenaleyh dîbâcı harîrin üzerine atfetmek, hassı ânım üzerine atf kabilindendir. Hadîs-i şerîf ipek üzerine oturmaktan da nehyediyor. Ancak Musannif «Fethü'l-BâH» de : «Buhârî ile Müslim Hüzeyfe   hadîsini bu yoldan başka bir tarîk ile de tahrîc etmişlerdir ki, o rivayette yâni «üzerine oturmaktan yasak etti, ziyâdesi yoktur.» dedikten sonra sözüne devamla : «Bu hadîs, ipek üzerine oturmak memnudur diyen Cumhur'a kuvvet-îi bir delildir» diyor.
îpek elbise giymek dört mezhebe göre şöyle hülâsa edilebilir :
1— Hanefîlere göre: Erkeklere ipek elbise giymek haramdır. Yalnız dört parmak genişliğinde ipekle, erişi ipek, arkacı başka ipektert dokumaları giyebilirler. Harplerde ise İmameyn'e, göre halis ipek giymek caizdir. İpekli döşek yaygı ve saire üzerine oturmak ve dayanmak; ipekten perde yapmak caizdir.
2— Şâfiere göre: Erkeklere ipek elbise giymek haram olduğu gibi, ipek üzerine oturmak ve dayanmak da haramdır.Ancak ipeğin» üzerine pamuk vesâireden yapılan bir perde konulursa, oturmak ve dayanmak caiz olabilir. Hattâ giyim eşyasında ipeğin üzerine başka bir şeyden yapılma astar dikiimezse giymek caiz değildir. Bu bâbda hâlis ipekle ekserisi ipek olan kumaş arasında bir fark yoktur. Yalnız zarurette îpek giymek caiz olur.
3— Hanbelîlerden rivayet edilen meşhur kavle göre : İpek üzerinde uyumak, oturmak ve ipeğe dayanmak, ,cndan perde vesaire yapmak, haramdır. Yalnız kâbeyi ipekle kaplamak helâldir.
4— Mâlikîlere göre : Bir eziyetten veya hastalıktan dolayı bile olsa ipekli giymek, üzerine oturmak, dayanmak hattâ üzerine başka bir şey yaymak suretiyle de olsa caiz değildir. Yalnız bâzılarına göre üzerine oturmak ve dayanmak mübahdır. Pencere perdesi yapmak bilitti-fak caizdir. Kadınlara ise giymesi helâl olunca, üzerinde oturmak vesaire evleviyetle ve her mezhebe göre helâldir.
îpeğin niçin haram kılındığı hususunda iki kavi vardır :
a— Büyüklenme ve böbürlenmeye sebep olduğu için;
b— Ziynet ve refah elbisesi olduğu için haram kılınmıştır. Halbuki ziynet kadınlara yaraşır. Erkeğe yaraşan merd ve cesur olmaktır.[344]

—/415- «Ömer radıydllahü tmfe'den rivayet edilmiştir. Demiştir kî: Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellern, ipek giymeyi yasak etti. Yalnız ikî parmak, yahut üç veya dört parmak miktarı müstesna.»[345]

Bu hadîs, müttefekun aleytı'dir. Lâfız Müslim'indir.
Musannif merhum hadîs-i şerifte geçen kelimesinin tahyir ve tenv'i için olduğunu  söylemektedir. Bu hadîsi   İbni Ebi Şeybe (—234) yine bu yoldan şu lâfızlarla tahrîc etmiştir:
«Şüphesiz ki ipek ya şöyle, ya öyle olmaktan başka işe yaramaz.» yani iki parmak, yahut üç veya dört parmak demek istemiştir. Bâzıları, maksad her bir (yen) de ikişer parmak olabilir demektir, demişlerse de bu te'vili Nesâî (215-303) nin rivayeti reddeder:
«Kalın ipeklide bir yerde dört parmak miktarından başkasına ruhsat vermedi.»
İşte Cumhur ulemâ'nın mezhebi de budur. îmârn- Mâlik'ten bir rivayete göre bu dört parmak miktarı dokunulmuş da olabilir, o yere yapıştırılırsa da olabilir. Bâzıları ruhsatı üç parmak miktarı ile, tahdid ve takdir etmişlerse de sadedinde bulunduğumuz hadîs dört parmak miktarında nasstır.[346]

—/416- «Enes radıyatlahü anft'den rivayet edilmiştir ki: Peygamber Sallallahü aleyhi ve seTtem, Abdurrahman ibni Avf İle Zübeyr'e kendilerinde bulunan bir kaşıntıdan dolayı îpek gömlek ile sefer etmeleri için ruhsat vermiştir.»[347]

Bu hadîs, müttefekun aleyh'tir.
bir nevi uyuzdur. Fakat burada zikir edilmesi kayıt olarak değil, misâl olmak üzeredir. Hadîsin bir rivayetinde Hz. Abdurrahman ile Zübeyr (R. A.) Peygamber (S.A.V.)'e bitten şikâyet etmişler; kendilerine ipek gömlek içinde harp etmek için ruhsat vermiştir.
Musannif «Fethü'l-Bârî» de : «Bu rivayetlerin arasını cem etmek için kaşıntı bitten hâsıl olmuştur denilebilir. Ve bu suretle illet kimi sebebe kimi de sebebin sebebine nisbet edilebilir.» diyor. Kaşıntı ve emsali özürler sebebiyle ipek elbise giymenin-caiz olup olmayacağı ihtilaflı bir meseledir. Taberî (224—310) : «Kaşıntıdan dolayı giyilmesine ruhsat verilmesi, ondan daha büyük bir eziyeti, meselâ : Silâhı karşılamak gibi bir şeyi kasdettiği zaman da giymenin caiz olacağını gösterir.» diyor. Caiz görenler, yalnız sefer halinde-değil, her yerde tecviz etmişlerdir. Şâfiîlerden bâzıları yalnız sefer haline mahsus olmak üzere cevaz vermişlerdir.
Kurtubî : «Bu hadîs caiz değildir diyenlerin aleyhine delildir. Ancak meselenin Zübeyr ile Abdurranman'a has olduğu iddia edirilse o başka. Fakat bu iddia sahih değildir» demiştir.
îmmn-% Mâlik (93—179) ile Ebu Hanîfe (80—150) ipek giymenin mutlak surette caiz olmadığını kaildirler. Kaşıntıdan dolayı ipekli giymenin hikmeti, bazılarınca ipeğin soğukluğudur. Fakat bâzıları buna itiraz etmiş; ipek soğuk değil, sıcaktır. Doğrusu buradaki hikmet ipekteki bir hassadır demişlerdir.[348]

—/417- «Ali radıyallahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki : Peygamber SaUaîlahü aleyhi ve selîem, Bana ipekli bir hülle giydirdi. Ben de onunla (sokağa) çıktım. Ve Peygamber SaUaîlahü aleyhi ve seUem/în yüzündeki gadabı gördüm de hemen onu kadınlarımın arasında paylaştırdım.»[349]

Bu hadîs müttefekun aleyh'dir. Lâfız Müslim'indir.
Çizgili yahut ipekli elbisedir tmâm-ı Halil'e göre arapçada vezninde siyerâ, hıvelâ ve ineba gibi birkaç kelimeden başka kelime yoktur. Burada siyerâ, hülleye sıfat yapılmıştır. Başka rivayetlerde hülle kelimesi siyerâ'ya muzaf olarak okunmuştur ki daha güzeldir. Hülle : Entari ve kaftandır. Ibnü'l-Esîr'e (544—606) göre bîr cinsten olmaları da şarttır. Bazılarınca hülle ipekli çizgili cübbelerdir. Bir takımlarına göre ise hâlis ipekten yapılan cübbedir ki burada akla en yakını budur. Müslim'in, bir rivayetinde cümlesinden sonra :
«Bunun üzerine  :
Ben onu sana giyesin diye göndermedim. Ancak ve ancak kadınlarının arasında baş örtüsü olarak paylaştırasin dİye gönderdim: dedi. Bundan dolayı ben de onu Fat'malar arasında baş örtüsü olarak paylaştırdım.» ibaresi ziyâde edilmiştir.
Hımar'ın cemidir. Hımar : Kadının baş örtüşüdür. Fât'malardan murâd : Fât'ma bînti Muhammed (S.A.V.) yani Ali (R.A.)'ın zevcesi, Fât'ma bînti Esed yani annesi, Fât'ma bînti Hamza ve Ukeyl ibni Ebî Tâlîb'in zevcesi Fât'ma'dır.
Bu hadîs-i şerif ile bir usul-ü fıkıh meselesi olan beyânın hitap vaktinden tehir edilmesinin caiz olduğuna istidlal ederler. Çünkü Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) hülleyi Hz. AH (R. A.)'a. göndermişti. O da aslında giymek için yapılmış olan bu elbiseyi giymek suretiyle ondan istifâdeye kalkmıştı. Bundan sonra Resûlüllah (S.A.V.) giymenin kendisine mübâh olmadığını beyân buyurdular.[350]

—/418- «Ebu Musa radıyallahü   anh'âen rivayet    edilmiştir ki : Peygamber SaUaîlahü aleyhi ve seüem:
Altın ile ipek ümmetimin kadınlarına helâl; erkeklerine haram kılınmıştır, buyurmuşlardır.»[351]

Bu hadîsi, Imâm-ı Ahmed, Nesâî ve Tîrmîzî rivayet etmişlerdir. Tîrmizî onu sahîhlemiştir.
Ancak aynı hadîsi îmâm-ı Tirmizî (200—279) Saîd ibni EH Hind'den, o da Ebu Musa'dan rivayet etmiştir. ' Ebu Hatim (195— 277) bunu malûl bulmuştur. Zira Saîd Ebu Musa ile görüşmemiştir. îbni Hibbân (—354) dahi sahihinde bu hadîs için: «Saîd ibni Ebi Hind* in Ebu Musa'dan rivayeti malûldür; sahîh değildir» demiştir. Fakat îbni Huzeyme (223—311) onu sahîh bulmuştur. Bu hadîs bu tarîkten maada sahabeden sekiz tarîkten rivayet edilmiştir. Bu tarîklerin hiç biri itiraz ve ta'ndan hâlî değilse de hepsi biribirini te'yid etmektedir.
Hadîs-i şerîf, erkeklerin altın ve ipek kullanmasının haram, kadınların kullanmasının helâl olduğuna delildir.[352]

—/419- «İmran ibni Hüsayn radıyaîlahü anhüma'dan rivayet edii-mîştir ki: Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem:
Şüphesiz Allah kuluna bir nimet verdiği zaman, nimetinin eserini onun üzerinde görmek ister, buyurmuşlardır».[353]

Bu hadîsi, Beyhakî rivayet etmiştir.
-îmâm-ı Nesâî (215-—303) Ebu'l-Ahvas''dan, Tirmizî (200—279) ile Hâkim (321—405) de Ibnî Ömer (R. A./dan şu hadîsi tahrîc etmişlerdir :
«Şüphesiz Allah kuluna verdiği nimetinin eserini görmek ister.» Nesâî'nin Ebu'l- Ahvas'da.n rivayet ettiği hadîste :   
«Allah sana bir mal verdiği zaman sana olan nimet ve ikramının eserini üzerinde görmelidir» denilmektedir.
Bu hadîsler, Allah kuluna yiyecek veya giyecek gibi bir nimet verdiği zaman, kulun o nîmeti açığa vurmasının yerinde bir iş olduğuna ve bunu Allah'ın sevdiğine delâlet eder. Zira Allah'ın nimetim meydana koymak ona fiilen şükretmektir. Muhtaç olanlar onu güzel giyinmiş görürse sadaka almak için kendisine müracaat ederler. Halbuki pejmürde giyinmek lisân-ı hâl ile dilenmek ve fakirliğini anlatmaktır. Bunun içindir ki şâir :
«Vallahi senin iyiliğine karşı fasih olarak teşekkür etsem de lisân-ı hâlim şikâyeti daha çok ifâde ediyor» demiştir.[354]

552/420- «Ali radıyaîlahü anh'öen rivayet olunduğuna göre : Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem, Kas kumaşları ile usfurlu (elbise) giymeyi yasak etmiştir.»[355]

Bu hadîsi, Müslim rivayet etmiştir.
(Kas) kelimesini hadîs ulemâsı kafin esresiyle (kissî) okumuş. Mısır ulemâsı ise kafi üstün okumuşlardır. Kas bir yerin ismidir. Orada çizgili ve ipekli kumaşlar dokunurmuş. (Kissî) o yere mensup demektir.
(Muasfer) : Usfur denilen sarı boya ile boyanmış demektir. Kass kumaşının ipeği fazla ise, kullanılması haramdır. Değilse mekruhtur. Sarıya boyanmış elbise giymek bâzılarına göre caiz değilse de, ashâb-ı kiram ile tâbin hazaratımn ekserisine göre caizdir. îmâm-ı Ahmed ibni Hanbel (164—241)'den maada bütün mezhep imamları da caiz olduğuna kaildirler. Çünkü Sahîheyn'in ittifakla rivayet ettikleri İbni Ömer hadîsinde:
«Resûlüllah SaUaUahü aleyhi ve seHem'i sarı boya kullanırken gördüm» denilmektedir. Bâzıları sarıya boyanmış elbise giymeyi tenzi-hen mekruh görmüşlerdir. Resûlüllah (S.A.V.)'in kırmızı bir hülle giydiği dahi rivayet olunursa da, Îbnü'l-Kayyim (691—751) bunun hâlis kırmızı olduğunu kabul etmiyor ve : Kırmızı hülle, kırmızı çizgilerle dokunmuş iki siyah Yemen kumaşıdır. Bunların bu adla tanınması, üzerlerindeki kırmızı çizgilerden dolayıdır. Hâlis kırmızı şiddetle yasak edilmiştir. Sahîheyn'de şu hadîs vardır.
«Peygamber Salldllahü aleyhi ve sellem, kırmızı ipekleri yasak etmiştir» diyor.
Fakat Kadı Şevkâni (1172—1250) bu iddiayı reddetmiş ve : «O hülle hâlis kırmızı idi.» demiştir.[356]

553/421- «Abdullahü'bnü Amr radıyaîlahü anhüma'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki ; Peygamber SaTldlîahü aleyhi ve sellem, benim üzerimde sarıya boyanmış iki elbise gördü de :
Bunu sana annen mi emir etti? dedi.»[357]

Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir.
Hadîs-i şerîf sarı boyalı elbise giymenin, erkeklere yasak olduğuna delildir. Ve bundan evvelki hadîste geçen yasağı te'yid etmektedir. Hadîsin tamamı şudur: «Onları yıkayayım Yâ Resûlüllah dedim:
Hayır yak onları! Buyurdular.» Bir rivayette «Şüphesiz ki bunlar kâfirlerin elbisesindendir. Binaenaleyh sen onları giyme; buyruimustur.
Aynı hadisi Ebu Dâvud, (202—275) ile Nesâî (215—303) de tah-rîc etmişlerdir. «Annen mi emir etti» buyurması bunların k.-uiın elbisesi, kadın ziyneti âdeti olduğunu bildirmek içindir.
Hadîs-i şerîf, mal itlafı suretiyle ceza vermeye de delâlet ediyor. Zîra Resûlüllah (S.A.V.) Abdullah İbnü Amr (R. A.)'a o elbiseyi yakmasını emretmiştir. Halbuki birkaç hadîs yukarıda gördüğümüz Hz. Ali hadîsinde böyle elbiselerin kadınlar arasında paylaştırılması emrolun-muştu. Şu halde bu hadîs ile Hz. AH (R. A.) hadîsi arasında muâraza olduğu anlaşılıyor. Böyle hallerde yapılacak iş; iki hadîsin arasını bulmaktır. Yalnız Ebu Davud'un «Sw«en» inde Abdullah ibni Amr'dan şu hadîs rivayet edilmiştir:
«Peygamber Sdllallahü aleyhi ve sellem, Abdullah'ın üzerinde us-furla boyanmış bir çarşaf görmüş ve :
BU Üzerindeki çarşaf nedir? buyurmuş. Abdullah demiştir kî: Resûlüllah (S.A.V.)'in hoşlanmadığını hemen anladım. Ve evdekile-rîn yanına geldim. Tandırlarını kızdırıyorlardı. Çarşafı onun içine atı-verdim. Sonra ertesi gün Resûiüllah (S.A.V.)'in yanına gittim.
Yâ Abdullah çarşafı ne yaptın? dedi. Ben de kendisine anlattım. Bunun üzerine:
Onu ailenden birine giydirseydin ya! Çünkü onu kadınların giymesinde bir beis yoktur» buyurdular.
Bu hadîsten anlaşılıyor ki, Hz Abdullah çarşafı Peygamber (S.A.V.) in emri olmaksızın yakmıştır. Bu rivayet sahîh ise Abdullah hadîsi ile Hz. Ali hadîsi arasında muaraza kalmaz. Fakat bu sefer de Abduüah Ibnî Amr'ın iki rivayeti biribirine muâraza eder. Bu muârazayı (çatışmayı) bâzıları şöyle hallederler : Hz. Peygamber (S.A.V.)'in yak emri nedip içindir. Nitekim yaktığını öğrendiği zaman (kadınlarından birine giydirseydin ya)  buyurması bunu gösterir.
Demek oluyor ki, çarşafı yakacağına kadına giydirmesi kâfi gelecekmiş. Fakat Kadı İyâz (476—544) Müslim şerhinde Hz. Peygamber (S.A.V.)'in yak emrinin tağliz, tekdir ve ceza için olduğunu söylemiştir ki, bu kavi daha zahirdir.[358]

554/422- «Esma binti Ebî Bekir radıyaTlahü anîıâ'öan rivayet edilmiştir ki; kendisi Resûlüüah Sdllallahü aleyhi ve sellem'ın cübbesini çıkarmış; cübbenin cebi ile yenleri ve yakaları dîbac ile geçilmiş halde İmiş.»[359]

Bu hadîsi, Ebu Dâvud rivayet etmiştir. Aslı Müslim'dedir. Müslim: «Cübbe vefatına kadar Âİşe'nin yanında îdi. Müteakiben onu ben aldım. Peygamber (S.A.V.) bu cübbeyi giyerdi. Biz de onu hastalar için yıkıyoruz. Onunla şiîâ dileniliyor.» cümlesini ziyâde etmiştir. Buhârî dahi «El-cdebül-Müfred» ele : «Resûlüllah (S.A.V.) onu (gelen) he/etlerle cuma (namazı) için giyerdi» ziyâdesini ilâve etmiştir.Hadîs-i şerifte geçen bâzı kelimelerin izahı :  
Cepleri   ipekten, eteği ile yenleri ipekle geçilmiş elbisedir. Nevevî (631—676) Müslim şerhinde bu kelimeyi izah ederken : «mekfüfe, kenarları ipekle geçilerek bükülen elbisedir. Bu iş etek ile yakalarda ve yenlerde olur.» diyor.
İpeklinin kabasıdır.Buhârî ile Müslim'in rivayet ettikleri ziyâdeler de Hz. Esmâ'mn rivâyetindendir.
Bu hadîsin bir sebebi vardır ki, şudur :
Hi. Esma (R.Anha) Abdullah ibni Ömer'e: «Elbisedeki alemi, yani üç parmak genişliğindeki ipek yolların haram olduğunu söylediğini duydum. Bunun aslı var mı» diye haber göndermiş. O da : «Babam Ömer (R. A./dan Resûlüllah SdUallahü aleyhi ve settem'î   :
«İpeği ancak nasipsizler giyer» derken işittim hadîsin! duydum da alemin ipek giymek sayılacağından korktum.» cevabını vermişti. Bunun üzerine Esma (R. Anka) cübbeyi çıkarmıştır. Cübbenin kenarlanndaki ipeklinin üç dört parmak genişliğimle olduğu kabul edilmektedir.
Hadîs-i şerîf bu miktar ipeğin, elbiseye katılabileceğine ve böyle bir cübbenin kerahetsiz giyilebileceğine delildir. Ayni zamanda Resûlüllah (S.A.V.) eserleri ve onun mübarek vücuduna temas eden elbisesiyle şifâ dilemenin caiz olduğunu; gelen misafire ve ziyaretçiye güzel giyinerek çıkmanın müstehâp bir iş sayıldığını gösteriyor. Maâmâfîh «bu bir sahâbiyyenin kendi sözüdür; delîl teşkil etmez» diyenler de olmuştur, ipek, ipekli elbise dikmek, teşbih dizmek, musaf torbası vesaire yapmak gibi şeylere nehyin şümulü olmadığından bunların kullanılmasında bir beis görülmemektedir. Elbise giymenin de bir takım adabı vardır. Meselâ : Gömleğin yenlerini fazla uzun yapmamak, günün modasına uyarak pantolonun paçalarını fazla geniş veya fazla dar tutmamak bunlardandır.
Ebu Dâvu&un (202—275) Hz. Esmâ'dan rivayet ettiği bir hadîs «Peygamber (S. A.V.J'in yen'i bileğine kadar idi.» deniliyor. îbni Abdİ's-selâm : «Elbiseyi ve yen'leri geniş tutmakta ifrata gitmek, bid'ât ve israftır» demiştir.[360]

«Cenazeler  Bahsi»


Cenaîz 'jîelimesi cenazenin cemidir. Cenaze : Cim'in fethi ile de kesri ile Jde okunabilir. «Kamus» ta şöyle deniliyor : Cenaze cim'in. fethi île ölen insan demektir. Yahut cim'in kesriyle Ölen insan; fet-hiyle okunursa tabuttur. Yahut bunun aksidir. Yani cim'in kesriyle, tabut, fethiyle ölen insan demek olur. Yahut cim'in kesriyle ölen insanla birlikte tabut mânâsına gelir. Umumumiyetle Hanefîler'in fıkıh kitaplarında bu kelime cim'in fethiyle ölmüş insan mânâsında kullanıl-mşıtır. Cim'in kesriyle tabut manasınadır. Meşhur nahiv üstadı Esma-i[361]  den cim'in fethiyle okunamiyacağma dâir rivayet vardır.[362]

555/423- «Ebu Hüreyre radıyallahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlülîah SaUaîlahü aleyhi ve seUem :
Bütün lezzet (ve zevk) |eri târ-ü mâr eden şeyi, ölümü, ÇOk zikredin» buyurdular.[363]

Bu hadîsi, Tirmiiî ile Nesâî rivayet etmiş, İbni Hibbân sahîhlemiştir.
Hadîs-i şerifi Hâkim (321—405), İbnü's-Seken (294—353) ve İbni Tâhir dahi sahîhlemişlerdir. Dâre Kutnî (306—385) ise mürsel olmakla ületlendirmiştir. Bu bâbda Hz. Ömer ile Enes (R. Anhüma) dan da rivayetler varsa da bunlar hakkında dahi söz edilmiştir. Musannif Süheylî[364]'den naklen şöyle diyor: «Hazım kelimesi zâl-i muceme (noktalı dâl) ile rivayet edilirse, (kesen) manasınadır. Zâ-i mühmele (noktalı râ) ile ise bir şeyi gidermek mânâsına gelir ki burada bu mânâ murâd değildir.» Maamâfîh yine Musannif merhum : «nefyin üzerinde durmanın lüzumu aşikârdır» diyerek kelimenin noktalı dâl ile dahi sahîh bir mânâ ifâde ettiğini anlatmak istemiştir. Zîrâ ölüm bütün zevk ve lezzetleri kestiği gibi, aynı zamanda onları giderir de. Ancak hadîste îtimâd rivayetedir. Rivayet ise zâl iledir.
Bu hadîs, insanın, en büyük bir ibret ve serencam olan ölümü hatırlatmaktan gaflet etmemesi lüzumuna delildir. Ölümü hatırlamanın fâidesini Peygamber (S.A.V.) hadîsin sonunda şu lâfızlarla beyân buyuruyor :
«Zîrâ siz onu çoğun içinde (zengin iken) zikir edersiniz, Allah o çoğu azaltır; azın içinde zikir ederseniz onu çoğaltır.» DeylemVnin Ebu Hüreyre (R, A.J'dan rivayetinde hadîs şöyledir :
«Ölümü çok zikredin; eğer bir kul Ölümü çok zikrederse Allah onun kalbini ihya eder. Ve Ölümünü kolaylaştırır.» İbni ffibban (—354) üe beyhahî (384—458)'nin «Şua'bü'l-îmân^ ındaki lâfızları şöyledir: 
«Lezzetleri tarumar eden (ölüm'ü) çok zikredin; zîrâ onu hiçbir kul baş sıkısında zikir etmemiştir ki Allah onun başını çözmesin; vakti hali yerinde iken zikir etmemiştir ki o hali daraltmasın.» Aynı hadîsi İbni Lal[365] «mekarim-i Ahlâk» ta Hz. Enes (R. A.)'âan şu lâfızlarla rivayet eder :
 «Ölümü çok zikredin; Çünkü o günahlardan temizlemek   ve   dünyadan   uzaklaştırmakdır.» lâfızları şöyledir:  
«Lezzetleri keseni çok zikredin; zira onu geçim hususunda başı darda olan hiç bir kimse zikretmemiştir ki Allah maişetini genişletmesin. Varlık zamanında da zikir etmemistir ki; o varlığı ona darlık etmesin.» ibni ebid-Dünyâ[366] (208-281) da şu lâfızlarla tahrîc etmiştir:
«Ölümü çok zikredin. Zîrâ o, günahları yok eder; dünyadan soğutur. Eğer onu zenginlik ânında anarsanız onu yıkar; fakirlediğiniz zaman anarsanız sizi geçiminizden razı kılar.»[367]

556/424- «Enes   radıyallahü    anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki : Resûlüllah SallaMahü aleyhi ve sellem
Sakın sizden biriniz başına gelen bir belâdan dolayı ölümü istemesin. Eğer behemehal isteyecekse, bari : Allah'ım hayat   benim için daha   hayırlı ise, bana hayat ver; hakkımda ölüm daha hayırlı ise beni öldür, desin.» buyurdular.[368]

Bu hadîs, müttefekun aleyh'dir.
Hadîs-i şerif, bir belâ, mihnet veya düşman korkusu ile yahut hastalık veya fakr-ü zaruret gibi bir dünya meşakkati sebebiyle ölümü istemenin memnu olduğuna delildir. Çünkü Ölüm istemekte, halinden sızlanmak; Allah'ın kazasına sabr etmemek, ona razı olmamak vardır. «Başına gelen bir belâdan dolayı» buyrulmasına bakılırsa, belâ sayılmayan hususatta meselâ : Din bâbındaki fitneler hususunda ölümün istenilmesi caiz olmak lâzım gelir. Nitekim duâ hadîsi de caiz olduğuna delâlet eder. O hadîste :
«Kullarına bir belâ vermek dilersen, bir fitne dûçâr olmaksızın ruhumu sana kabzeyle.» buyrulmaktadır.
Şefaîd olmak arzusuyla ölümü istemek de caizdir. Filvaki selef-i salîhînden Hz. Abdullah ibnî Revaha ile başkaları şehît olmayı dilemişlerdir. Kur'ân-ı Kerîm'de (1) Hz. Meryem'in: «Keşkî bundan önce ölmüş olsaydım» dediği hikâye buyruluyor. Hz. Meryem, o korkunç işe yani kavminden bâzılarının küfür etmesine, bâzılarının da şakî ve âsî olmasına kendisi sebep olduğu için ölümü temenni etmiştir.
«Eğer behemehal isteyecekse», tâbirinden murâd : Başı pek sıkılırda sabır ve tahammülü kalmazsa, şu duayı okuyabilir; fakat böyle bir şey yoksa bu duayı dahi okumaması evlâdır; demektir.[369]

557/425- «Büreyde   radtyallahü anA'den   rivayet   edildiğine göre Peygamber Saîlalîahü aleyhi ve sellem :
—  MÜ'mİn alin teri  İle Ölür.» buyurmuşlardır.[370]

Bu hadîsi, Üçler rivayet etmiş, İbni Hİbban da sahîhlemiştir.
Hadîs-i şerifi İmâm-ı Ahmed (164—241) ile tbni Mâce (207— 257) ve hadîs ulemâsından bir cemâat da tahrîc etmişlerdir. Taberâ-nî (260—360) aynı hadîsi İbnî Mes'ûd (R. A.) rivayetinden tahrîc etmiştir.
Alın teriyle ölmek İki suretle tevcih ve îzah edilebilir :
1— Bundan murâd : Ölen kimsenin hâlet-i nezi' denilen can çekişme zamanında çektiği zahmet ve meşakkattir ki, o halde hakikaten alın terler.
2— Mü'minin helâl kazanç uğrunda katlandığı zahmetten kinayedir. Bir de mü'min namaz ve oruç gibi ibâdetlerle Allah'ına kavuşuncaya kadar nefsini tazyikte bulunur. Bu takdirde hadîste, câr ve mecrûr, mahallen mansûb hâl olur. Birinci takdire göre mânâ  : Ölüm ve ruh teslimi hali mü'mine şiddetli gelir;  demek olur ki, «Alın teri» ölümün sıfatıdır.
ikinci takdire göre mânâ : Mü'mine ölüm, alnını terleten bu şiddetli halde gelir, demektir. Yani «Alın teri» bu tevcihe göre hâl'in sıfatıdır.[371]

558/426- «Ebu Saîd ile Ebu Hüreyre radıyaîîahü anhümâ'dan rivayet edilmiştir. Demişlerdir ki : Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem: ölülerinize  telkin edin.» buyurdular.[372]

Bu hadîsi, Müslim ile Dörtler tahrîc etmişlerdir.
Hadîsin buradaki lâfzı Müslim'indir. Hadîsi tbni Hİbban (—354) de aynı lâfızlarla tahric etmiş ve sonunda: «Eğer bir kimsenin son sözü Lâ İlahe illlâllah olursa günün birinde cennete girer. Velevki bundan önce azap görmüş olsun.» cümlesini ziyâde etmiştir.
Hadîs-i şerifi Şeyheyn'e veya Buhârî'ye nisbet eden olmuşsa da bu hatâdır. İbni Ebi'd-Dünya (208—281) bu hadîsi Huzeyfe (R. A.) dan şu lâfızlarla tahrîc etmiştir :
«Ölülerinize Lâ ilahe illâllah'i telkin edin; çünkü kelime-r tevhîcl ondan önceki günahları yok eder.»
Bu bâb'da daha başka sahîh hadîsler de vardır. Mevtadan murâd : ölmek üzere olan kimsedir. Telkin dahi bu haldeki müslümana kel i m e-I tevhîd'i hatırlatmaktır. Tâ ki ölen mü'minin son sözü kelime-i tevhîd olsun. Ve bu sebeple cennet'e girsin. Hadîsteki telkin emri Ölüm halindeki her müslümana âmm ve şâmildir. Fakat buradaki emir nedip içindir. Ulemâ-i Kiram, telkinin çok ve devamlı yapılmasını mekruh görmüşlerdir. Zîrâ ısrarla telkine devam edilirse ölen kimse ihtimal bıkar; sıkılır ve o anda çektiği ölüm acısı daha da şiddet kesbederek kelime-i tevhîd'i söylemek istemeyebilir. Onun için bir defa söyledi mi: «yine tekrarla» diye emir edilmez de, tariz suretiyle yani kelîme-î tevhîd yanında söylenerek hatırlatılır ve böylelikle son sözünün kelime-i tev-
hîd olmasına çalışılır. Bir de kelime-i tevhîd'den murâd:
«ANah'darv başka Allah yoktur. Muhammed Allah'ın e I çişidir.» demektir. Zîrâ bu iki cümleden birini söyleyip, diğerini söylememek bir fayda vermez.
Hadîsteki «ölüleriniz» tâbirinden de anlaşılacağı veçhile telkin müsîümanlara yapılır; Müslüman olmayanlara ise İslâmiyet arzolunur. Nitekim, Resûlüllah (S.A.V.) efendimiz amcası Ebu Tâlib ölürken kendisine îslâmiyeti arzetmiş ve keza vaktiyle hizmetinde bulunan bir gayri müslimi ziyaret ederek ona da îslâmiyeti arzetmişti. Gayri müslim Hz. Fahri Kâinaf (S.A.V.) efendimizin bu irşadı ile müslüman olarak ölmüştü. Hadîste müslümanlarm ölülerini tahsis buyurması telkini onlar kabul ettiği içindir. Şu da var ki müslümanlar ekseriyetle yalnız müslüman Ölülerini ziyaret ederler.
Fâîde, : Hastanın yanında Allah'ın rahmeti, lütuf ve ihsanı zikredilmelidir. Böyle hareket edilirse, Allah'a hüsn-ü zan eder. Nitekim bu bâbda tmâm-ı Müslim  (204—261)   Hz. Câbîr (R. A.J'âan şu hadîsi tahrîc etmiştir :    
«Resûlüllah   SallaUahü aleyhi ve sellem'î vefatından önce :
Sakın biriniz Allah'a hüsn-ü zan'dan başka bir halde Ölmesin; derken işittim.» «Sahiheyn» de    Ebu Hüreyre (R.A)'dan merfu' olarak şu hadîs rivayet olunmaktadır:
«Peygamber SallaUahü aleyhi ve sellem, şöyle buyurdular :
Allah; ben kulumun bana olan zannına göre muamele ederim buyurdu.»
Ulemâdan bâzıları : «Ümit verici kırk tane hadîs topluyarak hastanın yanında okumak, hastanın Allah'a olan hüsn-ü zan'nım kuvvetlendirir. Allahü Teâlâ ise kuluna karşı kendisine gösterdiği zan mucibince muamele eder» diyorlar.
Ölürken bir kimsenin Allah korkusu ile afv ümidinin bir araya gelmesi iyi bir şeydir. Bunu îmâm-ı Tirmizî (200—279) güzel bir isnad ile Enes (R. A./dan tahrîc etmiştir. O hadîse göre : Resûlüllah (S.A.V) ölüm döşeğinde bulunan bir gencin yanına girmiş ve :
Kendini  nasıl  buluyorsun?» dtye sormuştu. Genc'in : Allah'dan afv ümit ediyorum; günahımdan da korkuyorum» demesi üzerine Peygamber (S.A.V.)  :   
ümid böyle bir yerde bir kulun kalbinde toplanırlarsa Allah ona dilediğini verir; korktuğundan emin kılar» buyurmuşlardır.
Diğer Fâide : Son nefeste bulunan hastayı kıbleye çevirmek gerekir. Bu bâbda Hâkim'in (321—405) Ebu Katâde (R. A./dan tahrîc ederek sahîhlediği bir hadîs-i şerife göre : «Peygamber SaTlaUahü aleyhi ve sellem, Medine'ye geldiği zaman, Bera ibnî Ma'rûr'u sormuş. Ashap: «O öldü yâ Resûlüllah. Hem malının üçte bîrini sana vasiyet etti. Ölürken kıbleye karşı çevrilmesini de vasiyet etti» demişlerdir.  O zaman  y Resûl-Ü Ekrem (S.A.V.) :
«Sünnete isabet etmiş. Ben de onun (bana vasiyet ettiği) Üçte   birini çocuklarına İade ettim» buyurarak cenaze namazı s «Allah'ım nı kılmış ve onu mağfiret buyur ve onu cennetine koy, sen bunu zaten yaptın.» demiştir. Hâkim : «Ölen kimsenin kıbleye çevrileceği hakkında bundan başka bir hadîs bilmiyorum» diyor.[373]

559/427- «Mâ ki I İbnî Yesâr[374] radıyallahü anh'den rivayet olunduğuna göre; Peygamber Salîallahü aleyhi ve sellem:Ölenleriniz üzerine yâsîn okuyun.» buyurmuştur.[375]
Bu hadîsi, Ebu Dâvud ile Nesâî rivayet etmiş; Hâkim sahîhlerniştir.
îbni Hibban'm beyânına göre hadîs-i şeriften murâd : ölmek üzere olan kimselerdir. Fakat lâfız, âmm olduğu için ulemâdan bâzıları : «Ölmüşlere de okunur» diyorlar.
Aynı hadîsi îmâm-ı Ahmed ibni Hanbel (164—241) ile îbni Mâ-ce (207—275), Süleyman Et-Teymî tarikiyle Mâkİl ibni Yesâr'dan rivayet etmişlerdir. Îbnü'l-Kattân (120—198) ise onu muztarib ve mevkuf olmakla jiletlendirmiş; râvîlerden Ebu Osman ile babasının hâllerini meçhul saymıştır. Dâre Kutnî (306—385)'nin dahi «Bu hadîsin isnadı muztarip, metni meghûldür, sahîh değildir» dediği rivayet olunur. İmârımı Ahmed tbni Haribel Müsnedin'de : «Bize Safvân tahdis ederek dedi ki : Ölürken yâsîn okunursa, ulemâ, onun sebebiyle ölenin azabı hafifletilir; derler.» demektedir.
Bu sözü «El-Firdevs» sahibi, Ebu'd-Derda ile Ebu Zer (R. anhüma)'da.n müsned olarak rivayet ediyor ki, metni şudur :  
«Resûlüllah SaîîdUahü aleyhi ve sellem :
ölen hiç bir kimse yoktur ki, yanında yâsîn okunsun da Allah ona, azabını hafifletmesin.» buyurdular. Bu iki rivayet İbni Hibban'm sözünü te'yid etmektedir. Hattâ bunlar onun istidlal ettiği delilden daha da açıktırlar.
Ölen kimsenin yanında sûre-İ Ra'd ve bir rivayette sûre-i Bakara okumanın müstehâb olduğu bâzı eserlerde Ebu' Şa'sâ'dan, bâzılarında ise Şu'bi'den rivayet edilmiştir.[376]

560/428- «Ümmü Seleme radıyallahü anha'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüllah Salîallahü aleyhi ve sellem, Ebu Sefeme'nîn yanına girdi (ölmüş de) gözleri açık kalmıştı. Hemen onun gözlerini yumdurdu. Sonra buyurdu ki :
Muhakkak ruh alındığı zaman göz onu takip eder.
Bunun üzerine Ebu Seleme ailesinden bâzı kimseler vaveyla ko-kopardılar. Resûlülfah Sallatlahü aleyhi ve sellem :
Nefislerinize hayırdan başka bir şeyle dua etmeyin. Zîrâ meleklerin sizin söylediklerinize «âmin» derler; dedikten sonra :
«Allah'ım, Ebu Seleme'ye mağfiret eyle; derecesini hidâyete erenler arasına yükselt. Kabrini kendisine genişlet. Orada ona nur ver ve arkasından onun yerini tutacak kimse halkeyle.» buyurdular.[377]

Bu hadîsi, Müslim rivayet etmiştir.
Ölüm ânında bir kimse gözünü bir noktaya diker de oradan ayırmazsa araplar ona : «gözü dikildi» derler. Resûl-ü Ekrem (S.A.V.)'in Ebu Seleme (R. Anha)'nm. gözlerini yumdurması bu işin müstehâb olduğuna, delildir. Mesele bütün müslümanlarca ittifâkî-dir. Gözlerin açık kalmasının sebebini Hz. Fahr-î Kâinat (S.A.V.) «Çünkü ruhu takip eder» diye beyân etmiştir.
Bu hadîs, «Ruhlar lâtîf bir takım cisimlerdir. Onların bedenlere girmesiyle hayat vücûd bulur. Bedenlerden çıkmasıyla da hayat nihayete erer» diyenlerin delîllerindendir. Bir takımları ise «Ruhlar, arazdır» derler. Mesele kelâm kitaplarında münâkaşa edilmiştir. Yine ha-dîs-i şerifte ölen kimseye ve ailesi efradına duâ edilebileceğine ve keza ölünün kabrinde ya nîmet veya azap göreceğine delâlet vardır.[378]

561/429- «Âişe radıyallahü anha'dan rivayet edildiğine göre, Resû-Jüllah Sallallahil aleyhi ve seUem vefat ettiği zaman çizgili bir çarşafla örtülmüştür.»[379]

Hadîs, müttefekun aleyh'dir.
Hibere: Çizgili kumaştır. Bu nevi kumaşlar Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) in en sevdiği elbiseliklerdi. Fahr-i Kâinat (S.A.V.) hazretlerinin bu çarşafla örtülmesi yıkanmazdan önce idi. Nevevî (631—676) Müslim şerhinde bunun ittifakı olduğunu söyler. Hikmeti de cenazeyi açılmaktan korumak; onun değişen suretini görünmekten gizlemektir. Cenazenin örtülmesi, içinde vefat ettiği elbise çıkarıldıktan sonra olacaktır. Elbisenin çıkarılması ise bu elbise sebebiyle; bedeni değişmesin, diyedir.[380]

562/430- «(yine) ondan (radîyallahü anha) rivayet edildiğine göre: Ebu Bekir Sıddîk radtyatlahü ank, Peygamber Sdüdüahü aleyhi ve 8eUem}\ vefatından sonra Öpmüştür.»[381]

Bu hadîsi, Buhâri rivayet etmiştir.
Hadîs-i şerîf, bir Idmse öldükten sonra cenazesinin öpülebileceğine ve cenazeyi Örtmenin müstehâb olduğuna delildir. Vakıa rivayet edilen fiiller hep sahabenin fiilleri olup, bunlar bâzı ulemâya göre, delîl teşkil etmezse de bu fiiller hem aslî ibâhaye göre caiz; hem de hadîs olarak ResûlülUh (S.A.V.)'dcn rivayet edilmiştir. Nitekim tmâm-ı Tirmizî (200—279)'nin Hazreti Âişe (R. An/ta/dan tahrîc ettiği şu hadıs-ı şeriften sarahaten anlaşılmaktadır:
«Peygamber (S.A.V.) Osman ibnî Mez'un'u ölmüş olduğu halde ağ-lıyarak, yahut gözleri yaşararak öptü dedi.»
İmâm-ı Tirmizî bu hadîs hakkında: «Âişe hadîsi hasen ve sahihtir» diyor.[382]

563/431- «Ebu Hüreyre radıyallahü anh'den Peygamber Sallallahü aleyhi ve seUem'den duymuş olarak rivayet edilmiştir kî, Resûlüİlah Sallallahü aleyhi ve sellem :
Mü'minin ruhu, borcu ödeninceye kadar borcuna muallak kalır.» buyurmuşlardır.[383]

Bu hadîsi, Ahmed ile Tirmizî rivayet etmiş; Tirmizî onu-hasen bulmuştur.
Filhakika borç hususunda Peygamber (S.A.V.) pek ziyâde dikkat ve şiddet gösterirlerdi. Hattâ bir defa borçlu olarak vefat eden bir sa-hâbînin cenazesini kılmamış; sahâbe-î kîrâm'dan biri o borcu üzerine aldıktan sonra kılmıştı.
Yine Fahr-i Kâinat (S.A.V.) efendimiz: şehidin kanı yere damlar damlamaz, bütün günahlarının affolunacağını, bundan yalnız borç müstesna olduğunu; haber vermişlerdir.
Bu hadîs-i şerîf dahi borçlu ölen kimsenin ölümünden sonra bile borcu ile meşgul olduğunu bildiren delillerdendir. Bunda ölmezden evvel borçtan kurtulmaya çalışmak için teşvik olduğu gibi, borc'un en mühim haklardan biri olduğuna da delâlet vardır. Sahibinin rızası ile alınan borç hakkında hâl böyle olunca gasp, yağma ve soygunculuk gibi meşru olmayan sebeplerle alman borçlara ne denilir, bilemeyiz.[384]

564/432- «İbni Abbas radtyallahü anh*den Peygamber Sallallahü aleyhi ve seîlem'den duymuş olarak rivayet edilmiştir ki, ResûtüHah Sallallahü aleyhi ve sellem, hayvanından düşerek Ölen sahâbî hakkında :
Onu su. ve sidr[385] ile yıkayın, da iki elbise içinde kefenleyin.» buyurmuşlardır.[386]

