KİTÂBU FADÂİLİ'L-KUR'ÂN (Kur'ânhn Faziletleri Kitabı)

 

KİTÂBU FADÂİLİ'L-KUR'ÂN

(Kur'ânhn Faziletleri Kitabı) [1]

1- Bâb: Vahyin Nüzulü Nasıldır Ve İlk Nazil Olan?


İbn Abbâs:
"el-Muheymin" (ei-Mâide: si), "el-Emîn" demektir; Kur'ân, kendinden önceki herbir kitâb üzerine emindir, demiştir [2].

1-.......Efaû Seleme şöyle dedi: Bana Âişe ile İbn Abbâs haber verip şöyle dediler: Peygamber (S), kendisine Kur'ân indirilir olduğu hâlde on sene Mekke'de, on sene de Medine'de ikaamet etti [3].

2-.......Mu'temir bize tahdîs edip şöyle dedi: Ben babamdan işittim Ebû Usmân şöyle demiştir: Bana haber verildi ki, Cibrîl aleyhi's-selâm Peygamber'e gelmişti. Bu sırada Peygamber'in yanında (kadınlarından) Ümmü Seleme bulunuyordu. Cibrîl, Peygamber'le konuşmaya başladı. (Sonra kalkıp gitti.) Peygamber (S) Ümmü Seleme'-
ye:
—  "Bu kimdir?" diye sordu, yâhud kendi dediği gibi bir sual sordu.
Ümmü Seleme:
—  Bu Dıhye'dir, dedi. Ümmü Seleme yine şöyle dedi:
— Allah'a yemîn ederim ki, Peygamber'in Cibrîl haberini sahâ-bîlerine haber vermek üzere îrâd ettiği hutbesini işitinceye kadar ben Cibril'i, başka değil, muhakkak Dıhye sandım.
(Râvî:) Ümmü Seleme ya böyle yâhud kendi dediği gibi bir söz söyledi, dedi.
Babam şöyle dedi: Ben Ebû Usmân'a:
—  Sen bu hadîsi kimden işittin? diye sordum. O:
—  Usâmetu'bnu Zeyd'den, dedi [4]

3-.......Ebû Hureyre (R) şöyle dedi: Peygamber (S) şöyle buyurdu: "Peygamberlerden hiçbir peygamber yoktur ki, ona mucizelerden (kendi zamanlarındaki) insanların inandıkları kadar verilmiş olmasın. Mu'cize olarak bana verilen ise, ancak Allah'ın bana vah-yettiğidir. Bunun için kıyamet gününde ben, peygamberlerin en çok tâbi'i bulunanı olacağımı ümîd ederim"[5].

4-.......Enes ibn Mâlik (R) şöyle haber verdi: Yüce Allah, Rasûlü'nün üzerine vefatından evvele kadar arka arkaya vahy indirdi.
Hattâ O'nu, vahy en çok olduğu zaman vefat ettirdi. Bundan sonra Rasûlullah (S) vefat etti [6].

5-.......Esved ibn Kays demiştir ki, Cundeb ibn Sufyân(R)'dan işittim, şöyle dedi: Rasûlullah (S) rahatsızlandı. Bir kadın geldi:
— Yâ Muhammedi Ben umarım ki şeytânın Seni bırakmış olsun. Görüyorum ki, bir gece yâhud iki gecedir Sana yaklaşmadı, dedi.
Bunun üzerine Azız ve Celîl olan Allah "Ve'd-duhâ vel-leyli izâ secâ mâ veddeake Rabbuke ve mâ kala" sûresini indirdi [7].

2- Bâb: Kur'ân, Kureyş Lisânı İle Ve Arab Lisânı İle Nazil Oldu


Bu, birçok âyetlerde "Kur'ânen Arabiyyen", "Bilisânin Arabiyyin mübînin" şeklinde sarîh olarak beyân edilmiştir [8].

6-.......Enesibn Mâlik haber verip şöyle dedi: Usmân, Zeydibn Sabit, Saîd ibnu'1-Âs, Abdullah ibnıTz-Zubeyr ve Abdurrahmân ibnu'l-Hâris ibn Hişâm'a sûreleri Mushaflara nakletmelerini emretti ve o istinsah hey'etindeki son üç kişiye hitaben:
— Sizler ve Zeyd ibn Sabit, Kur'ân'ın Arabça lügatlerinden herhangi Arabça bir lügatte ihtilâf ettiğiniz zaman, o lügati Kureyş lisâ-niyle yazınız. Çünkü Kur'ân, Kureyş kabilesinin dili ile indirildi, dedi.
Onlar da böyle yaptılar [9].

7-.......Atâ ibn Ebî Rebâh şöyle dedi: Bana Safvân ibn Ebî Ya'Iâ ibn Umeyye şöyle haber verdi:
— Ya'lâ, keski ben Rasûlullah'i, üzerine vahy indirildiği sırada göreydim, der dururdu.
Nihayet Peygamber (S) Cı'râne'de bulunduğu zaman, üzerinde bir kumaş kendisini gölgelendirmiş ve yanında da sahâbîlerinden birtakım insanlar bulunduğu sırada, güzel koku sürünmüş bir kimse yanına çıkageldi. Ve:
— Yâ Rasûlallah! Güzel koku süründükten sonra bir cübbe içinde umre için ihrama giren kimse hakkında ne dersiniz? diye sordu.
Peygamber, bir müddet baktı. Akabinde kendisine vahy geldi. Bunun üzerine Umer, Ya'lâ'ya "Gel" diye işaret etti. Ya'lâ geldi ve başını, Peygamber'i örtmekte olan örtünün içine soktu. Peygamber'i yüzü kızarmış, uyuyan kimsenin gidip gelen nefesi gibi horulduyor vaziyette gördü. Peygamber'in hâli bir müddet böyle devam etti. Sonra Peygamber'den bu hâl sıyrıldı. Bunun üzerine Peygamber:
—  "Biraz evvel umreden bana suâl soran kimse nerede?" diye sordu.
Hemen o suâli soran kimse arandı ve bulunup Peygamber'in yanına getirildi. Peygamber:
—  "Sendeki kokuya gelince, onu üç kerre yıka, üzerindeki cüb-beye gelince, onu da çıkar, sonra haccında yapmakta olduğun fiilleri umrende de yap" buyurdu [10].

3- Kur'ân'ın Sahîfeler İçinde Toplanması Babı [11]


8-.......Zeyd ibn Sabit şöyle demiştir: Ebû Bekr Yemâme'de şehîd olanların ölümünü müteâkib haber yollayıp beni çağırdı. Yanında Umer ibn Hattâb da bulunuyordu. Ebû Bekr bana şu sözleri söyledi: Umer bana geldi ve:
— Yemâme gününün şiddetli harbinde Kur'ân hafızlarından birçoğu şehîd oldu. Ben diğer harb sahalarında da harbin şiddetli olup Kur'ân hafızlarının şehîd edilmelerinden, bu sebeble de Kur'ân'dan büyükçe bir kısmın zayi' olup gitmesinden endîşe ediyorum. Binâenaleyh ben senin, Kur'ân'ın kitâb hâlinde toplanmasını emretmeni düşünüyorum, dedi.
Ben Umer'e:
—  Rasûlullah'ın yapmadığı bir işi nasıl yaparsın? dedim. Umer:
—  Vallahi bu hayırdır, dedi, ve bana müracaatta devam etti. Nihayet Allah benim göğsümü bu işi için açtı ve ben de Umer'in
düşündüğü bu işte onun gibi düşündüm.
Zeyd dedi ki: Bu sözlerden sonra Ebû Bekr, bana hitaben şunları söyledi:
— Sen genç ve akıllı bir erkeksin, biz seni hiçbir kusurla ittihâm etmiyoruz. Sen Rasûlullah için vahyi yazıyordun. Binâenaleyh sen Kur'ân'ı tetebbu' et ve onu bir araya topla!
Zeyd buna karşı: Vallahi eğer bana dağlardan bir dağın nakledilmesini teklîf etmiş olsalardı, o iş benim üzerime, bana emrettiği bu Kur'ân'ı toplama işinden daha ağır olmazdı, dedi.
Zeyd dedi ki: Ben:
—  Sizler, Rasûlullah'ın yapmadığı bir işi nasıl yapıyorsunuz? dedim.
Ebû Bekr:
—  Allah'a yemîn ederim ki, bu hayırlı bir iştir, dedi.
Ve Ebû Bekr bana müracaatta devam etti. Nihayet Allah, Ebû Bekr'le Umer'in akıllarını yatırdığı ve göğüslerini ferahlandırdığı bu işe, benim de aklımı açtı ve gönlümü ferahlandırdı. Bunun üzerine ben de Kur'ân'ın ardına düşüp gereği gibi araştırdım ve onu yazılı bulunduğu hurma dallarından, ince taş levhalardan ve hafızların ezberlerinden topladım. Nihayet et-Tevbe Sûresi'nin sonunu Ebû Hu-zeyme el-Ensârî'nin yanında buldum. O âyeti ondan başka kimsenin yanında bulmadım. Bu âyet, "Le kad câekum rasûlun min enfusi-kum azîzun aleyhi mâ anutum.,." sözlerinden Berâe Sûresi'nin sonuna kadar devam eden âyetti [12]. Neticede toplanan bu sahîfeler, tâ Allah kendisini vefat ettirinceye kadar Ebû Bekr'in yanında bulundu. Sonra hayâtı müddetince Umer'in yanında kaldı. Bundan sonra Umer'in kızı Hafsa'nın yanında kaldı [13].

9-.......İbn Şihâb şöyle tahdîs etti: Ona da Enes ibn Mâlik şöyle tahdîs etmiştir: Ermenistan fethinde Suriyeliler'le, Azrebîcân fethinde de Iraklılar'la birlikte harb eden Huzeyfetu'bnu'I-Yemân, bunların Kur'ân'ı çeşitli şekillerde okumalarının kendisine verdiği endîşe üzerine Usmân'm yanına geldi ve ona:
— Ey Mü'minlerin Emîri, sen, Kur'ân'ı okumakta Yahûdîler'le Hnstiyanlar'ın kendi kitâblarını okumakta uğradıkları ayrılığa benzer bir ihtilâfa düşmeden evvel bu ümmete yetiş, bu işin icâbına bak, dedi.
Bunun üzerine Usmân, Hafsa'ya haber gönderip:
— Bize Kur'ân'm yazılı olduğu sahîfeleri gönder de, biz sûreleri Mushaflara nakledelim, sonra da o sahîfeleri tekrar sana iade edelim, dedi.
Bunun üzerine Hafsa muhafaza ettiği Kur'ân'ı Usmân'a gönderdi. Usmân da Zeyd ibn Sabit, Abdullah ibnu'z-Zubeyr, Saîd ibnu'l-Âs ve Abdurrahmân ibnu'l-Hâris ibn Hişâm'dan kurulu istinsah hey'-etine emir verdi. Onlar da bu asıl nüshadaki sûreleri Mushaflara istinsah edip naklettiler. Usmân bu istinsah işinin başında, Zeyd'in Medîneli olması yüzünden Kureyşli olan üç kişiye hitaben:
— Sizler Zeyd ibn Sabit ile Kur'ân'dan herhangi birşeyde ihtilâf ettiğiniz zaman, Kur'ân'ı Kureyş lisânı ile yazınız. Çünkü Kur'ân, Ku-reyş lisânı ile nazil olmuştur, dedi [14].
Onlar da işte böyle yaptılar, nihayet sahîfeleri Mushaflara istinsah edip naklettikleri zaman, Usmân asıl sahîfeleri tekrar Hafsa'ya iade etti.
Hey'et ferdlerinin istinsah ettikleri Mushaflar'dan birer Mushaf'ı da her tarafa gönderdi. Bu gönderdiği (resmî) Mushaflar'ın dışında kalan ve içinde Kur'ân yazılı bulunan her sahîfenin yâhud mushafın da yakılmasını emretti [15].
İbn Şihâb şöyle dedi: Bana Zeyd ibn Sâbit'in oğlu Harîce haber verdi: O, babası Zeyd ibn Sâbit'ten şöyle dediğini işitmiştir: Mushaf'ı istinsah ettiğimiz sırada ben el-Ahzâb Sûresi'nden bir âyeti kaybettin^ Hâlbuki ben Rasûlullah'm o âyeti okumakta olduğunu işitir dururdum. (Böyle iken ben o âyeti yazılı olarak bulamamıştım.) O âyeti şiddetle araştırdık. Nihayet onu Huzeymetu'bnu Sabit el-EnsârîJnin yanında (yazılı) bulduk. En sonu onu da (hey'etin kararıyle) Mushaf'taki kendi sûresine kattık. O âyet şudur:
"Mü 'minlerin içinde Allah 'a verdikleri sözde sadâkat gösteren nice erler var. îşte onlardan kimi adadığını ödedi, kimi de (bunu) bekliyor. Onlar hiçbir suretle (ahidlenni) değiştirmediler"(e\-Ahzâb. 21) [16].

4- Peygamberin Kâtibi Babı [17]


10-.......Ubeyd ibnu's-Sebbâk şöyle dedi: Zeyd ibn Sabit şöyle dedi: Ebû Bekr bana haber gönderip çağırdı da:
— Sen, Rasûlullah (S) için vahyi yazıyordun. Binâenaleyh sen Kur'ân'ın ardına düşüp gereği gibi araştır, dedi.
Bunun üzerine ben de Kur'ân*m ardına düşüp gereği gibi araştırdım. Nihayet et-Tevbe Sûresi'nin sonundaki iki âyeti Ebû Huzey-me el-Ensârî'nin yanında buldum, onları ondan başka bir kimsenin yanında (yazılı olarak) bulamadım. O iki âyet şunlardır: "And olsun» size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. Üstünüze çok düşkündür. Mü '-minleri cidden esirgeyicidir, bağışlayıcıdır o. (Sana îmân etmekten) yüz çevirirlerse de ki: Bana Allah yeter. O'ndan başka hiçbir tanrı yok. Ben ancak O'na güvenip dayandım. O, büyük Arşhn sahibidir" (et-Tevbe: 128-129) [18].

11-....... el-Berâ şöyle dedi:  "Lâ yestevVl-kaaidune minel mü'minîne vel-mucâhidünefîsebîlVllâhi..." (en-Nisâ: 95) âyeti nazil olduğu zaman Peygamber (S):
—  "Bana Zeyd'i çağır, levha, divit ve kürek kemiği -yâhud: kürek kemiği ve divit- getirsin" buyurdu.
Sonra:
—  "Yaz: Lâ yestevVl-kaaidun..." buyurdu. Peygamber'in sırtının arkasında, a'mâ olan Amr ibnu Ümmi
Mektûm vardı. O:
— Yâ Rasûlallah! Ben gözleri zarara uğramış bir kimseyim, binâenaleyh bana ne emredersin? dedi.
Akabinde bu âyetin yerinde:  "Lâ yestevVl-kaaidune mine'l-mü 'minine fî sebili'ilâhi gayru ulVd-darari... "(en-Nisâ: 95) nazil oldu [19].

5- Bâb:


"Kur'ân yedi harf üzere indirildi"

12-.......İbn Şihâb şöyle dedi: Bana Abdullah'ın oğlu Ubeydullah tahdîs etti. Ona da Abdullah ibn Abbâs şöyle tahdîs etmiştir: Rasû-lullah (S) şöyle buyurmuştur: "Cibril bana Kur'ân'/ bir okunuş üzerine okuttu. Ben ona müracaat ettim ve durmadan bunun artmasını isterdim. O da bana artırırdı. Nihayet yedi türlü okunuşa erişti (yânî yedi türlü okunuşu geçmeyip orada durdu)" [20].

13-.......İbn Şihâb dedi ki: Bana Urvetu'bnu'z-Zubeyr tahdîs etti. Ona da Mısver ibn Mahrame ile Abdurrahmân ibn Abd el-Kaarî tahdîs etmişlerdir. Onlar da Umer ibnu'l-Hattâb şöyle derken işitmiş-lerdir; Ben Rasûlullah'ın sağlığında (namazda) Hişâm ibn Hakîm'i el-Furkaan Sûresi'ni okurken işittim. Ve onun okuyuşuna kulak tutup dinledim. Bir de baktım ki, Hişârn bu sûreyi Rasûlullah'ın bana okutmadığı birtakım lehçelerle okuyor. Az kaldı namazın içinde onun üzerine atılacaktım. Fakat selâm verinceye kadar güçlükle sabrettim. (Selâm verince kaçırmamak için) hemen ridâsım göğsünün üzerinde toplayıp:
— Senden işitmiş olduğum bu sûreyi sana kim okuttu? dedim. Hişâm:
—  Onu bana Rasûlullah okuttu, dedi.
— Yalan söyledin. Çünkü Rasûlullah bu sûreyi bana, senin okuduğundan başka bir lehçe ile okutmuştur, dedim.
Ve onu yakasından tutarak Rasûlullah'a götürdüm.
— Yâ Rasûlallah! Şunun el-Furkaan Sûresi'ni, Sen'in o sûreyi bana okutmadığın birtakım lehçeler üzerine okurken işittim, dedim.
Rasûlullah (S) bana:
—  "Hişâm'ın yakasını bırak" buyurdu. Ona da:
—  "Yâ Hişâm, oku!" diye emretti.
O da, kendisini okurken işitmiş olduğum kıraati Rasûlullah'a karşı okudu. Bunun üzerine Rasûlullah:
—  "Bu sûre böyle indirildi" buyuruldu. Bundan sonra:
—  "Yâ Umer, sen de oku!" diye emretti.
Ben de vaktiyle bana okutmuş olduğu okuyuşla okudum. Bana da:
—  "Bu sûre böyle indirildi. Şübhesiz bu Kur'ân yedi harf (yedi lügat ve yedi lehçe) üzerine indirilmiştir. Bunlardan hangisi kolayınıza gelirse, onu okuyunuz" buyurdu [21].

6- Kur'ân'ın Te'lîfi Babı [22]


14-.......İbn Cureyc haber verip şöyle dedi: Bana Yûsuf ibn Mâ"hek haber verip şöyle dedi: Ben Mü'minlerin annesi Âişe'nin yanında idim. Derken onun yanına Iraklı bir kimse çıkageldi de:
— Kefenin hangisi daha hayırlıdır? dedi. Âişe:
— Yazık sana! (Artık ölümünden sonra hislerin bâtıl olduğu için) sana hangi şey zarar verebilir ki? dedi.
Bu sefer o Iraklı zât:
— Ey mü'minlerin annesi, bana kendi Mushaf'ını göster, dedi. Âişe:
—  Niçin? diye sordu. O zât:
— Ben ümîd ederim ki, Kur'ân'ı senin Mushaf'ına göre te'lîf ederim. Çünkü Kur'ân te'lîf edilmiş olmayarak okunuyor, dedi.
Âişe:
— Diğer sûrenin kıraatinden evvel Kur'ân'in hangi sûresini okumuş olsan sana ne zarar verir ki? Kur'ân'dan ilk nazil olan Mufas-sal'dan, içinde cennet ve ateş zikrolunan bir sûredir. Nihayet insanlar İslâm'a döndükleri zaman, halâl ve haram nazil oldu. Şayet ilk evvel "Şarab içmeyin " yasağı inseydi, insanlar elbette: Biz ebeden şarâbı bırakmayız, derlerdi. Ve şayet yine ilk evvel "Zina etmeyin" yasağı inmiş olsaydı, insanlar muhakkak: Biz zinayı ebeden bırakmayız, diyeceklerdi. Yeminle söylüyorum ki, ben henüz oyun oynayan bir kız çocuğu iken Mekke'de Muhammed'e: "BeVVs-sâatu meviduhum ve's-sâatu edhâ ve emerru=Daha doğrusu onlara va *d olunan asil vakit, o saattir. O saat daha belâlı ve daha acıdır"(ei-Kamer: 46) inmiştir, el-Bakara ile en-Nisâ Sûreleri ancak ben Peygamber'in yamndayken inmişlerdir, dedi.
Râvî dedi ki: Bundan sonra Âişe, o Iraklı için Mushaf'ı meydana çıkardı ve o şahsa sûrenin -bir rivayette: Sûrelerin- âyetlerini imlâ ettirip yazdırdı [23].

15-.......Ebû İshâk dedi ki: Ben Yezîd oğlu Abdurrahmân'dan işittim, o şöyle dedi: Ben İbn Mes'ûd'dan işittim, o, Benû İsrâîl (yânî el-İsrâ), el-Kehf, Meryem, Tâhâ ve el-Enbiyâ Sûreleri hakkında, bu sûreler ilk atiklerdendirler, bunlar kadîm sûrelerdendirler, diyordu [24].

16-.......el-Berâ (R): Ben "Sebbih isme Rabbike'UaHâ"sûresini, Peygamber'in Medine'ye gelmesinden evvel öğrendim, dedi [25].

17-.......Şakîk şöyle dedi: Abdullah (ibnMes'ûd): Ben Peygamber'in herbir rek'atte ikişer ikişer okumak âdetinde olduğu uzunluk ve kısalıkça birbirine yakın bulunan sûreleri kat'î olarak bilmişim-dir, dedi. Müteakiben Abdullah oturduğu yerden kalktı, odasına girdi, beraberinde Alkame de girdi. Sonra Alkame dışarıya çıktı. Biz hemen Alkame'ye bu sûreleri sorduk. Alkame:
— İbn Mes'ûd'un te'lîfi üzere el-Mufassal'm evvelinden yirmi sûredir. Onların sonuncusu "Hâmîmler"dir, "//d. Mim. ed-Duhân" ve "Amme yetesâelûn", dedi [26].

7- Bâb: Cibril Kur'ân'ı Peygamberce Arzeder İdi


Mesrûk, Aişe'den; o da Fâtıma aleyhi's-selâm'dan şöyle demiştir: Peygamber (S) bana gizlice şöyle söyledi: "Her sene Cibril, Kur'ân'ı benimle bir kerre mukaabele ederdi. Bu sene iki defa mukaabele eyledi. Öyle sanıyorum ki, ecelim yaklaşmıştır" [27].

18-.......İbn Abbâs (R) şöyle dedi: Peygamber (S) hayırda insanların en cömerdi idi. En cömerd olduğu zaman da ramazân ayında idi. Çünkü ramazân ayı çıkıncaya kadar Cibril her gece O'nunla mulâkî olur, Rasûlullah da Kur'ân'ı Cibril'e arzeder idi. İşte bundan dolayı Cibril, Peygamber'e kavuştuğu zaman, Peygamber hayırda, esmesi maniaya uğramayan rüzgârdan daha cömerd olurdu [28].

19-.......Ebû Hureyre şöyle dedi: Cibril, Peygamber'e Kur'ân'ı her sene bir defa arzederdi. Peygamber'in vefat ettiği yıl içinde O'na iki defa arzetti. Peygamber her sene on gün i'tikâf ederdi. Ruhunun kabzolunduğu yılda ise yirmi gün i'tikâf etti [29].

8- Peygamberin Sahâbîlerinden Meşhur Olan Kur'ân Üstâdları Babı [30]


20-.......Mesrûk'tan: Abdullah ibn Amr, Abdullah ibn Mes'ûd'u zikretti de:
— Ben Abdullah ibn Mes'ûd'u sevmekte devam edeceğim; Peygamber^)'den: "Kur'ân'ı şu dört kimseden alınız: Abdullah ibn Mes'ûd'dan, Sâlim'den, Muâzibn Cebel'den ve Ubeyy ibn Ka'b'dan" derken işittim, dedi [31].

21-.......Şakîk ibn Seleme tahdîs edip şöyle dedi: Bize Abdullah ibn Mes'ûd bir hutbe îrâd etti de şöyle dedi: Allah'a yeminle söyİtiyorum ki, ben Rasülullah'ın ağzından yetmiş küsur sûre almışımdır. Yine Allah'a yeminle söylüyorum ki, Peygamber'in sahâbîleri, benim onların en hayırlısı olmadığım hâlde Allah'ın Kitâbı'm en iyi bilenlerinden olduğumu muhakkak bilmişlerdir.
Şakîk dedi ki: Ben topluluk içindeki dâirelerde oturdum da ne söylüyorlar diye dinliyordum. İbn Mes'ûd'un sözünün gayrisini söyleyen bir tek reddedici işitmedim.

22-.......Alkame şöyle dedi: Biz Hımıs'ta bulunuyorduk. İbn Mes'ûd Yûsuf Sûresi'ni okudu. Bir kimse:
—  Sûre böyle nazil olmadı, dedi. İbn Mes'ûd:
—  Ben Rasûlullah'ın huzurunda okudum da O bana "Güzel okudun" buyurdu, dedi.
Ve o şahısta şarâb kokusu buldu. Bunun üzerine:
—  Sen Allah'ın Kitâbı'nı yalanlamakla şarâb içmeyi bir araya mı topluyorsun? dedi ve o şahsa şarâb içme cezası uyguladı.

23-....... Mesrûk, şöyle dedi: Abdullah (R) şöyle dedi:
— Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a yemîn ile söylüyorum, Allah'ın Kitâbı'ndan hiçbir sûre inmedi ki, ben onun nerede indirildiğini bilir olmayayım; yine Allah'ın Kitâbı'ndan hiçbir âyet indirilmedi ki, ben onun ne hakkında indirildiğini bilir olmayayım.
Eğer Allah'ın Kitâbi'nı benden daha iyi bilir, kendisine develerin ulaştırabileceği bir kimsenin mevcûd olduğunu bileydim, muhakkak biner, ona giderdim [32].

24-.......Katâde tahdîs edip şöyle dedi: Ben Enes ibn Mâlik'e:
— Peygamber(S)'in zamanında Kur'ân'ı cem' edenler kimlerdir? diye sordum.
Enes:
— Dört kişidir; hepsi de Ensâr'dandır: Ubeyy ibn Ka'b, Muâz ibn Cebel, Zeyd ibn Sabit ve Ebû Zeyd, dedi.
Bu hadîsi el-Fadl, Hüseyin ibn Vâkıt'tan; o da Sumâme'den; o da Enes'ten isnâdıyle rivayet etmesinde Hafs ibn Umer'e mutâbaat eylemiştir.

25-......Enes şöyle dedi: Peygamber (S) vefat etti. Kur'ân'ı şu dört kişiden başkası toplamadı: Ebu'd-Derdâ, Muâz ibn Cebel, Zeyd ibn Sabit ve Ebû Zeyd.
Enes: Ve biz, bu Ebû Zeyd'e vâris olduk, dedi (Çünkü bu Ebû Zeyd, Enes'in amcası idi ve zürriyet bırakmamıştı) [33].

26-....... İbn Abbâs dedi ki: Umer şöyle dedi: Alî bizim en iyi hüküm verenimizdir; Ubeyy de bizim en iyi okuyanımızdır. Bizler ise,
Ubeyy: "Ben onu Rasûlullah'ın ağzından aldım, binâenaleyh ben hiçbir neshedici şeyden dolayı Rasûlullah'tan almış olduğum okuyuşu terketmem" der olduğu hâlde, Ubeyy'in kavlinden bir kısmını muhakkak terketmekteyiz. Ubeyy: Yüce Allah şöyle buyurdu: "Mâ nen-sah min âyetin ev nense'hâ ne'ti bi-hayrin minhâ ev mw//7iâ"(ei-Bakara: 106), şeklinde okurdu [34].

9- Fâtihatu'l-Kîtâb'ın Fazîleti Babı


27-.......Ebû Saîd ibnu'l-Muallâ şöyle dedi: Ben Mescid'de namaz kılıyordum. Peygamber (S) beni çağırdı. Ben de O'na icabet etmedim. (Namazdan sonra vardığımda:)
— Yâ Rasûlallah, ben namaz kılıyordum, diye özür beyân ettim. Rasûlullah:
—  "Kur'ân'da Allah: Ey îmân edenler, sizi, size hayât verecek şeylere da'vet ettiği zaman Allah 'a ve Rasûlü 'ne icabet edin... (ei-Enfâi: 24) buyurmadı mı?" dedi.
Sonra Rasûlullah bana;
—  "Haberin olsun, sen mescidden çıkmadan evvel ben sana muhakkak Kur'ân'daki en büyük sûreyi öğreteceğim" buyurdu.
Sonra elimi tuttu. Mescidden çıkmak istediğimiz zaman ben:
— Yâ Rasûlallah, Sen bana "Muhakkak sana Kur'ân'daki en büyük sûreyi öğreteceğim" demiştin, dedim.
Rasûlullah (S):
—  "O sûre el-Hamdu ÜllâhiRabbVl-âlemîn'dir ki, namazlarda tekrar olunan yedi âyet ve bana verilen azîm Kur'ân 'dır" buyurdu [35].

