Buluğul Meram Şerhi > 9

1089/907- «Urve radujallahü anlı'dçn rivayet olunmuştur. Demiştir kî: Âisc mdujallahii nnhd şöyle dedi :
— Ey kız kardeşim oğlu. ResûlüMah saHallahü aleyhi ve sellem kasım hususunda yanımızda kalmakta, bîrimizi diğerlerimizden üstün tutmazdı. Pek az gün olurdu kî, toptan hepimizi dolaşmış olmasın. Her kadına cima' etmeksizin yaklaşırdı. (Bu hâl) tâ nevbet günü kendisinin olan kadına varıncaya kadar (böyle devam eder) artık onun yanında gecelerdi.»[663]

Bu hadîsi Âhmed ile Ebu Dâvud rivayet etmişlerdir. Lâfız Ebu Davud'undur. Hâkim onu sahîhlemistir. Müslim'in Âişe'dcn rivayetine göre Âİşe : «Resûlüllah saHallahü aleyhi ve scîlcm ikindiyi kıldığı zaman kadınlarını dolaşırdı; sonra onlara yaklaşırdı... ilâh...» demiştir.
Hadîs-i şerif, erkeğin nevbeti olmayan karısının yanma girerek onunla sohbet etmesinin ve onu öpmek gibi cima' mukaddimelerinin caiz olduğuna delâlet ediyor. Resûlüllah (5.A.v\)'in ahlâk güzelliği ile ailesi efradına karşı insanların on hayırlısı olduğu dahî hadîsin işareti cümlesindendir.
Bu hadîs, yukarıda geçen İbnü'l - Arabi kavlini reddediyor lbnii'l-Arabî ; «Peygamber (S.A.V.)'e günün bir saatinde kadınları arasında adalete riâyet vacip değildir. Bu da ikindiden sonradır.» demişti.
Musannif : «îbnü'l - Arabi'nin söylediğine bir delil bulamadım» diyor. Yalnız Müslim'in rivayeti dolaşma saatinin »hakikaten ikindiden sonra olduğunu gösteriyor.[664]

1091/908- «Âişe radıyallahü mı/m'dan rivayet olunduğuna göre: Resûlüllah.sallallahü aleyhi ve sellem Ölüm hastalığında Âişe'nin gününü kastededek :
— Ben yarin nerede olacağım? diye sormuştu. Bunun üzerine zevceleri dilediği yerde olmasına izin verdiler. Artık (ertesi gün) Âişe'nin evinde idiler.»[665]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
Buharı «Kitabü'l - MağâzH nin sonunda Resûlüllah (S.A.V.)'in Meymune (E. Antıâ)'nın evinde hastalandığını kaydediyor.
«Zevceleri dilediği yerde olmasına izin verdiler» cümlesinin yerine İmam Ahmrd b. HanbeVin Hz. Âişe (R. Anhâ)'da.n rivayet ettiği bir hadîste :
«Peygamber (S.A.V.) :
— Ben evlerinizi dolaşamıyorum, isterseniz bana izin verirsiniz;demiş zevceleri de kendisine izin vermişlerdir.»
îbni Sa'd'm Z»/ırî'den sahih bir isnadla rivayet ettiği Fâtime hadîsine göre Ummehât-ı Mü'minîn ile konuşan Hz. Fâtime (R. Anhâ)'-dır. Maamâfîh ;ıcm bizzat Fahr-i kâinat (S.A.V.)'in hem de Hz. Fâtime (R. Anhâ)'nm izin istemiş olmaları da caizdir.
Bir rivayete göre Resûlüll, h (S.A.V.), Âişe (R. Anhâ)'nm evine Pazartesi günü girmiş ertesi Pazartesi günü de bu âlemden irtihâl etmistir:
Hadîs-i şerif, kadın izin verirse, nevbet hakkının sakıt olacağına, seferde olduğu gibi burada kur'a çekmenin kâfi gelmiyeceğine delalet ediyor.[666]

1092/909- «(Bu da) ondan -radıyallahü anhâ- rivayet edilmiştir. Demiştir kî : Resûlüllah sallalîahil aleyhi ve sellem bir sefere çıkmak istedi mi, kadınlarının arasında kur'a çekerdi. Artık hangisinin sehmi çıkarsa yanında onu götürürdü.»[667]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
Bu hadîsi İbni Sa'd da tahrîc etmiş ve yine Hz. Âişe (R. Anhâ)'-dan şu ziyâdeyi nakletmiştir:
«Benden  başkasının  sehmi çıkarsa  hoşlanmadığı anlaşılıyordu.» Hadîs-i şerif, sefere çıkacak bir adamın bir kadın götürmek istediği taktirde kadınlarının arasında kur'a çektirmesi lüzumuna delildir. Fakat bu bir fiil olup vücûba delâlet etmez.
İmam Şafiî kur'amn vücûbuna kail olmuştur. Hanefîler'Ie Mâlikîler'den meşhur olan kavle göre ise hiç lâzım değildir. Çünkü seferde kasim vâcib değildir. Resûlüllah (S.A.V.) kur'ayı zevcelerinin gönüllerini almak için çektirirdi.[668]

1093/910- «Abdullah[669] b. Zem'a radıyalîahü anh'öen rivayet edilmiştir. Demiştir ki : Resûlüllah salîalîahü aleyhi ve sellem:
— Sizden biriniz karısını kol^ döğer gibi döğmesin; buyurdular.»[670]

Bu hadîsi Buharı rivayet etmiştir. Hadîsin Buharî'de tamamı şöyledir :
«Sonra onunla cîmâ' eder.» Bir rivayette de : «olur da onunla cima'eder.» denilmektedir.
Bu hadîs, kadını hafifçe döğmenin caiz olduğuna delildir. Ebu Davud'un rivayetinde :
«Yolculukta sana arkadaş olan karını, cariyeni.döğer gibi doğme.» buyurulmuştur. Nesoî'nin rivayetinde: «köleyi yâ-hud cariyeyi dÖğer gibi» denilmiştir. Bütün bunlar döğmenin meşru' olduğuna delâlet ederler.' Şu kadar var ki, bu doğme hayvanlarla köle ve cariyeleri döğer gibi şiddetli olmıyacaktır,
«Sonra onunla cima' eder» ibaresi nehye sebeb, bu işin âde-ten hoş karşılanmaması olduğunu gösteriyor. Zîrâ cima' ancak nefsin meylettiği, beraber yaşamayı arzuladığı kimse ile münâsib olur. Halbuki döğülen bir insan ekseriya kendisim döğenden kaçar; nefret eder. Amma terbiye için döğmeden tab-ı selîm sahibi olanlar nefret etmezler. Şüphesiz ki, kabahati affetmek, semâhatlı davranarak, hak ettiği halde döğmemek, daha şerefli ve evlâdır. Nitekim Resûlüllah (S.A.V.)'in ahlâkı böyle idi.
Nesaıtnin tahrîc ettiği Âişe hadîsi de buna delâlet eder. Hz. Âişe (R.Anhâ) şöyle demişti :                            
«Resûlüllah (S.A.V.) hiç bir karısı *ı ve hizmetkârını döğmemiş; eli ile de astg vurmamıştır. Yalnız Allah otunda vurur veya Allah'ın haram kıldığı şeyler ayaklar altına alınır da Allah için intikam alırsa o başka.»[671]

«Hulü'  Bâbı »


Hulü' lügatte :    Çıkarmak ve gidermek mânâiarınadır. Teâtâ hazretleri :
[672]  «Ayakkabılarını çıkarıver» buyurmuştur.
Şerîatte ise : Kadının kocasına verdiği mal karşılığında nikâhı izâle etmektir. Bir kelime nikâhı izâle mânâsında dâima hulü* şeklinde (ha'nın ötresi ile) okunduğu gibi başka şeyleri giderme, mes'elâ elbiseyi çıkarma hususunda (han'ın üstünü ile) hali' okunur.
Hul'ün caiz olduğuna deiîl :
[673]  «Eğer karı ile kocanın Allah'ın hududunu yerli yerince ayakta tutamıyacaklaruıdan korkarsamz kocasına  vereceği fidye-î necâi hakkında her ikisine de bîr günah yoktur.» âyet-i kerîme'sidir.[674]

1094/911- «İbnî Âbbas radıyallahü anhümâ'dan rivayet olunduğuna göre Sabit b. Kays'ın karısı Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'e gelerek :
—  Yâ Resûlâllah, Sabit b. Kays'ı ahlâk ve dîn hususunda ayıplamıyorum; lâkın ben islâmda küfürden ikrah ediyorum; demiş. Resûîüllah sallallahü aleyhi ve sellem :
—  Ona bahbesini iade edermisin? dîye sormuş. Kadın :
—  Evet; deyince Resûlüüah sallallahü aleyhi ve sellem (Sabit'e):
—  Bağçeyi kabul et ve onu bîr defa boşa; buyurmuşlardır.»[675]

Bu hadîsi Buharı rivayet etmiştir.
Yine onun bir rivayetinde : «Ve ona kadın» boşamasını emretti» denilmiştir.
Ebu Dâvud ile TirmJzî'mn tahrîc ettikleri ve TirmizVnin hasen bulduğu bir rivayette : «Sabit b. Kays'ın karısı ondan hulü' olmuş da Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem kendisine bir hayz iddet bekletmiştir» demliyor.
TirmizVnm tahrîc ettiği Amr b. Şttayb'm babasından onun da dedesinden, işittiği rivayet olunan hadîsde : «Sabit[676] b. Kays çirkindi. Karısı :
—  Eğer Allah korkusu olmasaydı yanıma girdiği zaman yüzüne tükürürdüm; dedi» denilmektedir.
Ahmcd'in Sehl b. Ebî Hasme'den tahrîc ettiği rivayette ise : «Bu islâmda ilk hulü' İdi» denilmiştir.
Buharı mevzu'u bahis kadının adını Ikrime'den mürsel olarak Cemile diye tesbit etmiş; Beyhakî ise isminin Zeyneb binti Abdİllah olduğunu söylemiştir. Musannif «el - îsâbe» de bu kadının Habîbe binti Sehl olduğunu söyler. «Lâkin ben islâmda küfürden ikrah ediyorum» cümlesinin mânâsı : Küfrü iktiza edin bir şey irtikâb ederim korkusu ile onun yanında kalmaktan çekiniyorum; demektir. Maksad : Kocasına itaatsizlik ve ona buğuz gibi İslâmiyet'e yakışmıyan bir şey yapmış olmamaktır. İslâm ahlâkına uymayan şey mânâsına küfür kelimesini kullanması mübalâğa içindir.
Bir rivayete göre Hz. Sâbît (R. A.) bu kadını bir hurma bahçesi vererek almıştı.
Hadîs-i şerîf hul'un meşru' olduğuna, erkeğin karısından hulü' bedeli alabileceğine delildir. Bu bedelin sahîh olabilmesi için nâşize yani itaatsiz olması bir rivayette Zahîrîler'le îbni Münzir'e göre şarttır. Delilleri mevzu'u bahsimiz Sâbît hadîsidir. Onlar : «Boşanmak istemek bir isyandır» diyorlar. Diğer bir rivayette Zahirîler hul'a kail değillerdir.
EbuHanîfe (80—150) îmam Şafiî (150—204) ve ekser-İ ulemâ'-ya göre hulü1 bedelinin sahîh olabilmesi için kadının nâşize olması şart değildir; geçinip giderken dahî hulü' yapmak caizdir; ve bedel vermek helâldir. Delilleri :
[677] «Eğer kadınlar sizlere o mehirden gönül rızâsı ile bir şey verirlerse onu sıhhat ve afiyetle yeyin.» Âyet-i Kerîmesi ve :
«Ancak gönlünün rızâsı ile olursa o başka» hadîsidir.
Onlar diyorlar ki: «Buradaki Sabit hadîsinde itaatsizliğin şart olduğuna bir delîl yoktur. .Âyetteki ikâme edememe korkusu -Ki zan ve tah-minden ibarettir- geleceğe âit olabilir. Bu takdirde hul'ün geçinip giderken dahî yapılabileceğine delâlet eder.    Fakat âyetin şu "mânâya gelmesi de bir ihtimaldir : «Karı koca Allah'ın hududunu ikame edemi-yccekîerini bilirlerse...» Bilmek ancak şimdi mevcut olmakla tahakkuk eder. Şöyle de denilebilir : Allah'ın hududunu yerine geüremİyece-ğini bilmek, zevce tarafından itaatsizliğin ileride yapılmasına münafi değildir. Maksad : Ben şimdiden bu adamla ileride Allah'ın hududunu ikâme edemiyeceğini biliyorum; demektir. Fakat bu takdire göre de âyette nüşüz'ün şart olduğuna delil yoktur.»
Hadîs-i şerîf, erkeğin kadına mehir olarak verdiği şeyi ziyâdesiz alabileceğine delâlet ediyor. Acaba ziyâde almak da câizmidir?
îmam Mâlik ile Şafiî'ye göre şâyed geçimsizlik kadından gelmişse, ziyâdeyi almak helâldir. îmam Mâlik : «Mehri ve ondan fazlasını fidye vermenin caiz olduğunu :
[678] Kadının verdiği fidye hususunda her ikisine bir günah yoktur.» âyet-i kerîmosjne istinaden halâ işitmekteyim; demiştir.
îbni Battal (—444) cumhur-u ulemâ'ya göre hulü'de erkeğin verdiği mehirden fazlasını almasının caiz olduğunu söylüyor. İmam Malik : «Kendisine tâbi' oîunan hiç bir kimsenin bunu men' ettiğim görmedim; lâkin bu iş iyi ahlâktan değildir.» demiştir.
Hanefîler'e göre geçimsizlik erkekten geliyorsa hulü' bedelini almak mekruhtur. Kadından geliyorsa mehirden ziyâdesini almak mekruhtur.
«Ziyâdeye gelince o olmaz» hadîsindeki ziyâde merfu'an sabit olmamıştır. Bu sebeple Atâj Tavus, Ahmea b. Haribel ve diğer bazıları bu babın hadîsi ile istidlal ederek ziyâdenin caiz olmadığına kail olmuşlardır. Bunlar «Ziyâdeye gelince o olmaz» hadîsi ile de istidlal ederler. . Zira onu Beyhakî (384^—458> ile îbni Mâce (207—275) Atâ tarîkinden mürsel olarak tahrîc etmişlerdir. Dâre Kutnî dahî mürsel olarak rivayet edenlerdendir. Hattâ onun rivayetinde Peygamber (S.A.V.) kadına :
—  Ona bahçesini iade edermisin? diye sorduğu vakit:
—  Ziyâde de veririm;   dediği   zikredilmiştir.   Zâten    Resûlüllah (S.A.V.)'in :
—  Ziyâdeye gelince O olmaz; hadîsi kadının bu sözüne cevabtır.
Bu hadîsin râvîleri sikadırlar; yalnız hadîs mürseldir.
«Hul'ün bedeli mehircien ziyâde olabilir» diyenler bunlara : Babımızın hadisinde ne isbat ne de nefİ cihetinden ziyâdeden bahis yoktur. «Ziyâdeye gelince O olmaz» hadisi merfu1 olarak sabit değildir. Merfu' olduğunu kabul etsek bile hadîs meşveret makamındadır; bundan ziyâdenin haram olduğu anlaşılmaz. Keza Peygamber (S.A.V.)'in Sâbit'e o kadını boşaması hususundaki emri dahî irşâd içindir; vücûb ifade etmez» diye cevab vermişlerdir.
Hulü'den maada ona benzeyen bir de «taiâk a!â mal» yani mal karşılığında boşama vardır. Bazılarına güre bunların ikisi de bir mânâyadır. Fakat Hanefiler'le diğer bazı uiemâ'ya güre aı-alarında bazı farklar vardır. ŞÜyie ki ; llulü* erkeğe nisbetle boşamayı kadının kabulüne ta'lîk etmekdir. Binâenaleyh erkeğin ondan dönmesi sahih değildir; meclisi değiştirmekle de bâtıl olmaz. Kadına nisbetle ise: satış gitti bir ivaz karşılığında temliktir. Şu halde erkeğin kabulünden Ün-ce kadınm sözünden dönmesi caizdir, fakat kadının o meclisten kalk ması ile bu temlik bâtıl olur. Bir de hulü'de bedei bâtıl olursa boşanma talâk-ı bâîn, mal karşılığı taîâkda İse talâk-ı ric'î olur.
Hulü' talâkrmdır? fesihmidir? mes'eiesi uîemâ arasında ihtilaflıdır. Cumhur-u uiemâ'ya göre talâktır. Delilleri : Bunu yalnız kocanın ya-p;ıhiîmesidir; eğer fesih olsaydı mehirden başka bir mal ile caiz olmamak icâbederdi. Halbuki hulü' mehirden az ve çok mal iie caizdir; binâenaleyh talâktır. Hz. İbni Abbas (R.A.) ile bazı uiemâ'ya ve İmam Ahmcd b. HanbcVden meşhur olan kavle göre hulü' fesindir. Bunların delilleri : Peygamber (S.A.V.)'in o kadına bir hayız iddet beklemesini emir buyurma sidir. Hattabî : «Bunda hul'ün talâk değil, fesih olâuğuna kail olanlara en kuvvetli delil vardır; çünkü talâk olsaydı iddet için bir hayızla iktifa etmeyecekti» diyor.
Hul'ü talâk kabul edenlere göre o bir talâk-ı bâindir. Zira erkeğin sözünden dönmeğe hakkı olsa fidye demek olan hulü' bedelini vermenin bir mânâsı kalmazdı.
Hadîsimizin Âmr. b. Şuayb'dan rivayet edilen kısmı Hz. İbni Abbas (R. A./dan dahî mervidir. Lâfzı şudur :
—  Yâ Resûlallah, başım ebcdİyyen Sabit'in başı ile bir araya gelmeyecek. Çünkü ben çadırın kenarını kaldırdım da onu bir cemâatin içinde gelirken gördüm., Bir de baktım ki, o cemâatin en karası, boyca en kısası, ve yüzce en çirkini odur. ilâh...»
Böylece bu rivayet dahi kadın'n niçin hulü' ıcttiğini tasrih etmiş oluyor.
îmam Ahmcd'in rivayetinde bu hul'ün İslâmda ilk hulü' olduğu beyân ediliyor. Bazıları bunun Cahiüyyet devrinde olduğunu söylerler. Bu rivayete göre, Amir b. Zarib kızını kardeşi oğlu Amir b. el-Harİs'le evlendirmiş. Fakat Âmir kızın yanına girince kız kendisinden kaçarak halini babasına şikâyet etmiş, bunun üzerine babası   el-Haris'e :
—  Ailenden ve malından    ayrılmayı  senin  üzerinde cem'etmem, kızımı ksndisine verdiğim rnehîr mukabilinde senden hulü' ettim; demiş. Ulemâ'dan bazıları bunu araplar arasında vuku'a gelen ilk hulü' kabul etmişlerdir.[679]

«Boşama Babı»


Arapça talâk sözü mutlak surette bağı çözüp kaldırmaktır. Nikâhtan başka yerlerde bu kelime if al babından kullanılır :
«Atımı saldım» derler. Nikâhta ise tef'il babından kullanılmıştır
«Fülân karısını boşadı» denilir.
Şeriatte talâk : Hususî bir lâfızla nikâh kaydını kaldırmaktır. Burada hususî lâfızdan murâd : Kadın boşamakta    kullanılan ve Arapçada maddesinden yapılan sarih veya kinaye sözlerdir.
Talâkın sebebi : Kan ile kocanın ahlâkı birbirine uymadığı zaman hissedilen ayrılma ihtiyacı ve Allah'ın emirlerini ifâya engel olacak dargınlığın arız olmasıdır.
Talâk aslı i'tibâriyle mubah değil, memnu'dur. Çünkü o nikâh denilen büyük ni'mete karşı bir küfrân-ı ni'mettir. Ancak zarurete binâen bazen mubah olur. Zaten Mecelle''mizin 21.ci maddesi mü'cebince «Sabit'in karısı Resûlüllah {S.A.V.J'e gelerek dedi ki :
«Zaruretler memnu' olan şeyleri mubah kılar.» Şu halde açlıktan ölmemek için domuz etinden veya İaşeden bir iki lokma yemek; keza susuzluktan çatlamamak için bir iki yudum içki içmek nasıl mubah ise geçinmeğe imkân kalmadığı zaman kadın boşamak da öylesine mubahtır.
Eshâb-t Kirâm'dan çok kadın boşadıkları rivayet edilenler hep zaruret ve ihtiyaç karşısında bu kapıya baş vurmuşlardır. Zaruret yokken kadın boşamak ise küfrân-ı ni'met ve su-i edeb olduğundan mekruhtur. Bununla beraber «Talâk babı» ındaki âyet ve hadîslerin mutlak oluşlarına bakarak ona «mubahtır» diyenler de olmuştur.
Talâk'ın şartı : Kocanın âkil baliğ ve uyanık olması kadının nikâhlısı olması yâhud boşanmağa mahal sayılacak bir iddet içinde bulunmasıdır.
Talâkın rüknü : Kadım boşarken söylenen sözdür.
Talâkın hükmü : Talâk-ı fic'îde iddetin bitmesiyle, talâk-ı bâinde ise derhal ayrılığın vuku' bulmasıdır.
Talâkın iyi tarafları da vardır. Hattâ bunlara bakarak : talâkın meşru'iyyeti Allah teâlâ'mn bir rahmetidir, denilebilir. Karı koca dinî ve dünyevî bîr takım nahoş hallerden talâk sayesinde kurtulurlar. Talâkın erkeklerin eline verilmiş olması ve üç defa meşru' kılınması onun iyi taraflarına birer örnektir. Filhakika kadınlar Ve din nokta-i nazarından erkeklerden noksandırlar. Nitekim bu cihet bir hadis-i şerifte de
belirtilmiş ve : «Onlar dîni ve akil noksan kişilerdir» Duyurulmuştur.
Kadınlar hevâ ve heveslerine" erkeklerden daha ziyâde esirdirler. Şayet talâk kadınların eline verilmiş olsaydı, onlar akıl ve fikirlerini yerinde kullanamaz, birden bire feveran eder ve olur olmaz sebeblerle kocalarını boşarîardı. Onların akıl ve dinleri noksan olduğu içindir ki ekseriya dünyevî şeylerle meşgul olurlar; çeşitli hile ve desiseler ter-tib eder; kocalarının sırlarını âleme yayarlar. Talâk şakası ciddîsi mü-sâvî olan şeylerdendir; ve üçe kadar meşru' olmuştur.
Talâkın üç defa meşru' olmasının hikmetine gelince : insanda nefis denilen bir kuvvet vardır, bu kuvvet hayra da, şerre de yararsa da fıtratı icâbı şerre daha meyyaldir. Hattâ onun şerre meyli, ateşin odunu yakmak için gösterdiği istidada benzetilir, işte bu nefis tabiatı icâbı yalancıdır. însana kötü olan şeyi iyi, iyiyi de kötü gösterebilir. Bu kabilden olmak üzere kadını kocasına lüzumsuz, yâhud boşanmasını daha muvafık gösterebilir. Şu suretle nefsine uyan bir adam karısını boşarsa netice elbette pişmanlık olur. îşte Teâlâ Hazretleri nefsi tecrübe edebilmek için talâkı üç defa meşru' kılmıştır. Karısını ilk defa boşayan adam düşünüp taşınacaktır. Eğer nefsinin kendisine hoş gösterdiği bu talâka hakikaten lüzum ve ihtiyaç olduğu sübût bulursa yaptığı iş yerinde bir harekettir.
Binâenaleyh boşadığı kadının semtine varmaz. Böylece iddeü bitip gider. Yok talâka hiç lüzum yokken nefsi kendisini aldatarak onu hoş göstermişse kadına rİc'at eder (döner). İkinci defa boşadığında dahî aynı hatt-ı hareketi takibeder. Fakat üçüncü defa boşadı mı artık nefsim iki defe tecrübe ile anlamış bulunduğundan kendisine ma'zeret kapısı kapanmıştır. Talâkı oyuncak haline getiren bu nankör kocaya yaraşan muamele ona hülle denilen cezanın tatbiki ile haddini bildirmektir ki; bu ciheti yukarıda geçen hülle hadîslerinde görmüştük.
Talâkın asıl i'tibâriyle mübaîî değil, memnu' olduğunu az yukarıda arzetmiştik. O ancak zaruret zamanında mubah olur. Bununla beraber Allah indinde mubahların en sevimsizidir. Nitekim aşağıdaki hadîs de bu mânâyı te'yîd eder. Hadîse geçmeden önce şunu da arzetmek isteriz ki; talâk üç kısımdır : Ahsen, hasen ve bid'î.
Ahsen-i Talâk : Kadını cima' etmediği bir temizlik devresinde bir defa boşayarak iddeü geçinceye kadar terketmektir.
Hasen-i talâk : îçinde cima' bulunmıyan üç tuhurda (yani temizlik devresinde) birer defa boşamaktır.
Bid'î talâk : Bir defada üç sayı ile boşamak, yâhud hayız halinde boşamaktır.
Talâk vuku'u i'tibâriyle de ric'î ve baîn olmak üzere iki nev'idir. Talâk-ı Ric'î : talâkta kullanılan açık sözlerle yapılan talâktır. Bâîn: Kinaye sözlerle yapılandır. Bunlar için fıkıh kitaplarına müracaat etmelidir.[680]

1098/912- «İbni Ömer radıyaUahü anhümâ'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki : Resûlüllah sdllaUdlıü aleyhi ve sellem:
— Allah'a helâlin en sevimsizi talâktır; buyurdular.»[681]

Bu 'ıadîsi Ebû Dâvud ile lbni Mâce rivayet etmişlerdir. Hâkim onu sahihi e mistir. Ebû Hâtİm ise Mürsel olduğunu tercih etmiştir.
Dâre Kutnî ile Beyhakî dahî mürsel oluşunu tercih ediyorlar.
Hadîs-i şerif, helâl şeyler içerisinde Allah indinde sevimsiz olanları bulunduğuna, bunlardan en sevimsizinin de talâk olduğuna delâlet ediyov. Bu onun sevapsiz oluşundan kinayedir. Ulemâ'dan bazısı sevimsiz helali : Özürsüz evde kılınan farz namazla temsil ederler.
Bu hadîs, imkân bulunursa boşamadan uzak kalmanın pek yerinde bir iş oiacağına işaret ediyor.
Ulemâ'dan bazıları talâkı hüküm i'tibâriylc beş kısma ayırmışlardır. Bunlar : Vâcİb, mendub, caiz, haram, ve mekruh'tur.
Mezkûr taksime güre : Karı koca arasında düşmanlık varsa o kadını boşamak vâcib: kadın namuslu değilse boşamak mendub; erkek kadını istemiyor ve ondan istifâde edemediği için de nafakasına katlanmaktan çekiniyorsa caizdir. Bu suretlerde talâkın mekruh olmadığını Şâfüler'dcn İmâmiVl - Haremeyn (419 — 478) tasrih etmiştir. Ncvevî (631—676) ise caiz olan kısmı kabul etmemektedir. Kadını hayız halinde iken boşamak gibi bid'î talâk haramdır. Boşanmaya bir sebep yokken boşamak mekruhtur. îşte helâl olmakla beraber hog görülemeyen kısım budur.[682]

1099/913- «İbni Ömer mdujallahü anhümâ'dan rivayet olunduğuna göre kendisi Resûlüliah snUalînhü aleyhi ve scllenı zamanında karısını[683] hayızh iken boşamsş; Ömer bunu Resûlülah sdllallahü aleyhi ve sellem'e sormuş : O da :
—  Oğluna emret de o   kadına   ric'at   eylesin;   sonra onu terketsin. Tâ ki kadın temizlensin; sonra (yine) hayız görsün; sonra   (tekrar)   temizlensin. Bundan sonra artık isterse nikâhı altında tutar; isterse cima' etmeden boşar. İşte kadınların   kendisi icİn boşanmasını    Allah Azze ve Celiin emrettiği iddet budur; buyurmuşlardır.»[684]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
Müslim'in bir rivayetinde : «Ona emret! Kadına müracaat etsin: sonra onu temiz iken yâhud hâmile olduğu halde boşasin.» buyurulmuşlur.
BuharVnin diğer bir rivayetinde : «Bu bir boşama hesabedi-Mr.» deniimiş.
Müslim'in bir rivayetinde ise: İbnİ Ömer : «Eğer sen o kadını bir veya İki defa boşadı isen (şunu iyi bîl kî) Resûlüliah salallahü aleyhi ve sellem bana (boşadığım karıma) müracaat etmemi sonra diğer bîr hayız görünceye kadar kendisine mühlet vermemi; sonra temizleninceye kadar kendisine mühlet vermemi; sonra ona dokunmadan boşamamı emretti. Şâyed, onu üç defa boşadı isen, karını aman hususunda Rabbinîn emrine isyan ettin demektir» demiştir.
(Müslivı'in) başka bir rivayet (in) de Abdullah b. Ömer: «Karı-mr bana iade efti, ama bu yapılanı bîr şey saymadı ve:
—  Kadın temizlendiği zaman onu (ister) boşasin; ister nikâhında tutsun; buyurdu» demiştir.
«Oğluna emret!» cümlesi İbni Ömer (R. A.)'n müracaat emrini veren Peygamber (S.A.V.) olduğuna delildir. Hz. Ömer (R.A.) sadece onun emrini oğluna tebliğe memurdur. Şu haide bu emir :
[685] l'man eden  kullarıma  söyle, namazı ikâme etsinler» âyet-i kerî-mesindekİ emir gibidir. Burada namaz kılmayı emreden nasıl Peygamber (S.A.V.) değilse İbni Ömer (R.A,)'a da emri veren babası değildir.
Acaba buradaki müracaat emri vücûb içinmidir, değilmidir? Hane-fîler'le Mâlİkîler'c ve bir rivayette Ahmed b. Hanbel'e göre vücûb İçindir. Dâvud-u ZâhirVnin mezhebi de budur. Bu zevata göre: erkek müracaattan imtina' ederse hâkim kendisini cezalandırır.
Cumhur'a göre ise müracaat sadece müstehâbtır. Onlara göre: nikâhı yapmak onu devam ettirmeyi vâcib kılmaz. Binâenaleyh emrin nedib için olduğuna karine kıyas olmuştur. Bunlara : «Hayz halinde boşamak haram olunca nikâhın devam ettirilmesi vâcib olur» diye ce-vab verenler olmuştur.. Hadîsteki : «Temizlensin, sonra yine hayız görsün; sonra tekrar temizlensin...» ifâdesi talâkın ancak ikinci tuhurda yapılacağını gösteriyor. Nitekim İmam Mâlik ile Şâfîler'İn esah kavline göre yalnız ikinci tuhurda yapılır. Birinci tuhurda yapılması haramdır.
İmam A'zam ile Ahmed b. Hanbel'e göre ikinci tuhru beklemek mendûbdur. Delilleri : Müslim'in rivâyetindeki : «Ona emret de karısına müracaat etsin. Sonra onu temiz iken yâhud hâmile olduğu halde boşasın» hadîsidir. Zîrâ burada tuhur mutlak zikredilmiştir. Bir de tahrîm, ancak hayızdan dolayı idi; şu halde tahrîmin mucibi zail oldumu, kadını boşamak da caiz olur. Çünkü «[686] mâni' zail oldukta memnu' avdet eder».
Hadîste geçen «dokunmadan» vani» cima' etmeden, ta'birinden anlaşılıyor ki, cima' ettikten sonra o tuhurda boşamak bid'î talâktır; haramdır. Cumhur'un kavli de budur. MâÜkiler'den bazılarına göre erkek o tuhurda kadına ric'ata ::necbur edilir.
Hadîs-i şerifteki «temizlensin, temizken» ta'birlerinden muradın ne olduğu fukâhâ arasında ihtilaflıdır. Bazıları : «bundan maksad kanın kesilmesidir» demiş; bîr kısımları yıkanmanın da lâzım geldiğini söylemişlerdir. İmam Ahmcd'den bu bâbta iki rivayet vardır. Bittabi şâyân-ı tercih olan yıkanmasıdır. Çünkü NesâVmn rivayetinde hay-zından yıkanması tasrih edilmiştir. Bu rivayet temizlikten muradın ne olduğunu tefsir eder.
Bazıları bu hadîsi Kur'dan muradın tuhur olduğuna delîl sayarlar. Bu mes'elenin aslı :
«[687] Boşapan kadınlar biizat kenttiler üç kur' müddeti beklerler» âyet-î kerime'sindeki (Kuru') lâfızdır. Kur' hayızla tuhur yani temizlik devresi arasında ;müşterek bir sözdür. Bu sözü Hanefüer hayız mânâsına, Şâfiîler İse tuhur mânâsına almışlardır. Mcs'ele bu usul-u Fıkıh mes'ele-si olup, o, ilmin kitaplarında münakaşa edilmiştir.
«Y^hud, hâmile olduğu halde boşasın» buyurulması hamilenin talâkının sünnet veehle yapılan bir talâk olduğuna delildir. Cumhur'yn mezhebi de budur.
Haram olan bid'î talâkın vâkî olup olmadığı ulemâ arasında ihtilaflıdır. Cumhur-u ulemâ vâkî olduğuna kaildirler. Delilleri : BuharVmn bir rivayetinde: «Bir boşama hesabedilir» buyurulmasıdır. Vâkıâ cümlenin faili meçhuldür ve Peygamber (S.A.V.) de İbni Ömer de olabilir. İbnî Ömer olduğa takdirde hadîs hüccet teşkil etmezse de başka rivayetlerde bir talâk hesabedonin bizzat Resûlüllah (S.A.V.) olduğu tasrih edilmiştir. Meselâ : ibni Vehb'in Müsned'me hadîs şu lâfızlarladır :
«İbni Ebi Zi'b Peygamber (S.A.V.)'den rivayet ederken :
O  bir taiâktirîttediğ'nî ziyâde etmiştir.» Ayni hadîsi Dâre Kutnî hem Ebu Zi'b'den hem de îbni İshak'dan Nâfi' tarîki ile tahrîc etmiştir. Hâsılı bir talâk hesabedenin Peygamber (S.A.V.) olduğu birbirini takviye eden bir çok tarîklerden rivayet edilmiştir.
Hadîsimizin Müslim rivayeti Hz. İbni Ömer (R. A.)'a, sorulan bir sualin cevabıdır. Mezkûr rivayet hayz halinde kadın boşamanın haram olduğuna delildir. İbni Ömer hazretleri'nin : «Bana karıma müracaat etmemi emir buyurdu.» demesine bakılırsa talâk vâki' olmuştur. Çün: kü ric'at yani talâktan dönme, ancak talâk vâkî' olduktan sonra düşünülebilir. Fakat burada Harîcîler'lc Râfızîter ve daha bazı kimseler Ehl-i Sünnet ulemâsı'na muhalefetle talâk-ı bid'î'nin boşama sayılmadığını söylemişler, Zâhirîler'den ibni Hctzm, îbni Teymiyye ve Ibni'l -Kayyım de buna taraftar olmuşlardır. Bilhassa lbni'l - Kayyimhulifi W a sözü uzatmıştır. Bunların delili Müslim'in bir rivayetinde Abdullah b. Ömer (R.A.y'm :
— Karımı bana iade etti ama bu yapılanı bir şey saymadı; demiş olmasıdır.
Böyle bir rivayeti Ebu Dâvud da tahrîc etmiştir. Hem isnadı sahih şartı üzeredir. Lâkin İbnî Abdilbcrr : «yapılanı bir şey saymadı» cümlesinin münker olduğunu, buna Ebu'z - Zübcyr'den başka kimsenin kail olmadığını beyân etmiş ve bu cümlenin kendinden daha sabit bir hadîs muvacehesinde hüccet olması şöyle dursun kendi ayarm-dakinin karşısında bile hüccet olmayacağını söylemiş, bilfarz sahih olsa bile bunun mânâsının Allahu a'lem : «yapılanı doğru bir iş saymadı. Çünkü sünnet veçhile olmamıştır.» demek olduğunu bildirmiştir.
Hatiftin diyor ki : «Hadîs imamları : Ebıt'z Zübcyr bundan daha münker bir hadîs rivayet etmemiştir;, dediler». Bu cümlenin «bu işi ric'atı haram kılacak bir şey saymadı» mânâsına gelmesi de İhtimal dahilindedir.
îbni'î - Kayyım (691—751) bid'î talâkın vâki' olmadığım isbata çnk j^ıyret sarfetmiştir. Lâkin Peygamber (S.A.V.)'İn onu talâk saydığı sühût bulduktan sonra kim ne dese kıymeti yoktur.
Tenbih : Sananı (1059—1182) bir müddet bid'î talâkın vâki1 olmadığına fetva vermiş, hattâ bu hususta bir risale yazmış, fakat sonraları bir müddet tevekkuf devresi geçirmiş ve bu talâkın vâkî' olduğuna kanâat getirmiştir. Nihayet yine ilk mezhebini daha kuv-veüi bularak ona dönmüş; ve : «cd - DcUlü'ş - Şcr'iy» nâmı ile bir risale daha yazarak kuvvetli bulduğu delilleri orada göstermiştir. Hülâsa: İlk kavline rücû'unun bilinmesini vasîyyet etmekte ve bunun «Sii-bülü's - Selâm» adlı eserinin nüshalarına ilâvesini istemektedir.[688]

1104/914- «İbnî Abbas radtyallahu anhümâ'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûîülah sallallahü aleyhi ve selîem ite Ebû Bekiı zamanında ve Ömer'in hilâfetinin ilk yılında üç talâkı birden yapmak bir talâk sayılırdı. Müteakiben Ömer :
— Hİç şüphe yok ki, halk kendilerine mühlet verilmiş bulunan bir iş hususunda acele gösterdiler. Şunu onlara infaz etsek ya? dedi ve onu kendilerine infaz etti.»[689]