Hadîs, müttefekun aleyh'dir.
Hadîsin tamamı şöyledir: «Onu kokulamayın. Başını da sarmayın.» Bundan sonra dahi Buhârî'de şu cümle vardır
kıyamet gününde telbiye ederken diriltilecektir.»
Buharî'nin rivayetine göre, hâdise hac esnasında Arafat'da vakfe yaparken vuku bulmuş ;hayvam üzerinde vakfe yapmakta olan O zât, düşerek Ölmüştür.
Eu hadîs-i şerîf cenazeyi yıkamanın farz olduğuna delildir. îmâm-% Nevevî : «Cenazeyi yıkamanın farz-ı kifâye olduğuna icmâ vardır» der ise de Musannif «El-Feth» de bunu rivayet ettikten sonra şöyle demektedir: «Bu icmâ dâvası şiddetli bir zühuldür. Zîrâ bu bâbdaki MâHkiyyenin hilafı meşhurdur. Hattâ Kurtubî, Müslim şerhinde cenaze yıkamanın sünnet olduğunu tercih etmiştir.»
Maamafîh Cumhur ufemâ'ya göre cenaze yıkamak farz-ı kifâye olduğu gibi Hanefîlerin Fıkıh kitaplarında dahi cenaze yıkamanın farz-ı kifâye olduğuna icmâ-ı ümmet bulunduğu nakledilmektedir. Mâlikîler-den Ebu Bekir ibni Arabî (468—543) cenaze yıkamanın farz olduğuna kail olmayanların sözünü reddetmiş ve : «Bunun vücûbu bâbm-da hem kavlî hem amelî hadîsler vârid olmuş; temiz, pâk olan Resûlüllah (S.A.V.)'in yıkandığı rivayet edilmiş iken, başkalarına ne kalır?» demiştir.
Cenazenin kaç defa yıkanacağı az ilerde gelecek Um mü Atiyye hadîsinde görülecektir. «Su ve sidr» î'e buyrulması, hor defasında suya sidr karıştırılacağım gösteriyor. Bundan dolayı bâzı ulemâ : «Cenaze yıkamak taharet için değil, sadece nezâfet içindir, çünkü; içine başka şey katılan su ile taharet olmaz.» demişlerdir. Bâzıları ise; «îh-timal sidr suyun vasfını değiştirmez de onun için karışmış sayılmaz» derler. Bu da her defasında yıkanacak yeri evvelâ sidr iîe oğuşturup sonra su ile yıkamakla olur. KurtubVye göre; evvelâ bir kapta su ile sidr karıştırılarak köpüğü çıkıncaya kadar çalkalanır ve onunla cenazenin bedeni oğuşturulur. Sonra üzerine hâlis su dökülür. Bu bir defa yıkama sayılır. Bâzıları : «Sidr suya katılmaz; çünkü katılırsa mutlak suyun vasfını değiştirir» derler.
Hadîsin zahiri ile istidlal eden Şâfiîlerle bâzı Mâlikîlere göre, cenazeyi yıkamak nezâfet içindir. Binaenaleyh, içersine gül suyu gibi bir şey karışan su ile cenaze yıkanabilirsc de israf olacağı için mekruhtur. Cumhur ulemâya göre meşhur olan : Cenaze yıkamanın teabbüdî olmasıdır. Binaenaleyh şâir vacip ve mendûp Gusüllcrde şart olan onda da şarttır.
Hadîs-i şerifte cenazeyi kokulamak yasak ediliyorsa da «zîrâ kıyamet gününde telbiye yaparken diriltilecektir» diye tâin buyrulması, nehy'in illetinin, ihramh olarak ölmesi olduğunu gösteriyor. Binaenaleyh «mâni zail oldukta memnu avdet eder.» kâîdesince ihramdan çıktıktan sonra ölürse kokulamak yasak olmaz. Anlaşılıyor ki, cenazeyi kokulamak müslümanlar arasında mukarrer bir şeymiş. Başını örtmekle sarmayı yasak etmesi dahi ihramdan dolayıdır. îhram-h olmayan cenazelerin başlarını örtmek dahi memnu değildir.
Hanefîlerle bâzı Mâlîkîlere göre ihramın hükmü ölümle biter, «Onu İki elbise içinde kefenleyin.» buyurması, cenazeyi kefenlemenin vacip olduğuna delâlet eder. Bu takdirde kefenin tek adetlerle olması şart değil demektir. Bâzılarına göre iki elbise ile kefenlcnmesi onların içinde hac denilen mübarek ibâdeti yaparken Öldüğü içindir. Maamafîh başka kefen yapacak elbise bulamamış olması da ihtimâl dahilindedir.
Hadîs-i şerîf kefen'in re's-î maldan olacağına da delildir. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) kefenlenmoyi emir etmiş; ölen zâtın bütün malını ihata eden borcu var mı idi yok mu idi sormamıştır.
Hadîsin buradaki rivayetinde «iki elbise» mutlak olarak zik-redilmişse de BuhârVnin bir rivayetinde «iki elbisenin içinde» denilmiş; Nesâî (215—303)'nin rivayetinde ise daha ziyâde îzah cihetine gidilerek «içinde ihrama girdiği iki elbisesiyle kefenleyin» buyrulmuştur. Musannif diyor ki: «Bundan cenazenin ihram elbisesiyle kefenlenmesinin müstehâb olduğu ve ölen zâtın ihramının baki kaldığı; cenazenin dikişli elbise ile kefenlenmiyeceği anlaşılmaktadır.» «Telbiye ederken diriltilecektir» ibaresinden anlaşıldığına göre : Bir kimse bir ibâdete başlar da tamamla-yamadan ölürse, âhirette Cenâb-ı Hak'kın o kimseyi o ibâdeti yapmış gibi tutacağı ümid olunur.[387]

565/433- «Âişe radıyaUahü anha'öan rivayet edilmiştir. Demiştir kî: Peygamber Salîalîahü aleyhi ve sellem'i yıkamak istedikleri vakit: «Vallahi bilmiyoruz: Resûlüllah Salîalîahü aleyhi ve seUem'ı (diğer) cenazelerimizi soyduğumuz gibi soyalım mı, soymayalım mı?... ilâh.» dediler.»[388]

Bu hadîsi Ahmed ile Ebu Dâvud rivayet etmişlerdir.
Hadîsin Ebu Davud'un Sünen'inde tamamı şöyledir :
«Ashâb-ı Kiram ihtilâfa düşünce, Allah onların uykularım o*îtirdf. Hattâ hiçbiri kalmamıştı ki çenesi göğsüne değmesin. Sonra beyt tarafından kim olduğunu bilmedikleri birisi onlara : «ResûlüNah (S.A.V.)'l elbisesi üzerinde iken yıkayın.» dîye söz etti. Bunun üzerine o hazret! gömleği üzerinde yıkadılar. Suyu gömleği üzerinder döküyor; onu elleriyle değil de gömlek île oğuşturuyorlardı.»
Hz. Âişe (R. Anka) : «Arkada bıraktığım vukuat bir daha karşıma çıksa Resûlüllah (S.A.V.)'Î kadınlarından başka kimse yıkıyamazdı» derdi, tbni Hibban'm bir rivayetinde : «Hz. Peygamber Salîalîahü aleyhi ve sellem'i kucağında oturtan AM b. Ebi Tâlib idi.» deniliyor. Hâkim'in. Rivayetinde:
«Peygamber Salîalîahü aleyhi ve sellem'i Ali (R. A.) yıkadı. Ali'nin elinde bir çaput vardı. O hazreti yıkadı ve elini gömleğin altına soktu, onu gömlek üzerinde iken yıkadı» denilmektedir.
Bu hadîsi, îmâm-ı Şafiî (150—204) dahi Mâlik'ten, o da Cafer ibni Mtihammed'den, o da babasından işitmiş olmak üzere rivayet etmiştir. Bu kıssadan Resûlüîlah (S.A.V.)'in sair cenazeler gibi olmadığı anlaşılmaktadır.[389]

566/434- «Ümmii Atiyye t adıyallahü anha'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Biz (vefat eden) kızını yıkarken yanımıza Peygamber Salîalîahü aleyhi ve settem girdi de :
Onu su ve sidr ile üç defa veya beş defa, yahut lüzum görürseniz daha fazla yıkayın; sonuncu defasında suya kâfûr'da koyun. Yahut bir parça kâfur koyun; buyurdular.[390]

İşi bitirdikten sonra  kendüerino haber verdik.Hemen bize gömleğim verdi ve:
Onu buna sarın; buyurdu.»
Hadîs mütlefekun altyh'dir. Şeyheyn'in Ümmü Atlyye'don bir rivayetinde «sağ taraflarından, abdest yerlerinden başlayın» buyrulmuştur. BuhârVnin bir rivayetinde : «Bunun üzerine saçlarını üç belik örerek arkasına koyduk» denilmiştir.
BuhârVnin rivayetlerinde Hz. Resûl-ü Ekrem (S.A.V.)în vefât eden kızının ismi zikir edilmemişse de meşhur rivayete göre Zeyneb (R.Anka)dır Hı. Zeyneb (R.Anha), Ebu'l-Âs (R.A.) ile evli idi. Hicretin 8. yılı başlarında vefât etti. Bâzı rivayetlerde vefât edenin Ümmü Gülsüm (R. Anha) olduğu zikredilmektedir. Buhari'de îbni Sirm'dcn : «Kızlarının hangisi olduğunu bilmiyorum» rivayeti de vardır.
Hadîste göçen «Kâfur da koyun, yahut bir parça kâfur koyun» cümlesindeki şek ve şüphe râvîdendir. «Yani ya Öyle dedi
yahut böyle.» demek istemiştir. BuhârVûe «İşi bitirdikten sonra kendilerine haber verdik» cümlesinden önce    «İşi bitirdiğiniz zaman bana haber verin» ibaresi vardır. yerine dahi BuhârVde tâbiri vardır. Maamâfîh mânâ hep birdir.aslında elbisenin düğme ve iplik ve iplik yeri demek ise de burada mahalli zikir hali kast kabilinden mecâz-ı mürsel olarak gömlek mânâsında kullanılmıştır.
«Üç defa yıkayın» emrinin zahiri bu sayının farz olduğunu gösteriyorsa da burada emir nedip mânâsına hamlolunmuştur. Zîrâ bir defa yıkamak icmâ'en caizdir. Bâzıları «üç defa yıkamak farzdır» derler, «yahut beş defa» tâbiri tahyir (muhayyerlik) ifade eder. Yani ce-nâzoyi yıkayan üç ile beş defa yıkamak arasında muhayyerdir, «yahut daha fazla» cümlesi bir rivayette «yedi defa» denilmek suretiyle açıklanmıştır. Nitekim îmâm-ı Akmcd îbni HanbeVin mezhebi budur. Yediden fazla yıkamak mekruh sayılmıştır. îbni Abdü'l-Bcrr (368—463) : «Yediden fazla yıkanır diyen bir kimse bilmiyorum» demektedir. Ancak Ebu Davud'un rivayetinde : «Ya yedi, yahut bundan daha fazla yıka» denildiğine göre, icâbında yediden fazla yıkamak da câia olmak gerektir. Cenazeyi su ve sidr ile yıkamanın keyfiyeti yukarıda görülmüştü.
Ulemâ : «Bundaki hikmet cenazenin bedenini yumuşatmasıdır» derler. Suya kâfur katmanın hikmeti ise, cenazenin yanında bulunan meleklerle insanlara güzel kokması içindir. Kâfûr'un daha bir çok hassaları olduğunu söylerler ki, bunlar kurutmak, soğutmak içeriye işlemek, cenazeyi katılaştırmak, sinekleri defetmek, bozulmaktan korumak gibi şeylerdir.
Hâsılı kâfur; bu hususatta güzel kokuların en keskinidir. Cenazenin son defa yıkanacağı suya kâfur katılmasının sırrı budur.
Hadîs-i şerifte, cenaze yıkarken sağ taraflardan başlamaya da delâlet vardır. Bundan maksad sağ tarafın uzuvlarıdır. «Abdest yerlerinden» denilmesi sağ taraflarından başlamaya münafi değildir. Çünkü hem sağdan, hem de abdest yerlerinden başlamak mümkündür. Bâzıları bunu «abdest a'zâsı olmayan yerlerde sağdan başlıyarak yıkayın; abdest a'zâsı olan yerlerde abdest a'zâsından başlayın» diye tef-sîr etmişlerdir. Cenazeye abdest aldırma emrinin hikmeti; gurre ve tahcil'in eseri belli olmak için mü'minin alâmetini yenilemektir.
Mazmaza ile İstinşak cenaze için abdest fiillerinden değildir. Hadîs-i şerîf, cenazenin saçlarının örülmesine kail olanların delilidir. Bâzılarına göre kadının saçları Örülmeden dağınık bir şekilde yüzüne ve arkasına salınır. Kurtubî diyor ki : «Galiba buradaki hilafın sebebi Ümmü Atiyye'nin fiili Hz. Peygamber (S.A.V.)'in emri olmaksızın yapılmış olmasındandır.»   Lâkin Musannif bu mes'eleyi :    «Said ibni
Mansur şu lâfızlarla rivayet etmiş» diyor :
«Ümmü Atiyye dedî ki : Resûlüllah SalîaUahü aleyhi ve sellem :
Onu tek   (sayı île)  yıkayın,   saçlarını da  belik   yapın» buyurdular. îbni Hibban'm sahihinde:
«Onu üç defa, yahut beş veya yedi defa yıkayın ve kendisine üç belik yapın» denilmiştir, «üç belik» tâbiri tağlibtir. Bu hadîsler «kadının saçı örülmez» diyenlerin aleyhine delîl sayılmaktadır.[391]

567/435- «Âişe radıyallahü anha'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki : Resûlüllah SaUdlkthü aleyhi ve seîlem, pamuktan (mâmûl) üç beyaz suhul esvabı içine kefenlendi; (bu) üçün içinde gömlek ve sarık yoktu.»[392]

Bu hadîs, müttefekun aleyh'tir.
«Tabakât-ı İbni Saad» da Şa'bî'den rivâyeten tasrih edildiğine göre bu üç elbise : İzar, rida' ve lifâfe (yani; gömlek, rida ve sargı) dır.
Hadîs-i şerîf, cenazeyi üç parça beyaz elbise ile kefenlemenin efdâl olduğuna delildir. Zîrâ Teâlâ hazretleri. Peygamberine ancak efdâl olanı ihtiyar eder. Filvaki sünen sahipleri İbnî Abbas (R. A.)'dan şu hadîsi rivayet ederler:
 «Beyaz elbiseler giyin. Zîrâ onlar daha güzel ve daha temizdirler. Ölülerinizi de onlarla kefenleyin.» Ibni Abbas (R.A.)'ıti bu hadîsim İmâm-ı Tirmizî ile Hâkim sahihlemiştir. Aynı hadîsin Semüra (R. A.J'dan sahîh senetle rivayet edilen bir de şahidi vardır. Peygamber (S.A.V.)'in çizgili ve kıymetli bir Yemen kumaşı ile örtüldüğünü ifâde eden Hz. Âişe (R. an-ha) hadîsini yukarıda görmüştük. Fakat bu hadîs ona muarız değildir. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) o kumaşla kefenlenmemiş; sâdece üzerine örtmüşler; sonra da almışlardı. Nitekim Sahîh-i Müslim'de dahi hu vak'a böyle ifâde olunmuştur. Zâten zâhîr hâle bakılırsa Fahr-Î Kâinat (S.A.V.) efendimizi o çarşafla yıkamazdan önce örtmüşlerdi.
İmûm-ı Tirmizî (200—279) diyor ki : «Resûlüllah (S.A.V.)'in üç parça beyaz esvap İle kefenlenmiş olması, onun kefeni babında gelen en sahîh rivayettir.»
Vakıa Peygamber (S.A.V.)'in yedi esvapla kefenlendiğine dâir îmâm-ı Ahmed ibni 3anbel (164—241) ile îbni Ebi Şeyhe (—234) nin ve Bczzctr'm Ali (R. A J'dan tahrîc ettikleri bir hadîs varsa da bunun râvîleri arasında Abdullah ibni Muhammed b. Ukayl bulunmaktadır ki, bu zâtın belleyişi iyi değildir. Hadîsi, mütâbeâtta işe yarar. Fakat yalnız başına rivayet ettiği hadîsi iyi ve makbul değildir. Bilhassa burada olduğu gibi rivayeti diğer sahîh rivayetlere-muhalif olursa, hadîsi hiç kabul edilemez. Maamâfîh Hâkim (321— 405)'in rivayet ettiği Eyyup hadîsi -ki bu hadîsi Nâfî, ibni Ömer (R. A.) dan dinlemiştir- ibni Ukayl hadîsini takviye etmektedir. Eğer bu hadîs sabit olursa o zaman Hz. Âişe (R. anha) hadîsiyle araları bulunur ve : «Hz. Âîşe (R. anha) üç parça esvap içine kefenlendiğini duymuş; onu rivayet etmiş diğerleri de duyduklarını rivayet etmişlerdir» denilir.
Kefenin bütün vücûdu örtmesi îcâp eder. Şayet bütün vücûdu örtmezse evvelâ avret mahalli Örtülür. Ondan bir şey artarsa baş tarafı örtülür. Ayakları üzerine kuru ot konur. Çünkü Peygamber (S.A.V.) amcası Hamza (R. A.) ile Mus'ab b. Ümeyr (R.A.)'ı bu şekilde örtmüştür. Bir parçadan fazla kefen kullanmak istenilirse, tek adet olması mendûptur. Maamâfîh iki parçadan yapmak da caizdir. Nitekim, ihramlı iken vefat eden sahâbî'nin hadîsinde görmüştük. Kefen üç parçadan yapıldığı takdirde : İzâr, ridâ' ve lifâfe'den ibaret olacağını dahi Şâ'&i'nin rivayetinde gördük. Kefen hakkında başka kaviller de vardır. Hanefîler kefeni, kefen-i zaruret, kefen-i kifayet ve kefen-i sünnet olmak üzere üç kısma ayırırlar. Şâir mezheplerde bu. bâbda çeşitli îzâhât vardır. Tafsilât fıkıh kitaplarmdandır.[393]

568/436- «İbni Ömer radıyallahü anhüma'âan rivayet edilmiştir. Demiştir ki, Abdullah ibni Übeyy vefat ettikte oğlu ResûFüllah Saîlallahü aleyhi ve sellem'e gelerek :
Gömleğini bana ver de onunla babamı kefenleyeyim; dedi. Resûlüllah SaUallahü aleyhi ve sellem, hemen gömleği ona verdi.»[394]

Hadîs, Müttefekun aleyh'dir.
Bu hadîs-i şerîf gömlekten kefen yapmanın meşru olduğuna delildir. Rivayetin zahirine bakılınca Hz. İbni Übey'in Resûlüllah (S.A.V.)'den o gömleği cenazeyi kefenlemezden Önce istemiş olması îcâp ederse de, Buhârî'nin rivayet ettiği Câbir hadîsi buna    muarızdır. Câbir hadîsi şudur :   
«Peygamber SaBaZZaJm aleyhi ve seUem, Abdullah fbnl Übeyy defnedildikten sonra yanına geldi. Ve onu (mezarından) çıkararak tükürüğünden ona üfürdü. Gömleğini de ona giydirdi.»
Bu hadîs, gömleğini çıkarıp ona giydirmesinin definden sonra olduğunu sarahaten ifâde ediyor. Halbuki İbni Ömer hadîs'i buna muarızdır, iki hadîsin arası şöyle bulunmuştur: İbni Ömer hadîsindeki (verdi) tâbirinden maksad. «evet» diyerek vaad etmektir. Verme işinin yüzde yüz olacağına bakarak vaad etmek yerinde m2câzen vermek fiili kullanılmıştır. Câbîr (R. A.) hadîsindeki «defnedildikten sonra» tâbiri de böyledir. Yani mezarının içine indirildikten sonra demektir. Câbîr hadisinden şöyle bir mânâ da çıkabilir :
Übeyy'i kabrinden çıkardıktan sonra yapılan iş sadece ona tükürmek olmuştur. Gömleği zaten evvelden giydirilmiştir. Bununla beraber üfürmekle, gömlek giydirmek beraber zikredildi diye mutlaka ikisinin birden vâki olmaları lâzım gelmez. Zîrâ bu iki şey birbiri üzerine (vav) ile atfedilmişlerdir (vav) ise tertip ve beraberliğe delâlet etmez. O mutlak surette cem içindir. Binaenaleyh tertip kasdetmeksizin Resûl-ü Ekrem (S.A.V.)'in bâzı ikramlarını murâd etmiş olmak da caizdir. Bâzıları «Peygamber (S.A.V.) ona evvelâ iki gömleğinden birini vermiş; defnedildikten sonra da oğlunun İsteği üzerine ikincisini vermiştir» derler. Hâttim'in «El-îklîl» adlı eserinde bu tevcihi te'yid eder rivayet vardır.
Hz. Peygamber (S.A.V.)'in Abdullah b. Abdullah'a gömleğini vermesi, onun sâlih bir zât olmasındandır. Şu da var ki, Hz. Abdullah bu gömleği' istemiştir. ResûlüHah (S.A.V.) ise hiç bir hacet sahibini boş el ile çevirmezdi. Yoksa onun kendisine Fahr-i Kâinat (S.A.V.) hazretlerinin gömleğini   giydirdiği babası en büyük münafıklardan biri idi. Ve münafık olarak ölmüştü. Hattâ :   
«Onlardan Ölenlerin hiç biri üzerine ebediyyen cenaze namazı kılma »âyet-i Kerîmesi onun hakkında nazil olmuştu. Bâzıları : «Peygamber Sallallahü aleyhi ve sellcm'in ona gömleğini giydirmesi, Übey, Bedir gazasında Hz. Abbas (R. A.)'ı giydirdiği içindir. Resûlüllah (S.A.V.) amcasına yaptığı iyiliğe mükâfat olmak üzere ona gömleğini giydirmiştir» derler.[395]

569/437- «İbnl Abbas radıyallahü anhüma'd&n rivayet edildiğine göre. Peygamber SaUallahü aleyhi ve seUem :
Elbisenizin beyazlarını giyin; çünkü onlar sizin en hayırlı elbisenizdir. Cenazelerinizi de onlarla kefenleyin» buyurmuşlardır.[396]

Bu hadîsi, Nesâî müstesna, Beşler rivayet etmiş; Tirmizî onu sahîhlemiştir.
Buhâri'nin Hz, Aişe (R. Anta/dan rivayet ettiği hadîste Peygamber (S.A.V.)'in üç parça beyaz esvap ile kefenlendiğini yukarıda görmüştük. Hâl böyle olunca, emrin vücûp için olması asıldır, diyerek beyaz giymenin ve cenazeleri beyaz elbise ile kefenlemenin vücûbuna kail olmak lâzım gelirse de Fahr-I Kâinat (S.A.V.) efendimizin beyazdan başka elbise giydiği sabit olduğundan emir vücûp için değildir. Zaten her zaman beyaz elbise bulmak mümkün değildir. Nitekim Uhud şehitleri için beyaz elbise bulunamamış, Resûlüllah (S.A.V.) onlardan bir cemâati çizgili alaca bir çarşafla kefenlemiştir. Binaenaleyh zarurette beyaz olmayan bir kumaştan da kefen yapılabilir. Resûlüllah (S. A.V.)'in kırmızı bir Kadife ile kefenlendiğini ifade eden bir hadîsi İbni Adiyy (279—365) Hz. İbni Abbas (R. A.J'dan rivayet etmiştir. Lâkin bu hadîs zayıftır. Çünkü râvîleri arasında Kays b. Er-Rübeyyi' vardır ki bu zât zayıftır. Herhalde îbni Adiyy Resûlüllah (S.A.V.)'in kabrine kırmızı bir Kadife örtüldüğünü ifâde eden hadîsle bu zayıf hadîsi biribiri-ne karıştırmış olacaktır. Çizgili bir Yemen kumaşı ile kefenlendiğine dâir söylenti de bu kabildendir. Yukarıda bu kumaşla Hz. Peygamber Sallalîahü aleyhi ve seMem'in sadece örtüldüğünü, sonra kumaşın alındığını görmüştük.[397]

570/438- «Câbir radıyaîlahü anh'dzn rivayet edilmiştir. Demiştir ki : Resûiüllah Sdllaîlahü aleyhi ve sellem:
Biriniz kardeşini kefenlediği vakit, onun kefenini güzel yapsın» buyurdular.[398]

Bu hadîsi, Müslim rivayet etmiştir.
Hadîs-i şerifi Tirmizî de Ebu Katade (R. A./den rivayet etmiş ve hasen ve garip'tir demiştir. Kefenin güzel yapılması emri bizzat kefenliğin güzel olmasını icâp ettiği gibi, kefenliğin sıfatının ve cenazeyi onunla sarmanın güzel ve iyi yapılmasını da iktizâ eder. Binaenaleyh kefenlik mümkün mertebe güzel ve beyaz kumaştan seçilmeli, fakat bu hususta pek pahalıya merak etmemelidir. Zîrâ İlerde görüleceği vecihle kefenliğin pahalısından nehycdilmiştir. Kefenliğin sıfatını bundan önceki İbni Abbas (R. A.) hadîsi beyân etmiştir.
Kefenin cenazeye güzel giydirilip, sarılmasını ise yukarda geçen hadîsler ifâde etmişlerdir. Filhakika kefenin güzel olması hakkında bir çok hadîsler vârid olmuştur. Bunların bâzılarında bu işin illeti de zikredilmiştir. O hadîslerin bir kaçı şunlardır :
1— Deylemî Hz. Câbir (R. A.) den merfu' olarak şu hadîsi tahrîc etmiştir: 
«Cenazelerinizin kefenini güzel yapın: Zîrâ onlar birbirlerine onunla iftihar ederler ve kabirlerinde birbirlerini onunla ziyaret ederler.»
2— Deylemî Ümmü seleme (R. Anha)'d2.n    da şu hadîsi rivayet etmektedir:
Kefeni güzel yapın; vâveylâ, tezkiye vasiyeti geciktirmek, yardımı terk etmek gibi şeylerle Ölülerinize eziyet etmeyin; Ölenin borcunu ödemeye şitâb edin; kötü komşulardan yüz çevirin, kabir kazarken onu derinleştirin, genişletin.»
3— Imâm-ı Ahmed ibni HanbeVin Hz. Âişe (R. Anha)'da.n tahrîc ettiği şu hadîs de ölen bir kimseye iyi muamele edilmesi bâbmdadır :
«Kim bir cenaze yıkar da onun hakkında emniyetli hareket eder ve o anda cenazeden sâdır olan şeyleri ifşa etmezse günahlarından anasının doğurduğu gün gibi çıkar.»
4— Buhârî ile Müslim Hz. İbni Ömer (R. AJ'dan şu hadîsi tahrîc etmişlerdir :   
«Resûiüllah Sallallahü aleyhi ve seîlem :
Kim bir müslümanın günahını gizlerse, Allah da kıyamet gününde onun günahını gizler» buyurdu.
5— Abdullah ibni Ahmed Übeyy b. Kâb  (R. A.)dan şu hadîsi tahrîc etmiştir:
«Şüphesiz Âdem Aleyhİsselâmın ruhunu melekler kabzetti ve onu yıkadılar, kefenlediler, kokuladılar; onun için mezar kazarak kendisini defnettiler; cenaze namazını kıldılar; kabrine girdiler ve üzerine kerpiç koydular. Sonra kabirden çıktılar; sonra üzerine toprak çektiler; sonra: Ey Adem oğulları! işte yolunuz budur, dediler.»[399]

571/439- (Bu da) ondan (radıyaîlahü anh) rivayet edilmiştir. Demiştir ki : Peygamber Sallallahü aleyhi ve sellem, Uhud şehîdlerîn-den İki kişiyi bir elbise   içinde bîr yere getiriyor, sonra :
Bunların hangisi daha çok Kur'ân bilir?; diyor; ve kabre evvelâ onu indiriyordu. Uhud şehtdlerî yıkanmadılar; üzerlerine ce-nâie namazı da kılınmadı.»[400]

Bu hadîsi, Buhârî rivayet etmiştir.
Lâhd : Kabrin bir tarafında açılan yarıktır. Bu suretle kabrin ortasından yana dugru bir mey] hasıl olur. Zâten İlhâd : Meyletmek demektir.
Hmiis-i şerif bir takım hükümlere delâlet ediyor:
1— Zaruret ânında iki cenazeyi bir elbise ile kefenlemek caizdir. Ve iki ihtimalden biri budur.
İkinci ihtimale göre : Bir elbise iki kişiye pay edilerek, yarıdan kesilir. Ve her cenaze ayrı ayrı kefenlenir. Ekseriyetle ulemâ'nm kavli budur. Hattâ birinci ihtimâle kail olan bulunmamıştır; zîrâ o ihtimâle göre iki cenazenin tenleri birbirilerine temas eder diyenler olmuştur.
2— Kur'ân-ı Kerîm'i daha çok bilenler başkalarına tercih edilirler. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'in fazileti her şeyden üstündür. Buna kıyâ-sen başka tercih sebepleri bulunursa defn hususunda tercihe yararlar.
3— Zarurette bir cemâat bir kabre defn edilebilir. Bukârî (194—-256): «İki üç kişiyi bir kabre defn babı» nâmı altında ayrı bir bâb yapmış ve buradaki Câbir hadîsim o baba kaydetmiştir. Vâkıâ Câbir (R. A.) hazretlerinin hadîsi iki kişi hakkında ise de Abdürrezzak'm rivayetinde üç kişi de zikredilmiş ve «Resûlüllah (S.A.V.) İki üç kişiyi bir kabre defnederdi» denilmiştir.
Sünen sahiplerinin Hişam ibni Âmirü'l-Ensârî'den tahrîc ettikleri şu hadîsde dahi üç kişi kaydı vardır:
«Uhud harbî günü ensâr Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem't gelerek :
«Bİze yaralanma ve meşakkat isabet etti» dediler. Bunun  üzerine Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem :
Mezar kazın ve geniş tutun da iki üç kişiyi bir kabre defnedin.» buyurdular.
Bu hadîsi, Imâm-t Tirmizî sahîhlemigtir. Bu hususta erkek ile kadın arasında bir fark yoktur. Binaenaleyh zarurette iki üç kadın da bir kabre defnedilebilir. Erkek ile kadının bir kabre defnine gelince : Zarurette bunun da eâiz olacağına dair Abdürrezzak'dan bir rivayet vardır. Bu rivayete göre Vâsiletü'bnü'1-Eskâ' bunu yaparmış ve evvelâ erkeği defneder, arkasına da kadını yerleştirirmiş. Elhâsıl zarurette bir kaç kişinin bir kabre defnedilebileceği mezhepler arasında it-tifâkî bir mes'eledir. Ve efdâl olan hangisi ise kıble tarafına o yatırılır. Diğeri onun arkasına konulur. Sonra sıra ile büyük önce, küçük sonra, erkek evvel, kadın sonra defnedilerek araları toprakla ayrılır. Yalnız kefenle aralarını ayırmak kâfi gelmez. Fakat zaruret yokken bir kaç kişiyi bir kabre defnetmek Hanefîlere göre mekruh, diğer mezheplere göre haramdır.
4— Şehîd yıkanmaz. Cumhur ulemânın mezhebi budur. Saîd ibni Müseyyeb, Hasan-ı Basri, İbnü Şüreyh gibi tabiîn hazaratından şe-hîdi yıkamak vaciptir, dedikleri rivayet olunur. Hadîsimiz onların aleyhine delildir.   îmâm-ı Ahmed ibni Hanbel'in tahrîc ettiği Câbir hadîsi dahi onların aleyhine delildir. Bu hadîste
«Peygamber Sallallahü aleyhi ve sellem, Uhud şehtdlerl hakkında :
Onları yıkamayın; çünkü her yara yahut her kan kıyamet gününde misk saçacak; buyurdular» denilerek yıkamamanın hikmeti beyân edilmektedir,
5— Şehidin üzerine namaz kılınmaz. Fakat mesele ulemâ arasında ihtilaflıdır. Dört mezhep ulemâsı şehîdleri kısımlara ayırmışlardır. Bunların arasında hüküm itibarıyla az çok farklar vardır.
Hanefîlere göre her nevî şehîdlerin cenaze namazı kılınır.
Diğer üç mezhep imamlarına göre hakîki şehîdlerin cenaze namazı kılınmaz. Hakîki şehîdlerin yıkanmaması ise dört mezhep imamları arasında ittifakı bir mes'eledir.
«Şehidin namazı kılınır» diyenler, cenaze namazı hakkındaki delillerin umûmu ile amel ettikleri gibi, Hz. Peygamber (S.A.V.)'in Uhud şehîdlerin üzerine cenaze namazı kıldığım ve Hamza (R. A.)'m üzerine yetmiş defa tekbîr aldığını ifâde eden hadîs ile ve keza îmâm-ı Buhârî nin Ukbetü'bnü Amir (R. A.J'dan rivayet ettiği hadîs-i şerif ile istidlal ederler.
Kılınmaz diyenler ise, buradaki Hz. Câbîr hadîsiyîe istidlal ederler. Hattâ lmâm-ı Şafiî (150—204) : «Peygamber (S.A.V.)'in Uhud şehîdleri üzerine cenaze namazı kılmadığına dâir mütevâtir yollardan gözle görmüşeesine âgikâr haberler gelmiştir» der. Hz. Şafiî yetmiş tekbîr hadîsi için «sahih değildir» demektedir. Ukbe hadîsine de ta'n ve itiraz ederek : Bizzat Ukbe hadîsinde Resûlüllah (S.A.V.)'in Uhud şehîdlerinin namazını kılması, vak'adan sekiz sene sonra olduğu zikir ediliyor. Ölümünden sekiz sene sonra bir kimsenin cenaze namazının kılınmasına bu hadîsle istidlal edenler de kail değildir. Binaenaleyh bu hadîsle istidlal edilemez. Herhalde Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) onlara sâdece duâ etmiş olsa gerektir. Bu hâdise sabit bir hükmü ncsh etmeye delîl olamaz, ilâh...» diyor.
Ukbe   (R.A.) hadîsinin lâfzı Buhârî'de şöyledir :. ... »
«Peygamber SaUalîahü aleyhi ve sellem ;Uhud şehîdlerinin cenaze namazını sekiz sene sonra kıldı.» İbni Hibban şu cümleyi de ziyâde ediyor:
«AHahü Teâlâ ruhunu kabzedinceye   kadar evinden de çıkmadı.»
Maamâfîh Hanefîyye ulemâsından Kemal İbni Hümâm «Fethü'l-Kâdîr[401]» adlı eserinde muarızlara lâzım gelen cevabı vermiş ve Hanefîlerin delillerinden hiç birinin «hasen» dereceden aşağı düşmediğini isbât etmiştir.[402]

572/440- «Ali radıyaUahü anh'den rivayet olunmuştur. Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem'î kefen hususunda:
Pahacılık yapmayın;   çünkü o çabuk soyulur»derken işittim; demiştir.[403]

Bu hadîsi, Ebu Dâvud rivayet etmiştir. Ebu Dâvud bunu Şâ'bî tarikiyle Hz. Ali (R. A./dan rivayet ediyor İd isnadında Amr ibnî Hişam elcemî vardır. Bu zât muhtelefün fîhtir. Sonra §â'bî ile Alî (R. A.) arasında inkitâ da vardır. Çünkü Dâre Kutnî'nin beyânına göre Şâ'bî Hz. Ali (R.A.)'dan bir hadîsten başka hadîs işitmemiştir.
Hadîs-i şerîf, pahalı kefen satın almanın memnu olduğuna deiîldir. «Çabuk soyulur» buyrulması kefenin gabuk çürüyüp, biteceğine işarettir. Nitekim Buhârî'nin Hz. Âişe (R. Anha)'dsLn muhtasar olarak rivayet ettiği §u hadîs de bu mânâyadır :
«Ebu Bekir kendi üzerinde bulunan, hasta iken giydiği za'ferandan lekeli bîr elbiseye bakarak :
«Şu elbisemi yıkayın ve ona iki elbise daha katın da beni onlarla kefenleyin.» Dedi. Ben :
«O eskidir» dedim:
«Şüphesiz yeniyi giymeye diri; Ölüden daha lâyıktır. O (kefen) ancak mühlet içindir; dedi.»
Mühlet : Bedenden akan irin ve sarı sudur.[404]

573/441- «Hz. Âişe radıyallahü anha'dan rivayet edildiğine göre. Peygamber Sallallahü aleyhi ve settem, kendisine :
Benden önce ölmüş olsan seni yıkardım... Hâh.» buyurmuştur.[405]

Bu hadîsi, Ahmed ile İbni Mâce rivayet etmiş ve İbni Hîbban sahîhlemiştir.
Hadîs-i şerîf erkeğin karısını yıkayabileceğine delildir. Cumhur'un kavli de budur. Hanefîlere göre bilâkis erkek karısını yıkayamaz. Fakat kadın kocasını yıkayabilir. Çünkü nikâh kalmamıştır. Erkek iddet de beklemediği için karısına karşı tamâmiyle ecnebi olmuştur. Kadın iddet beklediğinden talâk-ı ric'i iddeti içinde kocasını yıkayabilir. Fakat talâk-ı baîn iddeti içinde yıkayamaz. Bu mes'elede îmâm-ı Ahmed ibni Hanbel de Hanefîlerle beraberdir. Karı-koca hakkında hüküm budur. Biribirine ecnebî sayılanlara gelince :
Bunların    su bulamıyanlar    hükmünde    olduğunu    Ebu Davud'un mürseller arasında tahrîc ettiği şu hadisten anlıyoruz:
«Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem :
Kadın erkeklerle bir arada iken ölür; aralarında başka kadın bulunmazsa, erkek de kadınlar ile bir arada iken ölür, yanlarında başka erkek bulunmazsa, bunlara teyemmüm ettirilerek defnolunurlar. Bunlar suyu bula-mıyan hükmündedirier.» buyurdu.
Bu hadîsi,    Ebu Bekir b. Ayyaş, Muhammed ibni Sehil'den, o da Mekhûl'den rivayet etmiştir. Muhammed ibni Sehİl'i İbnî Hibban mûtcmet râvîler arasında zikreder. Buhârî ise : «Onun hadîsinde tâbi olunmaz» der.[406]

574/442- «Esma binti Umeys[407] radıyallahü anha'âan rivayet edildiğine göre Fâtima radîydllahü anha kendisini Ali radıyaUahü. ann in yıkamasını vasiyet etmiştir.»[408]

Bu hadîsi, Dâre Kutnî rivayet etmiştir.
Bu hadîs dahi, bundan önceki Hz. Âişe hadîsinin delâlet ettiği hükmü bildirmektedir. Kadının kocasını yıkayabileceğine delîl ise Ebu Davud'un Hz. Âişe (R. Anka)1 dan tahrîc ettiği şu hadîstir :
«Arkada   bıraktığım  vukuat  bir  daha  karşıma  çıksa Resûlüllah SaîldUahü aleyhi ve sellem'l kadınlarından   başka kimse yıkayamazdı.»
Bu hadîsi, Hâkim sahîhlemiştir. Hz. Âişe ve Fâtıma (R. Anhüma) hadîsleri her ne kadar birer sahâbîyye sözü de olsalar. Resûlüllah (S.A.V.) zamanında ma'ruf ve ma'lûm olan bir şeyi anlatmaktadırlar. Bu hususu Beyhahî (384—458) 'nin rivayet ettiği şu kıssa da te'yid ediyor : «Ebu Bekir (R. A.) öldükten sonra kendisini karısı Esma bînîî Ümeys'in yıkamasını vasiyet etmişti. Hz. Esma (R. Anha) vücutça zayıf olduğundan bu İş İçin Abdurrahman ibni Avf'tan yardım istedi.» Hz. Esmâ'nın hu fiilini inkâr eden bulunmamıştır. Cumhur'un kavli de budur.[409]

575/443- «Büreyde radıyallahü anh'den Peygamber Sallallahü aleyhi ve sellem'in zinadan dolayı recminî emir ettiği Gamİtli kadın hakkında rivayet edilmiştir. Demiştir ki :
Sonra o kadın hakkında emir buyurdular da cenaze namazı kılınarak defnedildi.»[410]

Bu hadîsi, Müslim rivayet etmiştir.
Hadîs-i şerif, şer'î bir hadd ile öldürülen kimsenin cenazesi kılınabileceğine delildir. O kadının cenazesini bizzat Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) kıldırmış olduğuna dâir hadîste bir kayıt yoktur. îmâm-ı Mâlik (93—179) : «Hâd ile öldürülen kimsenin cenaze namazını müslü-manların imamı kılamaz; zîrâ ulemâ fasıkları men etmiş olmak için onların namazını kılmazlar» diyor. Maamâfîh bu GamH'li kadın hakkında Peygamber (S.A.V.):
 «Bu kadın öyle bir tevbe etmiştir ki, o tevbe Medîne'liler arasında taksim edilse hepsine yeterdi.» buyurmuş; yahut buna yakın, bir şey söylemiştir.
Fâsıkiların, hadd ile öldürülenlerin, veled-i zinaların cenaze namazı hakkında ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Âsîlerle yol kesicilerin cenaze namazı dahi ihtilaflıdır. Hanefîlere göre fâsıkların, hadden öldürülenlerin ve veled-i zinaların cenazesi kılınırsa da âsîlerle yol kesenlerin namazı kılınmaz. Şâfiîlere göre hepsinin namazı kılınır. MâÜkîlerolcn îbnü'l'Ardbî (468—543) böyleleri hakkında : «Bütün ulemânın mezhebi: Her müslümanın yani hadd vurularak Öldürülenin, recm olunanın, intihar edenin, veled-i zinâ'nm cenaze namazı kılınacağı merkezindedir» diyor, intihar edenin hükmü aşağıda hadîste görülecektir.[411]

576/444- «Câbir ibnî Semûra'dan rivayet olunmuştur. Demiştir kî : Peygamber Saîlallahü aleyhi ve sellem'e kendini geniş bîr demirle öldüren bir adam getirdiler de onun cenaze namazını kılmadı.»[412]

Bu hadîsi, Müslim rivayet etmiştir.
Hattâbî[413] (319—388) diyor ki : «Böylesinin cenaze namazı kılmmaması ona ceza ve başkalarını onun gibi yapmaktan men etmek içindir.» Fukahâ bu mes'elede dahi ihtilâf etmişlerdir. Halîfe Ömer ibnî Abdülaziz intihar edenin cenaze namazını kılmaya cevaz vermiyordu. Evzaî (88—157)'nih mezhebi de budur. Fukahâ'nın ekserisine göre kılınır. Kasden kendini öldüren kimsenin cenaze namazı Hanefİyye ulemâsı arasında ihtilaflıdır. «Kılınır» diyenler olduğu gibi, «kılınmaz» diyenler de vardır. Mes'eleyi Imâm-ı Âzam ve Muhammed ile îmâm-ı Ebu Yusuf arasında ihtilaflı görenler bile mevcuttur. Bu rivayete göre : tmâ/m-% Âzam'lo. Muhammed «kılınır» demişler; îmâm-% Ebu Yusuf; Böylesini zâlim ve bağî hükmünde tutarak, cenazesinin kılınamıyacağma kail olmuştur. Hadîsimiz Ebu Yusuf'a, delildir.
«İntihar edenin namazı kılınır» diyenler : Bu hadîs karşısında : «O zâtın namazını Peygamber (S.A.V.) kılmasa da ashâb-ı kiram kıldılar. Bu mes'ele Resûl-ü Ekrem (S.A.V.)'in borçlu Ölen zâtın cenazesini kıl-mayıp sonradan ashabına kılma emri vermesine benzer.» diyorlar. Bâzıları bu re'yi pek beğenmiyerek : «intihar edenin cenazesini kılmak için Resûlüllah (S.A.V.)'in ashabına emir verdiği kat'i olarak sabit ise, mes'eîeye bir diyecek yoktur. Fakat sabit değilse, Hz. Ömer ibnî Abdül-aziz'in re'yi daha muvafıktır» diyorlarsa da, NesâVnin rivayetinde  :
«Bana gelince ben onun cenaze namazını kılmam» buyrulduğuna göre, başkasının kılabileceği bun-âan anlaşılmış olsa gerektir.[414]

577/445- «Ebu Hüreyre radıyallahü anh'den, mescidi süpüren kadının kıssası hakkında rivayet edilmiştir, (demiştir ki): Peygamber Sdlîallahü aleyhi ve sellem, o kadını sordu. Ashâb :
O   öldü; dediler. Resûl-ü Ekrem Sallaîlahü aleyhi ve sellem:
«Bana haber vermemeli mi idiniz?» buyurdular. -Galiba ashâb o kadının şanını küçümsemişlerdi- Bunun üzerine Resûlüllah Sallallahii aleyhi ve sellem :
«Onun kabrini bana gösterin;» dedi ve gösterdiler. Hemen onun cenaze namazını kıldı.»[415]

Hadîs, müttefekıın aleyh'dir.
Müslim «Sonra Peygamber (S.A.V.)  :
Şüphesiz ki bu kabirler, içinde yatanlar için karanlıkla doludur, ve şüphesiz ki Allah onlara benim cenaze namazı kılmam sebebiyle kabirlerini nurlandırır.» buyurdular; cümlesini ziyâde etmiştir.
Müslim'in bu ziyâdesi yine Hz. Ebu Hüreyre (R. A.)'m rivâyetin-dendir. BııhârVnin aynı ziyâdeyi tahrîc etmemesi, îmâm-ı Ahmed İbni Haribel (164—241) ıin de dediği gibi Sabifin mürsellerinden müdrec olduğu içindir.
Musannif, bu kıssanın bir kadına âit olduğuna kat'iyetle cez-metmiştir. BuhârV&e ise râvîsi Sabifin şekki ile «bir siyah adam, yahut bir siyah kadın» denilmiştir. Lâkin yine BuhârVnin bir rivayetinde Sabifin «Onun ancak kadın olduğunu sanıyorum» dedi£ zikrolunmuştur. îbni Hüzeyme (223—311) dahi Ebu Hüreyre (R. A.) dan başka bir tarîk ile gelen bir rivayette kıssanın kadına ait olduğuna cezmen hükmetmiş ve «bir siyah kadın» demiştir.
Hadîsi, Bt.itkakl (384—458) güzel bir isnadla tahrîc etmiş ve kadının Ümmii Mthccn ilmini taşıdığını; bu kıssa da Peygamber (S.A. V.) cevap verenin Hz. î=bu Bekir (R. A.) olduğunu ifâde etmiştir.
Hadîs-i şerîf cenaze defnedildikten sonra mutlak surette (yani evvelce namazı kılınsın, kılınmasın.) kabrinin üzerine cenaze namazı kılınabileceğine delildir. îmâm-ı Şafiî (150—204)'nin mezhebi de budur. Peygamber (S.A.V.)'in Bera ibni Ma'rûr (R. A./ın vefatından bir ay sonra cenaze namazını kabrinin üzerine kılması ve keza Buhârî'nin rivayetine göre geceleyin ResûlüJlah (S.A.V.)'in haberi olmadan defnedilen, ensâr-ı Kirâm'dan bir çocuğun namazını kabrinin üzerine kılması da aynı hükme delâlet ederler. Bu bâbda dokuz sahabeden hadîs rivayet olunmuştur. Bâzı zâhîriler'e göre; kabir üzerine cenaze namazı kılmak caiz değildir.
Kabir üzerine cenaze namazım caiz görenler bunun ne zamana kadar caiz olacağı hakkında ihtilâf etmişlerdir. îmâm-ı Şam'dan bir rivayete göre üç güne kadar kılınır. Bâzıları «defnedildikten bir aya kadar» demiş. Diğer bâzıları cenaze kabrinde çürüyünceye kadar caiz görmüş; çürüdükten sonra ise üzerine namaz kılacak bir şey kalmadığından artık kılınamıyacağına kail olmuş; hattâ cenaze namazından mak-sad duâ olduğunu, duânm ise her zaman yapılabileceğini ileri sürerek bu işin her zaman yapılabileceğini iddia edenler bile olmuştur. Bâzıları kabir üzerine namaz kılmak Hi. Peygamber (S.A.V.)'in hasâisindendir derler.[416]