28-.......Ebû Saîd Hudrî şöyle dedi: Biz, bize âid bir yolculukta bulunuyorduk. Derken bir yerde konakladık. Akabinde bir kız geldi ve:
— Kabilenin büyüğü (bir akreb tarafından) sokulmuştur. Erlerimiz yanımızda yoklardır. Binâenaleyh sizlerden bir ilâç yapıcı var mıdır? dedi.
O kızm beraberinde bir adam kalktı. Biz onu rukye yapar olarak bilmiyorduk. O kimse, o sokulmuş olan kimseye rukye yaptı. Sokulmuş olan kimse derhâl iyileşti. Ve bizden giden o kimse için otuz koyun verilmesini emretti. Ve bizlere de süt içirdi. Bizden olan kimse bize dönünce ona:
— Sen rukyeyi güzel yapar miydin yâhud sen rukye yaparrmy-
dın? dedik. O:
— Hayır yapmazdım. Ben ona Ümmü'l-Kitâb'ı okumaktan başka bir rukye yapmadım, dedi.
Biz kendi kendimize;
— Biz gelinceye yâhud Peygamber'e bu olan işleri arzedip so-runcaya kadar hiçbirşey ihdas etmeyin, bildirmeyin, dedik.
Nihayet Medine'ye geldiğimizde bunu Peygamber(S)'e zikrettik.
—  "Fatiha Sûresi'nin bu kadar müessir bir duâ olduğunu ona öğreten nedir?" dedi.
Sonra seriyye halkına:
—  "Şimdi sürüyü taksim edin, benim için de bir pay ayırın" buyurdu.
Ebû Ma'mer de şöyle dedi: Bize Abdu'l-Vâris tahdîs etti. Bize Hişâm tahdîs etti. Bize Muhammed ibn Şîrîn tahdîs etti. Bana Ma'-bed ibn Şîrîn, Ebû Saîd Hudrî'den bunu tahdîs etti [36].

10- El-Bakara Sûresi'nin Fazîleti Babı


29-.......Ebû Mes'ûd(R)'dan: Peygamber (S): "Her kim bir gecede iki âyeti okursa..." buyurdu. H

30-.......Ebû Mes'ûd (R) şöyle dedi: Peygamber (S): "Her kim bir gecede el-Bakara Sûresi'nin sonundan iki âyeti okursa, artık ona o gece (ibâdet etmek, o gece âfetlerden ve şeytân şerrlerinden emîn olmak üzere) kifayet eder" buyurdu [37].

31- Ve Usmân ibnu'l-Heysem şöyle dedi: Bize Avf, Muhammed ibn Sîrîn'den; o da Ebû Hureyre'den tahdîs etti. O şöyle demiştir: Rasûlullah (S) beni ramazân zekâtını muhafazaya tevkil etti. Bir gece bana birisi geldi. Sadaka hurmasından avuçlamaya başladı. Ben onu yakaladım ve:
— Seni muhakkak Rasûlullah'ın huzuruna çıkaracağım, dedim. Ebû Hureyre, hadîsi yukarıda geçtiği gibi anlattı (Hadîs, Kitâbu'l- Vekâle'de mufassalan geçti). Nihayet o kimse:
— Yatağına (uyumaya) girdiğinde "Âyete'l-Kursî"yi bitirinceye kadar oku! (Sabaha kadar) seninle beraber Allah tarafından bir muhafız bulunmakta devam eder. Sabaha girinceye kadar sana şeytân da yaklaşamaz, dedi.
Bunun üzerine Peygamber:
—  "O, çok yalancı olduğu hâlde, bu sefer sana doğru söylemiş, îşte o (insan suretinde) bir şeytândır" buyurdu [38].

11- El-Kehf Sûresi'nin Fazîleti Babı


32-.......el-Berâ şöyle dedi: (Sahâbîlerden) bir kimse el-Kehf Sûresi'ni okuyordu. Yambaşında da iki uzun iple bağlanmış olan at vardı. Atı bir bulut ihata etti ve gittikçe yaklaşmağa ve yaklaşmağa başladi. Bundan dolayı at da ürkmeğe başladı. Sabaha erişince o kimse Peygamber(S)'e geldi ve bunu kendisine zikretti. Peygamber (S):
— "Bulut gibi görünen şey, sekînettir. Kur'ân 'ı tebcil için inmiştir" buyurdu [39].

12- El-Feth Sûresi'nin Fazîleti Babı


33-.......Umer ibn Hattâb'ın kölesi Eşlem şöyle dedi: Rasûlullah (S) seferlerinin birinde (Hudeybiye dönüşünde) yoluna devam ediyordu. Umer ibn Hattâb da geceleyin O'nunla beraber gidiyordu. Bu sırada Umer, Rasûlullah'a birşey sordu. Fakat Rasûlullah (vahy ile meşgul bulunduğundan) Umer'e cevâb vermedi. Umer sonra yine sordu. Rasûiullah yine cevâb vermedi. Umer (Rasûlullah işitmedi sanarak) bir daha sordu. Rasûlullah yine cevâb vermedi. Bunun üzerine Umer kendi kendine:
— Ey Umer, anan seni kaybetsin (de yok olasın)! Bak üç kerre Rasûlullah'a sorguda ısrar ettin de, bunların hepsine Rasûlullah cevâb vermedi, dedi.
Umer dedi ki: Bunun üzerine devemi sürdüm. Hakkımda (tev-bîh olarak) Kur'ân inmesinden korktum da kaafilenin önüne geçtim. Fakat çok geçmedi, bir çağırıcının çağırmasını işittim. Ve (kendi kendime):
— Şimdi hakkımda Kur'ân inmiş olmasından hakîkaten korktum, dedim.
(Bu korku içinde) Rasûlullah'a geldim ve selâm verdim. Rasûlullah (sevinç içinde) bana:
—  ' 'Bu gece bana bir sûre indirildi ki, o sûre bana, üstüne güneş doğan herşeyden muhakkak daha sevimlidir" buyurdu.
Sonra: "Innâfetehnâlekefethanmubînâ... ~ Biz senin istikbâlin için parlak bir fetih ve zafer (kapısını) açtık..." âyetini okudu [40].

13- "Kul Huve'llâhu Ahad" Sûresi'nin Fazileti Babı


Bu konuda Amre, Âişe'den; o da Peygamber(S)'den senedi ile gelen hadîs de vardır [41].

34-.......Ebû Saîd Hudrî şöyle demiştir: Bir kişi, diğer bir kişinin bütün gece tekrar tekrar "Kul huveHlâhu ahad" Sûresi'ni okuduğunu işitti. Sabah olunca Rasûlullah'a geldi ve o diğer kişinin sâdece bu sûreyi okumasını azımsayarak, bunu Rasûlullah'a zikretti. Rasûlullah (S) da cevaben:
— "Hayâtım elinde olan Allah 'a yemîn ederim ki> bu sûreyi okumak, elbette bütün Kur'ân'ın üçte birine denk olur" buyurdu.
Ve râvî Ebû Ma'mer yine Ebî Saîd'e varan diğer bir rivayette şunu ziyâde etti [42]: Ebû Saîd şöyle dedi: Bana kardeşim Katâde-tu'bnu'n-Nu'mân haber verip şöyle dedi: Bir kimse Peygamber zamanında seher vaktinde kalkıp "Kul huve'llâhu ahad" Sûresi'ni okur, onun üzerine başkasını ziyâde etmezdi. Biz sabaha dâhil olduğumuz zaman bir kimse Peygamber'e geldi. Hadîsin bundan sonrası yukarı-ki hadîsin şevki gibidir [43].

35-.......Ebû Saîd Hudrî şöyle dedi: Peygamber (S) sahâbîlerine hitaben:
—  "Sizden herhangi biriniz bir gecede Kur'ân 'in üçte birini okumaktan âciz olur mu?" diye sordu.
Bu teklîf sahâbîlere güç geldi de:
—  Yâ Rasûlallah! Bizim hangimiz buna takat yetirir? dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (S):
—  "Allâhu'I-vâhidu's-samedu sûresi, Kur'ân'ın üçte birisidir" buyurdu [44]..
Firabrî şöyle dedi: Ben, Ebû Abdillah el-Buhârî'nin varrâkı olan Ebû Ca'fer Muhammed ibn Ebî Hatim'den işittim, o şöyle diyordu: Ebû Abdillah el-Buhârî; Bu hadîs, İbrâhîm en-Nahaî'den; o da Ebû Saîd'den insadiyle mürsel'dir (yânî munkatı'dır); ed-Dahhâk el-Meşrıkî'den; o da İbn Saîd'den senediyle ise müsned'dir (yânî muttasıl'dır), dedi [45].

14- El-Muavvizât Sûrelerinin Fazileti Babı


36-.......Âişe (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) bir rahatsızlık duyduğu zaman kendi üzerine Muavvize (=Sığındıncı) sûrelerini okur, nefes ederdi. Hastalığı şiddetlendiği zaman O'na ben okur ve O'nun elinin bereketini ümîd ederek, kendi eliyle O'na meshederdim [46].

37-.......Âişe (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) her gece yatağına geldiği zaman iki elini birleştirir, sonra bunlara nefes ederdi. Şöyle ki: İki eline "Kul huve'llâhu ahad", "Kul eûzu bi-Rabbi'l-felâk" ve ' 'Kul eûzu bi Rabbi 'n-nâs'' sûrelerini okur (ellerine nefes eder), sonra bunlarla vücûdundan yetişebildiği yerlere sıvazlardı. Elleriyle sıvazlamaya başı ve yüzü üzerinden başlar, vücûdunun ön kısmım da sıvazlardı. Bu okuyup nefes ederek vücûdunu meshetmeyi üç defa tekrarlardı [47].

15- Kur'ân'ın Okunması Sırasında Es-Sekîne'nin Ve Meleklerin İnmesi Babı


38-.......Useyd ibn Hudayr (R) şöyle dedi: Bir kerre Useyd gece vakti el-Bakara Sûresi'ni okuyordu. Atı da yanında bağlanmıştı. Kur'ân'ı okuyorken birden at deprenmeye başladı. Useyd sustu. O susunca at da sâkinleşti. Useyd tekrar okumağa başladı. At yine şahlandı. Useyd sustu, at da sâkinleşti. Bundan sonra Useyd bir daha okumağa başladı, at yine hırçmlaştı. Useyd de artık vazgeçti. Useyd'in oğlu Yahya ise ata yakın bir yerde (yatmakta) idi. Atın çocuğa bir zararı dokunmasından endîşe ederek, çocuğu geriye çekti. Bu sırada başını kaldırıp göğe baktığında (beyaz bulut gölgesine benzer bir sis içinde kandiller gibi birtakım şeylerin parlamakta olduklarını gördü de) nihayet onu göremez oldu [48].
Sabah olduğunda Useyd, Peygamber'e bunu söyledi. Peygamber ona:
—  "Oku ey Hudayr oğlu, oku ey Hudayr oğlu!" dedi,
Useyd:
—  Yâ Rasûlallah, atın Yahya'yı çiğnemesinden endişelendim. Çünkü çocuk ata yakın bir yerde idi. Başımı kaldırıp çocuğa gittim. Başımı göğe doğru kaldırdığımda, beyaz bulut gölgesine benzer bir sis içinde kandiller gibi birçok şeylerin parlamakta olduklarını gördüm. Artık bu beyaz gölge tabakası içindeki ışıklı parlak cisimler manzumesi göğe doğru çekilip çıktı. Nihayet onu görmez oldum, dedi.
Peygamber (S):
—  "Bilir misin onlar nedir?" buyurdu. Useyd:
—  Hayîr, dedi. Peygamber:
—  "Onlar meleklerdi, senin Kur'ân okuyuş sesine yaklaşmışlardı. Eğer okumaya devam etseydin, sabaha kadar seni dinlerlerdi. İnsanlar da onlara bakarlardı. Onlar insanların gözünden gizlenemezlerdi" buyurdu [49].
Râvî İbnu'1-Hâd: Bana bu hadîsi Abdulah ibn Habbâb, Ebû Saîd el-Hudrî'den, Useyd ibnu Hudayr'dan tahdîs etti, dedi.

16- Peygamber (S), Mushaf'ın İki Deffesî (Yânî Mushaf'ı İki Yanından İhata Eden Cildleri) Arasında Bulunandan Başka Birşey Bırakmadı Diyen Kimse Babı


39-.......Abdulazîz ibn Rufey' şöyle dedi: Ben Şeddâd ibn Ma'kıl ile beraber îbn Abbâs'ın yanma girdim. Şeddâd ibn Ma'kıl, îbn Abbâs'a:
—  Peygamber (S) birşey bıraktı mı? diye sordu. İbn Abbâs:
— Mushaf'ın iki yanını kuşatan cildler arasında bulunandan başka birşey bırakmadı, dedi.
Biz yine beraberce Muhammed ibnu'l-Hanefiyye'nin yanına girdik ve ona da aynı suâli sorduk. Muhammed ibnu'l-Hanefiyye de:
— iki kap arasında bulunandan başka birşey bırakmadı, dedi[50].

17- Kur'ân'ın Diğer Sözlere Üstünlüğü Babı


40-.......Ebû Musa'dan: Peygamber (S) şöyle buyurdu: "Kur'ân okur mü'min kimsenin benzeri, tadı güzel, kokusu güzel turunç -portakal- meyvesi gibidir. Kur'ân okumaz mü'minin benzeri, tadı güzel ve fakat kokusu olmayan hurma gibidir. Kur'ân okuyan fâcir kimsenin benzeri, kokusu güzel, tadı acı rey hâne otu gibidir. Kur'ân okumayan fâcir kişinin benzeri ise tadı acı, kokusu yok Ebû Cehil karpuzu gibidir" [51].

41-....... Abdullah ibn Dînâr tahdîs edip şöyle dedi: Ben İbn Umer'den işittim, Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: "Geçmiş ümmetlerin müddetlen içinde sizin müddetiniz, ancak ikindi namazı ile güneşin batması arasındaki müddet gibidir. Sizin meseliniz ile Ya-hûdîler ve Hristiyanlar'ın meseli, birtakım işçiler tutan şu kimsenin meseli gibidir: O kimse:
— Gündüzün yarısına kadar benim için birer kırat yevmiyeye karşılık kim çalışır? dedi.
Yahudiler çalıştı.
Sonra:
— Gündüzün yarısından ikindiye kadar birer kırat yevmiyeye kim çalışır? dedi.
Hrıstiyanlar çalıştı.
Sonra sizler ikindiden akşama kadar ikişer kırat ikişer kırat yevmiye ile çalışıyorsunuz. Eski ümmetler:
—  Biz çok çalıştık, az ücret aldık, dediler. Allah:
—  Hakkınızdan eksilttim mi? buyurdu.
—  Hayır, dediler. Allah:
—  İşte bu, benim fadlımdır ki, ben onu dilediğime veririm, buyurdu [52].

18- Azîz Ve Celîl Olan Allah'ın Kitabiyle Vasiyyet Babı


42-.......Talhatu'bnu Musarnf tahdîs edip şöyle dedi: Ben, Abdullah ibn Ebî Evfâ'ya:
—  Peygamber (S) vasiyyet etti mi? diye sordum. O:
—  Hayır, dedi. Ben de:
—  Öyle ise, insanlara vasiyyet nasıl yazıldı, yâhud Peygamber vasiyyet etmediği hâlde insanlar nasıl vasiyyetle emrolundular? dedim.
Abdullah ibn Ebî Evfâ:
— Peygamber, Allah'ın Kitâbı'na tutunmakla vasiyyet etti, dedi [53].

19- Bâb: Kuıtân'la Yetinmeyen Kimse Ve Yüce Allah'ın Şu Kavli:


"Sana indirdiğimiz o Kitâb -ki karşılarında okunup duruyor- onlara kâfi gelmedi mi? Onda îmân edecek bir kavim için elbette bir rahmet ve bir öğüt var" (el-Ankebût: 51) [54].

43-.......Ebû Hureyre şöyle diyordu:.Rasûlullah (S): "Allah, Peygamber'e Kur'ân'ı tegannt etmesi karşılığı kadar hiçbir şey için mükâfat vermemiştir" buyurdu.
Râvî Ebû Seleme'nin bir arkadaşı ona "Yeteğannâ bihi" sözüyle "Yecheru bihi (= Demek istiyor)" dedi(;aslında: "İstima' etmemiştir", fakat bundan murâd bol mükâfattır) [55].

44- Bize Alî ibnu Abdillah tahdîs etti. Bize Sufyân ibn Uyeyne, ez-Zuhrî'den; o da Ebû Seleme ibn Abdirrahmân'dan; o da Ebû Hu-reyre(R)'den tahdîs etti ki, Peygamber (S): "Allah, Peygamber'e Kur'-ân'ı tegannî etmesi karşılığı kadar hiçbirşey için mükâfat vermedi" buyurdu.
Sufyân ibn Uyeyne: "Yeteğannâ" lafzının tefsiri "Yesteğnî bi-hi"dir, dedi. (Yânî "Kur'ân'la tegannî eder" demek, "Onunla yetinir, mustağnî olur" demektir, dedi.)

20- Kişinin Kur'ân Sahibine Gıbta Etmesi Babı [56]


45-.......Abdullah ibn Umer (R) şöyle demiştir: Ben Rasûlullah(S)'tan işittim, şöyle buyuruyordu: "Şu iki kişiden başkasına gıbta edilmez: Bunlardan biri, Allah kendisine Kitâb'ı verdi, o da bu Kitâb'la gece saatlerinde kaaim oldu (onu okuyup uyguladı). Diğeri de Allah kendisine mal verdi, o da bu malı gece saatlerinde ve gündüz saatlerinde sadaka yapar durur" [57].

46-.......Ebû Hureyre şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: "İki kimseden başkasına gıbta edilmez: Biri, Allah ona Kur'ân öğretmiş, o da gecenin saatleriyle gündüzün saatlerinde Kur'ân okur ve komşusu işitir de: Keski Fulân'a verilen Kur'ân ni'meti gibi bana da verilseydi ve onun amel ettiği gibi ben de amel etseydim, der. İkincisi, Allah ona da mal vermiştir, o da malını hakk yolunda sar-/etmektedir. Bunu bilen bir kimse: Keski şu Fulân kimseye verilen mal gibi bana da verilse de onun hayır işlediği gibi ben de işleseydim diye imrenir" [58].


21- Bâb:


'Sizin en hayırlınız Kur'ân öğrenen ve öğretendir*'.

47-....... Usmân(R)'dan Peygamber (S):  "Sizin en hayırlınız Kur'ân'ı öğrenen ve öğretendir" buyurdu.
Hadîsin râvîsi Sa'd ibn Ubeyde şöyle dedi: Ebû Abdirrahmân es-Sulemî, Usmân ibn Affân'ın halifeliği zamanından Haccâc ibn Yûsuf es-Sakafî zamanı oluncaya kadar insanları okuttu.. Ebû Abdirrahmân es-Sulemî:
— İşte Kur'ân'ı öğrenen ve öğretenin efdaliyeti hakkında Usmân'-ın Peygamber'den rivayet ettiği bu hadîstir ki, beni şu Kur'ân okutma makaamıma oturtmuştur, dedi.

48-.......Ebû Abdirrahmân es-Sulemî'den: Usmân ibn Affân şöyle dedi:
— Peygamber (S): "Muhakkak ki en faziletli olanınız, Kur'ân'ı öğrenen ve öğretendir" buyurdu [59].

49-.......Sehl ibn Sa'd (R) şöyle demiştir: Peygamber'e bir kadın geldi de kendi nefsini Allah'a ve Rasûlü'ne hibe ettiğini söyledi. Peygamber:
—  "O kadına bir sevb ver" buyurdu. Adam:
—  Bulamıyorum, dedi. Peygamber (S):
—  "Ona velev demirden yapılmış bir halka ver" buyurdu. O zât özür beyân edip hüzünlendi.
Bu sefer Peygamber:
—  "Kur'ân'dan sende ne var?" diye sordu. O zât:
—  Şu ve şu sûreler var, dedi. Peygamber:
— "Öyleyse Kur'ân 'dan sende bulunan o sûreler karşılığında seni o kadınla evlendirdim" buyurdu [60].

22- Mushaf'a Bakmaksızın Ezberden Kur'ân Okumak Babı [61]


50-....... Sehl ibn Sa'd şöyle demiştir: Bir kadın Rasûlullah'a geldi de:
— Yâ Rasûlallah! Ben nefsimi sana hibe etmek için geldim, dedi.
Rasûlullah kadına baktı. Bakışı yukarıya kaldırıp doğrulttu, sonra başını aşağıya indirdi. Kadın, Peygamber'in kendisi hakkında her-hangibir hüküm vermediğini görünce oturdu. Müteakiben Peygamber'in sahâbîlerinden bir kimse ayağa kalktı da:
— Yâ Rasûlallah! Eğer Sen'in bu kadına ihtiyâcın yoksa, beni onunla evlendir, dedi.
Rasûlullah (S) ona:
—  "(Mehr olacak) birşeyin var mı?" diye sordu. O zât:
—  Hayır vallahi yâ Rasûlallah (yoktur), dedi. Rasûlullah:
—  "Akrabanın yanına git de bak, birşey bulacak mısın?" buyurdu.
Bunun üzerine o zât gitti, sonra dönüp geldi de:
—  Hayır vallahi yâ Rasûlallah, hiçbirşey bulamadım, dedi. Rasûlullah:
—  "Bak, velev demirden bir yüzük olsun (bul)" buyurdu. O zât yine gitti, sonra dönüp geldi de:
— Hayır yâ Rasûlallah, demirden bir yüzük de bulamadım. Ve-Iâkin şu izârım (belden aşağı örten ihramım) var. -Sehl: Onun ridâsi, yânî belden yukarısını örten ihramı yoktu, dedi.- Bunun yarısı onun olsun, dedi.
Bunun üzerine Rasûlullah:
—  "İzârınla ne yapabilirsin; onu sen giyersen kadının üstünde ondan birşey bulunmaz, açıkta kalır; kadın giyerse senin üzerinde ondan birşey kalmaz, sen çıplak kalırsın" buyurdu.
Adamcağız bulunduğu yere oturdu. Bu oturuşu uzayınca da nihayet kalkıp (üzüntülü hâlde) gitti. Rasûlullah bu zâtın (hüzünlü ve ümîdsiz) arkasını çevirip gittiğini görünce, onun geri getirilmesini emretti. O zât çağırıldı. Geldiği zaman:
—  "Kur'ân'dan senin ezberinde ne var?" diye sordu.
— Ezberimde şu sûre, şu sûre, şu sûre var! diye birtakım sûreler saydı.
Rasûlullah ona:
—  "Sen bu sûreleri ezberinden okuyor musun?" diye sordu O zât:
—  Evet (okuyorum), dedi. Rasûlullah:
—  "Öyleyse git, Kur'ân 'dan ezberindeki sûrelerle seni bu kadına mâlik kıldım" buyurdu [62].

23- Kur'ân'ın Ezber Edilip Ezberden Okunması Ve Ezberde Tutma Ahdinin Dâima Yenilenerek Te'kîd Edilip Durması Babı


51-....... İbn Umer'den, Rasûlullah (S) şöyle buyurmuştur:
"Kur'ân sâhibi(hâfız kişi)nin benzeri, bağlı devenin sahibinin misâli gibidir. Eğer deve sahibi devesini gözetler durursa onu elinde tutabilir, ona dikkat etmeyip bırakıverirse deve kaçar gider" [63].

52-.......Abdullah ibn Mes'ûd şöyle dedi: Peygamber (S) şöyle buyurdu: "Kur'ân sahihlerinin birisi için şu şu âyetleri unuttum demesi ne fena şeydir. Bunun yerine unutturuldu denilmek gerektir. Kur'ân sahibi olan hafızlar! Sizler Kur'ân 'ı dâima okuyup müzâkere ediniz! Çünkü Kur'ân'ın hafız kişilerin gönüllerinden ayrılıp kaçması develerin boşanıp kaçmasından daha şiddetlidir".

53- Bize Usmân ibn Ebî Şeybe tahdîs etti. Bize Cerîr ibn Abdilhamîd, Mansûr ibnu'I-Mu'temir'den, bundan evvelki hadîsin benzerini tahdîs etti.
Râvî Bişr ibn Abdillah, bu hadîsi Abdullah ibnu'l-Mubârek'ten; o da Şu'be'den diye rivayet etmekte Muhammed ibn Ar'ara'ya mutabaat etti.
Abdulmelik ibn Abdilazîz ibn Cureyc de, Abdete'bne Ebî Lu-bâbe'den; o da Şakîk ibn Seleme'den, Şakîk'in: Ben Abdullah ibn Mes'ûd'dan işittim, ben Peygamber(S)'den işittim, diye bu hadîsi bu senedle rivayet etmekte Muhammed ibn Ar'ara'ya mutâbaat etti.

54-....... Ebû Musa'dan: Peygamber (S) şöyle buyurmuştur:
"Kur'ân'ı ezberde tutmaya ihtimam ediniz. Nefsim elinde olan Allah'a yemîn ederim ki, Kur'ân'ın hafızadan çıkıp kaçması, bağlı develerin (ihtimâmsızlık yüzünden) boşanıp kaçmalarından daha şiddetlidir" [64].

24- Binek Üzerinde Kur'ân Okumak Babı [65]


55-.......Abdullah ibn Muğfel: Ben Mekke fethi günü Rasülullah(S)'ı binek hayvanı üzerinde el-Fetih Sûresi'ni okurken gördüm, demiştir [66].

25- Kur'ân'ı Çocuklara Öğretmek Babı


56-....... Saîd ibn Cubeyr şöyle dedi: Sizin Kur'ân'dan el-Mufassal adını vermekte olduğunuz kısım, içinde hiç nesh bulunmayan el-Muhkem'dir.
Ve yine Saîd ibn Cubeyr dedi ki; İbn Abbâs: Ben on yaşında iken, Kur'ân'ın el-Muhkem kısmını okumuş olduğum hâlde Rasûlullah (S) vefat etti, demiştir.

57-.......Saîd ibn Cubeyr şöyle demiştir: İbn Abbâs (R):
— Ben Rasûlullah (S) zamanında el-Muhkem'i hafızamda topladım, dedi.
Ben de îbn Abbâs'a:
—  el-Muhkem nedir? diye sordum. İbn Abbâs:
—  el-Mufassai'dır, dedi [67].

26- Kur'ân'ı Unutmak; Bir Kimse "Ben Şu Âyetleri Unuttum" Der Mi? Ve Yüce Allah'ın'.


"Biz seni okutacağız da sen asla unutmayacaksın. Allahhn dilediği başka39 (ei-A'iâ: 5-7) kavli babı

58-.......Âişe (R) şöyle dedi: Peygamber (S) mescidde Kur'ân okumakta olan bir kimsenin sesini işitti de: "Allah ona merhamet eylesin. Yemin olsun o bana, fulân sûreden şu şu âyetleri hatırlatmıştır" buyurdu.

59-.......Buradaki rivayette Hişâm "Ben o âyetleri (unutmak sebebiyle) fulân sûreden düşürmüştüm" lafzını ziyâde etti.
Alî ibn Mushir ile Abdetu ibnu Süleyman bu hadîsi Hişâm'dan rivayet etmekte Muhammed ibn Ubeyd'e mutâbaat etmişlerdir.

60-.......Âişe şöyle demiştir: Rasûlullah (S) geceleyin bir sûre içindeki âyetleri okumakta bulunan bir kimsenin sesini işitti de: "Allah ona merhamet eylesin! And olsun o kimse bana, şu şu sûrelerden bana unutturulmuş bulunan şu ve şu âyetleri hatırlatmıştır" buyurdu [68]

61-.......Abdullah İbn Mes'ûd şöyle dedi: Peygamber (S): "Kur'ân 'ı ezberleyenlerin biri için 'Ben şu ve şu âyetleri unuttum' demesi ne kötü sözdür. Bunun yerine söylenmesi gereken söz 'Unutturuldu' sözüdür" buyurdu [69].