Bu hndîsi Müslim rivayet etmiştir.
Ilarlîs İbni Abbas (fî. A.)\Utn bir çok yollarla .snbit olmuştur. Y;il-nız Hz. Ömer (R.A.)'m naşı! olup d;ı Peygamber (S.A.V.) zamanında yapılan Ebu Bekir devrinde ve kendi hilâfetinin iki yılında yapılmış olan bir soyc muhalefet ettiğini ufemâ'dan bazıları müskil bulmuşlardır. Bunlar «İbni Abbas'ın sözü bunun üzerine icmâ' vâki' olduğunu gösteriyor» diyorlar.
Bu işkâle altı cevap verilmiştir.
1— Evvelleri hüküm böyle idi. Fakat sonradan Peygamber (S.A.V.) devrinde neshedildi. Filhakika Ebû Dâvud, Yczid-i Nahvi tarîki ile İkrime'den.  İbnİ Abbas (R.A.)'m:  «Eskiden bîr erkek karısını  boşadı mı, onu üç defa boşamtş bile olsa kendisine dönme hakkına mâlik idi. Sonra bu nesheditdi.n dediğini tahrîc etmiştir. Şu kadar var ki, nesih duyulmamış ve mensuh hüküm üe Ömer (R. A.)'m inkârına kadar amel edilcgelmiîîtir. Dört mrzhcb imamlarının kavli de budur.
2— İbni Abbas (R.A.)'m bu hadîsi muzdarîbtir. Kurtubi, Müslim şerhinde şöyle diyor :  «ibni Abbas üzerinde ihtilâf edilmekle beraber bu hadîsin lâfzında da ıztırab vâki1 olmuştur. Hadîsin zahir olan siyakı bu hükmün bütün o asır ricalinden nakledildiğini  gösteriyor. Halbuki âdet, bunun meydana çıkmasını ve dağılmasını,    İbni Abbas'ın bunda yalnız kalmamasını iktizâ eder. İşte bu cihet, hadîsin zahiri ile amelin butlanını kat'î surette iktizâ edemiyorsa, tevekkufu bari iktizâ eder.»
3— Bu had"s hususî bir suret, yani   boşayanın : «Sen boşsun, sen boşsun» dediği suret hakkında vârid olmuştur. Zîrâ Peygamber (S.A.V.) devri ile ondan sonraki devirlerde insanların hâli sadâkat ve selâmetlerine hamledilir de, «İkinci sözüm birincinin te'kîdidir; yeni bir talâk te'sisi değildir.» şeklinde iddiada bulunan bir adamın sözü kabul ve tasdik olunurdu. Ömer (R. A.) insanların hallerinin değiştiğini ve bâtıl dâvaların çoğaldığını görünce, talâk sözünü söyliyenin zahiren söylediğine göre hüküm vermeyi niyeti hususundaki iddiayı tasdik etmemeyi maslahata muvafık buldu.
Bu cevabı Kurîubî beğenmiş; Nevevî ise : «Bu, cevabîann en sahihidir.» demiştir.
4— «Üç talâk bir idi» sözünün mânâsı :   Peygamber  (S.A.V.) ile .Ebu Bekir (R.A.) zamanlarında ekseriyetle talâk bir defa olurdu; üç defa yapılmazdı. Sizin şimdi üç adet yaptığınız şu talâk o zaman bir adet yapılırdı; demektir.
Binâenaleyh Ömer (R.A.)'ın «Şunu onlara infaz etsek ya» demesi: meşru' olduğu vecihle üç talâkın vuku'u hükmünü onlara infaz etsek ya; demek olur. Ve bu cevab «halk kendilerine mühlet verilmiş bulunan bîr iş hususunda acele gösterdiler.» ifadesiyle birbirini güzelce tutar. Bu suretle bu söz insanların talâk yapmalarını haber vermek olur; ta-lâkin vâki' olması hususunda söz yoktur. Çünkü hüküm zaten takarrür etmiştir; bellidir.
Bu te'vili îbni'l - A'rabî tercih etmiş; ve onu Ebu ZiirVya nis-bet eylemiştir. Beyhaki dahî bu te'vili tahrîc etmiş ve: «bunun mânâsı: sizin yaptığınız üç talâkı o zamanlar bir defa yaparlardı, demektir.» mütâlâasında bulunmuştur.
5— Ibnİ Abbas (R. A.)'m : «talâk üç idi», sözü merfu' hükmünde değil; kendisine mevkuftur. Fakat bu cevab zaîftir. Zîrâ usûl-ü Fıkıh v.e usul-ü hadîs İlimlerinin beyânına göre sahabenin ; «Biz şöyle yapardık» gibi sözleri merfu1 hükmündedirler.
6— «Üç talâk bir »di» sözü ile «elbette» lâfzı kastedilmiştir. Aşağıdaki Rükâne hadîsinde de görüleceği vecihle bir adam karısına : «Sen elbette boşsun» dese bu sözün tefsirinde bir talâk da üç talâk da kabul edilirdi. Hz. Ömer devri gelince bu sözden bir talâk kastı kabul edilmez oldu. Buharı, içinde (elbette) lâfzı bulunan eserlerle (üç) lâfzı sarahaten zikredilmiş hadîsleri bir bâbta toplamakla buna işaret etmiştir. Galiba bununla aralarında fark olmadığına işarette bulunmak istemiş; ve (elbette) lâfzı mutlak söylenirse üç talâk mânâsına hamledileceğim göstermeye çalışmıştır. San'ânî bu cevablarm hiç birini beğenmemiştir. Ona göre Hazret-i Ömer'in sözü kendi re'yidir. «el-Fıkhu ale'l-Mezahibü'l-Erbaa» nâm eserin sahibi   Abdurrahman el-Cezîrî dahî aynı fikirdedir.
Bizce bu iddia hatâdır. Çünkü şer'î âdetler üzerinde re'y beyânına kimsenin hakkı yoktur. Nitekim Ömer (R. A./da re'y beyân etmemiş bildiği nesih vak'asiyle amel etmiştir. Eğer üç talâkın bir sayılması meselesi neshedilmiş olmasa ve Eshâb-ı Kirâm'da bunu sonradan duymuş olmasalardı ne Ömer (R. .A) bu fikre zâhib olur; ne de sahabe, aralarından tek muhalif çıkmamış olmak şartı ile ona tabî olurlardı. Vak'a şudur ki: Hem Hz. Ömer üç talâkı üç saymış; hem de bütün sahabe kendisine muvafakat etmişlerdir. O halde üç talâkı bir sayma hükmü mensublıir. Artık üç talâk, üç talâk sayılacaktır. Bu cihetle Sa-hâbe-i Kiramın icmâ'ı vardır.
Kaldı ki, Resûlüllah (S.A.V.)'den bu bâbta sarih hadis de vardır. Abdürrezzak (126—211) Übâdetü'bnü's - Sâmit (R.A.)'dcn müsned olarak şu hadîsi tahric etmiştir :
«Ubâdetü'bnü's-Sâmit'den rivayet edildiğine göre : Babası karısını bin defa boşamış. Bunun üzerine Ubâde gitmiş (meseleyi) Peygamber (S.A.V.)'e sormuş. Resûlüllah (S.A.V.)  :
— Kadın Aliahu Teâlâya isyan içinde üç defa bâin (talâkla boş) olmuş; 997'de zulüm ve adavet olarak kalmış; dilerse Allah onu azâdeder; isterse afv buyurur; demiştir.»
îmam Malik'in «el-Muvatta-» ında şu ma'lûmata rastlanmaktadır :
«Bir adam, Abdullah b. Abbas'a :
—  Ben karımı yüz talâka  boşadım;  bana ne {gibi bîr ceza)  görüyorsun? demiş : İbni Abbas :
—  Kadın senden üç defa boş olmuş; 99 ile de Allah'ın âyetlerini alay ittihâz etmişsin; demiştir.»
Bu vak'aların emsali, İbni Mes'ud, Alî ve Osman (R. Anhiim) ha-zerâtindan da rivayet olunmuştur. Şu vaziyet karşısında talâkın er şaka götürmez ciddî mes'elelerden biri olduğu bir daha düşünülürse söylenecek tek söz kalmaz sanırım.[690]
1105/915- «Mahmud b. Lebîd[691] radıyallahü anh'den  rivayet edil mistir. Demiştir ki: Resûlüllah saîlaîîahü aleyhi ve seltem'e  bir adamın karısını üç talâkın hepsi İle boşadığı haber verildi. Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.) gazaba gelerek ayağa kalktı. Sonra :
— Ben aranızda olduğum halde Allah'ın kitabiyle oynâmyormu? buyurdular. Nihayet bir adam kalkarak
— Yâ Resûlâllah şunu Öldürmeyeyimmİ? dedi.»[692]

Bu hadîsi Nesâi rivayet etmiştir. Râvîleri mevsuktur.
Hadîs-i şerif, üç talâkı birden yapmanın bid'at olduğuna delildir. Bu hususta ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Ehu Hanıjc ile Mâlik'e göre bid'-attır. Şafiî, Ahmcd ve diğer bazı ulemâ'ya göre bid'at değildir. Hattâ mekruh bile sayılmaz.
Bid'at sayanlar Resûlüllah (S.A.V.)in gadaplanması ve «Allah'ın kitabiyle oynamyormu?» hadîsi ile istidlal ettikleri gibi Saîd b. Mansur'un sahîh sencdlc Hz. Enes (R.A.)'dcn tahrîc ettiği Ömer (R. A.) hadîsi ile de istidlal ederler. Mezkûr hadîse göre Hz. Ömer'e karısını üç defa boşayan bir adam getirdiler mi dayaktan sırtını patla-
tırmış. "
Üç talâkı bid'at saymayanlar :
[693] «onları iddet vakitleri İçin boşayın» ve :
[694] «Talâk ikidir...» âyct-i kerimeleri ile hir de ileride gürülceek Lİâr» hadîsi ile istidlal ederler. Fakat kendilerine «Âyetler mutlaktır; hadîs ise üç talâkın haram olduğunu sarahaten ifâde ediyor. Binâenaleyh âyetler bu hadisle takyîd edilirler. Karısına liân yapanın talâkı yerinde bir talâk değildir; çünkü kadın liânla boş olmuştur» diye cevab verilmiştir.
Hadîs-i şerif, Resûlüllah (S.A.V,) zamanında üç talâkın vâki' olduğunu göstermektedir.[695]

1106/916- «İbni Abbas radıyallahü anhümâ''dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Ebu Rükâne Ümmü Rükâne'yi boşadı. Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem kendisine :
—  Karina müracaat et; buyurdu,  Ebu Rükâne  :
—  Ben onu Üç defa boşadım? dedi. Resûlüllah (S.A.V.):
—  Anladım (fakat) sen ona müracaat et; buyurdular.»[696]

Bu hadîsi Ebu Dâvud rivayet etmiştir.
Ahmed'm bir rivayetinde: «Ebu Rükâne karısını bir mecliste üç defa boşadı ve sonra ona acıdı. Resûlülah sallallahü aleyhi ve sellem: — Bunlar bir talâktır;   buyurdular.» denilmiştir. Her iki hadîsin senedinde İbni İshak vardır. Bu zât hakkında söz vardır. Ebu Ih'trnd başka bir vecihten bundan daha güzel olmak üzere şunu rivayet ediyor : «Ebu Rükâne karısı Süheyme'yi elbette boşadı. Sonra :
— Vallahi ben bununla bir talâktan başka bir şey kastedmedim; dedi. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem de onu kendisine iade etti.»
Hadisin Ebu DâvmVdaki lâfzı şudur :
«Abdi Yezîd Ebû Rükâne, Ümmü Rükâneyi boşadı da Müzeyne ('kabilesin) den bir kadını nikâh etti. Derken Peygamber (S.A.V.; yeldi. Kadın başından aldığı bîr kılı göstererek :
—  Bana ancak şu kıl kadar faydası olur; binâenaleyh aramızı ayır; dedi.  Peygamber  (S.A.V.)   hamiyyete gelerek  Rükâne ile kardeşlerini çağırdı. Sonra beraberinde oturanlara :
—  Filânla   falanın şu ve şu yerlerini  Abdi  Yezid'e benzetiyormusunuz?dedî :
—  Evet;  dediler. Peygamber  (S.A.V.) Abdİ Yezid'e  :
—  Boşa onu; buyurdular.  O da boşadı.  (Sonra  Peygamber {S. A.V.) :
—  Karın Ümmü Rükâne'ye müracaat et; dedi. Ebu Rükâne :
—  Ben onu üç defa boşadım; dedi. Peygamber (S.A.V.) ;
— Biliyorum; ona müracaat et;  buyurdu; sonra (Ey Peygamber, kadınları boşadığınız zaman...)  âyetini  kodu.»
Aynı hadîsi Ebu Ya'lâ tahric etmiş ve sahîhlemiştir. Hadîsin bütün tarîklerinde Muhammcd b. Ishak vardır.
3u hadîs için münker diyenler vardır. Esah olan Ebu Davud'un iahric ederek sahîhlediğidir. Ebu Dâvud bu hadîsi Nâfi' b. Uceyr'-den rivayet etmiştir. Onu Tirmizî ile İbni Mâcc de rivayet etmiştir. İbni Hibban ile Hâkim sahîhlemişlcrdir. Hasılı hadîsin sahih veya zaîf oluşu ulema arasında ihtilaflıdır.
Bu hadis bir meclisde üç talâkla boşamanın bir talâk sayılacağına delâlet ediyor. Mos'eİe hakkında dört kavil vardır:
1— Bir mecliste üç talâkla boşamak hiç bir hüküm îlâde etmez; çünkü bid'attir. Hârîcîler'le Râfızîler'in mezhebi budur. Nitekim az yukarıda delilleri ile birlikte görüldü.
2— Bununla üç talâk vâki1 oîur. Ömer,  İbni Abbas, Âİşe, ve A!i (R. Anhüm) hazerâtı ile dört meshebin imamları, selef ve halefin cumhuru  buna  kaildirler.     Delilleri:   talâk  âyetleridir.     Mezkûr âyet !c bir ile ürün     arasını ayirmamışlardır. Bİr delilleri de Sahîheyn'in rivayet etlikleri  Uveymîr-i  Aclânî  hadisidir. '   Mezkûr  hadîse     göre : «Uveymîr (R.A.) karısını Peygamber   {S.A.V.)  #İn huzurunda  üç  defa bcşF-mış, Resû!-i Ekrem (S.A.V.) kendisine bir şey dememiştir». Bu da üç talâk birden yapmanın caiz olduğuna delildir.
«Üç talâk olur» diyenler Buharı ile Müslim'in müttefikan rivâ-y< t. ettikleri Fâtîme binti Kays hadîsi ile de istidlal ederler: «Fâtıme (R. Aıihıî) 'nın kocası onu üç defa boşamış, mes'ele Peygamber (S.A. V.) 'e haber verilince:
— Ona   nafaka   yoktur;   ama   iddet   bekliyecektir; buyurmuşlardır.»
Nihayet bu zevat diyorlar ki:  «Peygamber (S.A.V.) 'in   Bu iş bir mecliste mi oldu yoksa müteaddit meclislerde mi? diye sormaması bu hususta bir fark .olmadığına delâlet eder.
3— Bu sözle bir talâk-ı ric'î vâki' olur. Bu kavi Hz. Ali (R.A.) ile İbni Abbas (R.A.) 'den rivayet olunmuştur. Zahiriler, İbni Teymiyye ve onun tilmizi fbni'l-Kayyim bu kavli tercih etmişlerdir. Bunlar yukarıda görülen İbni Abbas (R.A.)  'den mervî iki    hadîsle    istidlal ederler.
4— Kadının medhulün biha  (yani cima' edilmiş)  olup olmaması arasında fark vardır. Medhulün biha'ya üç talâk vâki' olur. Fakat başkasına yalnız  bir talâk vâki' olur. İbni Abbas (R.A.) 'a tâbi olanlarla îshak b. Rahavcyh bu kavli tercih etmişlerdir. Bunlarda Ebu Dâvud 'un rivâyetindeki:  «Bilmiyorsun  ki erkek  karısını  cîmâ'dan önce  üç defa boşarsa Resûlüllah (S.A.V.) zamanında onu bir talâk sayarlardı?»
cümlesidir. Bunların aklî delili de vardır. Derler ki: «Bu adam karısına (benden bâinsin) dese kadın derhal boş olur; aynı sözü tekrarlarsa talâka mahal kalmadığı için hiç bir şey vâki olmaz; çünkü henüz zifaf olmamış bir kadın bir defa  boşandımı hemen kocasına ecnebi olur. Ona iddet olmadığından ikinci bir talâka mahal değildir.»
Fakat bunlara'da: bu hüküm cima edilenle cdilmiycnin her ikisi hakkında sabit olmuştur; diye cevap verilmiştir. Bir defa da üç yâhûd üç ayrı sözle üç defa boşanma mes'elesi fıkıh kitaplarında uzun uzadıya îzâh edilmiştir.
Dört mezheb ulemâsı Hz. Ömer (R.A.) zamanında mün'akid olan icmâ'a münkâd olarak üç talâk meselesini infaz edegelmiştir. Hattâ bu mes'ele hakkında muhaliflerine şiddet gösterdikleri ve İbni Teymiyye bu meselede Râfızîler'le bir olarak bir talâk vuku'una kail olduğu için cezalandırıldığı tilmizi İbni'l-Kayyim'ın ise bu sebeple deve üzerinde sokaklarda dolaştırıldığı söylenir.[697]

1109/917- «Ebu Hüreyre -radıyattaü anh'den rivayet olunmuştur.Demiştir ki: Resûlüllah saîlallahü aleyhi ve sellem:
— Üç şey vardır: bunların ciddîsi de ciddî şakası da ciddîdir. Nikâh, talâk ve ric'at; buyurdular.»[698]

Bu hadîsi, Nesaî müstesna Dörtler rivayet etmiştir. Hâkim onu sahîhlemiştir.
îbniAdiyy'in başka zaîf bir vecihten rivayetinde: «Talâk, nikâh ve İtâk» denilmiştir. HârU b Üsame'nin Ubadetü'bnü's Sâmit'-den merfu' olarak rivayet ettiği hadîste:«Üç şeyde oyun câİZ değildir: Talâk, nikâh ve itâkda. Bunları kim söylerse muhakkak vâcibolur» bııyıırulmuştur. Senedi zaiftir.
Çünkü senedinde İbni Lrhî'a vardır Hadisde inkıta' da vardır.
Bu hadîsler .şaka ilo yapılan talâkın ciddî olarak vâki' olduğuna, onun niyyete muhtaç bulunmadığına delildirler. Hanefiler'le Şâfîiler'İn mezhebi budur. Ahmcd b. Hnnbcl ile diğer bir takım ulemâ'ya göre niyyet şarttır. Zîrâ : «Ameller niyetlere göredir» hadisi bütün amellere ânını ve şâmildir. Talâk da bir ameldir» diyorlar.
Fakat kendilerine: Âmm olan o hadîsi bu hadîsler lahsis etmiştir; dîye cevap verilmiştir. Itık hakkında yeri gelince îzâhât verileoktir.
Hâkim'in sahîhlediği Ebu Hüreyre hadi.si hakkında Tirmizî «hasen garibtir» diyor. Ebu Bekir ibni'l-Arabi ise: «Bu hadîste itık da rivayet edilmiş, ama ondan bir şey sahih olmamıştır» demektedir.[699]

1112/918- «Ebu Hüreyre radnjalluhü anh'den Peygamber sallallahü aleyhi ve scllcra'den duymuş olarak onun:
— Şüphesiz ki Allah ümmetimin gönlünden geçen şeyleri (Ümmetim)  yapmadıkça veya söylemedikçe   afveder; buyurduğu rivayet olunmuştu»[700]

Hadîs mütfefekun aleyh'tir.
Bu hadisi İbnİ Mâce dahî Ebu Hüreyre'den rivayet etmiş; yalnız o rivayette «Gönlünden geçen şeyleri» yerine «Kalplerine vesvese veren şeyleri» denilmiş; sonunc c'a «Kendilerine  zorla aptınlan şeyler» ifâdesi eklenmiştir. Bu ziyâde hakkında musannif merhum:  «Zannederim bu ziyâde müdrectİr. O her halde fîi§cÎ7n b. Amâr'a hadîsten hadîse geçmek suretiyle gelmiş olaeaktır» diyor.
Hndîs-i Şerîf gönülden geçirmekle talâk vâki' olmadığına delildir ki, cumhur-u ulemâ'nın kavli de budur.
İbni Şirin, Zührî ve bir rivayete göre İmam Mâlik gönülden geçirmekle talâk vâki olduğuna kaildirler. fbni'l-Arahî dahî: «Kalbderi küfrü i'tikâd ve günaha ısrarla devam eden günahkâr olur» diyerek bu kavli takviye etmiştir. Îbni'l-Arnbî «Bir müslümana kalpten zina isnadında bulunmak da aynı hükümdedir. Bunlar hep kalbin emelleridir» demektedir.
Fakat kendisine: «Mezkûr hadîs Aüah Teâlâ'nın bu ümmeti günlünden geçirdiği şeylerden dolayı muâhaze etmiyeceğini ve Allah'ın hiç bir kimseye takatından fazla bir yük yüklemiyeceğini hrber veriyor. Gönlünden geçirmek ise kulun dâire-i takatindan hâriçtir.» diye cevap verilmiştir. İbni'l-Arabi'nin küfür ve riya ile istidlali bu hadisten tahsis edilmiştir. Halbuki küfrü i'tikâdla riyâ-yı kasıd, gönülden geçen şeyler olmaktan da çıkmışlardır.
Bu hadîsle talâkın yazı ile de vâki' olacağına istidlal ederler. Çünkü yazan kalbiyle niyyet etmiş; yazmak sureti ile de niyyetinin müce-hince amelde bulunmuştur. Cumhur'un kavli budur. Bazı imamlar yazıda işhadı yani şâhid çağırmayı da şart koşrmştur; nitekim aşağıda «Ric'at bahsi» nde görülecektir.[701]

1113/919- «İbni Abbas radıyaîlaü anhümâ*dan Peygamber saîldl-lahü aleyhi ve selîrm'den duymuş olarak rivayet edildiğine göre:
— Şüphesiz ki Allah ümmetimden, hatâ, unutma ve yapmaya zorlandıkları şey'i (n hükmünü) kaldırmıştır; buyurmuşlardır.»[702]

Bu hadîsi, 'bnî Mâce ile Hâkim rivayet etmişlerdir. :bu Hâiİm ise «Sabit olmuyor» demiştir.
Nevevî «cr-Ravza» da: «Bu hadîs hasendir» cbmıştir. Hadisin bir çok isnadlan vardır. Fakat İbni Ebi Hatim, bu isnadlarm derecesini babasına sorduğunu, babasının: «Bu hadîslerin hepsi mün-kerdir; hepsi mevzu'dur» dediğini söylüyor.
Abdullah b. Ahmcd dahî «cl-îlch adlı eserinde: «Bu hadîsi babama sordum. Onu pek inkâr etti ve: Bu, Hascn'in n~'gamber (S.A. V.)'den rivayetinden başka kimse tarafından rivayet edi'-niyor; dedi» .şeklinde beyânda bulunmuştur.
îmam Ahmcd b. HanbcVin: «Her kim hafâ ve unutma hükümlerinin kaldırıldığını (yani teklif edilmediğini) zannederse muhakkak Allah'ın kitabı ile Resûlüllah (S.A.V.) 'İn sünnetine muhalefet etmiştir. Çünkü Allah hatâ yolu ile insan öldürene keferati vâcib kılmıştır» dediği rivayet olunur.
Hadîs-İ Şerîf, Ümmet-î Muhammediyye'dcn bir günah hatâ veya unutma suretiyle sâdır olursa yâhûd bu ümmete bir günah zorla işletilirse o günahın uhrevî cezasının afvedildiğine delildir. Dünyevî ahkâmı ise ihtilaflıdır.
Bazılarına göre unutmakla kasden yapmak arasında bir fark yoktur. Unutmak akid. esnasında şart koşulursa o zaman kasidden ayrılır.
Ata'da,n bir rivayette unutarak yapılan talâkın hükmü yoktur. Bir çok ulemâ'mn kavilleri budur. Onlara göre yanlışlıkla söylenen" talâk lâfzına da i'tibâr yoktur. Fakat Hanefîler'e göre bu talâk vâki'dir. ölüm tehdidi altında zorla karısını boşayanın talâkı ihtilaflıdır.Cumhur'a göre vâki' değildir. Nehaî (11 — 95) ile Hanefîler'e göre vâki'dir.
Hulâsa Hanefîler'e göre: Hür olsun köle olsun, âkil baliğ olan her kocanın talâkı muteberdir. Bu bâbta ciddî olanla olmayanın hükmen bir farkı yoktur. Binâenaleyh: Mükreh denilen zorla boşayamn, şakadan boşayanın, şefik denilen zayıf akıllının, sarhoşun yanlışlıkla boşayanın ve işaretle dilsizin talâkları mu'teberdir. Dilsizin tasarrufları hakkında MrcrlJr'nin 70. ci maddesinde «Dilsizin işâret-i ma'hûdesi lisanla beyân gibidir» denilmektedir.
Deli, küçük çocuk, baygın, bunak ve uyuyan kimselerin -talâkları mu'teber değildir.[703]

1114/920- «İbni Abbas radıyallahü anhümâ'öan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Erkeğin karısını (kendisine) haram etmesi hiç bir şey değildir. Yemin olsun ki Resûlüllah saîlallahü aleyhi ve se/fem'de sizin İçin güzel bir önderlik vardır.»[704]

Bu hadîsi Buharı rivayet etmiştir. Müslim'in İbni Abbas'dan rivayetinde: «erkek karısını (kendine) haram kılarsa bu bir yemindir. Onun keffâretini verir» denilmiştir.
Bu hadîs, İbni Abbas (R. A.ya mevkuftur, ve erkeğin karısını kendisine haram etmenin yemin keffâreti îcab etse de boşanma sayılmadığına delâlet eder.
İbni Abbas hazretlerinin «hiç bir şey değildir» demesi, onun talâk olmadığını beyândır. Maamâfih «bu sözden bir şey lâzım gelmez» mânâsına da olabilir. Bu taktirde yemin sayılacağı rivayeti başka bir rivayet olur; ve İbni Atbas (R.A.) 'in bu meselede iki kavli olmuş olur. Bu mes'ele selef-i Sâli.ıın sahabe ve tabiîn ile halefleri müetehidler arasında pek ihtilaflı bir mes'eledir.
Zâhirîler'e göre bir şeyi halâl veya haram kılmak yalnız Allah'a mahsustur. Binâenaleyh bir adamın karısını kendisine haram kılması İbni Abbas hadîsinde görüldüğü veçhile lağıv yani hükümsüzdür. Bunlar müddealannı bir takım âyet ve hadîslerle isbâta çalışırlar.
Bir kimsenin karısını kendisine haram etmesi suretiyle yapılan yemin ya ilâ yâhûd da zıhâr olur ki bunlar az ileride kendi bahislerinde görülecektir.[705]

1116/921- Âişe radıyallahü em/m'dan rivayet edildiğine göre Cevn'-in kızı Resûlüllah saîlallahü aleyhi ve sellem'in yanına alınarak Peygamber (S.A.V.) kendisine yaklaşınca:
—  Senden  Allah'a  sığınırım, demiş;  bunun  üzerine  Resûlüllah   (S, A.V.):
—  Yemin , iim ki pek büyük bir şeye sığındın; ailene git; buyururşardır.»[706]

Bu hadisi Buharı rivâ/et etmiştir.
Cevn'in kızının adını tayin hususunda pek çok ihtilâf edilmiştir[707]. Fakat ta'yinin bir fâidesi olmadığı için onunla meşgul olunmamıştır. Bu kadın zamanının en güzel kadmlarındanmış.
Resûlüllah (S.A.V.) 'in onunla nasıl evlendiğini İlmi Sa'd'm Abdül-vâhid b. Ebi Avn tarîki ile tâhrîc ettiği şu hadîs tafsilâtı ite bildiriyor:
«Abdülvâhİd demiştir ki: Nu'man b.  Ebi'l-Cevn-i Kindi  Resûlüllah (S.A.V.)'in yanına geldi ve:
— Ya  Resûliillah, seni arapların en güzel  kadını  ile evlendiceğİm. Bu kadın amcasının oğlu  ile evli  idî  (kocası)  öldü;  (şimdi)   seni istemektedir dedi.  Resûlüllah  (S.A.V.):
—  Peki  İyi  (olur); buyurdular Nu'man :
—  Öyle ise onu sana getirecek    bîrini gönder;  dedi Bunun  üzerine Resûlüllah (S.A.V.)   Ebu   Esîd  Saîdî'yİ     gönderdi.   Ebu  Esid  diyor  ki:
—  Üç gün durdum. Sonra onu beraberimdeki bîr mahaffenin[708] içine yerleştirdim;  böylece ta  Medine'ye vasıl oluncaya  kadar getirdim; ve kendisini Sâîde oğullarına misafir bıraktım. Ve Resûlüllah  (S.A.V.) Amr b. Avf oğullarında bulunduğu bir sırada onun yolunu tuttum.  Nihayet  ona  haber verdim  ilâh......»   İbni   Ebî Avn7  bunun yedinci  yılın Robıülcvvcl'indc olduğunu söylüyor.
Kıssanın tamamı şudur: Kadına demişler ki:  «Peygamber (S.A.V.) sana yaklaştığı      man ondan istîaze et; çünkü o böyfe şeylerden pek
h°Ş|an'r-.....» Böylelikle onu aldatmışlar. Maamâfîh   bu hud'a ve hileyi kadının  kendisi  yapmış olması ihtimali  daha  kuvvetli  görülmektedir.
Rivayete göre kadını bu sözü söylemeye kimin teşvik ettiği Peygamber (S.A.V.) e anlatılınca: «Bu kadınlar Hz. Yusuf'un (macera) arkadaşları   (olan kadınlar)  gibidir.»  buyurmuşlardır.
Bu hadis, erkeğin karısına: «ailene git» demesinin bir talâk olduğuna delildir. Filhakika bu söz talâkın kinâyelerindendir; onunla boşamak kastediiirse taiâk olur.
(İstütrad : Fıkıh ilminin beyanına göre boşanma işinde kullanılan sözler sarih ve kinaye olmak üzere iki nev'idir.
Sarih": Kadın boşamadan başka bir yerde kullanılmayan sözdür. «Seni boşadım» yâhûd «benden boş ol» gibi.
Kinaye: Talâka mahsus olmayıp, hem talâka hem de başka bir şeye ihtimali olan sözdür, «çık git» gibi. Bu söz: çık git, çünkü seni boşadım; mânâsına gelebildiği gibi: çık git çünkü ben seni bpşa.mam; mânâsına da gelebilir.
Kinaye sözler muhteliftir. Bunlarla yerine ve sözüne göre kimi niyetle talâk vâki' olur; erkeğin boşama niyeti yoksa talâk vâki' olmaz; kimi niyetsiz talâk vâki' olur. Keza vuku1 bulan talâk y.a ric'î olur yâhûd bâin. Tafsilât fıkıh kitaplarındandır.)
«Ailenin yanına git» sözünün talâktan kinaye olduğunu Kâ'b. b. Mâlik kıssası da delâlet eder. Mezkûr kıssaya göre Mâlik'c «karından uzaklaş» demişler.. O da: «ailen nezdine git ve onların yantnda kal» demiş; fakat bununla talâkı kastedmemiş; karısı da boş olmamıştır. Dört mezheb fukâhâ'sının ve diğer bazı ulemâ'mn mezhebi budur.
Zâhirîler'c göre «Ailenin yanma git» demekle talâk vâki' olmaz. Onlara göre Peygamber (S.A.V.), bînti Cevn'e nikâh akdetmemiş; ona" yalnız dünürlük yollamıştı. Zîrâ bu kıssa hakkındaki rivayetler muhteliftir. Sahıh-i Buharî'deki rivayet akid yapılmadığına delâlet eder. Bu rivayete nazaran Resûlüllah (S.A.V.) kadına:
—  Kendini bana bağışla; demiş. Kadın:
—  Hiç bir kraliçe kendini bir sokak adamına bağışlar mı? mukabelesinde bulunmuş; Peygamber (S.A.V.) kendisini teskin etmek için elini üzerine uzatınca:
—  Senden Allah'a sığınırım; demişti.
Zahirîler, Resûlüllah (S.A.V. 'in «bağışla» demesinden henüz ak-din yapılmamış olduğuna istidlal etmek jsterlerse de, kadının Peygamber {S.A.V.) 'in yanına getirilmesi ve elini ona uzatması onlann iddia-, larını çürütür. Çünkü nikâh olmadan zifaf da yapılmaz; kadına el de uzatılmaz, «Kendini bana bağışla» buyurması kadının hatırım hoş etmek içindir. Peygamber (S.A.V.) 'in kadının babası ile mehir üzerinde anlaştıkları da rivayet edilmiştir. Bütün bunlar akdin yapıldığını sarahate yakın bir kat'iyyetle ifâde etmektedir.[709]

1117/922- «Câbir radıyollahü (mlı'ûan rivayet olunmuştur. Demiştir kî: Resûlüllah saüaîlahü aleyhi ve scîlem:
— Talâk ancak nikâhdan sonra, köle azadı da milkden sonradır; buyurdular.»[710]

Bu hadîsi Ebu Ya'lâ rivayet etmiştir. Hâkim onu sahihlemişse de hadîs ma'lûldür. İbni Mâce, M i s ver b. Mahrama'dan bunun bir mislini tahrîc "etmiştir. İsnadı güzeldir. Lâkin bu dahi ma'lûldür.
Bu hadîsi sahih bulan Hâkim: «Ben şcyhryn'e şaşarım. Hadîs kendi şartlarına uygun olarak İbni Ömer, Âişe, Abdullah b. Abbas, Muaz b. Cebel ve Câbir'dcn sahih olarak rivayet edilmişken onu nasıl ihmal edebildiler...» demiştir.
Ma'lûl olmasına gelince. Dâre Kutnı: «Sahîh olan bu hadîs mür-KtUlir. Onun ricali arasında Câbir yoktur» demiştir. Yahya b. Mam de: «Pcyuamber (S.A.V.) in: nikâhtan önce talâk yoktur; buyurduğu kendisinden sahîh senedîe gelmiştir.» demiş. İbni Abdil Bcrr: «Bu hadîs bir çok vecihlerden rivayet edilmiş;; ancak bu rivayetler hadîs âlimlerince ma'lûldür.» mütâlâasında bulunmuştur.
Cabîr hadisine Misver rivayeti şahid ise de o da ma'lûldür. Çünkü Zührî üzerinde ihtilâf vardır.
BcyhakU «Bu fcâbta en sahîh hadîs, Amr b. Şuayb'm babasından o da dedesinden işitmiş olarak rivayet ettiği hadistir.» diyor Tirmizî: «Bu hadîs, bu bâbta rivayet edilen en güzel şeydir» demektedir. Buharı dahî : «Bu bâbta en sahîh ve en meşhur şey Amr b. Şuayb'm babasından onun da dedesinden rivayet ettiği hadîstir.» demiştir. Bcyhakî; bu hadîsi iyi bir isnadla İbni Mâc&nyn. rivayet ettiğini söylüyor.
Hadîs-i Şerif, yabancı kadının bosanmıyacağına delildir. Bu talâkın o anda- yapılması bilicmâ' caiz değildir. Fakat «seni alırsam boş ol» gibi nikâha ta'lîk edilirse mesele ihtilaflıdır.
Burada üç kavil vardır:
1— Böyle bir sözle mutlak surette talâk vâki' olmaz. İmam Şafii ile Ahmed b. HanbcVın, Dâvud-u Zahirî'nin ve diğer bazı ulemâ'nın mezhebi budur. Bu kavli Buhnrî yirmi iki sahabî'den rivayet etmiştir. Delilleri: babımızın hadîsidir. Derler ki: «Bu hadîsin isnadında söz olsa da rivayet yollarının çokluğu "onu tc'yîd etmiştir. İbni Abbas (R.A.): «Allah teâlâ: «Ey İman edenler mümineleri nikâh eder de sonra boşarsıntz; buyurmuş; müminleri boşar da sonra nikâh ederseniz; dememiştir» şeklinde pek güzel bir mütâlâa beyân etmiştir.
Eir de «Filân kadını alırsam boş olsun» derken o kadın kendisine yabancıdır. Yenilenen onun nikâhıdır. Binâenaleyh bu söz, ecnebi bir kadına: «Şu eve girersen boş ol» demeye benzer. Kadın o anda girmeyip de bu adamla evlendikten sonra girse bilittifak boş olmaz. Burada da Öyledir.»
2— Ebu Hanifc (80 — 150) ile diğer bazılarına göre talâkı ta'lîk mutlak surette caizdir.
3— İmam Mâlik ile bazı ulemâ tafsilâta gitmiş ve: «tahsis ederek: filân oğullarından, yâhud filân yerden alacağım her kadın boş olsun; derse ta!âk vâki'dir. Vakta izafe ederek: filân vakitte; demesi de aynı hükümdedir. Fakat umumî konuşur da her aldığım kadın boş olsun derse bir şey vâki' olmaz» demişlerdir.
Hilafın sebebi: Talâk vâki' olabilmek için evvelâ milkin şart olup olmaması meselesidir. «Milk şarttır» diyenlere göre ecnebi bir kadının talâkını ta'İîk caiz olmaz. «Şart değildir» diyenlere göre caizdir. Köle azadı hakkındaki hilaf da talâktakinin aynıdır; ve Hane-filer'le İmam Ahmea"in esah kavline göre sahîh olur. Bu mes'elede İbni'l—Kayyim de Henefîler'le beraberdir. Yalnız Îbni'î-Kayyim talâkla itâk'm arasında fark görmüş «Talâkda talîk caiz değil, itâk'-da caizdir» demiştir. Delili: Çünkü itaü'de kuvvet ve sirayet vardır. O ortak kölenin azadında olduğu gibi başkasının milkine sirayet eder. Bir de milki itka' sebep yapmak sahîhdir; bir adam azâd et-- mek için bir köle satın alabilir. Hem köle azadı ibâdetlerden syılır.Binâenaleyh onu adamak dahî caizdir. Hattâ adak yaparken milki olmasa bile sahîhdir: «Allah bana mal verirse şöyle bîr köle azâd edeceğim» diyebilir.
Îbni'l-Kayy imy in bu tevcihlerine i't araz edenler olmuştur.[711]

1119/923- «Amr b. Şuayb'den o da babasından, o da dedesinden radıyaîlahü aıhünıâ işitmiş olmak üzere rivayet edilmiştir. Dedesi demiştir ki:  ResûlüMah saîlallahü aleyhi ve sellem:
— Âdem oğluna mâlik olmadığı bir şeyde adak, mâlik olmadığı bi rşeyde İtık ve mâlik olmadığı şeyde talâk (hakkı) yoktur; buyurdular.»[712]

Bu hadîsi Ebu Dâvud ile Tirmizİ tahric etmişlerdir. Tirmîzî onu sa-hîhlemiştir. Buhart'dcn, bu hadîsin bu bâbta vârid olan en sahîh bir hadîs olduğu nakledilmiştir.
Bcyhâkl; «Bu, en sahîh ve en meşhur bir hadîstir.» demiştir.
Hadîsin şerh ve îzâhı yukarıda geçmiştir.[713]

1129/924- «Âişe radıyallahü nn/ıâ'dan Peygamber saîlallahü aleyhi ve selîem'den duymuş olarak onun :
— Üç kişiden kalem kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan, büyüyünceye kadar küçükten ve aklı gelinceye veya ayılıncaya kadar deliden; buyurduğu rivayet edîlmişdİr.[714]

Bu hadîsi Tirmİzî müstesna Dörtier'le Ahmed rivayet etmişlerdir. Onu Hâkim sahîhlemİş ve İbni Hibban dahî tahrîc etmiştir.
«Kalem kaldırıldı» cümlesinin mânası: yazıldı da sonra yokj edildi; demek değil: bunlar hakkında esasen böyle bir şey yoktur; demrktir ve kalemin kaldırılması muahazo cdilmiyeceklerindon kinayedir. Yoksa hiç bir şey yazılmıyacak mânâsına değildir. Çünkü onların sevapları yazılacaktır. Böyle olduğu içindir ki kârını zararını seçen bir sabinin müslüman oluşu sahîh ve mu'teber addedilmiştir. Nitekim Peygamber (S.A.V.) kendilerine hizmetle müşerref olan bir yahûdî çocuğuna İslâmiyet! arzetmiş; çocuk da müslüman olmuş: bunun üzerine Resûlüllah (S.A.A.):
— Bunu cehennemden kurtaran    Allah'a hamdoisun; demişlerdir.
Bir kadının Peygamber (S.A.V,)'e bir çocuk arzederek :
—  Buna hacc var mı? diye sorduğunu,  Fahr-i Kâinat (S.A.V.)  'in cevaben :
—  Evet sana da ecir; buyurmuş olduğunu yerinde görmüştük. Bu hususta hadîsler çoktur.
Hadîs imamlarının bu hadîs üzerinde sözleri çoktur.
Hadîs mezkûr üç sınıf insanın mükellef olmadıklarına delildir. Dalarak uyuyanla henüz kârı zararı temyizden âciz sabinin mükellef olmadıklarına icmâ1 vardır. Sabî-İ âkil denilen kârını zararım farkeden sabî hakkında ihtilâf vardır. Hadîs-i Şerif sabiyi büyüyünceye kadar gayrı mes'ul tutmuştur. Bazıları büyümeyi, oruç tutmağa namaz kılmağa gücü. yetecek kadar olmakla sınırlandırmışlardır. İmam Ahmcd'in mezhebi budur, bir takımları on iki yaşına v;m makla, diğerleri bulûğa yaklaşmakla; başkaları baliğ olmakla tahdîd etmişlerdir.
Bulûğ : Erkeklerde ihtilâmla ve meninin çıkması İledir. Bu cihet ittifakidir. Kızlarda ise, bazılarına göre onbeş yaş yâhûd dokuz yaşından sı.m;t avret yerlerinde kıl bitmesi yâhûd uyanık iken şehvetle menî gelmesidir. Maamâfîh bunların hepsi hakkında hilaf vardır.
Deli'ye gelince : Bundan murâd, aklı zail olandır. Bazılarına göre sabî ile sarhoş da bunda dâhildirler. Sarhoşun talâkı ihtilaflıdır. Bu hususta iki kavil vardır :
Birinci kavle göre vâki değildir. Osman; Câbîr, Zeyd ve Ömer b. Abdüîâziz (R. Anhüm) ile seleften bir cemâatin ve İmam Ahmed b. Ranbcl'm mezhebi bu olduğu gibi Zahirîler de buna kaildirler. Delilleri babımızın hadîsi ile :
[715] «Sarhoşken ne söylediğinizi bilmedikçe namaza yaklaşmayınız.»
Ayeti Kerîmesidir. Diyorlar ki: «Âyct-i Kcrîme'dc sarhoşun lafına i'tibâr edilmemiştir, Zîrâ sarhoş ne söylediğini bilmez; binâenaleyh o mükellef değildir. Çünkü teklifin şartı bilittifak akıldır. Ne söylediğini bilmeyen akıllı sayılamaz.» Bittabi muhalliflcr bunu kabul etmiyorlar.
İkinci kavle güre sarhoşun talakı mu'teber ve vâki'dir. Bu kavil eshab-ı Kirâm'dan: Ali ve İbni Mes'ud (R.Anhümâ) hazerâtından rivayet olun.mu.sl.ur. Mezhep İmamlarından Mâlik, Ebu Hamle vo Şafiî'nin kavilleri de budur. Bu zevatın delilleri de aynen yukarikilcrin istidlal ettikleri âyct-i Kerîme'dİr. Fakat âyeti bunlar şöyle mütâlâa ediyorlar: Namaza sarhoşken yaklaşmak yasak edilmiştir. Mademki yasak edilmiştir; o halde sarhoşlar mükellef demektirler. Çünkü mükellef olmayan bir kimseye şuna yaklaşma, bunu yapma denilemez Bir de sarhoşun talâkı ona bir ceza ve zecir olmak için vâki'dir. Sonra boş olmak boşanmaya terettüb eder. Ve hükmün sebebine bağlık ğı kabîlindendir. Binâenaleyh sebep var mı, müsebbeb de vardır. Buna sarhoşluğun bir tesiri olamaz. Bundan dolayıdır ki Eshâb-ı Kiram, söz hususunda sarhoşu ayık hükmünde kabul etmişler ve: «Bu adam içtİmi sarhoş oluyor; sarhoş oldumu zırvalamaya başlıyor; zirvaladımı da iftira ediyor. Müfterinin cezası ise seksen dayaktır.» de-nıMmlir,
[716] Saîd bin Mansur, Peygamber (S.A.V.) 'den «talâkta kay-lüle yoktur. hadîsini tahrîc etmiştir. Bu da sarhoşun talâkın vu-ku'una delâlet eder.
Bu kavle muhalif olanlardan tbni Hazm-ı Zahirî ile San'anl yu-knnki delilleri çürütmeye çalışmışlardır. Biz onların sözlerini burada zikrederek meseleyi daha fazla uzatmaktan sarfı nazar ettik.[717]