578/446- «Hüzeyfe radıyallahü anh'den rivayet edildiğine göre. Peygamber Saîldllahü aleyhi ve seîlem, Ölümü ilân etmekten nehy buyururdu.»[417]

Bu hadîsi, Ahmed ile Tîrmîzî rivayet etmiş, Tirmîzî onu hasen bulmuştur.
Nehy'in sigası herhalde İmâm-ı Tirmizî (200—279)'nin tahrîc ettiği şu hadîsten alınmıştır :
«Sakın Ölümü ilân etmeyin; zîrâ ölüm ilânı câhilîyet devri âdetidir.»
Tahiir (yani sakındırma) sigası nehy mânâsmdadır. Tîrmizî'nin tahrîc ettiği Huzeyfe hadîsinde Nz. Huzeyfe (R. A.ym, yanında bulunanlara : 
Ben  vakit kimse ilânda bulunmasın, zîrâ ben bunun ölüm İlânı olacağından korkarım. Gerçekten ben Resûlüllah (S.A.V.)'i ölüm ilânından nehy ederken gördüm.» dediği rivayet olunuyor. Tirmizî bu hadîs için «ha-sen» dememiştir. Bundan sonra îmâm-ı Tirmizî nâ'yı îzah etmiş ve bunun : «Halk cenazeye gelsinler diye kalabalık içinde : Filân ölmüştür, şeklinde seslenmek» ten ibaret olduğunu bildirmiştir.
Hanefîlerle şâir bâzı fukâhâya göre ölüm haberini hısım ve akrabaya, eşe, dosta bildirmek caizdir. Vâkıâ bunu cahıliyef âdetine benzeterek «mekruhtur» diyenler olmuşsa da, esah kavle göre mekruh değildir. Bâzıları : «cahîliyet devrinde olduğu gibi ölüm ilânı yapmak haramdır» derler. Cahlliyetde çarşı ve pazarlara, sokaklara, evlere adam göndererek bir kimsenin öldüğünü ilân ederlerdi. «En-Nihâye» nâm eserde şöyle deniliyor : «Araplar arasında meşhur olduğuna göre: Şerefli birisi öldü veya öldürüldü mü, kabilelere bir atlı gönderilir, o da öleni ilân ederek « çyj c£ » filânın ölüm haberini bildir: «filân helak olmuştur». Yahut «Filânın ölümü ile araplar helak olmuştur» diye nida ederdi.» Ibnü'l-Arabl (468—543) diyor ki  «Hadîslerin mecmuundan üç hâl elde edilir:
1— Hısım ve akrabaya; eşe dosta ve sâlih kimselere    bildirmek. Bu sünnettir.
2— Övünmek için kalabalık çağırmak. Bu mekruhtur.
3— Yascı tutmak gibi başka bir nevi ilân. Bu da haramdır.» îbnül-Arabi'nin birinci hâle «sünnettir» demesi, cenazeyi tutup kapmak,, yıkamak, namazını kılmak ve defnetmek ile mükellef bir cemâatin mutlaka bulunması îcâp ettiğindendir. Resûlüllah (S.A.V.)'in: «Bana haber verseydiniz ya» gibi sözleri de buna delâlet eder.[418]

579/447- «Ebu Hüreyre radıyallahü onfe'den rivayet edildiğine göre. Peygamber BallaTlahü aleyhi ve sellem, Necâşî'nin vefat haberini öldüğü gün vermiş; ashabı namazgaha çıkararak saf bağlatmış ve dört defa tekbîr almıştır.»[419]

Bu hadîs, Müttefekun aleyhdir.
Necâşî : Habeş imparatoru demektir. Bu zâtın ismi Ashama idi. Taberî'ye göre vefatı hicretin dokuzuncu yılındadır. «Feth-i Mekke'den önce idi» diyenler de vardır.
Musalladan murâd : Ya bayram namazlarını kıldığı yahut cenaze namazı için tahsis buyurduğu yerdir.
Hadîs-i şerîf de na'y'in ölüm haberini bildiren bir isim olduğuna ve bunun sırf İlân için yapılabileceğine delâlet olduğu gibi, gaibin üzerine cenaze namazı kılmanın meşru olduğuna da delâlet vardır. Ulemâ bu hususta ihtilâf etmiş ve ortaya bir kaç kavi çıkmıştır. Bu kaviller şunlardır :
1— Gaibin cenaze namazını kılmak mutîak surette caiz ve meşrudur, îmâm-î §âfü ile îmâm-ı Ahmed İbni HaribeTin ve diğer bâzı zevâtın mezhebi budur.
2— Gaibin cenaze namazını    kılmak mutlak surette    memnudur. Hanefîlerle Mâlikîferİn ve diğer bâzı zevatın mezhepleri de budur.
3— Öldüğü gün veya  ona yakın günlerde kılınabilir.  Fakat ara uzarsa kılınmaz.
4— Gâib kıble tarafında ise namazı kılınır; değilse kılınamaz. Bu iki kavlin vechi, Necâşî kıssası üzerinde durarak ona bağlanmaktır. Gaibin cenazesi kılınamaz diyenler: «Necâşî'nin cenaze namazı Resûlüllah (S.A.V.)'e mahsustur» derler.
5— Necâşî gibi vefat ettiği yerde cenaze   namazı   kılınmayanlar için gâibâne cenaze namazı kılmak caizdir. Zîrâ JVecâşî'nin memleketi ahalisi henüz müslüman olmamışlardı. Şeyhü'l-tslâm İbni Teymiyye bu kavli ihtiyar ediyor.
Musannif «Fethü'l-Bâri» de bu kavli Hattâbî (319—388)'den nakleder. Rûyânî (415—502) dahi bunu beğenmiş ve sonra şöyle demiştir : «Bu muhtemeldir. Şu var ki, ben haberlerin hiç birinde Necâşî'nin memleketinde kendisine bir kimsenin cenaze namazı kılmadığına vâkıf olamadım.»
Bu hadîsle cami içinde cenaze namazı kılmanın mekruh olduğuna kail olan Hanefîlerle Mâlikîler istidlal ederler. Çünkü Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) bu iş için dışarıya, hattâ, tâ namazgaha çıkmıştır. Vâkıâ Ha-nefîlerden bâzıları : «Cenaze dışarda ise, cami içindekiler onun namazını kılabilir» demişlerse de «El- Hülâsa» nâm kitaptan naklen «Fet~ hü'l-Kadîr» de bunun mutlak surette, yani ister cenaze ile cemâatin ikisi de cami içinde olsun; ister cenaze dışarda cemâat içerde olsun; yahut imamla cemaatın bir kısmı dışarda, geri kalanlar içerde olsunlar veya imamla cemâat dışarda cenaze içerde bulunsun, fark etmeksizin mekruh olduğu kaydedilmektedir.[420]
Hadîs-i şerif de cenaze namazında saf teşkil etmenin meşru olduğuna da delil vardır. îmâm-ı Buharı (İ94—256) bu kıssa hak-ktnda Hz. Câbir (R. A./dan bir hadîs tahrîc etmiştir ki mezkûr hadîse göre, Câbir (R. A.)'m ikinci veya üçüncü safta olduğu anlaşılıyor. Hattâ Buhârî : «Cenaze namazında imamın arkasında ikî veya üç saf teşkil edenler bâb'ı» nâmı altında bu hususa dâir bir bâb ayırmıştır.
Yine bu hadîs-i şerifte Peygamber (S.A.V.)'in nübüvvetine şehâ-det eden bir de mucize vardır ki, o da Medîne-î Münevvere ile Habeşistan arasında binlerce kilometre mesafe bulunmasına rağmen Hz. Fahri Kâinat efendimizin günü gününe NecâşVnin vefatını haber vermesidir.[421]

580/448- «İbni Abbas radıyaUahü anhüma'âan rivayet edilmiştir. Demiştir ki : Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem'i :
«Eğer bir müslüman kimse Ölür de cenazesinde, Allah'a hiç bir şey şerîk koşmayan kırk kişi bulunursa Allah o kimseleri ona şefaatçi kılar» derken işittim.[422]

Bu hadîsi, Müslim rivayet etmiştir.
Hadîs-i şerif, cenaze namazı kılacak cemâatin kalabalık olmasının faziletine ve mü'minin şefaatinin Allah indinde makbul olacağına delîldir. Hadîsin bir rivayeti şöyledir:
«Eğer bir müslümanın cenaze namazını müsfümanlardan, mecmuu yüze varan bir cemâat kılar da o kimse hakkında şefaat etmek isterlerse kendilerine şefaat hakkı verilir,»
Sünen sahibelerinin bir rivayetinde : «Üç saf» denilmiştir. Bâzılarına göre bu hadisler birer suâle cevap olarak şeref vârid olmuşlar ve herkese suâline göre cevap verilmiştir. Maamâfîh Resûlüllah (S.A.V.)'in hadîslerle gösterilen sayılarda kimselerin şefaatinin kabul edileceğini haber vermiş olması da ihtimal dahilindedir. Hadîsler arasında münâfât yoktur. Çünkü mefhum-u adet zâten birçok usul-culara göre sahîh delîl değildir. Onu delîl kabul edenlerce dahi nâs olduğu yerde mefhum-u adede itibar yoktur. Binaenaleyh hadîslerin hepsiyle amel olunur.[423]

581/449- «Semüratü'bnü Cündeb radıyallahü anhilma'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki : Peygamber Sallallahü aleyhi ve seüem'ın arkasında nifas halinde ölen bir kadının cenaze namazını kıldım. Onun ortast hizasına durdu.»[424]

Hadîs, mütfefekun aleyh'dir.
Bu hadîs-i şerîf kadının cenazesini kılarken ortasına doğru durmanın meşru olduğuna delildir. Bu menduptur. Vacip olan, cenaze erkek olsun, kadın olsun cnun tir cüz'üne karşı namaza durmaktır. Ulemâ bu bâbda ihtilâf etmişlerdir.
Hanefîlere göre : Cenaze namazında erkek, kadın, büyük ve küçük arasında fark yoktur. îmam cenazenin göğsü hizasına durur. îmâm- Âzam'dan bir rivayete göre erkeğin başı, kailinin ortası hizasına durur.. Ve cemaat üç saf olur. Bunlar namazın mendublarındandir.
Şâfiîlere göre : îmamın olsun, yalnız kılanın olsun; erkek cenazenin bası hizasına, kadın ile hünsa'nın ayak ucuna doğru durmaları, mümkünse üç saf teşkil edilmesi sünnettir.
Mâlikîlere göre : îmam ve yalnız kılan erkek cenazenin ortası hi^ zâsına, kadının omuzları hizasına durur. Onlara göre cenaze namazının sünnetleri yoktur. Binaenaleyh bu fiiller mendubtur.
Hanbetîlere göre : îmam ile yalnız kılanın, ölen erkekse göğsü hizasına, kadınsa ortası hizasına durmaları sünnettir.[425]

582/450- «Hz. Âişe radıyallahü anha'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Vallahi gerçekten Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem, Bey-zâ'mn iki oğlunun cenaze namazlarını mescidde kıldı.»[426]

Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir.
Hadîs-i şerifte ismi geçen Beyzâ, Da'd isminde bir kadındır. Oğulları da Sehl ve Süheyl'dir. Babaları Vehb b. Rabîa'dır.
Hz. Âişe (R.Anha) bu hadîsi, Saad ibni Ebî Vakkas, (R.A.)'m cenazesini mescid içinde kıldığı vakit kendisine itiraz edenlere söylemiştir.
Hadîs-i şerif, cami içinde cenaze namazı kılmanın mekruh olmadığına delildir. Hanefîlerle Mâiikîlerin bu bâbda ki kavillerini az yukarıda görmüştük. Onlar buradaki Hz. Âîşe hadîsini te'vil ederek: «Bundan murâd, Peygamber (S.A.V.)'in mescidde, Beyzâ oğullarının cenazelerini ise, dışarıda bulunmalarıdır» derler.[427]

583/451- «Abdurrahman ibni Ebi Leylâ'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki:, Zeyd ibni Erkam bizim cenazelerimiz üzerine dört tekbîr alıyordu. Bir cenazede beş tekbîr aldı. Bunun üzerine kendisine sordum: Resûlüllah SnUaUahü aleyhi ve sellem., bu beş tekbiri alıyordu; dedi.»[428]

Bu hadîsi, Müslim ile Dörtler rivayet etmişlerdir.
Yukarda geçen Ebu Hüreyre hadîsinde Peygamber (S.A.V.)'in Necâşi'ye kıldığı cenaze namazında dört tekbîr aldığını görmüştük. Dört tekbîr aldığı, İbnİ Mes'ud, Ebu Hüreyre, Ukbetü'bnü Amir, Berâ İbni Âzib ve Zeyd ibni Sabit (R. Anhüm) hazarâtından da rivayet olunmuştur. Sahiheyn'de İbni Abbas (R.A.)'dan rivayet edilen bir hadîste : «Bir kabrin üzerine namaz kıldı ve dört defa tekbîr aldı» denilmektedir.
İbni Mâce (207—275)'in Ebu Hüreyre radıyatlahü anh'den tah-rîc ettiği bir hadîste dahi «Peygamber (S.A.V.) bîr cenaze namazında dört tekbîr aldı» deniliyor. İbni Ebi Dâvud (230—316) : «Bu bâbda bundan daha sahîh bir şey yoktur» diyor. Cenaze namazındaki tekbîrlerin dört olduğuna selef ve halef ulemâsının cumhuru ile dört mezhep imamları kail olmuşlardır. Bâzıları Hz. AH (R. A./ın Fâtıma (R. Anha) üzerine beş tekbîr aldığına ve keza Hasan (R. A./ın babasının cenaze namazında beş defa tekbîr aldığına bakarak, «cenaze namazında beş tekbîr vardır» derler. Bunlar dört tekbîr rivayetini «ÎEtitah tekbîrinden maada dörttür» şeklinde te'vil ederler. Bittabi bu te'vil makbul değildir.[429]

584/452- «Ali radıyallahü anh'den rivayet edildiğine göre, kendisi Sehl İbnİ Huneyf'in cenaze namazında altı tekbîr almış ve :
Gerçekten o Bedirlidİr; demiştir.»[430]

Bu hadîsi, Saîd ibni Mansur rivayet etmiştir. Aslı Buhârî'dedir.
«Bedîrlîdîr» sözünden murâd: Hz. Peygamber (S.A.V.) ile birlikte Bedir gazasına iştirak edenlerdendir, demektir. Hadîsin BuhârVdeki metni şudur :  
«Ali, Sehl îbnl Huneyf üzerine tekbîr «Imıştır» «altı» tâbirini Bürkânî «müstahrec* inde ziyâde etmiştir. Bııhârî bunu tarihinde zikreder.
Cenaze namazının müteaddid tekbîrleri hakkında çeşitli rivayetler vardır : Meselâ : Beyhahî (384—458) Saîd ibni Müseyyeb'den Hz. Ömer (R. AJ'm ; ^Bunların hepsi (yani) dört ve beş (tekbir) var idî. Biz dört tekbîr üzerine ittifak ettik» dediğini rivayet eder. tbnü'l-Münzir Hz. Ömer (R. A./in sözünü başka bir yoldan rivayet ettiği gibi, yine Beyhakî Ebu Vâil'in şu sözlerini nakleder : «Resûlüllah (S. A.V.) devrinde cenaze namazlarında dört, beş, altı ve yedi tekbîr alırlardı. Şu hâl karşısında Ömer (R.A.) Resûlüllah (S.A.V.)'in ashabını topladı. Bunlardan her biri gördüğünü haber verdi. Bunun üzerine Ömer (R. A.) onları dört tekbîr üzerine topladı». îbnü-Abdil~Ber (368— 463) «El - îztizkâr» adlı eserinde isnadı ile birlikte §u haberi rivayet etmektedir : «Peygamber (S.A.V.) cenaze namazlarında dört, beş, altı, yedi ve sekiz tekbîr alırdı. Bu hal, tâ NecâşVnin ölümüne kadar devam etti. Onun Ölümü münasebetiyle namazgaha çıktı ve cemâati saf yaptı.»
îbni Âbdü'l-Berr şunu da ziyâde ediyor: «NecâşVnm cenaze namazında dört tekbîr aldı. Bundan sonra Peygamber (S.A.V.) dört tekbîr almakta sebat etmiştir.» Binaenaleyh önceki rivayetler bununla nesh edilmiştir. Nitekim «dört tekbîr alınır» diyenlerin kavli budur. Hz. Ömer (R. A.) île beraberindeki ashâb-ı kira m'm neshi duymadıkları anlaşılıyor. Çünkü Resûlütlah (S.A.V.)'in cenaze namazlarında dört tekbîr almaya kararlı olduğunu ve artık hep bu şekilde hareket ettiğini bilseler; toplanarak bu hususta müşavereye lüzum görmezlerdi.[431]

585/453- «Câbir radıyallahü anh'dcn rivayet olunmuştur. Demiştir kî : Resûlüllah SaUaîîahü aleyhi ve sellem, bizim cenazelerimiz üzerine dört tekbîr alır ve ilk tekbîrde fâtiha-i kitâb'ı okurdu.»[432]

Bu hadîsi Şafiî zayıf bir isnadla rivayet etmiştir.
Musannif bu hadîs hakkında «Fethü'l-Bârî» de : «Şeyhim Tirmû zî şerh'inde bunun senedinin zayıf olduğunu ifâde etmiştir» demiş; «Telhis» de ise bu hadîsi İmâm-ı Şafiî'nin İbrahim b. Muhammed den, onun da Muhammed ibni Abdullah b. Ukayl'den onun da Câbîr (R. A./dan rivayet ettiğini kaydetmiştir. Hadîs imamları ibni UkayVı zayıf bulmuşlardır.
Cenaze namazında fatiha okunması ulemâ arasında ihtilaflıdır. Îbnü'l-Münzir, hazreti İbni Mes'ud (R. A.) ile Hasan ibni Ali ve îbni Zübeyr hazarâtından bunun meşru olduğunu rivayet etmiştir. İmâm-ı Şafiî ile Ahmed ibni HanbeVin mezhebi budur. Ebu Hüreyre ile İbni Ömer (R. Anhümayda.n cenaze namazında kıraat olmadığı nakledilmiştir. Hanefîlerle Mâlikîlerin mezhebi de budur. «Fatiha okunur »diyenler Câbir (R. A.) hadîsiyle istidlal ederler.
Bu hadis zayıf ise de aşağıdaki hadîs ona şâhiddir.[433]

586/454- «Talha b. Abdullah b. Avf[434] radıyattahü anhüm'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki : İbni Ab bas'in arkasında bir cenazenin namazını kıldım. cFâtlha-i ki t ab» ı okudu, ve :
Bunun sünnet olduğunu bilmeniz İçin  (okudum), dedi.»[435]

Bu hadîsi, Buhar! rivayet etmiştir.
Hadîsi ibni Uüzeyme (223—311) ile Nesâî (215—303) şu lâfızlarla tahrîc etmişlerdir:
«Hemen elinden tuttum ve kendisine bunu sordum:  Evet birâder-zâdem.  Bu haktır ve sünnettir; dedi.» Yine Nesâî başka bir   tarîkten bu hadîsi şu lâfızlarla tahrîe   etmiştir :
«Fâtİha-i kitâb ile bir sûre okudu. Bunları bize işittirecek kadar aşikâr okudu. Namazı bitirdiği vakit elinden tuttum ve kendisine sordum : Sünnet ve haktır; dedi.»
Filhakika Tirmizl  (200—279)   İbni Abbas (R. A .)dan şu hadîsi nvâyet eder;
«Peygamber (S.A.V.) cenaze namazında fâtiha-İ kltâb» ı okudu.». Fakat bu hadîs için Tirmizl «aahîh değildir. İbnî Ab-bas'dan gelen sahîh rivayet (sünnettendir) sözüdür» der. Hâkim (321 —405) diyor ki : «Sahâbînin (sünnettendir) demesinin müsned hadîs sayılacağına bütün hadîs imamları ittifak etmişlerdir.» Musannif ise : «tcmâ' böyle nakloîunmuştur. Halbuki hadîstiler ve usulcular arasında hilaf meşhurdur.» diyor.
Hadîs-i şerîf cenaze namazında fatiha okumanın vacip olduğuna delîildir. Çünkü burada geçen (sünnet) tâbiri farzın karşılığı olan sünnet mânâsına değil, Hz. Peygamber (S.A.V.)'in malûm olan yolu mânâsınınadir. «Haktır» tâbiri de bu vücûbu te'kid eder.   Zîrâ «haktır» demek «sabittir»   manasınadır.   Filhakika   İbni Mâce, Ümmü Şerik'den :
«Resûlüllah (S.A.V.) bize cenaze namazında «fâtih a-i kitabı ı okumamızı emretti.» hadîsini rivayet etmiştir. Bunun isnadında az zayıflık varsa da onu da İbni Abbas (R.A.) hadîsi gidermektedir. Emir, vücûp delîl-lerindendir. Binaenaleyh fatiha okumak îmâm-ı Şafiî ile Ahmed ibni Haribel'e ve başkalarına göre vaciptir.
Diğer ulemâ cenaze namazında fatiha okumanın meşru olmadığına kaildirler. Delilleri :
İbni Mes'ud (R.A.ym : «Resûlüllah (S.A.V.) bize cenaze namazında bir kıraat tayin etmedi. Bilâkis :
«İmam tekbîr aldı mı sen de al ve sözün en güzellerinden dilediğini seç; buyurdular» sözüdür.
Bâzıları «cenaze namazında fatiha okumak sünnettir» derler. Bunlar hadîste geçen sünnet tâbirinden farza mukabil olan sünneti yani, ıstılâh-ı Örfiyyi anlamışlardır. «Fatihayı okumak vaciptir» diyenler şöylede istidlal ederler: «Cenaze namazı bilittifak namazdır. Namazın ise fatiha okumadan sahih olamıyacağı şu hadîsle sabittir :
«Fâtihasız hiçbir namaz yoktur.»
Binaenaleyh cenaze namazı da bu umumda dâhildir. Onu bu umumdan çıkarmak ancak bir delîl ile olur. Böyle bir delil de yoktur.
«Fatiha okumak lâzımdır» diyenlerce bunun yeri ilk tekbîrden sonradır. Ondan sonra tekbîr alınarak Peygamber (S.A.V.)'e salâvat okunur. Sonra tekbîr alınarak ölen zâta duâ edilir. Duanın keyfiyetini aşağıdaki hadîs bildiriyor.[436]

587/455- «Avf ibni Mâlik radıyallahü anVden rivayet edilmiştir. Demiştir ki : Resûlüllah Sallalîahü aleyhi ve sellem, bir cenazenin namazını kıldı. Ben de onun okuduğu duadan şunu ezberledim:
Allah'ım! Ona mağfiret eyle; ona acı, ona afiyet ver, onu affet ve onu güzel güzel ağırla; yerini genişlet; onu su ile, karla ve dolu ile yıka; onu günahlardan, beyaz elbiseyi kirden pakladığın gibi pakla. Ona dünyadaki yurduna bedel daha hayırlı bir yurd; dünyadaki aile efradından daha hayırlı bir aile ihsan et; onu cennete koy; onu kabrin fitnesinden ve cehennemin azabından koru.»[437]

Bu hadîsi, Müslim rivayet etmiştir.
Râvinin bu duayı ezberlemesi iki ihtimalden biriyle olmuştur: Yâ Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) duayı aşikâr okumuştur da ondan işiterek bellemiştir, yahut Resûlüllah (S.A.V.) gizli okumuştur. Fakat namazdan sonra râvi ona hangi duayı okuduğunu sormuş ve ondan dinliyerek ezberlemiştir.
Fukahâ hazarâtı duanın gizli okunmasını mendûp sayarlar. Maamâfîh : «Duâ okuyan aşikâr okumakla, gizli okumak arasında muhayyerdir» diyenler olduğu gibi: «gündüz okunan duaları gizli, gece dualarını aşikâr okumalı» diyenler de vardır.
Cenâze'ye okunan duâ halisane ve samîmâne olmalıdır. Zîrâ Fahr-i Kâinat (S.A.V.): «Onun için halisane duâ edin» buyurmuşlardır. Resûlüllah (S.A.V.)'den rivayeti sabit olan duayı okumak elbette daha iyidir. Bu hususta vârid olan hadîslerin en sahihi bu hadîstir. Aşağıdaki hadîs de öyledir.[438]

588/456- «Ebu Hüreyre radıyallahü anh'den rivayet olunmuştur : Demiştir ki : Resûlüllah Sallaîlahü aleyhi ve sellem, cenaze namazı kılarken şöyle derdi :
Allah'ım! Bizim dirimize, ölümüze, burada bulunanımıza, bulunmayanımıza, büyüğümüze, küçüğümüze, erkeğimize ve kadınımıza mağfiret buyur. Allah'ım! Bizden kimi yaşatırsan, müslüman olarak yaşat; öldürdüğünü de îmân ile öldür. Yâ Rabbî! bizi bu meyyitin ecrinden mahrum etme ve onun ardından bizi sapıtma!»[439]

Bu hadîsi, Müslim ile Dörtler rivayet etmişlerdir.
Küçükler ibâdetlerle mükellef olmadıklarına göre, onların günahı da olmayacağı tabiî ise de burada onlar için mağfiret istenmesi mükellef olacakları zamana nisbetledir. Maksad : Âkil, baliğ olduktan sonra onların hayırlı işlerde devam ve sebatlarını dilemektir. Vefat eden bir din kardeşine edilecek duâ hakkında hadîsler çoktur. Biz bir iki tanesini zikr etmekle iktifa edeceğiz:
1— Ebu Dâvud (202—275) «Sünen» inde Ebu Hüreyre (R. A.) dan Resûl-ü Ekrem (S.A.V.)'in cenaze namazında şu duayı okuduğunu rivayet eder :
«Allah'ım, bunun Rabbi sensin; bunu sen yarattın; kendisine islâmiyet yolunu sen gösterdin; ruhunu da sen kabzettin. Bunun gizlisini, aşikârını sen bilirsin. Bizler ona şefaat etmeye geldik. İmdi onun günahını bağışlayı-ver.»
2— İbni Mâce (207—275) Vâileîbnü'l-Eska' (R. Anfca/dan şu hadîsi tahrîc etmiştir : Vâile'e demiştir ki, Resûlüllah (S.A.V.) bize müslümanlardan birinin cenaze namazım kıldırdı. Onu şöyle derken işittim :
 Rabbi, şüphesiz ki filân oğlu filân senin  himayende ve civâr-ı   vuslatındadır.   Sen vefa ile hamde ehilsin. Şu halde onu kabrin fitnesinden ve cehennemin azabından koru. Yâ Rab; onu mağfiret buyur ve ona acı. Çünkü gafur, rahîm ancak sensin.»
Rivayetlerin çeşitli olması .yapılacak duanın mutlaka muayyen ve bir şekle münhasır olmadığını, isteyenin bu dualardan herhangi birini okuyabileceğini gösterir. Nitekim İmâm-ı Şâfü / (150—2ÖA)-ile diğer bâzı zevat daha başka dualar ihtiyar etmişlrdirv Burada dikkat edilecek cihet yapılan duanın içten gelmesidir.1 Zîrâ cenaze namazı ancak bunun için meşru olmuştur. Aşağıdaki hadîs dahi duada gösterilecek ihlâs ve samimiyet hakkındadır.[440]

589/457- «{yine ondan)   radıyallahü anh' rivayet edildiğine göre Peygamber Sallaîlahü aleyhi ve seîlem :
«Cenazenin namazını kıldığınız vakit ona halisane duâ edin.» buyurmuşlardır.[441]

Bu hadîsi, Ebu Dâvud rivayet etmiş ve İbni Hİbbân sahîhlemişür. Çünkü cenazenin namazını kılanlar, onun    şefâatçiîarıdır. Şefaatçi ise aracılık ettiği hususun kabulü için mübalağa gösterir.Taberânî (260—360)'nin rivayetine göre îbni Ömer   (R.A.) bir cenaze gördü mü :
«İşte Allah ve Resulünün  btze vaad ettiği budur. Allah da  Resûfü de doğru söyler. Allah'ım bizim îmân ve teslimiyetimizi arttır.» derdi.
Taberânî bundan sonra şu hadîsi    Resûlüllah  (S.A.V.)'e müsned olarak rivayet etmiştir :
«Peygamber Sallattahü aleyhi ve selîem :
Bir kimse bir cenaze görür de; Allah en büyüktür; Allah ve Resulü doğru söyler, işte Allah ve Resûlü'nün vaad ettiği budur. Allah'ım, bizim îmân ve teslimiyetimizi arttır; derse kendisine yirmi sevap yazılır.» buyurdular.[442]

590/458- «Ebu Hüreyre radıyallahü ank'den, Peygamber SaMaMa-hü aleyhi ve sellem'den şunu duyduğu rivayet edilmiştir.Peygamber Saîlaîlahü aleyhi ve setlem :
Cenazeyi çabuk götürün. Eğe cenaze iyi ise o iş hayırdır. Cenazeyi hayra götürürsünüz. Cenaze iyiden başka bir şey ise iş kötüdür. Onu boynunuzdan   atarsınız.»[443]

Hadis, müftefekun aleyh'dir.
îbnu Kvdâme'nin rivayetine göre cenazeyi çabuk görtürme emrinin nedip için olduğu ulemâ arasında hilâfsızdır. Bu mes'ele Ibni Hazm Zâhiri'ye sorulmuş : «Vaciptir» demiştir.
Çabuk götürmekten maksad : Şiddetli yürümektir. Selef-İ Sâühînden bâzısı sür'at emrini buna hamletmişlerdir. îmâm-ı Şafiî (150—204) ile Cumhur ulemâ'ya göre sür'attan murâd : Mûtad yürüyüşten biraz fazlaca hızla yürümektir. Şiddetle sür'atli gitmek mekruhtur. Hâsılı cenazeyi çabuk götürmek müstehabtır. Fakat bu çabukluk cenazenin tabuttan düşmesi gibi bir zarara mueddî veya taşıyanlara meşakkat verecek bir dereceye varmamalıdır. Kurtubî : «Hadîsten murâd : cenazeyi pek ağır tutmamak ve defni geciktirmemekdir» diyor. Bir de ağır davranmak ekseriya iftihar ve böbürlenmekle neticelenir.
Bu îzâhât sür'at emrinin cenazeyi taşımaya âit olduğuna göredir. Bâzıları bu emrin cenazeyi techîz ve tekfîne dâir olduğunu söylerler. Ve bu kavi birinci kavilden eamm'dır. Fakat Nevevî (631 —676) : «Bu kavi bâtıldır. Hadîste geçen «Onu boynunuzdan atarsınız» tabiriyle reddolunur.» diyor.
Musannif «Fethü'l-Bârh de : «Bunu İbnî Ömer (R.A.) hadîsi te'yid eder demektedir.» İbnî Ömer hadîsi şudur :
Resûlüllah   SaUallahü aleyhi ve settem:
Biriniz öldü mü onu hapsetmeyin, sür'atie kabrine götürün; derken işittim».
Bu hadîsi, Taberânî güzel bir isnadla tahrîc etmiştir. Ebu Dâvud (202—275) 'in merfû olarak rivayet ettiği bir hadîste şöyle buyruimaktadır :
«Bir müslümanın   cenazesinin   ailesi arasında   kalması lâyık değildir.»
Hadîs-i şerif cenazenin, teçhiz ve defninde sür'at göstermeye delildir. Fakat bu acele, felçli ve emsali hastalar hakkında doğru değildir. Onların ölüp ölmediği iyice anlaşılmak için teenni ile hareket etmek îcâp eder.[444]

591/459- «Ebu Hüreyre radtyaîlahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüllah SaUallahü aleyhi ve sellem:
Kim cenazenin yanında namazı kılınıncaya kadar bulunursa ona bir kırat (sevap), kim   defnedîlinceye   kadar
bulunursa Ona İki kırat verilir», buyurdular. «Bu iki k.ral nedir?» diye soruldu:
«İki  büyük dağ gibidir» buyurdular.[445]

Müslim'in Ebu Hüreyre'den rivayetinde : «Mezara konulun-Caya kadar» denilmektedir. BuhârVnm yine Ebu Hüreyre'den rivayetinde : «Bir kimse bir müslümanın cenazesini îmân ve hesapla takip eder de namazı kılınıp, defn işi bitinceye kadar o cenaze ile beraber bulunursa, muhakkak o kimse her bin Uhud ayarında iki kırat tst>.*sp) ile döner.
Ebu Avâne (—316) : iki kırat'm ne olduğunu soranın Hz. Ebu Hüreyre (R. A.) olduğunu tasrîh etmiştir. Görülüyor ki, Buhârî (194 —256) ile Müslim (204—261) hadîsin baş tarafını ittifakla rivayet etmiş, sonradan ayrılmışlardır.
Bu hadîs-i şerıf'i oniki sahâbe-İ celîl rivayet etmişlerdir. «îmân ve hesapla» buyrulması böyle yerlerde lâbüt bir kayıttır. Çünkü yapılan işe sevap teredtüp etmek için o işin mutlaka niyet ile yapılması iktizâ eder. Binaenaleyh cenazeye sırf mükafat veya dostluk için iştirak etmenin sevap olmadığını musannif «Fethü'l-BârU de zikretmiştir. Burada sevabın miktarı «Uhud gibi» denilerek ifâde edilmiş; Nesâî'nin rivayetinde :
«Ona herbiri Uhud'dan daha büyük iki kırat ecri vardır» buyrulmuş; Müslim'in bir rivayetinde :   
«Küçüğü Uhud gibi» denilmiş; îbni Adiyy (279—365)'in Vasile (R. A./dan tahrîc ettiği rivayette :
«Ona öyle iki kırat ecir yazılır ki, bunların hafif olanı kıyamet gününde, mizanında Uhud dağından daha ağır gelir» tarzında ifâde olunmuştur.
Anlaşılıyor ki, bu sevabı hak etmek, daha cenaze evinden çıkarken yanında bulunmakla elde edilecektir. Nitekim Müslim'in bir rivayetinde şöyle buyrulmuştur :
«Bir kimse cenaze ile beraber onun evinden çıkar da sonra onu defnedilinceye kadar takip ederse o kimseye her biri Uhud gibi iki kırat ecir verilir. Kim cenazenin namazını kılar da dönerse ona bir kırat verilir.»
Bu husustaki rivayetler birleştirilince, bu sevaba, ancak cenazenin namazını kılarak onunla beraber kabrine kadar gidenin nail olacağı anlaşılır.
Musannif merhum diyor ki : «Benim anladığıma göre bu sevap cenazenin arkasından gitmese bile namazını kılana verilecektir. Çünkü cenazeyi takip etmek, onun namazını kılmaya vesiledir.» Lâkin sadece namazı kılanın kıratı, namazını kılıp, cenazeyi götürenin kıratından az olacaktır. Saîd îbni Mensur (—227) Urve tarikiyle Zeyd îbni Sabit(R. A./dan şu hadîsi tahrîc etmiştir:
ÂSs «jU>- «Bir cenazenin  namazını   kıldığın vakit, borcunu Ödemiş olursun.» Aynı hadîsi îbni (—234) bâza lâfız farkıyla rivayet etmiştir.Bu mânâda birçok merfû hadîsler rivayet edilmiş ise de bunların hepsi zayıftır.
Âhirette amellerin nasıl tartılacağını şimdiden bilmeye imkân yoktur. Bunun hakikatim yalnız Allah bilir. Hattâ bize bunu anlatmak için teşbihten başka çâre yoktur. Binaenaleyh bilmediğimiz âhiret tartısı bildiğimiz dünya tartılarına benzetilerek cenaze teşyîinden hâsıl olan sevap kırat ile ifâde olunmuş, yani mâkûlât'tan olan bir şey mahsûsa t suretinde gösterilmiştir. Fakat kırat denilince bizce malûm olan az bir miktar hatıra geleceğinden buradaki kıratın miktarına da tenbih olunmuş; bunun «Medîne-i Münevvere'deki ma'ruf Uhud dağı kadar büyük» olduğunu ifâde buyrulmuştur.
Hadîs-i şerîf, cenazenin yanında bulunarak namazını kılmaya, hizmetinde bulunmaya ve kabre kadar arkasından giderek teşyi1 ve defnine iştirak etmeye terğib ve teşvik etmektedir. Yine bu hadîste Allah' in fadlü kereminin büyüklüğüne ve ölen bir mü'mine karşı son derece sevap ikramında bulunduğuna delâlet vardır.
Tenbih : Cenazenin taşınması hakkında Ebu Bekir-i BeyhaM (384—458) «Es-Sünenü'l-Kübra» adlı eserinde Abdullah Îbni Mes'ud (R. A./dan merfu olarak şu hadîsi tahrîc etmiştir:
«Demiştir kî :
Bîriniz cenazenin arkasından giderse, tabutun dört tarafından da futsun. Sonra gönüllü olarak taşımaya devam etsin, yahut vazgeçsin. Zîrâ böyle yapması sünnettendir. «Beyhakî, Hz. Osman îbni Affan (R.A.ym iki ağaçtan kolun arasında annesinin tabutunu taşıdığını ve yerine indirinceye kadar ondan ayrılmadığını, senediyle tahrîc ettiği gibi, Hz. Ebu Hüreyre (R.A)'ın yine aynı şekilde Saîd îbnî Ebi Vakkas (R. A. /in tabutuyla taşındığını keza ibnî Zübeyr (R.A.ym, Misver b. Mahreme'nin şeriri 1le taşıdığını rivayet etmektedir.[446]

593/460- «Salim radıyallahü anh'den, babasından (radıyatlahü anh) işitmiş olarak rivayet olunmuştur ki. Dahası Peygamber SaUaUahü aleyhi ve seMem'ı Ebu Bekir'i ve Ömer'i cenazenin önünde yürürlerken görmüştür.»[447]

Bu hadîsi, Beşler rivayet etmiş ve İbnî Hîbbân sahîhlemiştir. Nesâî ile bir taife onu mürsel olmakla illetlendirmişlerdir.
Hadîsi şerifin mevsul veya mürsel olduğu ihtilaflıdır. îmâm-t Ahmed ibni Hanbel (164—241) : «Bu hadîs, Zührî'den ancak mürsel olarak rivayet edilmiştir. Salim'in hadîsi dahi İbnî Ömer'e mevkuftur, îbni Üyeyne hadîsi ise vehimdir» diyor.
Tirmizî (200—279): «Ehli hadîs mürsel oluşunu esah görüyorlar» demiştir. Mezkûr hadîsi ibni Hibbân (—354) sahihinde Zührî'den, o da Sâlîm b. Abdullah b. Ömer'den şu   lâfızlarla   tahrîc   etmiştir :
 «Abdullah îbni Ömer, Ebu Bekir, Ömer ve Osman cenazenin önünde yürürlerdi.» Zührî; «Sünnet böyledir.» Bu İbni Üyeyne hadîsinden daha sahihtir» demiştir.
Dâre Kutnî (30&—385) «El-îlel» adlı eserinde bu hadîsin Zührî' den rivayetinde pek çok ihtilâf olduğunu kaydettikten sonra «Sahih olan Zührî'den, o da Sâlim'den, o da babasından rivâyeten : (yürürdü) diyenin sözüdür. Filhakika Resûlüllah Salîaîlahü aleyhi ve seîlem Ebu Bekir ve Ömer (R. Anhüma) cenazenin önünde yürümüşlerdir. Bu hadîs mürseldir» demektedir. Beyhakî: «mevsul olması daha müreccahtır; çünkü hadîsi îbni Üyeyne rivayet etmiştir ki, bu zât sıka ve hafızdır» diyor. Ali b. Medinî (161—234)'den şöyle bir rivayet vardır: «îbni Vyeyne'ye dedim ki : Yâ Ebâ Muhammed, bu hadîs hususunda nâs sana muhalefet ettiler; inanın, dedi. Zührî, bunu bana defalarca tahdis etmiştir. Kaç olduğunu sayamam. Onu bana tekrarlıyor ve izah ediyordu.
Bu hadîsi, «Salim» den, o da «babasından» derken ağzından işittim».
Musannif merhum : «Böyle demesi vehmi defetmez. Çünkü İbni Üyeyne hadîsi Zührî'nin ağzından işittiğini, Zührî'nin (Sâlim'den, o da babasından) dediğini ifâde ediyor. Bu doğrudur. Fakat hadîste idraç[448] vardır. Onu Zührî sahîhlemiştir; ibni Üyeyne de tahdîs etmiştir. Hadîs, ihtilaflı olduğu için, ulemâ da ihtilâf   etmiş ve bu ihtilâftan beş kavi hâsıl olmuştur:
1— Cenazenin önünde yürümek daha faziletlidir. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) ve Hulefâ-i Râşidîn yürümüşlerdir.    Cumhur ulemâ ile Şafiî'nin mezhebi budur.
2— Cenazenin arkasından yürümek efdâldir. Hanefilerle diğer bâzı fukâhânm mezhebi de budur. Delilileri:    îbni Tavus'un babasından rivayet ettiği şu hadîstir :
«Resûlüllah SdUaUahü aleyhi ve sellem vefatına kadar ancak cenazenin arkasında yürürdü.» «Sâid ibni Mansûr (—227)'un rivayet ettiği Hz. Ali (R. A.) hadîsi de Hanefîlerin delîllerindendir. Bu hadîsin lâfzı da şudur :
«Cenazenin ardından yürümek önünde yürümekten efdâldir. Cemaatla kılınan namazın yalnız kılınan namaza üstünlüğü gibi.»
Bu hadîsin isnadı hasendir. Hadîs mevkuf da olsa, merfu hükmündedir. Yalnız isnadı üzerinde îmâm-ı Ahmed ibni HanbeVin söz ettiği rivayet olunur.
3— Cenazenin önünde, arkasında, sağında ve solunda yürümek caizdir. Bu hükmü Buharı, Hz. Enes (R. A J'dan talik suretiyle rivayet ediyor. İbni EM Şeybe, (—234) ile Abdürr-Rezzâk (126—211) onun mevsul olarak rivayet etmişlerdir. Cenaze götürenlere bu kavi hayli müsaittir.
4— Yaya giden nereden isterse yürür. Binek giden mutlaka arkasından gider. Bu kavi, Sevrî (97—I61)'nindir. Deîîli: Sünen sahiplerinin Muğire (R. A.)'âan merfû olarak tahrîc ettikleri ve İbni Hibban ile Hâkim'in sahîhlediği şu   hadîstir:   
«Binek giden cenazenin arkasından gider; yaya giden neresinden dilerse oradan yürür.»
5— Cenaze ile beraber kadınlar varsa, erkekler    önünden yürür; 'kadın yoksa arkasından giderler. Bu kavil İbrahim Nehat'nindir.[449]

594/461- «Ümmii Atîyye radıydttahü anha'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Biz cenazenin arkasından gitmekten nehy olunduk. Fakat bize haram kılınmadı.»[450]

Hadîs, müttefekun aleyh'dir.
Usülcülerle hadîs imamlarının cumhuruna göre, sahâbînin «bize emir olundu» veya «bize nehy olundun demesi merfû' hadîs hükmündedir. Zîrâ bu sözün zahiri emir veya nehy edenin Peygamber (S.A.V.) olduğunu gösterir.
Bu hadise gelince : Bunun merfu' olduğu sabittir. Buhâri (194 —256) onu Hayz babında Ümmii Aiîyye'den şu lâfızlarla tahrîc etmiştir:
«Resûlüllah SaUallahü aleyhi ve seUem, bizi nehyettl...» Yalnız mürseldir. Çünkü Ümmii Atiyye (R. Anha) onu Resûlüllah (S.A.V.)'den işitmemiştir. Bunu Tdberânî (260—360)'nin Ümmü Atiyye (R.Anhayd&n tahrîc ettiği şu hadîsten anlıyoruz:
«Ümmü Atiyye demiştir ki : Peygamber SaTldUahü aleyhi ve seltem, Medine'ye girdiğinde kadınları bir eve topladı. Sonra bize Ömer'i gönderdi. Ömer dedi ki : Gerçekten Resûlüllah SallaUahü aleyhi ve sellem, benî size çalmıya-cağınıza dâir sîzinle blât yapmaya gönderdi... ilâh..
Aynı hadîste « » BİZÎ cenâzeVc çıkmaktan nehyetti.» cümlesi de vardır.
Hadîs-i şerifteki nehy keraâhet manasınadır. Bunu Ümmii Atîyy* (U. Anha) karine ile anlamış olacaktır. Çünkü sîga tahrim ifâde ederdi. Cumhur ulemaya göre de buradaki nehy kerahet içindir. îbni Ebi Şeybe'nuı Hz. Ebu Hüreyre (R.A.)'dan tahrîc ettiği şu hadîs de kerahet mânâsını te'yid eder :
«Peygamber SaîlaUahü aleyhi ve seMenı, bir cenazede bulunuyordu. Ömer bîr kadın görerek ona seslendi: Bunun üzerine Resûlüllah SaUallahü aleyhi ve seUem : Bırak şunu Yâ Örner, buyurdular., ilâh...»
Bu hadîsi, Nesâî ile îbni Mâce başka yoldan tahrîc etmişlerdir. Râvileri sıkadır.[451]