27- "El-Bakara Sûresi", "Şunun Sûresi" Ve "Şunun Sûresi" Demekte Bir Zarar Görmeyen Kimse Babı [70]


62-.......Ebû Mes'ûd el-Ensârî şöyle dedi: Peygamber (S): "ei-Bakara Sûresi'nin sonundan iki âyet: her kim bu iki âyeti bir gecede okursa, bunlar o kimseye kifayet ederler" buyurdu [71].

63-....... ez-Zuhrî şöyle dedi: Bana Urvetu'bnu'z-Zubeyr, el-Mısver ibn Mahrame ve Abdurrahmân ibn Abdin el-Kaarî hadîsinden haber verdi. Bu iki zât, Umer ibnu'l-Hattâb'dan şöyle derken işitmişlerdir: Ben, Rasûlullah'ın sağlığında Hişâm İbn Hakîm ibn Hi-zâm'ı el-Furkaan Sûresi'ni okumaktayken işittim. Onun okuyuşuna kulak tuttum, duydum ki, Hişâm bu sûreyi Rasûlullah'm bana okutmadığı birtakım lehçeler üzere okuyor. Az kaldı namazın içinde üzerine atılıp onunla çekişecektim. Fakat onu bekledim. Nihayet selâm verince (kaçırmamak için) hemen ridâsmı göğsünün üzerinde toparlayıp:
—  Senden işittiğim bu sûreyi sana kim okuttu? dedim.
— Bana bu sûreyi Rasûlullah okuttu, dedi.
— Yalan söyledin. Allah'a yemîn ederim ki, senden işittiğim bu sûreyi bana muhakkak Rasûlullah okutmuştur, dedim.
Ve onu yakasından çekerek Rasûlullah'a götürdüm de:
— Yâ Rasûlallah! Ben bunu, el-Furkaan Sûresi'ni, Sen'in bana okutmamış olduğun birçok lehçeler üzere okurken işittim. Hâlbuki el-Furkaan Sûresi'ni bana okutan Sen'sin, dedim.
Bunun üzerine Rasûlullah (S):
—  "Yâ Hişâm, o sûreyi oku!" diye emretti.
Hişâm da o sûreyi benim kendisinden işitmiş olduğum kıraatle okudu.
Rasûlullah:
—  "Sûre böyle indirildi" buyurduktan sonra:
—  "Oku yâ Umer!" diye emretti.
Ben de o sûreyi, kendisinin bana okutmuş olduğu okuyuşla okudum. Bitirdiğimde Rasûlullah:
—  "Sûre böyle indirildi" buyurdu. Bundan sonra da Rasûlullah:
—  "Şübhesiz bu Kur'ân yedi harf üzere indirilmiştir. Binâenaleyh kolay gelenini okuyunuz" buyurdu [72].

64-.......Âişe (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) geceleyin mescidin içinde Kur'ân okumakta olan bir okuyucunun sesini işitti de: "Allah o kimseye merhamet eylesin. Yemîn olsun o kimse bana şu ve şu sûreden (unutturulması sebebiyle) düşürdüğüm şu ve şu âyetleri hatırlattı" buyurdu [73].

28- Kıraatte Tertîl Ve Yüce Allah'ın: "Kur'ân'ı Tertîl İle (Yânı Açık Açık, Tane Tane) Oku" (Ei- Muzzemmil: 4) Kavli  Babı


Ve yine Yüce Allah'ın: "5/z onu bir Kur'ân olmak üzere (âyet âyet) ayırdık ki> insanlara karşı onu dura dura (ağır ağır, tane tane) okuyasın..±" (ei-îsrâ: ioö) kavli;ve mekruh olan okuyuşun, şiirin kesik kesik sür'atle okunması gibi Kur'ân'ın çabuk çabuk okunması olduğu. "Fîha yufraku" (ed-Duhân: 4), "Yufassalu" demektir.
İbn Abbâs: "Faraknâhu" (ei-tsrâ: ioö), "Fassalâhu" demektir, dedi [74].

65-.......Ebû Vâil Şakîk ibnu Seleme şöyle dedi: Biz kuşluk vakti Abdullah ibn Mes'ûd'un yanma gittik. Bir kimse: — Ben dün gece el-Mufassal'ı okudum, dedi. Bunun üzerine İbn Mes'ûd: — Şiir okuyuşu gibi çabuk çabuk okudun. Bizler kıraati işittik.
Ve ben Peygamber'in okumak i'tiyâdmda olduğu uzunlukta birbirine yakın olan sûreleri el-Mufassal grubundan on sekiz sûreyi ve "Hâ Mîm" ailesinden iki sûreyi elbette ezberimde tutmaktayım, dedi [75].

66-....... İbn Abbâs (R) "Onu acele etmen için dilini onunla
depretme "(d-Kıyâme. 16) kavli hakkında şöyle dedi: Rasûlullah (S), Cibril kendisine vahy getirdiği zaman, vahyi çabuk ezberlemek kasdıyle dilini ve dudaklarını kımıldatırdı, bu da kendisine şiddetli olurdu da kendisine vahy geldiği bundan anlaşılırdı. Bunun üzerine Allah "Lâ uksimu bi-yevmVl-kıyâmeti" Sûresi'ndeki şu âyetleri indirdi:
"Onu acele etmen için dilini onunla depretme. Onu toplamak, onu okutmak şübhesiz bize âiddir. Öyleyse biz onu okuduğumuz vakit, sen onun kıraatine uy" (yânî: Biz onu indirdiğimiz zaman sen yalnız dinle). "Sonra onu açıklamak da hakikat bize âiddir".
İbn Abbâs: "Onu senin lisânınla beyân etmek bize âiddir" dedi.
Ve yine İbn Abbâs: Cibril O'na geldiği zaman sessizce dinler, o gittiği zaman ise Allah'ın O'na va'd ettiği gibi gelen vahyi okurdu, dedi [76].

29- OKUMADA UZATILACAK HARFLERİ UZATMAK BABI

67........Katâde tahdîs edip şöyle dedi: Ben Enes ibn Mâlik'e, Peygamber'in okuyuşunu sordum da, o:
— Peygamber (S), uzatılması gereken harfleri uzatırdı, dedi [77].

68-....... Katâde şöyle dedi: Enes ibn Mâlik'e:
—  Peygamber'in okuyuşu nasıl idi? diye soruldu.
Oda:
—  Peygamber'in okuyuşu, uzatılacak harfleri uzun okur ıdı,
dedi.
Sonra Enes (misâl olarak) BismVMhVr-rahmânVr-rahîmh okudu da;
—  Peygamber BismVMh\ uzatır, er-Rahmân\ uzatır ve er-Rahîm'i uzatır idi, dedi [78].

30- Kıraatte Tercî' Babı


69-.......Ebû Iyâs tahdîs edip şöyle dedi: Ben Abdullah ibn Mugaffel'den işittim, o şöyle dedi: Ben Peygamber(S)'i dişi devesi -yâhud erkek devesi- üzerinde Kur'ân okurken gördüm; deve Peygamber'e yol aldırıyor, Peygamber de el-Feth Sûresi'ni -yâhud el-Feth Sûresi'n-den- yumuşak bir okuyuşla okuyordu. Peygamber tercî' yaparak okuyordu [79].

31- Kur'ân Okumakta Ses Güzelliği Babı


Dâvûd Peygamberin Ses Güzelliği İle "Tercî"1 Ve "Evvâb" Ta'bîrlerine Âid Tefsir Özeti:


"Dağlan ve kuşları, Dâvûd ile birlikte tesbîh etmek üzere ram etmiştik. Bunları yapanlar bizdik" (ei-Enbiyâ: 74).
"Şâmm hakkı için Davud'a bizden birfadl verdik: Ey dağlar çınlayın onunla beraber ve ey kuşlar! dedik ve ona demiri yumuşattık." (Sebe': 10)
"Hakîkaten sânım hakkı için Davud'a, en güzel inâbe etmiş olan Dâvûd Peygamber'e bizden, bizim tarafımızdan, yânî ale'1-âde değil, ilâhî azameti ayrıca bir hususiyetle ifâde eden, mahzâ ilâhî bir atıyye, fevkalâde bir mu'cize olarak bir fadl, o vakte kadar diğer peygamberlere verilenden fazla bir âyet, bir ni'met verdik. Şöyle ki (Yâ Cibâlu evvibî maahu): Ey dağlar, dedik, onunla beraber te'vîb yânî tercî' yapın, ötün, çınlayın! (Ve't-Tayraı) Siz de ey kuşlar!- Yukarıda geçen el-Enbiyâ: 74. âyeti, gelecek olan Sâd Sûresi'nin 17-19. âyetleri bunun tefsiri demektir. Yâ'nî Dâ-vûd'a öyle güzel bir ses, öyle şanlı bir edâ verilmişti ki, akşam sabah tesbîh ettikçe onun sesine bütün dağlar ve kuşlar iştirak eder, çınlar öterlerdi. Demek ki, güzel sesle hüsnü elhân Davud'un husûsî bir fazileti, kuşları dahî başına toplayan bir mu'cizesi olmuştu. Bu ma'nâ iledir ki, Dâvûdî savt meşhur olduğu gibi, Davud'un mezamiri de meşhurdur. Bu güzel san'-atı, İslâm'da mutlak surette kötülenmiş zannedenler olmuştur. Fakat bilmek lâzım gelir ki, kötülenmiş olan fısk lahinleridir. Yoksa Kur'ân okurken tertîl ve savt güzelleştirmesi emredilmiştir. Bu bâbda sahîh hadîs kitâbla-rında hayli hadîsler vardır. Birçokları gınanın, yânî mûsikînin te'sîrini rû-hânî zannederler. Böyle bir zann, ruhu hevâ zannetmektir. Ses bir hevâ ihtizazı olduğu için mûsikînin doğrudan doğruya verdiği te'sîr ve heyecan, bir buse zevki gibi cismânî ve asabî bir te'sîrdir. Teğannî ancak bir kelimenin, bir kelâmın ma'nâsını ruha duyurmağa hizmet etmesi i'tibâriyle-dir ki ruhanî bir kıymet olabilir. Fısk ehli, hep şehevânî mevzûlarla cismânî heyecan aradığı için, ma'nâyı öldürerek sâde â'sâba basan kuru nağmelerle cismânî te'sîr arar. Bu ise rûhânî şuuru terbiye değil, ifna eder. Belki fâsık için bütün şuurundan geçip akletmez bir mest olmak bir zevktir. Fakat dînin, şer'in vermek istediği zevk bu değil, güzel ma'nâlı, mukaddes şuurlu bir hayât yaşatmaktır. Seri' istiyor ki Kur'ân okunurken ses güzel-leştirilsin, teğannî edilsin, ancak nazmı bozarak, ma'nâyı unutturarak kuru ses ta'kîb eden fısk ehli lahinleri ve nağmeleriyle değil, elfâzm tecvidini, fesahatini bozmayarak, ma'nâsını belâğatinin incelikleriyle duyarak şuurlu bir hayât yaşatacak olan bir lahn ile okunsun ki, buna Peygamber'in
hadîsinde "Yuhûnu Arab" ta'bîr buyurulması, biz Kur'ân okurken Hz. Davud'un mu'cizesini yaşamış oluruz. Nitekim Kur'ân'ı güzel okuyan hakkında "Âlu Davud'un mizmârlarından bir mizmâr verilmiştir" diye sitayiş buyurulmuştur. Hz. Davud'un dağları teshir eden, uçan kuşları durduran mu'cizesi de kura bir ses oyunundan ibaret mücerred terennümler değil, ruhtan kopup Huda'ya arz olunan takdisler ve teşbihler idi. Nitekim bu ma'nâyı belâgatle ifâde için onun maiyyetinde dağlar zevi'1-ukûl gibi gösterilerek "Fa Cibâlu " diye nida "Ve't-Tayra" onun mahalline atıf edilmiştir. Dağlar, kuşlar böyle musahhar olduğu gibi ve ona demiri de yumuşattık. (Hakk Dîni, V, 3946-3949).
Onlar ne derlerse sabr et. Kulumuzu, o kuvvet sahibi Davud'u hatırla. Çünkü o çok tercîyapar(evvâb) idi. Çünkü biz dağları (kendisine) musahhar kıldık ki, bunlar akşamleyin ve işrâk vakti -kuşluk vakti- onunla birlikte durmayıp tesbîh ederlerdi. Toplanıp gelen kuşları da. Toplu olarak hepsi onun için tercî' yapar(ewâb)idi (Sâd: n-19).
"Evvâb, Tevvâb vezninde Evb'den mubâleğah ismi faildir. Evb, Râ-gıb'ın beyanına göre rucûun bir nev'i, iradî olan kısmıdır. Dönülmesi lâzım gelen yere dönmek demektir. Bu ma'nâdan Evvâb, Tevvâb gibi Allah'a çok rucû' eden demek olur. Onun için burada 1 Jjı sur jı £Wj« diye tef-sîr etmişlerdir. Ancak reccâ', hem rucû'dan, hem de müteaddîsi olan re-ci'den olabilir. Reci* ise irca' ve tercî' man'âlarına geldiğine ve seste tercî', nağme ve ahenk yapmak veya sadâ vermek demek olduğuna göre reccâ', iyi tercî' yapan mürecci' ma'nâsıni dahî ifâde etmiş olur. Nitekim L- • * juUW (Sebe': ıo) de bu ma'nâ açıktır. Bu münâsebetle evvâb, Mucâhid'-den rivayet olunduğu üzere bir de müsebbih, çok tesbîh eden ma'nâsına tefsîr edilmiştir ki Ebu's-Suud bunun vechinde şöyle diyor: İkinci evvâb, müsebbi yerine konmuştur, çünkü tesbîhi tercî' yapıyordu, mürecci' de reccâ'dır. Çünkü ard ardına fiiline rucû' eder durur. Evvâb, Allah Taâ-lâ'ya çok rucû' eden tevvâb demek olduğuna göre de çok tevbekâr olanın âdeti çok zikru tesbîh ve takdîs etmektir. Kaamusda evb, kasd ve istikaa-met ira'nâlarına dahî geldiğinden evvâb, çok doğru ve azimkar demek de olabilir. Şu halde evvâb bir çok ma'nâlara muhtemil bir kelime olduğundan hepsini aynı bir kelime ile terceme kaabil olmıyacaktır. Evvelâ Allah'a rucû' sûfîlerin iradî mevt ta'bîr ettikleri fena fillah makaamıdır ki tevbe ve inâbe bunun başıdır. Bu makaamda sâdır olan her kuvvet ilâhîdir. Onun için te'yîd ve kuvvetinin illetinde şöyle buyuruluyor. Çünkü o bir evvâb idi. • *~ JM-ı ^s~ w > Hakîkaten biz dağlan onun maiyyetinde musahhar kılmıştık. Öyle ki dağlar < ji^vtj^ı,^^-.»akşam ve işrak vakıtları tesbîh ederlerdi. Bunun zahiri onunla beraber sesle tesbîh etmeleri, onun tes-bîhine te'vîb ve tercî' tarikiyle cevâb vermeleridir. Rasûlulah'm avucunda taşların tesbîhi kabilinden olduğu da söylenmiştir... (Hakk Dîni, VI, 4086-4090).

70-.......Ebû Musa'dan, Peygamber (S) ona hitaben: "Yâ Ebâ Mûsâ! Muhakkak sana Dâvûd Peygamberin nağmelerinden bir nağme -bir sadâ ahengi- verilmiştir" buyurdu [80].

32- Başkasından Kur'ân Dinlemeyi Seven Kimse Bâbî


71- Bize Umer ibn Hafs ibn Gıyâs tahdîs etti. Bize babam tah-dîs etti. Bize el-A'meş, İbrahim'den; o da Abîde'den tahdîs etti. Abdullah ibn Mes'ûd şöyle dedi: Peygamber (S) bana:
—  "Haydi bana karşı Kur'ân oku" diye emretti.
Ben:                                                                                  .
— Kur'ân Sana indirildiği hâlde ben onu Sana karşı mı okuyayım? dedim.
Peygamber:
- "Ben Kur'ân 'ı kendimden başkasından işitmeyi severim " buyurdu [81].

33- Okutucu Olan Kimsenin Okuyucuya "Hasbuke(=Sana Yeter)1' Sözü Babı


72-.......Abdullah ibn Mes'ûd şöyle dedi: Peygamber (S) bana:
—  "Haydi bana karşı oku" diye emretti. Ben:
— Yâ Rasûlallah! Kur'ân Sana indirildiği hâlde, onu Sana karşı mı okuyacağım? dedim.
Peygamber:
—  "Evet" buyurdu.
Bunun üzerine ben en-Nisâ Sûresi'ni okumağa başladım. Nihayet şu "Her ümmetten birer şâhid, onların üzerine de seni bir şâhid olarak getirdiğimiz zaman hâlleri nice olur" (en-Nisâ: 4i) âyete geldiğimde, Peygamber:
— "Şimdilik sana yeter" buyurdu.
Ben Peygamber'e döndüm, bir de baktım ki, Peygamber'in iki gözü yaş döküyordu [82].

34- Bâb: Kur'ân Ne Kadar Müddette Okunup Hatmedilir?


Ve Yüce Allah'ın:
"Artık Kurlarımdan kolay geleni okuyun" (ei-Muzzemmii: 20) kavli [83].

73- Bize Alî ibnu'l-Medînî tahdîs etti. Bize Sufyân ibn Uyeyne tahdîs edip şöyle dedi: Abdullah ibn Şubrume bana:
— Ben kişiye Kur'ân'dan ne mikdârmın kâfî geleceğine baktım da üç âyetten daha az bir süre bulamadım, dedi.
Bunun üzerine ben de:
— Hiçbir kimseye üç âyetten daha az okuması lâyık olmaz, dedim [84].
Alî ibnu'l-Medînî şöyle dedi: Bize Sufyân ibn Uyeyne tahdîs etti. Bize Mansür ibnu'l-Mu'temir, tbrâhîm en-Nahaî'den; o da Ab-durrahmân ibn Yezîd'den haber verdi. Ona da Alkame, Ebû Mes'ûd'dan haber vermiştir. Alkame şöyle demiştir: Ben Ebû MesJ-ûd'a Beyt'i tavaf eder hâlde kavuştum; Ebû Mes'ûd, Peygamber(S)'i (ve O'nun): "Bir gecede el-Bakara Sûresi'nin âhirinden iki âyeti okuyan kimseye hu iki âyet kifayet eder" sözünü zikretti [85].

74-.......Abdullah ibn Amr şöyle dedi: Babam beni asâletli bir aile kadını ile evlendirdi ve her zaman geçimimiz hususunda göz kulak olup, gelininden kocası Abdullah hakkında sorguda bulunurdu. Karım da:
— Abdullah erkek nev'i arasından öyle güzel bir kocadır ki, biz ona geldiğimizden beri aile döşeğimize ayak basmadı (yatmadı), örtülü eteğimizi araştırıp yoklamadı, demiştir.
Babam Amr'in bu yoldaki incelemeleri uzayınca, nihayet Pey-gamber'e oğlunun bu hâlini arzetti. Peygamber de:
—  "Abdullah'ı bana getir" buyurdu. Sonra Peygamber(S)'e kavuştuğumda bana:
—  "Nasıl oruç tutarsın?" diye sordu. Ben de:
—  Her gün, dedim.
—  "Nasıl hatmedersin?" dedi.
—  Her gece, dedim. Bunun üzerine Peygamber:
—  "Her ayın üç gününde oruç tut, her ayda bir Kur'ân'ı okuyup hatmeyle" buyurdu.
Ben:
—  Bundan çoğuna da gücüm yetişir, dedim. Peygamber:
—  "Öyleyse her haftada üç gün oruç tut" buyurdu. Ben:
—  Bundan çoğuna da gücüm yetişir, dedim. Peygamber:
—  "İki gün iftar et, bir gün oruç tut" dedi. Ben de:
—  Bundan çoğuna da gücüm yetişir, dedim. Peygamber:
—  "Oruçların en faziletlisi olan Dâvûd Peygamber orucu tut ki,
bir gün oruç, bir gün iftardır. Bir de yedi gecede bir kerre Kur'ân'ı okuyup hatmeyle" buyurdu.
(Abdullah sonraları bu hadîsi rivayet ederken:)
— Ah keski ben, Rasûlullah'm bana verdiği ruhsatı kabul edeydim, îşte şimdi yaşlandım, zayıf düştüm! diye hayıflanıyordu.
Bundan dolayı ihtiyarlık çağında Abdullah ibn Amr, Kur'ân'm yedide birini gündüzden ailesinden bâzılarının yanında okurdu ve gece okuyacağı Kur'ân'ı gündüz okuyup hazırlardı ki, gece okuması hafiflesin. Oruç hususunda kuvvetli bulunmak isteyince de birkaç günler arka arkaya oruç tutmazdı ve bu oruç tutmadığı günleri sayardı ve -Peygamber'den ayrıldığı sıradaki ibâdet hayâtından birşey bırakmayı çirkin gördüğünden- oruç tutmadığı günlerin sayısınca arka arkaya oruç tutardı.
Ebû Abdillah el-Buhârî dedi ki: Râvîlerin bâzısı, "Üç gecede bir defa hatmet"; bâzısı "Beş gecede hatmet" dedi diye rivayet etmiştir. Abdullah ibn Amr'dan rivayet eden râvîlerin çoğu "Yedi gecede bir defa hatmet" dedi, diye rivayet ettiler [86].

75-.......Abdullah ibn Amr: Peygamber (S) bana: "Sen Kur'ân'ı ne kadar müddet içinde okuyorsun?" diye sordu.

76- Bana İshâk tahdîs etti. Bize Ubeydullah ibnu Mûsâ, Şeybân en-Nahvî'den; o da Yahya ibn Ebî Kesîr'den; o da Zuhre oğullan'-nın âzâdlısı Muhammed ibn Abdirrahmân'dan; o da Ebû Seleme'-den haber verdi. Yahya ibn Ebî Kesîr: Ben kendimi bu hadîsi Ebû Seleme'den işittim sanıyorum, dedi. Bundan biraz durakladıktan sonra, kendisine bu hadîsi Muhammed ibn Abdirrahmân vâsitasıyle işitmiş olduğu tahakkuk etti: Ben bu hadîsi Ebû Seleme'den işittim; o da Abdillah ibn Amr'dan, dedi. Amr şöyle demiştir: Rasûlullah (S):
—  "Kur'ân'ı bir ayda oku" diye emretti. Ben:
—  Kendimde kuvvet buluyorum, dedim. Nihayet Rasûlullah:
—  "Kur'ân'ı yedi günde oku, bunun üzerine artırma!" buyurdu [87].

35- Kur'ân Okuma Esnasında Ağlamak Babı [88]


77- Bize Sadaka ibnu'I-Fadl tahdîs etti. Bize Yahya ibn Kattan, Sufyân es-Sevrî'den; o da Süleyman el-A'meş'ten; o da İbrâhîm en-Nahaî'den; o da Abîdete'den; o da Abdullah ibn Mes'ûd'dan haber verdi. Yahya: Hadîsin bâzısı Amr ibn Murre'dendir, dedi. İbn Mes'-ûd: Peygamber (S) bana şöyle buyurdu:,., dedi.

78- Bize Müsedded, Yahya'dan; o da Sufyân'dan; o da el-A'meş'ten; o da İbrahim'den; o da Abîdete'den; o da Abdullah ibn Mes'ûd'dan tahdîs etti. A'meş şöyle dedi: Hadîsin biri "Bana Amr ibnu Murre, İbrahim'den tahdîs etti" senediyledir. Ve keza "Sufyân'ın babasından; o daEbu'd-Duhâ'dan; o da Abdullah ibn Mes'ûd'dan" senediyledir.
Abdullah ibn Mes'ûd şöyle dedi: Rasûlullah (S):
—  "Bana karşı oku" diye emretti. Ben:
— Kur'ân Sana indirildiği hâlde, Sana karşı mı okuyayım? dedim. Rasûlullah:
—  "Ben Kur'ân'ı benden başkasından işitmeyi arzu ederim " dedi.
İbn Mes'ûd dedi ki: Bunun üzerine ben en-Nisâ Sûresi'ni okudum. Nihayet "Her ümmetten birer şâhid, onların üzerine de seni bir şâhid olarak getirdiğimiz zaman hâlleri nasıl olur?"(en-Nisâ: 4i> âyetine ulaştığımda, Peygamber bana:
—  "El çek -yâhud: Tut-!" diye emretti.
Ben Peygamber'in iki gözünü gördüm ki, onlar yaş akıtıyorlar [89].

79-.......Buradaki senedle gelen rivayette Abdullah ibn Mes'ûd şöyle demiştir: Peygamber (S):
—  "Bana oku" dedi. Ben:
—  Sana indirildiği hâlde, Sana karşı mı okuyayım? dedim. Peygamber:
—  "Ben kendimden başkasından işitmeyi severim" buyurdu [90].

36- Kur'ân Okuması İle Gösteriş Yapan Yâhud Kur'ân'la Yiyicilik Etmek İsteyen Yâhud Da Kur'ân'ı Âlet Ederek Yalan Ve Fâcirlikle Haksızlık Yapan Kimseler(İn Günâhı) Babı [91]


80-.......Alî (R) şöyle dedi: Ben Peygamber (S)'den işittim, şöyle buyuruyordu: "Zamanın sonunda yaşlan küçük, akılları az, tecrübeleri kıt bir zümre yetişecektir. Onlar mahlükaatın hayırlısı olan Peygamber'in sözünden bahsedecekler. Fakat bunlar şiddetle atılan okun avı delip avdan öteye çıktığı gibi, îslâm Dîni'den hemen çıkıvereceklerdir. Onların îmânları boğazlarından öte geçmeyecektir. Siz onları her nerede rastgelirseniz hemen öldürünüz. Çünkü (bunlar bozguncu anarşistlerdir;) bunları öldürmekte, öldüren kişiye kıyamet gününde ecr ve sevâb vardır" [92].

81-....... Ebû Saîd el-Hudrî (R) şöyle demiştir: Ben RasûlulIah(S)'tan işitim, şöyle buyuruyordu: "Sizin içinizden öyle zümreler türeyecektir ki, siz onların namazlarının yanında kendi namazlarınızı, onların oruçlarının yanında kendi oruçlarınızı, onların iyi işleri yanında kendi iyi işlerinizi küçük göreceksiniz. Onlar Kur'-ân da okuyacaklar. Fakat Kur'ân(m feyzi) onların hançerelerini geçmeyecek. Onlar okun avdan (delip) çıktığı gibi dînden çıkacaklar: Okun sahibi (avı delip geçen) okunun demirine bakar (kan nâmına) birşey göremez. Ağaç kısmına bakar, orada da birşey göremez. Yelesine bakar, onda da kan bulaşığı göremez. Sonra avcı (acaba ava dokunmadı mı?) şübhesi ilefûk (denilen yayın girecek) yerine bakar (orada da kan izi göremez)" [93].

82-.......Katâde, Enes ibn Mâlik'ten; Ebû Musa'dan: Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: "Kur'ân'ı okuyan ve onunla amel eden mü'min kişi, tadı güzel, kokusu da güzel portakal meyvesi gibidir. Kur 'ân 'ı okumayan, fakat onunla amel eden mü 'min kişi ise hurma .meyvesi gibidir; onun tadı güzel, fakat kokusu yoktur. Kur'ân'ı okuyan münafık kişinin meseli, kokusu güzel, fakat tadı acı reyhâne bitkisi gibidir. Kur'ân'ı okumayan münafık kişinin meseli de tadı acı yâhud kötü ve kokusu acı Ebû Cehil karpuzu gibidir" [94].