«(Ricat Bahsi)»


Ric'at veya Rac'at lügatte: geri dönmek, gerilemek.
Şeriatîe ise : Nikâh miikini devam ettirmek istemek ,yani boşadığı karısına tekrar dönerek aralarındaki eski nikâhı devam ettirmek istemektir. Bunda nikâh tazelemeğe lüzum yoktur.
Ric'atın şartlan vardır ki, talâkı sarih lâfızlarla yâhûd kinaye lâfızların bazıları İle yapmak, mal mukabilinde boşamamak, üç talâkı tamamlamamış olmak, kadının medhulün biha yani cima' edilmiş olması ric'atm iddet içinde yapılması bu şartlar cümlesindendir. Ric'atır. meşru' olduğunda hilaf yoktur. Çünkü meşru'iyyeti kitap, sünnet ve remâ-i ümmet'le sabittir. Kitaptan delili :
«[718] O kadinlerı ma'ruf vecihle nikâhınızda tutun» âyet-i kerîmesidir.
Sünnetten deli i de babımızın hadisleridir.[719]

1121/925- «İmran b. Husayn radıydllahü anhümâ'ûan rivayet olunduğuna göre kendisine: Bir adam karısını boşayıp da sonra şâhİd ça-> ğirmadan ric'at etse hükmünün ne olacağı sorulmuş; o da :
—  Onun  hem talâkına  hem  de  ric'atına  îşhâd  et; demiştir.»[720]

Bu hadisi Ebu Dâvud böyle mevkuf olacak rivayet etmiştir. Senedi sahihtir. Aynı hadîsi Beyhakî şu lâfızlarla tahrîc etmiştir : «İmran b. Husayn'a şâhid çağırmadan karısına ric'at eden kimsenin hükmü sorulmuş; o da:
— Sünnetten gayrı  bir şeye istinaden mî? Şİmdî  îşhâd ediversin; demiştir.» Taberânî bir rivayette «Hem Allah'a istiğfar eyle» cümlesini ziyâde etmiştir.
Bu hadîs, ric'atin meşru' olduğuna delildir. Ric'atte asıl :
«[721] Kocaları onları iade için en ziyâde hak sahibidirler.» âyeti kerîmesidir. Talâk-ı ric'îde kocanın karısına ric'at etmeğe hakkı olduğu ulemâ'nın ittifakı ile sabittir. Yalnız kadının iddeti içinde bulunması şarttır. Ric'at için kadının veya velîsinin rızası da şart değildir. Yeter ki talâk cimâ'dan sonra vuku' bulsun.
Hadis-i Şerif, Talâk Süresindeki:
«[722] Sizden iki adaletli kimseyi de şâhid çağırın.» âyet-i kerîmesi'nin delâlet ettiği mânâya delâlet etmektedir. Emrin zahiri vücûb ifâde ediyor. İmam. Şafiî'nin eski.mezhebi budur.
Hadîs, Hazretî İmran'm ietihaden söylediği kendi sözü de olabilir: Burada içtihada müsaade vardır. Ancak: «sünnetten gayrı bir şeye istinaden mi?» diye sorması buna mani gibi görünüyor. Çünkü sahâbi'nin dilinden sünnet itlâk edilirse ondan Peygamber (S.A.V.) 'in sünneti kastedilir; ve hadîs merfu' sayılır. Şu kadar var ki vücûba delâlet etmez çünkü îcabla nedib arasında mülcreddid bir sünnettir.
Ric'at kavli ve fiilî olmak üzere iki kısımdır:
Kavlî Ric'at : «sana ric'at ettim, gibi sözlerle yapılandım. Bunun sahih olduğunda ittifak vardır. Fiilî ric'at cima' gibi bir fiille olur. Bunun c?iz olup olmadığı ihtilaflıdır, İmam Şafiî ile bazılarına göre fiil ile ric'at caiz olmaz; zîrâ fiil zaten talâkla haram olmuştu.
Bir de Teâlâ Hazretleri işhâd'ı zikretmiştir. îşhâd ancak söz üzerine olur. Fakat Şafiî'ye: işhâd vâcib değildir; diye cevap verilmiştir.
Hanefîler'le Cumhur-u ulemâya göre fiilen ric'at caizdir. Fakan onlar da fiil için niyetin şart olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik'c göre fiil iğin niyet .şarttır. Cumhur'a göre niyetsiz de şahindir; çünkü kadın şer'an zevcosidir. Bir adamın karısına dokunması ve sair halleri için niyet etmesi bilicmâ' şart değildir.
Ric'at ettiğini kadına bildirmesine gelince: ekser-i ulemâ'ya göre kadın başka kocaya gitmesin diye kendisine ric'at ettiğini bildirmek vâcibtir. "Hanefîier'e göre vâcib değil -müstehâbtır. Scrnerc-i hilaf şudur: Kocasının ric'at ettiğini bilmeyen kadın başka kocaya gitse ekser-i ulemâ'ya göre nikâh bâtıldır. Kadın ric'at eden kocasına verilir. İmam Mâlik'den bir rivayete göre kadına cima' etmiş olsun olmasın, kadın ikinci kocasına aittir. Delili: İbni Vc/ıb'in Yunus'ta,n onun da İbni Şihâb'âan onun da Saîd b. .cl-Müscyyeb'den rivayet ettiği şu hadistir :
«Karısını boşayıp sonra ona rîc'at eden fakat ric'at ettiğini kendisinden gizliyen; ve böylece karısı iddetini bitirerek başka kocaya varan hakkında sünnet: (O kadına ait elinde hiç bir şey yoktur; kadın evlendiği adamin-(karısı) dır.) şeklinde devam ede gelmiştir.» ancak söylendiğine göre bu hadîsi yalnız İbni Şihâb rivayet etmiştir ki, bu zât Zührî'nin kendisidir. Şu halde onun kendi sözü olmuş olur; ve bittabi hüccet değildir, Cumhur'a da TirmizVnin Semu-retübnü Cündeb'den rivayet ettiği şu hadîs şahiddir:
«Herhangi bir kadını iki kişi alırsa   o kadın onların birincisine aittir.»
Dikkat edilecek bir cihet de Teâ!â hazretleri'nin «[723] eğer ıslah-ı hâl etmek isterlerse kocaları Wiei içinde kadınların kendilerine iade edilmesine en müstahik kimselerdir.» âyet-i kerîmesidir. Şayet kadına ric'aL etmekten maksadı geçinmek değilse bu ric'at doğru değildir. Çünkü bunda ne ıslah vardır; ne de Allah'ın emirlerine riayet.
Maamâfih bazıları: ric'at için ıslah-ı hal şart değildir; diyorlar.[724]

1122/926- «Ibni Ömer ılıdıyallahü anhümd'âan rivayet olunduğuna göre-kendisf karısınr boşadiğt zaman  Peygamber sallaiîahü aleyhi ve jseîîcm Ömer'e :
—Ona emret dfe kadına müracaat etsin;  bjyurmuşlardır.»[725]

Hadîs mütfefekun aleyhtir.
Bu hadîs hakkında dahi yukarıda yeler derecede söz geçti.[726]

«(İlâ, Zihâr Ve Keffaret Babı)»


Nikâhlı bir kadın kocasına dört yoldan biri ile haram olur: Bunlar Talâk, İlâ, Zihar ve Lîân'dır.
Talâkı yukarıda gördük, şimdi sıra İlâ'ya geldi : Çünkü talâka en yakın olan odur. Şöyle ki: Talâk- yeri gelince mubah olur. ilâ da bir cihetle yemin olduğundan moşru'dur. Diğer cihetten bunda zulüm mânâsı vardır*; zîrâ kadının cima' hakkım men'eder. Halbuki Zihâr'la liân'da meşru' bir cihet yoktur. İşte bir cihetle mubah olduğu için İlâ, Zi-hârla Hân'a nisbetle talâka daha yakındır.
îlâ:  lügatte: yemin demektir.
Şerialte ise:   Karısına dört ay veya daha fazla yaklaşmaktan yeminlete/kidii bir şekilde nefsi menetmektir. Sebebi : Talâk-ı ric'idir.
Şartı : Koçanın ehil, karısının da mahal olması; ve îlâ'nm dört aydan az olmamasıdır.
Rüknü ; «Vallahi sana dört ay yaklaşmıyacağım.» demek veya buna benzer bir şey söylemektir.
Hükmü : Sözünde durup karısına yaklaşmadığı takdirde müddet geçince bir taiâk-ı bâin vâki' olmak; sözünde durmadığı taktirde keffâ-ret veya muallâk olan cezanın lüzumudur.
îlâ'nm da talâk gibi sarih ve kinaye lâfızları vardır.
Sarih sözleri : «Sana yaklaşmam; seninle cima' etmem» gibi niyete ihtiyaç bırakmıyan lâfızlardır.
Kinaye sözleri : «Sana dokunmam, sana gelmem, seninle bir yaşlıkta yatmam» gibi mutlaka niyete muhtaç olan lâfızlardır.
Zıhârla Hân hakkında £.z ileride izahat verilecektir.[727]

1124/927- Âişe radıyallahü anhâ'âan rivayet edilmiştir. Demiştir kî: Resûlüllah sallaiîahü aleyhi ve sellem, kadınlarına îlâ yaptı da (Mariye'yi veya balı kendisine) haram kıldı. Arkasından da haramı helâl yaptı. Ve yemîn için keffâret verdi.»[728]

Bu hadîsi Tİrmizı rivayet etmiştir. Kavileri sikadırlar.
Tirmizl bu hadîsin mürsol olan rivayetini mevsul rivayetine tercih etmiştir.
Hâdis-i Şerif, erkeğin karısına yaklaşmamak için yemin edebileceğine delilidir.
Resûlüllah (S.A.V.) 'in îlâ'sma sebeb Uşldl eden hâdise ile haram kıldığı şey hususundaki rivayetler muhteliftir. Bunları şöyle hülâsa edebiliriz:
1— Bu îlâ'ya sebep Hz. Hafsa (R, Anhâ)'mn Peygamber (S.A.V.) tarafından kendisine tevdi' edilen bir sırrı ifşa etmesidir. Sırrın ne olduğu ihtilaflıdır. Bir rivayette Resûlüllah (S.A.V.)'in cariyesi Mariye'yi kendisine haram etmesi mes'elesidir. Peygamber (S.A.V.) bu sırrı Hz. Hafsa'ya söylemiş o da onu Hz. Âişe'ye haber vermiştir. Diğer rivayette, Hafsa'ya söylediği sır bal yemeği kendisine haram etmesidir; Başka bir kavle göre, Hafsa (R. Anhâ)'ya tevdî' buyuruları sır, babasının Hz. Ebu Bekir (R. A./den sonra halîfe olacağıdır.
2— îlâ'nın sebebi: Resûiüllah (S.A.V.)'in gelen bir hodiyyeyi ka-dıniarı arasında taksim etmesi; fakat Zeyneb bintî Cahş (R. Anhâ)'mn kendi nasibine açı olmamasıdır.
3— Kadınlarının Peygamber  (S.A.V.)'dcn nafaka istemeleridir. Bunu İmam Müslim'in tahrîc ettiği Câbir hadîsinden anlıyoruz.
Hâsılı Resûl-ü Ekrem (S    .V.) 'in îlâ'sına sebeb : üç şeyden biridir..
a) Ya Hz. Hafsa'nm sırrı ifşa etmesi,
b) Ya hcdiyyc tevzii,
c) Yâhud da nafaka talebidir.
Hz. Hafsa'ya.tevdi' buyurulan sır dahî:
a) Ya Marîyye'yi kendisine haram etmesi,
b) Ya bal meselesi,
c) Yâhud hcdiyye tevziinden dolayı canının sıkılmasıdtr.
Musannif merhum şöyle diyor : «Peygamber (S.A.V.)'in güze! ahlâkına, sabr-ü tahammülüne ve lütufkârlığına yakışan, kadınlarından uzaklaşmasına onların hepsinin birden sebeb olmasıdır.»
Hadîsteki, «haram kıldı» ta'birindcn murâd ya cariyesi Mariye yâhud baldır.
Mezkûr bal meselesi : Hz. Zeyneb (R. Aıhd)'mn kendisine hcdiyye edilen bir miktar baldan nevbeti gününde Resûiüllah (S.A.V.)'e ikram etmesi ve bu münasebetle onun yanında biraz fazlaca kaldığı için dîğor zevcelerinin ileri geri söylenmeleridir. Fahr-i Kâinat (S.A.V.)in bundan müteessir olarak bal yemeyi kendine haram ettiğine dâir rivayet vardır.
Hadîs-i şerif, îlâ'ya. delildir. İbni Battal (— 444) buna cezmen hükmetmiştir. Bazıları buna i'tirâz etmiş; ve : «haram kılmanın cimâ'a âid olduğu tasrih edilmiştir. Binâenaleyh kafi bir şey söylemek doğru olamaz demişlerdir. Musannif dahî, «Bu hususta sarih bir nakil bulamadım» diyor.[729]

1124/928- «İbnî Ömer radıyaîlahü anhümâ'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki :
— Dört ay geçti mi îlâ'yı yapan boşaymeaya kadar durur. O boşa-madıkça aleyhine talâk vâki' olamaz.»[730]

Bu hadîsi Buharı tahrîc etmiştir.
Hndis-i şerîf :
[731] «kadınlarına îlâ yapanlar için dört ay beklemek vardır» âyeti kerî-mesİ'nin tefsiri gibidir. Ulemâ îlâ'nm bir kaç meselesi hakkında ihtilâf etmişlerdir. Bu meseleler .şunlardır:
1— Yemin Cumhur-u ulemâya göre eimâ'dan vazgeçmeyi bildiren her yemin lâfziyle olabilir. Bazıları  : «Allah'a yapılandan başka mün'-akid olamaz; çünkü Allah'dan başka bir şeye yapılan yemin zaten yemin değildir» diyorlar.
2— îlâ'nın tealiûk ettiği  şey,  bazılarına  güre  sarahaten  veya  kinaye yolu iic cimâ'ı yâhud konuşmayı terketmektir.
Cumhur'a göre ise cimâ'ı sarahaten terketmek zarurîdir.  Sırf kadından uzaklaşmak kâfi gelmez. Burada asıl olan:
[732] «karılarına ilâ yapanlar için dört ay beklemek vardır» âyet-i kerî-me'sidir. Bu âyet, îlâ müddetini uzatan câ'ıiliyet âdetini yıkmak için nâzİl olmuştur. Filhakika câhiliyet devrinde bir adam. karısına iki sene îlâ yapabiliyordu. Teâlâ Hazretleri bunu ibtâl ederek ilâ'yı yapana dört ay mühlet verdi.
3— îlâ'nm müddeti. Cumhur'a ve Hanefler'e göre behemehal dört uy veya fazla olacaktır. Bazılarına göre îlâ için zamanın azı çoğu müsavidir. Bunlar âyet'in yalnız baş tarafı ile istidlal ederlerse de, kendilerine: âyet'te «dört ay» ta'birinin de zikredilmiş olduğu hatırlatılarak cc-vîıp verilmiştir. Zîrâ bu dört ay, mühletin müddetidir; ve borç müddetine benzer. Kadına dönüş ancak dört ay geçtikten sonra olur.
4— Cumhur'a göre müddetin geçmesi talâk değildir. Ashâb-ı Kiramın ekserisi ile Ebu Hanîfc'ye göre dört ay geçti mi, kadın boş olur. Cumhur dört ayın geçmesiyle talâk vâki' olamayacağına âyette ric'atle boşamaya niyet arasında muhayyer bırakılması deliline istidiâl ederler.
5— Kadına dönmek, bazılarına göre cimâ'a muktedir olana cima' ile, muktedir olmayan özürlüye özrünü beyânla olur. Bazıları  : Yeminimden  döndüm.; demekle olur,  demişlerdir.  Bir  takımları:   «ma'zur hakkında dönme niyyetle olur» derler.
6— Karısına dönene kof farelin icabedip etmİy ereği ihtilaflıdır. Cumhura göre keffaret verrjıo'k -vâcibtir; zira ilâ bir yemindir; bu adam yeıninindcn dönmüştür. Binâenaleyh yemin keffareli verecektir. Delilleri: 
«Bir kimse bir yemin eder de sonra başkasını ondan daha hayırlı görürse hemen yemininden dolayı keffâret versin de, o hayır oian şeyi yapsın.» hadîs-i .şerifidir. Hanefî-ler'le diğer bazı ulemâ'ya göre ise keffaret lâzım değildir. Çünkü Teâtâ Hazretleri :
[733] «Eğer rücu' ederlerse, şüphe yok ki, Allah pek ziyâde   afvedrcidir; acıyıcıdır.»  buyurmuştur.[734]

1124/929- «Süleyman b. Yesâr[735] radıyallahü an/ı'den rivayet edilmiştir. Demişlir kî: Resûlülîah salîallahü aleyhi ve sellem'ifi eshabın-dan on küsur kişiye yetiştim. Hepsi mûlîyi durduruyordu.» [736]

Bu hadîsi Şâfİî rivayet etmiştir.
İbni Kcsir'in «cZ - îrşâd» adlı eserinde, İmam Şafiî'nin mezkûr hadisi rivayet ettikten sonra : «Bu sayının en azı on üçtür.» dediği kaydedilmiştir. Bittabi bu sözü ile «on küsur» ta'birini kasdetmiştir. «Hepsi mû'îyi durduruyordu.» demek  : ilâ yapanı dört ay bekletiyordu; demektir. Nitekim yine Süleyman b. Yesâr (R.A.)'dan bir basen k;ı t;ırikic rivayet edildiğine göre : «Bizim yetiştiğimizde nâs dör) ay geçti mT İlâyı durdururdu» demiştir. Şu halde kitabımızın hadîsi bununla mukayyeti olmuş ölür. Dûrr Kitini dahî Süheyl b. Ebî Sâlih'den babasının:  «Sahâbe'den on iki kişiye ilâ  yapanın hükmünü  sordum:
— Dört ay geçinceye kadar ona bîr şey yoktur; o zaman artık durdurulur. Karısına dönerse ne alâ. Dönmezse boşar; dediler.» seklinde beyanatta bulunduğu rivayet olunmuştur. İsmdüî, İbni Ömer (R. A.)'-ın : «Her kim karısına îîâ yaparsa, dört ay geçtikten sonra durdurulur. Tâ kî ya boşar, yâhud ona döner; dört ay geçtikten sonra o adam durdurulmadıkça talâk vâki' olmaz» dediğini rivayet eder.
Bu hususta seleften pek çok eserler rivayet edilmiştir. Bunların hepsi dört ay geçtikten sonra mûlîyi durdurmanın lüzumuna delâlet ederler.
Mûlî'nin durdurulmasından murâd: az evvel arzettiğimiz vecihle ondan ya karısına dönmesi, yâhud onu boşamasının İstenmesidir. Cumhura göre mücerret müddet geçmekle talâk vâki1 olmaz. Bir de onlara göre vâki' olan talâk ric'î olur.
Âmme-i Eshâb ile Hanefîler'e göre dört ay geçti mi, talâk kendiliğinden vâki1 olur. Bu talâk ric'î değil, bâindir.[737]

1124/930- «İbni Abbas radıyallahih anhümâ'âan rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Câhiliyyet devrinin İlâsı bir sene, İki sene idî. Allah dört ayı (ona) vakit tayın etti. Binâenaleyh dört aydan az olursa îlâ değildir.»[738]

Bu hadîsi Beyhakî tahrîc etmiştir.
Hadîsi İbni Abbas (R. A.)'dan Tabcrdnî dahî tahrîc etmiştir. îmanı Şafiî diyor ki : «Câhiliyyet devrinde araplar üç şeye yemin ederlerdi. Bir rivayette : Talâkı, Zıhârı, ve îlâyı alel ıtlak yaparlardı. Allah Teâlâ ilâ ile Zîharı câhiliyyet devrindeki zevcenin ayrılması mânâsından'şcrîatteki müstakar hükümlü vaziyetlerine nakletti! Talâkın hükmü ise oldujaı gibi kaldı.»
Hadisimiz îlâ müddetinin en az dört ay olduğuna delildir.[739]

«Zıhâr »


Zıhâr, lügatte (zahr) yani sırt kelimesinden alınan bir masdardır. Dargın olan iki kişinin birbirine sırtlarını çevirmelerini ifade eder.
Şerîatte : Karısını veya onun bütün bedeninden kinaye olabilecek bir cüVi'.nü yâhud yarı, çeyrek gibi şayi" bir cüz'ünü (annesi gibi) nikâhı kendisine ebediyyen haram oîan bir kadının bakılması ebediyyen haranı bir yerine benzetmekdir.
Şartı : Kadının kendi karısı olması; erkeğin de keffâret ehlinden bulunmasıdır. Binâenaleyh sabinin ve delinin yâhud ehl-i Kitâb'ın zıhâr-ları sahih değildir. Çünkü bunlar keffâret ehli değildirler.
Rüknü : Zikri geçen teşbihe şâmil olan sözdür.
Hükmü : Keffâret verinceye kadar cimâ'ın ve cimâ'a mukaddime sayılan şeylerin haram olmasıdır.
Keffâret : Tekfirden alınma mübalâğa sîgasıdır. Tekfir örtmek demektir. Günahları örttüğü için keffârete bu isim verilmiştir. Yemin kef-fâreti üç şeyden birini ihtiyar etmek suretiyle verilir. Yani dilerse bir köle azâd eder, isterse on fakiri bir gün doyurur; yâhud onları giydirir. Bunları yapamazsa üç gün arka arkaya oruç tutar.
Zıha," keffâreti : bir köle azadıdır. Bunu yapamadığı takdirde iki ay ara vermeksizin oruç tutar. Buna da kudreti yoksa altmış fakiri bir gün doyurur.
Zıhârın vücûbıınun sebebi : ihtilaflıdır. Hanefller'dcn bazılarına göre zıhârı yapmak ve ondan dönmektir. Diğer bazılarına göre cimâ'a niyet etmektir. Kemâl b. Hümam (788—86:)'a göre tahrîmin sübûtudur. hnnm. Şafii : «Zihâr'ın sebeb-i vücûdu, onu yaptıktan sonra kadını boşayacak kadar bir müddet susmaktır.» der.
Zıhâr'ın meşru'iyyetine sebep : Havle yâhud Huveyle bînti Mâlik b. Sa'lebe kıssayıdır. Havle, Evs b. es-^âmit'in nikâhında imiş. Karı koca ikisi de Ensâr'dan imişbr. Evs (R. A.) cima' etmek istemiş Havle nızı olmamış. Bunun üzerine o da:
«— Sen bana annemin sırtı gibi ol» demiş. îşie îsiâmda ilk zıhâr, bu olmuş. Sonradan Evs (R.A.) yaptığına pişman olmuş. Câlıiliyyet devrinde  zıhâr talâk  sayılırmiş.  Bunu düşünerek Evs (R.A.) :
«- Vallahi zannetmiyorum ki bana haram olmuş olmayas.n» demiş.
«-Vallahi bu talâk değildir» diyerek Resûlüllah (S.A.V.)'c gelmiş ve:
«- Evs beni genç, zengin, mal ve aile sahib* iken aldı. Malımı yiyip gençliğimi bitirdikten; ailem dağılıp yaşım derledikten sonra bana r.hâr yaptı. Şimdi pişman oldu. Acaba onunla ikimizi bir araya getirecek ve beni kurtaracağ.n bir çâre var mı?» demiş. Resûlüllah  (S.A.V.):
_ Ona haram olmuşsun buyurmuşlar. Artık kadın Resûlüllah (S.A.V.)'e gidip gelmeğe başlamış Resûl-ü Ekrem kendisine :
—   Haran, olmuşsun; dedikçe feryâd eder :
_ İhtiyaç ve sıkıntımı ancak Allah'a şikâyet ederim; küçük çocuklarım var. Bunları ona versem mahvolurlar. Kendim alsam aç kalırlar; der ve :
— Yâ Rabbî şikâyetim sanadır. Allah'ım, Peygamberine vahi indir; dîye yalvanrmış.Nihayet Resûlüllah  (S.A.V.)'i eskiden kaplayan hâl kaplamış. Açıldığı zaman :
— Yâ Havle, seninle Evs hakkında Allah Kur'ân indirdi; demiş ve :
«[740] Allah kocası hakkında sana müracaat eden kadının duasını kabul elti...» âyet-i kerîmesini okumuştur.[741]

1125/931- «(Yine) İbnİ Abbas radıyallahü rmVden rivayet edildiğine göre bîr adam karısına zıhâr yapmış; sonra ona cima' etmîş; ve Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'e gelerek :
—  Ben  onunla keffâref  vermezden  önce  cima' ettim; demiş.  Resûlüllah sallallahü aleyhi ve scllcm :
—  O halde Allah'ın sana emrettiğini yapmadıkça ona yaklaşma; buyurmuşlardır».[742]

Bu hadisi Dörtler rivayet etmiştir. Tirmizî onu sahîhlemis, Nesaî ise mürsel oluşunu tercih etmiştir. Aynı hadîsi Bezzar başka bir vecih-ten ibnî Abbas'dan rivayet etmi.s; ve ona : «keffâret Ver de bir daha yapma» cümlesini ziyâde etmiştir.
Hadİs-i şerif zıhâr'a doîildir. Mürsel oluşu zarar etmez. Zîrâ bir hadîsin hem mürsel hom mevsııl yollardan rivayet edilmesi illet değil, bilâkis onun kuvvetini arttırır.
Zıhâr'm haram olduğuna ulemâ ittifak halindedirler. Zıhâr esas i'tibâriyle karısını annesinin sırtına benzetmekle yapılır. Ulemâ bunda da ittifak ettikten sonra zıhâra âid bazı mes'eleler hakkında ihtilâf etmişlerdir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1— Bir adam karısını annesinin sırtından başka bir uzvuna ben-zol.se ekser-i ulemâ'ya göre yine zıhâr olur. Bazılarına güre kendisine benzetilen uzvun, bakılması haram olan a'zadan olması şarttır.
2— Karısını annesinden başka bir mahrem kadına, meselâ ablasına benzetse bazılarına göre zıhâr olmaz;  zîrâ nass anne hakkındadır. Ha-nefîler"le, Şâtfîler'e ve Mâlikİler'e göre, süt cihetinden bile olsa bir mahrem kadına benzetmek zıhâr olur. Çünkü illet ebedî haram oluşudur. Bu ise bütün mahrem kadınlarda vardır; yalnız anneye münhasır değildir.
t mam Mâlik ile Ahr.ıcd'e göre kendisine benzetilen kadının nikâhı ebediyyen haram olmasa bile zıhâr yine vâki'dir. Hattâ tmam-t Ahmcd hayvana benzetmekle bile zıhâr yapılabileceğini söylemiştir.
3— Kâfirin zıhârı : Bazılarına göre vâki'dir; çünkü kitap umumîdir.  Hanefîler'Ie diğer bazı ufemâ'ya göre vâki' değildir. Zîrâ, zıhâra keffâret teret'tüb eder; halbuki kâfir keffârete ehil değildir.    «Kâfirin zıhârı mün'akid olur» diyenler, onun hakkında oruç tutmak sahih olmı-yacağı için, köie azadı veya fakir doyurmak sureti ile keffâret vereceğine kail olmuşlardır. Fakat bunlara  :  «Keffâret niyeti ile köle azâd etmek ve fakir doyurmak da birer ibâdettir;   halbuki kâfirin ibâdeti sahih değildir.» diye cevap verilmiştir.
4— Câriyyeyc zıhâr Hanefîler'Ie Şâfiîler'e göre sahîh değildir. Çünkü zıhâr âyeti cariyeye şâmil değildir. İmam Mâlik ve başkaları «sahîhdir; zîrâ âyetteki (kadınlar) sözünde cariyeler de dâhildir.» derler. Şu kadar var ki: «sahîh olur» diyenler câriye hakkında kefâretin neden olacağında ihtilâf etmişlerdir.İmam Mâlik'e göre cariyeye yapılan zıhârda yarım keffâret verileceğini söyleyenler olmuştur.
5— Hadîs-î şerif, keffâret vermeden zıhârla kadına cima' etmenin haram olduğuna delildir. Bu cihet .'.ıtifâkîdir. Keffâret vermezden önce cima' etse ayrı keffâret lâzım gelmez. Es-Salt b. Dinar : «Fukâhâdan on[743] kişiye keffâret vermeden cima' eden zıhârcımn hükmünü sordum. Bir keffâret lâzım g-clir; dediler» diyor. Dört mezhebin imamları da bu hükme kaildirler.
Ibni Ömer (R.A.)'dan burada iki keffâret lâzım geleceği; bunlardan birinin zıhâr, diğerinin cima' için sayılacağı rivayet edilmiştir. Bunun zıddına olarak Zührl ile tbni Cübcyr'âen keffâretin sakıt olduğu rivayet olunmuştur. Zira keffâretin zamanı cimâ'dan önceki vakittir; bu ise geçmiştir. Bunlara da : «Edâ zamanının geçmesi; zimmette sabit olan bir şeyi ıskat etmez. Nitekim namaz ve şâir ibâdetler de Öyledir.» diye cevap verilmiştir.
Cimâ'ın mukaddimeleri hususunda ihtilâf vardır. Bazılarına göre bunların hükmü aynen cimâ'ın hükmü gibidir. Ekser-i ulemâ'mn kavli budur. Diğer bazılarına göre cima1 mukaddimeleri cima' hükmünde değildir, Çünkü (mesîs) den murâd, cimâ'dır; onun mukaddimeleri değildir. Bu sözün onlara şümulü ancak mecaz suretiyle olabilir. Burada mecazı kasd etmek de caiz değildir. Zîrâ hakikatle mecazı bir arada kullanmak lâzım gelir ki, bu caiz değildir.
Hanefîîer'le EvsaVden bir rivayete göre gömlek iterinden istifâde etmek caizdir. Buna mübaşeret derler.[744]

1126/932- «Selemetü'bnü[745] Sahr radıyallahü nnh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Ramazan ayı girdi. Ben karıma cima' ederim diye korktum da ona zıhâr yaptım. Bİr de bir gece onun bîr tarafı bana açı-lıver'di. Hemen ona yakınlık ettim.- Bunun üzerine Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem bana :
—  Bir köle âzâd et; dedi. Ben:
Boynumdan başka  hiç bir şeye mâlik değilim; dedim:
— O halde iki ay birbiri ardına oruç tut; buyurdu. Ben :
__   Zâten  başıma ne geldi ise oruçtan gelmedi mi? dedim. Resül-ü Ekrem (S.A.V.) :
—  Bir farak hurmayı altmış fakire yedir; buyurdular.»[746]

Bu hadisi Nesâi  müstesna Dortler'Ie Ahmed rivayet etmiştir. Onu İbnİ Hüzeyme ile İbni Cârûd sahih lemislerdir.
Buharı : Hz. Seleme'nin zıhâr hakkındaki bu hadîsinin sahih olmadığını söylüyor.
Abdülhak bu hindisi Süleyman'la Seleme arasında inkiln" bulunmakla illetiendirmiştir. Çünkü Süleyman Seleme'ye. yetişmemiştir. Bunu Tirmizl, BuharVden nakletmiştîr.
Hadîs-i şerifte bir çok meseleler vardır; ki, bazıları şunlardır:
1— Keffârct hasletlerinin âyette olduğu gibi tertibine delâlet eder. Tcrtib mes'elesi ulemâ arasında ittifakîdir.
2— Gerek âyette, gerekse hadîste    (rakabe) lâfzı mutlaktır. Yani imanla kayıtlanmamıştır. (Rakabe: boyun demektir. Ve cüz'ü zikir küllü kasıd kabilinden mecâz-ı mürsel olup bununla erkek ve kadın köle murâd edilir).                                                  
Katil âyetî'nde ise (rakabe) mümin olmakla kayıdhdır. Bu sebeple u!emâ ibtilâf etmişlerdir. Ebu Hanîfe ile diğer bir takım ulemâ burada (rakabe)'nin imanla takyîd edilemeyeceğine kaildirler; çünkü katil hâdisesindeki sebeble buradaki sebeb bir değildir. Mes'ele usûl-i Fıkıh mes'elesidir.[747]
İmam Mâlik ile Şafiî «kâfir bir kölenin keffârct için kâfi gelmiyeceğine kail olmuşlardır. Onlara göre sebep muhtelif olmakla beraber zıhâr âyetîndeki mutlak (rakabe) katil âyetindeki mukayyede hamlolunur. Onlar «bunu sünnet de tc'yid ediyor» derler.
Şöyle ki : Suâli soran zât Resûlüllah (S.A.V.)'e elindeki cariyeden keffâret olup olrmyacağını sormağa geldiği zaman Peygamber (S.. ..V.) cariyeye :
—  Allah nerededir? diye sormuş. Câriye :
Göktedir; cevabını vermiş. Resûîüllah (S.A.V.) :
—   Ben kİmİm? diye sormuş.  Câriye :
__ San Resûlüllahstn; demiş. Bunun üzerine :
—  Oyıu âzâd eyle; çünkü o müminedir; buyurmuşlardır, Bu iradîsi Buharı ve başkaları tahrîc etmişlerdir.
îşte Pe gamber (S.A.V.)in cariyeye îman sorup keffârelin sıfat ve sebebini sormaması bir sebeple âzâd olunan her rakabede imanın muteber olduğuna delildir, çünkü «ihtimal mevcud iken bir şeyde soruşturmayı terketmek, o sözü umum mertebesine çıkarır» diyorlar.
Lâkin Ebu Davud'un Ha. Ebu Hürcyro (R, A./den rivayet ettiği bir hadîste şöyle buyuruluyor :
«Yâ Resûlüllah, benim mümin bir câriye borcum var; İlâh...» demiştir, îzzüddin-i Zehebî : «Bu hadîs sahihtir» diyor. Çu halde bu hadiste ŞâfÜier'in müddeâlarına delil yoktur. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.)'-in cariyeye imanı sorması, sahibi : «O mü'minedir» dediği içindir.
3— Kusurlu köleden keffâret olup olmıyacağı ihtilaflıdır. Dâvud-U Zahirî (202—270) ile bir cemâate göre olur. Diğer ulemâ «kusurlu köle veya cariyeden keffâret olmaz» derler. Şunlar keffâret için köle azadım kurbana kıyas ederler: zira her ikisine de Allah'a ibadet vardır.
Hanefîler'le Şâfiîler bu mes'elede tafsilâta gitmiş; ve: «bir gözünün görmesi gibi kendisinden beklenen faydayı haleldar etmeyecek kusurları afvedilir; Fakat: îki elinin veya ayağının kesilmesi gibi hiç bir faydası kalmamış veya faydası pek az kalmışsa, ondan keffâret olmaz» demişlerdir.
4— Peygamber (S.A.V.)'in : «o halde birbiri ardına iki ay oruç tut» buyurması orucu ara vermeden birbiri ardınca tutmanın vücûbuna delâlet ediyor. Nitekim âyet de aynı mânâyadır. Oî*»'ç esnasında cima' etmemek de şarttır. Şâyed cima' ederse oruca yenfHen başlar. Kadına gündüz kasten yakınlık ederse bilicmâ' oruca yeniden başlamak îcâbeder. Ebu Hanife ile diğer bazı ulemâ'ya göre kasden cima' mes'elesinde gece ile gündüzün bir farkı yoktur; hüküm her birdir. Hattâ unutarak cima' etmek bile aynı hükümdedir; oruca yeniden başlamayı îcâbeder. Çünkü delil umumîdir.
İmam Ebu Yusuf (113— -182) ile imam Şafii (150—204)'ye. göre ise ireue.lc.vin kasden yapılan cima' ile unutarak yapılan cima1 zarar etmez. Zîrâ nehyin illeti orucu bozmaktır. Halbuki bu iki nev'i ei-mâ'da oruç ;jozmak yoktur.
5— Suâl sahibi «Boynumdan başka hiç bir şeye mâlik değilim» dedikten sonra  Peygamber {S.A.V.pn «O halde OTUÇ tut»  İHiynrması âyel-i kerhru'nin delâlet etliği urfîbin a\nına delâlet ediyor. Y;mİ kendisine kct'fâf- 't İc;'ıİH{|f n evvelâ  küle â/âdı ile mükelleftir. Şâyrd zamanımızda  olduğu tfihi   küle.  câriye yoksa  o zaman  oruca  tfeeer;   ona  da iktidarı yoks i altmış fakiri doyurur.  Hâsılı tertib vâeibfir.
6— Ger k  Kıtr'ân'ın gerekse hadîsin ibareleri aitmiş fakiri doyurmayı tasrih etmektedir. Sanki hu iki ayın her günü iein bir fakir doyurul, uaktır. Acaba bir günde alımıs fakir yerine altmış gün bir fakir du-yursa kifâyv. etmezini? Bu mes'ele de ihtilaflıdır.
İmam Mâlik (93—179) ile Ahmrd b. Ilnnbrî (161—241) İmam Şâfü ve diğer bazılarına göre a'tmı.ş khiyi bir gün doyurmak lûbüd-düı-. Çünkü âyet'in /.âhiri bunu emrediyor. Hanefîier'ie başkalarına göre Iıir fakiri altmış gün doyurmak kâfi geldiği gibi altmış adedini dolduruncaya ';adar bir kaç kişiyi her gün doyurmak da caizdir. Zira doyurulan fakir ertesi gün için yine doyurulmaya müstehaktır.    
hnrtm Ahmrd'ûen bu mes'eledc üç kavil rivayet olunmuştur. Funlarm ikisi HaneFîler'Ic Şâliiier'in kavilleri gibi olup üçüncüsü de şudur: Bir fakkden başkasını bulabiiirse her gün o fakiri doyurmak câİz degüdir. Ondan başkasını bulamıyorsa onu günlüğün doyurmak caiz ol.
7— Her fakire ne kadar yiyecek vcriİeceği ihtilaflıdır. Hanefîler'le diğer bazılarına göre vâcib olan: kuru hurma,mısır ve arpadan bir sâ'; buğdaydan yarım sâ1 vermektir.
'mim Şafii'ye göre ise her fakire verilmesi vâcib olan miktar bir pv.LIdür. Müdd, sâ'ın dörtte biridir. Uz. Şafiî müddâsına bâbı--mzın hadûîindeki: «Bir farak kuru hurmayı altmış fakire yedir» cünlesiyle istidlal ediyor. Bir farak, onbeş veya onaltı sâ' kuru hurma istiâb eden zenbildir, Seleme hadîsinin ekseri rivayetleri böyledir.
Hanefîter'in delili : Hadîsin Abdürrczzak rivayetinde :
«Benî Züreyk'in sadaka memuruna git de söyle. O sadakayı versin; sen de ondan kendin için bir vesak olarak aitmiş fakir doyur.» duyurulmuş elmasıdır. Bir vesak altmış sâ'dır. Farak dahi altı sâ' diye. tefsir edilmiştir. Farak'm bir adı da arak'tır.
Maamâfîh Khv Davud'un bir rıvâ>etine göre arak, otuz sâ'hk bir zenbildir. Ebu Dâvud bu rivayet için: âki hadîsin esah olanı budur» demektedir.
Bıı sıırrllr farak'ıu tefsirinde üe kavil meydana geldiğinden hııam Solü ile bir rivayette İmam Ahmnl b. UanbcVc göre keffâıı.'t acizden dolayı sakıt olamaz. Çünkü Ebu Davud'un Huveyic binti Mâ-lik'ten rivayet ettiği hadiste «Huveyle :
— Kocam  Evs  b.  es-Samit  bana  zıhâr yaph;   ilâh...;  deyince  Resû-lüllah (S.A.V.) kendisine  :
— Bir kÖle  âzâd  etsin;  buyurmuş;   Huveyle:  __  Onu  bulamaz;  demiş.  Resûl-i   Ekrem  (S.A.V.) :
— İki   ay   aralıksız   oruç  tutsun;   buyurmuşlar;  Huveyle: __  O  yaşlı   bir ihtiyardır;   oruca takati yoktur;   mukabelesinde bulunmuş;  Resûl-İ zî-şân (S.A.V.) :
— Altmış fakiri doyursun; buyurmuşlar. Huveyle :
Onun yanında tasadduk edecek bir şey yoktur; demiş. Nihayet:
Ona hır arak ile ben yardım edeceğim; buyurmuşlardır.» Eğor aciz sebebiyle sakıt olsaydı. Resûlüllah (S.A.V.) kendinden ona yardım vermezdi.
İkinci rivayete göre İmam Ahmrd ile bir cemâat aciz sebebiyle keffâretin sakıt olacağına kail olmuşlardır. Bazıları: «acizle Ramazan gününde cima1 sebebiyle vâcib olan keffâret sakıt olur; sair kef-fâretler sakıt olmaz. Çünkü Peygamber (S.A.V.) Ramazan .îününrîe eimâ' eden zâta keffaretinden yemesini ve çoluk çocuğuna yedirmesini emir buyurdular. Halbuki bir kimse kendi keffâretini alamaz. Şu hatde ondan keffâretin sakıt olduğu anlaşılıyor» dediler.
Diğer ulemâ diyorlar ki: «O zâta kendi keffâretini almak, kendisi keffâret vermekten aciz kaldığı ve onun nâmına keffâreti başkası verdiği içindir. Bu caizdir.» Ramazan gününde yapılan cimâ'ın keffâreti hususunda İmam Ahmrd'in mezhebi budur. Sair keffâretler hakkında ondan iki rivayet vardır.
9— Hat tabî diyor ki : «Bu hadîs, mukayyed zıhâr'm mutlak zıhâr gibi olduğuna delâlet ediyor.» Mukayyed zıhâr, karısına muay,-yen bir müddet için zıhâr yaparak o müddet gelmeden kadına cima etmektir. Bu müddet zarfında sözünde durur da yemininden dönmezso mes'ele ihtilaflıdır. İmam Mâlik ile İbni Ebi Leylâ (74—148) ya göre bir adam karısına : «Sen bu geceye kadar bana annemin sırtı gibisin» dese, o kadına yaklaşmasa bile keffâreti lâzım gelir.
Ekser-i ulemâ'ya göre ise yaklaşmadığı taktirde bir şey lâzım, gelmez.
Muvakkat zıhâr hakkında İmam Şafii'nin de iki kavli vardır. Bunlardan birine, göre muvakkat zıhâr, zıhâr değildir.[748]