595/462- «Ebu Sâid radtyaîîahü anh'den rivayet olunmuştur ki, Resûlüllah SallaUahü aleyhi ve sellem :
Cenazeyi gördünüz mü hemen kalkın. Onun ardından giden de cenaze   yere   konuluncaya  kadar   oturmasın.»
buyurmuşlardır.[452]

Bu hadîs, müttefekun aleyh'dir.
Emîrin zahirî vücûp ifâde ediyor. Binaenaleyh zahire bakılırsa, bir mükelleflerin yanından bir cenaze geçerse, onu teşyî'e niyeti olsun olmasın ve keza cenaze mü'min olsun gayri müslim olsun kalkmak îcâp eder. Hattâ Buhâri'mn rivayet ettiği bir hadîste Ressûl-ü Ekrem (S.A.V.)'in bir yahûdî cenazesi geçerken ayağa kalktığı rivayet ediliyor. Kalkınmanın çeşitli suretle talîl buyrulduğu rivayet olunmuştur. Bir rivayette ölüm korkunçtur diye ta'lîl etmiş; Hâkim'in tahrîc ettiği diğer bir rivayette:
«Biz ancak melekler geçiyor diye kalktık» demiş; tmâm-ı Ahmed ibni Haribel ile Hâizim (321 —405)'in ve   îbni   Hibban (—354)'in  rivayetlerinde «Biz   ancak  ruhları kabzedeni ta'zîm için kalkıyoruz.» buyurmuşlardır. îbni Hib rivayetinde:
«Allah'ı ta'zîm için kalkıyoruz.» buyrulmuştur.
Maamâfîh bu iki ta'iîl arasında münâfât  yoktur. Yalnız   bu hadîs ile Müslim'in rivayet ettiği Hz. Alî (R. A.) hadîsi    arasında muaraza vardır. Hz. AM (R. A.) hadîsi şudur:
«Peygamber (S.A.V.) Cenaze geçerken kalkti, sonra oturdu.» Bâzıları bu hadîsi te'vîl ederek: «ihtimal cenaze geçerken kalkmış da uzaklaştıktan sonra oturmuştur,» demek isterlerse de bu te'vîl merduttur. Çünkü Hz. Ali (R. A.) yanındakilere evvelâ oturmalarım işaret etmiş; sonra bu hadîsi rivayette bulunmuştur. Böylece iki hadîs biribirine muarız olunca ulemâ da ihtilâf etmişlerdir. İmâm-t Şafiî'ye göre : Hz. Ali (R. A.) hadîsi Ebu Sâid (R. A.) hadîsini neshetmiştir.
Maamâfîh ŞâHîIere göre cenazeyi görünce ayağa kalkmak yine de müstehâb'tır. Bâzıları Hz. Şafiî'ye cevaben : «Hz. AH (R. A.) hadîsi nesh hususunda nass değildir, olabilir ki Peygamber (S.A.V.)'in oturması onun da caiz olduğunu beyân içindir» demişler; hattâ Nevevt (631—676): «Muhtar olan, oturmanın müstehâb olmasıdır» demiştir.
Bu bâbda îmâm-ı Ahmed ibni Hanbel (164—241) ile ekser sünen sahiplerinin Hz. Ubâdetü'bnü Sâmiit (R, A./dan tahrîc ettikleri §u hadîs dikkate şayandır :
«Peygamber SallaUahü aleyhi ve sellem, cenaze geçerken kalkıyordu. Bîr defa yanından yahudi bilginlerinden bîri (nîn cenazesi) geçiyordu. Resûlüllah (S.A.V.) :
BİZ böyle yaparız, diyerek (oturdu) ve hemen (yanındakilere):
Oturun da onlara muhalefet edin.» buyurdular.
Vakıa bu hadîs, zayıftır. Çünkü râvisi Beşir ibni Rafi'dir. Bezzar;
«Bu hadîsi yalnız Beşir rivayet etmiştir. Halbuki kendisi hadîsi gevşek olan bir râvidir» demiştir.[453]
«Cenaze yere konuluncaya kadar oturmasın» ifâdesinden «kabrin içine konuncaya kadar» mânâsı da anlaşılabilir. Filhakika hadîs bu iki mânâda da rivayet edilmiştir. Ancak Buhârî (194— 256) ve başkaları «yere koymak» mânâsını tercih etmişlerdir. Se-lef-i sâlihin'den bâzıları cenaze yere konuncaya kadar ayakta durmanın vacip olduğuna kail olmuşlardır .Bunların delili: Nesâî (215—303) nin Ebu Hüryere ve Ebu Sâid (R. AnhÜ7na)'ds.ıı rivayet ettiği şu hadistir :
«Biz Resûlüllah Sallattakü aleyhi ve seîlem'ın bîr cenazeye iştirak «dip de yere konuluncaya kadar oturduğunu hiç görmedik».
Cumhur ulemâya göre ayakta durmak vacip değil, müstehâbtır. BeyhakVnin Ebu Hüreyre (R. A.) ile başkalarından rivayet ettiği şu hadîs, onlara delil olabilir :
«Ayakta duran ecru  mükâfatta  cenazeyi  taşıyan gibidir.»[454]

596/463- «Ebu İshak[455] radıyallakü cmVden rivayet olunduğuna göre, Abdullah îbnl Yezid cenazeyi kabrin ayak ucu tarafından koymuş ve :
Bu sünnettendir; demiştir.»[456]

Bu hadîsi, Ebu Dâvud tahrîc etmiştir.
Hz. Alî (R. A./dan rivayet edildiğine göre: «Peygamber SallaJlahü aleyhi ve seUem, AbdülmuttaNp oğullarından bir adamtn cenazesin! kılmış; ve nâşm getirilmesini emir buyurmuş. Getirmişler ve lâhd'in ayak ucu tarafına koymuşlar; sonra emir buyurmuş; yavaşça lâhd'e konulmuştur.»Bu mes'elede üç kavi vardır.
1— Cenaze ayak ucu tarafından kabre indirilir. îmâm-% Şafiî ile Ahmed îbni HanbeVin ve diğer bâzı zevatın mezhebi budur.
2— Baş ucu tarafından indirilir. Buna kail olanların delili: îmâm-% Şafiî'nin mûtemed râviler vasıtasıyla merfu' olarak Ibnî Abbas (R. A.) dan rivayet ettiği şu hadîstir :  
«Peygamber (S.A.V.)  bir cenazeyi baş ucu tarafından kabre indirdi.» îmâm-ı Şafiî'nin bir kavli de budur.
3— Kıble tarafından indirilir. Çünkü bu daha kolaydır. Hanefîlerin kavli budur. Zâten böyle yapılması için nass vârid olmuştur. Nitekim ilerde cenaze bahsinin sonuna doğru gelecek. -Geceleyin cenaze defni hakkındaki Câbir hadîsi'nin şerhinde görülecektir.
îmâm-% Tirmizî (200—279) cenazeyi kabrin kıblesinden indirme hakkında nass olan bu hadîsi İbn! Abbas (R. A./dan tahrîc etmiştir. Mezkûr hadîs basendir.
Fâîde : Cenaze kabre indirilirken kabrin üzeri örtülüp örtülmiyece-ği ulemâ arasında ihtilaflıdır. Bâzıları : «Defnedilen kadın olsun, erkek olsun kabrin üzeri örtülür» derler. Delilleri : BeyhakVnin tahrîc: ettiği İbni Abbas (R. A.) hadîsidir. Bu hadîste Hz. İbnî Abbas (R. A.):
«Resûlüllah (S.A.V.) Saad'ın kabrini elbisesiyle örttü.» demiştir.
Beyhahî (384—458) : «Ben bu hadîsi ancak Yahya &. Ukbe b. Ebil îzâr'âan bellemiş bulunuyorum. Yahya ise zayıftır» diyor. Bir takımları : «Kabri örtmek kadınlara mahsustur» demişlerdir. Bunların delilleri : Yine BeyhakVnin rivayet ettiği Ebu İshak hadîsidir.
Mezkûr hadîse göre: Ebu İshak,. El-Hars İbnİ Aver'in cenazesinde bulunmuş; kabrinin üzerine elbise örtecek olmuşlar. Abdullah b. Zeyd buna razı olmamış ve «o erkektir» demiştir. Beyhdkî diyor ki : «Bu hadis mevkuf da olsa isnadı iyidir.» Yine BeyhakVmn Kûfelilerden bir zâttan rivayet ettiği şu hadîs dahi aynı hükmü ifâde etmektedir :
«Ali İbnİ Ebî Talip onların yanına eenâze def Hederlerken varmış. Kabrin üzerine bir elbise yayılmış imiş. Ali (R.A.) hemen bu elbiseyF kabirden çekmiş ve : Bu ancak kadınlara yapılır» demiş.[457]

597/464- «İbni Ömer radıyattahü anhüma'fan, Peygamber Saîlal-lah'j aleyhi ve sellem'âen işitmiş olarak rivayet edilmiştir. Resûlüilsh Saîlallahü aleyhi ve seltem buyurmuşlardır ki :
Ölenlerinizi kabirlere koyduğunuz sırada (Allah'ın İsrmyle ve Resûlüllah'ın dini üzere) deyin.»[458]

Bu hadîsi, Ahmed, Ebu Dâvud ve Nesâî tahrîc etmişlerdir. Ibnİ Hibban onu sahîhlemiştir. Dâre Kufnî ise mevkuf olmakla illetlendir-miştir.
Nesâî (215—303) dahi Ibni Ömer (R. A.)'a mevkuf olduğunu tercih etmiştir. Ancak bu hadîsin merfu' şâhidleri olduğunu yine tmâm-ı Nesâî şerhide zikretmiştir.
Hâkim (321—405) ile BeyhaM zayıf bir senedle gu hadîsi rivayet ediyorlar :
«Peygamber SdllaUahü aleyhi ve seîlem'în kızı Ümmü Gülsüm kabre konulduğu zaman Resûlüllah SallaUahü aleyhi ve sellem :
«Sizi o topraktan yarattık. Ve sizi ancak yine oraya iade edeceğiz. Başka defa yine ancak oradan çıkaracağız» âyetini okumuş  :
Allah'ın adıyla, Allah'ın yolunda ve Resûlüllah'ın dîni Üzere» demiştir.
îmâm- Şafiî (150—204)'nin beğendiği başka bir duası vardır: Şafiî'nin sözünden anlaşıldığına göre, cenazeyi defneden, istediği duayı okumakta serbesttir.[459]

598/465- «Hz. Âişe radıyallahü anha'dan rivayet edildiğine göre, Resûlüllah SallaUahü aleyhi ve sellem:
Ölünün kemiğini kırmak, onu diri iken kırmak gibidir.» buyurmuşlardır.[460]

Bu hadîsi, Müslim'in şartı üzere bir isnadla Ebu Dâvud rivayet etmiş; İbni Mâce (yine bu hadîs'in) Ümmü Seleme rivayetinde : (günah hususunda) ifâdesini ziyâde etmiştir.
Hadîs-i şerifte diriye hürmet edildiği gibi, Ölüye de hürmet lâzım geldiğine ve dirinin elem duyduğu gibi, ölünün de elem duyduğuna delâlet vardır. Nitekim bu hususta hadîs de vardır. Ölünün kemiğini kırmak ona eziyet verdiği için memnu olduğuna göre, cesedini parçalamak evleviyetle memnudur. Zîrâ onda eziyet daha çoktur.
Bâtıl inançları iktizâsı ölüye en ziyâde eziyet edenler, Hind mecûsî: feridir. Bunlar ölülerin cesedlerini yakarak, küllerini mukaddes bildikleri bir nehre atarlar.[461]

600/466- «Sa'd ibni Ebi Vakkas[462] radıyallahü anh'den rivayet edildiğine göre kendisi: Bana bir lâhd yapın; üzerime kerpici dikine, Resûlüllah Ballallahü aleyhi ve sellem'e yapıldığı gibi dizin; demiştir.»[463]

Bu hadîsi, Müslim rivayet etmiştir.
Beyhakı, Câbİr radıyallahü anh'den bunun benzerini rivayet etmiş ve (kabrini yerden bir karış kadar kaldırdı) cümlesini ziyâde etmiştir.
Bu hadîsi, Ibnİ Htbban sahîhlemiştir.
«Müslim'in (yine) Câblr (R. A./dan rivayetine göre : Resûlül-lâh Sdtlallahü aleyhi ve sellem, kabrin kireçle badana edilmesini; üze-rtne oturulmasını ve üzerine bina yapılmasını nehyetmistir.»
Hz. Sa'd radıycUlahü mıh bu sözü, kendisine: «sana tahtadan sanduka gibi bir şey yapmıyalam mı?» dedikleri zaman söylemiş, ve: «Yapın» diyerek bunu zikretmiştir.
Lâhd : Kabrin kıble tarafını yandan kazarak altını cenaze girecek kadar oymaktır.
Şak : Kabrin dibini dere gibi oymaktır.
Hadis-i şerif, Resûlüllah (S.A.V.) e lâhd yapıldığına delâlet ediyor. Filhakika Jmâm-ı Ahmed %bni Hanbel ile îbni Mâce'nin hasen bir isnadla tahrîc ettikleri bir hadîste şöyle denilmektedir :
Medine'de İki adam vardı. Bunlardan biri lâhd yapıyor; diğeri şak kazıyordu.   Ashâb, bunları    aramak için adam    gönderdiler. Ve :
Hangisi gelirse Resûlüllah (S.A.V.)'e kendi ısan'atı olan» İsi yapacak; dediler. Bunun üzerine lâhdcî geldi ve Resûlüllah (S.A.V.)'e lâhd yaptı.»
Bu hadîsin bir benzerini İmâm-ı Ahmed İbni Hanbel ile Tirmizi rivayet etmişlerdir. Onların rivayetlerinde lâhdci'nin Ebu Talha fel En-sârî olduğu beyân edilmektedir. Ancak o hadîsin isnadında zaaf vardır. Bu hadîs, lâhd yapmanın efdâl olduğuna da delâlet ediyor.
Câbîr hadîsini Beyhakî ile îbni Hibban, Cafer ibni Muhammed'-den, o da babasından o da Câblr (R. A.)'d&n rivayet etmişlerdir. Bu bâbda El-Kaasım b> Muhammed'den şu hadîs rivayet olunmuştur:
«Hz. Âİşe'nin yanına girdim de dedim ki: Anneciğim, bana Resûlüllah (S.A.V.) İle İki arkadaşının kabrini göster; Hz. Alşe hemen ona. ne yüksek nede kızıl arsanın zemini ile dümdüz olacak derecede alçak üç kabir göstermiştir.»
Bu hadîsi, Ebu Dâvud ile Hâkim tahrîc etmişlerdir. Hâkim şu ziyâdeyi de rivayet ediyor :
«Resûlüllah SaUallahü aleyhi ve seUeml başta gördüm. Ebu Bekir'in başı Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve seîlem'in omuzları arasında, Ömer'in başı Resûlüllah SaUallahü aleyhi ve sellem/în ayakları yanında idi.»
Ebu Dâvud (202—275) «El-MerâsiU adlı eserinde Salih ibni Ebi Salîh'den şu hadîsi tahrîc etmiştir :
«Peygamber Sallallahü aleyhi ve sellem}\n kabrini bir karış, yahut bir kanşa yakın (yüksek bir halde) gördüm.» Yalnız Buhârî (194—256) nin Süfyân-ı Temmar'dan tahrîc ettiği şu hadîs buna muarızdır. «Süfyan Peygamber SaUallahü aleyhi ve sellem'în kabrini hörgüçlü görmüştür.» Yani, hörgüç şeklinde yüksek görmüştür. Beyhakî (384—458) bu iki hadîsin arasını cem ederek: «Evvelâ düz idi. Sonra Velid ibni AbdüV melik zamanında duvar yıkılınca kabir ıslâh edildi ve yükseltildi.» demiştir.
Müslim'in rivayet ettiği Câblr hadîsi : Kabri kireçle badana etmenin, üzerine oturmanın ve bina yapmanın memnu hattâ haram olduğuna delâlet ediyor. Nitekim zahirîlerin mezhebi budur. Fakat Cumhur ulemâ bu kanâatta değillerdir. Onlara göre buradaki nehy fahrim için değil, kerahet içindir. Mezhep imamlarının kavillerini ise, aşağıya dercediyoruz.
1— Hanefîlere göre : Kabirleri sıvamak, badana etmek, üzerif tine oturmak veya bina etmek gibi şeylerin hepsi mekruhtur. Yalnız kah rin üzerinde oturmak ve uyumak gibi şeyler tenzîhen mekruh; büyük ve küçük abdest bozmak gibileri tahrimen mekruhtur. Yani onlarca sünnetten sayılmayan her şey mekruhtur. Bu bâbda sünnet yalnız ayakta durarak kabirleri ziyaret ile içinde yatanlara dua etmektir. Çünkü Fahri Kâinat (S.A.V.) efendimiz (E)baki') denilen Medîne-İ Münm kabristanına ziyarete gider ve ayakta duâ ederdi. Hattâ kabrin başında kur'ân okumak veya okutmak İçin oturmak Hanefîyye ulemâsı arasında ihtilaflıdır. Ve muhtar olan kavle göre caizdir. Kabrin eseri unutulmasın diye üzerine adını yazmak da caizdir.
2— Şâfüiere göre : Yukarda zikri geçen şeyleri yapmak mekruhtur. Yalnız kabri seçebilmek için başına taş dikmek sünnet; âlîm veya sâlih bir zâtın mezar taşma onu bildirmek    maksadıyla adını yazmak mendûbdur.
3— MâMkîİere göre : Kabirleri kireç ile badana etmek mekruh olduğu gibi. toprak ve emsali ile sıvamak da mekruhtur.   . Kabir taşına Kur^ân-î Kerîm'den bir âyet veya sûre yazmak haramdır. Ölenin ismini ,veya ölüm tarihini yazmak ise mekruhtur. Kabir üzerinde oturmak ve uyumak caizdir. Fakat abdest bozmak haramdır. Kabir üzerine bina, mescid, ve saire yapmak mekruhtur.
4— Hanbeİîlerp göre : Kabirlerin üzerine, bina, mescid ,duvar gibi şeyler yapmak, kabir taşına yazı yazmak mutlak surette mekruhtur.
Vakıf kabristan ile sahibi belli olmayan eski mezarlıklara ise bina yapmak dört mezhep imamları'nm ittifakıyla haramdır.
Filhakika kabir üzerine bina yapmaktan, yazı yazmaktan, mum yakmaktan, üzerine basmaktan nehyeden birçok hadîs-i şerifler vardır ki bâzılarını aşağıya dercediyoruz.
1— Ebu Dâvud. Tirmizî ve Nesâî Hz. İbni Mes'ûd (R. A.)'dan nıerf u olarak şu hadîsi tahrie etmişlerdir :
«Allah kabirleri ziyaret eden   kadınlarla, oniarın üzerine mescid yapanlara ve mum yakanîara İânet etsin.»
2— Nesâî'nin bir rivayetinde ;
«Kabrin üzerine bina kurulmasını yahui kabre ilâve yapılmasını veya kireçie badana edilmesini yahut üzerine yazı yazılmasını yasak etti.» denilmiştir.
3— Buharı Hz. Âîşe radıyallahü an/ta'dan şu hadîsi rivayet ediyor:
dResûIüllah (S.A.V.) Kurtulup kalkamadığı hastalığında: Allah yahCidîierle hıristiyanlara   lanet etsin; peygamberlerinin kabirlerini mescid yaptılar.» buyurdu.
4— Buharı  ile  Müslim  ittifâken Ebu  Hüreyre (R. A./den su hadîsi tahrîc etmişlerdir :
«Allah yahûdîlerle hıristiyanlara iânet etsin. Peygamberlerinin kabirlerini mescid yaptılar.»
Bugün maalesef bazı câhillerin türbe duvarlarına veya pencerelerinin parmaklıklarına yapışarak onlara yüzlerini, gözlerini sürdükleri, onları öptükleri, hattâ bâzı büyüklerin kabirlerine secde ettikleri görülmektedir. Bu hâl eski putperest mîiietlerin ibâdetlerini andıran ve netice itibariyle küfre varan pek çirkin bir şeydir.
Fâide: «El-Muvatta» da beyân edildiğine göre. Peygamber (S.A.V.) in vefatı Rabiül'-evvel ayının 12. pazartesi günü vuku bulmuş; sah günü defnedilmiştir. Ebu Davud'un. Sa'bVden tabrîc ettiği bir rivayette Resûlüllah (S.A.V.)'in gasli ile defnini Ali, El-Abbas ve Usâme (R. An-huni) hazâratımn İfâ ettikleri kaydedilmektedir. Bâzı rivayetlerde bunlarla birlikte Eî-Fadl b. Abbas ile Sâlİh ve daha başkaları da zik-ledİlmiştir. fûaamâfHı bu rivayetlerin arası da cem'ediimiş ve : «İlk üç-zât\ zikredenler; yıkanmaya başlandığı an gördüklerini söyîemişlcr: fazla isim zikredenler ise işin Konuna doğru gördüklerini anîatmışiar-. denilmiştir.[464]

603/467- «Âmir ibni Rabîa radıyalUüni anh'den rivayet olunduğuna göre, Peygamber Şallallahü aleyhi re sellcm, Osman ibni Maz'unun cenazesini k.irmş ve kabre gelerek üzerine ayakta olduğu halde, üç avuç toprak atmıştır.»[465]

Bu hadisi. Dâre Kuînî rivayet etmiştir.
Onu Bezzdr dahi tahrîc etmiş ve «ayakta olduğu halde» tâbirinden sonra :
«Başı ucunda» ve buyurdu da üzerine su serpil.» ini ziyâlr almıştır.
Bu bâbda Hz. Ebu Hüreyye (R. A./dan merfu' olarak şu hadis rivayet olunmuştur :
«Kim sevabını hesaba katarak bir müslümanın kabri üzerine bir avuç toprak atarsa, her toprak tanesi mukabilinde kendisine bir sevap yazılır.»
Ancak bu hadîsin isnadı zayıftır. Yine Ebu Hüreyre (R. A./den İbni Mâce (207—275) şu hadîsi rivayet etmiştir :
«Peygamber Sallallalıü aleyhi ve sellem, kabrin baş tarafından iiç avuç toprak atmıştır» lâkin Ebu Hatim (195—277) : «Bu hadîs bâtıldır» demektedir. Beykâkî (384—458) Muhammed İbni Ziyâd tarikiyle Ebu Ümâme (R. AJ'den şu hadîsi rivayet ediyor.
«Bir adam vefat etmiş;   kendisine bir kabrin üzerine attığı üç avuç topraktan maada hiç bir sevap isabet etmemiş de bu toprak sebebiyle günahları affoiunmuştur.»
Bu hadîsler zayıf da olsalar, birbirlerine şahittirler. Hadîsimiz, kabrin üzerine üç avuç toprak atmanın meşru olduğuna delildir. Bu iş iki el ile birden yapılacaktır. Çünkü Âmir İbni Rabîa hadîsinde «İki eli île avuçladı» denilmiştir. Şâfiîyye ulemâsı o anda : 
âyet-i kerîmesinin okunmasını müstehâb görmüşlerdir.[466]

604/468- «Osman radıyaUahü anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah SaUalldhü aleyhi ve sellera, cenazenin defnini bitirdi mi, onun başına durur ve :
Kardeşiniz için mağfiret niyaz edin, ona sebat dileyin. Çünkü o şimdi sorguya çekiliyor» derdi.[467]

Bu hadîsi, Ebu Dâvud rivayet   etmiştir.Hâkim onu sahîhlemiştir.Hadîs-i şerîf, dirinin ölü için yaptığı istiğfardan Ölünün faydalanacağına delâlet etmektedir: «Ey Rabbİmiz! Bizi ve İmân hususunda bizden Önce geçen din[468] kardeşlerimizi mağfiret eyie.» Ve keza:
«Hem kendi günâhın, hem de kadın ve erkek mü'minlerîn günâhları Içîn mağfiret dile» gibi âyetler dahi bu mânaya delâlet ederler.
Hadîs, kabirde soru sual olduğuna da delildir. Bu bâbda birçok sahîh hadîsler vârid olmuştur kî Buhârî ile Müslim'in Enes (R. A.) dan ittifakla tahrîc ettikleri şu hadîs onlardandır :
«Peygamber Sallallahü aleyhi ve seüem, buyurdular ki :
Şüphesiz, cenaze kabrine konarak eşi dostu kendisinden ayrıldığı zaman onların ayakkabılarının seslerini işitir.» Müslim, (204—261) şunu da ziyâde etmiştir :    
«Eşi - Dostu gittikleri vakit ona iki melek gelir.» îbniHibban (—354) ile Tirmizî (200—279)'nin Ebu Hüreyre (R. A./dan rivayet ettikleri hadîste :
«iki boz siyah melek gelir. Bunlardan birine Münker, diğerini Nekîr denilir.» ziyâdesi vardır.
Taberânî (260—360)   «El-Evsat» nâm eserinde  :
«Gözleri bakır tencereler gibi, azı dişleri sığır boynuzlan   kadar,   sesleri de gök   gürültüsü gibi» ibaresini ziyâde etmiş; Abdü'l-Rezzak (126—211) :
«Azı dişleri ile kazarlar; saçlarının üstüne basarlar. Beraberlerinde öyle bir tokmak vardır ki, bütün Minalılar bir araya gelse onu kaldıramazlar.» ziyâdesini nakletmiş;
Buhârî, (194-256)    Berâ (R. A./dan tahrîc    ettiği    hadîste  :
«Ve ruhu bedenine iade  olunur» cümlesini rivayet eylemiştir.
Hâsılı bu bâbda hadîsler bir yere toplanınca görülüyor ki : Bu iki meiek ölene sual sorarlar ve : «Neye tapardın,» derler. Eğer Allah'ın hidâyet, lütfettiği kullarından ise : «Allah'a tapardım.» cevabını verir. Peygamber (S.Â.V.)'i kasdederek : «Bu zât hakkında ne derdin?» diye sorarlar. Ölen mü'min ise : «Allah'ın kulu ve resulü olduğuna şehâdet ederdim.» Yahut -bir rivayete göre,- «Aiiah» dan başka Hân olmadığına ve Muhammed'ln onun kulu ve resulü olduğuna şehâdef ederdim» der.
Bunun üzerine kendisine : «Doğru söyledin» derler. Ve artık kendisine başka bir şey sorulmaz. Bundan sonra ona: «Yakînen îmanlı idin. ö îmânla öîdün, o İmânla diriltilirsin İnşallah» derler. Bir rivayette :
«Gökyüzünden bir münâdî (dellâi) kulum doğru söyledi. İmdi siz ona cennetten yer hazırlayın ve kendisine cennete bakan bir kapı açın; ona cennetten elbise giydirin» diye nida eder. -buyurdular kî-: «Ona cennetin rahmeti ile güzel kokuları gelir. Mekânı gözünün görebildiği yere kadar genişletilir. Kendisine : Cehennemdeki yerine bak! Onun yerine Allah sana cennetten bir yer verdi; denilir. Ve bunların ikisini birden görür. Bunun üzerine: Bırakın beni de gideyim. Aileme müjdeleyeyim; der. Kendisine: Sus; denilir. Artık kabri ona yetmiş arşın genişletilir ve kıyamete kadar yeşillik ile doldurulur.» buyrul-muştur.
Diğer bir rivayette :
«Ona, uyu  denilir.   Bunu müteakip kendisini en sevgili ehlinden başka kimsenin uyandıramıyacağı güveyi uykusuna dalar.
Kâfir ve münâfık'a gelince : Melekler ona «Rabbin kim?» diyecekler. O : «Haah haah, bilmiyorum» diyecek: «Oin'in nedir?» diyecekler : «Haah haah, bilmiyorum» diyecek : «Size gönderilmiş bulunan şu zât kimdir?»   ^yecekier : «Haah haah, bilmiyorum» diyecek.
Şu halde kendisine : «Ne bildin, ne de tabî oldun» denilecek V3 demirden topuzlarla Öyle bir darbe vurulacak ki, bu darbe bir dağ'a vurulsa, dağ toz olur. O da bir feryâd koparacak ki, bu feryâd'ı insanlarla cinlerden maada bütün mahlûkat işitecek» deniliyor.
Kabirde sualin yalnız ümmet-i Muhammed (S.A.V.)'e mahsus olduğunu gösteren hadîsler de vardır. Ulemâ, bundaki sırrı şöyle izah ederler :
Eski ümmetlere Peygamberler gelirdi. Onlar bu zevata itaat ederlerse ederler; etmezlerse Peygamberler onların semtinden çekilir ve Cenâb-ı Allah hemen âsîlerin tepelerine müstehâk oldukları azabı indirirdi. Peygamber (S.A.V.)'i bütün âlemlere rahmet olarak gönderince bu gûna azabı onun ümmetinden kaldırdı. Ve samimî olsun olmasın, «ben müslümamm» diyenin zahiren müslümanlığmı kabul etti. Fakat kendilerine kabirde sual soracak melekler halk buyurdu. işte bu vâsıta ile bu ümmetin sırlarını açığa vurur ve iyi ile kötüyü biribirinden ayırır.[469]

605/469- «Tabiînden biri olan Damre ibnl Habîb'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki :. Ashab-ı kîrâm, cenazenin üzerine kabri düzeltilerek cemâat ondan ayrıldıktan sonra, kabrinin başında üç defa : «Ey fülân Allah'dan başka ilâh yokdur de. Ey fülân, Rabbîm Allah, dinim İslâm ve Peygamber'İm Muhammed'dİr de; cümlelerinin söylenmesini iyi görüyorlardı.»[470]

Buhadîsi, Saîd ibni Mansur mevkuf olarak rivayet .etmiştir. Tabe-rânî'de Ebu Ümame'den merfû olarak rivayet edilen buna benzer uzun bir hadîs vardır.
Ebu Ümâme hadîsinin lâfzı şudur :
«Ben öldüğüm vakit bana, Resûlüllah Saîldllahü aleyhi ve sellem' bize ölenlerimize ne yapmamızı emir etti ise onu yapın,» dedi. Resûlüllah Saîlallahü aleyhi ve sellem bize emir etti de buyurdular kî:
Din kardeşlerinizden biri Öldüğü zaman, kabrinin üzerine toprağı düzelttiniz mi, hemen biriniz kabrinin başına dikilsin. Sonra: Ey fülânenin oğlu fülân; desin. Çünkü meyit o sözü işitir de cevap vermez. Sonra: Ey fülânenin oğlu fülân; desin. Çünkü o (bizi irşâd et Allah rahmet buyursun) der. Lâkin siz duymazsınız, (ona): Dünyada iken üzerinde bulunduğun yolu -ki Allah'dan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in onun kulu ve resulü olduğuna; Rab olarak Allah'a, din olarak islâm'a, Peygamber olarak Muhammed'e imâm olarak da Kur'ân'a razı olduğuna şe-hâdet etmekten ibarettir- hatırla; desin. Zîrâ hiç şüphe yok ki münker İle nekirden her biri arkadaşının elinden tutar da: Haydi gidelim hücceti kendisine telkin edilen bir kimsenin yanında ne duralım; der.
Bir adam : Yâ Resûlüllah! Yâ annesinin adını bilmezse (ne yapacak), dedi?
Onu annesi Havva'ya nisbet eder; ey Havva oğlu fülân der; buyurdular.»
Musannif «bu hadîsin isnadı elverişlidir» diyor. Maamâfîh bu hadîs hakkında birçok söz edilmiştir.Heysemî[471] (735—807) diyor ki: «Bunu Taberânî «El-Kebîr» inde tahrîc etmiştir; isnadında benim tanımadığım bir cemâat vardır. Hamişinde : Bunun râvileri arasında Asım b. Abdullah var. Bu zât zayıftır diyor. Sonra, Eb» Ümâme'den rivayet eden Saîd-i Ezdi için Ebu Hatim bir şey dememiştir. Esrem de şöyle diyor : «Ahmed ibni Hanbel'e : Şu yaptığnız nedir. Cenaze defnedildikten sonra birisi kalkarak fülân b. fiilâna deniyor; dedim: «Bunu Şamlıların Ebu Muğzre vefat ettiği zaman yaptıklarından başka hiçbir kimsenin yaptığını bilmiyorum; dedi.» Elhâsıl, hadîs imamîarınca bu hadîs zayıftır. Hattâ içlerinden bâzıları bunun için mevzudur, demişlerdir.
Îbnü'l-Kayyim (691—751) de «El-Hedyü'n-Nebevî» adlı eserinde telkin hadîsini mevzu addetmiş; fakat «Kitabür-Ruh» unda onu, meyyitin dirilerin sözünü işiteceğine delil getirmiş ve telkin hadîsiy-le Ötedenberi amel edile gelip, onu kimsenin inkâr etmemiş olmasını bu hadîsle amel için kâfi görmüştür. Maamâfîh, yine de ona sa-hîh dememiş; bilâkis zayıf olduğuna hüküm etmiştir.
Bu sebeple Hanefîler, kabrin başındaki telkin için bir şey dememişler. Onlarca telkin ne emir -edilir, ne de nehy olunur. Hattâ zahir rivâyet yasak olmasını iktiza eder. Mâükîlere göre defn zamanındaki telkin mekruh, ölüm anındaki ise menduptur. Şâflllere göre, telkin mustehabtır.[472]

607/470- «Büreyde ibnî Husayb el-Eslemî radıyaîlahü anh'den rivâyet edilmiştir. Demiştir ki : Resûliillah Saîlallahü aleyhi ve seîlem :
Ben sizi kabirleri ziyaretten nehyetmiştim. Artık onları ziyaret edin; buyurdular.»[473]

Bu hadîsi, Müslîm rivayet etmiştir. Tirmizî (Büreyde rivayetine) : «Çünkü bu ziyaret âhireti hatırlatır.» cümlesini ziyâde etmiştir. İbni Mâce : «Hadîsin îbni Mes'ud rivayetinde : (dünyadan da soğutur) ibaresini ziyâde eylemiştir.
Bu bâbda İmâm-ı Mvjslim, Ebu Hüreyre (R. A./dan îbni Mâce ile Hâkim, İbni Mes'ûd (R.A.y&an Ahmed ibni Hanbel ile Hâkim Ebu Saîd (R. A./dan îmâm-ı Ahmed ibni Hanbel, Kz. Ali (R. A./dan; yine îbni Mâce Hz. Âişe (R. Anha)'dan hadîs rivayet etmişlerdir.
Bunların hepsi kabir ziyaretinin meşru olduğuna delildirler. Bir zamanlar kabir ziyareti yine emr-i peygamberi ile yasak edilmişti. Bu hadîs, o hadîsin hükmünü neshetmektedir. Zaten usul-ü fıkıh kitaplarında bu hadîs sünnetin sünnetle neshine misal gösterilir. Kabir ziyareti men edilmiş iken tekrar meşru olmasının hikmeti : İbret verici ve âhireti hatırlatıcı olmasıdır. Nitekim İbni Mes'ûd (R. A.J'ın rivayetinde:
«Zîrâ kabir ziyareti bir ibret; âhireti hatırlatma ve dünyadan uzaklaştırmadır» buyrulmuştur. Bunlardan hâli oldu-mu şer'an bir kıymeti kalmaz.
Hadîsteki «ziyaret edin» emri bilittifak nedip içindir. Bilhassa anne, baba kabirleri hakkında başka delillerde olduğundan, onları ziyaret kuvvetle menduptur. Kabirleri ziyaret eden kimsenin oraya vardığmda nasıl duâ edeceği, birkaç hadîs sonra gelecek Müslim hadîsinde görülecektir.[474]

609/471- «Ebu Hüreyre radtyaîlahü anh'en rivayet edildiğine göre, Resûlüllah Salîaîlahü aleyhi ve seMem, kabirleri ilyaret eden kadınlara lanet okumuştur.»[475]

Bu hadîsi, Tirmizî tahrîc etmiştir.  İbnî Hibban onu sahîhlemiştir.
îmâm-ı Tirmizî (200—279) bu hadîsi tahrîc ettikten sonra : «Bu hadîs hasendir» demiştir. Bu bâbda İbnİ Abbas ile Hassan (R. Anhüma)'dan da rivayetler vardır. Ulemâdan bâzıları: «Kadınlar hak-kmdak'i nehy, Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) kabir ziyaretine ruhsat vermezden önce idi. Ruhsat sâdır olunca kadın, erkek herkese kabir ziyareti mubah olmuştur.» derler.
Bir takımları ise : «Kadınlar hakkında nehy bakîdir. Onların kabirleri ziyarete gitmeleri mekruhtur. Bunun sebebi de kadınların sabrı az, feryâd ve figânı çok olmalarıdır» derler.
Dört mezhep "ulemâsından Hanefîlerle Mâİîkiler genç ile ihtiyar arasında fark görürler. Şâfiilerle Hanbelîfer'e göre genç ihtiyar bütün kadınların kabir ziyaretine gitmeleri mutlak surette mekruhtur. Fitneye sebeb olacaksa o zaman bu ziyaret bütün mezheplere göre haram olur. Şeyhü'l-İslâm îbni Teymiyye (661—728)'ye göre hiç bir sû-retle kadınların kabir ziyaretine çıkması caiz değildir.
îmâm-ı Müslim'in Hz. Âişe (R. Anha)'da,n tahrîc ettiği şu hadîs, ziyaret edebilir diyenlere delildir.
«Aîşe; Yâ Resûlâilah, Kabirleri ziyaret ettiğim vakit ne diyeyim? diye sordu. Resûlüllah SaUalîuhü aleyhi ve sellem :
— Selâm bu diyarın sâhibleri müslümanlara, mü'min-lere. Allah bizim geçmişlerimize, geleceklerimize rahmet eylesin. Bizde inşallah size katılacağız; de; buyurdular.»
Hx. Falıma (R. Anha)'mn amcası Hamza (R. A.) m kabrini her cuma ziyaret ederek iki rek'ât namaz kılar, ve onun yanında ağlardığını dahi Hâkim (321—405) Hz. Ali b. Hüseyin'den rivayet etmiştir. Yalnız bu hadîs mürseldir. Zira Ali b. Hüseyin Hz. Fâtıma (R. Anha)'ya yetişmemiştir.[476]

610/472- «Ebu Saîd-i Hudrt radıyattahû anVden rivayet edilmiştir. Demiştir ki : Resûlüllah Saîlallahü aleyhi ve seîlem: Nâiha ile (onu) dinleyen kadına lânef buyurdu.»[477]

Bu hadîsi Ebu Dâvud rivayet etmiştir.
Nâİha : Yüksek sesle ölünün iyiliklerini sayıp dökerek bir nevi yas eden kadındır. Hadîs-i şerif bunun haram olduğuna delildir.[478]
Mes'ele ittifakıdır.[479]

611/473- «Ümmü Atiyye radıyalldhü   anha'dan rivayet   edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüllah   SaUallahü aleyhi ve sellem : Ölüye vaveyla etmtyeceğimİze dair bizden ahd-ü peymân aldı.[480]

Hadîs, mü t tef ek un aleyh'dir.
Bu ahd-ü peyman, kadınların Resûl-ü Ekrem (S.A.V.)'e İslâmiyet üzerine biat ettikleri sırada olmuştur.
Her iki hadîs ölünün arkasından yas etmenin ve edilen yas'ı dinlemenin haram olduğuna delildir. Çünkü lanet ancak haram olan bir şey irtikâp edildiği vakit yapılır. Buhârî (194—256) ile Müslim (204— 261) bu bâbda Ibni Mes'ûd (R. Ay'dan şu hadîsi rivayet etmişlerdir:
İbnî Mes'ûd demiştir kî : Resûlüllah Saîlaîlahü aleyhi ve sellem :
«Yanaklarını döğen yakalarını yırtan ve câhiliyet dâvasında bulunan bizden değildir» buyurdular. Yine Buharı ile Müslim, Ebu Musa (R. AJ'dan şu hadîsi tahrîe etmişlerdir:«Resûlüllah (S.A.V.) ;
Ben boynunu döğen ile, tenini tırmalayan ve elbisesini yırtan kimseden beriyim.» buyurdular.
Bu bâbda daha başka hadîsler de vardır. Vakıa înıâm-ı Ahmed ibni Hanbel (164—241) ile İbni Mâce (207—275)'nin Hazret! İbni Ömer*(R. A.yds.n tahrîe ettikleri, Hâkim'in de sahîh bulduğu bir hadîste: Uhud günü için yas edip, ağlayan ibni Abdi Eşhel kadınJarı-nın hazret! Hamza (R. A.ya yas edip ağlamaları tavsiye edilmiş ise de, bu yas hadîs-i şerifin sonundaki : «Artık bugünden sonra hiçbir Ölene yas etmeyin.» cümlesiyle nesh edilmiştir.
Yalnız ağlamak yasak değildir. Nitekim NesâVmn Ebu Hüreyre (R. Ay'dan tahrîe ettiği şu hadîs buna delâlet eder :
«Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem'ın evlâdından birisi vefat etH. Ve kadınlar ona ağlamak için toplandılar. Bunun üzerine Ömer onları nehyetmek ve koğmak üzere ayağa kalktı. Resûlüllah (S.A.V.) kendisine :
Bırak onları Yâ Ömer, zîrâ göz   yaşarır;   kalp dertli, vak'a yakın» buyurdular.
lmâm-ı ibni Hanbeî'in İbnî Abbas (R. A./dan tahrîe ettiği bir hadîste sarahaten beyân olunduğuna göre, o gün vefat eden Resûlüllah (S.A.V.)'in kerîmeleri Zeyneb (R.Anha) imiş. İbni Abbas (R.A.) hadîsinde Hz. Fahr-i Kâinat (S.A.V.) kadınlara şöyle buyurmuşlardır:
«Şeytan avazından sakının! Zîrâ ağlamak, gözden ve kalpten gelirse, ANarT-dandır ve rahmettir. Elden ve dilden gelirse şeytandandır.»
Bu hadîs, ağlamanın caiz olduğuna delâlet ediyor. Yasak edilen yalnız bağırıp, çağırmaktır. Fahr-i Kâinat (S.A.V.) efendimiz, Hz. İbrahim vefat ettiği vakit :
Göz yaşarır; kalb mahzun olur; amma biz Allah'ın razı olacağı sözden başka bir şey söylemeyiz.» buyurmuşlardı, îmâm-ı Buharı, İbni Ömer (R.A.ydan şu hadîsi tahrîe etmiştir :
«Şüphesiz ki Allah gözün yaşarması ve kalbin mahzun olmasından dolayı azap etmez. Lâkin şundan dolayı azap veya rahmet eyler; buyurmuş ve diline işaret etmiştir.
Buhârî ile Müslim'in müttefikan rivayet ettikleri Hz. Âîşe (R.Anha) hadîsinde Resûlüllah (S.A.V.)'in Cafer ibni Ebi Talip (R.A.) için ağlamaya toplanan   kadınları men etmek maksadıyla  gönderdiği zâta :  «Onların yüzüne toprak saç» buyurduğu zikrediliyorsa da bu, onların yas ederek sesle ağladıklarına hamlolunuyor. Yani; ağızlarına toprak atmak pahasına bile olsa, onları mutlaka bu işten vazgeçir, demek istemişlerdir.[481]

612/474- lbni Ömer radıyallahih anhüma'dan, Peygamber Sallal-îahü aleyhi ve selîem'den İşitmiş olarak rivayet edilmiştir ki : Peygam-feer Sallattahü aleyhi ve sellem :
Meyyit, kendisine edilen yas sebebiyle kabrinde azap Olunur; buyurmuştur.»[482]