37- Bâb: Kur'ân Üzerinde Kalbleriniz Birleştikçe Kur'ân Okuyunuz


83-....... Cundeb ibn Abdillah'tan: Peygamber (S): "Kalbleriniz ülfet edip birleştiği müddetçe Kur'ân 'ı okuyunuz, Kur'ân üzerinde ihtilâf ettiğiniz zaman da artık kalkıp ondan dağdınız" buyurdu [95]

84-.......Cundeb'den:Peygamber (S) şöyle buyurdu: "Kur'ân üzerinde gönülleriniz birleştiği müddetçe okuyunuz. Kur'ân hakkında ihtilâf ettiğiniz zaman da artık kalkıp ondan dağıtınız".
Ebû Imrân'dan; o da Cundeb'den rivayet edilen bu hadîsi ref etmekte Haris ibnu Ubeyd ile Saîd ibnu Zeyd, Sellâm ibnu Muti'a mutâbaat etmişlerdir. Zikredilen bu hadîsi Hammâd ibn Seleme ile Ebân ibn Yezîd ref etmeyip, Cundeb .üzerine mevkuf olarak rivayet etmişlerdir. (Lâkin Müslim, Ebân hadîsini merfû' olarak rivayet etmiştir.)
Gunder, zikredilen bu hadîsi, Şu'be'den; o da Ebû Imrân'dan rivayet etti. Ebû İmrân: Cundeb'den işittim, diyordu.
Ve İbn Avn da bu hadîsi Ebû Imrân'dan; o da Abdullah ibn Sâ-mit'ten; o da Umer ibnu'1-Hattâb'dan onun kavli olarak rivayet etti.
Cundeb'den rivayet etmek, isnâd bakımından daha sahîh; bu hadîsi Umer'den rivayet edişten de daha çoktur.

85-.......Abdullah ibn Mes'ûd, bir kimseyi, kendisinin Peygamber'den hilafını işittiği bir okuyuşla bir âyeti okurken işitti. (Dedi ki:)
— Hemen o kimsenin elinden tutup, onu Peygamber'e götürdüm. Peygamber (S): "Her ikiniz de güzel okuyorsunuz. Binâenaleyh her ikiniz de okuyunuz" buyurdu.
Râvî Şu'be şöyle dedi: Gâlib zannıma göre Peygamber: "Şüb-hesiz sizden evvelki milletler ihtilâf ettiler de bu ihtilâfları kendilerini helak etti" buyurdu [96].

Tenbîh
Bu Fadâtlu'l-Kur'ân Kitâbı'nın bâb başlan ve hadîs metinleri, bir ramazân ibâdeti olarak tercemeye başlanıp 16 Ekim 1972 Pazartesi yatsıdan sonra bitirilmişti. Onbir yıl sonra Sahîh'in tercümesi İşi buraya ulaşınca, yine bîr ramazân ibâdeti olmak üzere, vaktiyle tercüme edilen hadîslere haşiye şeklinde açıklamalar eklenmeye başlandı. Bu haşiyeleri yazarken Buhârî şerhlerinden ve bilhassa İbn Kesîr'in FadâHu'I-Kur'ân'mdan faydalanıldı -ki bu tarafımdan tercüme edilip 1978'de Türdav yayınları arasında neşredilmişti-. Bu hâşiyeİendirme de 19 Haziran 1983/8 Ramazân 1403 Pazar günü ikindi ezanı okunurken müsvedde hâlinde bitirildi. Allah'ıma sayısız hamd ve senalar olsun!
Bağlarbaşı-Üsküdar                                      Mehmed Sofuoğlu