«Liâim Babı»


Liâp: Hayırdan, uzaklaştırmak, lanet etmek mânâsına gelen bir mastardır. îftiâl babından semâî olarak gelmiştir.
Şerîatte ise: Hususî bir sebcb ve hususî bir sıfatla karı koca arasında cereyan eden lâ'netleşmedîr. Hususî lâ'netleşmcden murâd' bu bâbta görüleceği gibi: yeminlerle te'kîd, Allah'ın gadab ve lâ'neüyle tevsik edilen şehâdetlerdir. ki, bunlar erkek hakkında hadd-i kazîf[749], kadın hakkında hadd-i zina yerini tutarlar.
Liâ'mn şartı : Nikâhın kâim olmasıdır.
Sebebi : Karısını hadd îcabedecek bir sözle suçlandırmaktır.
Rüknü : Ma'ruf lâfızlardır.
Hükmü : Hân yapıldıktan sonra kadının haram olmasıdır. Talâka ehil olan liâna da ehildir.[750]

1127/933- «İbni Ömer radıyallahü anhümâ'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki : Filân, Peygamber (S.A.V.)'e sordu :
—  Yâ  Resûlallah, ne dersin birimiz karısını kötülük yaparken bulsa ne yapmalıdır?   Konuşsa   pek   büyük   bir   şey   hakkında   lâf   etmiş; sussa yine böyle bîr şey hakkında susmuş olur; dedi. Resûlüllah (S.A.V.) ona cevab vermedi. Bundan bir müddet sonra o adam gelerek :
—  Sana sordujum şey gerçekten başıma geldi; dedi. Bunun üzerine Allah Nûr süresindeki âyetleri indirdi, ve    Resûlüllah  (S.A.V.)  onları kendisine okudu; ona va'zeffî, hatırlatmada bulundu. Ona, dünya azabının âhiret azabından ehven oHuğunu da hatırlattı. Adam  :
—  Hayır, seni hak (din) ile gönderen (Allah') a yemin olsun kî, ben onun  hakkında  yalan  söylemedim;  dedi.  Sonra     Peygamber  (S.A.V.) kadını çağırdı.' Ona da aynı şekilde nasihat etti. Kadın :
—  Hayır, seni hak (din) ile gönderen Allah'a yemin ederim ki bu adam gerçekten    yalancıdır; dedi.   Bunun üzerine    Resûlüllah (S.A.V.) erkekten (işe) başladı ve erkek Allah'a dört defa şehâdet getirdi. Sonra (bu işi) kadına tekrarlattı. En sonunda aralarını ayırdı.»[751]

Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir.
Hadîs-i şerifteki «filân» dan murâd : ekseri rivayetlere göre Uvey-mir-i Aclânî'dir.
Nûr süresindeki âyetler şunlardır :
«Kanlarına[752] zini isnadında bulunup da kendilerinden başka şâhîdleri olmayanlardan her birinin şehâdeti : «Billahi ben dosdoğru söyleyenlerdenim.» diye dört defa şehâdet etmektir. Besincide ; Eğer yalancıfar-dansa Allah'ın Jâ'nctinin kendi üzerine olmasını söyîiyecekfir. Kadından da azabı, dört defa : «Bîllâhİ bu adam muhakkak yalancılardandır» diye şehâdet etmesi defeder. Beşincide : Eğer bu adam doğru söyliyen-lerdense  Allah'ın gadâbının   kendi   üzerine  olmasını   soyliyecektir.»
Ekscr-i rivayete göre mezkûr âyetlerin inmesine sebeb. Hilâl b. Ümeyye ile karısının kıssasıdir. Bu kıssa Uveymİr-İ Aclâni kıssasından evvel cereyan etmiş olup tafsilâtı şudur : İbni Abbas (R. A.)'(hm rivayet nlunduĞınıa göre Hilâl b. Ümeyye tarlasından geceleyin gelmiş, lîir de baksn. karısının yanında bir erkek var. Bunu iyice gözleri ile görüp kulakları ile şamatayı duymuş. Fakat sabah oluncaya kadar ona dil uzatmamış. Sabah olunca, Peygamber (S.A.V.}'e giderek hâlini arz-etmiş ve :
—  Yâ   Resûlallah,   ben geceleyin   evime   geldim;   fak.ıt   ailemin   yanında bir adam buldum; olup biteni gözümle gördüm; kulağımla işittim; denıis. ResûlüIIah (S.A.V.) İm haberi pek çirkin bulmuş ve kendisine pek dokunmuş. Derken yukanki âyetler nazil olmuş. Fahr-i Kâinat (S.A.V.)'-«fen vahi hâil geçince Hz, Hilâl'e :
—  Müjde ya Hilâl, hakikaten Allah sana bir ferahlık ve kurtuluş yolu hâlketti; demiş. Hilâl :
—  Ben  zaten   Rabbîmden   bunu bekliyordum;   mukah' iesinde  bulunmuş. Hâdelıû Resûlüllah {S.A.V.)  :
— Kadına haber gönderin; demiş. Göndermişler ve kadın gelmiş. Peygamber (S.A.V.) ayeti ona da okumuş ve kocası ile her ikie nasihatlerde bulunmuş; kendilerine âhİret azâbmm dünya azabından daha siddcfli olduğunu haber vermiş. Hilâl :
—  Vallahi ben onun  hakkında doğruyu söyledim;  demiş. Kadın :
—  Yalan  scyledin;  mtıkabeles'tıde  bulunmuş.    Bunun üzerine  Peygamber (S.A.V. ):
—  Aralarında  Hân  yapın;  buyurmuş.  Arkasından  Hilâl  dört defa :
—  Billahi b(m doğru söyliyenlerdenim; diye şehâdet etmiş; sıra beİneiye gelince kendisine :
—  Allah'dan   kork,   çünkü   dünya   azâbt,   âhiret   azabından  ehvendir; bu  şeh.idet muciblir;   yani  sana  azabı  îcâbeder;   demişler.   HMâ!  :
—  Vallahi Cenâb-ı Hak onun sebebiyle dayak vurdurmadığı gibi âzâb da etmez;  diyerek  besinci defa dahî sehâdelte  bulunmuş;  ve ;
—  Eğer bu  kadına  yaptığım  zina    İsnadında    yalanolardansam Allah'ın lâ'neli üzerime olsun; demîs.
Bundan sonra  kadına  sıra  gelmiş.  Ona:
—  Sen de şehâdet et; demişler. O da  dört  defa   :
—  Billahi bu adam yalancı'ardandır; diye şehâdet elmiş. Beşinciye sıra gelince kendisine :   :
—  Allah'tan  kork,   çünkü dünya   azabı  âhîret  azabından   ehvendir; şüphe yok ki, bu şehâdei sana azabı icâbedecek olan mucibedir;  demişler. O zaman katim bir parça duraklamış;  fakat sonra kendini luparlıyarak ;
—  Vallahi ben kavmimi kepaze etmem;  diyerek beşinci şehâd Uni yapmış ve :
—  Eğer bu adam bana isnâd ettiği mes'elede doğru söylîyenlerdense Allah'ın gazabı benîm üzerime olsun; demiştir.
Bunu müteâkib Resûlüllah (S.A.V.) de onların aralarını ayırmış; ve bu kadının doğuracağı roruihm baba adi ile çağınlmamasını emretmiş; kadına ve çocukuna kimsenin bir isnadda bulunmamasına hüküm buyurmuş. Bunlara kim fiil uzafırsa ona hadd vurulacağını i'lân etmiş. Kan koca boşanma ve öH'ım p;ibi bir sebeple birbirinden ayrılmadıkları için kadına nafaka ve mesken verdirmemiş. Doğacak çocuk hakkında da :
—  Eğer kadın çocuku,   kumral dar çantih,   kanbur, çıkık butlu, ince baldırtı doğurursa çocuk Hilâl'den; yok kül renkli, kıvırcık sanlı, kaim baldırlı, tombul ktclı doğurursa isnadda bulunulan kimsedendir; buyurmuş. Neticede kadın kül renkli kıvırcık saçlı yani müüeheme benzer bir çocuk doğurmuş. Resûlüllah {S.A.V,) :
—  Eğer şu yeminler olmasa idi ben bu kadına yapacağımı bildirdim; buyurmuşlar.
îkrutıc (-- İO5)'nin beyânına göre bu çocuk büyüdükte Mısır'a vali olmuş; fakat baba adı ile çaKirıhnıyıırmııs. Hilâl b. Ümeyye îslâmda ilk liân yapan zâMır.
Hilâl kıssasına âid rivayetleri: Bahan, Muslini, F.bu İM'tvıol, AV-.svü ve diğer zevâi rivayet etmişlerdir.
Babımızın hadisi Uveymîr kıssasına aittir. Bu kıssanın müllehemi de Şerik b. Sehmâ'dır. Kıssanın hulâsası da şudur:
Uveymir b. el-Harsî Aclânî, karısının Şerîk b. Sehmâ ile zina etti-tiğirti Resûlüllah (S.A.V.)'e ihbarda bulunmuş. Karısı hâmile bulunuyormuş. Uveymir çocuğun kendisinden olmadığını iddia etmiş; Peygamber (S.A.V.) de karısı i!e onlara Hân yaptırmış. Sonra kadın Şerike benzer bir çocuk doğurmuş; bunu görenler o güne kadar Uveymİr'i iftira etmekle suçlandırdıklarına pişman olarak kendisini ma'zur görmüşler. Doğan çocuk iki sene yaşamış, az sonra annesi de ölmüş. Bu hâdiseden sonra Şerik, halkın tamamiyle gözünden düşmüş.
» Hilâl ve Uveymir kıssaları hadîs imamlannca iki ayrı vak'a olarak kabul edilirse de Fukâhadan Kemal b. Hümâm (788 — 861) iki vak'amn bir olmasından şüphe etmektedir.
Sadedinde bulunduğumuz Hadîs-i Şerif bir çok mes'elelere şâmildir. Bunlardan bazıları şunlardır:
1— Peygamber (S.A.V.) 'in Uveymir (R.A.) 'a cevap vermemesi ulema arasında ayrıca bir moa'ele teşkil etmiştir Ebu Dâvud (202 — 275) 'un rivayetinde Resûlüllah (S.A.V.)'in mes’eleleri düşündüğü, zikredilmektedir. Hattâbî, bundan muradın sorana lüzumu olmıyan mes'eleler olduğunu söyler.
İmam Şafiî diyor ki: «Vahyin nazil olduğu devirde, hakkında bir hüküm inmemiş bulunan mes'eleleri sormak, müslümanları meşakkate dûçâr eden bir hüküm inmesine sebebolur endişesiyle yasak edilmiştir. Nitekim Teâlâ Hazretleri :
a) «Bir çok şeyleri sormayın.»[753] buyurmaktadır. Sahih bir hadîste dahî :
«İnsanların en ziyâde günahkâr olanı, haram olmayan bir şeyi sorup da onun sorması sebebiyle o şey haram kılınan  kimsedir», fauyurulmaktadır.»
Hattabî (319 — 388) şöyle diyor: «Sual sormayı Allah'ın Kitabında iki şekilde bulduk: Birisi, din babında kendisine ihtiyaç messeden bir şeyi îzâh etmek ve öğretmesini istiyerek sormak; Uincisi de zorluk ve kıl güçlük çıkarmak içindir. Bunlardan birinci ricv'i Kitâbullah mübâh mış; or.u emretmiş ve ona cevap vererek :
b) «Ehl-i ztkre soruverin..»[754]
c) «Senden önceki Kİtâbı okuyanlara bir sorun..»[755] buyurmuş; ve şu âyetlerde de Teâlâ Hazretler! cevap vermiştir.
d) «Sana hilâllerden sual soruyorlar»
«Sana hayızh kadınlardan sual soruyorlar..» Başka bir nev'i e hakkında da:
f) «Sana ruh hakkında sual soruyorlar. Ruh Rabbimin işidir; de.»
g) «Sana kıyametin ne zaman kopacağı hakkında sual soruyorlar. Sen ne bileceksin onu...»
Bu gûnâ suallerin hepsi mekruhtur. Eğer cevabı hakkında sükût edilmişse bu ancak soranı menetmek ve onu azarlamak içindir. Cevab verilmişse o da ceza ve tekdir içindir.
2— Hadîsteki «erkekten başladı» ifâdesinden liâna erkekten başlanacağı anlaşılıyor. Nitekim cumhur-u ulemâ'nın kavli de budur. Delilleri: Resûlüllah (S.A.V.) 'in Hiiâl'e:
«Beyyineyi getir yoksa sırtına hadd vurulacak..» buyurmuş olmasıdır. Krkekten başlaması ondan dayak yemeyi defi irindir. Kadından başlasa henüz sübûl bulmamış bir şeyi dvf etmiş olur.
Ebû Hanlfcyo göre liân'a kadından da başlanabilir. Çünkü âyet-î Kerîme erkekten başlamanın lâzım olduğuna delâlet etmiyor. Âyetteki atıf (vav) İle yapılmıştır. (Vav) ise mücerred cemi yani bir araya to|)lamak içindir. Tertip iktizâ etmez.
3— «Sonra aralarını ayırdı» ibaresi, Hânda karı ile kocanın birbirlerinden ayrılmasının ancak hâkimin ayırmasiyle olacağına delildir. Hanefîler'le diğer bir çok ulemâ'nın mezhebi de budur. Cumhur ise ayrılmanın bizzat Hânla olduğuna kaildirler. Yalnız erkek İiânı yapar da kadın yapmazsa ayrılmanın yine tahakkuk edip otmiyeceği ihtilaflıdır. İmam Şafii'yo göre ayrılma tahakkuk eder. İmam Ahmrd b. HanbrVo göre etmez ayrılma için iki tarafın Hânı şarttır. Mâlikiler'in meşhur kavli-de budur. Zâhİrüer dahî aynı kavle zâhihdirler. Bunlar Sahih-i Müslim'in bir rivayetine göre Hânın ayırma sayılmış olması ile istidlal ederler. Ve derler ki : «Eğer liân yapanların birbirinden ayrılması mutlaka bir hükme muhtaç ise buradaki hüküm en büyük hâkim demek olan Peygamber (S.A.V.) tarafından tenfîz edilmişti". Ha-dîsdeki «aralarını ayırdı» cümlesinin mânâsı ise bu ayırma hükmünü meydana çıkarmak ve şeriatın bu bâbta bu hükmü vermiş olduğunu beyândır. Yoksa karı koca arasındaki ayrıhşma bununla tahakkuk etmez.»
Cumhur nâmına aşağıdaki hadîslerle de istidlal olunuyor: Ebu Dâ-vud, Sehl b. Sa'd dan şu hadîsi tahric etmiştir:
«Sehl: Hân yapanlar hakkında sünnet, araları ayrılmak suretiyle «Jevamadegelmisfir. Sonra ebedîyyen bir araya gelemezler; demiştir.» aynı hadisi az farkla BryhakVdc tahric etmiştir.
«Ali ve İbnî Mes'ud'dan rivayet olunduğuna göre : liân yapanlar arasında sünnet, ebedîyyen bir araya gelmemeleri suretinde devam etmiştir; demişlerdir.»
«Ömer'den rivayet edildğîne göre: liân yapanların araları akılır; bir daha ebediyyen  bîr araya gelmezler.»
Naklî delillerin körü körüne zahirine saplanıp kalmayı Kendilerine âdeta şiar edinen Zâhiriler'in nasıl olup da bu hadislerle Hânda ayrılığın, hâlsimin ayırmasiyle değil.nefs-i Hânla olduğuna isti(ilâl ettiklerine akıl erdirmek güçtür. Bizce kendileri için delil getirdikleri bu hadîslerin hiç biri onlara değil, bilâkis muhaliflerine delildir. Çünkü bu hadîslerin 7âhirieri Hânın ayrılık ifâde ettiğini değil bilâkis onun ayrılık demek < İmadığını, ayrılığın sübût bulması için Hancıları bir ayıran lâzım olduğunu gösteriyor.
4— Liân suretiyle vuku" bulan ayrılığın talâk mı yoksa fesih mi olduğu ihtilaflıdır. İmam Şafii, Ahmcd b. IJanbcl ve diğer bazı zevat onun fesih olduğuna kaildirler. Delilleri Hân'ın müebbed hörrnet icâbetmesidir. Bu cihetten o radâ' yani süt kardeşlik doîayısiyle ayrılmaya benzer. Çünkü radâ'daki ayrılma ebedidir.
Ebu. Hamfr. ile Muhammedi göre liân suretiyle vâki' olan ayrılma bir talâk-ı banidir. Ebû Yusuf'a göre ise ebedî hormettİr.
Hancfîler'in deiîli: Liân'ın ancak zevceye yapılmasıdır. Şu halde o nikâhın nhkâmmdandir; ve talâktır. Fakat fesih öyle değildir. Zîrâ fe-:-ih nikâhın olduğu eibi nikâhdan başkalarının ahkâmından da olabilir. Meselâ kusur sebebiyle satışı bozmak fesihtir.
5— Liândan sonra erkek yalan söylediğini ikrar ile kendini tekzî-İM't.sc karısı İmanı A'z(tm*'A'g'ön> kendisine helâl olur. Hû ki b. cl-Mü-srın/cJ/m mezhebi de budur. Hattâ İbm Müscyyrb: «liân yapan er-Uok kendisini tekzib ederse o kadına tâlib    olanlardan biri  olmuş olur.-? demiştir. İbni Cübcıjr ise: iddet iqindc iken kocasına iade edilir; dıyorJmam 'Şafiî i!e AhmccVc j^öre kadın o adama    ebediyyen haram olur.
6— Hilâl b.  Umeyye hadisinde Hilâlin, karısına    Hz. Peygamber (S.A.V.)  'in huzurunda Şerik b. Schmâ' ile zina isnadında    bulunduğu zikredilmektedir. Hadîsi Kim Dûvtıd ve başkaları rivayet etmişlerdir. Mezkûr hadîs.hakkında Hat tabî şöyle diyor:  «Bu hadisteki fıkıh: Bir adam karısına muayyen bir şahısla zina sucu isnad eder de sonra lâneüeşirlerse. liâmn kendisinden hadd-i  iskât etmesidir. Kendisine zina isnad edilen adam dolayısıyle    zikredilmiş olur, ki buıv.tn hükmü mu'teber değildir. Çünkü  Peygamber {S.A.V.), Hilâl  b-. Umcyye'ye: «Hüccetini getir; yoksa sırtına hadd vurulacak» diüıi.sii.  Kan koca lânctiestiktcn sonra ise  Hilâl'e hadd  vurmamıştır.
Şerikin kendisini affettiği de hiç bir rivayette görülmemiştir. Şu halde anlaşılıyor ki ona lâzım gelen hadd Mânla sakıt olmuştur.» Bahsimizin başında: «Liân erkek" hakkında hadd-İ kazîf yerini tutar.» dememizin: mânâsı budur. Çünkü zina isnadında bulunan kimse, kendinden zararı defetmek için karısının kiminle zina ettiğini söylemek mecburiyetindedir. Yoksa başkasına zarar getirmek niyeti ile kasden isnadda bulunmuş değildir. İmam Şafiî'ye göre hadd ancak karısı ile zina eden adamın ismini söylediği zaman sakıt olur. İsmini söylenıezse kendisine hadd vurulur. İmam A'zam'a göre zina isnad edene hadd lâzımdır. Bunu zina isnad ettiği adam istiyecektir. İmam Mâlik'e göre erkeğe hadd vurulur; kadına ise liân yapılır.[756]

1128/934- (Yine) ondan - radıydlldhü anh - rivayet edildiğine göre Resûlüllah sallallahil aleyhi ve sellem lânetleşenlere :
—  Hesabınız Allah'a aittir; biriniz yalancısınız senin İçin O kadın (' almaya) bir çare yoktur; buyurmuş; Nâm yapan, adam :
—  Ya Resûlallah ya (ona verdiğim) malım ne olacak? demiş. Resûlüllah (S.A.V.):
—  Eğer onun hakkında doğru söyledi isen o mal kadının kendine helâl kıldığın fercine mukabildir. Şayet o-nun hakkında yalan söyledi isen, onu kendisinden almak senin için daha imkânsızdır; buyurmuşlardır.»[757]

Hadis müttefekun aleyh'tir.
«Mahm ne olacak» cümlesinden murâd: kadına verdiği mehirdir. Onu geri alıp alamıyacağını anlamak istemiştir..
Hadîs-i Şerîf, lânetleşen karı kocanın birbirlerinden ayrılacaklarına delildir. Bunlardan birinin yüzde yüz yalan söylediği, onun hesabını Allch'm göreceği, kadına verilen mehirden hiç bir şey geri alınamiya-cağı da bu hadîsin işaret ettiği ahkâmdandır. Çünkü kazfi yapan koca bunda sâdık ise, kadın o mehri o güne kadar kocasını» kendisine helâl kıldığı cima' mukabilinde haketmiştir. Kocası yalan söylemişse kadın yine hak etmiştir. Bu suretle onu kadından geri almak daha da imkânsızdır. Çünkü hakkında yalan söylemekle kocası kadına zulüm etmiştir. Bundan sonra bir de verdiğini geri almağa kalkmak nasıl doğru lbili olabilir.[758]

1129/935- «Enes, radıyallahü anh'öen rivayet olunduğuna göre Peygamber sallallahil aleyhi ve sellem:
— Kadını gözetleyin! Eğer çocuğu ak pak (bîr kusursuz) doğurursa o çocuk kocaşındandır. Şayet onu sürmeli gözlü, kısa boylu doğurursa kendisine isnadda bulunduğu şahıstandır; buyurmuşlardır.»[759]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
Buharı ile Müslim'in diğer bir rivayetinde: «Kadın çirkin vasıflı bir çocuk dünyaya getirdi» deniliyor.
Bu bâbtaki.hadislerde doğan çocuk çeşitli sıfatlarla vasıflanmıştır. Meselâ Nesâî'nin rivayetine göre Peygamber (S.A.V.) kadının rahmindeki ceninin sıfatlarını saydıktan sonra:
«Yâ Rab! Beyân et» demiş; kadın da kocasının itham ettiği adama benzeyen bir çocuk doğurmuştur.    
Hadîs-i Şerîf, hâmile kadına liân yapılabileceğine; doğuruncaya kadar beklemeye lüzum olmadığına delildir. Cumhur-u ulemâ'nın mezhebi de budur,
Hanefîler'den îmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve bir rivayette îmam A'zam Ebu Hanîfe ile ulemâ'dan h\r cemaata ve İmam Ah-med b. Hanbel'e göre hamileye liân yapı'.amaz. Çünkü kadım gebe gibi gösteren hâl bir şişkinlik de olabilir; binâenaleyh mücerred zan üzerine liân yapılamaz.
Bu hadîs Hân esnasında erkek, anne rahmindeki çocuğu «benden değildir» diye nefî etmese bile Hânla o çocuğun bu adamdan olmadığına hüküm edileceğine delâlet eder. Zahirîlerin mezhebi budur. Bazı Mâlikîler'le HanbelîlerV göre hamileye liân ancak erkemin Hân esnasında: -rr:ru.tiuıı benden değildir» demesi ile caiz olur. Onlarca çocuğu henüz rl*»^iîi;ıd.in nefyetmek sahihtir; bu takdirde liân dudumdan sonra yapılır. Delilleri: imam Mâlik'in Nâfi' vasitasiyle İbnİ Ömer (R.A.) 'den tahric ettiği bir hadîstir. Mezkûr hadise göre Peygamber (S.A.V.) bir adamla hamile olan karısı arasında liân yapmış; doğacak çocuku nef-\. firn'k karı kocanın arasını ay ı'mıs ve çocuğu annesine ilhak etmislir.
F.hıı Hrntıfc'yo göre henüz doğmamış çocuğu nefyetmek ve onun için liân yapmak sahih değildir; binâenaleyh hamile iken liân yapılsa da sonra doğursa çocuk kocasmmdır; hiç bir şekikyc nefî edilemez. Çünkü liân ancak karı koca arasında cereyan eder. Bu çocuk liân esnafında yani nikâh meveud iken anne karnında idi.
f ]a:lisimiz kıyafel ilmiyle amelin caiz olacağına d.ı işaret ediyorsa da Peygamber (S.A.V.) bununla gen k nefî gerekse ishal cihetinde n hüküm veriirrıiyeeefîini; «Eğer şu yeminler olmasaydı ben bu kadına yapacağımı  bilirdim» hâdîsiyle beyân buyurmuştur.[760]

1130/936- «İbni Abbas radnjaîlahü anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlüllah sallalkthîi aleyhi ve selle m bir adama, beşinci şeha-deti yaparken elini Hancının ağzına koymasını emretmiş; ve :
— Çünkü bu şehâdet mucibedir; buyurmuşlardır.»[761]

Bu hadîsi Ebu Dâvud ile Nesaî rivayet etmişlerdir. Ricali sikadırlar.
Hâdîs-i Şerif, liân esnasında yalan yere yemin eder endişesiyle yemini yasak etme hususunda mübalâğa göstermenin hâkime meşru' olduğuna delildir. Zîrâ Peygamber (S.A.V.) evvelâ sözle va'zu nasihatte bulunarak men'etmiş; sonra da burada görüldüğü veeihle fi'Ien yasak etmiştir. Kadının ağzına eî koymayı ise kimseye emretmediği anlaşılıyor. Yalnız Râfiî (— 627)'nin ifâdesi buna dâir bir îhâmda bulunmaktadır.
«Çünkü bu şehâdet mucibedir» cümlesinden murâd: Çünkü bu şehâdet karı kocanın ayrılmasını yâhud yalan söyliyenin «;âb görmesini îcâbeder; demektir. Bu cümle iîe hadîs, beşinci lâ'netin vâ-cib olduğuna delâlet etmektedir.
Yemin ettirmenin keyfiyetine gelince: Bu hususta Hâkim ve Bnf7ıak':\bn\ Abbas (R.A.) "dan Hilâl b. Ümeyye'ye yemin verdirme hususunda Resulüliah (S.A.V.) "in ona :
«Kendinden başka ilâh olmayan Allah'a yemin ederim ki ben doğrucuyum, diye yemin et» dediğini, bunu dürt defa tekrarladığını rivayet etmişlerdir. Bu hadis uzundur. Hâkim onun iğin: «Buharı nin şartı üzere sahihtir» demiştir.[762]

1131/937- «Sohl  b. Sa'd radnjaîlahü anh'den liân yapan karı kocanın  kıssası  hakkında  rivayet olunmuştur.   Demiştir ki:
—  Karı koca lânetleşmeyi  bitirince, kocası :
—  Bu kadını nikâhımda tutsam, onun hakkında yalan söylemiş olurum ya Resûlüllah; dedi. Müteakiben kadım Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem kendisine emretmeden üç defa boşadı.»[763]

Bu hadis müttefekun aleyh'tir.
Hadîs-i Şerif hakkında yukarıda söz geçmiştir. Bu hadîs hususunda Sahihe-ıpı'de şu ma'lûmât verilmiştir: Uveymir-i Aclânî, Âsim b.  Adiyy'e :
—  Ne dersin?    Bir adam  karısının yanında bîr erkek bulursa  onu Öldürürde sîz de öldüreni mi Öldürürsünüz yoksa ne yapar? Şunu benim İçin Resûlüllah  (S.A.V.)'e soruver; demiş.    Oda sormuş:     Resülülîah (S.A.V.) bu sualleri hoş karşılamamış: ayıplamış. Hattâ Resûlüllah (S. A. V.) 'den işittikleri Âsım'ın gücüne bile gii/niş. Sonra mes'cleyi Peygamber (S.A.V.)e Uveymir'in kendisi sormuş. Resûlüllah (S.A.V.) :
—  Seninle zevcen hakkında (âyet) indi. Haydi git onu getir; demiş. Ve neticede lâ'netlejilişler.Lânetleşmeyi    bitirdikten sonra Uveymir:
Bu kadını nikâhımda tutsam, ben onun hakkında yalan söyledim;...; demiş.
Zührî : «B'iı vak'a lânetleşmelere yol olmuştur» diyor. Sehl (R.A.) mezkûr kadının hâmile olduğunu ve sonraları doğurduğu çocuğun anesinin adı ile çağırıldığını söylüyor.
Ulemâ Hân âyetlerinin Hilâl b. Ümeyye ile karısı hakkında mı yoksa Uveymîr hakkında veya hor ikisi hakkında birden mi nazil olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Nevevî her ikisi hakkında indirildiğine taraftar olmuştur.[764]

1132/938- «İbni Abbas radıyallahü anhümâ'dan rivayet olunduğuna UÖre Peygamber saîlallahü aleyhi ve sellem'e bir adam gelerek:
—  Karım hiç  bir yoklayanın elini  reddetmiyor;  demiş.  Resûlüllah (S.A.V.):
—  Onu  uzaklaştır; buyurmuş. Adam:
—  Nefsimin onu takİbedoceğinlen korkarım; demiş. Resûlüllah (S. A.V.):
— O halde ondan istifade et; buyurmuştur.»
Bu hadîsi Ebu : âvud ile Tlrmİzt ve Bezzar rivayet    etmişlerdir. Hâvileri sikadır.
Nesai onu (yine) Ibnî Abbas (R.A.) 'dan gelen başka bir yoldan şu lâfızlarla tahrîc etmiştir: «Resûlüllar (S.A.V.):
—  Onu boşa; demiş. Adam :
—  Onun ayrılığına sabredemem;  mukabelesinde  bulunmuş. Peygamber (S.A.V.):
— O halde onu nikâhında tut; buyurmuşlardır.»[765]

İmam Ncvcvî (631 — 676) bu hadîse alelıtlak «sahih» diyiver-miştir. Halbuki İbni'l-Ccvzı (508 — 597) İmam Ahmcd'in: «Bmbâb-ta Peygamber (S.A.V.) 'den hiç bir şey sabit olmuyor: Bu hadîsin aslı yoktur» dediğini rivayet etmiştir. tbni'l-Ccvzi, imam Ahmcd'in bu sözünü ele alarak hadîsi mevz saymıştır. Halbuki kendisi hadîsi sa-hîh isnadla rivayet etmiştir.
Ulemâ: «Karım hiç bir yoklayanın elini reddetmiyor» ifâdesinin tefsirinde ikiye ayrılmışlardır:
1— Sözün   mâ'nası: Kadın kendisi ile zina etmek isteyen kimseyi geri çevirmez; demektir. Ncsaî, Hattabî, İbnü\-Arabi ve diğer bazı ulemâ'nın kavli budur.
2— Bunun inanası: Kadm.kocasımn malını har vurup harman savuruyor; hiç bir isteyeni boş çevirmiyor; demektir. îmmn Ahmrd b. Hanbrl ile Esm'iî'mn kavli budur. İmam Ahmrd:  «Kadın fahişelik edip dururken Peygamber (S.A.V.) onu nikâhında tutmasını kocasına emredecek değildir.» demiştir. Esmaî; bu kavli İslâm ulemâsından nakletmiştir. Hattâ İbni'l-Cevzî birinci kavle zâhîb    olanlara redd-ü inkârda bulunmuştur.
Bazıları bu iki kavlin ikisini de beğenmiyerek: «Mânâ, bu kadının ahlaken basit olduğunu, yabancılardan pek kaçmadığını anlatmaktır. Yoksa kadın fahişe değildir; erkek ve kadınlardan namuslu olduğu halde böyleleri pek çoktur» demişlerdir.[766]

1133/939- «Ebu Hüreyre radıyaüahü anh'den rivayet edildiğine göre kendisi Resûlüllah saîlallahü aleyhi ve scllcm\, lânetleşenler âyell indiği zaman:
— Her hangi bir kadın bir kavmin yânına onlardan olmayan birini koyarsa, o kadının Allah indinde hiç bir i'tibârı   yoktur.   Allah   onu cennetine   de   koymıyacaktır. Hangi adam çocuğunu - yüzüne bakıp dururken - inkâr ederse Allah ondan rahmetini gizler hem onu gelmişlere geçmişlere karşı rezîl eder; derken işîtmiştir.»[767]

Bu hadîsi Ebu Dâvud, Nesaî ve İbnİ Nlâce tahric etmiştir. İbni Hib-ban onu sahîhlcmiştir.
«Yüzüne bakıp dururken» cümlesinden murâd onun kendi çocuğu olduğunu bilmesidir.»
Bu hadîsi yalnız Abdullah b. Yunun rivayet etmiştir. Abdullah bundan başka hadîs rivayet etmemiştir. Hadîsi, Abdullah'ın yalnız başına rivayet ettiğini i'tirâf etmekle beraber Dara Kutnİ dahî rivayet etmiştir. Bu bâbta Bczzar'm İbni Ömer (R.A.) 'den tahrîc ettiği bir hadîs daha varsa da onun da senedinde İbrahim b. Yrzld vardır; bu zât zaîftir. İmam Ahmcd, Mücahid tarîki ile bu hadisin bir benzerini tahrîc etmiştir. Fakat o hadîsi dahî yalnız Vrki' rivayet etmiştir.[768]

1133 - a/940- «Ömer radıyallahü anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki :
—  Eğer bir kimse bir çocuğu göz kırpıncaya kadar ikrar ederse bir daha kendisine onu nefî hakkı yoktur.»[769]

Bu hadîsi Beyhakî tahrîc etmiştir. Hadîs hasen olup mevkuftur.
Hadis-i Şerif, çocuğu bir defa ikrar ettikten sonra artık nefî etmenin sahih olmayacağına delildir ki, bu cihet ittifâkîdir. Fakat onu öğrendikten sonra nefî etmiyerek susmanın hükmü ihtilaflıdır. Bazılarına göre, nefî etmeye hakkı olduğunu bilmeden bile sussa çocuk kendisinindir. Çünkü bu hak susmakla bâtıl olur. Diğer bazılarına göre nefye hakkı olduğunu Öğrenirse o zaman nefî edebilir. Zîrâ bilmeden muhayyerlik sabit olmaz. Öğrendiği dakikada susarsa çocuk kendisin-dir. Bundan sonra artık nefye imkân yoktur. İmam Şafiî ile bazılarına göre öğrendiğinin hemen akabinde nefî eder; gecikirse edemez. Buradaki acele örf-ü âdete göredir. Meselâ elbisesini giymek örfen gecikme sayılmaz.[770]

1133- b/941- «Ebu Hüreyre radıyallahü anh'den rivayet olunduğuna göre bir adam :
—  Yâ ResulaNah gerçekten karım siyah bir çocuk doğurdu. (Ne buyurursunuz?)  demiş.  Resûlâllah (S.A.V.):
—  Senin develerin varmı? buyurmuşlar:
—   Evet; derriş :
—  Bunların renkleri nasıldır? demiş. Adam :
__  Kırmızıdır; cevabını vermiş. Peygamber  (S.A.V.):
—  İçlerinde yağız olanları var mı? demiş:
__   Evet;  cevabını  almış:
—  Peki bu nereden? demiş. Adam:
—   İhtimal  onu  bir damar çek lîştir;   demiş.  Resûlüllah  (S.A.V.)r
— Şu halde ihtimal senin bu çocuğunu da damar çekmiştir; buyurmuşlardır.»[771]

Bu hadîs müftefekun aleyh'tir. Müs'im'in bir rivayetinde: «O adam çocuğu nefye çalışıyormuş» ibaresi vardır. Sonunda: «Kendisine ondan istifâde İçin ruhsat vermedi» demiştir.
Hadîsimizdeki adamın ismi Damdan b. Katâde'dir.
Hattabî diyor ki: .«Bu. adamın sözü şüpheye tâ'rizdir. Galiba çocuğu nefi' etmek istemiş; fakat Peygamber (S.A.V.) çocuğun, nikâha ârd olduğuna hükmetmiş; benzemezliği ve rengi hüküm için delîl saymamış, buna tohumu bir olduğu halde develerde zuhur eden çeşitli renklerden misal almıştır. Bunda kıyası isbat ve birbirine benzeyen iki şeyin aynı hükümde olacaklarını beyân vardır.» Hattabî sözüne devamla şunları da söylüyor: «Hadîste, kinayeli sözlerle h;ifld lâzım gelmediğine kazfitı ancak sarih sözlerle vâcib olacağına delil vardır.»
El-Mühelleb de şunları söylemiştir: «Tâ'riz sual içinse hadd îcabetmez. Hadd ancak yüz yüze gelerek birbirine şetim etmek su-rotiylo yapılan tâ'rizden dolayı lâzım gelir.»
Kurtubî, esmerlikle karalık gibi birbirine yakn renklerden dolayı çocuğu nefyetmenin caiz olmadığında hilaf bulunmadığı gibi cimâ'ı ikrar etmiş de istibra[772] müddeti geçmemişse beyazlıkla siyahlıktan dolayı da nefyin caiz olmıyacağını söyler. Fakat bu îzâhât onun kendi mezhebine göre olsa gerektir. Zîrâ mes'ele ihtilaflıdır. Şâfiîler'e göre zina karinesi yoksa nefî caiz değildir.
Kadını zina ile itham ettiği erkeğin renginde bir çocuk doğurmakla ithamda bulunmak çocuğu nefî için kâfidir.
Hanbelîler'e göre karine varsa çocuğu nefî mutlak surette caizdir. Hilaf karine bulunmadığı zamandadır.[773]

«(İddet Ve Yas Tutma Babı)»


Iddeî: lügatte saymak demektir. Bazen sayılan şeye de iddet denilir.
Şerîatte : Cima' ile veya onun yerini tutan halvetle yâhud ölümle tc'kîd ecilmis bulunan nikâh elden gittikten sonra kadına lâzım gelen bekleme müddetidir.
İdde: Hanefîler'e göre. esas i'tihâriylc üç nev'idir: Hayızlarla, aylarla  ve  doğurmakla geçen iddotlcr.  Bunların  her  biri  Kitapla  sabittir.
[774] Boşenan kadınlar bizzat kendileri üç kur' müddeti beklesinler.»
âyet-İ kerîmesi hayızlarla beklenen iddetin delili olduğu gib'i:
«[775] Sizlerden vefat edip de geride bîr takım zevceler bırakanların zevceleri) bizzat dört ay on gün beklerler» âyeti aylarla 1;eklemenin:
«[776] Hamil sâhiblerinin iddeti ise doğurmalarıdır.» âyet-i kcimesi de doğurmakla iddet beklemenin delilidir, iddetin esas i'tibâriyle ncvı'leri üç olduğu gibi mezkûr nev'iler de üç şeyden biri ile vâcib olurlar. Talâk, vefat ve cima'.
İddet bekliyccek kadınlar: ya hayız görürler ya görmezler. Keza, ya hürdürler yâhûd câriye olurlar. Bu cihetler de nazar-ı i'tibare alınınca ortaya sekiz nev'i iddet çıkar. Şimdi bunları da sırahyahm:
1— Hayzını gören bir hür kadın bo.şanırsa üç- hayız müddeti bekler.
2— Hayzını görmeyen hür kadın boşanırsa üç ay müddet bekler.
3— Hayzını gören bir câriye boşanırsa iki hayız müddet bekler.
4— Hayzını görmiyen bir câriye boşanırsa bir buçuk ay müddet bekler.
5— Hür bir kadının kocası ölürse dört ay on gün bekler.
6— Cariyenin kocası ölürse iki ay beş gün bekler.
7— Hâmile kadınların iddeti doğrmakla biter.
8— Talâk-ı fârrda kadın iki müddetin uzun olanını bekleyecektir. fhdâd: Lügatte men'etmek demektir. Hıdâd dahî aynı mânâya kullanılır.
Şer'an: Kocası ölen veya talâk-ı bâinle boşanan kadınların iddetleri içinde zineti, kokulanmayı, sürme ve kına gibi şeyleri, terk etmeleridir.[777]

1135/942- «Misver b. Mahrame radıyaîlahü anh'den rivayet olunduğuna göre Eşlem kabilesinden Sübey'a kocasının vefatından bir kaç gece sonra nîfas görmüş ve Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'e gelerek kocaya varmak için ondan izin istemiş. Resûlüilah (S.A.V.) kendisine izin vermiş; o da evlenmiştir.»[778]