Hadîs, mütfefekun aleyhdir. Buhârî  ile Müslim'de Muğîretü'bnü Şti'be'den bunun benzeri vardır.
Bu bâbda hadîsler çoktur. Ve hepsi Ölünün kendisine bağıra çağıra yas edilmesinin ona azap vereceğine delâlet ederler. Fakat mes'ele müşküldür. Zîrâ başkasının fiilinden dolayı bir kimseyi azap etmek ne de olsa garip görülmektedir. Bu sebeple mes'eleye muhtelif cevaplar verilmiştir. Meselâ : H2. Âîşe (R. Anha) bu hadîsi, Hz. Ömer (R, A.) ile oğlu Abdullah'a red ve inkâr etmiş; böyle bir şeyin olamıyacağma :
« »[483] Hİç bir nefis başkasının günâhını yüklenmez» âyet-i kerîmesiyle istidlal etmiştir. Ashâb-ı Kirâm'dan Ebu Hü-reyre (R.'A.) da aynı kanaâttadır. Kurtubî (—276) Hz. Âişe (R. An-fıaynva. inkârına mahal görmemiş. «Bu hadisi birçok ashâb-f kîrâm rivayet etmiş olduğundan, onu inkâra imkân yoktur. Bununla beraber te'vili de mümkündür» demiştir. Kurtubî ta'zib hadîsiyîe bu âyet-i kerîmenin aralarını bulmuş ve: «Berzah[484], hâli dünya hâline mülhaktır. Dünyada ise başkasının suçundan dolayı bir kimseyi ta'zîp etmek vâki olmuştur. NiteKim :  
«Öğle bir fitneden sakının ki, asla sizden sadece zulmedenlere isabet etmez.»[485]. Âyet-i kerîmesi buna işaret eder. Şu halde ta'zip hadîsi Hz Âişe (R. Anha) 'nm istidlal ettiği âyet-i kerimeye muaraza etmez. Çünkü âyetten murâd: Âhiret hâlidir.» demiştir. Ta'zip hadîsini ekser ulemâ aşağıdaki vecihlerle te'vil etmişlerdir:
1— Buhârî'ye göre; Ölünün hâli hayatında, âdeti böyle mâtem-cilik olup, ailesi de onu bu hâlden men etmezlerse, öldükten sonra cenazesinin arkasından yapılan feryad-ü figândan o kimse azap görür. Âdeti mâtemcilik etmek değilse, başkasının matemi sebebiyle azap olunmaz. Elhâsıl, kul başkasının fiiline sebebiyet vermişse, onun füli ile azap olunur.
2— «BenJHdükten sonra arkamdan vasiyet etmişse azap olunur. Eskide." Araplar arasında böyle vasiyetler olurdu. Nitekim CâhlHyet devrinin en  meşhur şâirlerinden biri olan    Tarefe öldükten sonra kendisine lâyık bir surette matem tutulmasını şu mısralarla vasiyet eder :
«Ben öldüğüm vakit bana yaraşır bir surette ağla! Benim için yakalarını yırt ey Ümmü Mâbed.» Vasiyet bulunduğu takdirde, meyyit'in aile efradı o vasiyete binâen matem tutsun, tutmasın, mücerret vasiyet ettiği için ölü azap olunur.
3— Böyle başkasının tuttuğu matemden dolayı azap görmek kâfirlere mahsustur. Mü'minler, başkasının suçundan dolayı azap görmezler. Fakat bu kavi ihtimalden uzaktır.
4— Bu ta'zîbin mânâsı : Meleklerin ölüye sitem etmesidir. Nitekim Imâm-t Ahmed ibni Hanbel'in Ebu Musa (R. A.J'dan merfûan rivayet ettiği şu hadîsten de bu mânâ anlaşılmaktadır :
«Dirinin ağlaması sebebiyle ölüye azap olunur. Yascı kadın «vah benim kolum, vah yardımcım, vah beni giydiren efendim» dediği vakit, melek Ölüye dayak vurur ve: Onun kolu sen, yardımcısı sen giydireni sensin ha?; der.»
Bu mânâda bir hadîsi de İbni Mâce (207—275) ile Tirmizî (200 —279) tahrîc etmişlerdir.
5— Ta'zîb'in mânâsı: Ailesi efradı ile başkalarının feryâd-ü figânından meyyitin elem duymasıdır. Çünkü meyyit onlara acır. Kadı lyaz (47fr—544) bu kavli diğerlerinden evlâ bulmaktadır. Bu kavle zâhip olanlar, oğlu vefat eden bir kadını Peygamber (S.A.V.)'in ağlamaktan men ettiğini' bildiren hadîsle istidlal ederler. O hadîste şöyle buyrulmaktadır :
«Şüphesiz ki sizden biriniz ağladığı vakit yavrucuğu ondan mahzun olur, Ey Allah'ın   kullan din kardeşinize azap etmeyin.» Kulların yaptıklarının ölülerine gösterileceğini ifâde eden hadîs dahi sahihtir. Binaenaleyh o da bunlara delîl olabilir.[486]

614/475- «Enes radıyaîlahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki : Resûlüilah SaUalîahü aleyhi ve selTem'în, bir kızı defnolurken orada bulundum. Resûlüilah Salîallahü aleyhi ve sellem kabrin yanrnda olurmuş halde idi. Gözlerini yaşarırken gördüm.»[487]

Bu hadîsi, Buhâri rivayet etmiştir.
Vâkidî (130—207) ile bâzı tarihçilerin beyânına göre Peygamber SaUaMahü aleyhi ve selîem'in o gün vefat eden kerîmeleri Hz. Ümmü Gülsüm idi. Bir takımları Rûkiyye olduğunu söylemişse de Buharı (194—256) bu iddiayı reddetmiş. Ve: «Resûlüilah (S.A.V.) Bedir'de olduğu için Rûkîyye'nin cenazesinde bulunamamıştır.» demiştir.
Hadîs-i şerîf, cenazeye ağlamanın meşru olduğuna delildir. Buna delâlet eden îzâhât, yukarda dahi geçmişti. Şu kadar var ki, bu hadîs:
«Öldüğüm zaman sakın ağlayıp kalma.» hadîsiyle muâraza halindedir. Maamâfîh iki hadîsin aralarını bularak «ağlamaktan murâd, sesle feryâd etmektir. Yahut buradaki yasak, kadınlara mahsustur; günkü onların ağlaması çok defa feryâd-ü figâna varır. Bu sebeple Sedd-t Zeria kabilinden ağlamaktan menedilrhişlerdir.» diyenler olmuştur.[488]

615/476- «Câbir radıyaîlahü aniden rivayet olunduğuna göre. Peygamber SaUalîahü aleyhi ve sellem :
Cenazelerinizi geceleyin, defnetmeyin. Ancak mecbur kalırsanız O başka» buyurmuşlardır.[489]

Bu hadîsi, lbni Mâce tahrîc etmiştir. Aslı Müslim'dedir. Lâkin ; «(Câbİr) kişinin üzerine cenaze namazı kılınmadan, geceleyin defnedilmesini yasak etti; dedi» şeklindedir.
Hadîs-i şerîf, zaruret olmadıkça geceleyin cenaze defnetmenin memnu olduğuna delildir. Bu memnûiyyetin sebebini bâzı ulemâ : «Gündüz melekleri gece meleklerinden daha şefkatli olduğundandır» şeklinde beyân etmişlerdir.
Hadîsin Müslim'deki lâfzı şudur :
cPeygamber SaUaUahü aleyhi ve sellem, bir gün Hutbe okudu da ashabından vefat eden ve işe yaramaz bir kefene sarılarak geceleyin defnolunan bir zâttan bahsetti. (Bu münâsebetle) bir kimsenin üzerine cenaze namazı kılınmadan geceleyin defnolunmasını yasak etti. Ancak insanın buna mecbur kalması müstesnadır.»
Bu hadîsten anlaşılıyor ki, yasak etmesi, cenaze hakkında namazı küınamamak, tekfinini güzel yapamamak gibi bir kusurda bulunmak ihtimâline mebnîdir. Cenazeyi ertesi güne te'hir etmekle namazına çok kimselerin veya dualarının kabulü me'mul zevatın iştirak edeceği ümîd olunursa, te'hiri iyi ve yerinde bir iş olur. Hattâ böyle bir ümitten dolayı cenaze gündüzün bile bir parça bekletilebilir. Hz. Ali (R. A.), Fâtıma (R. Anhayyı ve keza ashâb-ı kiram (R. Anhüm) Hz. Ebu Bekir (R. A.)\ geceleyin defn etmişlerdir. Tirmizî'nin rivayet ettiği ve : «hasendir» dediği bir hadîste, Peygamber (S.A.V.)'in geceleyin bir kabre girdiği, kendisine bir kandil yakılarak, cenazeyi kıble tarafından kabre indirdiği beyân olunmaktadır. Filhakika ulemâdan birçokları hıyn-i hacette geceleyin cenaze defnine bile ruhsat vermişlerdir, lbni Bazm Zahiri (384—458)'ye göre mustar ve mecbur kalmadıkça geceleyin cenaze defnolunmaz; «Geceleyin defnolundukları rivayet edilen ashâb-ı kiram için mutlaka bir zaruret varmıştır. Onlar hakkında bunun aksini düşünmek kimseye helâl değildir» diyor.
Musannif merhum «namaz vakitleri» babında zikir ettiği Ukbetü'bntİ Âmir hadîsini asıl buraya dere etmeliydi. Zîrâ o hadîste : Üç  vardır kî, Resûiüllah (S.A.V.) bizi onlarda namaz kılmaktan ve cenazelerimiz! gömmekten nehy ediyordu... ilâh...» denilmektedir.[490]

616/477- «Abdullah ibni Cafer radıyallahil anhüma'dan[491] rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Cafer katledildiği zaman, ölüm haberi geldikte Peygamber SaUaîlahü aleyhi ve sellem :
Cafer ailesine yemek yapın. Çünkü onların başına kendilerini meşgul edecek şey gelmiştir» buyurdular.[492]

Bu hadîsi, Nesâî müstesna Beşler tahrîc etmiştir.
Hadîs-i şerîf, evlerinden cenaze çıkan aile efradına yemek vermek suretiyle onları görüp gözetmenin meşru olduğuna delildir. Çünkü o aile ölüm sebebiyle hüzün ve elem içindedirler. Yemek hazırlamaya elleri varmaz.
Vâkıâ îmâm-ı Ahmed ibni Hanbel (164—241) Cerîr îbni Abdullah Becelİ (R, A./dan : «Biz cenaze defnedildikten sonra ailesinin başına toplanarak yemek yapmayı matemden sayardık,» dediğini rivayet ediyorsa da bundan murâd : Yemeği cenaze sahiplerinin yapmış olmasıdır. Zîrâ bâzı yerlerde bu âdet hâlâ mevcuttur. Ve cenazenin ailesi, ka-bircilere ve cenazeye fiilen iştirak edenlere yemek verir. Bunun aksine olarak komşuların cenaze sahiplerine yemek vermesinde hiçbir beis yoktur. Abdullah Ibnİ Cafer hadîsi de bunu ifâde etmektedir.
Memnu olan fiillerden biri de kabrin başında hayvan kesmektir. Bu bâbda Ahmed ibni Hanbel ile Ebu Dâvud (202—275) Hz. Enes (R.A.)'den §u hadîsi tahrîc etmişlerdir :
«Peygamber SaUaîlahü aleyhi ve sellem : İslâmda mezar başında hayvan kesmek yoktur; buyurdular».
Abdü'r-Rezzak (126—211) diyor ki : «Araplar kabrin başında bir sığır veya koyun keserlerdi.» Hattâbî (319—388) şöyle diyor : «Câhiliyet devrinin halkı iyi bir adamın kabrinin başında deve boğazlar ve : «Biz onun fiiline karşılık kendisini mükâfatlandırıyoruz. Çünkü hayatında kendisi deve keser; onu misafirlere yedirirdi. Biz de kabrinin başında deve kesiyoruz. Varsın bunu da kurtlar, kuşlar yesin ve hayatında yedirdiği gibi vefatından sonra da yedirmiş olsun» derlerdi. İçlerinden bâzılarının itikadına göre ölen kimsenin kabri başında sağlığında bindiği hayvanı kesilirse, o kimse kıyamet gününde binekli olarak haşrolunur. Kesilmezse yaya kalırdı.
Bu onların, öldükten sonra dirilmeye inancı olanlarının mezhebine göredir ve bittabi haram olan bir câhiliyet işidir.»[493]

617/478- «Süleyman İbni Büreyde[494] radıyallahü anh'den babasından İşitmiş olarak rivayet edilmiştir. (Babası) demiştir ki: ResûlüKah Sallallahü aleyhi ve sellem ashabına, kabristana çıktıkları vakit :
Bu diyarın müslim ve mü'min olan ehline selâm olsun. Bizler dahi inşallah sizlere katılacağız. Allah'dan bize ve
size afiyetler dilerim; demelerini Öğretirdi.»[495]

Bu hadîsi,. Müslim rivayet etmiştir. îmâm-ı Müslim (204—261): Bu hadîsi Hz. Âişe (R. Anha)'dan da rivayet ediyor. Hz. Âişe hadîsinde:
«Allah bizim geçmişlerimize de geleceklerimize de rahmet eylesin» ziyâdesi vardır.
Hadîs-i şerîf kabirleri ziyaretin ve orada yatanlara selâm vermenin meşru olduğuna delildir. Bu selâm, aynen dirilere verilen selâmdır. Hattâbî : «Kabirlere diyar denilebilir. Zîrâ lûgatta dar kelimesi meskûn yerlere de, harâbezâr'e de ıtlak edilir» diyor. «İnşallah» cümlesinin hadîste kullanılması hem teberrük, hem de :
«Hiçbir şey için bunu muhakkak ben yarın yaparım deme. Ancak inşâallah dersen o başka[496]». Âyet-i kerîmesine imtisal içindir. Bâzılarına göre buradaki inşâallah sözü o kabristana aittir, yani «inşâallah biz de bu kabristana, sizin yanınıza defnoluruz» demektir.
Hz. Peygamber (S.A.V.)'in afiyet dilemesi, onun istenilen şeylerin en mühimi ve şereflisi olduğuna delildir. Ölünün afiyeti, kendisinin azaptan ve hesap münakaşasından âzâde oluşudur.
Kabristan ziyaretinden m aksa d : Orada yatanlara duâ etmek, Kur'ân okumak suretiyle onlara ihsanda bulunmak ve âhireti hatırlamaktır.[497]

618/479- «ibni Abbas radıyallahü anhüma'âan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: ResulÜHah Sallallahü aleyhi ve sellem, Medine'nin kabristanına uğradı ve hemen yüzünü kabirlere çevirerek :
Selâm size ey kabristanlılar! Allah size ve bize mağfiret buyurursun. Siz bizim selefimizsiniz. Biz de izinizde-yİZ.» buyurdular.[498]

Bu hadîsi, Tirmîzî rivayet etmiş ve: «hasendir» demiştir.
Hadîs-i şerîf, ziyaret maksadı ile bile olamasa, kabristana uğrayarak orada yatanlara selâm verilebileceğine delildir. Aynı zamanda ehl-i kuburun ziyaretçilerini tanıyacaklarına verdikleri selâmı alacaklanna-da işaret ediyor. Aksi takdirde bu selâm abesle iştigâl olmak lâzım gelir.
Kabir ziyareti cuma günü de, şâir günlerde de yapılabilir. Fakat cuma günü yapılması daha kuvvetle mendûbtur. Şâfiîlerle Mâlİkîlerin müraccah kavline göre kabir ziyareti perşembe gününün ikindisinden başlıyarak cumartesi günü güneş doğuncaya kadar bitte'kid mendub-tur. Hanbelîlere göre ise kabir ziyareti için günler arasında bir fark yoktur.
Yukarda geçen iki hadîste bir kimseye duâ veya istiğfar edileceği zaman, evvelâ kendinden    başlamaya delîl vardır.Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de de dualar bu tertip üzere vârid olmuş. «Ey Rabbîmiz, bizi ve din kardeşlerimizi mağfiret buyur.»[499] «Hem kendi günâhın, hem de mü'minler için istiğfar., ilâh..»[500] buyrulmuştur.»
Hadîs-i şerîf, okunan dualarla yapılan istiğfarların meyyite fayda Gereceğine de delâlet etmektedir. Bu cihet ulemâ arasında ittifakı bir mes'eledir. Fakat okunan Kur'ânların meyyite vâsıl olup olmadığı ihtilaflıdır. «Vâsıl olur» diyenler olduğu gibi «vâsıl olmaz» diyenler de bulunmuştur.
Ehl-i sünnet ulemâsından bir cemâat ile Hanefîler'e göre : Bir insan kendi amelinin sevabını başkasına bağışhyabilir. Yapılan amelin namaz, oruç, hac, sadaka gibi ibâdetlerden biri olmasıyla Kur'ân-ı Kerîm okumak, zikirde bulunmak yahut herhangi ibâdet sayılacak bir işi yapmak arasında fark yoktur. Delîl nokta-i nazarından en müreccah kavil de budur.
Dâre Kutnî (306—385)'nin tahrîc ettiği bir rivayete göre :
Bir adam Peygamber Saîlallahü aleyhi ve sellem'e, annesiyle babasına, vefatlarından sonra nasıl iyilik edeceğini sormuş : ResûlüHah (S.A.V.) cevaben; Kendi namazıyla beraber onlara namaz kılmasını, orucuyla beraber onlara da oruç tutmasını tavsiye buyurmuştur.
Ebu Dâvud, Mâkil b. Yesar (R. A./dan şu hadîsi tahrîc etmiştir:  «Ölülerinize Yasin sûresini okuyun.»
Bu hadîs, ölüye sevap bağışlanması hususunda nasstır. Keza Buharı ile Müslim'in, tahrîc ettikleri bir hadîste, Peygamber (S.A.V.) in kendisi için bir koç, ümmeti için de bir koç kurban eder idiği, beyân olunuyor ki bu da bir kimseye başkasının amelinin fayda vereceğine işarettir.[501]

619/480- «Hz. Âişe radıyallahü    anha'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki : Resûlüllah Saîlallahü aleyhi ve sellem:
Ölülere soğmeyin; çünkü onlar gönderdikleri (amellere) vardılar» buyurdu.[502]

Bu hadîsi, üuhârî rivayet etmiştir. Tîrmizî dahi Muğîre'den bunun benzerini rivayet etmiş, lâkin (gönderdikleri amellere vardılar) yerine «dirilere eziyet verirsiniz» demiştir.
Hadîs-i şerîf, ölülere söğmenin haram olduğuna delildir. Zahirîne bakılırsa bu hürmet müslim ve gayrı müslim bütün ölülere âmm ve şâmil olmak gerekir. Maamâfîh «Kâfir bundan tahsis olunmak iktizâ eder. Zîrâ Teâlâ hazretleri, Kitâb-ı Kerîminde Âd, Semûd ve emsali kâfirleri zem etmiştir.» diyenler olduğu gibi «Hayır, kâfirlerin Ölülerine de söğmek caiz değildir. Çünkü: «Onlar gönderdikleri amellere Vardılar» buyrulmuştur. Bu söz her iki fırkaya şâmildir. Mânâsı : Mademki herkes ameline göre ceza görecektir. O halde kâfir cezasını bulmuş demektir. Artık ona söğüp saymaktan bir fâide hâsıl olacağı yoktur, evet Teâlâ hazretleri geçmiş ümmetleri küfür ve dalâletlerinden dolayı zem etmiştir. Fakat bundan maksad onlara söğüp saymak değil, bu ümmeti o gibi kötü fiillerden sakındırmaktır. Zâten bir maksada mebnî fâcir ve sapık bir kimseyi yaptığı kötü işle anmak caizdir. Yasak olan söğmek bu değildir. Binaenaleyh kâfirlerin ölüleri hadîsin umumunda dahildir. Onlara da söğmek caiz değildir.» diyenler de vardır.
Ancak bunlar sadedinde bulunduğumuz hadîsin bazı mü'minlerle tahsis olunduğuna kaildirler. Delilleri şudur :
Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) bir cenazenin yanından geçerken ashâb-ı kiram onun hakkında koîü sözler sarfetmişlcr; Peygamber (S.A.V.) onları takrir buyurmuş; hatla (cehennemi hak etti) demiş; sonra:
«Siz Allah'ın sahicilerisiniz» buyurmuştu.
Binaenaleyh: «Bâzı günahkâr mü'minlere şetm etmek caizdir.» diyorlar. Fakat Kurtubî (—276) ashabın o cenaze hâdisesine cevap vermig ve : «Olabilir ki o adam yaptığı kötülükleri aşikâr yapar-mıştir. Hâl böyle olunca «fâsıkın gıybeti olmaz» kaidesince onu zemmetmek mubahtır. Yahut ölülere söğmekten nehy buyurulmasi cenazeler defnedildikten sonraya hamlolunur.» demiştir ki, hadîsteki ta'lîle münâsip olan da budur. Zîrâ ölüler gönderdikleri amellere ancak defn edildikten sonra ulaşırlar.
îbni Rüşt (514—595) : «Kâfirin ölüsüne şetm edildiği zaman •diri olan müslüman eziyet görürse o kâfire söğmek haramdır. Eziyet görmezse helâldir. Müslümanm ölüsüne söğmek ise haramdır. Ancak zaruret varsa o başka... ilâh... diyor.[503]

ZEKÂT


Zekât : Lûgatta temizlemek ve artmak mânâlarınadır. Teâlâ hazretleri : «  [504]» «O nefsi temizleyen, muhakkak felah buldu, demektir.[505].» buyurmuştur. Araplar: derler ki «mal arttık demektir.
Şer'an : Mal-ı mahsûsu şerait-i mahsusa ile müstehakkına temlik etmektir. Mal-ı mahsustan murâd : Zekât olarak verilen maldır. Zekât manen mahn temizliği demektir. Aynı zamanda üreyip, artan mallardan verilir. Binaenaleyh şer'i mânâsının içinde lügat mânâsı da mevcuttur. Hattâ verilen zekât kalan malın üremesine sebep olur [506]. Nitekim:sîz şükrederseniz. »[507] eğer siz şükrederseniz, Ben Ailmüş-şan da behemehal sîze daha fazla vereceğim.» âyet-i kerîmesi buna işaret etmektedir.
Zekâtın meşru olmasına sebep teşkil eden hikmetler çoktur. Biz yalnız bir İkisini zikredeceğiz:
1— Zekât, mal nimetine şükür için meşru olmuştur. Ve ehli hakî-katın beyânına göre Allah tarafından kulları bir imtihandır. Çünkü müslüman, Allah'ın her emrettiğini yapacağına, her men ettiğinden kaçınacağına ve yalnız ona inanacağına söz veren insandır. îşte zekât bunlardan hassaten Allah'a inanma hususunda sâdık olup olmadığını denemek içindir. Zekâtını veren zengin Allah'ına verdiği sözde durduğunu ispat etmiş ve imtihanı kazanmıştır. Vermiyenler ise vaadlerinde yalancı olduklarını göstermiş; Allah'dan başka bir de mala taptıklarını meydana çıkarmak suretiyle dünya ve âhiretlerini harap etmişlerdir.
2— Zekât,  zenginin  malına karışmış fukara hakkıdır.Nitekim : «Onların mallarında dilenci ile mahrumun hakkı vardır»[508] âyet-i kerîmesi bu hakikati nâtıktır. Bir zenginin sürüsüne karışan fakir koyunu, hükmen ne ise, zenginin cebindeki paranın içinde bulunan fakir hakkı, yani zekât da odur. Zenginin sürüsüne karışmakla koyun asla o zenginin maîı olamiyacağı gibi, cepteki para da zenginin malı olamaz. Her ikisi muvakkat birer emânettir. Binaenaleyh sürüye karışan koyunu benim-siyerek sahibine iade etmemek ne kadar çirkin bir şey ise, cebindeki fukara hakkını vermemek de o kadar çirkindir.
Hülâsa bir fakirin boğazını sıkarak zorla elinde olan malı almak ile, zekâtı vermemek arasında hüküm 'itibarıyla hiç bir fark yoktur. Çünkü bunların ikisi de haramdır. Zekâtını vermiyenler İyi bilmelidir ki: Yaptıkları düpedüz gasıplık, dolandırıcılık ve hırsızlıktır.
Buna mukabil hergün boynunu bükerek zenginden hakkını vermesini bekleyen fakir ve yoksullar günün birinde mutlaka inkisâr-ı hayâle uğrayacak ve içlerinde zenginlere karşı bir infial ve reaksiyon uyanacak, onlara kin bağlayacaklardır. Bunun da neticesi bugün dünyanın başına kıpkızıl bir belâ kesilen komünizmdir.
Bugün biri çıksa da komünizm, zenginlerin zekâtlarını vermemesinden doğmuştur dese, iddiasını îîk tastik edenlerden biri ben olurum.
Halbuki zekât, niçin meşru olmuştu? O, zenginle fakiri birbirlerine en metin mânevi bağlarla bağhyan, onları birbirlerine kaynaştıran, ısındıran ve adetâ birbirlerine nisbetle, oğul ile baba eden en mühim vasıta değilmiydi? Evet zengin tıpkı bir baba gibi kesesini açarak fakirin ihtiyacını görecek, binaenaleyh bir muhtacın hacetini gördüğü için sonsuz bir gönül ve vicdan huzuruna kavuşacak; öte yandan onun zekâtını alan muhtaç da sevincinden parıl parıl yanan gözleri, bir evlâd mahcubiyetiyle kızaran yüzü ve bükük boynu ile adetâ canlı bir teşekkür kesilecekti. Artık bu iki şahsın arasında ebedî minnet, muhabbet ve birbirlerine bağlılıktan başka bir şey tasavvur olunabilir mi? işte İslâmiyet'in istediği de bu idi.
İslâmiyet geçmişte bugünleri yaşamıştır. Neticenin ne kadar şâhâne ve göz kamaştırıcı olduğunu bugün tarihlerden öğreniyoruz. Fakat heyhât! Bugün İslâm'ın her Rüknü gibi bu rükn-ü rekini de hemen hemen tamamiyle ihmâle uğramıştır. Allah cümlemize intibalar nasîp eylesin.
3— Zekât sayesinde dilencilerin sayısı azalır. Bu suretle vukuat da azalır. Zîrâ karnı aç olan bir insan her cürmü irtikâp edebilir. Fakat karnı doydu mu, bunları yahut bunların ekserisini yapamaz.
4— Zekât bugün komünizm'den sakınmanın en büyük vasıtalarından biridir.
5— Zekât'ta İslâmiyet'i neşir ve Kelimetullâh'ı ilâ vardır. Bu hususta fakir canı ile, zengin de malı ile cihâda iştirak etmiş olurlar.
6— Zekât zenginleri cimrilik hastalığından korur.    Böylece onlar da felah bulanlardan olurlar.
Zekât ibâdetlerin en büyüklerinden, İslâmın beş temelinden biridir. Namaz, bedenen yapıldığı gibi, zekât da mâlen yapılan bir ibadettir. Ve adetâ namazın ikiz kardeşi gibidir. Kur'ân-ı Kerîmde tam seksen iki yerde namaz ile zekât beraber zikredilmişlerdir.
Zekâtın sebebi : Mal-ı mahsus yani hakikaten veya takdiren üreyen maldır.
Şartları : Zekâtın beşi mal sahibinde, üçü de malda olmak üzere sekiz şartı vardır. Mal sahibinde aranan şartlar: Hür, âkil, baliğ, müs-lüman ve borçsuz olmasıdır.
Malda aranan şartlar: Nisab-ı kâmil, malın üreyici olması ve üzerinden tam bir yıl geçmesidir.
Zekât hicretin ikinci yılında Ramazandan evvel farz kılınmıştır. Ve zarurât-ı diniyyeden ma'dûd, muhkem bir farizadır. Farziyeti, kitap, sünnet, ve icmâ-ı ümmetle sabittir. Binaenaleyh inkârı küfürdür.
Kitabtan Delîti: «Zekâtı verin.»     
«onların mallarından kendilerini temiz ve pâk edeceğin bir sadaka al.»
«Onların mallarında dilenci ile yoksul için malûm bir hak vardır.» gibi âyet-i kerîmedir.
Zekâtın farzıyetine ve İslâm'ın rükünlarmdan birisi olduğuna îcmâ-ı ümmet vardır.
Sünnetten delili ise : İslâmiyet'in beş şey üzerine kurulduğunu bildiren hadîs ile aşağıda görülecek hadîslerdir.[509]

621/481- «Ibni Abbas radıyallahü anA'den rivayet olunduğuna göre Peygamber Sallallahil aleyhi ve sellem,   Muaz'ı yemen'e    göndermiş. İbnİ Abbas hadîsi zikretmiştir- Hadîste şu da vardır:
Şüphesiz ki Allah onlara kendi mallarından bir sadaka farz kılmıştır ki, bu sadaka zenginlerinden alınır da fakirlerine verilir.»[510]

Hadîs, müftefekun aleyh'dir. Lâfız Buhârî'nindir.
Hz. Peygamber {S.A.V.J'in Muâz (R.A.)\ Yemen'e göndermesi onuncu yılda idi. Nitekim Buharı (194—256) «Megâzî» nin sonunda böylece zikretmiştir. Bâzıları dokuzuncu yılda Tebük gazasından ayrılırken gönderdiğini, diğer bir takımları da Mekke'nin fethinden sonra sekizinci yılda gönderdiğini; ve Hz. Muâz'm orada Ebu Bekîr (R.A.) in hilâfetine kadar kaldığım söylerler.
Hadîs-i şerif «Sahîh-i Buhârî» dedir. Ve İbni Abbas (R.A.)'den rivayet edilmiş olup, lâfzı şudur:
«Peygamber SdllaMahü aleyhi ve sellem,   Muaz'e Yemen'e gönderdiği zaman ona dedi ki :
— Şüphesiz sen ehl-i kitap bir kavmin yanına gidi-yorsun. Binaenaleyh onları ilk davet edeceğin şey Allah'a ibadet olsun. Allah'ı tanıdılar mı, hemen kendilerine haber ver ki, Allah onlara bir günle bir gecede beş vakit na maz farz kılmıştır. Bunu yaparlarsa, Allah'ın kendilerine mallarından zekâtı farz kıldığını haber ver. Zenginlerinden alınacak, fakirlerine verilecektir. Eğer sana itaat ederlerse, onlardan al. Hem âlemin kıymetli mallarını almaktan sakın.»
«Zenginlerinden alınacak» tabiriyle ulemâ, zekâtı devlet reisinin alacağına ve yerine o sarf edeceğine bu işi velev vekilleri vasıtasıyla olsun, onun yapması lâzım geldiğine, zekâtını iyilikle vermiyen-lerden, zorla alması icap ettiğine istidlal etmişlerdir. Filhakika Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) maksadın bu olduğunu, zekât memurları göndermek suretiyle beyân buyurmuştur.
Bâzıları «fakirlerine verilecektir» ifadesinden, zekâtı yalnız bir sınıf muhtaçlara vermenin kâfi geleceğine istidlal ederler. Bâzıları da: «îhtimal fakirleri zikretmesi ekseriyetle zekât onlara verildiğinden-dir. Binaenaleyh hadîste zekâtın yalnız onlara verilmesinin kâfi geleceğine bir delîl yoktur. Caiz ki, fakir tâbirinden, kendisine zekât verilebilecek herkes kasdedilmîş ola. Böylece miskin de bu. sözde dahil olmuş olur.» derler.[511]

622/482- «Enes'ten rivayet olunduğuna göre, Ebu Bekir-i Sıddîk radıyallahü arih, kendisine (Bahreyn valisi bulunduğu sırada) şunu yazdırmıştır:
Bu, Resûlüllah Sallaîlahü aleyhi ve seîlem'ln müslümanlara farz kıldığı, Allah'ın da Resulüne emir buyurduğu zekât farizası (nüshası) dır.
Deveden her yirmi dört başta ve daha azında zekât koyundur. Her beş deve için bir koyun verilecektir. Develer yirmibeşe baliğ oldukta (yirmibeşten) ofuzbeşe kadar bir yaşını tamamlamış bîr dişi deve yavrusu; böylesi bulunmazsa bir yaşını tamamlamış erkek bîr deve yavrusu verilecektir. Develerin sayısı (36'ya vardıkta) (45'e) kadar İki yaşını tamamlamış dişi bir deve yavrusu (46)'ya baliğ olduğu zaman (60)'a kadar üç yaşım tamamlamış boğa - altı bir deve düvesi; (61) oldular mı (75)'e kadar dört yaşını bitirmiş bir deve düvesi; (76)'ya bâ-llğ oldular mı (90)'a kadar İki tane iki yaşını bitirmiş deve yavrusu; (91)'e vardıkta (120)'ye kadar iki tane üç yaşını bitirmiş boğa - altı devesi verilecektir.
Develerin sayısı (120)'yi geçtimi artık her (40) devede iki yaşını bitirmiş bir dişi yavru; her ellide üç yaşını bitirmiş bir yavru verilecektir.
Sadece dört devesi olana o dört deve İçin zekât yoktur. Ancak sahibi dilerse o başka.
Koyunun mer'a İle beslenenlerinde Zekât; (40)'dan (120) koyuna kadar bir koyun; (120)'den ziyâde olursa (200)'e kadar iki koyun, (200)'den ziyâde olursa; (300)'e kadar üç koyun; {300)'den ziyâde olursa artık her yüzde bir koyun verilecektir. Bİr adamın mer'a ile beslenen koyunları kırk koyundan bir koyun noksan olsa, o koyunlara zekât yoktur. Ancak sahipleri arzu ederlerse o başka. Zekât endişesiyle ayrı hayvanlar bir yere toplanmaz. Toplu olanları da ayrılmaz. Malları ortak olanlar kendî aralarında farkı müsavat üzere birbirlerinden alırlar.
Dişleri düşmüş yaşlı hayvan ile gözü sakat olandan ve tekeden zekât olmaz; ancak zekât veren arzu ederse o başka.
Hâlis gümüşten; (200) dirhemde onda birin dörtte biri verilecektir. Gümüş; sadece (190) dirhem olursa ona zekât yoktur. Ancak sahibi arzu ederse o başka.
Bir kimsenin develeri dört yaşını tamamlamış, bir deve düvest İcâp edecek sayıyı bulsa da bu adamın mülkünde öylesi bulunmayıp; üç yaşını tamamlayanı bulunsa, o kabul edilir. Ve mümkünse beraberinde iki köyün veya yirmi dirhem de ver\r.
Bîr kimsenin zekâtı üç yaşında bir deve yavrusu îcâp edecek kadar olur da mülkünde üç yaştnda yavru bulunmayıp ,dört yaşında olanı bulunsa, (zekât olarak) dört yaşındaki kabul edilir. Ve zekât memuru kendisine iki koyun yahut yirmi dirhem iade eder.»[512]

Bu hadîsi Bubâri rivayet etmiştir.
Buhârî*â& bu zekât nüshasının başında besmele vardır. Hadîs-i şerifte zekâta sadaka denilebileceğine delâlet vardır. Zîrâ zekât yerine daima sadaka kelimesi kullanılmıştır. Bâzıları zekâta sadaka deni-lemiyeceğinî İddia etmişlerdir.
«Resûlüllah Sallattahü aleyhi ve «eZZemln farz kıldığı» ifâdesinden bu hadîsin merfû' olduğu anlaşılmaktadır. Farz kılmaktan murâd: Onu takdir etmesidir. Çünkü asıl farziyyeti nassı Kur'ân'la sabittir. Nitekim «Allah'ın da Resulüne emir buyurduğu» cümlesiyle buna işaret olunmuştur. Yanı: Allahü Teâlâ zekâtı farz kılmış; onun nev'ilerini, cinslerini verilecek miktarını beyân etmesini Peygamber-i zîşânına emir buyurmuştur. «Her beş deve için bir koyun» ifadesiyle burada koyun verileceği tayin edilmektedir. Nitekim mezhep imamlarının kavli de budur. Bâzıları «koyun yerine deve verilebilir, esasen zekât, malın cinsinden olur. Burada mal sahibine merhameten bu kaidenin haricine çıkılmış ve koyun kâfi görülmüştür. Mal sahibi kendi ihtiyarı ile esâsa dönerse, ona bir şey denilemez» diyorlar.
bir yaşını bitirerek ikiye basmış olan deve yavrusuna derler. Asıl gebelik çağına eren devedir.böyle bir devenin dişi yavrusu demektir. Lâfzın terkibinden yavrunun dişi olduğu anlaşıldığı halde, hadîs-i şerîfde ayrıca bir de  yani dişi sıfatının ziyâde edilmesi te'kid içindir. Hadîs yirmibeş deveden (35) deveye kadar bir yaşını bitirmiş de ikiye basmış bir dişi deve yavrusunun zekât verileceğini ifâde ediyor ki cumhur ulemâ'nın mezhebi de budur. Vâkıâ Hz. Ali (R. A.)'dan (25) deveye beş koyun (26) deveye bir yaşını bitirmiş bir dişi deve yavrusu verileceğine dâir biri merfu* diğeri mevkuf iki hadîs rivayet edilmişse de bu hadîslerin merfu' olanı zayıf, mevkuf olanı da hüccet olarak kabul edilmediğinden, cumhur ulemâ bunlarla amel etmemişlerdir. Hattâ Süfyan-ı Sevrî (97—161): «Bu söz Hz. Ali'den rivayet edenlerin yaptığı bir hatâdır. Alt ise böyle bir sözü söylemekten çok daha fakîh bir zâttır» demiştir.
iki yaşını bitirip üçe basan erkek yavrudur. Dişisine derler. tâbirinin asıl mânâsı : «Sütlünün oğlu» demektir. Annesi henüz sütlü olduğu için yavruya bu isim verilmiştir. Bu tâbirden yavrunun erkek olduğu anlaşıldığı halde, yanma bir de «erkek» sıfatının ilâve edilmesi yukarda olduğu gibi, yine te'kid içindir.
üç yaşını tamamlıyarak dörde basmış olan dişi devedir.
Erkeğine derler. Yaş itibarıyla binilmeyi ve çiftleşmeyi hak ettiği için kendisine bu isim verilmiştir. Zaten (boğa altı) denilerek bunun artık boğaya gelme çağında olduğuna işaret edilmiştir.
dört yaşını tamamlayarak beşe basmış olan devedir. «Develerin sayısı 12Kyi geçti mi» tâbirinden murâd : 120'den bir veya daha fazlar olursa demektir. Nitekim Cumhur ulemâ'nm kavli de budur. Delilleri: Hz. Ömer (R.A.)'ın yazdığı zekât nüshasında «Develer 121 otursa onların zekâtı 129'a kadar üç tane bint-i îebündür» demiş olmasidir.
Hanefîlere göre : Deve sayısı 120'yi geçtimi zekât hesabı yeniden koyun ile başlar. Ve (125) devede iki hıkka ile bir koyun, (130)'da iki koyun ilâh., verilir.Delilleri: Resûlüllah (S.A.V.)'in Amr ibni Hazm (R.A.) ile'Yemenlilere gönderdiği mektupta : «Develerin sayısı (120) y! geçtiği zaman her ellide bir hıkka, her kırkta bîr bînt-î lebun verilecek» ifâdesinden sonra «bundan daha az olurlarsa ,her beş baş İçin bir koyun verilecek» ibaresinin ziyâde edilmiş olmasıdır.
Hanefîler hadisin şâir kısımları ile amel ettikden maada bu ziyâde ile de amel ederler. Ashâb-ı Kiramdan Hz. Ali ile İbnİ Mes'ûd (R. Avhüma)'nm mezhebi de budur. Diğer üç mezheb imamlarına göre ise deve sayısı (121) oldukta üç tane bint-i lebun vermek icâp eder. Develer (130) oldu mu artık vacip değişir ve her (40) devede bir bint-i lebun; her (50) de bir hıkka vermek lâzım olur1.
Hadîsimizin birkaç yerinde görülen «ancak sahibi dilerse o başka» şeklindeki istisnalar, istisnâ-i münkatı'dırlar. Bunlar üst taraflarında geçen «sadaka yoktur» sözünden, mutlak surette sadaka yoktur; yani nafile de verilemez mânâsı tevehhüm olunmasın diye yapılmışlardır. O halde mânâ şöyle olur: Evet bu miktara zekât farz değildir. Lâkin mal sahibi dilerse nafile sadaka verebilir.
Hadîsimizin zahirî, mezkûr hayvanların kendilerini vermeyi îcap ediyorsa da biraz ilerde görüleceği veçhile aynını bulamayanlar için bedelini vermek caizdir. Sonra gerek devede, gerekse koyun ve keçide zekât farz olmak için bunların sâime olmaları da şarttır. Koyunda sâ-ime olmanın şartını sadedinde bulunduğumuz hadîs-i şerif ifâde ediyor.
Devede ise ilerde gelecek Behz b. Behram hadîsindeki «develerin bütün sâime olanlarında» kaydından anlıyoruz.
Sâime'nin tarifi hususunda mezhepler arasında tafsilât vardır. Şöyle ki:
Hanefîlere göre sâime : Sahibi tarafından kasten mer'aya götürülerek sütü, yavrusu ve yağı için orada senenin çoğunu otlamakla geçiren hayvanlardır. Eti için yahut binmek veya çift sürmek maksadıyla mer'ada güdülen yahut kendiliğinden mer'aya giderek otlayan hayvan sâime değildir. Binaenaleyh o hayvana zekât lâzım gelmez. Fakat ticâret için otlatılırsa zekât lâzımdır. Senenin yarısını, yahut yandan fazlasını yem ve alaf ile geçiren hayvana dahi zekât lâzım değildir.
Hanbelîlere göre de: Sâime'nin tarifi hemen hemen bu ise de, onlara göre hayvanın mer'aya sahibi tarafından kasden götürülmesi şart değildir. Binaenaleyh hayvan kendiliğinden senenin ekserisini kırda otla-yarak geçirse yine zekât lâzımdır.
Şâfiîlere göre : Sâime, sahibi tarafından kendi malı olduğunu bile bile mubah olan mer'ada bütün sene otlatılan yahut çobana güttürülen develerdir. Eu şartlardan biri bulunmazsa hayvan sâime sayılmaz.
Mâlikîlere göre : Zekât farz olmak için hayvanın sâime olması şart değildir.
Sığır ve manda için hadiselerde «sâime» kaydı yoksa da onlar da deve ile koyun kıyas olunmuşlardır.
«Üç yüzden ziyâde olursa artık her yüzde bir koyun verilecektir» {Hâresinden anlaşıldığına göre dördüncü koyun (400) tamamlanmadan veril miyecektir. Nitekim Cumhur ulemâ'nın mezhebi de budur. Fakat bir rivayette îmâm-ı Ahmed ibni Hanbel (164—241) ile bazı Küfe ulemâsına göre koyunların sayısı (301)'i buldu mu, dördüncü koyunu vermek farz olur.
Hadîste, «zekât endişesiyle ayrı hayvanlar bir yere toplanmaz; toplu olanları da ayrılmaz» demliyor.
Toplama'nın mânâsı şudur : Üç kişinin ayrı ayrı kırkar koyunu olsa bunların her birine bir koyun zekât vermek îcâp eder. Eusuretlc üç koyun vermek lâzım gelirken, koyunlarım bir yere tepiayarak hepsi bir kişinin malıymış gibi gösterirlerse zekât memuruna bir koyun venn k-Ie zahiren vaziyeti kurtarırlar. Fakat onu aldatmış ve fukaranın hakkını yemiş olurlar. Onun için bu hile yasak edilmiştir.
Toplu olanları ayırmak da öyledir. Meselâ: İki kişiden her birinin müşterek bir sürüde (101)'er koyunu olsa, mecmuu (202) koyun eder ki, bunların üç tanesini zekât olarak vermek îcâp eder. Fakat açık gözlük eder de zekât memuru gelirken koyunlarını ayırırlarsa, her biri bir koyun vermekle işin içinden çıkarlar. Arada fukaranın hakkından bir koyun yemiş olurlar. Binaenaleyh toplu olanları ayırmak da yasak edilmiştir.
Îbnü'l-Esîr (544—606) : «Bu bâbda işittiğim budur» demektedir. Hattâbî de göyle diyor : «Şâfîi, buradaki hitabın hem zekât toplayan memura hem de mal sahibine olduğunu söylemiş ve: Endişe de ikidir. Bir zekât malı az olacak diye zekât memurunun endişesi; biri de malım azalacak diye mal sahibinin endişesidir. Binaenaleyh bunların ikisine de zekât endişesiyle malın üzerinde toplama ve dağıtma gibi bir tasarruf da bulunmamaları emrolunmuştur; demiştir.»
Malları ortak olanların farkı biribirlerinden müsavat üzere almalarına gelince: Bu mesele de şöyledir: Bir yerde karışık hayvan besliyen iki ortaktan birinin (40), diğerinin (30) sığırı olsa, zekât memuru (40) sığır için üç yaşına girmiş bir dana, (30) sığır için de iki yaşma basmış bir dana alacaktır. Fakat verilen bu hayvanlar üzerinde her iki ortağın şayi' hisseleri vardır. Ve o mal bir kişinin mülkü gibidir. Binaenaleyh üç yaşında danayı veren, arkadaşından onun kıymetinin yedide üçünü alır, iki yaşındaki danayı veren de arkadaşından dananın kıymetinin yedide dördünü alır.
«Müsavat» kaydı, şeriklerin kâr ve zararda ortak olduklarına delâlet eder. Ulemâ : ibaresinde kelimesinin nasıl okunacağı hususunda ihtilâfa düşmüşlerdir. Ekseriyet bu kelimeyi    (mussaddık)    şeklinde   okumuşlardır.   Bu takdirde   aslı olup, tefa'ül babında ism-i faildir. Ve kelimenin te' si sâd'e kalbolunmuş ; sonra iki sad biribirine idğam edilmiştir. Bundan murâd : Mal sahibidir. Ve istisna zekât olarak verüemiyen hayvanların sonuncusu olan tekeye aittir. Yani teke keçileri aşmak için tahsis edilmişse, kıymetli mallardan sayılır. Mal sahibi dilerse, kıymetli malını zekât olarak verebilir. Maamâfîh, istisna zekât olarak verilemiyen hayvanların hepsine ait de olabilir. Ve bu hayvanların kıymetleri ortadan yukarı derecede oldukları vakit mal sahibinin bunlardan her birini verebileceğini ifâde eder.
Bâzıları kelimeyi (musaddık) şeklinde yani şadı, şeddesiz okumuşlardır.. Bu takdire göre mânâsı : Zekât memuru demek olur. Ve fukaranın menfaatini tâyin hususunda içtihad edebileceğine, onun âdeta fukaranın vekili mesabesinde olduğuna delâlet eder. îstisna dahi zekât olamayan hayvanların hepsine aittir.
Bu izahat, koyunlarla keçilerin muhtelif yani kimisi sağlam, kimisi sakat ve keza bâzısı keçi, bâzısı teke olduğuna göredir. Şayet koyunların hepsi sakat, yahut keçilerin hepsi teke olursa, içlerinden birini zekât olarak vermek kâfidir. Yalnız Mâlikîlerden bir rivayete göre, zekât malı olabilecek gibi bir koyun satın alınır da o verilir.
Bu hadîste, koyun, deve, ve gümüşün zekâtları beyân edilmiştir. Sığır ile altının vesâirenin zekâtı ilerde görülecektir.
«Gümüş sadece (190) dirhem olursa ona zekât yoktur» ifâdesinden (191) veya (200)'e varıncaya kadar ondan yukarıki sayılarda zekât vardır zannı hasıl olabilirse de, yersizdir. Çünkü (190) adedi burada yüzden evvelki son ondalık olduğu için zikredilmiştir. Mefhum-u muhalifin maksûd değildir.
Dört yaşında bir deve vermek lâzım iken öylesi bulunmayıp, üç yaşındaki bir yavru verilse, onunla birlikte iki koyun yahut onlar da bulunmazsa yirmi dirhem verilmesi o hayvanların arasındaki farkı doldurmak içindir. Şâir yaşlar arasındaki farkın ne ile ödeneceği ihtilaflıdır.
İmâm-ı Şâfü (150—204)'ye göre fark, dört ile üç yaş arasmdakinin aynıdır. Bâzılarına göre ziyâde veya noksana kıymet biçilir. Buna işaret eden Buhârî hadîsi ileride gelecektir.[513]