[1] Kitâbu't-Tefsîr ile Kitâbu Fadâüi'l-Kur'ân arasındaki münâsebet açıktır, gizli olmaz. Fadâil, Fadîlet'in cem'idir. Cevherî, Fadl ile Fadîlet, Naks ile Nakîsa'-mn hilafıdır, demiştir (Aynî).
Buhârî, Kur'ân'm Faziletleri Kitâbı'nı Kitâbu't-Tefsîr'den sonra zikretti, çünkü Tefsir daha mühimdir. İşte bundan dolayı Tefsir ile başladı (İbn Kesîr).
[2] İbn Abbâs'ın "el-Muheymin " lâfzının tefsiri hakkındaki sözüne gelince, Buhârî bununla el-Mâide Sûresi'nde Yüce Allah'ın Tevrat ve İncîl'in zikrinden sonraki şu kavlini murâd etmiştir: "Sana da hakk olarak Kitâb 'ı, kendinden evvelki kitabı tasdîk edici (ve doğrultucu) ve ona karşı bir şâhid olmak üzere gönderdik, o hâlde aralarında Allah'ın indirdiği İle hükmet..." (el-Mâide: 48).
İbn Abbâs bir rivayette "Muheyminen aleyhi", "Şehîden aleyhi" (yânî "Onun üzerine bir şâhiddîr") şeklinde söylemiştir.
"Heymene"nin ash "Hıfzetmek" ve "Gözetmek"tir... Yüce Allah'ın isimlerinde de "el-Muheymin" (el-Haşr: 23) vardır. Bu, herşey üzerine şâhid, herşe-yi bakıp gözetici ve muhafaza edici demektir.
Kur'ân'ın diğer peygamberlerin kitâbları lehine veya onlar üzerine şehâde-ti bir gerçektir. Ehli kitâbm ilâhî kitâbdan bir nasibe mazhar kılındıkları hâlde kendilerine hatırlatılan şeylerden büyük bir payı tahrif ettikleri ve unutmuş ol-duklan, Kur'ân'm şehâdeti cümlesindendir. Ve yine onların kendi kitâblarmın hepsini muhafaza edemedikleri, muhafaza etmekte olduklarının bir kısmını dahî tahrif etmiş bulundukları hususu da bu şehâdet cümlesindendir.
[3] Peygamber'in Medine'de on sene ikaamet etmesi, hakkında hilaf olmayan hususlardandır. Nübüvvetten sonra Mekke'de ikaamet müddeti ise, meşhur olan onüç senedir. Çünkü kendisi kırk yaşında iken O'na vahy indirilmiş, sahîh rivayete göre de altmış üç yaşında iken vefat etmiştir... îbn Abbâs'm on sayısı üzerindeki fazlayı, kelâmda kısaltma yapmak için kaldırmış olması muhtemeldir. Çünkü Arablar çok defa konuşmalarındaki kesirleri kaldırırlar...
Bu hadîsin Kur'ân'm Faziletleri ile münâsebet ciheti şudur: Kur'ân'ın ilk defa nuzûle başlaması, şerefli bir mekânda ve şerefli bir zamanda vâki' olmuştur -ki, o mekân el-Beledu'l-Harâm, o zaman da Ramazân ayıdır- binâenaleyh Kur'ân için hem zaman şerefi, hem mekân şerefi bir yere gelmiştir. İşte bundan dolayı Ramazân ayında Kur'ân tilâvetini çok yapmak müstehâb olur. Çünkü Ramazân ayı, Kur'ân'm inmeğe başladığı aydır. Ve yine bundan dolayıdır ki, Cibril Kur'ân'ı her sene Ramazan ayında Rasûlullah ile mukaabele ederdi. Nihayet Rasûlullah'm vefat edeceği yıl olunca, Cibrîl Kur'ân'ı te'kîd ve tamâmiy-le tesbît etmekiçin iki defa mukaabele etmiştir. Ve keza bu hadîste Kur'ân'm bir kısmının Mekkî, bir kısmının Medenî olduğunun beyânı da vardır. Mekkî, hicretten evvel inendir. Medenî ise, ister Medîne'de olsun yâhud ondan başka herhangi bir şehirde olsun, hattâ Mekke'de yâhud Arafe'de olsun, müsâvî olarak hicretten sonra inendir... (İbn Kesîr).
[4] Buhârî bu hadîsin bir rivayetini Alâmâtu'n-Nübüvve'de, Müslim de Ümmü Se-leme'nin faziletleri bâbı'nda getirmiştir. Hadîsi burada getirmekten maksad, Allah ile Peygamber arasındaki sefirin Cibrîl olduğudur. O Yüce Allah'ın şu âyetlerde buyurduğu gibi kerîm, vecâhet, celâlet ve mekânet sahibi bir melektir:
"O Kur'ân muhakkak ki Âlemlerin RabbVndendir. O'nu Ruhu 'l-emîn, in-zâr edicilerden olasın diye senin kalbine ma'nâsı açıkr Arabça bir dil ile indirmiştir. Şübhe yok ki, o Kur'ân, daha evvelkilerin kitâblarında da vardır, Isrâîl oğullan bilginlerinin bunu bilmesi de onlar için bir delîl değil miydi?" (eş-Şuarâ: 192-197).
"Muhakkak ki o Kur'ân çok şerefli bir elçinin (getirdiği) kelâmdır. Çetin bir kudrete mâliktir. Arş'm sahibi nezdinde çok itibarlıdır. Orada kendisine itaat olunandır, bir emindir, sizin sahibiniz bir mecnûn değildir" (et-Tekyîr: 19-22).
Binâenaleyh yüceliğine hudûd olmayan Rabb, iki kulunu ve iki elçisini, Cibril ve Muhammed'i övmüştür... (İbn Kesîr).
[5] Hadîsin başlığa uygunluğu "Mu 'tize olarak bana verilen ise ancak Allah 'in bana vahyetüğidir" sözünden alınır. Bu hadîs Kur'ân mu'cizesinin bütün peygamberlere verilenlerden üstünlüğüne ve faziletine delâlet eder. Nevevî şöyle demiştir: Bu hadîsin ma'nâsında ihtilâf edilip şu ma'nâlar ileri sürülmüştür:
a. Her peygambere zamanına göre insanları inanmağa mecbur eden birtakım mu'cizeler verilmiştir. Benim en büyük ve en açık mu'cizem Kur'ân'dır ki, uslûbundaki belâgati ve ihtiva ettiği medenî, adlî, içtimaî hükümleri i'tibâriyle böyle bir kitâb başka bir peygambere verilmemiştir. Bu cihetle ben peygamberlerin en çok ümmetlisi olacağım.
b.  Bana bir Kur'ân mu'cizesi verildi ki, o kimseyi sihir ile zann ve hayâle düşürmez. Musa'nın asâ mu'cizesinin Fir'avn'ın sihirbazlarının el çubukluğu ile icra ettikleri şeylere velev ki surette benzediği gibi, hiçbir şeye benzemeyip görenleri "Acaba?" diye düşündürmez ve hatâya düşürmez.
c. Öbür peygamberlerin mu'cizeleri onların hayâtında yaşamış, onlar ölünce mu'cizeleri de son bulmuştur. Onların mu'cizelerini görmek, ancak kendileriyle yaşayanlara münhasır kalmıştır. Peygamberimizin Kur'ân mu'cizesi ise kıyamet gününe kadar devam edecektir...
Kur'ân insanlara tevatürle nakledilmiştir. İstikbâldeki herbir zaman için de, o indirildiği gibi sapasağlamdır. Kur'ân, benzerini yâhud on sûresinin yâhud bir sûresinin benzerini getirmeleri için insanlığa meydan okumuş, her devirdeki insanlar bundan âciz olmuşlardır; bu meydan okuma kıyamete kadar da devam edecektir. (el-İsrâ: 88, Hûd: 13, Yûnus: 3, el-Bakara: 23-24).
[6] Hadîsin ma'nâsı şudur: Yüce Allah, Rasûlü üzerine her vakit ihtiyâç duyulan kadar azar azar birbiri arkasından vahy indirmiştir. Ve ilk fetretten sonra bir fetret daha vâki' olmamıştır. O ilk fetret de Meleğin ilk evvel "Ikra9 bismi Rabbike" kavliyle inişinin ardından olmuştu ki, bu ilk gelişin ardından vahy bir müddet gecikmişti. Sonra vahy kızıştı ve arka arkaya kesiksiz devam etti. Bu fetretten sonra inen ilk vahy ise "Yâ eyyuhe'l-müddessir kum fe~enzir" Süresidir.
[7] Bu hadîs ile bundan evvelki hadîsin Kur'ân'm Faziletleri Kitâbi'nda zikredil-melerindeki münâsebet, Yüce Allah'ın, Rasûlü'ne büyük ihtimamı (onunla meşgul olması) ve şiddetli mahabbeti olmasıdır. Çünkü vahyi O'nun üzerine arka arkaya devam ettirmiş ve O'ndan vahyi kesmemiştir. Bunun içindir ki, Kur'ân O'na ancak fırka fırka indirilmiştir. Hiç şübhesiz böyle parça parça indirilmesi inayet ve ikramda daha toelîğ olur.
Bu rivayette vahyin kesilip gecikmesi, bir iki gecedir. Bir rivayette dört gündür. İbn Cureyc'den oniki gün, Kelbî'den onbeş gün, Süddî ve Mukaatil'den kırk gün diye de rivayetler vardır. Belli ki bu gibi müddetlere ilim, başlangıcına ilim ile farklı olur. Onu tamâmiyle bilmek, Rasûlullah'm kendisinden olabilir. Bu ise merfû' olarak rivayet edilmemiştir. Sahîh olarak bilinen şudur: Bir müddet vahyin gecikmesi vâki' olmuştur. Rasûlullah bundan hüzün ve ıztırâb duymuş, hâllerinden bu hissedilmiştir. İki üç gece kalkmadığı görülünce O'nun bu hâlini ta'kîb eden müşrikler Öyle söylenmeğe bir vesile de bulmuştur. Allah da O'nun kalbine itminan vermek üzere bu sûreyi indirmiştir (Hakk Dîni, VIII, 5885).
[8] Buhârî bu âyet parçalarını burada başlığa delîl olarak getirmiştir. Bunlar birçok yerde geçmektedir: "Kur'ânen Arabiyyen" (Yûsuf: 2, Tâhâ: 112, ez-Zumer: 28, Hâmîm Secde: 3, eş-Şûrâ: 7, ez-Zuhruf: 3); "Bi-Iisânin Arabiyyin" (en-Nahh 103, eş-Şuarâ: 195, el-Ahkaaf: 12).
[9] Bu hadîs, yakında kendisi üzerine kelâm gelecek olan hadîsten bir parçadır. Bu-hârî'nin bundan maksadı açıktır. O'da Kur'ân'ın Kureyş lügati ile İndiği ve Ku-reyş'in de Arab'ın hulâsası olduğudur.
[10] Hadîsin bir rivayeti Hacc Kitâbı'nda da geçmişti.
Hadîsin bu baba girme sebebi, Kur'ân'ın ve sünnetin her ikisinin de tek bir vahiyle ve tek bir dille geldiğini tenbîh etmektir denildi. Şöyle de denildi: Buhârî bununla "Biz hiçbir rasûlü kendi kavminin dilinden başkasıyle göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın... '* (îbrâhîm: 4) âyetinin, Peygamber'in kavmi oldukları için sırf Kureyş'in diliyle gönderilmesini gerektirmediğine, fakat bütün Arab'ın diliyle gönderildiğine işaret etmiştir. Çünkü o, onların hepsine gönderilmiştir. Zîrâ Peygamber kendisine soran bedeviye, sorusunun cevâbı olan vahy indikten sonra, ona anlayacağı şekilde hitâb etmiştir. Bu da vahyin, Ku-reyşli olsun, gayrisi olsun, her Arab'ın anlayacağı şekilde inmekte olduğuna delâlet etmiştir. Vahy de tilâvet edilir yâhud tilâvet edilmez olmaktan daha umûmîdir.
tbn Battal da şöyle demiştir: Hadîsin başlığa uygunluğu, metluvv olsun, gayrı metluvv olsun vahyin hepsinin ancak Arab diliyle indiğidir. Bu, Peygam-ber'in Arab ve gayrı Arab bütün insanlara ve daha başkalarına gönderilmiş olmasını reddetmez. Çünkü vahyin indiği dil Arapça'dır. O da, bunu Arab taifelerine tebliğ etmektedir. Onlar da bunu Arab olmayanlara onların dilleriyle tercüme.edeceklerdir... (ibn Hacer, Aynî).
[11] Buradaki cem' ile murâd, mahsûs bir cem'dir ki, o da ayrı ayrı yazılmış olan metinlerin sahîfeler içinde toplanması, sonra da bu sahîfelerin bir Mushaf içinde sûreleri tertîb edilip sıralanmış olarak toplanmasıdır. Üç bâb sonra "Kur'-ân'ın te'Iîfi babı" gelecektir. Orada bundan maksad ise âyetlerin bir sûre içinde te'Iîfi yâhud sûrelerin Mushaf içinde tertibidir (İbn Hacer).
[12] Yânî Zeyd bu âyeti, Peygamber'e vahy yazmakta bulunan kimselerden diğer birinin yanında yazılmış olarak bulamamıştır. Yoksa bu âyeti ondan başkası ezber etmemişti demek değildir. Zîrâ bu âyeti pekçok kimseler ezber etmişler de namaz içinde ve namaz hâricinde tilâvet etmekte idiler.
[13] Buharı bu hadîsi el-Câmi'u's~Sahîh'm birkaç yerinde getirmiştir. İşte bu Kur'-ân'ı yazılı bulunduğu dağınık yerlerden bir araya toplama işi, Ebû Bekr'İn yaptığı işlerin en güzeli, en büyüğü ve en azametlisidir... Ebû Bekr, her okuyucunun tamâmını ezber etmeye muktedir olması için Kur'ân-ı Azîm'i yazılı bulunduğu dağınık yerlerinden derleyip kitâb hâlinde topladı. Ve işte bu toplama Yüce Allah'ın "Kur'ân't biz indirdik biz, onun koruyucuları daşübhesiz ftfeız "(el-Hıcn 9) kavlinin sırrından olmuştur.
İşte böylece Ebû Bekr es-Sıddîk, hayırları toplamış, şerrli işleri men' eylemiştir. Allah ondan razı olsun ve onu da razı kılsın. İşte bundan dolayı birçok imamlar Alî ibn Ebî Tâlib(R)'nin: "Mushaflar hususunda insanların en büyük ecirlisi Ebû Bekr'dİr. Çünkü Ebû Bekr Kur'ân'ı İki levha arasında toplayanların birincisidir" dediğini rivayet etmişlerdir. Bu, sahîh bir isnâddır (İbn Kesîr)
[14] Yânî.kitabetin resminde meselâ hemzeli ve gayrisi nev'inden olmakta ihtilâf ettiğiniz zaman, onu Kureyş dili ve lehçesine uygun olan resimle yazınız. Çünkü Kur'ân, Kureyş lehçesiyle inmiştir. Çünkü Kureyş lehçesi Rasûiullah'ın lehçesi-dir ve Arab lehçelerinin en fasihidir. Cibril Peygamber'e diğer Arab lügatleri ve lehçeleriyle, Kur'ân'ın tertîli kendilerine kolaylaşsın ve ma'nâsmı düşünmekten alıkoymasın diye, sırf bir ruhsat olarak okumuştur.
[15] Bu emrin hikmeti şudur: Hafsa'mn yanından alman Mushaf, resmî mushafla-' rm istinsah edilip yazılmış oldukları aslî Mushaf'tır. Bu resmî Mushaf'ların toplanma ve istinsahları hususunda hey'et ferdleri çok ciddî ve samîmi araştırma yapmışlardır. Binâenaleyh resmî Mushaflardan başkalarının var olmasını mü-bâh kılmaktan, onların bâzısında yanlış bulunması yâhud yalan ve ihtilâf için herhangi bir sebeb bulunması cihetinden endîşe edilirdi.
[16] İşte "Mushaflar istinsah ettirip resmîleştirerek Kur'ân'ın en mükemmel şekilde" muhafazasına ve nesilden nesile tam ve ihtilafsız olarak intikaalini temîn,ât altına almaktan ibaret olan" bu muazzam iş, Mü'minlerin Emîri Usmân itin Af-fân(R)'m en büyük menkabelerindendir.
Hiç şübhesiz ki, Kur'ân'dan herhangi birşeyin zayi' olup gitmemesi için Kur'-ân'm muhafazasına, ilk iki büyük zât Ebû Bekr ile Umer, Usmân'a sebkat etmişler, bu işi ondan önce te'mînât altına almışlardır. Usmân ise insanları, Kur'ân hususunda ihtilâf etmemeleri için bir okuyuş üzerinde toplamıştır. Bu iş üzerinde sahâbîlerin hepsi Usmân'a muvafakat etmişlerdir. Ancak Abdullah ibn Mes'-ûd'dan, onun resmî mushaflar yazan kimselerden olmaması sebebiyle bir öfkesi rivayet edilmiştir. Bu öfkeyle, Usmân'm "İmâm Mushaf'tan başkalarının yakılmalarını'' emrettiği zaman kendi adamlarına ellerinde bulunan mushafları saklamalarını emretmişti. Bundan sonra İbn Mes'ûd da muvâfakata dönmüştür. Hattâ Alî ibn Ebî Tâlib: "Eğer Usmân bu işi yapmamış olsaydı, onu muhakkak bizzat ben yapardım" demiştir. Binâenaleyh Dört îmânı, yânîEbû Bekr, Umer, Usmân ve Alî bu işin dînî maslahatlardan olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Bu dört zât ise öyle halîfelerdir ki, Rasûluüah (S) onlar hakkında "Benim sünnetime iyi yapışın, benden sonra da Râşid Haiîfeler'in sünnetine" buyurmuştur. (Ahmed, Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn Mâce... İrbâd -R-dan) -İbn Kesîr, Fadâilu 'I-Kur 'ân-
[17] Buhârî bu başlık ile yalnızca Zeyd ibn Sâbit'i kasdetmiştir. Çünkü Zeyd vahyi en çok yazan kimse olduğu ve yazma işi ile uğraşıp meşgul olması çok olduğu için ona ahd lamı ile "el-Kâtib" ismini vermiştir (İbn Hacer).
tbn Hacer buradaki hadîsin şerhinde Mekke'deki ve Medine'deki vahy kâ-tiblerini şöyle zikretti: Peygamber'e vahy yazanlardan bâzıları topluca şunlardır: 4 Halîfe, 5. Zubeyr ibnu'l-Avvâm, 6. ve 7. Saîd ibnu'1-Âs ibn Umeyye'nin iki oğlu Hâlid ve Ebân, 8. Hanzalatu'bnu'r-Rabî' el-Esedî, 9. Muaykıb ibn Ebî Fâtıma, 10. Abdullah ibnu'l-Erkam ez-Zuhrî, 11. Şurahbîl ibn Hasene, 12. Abdullah ibn Revâha ve diğerleri...
[18] Hadîsin başlığa uygunluğu, Ebû Bekr'in Zeyd'e hitaben "Sen Rasûlullah için vahyi yazıyordun" sözündedir. Bu hadîsin bir rivayeti daha önce de geçmişti.
Bu âyetlerin bu suretle Kur'ân'a konulması, sonraları şöyle bir tenkide uğramış ve derin bir incelemeye vesîle olmuştur: "Kur'ân'ın birinci şartı Tevatür iken Zeyd ibn Sabit yalnız Huzeyme'nin yanında bulduğu âyetleri nasıl olup da Mushaf'a koyabilmiş ve Kur'ân'dan sayabilmiştir?" deniliyor ve buna şöyle cevâb veriliyor:
Tevatür vardır - yoktur mes'elesi, Peygamber'in sahâbîlerinden sonraki devre âiddir. Tâbi'î ve Etbâu Tâbi'î zamanlarına nisbetle tasavvur olunur. Sahâbîlere gelince, onlar Peygamber'den herhangi bir âyetin Kur'ân olduğunu işitince, onun Kur'ânhğını kat'î olarak bilirlerdi.
el-Ahzâb ve et-Tevbe âyetlerinin Huzeyme gibi yüksek bir sahâbînin yanında bulunması ayrıca bir i'tibâr ve emniyet medarı olmuştur. Bunun için Zeyd ibn Sabit bu hadîsinde Huzeyme'nin yalnız başına şâhidliğini, Rasûlullah'm iki şahidin şâhidliğine denk ve müsâvî tuttuğunu bildirmiştir.
Bu el-Ahzâb ve Berâe âyetlerinin Kur'ânİyetinin şahinliğinde, Zeyd ibn Sâ-bit'in zatî fazileti ve ilmî kudret ve i'tibârı da hesâb edilmelidir...
Zeyd bu üç âyeti yalnız kendi ictihâdıyle de Mushaf'a koymuş değildir. O, başkanlık ettiği ilmî şûranın kararıyle hareket etmiştir. En sonra bu şûranın karan, usulen halifelik makaamının tasdikine arz olunmuş ve neşredilen bir tebliğ ile bütün sahâbîlerin ma'lûmu olup sükûtî bir icmâ' mün'akid olmuştur. Mushaf dışmda-'Kur'ân olarak ne bir âyet, ne bir sûre kalmamıştır... Yukarıdaki deliller bu hakikate de zarurî bir ilim ve ıttıla bahşeder (İbn Kesîr, Fadâilu'l-Kur'ân).
[19] Hadîsin başlığa uygunluğu apaçık meydandadır.
[20] Buhârî bunun bir rivayetini Bed'u'l-Halk'da da getirdi. Müslim bir defa Yû-nus'tan, bir defa da Ma'mer'den, bu ikisi de Zuhrî'den olmak üzere bu tarzda rivayet etti (Müslim Ter. II, 462-467).
Bunu İbnu Cerîr de Zührî hadîsinden olmak üzere rivayet etti. Sonra râvî İbn Şihâb şöyle demiştir: Yedi harfe dâir ma'lûmât bana ulaştı. Bununla yalnız bir medlulü ifâde eden müteaddid zelîkaya müsâade buyurulduğuna muttali' oldum. Yoksa halâl ve harama dâir hiçbir kelime üzerinde ihtilâf yoktur (İbn Kesîr).
[21] Hadîsin başlığa uygunluğu son fıkrası olduğu açıktır. Bunun bir rivayeti Husû-mât Kitâbı'nda geçmiş ve orada bâzı açıklamalar verilmişti.
Hadîsin sonundaki "Seb 'atu ahruf{ = Yedi harf) "ta'bîri, yedi lügat ve yedi lehçe ve yedi şîve demektir. Buhârî'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiği hadîse göre Kur'ân başlangıçta bir lügat ve bir lehçe üzerine indirildiği halde -ki bu Kureyş lehçesi idi- Rasûlullah Kur'ân'ın kabileler arasında çabuk yayılması için diğer Arab kabilelerinin lehçeleri üzerine de okunmasını arzu ediyordu. Bu yolda ısrarlı dualar sonunda yedi kabilenin lehçesi üzerine de okunmasına izin verildi... Kur'ân'ın her kelimesi değil, bâzı kelimeleri yedi lehçe ile okunmuştur. Kur'ân bu suretle yayıldıktan sonra Peygamber'in vefatı yılının ramazânında Cibril'le yapılan el-Arzatu'1-Âhire'de Kureyş lehçesi kararlaştı. Şu da bilinsin ki, bu lehçe farkı, bir nev'ilenmeden ibarettir, ma'nâ yönünden bir çelişki gerektirmez. Nitekim Abdullah ibn Mes'ûd: "Ben değişik kabilelerin Kur'ân kıraatlerini dinledim, hepsini ma'nâ yönüyle birbirlerine yakın buldum. Aranızda Helumme, Akbil demeniz gibi ki, ikisi de Geliniz diye çağrıdan ibarettir" demiştir. Âlimler bu yedi harfin ma'nâsı hakkında çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir:
a.  Bundan murâd Akbil, Taâl ve Helumme gibi muhtelif lafızlarla birbirine yakın ma'nâlardan meydana gelen yedi vecîhtir.
b.  Bundan maksad, Kur'ân'ın hepsi yedi harf üzere okunur demek değildir. Lâkin bâzısı bir harf, yânî bir lehçe üzere, bâzısı da diğer bir lehçe üzere okunur...
c.  Kur'ân'ın yedi lügati -lehçesi-, kabilelerin kendi lehçelerinde birbirine muhalefet etmelerine rağmen, hâsseten Mudar kabilelerine münhasırdır. Çünkü Usmân: Kur'ân Kureyş lugatiyle indi, demiştir. Kureyş ise en-Nadr ibnu'l-Hâris oğullan'dır.
d. Bütün kıraat vecihleri yedi şeye dönmektedir: Harekesi değişmeyen, sureti ve ma'nâsı da değişmeyen, sureti değişmeyip ma'nâsi değişen,...
e.  Yedi harften maksûd emir, nehiy, va'd, vaîd... gibi ma'nâlardır... (ibn Kesir). ,
[22] Tek sûrenin âyetlerini toplama yâhud sûreleri tertîbli olarak bir Mushaf'ta toplama.
[23] Burada te'lîften maksad, sûrelerin tertibidir. Bu Iraklı zât evvelâ hangi kefen daha hayırlı ve daha fazîletlidir diye sormuştur. Âişe de ona: Bu, sorulmağa, kasdedilmeğe ve hazırlanmağa i'tinâ gösterilmesi gerekmeyen şeylerdendir. Çünkü bunda fâidesiz külfete girme vardır... şeklinde konuşmuş ve sorduğu şeyin mühim bîr iş olduğunu zannetmesin diye, kelâmda ciddiyet ve cehd göstermemiştir... Sonra o Iraklı zât, Âişe'ye Kur'ân'ın tertibinden sordu. Böylece büyük bir suâle geçti. Ve Âişe'ye Kur'ân'ı te'lîf edilmemiş olarak, yâni sûreleri sıralanma mış olarak okuduğunu haber verdi. Bu, Mü'minlerin Emîri Usmân'm bugün meşhur olan tertîb üzere te'lîf edilmiş olan ' 'İmâm Mushafları'' etrafa göndermesinden ve bu Mushafları lâzım kılmasından önce idi. Allah en iyi bilendir. İşte bunun için Âişe, o kimseye:
— Kur'ân'm sûrelerinden hangisi ile başlasan sana zarar vermez. Şübhesiz ilk inen sûre, içinde cennet ve cehennem zikredilen sûredir, diye haber vermişti.
Bu sûre İkra' Sûresi değilse, Âişe'nin, içinde va'd ve vaîd bulunan el-Mufassal sûrelerinin cins ismini irâde etmiş olması muhtemeldir...
Sûreler içinde âyetlerin tertibine gelince, bunda hiçbir ruhsat yoktur; bu, takrîri yukarıda geçtiği gibi, tamâmıyle Rasûlullah tarafından yapılmış tevkîfî bir iştir. Bundan dolayı Âişe, o şahsa bu hususta bir ruhsat vermedi. Fakat kendi Mushaf'ını o şahıs için ortaya çıkardı ve ona sûrelerin âyetlerini imlâ ettirdi ve Allah en iyi bilendir... (İbn Kesîr).
[24] Buhârî bunu yalnız olarak tahrîc etmiştir. Bundan maksad, ibn Mes'ûd'un Mus-haf'ındaki bu sûrelerin tertibinin Usmân'm Mushaf'ları gibi olduğunu zikretmektir. İbn Mes'ûd'un "Min ıtâki'l-uveli" sözü, "İnmesi kadîm olanlardan" demektir.  "Ve hunne min telâdî" sözü de "İlk kazanılanlardan ve ezber edilenlerdendir" demektir.
[25] Bu, sıhhatinde Buhârî ile Müslim'in ittifak ettiği bir hadîstir. Bu hadîs, hicret hadîsinden bir parçadır. Bu hadîsten maksad "Sebbih isme Rabbike'l-a'lâ"nm hicretten evvel inmiş Mekkî bir sûre olduğunu ortaya koymaktır. Ve Allah en iyi bilendir (İbn Kesîr).
[26] Bu, el'Câmi'u's-Sahîh'in Ebû Zerr rivayetidir. Bundan başka olan Buhârî nüshalarında "Hâ.Mim. ed-Duhân" ve "Amme yetesâelûne" sözleri düşmüştür.
İşte İbn Mes'ûd'dan gelen bu te'lîf garîbdir; Usmân Mushafı'na muhaliftir. Çünkü Usmân Mushafı'ndaki el-Mufassal grubu, el-Hucurât Sûresi'nden Kur'ân'm sonuna kadar olan kısımdır. ed-Duhân Sûresi buraya hiçbir veçhile girmez... (İbn Kesîr).
[27] Buhârî bunu burada muallak olarak zikretti. Alâmâtu'n-Nübüvve'de ve diğer yerlerde senedini de tam olarak getirmiştir.
[28] Bu hadîsin bir rivayeti Sahîh'm evvelinde Vahy Kitâbı'nda geçmişti. Bu, şahinliğinde ittifak edilmiş hadîslerdendir.
[29] Cibril'in Kur'ân'ı Peygamber'e her sene muâraza etmesinden maksad, Allah'tan Peygamber'e vahyettiği Kur'ân'ı, kendisindekiyle karşılaştırmasıdir. Bunu da bakî kalanın kalması, nesh olunanın gitmesi için, bir pekiştirme, sabitliğini ebedî kılma ve bir koruma olarak yapıyordu. İşte bu maksad için Peygamber, ömründeki son yıl içinde Kur'ân'ı Cibril'e iki kerre arzetti, Cibril de Kur'ân'ı O'nunla böylece iki kerre mukaabele etti. Peygamber bu İki kerre karşılaştırmadan ecelinin yaklaştığını anladı.
Usmân (R) da İmâm Mushaf'ı işte bu "Son arza" üzerine topladı. Bu toplama işini de aylar arasından ramazân ayına tahsis etti. Çünkü Kur'ân'ın vah-yedilmeye başlaması, ramazân ayında olmuştu. İşte bundan dolayı ramazân ayında Kur'ân'ı birbirine karşı okumak ve tekrar etmek müstehâb olur. Yânı bir kerre biri okur, öteki dinler; diğerinde ise dinleyen okur, öbürüsü dinler... (İbn Kesîr).
[30] Yânî Kur'ân'ı ezberlemekle ve öğretmesine girişmekle meşhur olanlar. Bu "Kurrâ" lafzı selef örfünde Kur'ân hakkında tefakkuh eden.kimse için de kullanılırdı (İbn Hacer).
[31] Buhârî bunu el-Menâkıb Kitâbı'nda birkaç yerde getirmişti.
İşte bu dört zâtın ikisi ilk Muhacirler'dendir. Bunlar Abdullah ibn Mes'ûd ile Ebû Huzeyfe'nin himayesinde bulunan Sâlim'dir. Bu Salim, müslümanların ulularından ve değerlilerindendi. Peygamber'in Medine'ye gelmesinden önce insanlara imamlık yapardı. Bu dört kişiden diğer ikisi de Ensâr'dandır. Bunlar Muâz ibn Cebel ile Ubeyy ibn Ka'b'dır. İşte bu ikisi de hakkıyle büyük ve ulu iki zâttırlar. Allah hepsinden razı olsun! (İbn Kesîr).
[32] Burada arka arkaya gelen bu üç hadîs, İbn Mes'ud'la ilgilidir.
Bunların hepsi haktır, doğrudur. Bu sözler, kişinin bizzat kendisinden bilmekte olduğu, bazen başkalarının bilemeyecekleri nevi'den olan haberlerdendir. Kişinin böyle kendinden haber vermesi, bir ihtiyâç için ise caiz olur. Nitekim Yüce Allah da Yûsuf Peygamber'in Mısır ülkesinin sahibine karşı kendisinden bahsedip: "Beni memleketin hazîneleri üzerine me'mûr et. Çünkü ben onları iyice korumaya muktedirim, bilenim" (Yûsuf: 55) dediğini Yûsuf'tan haber vermiştir, tbn Mes'ûd'u medh ve sena olarak Rasûluîlah'm: "Kur'ân'ı dört kişiden okuyunuz..." buyurup da bu dördü saymaya İbn Mes'ud'la başlaması kâfidir (îbn Kesîr).
[33] Bu hadîsin zahiri,sahâbîlerden sâdece bu dört kişiden başkasının Kur'ân'ı cem' etmemiş olduğudur. Hâlbuki hadîsin ma'nâsı böyle değildir. Aksine, hakkında hiç şübhe edilmeyen hakikat; Kur'ân'ı Muhacirler'den dctoir çok kimselerin cem1 etmiş bulunduklarıdır.Belki Enes'in maksadı Ensâr'dan bu dörtten başkası Kur'ân'ı cem' etmedi demektir. Ve işte bunun için muttafakun aleyh olan birinci rivayette Ensâr'dan bu dört kişiyi zikretmiş ve onlar da: Ubeyy ibn Ka'b'dır... diye saymıştır. Buhârî'nin yalnız olarak rivayet ettiği hadîslerden olan ikinci rivayette ise Ebu'd-Derdâ, Muâz ibn Cebel, Zeyd ibn Sabit ve Ebû Zeyd vardır. Bunların hepsi meşhur kimselerdir. Ancak bu Ebû Zeyd meşhur değildir. Zîrâ o ma'rûf değildir ve ancak bu hadîste tanınmıştır. Onun isminde de İhtilâf edilmiştir; Vâkıdî: Onun ismi Kays ibnu's-Seken ibn Kays ibn Zeûrâ ibn Haram ibn Cündüb ibn Âmir ibn Ganem ibn Adiyy ibni'n-Neccâr'dır dedi. İbnu Nu-meyr ise: Onun ismi, Sa'd ibn Ubeyd ibni'n-Nu'mân ibn Kays ibn Amr ibn Zeyd ibn Umeyye'dir, Evs kabîlesindendir dedi. Bunlar Evs'ten Kur'ân'ı cem' eden iki kişidir denildi. Bunu Ebû Umer ibn Abdilberr hikâye etti. Bu ise uzak bir görüştür. Vâkıdî'nin kavli ise daha sahîhtir. Çünkü o zât Hazrecli'dİr. Zîrâ Enes: Biz ona vâris olduk, demiştir, onlar ise Hazrec kabîlesindendirler. Lâfızların birinde Enes: Ebû Zeyd benim amcalarımdan idi, demiştir. Katâde de Enes'in şöyle dediğini nakletti. Ben iki kabîle ile Evs ve Hazrec kabîleleriyle övünüyorum. Evs kabîlesi meleklerin yıkadığı Hanzala ibn Ebî Âmir bizdendir, an cemâatinin -yâhud arkadan esen rüzgârın- himaye etmiş olduğu Âsim ibn Sabit bizdendir, ölümünden dolayı Arş'ın titrediği Sa'd ibn Muâz bizdendir, şâhidli-ği iki erkeğin şâhidliğîne denk kılınan Huzeymetu'bnu Sabit bizdendir, dedi. Buna karşı Hazrec kabîlesi de: Bizden dört kişi var ki, bunlar Rasûluîlah'm zamanında Kur'ân'ı cem' etmişlerdir: Ubeyy ibn Ka'b, Muâz ibn Cebel, Zeyd ibn Sabit ve Ebû Zeyd, dedi. İşte bunun hepsi Vâkıdî'nin sözünün sahîh olduğuna delâlet etmektedir. İşte bu Ebû Zeyd, bir kaç kişinin zikrettiğine göre Bedir'de hâzır bulunmuştur. Mûsâ ibn Ukbe (141) de ez-Zuhrî'den naklen: Ebû Zeyd Kays ibnu's-Seken, Hicret'ten sonra onbeşinci senenin başında Ebû Ubeyd Köprüsü gününde öldürüldü, demiştir.