Bu hadîsi Buharı rivayet etmiştir. Aslı Sahiheyn'dcdir. Bir rivayette lâfzı şöyledir: Sübey.a kocasının vefatından kırk gece sonra doğurmuştur.»
Müslim'in bir rivayetinde «Zilhrî dedi ki: bu kadının kan görürken evlenmesinde bir beis görmüyorum. Şu kadar var ki temizleninceye kadar kocası ona yaklaşmaz.» denilmiştir.
«Sübey'a (lî.Anhâ) gebe İken kocası Sa'd b. Havle Haccefü'l-Ve-da'ın sonunda Mekke'de vefat etti. Bunun üzerine onu 3enî Abdîddar kabilesinden Ebu's-Senâbil İsminde bir zâf istedi. Hz. Sübey'a ona varmadı. On güne yakm bir zaman bekledikten sonra nîfasını gördü. Bilâhare Peygamber (S.A.V.) 'e geldi O da:
— Nikahlan; dedi.»
Hadîs-İ Şerif, kocası ölen hamilenin iddetinin doğurmakla biteceğine delildir. Mes'clcde hilaf vardır. Cumhur Sahabe ile dört mezheb imamlarının kavli budur. Bunlar:
«[779] Hâmile kadınların îddeti doğurmalarıdır» âyetinin umumile de istidlal ederler. Derler ki: «Bu âyetin üst tarafı her ne kadar boşanan kadınlar hakkında ise de bu onun umumunu tahsis etmez. Âyetin umu- munun olduğu gibi kaldığına Abdullah b. Ahmed'in «cl-Müsncd» de Übey b. KâVdan rivayet ettiği şu hadîs dahî delildir:
«— Yâ -Resûlallah,(Hamilelerin iddetî  doğumlarıdır) âyetinden murâd üç f&'âkla  boşananmidir;  yoksa  kocası ölenmîdir? dedim:
—  Hem üç talâkla  boşanan  hem de kocası  Ölendir; buyurdular.r Aynı hadîsi İbni Ccrir, îhni Ebi Hâlim (247 — 327) Dâre Kutnl (306 — 385) ve diğer bazı zevat Hz. Übey'dcn başka tarikle fahrîc etmişlerdir. Bu rivayete nazaran Übeyy (E. A.) şöyle demiştir: «Bu âyet indikten sonra :
—  Yâ   Hesûlallah,  bu  âyet müşterekmîdir;     mübhem  mî? dedim. Resûtüllah (S.A.V.):
—   Hangi âyet? d'ye sordu:
—  (Hamilelerin  iddetİ  doğurmalarıdır) âyeti,  hem boşananın  hem kocası Ölenin iddeti mî? dedim:
—  Ev,St; buyurdular.»
ibni Mos'ud (E.A.) 'dan buna kail olduğunu gösteren bir çok ri 'â yotlor vardır. İbni Mcrdövcyh'in rivayetine göre Hz. İbni Mesrud(R.A.)' «Kısa Nisa Sûresi (Sûre-i Talâk) her nev'i iddeti neshetmiştir.(Hamilelerin iddeti doğurmalarıdır) âyeti her boşanan ve kocası ölenin id-detidir. demiştir. îbni Mcrdcvcyh, Ebu Said-İ Hudrî'nin: «Kısa Nisa sûresi (Sure-i Talâk) Bakara Süresindeki âyetten yedi sene sonra İndi» dediğini rivayet ediyor.
Şn/iıryn, Ebu Davud, Tirmizl, Nçsaî, îbni Mâcc, îhni Ccrtr Ib~ ni'l-Münzir ve îbni Mrrdcvryh, Ebu Selemete'bni Abdirrahman'dan şu hadisi tahrîc etmişlerdir; «Demiştir kî: Ben İbnî Abbaş ve Ebu Hüreyre radıyallahü anhüm beraber İdik.Derken bir adam geldi; ve İbnİ Abbas'a :
—  Kocasının ölür-ünden kırk gün sonra doğuran bir kadın hakkında bana fetva' ver; bu kadın helâlmidır? dedi.  İbni Abbas:
İkİ iddetin sonuncusunu bekler; dedi.  Ben:
—  (Hamilelerin iddeti doğrmalarıdır.) dedim, ibni Abbas:
— O talâktadır» dedi. Ebu Seleme :
—  Ya bir kadının gebeliği bir sene sürerese ne buyurursun? dedi. İbni Abbas yine:
—  İki iddetin sonrakisini; diye cevap verdi. Ebu Hüreyre:  Ben kardeşim oğlu ile yani Ebu Seleme ile beraberim; dedi. Bunun üzerine İbini Abbas köîesî Küreyb'i Ümmü Seleme (R.A.) 'ye göndererek, bu bâbta sünnet cereyan edip etmediğini sordu. Ümmü Seleme (R.A.):
—  Sübey'atüT-Esiemiyye'nîn kocası Sübey'a hâmile iken Öldürüldü. Sübey'a onun vefatından  kırk gün  sonra  doğurdu.  Müteakiben  kocaya istendi ve Resûlüllah (S.A.V.) onu evlendirdi; dedi.»
Bu hadîsi Abd. b. Humeyd dahî Ebu Seleme'den tahrîc etmiştir. Onda mes'elenin Hz. Âİşe (R.Anlıâ) 'ya sorulduğu, onun da yukarıdaki cevabı verdiği, yalnız kırk gün yerine onun: «kocasının vefatından bir kaç gün sonra» dediği zikrediliyor.
Bu bâbta rivayetler çoktur; ve umumiyetle âyetin umumu üzere kaldığını gösterirler. Yine bu rivayetler, Bakara âyeti'nin bu âeytle neshedildiğini gösterirler.
Hz. Ömer, Ali ve İbnİ Mes'ud (R. Anhüm)'un mezhebleri de budur. Hattâ Ömer (R.A.):
—  Boşanan  kadın, kocası  henüz karyolasının  üzerİndeiken doğursa iddeti biter ve kendisine evlenmek  helâl olur» demişti.r.  Bakara âyeü'nden murâd:                                                                        
«[780] Sizlerden vefat ederek zevcelerini bırakanların zevct..-ri b\z-ıâ\ dört ay on gün iddet beklerler» âyct-i kerîmesidir. Onu neshcden âycL ise
«[781] Hamilelerin İddetİ doğurmalarıdır.» âyetidir. Bu iki âyetin birincisi Bakara surcsi'ndc, ikincisi Sûre-İ Talâk'tadır. Yani biri diğerinden bir vecihle daha umumî bir vecİhle de daha hususîdir.
(Istitrad: Mantık ilminde beyân olunduğuna göre iki şey birbirine nisbet olunduğu zaman aralarında dâima dört nisbetten biri bulunur. Dört nisbet: (hususî ta'biri ile niseb-i erbaa) tebayün, tesâvî, umum ve husus mutlak, umum ve hususu min vecihtir. Meselâ: Akla kara arasında dört nisbetten mübayenet yani zıddiyet vardır. İnsanla beşer arasında müsâvaat vardır. İnsanla Peygamber arasında umum ve hususu mutlak bulunmaktadır. Çünkü her Peygamber insandır; fakat her insan Peygamber değildir. Sarı ile çiçek arasında da umum ve husus min vecih vardır, Zîrâ bazı saırılar çiçek ve bazı çiçekler sarı olabilir:' Fakat hor sarı, çiçek olmadığı gibi her çiçekte sarı değildir).
Şimdi İki âyetin umum ve husus taraflarını görelim: Birinci âyet mucclrinco dört ay on gün iddet bekleyecek kadınlar, doğurmakla iddet bekleyeceklere bakarak bir cihetle eamdır; çünkü mutlaktır. İkinci âyet ir,o yalnız hâmile kadınlara mahsustur. Bir cihetten de ehastır; yani yalnız kocası ölenlere mahsustur.
İkinci âyet de öyledir. Onda mevzu-u bahis olan kadınlar bir cihetle birinci âycttckilcrdcn camdır. Zîrâ hâmile kadın mutlaktır; kocası ölene de boşanana da şâmildir.
Halbuki birinci âyette yalnız kocaları ölen kadınlar zikredilmiştir. Bir cihetle de ehastır. Çünkü bu âeytte yalnız hamilelerin iddeti beyân edildiği halde birinci âyette hâmile olsun olmasın bütün kocası ölmüş kadınların iddeti zikredilmiştir.
Şu halde bu iki âyet arasında sûreten bir münâfât hâsıl olmuş oluyor. îstr bu münâfaatı gidermek için: İkinci âyet birinci âyetin hamileler hakkındaki hükmünü neshetmiştir. Artık hamileler dört ay on gün beklemiycceklerdir. Bunların iddeti doğurmakla biter. Fakat hâmile olmayanlar hakkında âyetin umumiyeti yine bakidir.
Bazıları yukardaki iki âyetle de amel etmiş olmak için: İki iddetin sonuncusunu  beklemek îcabeder;   derler. Bunlara göre  kocası öldüğü zaman k;ıdm henüz doıırm;ımıssn onun id«Vi doğurmak!;! bilecek: doğurmuş .bulunuyorsa vefat iddı-li olan dört, ay on günü hektiyoevktir. Onlar mes'uliyeUen ancak yakînk? çıkılır: âyetlerin yalnız binle amel etmek yakın ifâde etmez; diyorlar. Ancak kendilerine: «Sübey'a hadisinin hüküm hususunda nass olduğu hatırlatılmak suretiyle cevap verilmiştir. Bu hadîsi tc'yîd eden hadis ve eserler çoktur.[782]

1136/943- «Âişe radıyallahü anhâ'âan rivayet olunmuştur. Demiştir ki:  Berîreye üç hayız iddet beklemesi emrolundu».[783]

Bu hadîsi İbni Mâcc rivayet etmiştir. Râvîleri sikadırlar. Lâkin hadîs ma'lûldür.
Bunu te'yid eden başka hadisler de vardır. Hadîs- Şerif cariyenin, iddetini hurreninkinden az kabul edcnlcrce iddetin kadına göre i'tibâr edileceğine delildir. Erkeğe bakamayacaktır. Çünkü Berîre'nin kocası esah kavle göre köle idi. Berîre âzâd olunmuştu.[784]

1137/944- «Şa'bî'den[785] o da Fâtıme binti Kays radıyallahü anhâ-dan o da Peygamber sallallahü aleyhi ve scllcm'den işitmiş olarak rivayet edildiğine göre üç defa boşanan kadın hakkında Peygamber (S. A.V.) :
— Ona mesken ve nafaka yoktur; buyurmuşlardır.»[786]

Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir.
Hadîs-i .Şrr'f, üç defa boşanan bir kadına nafaka ve mesken veril-"miyeceğine delildir. Lâkin nu's'ele ihtilaflıdır. İbni Abbas, Hamın-ı Batiri, Aid' Şairi ve bir rivayete göre İmam Ahmcd b. Hahbrl, Dd-vııd-ıı Zahirî ile tâbî'leri ve bütün hadîs imamları bu hadîsle istidlal ederek üç defa boşanan kadına nafaka ve mesken verilmiyeccğine kaail olmuşlardır.
Hz. Ömer b. Hattab, Ömer b. Abdülaztz, Iraklılar, Haneîîler, bîr rivayette İmam Sevr'i ve diğer bir çok ulemâ ise ona nafaka ve mesken vermenin kocasına vâcib olduğuna zâhib olmuşlardır. Delilleri:
[787] Onlara  doğuruncaya  kadar nafaka  verin» âyeti ile:
«[788] Onları kendi oturduğunuz yerde İskân edin», âyet-i kerîmesidir. Onlar Fâtrma hadîsİ'ni kabul etmezler.
İmam Mâlik, Şafiî, Hz. Âişe ve fukahâ-i seb'a: «Üç defa boşanan kadına yalnız nafaka vardiı, mesken verilmez» derler. Bunlar:
«[789] Boşanan kadınlara meta' vardır.» âyctiyle istidlal ederler. Meskene gelince: o vâcib değildir; çünkü «oturduğunuz yerde iskân edin» buyurulması kocalarının olduğu yerde bulunmalarını icübeder. Bu da bittabi ihtilât iktiza eyler. İhtilât ise yalnız talâk-ı ric'îdc olur; diyorlar.
Bunlar Fâtıme binti Kays hadîsine çok ta'nedildiğini, bu ta'nlar muvacehesinde onunla istidlale imkân kalmadığını ileri sürerler. Fâtıme (R.Anhâ) hadîsine dört türlü ta'n yapılmıştır:
1— Bunun râvîsi kadındır. Hadîsi takviye edecek iki sâhidi yoktur.
2— Bu rivayet Kur'ân'ın zahirine muhaliftir.
3— Onun evinden çıkması mesken hakkı olmadığı için değil: Koca sının ailesi efradına dili ile eziyyet verdiği içindir.
4— Fâtıme (R.Anhâ) 'nın rivayeti Hz. Ömer (R.A.)  'in rivayeti ile muâraza halindedir.
Fakat bu la'nlara cevab verilmiş ve denilmiştir ki: «Râvînin kadın olması zarar etmez; nice sünnetler kadınların rivayeti ile sabit olmuştur; nitekim Siyer kitapları ile Sahâbe-i Kirâm'ın hayatlarını okuyanların ma'lûmudur.»
Hz. Ömsr (R.A.) 'in: «Biz Rabbimizîn kitabını ve Peygamberimizin sünnetini, bellediğini veya unuttuğunu bilmediğimiz bir kadının sözü ile bırakamayız.» demesi Fâtıme'nin belleyip bellemediğinde şüphe ettiği içindir. Yoksa kendisi Hz. Âişe ve Hafsa (R.Anhâ) 'dan müteaddit hadîsler rivayet etmiştir.
Kur'an'a muhalif olması:
«[790] Onları evlerinden çıkarmayın» âyet-i kerîmesine aykırı düştüğü içindir. Fakat bazıları: «Bu hadîsle âyetin aralarını bulmak mümkündür. Bu hadîs âmmın bazı fertlerini tahsis etmiştir» diyorlar.
Fâtıme hadîsinin Hz. Ömer hadîsi ile muârazasma gelince Hz. Ömer (R.A.) 'in yaptığı ziyâdeliği yani Allah'ımızın kitabını ve Peygambe-mizin sünnetini» ibaresini İmam Ahmcd b. Hanbcl inkâr etmiş ve yemin ederek: «Hanj kitabullah'da üç defa boşanan kadına nafaka ve mesken vermenin vâcib olduğu nerede?» diyerek mezkûr ziyâdenin Hz. Ömer'den sahih rivayetle gelmediğini söylemiştir. Bunu Dare Kutnî nakleder.
Hz. Ömer (R.A.)'m: «Peygamber (S.A.V.)'i:
— Üç defa boşanan kadına mesken ye nafaka vardır;
derken işittim.» hadîsini ise İbrahim Nchaî, Hz. Ömer'den rivayet etmiştir. Halbuki İbrahim, hadîsi Hz. Ömer'den işitmemiştir; çünkü kendisi Hz. Ömer'in vefatından bir kaç sene sonra doğmuştur.
Bazıları: Hz. Fâtıme'nin evinden çıkması kocasının ailesine eziyyet vermesinden ileri gelmiştir; iddiası yabancı bir sözdür; hadîsle alâkası yoktur. O, nafakaya müstehâk olsa Peygamber {S.A.V.) onun nafakasını verdirir; dilini tutmaması buna mâni' olmazdı» diyorlar.
Görülüyor ki bu hadîs etrafında münakaşa uzundur. İbni'l-Kayyim «cl-Hcdyü'n Ncbcviy» adlı eserinde onu daha da uzatmış ve bu hadisle amelin eâiz olduğunu isbâta çalışmıştır.[791]

1138/945- «Ümmü Aîıyye radıyallahü anhâ'dan rivayet olduğuna göre Resûlüllah saîlallahü aleyhi ve scttcm:
— Bir kadın kocasına tuttuğu dört ay on gün (yas) müstesna hic bir meyyit için üç günden fazla yas tutamaz. Astb müstesna hiç bir boyalı elbise giyemez. Sürme çekinemez; koku dahî sürünemez; ancak temizlendiği za-rnan kust ve ezfârdan bir parça müstesna; buyurmuşlardır.»[792]

Hadîs müttefekum aleyh'tir. Buradaki lâfız Müslim'indir Ebu Dâvud ile Nesaî'do «Kinalanamaz» ziyâdesi (aynca) Nesaî'de «tarana-maZ) ziyâdesi vardır.
Asb: Eir ncv'i Yemen kumaşıdır. Bunun ipliği bir araya toplanarak bağlanır; sonra boyanır ve yayılır. Bu suretle bağlanan yerlere boya işlemediğinden kumaş alacalı kalır.
Kust : Bir ncv'i güzel buhur veya öd ağacıdır, Ezfâr da onun başka bir ncv'İdir. Hayizdan yıkandıktan sonra pis kokuyu gidermek için kanın eserini bunlarla gidermek bazı yerlerde âdettir.
Bu hadîste bir çok mes'eleler vardır ki, bazıları şunlardır :
1— Hadîs-i Şerif. Kadınm anne ve babasının olsun başkalarının olsun vefatı dolayısiyle  ancak üç  gün  yas tutmasının  caiz, üç günden fazlasının  câİz olmadığına,  keza kocasının  ölümü dolayısiyle  dört ay on gün yas tutabileceğine delildir. Yalnız Ebu Dâvud (202 — 275) un mürseller meyanında tahric ettiği Amr b. Şuayb hadîsine göre Peygamber (S.A.V.) kadına babası için yedi; başkaları için üç gün yas tutmağa ruhsat vermiştir. Fakat hadis mürscldir; hucciyeti ihtifâflıdır.
2— Hadîsteki kadın ta'biri mefhum-u muhalifi ile küçük kızı hükümden çıkarmıştır. Binâenaleyh ona kocası için.-yas tutmak vâcib olmadığı gibi kocasından başkaları için üç günden fazla yas tutmaktan da men' edilmez. Hanefîler'le diğer bazı ulemânın mezhebi budur.
Cumhur'a göre ise küçük hitabın umumunda dâhildir. Kadının zİk-mlhnesi ekser-i ahvale göredir. Vâkıâ küçük henüz mükellef değilse de burada teklif onun velisine racî'dir. Küçüğü ziynetlenip süslenmekten o men' edecektir. Nitekim küçüğe iddet de vâcibtir; onun için kocası Ölür ölmez kocaya istenemez.
3— Hadîste «meyyit İçin» denildiğine göre mefhumu muhalifinden boşanan kadınlara    yas tutmak îcabetmediği    anlaşılır. Talâk-ı ric'îde bu hüküm Utifâlunir. Tn!âk-ı bâin'do ise ihtilAF vardır. Cumhur'a göre yine ihdati îâ/mı değildir. İmanı Şafii, Mâlik ve bir rivayette Ahmcd b. Huubcl bu kavle zâhibdirlor. Runlara göre ihdad, cimâ'a götüren yel kesildiği k;in me.şru' olmuştur. Bu ise ancak kocası öloıı kadında tasavvur olunabilir.  Talâk-ı  hâinle boşanan bir kadın  üç talâkla boşanmamışsa kocasına nikâh edilebilir.
Hanefjier'ie diğer bir takım ulemâ talâk-ı bâin'le boşanan kadına dahî ihdâd lâzımdır. Çünkü ihdâd, nikâh ni'mnti elden gittiğine teessüf için meşru' olmuştur; bu mânâ ise kocası ölende tnlâk-i hâinle boşananda müştereken mevcuttur. Bir do İddet nikâhı haram kılar; o halde nikâha mukaddeme ve sebep olan şeyleri do haram eder.
4— Bu hadis ihdârl'ın vâcib olduğuna değil, helâl olduğuna delâlet çimektedir. Halbuki ekser-i ulemâ onun vâcib olduğuna kaildirler. Bunun sebebi  hadîsin  Ümmü Seleme hadîsi  ile kuvvet     bulmuş    olmasıdır. Ebu Dâvud ile Nrsaî'nin rivayet ettikleri bu hadîs aşağıda görülecektir. Vâkıâ İlmi Kesir onun hakkında: «Senedinde garabet vardır» demişse de yine kendisi İmam ŞâfiVmn Mâlik1 den rivayetine göre onun Ümmu Seleme'den geldiğini söylemiştir. Bu rivayet onun aslı olduğuna delâlet eder. Bu bâbta bir de İmam Ahmed'le Ebu Dâvud ve Nesai'nin tahrîc ettikleri şu hadîs vardır:Resylüllah (S.A.V.):
— Kocası Ölen kadın ne usfurlu ve kırmızı boyalı elbise giyebilir, ne ziynet takınır; o kına da yakınamaz, sürme de çekinemez; buyurmuşlardır.»
Hâjız bin Kesir: «Bu hadîsin isnadı iyidir.» demişse de Bcyhakî <384 458="" etmi="" hz.="" mevkuf="" mm="" nbsp="" olarak="" onu="" rivayet="" seleme="" span="" tir.="" ye="">
Hasan-ı Basrî (21 — 110) île Şa'bî (26 — 104)'ye göre üc. talâkla boşanan ve kocası ölen kadınlar, sürme çekinir, tranır, koku sürünür, gerdanlık ve istedikleri boyalı elbiseyi giyebilirler. Delilleri: İmam, Ahmcd'in tahrîc ettiği İbni Hibban (— 354) 'in da sahih bulduğu Esma binli Umeys hadîsindir.. Mezkûr hadîste Hz. Esma (R.A.) Cafer b. Ebu Ta'Iib'în katlinin üçüncü günü ResûlüÜah (S.A.V.) benim yanıma girdi; ve: :
— Bu günden sonra ihdâd yapma; buyurdular» demiştir. Ru hadisin daha başka lâfızları da vardır ve hepsi Peygamber (S.A.V.} in üç günden sonra ona ihdnd yapmamasını emrettiğine delâlet ederler.
Şu halde İni hadîs, ihdâd hakkındaki Ümmü Seleme hadîslerini nesnetmiş olur. Çünkü Ümmü Seleme (R.Anhâ) kocasının vefatından sonra ihdâd için emir almıştı. Kocasının ölümü ise Hz. Ca'fer'in katlinden evveldir.
Cumhur-u  ulemâ Esma hadîsine müteaddit cevaplar vermişlerdir.
5— Kocası ölen kadınların dört ay on gün iddet beklcmesindeki hikmet hususunda bazıları şu mütâlâayı yürütürler;    Ana rahmindeki çocuğun yaratılması ve kendisine ruh verilmesi 120 gün geçtikten sonra olur. Bu müddet ayların noksan oluşu sebebiyle dört aydan ziyâdedir. Binâenaleyh ihtiyaten kesir ondalıkla tamamlanmıştır.  (Yani dört ay yirmi dokuz günden 116 gün ederse de bu sayı ihtiyaten 120 ye çıka-rılmışir.)  âyetteki on adedinin müennes gelmesi  geceler i'tibâriylcdir. Maamâfih Cumhur'a göre maksat, günlerîle birlikte gecelerdir. Binâenaleyh on birinci gece girmeden nikâh edilemez.
6— Hadîste «Boyalı elbise giyemez.» duyurulması, hangi boya ile olursa olsun boyanmış elbise    giymenin yas tutan    kadına memnu' olduğuna delildir. Bittabi hadîste istisna edilenler müstesnadır, tbni Abdilberr (368 — 463) şöyle diyor:  «İhdâd yapan bir kadının usfurlu ve boyalı elbise giymesinin caiz olmadığına ulemâ ittifak etmişlerdir; zîrâ: siyahtan ziynet yapılmaz. Bilâkis o hüzün elbisesidir.»
îpek giymesi ihtilaflıdır. Şâfiîler'den esah olan rivayete göre ipekli elbise boyalı olsun olmasın mutfak surette ihdâd yapana memnu'dur. Çünkü ipekli ile zîynetlcnmek kadınlara mubah kılınmıştır. Halbuki ihdâd yapan kadın zîynctlenmekten men' edilmiştir.
îbni Hazm {384 — 456) 'e göre ihdâd yapan kadın yalnız boyalı giymekten kaçınmalıdır. İpeklinin beyaz veya sarı gibi boyanmamış olanını giyebilir. Ona altınla dokunmuş elbise giymek mubah olduğu gibi, altın, gümüş, cevher ve yakuttan ma'mul her nev'i ziynetleri takınmak da mubahtır.
îbni Hazm (384 — 456) 'in buradaki Ümmü Atiyye hadîsine saplanıp kalması Ümmü Seîeme hadîsini sahih kabul etmediğindendir. Çünkü o hadîsin râvîsi İbrahim b. Tahman'dır. Bu zâtı îbni Hazm zaif bulmuşsa da hadîs hafızları onu mu'temed kabul etmişler, rivayet ettiği hadîsleri İbni Mübarek, Ahmcd b. Hanbcl ve Ebu Hatim gibi büyüklerden bir cemâat sahih bulmuşlardır. Demek oluyor ki İbni Hazm fahrîmi, kendince sabit olan nassa münhasır kılmış; diğer ulemâ ise onu zînetle ta'lil etmişlerdir.
7— «Sürme çekinmez» buyurulrnası, onun memnu, olduğuna delildir. Nitekim cumhurun kavli de budur. Hattâ İbni Hazm'e göre gözlerinin kör olacağından bile korksa yine sürünemez. Bu hususta £ccc ile gündüzün de farkı yoktur. Deiîiİ İlâhımızın hadîsi ile müJtcfekun aleyh olan Ümmü Seleme hadîsidir. Bu hadîsin beyânına göre; bir kadını kocası Ölmüş kadının (ağlamaktan) gözleri kör olacağından korkmuşlar da Peygamber (S.A.V.) 'e gelerek sürme çekmek için ondan izin istemişler fakat Resûl-i Ekrem (S.A.V.) buna izin vermemiş; bilâkis iki veya üç defa «hayır» demiştir.
Hanefîler'le cumhur-u ulemâ, İmam Mâlik ve Ahmcd tedavi için ismid denilen sürme taşı ile sürmelenmeyi caiz görmüşlerdir. Delilleri: Ebu Dâmul'un tahrîc ettiği Ümmü Seleme hadîsidir. Mezkûr hadîse nazaran: bir kadının kocası ölmüş; kadın gözlerinden rahatsız olmuş. Ve Ümmü Seleme (R.Anhâ) 'ya haber göndererek cila sürmesinin hükmünü sormuş;  Ümmü Seleme (R.Anhâ):
— O sürmeden ancak pek zarurî bir hâl başına gelerek şiddetlendiği zaman geceleyin çeker gündüzün onu silersin;  diye cevab vermiş. Sonra :
—  Ebu Seleme vefat ettiği zurnan Resûlüllah (S.A.V.) benîm yanıma girdi ilâh......; mealinde aşağıda gelen sabır hadîsini zikretmiştir.
Ümmü Selene hadîsi hakkında İbini Abdiberr şu mütâlâayı beyân ediyor: «Bu hadîs bence Ümmü Seleme'nin (gözünün kör olacağından korkutsa bîîe sürme çekmekten nehî eden) öteki hadîsine muhalif olsa da iki hadîsin arası şöyle bulunabilir: Peygamber (S.A.V.) nehî ettiği zaman sürmeye ihtiyaç az idi. Geceleyin mubah kılınması ise zararı sürme ile gidermek içindir.[793]

1139/946- «Ümmü Seleme radıyallahü anlıâ'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Ebu Seleme vefat ettikten sonra gözlerime san sabır koydum. Bunun üzerine Resûlüllah saUnllahü aleyhi ve selîcm:
— Şüphesiz ki sarı sabır yüze renk verir ama sen onu yalnız geceleyin sürün güdüzün çıkar; hem koku ve kına ile taranma; çünkü bovadır; dedi. Ben:
—  Ne üe taranayım? dedim:
—  Sidİrle;  buyurdular.»[794]

Hu hadisi Ebu Dâvud ve Nesai rivayet etmişlerdir, isnadı hasendir.
H;ifli.s-i Şor'F, ihdâd yapan kadına koku sürünmenin memnu' olduğuna delildir. Koku bütün kokulara âmm ve şâmildir. Lâkin bundan evvelki Ümmü Atiyye hadîsinde kainin nayzından temizlendiği hâli istisna etmiş ve tına Küst ve czfar Sulanmaya izin vermişti. Şu halde hadîsin umumunu bu istisnaya göre mütâlâa etmek gerekir.[795]

1140/947- «(Yine Ümmü Seleme radıyallahü anhâ'âan rivayet edildiğine göre bir kadın :
—  Yâ Resûlallah, kızımın kocası öldü, kızım gözünden rahatsızdır; ona  sürme  çeksin  mi?  demiş.   Resûlüüak  (S.A.V.):
—  Hayır; buyurmuşlardır.»[796]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
Sürme hakkında yukarıda söz geçti. Zâhir-i hadîse bakılırsa sürmeyi tedavi için bile çekinemez.
Bu hadîs, sürme taşı ile sürmelenmeyİ ziynettir diye tecviz etmeyib de totya gibi sürme taşını kullanmakta beis görmeyenlere reddiye gibidirler. Çünkü kadının suali gözü tedavi eden sürme hakkında idi. Şu var ki sürme denilince ismit anlaşılır, denilebilir.[797]

1141/948- «Câbir radıyallahü anh'dan rivayet edilmiştir. Demiştir Ici : Teyzem boşandı; müteakiben hurmasını devşirmek istedi. Derken onu bir adam (dışarıya) çıkmaktan men' etti. Bunun üzerine o da Peygamber (S.A.V.) 'e geldi Resûiüllah (S.A.V.)  (ona) :
— Hayır, sen hurmanı devşir; îîrâ olabilir tasadduk eder veya hayır yaparsın.» buyurdular.[798]

Bu hadîsi ftftüslim rivayet etmiştir.
Hadîsi Müslim «talâk-ı bâinle boşanan kadının evinden dışarı çıkmasının cevazı» babında zikre'mistir. Nitekim Nv.vcvV de böyle bir bâb yapmıştır. Aynı hadîsi Ebu Dâvud ile Ncsaî «Teyzem üç defa boşandı» ifâdesi ile tahrîc etmişlerdir.
Hadîs-i serî!; mübtütenin (yani talâk-ı bâinle boşanan kadının) ihtiyacı olunca gündüz evinden çıkabileceğine delildir. Fakat ihtiyacı yokken çıkması caiz değildir. Ulemâ'dan bazılarının mezhebi budur. Hattâ bunlara göre ihtiyaç ve özürden dolayı hem gündüz, hem de gece çıkabilir. Meselâ evin yıkılma tehlikesi kadının komşularından eziyet görmesi veya onlara eziyyte vermesi birer özür ve ihtiyaçtır. Bunlar:
«[799] Onları evlerinden çıkarmayın kendileri de çıkmasınlar; ancak aşikâr bîr kötülük yaparlarsa o başka» âyet-i kerîmesi ile istidlal ederler. Çünkü âyetteki (fahişe) lâfzı, kayın ana ve kayın pederlere karşı haşin davranmakla tefsir edilmiştir.
Bir takımları gündüzün mutlak suretle çıkabileceğine fakat geceleyin çıkamıyacağma kail olmuşlardır. Delilleri babımızın hadîsidir.
Hanefîler'e göre mebtüte, gece gündüz evinden çıkamaz. Delilleri az evvel zikredilen âyet-i kerimedir. Bir de, mebtütenin dışarıya çıkmaya zaten ihtiyacı yoktur; çükü nafakası kocasına aittir. Bazıları; gündüz maişet peşinde çıkabilir; demişse de esah olan çıkamamasıdır.
Ölüm iddeti bekliyen ise gündüzleri ve geceleyin evlerinden çıkabilir zîrâ ona nafaka veren yoktur. Binâenaleyh nafakasını temin için gündüzleri evinden çıkar maişet tedariki ekseriya akşama kadar devam eder; onun için gecenin ilk anlarında dışarıda bulunmasına cevaz verilmiştir. Fakat geceyi behemehal evinde geçirmesi îcabeder.
Hadîste hurma toplanırken ondan sadaka vermeye ve sahibine hayır yapmayı hatırlatmaya işaret vardır.[800]

1142/949- «Fürey'a[801] binli Mâ/ik radıyallalıü anhâ'dan rivayet olunduğuna göre kocası kölelerini ararrvate çıkmış ve kendisini öldürmüşler. Fürey'a demiştir k'vocam bana, mâlik olduğu bir mesken ve nafaka bırakmadığından ailem nezdine dönmeği Resûlüllah sallttlla.hu  aleyhi ve scllem'e sordum.  Resûlüllah (S.A.V.):
—  Evet; dedi. Odama vardığımda beni çağırarak :
—  Takclîr yerini buluncaya ksdar evinde dur; dedi.
Fürey'a demiştir ki:
—  Bunun üzerine o evde dört ay on gün iddet bekledim. Ondan sonra Osman da bununla hükmetti.»[802]

Bu hadîsi Ahmed ile DörtMer tahrîc etmişlerdir. Tirmizî, Zühelî, İbni Hİbban, Hâkim ve başkaları onu sahîhlemişlerdir. Ve hepsi onu Sa'd b. îshak b. Kâb'dan o da halası Zeyneb binti Ka'b b. Ucre'den o da Fürey'a-dan işitmiş olmak üzere rivayet etmişlerdir.
timi Abdilbcrr: «bu hadîs, Hicaz ve Irak ulemâsınca mâruf ve meşhurdur, demiştir.
Abdülhak, İbni Hazm'in yolundan giderek hadîsi Zeyneb'in hâlinin bilinmemesi ve bir de Sa'd b. îshak'm ada..=-inin meşhur olmaması sebebiyle illetlendirmiş ise de kendisine bu Zeyneb'in tabiînden olduğu ve Ebu Said'in karısı bulunduğu, ondan Sa'd b. îshak'm hadîs rivayet ettiği tbni Hibban'm da onu mu'temedler arasında zikrettiği hatırlatılarak cevab verilmiştir. Hâsılı Hz. Zeyneb, kendisi Tâbün'den, l-;er-.'tsı i-so Eshâb-ı KîrânVdan olan bir kadındır. Sonra ondan bir nice mu'temcd zevat hadîs rivayet etmiş fakat kimse kendisine dil uzatma-nııştır.
Ka'd b. l.'ifıak'a gelince: Onu da İbni Maln, Ncsai ve Ddrc Kutnî tovsik c!.raifjlcr; kendisinden Hammad b, Yczîd, Süfyan-ı Scvri (97 Mil) İbni Ciircyr, İmam Mâlik ve başkaları hadîs rivayet etmişlerdir.
Hadîs-i Şerîf, kocası ölen kadının iddeüni, başladığı evde bitirmesi lüzumuna delildir. Selef vr haleften bir cemâîiaün mezhebi budur Hm hususta bir çok hadîskr Eshâb-ı Kîrâm'd;ın bir çok eserler var-(bı Kbu- Ilan'ıjc, Ahmcd b. Hnttbel ve Şafii ile bu mezheblerin diğer imamlaınnm kavilleri de budur. İbni Abdilbcrr: «Hicaz'da, Şam'da, Mısır'da ve Irak'da bir çok şehirler fukâhâ'sı da buna kaildir» diyor. Hr. Ömer (R.A.) muhacir ve Ensar'dan müteşekkil bir cemâat huzurunda bununla hükmetmiştir.
Bu hadîse ta'neden olmamıştır. Râvîleri hakkında söylenenlere ise gerekn cevap verilmiştir. Nitekim az yukarıda gürdük.
arına göre kocası ölen kadına kocasının malından mesken hakkı urnu'k vâcibdir. Çünkü âyet-İ kerîme'do «Evinden çıkarmadan» deniliyor. Bunlar: «Vakıa bu âyetteki nafaka ve giyeceğin bir yıl devamı neshedilmişse de meskenin hükmü iddetin devaminca bakidir» diyorlar. İmam Şafii âyetle uzun uzadıya istidlal etmiştir.
Yine Selef ve haleften bir cemâat da kocası ölene mesken hakkı olmadığına kail olmuşlardır. Abdürrezzak, Urve'dcn Hz. Âİşe (R. Anlın) nm, kocası ölen kadının iddeti içinde evinden çıkabileceğine fetva' verdiğini rivayet etmiştir. İbni Abbas (R. A./den dahî: «Allah yâlnız dört ay on gün iddet bekler dedi, evinde bekler demedi, binâenaleyh nerede İsterse orada bekler» dediğini rivayet eder. Bunun bir mislini de Câbir (R.A.) ile sahabeden bir cemâatten rivayet etmiştir. Bazıları buna kail olmuştur. Fakat bu kavil zaîftir. Kitap ve Sünnet'e muarızdır.[803]

1143/950- «Fâtime bintî Kays[804] radıyalîahü anhâ'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki:
— Yâ Resûlallah gerçekten kocam beni üç defa boşadı. Üzerime bîr baskın  yapılacağından  korkuyorum?  dedim.   Bunun üzerine  Resûlüllah {S.A.V.) kendisine emir buyurmuş Fâtıme de (başka yere) taşınmıştır.[805]

Bu hadîs Müslim rivayet etmiştir.
Hadîs-:i Şerif, Kitabımızın «Kefâet babı» nda geçmiştir. Fâtıme binti Ksys (R.Anhâ) hakkında Müslim'de uzunca bîr hadîs vardır. Bu hadîsin meâü şır-lur: «Kocası Ebu Amr b. Hafs b. el-Mugîre kendisi Yomen'de olduğu halde gaİbâne ta!âk-ı bâinle Fâtime'yi boşamış ve ona Ebu Ayyaş vasıtasile beş ölçek arpa göndermiş. Fâtİme buna kızmış. Fakat Ebu Amr:
—  Valj.ıhi sana hiç borcumuz yoktur; demîş. Bunun üzerine Fâtime, Peygamber   (S.A.V.)'e gelerek  mes'eleyi  anlatmış.  Resûîüllah  (S.A.V.) kendisine:
—  Senin onda nafaka hakkın yoktur; buyurmuş; ve Ümmü Şerîk'İn evinde iddet  bekîemesini  emretmiş.  Sonra:
—  Bu   kadın   eshâbımın   ziyaret ettiği bir kimsedir. Sen İbni Ümmü Mektum'un yanında iddetlni bekle; çünkü o âmâ bir adamdır. Onun yanında elbiseni (örtünmez) bırakırsın. - Bir rivâyeJte - baş örtünü bırakırsın (nikâh için) helâl olduğun zaman bana haber ver; buyurmuşlar.
Fâtıme şöyle demiştir: «İddetimi bitirerek nikâh için helâl olduğum zaman Resûlüllah (S.A.V.)'e Muaviye b. Ebu Süfyan'la Ebu Cehm'İn beni istediklerini söyledim.  Resûlüllah  (S.A.V.):
—  Ama Ebu Cehim sopasını    omuzundan   bırakmaz - bîr rivayette - kadınları çok doğer - Muaviye'ye gelince: o da yoksuldu; hic-bi   malı yoktur; sen Üsâmetü'bnü Zeyd' Je evlen; buyurdular.
Ben onu beğenr edim. Sonra (tekrar) :
—  Üsâme İlrı evlen; buyurdular. Artık ben de onunla evlendim. Allah onda hayır hâlketti ve ona gıbta eder oldum.»
Hz. Üsâme, Resûlüllah (S.A.V.)'in Mevlâsıdir. Babası Hz. Peygam-ber'in vakti ile oğulluğu idi.[806]

1144/451- «Amr b. Âs radn/allahih anh'âen rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Bize Peygamberimizin sünnetini karıştırmayın! Ümmü'l-Ve-led'in efendisi öldüğü zaman (bekliyeceği  )İddeti dört ay on gündür.»[807]