623/483- «Muâz ibni Cebel radıyalîahü anJvâen rivayet olunduğuna flöre. Peygamber Sallallahü aleyhi ve seUenı, kendisini Yemen'e göndermiş ve (Yemenlilerden) her oluz sığırda, bir yaşında erkek veya dişi bir dana; her kırkta, iki yaşında bîr dana zekât; ve her akil bâ-llğ (gayri müslim)'den bir dinar veya onun misli muMİr[514] kumaşı (cizye) almasını emretmiştir.»[515]

Bu hadîsi, Beşler rivayet etmişlerdir. Lâfız Ahmed.indir. Onu, Tir-mizî hasen bulmuş, ve vaslı hususundaki ihtilâfa işaret eylemiştir. Ibni Hibban ile Hâkim ise sahîhlemişlerdir.
İmâm-ı Tirmizî (200—279) bu hadîsi tahrîc ettikten sonra, şöy-3e demektedir: «Bâzıları bu hadîsi A'meş[516]'den o da Ebu Vail'den, da Mesruk'd&n işitmiş olarak, Peygamber (S.A.V.)'in Muâz'ı Ye-ıtîgn'e gönderdiğini ve kendisine «şöyle şöyle zekât» almasını emir buyurduğunu rivayet ettiler. En sahihi de budur» yani hadîsin Mesruk ta-rîkiyle Hz. Muâz (R. A.)'dan rivayeti en sahîh bir rivayettir. Tirmizî bu hadîsin mürsel olan rivayetini tercih etmiştir. Çünkü mevsul olan rivayetine itiraz vâkî olmuş ve: «Mesruk Muâz (R. A.)\ görmemiştir» denilmiştir. Maamâfîh bu itiraza cevap verilmiş ve: «Mesruk nesep iıibâriylp Hemdânİ olup, Yemen'lidir. Hz. Muaz'ın Yemen'de bulunduğu sırada o da Yemende idi. Binaenaleyh görüşmüş olmaları mümkündür» denilerek hadîsin muttasıl olduğuna hükmedilmiştir. Cumhur ulemânın re'yi budur. Râvînin kendisinden hadîs rivayet ettiği zatla görüşmesi mes'elesinde TirmizVmn de îmâm-ı Buhârî (194:—256) gibi görüşmenin yüzde yüz tahakkukunu aradığı anlaşılıyor.
Hadîs-i şerîf sığır için zekât vermenin farz olduğuna ve nisabının miktarına delildir ki, bu iki husus ulemâ arasında ittifâkidir. İbni Abdül'-Berr (368—463)  : «Sığırın zekâtı hakkında sünnet nıiktarın Muaz hadîsinde beyân edilmiş miktar olduğuna ve    müttefekım aleyh nisâb bu idiğine ulemâ arasında hilaf yoktur» demiştir.
Hadîste otuzdan aşağısı için zekât olmadığına da delâlet vardır. Burada yalnız Zührî (—124) muhalefet etmiş ve: «deveye kıyâsen her beş baş sığır için bir koyun zekât verilir» demiştir. Fakat nisap kıyasla sabit olamaz. Çünkü ger'î bir miktardır. Bir de:«sığırın otuzdan aşağısına bir şey yoktur.»hadîsi buna muhaliftir.
Bu hadîs, her ne kadar meçhulü'Hsnad da olsa, Muâz hadîsinin mefhûm-u muhalifi onu te'yid etmektedir. Bu sebeple Cumhur ulemâ Zührî'mn re'ymi kabul etmemişlerdir.[517]

624/484- «Amr İbni Şuayb'tan, o da babasından,o da dedpsinden (radıyallahü anhüm) işitmiş olarak rivayet edilmişti. Demiştir ki: Resûlüllah SdllaJlahü aleyhi ve sellem :
— Müslümanların zekâtları su başlarında alınır; buyurdular».[518]

Bu hadîsi, İmâm-ı Ahmed rivayet etmiştir. Ebu Davud'un rivayetinde dahi : «Müslümanların zekâtları evlerinden başka bir yerde alınmaz» buyrulmuştur.
Ebu Dâvud (202—275)'un rivayeti de Amr ibni Şuayb'tandır. Nesâî (215—303) ile Ebu Davud'un yine Hz. Amr ibni Şuayb'dan rivâyet ettikleri bir hadîste :  
«Celeb[519] yok, ceneb[520] yok; zekâtları da yalnız evlerinde alınır» buyurulmustur. Yani zekât olarak ayrılan hayvanlar zekât memurunun ayağına götürülmeyecek; uzaklara memur aramaya gidilmeyecek, bilâkis zekât memuru mal sahibinin ayağına gelecektir. Bu bâbdaki hadîsler hep bu mânâya delâlet etmektedirler. îrnâm-ı Ahmed'in rivayeti yalnız hayvanlara mahsus ise de Ebu Davud'un ki her türlü zekâta âmm ve şâmildir. Yine Ebu Dâvud, Câbir ibni Atîk'den merfu* olarak şu hadîsi tahrîc etmiştir :
«Size efkârlı bir kafile gelecek. Bunlar sîze geldimi, hemen kendilerine hoş-beş edin. Ve diledikleri şeylerle kendilerini başbaşa bırakın. Eğer adalet gösteririerse, kendilerinedir. Zuim ederlerse onun da cezasını kendileri çekerler. Siz onları razı edin. Zîrâ zekâtınızın tamamı onların rızâsı ile olur.»
Bu hadîs dahi, zekât tahsildarlarının mal sahiplerine geleceklerine, tahsildarlar mal sahiplerine zulüm bile etseler mal sahiplerinin onları razı etmeleri lüzumuna delâlet ediyor, tmâm-ı Ahmed İbni Haribel Hz. Enes ibni Mâlik (R. A.)'dan şu hadîsi rivayet eder :
«Enes demiştir kî: Ben-i Temîm kabilesinden bir adam geldi ve: Yâ Resûlâllah : Ben zekâtımı senin memuruna verdiğim vakit, Allah'a ve Resulüne karşı ondan beriyim  değil  mi? dedi. Resûlültah  Sattdltahü aleyhi ve sellem
— Evet, ecri de senindir. Ancak onu değiştiren mes'Uİdur; buyurdular.»
îmâm-ı Müslim (204—261)'in Hz. Câbir (R. A.)1 dan merfû'an tah-, rîc ettiği bir hadîs-i şerifte de; Çölde yaşıyan araplardan bir cemaatın Resûlüllah  (S.A.V.)e gelerek :  «Zekât tahsildarlarından bâzıları bize gelip zulüm ediyorlar» diye şikâyet ettikleri, Hz. Peygamber (S.A.V.)'în onlara:
 «Zekât memurunuzu razı edin.» buyurduğu zikrediliyor. Yalnız Sahîh-i Buhârî'de : 
«Borcundan fazlasını istiyen memura, mal sahibi fazla bir şey vermez» deniliyor. Binaenaleyh bu son hadîste yukarıdakiler arasında muâraza olduğu meydana çıkıyorsa da hadîslerin araları bulunur. Ve : «Fazla istese de, vermek îcâp eden hadîsler, zekât tahsildarının te'vil etmek suretiyle isteğine hamlolunur. Bu suretde tahsildar her ne kadar mal sahibinin nazarında zâlim de olsa, onun istediğini vermekle memurdur. Buhârî'de (fazlayı vermez) denilmesi zekât memurunun hiçbir te'vil yapmadan istediği zamana mahsustur.» denilir.[521]

625/485- «Ebu Hüreyre radtyallahü anft'den rivayet edilmiştir. Demiştir kî: Resûlüllah SdllaUahü aleyhi ve selîem:
— Müslümana kölesi ile atı için zekât yoktur; buyurdular.»[522]

Bu hadîsi, Buhârî rivayet etmiştir.
Müslim'in rivayetinde : «köleden dolayı sadaka-i fıtırdan başka sadaka yoktur» buyrulmuştur.
Müslim'in rivayeti de Ebu Hüreyre (R. A./dandır.
Hadîs-i şerîf, kölelerle atlar için zekât verilmeyeceğine delildir ki, bu bâbda icmâ-î ümmet dahi vardır. Ancak bu icmâ' hizmet için alman kölelerle, binmek için beslenen atlar hakkındadır. Mer'a ile beslenen damızlık atlar için Hanefîlerden îmâm-ı Âzam ve Züfer'e göre zekât Verilir.Delilileri :   
«Mer'a ile beslenen her at için bir dinar, yahut on dirhem verilir»hadîsidir.
Bu hadîsi, Dâre Kutnî (306—385) ile Beyhakî (384—458) tahrîc etmişlerse de zayıf bulmuşlardır. Bâzıları bu hadîs zayıf olduğu için «at'a zekât yoktur» diyen sahih hadîse muâaraza edemez de-mişlerse de mes'ele halife Mervan zamanında mevzubahis edilmiş; Mervan onu halletmek için sahâbe-i kiram ile müşaverede bulunmuştur. Bu müşavere neticesinde Ebu Hüreyre (R.A.) «Bir kimseye kölesi İle ati İçin zekât yoktur» hadîsini rivayet etmiş. Fakat Marvan orada bulunan Zeyd ibni Sabit (R. A.)'a dönerek: «Ne dersin yâ Ebâ Sâ-id?» demiş. Bunun üzerine Hz. Ebu Hüreyre'nin canı sıkılmış ve: «Şaşarım Mervan'a! Ben kendisine Resûliillah (S.A.V.)'in hadîsini rivayet ediyorum. O: ne dersin Yâ Ebu Saîd diyor.» tarzında söylenmiş. Zeyd İse: «Resûlüllah (S.A.V.) doğru söylemiştir. Fakat O, at deyince gazinin atını kasdetmiştir Afi üretmek isfiyen tüccara elbet o at için zekât lâzımdır.» demiş. Mervan : «Ne kadar ne verecek » deyince: «Her at için bir dinar, yahut on dirhem» cevabını vermiştir.   
Zahirîlere göre ticâret için dahi olsa, ata zekât yoktur. Bunlara : «Ticâret malından zekât vermek bilicmâ' farzdır.» diye cevap verilmiştir.[523]

626/486- «Behz b. Hakim[524] radıyallahü anhüma'âan, o da babasından, o da dedesinden işitmiş olarak rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah Sattallahü aleyhi ve sellem :
— Her otlamakla beslenen devenin kırkında, bir adet iki yaşını bitirmiş deve yavrusu verilir, (ortak) Develer, he- sabi kesilerek ayrılmazlar. Kim bu yavruyu sevap kas-diyle verirse ecri kendisinindir. Kim vermezse, biz hem onu, hem de malının bir kısmını Rabbimizin ciddîbir hakkı olarak çatır çatır alırız. Âl-i Muhammed için ondan hiç bir şey helâl değildir» buyurdular.[525]

Bu hadîsi İmâm-ı Ahmed, Ebu Davûd ve Nesâî rivayet etmiş; Hâkim sahîhlemiş; Şafiî ise onunla amel etmeyi sübut bulmasına talik eylemiştir.
Babımızın Enes (R. A./dan rivayet olunan ikinci hadîsinde deve sayısı (36) oldumu tâ kirkbeşe kadar bunların zekâtının bir bint-i lebûn (iki yaşını bitirmiş yavru) olduğunu görmüştük. Aynı hadîsten develer kırk olduğu zaman dahi bir bint-i lebûn verileceğini anlamak pek âlâ mümkündür. Maamâfîh buradaki hadîsin mefhum adedi, onu delil kabul edenlerce bile itibardan sakıttır. Çünkü Enes hadîsi mantûktur.[526] Mantûkun karşısında mefhum'a[527] itibâr yoktur.
İmâm-ı Şafiî (150—204): «Bu hadîsi, ilm-i hadîsin ehli olanlar sabit görüyorlar. Sabit olsa biz de onunla amel ederdik» demişür. îbni Hibban (—354) hadîsimizin râvîsi Behz hakkında : «Çok hatâ eder, eğer bu hadîs olmasaydı, ben kendisini mûtemed ravîler arasına alacaktım. Bu zât, hakkında Allah'a istihare ettiğim   kimselerdendir» diyor.
Hadîs-i şerif, hükümet reisinin zekâtı vermiyenlerden onu zorla alabileceğine delildir. Nitekim bu bâbda Hz. Ebu Bekir ile ashâb-ı kirâm'ın zekât vermiyenlerle mukâtele etmelerine bakarak icmâ' olduğu da rivâyet edilir. Böyle zorla alınan malın zekât yerine geçeceği, sahibinin zekât için niyeti olmasa bile hükümet reisinin niyeti bu bâbda kâfi geleceği, yalnız mal sahibi sevaptan mahrum kalacağı dahi, hadîsin delâlet ettiği ahkâmdandır.
Zekâtını kendi arzusuyla vermiyenden zekâtı cebren alındıktan maada malının bir kısmının da alınması ceza içindir. Maamâfîh bu ziyâdenin mensuh olduğunu iddia edenler bulunduğu gibi, hadîste geçen «şatr» kelimesinin masdar değil, meçhul bir fiil-i mâzî olduğunu söyleyenler de vardır. Bunlardan biri de musannif merhumdur, ve şöyle demektedir: «Behz, hadîsinde mal ile ceza verilebileceğine bir delil yoktur. Zîrâ : rivayeti şm'm zammı ile okunacak meçhul bir fiil-i mâzîdir. Yani o kimsenin malı ikiye, bölünür. Zekât tahsildarı muhayyer bırakılır. O da zekâtım vermediğine bir ceza olsun dîye, zekâtı iki parçanın en iyisinden alır.» «En-Nihaye» de şöyle der: Harbî dedi ki: râvi rivayetin lâfzında hatâ etmiştir. Rivayet Yan', malı İkiye bölünür... ilâh... dır». Fakat bâzılarına göre hadîsin bu rivayeti dahi mal cezasına delâlet etmektedir. Çünkü zekât, malın en iyisinden değil, ortasından alınır. Burada iki parçanın en iyisinden alması, sahibine ceza içindir. Hattâ îmâm-t Nevevl (631— 676): «Bu hadîs mal cezasına delâlet etmez» diyenlere şu yolda cevap vermiştir : «Madem ki zekât tahsildarı muhayyerdir; iki parçanın en iyisinden alacaktır. O halde farz olandan ziyâde aldı demektir. Bu ise, mal cezasıdır». Zaten, «Bu hadîste mal cezası verilebileceğine delîl yoktur» diyen musannif merhum bile aynı dâvayı ispata çalışırken «zekâtını vermediğine bir ceza olsun diye» tâbirini kullanmak suretile bunun zımnen bir mâlî ceza olduğunu itiraf etmiştir. «Âl-i Muhammed için ondan hiçbir şey helâl değildir»'ifâdesi hakkında söz ilerde gelecektir.[528]

627/487- «Ali radıyallahü anh'âen rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüliah SaUaUahü aleyhi ve seUem :
— İki yüz dirhemin olur da üzerinden sene geçerse bunlar için beş dirhem (zekât) vardır. Yirmi dinarın olup da üzerinden sene geçmedikçe (altından) sana hiç birşey vermek lâzım gelmez. Bu miktarda ise, yarım dinar vermek İcâp eder. Artık daha ziyâdesi bu hesaba göredir. Üzerinden sene geçmedikçe hiç bir mala zekât yoktur.» buyurmuşlardır.[529]

Bu hadîsi, Ebu Dâvud rivayet etmiştir. Hadîs, hasendir. Merfu olup olmadığında ihtilâf edilmiştir.
Tirmizî'nin İbni Ömer (R. A./dan tahrîc ettiği bir rivayette : «Bir kimse bir mal elde ederse, üzerinden sene geçmedikçe O mala zekât yoktur» buyrulmuştur. Bu hadîsin mevkuf olması tercih edilmiştir.
Yukardaki Hz. Alî (R. A.) hadîsini îmâm-ı Ahmed ibni Hanbeî ile Nesâî de rivayet etmişlerdir. Hadîs Hz. Ali (R. A./dan iki tarîk ile rivayet olunmuştur. Bunlardan biri Âsim b. Zamre, diğeri El -Eârisû'l-Aver tarîkidir. İmâm-t Buhâri (194—256) bunlar hakkında : «Bence ikisi de sahihtir» der. Ebu Dâvud (202—275) bu hadîsi Eî-Hârisü'l-Aver'den merfu' olarak rivayet etmiştir. Yalnız bu rivâyette Kaydı yoktur. Bu kayıt için Ebu Dâvud «Bunu Ali mi söylüyor; yoksa Peygamber (S.A.V.)'e mi ref ediyor;bilmiyorum» demektedir. Yine bu rivayette : kaydı da vardır. Böylece Ebu Dâvud bu hadîsin bütününün merfu' olup olmadığında ihtilâf bulunduğunu ifâde etmiştir. Musannif dahi «Et-Telhis* de onun malûl olduğuna tenbih etmiş ve illetini de göstermiştir. Lâkin Dâre Kutnî (306—385) hadîs'in son. cümlesini İbnî Ömer (R.A.)'âan merfu' olarak tahrîc etmiştir ki; lâfzı şudur :   «Üze rinden sene geçmedikçe bir kimsenin malında zekât yoktur.» Yine Dâre Kııtni, Hz. Âîşe (R. Anha)'dsn. merfu' olarak şu rivayeti tahrîc etmiştir:
«Üzerinden sene geçmedikçe malda zekât yoktur.» Aynı hadîsin Hz. Âİşe (R. Anha)'dajı başka tarîkleri de yardır.
Hadîs-i şerîf gümüşün nisabının ikiyüz dirhem, altının ise yirmi dinar olduğuna delildir. Bu cihet ittifakı ise de ulemâ dirhemin miktarında ihtilâf etmişlerdir. Çünkü Hz. Rcsûlüllah (S.A.V.) devrinde üç çeşit dirhem kullanılmıştır. Bunlardan birinci nevî : On dirhem; on miskal ağırlığında olanıdır. Yani bir dirhem bir miskal ağırlığındadır. İkinci nevî: On mirhemi altı miskal ağırlığında olandır. Üçüncü nevî: On dirhemi beş miskal ağırlığındadır. Miskal ise: Hicaz Örfüne göre yirmi kırat ağırlığındaki tartıdır. Bir kırat beş arpa tanesi ağırlığı olduğuna göre, bir miskal yüz arpa ağırlığıdır. [530]
Görülüyor İd birinci nevi dirhemle, üçüncü nevi arasında yarı yarıya fark vardır. Bu sebebledir ki: Hz. Ömer (R. A.) haraç denilen arazi vergisini birinci nev'i dirhem üzerinden almak isteyince mükellefler bunu ağır bularak hafifletilmesini rica etmişlerdi. Hz. Ömer (R. A.) da zamanının hesap âlimlerini toplayarak bu dirhem işini yoluna koydu. Ve üç nev'i miskal adedini toplatarak üçe bölünce yedi miskal ağırlığındaki on dirhemlik meydana geldi. Artık o gün bugün yalnız bu dirheme itibar olundu. Vezin itibarıyla dinar ile miskal arasında fark yoktur. îkisİ de yüz arpa ağırlığı tartılardır. Ve biribirinin müteradifidirler. Ancak Kemal ibni Hümam «Fethü'l-Kadîr-» de[531] miskal için ölçülen miktar demiş, dinarın ise aynı miktardaki altın olduğunu beyân etmiştir.
Semerkand ulemâsına göre, miskal 96 arpa ağırlığında gelirse de îtibar Hicaz'ın miskaîinedir. «Bugünün tartıları ile : Bir dirhem = 3,207 gram; miskal = 4,81 gram; Kırat = 0,2004 gram; batman = 7,697 kilo gram; okka = 1,282 kilogramdır.
Uzunluk ölçülerinden : Merhale = 45480 metre; fersah = 5685 metre; kulaç = 1,89 metre; arşın = 0,68 metre; endaze = 0,65 metredir».
Hadîs-i şerîf 200 dirhem gümüşün zekâtını, onda birin dörtte biri olarak göstermektedir ki, icmâ' da budur. «Artık daha ziyâdesi bu hesaba göredir» ifâdesinden maksad: Ziyâdenin de onda birinin, dörtte biri zekât olarak alınır demektir. Nitekim Hanefîlerden I mâ m ey n denilen Ebu Yusuf'la, Muhammedi'm, ve mezhep imamlarından Şafiî'nin kavli bu olduğu gibi, Hz. Ali ile İbni Ömer (R. Anhüm') ün mezhebi de budur. Bu zevat, ilerde gelecek Câbir (R. A.) hadîsindeki:
 «Beş okiyyeden daha az gü-müş için zekât yoktur» ifâdesini herhalde yalnız bu miktar bulumursa mânâsına almışîardrr. Yoksa yanında altun veya gümüşten nisap miktarı bulunursa, bunun da ona katılacağında müttefiktir-ler.
Hadîsin, «yirmi dinarın olup da, üzerinden sene geçme-di'îca (altından dofeyı) sana bir şey vermek lâzım gelmez.» cümlesi, altunun nisabını bildirmektedir. Eu miktar al t una yarım dinar zekât verileceğine göre hesap yine onda birinin dörtte biri demektir. Bu hadîs, madrup paralarla, külçe halinde bulunan altun ve gümüşlerin hepsine ânım ve şâmildir. Dâre Kutnî (306—385)'nin Ebu Saîd (R.A.)'dan tahrîc ettiği bir hadîste şöyle buyruluyor  :
okiyyeyi bulmadıkça gümüşlere zekât helâl değildir.» Yine Dâre Kutnî Hz. Câbir (R. A./dan   merfu'   olarak   şu   hadîsi tahrîc etmiştir :
«Gümüşün beş okiyyeden azında zekât yoktur.»
Altun hakkında ise, yalnız sadedinde bulunduğumuz Hz. Ali (R. A.) hadîsi vardır. Bu hususta îmâm-ı Şafiî (150—204) şöyle demiştir: «Resûliiflah Sallallahü aleyhi ve seîlem, gümüş için bir zekât takdir buyurmuş; bunun üzerine müslümanlar altundan da zekât almaya başlamışlardır. Bu, ya bize ulaşmıyan bir haberle, yahut kıyasla olmuştur.» İbni AbdiVl-Berr (368—463): «Altun hakkında haber-i vâhid rivayet eden mutemet râviler tarafından Peygamber (S.A.V.J'den hiç bir şey naklolunnaamıştir» demiş ve Ebu Dâvud {202—275) ile Dâre KutnVnin tahrîc ettikleri buradaki hadîsi zikretmiştir. Lâkin:
[532]Altün ile gümüşü biriktirerek onları Allah yolunda harcamayanlar.»
âyet-i kerîmesi altında da Allah'ın hakkı yani zekât olduğuna tenbîh buyurduğu gibi, Buharı (194—256), Ebu Dâvud, İbnii'l-Münzir, İlmi Ebi Hatim (247—327) ve İbni Merduyc'nm Hz. Ebu Hüreyre (R. A.) dan tahrîc ettikleri şu hadîs de altından zekât verileceğine delâlet eder :   
Peygamber (S.A.V.) :
— Haklarını ödemediği altunla gümüşü olan hiç bir kimse yoktur ki, bu mallar kıyamet gününde tabaklar haline getirilerek o kimse dağlanmasın; buyurdular». Bittâbî altun ve gümüşün hakkı zekâtı demektir. Bu bâbda daha birçok hadîsler vardır. Bunlar birbirlerini takviye ederler.
Bâzılarına göre zekât, farz olabilmek için altunla gümüşün halis olmaları şart ise de muteber olan kavle göre, karışık olan altunla gümüşte hüküm eksere göredir. Meselâ : Bakır ile karışık altunun bakırı daha çoksa, o maden bakır hükmünde; altunu daha çoksa altun hükmündedir. Başka mâdenle karışık bulunan altın ve gümüş o mâdene müsavi olursa mes'ele ihtilaflıdır.
Bâzılarına göre ihtiyaten zekât vermek îcâp eder. Diğer bazılarınca zekât îâzım değildir. Hattâ «bu takdirde (2,5) dirhem zekât verilir.» diyenler bile olmuştur.
Hububata gelince : Beş vesk'ten[533] fazlasına zekât lâzım geldiğine İcmâ'-ı ümmet vâki olduğunu İmâm-% Nevevî (630—676) «.Müslim» şerhinde beyân etmiştir. İlerde gelecek Ebu Saîd hadîsi beş veskten az olan hurma ve hububata zekât olmadığım ifâde ederse de, bu hadîs te'vil edilmiş ve : «Bu az miktarda yalnız başına olursa zekât yoktur; beş vesk'e munzam olursa vardır» denilmiştir ki, bu te'vil de altın ve gümüş hakkındaki Hz. Alî ile İbni Ömer (R. Anhüm)'ün mezhebini takviye eder.
Hadîs-i şerîf üzerinden sene geçmedikçe mala zekât olmadığına da delâlet ediyor ki, cumhur ulemâ'mn kavli de budur. Ashâb-ı kirâm'dan ve tabiîn hazâratmdan bâzıları ile Dâvud-u Zahiri*ye göre sene geçmek şart değildir. Bunlar «Hâlis gümüşte onda birin dörtte birini vermek lâzımdır» hadîsinin mutlak olmasıyla istidlal ederlerse de kendilerine : «Bu hadîs sadedinde bulunduğumuz hadîsle mukayyettir» diye cevap verilmiştir.
Vâkıâ Tirmizî'nin merfu' olarak rivayet ettiği, kısım hakkında : «Mevkuf olması müraccahtir» denilmişse de, bu bâbda içtihada mesağ olmadığından, rivayet yine de merfu' hükmündedir.
Hulefâ-î Râşîdîn hazâratmdan rivayet edilen sahîh eserler dahi bunu te'yid etmektedir. Binaenaleyh bir malın üzerinden sene geçti mi, efdâl olan hemen zekâtını vermektir. Filvaki lmâm-ı Şafiî ile Buhârî Hz. Âişe (R. Anha)'da.n merfu' olarak şu hadîsi tahrîc etmişlerdir : JÂI   V|[M   VU "lî'oLlI   oülili   » «Eğer bir mala sadaka karışırsa, onu helak eder.»
Bu hadîs hakkında İbni Teymiyye (661—728) «El- Münteka» adlı eserinde: «Bununla zekâtın ayn'a (eşyaya) taallûk ettiğine kail olanlar istidlal etmişlerdir» demektedir.[534]

629/488- «Alî radıyatlahü anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: — Koşulan sığırlara zekât yoktur.»[535]

Bu hadîsi, Ebu Dâvud ile Dâre Kutnî rivayet etmişlerdir. Müreccah olan bunun dahi mevkuf olmasıdır.
Beyhakî (384—458) : «Bu hadîsi Nüfeylî Züheyr'den. merfu' veya mevkuf olduğu şüpheli olarak rivayet etmiş» demişse de, musannif aynı hadîsi şu lâfızlarla rivayet etmiştir:
«Koşulan sığırlar için bir şey yoktur.»
Yine bu hadîsi Musannif kitabımızdaki lafzıyla İbnî Abbas (R.A.) dan rivayet etmiş ve onu Dâre Kutnî'nin tahrîc ettiğini söylemiştir. Fakat bu rivayetinde metruk bir râvî vardır. Dâre Kutnî (306—385) onu Hz. AIİ ve Câbir (R. Anhüma)'da.n da rivayet etmiştir.Yalnız lâfzı şöyledir : «Çift süren sığrrlar İçin sadaka yoktur.»   Beyhakî bunun isnadını zayıf bulmuştur.
Hadîs-i şerîf, koşulan sığırlar için zekât verilmiyeceğine delîldir. Hadîsin zahiri mutlak olduğundan, mer'ada otlamakla geçinen sığırlarla, evde yem ve a'Iâf ile beslenenlerin hepsine şâmil görünüyorsa da, koyun ve develerin yalnız otlamakla beslenenlerinden zekât alınacağı hadîslerde beyân olunmuş; sığırların hükmü de onlara kıyasla anlaşılmıştır.[536]

630/489- «Amr ibnî Şuayb'dan, o da babasından, o da dedesi Abdullah îbnî Amr'dan (radıyattahü anhüm) işittiğine göre Resûlüllah SaTlaUahü aleyhi ve sellem :
— Her kim malı olan bîr yetime velî olursa, onun için ticâret yapsın. O malı sadakanın yemesine meydan Vermesin;  buyurdular.»[537]

Bu hadîsi, Ttrmizî ile Dâre Kufnî rivayet etmişlerdir. îsnadı zayıftır. Hadîsin Şafiî nezdinde mürsel bir şahidi de vardır.
isnadının zayıf olmasına sebep : Tirmizî'nm rivayetinde râviler arasında El - Müsrnna b. Es'Sabbah'm, Dâre KutnVnm rivayetinde de, Mündel b. Ali'nin bulunmasıdır. Bu zâtların ikisi de zayıfdjr. Bundan maada Dâre Kutnı'nin rivayetinde El-Azremî de vardır ki, metruktür. Ancak Amr hadîsi'nin mürsel olan, bir şahidini    îmâm-
Şafiî (150—204) rivayet etmiştir. Bu hadîsin lâfzı şudur:
«Yetimlerin maMan hakkında onları zekâtın yememesini isteyin.»
Bu hadîsi, Hz. Şafiî, îbni Güreye rivayetinden mürsel olarak tahrîc etmiş ve onu te'kid eylemiştir. Zîrâ mutlak surette zekâtı icâp eden hadîsler sahîh olup, âmdırlar. Amr ibni Şuayb hadîsinin bir misli de Hz. Enes, ibni Ömer ve Ali (R. A ./dan mevkuf olarak rivayet olunmuşdur.
Dâre Kutnî Ebu Râfî' (R. A./dan şu hadîsi tahrîc etmiştir : «Demiştir ki : Ebu Râfi' oğullarının Hz. Ali nezdinde malları vardı. Ali bu malları kendilerine verdiği zaman, onları azalmış buldular. Bir de onları zekâtları ile beraber hesap edince baktılar kî mallar tamdır. Bunun üzerine Ali'ye geldiler. A'i onlara : «Sîz benim yanımda zekâtını vermiyeceğîm mal olacağını mı  zannederdiniz? dedi.»
lmâm-ı Mâlik (93—179)'in «El-Muvatta?, da Hz. Âişe (R.Anha) dan tahrîc ettiği bir hadîste, Hz. Âişe (R. Anfta/nın baktığı yetimlerin zekâtlarını verirdiği zikredilmektedir. Bütün bu hadîsler sabinin malından zekât verileceğini gösteriyor. Yalnız sabi henüz malından tasarruf edemediği için, zekâtım onun malından velisi verir. Cumhur ulemâ'nın re'yi budur.
İbni Mes'ûd (R.A.)'(lan bir rivayete göre, sabinin çocukluk zamanındaki zekâtını kendisi, âkil baliğ olduktan sonra verir. İbnî Abbas (B. A.) ile ulemâdan bâzılarına göre, sabinin malından yalnız öşür verilir. Şâir zekâtlar verilmez. Hanefîlere göre de sabinin malından zekât vez'ilmez. Yalnız mehr ve nafaka gibi kul hakları ile öşür ve sadaka-i fıtr verilir. Çünkü bunlarda nafaka mânâsı vardır. Bu sebeple kul hakkı hükmündedirler .Zekât ise mahz-ı ibâdettir. Sabilerle deliler böyle hâlis ibâdetlerle mükellef değillerdir.[538]

631/490- «Abdullah ibni Ebi Evfâ radıyallahit anhüma'âan rivayet edilmiştir. DemişîîrJti: Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem, kendisine bir kavm zekâtlarını getirdiği zaman :
— Allah'ım bunlara salât eyle; derdi.»[539]

Hadîs, müttefekun aleyh'dir.
Resû!-ü Ekrem (S.A.V.) efendimiz bu duayı Teâlâ hazretlerinin :
«Onlarm  mallarından. kendilerini temiz pak edeceğin bir sadaka al[540]...» âyet-i kerîmesine imtisâlen yapmıştır. Zîrâ bu âyet-i kerîmenin devamında «onlara salât da eyle» buyruluyor.
Hz. Fahr-i Kâinat (S.A.V.) de emri aynı lâfızla îfa etmiş ve:  «Yâ Râb, fülân oğullarına salât eyle» demiştir. Bâzı rivayetlerde onlara bereket duasında bulunduğu zikrolunur. Nitekim Nesâî'nin tahrîc ettiği bir hadîste, ResûlülJah  (S.A.V.)'in zekâtını gönderen bir adam hakkında: «Yâ Rabbi buna ve ehline bereket ver» buyurduğu zikrolunuyor. Zahirilerden bâzıları bunun îmâmü'I-Müslîmine vacip olduğuna kaildirler. Onlar vücûbu âyetten çıkarmak isterlerse de kendilerine cevaben: «vacip olsa, Hz. Peygamber (S.A.V.) onu zekât tahsildarlarına öğretirdi. Öğrettiği nakl ve rivayet edilmediğine göre, buradaki emir Resûlüllah (S.A.V.)'e mahsus olduğuna hamledilir» denilir. Bu hadîsle bâzıları Peygamberlerden başkasına da Salât-ü selâm edilebileceğine de istidlal ederler. Fakat tmâm-ı Mâlik bunu mekruh addetmiştir. Hattâbî (319—388) der ki: «Salât, aslen duâ demektir. Ancak kendisine duâ edilen şahsa göre değişir. Meselâ: Peygamber (S.A.V.)'in ümmetine salâtı, onlara afv-ı mağfiret duâ etmesidir. Ümmetinin ona salâtı, onun Allahü Zülcelâl'e daha yakın olmasına duadır. Binaenaleyh başkasına bu duayı yapmak lâyık değildir».[541]

632/491- «Ali   radıydllahü anhJden  rivayet edildiğine göre, Abbas radıyaUahü anh, Peygamber Sallallahü aleyhi ve sellem'e, zekâtını farz olmazdan önce verip veremîyeceğini sormuş; Resûlüllah Saîlalldhü aleyhi ve seîlem, kendisine bu hususta ruhsat vermiştir.»[542]

Bu hadîsi Tirmîzî ile Hâkim rivayet etmişlerdir.
Aynı hadîsi, Eshâb-i Sünen, lmâm-ı Ahmed ibni Haribel ve Bey-haki de rivayet etmişlerdir, lmâm-ı Tirmizi (200—279) : «Bu bâbda İbni Abbas'dan da rivayet vardır.» dedikten sonra şu malûmatı veriyor: «Ehî-i ilim zekât farz olmazdan Önce verilebilir mi, verilemez mi meselesinde ihtilâf etmişlerdir. Ulemâdan bâzıları verilemiyeceğine kaildirler ki, Süfyan'm mezhebi budur. Ekser ulemâ ise: zekâtı farz olmazdan önce vermek caizdir; derler.»
Beyhdfâ diyor ki : «Şafiî : Peygamber (S.A.V.)'in farz olmazdan önce Abbas'm zekâtını ödünç olarak aldığı rivayet olunuyor. Fakat bu, sâbitmi'dir, değil mi'dir, bilmiyorum; dedi». Yine BeyhaM ŞâfiVnia bu sözü ile Hz. Ali (R. A.) hadîsini kasdettiğini söylüyor. BuhtûrVma. Hz. Ali (R. A J'dan tahrîc ettiği şu hadîs de babımızın hadîsini takviye etmektedir :   
Resûlüllah SallaUahü aleyhi ve seUem ;
— Gerçekten ihtiyacımız oldu da, Abbas'dan iki senenin zekâtını peşin aldık; buyurdular». Bu hadîsin râvileri sıkadır. Yalnız münkatı'dır.
Hadîs-i şerif çeşitli tarîklerden muhtelif lâfızlarla rivayet olunmuştur. Bunların hepsi Peygamber (S.A.V.)'in Abbas (R.A.)'dan iki senelik zekâtını peşinen aldığına delâlet ederler. Yalnız bunu zekât olarak mı, peşin aldı, yoksa ödünç mü aldı? Bu bâbda rivayetler muhteliftir. İhtimal her ikisi de birden vâki olmuştur.
Bu hadîs, zekâtı farz olmadan vermenin caiz olduğuna delildir. Ve ekser ulemânın kavli de budur. Lâkin bunu yalnız mal sahibine mahsus görüyorlar. Vasi, veya velînin peşin zekât vermeye hakkı yoktur.
îmâm-ı Mâlik (93—179) farz olmazdan Önce mutlak surette zekât verilemiyecegine kaildir. Verilemez diyenlerin delîli  :
«Sene geçmedikçe zekât yoktur» hadîsidir. Nitekim şimdiye kadar görülen hadîsler de aynı mânâya delâlet ederler. Verilemez diyenlere cevaben : «Evet üzerinden sene geçmedikçe bir malda zekât farz olmaz. Fakat bu onun peşinen verilmesine mâni değildir» denilmiştir. Bu zevat zekâtı namaza kıyas ederek: «Vaktinden evvel bir namazı kılmak nasıl caiz değilse, vakti gelmeden zekâtı vermek de öyledir.» demişlerse de buna da : «Nassm karşısında kıyasa îtibâr yoktur» diye cevap verilmiştir.[543]

633/492- «Câbîr radıyallahü anh'âen Resûlüllah SaUaUahü aleyhi ve seTtem'den işitmiş olarak rivayet edilmiştir kî. Peygamber SalUü-Jahü aleyhi ve seJlem :
— Gümüşün beş okiyyeden aşağısında zekât yokturv Devenin beş baştan aşağısına zekât yoktur. Yemişin de beş veskden aşağısında zekât yoktur; buyurmuşlardır.»[544]

Bu hadîsi, Müslim rivayet etmiştir. Müslim'in Ebu Saîd (R. A.)'âan olan rivayetinde : «Hurma ile hububatın beş veskden aşağısında zekât yoktur» buyrulmuştur. Ebu Saîd hadîsinin aslı müt-tefekun aleyh'dir.
Bu hadîs-i şerîf şimdiye kadar mefhum adet şeklinde görülen bâzı nisabları mantûka çevirmektir. Zâten devenin nisabının beş, gümüşün ikiyüz dirhem olduğunu yukarıda görmüştük. İkiyüz dirhem, beş-okiyye demektir. Yenilen şeylerin nisabı hakkında mantûk olarak bir şey geçmemiştir. Hüküm buradaki mefhum adetten anlaşılıyor. Zîrâ «beş veskden daha aşağısında zekât yoktur» buyrulduğuna göre beş veskde zekât olacağı mefhum nefîden anlaşılıyor. Hurma hakkında ise mefhum veya mantûk hiç bir şey geçmemiştir. îşte buradaki Ebu Saîd hadîsinden onun da hükmü anlaşılıyor.
Evsâk : Vesk'in cem'idir. Bir. vesk : 60 sa'dır. Bir sa' da dört müd'dür. Şu halde beş vesk : Ügyüz sa' eder. Müd hakkında Davudi şöyle diyor : «Bunun değişmiyen ölçüsü, avuçları pek büyük veya pek küçük olmayan bir adam avucuyla dört avuçtur». «Kâmusiy sahibi bu sözü hikâye ettikten sonra : «Ben bunu tecrübe ettim ve sahîh buldum» diyor.
Hadîs-i şerîf, gümüş, deve, hurma ve meyvalar beyân edilen miktarı bulmadıkça Allah'dan kullarına bir lütf-ü kerem ve bir tahfif olmak üzere onlardan zekât alınmayacağına delildir. Gümüş ile deve hakkında mes'ele ittif âkîdir.
Meyvalar hakkında ise aşağıdaki hadîsin muarazası sebebi ile ihtilâf olunmuştur.[545]

635/493- «Salim b. Abdullah'tan,[546]  o da babası (İbnî Ömer) radıyallahii anhüma'dan, o da Peygamber Sallallahü aleyhi ve sellem'den işitmiş olarak rivayet edilmiştir ki; Peygamber Sallallahü aleyhi ve sellem :
— Semânın ve derelerin suladığı yahut kökleri suyu bulan (mahsulât) da öşür vardır. Âletlerle sulananlarda öşrün yarısı vardır; buyurmuşlardır.»[547]

Ebu Davud'un (yine Sâlim'den) rivayetinde : «Kökleri suyu bulan» yerine «kökleri ile suyu emen hurmada öşür; hayvanla veya başka bir âletle sulananlarda öşrün yarısı vardır» buyrulmuştur.
Hattâ (319—388)'nin beyânına göre damarları ve kökleri ile suyu içen nebattır. Kökleri suyu bulduğu için böyle yeryüzüne yakın su üzerine dikilen nebatlara bu isim verilmiştir.
Öşür : Onda bir demektir. Araziden çıkan mahsulün zekâtı budur.
Nadh : Aslında suyu serpmektir. Burada mecazen suyu serpmeye âlet ve vasıta olan deve, sığır ve insana ıtlak olunmuştur.
Ba'l yahut beul : Sulanmadan yetişen hurma, ağaç vesâir nebatlar yahut sadece semadan yağan sularla ıslanan hurmalardır.
Sevânî : Saniyenin cem'idir. Su taşıyan hayvan ve insanlardır. Nadh'ın müteradifi ise de burada nadh bu kelimenin üzerine atfedildiğine göre aralarında mânâca fark yar demektir. Ve sevâni'den murâd: Hayvanlardır nadh ise dolap vesaire gihi âletler veya insanlardır. Fakat bunların hepsinden maksad : Sulanması emek ve meşakkat istiyen nebatattır.
Hadîs-i şerif emek vererek sulanan nebatlar ile yağmur tarafından sulananların hüküm itibariyle birbirinden farklı olduğuna delildir. Bunun hikmeti meydandadır. Yani emek karşılığı olmak üzere Cenâb-ı Hak kullarına lütuf ve inayette bulunmuş ve bunlardan alınacak zekâtı emeksizce büyüyen nebatlardan alınanın yarısına indirmiştir. Yerden çıkan mahsulün azına ve çoğuna zekât îcâp edeceği de bu hadîsin delâlet ettiği hükümler cümlesindendir. Hadîsimiz yukarda geçen Câbir ve Ebu Saîd (R. A.) hadîslerine muarızdır. Bu sebeple ulemâ hüküm hususunda ihtilâf etmişlerdir. Cumhur ulemâ'ya göre Câbîr ve Ebu Saîd hadîsleri bunu tahsis etmişlerdir.
Binaenaleyh mahsul beş vesk olmadıkça ona zekât, yoktur. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe (80—150) ile diğer bâzı ulemâya göre hadîsler arasında tahsis yoktur. Bilâkis hadîsin umûmu ile amel olunur ve yerden çıkan mahsulün azma da çoğuna da zekât vermek îcâp eder.
«Sübülü's-Selâm» sahibi Sananı burada îmâm-ı Âzam'ı haksız bularak şu mütâlâayı serdediyor : Diyor ki : «Hak birinci kavle zâhip olanlarladır. Çünkü Evsak hadîsi sahih bir hadîs olup. zekâtın ne miktarda farz olacağını beyân için vârid olmuştur. Nitekim 200 dirhem hadîsi de aynı mânâ için vâriddir. Halbuki «gümüşte onda birin dörtte biri vardır» buyrulmuştur. Gümüşün azında da çoğunda da zekât vardır diyen bulunmamıştır. Hilaf yukarda gördüğümüz vecihle ancak gümüş az olup da nisab miktarını bulursa zekât lâzım olup olmadığı hususun-dadır. Çünkü «gümüşte onda birin dörtte biri vardır» hadîsi ancak bu cinste zekât farz olduğunu beyân için varid olmuştur. Fakat ne miktar olursa zekât îcâp edeceği 200 dirhem hadîsinin beyânına havale edilmiştir. Buradaki «semânın suladığı şeylerde Öşür vardır» hadîsi de öyledir. Yani bu cinste Öşür vermek îcâp eder demektir. Ne miktarda îcâp edeceği ise (Evsak) hadîsine havale edilir. Hadîsteki «beş vesktan aşağısında zekât yoktur» kaydı bunu daha da îzah ediyor. Sanki bu kayıt yalnız «semânın suladığı şeylerde onda birin dörtte biri vardır» hadîsini umumu tevehhüm olunmasın diye vârid olmuştur. Sonra âmm ile hass tearuz    ederlerse burada olduğu gibi tarih bilinmediği takdirde hass ile amel edilir. Zira usulü fıkıh'daki akvalin en güzeli budur...» SanânVrân sözü burada sona erdi.
Mevzuu bahs mes'elede îmâm-ı Ebu Yusuf (113—182) ilo îmâm-ı Muhammed (135—189) de Cumhur ulemâ tarafınrladırlar. Bunlar taarruz karşısında hâss ile amel etmişler. îmâm-ı Âzam isp âmm ile amel etmiştir. Fakat unutmamalı ki, bu mes'elede de ihtiyat îmâm-ı Âzava. tarafındadır.[548]