Muhacirler'den de Kur'ân'ı cem' eden kimselerin bulunduğuna delîl şudur: Ebû Bekr es-Sıddîk ki, Rasûlullah onu, kendi hastalığı zamanında bütün Muhacirler ve Ensâr topluluğu üzerine imâm yapıp öne geçirmiştir. Hâlbuki Rasûlullah: "Bir topluluğa onların içinde Allah'ın Kitâbi'nı en iyi okuyanları imamlık eder" buyurmuştur. Öyleyse eğer Ebû Bekr onların içinde Allah'ın Kitâbi'nı en iyi okuyan kimse olmuş olmayaydı, Rasûlullah onu sahâbîler topluluğu üzerine imâm yapıp öne geçirmezdi. Bu ifâde eş-Şeyh Ebû'l-Hasen Alî ibn İsmâîl el-Eş'arî'nin takrir ettiği muhakemenin mazmunudur. Bu takrir def edilemez ve bunda şübhe de olunamaz. Hafız İbnu's-Sem'ânî (615) bu hususta bir risale cem' etmiştir. Ben de bunun takririm Müsnedu'ş-Şeyhayn'da genişietmişimdir.
Kur'ân'ı tamâmıyle cem' eden Muhacirler'den biri de Usmân ibn Affân'-dır. O yakııjda zikredeceğimiz gibi Kur'ân'ı bir rek'âtte okumuştur. Bunlardan bir diğeri Alî ibn Ebî Tâlib'dir. Onun, Kur'ân'i İndiriliş sırasına göre cem' ettiği söylenir. Biz bunu daha evvel takdîm etmiş bulunuyoruz. Onlardan bir diğeri Abdullah ibn Mes'ûd'dur. Onun: "Allah'ın Kitâbı'ndan hiç bir âyet yok ki, ben o âyetin nerede indiğini ve ne hakkında indiğini bilmiş olmayayım. Şayet Allah'ın Kitâbi'nı benden daha iyi bilir, ve kendisine bineklerin ulaştırabileceği bir kimse bileydim elbette binib o zâta giderdim" dediği de daha önce geçmişti.
Onlardan bir diğeri de Ebû Huzeyfe'nin himayesinde olan Sâlim'dir. O ne-cîb seyyidlerden ve nakîb imamlardan idi, Yemâme harbinde şehîden öldürülmüştür.
Yine onlardan biri, derya âlim, Rasûlullah'm amcası oğlu ve Tercemânu'l-Kur'ân olan Abdullah ibn Abbâs'tir. Mucâhid'in şöyle dediği yukarıda geçmişti: Ben Kur'ân'ı iki kerre İbn Abbâs'a arz ettim, her bir âyetin yanında duruyor ve kendisine o âyetin ma'nâsım soruyordum.
Yine onlardan biri Abdullah ibn Amr'dir. Nitekim en-Nesâî ile İbn Mâce, İbn Cureyc'den; o da Abdullah ibn Ebî Muleyke'den; o da Yahya ibn Hakîm ibn Safvân'dan olmak üzere şu hadîsi rivayet etmişlerdir: Abdullah ibn Amr: Ben Kur'ân'ı cem' ettim ve her gece kıraat ettim. Benim Kur'ân'ı her gece okumam haberi Rasûlullah'a ulaştı da o: "Kur'ân'ı bir ay içinde okuyup hatmet" buyurdu demiştir. Râvî bu hadîsin tamamını böylece zikretmiştir (İbn Kesîr).
Enes ibn Mâlik'den "Kur'ân'ı sahâbîlerden dört kişiden başkası cem' etmedi" dediği şeklinde zikredilen bu hasr, kat'î olarak hatâdır. Bu hatânın râ-vîlerin birinden olması caizdir. Lâkin hadîsciler bu hadîsin senedinin sahîh olmasına tâbi' olarak metnin sahîhliği İçin de bir vecih aramakla meşgul olmuşlardır. Hafız İbn Hacer, Fethu'l-Bârtfe bir çok ihtimaller îrâd ettikten sonra Enes'in bu sözüne cevâb olmak üzere muhakkıkların söyledikleri görüşleri tamâmıyle almıştır. Nassı şudur:
el-Kâadi Ebû Bekr el-Bâkıllânî ve diğerleri Enes'in bu hadîsinden bir çok cevâblarla cevâb vermişlerdir. Birincisi: Bunun mefhûmu muhalifi yoktur, binâenaleyh bunlardan başkalarının Kur'ân'ı cem' etmiş olmamaları lâzım gelmez. İkincisi: Murâd, Kur'ân'ı nazil olduğu bütün vecihler ve kıraatler üzerine bu dört zâttan başkası cem' etmedi, demektir. Üçüncüsü: Kur'ân'dan, tilâvetinin ardından nesh edilenleri ve nesh edilmemiş olanları bu dört kişiden başkası cem' etmedi demektir. Bu görüş ikinci görüşe yakındır. Dördüncüsü: Kur'ân'ın cem' edilmesinden murâd, diğerlerinin hilâfına vasıtasız olarak onu bizzat Ra-sûlullah'ın kendi ağzından almaktır. Buna göre bâzılarının Kur'ân'ı almaları bir vâsıta ile olması muhtemil olur. Beşincisi: Bunlar dâima Kur'ân'ı takrir etme ve öğretme işiyle meşgul olmuşlardır da bundan dolayı böyle Kur'ân'ı cem' edenler olarak meşhur olmuşlardır. Ve yalnız bunların bu hâlini bilen kişiye, başkalarının halleri gizli kalmıştır da o kimse Kur'ân'ı cem' etme işini kendi bilgisine göre sâdece bu dört zâta hasretmiştir. Hâlbuki iş haddizatında böyle değildir. Yâhud da diğerlerinin gizli kalmalarına sebeb, onların riya ve kendini beğenme gailesinden korkmuş olmalarıdır, böyle tanınmamakla o gaileden emîn olunmuştur. Altıncısı: Cem'i ile murâd, yazmaktır. Binâenaleyh bu diğerlerinin sırf hafıza ile ezberlemiş olarak cem' etmiş olmalarını nefyetmez. Buradaki dört kişiye gelince; onlar hem yazılı olarak, hem de sırf hafızadan ezberlemiş olarak Kur'ân'ı cem' etmişlerdir. Yedincisi:-Murâd, her bir insan Rasûlullah zamanında Kur'ân'ı ezberlemeyi tamamlaması ma'nâsıyle Kur'ân'ı cem' ettiği ni açıklamamıştır. Sâdece buradaki dört zât, diğerlerinin hilâfına bunu açıklamışlardır. Diğerleri bunu açıkça söylememiştir. Çünkü gerçekte sahâbîlerden her biri Kur'ân'ın cem'ini ancak Rasûlullah'm vefatı sırasında Kur'ân'dan en son âyet nazil olduğu ve tebliğ edildiği zaman tamâmiyle ikmâl etmişlerdir. Muhtemil ki, bu en son âyete ve en son nazil olmuşa benziyen âyetlere, daha önce bütün Kur'ân'i cem' etmiş olan kimselerden sâdece bu dört zât hâzır olmuştur. Her ne kadar bu son nazil olan âyetlere, diğer âyetleri apaçık şekilde cem' etmemiş olan kimseler de hâzır bulunmuş iseler de. Sekizincisi: Kur'ân'ın cem'in-den murâd, dinlenip ona itaat edilmesi ve mûcebiyle amel olunmasıdır.
Ahmed, ez-Zühd'de Ebu'z-Zinâd tarîkinden şu hadîsi tahrîc etmiştir: Bir kimse Ebu'd-Derdâ'nm yanma geldi de: Benim oğlum Kur'ân'ı cem' etmiştir, dedi. Bunun üzerine Ebu'd-Derdâ da: Yâ Allah, gufranını taleb ederim, Kur'ân'ı ancak onu dinleyip itaat eden kimse cem' etmiştir, dedi. Bu İhtimallerin çoğunda ve bilhassa sonuncusunda bir külfete giriş vardır. Ben bunlardan önce diğer bir ihtimâle imâ etmiştim, o da murâdm, bu dört kişiyi Evs'in karşısında, Hazrec kabilesi lehine isbât etmek olduğudur. Binâenaleyh bu hadîs, Evs ve Haz-rec kabîleleri dışındaki Muhâcirler'den ve onlardan sonra gelenlerden Kur'ân'ı cem' edenlerin mevcudiyetini nefyetmez. Bir de Enes bunlardan başkaları kendisine gizli olmadığı halde maksadının sırf bunlarla ilgili bulunmasından dolayı, sâdece bunlar üzerine iktisar etmiştir de denilmesi muhtemildir.
Birçok hadîslerden zahir olan şudur: Ebû Bekr, Peygamber'in hayâtında Kur'ân'ı ezbere biliyordu. Peygamber gönderildiği ilk Mekke yıllarında Ebû Bekr'in, kendi evinin avlusunda bir mescid bina ettiği, ve orada Kur'ân'ı devamlı okur olduğu geçmişti. Ebû Bekr'in okuduğu o Kur'ân metinleri her ne kadar Kur'ân'dan o zaman nazil olmuş bulunan metinlere hamledilirse de bu, vukuunda hiç şübhe edilemiyecek bir husustur. Buna Ebû Bekr'in, Peygamber'le Mekke'de bulundukları ilk sıkıntılı yıllarda dahî Kur'ân'ı Peygamber'den almaya olan şiddetli hırsı ve gönlünü Kur'ân için boşaltması ve Peygamber'le Ebû Bekr'in biribirleriyle çok sık buluşup beraber olmalarını da ilâve etmelidir. Hattâ Aişe, hicret hadîsinde geçtiği gibi, Peygamber'in kendi evlerine sabah akşam gelmeyi i'tiyâd edindiğini söylemiştir. Müslim "Bir kavme, Allah'ın Kitâbı'nı en iyi okuyanları imamlık eder" hadîsini Sahîh'inde rivayet etmiş ve ben de o hadîse yukarıda işaret etmiştim. Ve yine Peygamber'in, kendi hastalığı sırasında kendi yerine imamlık etmesi için Ebû Bekr'e emrettiği de geçmişti ki, bu da Ebû Bekr'in, sahâbîler içinde Kur'ân'ı en iyi okuyan bir kimse olduğuna delâlet eder. Ve yine Alî'den de, kendisinin, Peygamhej'in ölümünün akabinde nuzûl sırasına göre Kur'ân'ı cem' etmiş olduğu haberi geçmişti.
en-Nesâî sahîh bir isnâdla Abdullah ibn Amr'dan tahrîc etti ki o şöyle demiştir: Ben Kur'ân'ı cem' ettim ve onu her gece okudum. Benim bu okuyuşum Peygamber'e ulaştı. Bunun üzerine Peygamber, beni çağırdı da: "Kur'ân'ı bir ay içinde okuyup hatm eyle" buyurdu. Bu hadîsin aslı Buhârî ve Müslim'in Sa-hîh'lçn içindedir. Ve diğer bir hadîste İbn Mes'ûd'un ve Ebû Huzeyfe'nin himayesinde bulunan Sâlim'in zikri de geçmişti. İşte bunların hepsi Muhâcirler'-dendir. Ebû Ubeyd, Peygamber'in sahâbîlerinden olan meşhur Kur'ân okuyucularını zikretmiş ve Muhâcirler'den dört Râşid Halîfeleri, Talha'yı, Sa'd'ı, İbn Mes'ûd'u, Huzeyfe'yi, Sâlim'i, Ebû Hureyre'yi, Abdullah ibn Sâib'i ve Abâdi-Ie'yi (Abdullah ibn Abbâs, Abdullah ibn Umer, Abdullah ibn Zubey£-Abdullah İbn Amr ibn Âs'ı); kadınlardan ise Âişe'yi, Hafsa'yı, Ümmü Seleme'yi saymıştır. Lâkin bunların bâzısı Kur'ân'm cem'ini ancak Peygamber'den sonra ikmâl etmiştir, binâenaleyh Enes hadîsindeki hasrı reddetmez.
Ebû Davud'un oğlu da Kitâbu'ş-Şerîa'da Muhacir okuyuculardan olmak üzere Temîn ibn Evs ed-Dârî'yi, Ukbetu'bnu Âmir'i, Ensâr'dan Ubâdetu'bnu's-Sâmit'i, Ebû Halîme diye künyelenen Muâz'ı, Mecma' ibn Hârise'yi, Fudâle ibn Ubeyd'İ, Mesleme ibn Mahled'i, ve diğerlerini saymış ve bunlardan bâzılarının Kur'ân'ı Peygamber'den sonra cem' ettiklerini tasrîh etmiştir. Kur'ân'ı cem' edenlerden biri de yukarıda geçtiği üzere Ebû Mûsâ el-Eş'arî'dir. Bunu Ebû Amr ed-Dânî zikretti. Sonraki âlimlerden bâzısı Amr ibnu'I-Âs'ı, Sa'd ibn Ubbâd'ı ve Ümmü Varaka'yı da sahâbîlerin okuyucularından saymışlardır. (Muhammed Reşid Rızâ) (Bu sayımlara göre sahâbîlerden Kur'ân'ı tamamiyle cem1 edib oku-yuşuyla da meşhur olan hafızların sayısı 29 oluyor. Bunlardan dördü kadın, 25'i erkektir).
[34] Bu hadîs, büyük olan bir kimsenin haddizatında hatâ olduğu hâlde bazen birşe-yİ doğru zannederek söyleyebileceğine delâlet etmektedir. İşte bunun için İmâm Mâlik şöyle demiştir: "Hiçbir kimse yoktur ki, sözünden bir kısmı alınır, bir kısmı da reddedilir olmasın. Bu hükümden ancak şu kabrin sahibinin (yânî Peygamber'in) sözü müstesnadır. O'nun sözlerinin hepsi makbuldür. Allah'ın sale-vâtı ve selâmı Üzerine olsun!"
[35] Bu hadîsin bir rivayeti Tefsîr Kitâbı'nm başmda geçmişti.
Kendisinden başkaları daha uzun ise de, el-Fâtiha'nın Kur'ân Sûrelerinin en büyüğü olması, okunması üzerine sabit olan sevabın büyüklüğü yönündendir.
Bu hadîsin mühim bir noktası, el-Fâtiha Sûresi'ne "es-Seb'u'l-Mesânî" isminin verilmesidir. Seb\ yedi sayısının adıdır. el-Fâtiha da ittifakla yedi âyettir. Şu kadar ki, Hanefîler Besmele'yi el-Fâtiha'dan saymamışlar da "En'amte aleyhhn"i müstakil bir âyet saymışlardır. Şâfîîler ise bunun aksine, Besmele'yi el-Fâtiha'dan bir âyet saymışlar, "En'amte aleyhinizi müstakil bir âyet saymamışlardır.
Mesânî, Mesnâ'mn cem'idir; iki, çift ve tekrarlanmış ma'nâsmadır. el-Fâtiha'nm okunması namâzm her rek'atinde tekrarlandığı yâhud eklenen sûre ile çiftlendiği için böyle isimlendirilmiştir. "And olsun ki, biz sana tekrarlanan yediyi ve şu Büyük Kur 'ân 'i verdik'' (el-Hicr: 87) âyetindeki ' 'es-Seb'«'1-MesânV' ile el-Fâtiha murâd olunduğunda bu Ebû Saîd hadîsi nasstır, kuvvetli bir delildir.
Kur'ân ismi, tamâmında vâki' olduğu gibi, bâzısında da vâki' oluyor. Buna Yüce Allah'ın Yûsuf Sûresi'ni kasdederek: "Biz sana bu Kur'ân't vahyet-mek suretiyle en güzel beyânı kıssa olarak sana anlatacağız.: " (Yûsuf: 3) âyeti delâlet etmektedir.
[36] Hadîsin başlığa uygunluğu meydandadır. Çünkü bu hadîs, el-Fâtiha'nın fadlı-na açık olarak delâlet etmektedir. Bunun bir rivayeti İcâre Kitâbı'nda, "Ruk-yede verilen şey bâbı"nda geçmişti.
Kurtubî şöyle demiştir: el-Fâtiha, Kur'ân'ın başlangıcı olmak ve Kur'ân'ın ilimlerinin hepsini hâvî olmakla üstün oldu. Çünkü o, Allah'ı senayı, ibâdetini ikrarı, O'na ihlâsı, O'ndan hidâyet istemeyi, ni'metlerinin hakkını ödemekten acze, mâad işine ve inkarcıların akıbetinin beyânına işareti içine almaktadır ki, bunların hepsi onun rukye yeri olmasını gerektirecek şeylerdendir (İbn Hacer).
[37] Hadîsin başlığa uygunluğu "Kefetâhu" sözünden alınır. Çünkü bunun ma'nâ-larından biri "bu iki âyet gece ibâdeti yerine kifayet eder" demektir. Parantez içindeki ziyâdenin ilk kısmı Abdullah İbn Umer'in rivayetinden alınmıştır. Bu yeterliliğin, gece ibâdeti yerine yeterlilik, gece okuması yerine yeterlilik, insan ve şeytân şerrine karşı yeterlilik olması şıkları söylenmiştir. Yeterliliğin bu iki âyete tahsis edilmesi, Azız ve Celîl olan Allah'ın sıfatlarını, Rasûl'ün ve sahâbî-lerin örnek îmânlarını, îmân esâslarını en güzel ve en câmialı yedi duâ cümlesini içine almasındandır.
[38] Bu hadîsin tam bir rivayeti Vekâlet Kitâbı'nda geçmişti.
Âyete'1-Kursî, Allah'ın sıfatlarını en mükemmel surette toplayıp öğrettiği için Peygamber (S): "Kur'ân'daki âyetlerin en büyüğü Âyete'l-Kursî'dir" buyurmuştur.
[39] Bu hadîsin bir rivayeti el-Feth Sûresi'nin tefsiri sırasında geçmişti. Başlığa uygunluğu, okunmasıyle sekînenin inmesidir.
Bu hadîste bulut gibi görülen şeyin adı "Sekine" olduğu bildirilmiştir. Se-kîne kelimesi müteşâbîh bir lafızdır. Medlulünü ta'yîn için birçok görüşler söylenmiştir. Bunlardan birisi melekleri ihtiva eden bir varlık olduğudur. Bu hadîs de bunu te'yîd eder mâhiyettedir.
Nevevî şöyle demiştir: Muhtar olan, es-Sekîne'nin, içinde tuma'nîne ve rahmet bulunan mahlûklardan olmasıdır. Beraberinde melekler vardır. Kur'ân'da ve hadîste Sekînet lafzı tekrar tekrar gelmiştir. Geldiği herbir yerde zikredilen ma'nâlardan yakışana hamledilir. Bu bâbda zikrolunana yakışan, Dahhâk'ın görüşü olan rahmettir (Aynî).
[40] Hadîsin başlığa uygunluğu son fıkrasında olduğu apaçıktır. Yânî "Bu gece bana bir sûre indirildi ki, o bana, üzerine güneş doğan herşeyden çok sevimlidir" sözündedir. Hakîkaten bu sözler el-Feth Sûresi'nin faziletini en güzel ve en be-lîğ şekilde ifâde etmektedir. Bu hadîsin bir rivayeti el-Feth Sûresi tefsirinde, bir rivayeti de Hudeybiye Seferi'nde geçmiş ve oralarda bâzı açıklamalar verilmişti.
[41] Buhârî bu senedle olan hadîsin tamâmını Kitâbu't-Tevhîd'in başında getirmiştir.
[42] Bu ta'lîkı, en-Nesâî ile el-İsmâîlî, Ebû Ma'mer'den, o da İsmâîl ibn Ca'fer'-den... tarîkinden mevsûlen rivayet etmişlerdir
[43] Hadîste ne bütün gece Ihlâs okuyanın, ne de bunu işitip azimsayanın adlan bildirilmemiştir. Bunların adları sarihler tarafından bildiriliyor ki, dinleyen râvî Ebû Saîd'in kendisi, okuyanın da Katâde İbn Nu'mân imiş. Ihlâs Sûresi'nin kıraatinin Kur'ân'ın üçte birini okumağa denk olması keyfiyetini bâzı âlimler, se-vâb yönünden bunun bu mikdâra denk bulunduğunu söylemişlerdir. Mâzerî de şöyle demiştir: Kur'ân'ın muhtevası kıssalar, hükümler, Allah'ın sıfatları olmak üzere üç kısma ayrılır. Bu sûre bunlardan sâdece ilâhî sıfatları ihtiva ettiği için, Peygamber tarafından sevâb ve faziletçe Kur'ân'ın üçte birisine denk olduğu bildirilmiştir... (Aynî).
[44] Başlığa uygunluğu "Allâhu'I-vâhidu's-samedu Kur'ân'ın üçte birisidir" sözün-dedir. Bu "Altâhu'l-vâhidu's-samed"sözü "Kulhuve'llâhu ahad"dan kinayedir, işte bu, Kur'ân'ın üçte birisidir. Bu hadîsle "Kul huve'llâhu ahadun"un fazîletini İsbât vardır. Âlimlerden bâzısı: Bu sûre, Tevhîd Kelimesi'ne benzemektedir. Çünkü bu isbât edici ve nefyedici cümleleri şâmildir... demiştir (İbn Hacer).
[45] Bunun zahiri şudur: Müellif "Mürsel" lafzını "Munkatı" yerine, "Müsned" lafzını da "Muttasıl" yerine kullanmaktadır. Kullanmada meşhur olan ise, Mürsel: Tâbi'î'nin Peygamber'e izafe etmekte olduğu hadîs; Müsned ise, kendisine kadar senedinde ittisal apaçık olmak şartıyle, sahâbînin Peygamber'e izafe etmekte olduğu hadîstir... (Kastallânî).
[46] Bu hadîsi Müslim de Tıbb'da getirmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de "Kul eûzu bi-RabbVl-felâk", "Kul eûzu bi-Rabbi'n-nâs'* Sûrelerine "Muavvizetâni" yâni "İki sığındıncı sûre" denir. Bu hadîste cemî* sigâsıyle geldiğine ve Arabça'da cemi' en az Üç sayısına denildiğine göre, "Kul huve'llâhu ahad" Sûresi de bu vasfa katılmıştır. Rasûlullah dâima bu üç sûre ile taavvüz eder, Allah'a sığınırdı. Rasûlullah bu sığınma dualarını yalnız hastalanıp rahatsızlandığı zamanlarda değil, her akşam yatağına yatarken de okurdu. Bundan sonraki hadîs bunun apaçık delîlidir.
Kur'ân-ı Kerîm bu sığındıncı üç sûre ile son bulmuştur. Bunlar bütün insanlığa ihsan edilmiş en güzel, en vecîz ve en câmialı sığınma, korunma dualarıdır. "Kul huve'llâhu ahad", bütün şirk ve imansızlık şerrlerinden inşam Allah'a sığındırır. Diğer iki sûre de bütün mahlûkaatın maddî ve ma'nevî, görünür ve görünmez şerrlerinden Allah'a sığındırır. Allah'a sığınıp Allah'ın himayesine nail olanlar da her türlü şerrlerden kötülüklerden tam ma'nâsıyle korunmuşlardır: "Allah en hayırlı koruyucudur, O merhamet edenlerin en merhametlisidir" (Yûsuf: 64), (Müslim Ter, VII, 46, "2192").
[47] Bu sûreler hakkında Tefsîr'de de bâzı açıklamalar geçmişti.
[48] Sekîne hakkında daha önce geçtiği yerde bâzı bilgiler verilmişti.
İbn Hacer şöyle dedi: Bu ibarede bir kısaltma vardır. Aslı, Ebû Ubeyd'in rivayet ettiği gibi: "Başını yukarıya kaldırdığında beyaz bulut gölgesine benzer bir sis içinde kandiller gibi birtakım şeylerin parlamakta olduklarını gördü de nihayet onu görmez oldu" şeklindedir. Buhârî'de buna benzer birçok hazflar vardır. Bunun sebebi, râvîlerin bâzısı rivayetinden terketmekte olduğu şey bilindiği için, rivayeti kısaltır. Buhârî de artık onun aslının kâmil olduğunu tanımayan kimseler hadîsi anlamasalar da, hadîsi o râvınin kısa lafzı üzere yazar. Burada rivayetin geri kalanında da kendisinden hazfedilen şeye bir misâl vardır (Reşîd Rızâ).
[49] Bu ifâde, Âdem oğullarının melekleri görmeleri caiz olduğuna delâlet eder. Râvî Useyd ibn Hudayr, sahâbîlerin en meşhurlarından olup Akabe Bey'atı'nda ve Bedir gazvesinde bulunmak meziyyetleriyle beraber, en yüksek bir hususiyeti de hoş sa-dâ ve edâ ile Ebû Mûsâ el-Eş'arî derecesinde te'sîrli Kur'ân okumasıdır. Bu se-beble melekler bile okuduğu Kur'ân'ı dinlemeğe gelmişlerdir. Bunun gibi bir tecellîye el-Kehf Sûresi'ni okurken de mazhar olmuştu. Useyd, Bedir'den Kudüs'ün fethine kadar bütün hayâtını cihâdla ve Kur'ân'a hizmetle geçirmiş, hicretin yirminci yılında vefat etmiş. Bakî kabristanına konulacağı sırada Mü'minlerin Emî-ri Umer, tabutunun iki kolunu yüklenmek suretiyle yüksek bir hürmet göstermiştir.
[50] Buhârî bu hadîsi yalnız olarak rivayet etmiştir. Bunun ma'nâsı, Peygamber, kendisinden mîrâs alınacak hiç bir mal ve hiç bir şey bırakmamış olduğudur. Nitekim Cuveyriye'nin erkek kardeşi olan Amr İbnu'l-Hâris de: Rasûlullah (S) dînâr, dirhem, erkek köle, dişi köle ve hiçbİrşey bırakmadı, demiştir.
Ebü'd-Derdâ'nın hadîsinde "Peygamberler altın para ve gümüş parayı mîrâs bırakmadılar, onlar ancak ilmi mîrâs bırakmışlardır. Her kim bu ilim mîrâ-smdan almışsa, işte o bol bir pay almıştır" buyurmuştur. İşte bunun için İbn Abbâs da: Peygamber ancak iki kap arasmdakini, yânî Kur'ân'ı bırakmıştır, demiştir. Sünnet, Kur'ân'ı tefsîr edici, beyân edici ve tavzîh edicidir, yânî sünnet, Kur'ân'a tâbi'dir. En büyük maksûd Yüce Allah'ın Kitâbı'dır. Nitekim Yüce Allah: "Sonra biz o Kitâb 'ı kullarımızdan seçtiklerimize mîrâs bıraktık. İşte onlardan kimi nefsine zulmedendir, onların bâzısı mu 'tedildir, onlardan bir kısmı da Allah 'in izniyle hayırlarda öncü olanlardır, işte bu büyük fadidir" (Fâtın 32) buyurmuştur. (İbn Kesîr)
[51] Buhârî bu hadîsi Sahih1 İvün. başka yerlerinde de getirmiştir. Hadîsin bâb ismine münâsebet ciheti, güzel kokunun varlığı ve yokluğunun Kur'ân'la beraber dev-retmesidir. Bu da iyiden ve kötüden çıkan, diğer bütün sözler üzerindeki şerefine delâlet etmiştir (İbn Kesîr).
[52] Bunun bir rivayeti Namaz Vakitleri Kitabı, "İkindiden bir rek'âte erişen kimse bâbı"nda geçmişti. Hadîsin bâb ismine münâsebeti, bu ümmetin, müddetinin kı-sahğıyle beraber, müddetleri uzun olmasına rağmen geçmiş ümmetlere üstün olmasıdır. Nitekim Yüce Allah: "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız..." (Âlu îmrân: 110) buyurdu.
Müsned'de ve Sünen'de, Behz ibn Hakîm'den; o da babasından şu hadîs gelmiştir. Dedesi şöyle demiştir. Rasûlullah (S): "Sizler yetmiş ümmete ağır basıyorsunuz, sizler Allah'a göre o ümmetlerin en hayırlısı ve en keremlisisiniz" buyurdu.
Son ümmet bu yüksek şerefe ancak bu Azîm Kitâb olan Kur'ân bereketiyle zafer bulmuştur. Öyle Kur'ân ki, Allah ona, indirdiği her kitâb üstünde bir şeref vermiş, onu Öncekini koruyucu, neshedici ve hitâma erdirici kılmıştır. Çünkü geçmiş olan her kitâb yeryüzüne bir defada toptan inmiştir. Bu Kur'ân ise, hem kendisine, hem de indirildiği ümmete olan şiddetli i'tinâdan dolayı vakıalara göre parça parça indirilmiştir. Böylece her bir iniş, geçmiş kitâblardan bir kitabın inişi gibidir.
Geçmiş ümmetlerin en büyükleri Yahudiler ve Hristıyanlar'dır. Yahûdîler'e gelince, Allah onları Mûsâ zamanından îsâ zamanına kadar kullandı. Hristiyanlar' da îsâ'dan, Muhammed'i peygamber göndermesine kadar kullandı. Sonra da Muhammed Ümmeti'ni kıyametin kopmasına kadar kullandı. Bu son ümmetin zamanı, gündüzün sonuna benzetilmiştir. Ve Allah geçmiş ümmetlere birer kırat ücret verdi, bu ümmete ise ötekilere verdiğinin iki katı olarak, ikişer kırat ikişer kırat ücret verdi. Buna karşı o ümmetler: Ey Rabbimiz! Bize ne oldu ki amelce biz çoğuz, ücretçe biz azız? dediler. Allah: Ben sizin ücretinizden herhangi birşey eksilttim mi? buyurdu. Onlar: Hayır, dediler. Allah: İşte bu benim fadlımdır -yânî size verdiğimin üstünde olan bu ziyâdelik, benim dilediğime verdiğim bir şeydir-, buyurdu. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurdu: "Ey îmân edenler, Allah'tan korkun, O'nun Peygamberi'ne de îmân edin ki, Allah size rahmetinden iki (kat) nasîb versin. Sizin için yürüyeceğiniz bir nûr lütfetsin. Sizi mağfiret eylesin. Allah çok mağfiret edici, çok merhamet eyleyicidir."
[53] Buhârî bunu, râvîlerin bakîyyesiyle birlikte diğer yerlerde de rivayet etti. Ebû Dâvûd ise ancak Mâlik ibn Miğvel'den gelen tarîklerden rivayet etmiştir.
Bu hadîs de İbn Abbâs'tan geçmiş olan "Rasûlullah Mushaf'ın iki kabı arasında bulunandan başka bîr şey bırakmadı" hadîsinin benzeridir.
Bu da şöyledir: İnsanlar üzerine kendi malları hususunda vasiyyet etmeleri yazılmıştır. Nitekim Yüce Allah: "Sizden birinize ölüm gelip çattığı vakit -eğer mal bırakacaksa- anaya, babaya, yakın akrabaya meşru bir surette vasiyyette bulunmak takva sahihleri üzerinde bir hakk olarak farz edildi" (el-Bakara: 180) buyurdu.
Amma Peygamber'e gelince, O kendisinden mîrâs olunacak birşey bırakmadı. O malını kendinden sonra cereyan edecek bir sadaka olmak üzere terk edince, mal hususunda bir vasiyyet yapmaya muhtaç olmadı. O kendisinden sonra Halîfe olacak birini de ta'yîn üzere vasiyyet etmedi. Çünkü bu iş, Peygamber'-in Ebû Bekr'e işaretleri ve îmâları ile zahir olmuştu. İşte bundan dolayı Ebû Bekr'e vasiyyet yapmayı düşündüğü zaman, sonradan bu niyetinden vazgeçip: "Allah da, mu'minler de ancak Ebû Bekr'e râzî olurlar" buyurmuştu. Hakîkaten de böyle olmuştur. Ve bir de Peygamber insanlara ancak Allah'ın Kitâbı'na uymayı vasiyyet etmiştir {İbn Kesîr).
[54] "Men lem yeteğanne bil-Kur'ân" başlığı, Buhârî'nin Ahkâm'da getirdiği bir hadîsin parçasıdır. Buhârî bunu "Kur'ân'Ia yetinmeyen kimse" ma'nâsma almış, buna delîl olmak üzere de müteakiben el-Ankebût: 51. âyetini sevketmiştir. Bu parçanın bir ma'nâsı da "Kur'ân'Ia avaz yapmayan kimse"dir.
Bu iki ma'nâyı cem* etmek de mümkindir: Kur'ân'ı güzel ses ve avazla okumak, Kur'ân'daki bilgileri öğrenip uygulamakla yetinip diğer semavî kitâblar-dan vazgeçmek.
[55] Hadîsin başlığa uygunluğu meydandadır. Bundan sonraki hadîs de onun başka bir yoldan gelen rivayetidir.
Hadîsteki "İşitmek" ma'nâsma olan "el-Ezen"den murâd, rızâ ve kabul işit-mesidir. Bunun benzeri rukû'dan doğrulurken zikredilen "SemValîâhu timen hamideh" kavlidir. Bunun fiili "Taibe" ve "Taribe" bâbındandır.
Bu hadîsi Müslim ile en-Nesâî de Sufyân ibn Uyeyne hadîsinden olmak üzere tahrî etmişlerdir. Bunun ma'nâsı Yüce Allah hiçbirşeyi, bir peygamberin, aşikâre ilip güzelleştirerek yaptığı kıraatini kulak tutup dinlemesi kadar kulak tutup dinlememiştir, demektir. Bu da şundandır: Peygamber'İn kıraatinde, hilkatlerinin kemâlinden dolayı ses ve savt güzelliği ile haşyet tamamljğı bir yere toplanır. Bu ise kıraatte gaye olan birşeydir. Münezzeh ve Yüce Allah iyi olsun, fâcir olsun kullarının hepsinin savtım işitmektedir. Nitekim Âişe (R): "İşitmesi bütün sesleri ihata eden Allah'ı tesbîh ederim" demiştir. (Buhârî, Tevhîd, "Kavlullâ-hi Teâlâ: Ve kânellâhu semî'an basîran"). Lâkin Yüce Allah'ın, mü'min olan