Bii hadîsi Ahmet, Ebu Dâvud ve İbni Mâce rivayet etmişlerdir. Onu Hâkim sahîhlemiş Dâre Kutnî İse intika' ile illctlendirmistir.
İlletlcndirmenin sebebi, hadîsi Kubeysatü'bnü Züeyb'in Amr b. Âs'-dan rivayet etmesidir. Halbuki Kuhe-ysa Hz. Amr'dan işitmcmİştir. Bu-nuDrtrc Kutnî söylemiştir. İbni'l-Münzir dahî imam Ahmcd b. Hanbel ile hbu Ubcyd'ln onu zaîf bulduklarını söyler. Muhammcd b. Musa diyor ki: «Bu hadisi Ebu Abdillah'a. sordum: sahîh değildir; dedi.» Mcymunî de şöyle diyor: «Ebu /~bdillah% Amr b. Âs'm şu hadîsine şaşarken gördüm. Sonra: Bunda Peygamber (S.A.V.) 'in hangi sünneti var? dört ay on gün aneak hurrenin nikâhdan iddetidir. Bu ise kulluktan hürriyet çıkmış bir câriyedir; dedi.»
el-Münzirî demiştir ki: Amr hadîsinin isnadında Ebu Rcca' el-Varrak vardır. Bu zâtı bir çok k.mseler zaîf bulmuşlardır. Hadîsin üçüncü bir illeti daha vardır ki, c da ıztıraptır. Çünkü üç vecihle rivayet edilmiştir, imam Ahmcd onun için: «münker bir hadîstir» demiştir. Kubeysa'nm Hz. Amr'dan rivayet ettiği hadîsin mislini Hallâs, Hz. Ali (R.A.) 'don rivayet etmiştir. Lâkin onun hadîsi hakkında da söz edilmiştir, ibni Mâin (— 233) onun hadîsine ehemmiyet atfetmiyor.
Zehabı (673 —-- 748) «el-Muğnl-» nâm eserinde: «Hallâs b. Amr, Ali ile İbn Abbas'dan rivayet ettiği hadîslerde doğru söylemiştir.» diyor. Bazıları onun Hz. Ali (R.A.) 'den hadîs işitmediğini söylerler. imam Ahmcd onun hakkında «sıkadır» demiştir. Ebu Hatim: «kavı değildir» demiş; Beyhaki ise HaHâs'ın Hz. Ail'den rivayetinin ehl-i ifim nazarında zaîf olduğunu söylemiştir. Mes'elc ihtilaflıdır. Evzaî (88—157) ile Zahirîler ve diğer bazıları Amr hadîsi ile amel etmişlerdir.
imam Mâlik, Şafiî, Ahmcd ve bir cemâat bu kadının bir hayız müddeti iddet bekliyeceğine kail olmuşlardır. Çünkü bu kadın ne zevcedir^ ne de boşanmıştır. Buna yalnız istibra lâzım gelir istibra ise, efendisi ölen cânyeye kıyasen bir kayızdir. Bu cihet ittifakidir. imam Mâlik'e göre Ümmü Veled hayız görmiyen kadınlardan İse üç ay iddet bekler; kendisine mesken de verilir.
Ebu Hanife: «Bu kadının iddeti üç hayızdır.» der. A!İ ve ibni Mes'ud Hazerâtınm mezhcblcri de budur. Çünkü iddet bu kadın hurr olduktan .sonra lâzım gelmiştir. Lâkin zevce değildir ki vefat iddeti beklesin; câriye de değildir. Binâenaleyh câriye iddeti de bekleycmcz. Şu halde hür kadınların iddetini bckliycrck rahmini istibra etmesi vâcibdir.
Bazıları: «Ru kadının iddotî hür kadınların iddetinin yarısıdır.» der-1er. Bunlar Ümmü Veled'i evli cüriyeyc benzetirler.
«Nihdyclü'l-Müctchıd» nâm eserde şöyle deniliyor: «Hilafın sebebi, Kit;ıb ve sünnette Ümmü Vc!ed hakkında bir şey -zikredilmemiş olmasıdır. Ümmü veled, câriye ile hurra arasında mütereddid kalmıştır. Onu zevceye benzetmek zâîftir, boşanan hurrenin iddelinc benzetmek daha da zâifür».[808]

1144/952- Âişe mdn/aUahü anhâ'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Kur'lar ancak tuhurlardır.»[809]

Bu hadisi Mâlik, Ahmed ve Nesaî bir kıssada sahih senedle tahrîc etmişlerdir.
İmam ŞâfiVmn îmanı Mdlİk tarîki ile Hz. Âİşe'ye müntehi olan rivayetine göre: Hafsa binli Abdirrahman b. Ebi Bekir üçüncü hayzınm kanını gördüktnı sonra iddetini beklemekte olduğu evden başka yere taşınmış. Bunu Amra binli Abdurrahman'a ««yitmişler; derken is münakaşaya dökülmüş, bu hususta bazı kimseler Hz. Âişe ile münakaşa etmişler ve:
—  Allah leâlâ Hazretleri Kitabında (Üç kuru') buyuruyor; demişler. Bunun üzerine  Âişe (R.Anhâ):
—  Doğru söylediniz. KurÛ' ne demektir bilirmisiniz? KıınV ancak luhurîardır; demiştir.  (Tuhr'un temizlik müddeti demek olduğunu yukarıda görmüştük.)
İmam Şafiî diyor ki: «Bize lihUik'in İbni Şi/ıaJ/tan heber verdiğine göre, İbni Şihnb: Fukâhâmızdan bundan başka bir kavle kail olan bir kimseye yetişmedim; demiş ve bununla Hz. Âişe'nin söylediğini kastcdmişlir.»
«Kar'» ve «Kur'» kelimelerinin lûgatcn hem hayız hem tuhur mânâsına gelen zıtlardan olduğu ve âyclle bunlardan yalnız birinin mu-râd edildiği hususunda ulemâ arasında hilaf vardır. Bu mcs'clcdc ümmetin selefi ile halefi de ihtilâf etmişlerdir.
Eshâb-ı Kirâm'diin bir çokları ile Medine fukâhâsı, İmam Şafiî, İmam Mâlik.vv bir rivayete göre İmam Ahmrd b. Hanbrl âyet-i kerîmedeki «. uru'» dan muradın «üç tuhur» yani üç temizlik devresi olduğunda karar kılmışlardır. Hattâ İmam Mâlik (93 179): «Memleketimizde ehli ilme hu mes'elede: âyet-i kerîmedeki (Kürû'J dan murâd tuhurlardır; derlerken yetiştim» demiştir. Bu zevat buradaki Hz. Âişe hadîsi ile isıidlâl ederler. İmam Şafiî «Kitab ve lisan buna delâlet eder» di-or. Kitâbdan delili:
[810] Onları İddel zamanları ile boşayın» âyet-i kerîmesi. Sünnetten delili de İbni Ömer Hadîsindekİ: «Scnra temizlenir nikâhında tutar; isterse boşar, İşte Alkh'ın kadınların kendisi için kuşanmasını emrettiği iddel budur.» cümlesidir. İbni Ömer (R.A.) karısını hayız halinde bo-şadığı zaman da Resûlüllah (S.A.V.):
— Kadı i temizlendiği zaman ister boşansın ister nikâhında tutsun» buyurmuştu. Şafiî diyor ki:  «Âyetteki  (iddelleri)
la'hirinden murâd, iddetlcrindcn önceki zaman mı yoksa iddetleri içindeki zamanmıdır? Tereddüt etmekte idim. Bir de baktım Resûlüllah (S.A.V.) iddetin, hayız değil de tuhr olduğunu haber veriyor. Çünkü âyeti (iddetlerinden önceki zaman için) mânâsına alıyor. Bu ise kadını temiz İken boşamakla olur; iddeti karşılamak böyle olur. Şâyed hayızlı iken hoşasa iddetini karşılamış olmaz.
Lisan'a gelince : (Kar') hapis manasınadır. Bunu kelimenin kullanılışından anlıyoruz; nitekim eski arap şiirlerinde de misal bulmak mümkündür.»
Selef-İ Sâlihîn'dcn bir cemâat, Hulefâ-i Raşİdîn, İbni Mes'ud (R.An-hüm) ile diğer bir çok sahâbe-i Kirâm'ın ve Tabiîn hazerâtının mez-hebince (kurû')dan murâd bayızlardır.
Hadîs imamları ile Hanefîler'in ve diğer bir çok fukâhâ'nın mezhebi de budur. İmam Ahmcd b. Hanbrl bir zamanlar (kuru') u tuhur-lar mânâsına almış, fakat sonradan o sözden rücu' etmiştir. Hz. İni fim'm bu hususta şunları söylediği rivayet olunur: «Kuru' için bunlar tuhurlardır, diyordum. Bu gün ben bunun (hayızlar) mânâsına geldiğine kaniim.»
Bunların delilleri de Kitap, lügat ve  sünnettir.  Kitaptan delilleri:
[811] «Boşanan kadınlar bizzat kendileri üç kur' müddeti beklerler.» Âyct-i Kerimeyidir. Mezkûr âyet-i kerime üzerindeki münakaşa bir usûl~i fıkıh meselesidir; ve muhaliflerle iki noktadan münakaşa edilir :
1— Âyette : «üç Kur'» buyurulmuştur. Üç lâfzı hâss bir kelimedir. Hâss medlulünde kat'iyyel ifâde eder; onun ziyâde ve noksana asla tahammülü yoktur. Mademki «üç Kur'» denilmiştir; artık bunu iki buçuk yapmak veya üç buçuğa çıkarmak imkânsızdır.
Eir kadın Allah'ın emrettiği vecihle yalnız luhur halinde yani temiz İken boşanır. Bu hususta bütün ulemâ müttefiktir. Fakat Şâfiîler tarafı, içerisinde talâk vâki' olan tunum da iddetten sayarlar; bundun sonra onlara göre kadın iki tuhur daha bekleyecektir. Dikkat edilirse kolayca anlaşılır ki. bu taktirde üç kur' tamam olmamış iddet iki buçuk kur'da kalmıştır. Çünkü ne kadar" az farzedersek edelim ilk tuhurda kadın boşanmadan önce bir müddet geçmiştir. Şu halde o tuhur bütün değildir. Böylece iddet iki bütün bir yarım tuhur olmuş olur. Bu yarım tuh uru saymasak da ondan başka bütün üç tuhur bekletsck bu defa iddet üç buçuk tuhur'a çıkar. İşte bundan dolayı (Kar') için tuhur demeye İmkân yoktur. Onu hayız mânâsına alırsak mes'ele hâssın hususiyet ve kat'iyyetine hiç dokunmadan halledilir; zîrâ kadın tuhurda boşanır; arkasından sıra ile üç hayız müddeti geçti mi tam olarak üç kur' beklemiş olur.
2— Kur' lâfzında toplanma mânâsı vardır. Arap lisanı tedkik edilmiş ve binneticc nerede (K. r) maddesinden meydana gelmiş bir kelime bulundu ise onun   mutlaka   toplamakla ilgili olduğu   görülmüştür. Meselâ  Kur'ân-ı  Kerîm'e  Kelâmuilah'ı  topladığı için  Kur'ân denildiği gibi ahâliyi bir araya topladığı için köye (Karye) denilmiştir: yine ic-timâ'dan dolayı ziyafete    (Kıra) itlâk edilmiştir.    Binâenaleyh    Kur'u hayız mânâsına hamletmek   îcabeder;    çünkü hayizda kanın rahimde toplanması vardır.
Sünnetten delilleri :
«Kur* günlerinde namazı bırak» hadîsidir. Bu hadîsteki Kur'lar için tuhur mânâsı iddia eden olmamıştır. İmam Ahmed'le Ebu Davud'un Evtas esirleri hakkında tahrîc ettikleri hadis de bunların delîlleri'idcndir. Mezkûr hadisde : «Hâmile doğuruncaya kadar; hârnİie olmayan bir hayız görünceye kadar kendileri İle Cİmâ' edilemez.» buyuruimustur. Nitekim ileride görülecektir.
Hanefîdîr'in delillerine Şâfiiler tarafından cevap verilmiş; ve bu bâbta köz hayli uzamıştır.
Bu mes'elede İbnİ'l-Kayı/im de Hanefiler'le beraber olmuş ve (Kur') dan muradın hayız olduğunu isbât sadedinde uzun mütâlâalar serdcd mistir.
Aşağıdaki hadis dahi (Kur') dan muradın hayız olduğuna delildir.[812]
1145/953- «İbnl Ömer radıyaîîahü anhiimâ'âan rivayet olunmuştur. Do mistir ki: Cariyenin talâkı İki defa, iddeti de iki hayızdır.»[813]

Bli hadîsi Dâre Kutnî rivayet etmiştir. Dâre Kuînî onu merfu' olarak da tahrîc etmiş fakat zaîf bulmuştur. Ebu Dâvud, Tir-nizî ve İbnî Mâce onu Âİşe hadîsinden tahrîc etmişlerdir. Hadîsi Hâkim sahîhlemiş ise de diğerleri ona muhalefet ederek zaîf olduğuna ittifak etmişlerdir.
Dâre KutnVnin zaîf bulmasına sebep, râvîlcrİ arasında Atiyyetü'l-AvfVmn bulunmasıdır. Bu zâtı bir çok imamlar zaîf bulmuşlardır. Ebu Dâvud, Tirmizl ve îbni Mâce'nin tahrîc ettikleri Âişc hadîsinin» lâfzı şudur :
«Câriy'nin boşanması iki talâk, Kur'u da iki hayızdır.»
Fakat bu da zaîf tir. Çünkü Müzahir- b. Müslim'in rivayetidir. Bu zât hakkında Ebu Hatim «münkerü'l-Hadis» demiş; îbni Mam ise ma'-ruf olmadığını söylemiştir.
Binâenaleyh bazılarınca istidlale elverişli değilse de musannif onu burada, cariyenin hurreye uymadığını göstermek için zikretmiştir. Câriye iki talâkla kocasından bâin olur; iddeti iki kur'duf. Bu meselede ihtilâf edilmiş; ortaya bir kaç kavil çıkmıştır. «SübüIü - Selâm sahibi bunların içinden Zahirüer'in kavlini beğenmiş öte-kikrini zİkrctmcmiştir. Zâhİrîler'e göre hıırre ile cariyenin talâkı arasında fark yoktur, zîrâ talâk hususundaki deliller arada fark gözetmeksizin umumî olarak vârid olmuşlardır. Fark görenlerin delilleri ise onlarca kifayetsizdir.
Câriye'nin iddeti ihtilaflıdır. Zâhirîler'c göre hurre ile câriye arasında hu hususta dahî fark yoktur. Bu bâbta İlmi Hazm şu mütâlâada bulunuyor : «Çünkü Allah kitabında bize iddrtleri öğretti ve: (Boşanan kadınlar bizzat kendileri üç kur' iddet beklesinler.) (Sizden vefat ederek zevcelerini bırakanların zevceleri bizzat kendileri dört ay on gün beklesinler.) (Kadınlarınızın hayızdan kesilenîerî hakkında şüphe ederseniz onların iddeti üç aydır; hay;z görmeyenlerin de Öyle. Hamilelerin iddelî ise doğurmalarıdır) buyurdu. Allah bize cariyeleri mubah kılar-krn onlara da iddet lâzım geldiğini bildirdi. Bununla beraber iddet hususunda hurre ile câriye arasında bir fark yapmadı. Senin Rabbin unutkan değildir...»
İbni II'.izm, Hanefiler'dm cevabını almıştır. Kendisine şöyle denilmiştir : «İstidlal ettiğin bütün âyetler hür zevceler hakkındadır. Çünkü (kadının fidye-i necat vermesi) hurreye mahsustur; cariyenin fidyesini sahibi verir. Demek ki bu âyet hurreler hakkındadır.
[814] «Karı ile kocaya yaptıkları ric'at hususunda bîr günah yoktur.» âyet-i
kccinıosi de böyledir. Müracaat olunacak şey -ki akid'dir- kan kocaya bırakılmıştır. Cariyede bu husus yine sahibine aittir.»
[815] «Kadınlar bekleyecekleri iddeti tamamladıkları zaman ma'ruf vecİh-le kendileri hakkında yaptıkları işlerden dolayı size bir günah yoktur.»
âyet-i kerîmesinde dahî hurreler mevzuu bahistir; çünkü cariyenin hod be hod bir is yapmağa hakkı yoktur.»
Biz Kârîîn-i Kirâm'dan müsaade recâ ederek bahsimizi «Sübülü's-Sclâm» sahibinin beğenmediği kavillerle bitirmek isteriz; ve deriz ki:
1— îmam Şafiî'ye göre talâkın adedi erkeğin hâline göre, kadının iddeti ise kadının hâline göredir. Şu halde erkek köle, karısı hıırre ise iki talâk; erkek hür' kadın câriye ise üç talâk hakkı vardır. Delili :
«Talâk erkeklerin; iddet de kadınların hâline göre mu'teberdir.» hadis-i şerifidir. Fakat rivayete göre İsa b. Ebûn, Hz. Şafii'ye : «Ey fakîh, hür bir erkek câriye olan karısını üq defa boşamaya mâlik ise bu talâkları sünnet vecihle nasıl yapar?» diye sormuş. Şafii : «Onu bir defe boşar; hayızım görüp temizlendi mi bir daha boşar» demiş. Tam üçüncüyü söyliyeceği sırada İsa : «Yeter iddeti bitti» demiş. Şafii bu suretle hayrette kalınca o sözünden dönerek : «Cemi'de bid.at, tefrikte sünnet yoktur.» demiştir. Bu sözün mânâsı : Üç talâkı birden yapmak bid'at değil, ayrı ayrı yapmak da sünnet değil; demektir.
Mezhep imamlarından İmam Mâlik ile İmam Ahmcd b. HanbcVin; Eshâb-ı Kirâm'dan Ömer, Osman ve Zeyd b. Sabit (R.Anhüm) haze-râtmı.ı mezhebi de budur.
2— Hanefîler'e göre cariyenin talâkı iki, hurretinin talâkı üçtür. Kocalarının hür veya köle olmasının bu bâbta hiç bir tesiri yoktur. Delilleri : babımızın hadîsidir. Vakıa' bu hadîs zaîf sayılmışsa da Hane-fîler bu iddiayc cevap vererek diyorlar ki : «evvelâ bu hadîsi bazı imamların zaîf bulması onu tamamiyle yok hükmüne indirmez. Saniyen: bu hadîsi Müzahir rivayet etmiştir; onun bu hadîsten başka hadîs rivayet ettiği bilinmiyor; iddiası zaiftir. Çünkü onun Sûre-i Âl-i İmran'ın sonunda her gece o nâyet okurduğuna dâir bir hadîsini İlmi Adiyy (279 — 3fi5) Hz. Ebu Hüreyre'den tahrîc ettiği gibi aynı hadîsi Tahrrâm de rivayet etmiştir. Sonra hadisi bazıları yalnız Ebu Astm'd&n geldiği için zaîf bulmuş; bir takımları onu İbni Maîn, Ebû Hatim ve Bu-harî'nın zaîf bulduklarını söylemiş, lâkin Hâkim onu mevsuk bularak sahîhîcmiş; timi Hibban dahî onu tevsik etmiştir. Hâkim, Müzahir hakkında şunları söylemektedir : «.Müzahir, Basrahlar'dan ma'dud bir şeyhtir. Onu, geçen üstadlarımızdan hiç biri bir gûnâ cerh İle zikretmrmiştir.»
Görülüyor ki, bu hadîs sahih değilse bile hasendir. Hasrn hadîs ise hüccet olmağa elverişlidir. Ulemâ-i Kİrâm'm bu hadîs mucibince amel etmiş olması da onun sahih olduğuna delildir. İmam Tirmizî onu rivayet ettikten sonra : «garib bir hadîstir. Ama gerek eshâb-ı ResûlüK lah'dan, gerekse onlardan gayrı ulemâ tarafından onunla amel olunmuştur.» demiştir. İmam Mâlik : hadîsin Medine'de şöhret bulması senedinin .sahih olması yerine geçer.» derdi.
Hanefiler'in kavli : Eshâb-ı Kirâm'dan Alî ve İbni Mesud (R. Ân-lıiimâ) ile İmam ScvrVnın mezhebidir.
Buraya kadar verilen izahattan anlaşılıyor ki : Kifayetsiz olun, «Sübülü's - Selâm» sahibinin beğenmediği zevatın kavilleri değil, bilâkis onun bcğindİği Zâhirîler'in iddialarıdır.[816]

1147/954- «Ruveyfi' b. Sabit[817] radıyalahü anh'öen Peygamber sallallahü aleyhi ve scllem'dçjn duymuş olarak rivayet edildiğine göre Resûlüllah (S.A.V.)  :
— Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir kimseye, kendi suyunun başkasının ekinini sulaması helâl olmaz; buyurmuşlardır.»[818]

Bu hadîsi, Ebu Dâvud ile Tirmizî tahrîc etmiş; ibni Hibbân onu sa-hîhlcmiş; Bezzar ise ha sen bulmuştur.
Hadîs-i şerif, hâmile kadınla onu flehc bırakandan başka birinin cİ-mâ' etmesinin haram olduğuna delildir. Bunun misali hâmile olarak satın alınan câriye ile esir alman câriyedir; ve hüküm gebeliğin zahir olması takdirine göredir, eğer zahir olmamışsa ileride görüleceği veçhile istibra yapmadan cima' edilmesi caiz değildir.
Ulemâ hâmile olmayan zâniye'ye iddet mi yok sa istibra mı lâzım geleceğinde ihtilâf etmişlerdir. Bazıları ona iddet beklemenin vâcib olduğuna; ekser-i ulemâ ise iddetin vâcib olmadığına kail olmuşlardır: «tddet vâcibdir» diyenlerin delili, delillerin umum bildirmesidir.Vâcib değildir diyenler :
«Çocuk nikâhındır.» hadîsi ile istidlal cderîer.
Musannif «Telhis» de Hanbelîler'in Ruveyfî' hadîsi ile yalnız zinadan hâmile olan kadının nikâhının fâsid olduğuna istidlal ettiklerini söylemektedir.
Bu hadisle Haneftler hâmile olarak alman kadının gebeliği başkasından olduğu taktirde cimâ'nın haram olduğuna istidlal ederler. Kendilerine, bu hadîsin esirler hakkında vârid olduğu ileri sürülerek i'ti-râzda bulunmak İstenmişse de Hanefîler tarafından : «İ'tibâr lâfzın umumunadır.» diye cevab verilmiştir.[819]

1148/955- «Mefkûd'un karısı hakkında Ömer radıyalahü anh'öen rivayet edilmiştir: Bu kadın dört yıl bekler; sonra dört ay on gün iddet çeker; demiştir.»[820]

Bu hadîsi Mâlik ile Şafiî tahrîc etmişlerdir.
Hadîsin daha başka tarîkleri de vardır. Bu bâbta bir de kıssa rivayet olunur. Mezkûr kıssa kaybolan bir adama âit olup Âbdür-rezzak tarafından senediyle tahrîc edilmiştir. Kaybolan zât kıssa da şöyle diyor :
—  Vadiye girdim. Beni cinler zaptetti!er. Aralarında dört sene kaldım. Karım Ömer b. Hattab (R. A,/a giderek hâlini arzetmiş. Ömer (R. A.) ona, halini kendisine arzettiğinden i'tibâren dört sene beklemesini emretmiş, (Hz. Ömer bundan sonra kaybolan zâtın velîsini çağırarak kadını boşatmış. Sonra kadına dört ay on gün iddet beklemesini emretmiş). Kadın evlendikten sonra ben geldim. Artık Ömer beni kadını almakla ona verdiğim mehri almak arasında muhayyer bıraktı.
Aynı kıssayı Beyhakı dahî tahrîc etmiştir. Onda kıssanın sâhİ-bi memleketine döndükten sonra Hz. Ömer şunları anlattığı söyleniyor:
«— Yatsı namazına çıkmıştım. Hemen beni cinler esir ettiler. Aralarında uzun zaman kaldım. Sonra bu cinlerle mümin -yâhud müslim demiştir- bir takım cinler harbettiler rr.üsülümanlar onlara galebe çaldılar; ve onlardan bir çok esirler aldılar. Onlardan aldıkları esirler me-yanında beni de aldılar. Bana dediler ki :
— Senİ müslüman bir adam görüyoruz. Bize seni esir etmek helâl olmaz. Bunun üzerine beni aralarında kalmakla yurduma dönmek arasında muhayyer bıraktılar. Ben aileme dönmeyi ihtiyar ettim. Bu sefer onlar d;ı benimle "geldiler. Geceleyin benimle konuşmuyorlar;  gündüzün ise bir kasırga oluyor; ben onu takibediyordum; demiştir. Ömer (R. A.) kendisine :
—  Onların,arasında iken yiyeceğin ne idî? diye sormuş:
—  Kara fasulye ile üzerine besmele çekiîmiyen  şeylerdi, demiş:
—  Ne içiyordun? diye sormuş  :
—  Ccdef içiyordum; cevabını vermiş.»
Katâde : «Ccdef : ekşimeyen şaraptır» demiştir. Mefkud : kaybolmuş demektir.
Hadîs-i şerîf, Hz. Ömer'in mezhebine göre kaybolan bir kimsenin karısı hâkime dâva açarak hâlini ona'arzettikten i'tibâren dört sene geçti mi kocasından ayrılacağına delildir. İbni Ebî Şeybc'nin rivayeti, hâ-kim'in kadını kaybolan koöasmm velîsine boşattıracağına delâlet ediyor.
Eshâb-t Kirâm'dan bir cemaatla İmam Mdük ve Ahmcd'in bir kavline göre Şafiî'nin mezhebi budur. Delilleri Hz. Ömer'in Pilidir.
Hanefiler'le bir kavlinde Şafii'ye göre ise kayıp kocanın öldüğünü veya boşadiğını yâhur -e'-ıyazü Billâh- dîninden döndüğünü yüzde yüz bilmedikçe kadın o adamm karısı olmaktan çıkmaz. Çünkü kadının onun nikâhlısı olduğu yakînen ma'lûmdur. Böyle yakînen bilinen bir şey ise şüphe ve tahminle değil, ancak yakînen bilmekle zail olur.
Bu umumî bir kaide olup MeccMc'nin 4. cü maddesinde : «Şek ile yakın zail olmaz.» şeklinde hulâsa edilmiştir.
İmam Şâfi'nin AH (R. A./den mevkufen rivayet ettiği şu hadîs de buna delildir :
«Kaybolan kimsenin karısı imtihana maruz bir kadındır. Şu halde kocasının yüzde yüz öldüğü kendisine bildi-rilinceye kadar sabretsin.»
Beyhakl bu hadîsin Hz. Ali'den uzun bir hadîs olarak şöhret bulduğunu söyler. Abdürrezzak dahî bunun mislini tahrîc etmiştir. Hâdevîler : «Mefkûd'un öldüğü veya karısını boşadığı yüzde yüz bilinmezse, kadının tabiî ömrü boyunca, yani 120 sene bekler» demişler; bir takımları 150 den 200 seneye kadar beklemesi îcabettiğine kail olmuşlardır. Fakat bu, bazı muhakkiklerin dediği gibi felsefî bir kaziyye-dir; İslâmiyet bundan bendir. Çünkü ömürler hâlik-ı Cebbar tarafından taksim edilmiştir; onlara âdi veya tabiî demek doğru değildir.
Hanefiler'e göre, akrçn-ü cmsâl'i kalmadığı vakit Mefkûd'un öldüğüne hüknıolunur. Vâkiâ îmatn A Şam'dan bir rivayete göre de 120 sene beklemek îcâbederse de tmam-ı A'sam'm kavline en uygun olan birinci rivayettir. Zîrâ insanların ömürleri zaman geçtikçe değişir. İmam EbıC Yusuf'tan bir rivayete göre bekleme müddeti yüz sene, bir ba^ka rivayete göre 90 senedir. Fakat bu rivayetler içinde Hanefîler'ce en makbul olanı birincisi yanî akranı kalmayıncaya kadar bekler rivayetidir.[821]

1148-a/956- «Mugİretübnü Şu'be radıyallahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki:  Resûlüllah sallaîlahü aleyhi ve scllcm:
— Kayp kimsenin karısı, kendisine beyân gelinceye kadar karışıdır; buyurdular.»[822]

Bu hadîsi Dâre Kutnî zaif bir isnadla tahrîc etmiştir. Hadîsi Ebu Hatim (195 — 277), Beyhakl (384 — 458), îbni'l-Kattân (120 — 193) Abdülhâk ve başkaları zaîf bulmuşlardır.[823]

1149/957- «Câbir radtyallahü anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah sallaîlahü aleyhi ve sellem:
— Hiç bir adam bir kadının yanında gecelemesin, Ancak nikâhlısı veya zî-rahimi olursa o başka; buyurdular.»[824]

Bu hadîsi Müslim tahrîc etmiştir.
Müslim'in bir rivayetinde «Dul bir kadının yanında» denilmiştir: Dul kadının hassaten zikredilmesi ekseriya onun yanına girildiği içindir; diyorlar. Bakire yabancılardan son derece kaçınır; çekinir, bir de yanma girmek hususunda nisbeten müsamaha gösterilen dul kadının yanına girmk memnu' olursa, bakirenin yanına girmenin bilevlâ memnu* olacağı anlaşılsın diye dul kadın zikredilmiş olabilir.
Hadîs-i şerîf, ecnebi bir kadınla başbaşa kalmanın haram olduğuna fakat zî-rahimle kalmakta beis olmadığına delildir. Bu cihet ulemâ arasında ittifakıdır. Zî-rahim: yakın akraba demektir. Bundan murâd nikâhı ebcdiyyen haram olan kadındır. Böylelerine hususi ta'biri ile zî-rahim-i mahrem denilir.
Hadisteki «gecelemesin» ta'birinden, meOıum-u muhalefet tarîki ile gündüzün ecnebi bir kadınla başbaşa ve başka kimse bulunmamak şartı ile bir arada kalmanın caiz olacağı hatıra gelirse de bu mefhuma i'tibâr yoktur. Aşağıdaki hadis dahî aynı hükme delâlet eder.[825]

1150/958- Ibnİ Abbas radryallahü anhihnâ'öan Peygamber sallalla-hü aleyhi ve srllrm'den işitmiş olamak üzere rivayet olunduğuna göre Peygamber (S.A.V.):
— Sakın bir adam bir kadınla baş başa kalmasın. Ancak beraberinde zî-rahim-i mahrem olursa o başka; buyurmuşlardır.»[826]

Bu hadîsi Buharı tahrîc etmiştir.
Hadîsi Şerîf ecnebi bir kadınla gece veya gündüz bir arada yalnız kalmanın haranı olduğuna delildir. Lâkin yanlarında zî-rahim-i mahrem-i bulunursa beraber kalabileceklerdir. Zaten buna halvet demek bile mecaz olur. İstisna dahî istisnâ-i münkatı'dır.
Nikâhı helâl olan bir kadınla cimâ'a mâni' bulunmayacak şekilde bir arada başbaşa kalmaya «Halvet-i sahiha» denilir ki bir çok yerlerde buna cima' hükmü verilir.[827]

1151/959- Ebu Saîd radıyallahü anh'den   Peygamber salîaîlahü aleyhi ve seîlem'm Evfâs esirleri hakkında:
— Hiç bir hâmile ile doğurmadıkça cima edilmez; hâmile olmayanla dahî bir hayız görmedikçe cima olunmaz;
buyurulduğu  rivayet edilmiştir.»[828]

Bu hadîsi Ebu Dâvud tnhrîe etmiştir. Hâkim onu snhîhlemiştir.
Hadisin Jjarr, KııtnVdc İlmi Abhn.s'da.n bir fjâhİdi vardır.
Evtâs: Hevazîn tarîiflarıntla bir vadidir. Huneyn harbi burada olmuştur. Bazıları Evtâs'la Huneyn'in lîaşka başka yerler olduğunu söylerler.
Hadîsin İbni Abbas (R. A./dan rivayet edilen şahidi şudur:
Resûlüllah (S.A.V.) hâmile ile doğuruncaya kadar, hâmile olmayanla H,^ hayız görünceye kadar cima' etmekten nehî buyurdu.» bu hadîsi Müslim ûc rivayet etmiştir. Ondaki lâfzı şudur...
«Resûlülfah {S.A.V.) Huneyn günü Evt «'a bîr ordu gönderdi. Bu erdu düşmana rastlıyarak onlarla hârbetti ve aüşmanlara gâüb geldiler. Bir çok esirler aldılar. Resûîüllah (S.A.V.)'in eshâbından birtakım kimseler esir atman kadınların müşrik kocaları olduğu için onlara yaklaşmaktan .çekmiyorlardı. Bunun üzerine Allah bu mes'elet lakktnda (namuslu kadınlar da haram kılınmıştır. Ancak satın aldığınız cariyeler müstesna) âyet-i kerîmesini indirdi.» Yani esir kadınlar iddetleri bitince size hclâlchıiar,
Hadîs-i Şerif, esir ediien kadınla cinsî münasebette bulunmak istenirse bir hayız müddeti ona yaklaşmıyarak istibrâ yapmanın vâcib olduğuna delildir. Bu hâmile olmayan hakkındadır ve rahminde çocuk olup olmadığını bilmek için meşru' olmuştur. Hâmile ise doğuruncaya kadar beklenir. Satın almakla veya başka bir suretle mâlik olunanlar
dahî esirlere kıyâsen aynı hükümdedirler.
«Hâmil2 olmayan bir hayız görünceye kadar» irâdesi bakire ve di.Nara şâmildir. Bir eok ulemâ'nin mezhebi budur. Diğer-liTİnr £Öre iîtihrû ancak gebeliği bilinmiyenler hakkında yapılır. Gebe nlm;i(h£ı ma" ûm nla.nlara istihraJnın lüzumu yoktur. Bunu Alnlürrczzalc, İhni Ömer (ti.A.) 'dan rivüyet etmiştir, ibril Ömer: «Câriye bakire o!-dumu dilerse ona İstibrâ yapmaz» demişin*. Bu hadisi Buiıarl «Huhiİr» in d:* rivâyeî etmiştir. Bunun bir mislini de Büreyde rivayeti ile Alî (f'.A.) dan 'ahric etmekledir, imam Ahmrd b. UanbcV'ın tahric etü-ı'j Kuvcyfİ' hadisinin mefhum-u muhalifi de bu mânâyı le'yid eder; zîrâ n hadiste :  :
(Eğer bir kimse Allah'a ve âhir p;iine îman ediyorsa esiı ferden bir dul kadınla hayzını görünceye kadar cima. Cımcsin» buyuruimuştui'. İmam Mâlikin mezhebi budur. Yalnız Mâliki mezhebini tahkik eden Mâzarî diyor ki: «Bu bâbta en derli t"|p|u söz şudur: «Hâmile olmadığında şüphe bulunmayan her câri-yy1 istibrâ lâzım değildir. Hâmile olduğu zan veya şüphe edilen yûhı'ıd tereddüd hasıl olan her cariyeye de istibrâ lâzımdır. Zann-ı Kâlihn güre hâmile olmayan fakat hâmile olması yine de caiz görü-İm her câriye hakkında istibrâ'mn lüzum ve sukutuna ait iki kavil vardır».
Hâsılı istibrâ mes'elesinde İmam Mâlik'in mezhebi gebeliği bil-mcyo nıü.stcniddir. Gebelik bilinmiyor veya şüphe edilmiyorsa is-lıhı-âya lüzum yoktur; biliniyor veya şüphe ediliyorsa istibrâ lâzımdır.
Ihni'l-Kayyim (691 — 751) ile üstadı îbni Tcymiyye (661 — 728)'nin mezhebi de budur.
Ihıvud-ıı Zahiri (202 — 270) 'ye göre esirlerden gayrı cariyelerde istibrâys. lüzum yoktur; çünkü o kıyası delil saymaz. Bir de ona göre câriye alım ve satımı evlendirme hükmündedir.
Esir hadîslerinden anlaşıldığına göre esir edilen câriye ile cinsi münâsebette bulunabilmek için onun Müslüman olması şart değildir; çünkü bu cucli Resûlüllah (S.A.V.) hiç bir hadîste beyân etnv mistir. Müslümanlık şart olsa mutlaka beyân ederdi. Aksi taktirde beyânın hacet zamanından gecikmesi îcabeder ki, bu caiz değildir. Ulemâ'dan Tavus ve b ıskalarının mezhebi budur.
Hadîsin mefhum-u muhalifine bakılırsa istibrfıdan evvel cinsî münâsebetin mukaddemlerini yapmak caizdir. İbni Ömer (li.A.) 'in. fiili de hım.'i deiüdir. İbni Ömer bir harple hissesine düşen bir' cariyenin boynunu gümüşten ihrike benzeterek öpmüş ve: «Âleme karşı onu öpmekten   kendimi  alamadım»  demiştir. Rivayet Buharidendir.[829]

1153/960- «Ebu Hüreyre radıyallahü anhden Peygamber saUaîîahii aloıhı v: scHcm'dcn duymuş oîarak rivayet olunduğuna göre Peygamber (S.A.V.):
— Çocuk   firâşa   âiddir.   Zenpâre'ye de   taş   vardır; buyurmuşlardır.»[830]