636/494- «Ebu Musa el-Eş'ârî ile Muaz radıyallahü anhüma'dan rivayet olunduğuna göre Peygamber Sallollahü aleyhi ve seUem kendilerine :
— Sadakayı şu dört sınıftan : Buğday, arpa, kuru üzüm ve hurmadan başka bir şeyden almayın; buyurmuşlardır.»[549]

Bu hadîsi, Taberânî ve Hâkim rivayet etmişlerdir. Dâre Kufnî'nin Muaz (R. A.)'Ğan rivayetinde Muaz : «Acur, karpuz, nar ve kamışa gelince bunları ResûlüIIah (S.A.V.) afv buyurdu» demiştir.
Hadîsin isnadı zayıftır.
Yukardaki talimatı Hz. Peygamber (S.A.V.) Ebu Musa ile Muar (R. Anhüm) hazarâtını Yemen'e muallim olarak gönderdiği vakit vermiştir.
Bu hadîsi, Dâre Kutnî (306—385) de rivayet etmiştir. Beyhâkî (384—458): «Bunun râvileri sıkadır; hadîs muttasıldır.» der. Taberânî (260—360) Musa b. Talha tarikiyle Hz. Ömer (R. A./dan: «ResûlüIIah Salîallahü aleyhi ve seTlem : Zekâtı ancak şu dört şeyde mes-nûn kılmıştır» diyerek o dört şeyi saydığını rivayet ediyor. Onun için Ebu Zer'a (—264)  : «bu hadîs mürseldir» demektedir.
Hadîsimiz yenilen şeylerin yalnız bu dördünde zekât olduğuna sairlerinde olmadığına delildir. Ulemâdan Hasan-ı Basri (21—110) * Sevrî (97—161) Şa'bî (26—104), îbni Şîrîn (—110) ve bir rivayette îmâm-ı Ahmed ibni Hanbel (164—241) hazarâtmın mezhebi budur. Bunlara göre mısır ve sâirede de zekât yoktur. Bu bâbda birde Amr ibni Şuayb hadîsi vardır ki, onda bu dört şeyden maada ibni Mâce nin rivayetinde mısır da zikredilmiştir. Fakat Dâre Kutnî'nın rivayetinde mısır kaydı yoktur.
Musanmf bu Amr hadîsi hakkında : «Bu hadîs hiçtir» demiştir. Bu bâbda bir takım mürsel hadîsler de vardır. Bunlarda mısır kaydı vardır. Onun için Beyhakî : «Bu hadîsler birbirini takviye ediyor» demiştir. Maamâfîh mezkûr hadîsler herhalde kitabımız hadîsine muaraza edecek kuvvette olmadığından, îmâm-ı Şafiî (150—204) mısır'ı kıyas yolu ile zikri geçen dört şeye katmıştır. îmâm-ı TirmU zî (200—279) : «Bu bâbda yani sebzeler babında Peygamber (S.A.V.) den hiç bir şey sahîh olmuyor» demiştir.
Muhakkikîn-i   ulemâdan   Ebu Bekir ibnü'l-Arabî (468—543)  :
[550]» «Hasad zamanı onun hakkını verin» âyet-i kerîmesini tefsir ederken şöyle diyor : «Filhakika bu âyet-i kerîme Allah'ın zikrettiği şeylerde zekâtın vacip olduğunu ifâde etmektedir. Ulemâ bu hususta gerek eskiden, gerekse şimdi birbirine mübâyin ihtilâflar halindedir. Meselâ: îmâm-ı Mâlik'in: zekât yalnız azık olacak şeylerdedir; dediği rivayet olunur. Bundan ba§ka kavli yoktur. Şafiî'nin kavli de budur.
Ebu Hanîfe : «Yerden biten ve azık; yemiş, sebze olarak yenilen her şeyde zekât vardır» demiştir ki, yalnız meyvalar hakkında Ab-dülmelik İbnü'l-Mâcişun'un mezhebi de budur. îmâm-ı Ahmed'in müteaddit kavilleri vardır. Bunların içinde en zahir olanı ölçülen şeylerde Ebu Hanîfe'nin kavli gibidir.
Ebu Hanîfe bu âyeti kendisine ayna ittihâz etmiş ve hakkı görerek: «Allah yenilen her şeyde -azık olsun olmasın- zekâtı vacip kılmıştır[551].» demiştir.«Semânın suladığı her şeyde öşür vardır» hadîs-i şerifinin umumu dahi EbuHanî-fe'nin delîllerindendir.. Bundan yalnız odun ve koru ot gibi şeyler müstesnadır ki, bunlar da hadîs ve kıyas ile beyân olunmuşlardır: «Ebu Musa ile Muâz hadîsinin beyân ettiği dört sınıftan başka hiç bir şeyde zekât yoktur.» diyenler, hadîsteki inhisarı hiç bir umum ve kıyasın bozamayacağına kaildirler. «El-Menâr» nam eserde şöyle deniliyor : «Bu dört sınıftan geriye kalan şeyler alıp almama hususunda ihtiyat yeridir. Kavî olan vech dörtten maadasından zekât alınmamaktır.» San'ânî de aynı fikirdedir: ve «Beraet-i zimmet asıldır» kaidesi mucibince hareketi muvafık görmektedir.
Dâre Kutnî'nm Hz. Muaz'dan rivayet ettiği hadîsin isnad itibarıyla zayıf olması, râvileri arasında Muhammed ibni Abdullah el-AzramV-nin bulunduğundandır. Bu cihet Bülûğ'ül-Î.lerâm haşiyesinde töyle mukayyet ise de Dâre Kutnî'deki hadîs, Amr ibni Şuayb'öazı, o da babasından, o da dedesinden işitmiş olarak rivayet olunmaktadır.
Ceddi şöyle demiştir : «Abdullah İbni Am.-'a Toprağın ye*iştirdiğî bakla, acur, ve hıyar gibî şeyler soruldu. O da: bakliyatta zekât yoktur; dedi.» İşte Muhammed ibni Abdullah El-Azramî'nin rivayeti budur. Hz. Muaz'm kitabımızdaki rivayeti için ise Musannif merhum : «Bu rivayette zaaf ve inkıta vardır.» diyor. Ancak bunun mânâsını ilk
hadîsin dört sınıf hakkındaki hasr ve kasrı ifâde ettiği gibi :
«Sebzeler de sadaka yoktur» hadîsi de anlatmaktadır. Sebze hadîsini   Dâre Kutnî Musa b. Talhâ ile Muâz (R. A.) 'tarîkinden nıerfu' olarak tahrîc etmiştir.
tmâm-ı Tirmizî, İsa b. Talha tarikiyle    Hz. Muaz (R. A./dan şu hadîsi tahrîc etmiştir :
Hz- Muâz Peygamber SaUah lahü aleyhi ve sellem'e mektup yazarak sebzeler -kî bakliyattır- hakkındaki hükmü sordu. Resûlüllah (S.A.V.) : Onlara bir şey yoktur; buyurdular.» Tirmizî «Bu hadîsin isnadı sahih değildir. Bu bâbda hiç bir şey sahih olmuyor. Bu ancak Musa b. Talhâ tarikiyle Peygamber Sallallahil aleyhi ve sellem'den mürsel olarak rivayet olunuyor» demişse de Tirm.hi : Musa b. Talhâ âdil bir tabiîdir. Binâenaleyh mürselleri kabul edenler onun irsalini de kabul etmelidir. Sonra bu hadîs Hz. Ali ve Ömer (R. Anhümayda,n mevkuf olarak sabit olmuştur, ve merfu' hükmündedir» diyerek itiraz olunmuştur. Hazrâvât : Kile ile ölçülmeyen ve azık olmayan şeyler, yani sebzelerdir.[552]

638/495- «Sehl ibni Ebî Hamse[553] radıyattahü anh'öen rivayet edilmiştir. Demiştir ki :  Bize Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem :
— Hurmayı tahmin ettiniz mi hemen alın ve üçte birini sahibine bırakın. Eğer üçte birini bırakmazsanız dörtte birini bırakınız; buyurdular.»[554]

Bu hadîsi, İbni Mâce müstesna Beşler rivayet etmiştir. İbni Hibban ile Hâkim onu sahînlcmişlerdir.
İbnü'l-Rattân (120—198)'nin beyânına göre hadîsin isnadında hâli meçhul bir râvi vardır. Lâkin Hâizim (321—405) : «Bu hadîsin sahih olduğuna müîteîekun aleyh şahid vardır ki, Ömer bunu emretmiştir.» diyerek Hz. Ömer (R.A.)'m bu bâbdaki emrine işaret etmek istemiştir. Filhakika Abdv/r-Rezzak (126—211), İbni Ebi Şeybe (—234) ve Ebu Ubeyd Hz. Ömer (R.A.)'m hurmayı tahmin edene «yiyecekleri kadarını ve yere düşanlerini kendilerine bırak» dediğini rivayet etmişlerdir. îbni Abdül-Ber (368—^-463) dahi Hz. Câbir (R. A./dan merfu' olarak gu hadîsi tahrîc etmiştir :
«Tahmin işini hafif tutun. Zîrâ yenilmişi, ezilmişi ve yenilecek gibisi vardır».
Hadîs-i şerifin mânâsı hususunda iki kavi vardır : Birinci kavle göre, öşrün üçte biri, veyahut dörtte biri sahibine bırakılacak yani ona îade edilecektir. îkinciye göre ise: Bu miktar, öşrü alınmazdan Önce sahibine bırakılacak sonra Öşrü alınacaktır. îmâm-ı Şafiî (150—204) : «Bunun mânâsı, alınacak öşrün üçte biri veyahut dörtte biri sahibine terk edilir. Bu miktarı akraba ve komşularına o dağıtır demektir.» diyor.
Bâzılarına göre mal sahibine kendinin ve ailesinin yiyeceği kadar bırakılır; bu miktar zaten tahmin edilmez; bakisi tahmin olunur. Bâzıları da : «En doğrusu Câbir hazretlerinin rivayetinde beyân olunanı yapmaktır.    Yani ağacın üzerinde ne kadar meyva    olduğunu tahmin ederken, işi biraz hafif tutmak ve öşrün dörtte biri veyahut üçte bir miktarını terk etmektir. Çünkü o miktar bazan hasad vaktine kadar yok olup gider de öşür lâzım gelmez» derler.
îbni Teymiyye (661—728) şöyle diyor : «Şüphesiz ki bu hadîs şeriat kaidelerine muafık olarak cereyan etmiş ve bundaki münâsip haller Peygamber (S.A.V.)'in «sebzelerde sadaka yoktur» hadîsine uygun düşmüştür. Zîrâ âdettir. Mal meydana gelince ondan mal rsahibi ve çoluğu çocuğu yerler. Ve biriktirerek uzun zaman bekletilmesi mümkün olmayan olgun yemişlerden konuya komşuya da yedirirler. İşte âdeten yenilen ve yedirilen meyvalar, biriktirilemiyen sebzeler mesabesinde tutulmuştur id, kişinin meyvasından yemesinin kaçınılmaz bir örf ve âdet olması da bu hakikati îzah eder. Çünkü yaş yemişlerden mutlaka insanın canı çeker ve onlardan mutlaka yer. Yememek nefsine güç gelir.»[555]
639/496- Atfa b b. Üseyd[556] radıyallahü tmh'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki : Resûlüllah SaUdlîahü aleyhi ve seîîem; Hurma nasıl tahmin ediliyorsa, üzümün de öyle tahmin olunmasını ve zekâtının kuru üzüm olarak alınmasını emir buyurdu.»[557]

Bu hadîsi Beşler rivayet etmiştir. Hadîste inkıta vardır. Zîrâ Saîd îbnî Müseyyeb onu Attab'dan rivayet etmiştir. Halbuki, Ebu Dâvud :
«Saîd ondan işitmemiştir» diyor. Ebu Hatim (195 — 277) de : «Saîd İbnî Müseyyeb   den    sahih   rivayete    göre   Peygamber (S.A.V.) Attab'a emretmiştir» demektedir. Binaenaleyh mürseldir. Fakat Imâm-ı Nevevî ( 631 — 676) : «Bu hadîs mürsel de olsa imamların kavilleri ile kuvvet bulmaktadır» demiştir.
Hadîs-i şerif, meyva ve üzümün de tahmin suretiyle ölçülmesinin vücûbuna delildir. Çünkü râvinin «Resûlüllah (S.A.V.) emretti» demesi Peygamber (S.A.V.)'in mutlaka emir ifade eden bir sîga kullandığını gösterir .Emirde asıl olan vücûptur. Nitekim îmâm-ı Şafiî'nin mezhebi budur. Bâzıları buradaki emrin nedip için olduğuna kaildirler, îmâm-ı Âzam Ebu Hanîfe'ye göre tahminen meyva Ölçmek caiz değildir. Ağaçtaki meyvanm tahmini; göz kararı ile ondan ne kadar hurma ve üzüm çıkacağını, bu hurma ve üzümler kurursa ne miktar kalacağını kestirmektir. Meyvayı tahmin için âdil bir kişi kâfidir. Zîrâ fâsıkın haberi kabul değildir. Bittabi bu işten anlaması şarttır. Çünkü bir şey hakkında bilgisi olmayanın o şey hakkında ictihad suretiyle rey beyânına selâhiyeti yoktur. Halbuki tahmin eden zât hâkim mesabesindedir. Kendi içtihadı ile amel edecektir. Peygamber (S.A.V.) Hayberiler'in hurmalarını tahmin için yalnız başına Abdullah ibni Revahâ (R. A.)\ gönderiyordu. Çünkü Hz. Abdullah bu bâbda selâhiyettar ve ehl-i içtihattan idi.
Ağacın üzerindeki meyve tahmin olunduktan sonra bir âfet gelse sahibine ödettirilmez. îbni Abdü'l-Berr (368—463) şöyle diyor: «Kendilerinden ilim bellenen ulemâ tahmin edilen meyvaya devşiril-mezden önce bir âfet gelirse, sahibine ödettirilmiyeceğine ittifak etmişlerdir.» Ağacın üzerindeki meyvanm ne kadar olduğunu tahmin etmek, mal sahibi tarafından bir hıyanet yapılmasın diyedir. Bundan dolayıdır ki, meyve tahmin olunduktan sonra azalsa, noksanlığı ispat için mal sahibinin beyyine getirmesi îcâp eder. Ancak beyyine getirebilecek bir sebep iddia ederse beyyine getirir. Aksi takdirde yeminle tasdik olunur.
Fukaranın hakkını muhafaza etmek, zekât tahsildarının yapılan tahmine göre öşür istemesi sahibinin o maldan yemek suretiyle istifade etmesi gibi şeylerde tahminin faydalanndandır. Tahmin mes'elesinde nass yalnız hurma ile üzüm hakkındadır. Bâzıları : «şâir meyvalar da bunlara kıyas olunur» demiş; bir takımları da : «hayır tahmin, yalnız nassan sabit olanlarda yapılır; diğer meyva-larda yapılmaz.» mütâlâasında bulunmuşlardır.[558]

640/497- Amr îbni Şuayb'tan, o da babasından, o da dedesinden (radıyallahü anhüm) İşitmiş olarak rivayet edilmiştir kî: Peygamber SaUaUahü aleyhi ve sellemJe bir kadın gelmiş; beraberinde kızı da varmış ve kızının kolunda altından iki tane bilezik de bulunuyormuş. Derken Resûlüllah SaUaUahü aleyhi ve -seMem kadına :
—  Bunun zekâtını veriyormusun?; dîye sormuş. Kadın :
—  Hayır; cevabını verince :
—  Bunlara   karşılık kıyamet  gününde   Allah'ın   sana ateşten iki tane bilezik takmasına memnun kaiırmısın?; buyurmuşlar. Bunun üzerine kadın  : Derhal bilezikleri atmıştır.»[559]

Bu hadîsi Üçler rivayet etmişlerdir. İsnadı kavîdir. Hâkim onu Âîşe'den rivayet ederek sahîhlemiştir.
Peygamber SaUaUahü aleyhi ve seîlem'e gelen kadın Esma bintî Yezîd ibnî Seken'dir. Bu hadîsi Ebu Dâvud, Hüseynü'l-MuaUim'&en. rivayet ediyor ki, sikadandır. Ebu Davud'un bu rivayetinde «kadının bilezikleri çıkararak Resûlüillah (S.A.V.)'e verdiği ve : Bunlar Allah ve Resulünün olsun» dediği beyân ediliyor. Esma binti Yezld hadîsini îmâm- Ahmed îbni Hanbel de rivayet etmiştir. Vâkıâ Tirmizî hadîs hakkında : «îbni Lüheya tarîkinden başka rivayeti bilinmiyor» demişse de doğrusu sahîh olmasıdır. Hâkim'in ve başkalarının tahrîc ettikleri Âişe hadîsinin lâfzı şudur :
«Atşe, Resûlüllah SalUUahü aleyhi ve sellem'ln yanına girdi. Re-sûl-Ü Ekrem, onun elinde gümüşten ma'mul bir takım halkalar gördü ve:
—  Bu ne yâ Âişe? dedi. Âişe :
—  Bunları sana ziynetlerleyim dîye yaptırdım yâ Resûlüllah; dedi. Bunun üzerine :
— Onların zekâtını veriyormusun?; dîye sordu:
—  Hayır; cevabını verince :
— Ateş namına bunlar sana yeter; buyurdular.»    
Bu hadîs, için Hâkim : «İsnadı Şeyheyn'in şartı üzeredir» der.
Hadîs-i şerif, kadınların ziynetlerine zekât lâzım geldiğine delildir. Hattâ Zâhirîn'e bakılırsa, nisab bile aranmıyacağı zannolunur. Çünkü Resûl-ü Ekrem (S.A.V.), gördüğü bileziklerin zekâtını emrediyor. Hâlbuki ekseriyetle bu kadar büezik beş okiyye etmez. Bu mes'ele-de dört kavi vardır:
1— Bu hadîsle amel edenler bilumum altun ve gümüş ziynetlerde zekât vardır derler.Ve bittabi nisabı doldurması şarttır.  Hanefîlerle selef-i sâlihîn'den bir cemâatin ve bir kavlinde îmâm-ı Şafiî'nin mezhebi budur.
2— Kadın ziynetlerinde zekât yoktur. îmânım Mâlik ile Ahmcd îbni Hanbel'in ve bir kavlinde îmâm-ı Şafiî'nin mezhebi budur. Bunlar ziynetlere zekât verilmiyeceğini ifâde eden selef eserleri ile istidlal ederler.
3— Ziynetlerin zekâtı, onları emânet vermektir. Nitekim Dâre Kutnî'nin, Hz, Enes ve £smâ binti Ebİ Bekir'den bu bâbda rivayetleri vardır.
4— Ziynetlerde bir defa için zekât vardır. Bunu    Beyhakî Hz. Enes radıyallahü anh'âen rivayet etmiştir.
Bu kavillerin içinde delil itibarıyla en kuvvetlisi birincisidir. Çünkü zekâtın ziynetlerde de farz olduğunu bildiren bu hadîs sahihtir.
Ziynetlerin nisabı aynen altın ve gümüşün nisabı gibidir.[560]

641/498- «Ümmü Seleme r&dıydllahü anha'ûan rivayet edildiğine göre, kendisi altundan ziynetler takınırmış. (Hz. Ümmü Seleme diyor ki): Yâ Resûlüllah : Bu defîne (hükmünde) midîr? dedim:
— Zekâtını verirsen defîne değildir; buyurdular.»[561]

Bu hadîsi  Ebu  Dâvud ile Dâre  Kutnî rivayet etmişlerdir. Hâkim onu sahıhlemiştir. Hz. Ümmü Seleme (R. Anha)'mn «Bu defîne (hükmünde)  midir»
diye sorması acaba tehdit âyetine bunlar da dahil midir diye anlamak içindir. Tehdit âyeti şudur :
 [562] «Altunla gümüşü biriktirip,   Allah yolunda İnfak etmiyenleri elim bîr azapla müjdeleı.
Bu hadîs dahi bundan önceki gibi ziynetlere zekât lâzım olduğuna ve zekâtı verilen ziynetlerin defîne sayılmayacağına, binaenaleyh âyetteki tehdidin onlara şâmil olmadığına delildir.[563]

642/499- «Semüratii'bnÜ Cündeb radıyallahü anhüma'âan rivayet edilmiştir. Demiştir kî: Resûlüllah SallaUahü aleyhi ve sellem : Bîze zekâtı, satmak için tasarladığımız maldan çıkarmamızı emrederdi.»[564]

Bu hadîsi Ebu Dâvud rivayet etmiştir. İsnadı leyyindir.
Çünkü Süleyman b. Semüra'mn rivayetidir. Bu zât, meçhuldür. Hadîsi Dâre Kutnî ile Bezzar dahi bu Süleyman'dan tahrîc etmişlerdir.
Hadîs-i şerîf, ticâret malında zekât vacip olduğuna delildir. Buna Teâlâ hazretlerinin: «Kazandıklarınızın helâlinden sarf edîn» âyet-i kerîmesiyle de istidlal ederler. Mücâhîd bu âyetin ticâret hakkında olduğunu söylemiştir. Hâkim'in tahrîc ettiği şu hadîs dahi aynı hükme delildir:
«Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem :
— Devede, devenin zekâtı, sığırda, sığırın zekâtı, bezde bezin zekâtı vardır; buyurdular.» Bez'den murâd: Manifaturacıların sattığı basmalardır. Beyhdkî ile Dâre KutnVnin zaptından, anlaşılan budur. tbnü'VMunzir : «Ticâret malında zekât farz olduğuna icmâ' vardır» diyor. Filvaki mezhep imamlarının bâzılarına göre şartlı, bâzılarına göre şartsız olmak üzere hepsine göre ticâret malında zekât farz olduğu gibi, fukahâ-I seb'a'ya ve cumhur ulemâ'ya göre de farzdır. Maamâfîh farz değildir; diyenler de bulunmuştur. Bunlardan biri de «BiUûğü'l-Merâm*» şârihi Hind'li Nûrü'l-Hasen Han'dır. Bu zat hadîsimiz hakkında : «İsnadında meçhul râvi vardır. Binaenaleyh istidlale elverişli değildir. Şâir deliller dahi kendileriyle vücûp için istidlal olunacak vaziyette değildirler. îemâ iddiasının da söz götürdüğü aşikârdır. Mesele eht-i ilim arasında ihtilaflıdır» dedikten, sonra bu mes'eleyi «El-Ravzatü'n-Nedîyye» adlı eserde tahkik ettiğini ve orada ticâret mallarına zekât verilmeyeceğini söylediğini yazıyor. Bizce bu sözler islâm'ın ruhunu anlayamamaktan ileri gelmiş kuru iddialardır. Evet, hadîsimizin isnadında meçhul bir râvi vardır. Fakat bu zât hakkında hadîsi tahrîc eden îmam Ebu Dâvud ile El-Münzirî sükût etmişlerdir. Bunların sükûtu ise kendi îzahlan veçhile beğendiklerine alâmettir. Üstelik aynı hadîsin isnadı için îbni Abâil'l -Berr hasendir demiştir. Binaenaleyh istidlale pek âlâ yarar. Hâkim' in sahîhlediği hadîs dahi merfu'dur.[565]

643/505- «Ebu Hüreyre radıyaJlahü emVden rivayet olunduğuna göre, Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem :
— Rikâzda beşte bir vardır; buyurmuştur.»[566]

Hadîs, müttefekun aleyh'dir.
Rikai'm hakikatini tâyin babında ulemânın iki kavli vardır.
1— Hîcaz'hlara göre : Rîkâz,   cahiliyet   zamanında, yani eskiden küffâr tarafından yere gömülen maldır.
2— Irak'lılara göre : Rikâz   mâdenler demektir.    İmâm-ı Şafiî, Mâlik ve Ahmed îbni Hanbel birinci kavli tercih ederler.   Onlarca mâden ile rikâz arasında fark vardır, ve mâden; Allah'ın yer içinde yarattığı bir cinsden olmayan altun, gümüş gibi şeylerdir. Rikâz ise cahiliyet devrinden kalmar-defînelerdir.
Hanefîler'e göre : mâden ile rîkâz birdir. Yani yeraltından çıkarılan mâdenlerle, küffar tarafından gömülmüş paralar arasında hükmen bir fark yoktur. Fakat mâdenlerle rikaz'dan alınan sadaka hakikî zekât değildir. Binaenaleyh, beşte bir olarak alınır. Tafsilât fıkıh kitaplarm-dadır.
Birinci kavli teyid eden delillerden biri îmâm-ı Buhân'nin Hz. Ebu Hüreyre (R. A./dan rivayet ettiği şu hadîstir :
«Hayvanın yaptığı zarar hederdir (ödettirilmez). Kuyunun hederdir; mâdeninki de hederdir. Rikâzda ise beşte bir vardır.» Bu kavle zâhip olanlar: «Mâden ile Rikaz bir olsa idi hükümleri de bir olurdu» diyorlar. Ancak îmâm-ı Şafiî (150—204) mâden sözünden yalnız altınla gümüşü kasdeder. Delili : Beyhâkî-nin tahrîe ettiği gu hadîstir :
«A$hab-ı Klrâm :  Rikâz nedîr yâ Resûlüllah? dediler. Resûlüllah SaUaîlahü aleyhi ve seüem :
— Yer yaratıldığı gün onun içinde yaratılan altın ile gümüştür; buyurdular.»
Yalnız bu tefsiri zayıf bir rivayet sayarlar. Eîmme-i selâse denilen Imam-ı Şafiî, Mâlik ve Ahmed İbni Hanbel hazarâtı «Beş okiyye-öen aşağısında zekât yoktur» hadîsiyle istidlal ederek altın ve gümüşte nisabı nazar-ı itibâra almışlar ve bunun onda birin* dörtte biri olacağına kail olmuşlardır. Zâten gümüş hakkındaki «gümüşte onda birin dorte biri vardır» hadîsi buna delildir.
Rikâzda ise onlara göre beşte bir vardır. Nisabta muteber değildir. Bu iki sınıf mâden arasındaki hüküm farkının hikmeti : Rikâz'ın me-şakkatsızca elde edilmesi, mâdenin ise ancak meşakkatla çıkarılmasıdır.[567]

644/501- «Amr ibni Şuayb'dan, o da babasından, o da dedesinden (radıyallahü anhüm) işitmiş olarak rivayet edildiğine göre Resûlüllah SaUaUahü aleyhi ve seUem, bîr adamın bir harabede bulduğu define ti ak kında :
— Onu meskûn bir yerde buldu isen îlân et; meskûn olmayan bir yerde buldu isen onda ve rikâzda beşte bir
Vardır; buyurmuştur.»[568]

Bu hadîsi, İbni Mâce güzel bir isnadla tahrîe etmiştir.        
Yukarıki hadîsi îmâm-ı Şafiî, Ebu Dâvud, Hâkim ve Beyhakî de rivayet etmişlerdir. «Onda ve rikâzda beşte bir vardır» buyurulması gösteriyor ki bulunan şey bulanın mülkü olmuştur ve artık onun beşte birini vermek kendisine vaciptir. Köyde bulunana Hz. Sâri' Rîkâz dememiştir. Çünkü onu yerden çıkarmamış, sokakta giderken bulmuş olduğu anlaşılıyor. îmâm-ı Şafiî (150—204) ile ona tâbi olanlar Rikâzda iki şeyin şart olduğunu söylerler. Bunların birincisi cahilîyet devrinden kalmış olması, ikincisi kırda; bayırda bulunmasıdır. Şayet sokakta veya mescidde bulunursa Rikâz değil, lükata olur. Lükata : Yeryüzünde rastgele bulunan maldır. Ahkâmı, fıkıh kitaplarında îzah edilmiştir.
Bir kimsenin mülkünde bulunan mal o kimsenindir. Fakat : «Benim değildir» derse, bittabi onun değil ,o mülkü kimden aldı ise onundur. Böylece sahibi çıkıncaya kadar ondan ötekine mürâcât edilir durulur, îmâm-ı Şafiî'nin deîîli : Kendisinin Amr ibni Şuayb (R. A J'dan tahrîe ettiği bir hadîstir. Bu hadîsin ifâde ettiğine göre, bir adamın bir harâbezârda bulduğu define hakkında Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır :
«Onu meskûn bir yerde veya sapa bir yolda bulduysan îlân et. Yok câhiliyet devrinden kalma bir harabede veya meskûn olmayan bir yerde bulduysan bu sefer onda ve Rikâzda beşte bir vardır.»[569]

645/502- «Bilâl ibni Haris[570] radıydUahü anh'den rtvâyet olunduğuna göre, Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve seUem; Kabeliyye mâdeninden zekât almıştır.»[571]

Bu hadîsi, Ebu Dâvud rivayet etmiştir.
El-Münzirî : «Bu hadîs mürseldir. Onu Mâlik de «El-Muvatta» da mürsel olarak rivayet etmiştir» diyor. İbni Abdül-Berr dahi: «El-Muvatta» da da böyle bütün râvilerce mürseldir; demiştir. îmâm-ı Şafiî : «Bu hadîs, hadîscilerin ispat ettiği hadîslerden değildir. İspat etmiş bile olsalar, Resûlüllah (S.A.V.)'den onda yalnız mâdenleri çalıştırmaya vermesi vardır. Mâdenlerin beşte birine değil de, zekâtına âit bir şey onda Peygamber (S.A.V.)'den rivayet edilmemiştir» demektedir. «El-Muvatta» da Rabia tarikiyle ulemâdan birçok râvilerden rivayet olduğuna göre : «Peygamber (S.A.V.): Bilâl İbni Haris'e Ka-belİyye mâdenlerim çalıştırmaya vermiş ondan beşte bir almamış sade zekât almıştır» Beyhakî : «Mes'ele Şafiî'nin dediği gibidir» der.
Hadîs-i şerîf, mâdenlerde zekât farz olduğuna delildir. Fakat buradaki sadaka lâfzından beşte bir kasdedilmiş olmak da mümkündür. Birinci kavle îmâm-ı Ahmed ibni Hanbel ve diğer bazı ulemâ zâhip olmuş; başkaları ikinci kavli tercih etmişlerdir ki, bu kavi beşte bir vermenin vücûbudur.[572]

«Sadaka-i  F ıtır  Babı»


Fıtır, iftar demektir.Sadakanın fıtra izafe edilmesi, fıtır onun sebebi olduğundandır. Sadaka-Î fıtır, orucun farz kılındığı sene vacip olmuştur.[573]

646/503- «Ibnİ Ömer radtyaUahü anhilma'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûliiilah SaUaîlahü aleyhi ve seîlem; fıtır sadakasını kuru hurmadan veya arpadan müslümanların kölesinin hürünün er-keğlnln, kadınının, büyüğünün, küçüğünün üzerine bir sa' olarak farz kıldı, ve bunun cemâat namaza çıkmazdan evvel verilmesini emir etti.»[574]

Hadîs, müttefekun aleyh'dir.
îbni Adiyy ile Dâre Kutnî'nin başka bir vecihten zayıf bir is-nadla tahrîc ettikleri bir rivayette :
— Bugünde onları dolaşmaktan müstağni kılın; buyrulmuştur.
Hadîs-i gerîf, sadaka-i fıtınn vücûbuna delildir. Ulemâdan /s-hak b. Râhûye (168—238) : Sadaka-i fıtır bilicmâ1 vaciptir» demiştir. Maamâfîh Şâfiîyyeden bâzıları ile Dâvud-u Zahiri (202—270) 'ye göre sünnettir. Onlar hadîsteki «farz kıldı» ifâdesini «takdir etti» mânâsına te'vil ederler. Fakat umumiyetle Şâfiîyye ulemâsına göre şadaîîa-i fıtırın iptidâ-i İslâm'da farz olup, sonra zekâtla neshedildiğini iddia ederler. Bunların delîli Kays ibni Ubade (R. A.)'âan rivayet olunan şu hadîstir :
«Resûlüllah SdUattahü aleyhi ve seMem, bize zekât âyeti inmezden önce sadaka-İ fıtır vermemizi emretti. Zekât nâzif olunca artık bize emir veya nehyde bulunmadı». Lâkin bu iddâ doğru değildir. Zîrâ evvelâ hadîs makbul değildir. Çünkü râvîleri arasında meçhul bir râvi vardır. Saniyen: Hadîs sahîh kabul edilse bile, nesh'e yine delâlet etmez. Çünkü Hz. Peygamber (S. A.V.)'in emretmemesi nesh edildiğini göstermez. Yani yeniden emretmemesi eski emrin hükmünü kaldırmaz.
Hadîs-i şerif, sadaka-i fıtırın zengin, fakir, büyük, küçük, kadın erkek, hür, köle bütün müslümanlara vacip olduğuna delildir. Bu bâbda Beyhâkî (384-458) Abdullah İbni Ebİ Salebe'den[575] yahut Sa'Iabetübnu Abdullah'dan    merfu' olarak şu hadîsi tahrîc etmiştir:
«Erkek veya kadın, küçük veya büyük, zengin veya fakir, yahut köle olan her insan için buğdaydan bir sa' verin, eğer (sadaka-î fıtri verilen kimse) zenginse Allah onu temizleyecektir. Fakirse, Allah kendisine, verdiğinden daha çoğunu İade edecektir.» Fakat Münzirî «Muhtasarü's- Sünen» inde: «Bu hadîsin isnadında Numan İbni Râşid vardır. Onun hadisiyle ihticac olunmaz» diyor. «Köle hiç bir geye mâlik değildir» diyenlerce kölenin sadaka-i fıtrmı efendisinin vermesi vaciptir. «Köle de mâlik olabilir» diyenlere, göre ise, sadakasını kendisinin vermesi îcâpeder. Keza karısının sadakasını kocası, hizmetkârının sadakasını efendisi, fakir akrabanın nafakasını, yakın akrabası verecektir. Çünkü Dâre Kutnî ile BeyhaH'nin zayıf bir isnadla tahrîc ettikleri bir hadîste şöyle buyrulmaktadır:
«Nafakasını verdiğiniz kimselerin sadaka-i fıtrini verin.» Bundan dolayıdır ki mes'elede ihtilâf edilmiştir. Hanefîler'den îmâm-ı Asam (80—150) ile, Ebu Yusuf (113—182) ve Cumhur ufemâ'ya göre küçük çocuğun fıtri kendi malından verilir. Malı yoksa o zaman nafakası kime aitse o verir. îmâm-t Muhammed'le diğer ulemâ'ya göre malı olsun, olmasın küçüğün nafakasını velîsi verir. Bâzılarına göre küçükler için asla sadaka-i fıtır lâzım değildir. 2îrâ bu sadaka oruçluyu kötü sözlerinden temizlemek ve fukaraya yemek olmak üzere meşru olmuştur. Küçüklere ise henüz oruç farz değildir. Fakat bunlara cevaben H. Ömer (R. A.) hadîsinde sadaka-İ fıtr'ın küçüklere de vacip olduğu bildirilmektedir. Binaenaleyh bu sarahat karşısında o delâlete itibâr yoktur denilir.
Hadîs-i şerifteki «müslümanlann» kaydı hadîs imamlarını bir hayli uğraştırmıştır. Çünkü bu ziyâde râvilerce müttefekun aleyha değildir. Şu varki, âdil bir râvinin ziyadesiyle amel olunur. Hadîsimiz, sadaka-i fıtır vacip olmak için müslüman olmanın şartiyyetini de bildiriyor. Binaenaleyh kâfir kendi nefsi için sadaka vermekle mükellef detir :
ğüdir; acaba müslüman 6ir kimse kâfir olan kölesi için sadaka-î fıtır verecek midir? Bu cihet ihtilaflıdır. Cumhur'a göre vermiyecektir. Ha-nefîlerle diğer bâzı   ulemâya   göre ise   verecektir. Delilleri şu hadîs:
«Kölesin-den dolayı müslümana sadaka-i fıtır d an maada hiçbir sadaka yoktur.» hadîsteki «Bunu cemâat namaza çıkmazdan evvel verilmesini emretti» cümlesi sadaka-İ fıtır'ı bayram namazından önce vermenin lüzumuna delildir. Binaenaleyh bayram namazından sonra verilirse, bu sadaka fıtır sadaka-sı olmaktan çıkar; şâir nafile sadakalar gibi olur. Bunu îbni Adiyy'in rivayeti de te'yid ediyor. Bu rivayet yine Hz. Abdullah ibni Ömer (R. Anhüma)'dan olmakla beraber isnadca zayıftır. Çünkü râvileri arasında Muhammed b. Öme-re'l-Vâkıdî vardır ki bu zât hakkında îmâm-ı Buharı : «Metruktür» demiş. İmâm-ı Ahmed ibni Haribel İse onu yalancılıkla itham etmiştir! îbni Adiyy'in rivayetinde: «Fakirleri bugünde (yani bayramda) sokaklarda dolaştırıp, yiyecek aratmayın» buy-ruluyor ki, onları bu halden kurtarmak ancak kendilerine namazdan önce sadakayı fıtri vermekle olur.[576]

648/504- «Ebu Saîd radıyallahü anh'âen rivayet olunmuştur. De-mîştir ki: Biz Peygamber Salîalîahü aleyhi ve sellem, zamanında sadaka-i fıfırı ya yiyecekten bir sa', yahut kuru hurmadan bir sa', veya arpadan bir sa' veyahut kuru üzümden bir sa' olarak verirdik».[577]

Hadîs, müttefekun aleyh'dir.
Bir rivayette : «Yahut kuru sütten bir sa'» denilmiştir. Ebu Saîd; «Bana gelince ben onu hâlâ Resûlüllah (S.A.V.) zamanında çıkarıp verdiğim gibi vermekteyim; dedi.» Ebu Davud'un rivayetinde: «Onu ebediyen bîr sa'dan başka vermem» demiştir.
Ekıt ; Kurutulmuş süt demektir. Ahterî'ye göre Keş denilen şeydir ki, kurutulmuş yoğurttur. «LSübiMü's-Selâm» sahibi burada şunları söyler : «Zikrolunan şeylerden bir sa' vermenin vacip olduğunda ihtilâf yoktur. Hilaf ancak buğdaydadır. Zîrâ îbni Huzeyme (223—311)'nin Süfyan tarikiyle İbni Ömer'den rivayet ettiğine göre Mu-avîye halîfe olunca nâs yarım sa' buğdayı bir sa' arpaya denk tutmaya başladılar. Çünkü buğday hakkında bir sa' verilir diye bir nass yoktur.»
«Ebu Saîd taamdan buğdayı kasdetmiştir» diyenlerin sözünü ise Musannif «Fethü'l-Bârî-» de tahkik etmiş ve sahîh bulmamıştır. îbnü'h Münsir: «Buğday hakkında Peygamber (S.A.V.)'den sabit ve mûtemed bir haber bilmiyoruz.» diyor. «O zaman Medîne-T Münevvere'de buğday az bulunurdu. Sahabe zamanında buğday çoğalınca buğdaydan yarım sa'm bir sa' arpa yerini tutacağı kanâatına vardılar. Onlar müctehid-dirler. Binaenaleyh onların kavli bırakılıp da başka bir kavle ancak kavi onlara denk bir zâtın ise, o zaman gidilir. Şüphesiz ki Ebu Saîd onlara muhalefet etmiştir» diyerek hadîsteki Hz. Ebu Said'in sözünü gösteriyor. Bundan sonra da Ebu Saîd kıssasına geçiyor. Kıssa şudur: Hâkim'in beyânına göre: «Ebu Saîd (R. A./in yanında Ramazan sadakası zikredilmiş. Ebu Saîd demiş kî : Ben ancak Resûlüllah (S.A.V.) devrinde vermiş olduğum hurmadan bir sa', yahut buğdaydan bir sa', yahut arpadan bîr sa' veya Keş'ten bir sa' olan sadakayı veririm». Bunun üzerine cemaattan biri kendisine : «Yahut buğdaydan iki M üt (yarım sa' yani 520 dirhem) değil mi? demiş. Ebu Saîd (R.A.): «Hayır. Bu Muaviyye nîn yaptığı bir iştir. Ben onu kabul edemem, ve onunla amel eyfeyemem; demiştir.» Lâkin îbni Huzeyme : «Ebu Saîd kıssasmdaki buğday zikri mahfuz olmayan bir şeydir. Bu vehmi kimin yaptığını bilmiyorum» demektedir. Nevevî (631—676): «Sadaka-i fıtır buğdaydan iki Mut'tur diyenler Muaviye'nin kavli ile amel etmiştir» diyor.
Yine «Sübülü's-Selâm-» sahibi 8
«Bana gelince ben sadakayı Peygamber zamanında verdiğim... İlâh...»
elemiştir. Bu ise bu fikrin Muaviye'nin re'yi olduğunu ifâdede sarihtir. BeyhaM bu bâbdaki hadîsleri serdettikten sonra şöyle der : «Peygamber (S.A.V.)'den «sadaka-î fıtır» için buğdaydan bir sa' verileceğine dair haberler varid olduğu gibi, yarım sa' verileceğine dair de haberler vârid olmuştur. Ama bundan hiç bir şey sabit olmuyor»
Biz deriz ki, buğdaydan yarım sa' verilir diyenler Hanefîler'dir. Diğer mezhep imamlarına göre buğdaydan da bir sa' verilir. Fakat bu hususta hakiki neticeye varmak için Hanefîler'den Kemal ibni Hü-mam'm «Fethü'l Kadîr»[578] adlı eserine müracaat etmelidir. Çünkü orada bu bâbdaki bütün hadîsler ele alınmış ve büyük bir bitaraflık ve maharetle tenkidler yapılmıştır. Kemal ibni Hümavı'ın beyânına göre Ebu Saîd hadîsindeki «buğdaydan bir sa*» ziyâdesi tbnî Huzeyme'nin dediği gibi gayrı mahfuz ve bir vehim kabul edilirse, hadîsin geri kalan kısmı Hanefîler'e delildir. Yarım sağ' buğdaydan sadaka.İ fıtır, verilmesi, San'ânî'nin dediği gibi yalnız Hz. Muaviye'nin fiili değildir. Bilâkis Hülefâ-i Râşİdîn denilen Ebu Bekir, Ömer, Osm ar* ve Ali (R. Anhüm) hazarâtı ile ashab-ı kirâm'dan pek çoklarının mezhebi budur. Hattâ Tahavî : «Sahabe ve tabiînden tek bir kimse bilmiyoruz ki, kendisinden bunun hilafı rivayet edilmiş olsun» diyor.
San'ânî'idn Muaviye'ye muhalefet ettiler dediği, Ashâb-ı Kiram kimlerdir? Zikr edilmemiştir.
Hz Ebu Saîd (R. A.) hadîsinin Hanefîler'e delîl olan cihetine gelince : Nefs-i hadîsten anlaşılıyor ki, orada bulunan sahabe ve tabiînden mürekkep cemâat Hz. Muaviye'ye muvafakat etmişlerdir. Eğer buğdaydan Resûliillah (S.A.V.)'in bir sa' verdiğini bilseler asla susmazlar ve Muaviye'ye itimad etmezlerdi. Çünkü Mevrid-i nâsda içtihada mesağ yoktur. Hz Ebu Saîd'in bir sa' vermesi, yarım sa'dan sadaka-î fıtır caiz1 olduğunu bilmediğine, yahut biliyormuş, fakat ziyâdeyi nafile olmak üzere vermiş olduğuna, hamledilir.[579]

649/505- «İbni Abbas radıyallahü anhüma'öan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüllah ScOlaMahü aleyhi ve sellem; Fıtır zekâtını oruçluyu çirkin ve kötü sözlerden temizlemek ve fakirleri doyurmak içîn farz kıldı. Binaenaleyh onu kim namazdan önce edâ ederse, makbul bîr zekât olur. Kim namazdan sonra edâ ederse sadakalardan bir sadaka olur».[580]

Bu hadîsi Ebu Dâvud ile İbni Mâce rivayet etmişlerdir. Hâkim onu sahîhlemiştir.
Hadîsi, Dâre Kutnî de rivayet etmiştir. İbni Mâce müstesna hadîs ulemâsından bir cemâat İbni Ömer (R. A.ydan şu hadîsi rivayet etmişlerdir :
«Resûlüllah SdUatlahü aleyhi ve sellem; Sadaka-i fitr'ın cemâat namaza çıkmazdan önce  verilmesini emretti.»
Hadîsler sadaka-i fıtr'ın vücûbuna delildirler. Sadakaların günahlara kefaret olduğu, bu sadakanın verme zamanının bayram namazından öncesi idiği ve sadakanın muvakkaten vacip olduğu da hadîsimizin delâleti cümle sindendir.
Bâzılarına göre sadaka-i fıtır Şevvâl'in İlk günü fecr zamanı vacip olur. Delili :    «Onları bugün dolaşmaktan müstağni kılın»
hadîsidir. Bir takımlarına göre Ramazanın son günü güneş batarken vacip olur. Bunların delili de hadîsimizde geçen «oruçluyu temizlemek için» cümlesidir. Bâzıları iki delil ile de amel etmiş olmak için; «İki vakitde de vacip olur» derler.
Sadaka-î fıtr'ın vaktinden evvel verilip, verilemiyeceği babında bir kaç kavil vardır :
Bâzılarına göre bu sadaka zekâta mülhaktır. Binaenaleyh iki sene evvel vermek bile caizdir. Bâzıları: «Yalnız Ramazan'da vaktinden evvel verilebilir, daha önce verilmez; zîrâ sadaka-i fıtır'ın biri oruç diğeri îfiar olmak üzere iki sebebi vardır. Binaenaleyh nisab ile havelân-ı havle (sene geçmek) benzerler. Bu iki sebepten evvel verilemez» derler. Bâzıları da : «Vücûbundan ancak bir iki gün evvel verilebilir» demektedirler.
Hadîsimizdeki «fakirleri doyurmak için» kaydı bu sadakanın yalnız fakirlerin hakkı olduğuna delîldir. Nitekim buna kail olanlar da vardır. Diğer ulemâ ise; zekâtta olduğu gibi sekiz sınıfa verilebileceğine hâildirler. Zîra bâzı sınıflara verileceğini tansis etmek onun yalnız o sınıflara verilebileceğini ifâde etmez. Nitekim zekâtta vâkî olmuş, fa-Tîat kimse, zekât yalnız bu sınıfa mahsustur, dememiştir. Hazret! Muaz hadîsinde :
«Onu zenginlerinizden alarak fakirlerinize iade etme ye memur oldum.» denilmektedir.[581]