kullarının kıraatlerini işitip dinlemesi daha büyüktür. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurdu: "Sen herhangibir işte bulunmayadur, onun hakkında Kur'ân 'dan birşey okumayadur ve sizler de hiçbir iş işiemeyedurun ki, onun içine daldığınız vakit biz başınızda şâhidizdir. Ne yerde, ne gökte zerre ağırlığınca birşey Rabb '-inden uzak (ve gizli) kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha küçüğü de hâriç olmamak üzere hepsi muhakkak apaçık bir kitâbda(yazûi)dır" (Yûnus: 61).
Sonra Yüce Allah'ın, peygamberlerinin kıraatlerini dinlemesi, bu büyük hadîsin delâlet ettiği gibi daha beliğdir. Buradaki "el-Ezen "i kimisi "Enir" ma'nâ-siyla tefsîr etmiştir. Evvelkisi yânî "işitmek" ma'nâsma olması daha yakındır. Çünkü şu hadîs bu ma'nâya delâlet etmektedir: "Allah hiçbirşeyi, Kur'ân'ı te-ğannî ederek yânî aşikâr kılarak okuyan Peygamberi dinlediği kadar dinlemedi."
Ezen, siyakın da buna delâlet etmesinden dolayı îstimâ', yânî bir söze kulak tutup dinlemek ma'nâsınadır. Nitekim Yüce Allah da şöyle buyurdu:
* 'Gök yarıldığı, Rabb 'ini dinleyip boyun eğdiği zaman, ki gök zâten buna lâyık yaratılmıştır. Yer uzatıldığı, içinde ne varsa atıp bomboş kaldığı (bu hu-sûsda da) Rabb 'ini dinleyip boyun eğdiği zaman, ki yer zâten buna lâyık olarak yaratılmıştır" (el-İnşikaak: 1-5). Yânî Rabb'ini dinlediği zaman, ki o zâten buna lâyık olarak yaratılmıştır. Yânî zâten o, Rabb'inİn emrini dinleyip, ona itaat etmeye lâyık olarak yaratılmıştır. Binâenaleyh burada "el-Ezen" lâfzı, "îstimâ"' yânî kulak tutup dinlemekten ibarettir.
Bunun içindir ki, İbn Mâce'nin sağlam bir senedle Fudâle ibn Ubeyd'den rivayet ettiği bir hadîste şöyle gelmiştir: Fudâle dedi ki: Rasûlullah (S): "Allah 'm güzel sesli kimsenin Kur'ân okuyuşuna, şarkıcı kadın sahibi kimsenin kendi şarkıcı kadınını dinlemesinden daha şiddetli bir dinlemesi vardır" buyurdu.
Sufyân ibn Uyeyne'nin: "Teğannî" ile murâd; "Onunla yetinir" demektir, kavline gelince: Eğer o, Kur'ân'Ia dünyâdan yetinir demeği murâd ettiyse -ki Ebû Ubeyd el-Kaasım ibn Sellâm ve diğerlerinin mutâbaat etmiş oldukları kelâmdan zahir olan budur- bu, hadîsten murâd olan zahirin hilafıdır. Çünkü o hadîsi râvîlerin bâzısı "Cehr" ile yânî "Sesli okumak" ile tefsîr etmiştir. O da okuyuşu güzelleştirme ve okuyuşla sesi inceltmektir. Harmele şöyle dedi: Ben İbn Uyeyne'den işittim. O: "Yeteğannî bihî"nm ma'nâsı "Yestağnî bihî" demektir, diyordu.
Bana eş-Şâfiî şöyle dedi: "Yeteğannî"nin ma'nâsı böyle değildir. Eğer o böyle olaydı muhakkak "Yeteğânâ" şeklinde olurdu. O ancak Tehazzün etmek yânî sesi inceltip yufkalaştırmak ve terennüm etmektir. Muzenî ile Rubey' de Şafiî'den böyle naklettiler.
Buna göre Buhârî'nin bu baba, Yüce Allah'ın "Sana indirdiğimiz o Kitâb -ki karşılarında okunup duruyor- onlara kâfî gelmedi mi? Onda îmân edecek bir kavim için elbette bir rahmet ve bir öğüt var" (e!-Ankebût: 51) kavlini başlık yapmasında bir nazar yânî tefekkür için bir meydan vardır. Çünkü bu âyet, Peygamber'İn doğruluğuna delâlet edecek birtakım mu'cizeler isteyen kimselere karşı bir red olarak zikredilmiştir. Çünkü öncekiyle birlikte âyet şöyledir: "Ona Rabb -inden (başkaca) âyetler de indirilmeli değil miydi? dediler. De ki: O âyetler an cak Allah 'm nezdindedir. Ben sâde apâşikâr haber verenim. Sana indirdiğimiz o Kitâb -ki karşılarında okunup duruyor- onlara kâfî gelmedi mi? Onda îmân edecek bir kavim için elbette bir rahmet ve bir öğüt var" (el-Ankebût: 50-51). Bunun ma'nâsı "Sen Ummî bir kimse iken, senin üzerine Kur'ân'ı indirmemiz senin doğruluğuna delâlet edici bir âyet olarak onlara kâfî gelmedi mi?" demektir. Peygamber'in ümmiliği de şöyle belirtildi: "Sen bundan evvel hiç bir kitâb okur değildin. Elinle de onu yazmadın. Böyle olsaydı bâtıl söyleyenler elbette şübhelenirdV (el-Ankebût: 48). Yânî sen böyle ümmî olduğun halde o Kur'ân'ın içinde evvelkilerin ve sonrakilerin haberlerini getirdin, demektir. Bu ma'nâ nerede, Kur'ân okurken sesi güzelleştirmek yâhud Kur'ân'la diğer dünyâ işlerinden mustağnî olmak ma'nâsına olan Kur'ân'la tegannî nerede? Binâenaleyh her bir takdîre göre baba bu âyetin başlık yapılmasında düşünmeye bir meydan vardır (İbn Kesir).
"İkinci takdîre göre bu âyetin baba başlık yapılması, Buhârî sarihlerinin i'timâd ettikleri zahir bir vecihdir. Bu da mutlak olarak Kur'ân'la yetinip başkasına muhtaç olmamaktır ki, bunun içine buna uygun olacak herşey girebilir. Bu âyetin nuzûl sebeblerinden olmak üzere Taberî'nin tahrîc ettiği şu hadîsi zikrettiler: Müslümanlardan bir grup insan, Ehl-i Kitâb'dan işittiklerinin bâzısını yazmış oldukları birtakım kitâblarla geldiler. Bunun üzerine Peygamber: "Peygamberlerinin kendilerine getirdiğinden yüz çevirip diğer peygamberin başkalarına getirdiği şeylere yönelip rağbet etmesi bir kavme dalâlet olarak kâfî oldu" buyurdu. Akabinde bu âyet nazil oldu" (Muhammed Reşîd Rızâ).
Bu konuyu İbn Kesîr, Fadâiiu'l-Kur'ân Kitâbı'nda genişçe ve doyurucu olarak incelemiştir. Mısırlı Muhammed Reşîd Rızâ da kıymetli haşiyeler ilâve etmiştir: Kur'ân'ın Faziletleri, Mütercim: Mehmed Sofuoğlu, İstanbul, 1978.
[56] Gıbta, bir kimsenin nail olduğu ni'met sahibinden zail olmayarak, onun benzerinin kendisi için de olmasını arzu ve temennî etmek, iştihâ duymaktır. Bu kelimede hased eylemek ma'nâsı da vardır, fakat bu kötülenmiş ve çirkin bir huy olan hased değil, verilen ma'nâda, has bir haseddir. Kötülenmiş olan hased: Baş-kasmdaki ni'metin gitmesini isteyerek benzeri bir ni'metin kendisinde olmasını arzu etmektir.
Iğtıbat da Gıbta'nm iftiâl babı olup, aynı ma'nâyadır.
[57] Hadîsin başlığa uygunluğu "Şu kimseden başkasına hased edilmez" sözünde-dir. Çünkü burada hasedle murâd, hâs bir haseddir ki, o da başlığın delâlet etmekte olduğu gıbtadan ibarettir (Aynî).
Bunu bu tarîkten getirmekte Buhârî, Müslim'den ayrıldı. Sufyân'ın ez-Zuhrî'den gelen rivâyetiyle getirmekte ise ittifak etmişlerdir.
[58] Hadîs'in başlığa uygunluğu meydandadır.
Bu iki hadîsin ihtiva ettiği ma'nâ, Kur'ân sahibinin imrenilecek güzel bir ni'met içinde bulunduğudur ki, o da hâl güzelliğidir. Bundan dolayı Kur'ân sahibinin, içinde bulunduğu güzel hâl ve ni'metle çok sevinip refâk, gına, .sürür ve şadmânî üzere olması yakışır. Ve bu hâlini gıbta edilmiş kılması mustehab olur. Bir kimsede bulunan ni'metin benzerini temenni ettiği zaman, İkinci bâb-dan "Ğabatahu, Yağbituhu, Ğabtan"denilir. Bu, kötülenmiş olan hasedin hi-lâfınadır. Kötülenen ise, bu hased edici için hâsıl olsun veya olmasın müsâvî olarak, hased edilmiş kimseden ni'metin zevalini temennî etmektir. İşte bu, dînen kötülenmiş olan helak edici bir huydur. Bu Yüce Allah'ın Âdem'e ihsan eylediği kerem, ihtiram ve büyütme ni'metini hased ettiği zaman İblîs'in işlediği ma'siyetlerin ilkidir. Meşru' ve makbul olan hased ise sevindirici bir halet üzere bulunan kimsenin bu iyi hâlinin benzerini kendisi için de temennî eylemektir. İşte bunun için Rasûlullah (S): "İki kişiden başkasına hased edilmez..." buyurdu da akabinde fâidesi kendisine kasrolan, gece ve gündüz saatlerinde Kur'ân tilâvet etmek ni'meti ile fâidesi başkalarına geçici olan gece gündüz mal infâk eylemek ni'metlerini zikretti. Nitekim Yüce Allah da şöyle buyurdu: "Hakikat, Allah 'in Kitabı 'm okumaya devam edenler, namazı dosdoğru kılanlar, kendilerine rızk olarak verdiğimizden gizli ve aşikâr infâk edenler kaViyyen kesâd bul-mıyacak bir kazanç umabilirler" (Fâtır: 29 ) (İbn Kesir)
[59] Başlık, hadîsten bir parça olduğu için, hadîslerle başlık arasındaki uygunluk son derecededir.
Hedef, Peygamber'in "En hayırlınız, Kur'ân'ı öğrenen ve öğretendir" buyurmuş olmasıdır. Bu da, rasûllere tâbi' olan mü'minlerin sıfatlarıdır. Onlar nefislerinde kâmil kimseler olup başkalarım da mükemmelleştirmeye çalışanlardır. Bu ise yalnız kendisinde kalıcı fayda ile başkasına geçici faydayı toplamaktır. İşte bu, ne kendileri fayda veren, ne de faydalanmaları mümkün olanlardan herhangibir kimseyi faydalanması için terketmiyen cebbar kâfirlerin sıfatının hilâfınadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurdu: "Kâfir olup da (insanları) Allah 'm yolundan men' edenler, biz onların (çektikleri) azabın üstünde, (dünyâda) çıkarageldikleri fesâdlara mukaabil bir azâb daha katıp artırdık" (en-Nahl: 88). Ve yine Yüce Allah şöyle buyurdu: "Onlar, hem (insanları) bundan (Kur'ân'dan veya Peygamber'e yaklaşmaktan) vazgeçirmeye çalışırlar, hem kendileri ondan uzaklaşırlar. Onlar bilmiyerek kendilerinden başkasını helake sürüklemiş olmuyorlar" (el-En'âm: 26). Bu kelâm hakkında müfessirlerin iki görüşünün en sahihine göre ma'nâ, onlar bizzat kendileri ondan ayrılıp uzak-laşmalariyle birlikte insanları da Kur'ân'a ittibâ etmekten nehyediyorlar demektir. Binâenaleyh onlar tekzîb ile men' etme suçunu birleştirmişlerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurdu: "...İşte size Rabb'inizden apaçık bir hüccet, bir hidâyet, bir rahmet gelmiştir. Artık Allah 'in âyetlerini yalan sayandan, onlardan yüz çevirenden daha zâlim kimdir? Biz âyetlerimizden yüz çevirenleri bu sebeble yaman bir p~âb ile cezalandıracağız" (el-En'âm: 157). İşte bu, şerrlİ kâfirlerin hâlidir. Hâlis iyilik sahibi hayırlılarının hâli ise hem kendi nefsinde kemâle ulaşmak, hem de Peygamber'in: "En hayırlınız Kur'ân'ı öğrenen ve başkasma da öğretendir" buyurduğu gibi, başkalarını mükemmelleştirmek hususunda koşup gayret göstermektir. Nitekim Yüce Allah da şöyle buyurdu: "Allah 'a da'vet ve iyi amel eden ve, ' 'Ben şübhesiz müslümanlardanım'' diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?" (Fussilet: 33).
Böyle olan kimse Allah'a da'vet ile -ki bu da'vet ezan okumak ile olsun yâhud Kur'ân, hadîs, fıkıh öğretmek kabilinden Allah'ın rızâsı taleb olunan diğer "Allah'a da'vet" nevilerinden herhangisiyle olsun müsavidir -bizzat sâlih amel işlemek ve sâlih söz söylemek fiillerini cem' etmiştir ki, bundan daha güzel halli bir kimse yoktur,  s
Ebû Abdirrahmân Abdullah ibn Habîb es-Sulemî el-Kûfî de, işte bu Allah'a da'vet makaamma rağbet etmiş olan îslâm imamlarından ve muallimlerinden biri olmuştur. O, Usmân'ın devlet başkanlığından i'tibâren tâ Haccâc'ın günlerine kadar bu Kur'ân muallimliği makaammda oturup insanlara Kur'ân öğretmekte devam etmiştir. İnsanlara Kur'ân öğretmenliği yapmakta sabit kaldığı zamanın mikdân yetmiş sene olmuştur dediler (İbn Kesîr).
[60] Bu hadîs, müteaddid yollardan tahrîcinin sahîhliği üzerinde ittifak edilmiş bir hadîstir. Bu hadîsten Buhârî'nin kasdettiği hedef, bu zâtın, Kur'ân'dan öğrenmiş olduğu mikdârda sûreleri bilmekte olduğu ve Peygamber'in ona, bu kadına öğretmesini emrettiği ve bu sûreleri Öğretmenin de evlenmeye karşılık kadın için bir sadak (mehr) olmasıdır. Bu, âlimler arasında hakkında niza edilen bir mes'-eledir: Bu öğretme işinin bir mehr yapılması caiz olur mu? Yâtmd Kur'ân öğretmeye karşılık ücret almak caiz olur mu? Bu hüküm bu zâta mı hass olmuştur? Peygamber'in "Kur'ân'dan sende bulunan o sûreler karşılığında seni o kadınla evlendirdim"; yâhud "Sende bulunanlar sebebiyle... "sözünün ma'nâsı nedir? Nitekim Ahmed ibn Hanbel de bu ma'nâyı söylemiştir: Sende bulunanlar sebebiyle onu sana ikram ediyoruz. Yâhud da sende bulunan sûrelere bedel onu sana ikram ediyoruz. Bu, Sahîh-iMüslim'deki: "O zât, o sûreleri kadına öğretti" sözünden dolayı en kuvvetli olan görüştür. İşte bu görüş Buhârî'nin burada kas-detmiş olduğu görüştür. Bu husustaki ihtilâfın geri kalanının tahrîri Nikâh ve İcâreler bölümlerinde zikredilmiştir. Yardım isteme ancak Allah iledir (îbn Kesîr).
[61] Buhârî burada Sehl ibn Sa'd'm kendini Peygamber'e hibe eden kadın hakkındaki hadîsini zikretti. Bu hadîs de başlık yapılan hususta zahirdir. Çünkü bunda Peygamber o şahsa: "Sen o sûreleri ezberden okuyabiliyor musun?" dedi. O da: Evet okuyorum, dedi. İştebu.Kur'ân'ı ezberden okumanın daha faziletli olduğuna delâlet etmiştir. Çünkü ezberden okuyabilmek, onu başkasına öğretmeye çalışmak da kişiyi daha kuvvetli kılar... (İbn Hacer)
[62] Ibn Kesîr şöyle demiştir:
Buhârî bu başlıkta ancak Ebû Hazım ibn Sehl ibn Sa'd'ın biraz evvel geçmiş olan hadîsini getirmiştir. Bu hadîste Peygamber o kadınla evlenmek isteyen erkeğe hitaben: "Kur'ân'dan sende ne var?" diye sordu. O zât: Ezberimde şu sûre, şu sûre var diye bir takım sûreler s vdı. Peygamber ona: "Sen bu sûreleri ezberinden okuyor musun?" diye sordu. O zât: Evet (okuyorum), dedi. Pey gamber: "Öyleyse git. Kur'ân'dan ezberindeki sûrelerle seni bu kadına mâlik kıldım" buyurdu. Buhârî tarafından yazılan bu başlık, Mushaf'a bakmaksızın ezberden Kur'ân okumanın daha faziletli olduğunu iş'âr edicidir. Ve Allah en iyi bilendir. Lâkin âlimlerden birçok kimselerin tasrîh ettiği ise, Kur'ân'ı Mushaf'tan okumanın daha faziletli olduğu görüşüdür. Çünkü Mushaf'tan okumak hem tilâveti, hem de Mushaf'a bakmayı müştemil olur. Mushaf'a bakmak da Seleften bir kaç âlimin sarîh olarak beyân ettiği gibi bir ibâdettir. Onlar bir kimse üzerinden Mushaf'a bakmaksızın bir günün geçmesini kerih görmüşlerdir.
Onlar Mushaf'a bakıp tilâvet etmenin efdaliyetine İmâm Ebû Ubeyd'in Fadâilu'l-Kur'ân Kitâbi'nda rivayet ettiği şu hadîsle istidlal ettiler:
Bize Nuaym ibn Hammâd, Bakıyye ibn el-Velîd'den; o da Muâviye ibn Yahya'dan; o da Suleym ibn Müslim'den; o da Abdullah ibn Abdirrahmân'dan; o da Peygamber'in sahâbîlerinin bâzısından tahdîs etti. O şöyle demiştir: Peygamber (S) şöyle dedi: "Kur'ân'ı Mushaf'a bakarak okumanın, onu ezberden okuyan kimse üzerine fazileti, farizanın nafile üzerindeki fazileti gibidir". Bu isnâdda bir zaîflik vardır. Çünkü bu seneddeki Muâviye ibn Yahya, es-Sadefî yâhud da-el-Etrâblûsî'dir. Hangisi olsa o zât zayıftır. es-Sevrî, Âsim'dan; o da Zirr'den söyledi ki, İbn Mes'ûd: "Mushaf'a bakmayı devam ettiriniz" demiştir.
Hammâd ibn Seleme, Alî ibn Zeyd'den; o da Yûsuf ibn Mâkek'ten; o da İbn Abbâs'tan söyledi ki, İbn Umer evine girdiği zaman Mushaf'ı yayar ve ondan okur idi. Yine Hammâd Sâbit'ten; o da Abdurrahmân ibn Ebî Leylâ'dan söyledi ki, tbn Mes'ûd, yanında arkadaşları toplandıkları zaman Mushaf'ı açarlar, İbn Mes'ûd okur yâhud onlar için tefsîr eder idi. Bu, sahîh isnâddır. Hammâd ibn Seleme, Haccâc ibn Ertât'den; o da Suveyr ibn Ebî Fâhıte'den; o da İbn Umer'den söyledi ki, o: Herhangi biriniz çarşısından döndüğünde Mushaf'ı yayıp açsın ve ondan okusun, demiştir.
A'meş, Heyseme'den söyledi: Ben tbn Umer'in yanına girdim, o Mushaf'tan okumakta İdi. Benim girmem akabinde: Bu, geceleyin okumakta olduğum cüz'ümdür, dedi.
işte bu haberler, onun ondan okunmamak sebebiyle Mushaf'ın muattal olmaması için Mushaf'tan okumanın matlûb bir iş olduğuna delâlet etmektedir. Bu aynı zamanda sahâbîlerin yanlarındaki Mushaf bolluğuna ve çokluğuna da delâlet etmektedir ki bu, insanlardan bir çoğunun bilmediği bir husustur. Olur ki, hafızların bâzısına bir unutma vâki' olur, o da unuttuğunu Mushaf'tan hatırına yerleştirmeye çalışır. Yâhud bir kelime veya bir âyetin tahrifi yâhud tak-dîm veya te'hîri vâki' olur, bu hallerde acele etmeyip teennî eylemek ve subûtunu araştırmak evlâdır. Bu hususlarda Mushaf'a dönmek ise hafızların ağızlarına dönmekten daha sağlamdır.
Kur'ân'm telkîn edilip dilde akıtılmasına gelince bunun, telkîn edicinin ağzından alınması daha güzeldir. Çünkü yazı edaya delâlet etmez. Nitekim sırf yazıdan ezberlemiş olanların bir çoğunda müşahede edilen, tashîfinin ve galatının çok olmasıdır. Hal böyle tashîfe ve yanlışa götürdüğünde, kendisini Kur'ân lâfızları üzerinde vâkıf kılacak bir üstâd bulunduğu zaman, yazıdan ezberlemesi men' edilir. Üstâd tarafından telkîn olunmakdan acz hâlinde ise "Allah hiç bir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" (el-Bakara: 286). Binâenaleyh refâhiyet sırasında caiz olmıyan şey, zaruret indinde caiz olur. Böyle zaruret hâlinde bâzı kelimeleri aslî lâfızlardan kendi lügati ve lâfzına tahrîf edebileceği farz olunsa bile Mushaf'tan okuyup ezberlemesinde üzerine bir günâh yoktur..." (Fadâilu'l-Kur'ân)
[63] Hadîslerin başlığa uygunluğu meydandadır. Bunları Müslim de Namaz Kitâbi'-nda, "Salâtu'l-Musâfirîn"de getirmiştir: Müslim Ter., II, 435
[64] Hadîsin başlığa uyguhluğu "Kur'ân'ı ezberde tutmaya ihtimam ediniz" kelâ-mındadır... (Aynî).
İbn Kesîr şöyle dedi:
Bu hadîslerin mazmunu, Kur'ân hafızının, Kur'ân'ı unutmağa ma'rûz bırakmaması için Kur'ân'ı çok tilâvet etmeye, onu ezberinde tutmak için tekrar tekrar okumaya ve ezberinde tutma ahdini dâima yenileyip durmaya rağbetlen-dirmedir. Çünkü Kur'ân'ı unutmak büyük bir hatâdır, günahtır. Bundan Allah'a sığınır, muafiyet niyaz eyleriz. Zîrâ İmâm Ahmed şöyle dedi: Bize Halef ibnu'l-Velîd tahdîs etti. Bize Hâlid, Yezîd ibn Ebî Ziyâd'dan; o da îsâ ibn Fâ-id'den; o da bir kimseden; o da Sa'd ibn Ubâde'den tahdîs etti. O şöyle demiştir: Rasûlullah şöyle buyurdu: "On kişiye amirlik yapmış hiçbir emir yok ki kıyamet günü elleri boynuna geniş demir kelepçelerle bağlanmış olarak getirilmesin. Onu bu geniş boyun kelepçelerinden adiden başka hiçbirşey çözüp ayıramaz".
Bu hadîsi Cerîr ibn Abdilhamîd ile Muhammed ibn Fudayl de Yezîd ibn Ebî Ziyâd'dan böyle, Hâlid ibn Abdillah'ın rivayet ettiği gibi rivayet ettiler. Bu hadîsi Ebû Dâvûd da, Muhammed ibnu'l-Alâ'dan; o da İbn İdrîs'den; o da Yezîd ibn Ebî Ziyâd'dan; o da îsâ ibn Fâid'den; o da Sa'd ibn Ubâde'den; o da Peygamber'den Kur'ân'ı kıssası ile ve mübhem racülü zikretmeden tahrîc et-< mistir. Keza bu hadîsi, Ebü Bekr ibn Abbâs, Yezîd ibn Ebî Ziyâd'den rivayet etti. Ve bu hadîsi Saîd de isnadında vehmederek rivayet etmiştir. Ve bunu Vekî' onun ashabından; onlar da Zeyd ibn îsâ ibn Fâid'den; o da Peygamber'den mürsel olarak rivayet etti. Bunu İmâm Ahmed de Ubâdetu'bnu Sâmit'in Mus-ned'inde rivayet edip şöyle demiştir: Bize Abdussamed tahdîs etti. Bize Abdulazîz ibn Müslim tahdîs etti. Bize Yezîd ibn Ebî Ziyâd, îsâ ibn Fâid'den tahdîs etti. Ubâde İbnu's-Sâmit şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: "On kişiye emir olan hiçbir kimse yoktur ki, kıyamet günü elleri boynuna enli demir kelepçe İle bağlanmış olarak getirilmesin. O kimseyi bu demir kelepçelerden adlinden başka hiçbirşey çözüb ayıramaz. Ve Kur 'ân 'ı öğrendikten sonra onu unutmuş olan hiçbir kimse yoktur ki, kıyamet günü Allah'a cüzzâm hastalığına tutulmuş olarak kavuşmasın". Ve bu hadîsi-Ebû Avâne de Yezîd ibn Ebî Zi-yâd'dan böyle rivayet etti. Bu hadîste bir ihtilâf vardır. Lâkin bu hadîs, Allah en iyi bilir ki, rağbetlendirme babında makbuldür. Bilhassa diğer bir tarîkten buna bir şâhid mevcûd olunca! Nitekim Ebû Ubeyd şöyle dedi: Bize Haccâc tahdîs etti. İbn Cureyc (150) şöyle demiştir: Enes ibn Mâlik'ten bana tahdîs olundu ki, o şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: "Bana, kişinin, mescid-den çıkaracağı bir tek çöp ve bir tek pisliğe varıncaya kadar ümmetimin bütün ücretleri (nail olacakları sevâblar) arzolundu. Yine bana ümmetimin günâhları da arzolundu ki, ben bunlar içinde Allah 'in Kitâbı'ndan bir âyet veya bir sûre kendisine verilmiş (öğretilmiş) de bunu unutmuş olan kimsenin günâhından daha büyük bir günâh görmedim". İbn Cureyc şöyle dedi: Bana Selmân el-Fârisî'den tahdîs olundu ki, o şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: "Herhangi birinizin ezberinde bulunup da sonra unutmuş olduğu Allah'ın Kitâbı'ndan bir tek sûre, kıyamet günü ümmetimin tastamam yükleneceği günâhların en büyüğündendir".
Ebû Dâvûd, Tirmizî, Ebû Ya'lâ, Bezzâr ve diğerleri, İbn Ebî Dâvûd -belki İbn Ebî Ziyâd- hadîsinden; o da, îbn Cureyc'den; o da el-Muttalib ibn Abdillah ibn Hantab'dan olmak üzere şu hadîsi rivayet etmişlerdir: Enes ibn Mâlik şöyle dedi: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: "Bana, kişinin mescidden çıkaracağı bir tek çöpe varıncaya kadar ümmetimin bütün ücretleri arzolundu. Ve bana ümmetimin günâhları da arzolundu ki ben kişiye verilmiş de sonra unutmuş olduğu, Kur'ân'dan bir tek sûre veya bir tek âyetten daha azametli bir günâh görmedim". Tirmizî: Garîbdir, biz bu hadîsi bu tarîkten başka bir tarîkten tanımıyoruz. Ben bu hadîsi Buhârî ile müzâkere ettim de Buharı bunu garîb addetti, demiştir.
el-Vâlibî de Abdullah ibn Abdirrahmân ed-Dârimî'den, onun el-Muttalib'in, Enes ibn Mâlik'ten işitmesini kerîh gördüğünü hikâye etti. (Ben derim ki:) Bunu Muhammed ibn Yezîd el-Udmî, İbn Ebî Dâvûd'dan; o da tbn Cureyc'den; o da ez-Zuhrî'den; o da Enes'ten; o da Peygamber'den olmak üzere rivayet etmiştir. Allah en iyi bilendir.
Müfessirlerin bâzısı bu ma'nâyı Yüce Allah'ın şu kavli içine katmışlardır: ' ıKim benim zikrimden yüz çevirirse, onun hakkı da dar bir geçimdir ve biz onu kıyamet gününde kör olarak haşr ederiz. Ö: Rabbim, beni niçin kör hasrettin? Hâlbuki ben hakîkaten görücü idim, demiştir. Allah buyurmuştur; Öyledir! Sana âyetlerimiz geldi de sen onları unuttun! tşte bu gün de öylece unutuluyorsun!" (Tâhâ: 124-126).
İşte onun söylemiş olduğu söz de budur, her ne kadar bunun hepsi murâd edilmiş değilse de, o bunun bir kısmıdır. Çünkü Kur'ân tilâvetinden yüz çevirmek, onu unutmaya ma'rûz bırakmak ve ona i'tînâ göstermemek hâllerinde Kur'-ân'a büyük bir hakaaret ve hakîr görme ve şiddetli bir taksîr vardır. Bundan Allah'a sığınırız. Bunun içindir ki, Peygamber: "Kur'ân'ı ezberde tutma ahdini yenileyip durun", bir lâfızda da: "Kur'ân'ı ezberinizde iyice tutmaya çalı şın, çünkü Kur'ân'in insanların gönüllerinden ayrılıp kaçması, develerin boşanıp kaçmalarından daha şiddetlidir" buyurmuştur. "et-Tafassî", "et-Tahallus" yânî kurtulmak demektir. Bir kimse bir beliyyeden kurtulduğu zaman, "Tefassâ Fu-lânun mine'l-beliyyetİ" denilir. Hurma çekirdeğinin hurmadan çıkıp kurtulduğu zaman da "Tafassâ'n-nevâ mine't-temreti" denilmesi de bu ma'nâdandır. Yânî Kur'ân'ın gönüllerden kurtulup kaçması, bağsız olarak salıverildikleri zaman develerin uzaklaşıp gitmelerinden daha şiddetlidir.
Ebû Ubeyd (224) şöyle dedi: Bize Ebû Muâviye, A'meş'ten tahdîs etti. îb-râhîm şöyle dedi: Abdullah ibn Mes'ûd şöyle dedi: Şübhesiz ben, Kur'ân okuyucusuna -şayet onu semiz, besili ve fakat Kur'ân'ı çok unutkan görürsem- elbette öldürürcesine hırpalarım. Ve Abdullah ibmi'I-Mübârek'in hadîsi, Abdulazîz ibn Ebî Dâvûd'dandır, o şöyle demiştir: Ben Dahhâk ibn Muzâhim'den işittim, şöyle diyordu: Kur'ân'ı öğrenip de sonra unutmuş hiçbir kimse yoktur ki, bu hâl ona kendisinin ihdas etmekte olduğu bir günâh sebebiyle olmasın. Çünkü Yüce Allah: "Sîzi çarpan her musibet kendi ellerinizin işleyip kazandığı (günahlar) yüzündendir. Bununla beraber Allah birçoğunu da affeder (de musibete uğratmaz)" (eş-Şûrâ: 30). Şübhe yok ki Kur'ân'ı unutmak musibetlerin en büyüğündendir. Bunun için İshâk ibn Râhaveyh ve başkaları: İçlerinde Kur'ân'ı okumayarak üzerinden 40 günün geçip gitmesi kişiye mekruh olur, nitekim Kur'ân'ı üç günden az bir müddet zarfında okuması da mekruh olur, demiştir. Nitekim bu hadîs, bundan sonra Buhârî'nin zikredeceği yerde yakında gelecektir..." (Fadâilu'l-Kur'ân).
[65] Yânî bu, binek üzerinde binicinin Kur'ân okumasının cevazını beyân babıdır. Buhârî, bununla binek üzerinde kıraati kerih görenleri reddetmek İstemiştir.
Binek üzerinde Kur'ân okumanın aslı, bizzat Kur'ân'da da vardır: "(O Allah ki) bütün mahlûkları sınıf sınıf yaratmış, gemilerden ve hayvanlardan da bineceğiniz şeyler yapmıştır. Tâ ki, sırtlarında karar kılasınız, sonra üzerlerine yerleştiğiniz zaman (kalblerinizle) Rabb Hnizin ni 'metini iyice düşünesiniz ve (dilinizle de): 'Bunları bize râm eden Allah 'm şâm ne yücedir, münezzehtir. Yoksa biz bunlara güç yetiremezdik. Biz herhalde ancak Rabb 'imize dönüp gidicileriz' diyesiniz" (ez-Zuhruf: 12-14).
[66] Hadîsin başlığa delîlliği meydandadır. Bunun bîr rivayeti Mağâzî Kitâbı'nda da geçmişti.
[67] Bu hadîsi Buhârî yalnız olarak tahrîc etmiştir. Bunda çocukların Kur'ân öğrenmelerinin cevazına delâlet vardır. Çünkü İbn Abbâs, Rasûlullah'ın ölümü sırasında on yaşında iken Kur'ân'ın el-Mufassal bölümünü hafızasında toplamış olduğunu haber vermiştir, el-Mufassal bölümü, daha Önce de geçtiği gibi, el-Hucurât Sûresi'nden başlar. O zaman İbn Abbâs'ın yaşı on senedir.
Buhârî İbn Abbâs'ın: Rasûlullah vefat etti, ben sünnet edilmiş haldeydim, dediğini de rivayet etmiştir: Hâlbuki onlar çocuk ihtilâm oluncaya kadar sünnet yapmazlardı. Buna göre yukarıki hadîs ile bunun arasını cem' için İbn Abbâs'ın on yaşında ihtilâm olması muhtemel olur. Bir de İbn Abbâs'ın yukarıki rivayette on rakamını zikretmekte mecaz yapması ve on üzerinde ziyâde olan kesîri terk eylemesi de muhtemeldir, Allah en iyi bilendir.