Hu hadîs. Ebu Hüreyre'den bir kıssa hakkındaki Âişe hadîsinden ve Nosaî'deki İbnî Mes'ud hadîsi ile Ebu Dâvud'takİ Osman hadîsinden müftefekun   aleyh olarak tahrîc edilmiştir.
İlmi Abdilbcrr (368 — 463) bu hadisine eshâb-ı kirâm'dan yirmi küsur zât tarafından rivayet edildiğini söylemiştir.
ir.'idîs-i Şerif, firâş ile çocuğun nesebinin babadan sabit olacakına delildir.
Firas'ın mânâsında ulemâ ihtilâf etmişlerdir Aslında döşek demek (ilan bu kelime cumhur'a göre kadının bir İsmidir; bazan bununla cima' hali de ifâde olunur, Kbu Ilanîfr'ye göre firâş zevcin bir ismidir.[831] Ulemâ nesebin ne ile sabit okluğunda dahi ihtilâf etmişlerdir. Cumhur'a pöre hurreye cima' İçin imkân vermekle sabit _o!ur. Bu hususta nikâh-i sahîh ile fasidin arasında bir fark yoktur. Şâfüler'le Hanbeliler'-în ve di^er bazı kimselerin mezhebi budur. Ebu Ilanife'yc görc ncsrb nefs-i akid ile sübût bulur. İbni Tay?niyyr'yo göre ise cima' vâki' okluğunu muhakkak surette bilmek şarttır. İJnnl- - Katiyim de avni kavli ihtiyar etmiştir. Hatta bu bâbda İlmi'l - Kayyım şöyle diyor:«Acaba cima' vâki' olmadan lûgatçilarla örf ehli olanlar kainijm firâş sayarını? Karısı ile cinsî münasebetle bulunmıyan, hattâ I »ir araya gelmeyen bir adama mücerred bir imkân tasavvuru ile al nasıl nesb ilhak edebiliyor? Böyle bir imkânın yokluğuna âde-leıı kat'iyyeîk-hükmolunabiîir; binâenaleyh kadın ancak muhakkak duhûl ile firâ olur.» İbni Tcıpnİı/ı/c'nin kavli İmam Ahmcd b. llttn-hrl'dcn de rivayet olunur. Buraya kadar mevzu-u bahis olan, hur-rcııin firâşınm sübûtu idi.
Cariyenin firâşına gelince: hadîsin zahiri ona da şâmildir. Câ-riyohin firâşı sâhibli ise sahibinin cima' etmesiyle yâhud sahibi İ'tirâf ederse milk şüphesiyle veya bir vecihio sabit olur.
Bu hadîs câriye hakkında vârid olmuştur. Hz. Âişe (R.Anhn) diyor ki : «Sa'dü'bnü Ebi Vakkas ile Abd b. Zem'a, Zem'a'nın bir cariyesinin[832] oğlu hakkında Peygamber (S.A.V.) 'in huzurunda dâvaya durdular. Sa'd :
—  Yâ  Resûlüllah, kard&şim  bana, geldiğim zaman Zem'a'nın cariyesinin oğluna bakmamı vasiyet etti.  İmdi çocuğu al da  bana ver, çünkü oğlumdur;  dedi. Zem'a'nin oğlu ise :
—  Çocuk  kardeşimdir ve babamın  cariyesinin  oğludur;   dedi.   Bunu müteakip   Peygamber   (S.A.V.)   çocukta   Utbetü'bnü   Ebî Vakkas'a   benzerlik gördü ve    :
—  Bu -çocuk senindir ey Abd b. Zem'a;   çocuk firâşa
aittir. Sen Cie ondan kaç OV S^VCİe: buyurdular.» Bu vak'a Mekke' ııiıı fethi yılıp.da olmuştur. Hadisi Buharı rivayet etmiştir. Hadîsin dii;cr bir rivayetinde: «Sa'd:
—  Yâ   Resülallah bu  çocuk  kardeşim   Utbe'ü'bnü Ebî Vakkas'ın  oğludur. Oğlu olduğunu bana vasiyyet etti. Çocuğun benzeyişine bak; dedi. Abd b. Zem'a ise:
Bu benîm kardeşimdir ya Resülallah, babamın firâşı üzerinde ken-*li cariyesinden doğdu; dedi. Bunun üzerine Resûlüüah (S.A.V.) kime benzediğine  bıktı  ve apaçık  Utbe'ye  benzediğini gördü fakat :
—  Çocuk senindir ya Abd b. Zem'a: Çocuk firâşa aittir. 2omr>âreye de taş. Sen de ondan kaç Şevde; buyurdu»
denilmektedir.
Anlaşılıyor ki Utbe, Zem'a'nın cariyesi ile zina etmiştir. Uibe Kâfir olarak holâk nlmuştur.
Bu hadîs Peygamber (S.A.V.) 'in çocuğu firâşa nisbet ettiğine delâlet ediyor. Hükmün sebep ve mahalli, câriyedir. Şu halle cariyenin firâsı sırf ciınâ'la sâhit uluyor demektir Cumhur-u ulemâ ile İmam $«fii, Mâi'ık. Ahmcd ve İbrahim Nrlıûi (11 ) buna kaildirler.
Hancfilor'le ılitfrr hir lakım ulemâya güre cariyenin firfışı ancak sahihinin «Çocuk bendedir» diye iddiası ile sahil nlur. Sadece cimâ'ı ikrar kâfi değildir. K^er cariyenin sahihi çocuğa iddia etmezse nesebi sahil olmaz; ve annesi kimin malı ise çocuk da onun malı olur. Cariyenin ilk çocukunu efendisi «bendedir» diye iddia ederse ondan sonraki çocuklar için iddiaya hacet yoktur. Onlardan neşelileri cariyenin sahibinden sabit olur. Çünkü hu câriye Ümmii Veled olmuştur.
HanefÜer buna hıırre ile cariyenin aralarındaki farkdan dolayı kail olmuşlardır. Onlar firâşı: kavi, zaîf ve orta olmak üzere üç kısma ayırırlar.
Kav* firaş: nikâhlı kadının firasıdır. Bunun hükmü: Çocuğunun nesebi İddia etmeden sabit olmak: bönden değildir; diye nefî etmekle ondan hemen müntefî olmayıp ancak liânla müntefî olmaktır.
Zaîf firâş: Cariyenin firasıdır. Hükmü: Bununla ancak iddia şartı ile neseb sabit olur. İddia edilmezse çocuğun nesehi sabit oimaz.
Orta fîrâş: Ümmii Veled'in yani çocuk doğurmak için tayin ve tahsis edilen cariyenin firasıdır. Hükmü: Eununla «bendedir» diye iddiaya hacet kalmadan çocuğun nesebi sabit olursa da, nefî halinde mücerret (l:u çocuk benden değildir) demekle nesebi müntefî olur, Hân'a hâcet kalmaz.
Hanefîler mevzuu bahsimiz Ebu Hür-cyre hadîsini münâsip şekilde tc'vil edeçler. Derler ki: «Peygamber (S.A.V.) hakkında münazaa yapı-'lan çocuğun nesebini Zem'a'yn ilhak etmemiştir, etmiş olsa Hz. Sevde'-ye omm yanına örtüsüz çıkmamasını tenbih etmezdi. Çünkü onun kardeşi olurdu.»
MâÜkîier burada hnska hir yol tutmuşlardır. Onlarn göre bu hndîs iki hüküm arasında üçüncü lıir hükmün moşru'iyetİnc delâlet eder. Şöy-leki firâş çocuğu Zem'a'yn ilhak etmeyi iktizâ ediyor; fakat benzeyişi de Ulbe'yc ilhakını gerektiriyor, İşte burada fer'î meseleye iki hüküm arasında bir hüküm verilmiş ve nesebin ispatı hususunda firâşa bakılmış, Hz. Sevdc'nin o çocuktan kaçması hususunda da benzerlik nazarı i'lİ-bâra alınmıştır. Mâlikîler bu takdiri her takdirden evlâ bulmaktadırlar. Diyorlar ki: Bir mes'ele iki asıl arasında deveran eder de bunlardan ynl-mz birine ilhak edilirse diğerine olan benzerliği tamamiyle iptal edilmiş olur; fakat iki aslın İkisine de birer vecihle ilhak edilirse elbette bir vec-hi tamamiyle ilga etmekten evlâ olur.                                            -~
Nesebin bir vecihle sabit olup bir vecihle sabit olmaması imkânsız değildir. Nitekim Ebu Hanîfc,,Evzai ve diğer ulemâ : bir kimsenin
y.inâdan olan kızı için ecnebi hükmü vardır; flemislerse dr onunla cv-lennvyi kulelisine haram saymışlardır. Hadîs-i Şer'Ue. nr.sehin bah.ıd;. ı başkasına (fa ilhak edilebileceğine işaret vardır. Çüncü Abd b. Zem "a kardeşinin nesebini mücrnvd (inim babasının firâsı olduğunu ikrarla kendisine ilkah etmiştir. Keza bu rivayetten nesebin ilhakı için mirasçıların lasdİkine de hacri olmadığı anlaşılıyor. Zira Hz. Şevde (R. A.) nin (asdik ve. inkârı rivayet olunmamıştır. Bu mes'ele.  hakkında iki kavil vardır:
1— Çncuğun nesebini kendi nesebine katan, babası değilse ve bu adamın o çocuktan başka mirasçısı yoksa; meselâ dedesi torununu kendisine ilhak ediyorsa başka mirasçısı bulunmadığı takdirde ikrarı sahîh ve nesebi sabit olur. Burada kaide şudur: Mirası kim alırsa neseb onun ikrarı iîc sabit olur. Bir kişi veya müteaddit olmalarının farkı yoktur. Binâenaleyh vereseden biri nesebi kendisine ilhak etse de ötekileri tasdik etse'er ikrar sahih, neseb sabit olur îmanı Ah?nr(V\c Şafiî'nin mezhebi budur. Çünkü mirasçılar ölenin yerine kaim olmuşlardır.
2— Babadan bnşka kimsenin neseb ilhakına hakkı yoktur. Nesebi ikrar edilen çocuk ikrar edene yalnız mirasta müşterek olur nesebi sâ-bİt olmaz.
Hanefîler bu hadîsle, nesebin kifayetle sabit olamıyacağına kaildirler. Delilleri: «Çocuk firâşa aittir» hadisidir. Onlar: «Böyle bir terkip hasır ifâde <: amel="" art="" ba="" benziyordu="" bir="" bu="" buyurmu="" cabederdi="" cima="" cv="" d="" de="" defa="" delilidir.="" delilleri="" dem="" derler.="" diyarlar.="" do="" dolay="" edilmesi="" elede="" er="" etmi="" falann="" fatta="" fi="" fil="" fn="" haran="" hib="" i="" iki="" iktiza="" ile="" ilhak="" ilhaka="" in:="" in="" k="" kadar="" kalar="" kan="" ki.="" ki1="" ki="" ko="" kocan="" lard="" ler="" leym:="" li="" m="" mam="" mes="" mmii="" n="" na="" nd="" nda="" neseb="" nesebin="" ni:den="" ni="" nisbet="" ocu="" ocuk="" oktur.="" olabilmek="" olaca="" olmas="" olmu="" olsa="" olunamam="" oluyor="" ona="" onunla="" peygamber="" r.="" r="" s="" sabit="" span="" ssas="" t="" tur.="" u="" un="" urursa="" utbe="" uyorlar.="" v="" var="" yafet="" yafetle="" yaln="" ye="" yeminleri="" z="">
—  Kadın ihlîlâm olur mu; dediği zaman  Peygamber (S.A.V.)  'in:
—  O halde benzerlik nereden geliyor? buyurması ve çocuğun Utbe'ye benzediğini görünce Hz. Şevde (R.Anhn) 'ya ondan kaçmasını emretmesi bunlardandır.
Kıyafeti delî! olarak kabul etmiyenier bu istidlallere çeşitli cevaplar vermişler: Böylece mes'ie hayli uzamıştır.
Hadisimizdeki: «zenpâreye de taş vardır.» cümlesinden mu-râd zina eden mahrumdur; yâhûd: zina eden Uışla recmedilm^k sureliyle tepelenir;  demektir.[833]

«(Süt Emme Bâbı)»


Rc:dâ': lügatte memeden .tüt emmek manasınadır. Bu kelime: ra- rida", rataat. ridaat ve rad" şekillerine okunabilir. Yalnız (riddat) "ı, lügat ulemasından Esmâî inkâr etmiştir. ŞeriaMe: memedeki çocuğun vakti mahsusta kadın memesinden emınrskiir.
Emmenin miktarı ile zamanı hakkındaki ihtilâflar yeri geldikçe görülecektir. Tarifteki (emme) kaydı bir kayd-ı vukûîdir. Yani çocuk ekseriyetle emmek suretiyle beslendiği için bu tâbir kullanılmıştır. Yoksa kasıkla içirildiği taktirde de hüküm sabit olur.
Bir çocuk bir kadından emdimi arlık dinen o kadın onun süt annesi, kadının sütüne sobeb olan kocası süt babası, o kadından emenler ile süt kardeşi olurlar. Bu suretle doğumdan //ayrı bir akrabalık teessüs eder; ve artık bu sayılanlar arasında nikâh haram olur.
Süt emmenin hükmü bir kaç mosele müstesna, tıpkı musebin hükmü gibidir. Binâenaleyh bir kimse noseben kimlerle evienemiyorsa süt cihetinden de onlarla evlcnemez. Nitekim:
«Neseben haram olan süt cihetinden de haram olur.»
hatlîs-i şerifi bunu ifâde vder. Bu hususta âyet de vardır.
Görülüyor ki süt mes'elesi dînen pek mühimdir. Zamanla unutulmaya maruz bulunan bu mesele.de müslümanlann çok uyanık davranmaları îcabeder. Doğan çocuğu ya hiç süt anneye vermemeli, yâhûd vermek mecburiyeti varsa mes'eloyi ciddî bir şekilde ele alarak bir yere yazmalı bcllemeli, hısım ve akrabaya, konuya komşuya onu du-yurmahehr. Aksi taktirde unutulur da günün birinde iki süt kardeşi evlendirmek gibi pek büyük bir vebal altında kalınabilir.[834]

1157/961- «Âİşe rrtdıyallaİıü anhâ'd&n rîvâyel edilmiştir. Demiştir ki:  Resûlüllah sallnllnhii aleyhi j;r scUcm:
— Bir defa ve \k't defa emmek harâtn kılmaz, buyurdular.»[835]

Bu hadîsi Müslim tahrîc etmiştir.
Hadis~i Şerif, bebeğin bir veya iki defa emmekle süt oğul olamıyacağına delildir. Bu mes'elede bir kaç kavil vardır:
1— Üç defa yâlıûd daha fazla emmek emeni emzirene emzireni de emene haram kılar. Zâhirîler'le Ebu Sevr, Ibni Mihızir ve Kini Ultcytf'-in mezhebi budur. Delilleri kitabımızın hadîsi ile «bir ve İki defa emzirmek haram kılmaz» mealindeki diğer bir rivayetin mefhumu mııhalifdir. Yani bir ve iki defa emmek veya emzirmek iki tarafı birbirine haram kılmaz ama daha yukarısı haram kılar.
2— Selef ve haleften bir cemâat ile Hz. Ali, Ibni Abbas (R'.Anhü-mâ)'ya Hanefî imamlarına ve İmam Mâlik'c göre sülün azı ile çoğu hükümde müsavidir. Binâenaleyh bir damla dahî olsa mideye vasi! oldu mu hüküm de sabit olur. Hattâ nrucu bozacak miktar sütün hükmü ispat edeceğine ittifak olunduğu söylenir. Delilleri:, Teâla Hazretlerinin tahrim hükmünü rada'a ta'lîk ederek:
«[836] Sizi emziren süt anneleriniz (de) haramdır.» buyurmasıdır. Âyet-i kerîmede tahrîm işi emzirmeye ta'lik edilmiş; fakat emzirmenin az veya çok olacağına dâir bir şey zikredilmemiştir. Şu halde emzirme veya emme ismi verilebilen şey ne zaman bulunursa hüküm de bulunur. Yukarıda zikri geçen: «neseben haram olan her şey süt cihetinden de haramdır» hadîsi ile ileride görülecek Ukbe hadîsi dahî âyet-i kerîmeye muvafık surette hüküm ifâde ederler. Ukbe hadîsinde :
"Nç.sil olur! kadın sizin ikinizi de emzirdiğini iddia ediyor?» .buyurulmuştur. Fakat, kaç defa emzirdiğini sormamıştır.
3— Ancak beş defa doya doya emmekle rada" hükmü sabit olur. Ibni Nlci'ud, İbnİ'z-Zübcyr (U.Anhümâ) ile İmam »S\///i'nin ve bir ri-vfıye*;e £Örc İnunn Ahmrri h. Hıuıl.ri'm mezhebi budur, lîunlar az ileride gelecek Hz. Âİşe hadîsi ile isiidlâl ederler. Bir delîHeri de Sehlc binti  ELheyl'in Salim'i   l)es defa  cnv/.irmesİyte  islifllâl edrrler.  Mezkûr
hadis dahî gelecektir. Vakıa' bu hadîs «Bir ve iki def a emmek haram kılmaz» hadisinin mefhumuna muarız ise de buna Şâîiîlcr tara-fıtıdan:, Âiş3'nin lııı ikinci hadîsi manlıı'.-îtıır. Klbetleki mantıık birinci lı;.!!:in;h:ki mefhumdan daha kuvvetlidir; ve ima tercih edilir.» diye cevap verilmiştir.
Şf-f İV yo. gür o bir defa emmenin hakikati : Çocukun memeyi bir d
h.ır'm Ahmcd'dcn iki rivayet vardır. Bunlardan birine göre onun HancMİRr'lc, diğerine goıe Şâîİîlcr'le beraber olduğu anlaşılıyor.[837]

1158/952- «(Bu da) Âişe radrıjallahü anhâ'dan rîvâyet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah sctllallahv aleyhi ve scllem :
—  Kardeşlerinizin kim olduğuna bakın; çünkü süt emme açlıktan ileri gelir; buyurdular.»[838]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
îiu dadîs hususunda şöyle bir kıssa vardır: Peygamber (S.A.V.,. Hz. Âİşe'nin yanma girmiş. Âişe'nin yanında bir adam varmış Resûlüllah (S.A.V.) bunu görünce her halde cam sıkılmış ve yüzünün rengi değişmiş. Bunun üzerine Âîşe (R.Anhâ):
O benim süt kardeşimdir;  demiş.  Resûlüllah (S.A.V.):
—  Süt kardeşlerine iyi dikkat edin; zîrâ süt emme açlıktan neş'et eder; buyurmuşlar.
Musannif bu zatın ismini bulamadığını söylüyor ve «zannederim bu /;'ıl  Ebu'l-Kuays'ın oğlu olacaktır» diyor.
Hadîsteki «bakın» emri süt mcs'elesinİn doğru olup olmadığını tahkik içindir. Bu iş pek mühim olduğu k'in şeraitini hâizmidir değil midir; zamanında nlmusmudur olmamısmıdır;  dikkatle tahkik edilmelidir.
FAaı Ubcyd diyor ki: «Bunun mânâsı, acıktığı zaman karnını yalnız emmek suretiyle süt doyuran bebektir.» yani «hadîsin mânâsı, kendisini açııktan doyurmayan süt emmenin bir hükmü yoktur; demek İstiyor. Şu halde bu hadis, aşağıda gelen: «eti büyütmeyen; kemiği geliştirmeyen süt emmenin bir hükmü yoktur» mealindeki İbnİ Mes'ud hadîsi ile aynı mânâya gelir. Hz. Ümmü Seleme (I'. A.)'dan da buna benzer bir hadîs rivayet olunmuştur. Mezkûr ha-ıjisi Tirmizî tahric etmiş ve sahîhlemiştir.
Hadîs-i Şerif ile kadın sütünün, emmek, veya içmek, boğazına akılmak, yâhud aşağıdan şırmrja etmek suretiyle hüküm isfcâtma medar olacağına istidlal olunmuştur. Cumhur'ıın kavli budur.
Hanefiler'le diğer bazı ulemâ'ya güre şırınga edilen süt tahrîm isbât fli'mez. Çünkü bu eti büyütmeye ve kemiği geliştirmeye elverişli 'Iı-^itdir. Maamâf;h İmanı Muhanımcd'in bu mes'elede cumhur'la beraber olduğu rivayet edilir.[839]

1159/963- «(Bu dahî) Âişe radıycllahü anhâ'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki:  Seh'c bînti Süheyl geldi ve:
— Yâ Resûlallah, Ebu Huzeyfe'nîn mevlâsı Salim bizimle birlikte pvimîzdcdir. Kendisi gerçekten erkeklerin vardığı (bulûğ) çağ(ın)a varmıştır? dedi.   Bunun  üzerine   Resûlüllah   (S.A.V.):
Onu emzir; kendisine haram olursun; buyurdular.» [840]

Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir. Ebu Davud'un «Sünen» inde:
«O halde Onu beş defa emzir» buyurulmuşlur.Bu suretle Sâ-'lim (IÎ.A.) Hz. Sehle'nin süt oğlu yerine geçmiş oluyor. Galiba Musanif bu hadîsi, yukarıdaki hükmün buradaki Şehla hadîsi ile tahsis olunduğuna isâret için getirmiştir. Çünkü Seh!<; hadîsi, büyük bir insanın emmesi de -hüküm isbât edeceğini gösteriyor. Halbuki büyük insan açlıktan dolayı emme hükmünde dâhil değildir. İmam Mâlik'in de cl-ftlu-valia^ da rivayeti veçhiyle Salim kıssası şudur: Ebû Huzcyfe, Sâlim'i evlâdıık almış ve onu cvlendirmişti. Salim (R.A.), Ensar'dan bir kadının mevlâsı idi. Teâlâ Hazretleri:
«[841] Onları babalarının adları île çağırın...» âyetini İndirince soyu belli olanlar babalarının adları Üe çağınlmağa başladılar. Babası belli o'mayaıîlar cia mcvlâ ve din kardeşi oldular.    İşte Hz. Schle o zaman
gelmiş ve:
—  Yâ  Resûlallah,   biz  Sâlim'i  evlâd   bilirdik.   Benimle   ve   Ebu   Hu-zeyfe ile  haşir neşir olurdu. Beni  acık  saçık görürdü, şimdi  Allah onlar hckkında  malûmun olan âyetleri  indirdi;  demişti.   Peygamber   (S.A.V.:
— Onu beş def« emzir; buyurdu. Artık Salim, Ebu Huzeyfe'nin süt oğlu mesabesinde idi.»
Selef Hazcrâh bu hüküm hususunda ihtilâf etmişlerdir. Hz. Âişe (R.Anhâ) 'ya gorc kadını emen âkil lâiig bile olsa tahrîm sabit olur. Urve (R.A.) söyle diyor: «Ümmü't-Mümînîn Âişe bu hadîsle amel etmiştir. Kız kardeşi Ümmü Külsüm'a ve kardeşinin kızlarına yanlarına girmesini istedikleri  erkeği  emzirmelerini  emrederdi.
Bu hadîsi İmam Mâlik rivayet etmiştir. Bu kavil Hz. AN ve Urve (R. A. /dan rivayet olunmuştur. Ley s b. Sa'd i'e İlmi Hazm'in ve Dâvud-u ZalıirVvAn mezhebi budur. Delilleri buradaki Sehle hadîsidir.
Cumhur Sahabe ve Tabiîn ile Mezhep imamlan'na göre ise rada' ancak küçük iken emmekle tahakkuk cûcr. Yalnız küçüklüğün tahdidi bususunda ihtilâf etmişlerdir. Cumhur-u ulemâ ile İmam Mâlik, Şafiî, Ahmcd b. Hanbcl ve Hanefîler'den İmameyn dîye anılan Ebu Yusufla. İmam Muhammrd'e göre sut emme devresi ikî senedir, iki seneden sonra emmesi bu hükmü isbat etmez. Delilleri:
«[842] Süt emme işini tamam yapmak İsteyen (babalar) için anneler çocuklarını tam iki sene cmzîrirler.» Ayeti kertmesidir. İmcim. Â'znm, Ebu Hanifc'yc göre süt müddeti otuz ay İmam-ı Züfcr (110—150)'e göre üç senedir. Hazret i imam'ın delili  :
«[843] Çocuğun tna karnında kalması ile sütten ayrılması müddeti otuz aydır» ;"ryet-İ kcrîmesidİr. Bu âyet-İ kerîmede İkİ seve bir hüküm zikredilmiştir. Yani âyette çocuğun ana karnında kalma müddeti i!c memede:! ayrılma müddetleri zikredilmiş ve ikisine birden otuz ay tayin edilmiştir. Şu hiilde bu otuz ay ayrı ayrı her ikisinin müddetidir. Ya'nr, bir çocuğun ana karnında kalma müddetinin iki seneden fazla olmıyac;ı£ını bildiren hndis vardır. İste âyetin hamilelik müddetini bildiren kısmı o hadisle tahsis edilmiştir. Süt müddetini ise tahsis eden bir delil yoktur. Binâenaleyh o otuz ay olarak kalır.
hın-.H-ı Zitfcr[844] dahî aynı âyetle istidlal eder; ve otuz aya ka-dnr İmam-ı Â'zam'kı beraberdir. Ondan sonraki altı ayı ise çocuğun nlısnmsı için ilAve rder. Fetva'   Imameyn'nin kavline güredir.
îmanı J\Iâ!İk\\cn süt müddetinin iki sene bir ay; iki sene iki ay olduğuna dâir rivayetler vardır. Bazılarına göre süt müddeti on beş SL-no; diğer bazılarına göre kırk yıldır. Hattâ: «ömür boyuncadır» diyenler bile bulunmuştur. Bittabi bunlara i'tibâr yoktur. Bazıları: «Rada' hükmünü inbât eden süt emme sütten.ayrılmazdan öncedir» ı' misler; fakat bunun için bir zaman takdir etmemişlerdir. EvzaVyc göre bir yaşında bir çocuk memeden ayrılırsa bir müddet sonra'tekrai- emso iki yıl lamam olmasa büe rada1 hükmü sabi I olmaz. Aynı rnruk emmeye devam ederse iki yasına kadar emdiği haram daha sujırasi hcıaldir.
Cumhuru ulemâ. Salim hadisi için: «Ona hasstııvv diyorlar. Nitekim Hz. Ümmü Seleme, Âİşe (h'.Anhâ) 'ya: «Bİz bunu yalnız Sâlim'e hâs görüyoruz. Hem bilmiyoruz belki de bu hüküm Sâlim'e bir ruhsattır; yahut mensuhtur.» demiştir.
Burada İbni Tcymiıtifc'mn hi<; bir kavle uymıyan bir mezhebi vardır. İbui Tcymhjyr süt meselesinde küçüklüğü esas ittihâz etmekle beraber, «Hacet olursa büyük de emebilir ve hüküm sabit olur» diyor. Meselâ: âkil baliğ bir kimse bir kadının yanına dâimi au-reltc girip çıkmak mecburiyetinde kalsa da kadın için her zaman tesettür güç gelse veya örtünecek bir şey bulamasa İbni Tcymiyyr'yc göre kadını emerek süt oğlu olabilir. İbni Tcymiyyc bu suretle birbirine  muarız hadislerin arasını bulmağa çalışmıştır.[845]

1160/964- «(Yine Âişe radjynlhthn anhn'dan rivayet cd'ldığ'ne göre Ebu'l - Kuays'ın kardeşi Eflah[846] tesettür hükmü sübût bulduktan sonra kendisinin yanına girmek için izin istemeğe gelmiş. Âişe demiştir ki:
—  Ora izin vermeğe razı olmadım. Resûlüllah sallctllahü aleyhi ve srllctn geldiği zaman  yaptığımı kendisine  haber verdim. Bana  onun yanıma girmesine izin vermemi emir buyurdu ve:
—  O senin amcandır; dedi.»[847]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
Hadîs-i Şerif, emzirenin kocası ile yakınları hakkında rada' hükmünün sabit olduğuna delildir. Çünkü kadının sütüne sebeb erkeğidir. Binârnaleyh doğurdukları çocuk nasıl  mü.şLerrkse süt oğuMarı da  öyledir. Onun içindir ki hu hüküm babında İbni Abbas (H.A.): «aşı bîrdir» de--mistir. Bunu İbni Ebi Şcybc rivayet eder. Zira sütü eiimV indirir; bu İse erkeğin iştiraki ile olur.   Eshâb-ı  Kiram ile Tâbiün'in  cumhuru ve mezheb imamları buna kaildirler.
Eflah hadisi E bu Davud'un rivayetinde daha sarihtir. Ve şu lâfızlarladır :
«Âişe demiştir ki: Eflah yanıma girdi. Ben hemen kendisinden Örtündüm.  Bunun  üzerine :
—  Ben amcan olduğum halde benden kaçıyormusun? dedi:
—  Nereden nereye?  dedim:
—  Seni kardeşimin karısı emzirdi; dedi:
—  Beni ancak kadın emzirdi; erkek emzirmedîya..,; dedim». Cumhur-u ulemâ'ya bu hususta muhalefet edenler:    [bni Ömer, İbni
Zübeyr, Âİşe, Râfi' b. Hadîc (R. A.) ile tâbiîn'den bir cemâat İbni'l -Münzlr ve Zâhîrîler'dir. Bunlar erkeğe rada1 hükmünün sabit olmayacağına kaildirler. Derler ki: «Süt kadının olduğu gibi çocuğu emziren de udur, nitekim Teâlâ Hazretleri:
[848] Sizi emzîrmiş oîan anneleriniz» buyurmuştur. Binâenaleyh erkeğe süt. hükmü sabit değildir.»
Bunlara cevaben: «Âyet-i Kerîmede hu hadîse murîz bir cihet yoktur. Çünkü anneleri zikretmek onlardan başkasının bu hükümde dâhil olmadığına delâlet etmez. Mefhumu ile delâlet ediyor; desek: Buradaki mefhum, mefhum-u  lâkabdır;  ondan delü olmaz.» denilmiştir.
Cumhur'a muhalefet babında İJmi'l-Kaı/ı/im közü hayli uza imiş İbni Tcymiyyc dahî onu beğenmiştir. Sonraları da bu hususta uzun uzadıya bahis açanlar olmuştur.[849]

1161/965- «(Yine) Âişe radnjallahü anhâ'.dan rivüyet olunmuştur. Demiştir ki: İndirilen Kur'an meyânmda: on defa ma'iûm .süt emme (anneyi çocuğa) haram kılar; Âyeti de vardır. Sonra bu ort'def'a emme, beş defa ma'iûm emme ile neshedildi. Resûlüllar sallallâjıü aleyhi ve sc.llcm bu âyet okunan Kur'ân meyanında İken vefat etti.»[850]

Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.
Ulemay-ı Kirâm'ın beyânına göre Hz. Âişe'nin bu hadisi son neshin pek yakında vâki' olduğunu gösteriyor. Okadar ki: bazı kimseler nesih vâki' olduğunu henüz işitmedikleri için o âyeti okumaya devam ederlermiş. Ncsîii  haber alır almaz okumaktan vazgeçmişler.
Nesih: sonra gelen şer'î ve fer'i bir delilin evvelki delilin hükmünü kaidirmasıdır. Nn'sih üç kısımdır:  :
1— Hem okunması hem hükmü neshedilendir. Hadîs.e zikri geçen (on defa emme haraıjı kılar) âyeti gibi.
2— Hükmü bakî olup yalnız tilâveti ncshcdilcnt r.
««Ihlİyar erkekle İhtiyar kadın zina ederlerse onları hemen recmedin...» âyeti gibi.
3— Tilâveti bnkî olup yalnız hükmü neshedilendir. Bu nev'i nesih bir hayli vardır.
«[851] Sizden vefat ederek zevcelerini bırakanlar...... âyeti gibi.
«Siibiilü's - Selâm» sahibi bahis mevzuumuz hadîs üzerinde durarak rada1 hususunda en şâyan-ı tercih kavil bunu buluyorsa da .mes'eleyi Hanefüer'den Kemâl b. Hiimâm[852]  Fcthü'l-Kadîr» nâm eserinde nasıl lazımsa öyle tedkik ve tahkik etmiştir.
Mezkûr 1ahkikt.cn anlaşıldığına göre sâyân-ı tercih olan kavil bu değildir. IIatla rada' mes'eîesûnde: < Hüküm üc defa emmekle sahil olur» diyenleri kavli bile hu kavildin daha şâyân-ı tercihtir. Yine ayni tahkikten anlaşıldığına güre süt emme bâbmdaki mikciar tayini neshi dilmislir. Taunun neshedildi^ini İbni Abbas (II. A.) kendisine Nâs, bir kerre emmek har;"ım kılmaz; diyorlnr. buna ne dersin? diye sorulduğu vaki! tasrih etmiş ve : «Bu mevcud idi; Takat sonra nrshedildi» demiştir. İbnİ Abbas (R..A.) : «;-ad;V meselesi: azı da çotfu da haranı kılar; neticesine vardı» dediği rivayet edilmiş; keza İbni Ömer (R.A.) da: «az emmek haram kılar» demiştir. Hattâ kendisine, İbni Zübeyrin «Bir ve iki defa emmrkte beis yoktur» dediği söylendiği vakit: «Alla-hın hükmü İbni Zübeyrin hükmünden daha hayırlıdır...» demiştir.[853]

1162/966- «İbnİ Abbas radıyallahü auhümd'dan rivayet olunduğuna göre Peygamber (S.A.V.)'e Hamza'nın kızını almasını söylemişler bunun üzerine : :
—  O bana helâl değildir; çünkÇ o benim süt kardeşimin kızıdır. Neseb cihetinden haram olan süt cihetindînde haramdır;  buyurmuşlardır.»[854]

Hadîs mültefekun aleyh'lir.
Hz. Hamza (Fi. A.)'m kızının ismi ihtilaflıdır, bu bâbta Ümâme, Amâre, Selma, Âise, Fâtıme, Emslullah ve Ümmü'l-Fadl olmak üzere yedi isim zikredilmiştir. Ksah olan kavio göre ismi Amâre; künyesi de (' tı>ıül'-Fadl'dır. Annesi Esma  binli Ümeys'in kız kardeşi Selmâ'dır.
Hz. Amâre'nin Peygamber (S.A.V.) 'in süt kardeşi kızı olması, R^ sûlüllah (S.A.V), Ebu Lehebin cariyesi Süveybe'dcn süt emdiği iğindir. Ondan vaktiyle amcası Hamza ÇR.A.) cia cmmi.şti. Hz. Hamza'nın kızını Resûlüllah'a teklif eden Hz. Ali'dir. Ncsal'nm rivayetine göre Ali (R.A.) şöyle demiştir:
«— Yâ Resûlâllah neden bizi bırakıp da Kureyş'e merak ediyorsun? dedim:
—  Sizde bir şey var mı? dedi:
—  Hz. Hamia'nın kızı var; dedim...»
Rıda' hükümlerini şöylece sıralamak mümkündür: Süt ciheti ile ak-r;ıba olanlar birbirleri ile evlrnemezler.
«Süt haram kılar» derken hu mânâ kastedilmiştir. Fukâhâ hu hususta bir de kaide vazetmişlerdir: «Emmenin emzirene nefsi haram; emzirenin emene nesli haram.» derler.
Süt akrabalar hirbirilerinden kaçmazlar. Bir yerde haşhaşa kalabilir ve beraberce sefer edebilirler. Fakat birbirlerine mirasçı olamazlar; in S içlerinin nafaka ve meskenini tedârik etmekle mükellef değildirler; aralarında nesebe âit ahkâm cereyan etmez.[855]

1163/967- «Ümmii Seleme rndıyallahu anhâ'ûan rivayet edilmiştir. Demiştir kî: Resûlüllah sallallahH aleyhi ve sellem:
— Rada'dan haram olan, ancak bağırsakları yarandır. Bu da memeden ayrılmadan evveldir; buyurdular.»[856]

Hu hadisi Tİrmîzî rivayet etmiş ve onu hem kendisi hem de Hâkim sahihlcmişlerdir.
Bağırsaktan yarmaktan maksad: Onlara varmaktır. Şu halde bağırsaklara varmayacak kadar az süt haram kılmayacak demektir. Maa-rnAfih hu ta'hir: Bağırsaklara varıp da onları besleyen ve başka gıdaya hacet bırakmayan mânâsına da gelebilir. Bu taktirde hadîs: Büyük bir insanın emmesi ile rada1 hükmünün sâhit olamıyacağına delâlet eder ki zâten ondaki «bu da memeden ayrılmadan evveldir» cümlesi bu mânayı tc'yid eder. Çünkü memeden ayrılmazdan önceki zaman henüz iki ya.şını doldurmadığı zamandır.
Aşağıdaki hadîs dahî bu ikinci mânâya delâlet eder.[857]

1164/968- «İbni Abbas radıyallahü anhümâ'dan rivayet o(unmuş-lur. Demiştir ki: «İki seneden gayrıda süt emmek yoktur».[858]

Tîıı hadisi Dâre Kufni ile İbnİ Adİyy hem merfu' hem' de mevkuf olarak ri\ âyet etmişler;  fakat mevkuf oluşunu tercih eylemişlerdir.
Çünkü onu merfu' olarak yalnız cl-Hcyscm b. Cemil'in tbni Uyry ne'6cn[859] rivayet ettiğini Dâr.c Kut m kaydetmektedir. Maanıâfîh Dara Kufuî Heysem hakkında : «sika ve lafız idi diyerek hiisn-ü şehâdette bulunmuştur.» Aynı hadisi Ha'ul b. M a usu r dahî ibni Uyeynr'dcn mevkuf olarak rivayet etmiştir. Bittabi hadîsin mevkuf olması illet değildir.
İbni Ad'uın, Heyscm'in yanıldığını söylemiştir. Bcyhakî: «Sahih olan, bu hadis mevkuftur.» diyor. Yine Dryhakî süt müddetinin iki sene ile mahdud okluğunu Hz. Ömer ve İbni Mes'ud'dan rivayet etmiştir.
Bu hadis iki senenin rada1 müddeti olarak nazar-ı i'tibâre alındılına, iki seneden senraki rada'ın raddn' hükmü taşıyamayacağına drüldir. Nitekim âyet-i kerime ile aşağıdaki hadîs aynı hükme deIfılel. etmektedirler.[860]

1165/969- «İbnî  Mes'ud  radıyalhıhü  anh'öen   rivayet  olunmuştur. Demiştir ki: ResûiüJlah salhtttafıü aleyhi vr sclhvı:
— Kemiği geliştiren ve eJtİ büyütenden   başka   rada yoktur: buyurdular.»[861] 

Eti hadisi Ebu Dâvud tabric etmiştir.
Çünkü çocuğu büyütüp geliştiren süt iki yaşına kadar olandır.[862]

1166/970- «Ukbetü'bnü'l - Haris[863]  rnchyallcthü anh'dcn rivayet olunduğuna göre kendisi Ümmü Yahya bîntî Ebî ihâb İle evlenmiş. Müteakiben bîr kadın gelmiş ve:
—  Ben sizin ikinizi de emzirdim; demiş. Bunun üzerine Ukbe (meseleyi) Peygamber sallallahil aleyhi ve scHem'e sormuş. Rcsûlüllah (S. A.V.):
—  Nasıl olur bak  ne söylendi?    buyurmuş.  Artık  Ukbe de ondan ayrılarak kadın  başka  birisi  iîe evlenmiştir»[864]

Hu hadisi Buharı tahriç etmiştir.
Musannif gelen kadının ismini bulamamıştır.
Hadîs-i Şerif, süt ananın şehfıdetinin yalnız başına kabul edileceğine delildir. Buharî bunun için ayrı bir bâb yapmıştır. İbni Abbas ile Seleften bir cemâatin ve Ahmcd b. llnnbcl'm mezhebi budur. Ebu Ubcyd: «Erkeğe kendiliğinden ayrılmak vâcib chır. IIakim1 in hükmüne lüzum yoktur» diyor.
İmam MâUk'c göre süt mes'elesinde ancak iki kadının şehadeti kabul edilir. Hanefîlcrle diğer bir takım ulemâ'ya göre süt meselesinin şâir hukuktan bir farkı yoktur. Binâenaleyh burada (is iki erkek yâhud bir erkekle iki kalın şehâdet etmelidir. Yalnız süt annenin şehadeti kâfi gelmez. Şâfîîler'e göre süt ana ile birlikte üç kadının şehadeti kabul edilir. Yalnız ücret istememesi şarttır. Şâfiîler'ce hu hadîs ihtiyata ve şüpheli şeylerden korunmaya hamledihniştir. Fakat kendilerine: pu .sözlerinin zahire uymadığı, çünkü Peygamber (S.A.V.)'e meselenin dört defa sorulduğu; dördünde de:  :
—  Nasıl olur bak ne söylendi; cevabım verdiği hatırlatılmıştır. Bu hadîsin bazı rivayetlerinde «Onu bırak» denilmiştir. Dare Kutni'-nin rivayetinde ise«Ondan sana hayır yok» buyurulmuştur. Eğer ihtiyat kabilinden olsaydı ona kadını boşamayı emrederdi. Halbuki ha-di.sin lıiç bir nvâyelindc talâk zikredilm; mistir. İbnİ Abbas taraftarları bu ,-İhcti nnzar-ı i'tilıâiT alarak: Hu hüküm buraya mahsustur. Binâenaleyh sair hukukun hilâfına olarak burada yalnız süt ananın şehadeti kâüdir» demişlerdir.[865]

1167/971- «Ziyâd-ı Sehmî radıynllahü anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah sttllajlahü aleyhi ve scîlcm ahmak kadından süt ana yapılmasını  nehyetti».[866]

Eu hadisi Ebu Dâvud tahric etmiştir.
Hadîs mürscldir. Çünkü Ziyad'm sahâbîliği yoktur.
Buradaki nehyin hikmeti sütün çocuğun tabiatına tesir etmelidir. Yani ahmak kadının sütünü emen çocuğun da ahmak olması muhtemeldir. Onun için süt anayı seçerken ahmak olmamasına dikkat etmek gerektir.[867]

«(Nafakalar  Babı)»


Nafaka: insanın muhtaç okluğu husûsâta sarfeüiği yiyecek içecek şeylerdir.[868]

1168/972- «Âişo rurfnjfilldhit anhâ'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Ebu Süfyan'ın[869] karısı Hind[870] binti Utbe ResülüUah stüİallahil alcı/lıi ve fi'-Ucm'ın yonma girdi ve:
—  Yâ Rcsûlallah, gerçekten  Ebu Süfyan pek cimri bir adamdır. Bana kendime ve çocuklarıma yetecek kadar nafaka vermiyor. Ancak onun haberi olmaksızın  malından  bîr  soy alırsam  o başka, Acaba  bana  bun-cJa bir günah varmıdır? dedi.  Rcsûlüüah  (S.A.V.):
—  Onun malından sana ve çocuklarına yetecek kadarını ma'ruf vecihle al; buyurdular.»[871]

Hadis müttofekun aleyh'ür.
Iladîs-i ŞtTÎfte, bir kimseyi şikâyet etmek ve hakkında fetva' almak için hoşlanmadığı bir sıfatla zikretmenin caiz okluğuna delil vardır.
İste gıybet'in caiz görüldüğü yerlerden biri hudut. Yine bu hadîs, bir adama karısı ile çocuklarının nafakasını v< rmenin vâcib olduğuna delâlet ediyor. Lâfzın umumuna bakılırsa büyük çocukların nafakası bile babaya âit görünüyorsa da onlar başka delil İle bu umumdan tahsis edilmişlerdir. Nafakanın takdirine hacet kalmaksızın yetecek kadarının vâcib olduğu dahî bu hadîsin delâlet ettiği husûsât cümlosindcndir Bİr çok ulemâ ile İmam Şafiî'nin mezhebi budur. İmam Şâfiî.n'm bir kavline göre nafaka müdd denilen ölçekle takdir edilir. Ve zengin erkek her gün için karısına iki müdd; orta haili bir buçuk müd; fakir oian bir müd; zahire verecektir. Bazıları: Her gün için iki müdd her ay için de ayrıca iki dirhem verir; demişlerdir.
Ebu Ya'lâ'dan rivayet olunduğuna göre ekmek verirse günde iki rıtıl[872] vcrm?si îeabrder. Bu hususta zenginle fakirin farkı yoktur. Yalnız iyi ve güzel olması hususunda birbirinden ayrılır. Çünkü yenilecek miktar da zenginle fakir müsavidir. Yalnız yiyeceğin iyiliği kötülüğü meselesinde ayrılırlar.
îmam Nevrin (631 — 676) : «Bu hadis miktar tayin edenlerin aleyhine hueettir.» diyor.
HanefîlerV Süre nafaka hususunda karı ile kocanın ikisinin de hâlleri nazarı ftibâre alınır. Yani ikisi de zengin iseler zengin nafakası; fakir iseler fakir nafakası verilir. Biri zengin diğeri fakir olursa kadının nafakası zengin kadınların nafakasından aşağı, fakirlerin nafakasından yukarı olur. Hnnefiier'den KcrhVyc göre nafaka hususunda yalnız erkeğin hâli nazar-ı i'tibâre alınır.
«Ancak onun haboti olmaksızın malından bir şey alırsam» ifâdesi, baha çocuklarına bakmadığı zaman onlara bakmayı annelerinin üzerini1 alabileceğine ve keza hakkım vermeyenden bizzat onu almanın caiz olduğuna deîâieL c(.kT. Çünkü Peygamber (S.A.V.), Hind'in yaptığını takrir buyurmuş: «haram» dememiştir. Halbuki Kİnd aldığının kendisine günah olup olmadığını sormuştur. Böylelikle Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) Hind'in şimdiye kadar aldığını takrir; gelecekte alacaklarının da mubah olduğunu beyân etmiş oldular. Buharî'n'm bazı rivayetlerinde:
«Onları ma'ruf vecihle beslemende, sana bir günâh yoktur» buyurulmuşttır:
«Sana ve çocuklarına yetecek kadar al» emrinin Resûlüllah (S.A.V.) tarafından bir fetva' olması yâhûd hükmün hu okluğunu ihbar mahiyetini taşıması birer ihtimaldir.
Hadîs-i Şcrîftc vekil nasbetmeden gaibin aleyhine hüküm verilebileceğine delil vardır. Buharı buna dâir bir'bâb yapmış; ve bu hadîsi orada zikretmiştir. Yalnız Ncvcvî gaibin aleyhine hüküm verilmek için onun o yerde bulunmamasını yâhud o yerde bulunsa bi-lo ele geçmesinin güç veya imkânsız olmasını şart koşuyor. Halbuki Ebu Süfyan o gün belde hârici bir yerde değildi. Şu halde Resûlüllah (S.A.V.)'in bu hükmü, gaibin aleyhine bir hüküm sayılamıyacak demektir. Nitekim Hâkim1 in «cl-Müstcdrck» inde şöyle bir hadîs vardır:
«Peygamber (S.A.V.) biat esnasında kadınlara çalmıyacaklarım şart koşunca Hind :
—  Hırsızlık için sana  biat edemem; çünkü ben kocamdan çalarım; .demiş.   Bunun üzerine   Resûlülfah  (S.A.V.)   onu  bırakarak  karısına  hakkını helâl  etmesi içîn   Ebû Siifyon'a  haber göndermiş.  Ebû Süfyan :
—  Yaş yemişlere evet derim; fakat kuru erzak için hayır; demiştir.» Bu  hâdise  gnsteriyor  ki:   Resûl-ü   Ekrem   (S.A.V.)'in  o gün   verdiği hüküm gaibin değil, hâzırın aleyhine imiş.
Hâsılı kıssa bir fetva' olmakla mahkeme hükmü olmak arasında ih-timallidir. Hİnd'den İsbâl sâhid istemediğine bakılırsa fetva" olması ihtimali pâlibtir. Bazıları buna «hükümdün'- demişlerdir. Onlara güre Hînd'-den ispat istememesi tınım doğru söylediğini bildiği içindir.
î>ıi halde: «Hâkim bildiği bir hususa hueeetsiz de hüküm verebilir,s diyenler için bu vak'a bir delil olabilirse de yukarıda arzettİğimiz vecihle mesele ihtimallİ olduğundan, gelişi güzel her hususla değil yalnız kadının kocasından kendine ve çocuklarına nafaka dâvâsiyle nafakanın kifayetsizliği hususunda delil  olabilir.
Musannıfn hadîsi burada zikretmekten maksadı da budur.[873]