«Nafile Sadaka Babı»


650/506- «Ebu Hüreyre mdıyattahü onfe'den Peygamber SaMalîahü aleyhi ve. sellem'âen işitmiş olarak rivayet edilmiştir. Peygamber SaUdlîahü aleyhi ve seUem, şöyle buyurmuşlardır :
— Yedi sınıf insan vardır ki, Allah onları kendi gölgesinden başka gölge bulunmadığı günde kendi gölgesinde gölgelendirir...» Müteakiben Ebu Hüreyre hadîsi zikretmiştir.[582]

Bu hadîste «bir sadaka verip de onu sağ elinin ne verdiğini sol eli bilmeyecek derecede gizleyen adam» cümlesi de vardır. Bu hadîs Müttefekun aleyh'dir.
Hadîste işaret edilen yedi kişi şunlardır :
Âdil imam; Rabbî'nin ibâdeti içinde büyüyüp yetişen genç; kalbi mescidlere bağlı olan adam; Al!ah için birbirini seven, onun için bir yere toplanıp onun için ayrılan i&i adam; kendisini mevki sahibi güzel bir kadın davet edip de: «Ben AMah'dan korkarım» diyen adam ve boş kaldıkta Allah'ı zikrederek gözleri yaşaran adam. Yedincisi de hadîsi-mizdeki sadaka veren zât'tır.
Zil : Gölge demekse de burada ondan murâd himâye'dir. «Fülân fülânın gölge sindedir» derler; onun himayesinde dir demektir. Burada Allah'ın gölgesinden maksad: Arş'ının gölgesidir. Saîd ibni Mansur (-227)'un Hi. Setman (R. A./dan tahrîc ettiği şu hadîs de buna delâlet eder :   « \t.y. jjj J( «ûıl ^î%  "ajüL » «Yedi kişi vardır
Allah onları arş'ının gölgesinde gölgelendirecektir.»
Kurtubî de buna cezmetmiştir.
«Sağ elinin ne verdiğini, sol eli bilmeyecek derecede» ifâdesi gizlemekte mübalâğa ve sadakayı riya şaibesinden uzaklaştır* mak içindir. Maamâfîh hazf takdir etmek de ihtimal dahilindedir. Bu takdirde mânâ şöyle olur : «Sağ elinin verdiği şey, sol el tarafından görülmez.»
Hadîs-i şerif sadakayı verirken gizlemenin faziletine delildir. Ancak aşikâra verdiği zaman başkalarına numune olabilecek ve kendisine uyanlar bulunacaksa, o zamanlar aşikâr vermek efdâl olur. Riyadan korunmak da hadîsimizin delâleti cümlesindendir. Hadîsteki «sadaka» lâfzı farz ve nafile sadakalara âmm ve şâmildir. Binaenaleyh musannifin onu burada nafile sadaka babında zikretmesine bakarak, râfile sadakaya mahsus zannetmemelidir. Hadîste geçen adam lâfzının da mefhumu muteber değildir. Binaenaleyh sadakayı kadın da verse yine sevabı aynıdır. Ancak İmamet bahsi'nde erkek lâfzının mefhumu muteberdir. Sonra buradaki yedi adedinin de mefhumu muhalifi muteber değildir.
Allah'ın arş gölgesinde gölgelenmeyi iktizâ eden daha bir nice hasletler vârid olmuştur. Bunları Musannif «.Fethü'hBân-» de yirmi sekîz'e çıkarmıştır. Hafız Suyûtî (—911) ise daha ziyâde ederek yetmîş'e iblâ etmiştir. Suyutî bunları ayn bir te'lif halinde toplamış ;sonra bir mecmua halinde kisaltmiştir. Bu mecmuanın ismi «.Buzûgü'î-Hilâl fî}l~Hisâli}l-Mucıbet-i liz'Zilâl-».[583]

651/507- «Ukbetü'bünü Âmir radtyallahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüllah SalldUahü aleyhi ve seMem'i :
— (Kıyamet gününde) herkes tâ insanlar arasındaki muhakeme hallüfasl edilinceye kadar sadakasının gölgesinde olacaktır; derken işittim.»[584]

Buradaki sadaka lâfzı da farz ve nafile sadakalara âmm ve şâmildir.
Hadîs-i şerîf, sadaka vermeye teşvik etmektedir. Sadakanın gölgesinde olmak hakikate de mecâze ihtimallidir. Hakikat olduğuna göre, sadakaların kendileri verenlerin karşısına gelecek ve ondan güneşin şiddetli sıcağını defedecektir. Mecaz olduğuna göre bu sözden murâd :
Herkes verdiği sadakanın himayesinde olacak; demektir. Nafile sadaka vermenin faydalarından biri de şâir nafile ibâdetlerde olduğu gibi, kıyamet gününde farz sadakalar noksan çıkarsa onları tamamlamaktır. Nitekim Hâkim'in Ibni Ömer (R. A.)'dan tahrîc ettiği şu hadîsde tasrih olunmuştur :
«Kulumun zekâtına bakın, eğer ondan bir şey zâyİ ettiyse noksan olan zekâtı tamamlamak için kulumun sadaka nâmına bir nafilesini bulabilecekmisiniz? Bir bakın.» demek oluyor ki, nafile sadaka ile farz sadakaların noksanı tamamlanacaktır. Bu da Allah'ın bir rahmeti ve adaletidir.[585]

652/508- «Ebu Saİd-i Hudr! radıyallahü anh'den Peygamber Sal-lallahü aleyhi ve selle m'den işitmiş olarak rivayet edilmiştir ki, Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem :
— Hangi müslüman çıplak olan bir müslümana bir elbise giydirirse Allah ona cennetin yeşil hüllelerinden giydirecek; hangi müslüman aç olan bir müslümana yemek yedirirse Allah ona cennet meyvalarından yedirecek ve hangi müslüman susayan bir müslümana su verirse Allah onu mühürlü hâlis şarapla sulayacak; buyurmuşlardır».[586]

Bu hadîsi, Ebu Dâvud rivayet etmiştir. İsnadında gevşeklik vardır.
Rahîk : İçinde karışık nesne bulunmayan hâlis cnnnet şarabıdır.
Mahtûm : Mühürlü demektir. Bundan maksad son derece nefis olduğunu göstermektir. Münzirî'nin «Muhtasarü's-Sünen-» inde : Bu hadîsin râvileri arasında Dâlânî diye ma'ruf Ebu Halid Yezid ibni Abdurrahman vardır. Bu zât hakkında bir çok kimseler senâ'da bulunmuş, bir çok kimseler de onun hakkında ileri geri söz etmiştir» deniliyor.
Hadîs-i şerifte, iyiliklerin envâına teşvik ve onları muhtaç olanlara vermeye tergîb olduğu gibi, yapılan iyiliklerin karşılığının o iyilikler cinsinden olacağına işaret de vardır.[587]

653/509- «Hâkim İbnî Hizam radıyaîlahü anh'den Peygamber Sallaîlahü aleyhi ve sellem'den işitmiş olarak rivayet olunmuştur k! : Re-sûlüllah SaUdUahü aleyhi ve selle m; şöyle buyurmuşlardır:
— Yüksek el. alçak elden daha hayırlıdır. Geçindirdiklerinden başla sadakanın en hayırlısı fazla maldan verilenidir. Kim iffetli olmak isterse Allah onu afif kılar. Kim de kanaatkar olursa Allah onu ganî eyler.»[588]

Hadîs, müttefekun aleyh'dir. Lâfız Buhârî'nindir.
Ekser ulemâya göre, yed-İ ulyâ : Verenin eli, yed-i süflâ : Dilenenin elidir. Bazılarınca yed-I ulyâ : İffetlinin eli demektir, isterse veren kimse elini uzattıktan sonra olsun, böyle bir elin yüksekliği manevîdir. Bir takımları : «Yed-i ulyâ: İstemeden alanın elidir» demiş; diğerleri de : «yed-i ulyâ : Veren; yed-i süfSâ : Vermeyendir» mütalâasında bulunmuşlardır. Hattâ mutasavvıfâdan bâzıları bu cümleyi «alan el veren elden daha hayırlıdır» şeklinde tefsir etmişse de İbni Kuteybe (—266): Böylelerine çatarak bunları ancak dilenciliği hoş gören bir kavm olarak görüyor. Bunlar alçaklığa hüccet getiriyorlar» demiş; Sanânî de bu sözü beğenmiştir.
Hz. Fahr-î Kâinat (S.A.V.) Yed-i ulyâ'yı : «Veren fakat almayan el» ch'ye tefsir buyurmuşlardır. Bu bâbdaki hadîsi îshâk «Mms-ned» inde Hâkim İbni Hizam (R. A,)dan rivayet etmiştir.
Hadîsimizde infak meselesine kendinden ve çoluk çocuğundan başlamaya delîl vardır. Zira bunlar daha mühimdir. Keza bu hadîste sadakanın en hayırlısının kendi ailesi efradının nafakalarını çıkardıktan sonra artanından vermek olduğuna delâlet vardır, Zaten efdâlin mânâsı budur. Çünkü bütün malını tasadduk eden bir adam, ekseriya pişman olur.' Ve muhtaç kalınca «keşke vermeseydim» der. Binaenaleyh böyle bir sadaka efdâl olmaz. Bütün malını sadaka olarak vermeyi Kadı lyaz'm (476 — 544) beyânına göre ulemâ caiz görmüşlerdir. Fakat Taberânî (260—360) bunu doğru bulmamakta ve : «Caiz olmakla beraber müstehâb olan yine de bunu yapmamak, malının üçte birini vermektir» demektedir.
Evlâ olan şudur denilebilir : Bütün malını sadaka olarak veren kimse fakr-ü hâle sabr edebiliyor ve çoluğu çocuğu da yoksa yahut var da onlar da sabırlı iseler, yapılan işin iyi olduğunda söz yoktur. Buna Teâlâ hazretlerî'nin :
[589]» «Kendilerinin ihtiyacı olsa da başkalarını kendi nefislerine tercih ederler» kavl-i kerîm'i ile :
[590]» «Yiyeceğe bunca ihtiyaçları varken, onu yine de bir yoksula, yetime ve esire yedîrirler» âyet-i kerîmesi delildir. Fakat bu derecede olmayanların bütün malını tasadduk etmesi mekruh olur.
Hadîste geçen «kim İffetli olmak isterse» tâbirinden nıurâd: Dilenmekten iffetli olur da dilenmezse «Allah onu afîf kılar» ani ona iffet babında yardım eder, demektir. «Kim de kanâatkâr olursa» Yani elindeki az bile olsa onunla iktifa ederse «Allah onu ganî eyler» yan kalbine kanâat verir, demektir.[591]

654/510- «Ebu Hüreyre radıyallahü anh'den rivayet    olunmuştur. Demiştir ki :
—  Yâ  Resûlallah!  Sadakanın hangisi daha hayırlıdır; denildi  :
—  Fakirin candan vermesidir. Hem geçindirdiklerinden başla ; buyurdular.»[592]

Bu hadîsi, Ahmed ile Ebu Dâvud tahrîc etmişlerdir. İbnî Huzeyme, Hâkim ve İbni Hibban da onu sahîhlemişlerdir.
Cühd: Güç ve takat demektir. Cehd ise meşakkattir. Bâzıları: «mübalâğa ve gayedir» demişlerdir. Bir takımları : «Cühd ile cehd aynı mânâya gelen iki lügattir» derler. EnNİhaye-> de: «Yani az mahn taşıyabileceği miktar» deniliyor.
Bu hadîs, îrrtâm- Nesâî'nin Ebu Zer (R. A.)'d&n; İbni Ribban ile Hâkim'in Ebu Hüreyre (R. A.)'dan tahrîc ettikleri şu hadîsle bir mânâyadır :
«Bir dirhem yüz bin dirhemi geçer  bir adamın iki dirhemi vardır. Bunlardan birini alıp da tasadduk eder. Bir adamın da çok malı vardır. Bunlardan yüz bin dirhem alır da tasadduk eder.» Hadîsimiz az malı olan kimsenin azdan sadaka vermesinin efdâl olduğuna delildir. Halbuki bundan evvelki Hâkim bin Hizam hadîsi, sadakayı artan maldan vermenin daha efdâl olduğunu ifâde etmişti. îki hadîsin aralarını Beyhokî (384—458) şöyle bulmuştur : «Bu mes'ele insanların fakr-ü zarurete karşı gösterdikleri sabr ve az'la iktifa hususundaki hâllerine göre değişir». Bundan sonra Beyhakî bu mânâya delâlet eden bâzı hadîsleri rivayet etmiştir.[593]

655/511- «(Bu da ondan) rivayet olunmuştur. Demiştir ki:  Resulül-lah Sallallahü aleyhi ve seîlem :
— Sadaka verin; buyurdular. O anda bir adam :
— Yâ Resûlallah bende bir alfun var; dedi. Resûlüllah   SaîlaUahü aleyhi ve seîlem :
— Onu kendine tasadduk et; buyurdular Adam :
—  Bende bir daha var; dedi. Resûlüllah  Sallallahü  aleyhi ve sellem :
—  Onu çocuklarına tasadduk eyle: buyurdular. Adam :
—  Bende bir daha vardı; dedi.   Resûlüllah   Salldllahü   aleyhi ve sellem :
— Onu hizmetçine tasadduk et; buyurdular. Adam :
—  Bende bir daha var;  deyince, Resûlüllah SaîlaUahü aleyhi ve sellem :
— Onu (ne yapacağını) sen daha İyi bilirsin; buyurdular.»[594]

Bu hadîsi, Ebu Dâvud ile Nesâî rivayet  etmişlerdir.  İbni Hîbban ile Hâkim onu sahîhlemişlerdir.
Bu hadîste karısına tasadduk zikredilmemiştir. Halbuki sahîh-i Müslim'de çocuklarından evvel karısı zikredilmiştir.
HadîS'i şerîf, nafakanın sadaka yerine geçeceğine delildir. Bu bâbda evvelâ kendinden başlıyarak, artarsa karısına, artarsa çocuklarına, hizmetkârlarına verecektir. Bundan sonra yine artarsa artık onu dilediğine verir. Nafakanın kimlere ait olduğu inşallah nafaka bahsinde görülecektir.[595]

656/512- «Hz. Âişe radıyallahü anha'dan rivayet olunmuşiuf. Demiştir ki : Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve seîlem
— Kadın evinin yiyeceğine zarar vermiyecek şekilde infâk ederse, infâk ettiğinden dolayı ecri onun olur. Kocasının da kazandığından dolayı ecri kendinin olur. Hizmetçi için de bunun bir misli vardır. Birbirlerinin ecrinden hiçbir şey azaltmazlar; buyurdular».[596]

Hadîs, Müttefekun akyh'dir.
Hadîs-i şerîf, kadının kocasının evinden tasaddukta bulunabileceğine delildir. Murâd : Kocasının malından tasarrufa hakkı olanlardan ta-
— 392 —
sadduk etmesidir. Fakat kocasının malına zarar vermemesi, ,onun aile efradının nafakalarını ihlâl etmemesi şarttır. Îbnü'l-Ardbî şöyle diyor: «Bu hususta selef ihtilaf etmişlerdir. Bâzıları: «Noksanlığı belli olmayacak derecede az bir şey tasadduk edebilir» deteıiş; bir kısmı da bu tasadduk işini kocasının, velevki icmâlen olsun izin verdiği zamana hamletmişlerdir. Bunlara göre izni olmadan onun malında hiç bir gûna tasarrufta bulunamaz.»
îmâm-ı Buhârî (194—256) bu kavli tercih etmiştir. îmâm-ı Tir-mizî (200—279)'nin Ebi Ümâme (R.A.)'dan. tahrîc ettiği şu hadîs de bu kavlin delilidir :

«Ebu Ümame demiştir ki : Resûlüllah SalîaUahü aleyhi ve settem;
—  Kadın kocasının evinden onun izni olmaksızın in-fâkta bulunmasın; buyurdular.
—  Yiyeceği de mi yâ Resûlâllah?  : denildi.
—  (elbette) Bu bizim mallarımızın en iyisidir; buyurdular.» Şu kadar var ki bu hadîs Buhâri'nin Ebu Hüreyre (R. ÂJ'dan tahrîc ettiği başka bir hadîse muarızdır. O hadîsin lâfzı şudur :
«Kadın kocasının kazancından onun emri olmaksızın infâk ederse, ona kocasının ecrinin yarısı vardır.»
Bu iki hadîsin araları şöyle bulunabilir:
Kadının kocasının malından onun izniyle infâk etmesi; bütün ecri, izinsiz infâkta bulunması; yarım ecri îcâp eder. Sonra kocası fakir veya cimri ise o zaman kadının izinsiz olarak onun malından infâk etmesi memnudur. Aksi takdirde yani kocası fakir veya bahîl değilse izinsiz de onun malından infâk edebilir ve sevap da kazanır.
Ulemâdan bâzıları : «Hadîste geçen kadının, köle ve hizmetçinin infâkından murâd mal sahibi olan kocasının geçindirdiği efrada, onun hesabına sarfetmektir.» demişlerse de bu te'vil hadîsin lâfzına uzakür. Bâzıları da infâk babında kadın ile hizmetçi arasında fark görürler ve: «Kadının kocasının malında tasarrufa hakkı vardır. Binaenaleyh ona kocasının malından tasadduk caizdir. Fakat hizmetçi öyle değildir. Onun efendisinin malında tasarrufa hakla olmadığından, izinsiz tasaddukta bulunamaz» derler.[597]

657/513- «Ebu Saîd radıyallahü anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir kî:  İbni Mes'ud'un karısı  Zeyneb geldi, ve:
—  Yâ   Resûlâllah, Sen bugün sadaka vermeyi emir buyurdun. Benim de ziynetlerim vardı. Onları tasadduk etmek isterdim.  Fakat Ibnî Mes'ûd kendisinin ve çocuklarının kendilerine bunları tasadduk etmem gereken en lâyık kimseler olduklarını iddia etti; dedi.    Bunun  üzerine Peygamber Sallallahü aleyhi ve sellem :
—  İbni Mes'ûd doğru söylemiş (evet); kocan ve çocukların kendilerine bu ziynetleri tasadduk edeceğin en lâyık kimselerdir; buyurdular».[598]

Bu hadîsi, Buharı rivayet etmiştir.
Hadîs-i şerif sadakanın yakın akrabaya verilmesinin efdâl ve evlâ olduğuna delildir. Zahirine bakılırsa hakkında söz edilen sadaka, vacip sadaka gibi görülüyorsa da nafile sadaka olmak ihtimâli de vardır. Nitekim Hanefîler nafile sadaka olduğunu iddia ederler. Hadîsin Buhârî' de yine İbni Mes'ûd (R. A._)'m zevcesi Zeyneb'ten şöyle bir rivayeti daha vardır :
«Zeyneb demiş ki : Yâ Resûlâllah! Sadakamızı fakir bir zevç île terbiyemiz altında bulunan kardeş oğlu yetimlere vermek bize kâfimidir? Resûlüllah SaUallahü aleyhi ve sellem; kendisine :
— Sana hem sadakanın ecri hem de sılanın ecri vardır; buyurmuşlardır».
Bu hadîsi Müslim dahi tahrîc etmiştir. Ve bâzılarına göre sadakadan muradın yâcip olan sadaka olduğunu daha da kuvvetle ifâde etmektedir. Zîrâ sadaka mendup olsaydı, kadın «bu bize kâfi gelir nü?» diye sormazdı. Resûlüllah (S.A.V.)'in sadaka ve sıla kelimelerini kullanması da aynı mânâya delâlet eder. Zîrâ sadaka denilince hâtıra gelen, vacip olanıdır. Bundan dolayıdır ki, bâzıları buradaki sadaka-, dan muradın vacip sadaka olduğuna cezmetmişlerdir, diyorlar.
Hadîs-i şerîf,'zekâtı kadının kocasına verebileceğine de delâlet etmektedir ki, Cumhur ulemâ'nın kavli budur. îmâm- Âzam Ebu Hanîfe ile îmâm-% Ahmed ibni Hanbel'e göre kadın kocasına, kocası karısına zekât veremez. Zîrâ hayatları müşterektir. Zâten kocanın karısına zekât vermemesi ittifâkîdir. Çünkü kadının nafakası kocasına vaciptir. Onunla zekât almaktan müstağni olur. Hadîs-i şerifte zikri geçen çocukların annelerinin zekâtını almaya lâyık görülmeleri annenin evlâdına zekât verebileceğine delâlet ederse de buna kail olan yoktur. tbnü'l-Münzir evlâda zekât verilemiyeceğine icma-ı ümmet olduğunu iddia etmiştir. Şu halde ulemâ bu hadîsi farz olmayan sadakaya hamletmişler, yahut : «Sadakayı kadın kocasına vermiştir. O da çocuklarına infâk ettiğinden «Çocukların, kendilerine ta-sadduk edeceğin en lâyık kimselerdir» denilmiştir; yahud da bu çocuklar kadının değil, Hz. İbni Mes'ûd (R.A.)'m. başka karısından olan çocukları imiştir» şeklinde te'vü etmişlerdir.
Nitekim Buhârî'nin ikinci rivayeti de bunu te'yid etmektedir. Zîrâ o rivayette : «Fakir bir zevç İle terbiyemiz altında bulunan kardeş oğlu yetimlere vermek bize kâfi midir?» deniliyor ki, bu yetimler Hz. İbni Mes'ûd (R.A.)'ın anneleri vefat etmiş, oğullan olabilir. Bunlara anneleri olmadığına bakarak yetim demek caizdir.[599]

658/514- «Ibnü Ömer radıyallahü anhüma'dan rivayet edilmiştir. Demiştir kî : Resûlüllah SaUaîlahü aleyhi ve sellem :
— İnsan[600] tâ kıyamet günü yüzünde bir parça et dahi kalmamış olarak gelinceye kadar   âlemden dilenip durur; buyurdular.»[601]

Bu hadîs, müttefekun aleyh'dir.
Hadîs-i şerîf, çok çok dilenmenin çirkin olduğuna ve dilenci her istedikçe yüzünden bir parça et gittiğine, bu suretle günün birinde yüzünde etten eser kalmayacağına delildir. «Nass» sözü devlet reisi ile tahsis olunmuştur. Nitekim aşağıda görülecektir. Bu hadîs, mutlak surette dilenmenin çirkin olduğunu gösteriyor. Buhârî ise bu çirkinliği malını çoğaltmak maksadıyla yani zengin olduğu halde dilenmekle kayıtlamış, hattâ buna bir bâb tahsis etmiştir. Bu takdirde ihtiyacından dolayı dilenmek mubah olur.
Dilenmeye mâni zenginliğin neden ibaret olduğu az ilerde görülecektir.
«Yüzünde bir parça et dahi kalmamış olarak» ifâdesi hakkında HattâH (319—388) şu îzâhâtı veriyor: «Bu sözden dilencinin düşük, kıymet ve itibarı kalmamış mânâsı kasdedilmiş olması yahut dilenmek suretiyle yüzünü zelîl ve hakîr kıldığı için kendisine bir ceza olmak üzere, cinayet yeri olan yüzünün, tâ etleri dökülünceye kadar azap olunması yahut da kendisini tanıtan bir alâmeti olmak üzere yüzü sade kemikten ibaret hasredilmesi ihtimal dahilindedir». Bu bâbda başka kaviller de vardır.[602]

659/515- «Ebu Hüreyre radıyaîlahü anVden rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah SaUaîlahü aleyhi ve setlem :
— Kim malını çoğaltmak için âlemin mallarını isterse, ancak ve ancak kor istiyor demektir. İster az istesin, İster çok; buyurdular.»[603]

Bu hadîsi, Müslim rivayet etmiştir.
tbnü'î-AraU «Ancak ve ancak kor istiyor» cümlesi hakkında şöyle demiştir: «Bunun mânâsı dilenci ateşle azap olunacak demektir. Fakat haMkat olmak ihtimâli de vardır. Yani aldığı şeyler kor olurda onunla dağlanır. Nitekim zekâtına vermiyenler böyle azap   göreceklerdir   «İster az, istesin, ister çok»   cümleleri tehekküm ve istihza içindir. Tehdit için vârid olmalan da ihtimal' dir.
Hadîs-i şerîf malını çoğaltmak için dilenmenin haram olduğuna delildir.[604]

660/516- «Zübeyr tbni Avvâm radtyaUahü anh'âen Peygamber Sallallahü aleyhi ve sellem'den (işitmiş olarak) rivayet edilmiştir. Resul-ü Ekrem Salîdlîahü aleyhi ve sellem buyurmuşlardır ki :
— Birinizin, ipini alarak, sırtında bir yük odun getirmesi, müteakiben onu satarak onunla yüzünün akını koruması, versinler vermesinler âlemden dilenmekten herhalde kendisi için daha hayırlıdır.»[605]

Bu hadîsi, Buhârî rivayet etmiştir.
Hadîs-i şerîf bundan evvelkiler gibi dilenmenin çirkinliğine delildir. Fazla olarak bunda çalışıp kazanmaya teşvik vardır. Zîrâ dilencilik sebebiyle dilencinin nefsi zelîî ve hakîr olur, izzet-i nefsi kalmaz. İstediği verilmediği takdirde reddedilmek mezellet ve hakaretine dûçâr olur. Veren dahi her istiyeni boş çevirmiyecek olursa, malı azalır; başı dara düşer. Binaenaleyh nefse meşakkatli bile gelse çalışmak lâzımdır. Çalışıp kazanmaya kudreti olan bir kimse hakkında Şâfiîler'in iki kavli vardır:
Birincisi : Dilenmenin haram olmasıdır ki, esah olan da budur.
İkincisi : Mekruhtur. Fakat mekruh derecesinde kalabilmek için üç şart vardır:
1— Dilenci kendi kendini hakîr ve zelîl düşürmeyecek.
2— Israrla istemiyecek.
3— Dilendiği kimseye eziyet vermiyecek'tir.
Eğer bu şartlardan biri bulunmazsa dilenmek bilittifak haram olur.[606]

661/517- «Semüratü'bnü Cündeb radıyallahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki; Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem :
— Dilenmek bir tırmalamadır. Onunla kişi kendi yüzünü tırmalar. Ancak bir kimsenin devlet reisinden, yahut kaçınılmaz bir şey hakkında dilenmesi müstesna; buyurdular».[607]

Bu hadîsi, Tirmîzî rivayet etmiş ve sahîhlemiştir.
Ebu Dâvvd ile NesâVmn rivayetlerinde : «. jo » yerine « ^ S   » denilmiştir. Mânâsı  : Yaralar demektir.
Hadîs-i şerîf, kimlerin dilenmesinin mubah olduğunu göstermektedir. Devlet reisinden istemek mubahtır. Çünkü Beytü'l-Mal'ın mütevellisi odur. Binaenaleyh ondan istemek Beytü'l-Mal'dan istemektir. Bey-tül Mal'da ise her fakirin hakkı vardır. Sonra bu işte devlet reisinin dilenciye bir minnet ve ihsanı da yoktur. Çünkü onun vekili mesabesindedir. Bir kimse vekilinden kendi hakkını her zaman isteyebilir. Hadîsin zahiri devlet reisinden ihtiyacı yokken sırf malını çoğaltmak maksadı ile bile, istese yine günah olmayacağını gösteriyor. Kaçınılmaz geyin ne olduğunu îmâm-ı Müslim'in Kubeysa (R. A.)'dan rivayet ettiği bir hadîs îzâh ediyor. Az ilerde görülecek olan bu hadîste : «Dilenmek ancak üç kişiden birine helâldir» deniliyor ve bunların :
1— Başkasına kefil.
2— Felâketzede.
3— Fakir'den ibaret olduklarını îzâh buyuruyor.[608]

«Sadakaların Taksimi Babı»


662/518- Ebu Saîd-i Hudrî radıyaJlahü anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir kh Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem :
— Beş nev'i zenginden başka hiç bir zengine sadaka helâl değildir: Zekât tahsildarına, yahut sadakayı malı ile satın alana, veya borçluya, yahut Allah yolunda gaza edene, yahut da sadaka bir fakire verilip de fakirin o sadakadan kendisine hediye ettiği zengine; buyurdular.»[609]

Bu hadîsi, İmâm-i Ah m e d, Ebu Dâvud ve Ibni Mâce rivayet etmişlerdir. Hâkim'de onu sahîhlemiş fakat mürsel olmakla illetlendirmiştir.
Zâhir'e göre illetlendirmeyi bütün sayılan muharriçler yapmış görünüyorsa da hakîkatta mürsel olarak Uletlendirilen rivayet yalnız Hâkim'in sahih diye hükmettiği rivayettir. Sadaka almayı haram kılan, zenginliğin tarif ve tahdidi babında ulemânın kavilleri çeşitlidir. Biz bu kavilleri buraya almıyoruz. Dilenmeyi haram kılan zenginliğin hududunu çizen bir takım hadîsler vârid olmuştur ki, bâzılarını agağıya dercediyoruz:
1— Nesâî (215—303) Hx. Ebu Sald (R.A.)'dan şu hadîsi tahrîc etmiştir:
«Bir okiyye malı varken dilenen muhakkak ısrarla istedi demektir.
2— Ebu Dâvud (202—275) şu hadîsi rivayet ediyor :
«Sizden biriniz bir okiyyesi veya onun dengi malı varken (yine) dilenirse muhakkak ısrarla istedi demektir.»
3— Yine Ebu Dâvud şu hadîsi tahrîc etmiştir :
«Kendisini geçindirecek malı varken,   dilenen   kimse ancak ateşi (nî) çoğaltır;   Ashâb;
— Onu ne miktar mal geçindirir?; dediler : Resûl-ü Ekrem :
—  Akşam ve sabah yemeğine yetecek kadar; buyurdular.»
Bu hadîsi, Ibnİ Hibban (—354) sahîhlemiştir. îşte dilenmeyi haram kılan zenginlik bundan ibarettir. Zekât almayı haram kılan zenginlik ise,    üzerinden zekât vermek farz olan zenginlikdir. Hadîs-i şerifte :
«Ben o sadakayı sizin zenginlerinizden alarak fakirlerinizde iade etmekle emrolundum» buyurulmuş ve zengin ile fakir mukayese edilerek, zenginin zekât vermek kendisine farz olan; fakirin ise kendisine zekât verilen kimseler olduğu anlatılmıştır.
Hadîs-i şerif, zekât tahsildarının zengin bile olsa zekât alabileceğini ifâde ediyor. Çünkü tahsildar aldığını fakir olduğu için değil, emeğinin mukabil olarak alır. Zekâtı bir kimsenin kendi malı ile satın alması da böyledir. Çünkü evvelâ o zekât fakire verilmiş ve yerini bulmuştur.. Artık fakir onu satarken zekât malı değii, kendi mülkü olarak satar.
Keza borçlu ile gâzî zengin bile olsalar kendilerine zekât verilebilir. Bâzı ulemâya göre, kadı, müftü ve müderris gibi müslümanların umûmî mesâlihi ile meşgul olan zevat zengin bile olsalar kendilerine zekât verilebilir. Hattâ Buîıârtihir babında buna işaret ederek : «Hâkim İle zekât tahsildarının rızkı babı» demiştir. Buhârî buradaki rızktan, devlet reîsinin beytü'l-mal'dan kendisine maaş verdiği kadı ve müftü gibi zevatı kasdetmigtir. Taberî (224—310) diyor ki : Cumhur ulemâ, kadının hâkimlik ücreti almasının caiz olduğuna kaildir.Çünkü hâkimliği kendisini hususî işlerini görmekten alıkoyar. Şu kadar var ki seleften bir takımları bunu mekruh görmüş, fakat haram dememişlerdir.»
Bâzılarına göre şayet kadının aldığı ücret helâl cihetten ise, alması bilicmâ caizdir. Almayan ver'a-takvasmdan dolayı almaz. Ama alınan ücrette şüphe bulunursa evlâ olan onu almamaktır. Beytü'l-mal'dan haksız olarak alınan ücret haramdır. Davacı ile dâvâlıdan ücret alınmasına gelince: Bunun caiz olup olmadığı ihtilaflıdır. Caiz görenler dahi ortaya bir takım şartlar koymuşlardır. Meselâ kaza bahsinde görülecektir.[610]

663/519- «Ubeydullah ibni Adiyy b. El-Hıyar[611] radıyaîlahü anlı' den rivayet edildiğine göre, iki adam Resûlüllah Salîallahü aleyhi ve sellem'e sadaka istemeye geldiklerini; Resûlüllah SaMallahü aleyhi ve sellem'ln kendilerini süzdükten sonra onları güçlü kuvvetli görerek :
— Dilerseniz size veririm. Fakat bu sadakada ne bir zengine, ne de kazanan güç kuvvet sahibine hisse vardır; buyurduğunu kendisine anlatmışlardır.[612]

Bu hadîsi, İmâm-ı Ahmed rivayet etmiş ve onu Ebu Dâvud ile Ne-sâî kavı bulmuşlardır.
Bu hadîs hakkında îmâm~ı Ahmed ibni Haribel (164—241) : «Ne güzel hadîs» demiştir. Resûl-ü Ekrem (S.A.V.)'in : «Dilerseniz size veririm» buyurmaktan muradı ; Sadaka almanın bir meziyet değil, mezellet olduğunu anlatmaktır. Ve eğer böyle olmakla beraber yine de kabul ederseniz veririm, demek istemişlerdir. Yahut;  sadaka gücü kuvveti yerinde olana haramdır.Eğer haram yemek isterseniz veririm, diyerek onları azarlamak ve ayıplamak istemiştir.
Hadîs-i şerîf, sadakanın zengine, ve gücü kuvveti yerinde olup çalışabilene haram olduğuna delildir. Zîrâ bir iş veya san'at sahibi olmak onu zengin- hükmüne katar. Böylelerine sadaka almayı caiz görenler de vardır. Bunlar hadîs-i şerifi te'vil ederler.[613]

664/520- «Kufaayselü'bnü Muhârîk Hilâlî[614] radıyaîlahü anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki : Resûlüllah Saîlaîlahü aleyhi ve seUem :
— Şüphesiz dilenmek ancak üç kişiden birine helâl olur :
1— Bir kefaleti üzerine alan adama. Buna kefil olduğu malı buluncaya   kadar dilenmek    helâldir. Sonra vazgeçer.
2— Başına felâket gelip, malını helak eden   adama. Buna da bir geçim nizâmı sağlayıncaya kadar dilenmek helâldir.
3— Kavminden aklı başında üç kişinin kalkıp : «fü-lâna hakikaten fakr-ü zaruret isabet etmiştir» diyecekleri (derecede) başına fakrü zaruret gelen adama. Buna da bir geçim yolu buluncaya kadar dilenmek helâldir.
Bunlardan gayrı dilencilikler yâ Kubeysa haramdır. O sadakaları (yiyen) haram olarak yer; buyurdular»[615]

Bu hadîsi, Müslim, Ebu Dâvud, İbni Huzeyme ve Ibnİ Hibban rivayet etmişlerdir.
Hadîs-i şerif üç sınıf insan müstesna olmak üzere dilenmenin haram olduğuna delildir.
Birinci sınıf : başkasına kefil olarak onun borcunu veya diyetini üzerine alan ve o ödemezse ben ödeyeceğim diyenlerdir. Böylelerine ödemek îcâp ettiği vakit dilenmek helâldir.
İkinci sınıf : Malına dolu veya sel veyahut yangın gibi âfetler isabet ederek elinde maişetini temine yarayacak bir şey kalmayanlardır. Bunlara da dilenmek helâldir.
Üçüncü sınıf : Fakir düşenlerdir. Lâkin böylelerine dilenmek helâl olabilmek için hemşehrilerinin şehâdeti şarttır. Çünkü bunların hâlini en iyi bilen komşularıdır. Binaenaleyh aklı başında olanlardan üç kişinin bu gibilerin fakir olduklarına şehâdet etmesi dilenmeyi kendilerine mübâh kılmak için kâfidir.
Şâfiîler bu husustaki şâhidlerin üç kişiden az olamıyacağma kaildirler. Delilleri bahsimizin hadîsidir. Diğer mezhep imamları ise şâir şehâdet nisablarına kıyasen burada da iki şahidin kâfî geleceğine zâhip olmuşlar ve bu hadîsi nedip mânâsına hamletmişlerdir.
Bu hüküm, zengin, olarak tanınmış birisinin sonradan fakir düşmesine göredir. Hâl bunun aksine olursa, şehâdeti lüzum kalmadan dilenmek caizdir.
İbni Ebi Leylâ dilenmenin haram olduğuna ve adaleti iskat edeceğine kaildir.[616]

665/521- «Abdulmuttalip ibni Rabîatü'bnü El-Hâris[617] radıyaMahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir kî: Resûlüllah SaMaMahü aleyhi ve sellem:
— Şüphesiz sadaka Muhammed'in sülâlesine yakışmaz. O ancak ve ancak nâssın kirleridir. Bir rivayette de «O ne Muhammed'e ne de Muhammed'in sülâlesine helâl olur; Buyurdular».[618]

Bu hadîsi, .Müslim rivayet etmiştir.
Hadîsteki «yakışmaz» tâbiri ile «helâl olmaz» mânâsı kasdedil-miştir. Binaenaleyh bu tâbir de tahrim ifâde eder. Hz. İbnî Rabîa'nın bu hadîsten maada Kütüb-ü Sitte'de hadîsi yoktur.
Hadîs-i şerîf, Hz. Fahr-İ Kâinat (S.A.V.) ile onun sülâle-î tâhiresine zekât almanın haram olduğuna delildir. Resûlüllah (S.A.V.)'e zekât almanın haram olduğu icmâ' ile sabittir. Sülâle-i tâhiresine de haram olduğuna icmâ' bulunduğunu İbni Küdâme ve Ebu Tâlib gibi   ulemâ iddia etmişlerdir.
İmâm-ı Âzam Ebu Hanîfe'den Ebu'l-İsme Nuh b. Meryem'in rivayetine göre sülâle-i tâhire'ye zekât almak mubahtır. Hz. tmam bunlar için : «Resûlüllah (S.A.V.) devrinde almaları caiz değildi. Fakat şimdi bu zamanda caizdir» demiştir. Benî Hâşim'in birbirlerine zekât vermeleri ise Ebu Hanîfe ve Ebu Yusuf'a, göre caizdir.
Lâkin zahir rivayete[619] göre Hanefîyye imamlarının ittifakı ile Benî Hâşîm'e zekât verilmez. Nafile sadakaya gelince :
Hanefîler'in «En-Nihaye-» gibi bâzı fıkıh kitaplarında «Benî H âsim'e nafile sadaka vermek bilicmâ caizdir» denilirse de hadîslerin umûmâtı karşısında hak olan: Bu sadakayı onlara hibe diye vermeli ve ehl-i beyt-î Resûlüllah'a karşı son derece edep ve terbiyeye riâyet etmelidir. Sülâle-i tâhire'ye zekât almadıklarına mukabil «humsü'i-Humus» yani ganimetlerin beşte birinin beşte biri verilmiştir. Bâzı ulemâya göre kendilerine bu «humsü'J-Humus» verilmezse o zaman zekât almaları helâl olur. Maamâfîh umumiyetle hadîslerin delâlet ettiği mânâ haram olmasıdır. Aksini iddia edenler hadîsleri te'vil yoluna giderler. Halbuki buna lüzum yoktur.
«Sadaka ancak ve ancak nâsın   kirleridir» diye ta'lil buyrulması, onlara yalnız zekâtın haram olmasını îcâp eder. Zîrâ sahibini temizleyen sadaka farz olan zekâttır. Nitekim   Teâîâ Hazretleri :
«Onların mallarından kendilerini temiz ve pâk edeceğin bir sadaka al.»[620] buyurmuşlardır Ancak tefsir kitaplarında beyân edildiğine göre, bu âyet-i Kerîme nafile sadaka hakkında nazil olmuştur. Bundan dolayı bir çok ulemâ sülâle-l tahîre'ye nafile sadaka almanın da haram olduğuna kaildirler. Hadîste geçen «âl» lâfzından muradın ne olduğunu tâyin hususunda ulemâ arasında ihtilâf vardır. Akla en yakın olan tefsir, râvi Zeyd ibni Erkam hazretlerinin yaptığıdır. Bu tefsire göre : Âl-i Muhammed (S.A.V.) şunlardır : Âl-İ Alî, Âl-İ Abbas, Âi-İ Cafer, Â1-İ Âkîl ve Âl-i Haris ibnî Abdül Muttalip.
Râvinin tefsiri elbette başkalarının tefsirine müraccahtir. Hanefî-ler'Ie diğer bâzı ulemâ Âl-i Muhammed'i «Benî Hâşimdir» diye tefsir etmişlerse de maksatları yine Zeyd ibni Erkam hazretlerinin tefsiridir. Çünkü Benî Hâşîm'den murâd bütün Benî Hâşim değil, Peygamber (S.A.V.)'e yardım edenleridir. Bu yardımlarına bir ikram olmak üzere Teâlâ hazretleri kendilerine sadaka almayı haram kılmıştır. Binaenaleyh Ebu Leheb gibi Peygamber (S.A.V.)'e ezâ cefâ etmek için ömrü boyunca fırsat kollayanları bu ikramı asla hak edememişlerdir. O gibilerin sülâlesinden müslüman olanlar sadaka alabilirler.
Kendilerine zekât almak haram olanlardan biri de Ben! Muttaüb'tir. Bunu aşağıdaki hadîslerden anlıyoruz.[621]

666/522- «Cübeyr ibnt Mut'im[622] radıydllahü anh/den rivayet olunmuştur. Demiştir ki : Ben ve Osman ibni Affan Peygamber SaUallahü aleyhi ve seMem'e gittik ve :
—  Yâ Resûlallah El-Muttalip oğullarına Hayber (ganimetin) in beşle birinden (hisse) verdin; bizi bıraktın. Halbuki bîz hep bir mertebedeyiz; dedik. Bunun üzerine Resûlüllah Salîalîahü aleyhi ve seîlem :
—  El-Muttalip oğulları ile Hâşim   oğulları ancak ve ancak bir şeydir; buyurdular».[623]

Bu hadîsi, Buhârî rivayet etmiştir.
Benî Hâşim'den muradın kimler olduğunu ve Ebu Lehep sülâlesinin bunlarda dahil olmadığını yukarda gördük. Bâzıları : Ebu Lehep oğullarından Utbe ile Muattîb, Peygamber SaUallahü aleyhi ve setlem'in asr-ı saadetlerinde müslüman olmuş ve onunla beraber Hayber'in fethinde bulunmuşlardır. Binaenaleyh Âl-i Muhammed (S.A.V.)'de bunlar da dahildir derler.
Hadîs-i şerîf, Benî Muftalib'in ganimetlerden akraba hissesi almakta ve kendilerine zekât almak caiz olmamakta, Benî Hâşİm'e iştirak ettiklerine delildir. Fakat diğerleri nesep itibarıyla müsavi de olsalar, onlara iştirak edemezler. Zîrâ Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) :
 ( «Onlar câhiliyette ve islâm'da bizden ayrılmamışlar. Binaenaleyh, ahkâm hususunda bir şey gibi olmuşlardır» buyurarak âlemin kirleri mesâbesindeki zekât kendilerine haram kılınmak ve onun yerine ganimetlerin humsü'l-humus verilmek suretiyle niçin ikram olunduklarını beyân etmiştir.
Şu halde Âl-i Muhammed kendilerine hâs olan bu ikramı hak etmişlerdir. îmâm~ı Şafiî'nin mezhebi de budur. Cumhur ulemâ'ya göre ise Peygamber (S.A.V.)'in akrabasına hamsü'l-Humus vermesi İstihkak ci-hetiyle değil, sırf bir ikram ve tefaddüldür.
Benî Mutfalîb : El-Muttalîb b. Abdi Men'af'ın oğullarıdır. Hz. Cübeyr b. Mut'im, Nevfel b. Abdi Men'af oğullarındandır. Osman İbni Affan (R. A.) ise Abdüş-Şems b. Abdil Men'af oğullarındandır Binaenaleyh Benî Mutfalîb, ile Benî Abdi Şems ve Benî Nevfel amca oğulları olup derece itibarıyla birbirlerine müsavidirler. Bundan dolayıdır ki Hz. Osman (R. A.) ile Cübeyr İbni Mut'îm (R. A.) Peygamber (S.A.V.)'e kendilerinin Benî Muttalib ile bir derecede olduklarını söylemişlerdir.[624]

islam