Her takdîre göre de bu hadîste çocukluk devresinde Kur'ân öğretmenin cevazına delâlet vardır, bu zahirdir. Hattâ bu bazen müstehâb veya vâcib bile ola bilir. Çünkü çocuk Kur'ân'ı öğrendiği zaman namaz kılarken okuyacağı metinleri tanıyor halde bulûğa erişir. Ve çocuğun küçüklükte ezberlemesi büyükken ezberlemesinden daha iyi ve hatırında yapışıp kalması bakımından da daha şiddetli, daha köklü ve daha sağlamdır. Nitekim bu, insanların hâlinden bilinmiş bir şeydir.
Seleften bâzısı çocuğu ömrünün başında oyun için biraz terk etmeyi, sonra çocuğun himmetini okuma üzerine çoğaltmayı müstehâb görmüştür ki, bu da çocuğu evvelâ okumaya yapıştırmamak, okumaktan bıktırmamak ve okumaktan oyuna saptırmamak içindir. Bâzısı da çocuk henüz kendisine söyleneni akletmeden ona Kur'ân öğretmeyi kerih gördü, velâkin çocuk aklettiği ve seçebildiği zaman oluncaya kadar terkolunur da, himmeti, ihtiyâcı, ezberlemesi ve zihin cömertliğine göre azar azar öğretilir. Umer ibnu'I-Hattâb, beşer âyet beşer âyet telkîn etmeyi müstehâb gördü. Bu bize Umer'den sağlam bir senedle rivayet olundu (İbn Kesîr).
[68] Hadîsin başlığa uygunluğu, ma'nâsmın, Peygamber'in şu şu âyetleri unutması, sonra da onları hatırlamış olması yönündendir.
Bu hadîsi Müslim de Ebû Usâme Hammâd ibn Usâme'den rivayet etmiştir (Müslim, Salâtu'l-Musâfirîn..., Fadâilu'l-Kur'ân; Müslim Tercemesi, II, 433).
"Fakîhler bu gibi hadîslerle Peygamber üzerine unutmanın cevazına istidlal ettiler. Lâkin onlar bunu ittifakan tebliğ yolunda olmayan şeylerle kayıtladılar. Binâenaleyh tebliğ edilecek şeylerin gizlenmeleri caiz olamıyacağı gibi unutulmaları da caiz olamaz. Peygamber'de gizlemekle unutmanın netîceleri birdir, her ne kadar diğer insanlar hakkında bunların hükümleri, unutma taksir olmaksızın tabiî bir şey olması ve sahibi unutmaktan dolayı muaheze edilmemesi bakımından, çeşitli ise de. Lâkin Allah gönderildikleri şeyler hakkında ri-sâlet hikmetinin bâtıl olmaması için tebliğini emrettiği şeyleri unutmaktan bütün peygamberlerini korumuştur. Yüce Allah'ın şu: "Sen asla unutmıyacaksın, Allah'ın dilediği müstesna" (el-A'lâ: 7) kavlinde râcih olan, buradaki istisnanın, nefyi te'kîd için olan munkatı' bir istisna olmasıdır. Buna göre ma'nâ şöyledir: Sana okutacağımız şeyleri unutmak, başkalarında tabiat gereği vâki' olduğu gibi senden vukuu mümkin olmıyacaktır, mümteni'dir ve hâllerden hiçbir halde sen unutmıyacaksın; lâkin yalnız Allah bir şeyi sana unutturmak irâde ettiği zaman, onun bu meşîetini reddedebilecek yoktur, demektir. Bu da âyette işaret edilen meşîetin vukuuna delâlet etmez. Bu Yüce Allah'ın harfli İbrâhîm Peygamber'in, müşrik olan kavmine hitabından hikâye olarak bildirdiği şu kavli gibidir: "Kavmi ona hüccet getirmeye kalkıştı. Odediki; Allah beni doğru yola iletmişken siz benimle O'nun hakkında hâlâ çekişiyor musunuz? Ben O'na eş tanıdığınız şeylerden korkmam. Meğer ki Rabb 'im birşey dilemiş olsun. Rabb -imin ilmi herşeye sargın ve taşkındır. Hâlâ düşünüp öğüt almıyacak mısınız? Hem A ilah 'in size hiç bir delîl ve burhan indirmediği şeyleri siz O 'na eş tanıdığınızdan korkmazken, ben eş tuttuğunuz o nesnelerden nasıl korkarım? Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki zümreden hangisi (korkudan) emîn olmaya daha lâ-yıkttr?" (el-En'âm: 80-81)
Ve o âyetin ma'nâsı hakkında Ferrâ(211)nin kavli şudur: Burada Allah'ın bu meşîeti teberrük içindir ve burada istisna edilen hiçbirşey yoktur.
Bir de menfî olan nisyânla murâd, onunla ameldir denildi. Bu da fasîh ve kullanılmış bir mecazdır. Hadîste zikredilen nisyâna gelince, onun mevzuu tebliğ vâki' olmuş birşeydir. Zannederim ki, o andaki unutması gelip geçici, arızî bir nisyândı. Şöyle ki, şayet Peygamber o zâtı işitmeden de, sonra o sûreyi oku saydı muhakkak bu sûreyi tam olarak okuyacaktı. Yoksa Buhârî indinde hadîsin senedi sahîh olsa da bu rivayet reddedilmiş olurdu. Zira Buhârî dahî gayrileri gibi râvîlerin hallerinden, zahirden başkasını bilir değildir. Bu zahir, onların rivayetlerini kabul etmekte kâfî olur, ancak rivayete böyle bir mâni' arız olursa kabul edilmez. Gördüğün gibi Buhârî bu hadîsi rivayet etmekte infirâd etmiştir. Kur'ân'ı unutmak ise, o hususta gelmiş olan hadîslerden dolayı büyük günâhlardandır (Muhammed Reşîd Rızâ).
(el-A'lâ: 5-7. âyetlerinin tefsiri hakkında Elmahlı Muhammed Hamdi Ya-zır merhumun vecîz ve kuvvetli îzâhları tekrar tekrar okunmaya değer özelliktedir: Hakk Dîni Kur'ân Dili, VII, 5758-5761. Müslim Tercemesi, II, 310'da 137 rakamlı haşiyede bu mes'eleye dâir bir açıklamamız geçmiş, II, 433'te 63 rakamlı haşiyede de buna bir atıf yapılmıştır).
[69] Bu hadîsi Müslim ile en-Nesâî de Mansûr hadîsinden olmak üzere rivayet etmişlerdir. Daha önce geçti ki, Ebû Ya'lâ'nm Müsned'inde ise bunun lâfzı sîn'in tahfifi ile "înnemâ huve nusiye (:O unutuldu)" tarzındadır.
Bu hadîste ve bundan evvelki hadîste, bir şahsa, çalışması ve hırs göstermesinin ardından olduğu zaman, unutmanın meydana gelmesinin kendisi için bir eksiklik olmadığına delîl vardır.
İbn Mes'ûd'un hadîsinde ayrıca unutmanın husulünü ifâde etmek hususunda bîr edeb de mevcûddur: Buna göre kişi "Ben şunu unuttum" demez. Çünkü unutmak, kulun fiilinden değildir. Ve bazen kuldan, unutmaya çalışma, kas-den gaflet gösterme ve birşeyi hakîr görme nev'inden unutmaya götüren unutma sebebleri sudur eder. Unutmanın bizzat kendisi kulun fiili değildir. İşte bundan dolayı Peygamber meçhul sîgasıyla: "Fakat o unutturuldu" buyurdu. Bu unutturmanın Yüce Allah'a izafe edilmemesinde de yine diğer bir edeb vardır. Yüce Allah'ın şu kavlinde de unutmak kula İsnâd edilmiştir: "...Unuttuğun zaman Rabb 'ini an..." (el-Kehf: 24). Allah en iyi bilir ki bu, müsebbebi zikr ve sebebi irâde ile şayi' olan mecaz bâbındandır. Çünkü unutmak ancak, bazen günjih olabilen bir sebebden meydana gelir. Nitekim Dahhâk ibn Muzâhım'den de böyle dediği geçmişti. İşte Yüce Allah, ezan okunması sırasında gidişi gibi, kalbden şeytânın gitmesi için unuttuğu zaman Rabbini anıp söylemesini emretmiştir. Hasene de seyyieyi giderir (Hûd: 114). Unutmaya sebeb olan şey zail olup, yerinden ıraklaşmca, Yüce Allah'ı zikr etmek sebebiyle unutulan o şeyi hatırlamak hâsıl olur. Allah en iyi bilendir (İbn Kesîr).
[70] Buhârî bu başlıkla "el-Bakara Sûresi denilmez, ancak içinde el-Bakara zikredilen sûre, şu zikredilen sûre denilir" diyen kimseyi reddetmek istemiş gibidir.
[71] Hadîsin başlığa delîlliği açıktır. Bu hadîs, el-Bakara Sûresi'nin fazileti bâbı'nda geçmişti (Aynî).
[72] Hadîsin başlığa uygunluğu ve delîlliği "el-Furkaan Sûresi..." sözündedir. Bunun bir rivayeti "Kur'ân yedi harf üzere indirildi bâbı"nda geçmiş ve orada bâzı açıklamalar verilmişti.
[73] Bu hadîsin bir rivayeti de yakında "Kur'ân'ı unutmak bâbı"nda geçmişti.
Sahîhayn'da İbn Mes'ûd'dan gelen hadîs dahî böyledir: Ibn Mes'ûd Mi-nâ'da vâdî içinden cemreye taş atıyor ve: Burası, Peygamber'e el-Bakara Sûresi indirilmiş olan makaamdır, diyordu.
Seleften bâzısı da bunu kerih gördü. Onlar "İçinde şu ve şu zikredilmekte bulunan sûre" denilmekten başkasını doğru görmediler. Nitekim böyle hadîs gelmiş ve yukarıda da geçmiştir. Bu hadîs Yezîd el-Fârisî rivayetinden; o da Ibn Abbâs'tan; o da Usmân'dandır. Usmân şöyle demiştir: Kur'ân'dan bir şey nazil olduğu zaman Rasûlallah (S): "Bunu içinde şu ve şu zikredilmekte bulunan sûrenin içindeki şu yerine koyunuz" buyururdu. Şübhesiz bu daha ihtiyatlı ve daha lâyıktır. Velâkin diğer tarafta sûreleri isimlendirmeye ruhsat veren bir çok hadîsler de sahîh olmuştur. Bugün Mushaf'larında sûrelerin başlıklarım koymakta insanların ameli bunun üzerinedir. Ve muvaffak kılınmak da ancak Allah iledir (Ibn Kesîr).
[74] er-R£telu, bir nesne inci dizisi gibi latîf bir vech ve mütenâsib bir uslûb üzere muntazam ve müretteb olmak...
et-Terîîl, C Jsö11 ) tef îl vezninde kelâmı yerli yerinde güzel ve uygun, latîf bir nizâm üzere te'lîf ve tertîb eylemek ma'nâsmadır... Şârih der ki: Kur'ân tertîli bundan alınmıştır ki, Kur'ân'ı dâne dâne ve rûşen, teenni ve teemmül ederek yavaş yavaş okumaktan ibarettir...
et-Tereitul, tefa'ul vezninde sözü acele söylemeyip teennî ve tedebbür ederek söylemek manasınadır (Kaamus Ter.).
Tertîlin Açıklaması: "Tertîl bir şeyi güzel tensîk ve tertîb İle kusursuz olarak açık açık hakkını îfâ ederek tebyîn eylemektir. Aralarında çok değil, biraz açıklık bulunmakla beraber gayet güzel bir.nizâmda görünen parlak ön dişlere "Seğrun retel" ta'bîr ederler. Sözü de öyle tane tane, yavaş yavaş, mühlet ile ve güzel te'lîf ve beyân ile söylemeğe dahî "Tertîtu kelâm" derler. Kur'ân'ın tertîli de böyle her harfinin, edasının, nazmının, ma'nâsının hakkını doyura do-yura vererek okunmasıdır. Burada "Rettil"den sonra "Tertîien" masdarı ile te'kîd olunması da bu tertîlin en güzel mertebede olması matlûb bulunduğunu gösterir. Bir söz haddizatında ne kadar güzel olursa olsun, gereği gibi güzel okunmayınca güzelliği kalmaz. Güzel okumasını bilmiyenler güzel sözleri berbâd ederler. Kelâmın tertîl ile güzel söylenmesi ve okunması ise, sâde ses güzelliği ile gelişi güzel eze büze tegannî etmek, saz teli gibi sâde ses üzerinde yürümek kabilinden bir mûsikî işi değildir. Nazmın ma'nâ ile münâsebeti ve lisân fasâhati ve belâga-ti hakkıyle gözetilerek, ruhî ve ma'nevî bir mutâbakatle yerine göre şiddet, yerine göre yumuşaklık, yerine göre medd, kasr; yerine göre gunne, yerine göre izhâr, yerine göre ihfâ, yerine göre ıklâb, yerine göre vasi, yerine göre sekt veya vakf ve hâsılı bütün maksad, ma'nâyı duymak ve mümkin olduğu kadar duyurmak olmak üzere, tecvîd ile okumak işidir. Bunun için Kur'ân okumakta tertîl ve tecvîd lâzımdır. Tecvîd ile "kaf çatlatmak" derdiyle çatlatmaktaki ma'nâyı kaybetmek değildir. Kıraat ilmi ve tecvîd kitâblarında Kur'ân kıraati üç mertebe üzere tasnîf olunmuştur: Tahkik, tedvir, hadr. Tahkik, meddi munfasılı dört veya beş elif mikdârı çekecek suretle gayet ağır bir ahenk ile okumaktır. Tedvir, iki veya üç elif mikdârı çekecek veçhile okumaktır. Hadr da meddi tabîî gibi bir elif mikdârı çekecek veçhile serî' okumaktır. Bir elif, iki fetha mikdârı demek olduğuna göre, bir harekenin belli olacak veçhile okunuşundaki ilk ses jnüd-deti ahengin sür'at ve ağırlığına göre her kıraatin miftâhını teşkü eder. Asım, Hamza, Nâfi'den Verş kıraatleri tahkik: tbn Âmir, Kisâî kıraatleri tedvir; şâirleri hadr tarzındadır. Lâkin bunlann hiçbirinde bir harf veya harekenin hakkı çiğnenecek veçhile okunmak caiz olmıyacağı cihetle, asıl ma'nâsıyle tertîl hepsinde şarttır. Böyle hadr ve tedvir taksimine cevaz veren ise gelecek olan "Artık Kur'ân'dan kolay geleni okuyun" (el-Muzzemmil: 20) emridir... (HakkDîni, VII, 5426-5428).
[75] Hadîs, başlıktaki "Mekruh olan okuyuşun, şiirin kesik kesik sür'atle okunması gibi Kur'ân'ın çabuk çabuk okunması olduğu" fıkrasına delildir. Bu hadîsin bir rivayeti Namaz Kitabı, "Bir rek'atte iki sûre arasını birleştirip cem' etmek bâbı"nda geçmişti
[76] Hadîsin başlığa uygunluğu "Onu acele etmen için dilini onunla hareket ettirme" kavlinden alınır. Çünkü bu nehy sözü, okumada teenninin müstehâblığını gerektirir. Bundan da tertîl hâsıl olur (Aynî).
Buhârî böylece bu hadîsin tamâmını zikretti. Nitekim bu hadîs, yakında yine gelecektir. Bu, Buhârî ile Müslim'in sahîhliğinde ittifak ettikleri bir hadîstir. Bunda ve bundan önceki hadîste kıraati tertîl etmenin, ne tîz tîz, ne de ifrat derecede sür'atle değil, fakat teemmülle ve tefekkürle okumanın ve kıraatte te-ressul eylemenin müstehâblığma delîl vardır. Yüce Allah da şöyle buyurmuş tur: "(Bu Kur'ân) âyetlerini iyiden iyi düşünsünler, temiz akıl sahihleri ibret alsınlar diye sana indirdiğimiz feyz kaynağı bir kitâbdır" (Sâd: 29) (İbn Kesîr). Burada geçen et-Terassul, tefa'ul vezninde, bir işi unf ve acele ile tutmayıp, rıfk ve suhulet ve teennî ile yavaş yavaş tutmak ma'nâsınadır. Dura dura, nfk ile ve mühletli okuduğu zaman "Teressele fî Kur'âmhi" denilmesi bu ma -
nadandır.                                                                                        ,
el-Herzeme, Dahraca vezninde tiz tiz söylemek ve tiz tiz okumak ma nâsı-nadır. "Yuhezrimu'l-kelâme ve'1-kıraate" denir ki, "Sür'atli söylüyor ve sür'-atli okuyor" demektir (Kaamûs Ter.).
[77] Hadîsin başlığa uygunluğu açıktır. Bunu Sünen sâhibleri de rivayet ettiler.
[78] Bu da aynı hadîsin başka yoldan gelen rivayetidir. Enes bunda Allah lafzının lamını, Besmele'deki isimleri uzatarak okumuştur. Bu uzutmaya tabiî medd ismi verilir. Bu medd, harfsiz tahakkuk etmez. Medd harfleri ise elif, vâv ve sakin yâ'dır
[79] Hadîsin başlığa uygunluğu meydandadır. Bunun birer rivayeti Mağâzî ve Tefsir Kitâbları'nda da geçti.
et-Tercî': Kıraatte harekelerin vuruşlarının birbirlerine yakın olmalarıdır -yânî okurken sesi titretmek, dalgalandırmak, nağme yapmaktır- (Aynî).
Ve ezanda tercî', iki şehâdet kelimelerinin herbirini yavaşça dedikten sonra sesi yükseltmekle demekten ibarettir... Şârih der ki, bu İmâm Şafiî kavlidir. Ve savtta tercî', avazı boğazda terdîd, yânî tekrar eylemekten ibarettir ki, Kur'ân okurken yâhud beste söylerken nağme ve âhenge çalmaktır... (Kaamûs Ter.).
Bu hadîs "Binek üzerinde okumak bâbf'nda da geçmiştir. Bunda Peygam-ber'İn bu okuyuşunun Fetih günü olduğu da vardır. Bu, sıhhatinde ittifak edilen hadîslerdendir.
Tercî'e gelince, bu savtta getirip götürme yapmaktır. Nitekim yine Buhâ-rî'de "Peygamber'in    demeğe başladığı" hadîsi de vardır. Muhtemel ki, bu ses götürüp getirmesi, altındaki havyanın hareketinden meydana gelmiştir. Bu hadîs, sesi böyle ırlamaya vardırsa hayvan üzerinde ve tercî' ile tilâvetin cevazına delâlet etmiştir. Ve bu, harflerde ziyâde yapma babından da olmaz. Bu, te'hîr etmek imkânıyle birlikte ve namaz kıbleye doğru olurken, her nereye yöneltirse yöneltsin hayvan üzerinde namaz kılmasında olduğu gibi, bir ihtiyâçtan dolayı yapılmıştır. Ve Allah en iyi bilendir (İbn Kesîr).
[80] Hadîsin başlığa uygunluğu şu yöndedir: Hadîsin râvîsi Ebû Musa el-Eş arı cidden güzel sesli idi. Ve bundan dolayı Peygamber (S) ona: Sana bir mızmar (yânî güzel ses) verilmiştir" buyurmuştur. Mizmâr, aslında bir alettir, onun ismi, aralarındaki benzerlik sebebiyle "Güzel ses" ma'nâsına kullanılmıştır (Aynı). Bu hadîsi Tirmizî de Mûsâ ibn Abdirrahmân'dan; o da Yahya ei-Hammâmrden- ve onun ismi Abdulhamîd İbn Abdirrahmân'dır- böyle rivayet etmiş ve: Hasendir, sahîhtir demiştir. Müslim de bunu, Talha ibn Yahya ibn Talha'dan; o da Ebû Burde'den; o da Ebû Musa'dan rivayet etmiştir. (Müslim, SalâtuH-Musâfırîn ve kasrihâ..., Istihbâbı tahsînİ's-savt bi'1-Kur'ân; Müslim Ter-cemesi, II, 437-438). Burada bir de kıssa vardır.
Savt güzelleştirme üzerine kelâm, Buhârî'nİn "Kur'ân'la tegannı etmiyen kimse" kavli sırasında geçmiştir. Ve ben orada bir çok hükümler zikretmiştim ki, onları burada tekrar etmekten mustağnî oluyorum. Ve Yüce Allah en iyi bilendir (İbn Kesîr).
[81] Hadîsin başlığa uygunluğu, Kur'ân'ı arzetmenin bir sünnet olması sebebiyle Pey-gamber'in başkasından Kur'ân işitip dinlemeyi sevmesi yönündendir. Bunun da tedebbür ve anlamayı artırma için olması muhtemeldir. Çünkü dinleyici buna -okuyucunun kıraatle meşgul bulunmasından dolayı- okuyucudan daha kuvvetli ve daha neşâtlidır (Aynî).
İbn Mâce hâriç, bu hadîsi el-A'meş'ten gelen yollarla bir cemâat rivayet etmiştir. Hadîsin, yazılması uzayacak olan birçok yolları vardır. Müslim'in de Talha ibn Yahya ibn Talha'dan; onun da Ebû Burde'den; onun da Ebû Musa'dan şu hadîsi rivayet ettiği yukarıda geçmişti: Rasûlullah (S) Ebû Musa'ya:
—  "Yâ Ebâ Mûsö! Dün gece Kur'ân okuyuşunu benim dinler hâlde bulunduğumu buseydin (bu seni hoşlandırırdı)/"
Ebû Mûsâ da O'na:
— Allah'a yemîn ederim ki, eğer Sen'in benim okuyuşumu dinlemekte olduğunu biliyor olsaydım, elbette okuyuşu Sen'in için iyice süslendirirdim, dedi {Müslim Ter., II, 437).
[82] Hadîsin başlığa uygunluğu Peygamber'in İbn Mes'ûd'a hitaben söylediği "Has-buke ( = Sana yeter)" sözündedir. Bu hadîsin bir rivayeti en-Nisâ Sûresi tefsirinde de geçmiş ve orada bâzı açıklamalar verilmişti.
[83] Buhârî bu âyeti, okumanın kemmiyeti hakkında bir hudûdlandırma olmadığına delîl yerinde getirmiştir. Çünkü bu âmmdır, kolaylaştırmaya göre Kur'ân'dan bir cüz'ü de, daha azı da, daha çoğu da şâmil olur. Muayyen hudûdlu ve belli vakitü bir cüz gerektirmez. Bu konuda gelen hadîsler ve haberler de mik-dârda ve vakitte kemmiyetin ta'yînine delâlet etmez
[84] Bunun başlığa uygunluğu üç âyetle bir kemmiyete delâlet etmesi yönündendir. Lâkin bu da ne vucûba, ne de sünnete göre bir hudûdlandırma değildir (Aynî).
[85] Bu hadîsin muttafakun aleyh olduğu yukarıda geçmiştir. Buhârî, Ebû Mes'ûd'dan hadîs almakta Abdurrahmân ibn Yezîd ile Alkame arasını cem' etmiştir. Bu da sahîhdir. Çünkü evvelâ bu hadîsi Alkame'den işitmiş, sonra da Ka'be'yi tavaf etmekteyken Ebû Mes'ûd'a kavuşmuş ve ondan bu hadîsi İşitmiştir. Bu Alî, Ibnu'l-Medînî'dir, şeyhi de Sufyân ibn Uyeyne'dir.
Kendi zamanında Kûfe'nin fakîhi olan Abdullah(ibn Şubrume)'m söylediği hüküm ise güzel bir istinbâttır.
Sünen'deki bir hadîste "Namaz ancak Fötihatu'l-Kitâb ve üç âyetle otur" buyruğu gelmiştir. Lâkin yukarıdaki hadîs yânî Ebû Mes'ûd hadîsi daha sahîh, daha meşhur ve daha husûsîdir. Fakat bu Ebû Mes'ûd hadîsinin, Buhârî'nin zikrettiği başlık ile münâsebet vechinde tefekkür için bir meydan vardır. Allah en iyi bilendir. Ve şu gelecek olan ikinci hadîs münâsebette daha zahirdir (İbn Kesîr).
Hafız İbn Hacer, müellifin bu sözüne redd hakkında şöyle dedi: Ebû Mes'ûd hadîsinin bâb başlığı ile münâsebeti, İbn Kesîr'e gizli olmuştur. Zahir olan ise bu münâsebet, başlık yapılan âyetin, İbn Uyeyne'nin, Ebû Mes'ûd hadîsinden istidlal ettiği hükme münâsib olması cihetindendir. Âyetle hadîs arasını cem' eden ise, bunların her ikisinin, îbnu Şubrume'nin kaail olduğu hükmün hilâfiy-le yetinmeye delâlet etmesidir (Reşîd Rızâ).
Bu ta'lîkalann sahibi olan Muhammed Reşîd Rızâ şöyle der: Buhârî kastediyor ki, el-Muzzemmil âyeti, İbnu Şubrume'nin: "(Namazda yâhud gece kıyamında) hiç bir kimseye üç âyetten daha az okuması lâyık olmaz" sözünü redd etmektedir. İki âyetle yetinme hususunda sarih ve merfû' olan Ebû Mes'ûd hadîsi de böyledir ki, o iki âyet, el-Bakara Sûresi'nin sonu olan iki âyettir.
[86] Başlığa uygunluğu, Peygamber'in "Yedi gecede bir oku" sözündedir.
Buhârî bu hadîsin bir rivayetini Oruç Kitâbı'nda da getirmişti. Orada da zi kredi id iği gibi, zekî kadın, kocası Abdullah'ın en mühim ve en mahrem aile ihtiyâcı olan kocalık hakkını gözetmemesini, en iyi delâlet edici bir dille ve kötülemeyi iş'âr eden bir medihle ifâde etmiş ve bu sözleriyle kocasının namaz kılmaktan, oruç tutmaktan, hatim sürmekten kocalık vazifesini yerine getirmeye vakti kalmıyor demek istemiştir.
[87] Hadîslerin başlığa uygunluğu tastamamdır. Hadîslerde geçen emirlerin hiçbiri vucûb için olmadığı gibi, bu son nehiy de tahrîm için değildir (Kastallânî).
Şeyh Ebû Zekeriyyâ en-Nevevî el-Beyân (yânı et-Tibyân) kitabında, geçen haberlerden bir kısmını zikrettikten sonra şöyle dedi: Muhtar olan bunun şahısların ihtilâfıyle muhtelif olmasıdır. Binâenaleyh kim fikir inceliği ile latifeler ve ma'rifetlere sâhib ise o okuyacağını kemâliyle anlaması hâsıl olacak mikdâr üzerinde yetinsin. ilim neşri ve gayrisi gibi dînin ve müslümânların maslahatlarıyle meşgul bulunan kimse de böyledir. O da kıraati sebebiyle hazırlayıcısı (gözeticisi) bulunduğu şeyi ihlâl etmiyecek mikdâr üzerine kısaltsın. Bunlardan biri ol-mıyan İse, usanma ve herzeme (yâni çok sür'atle okuma) hududuna çıkmaksızın kendini mümkin olduğu mikdâr,çoğaltsın (İbn Kesîr).
[88] Yânî Kur'ân okuma sırasında ağlamanın güzelliğini beyân babıdır. Çünkü bu, ariflerin sıfatı ve sarihlerin şiarıdır. Yüce Allah şöyle buyurdu: "İşte bunlar, Allah'ın kendilerine nVmetler verdiği peygamberlerden, Âdem'in zürriyetinden, Nûh ile beraber taşıdıklarımızdan, tbrâhîm ile İsmail'in neslinden, hidâyete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerdendir. Onlara Rahman 'm âyetleri okunduğu zaman, ağlayarak secdeye kapanırlar" (Meryem: 58).
[89] Hadîs bu isnâdla en-Nisâ Sûresi'nin tefsirinde geçmişti.
[90] Bu da daha önce geçen hadîsin başka yoldan gelmiş rivayetidir
[91] Rivayetlerin çoğunda "Fucûr" masdarmdan "Fecere" olup "Yalan söyleyen, haksızlık edip günâh işleyen"; bâzısında "Mufâhere" masdanndan "Fahara" olup "Övünüp iftihar eden kimse" şeklinde gelmiştir.
[92] Hadîsin başlığa uygunluğu ma'nâsından alınır. O da şöyledir: Kıraat, Allah'tan başkası için olduğu zaman, işte bu insanlara gösteriş için yâhud onun karşılığında yemek için yâhud da benzeri dünyalık bir yarar için olmuştur.
Bu hadîsin bir rivayeti Nübüvvet Alâmetlerinde geçmişti. Alî, hadîste bildirilen tecrübesiz, akılsız gençler zümresiyle Hâricîler'i kasdetmiştir. Sıffîn harbi sonunda her iki taraf hakeme dönmeye karar verdiklerinde Haricîler Alî'ye isyan ederek: "Allah'tan başka hakem olmaz" demişlerdi. Bu söz şeklen doğru ve hakk bir sözdü. Fakat bâtıl ve bozuk bir maksadla söylenmişti.
[93] Bunun da başlığa uygunluğu, bundan öncekinin uygunluğu gibidir. Bunun da bir rivayeti daha uzun olarak Nübüvvet Alâmetleri Kitâbı'nda geçmişti.
[94] Bu hadîs de "Kur'ân'm diğer sözlere üstünlüğü bâbı"nda geçmişti.
Bütün bu hadîslerin mazmunu, Allah'a yaklaşma vesilelerinin en büyüğü olan Kur'ân tilâveti ile gösteriş yapmaktan sakındırmaktır. Nitekim bir hadîste "İyi bil ki sen ondan -yânı Kur'ân'dan- çıkandan daha büyük bir amel ile Allah 'a as/â yaklaşamazsın " ibaresi gelmiştir. Alî ve Ebû Saîd hadîslerinde zikredilenler, Hâricîler'dir. Onlar, îmânları boğazlarından öteye geçmiyen (bozguncu) kimselerdir. Peygamber diğer bir rivayette: "Sizin herhangi biriniz, onların okuyuşu yanında kendi okuyuşunu, onların namazları yanında kendi namazım, onların oruçları yanında kendi orucunu hakir görür" buyurmuştur. Bu ibâdetlerle beraber onların öldürülmeleri emredilmiştir. Çünkü onlar amellerinde, işin kendisinde gösteriş yapıcılardır, her ne kadar bâzısı gösteriş yapmayı kasdetmez olsa da. Şu kadar var ki onlar amellerini sâlih olmiyan bir i'tikaad üzerine te'sîs etmişlerdir. Bu yüzden onlar amel hususunda, Yüce Allah'ın şu kavlinde kötü-lenenler gibi olmuşlardır: "Binasını Allah korkusu ve rızâsı üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup da onunla beraber kendisi de cehennem ateşine çöküp giden kimse mi? Allah zâlimler güruhuna hidâyet vermez" (et-Tevbe: 109).
Âlimler, Hâricîler'in tekfir edilmeleri, fâsıklığa nisbet.edilmeleri ve rivayetlerinin reddedilmesi hususlarında ayrı ayrı görüşler ileri sürmüşlerdir. Nitekim bunun tafsili inşâallah kendi yerinde gelecektir.
Zahir bir kokusu ve acı bir tadı olan reyhâne bitkisine benzetilen münafık, Kur'ân tilâvetiyle gösteriş yapan murâî kişidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurdu: "Hakikat münafıklar (akıllarınca) Allah 'a oyun etmek isterler. Hâlbuki o, kendi oyunlarım başlarına geçirendir. Onlar namaza kalktıkları vakit üşene üşene kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar. Allah'ı ancak birazcık hâtıra getirirler" (en-Nisâ: 142) (İbn Kesîr).
[95] Başlık hadîsin yarısı olduğu için, uygunluk tamdır. Bundan sonraki hadîs de başka yoldan gelen bir rivayettir. Buhârî onda hadîsin daha başka geliş yollarını da topluca göstermiştir.
îbn Kesîr şöyle dedi: işte bunlar, bu hadîsin çeşitli tarîklerinin zikrinden kısaltma yoluyla müyesser olanlardır. Bunlardan sahîh olan ise, bu ilmin en büyük üstadı olan Ebû Abdillah el-Buhârî'nin, hadîsin Cundeb ibn AbdiIIah'dan, Rasûlullah'a merfûan olanı daha çok ve daha sahihtir diyerek işaret ettiğidir.
Bu hadîsin ma'nâsı şudur: Peygamber ümmetini, kalbleri tilâvet üzerinde toplu olduğu, Kur'ân'ı tefekkür ve tedebbür edici bulunduğu zamanlarda Kur'-ân'ı tilâvet etmeye irşâd ve teşvik etmiştir. Kalblerin meşguliyetleri ve bıkkınlıkları hâlinde ise Kur'ân'ı tilâvet etmemeyi öğütlemiştir. Çünkü kalb meşguliyeti ve isteksizliğinde Kur'ân tilâvet etmekten istenilen maksad hâsıl olmaz. Nitekim bir hadîste Peygamber'in şöyle buyurduğu sabittir: "Amelden, takat yeti-rebileceğiniz şeyleri üzerinize alınız, çünkü Allah sizler bıkmadığınız müddetçe bıkmayacaktır" (Buhârî). Yine Peygamber: "Allah'a amellerin en sevimli olanı, sahibinin devamlı yaptığı ameldir -diğer bir lâfızda: Amellerin Allah'a en sevimli olanı, az olsa da devamlı olanıdır" buyurmuştur (Fadâilu'l-Kur'ân).
[96] Başlığa uygunluğu hadîsin son fıkrasmdadır. Hadîsin birer rivayeti daha önce Eşhâs'ta, Ebu'l-Velîd'den; İsrail oğullan'mn Zikri'nde de Âdem ibn Ebî Iyâs'-tan olmak üzere geçmişti.
Bu hadîsi en-Nesâî de Şu'be rivayetinden tahrîc etti. Bu da yukarıda geçen hadîsin ma'nâsındadır. Peygamber, kıraatte ihtilâf etmekten, o hususta nizâ-laşmaktan ve Kur'ân hususunda gösteriş yapmaktan nehyetmektedir.
islam