1169/973- «Târık-ı Muharibi[874] radıyallahü anh'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Medine'ye geldik. Bir de baktık Resûlüllah sallallrıhü aleyhi ve selle m minberin üzerinde ayakta halka hutbe İrâd fdîyor ve:
— Verenin e\\ yüksektir. Hem nafakasını verdiğin kimselerden başla! Anneni, babanı, kız kardeşini, kardeşini, sonra sana en vakın ve ondan sonra en yakın olanları gör gözet; diyordu.»[875]
Bu hadîsi Nesaî tahrîc,etmiştir. İbni Hibban ile Dâ.-e Kutni onu sahîhlemişlerdir.
Hadîs-i Şerif; «Yüksek el'alçak elden «.yırlıdır» hadîsinin tefsiri mesâbesindendir. Yüksek el: Veren yâhud ?'"âk öden el, diye; alçak el de:  vermeyen yâhîıd dilenen el diye; tefs!:  edilmiştir.
«Hem nafakasını verdiğin kimselerden baş£» emri yakınlarına infâkın vâcib olduğuna delildir, bunların kimler olduğu da anneden başlanarak îzâh buyurulmuştur. Bu tertib i'zaz-u ikram hususunda annenin babadan daha ileri geldiğini gösterir. Kaadi îyaz (476 — 544) : Cumhur'un mcz-focbi budur.» demiştir. BuharVı\h\ tahric etliği. Ebu Hü -îyrc hadîsi buna deiâiet eder. Mezkûr hadîste en ziyâde i'zaz-ü ifc.am'n lâyık olarak üç defa anne zikredilmiş; ondan sonra atıf suretiyle baba da ilâve buyurulmuştur.
FilhakîVr. Kur'ân-ı Kerîm'dç anne hakkının ziyâdeliğine tenbih için «[876] İnsana ebeveynine ihsanda bulunmayı tavsiye ettik. Çünkü annesi kendisini rahmetlerle karnında taşımış ve zahmetlerle doğurmuştur.» buyurulmaktadır.
Hadîs-i Şerifte «Kız kardeşini, kardeşini » diye verilen tafsilât fakir düsen yakınlara nafaka vermenin vâcib olduğuna delildir ve görülüyor kiv kız kardeşle kardeş dahî nafakası verileceklerde dahildir. Hz. Ömer (R. A.) ile  İmi Ebî Leylâ (74—148)'nın ve İmam Ahmcd b. HaHbfTi.nL mezhebi budur.
İmam Şafiî'ye göre nafaka, kötürüm olmak, küçük veya deli olmak gibi bir sebeple kazanmaktan âciz kalanlar için vaciptir. Bu üç sıfattan birini haiz olmayanlar hakkında Şâfiîler'Ğcm üç kavil rivayet edilmiştir.
Bunların içinde en güzel sayılanına göre nafaka vâcibtir. Çünkü beri tarafta zengin akrabası varken bir insana «çalış» diye teklifte bulunmak ayıptır.
İkinci kavle göre nafaka vermek vâcib değildir; zîrâ maişetini kazanmağa kudreti vardır. Bu kudret mal mesabesindedir.
Üçüncü kavle göre: Asim nafakası fer'a vâcibtir; yani anne ve babaların nafakasını vermek evlâda vâcibtir. Fakat evlâdın nafakası ebeveyne vâcib değildir. Zîrâ bunca yaş farkına bakmadan onlara çalışmayı teklif etmek ebeveyne ihsan emriyle bağdaşamaz.
Hanefilcr'e Unn: Maişetini kazanmaktan âciz olan fakir akrabaya, nnlar.iau alacağı miras miktannea nafaka vermek vâcib olur. Küçük çocuklar fakir iseler nafakaları babalarına vâcib olur. Kbeveyn fakir düşerlerse nafakaları kız ve oğlan bütün çocuklarına vâcib olur. Yalmz Lir rivayete göre nafakayı hepsi nıüsâvaut üzere verirler; diğer rivayete göre mirasları  miktannea  öderler.  Tefsilât fıkıh  kitaphırmdadır.
[877] Akrabaya hcUkını ver» âyet-i kerîmesi akrabanın akraba üzerinde hakkı oklusunu bildirmektedir. Haklar ise çcşİÜİ ve birbirinden farklı olur. Nafakaya muhtaç olanlara nafaka verildiği gibi muhtaç olmayanlar da başkalarına verirler.
Iladîs-i Şerif, yakın hısımları ve bunların derecelerini izah mesabesindedir. Yalnız bu hadîsL- çocuklarla zevceler zikredilmemişür. Çünkü bunlar babımızın ilk hadisesinde mevzu-u bahis olmuşlardı.
Geçmişin nafakasına gelince: Bu hususta ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Razılarına göre bu nafaka sakıt olur. Diğer bazıları sakıt olmayacağına kaildirler. Bir takımları da: «akrabanın geçmiş nafakası sakıt olursa da zevcenin nata1 ası sakıt oimaz.» demişlerdir. Bunlar sözlerini şöyle ta'-lîl ederler: «akrabaya nafaka, yardım için meşru' olmuştur. Geçmişe nazaran hu yardımın hükmü kalmamıştır. Zevcenin nafakası ise yardım için değil, nefsini kocasına münhasıran hapsetmesine karsı erkeğin bir borcudur. Bundan dolayıdır ki, zevce zengin do olsa bu hakkı sakıt .!-maz. Zevce nafakasının sukut ctmiycccğine ittifak vardır. Einâenaİcyh - zevce kocasına muti1 oldukça bu hak kendisine verilir. Fakat itaat etmezse verilmez.[878]

1170/974- «Ebu Hüreyre radıyaîlahü anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah salhtllahn aleyhi ve sellem:
— Kölenin yiyeceği ve giyeceği hakkıdır. Gücünün. yetmiyeceğİ iş de kendisine yüklenmez; buyurdular.»[879]

Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.
II.'Kİis-i Sctİf, ittifakan vâeih nlan bir meseleye delâlet etmek-Irvlir ki o da kulelerin nafaka ve giyecekleridir. Bittabi cariyeler de hükümde dâhildirler. İludî.sde yalnız kölelerin zikredilmesi tağlib yo-iu iiodir. Hadisde yiyecek ve içecek mutlak zikredilmiştir. Binâenaleyh .sahibinin yediğinin aynını yemesi, onun giydiğinin aynını giymesi vâcib dirildir. îllurJim hadîsinde: Onlara kendi yediğinizden yediriu; giydiğinizden giydirin» denilmiş olması mendup mânâsına alınmıştır.[880]

1171/975- «Hakîm b. Muaviye el- Kuşeyrî'den oda babasından - m-ıhı/alhthii duymuş olarak rivayet edilmiştir. Babası demiştir ki:
— Yâ Resûlnllah, bizden   birimizin   zevcesinin,   kccası   üzerinde   ne hakkı  var? dedim. Rcsûlüüah   (S.A.V.) :
—  Kendin yediğin zaman onu doyurman; giydiğin zaman onu da giydirmendir... ilâh; buyurdular.»[881]

Bu hadîs «kadınlarla geçinme babı» 11da geçmiştir.
Musannif orada hadîsin tamamını zikretmiş; ve onu İmam Ah-mc[882]

1172/976- «Câbir b. Abdlllah radnjallahil anhümâ'dan Peygamber ıdltthü aleyhi vr scllcm'dcn duymuş olarak rivayet edildiğine göre Peygamber (S.A.V.) hacc hakkındaki uzun hadiste kadınları zikrederken :
— Sizin üzerinizde onların ma'ruf vecihle yiyecek ve giyecek hakları vardır; buyurmuşlardır.»[883]

Hu hadisi  Müslim tahne etmiştir.
Iladîs-i şerif, zevcenin nafaka ve elbisesinin kocasına vâeib olduğuna delildir. Nitekim Kitap ve icınâ'da buna delâlet etnıekitHİir. Bu cihetin az yııknnda eçti.
«Ma'ruf vecihle» ta'biri ma'nıf olan infakıi1 vâcilı olduğunu göstermektedir. I^u bâblaki mezhebler dahî az vııkarıda iiörülmüştü. «Kadına verilecek nafakanın hazır yiyeceklerden olması vâcib-ti!' diyen n»ıi'l-Kaıjifim ^rl-HrdifiVn-Ncbcvhf» adlı eserinde bu hususta iîözü çok uzatmıştır. Ona göre yiyeceğin kıymeti ancak alan ile veren ittifak ettikleri taktirde verilebilir.[884]

1173/977- «Abdullah b. Amr radrynllahü anhümâ'ûan rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah uülahu aleyhi re scîlîrm:
— Nafakasını verdiği kimseyi ihmal etmesi kişiye günah cihetinden kâfidir; buyurdular.»[885]

Bu hadîsi Nesaî   rivayet etmiştir. Hadis    Müslim'de şu  lâfızladır:
«Kölesinden onun rızkını habsetmesi....»
Hndîs-i Şerif, bir kimsenin maişetini teminle mükellef olduğu şahısların nafakalarını vcr/ıesi icâbettiğine delildir. Çünkü günahkâr olmak ancak bir vacibi terketmekle olur. Burada bu günahın kendi helakine kâfi geldiği, başka günaha lüzum kalmadığı zikredilmek suretiyle mübalâğa gösterilmiştir.
Bir kimsenin maişetlerini te'minîe mükellef olduğu şahıslar; ailesi afradı ile köleleri, cariyeleri ve diğer hizmetkârlarıdır. Müslim'in lâfzı yalnız köleler hakkında ise de JVYsâî'nin lâfzı ekmeğini verdiği herkese şâmildir.[886]

1174/978- «Câbir rmlnıııUnJıİi uiıh'dcn kocası ölen hâmile hakkında merfu' olarak  rivayet  edilmiştir:
— Ona nafaka yoktur; demiştir.»[887]

Ru hadisi Bcyhakî taline etmisfir. Ricali sikadırlar, lâkin Beyhâki: mahfuz olan. bunun mevkuf olduğudur; cıemiştir. Yukarıda geçfiği ve-eihle nafakanın verilmemesi Fâtımo bintİ Kays hadisesinde sabit oi-nıuştur.
Bu hadîsi Müslim  rivayet, etmiştir.
Fatîme bİnti Kays hadîsinin talâk-ı hâinle boşanan kadınlar hakkında olduğunu da orada görmüştük. Burada ise bahis kocası Ölen kadın hakkındadır. Ru mesele ihtilaflıdır.
Ulemâ'dan bir cemâatle Hanetîler'e ve Şâfiîler'e göre kocası ölen kadına nafaka yoktur. Delilleri hu hadistir. Rir de hu kadın iddetini kocasının hakkı olduğu için değü, şeriatın hakkı olduğu için bekler. Binâenaleyh kocasının malından ona nafaka verilmez. Zaten kocasının malt vereseye intikal etmiştir.
Diğer bu' takım ulemâ'ya göre :
Bu kadına nafaka vermek vâeibtir. Bunların delili:
«[888] Bir seneye kadar bir intifaı vasiyyet.» âyel-i Kerîmesidir. Diyorlar ki: :«Âyetten müddetin neshedilmis olması nafakanın da neshini îcâhetmez. Sonra hu kadın ölen kocası sebebiyle hapsediliyor, binâenaleyh enim malından nafakası verilir.»
Bunlara soy i e cevab verilmiştir: «Eskiden nafaka vasİyyetle vûci>> olurdu. Sonra bu ya (dört ay on gün beklerler) âyetiyle yâhûtl da «mirasçıya vasiyet yoktur.» hadisi ile neshedilmist;- Sizin delil olarak gösterdiğiniz âyet ise boşanan kadınlar hakkındadır, kocası ölenlere şümulü yoktur. Sünen-i Ebî Dâvîtd'ds, İbni Abbas (R.A.) 'dan şu. hadîs rivayet, edilmiştir:
 (Sizlerden vefat ederek geride zevcelerini bırakanlar karılarına bir seneye kadar İntifa' vasiyyeti yapsınlar.) âyeti miras âyetİyİe Allah'ın kendilerine takdir buyurduğu dörtte bir ve sekizde bir hisse ile; sene müddeti dahi kadına dört ay on gün id-det verilmekle neshedildi.»
Musannifin Fâtîme binti Kays hadîsini burada zikretmekten muradı: kocası ölen kadınla mcbtütenin (talâk-ı bâinSc boşanan) bir hükümde olduklarını göstermek olsa gerektir.[889]

1176/979- «Ebu Hüreyre rr.dnıallahii anh'den rivayet olunmuştur. Doı.ıiştİr ki:  Resûlüllah sallalni- aleyhi vcsclllcm:
— Yüksek el, alçak elden hayırlıdır. Biriniz nafakası kendisine âit olanlardan başlar. Kadın: beni ya doyur ya
boşa;  der»  buyurdular.[890]

Ru hadîsi Dare Kuinî rivayet etmiştir. İsnadı hasendir. Yüksek el ile al*-ak elin izahlarını yukarıda gördük, Bu hadisde «biriniz nafakası kendisine âid olanlardan başlar» denilmiştir. Cundan murâcl: iyilik ve ihsana bunlardan baslasın demektir. Hadisi Udre Kutnî, Âsım'-clan o da Ebu Sâlih'dcn o da Ebu Hüreyre'den tahrîc etmiştir. Ancak ÂsınrTın belleyisinde bir az şüphe vardır.
Aynı hadîsi Buharı, \'z. Ebu Hüreyre'yc mevkufen tahrîc etmiştir. cl-îsmâiîVmn rivayeti şöyledir:
Ashâb :
—  Yâ Ebû   Hüreyre bu kendi re'yînle söylediğin bir şeymidir. sa Resûlüllah (S.A.V.)  'in kavlindenmİdİr? dediler.  Ebu Hüreyre:
—  Bu benîm kesemdendir; dedi.» Yani: bu hükmü ben ictihâd suretiyle istinbât ettim; demek istemiştir. Hadis ulemâsı Hz. Ebu Hüreyre'-nin cevabını hep bu mânâya  almışlardır.Fakat bazıları buna İ'tirâi ederek şöyle derler: Hz. Ebu Hüreyre yanındakilere:
—  Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurdu; diyerek hadîsi nakletmişkcn Eshâb-ı Kirâm'm:
—  Bunu sen kendi aklından mı söylüyorsun? demeleri onun canım sıkmış ve kendilerine aiay tarzında:
—  «Hayır  kesemden» diye cevap vermiştir. Bu  gûna  cevahİar her lisanda vardır. Ve Hz. Ebu Hüreyre'nin bunda ma'zûr olduğu aşikârdır. Ciinkii Eshâb-ı KirârrTm biraz da sakaya henziyen suali  ciddiyetle ele alınırsa söyledikleri süzün «Sen hadis uyduruyorsun demekle pek farkı kalmaz.  Öyle  ya: «Resûlüllah   (S.A.V.)   şöyle buyurdu» dedikten   sonra «Sen bunu kendinden mi söylüyorsun?» diye sormanın başka ne mânâsı ülahiliı?  Halbuki  Hz.   Ebu  Hareyre (R.A.);
«Her kim benim üzerimden yalan söylerse hemen cehennemdeki yerine hazırlansın» Hadisi şerifinin ravîierinden-dir. J'unu o suali soranlar da pek âiâ bilirlerdi.
Bundan dolayıdır ki Eshâb-ı Kirâm'ın o suali Hz. Ebu Hürcyre'yc lâtife için .sormuş olmaları pek muhtemel görünüyor.»
Musannifin burada zikrettiği, hadîsin bir kısmıdır. Bazıları «Bu benim kasemdendir.» sözünü «ezberim/Iendir» manâsına almışlardır. Bunu «kese» diyerek ifâde etmesi ftahih-'tBuharî'âo ve diğer hadîs kitaplarındaki bir hadise isâret içindir. O hadîsde : Hz. Ebu Hüreyre'nin elbisesini yaydığı ve Recûlüllah (S.A.V.)'in onu pek çok hadîslerle doldurduğu, sonra Ebu Hüreyre'nin o'nu topladığı ve bir daha ondan hiç bir şey unutmadığı zikrediliyor. Şu halde Hz. Ebu Hüreyre «O elbise kese gibi oldu» demiş oluyor.
Musannifin burada bir    kısmını    zikrettiği   bu  hadîsin  tamamr Buhftrî'de şöyledir:   
Köle: Beni doyur da çalıştır; der. tsmâilVmn rivayetinde «Hizmetkârın: Beni doyur, olmazsa sat; der,    oğlun: Beni ne zamana kadar terk ediyorsun; der» buyurulmuştur. Aynı hadîsi îmam Ahmcd b. Hanbcl şu lâfızlarla rivayet ediyor:
«Karın beni doyur, olmazsa beni boşa; diyenlerdendir. Cariyen: Beni doyur.da kullan! der. Çocuğun: Beni kime bırakıyorsun? der. İbni Trymiyyc «cl-Müntcka» nâm eserinde «Bu hadisin isnadı sahihtir.» demektedir.
Bütün rivayetler zevee, köle, câriye ve çocuklara nafaka vermenin vâcib olduğuna delâlet ediyorlar.
İbnil-Münzir bu bâbta şunları söylüyor: «Baliğ olup da malı ve kazancı bulunmayan çocuklar hakkında ihtilâf edilmiştir. Bir taife, sabî olsun akil baliğ olsun, keza kız olsun oğlan olsun, kendilerini babalarından müstağni kılacak malları yoksa, hepsine nafaka vermeyi vâcib görmüştür. Cumhur ise nafakanın erkek baliğ oluncaya kadar kız da kocaya gidinceye kadar vâcib olduğuna kaildirler. Sonra babaya nafaka, ancak çocuklar kötürüm olurlarsa vâcibtir. Çocukların malları varsa babaya nafaka vâcib olmaz.[891]

1177/980- «Saidü'bnü'l-Müseyyeb radıyrillahü nnh'öen ailesine infak edecek bir şey bulamayan adam hakkında rivayet olunmuştur.
— Bunların arası  ayrılır;  demiştir.»[892]

Bu hadîsi Saîd b. Mansur, Süfyan'dan o da Ebu'z-Zînâd'dan O'da İbnü'l-Müseyyeb'Len tahrîc etmiştir. Ebu'z-Zînâd: «Said'e bu sünnetmidir?» dedim; sünnettir cevabını verdi» demiştir.
Bu hadîs kavî bir mürseldir.
Saidü'bniVl-Miiscyycb'in mürselleri ile ulema amel etmişlerdir; Çünkü o irsali ancak mu'temed zevattan yapar. İmam Şafiî : «»Sait'in sünnetdir; dediği şey Peygamber (S.A.V.) 'in sünneti olmak gerekir.» demiştir. îbni Hazm-ı Zahiri: «İhtimal Ömer (R.A.)'m sünnetini kasdetmiştir.» demişse de bu iddia hilafı zahirdir. Çünkü: «sünnet mi?» diye soran, hiç bir zaman bu mutlak sözle ResûlüMah (S.A.V.)'in sünnetinden başka bir şey kastedemez, yalnız ulemâ'dan bir cemâat: «Râ-vî: Filân şey sünnettendir; derse, bu sözle Hulefâ-i Râşidîn'in sünnetim kasdetmiş olabilir.» diyorlar. Râvîye: «Bu sünnettenmidir? diye soran, ancak Peygamber (S.A.V.)'in sünentini kasteder.
Filhakika Darc Kutni ile Bcyhaki, Hz. Ebu Hüreyre'den karısının nafakasını te'min edemiyen adam hakkında Resülüllah (S.A.V.J'den merfu* olarak şu hadîsi tahrîc etmişlerdir:
Araları ayrılır; buyurdular.
Fakat musannif bu bahta Darr KıUnİ'nin vehme kapıldığını Bcyhakî'nin de onun bu vehmine uyduğunu iddia etmektedir. Maa-mâfîh bu iddianın da do;~ru olmadığını iddia edenler vardır.
Ulemâ fakirlikten dolayı nikâhın feshedilip edilmiyeeeği hususnda ihtilâf etmişleridr. Şöyle ki:
1— Eshâb-ı Kirâm'dan Ali, Ömer ve Ebu Hüreyrc (R.A.) hazc-ratı ile tâbiin'dm bir et mâata, fııkâha'dan İmam Mâlik, fytfii ve Ah-vıcd b. Ilanbrl ile İlmi Hazım müstesna bilumum zahirî imamlarına göre fakirlik sebebiyle nikâh feshedilir. Delilleri: Yukarıda zikredilen Sald b. cl-Müacyych hadisi ile benzerleri ve:
«Zarar ve zarara karşı zarar yoktur» hadîs-i şerifidir. Aklî delillerine gelince: Şüyle diyorlar «Nafaka kadından istifade edilen cimâ'n mukabildir. Eunu, itaatsizlik eden kadına Cumhur-u ulemâ'ya güre. nafaka veri İmi m'; sinden anlıyoruz. Nafaka vâcib oîmadimı istifâde hakkı da sakıt olur; binâenaleyh zevcenin muhayyer bırakılması vâcib olur. Sonra fukahâ, kölesini beslemekten âciz kalan sahibine onu satmayı vâcib-görüyorlar; o halde aynı sebebtı n dolayı karısından ayrılmanın vücûbu evlcviyyete kalır. Çünkü kölenin kazancı sahibinin olur, halbuki kadının kazancı kocasının değildir.
Bir de innîn yani cimâ'a kudreti olmayan bağlı kimsenin karısı zarar görüyor diye nikâhın feshedileceğine ulemâ'mn ittifak halindi olduğunu İbni'l-Münzir naklet mistir. Nafakasızlıktan dolayı ise görülen zarar daha büyüktür. Teâlâ hazretleri kadınlara zarar vermemelerini erkeklere tavsiye ediyor. Kadını nafakasız bırakmaktan daha büyük zarar olur mu?...»
2— Hanefîler'le diğer bir takım ulemâ'ya ve bir kavlinde Şafiî'ye .göre nafaka sıkıntısından dolayı nikâh feshedilemez. Kitaptan delilleri:
«[893] Her kimîn rızkı kendisine dar geliyorsa Allah'ın kendine verdiğinden infak etsin; Allah hiç bir nefse verdiğinden    fazlasını teklif etmez» âyet-i kerîmesidir. Diyorlar ki: «Bu halde Allah nafakayı teklif etmediğine göre erkek, vâcib olmayan bir şeyi terk etmiş olur ki böyle bir şey karısı ile aralarının ayrılmasına sebep olamaz.»
Sünnetten delilleri : Ümmehâî-ı Mü'minîn'in nafaka istemeleri hadisesidir. O zaman Hz. Ebu Bekir (R.A.) kızı Âişe'nin, Ömer (R.A.) de kızı Haîsa'nın gırtlağına sarılarak: «Resûlü'lah'dan, kendisinde bu-lunmıyan bir şeyi istiyorsunuz ha?...» demişlerdi. Eğer nafaka sıkıntısından dolayı nikâhı feshetmek mubah olaydı bu zevat hak sahibi oldukları halde kızlarını Peygamber (S.A.V.)'in huzurunda döğmeye kalkmazlar Resûlüllah (S.A.V.) de bu yaptıklarından dolayı kendilerini takrir buyurmaz; bilâkis kadınların bu işde haklı olduklarını bildirirdi.
Sonra hiç şüphe yok ki cshâb-ı kiram arasında fakir olanlar vardı. Peygamber (S.A.V.) bunlardan hiç birine karısının nikâhını fesih ettirmeğe hakkı olduğunu söylemediği gibi hiç biri de fakirlik sebebiyle nikâh fcshetmemişlir.
Eir de şu var ki: kadın uzun zaman hasta yatsa ve kocasiylc bu müddet zarfında cima' etmese yine nafakasını vermek îcabediyor. Yani feshe müsaade edilmiyor. Nafaka sıkıntısı dolayısiyle kocasının başına gelen de aynı hâldir. Binâenaleyh burada da nikâh feshedilemez. Bu da gösteriyor ki nafaka muhaliflenin dediği gibi istifade mukabili değil; bizim dediğimiz vecihle habs-i nefis mukabilidir.
Ebu Hüreyre hadîsine gelince: Bunun kendi kesesinden olduğunu kendisi beyân etmiştir. İhtimal onun diğer hadîsi de öyledir. Sald b. cl-Miisryifcb hadîsi dahî mürseîdİr.
Hanefiler'in bu istidlallerine bazı muhalifleri tarafından cevab verilmeğe çalışılmıştır. Biz o cevablardan sarf-ı nazar ettik.
3— Bazılarına göre zevç nafaka sebebiyle hapsedilir. Bunlar da ik fırkadır. Bir takımlarına göre erkek nafaka buluncaya kadar hepsed! lir; diğerleri: «kazanmak için hapsolunur» derler. Fakat tartıları bu iki kavlin ikisini de müşkil addetmiş; ve: «Burada vâcibolan: vaktinde sabah ve akşam yemeği vermektir. Eğer bu vakitlerde erkek hapsedile-cekse, hapis işi mevzuuna nakız ile avded eder; çünkü hapis   nafakayı bulmak içindir;  halbuki bu takdirde onu bulmağa kendisi    mâni'dir. Eğ^er hapis günlük nafaka ihtiyacından önce yapılacaksa bu sefer henüz vâcib olmadan yapıldığından caiz olmamak îcabeder. Günlük ihtiyaçtan sonra yapılsa artık nafaka borç hükmüne girer. Fakir borcundan dolayı hilitlifak habsediîmez» derler.
4— Kadın zengin, kocası fakir olursa, kocasına    nafaka vermesi için kadına teklifte bulunulur. Verdiği taktirde kocası zenginleyince bu nafakayı geri alamaz. Zâhirîler'den îbni HaznC'm kavli budur.
5— İbni'l-Kayyîm'e göre, şâyed evlenirken kadın erkeğin fakir olduğunu biliyorsa yâhud evlenirken zengin olup sonradan fakir düşmüşse, nikâhları feshedilcmez. Aksi taktirde feshedilir. İbni'l-Kayyim kadının bu hususu bilmesini kocasının fakirliğine rızâ saymışa benzemektedir. Lâkin evlenirken zengin olup sonradan fakir düştüğü taktirde niçin nikâhı feshettirdiği anlaşılmıyor.
Şunu da ilâve edelim ki, nikâhın feshine kail olanlar bu feshin nafakayı bulmak için te'cil edilip edilemiyeceğinde ihtilâf etmişlerdir.
îmam Mâlikte göre bir ay te'cil edilir. Şafiî'ye göre te'cil müddeti üç gün, Hammad'a. göre bir senedir: Bir ay yâhud iki aydır; diyenler de olmuştur.
Bir de: «nafaka sıkıntısından dolayı kadını boşama vâcib olur» diyenlere göre, kadın erkeği dâvaya verir ve kocasının ya nafaka vermesini yâhud kendisini boşamasını ister. Bu ayrılmaya fesih di-yenlerce kadın kocasını dâvaya vererek onun fakirliğini tesbit ettirir; sonra da nikâhı kendisi fesheder. Bazıları : «kadın kocasını hâkim boşamağa mecbur etsin, yâhud nikâhı hâkim "feshetsin veya fesih için kadına izin versin diye dâva eder» diyorlar. Bu takdirde hâkim nikâhı feshederse yâhud fesih için kadına izin verirse- vâki' olan ayrılma, talâk değil fesihtir. Fakat artık o kadına ric'at edemez. Şâyed boşarsa, ric'î olur; bu taktirde o kadına dönebilir.[894]

1177-a/981- «Ömer radıyallahü anh'den rivayet olunduğuna göre kendisi, kantarından kaçak yaşayan bir takım adamlar hakkında : Ordu kumandanlarına mektup yazmış; bunları, ya karılarının nafakaların» vermek yâhud (onları) boşamak için der dest etmelerini şâyed boşarlarsa (kadınları) habsettikleri müddetin nafakasını göndermelerini emretmiştir.»[895]

Bu hadîsi evvelâ Şafii.sonra Beyhakî güzel bir isnadla tahrîc etmişlerdir.
Hz. Ömer (R.A.)'m re'yi yukarıda görüldü.
Hadîs-i şerîf, Hz. Ömer'in mezhebine göre zevcenin hakkını uzun zaman vermeyip bekletmekle o hakkın sakıt olmadığına ve böyle kocaKırın, ya karılarının nafakalarını vererek geçinmeleri yâhud onları boşamaları îcabettiğine delildir.[896]

1178/982- «Ebu Hüreyre radıyallahü anlı'öen rivâye't olunmuştur. Demiştir ki: Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'e bir adam geldi ve :
— Yâ Resûlaüah bende bir dinar var (onu ne yapayım?) dedi.Resûlüllah (S.A.V.) :
—  Onu kendin için harca! buyurdu. Adam :
—  Bende  bîr  başkası  var? dedi.   Peygamber   (S.A.V.)   :
—  Onu çocuklarına harca! buyurdu. Adam :
—  Bende bir başkası var? dedi. Resûlüllah (S.A.V.) :
—  Onu ailene harca! buyurdu. Adam:
—   Bende bir başkası  var? dedi.   Peygamber (S.A.V.) :
—  Onu hizmetçine harca; buyurdu. Adam:
—  Bende bir başkası var? dedi. Fahr-i Kâinat (S.A.V.) :
—  Sen bilirsin; buyurdular.»[897]

Bu hadîsi Şafiî tahrîc etmiştir. Lâfız onundur. Onu Ebu Dâvud dahî tahrîc eylemiştir. Nesâî-ile Hâkim dahî, zevceyi çocuklarından evvel zikrederek tahrîc etmişlerdir.
Sahîh-i Müslim'de bu hadîs Hz. Câbir (R. A.)'âen yine zevce çocuklardan evvel zikredilerek rivayet olunmuştur. Musannifin ifâdesine göre İbni Hazm-\ Zahiri diyor ki : «Bu hadîs Yahya el-Kattan ile Sevri tarafından muhtelif şekilde rivayet edilmiştir. Meselâ Yahya zevceyi çocuklardan Önce zikretmiş; Süfyan-ı Sevrî ise çocukları zevceden evvele almıştır. Fakat bunları birbirinden evvel değil, beraberce zikretmek îcabeder; çünkü Peygamber (S.A.V.)'in konuştuğu zaman bir şeyi üç defa tekrarladığı sahih olarak rivayet edilmiştir. Olabilir, hır defasında çocukları, başka defasında zevceyi evvel zikretmiştir; böylelikle beraber söylenmişlerdir.»
Lâkin bu mütâlâa o kadar beğcnilmemiştir. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.)'in bir şeyi üç defa tekrarlaması her zaman ve her sözde değildi. Bilâkis tekrar etmediği sözleri tekrar ettiklerinden daha çok idi. Tekrarı anlaşılmadığı zaman yapardı.
Bu hadîs-dahî yukarıda geçmiştir; ve insanın elinde bulunan şeylerden infak etmesine teşvik etmektedir. Hadîste parayı biriktirmenin doğru olmadığına işaret vardır. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) en sonunda o zâta : «sen bilirsin» demiş; onları da ihtiyacın için biriktir; dememiştir. Maamâfîh ibare  : «istersen biriktir» mânâsına da gelebilir.[898]

1179/983- «Behz b. Hakîm'den o da babasından o da dedesinden -rtıdıyallahü anhüm- İşitmiş olarak rivayet edilmiştir. Dedesi demiştir ki:
— Yâ Resûlallah kime ihsan edeyim? dedim:
Annene;   buyurdular :
—  Sonra kime? dedim :
—  Annene;  buyurdular-.
—  Sonra kime? dedim. C* !ne) :
—  Annene;   buyurdular :
—  Sonra kime? dedim :
—  Babana!   ondan   sonra en yakın   akrabana,   ondan sonra müteakiben geloı en yakın akrıbana; buyurdular.»[899]

Bu hadîsi Ebu Dâvud ile Tîrmizî tahrîc etmişlerdir. Tirmizî onu hasen bulmuştur.
Hadîsi Hâkim dahî tahrîc etmiştir. Bu hadîs hakkında da yukarıda îzâhât verilmiş; ihsan ve ikram hususunda annenin babaya tercih olunduğu görülmüştür.[900]

«Hadâne  Bâbı»


Hadâne yâhud hidâne : Lügatle, kucağına almak, bağrına başmak ve kuluçka olmak mânâlarına gelir.
Şcrîatte : işini gücünü tedvir hususunda henüz müstakil olmayan çocuğu terbiye etmek ve onu tehlikeden zarardan korumaktır!
Küçük bir çocuk en zarurî İhtiyaçlarını görmekten bile âciz olduğundan Aİlah-ü Zül Celâ! onun her nev'i ihtiyacını giderecek yardımcılar hâlkctmiş; ve mal, akid gibi şeyler hususunda babayı; terbiye hususunda da anneyi ona velî yapmıştır. Çünkü mal ve akid gibi şeylere baba daha muktedir; terbiye işinde de anne daha müşfik ve daha mahirdir. Nitekim Said b. cl-Müscyycb'in rivayet ettiği Hz. Ömer hadîsi de bu mânâyı te'yîd eder. Mezkûr rivayete göre : Ömer (R. A.) zevcesini boşamış da oğlunun kime verileceği hususunda Hz. Ebu Bekir'in huzurunda karısîle dâvaya çıkmışlar. Ebu Bekir (R. A.) çocuğu annesine teslim etmiş ve Hz. Ömer'e de :
— Bu çocuk için annesinin tükürüğü senin yanında yiyeceği oğul balından, kovan balından daha hayırlıdır yâ Ömer; demiştir. Bunu bir çok eshâb'ın huzurunda söylemiştir.[901]

1180/934- «Abdullah b. Amr radıydllahü anhümâ'âan rivayet olunduğuna göre bir kadın :
— Yâ Resûlaüah şüphesiz kî şu oğlum için karnım bir kap, memem su tulumu, sinem de mahfaza idi. Şimdi babası benî boşadı ve beni ondan çekip almak istedi; demîş. Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V.) :
— Sen kocaya varmadıkça çocuğu almağa daha haklısın; buyurmuşlardır.»[902]

Bu hadîsi Ahmed ile Ebu Dâvud rivayet etmişlerdir. Hâkim onu sahînlemiştir.
Hadîs-i şcrîf, çocuğun terbiyesi için annenin daha münâ.sib olduğuna delildir. Filhakika kadın kendisinin bu iş için daha lâyık olduğunu gösteren hususiyetler zikretmiş: Peygamber (S.A.V.) de kendisini haklı bularak çocuğu ona vermiştir. Burada hükmü iktiza ederi mânâya tenbih vardır.
Bu hadîsin delâlet ettiği hüküm ittifâkîdir. Hulefâ-i Râşidîn'den Hz. Ebu Bekir'le Ömer (R. Anluımâ )'n\n mezhebi budur. İbni Abbas (R.A.): «Annenin kokusu, döşeği ve harareti çocuk.için tâ büyüyüp de başının çâresine bakıncaya kadar senden daha hayırlıdır» demiştir.
Bu iradîsi Abdilrrezzak (126—211) bir kıssa hakkında tahrîc etmiştir.
Hadîs-i şerîf, anne kocaya varırsa'hadâne hakkının sakıt olacağına da delildir. Cumhur-u ulemâ'mn mezhebi budur. İbni'l-Münzir : «kendisinden hadîs bellediğim bütün ulemâ bunun üzerine ittifak ettiler» demiştir.
îbni Hazım ile başkaları hadâme hakkının kocaya varmakla sakıt olmadığına kaildirler.,Bunların delili : Hz. Enes'in validesi koca-' ya vardığı halde yine onun terbiyesi altında büyümesi ve Hz. Ümmü Seleme (R. Anka) Peygamber (S.A.V.) ile evlendiği halde çocuğunun kendi terbiyesi altında kalması ve diğer buna benzer vak'alardır. îbni Hazm babımızın bu hadîsi hakkında söz edildiğini söyler; ise de bunun doğru olmadığını Humcydî, Îbni'l-Mcdîzd, Buharı, Ahmcd b. Hanbcl ve îbni Rahaveyh gibi hadîs imamlarının bu hadîsle amel etmesi göstermektedir. Binâenaleyh bu gûnâ ta'nlara i'tibâr yoktur.
Îbni'l-Kayyim ise bu hadîs hakkında şunları söylemiştir : «Bu öyle bir hadîstir ki, ulemâ bunda Amr b. Şuayb'a muhtaç kalmış; ve burada onunla istidlal etmekten başka çâre bulamamışlardır. Hadîsin merkez-i sikleti Amır'dır. Evlenmekle hadâne hakkının sakıt olacağına bundan başka delâlet eden hadîs yoktur. Dört mezhebin imamları ile daha başkalarının mezhebi budur.»[903]

1181/985- «Ebu Hüreyre radıyallahii anh'den rivayet olunduğuna göre bir kadın gelerek :
—  Yâ  Resûlâllah, gerçekten kocam oğlumu götürmek istiyor. Halbuki oğlumun bana faydası dokunmaya başlamıştı; bana Ebu İnebe kuyusundan su taşıyordu: demiş. Arkasından kocası gelmiş.Derken Peygamber (S.A.V.) :
—   Ey çocuk! şu baban şu da annen! (Haydi  bakalım) hangisini İstersen onun elinden tut;  demiş; çocuk hemen annesinin eline yapışmış; annesi de onu alıp götürmüştür.»[904]

Bu hadîsi Ahmed ile Dört'ler rivayet etmişlerdir. Tirmizî onu sa-hîhlemiştir.
Hadîsi Îbni'l-Kattan dahî sahîh bulmuştur.
Bu hadîs : çocuk kendisini kayırmaya başladıktan sonra anne ile baba arasında muhayyer bırakılacağına delildir. Ulemâ bu hususta ihtilâf etmişlerdir. Küçük bir cemâat bu hadîsle istidlal ederek çocuğun muhyyer bırakılmasına kail olmuştur. îshak b. Rchavcyh (168—238)'-in mezhebi de budur. Bunlara göre muhayyerlik yedi yaşından başlar.
Hanefîler'lc diğer bir takım ulemâ'ya göre. çocuğa muhayyerlik yoktur. Onlarca çocuk zarurî ihtiyaçlarını kendisi görmeğe başlayıncaya kadar annesinde kalması, kendisini kayırmaya başladıktan sonra oğlanın babasına verilmesi: kızın ise annesinde bırakılması maslahata daha muvafıktır, imam Mâlik de muhayyer bırakılma meselesinde bir dereceye kadar Hanefilef'le beraber ise de ona göre çocuk erkek olsun kız olsun annesinin terbiyesinde bırakılır. Bir rivayete göre bunun hududu bülûğ'dur.
Çocuğa muhayyerlik tanımıyanlar : «Kocaya varmadıkça sen çocuğu almağa daha haklisin» hadîsinin umümîlc istidlal ederler ve: «Çocuğun ihtiyar etmeğe hakkı olsa annesi ona bakma hususunda daha haklı olmazdı» derler.
Muhayyerliğe kail olanlardan bazılarına göre : çocuk annesi ile babasından hiç birini seçmese, kur'a çektirmeye*  lüzum görülmeksizin annesine verilir. Zira hadânc hakkı onundur. Bu hak ondan eoeujîun ili-Uyarı ile intikal ediyordu. Çocuk kimseyi ihtiyar etmeyince asiı üzere kalır.
Bir takımları anne ile baba arasında kur'a çekilmesine taraftar olmuşlardır. Çünkü kur'a Ebu Hürcyre hadîsinde zikredilmiş ve : Resûlülkh (S.A.V.):  —   Kur'a çekin! dedi. Fakat adam :
Benimle çocuğun  arasına.kim  girebilir?  deyince Peygamber (S.A.V.) çocuğa :
— Öyle İse hangisini dilersen seç; buyurdular. Çocuk annesini seçti. Annesi de onu alarak gitti.» denilmiştir.
Bu hadîsi Bcyhakî tahrîc etmiştir.
Mezkûr hadise göre kur'a, seçme işinden önce olmak lâzım geliyorsa da Huiefây-ı Râşidîn hazorâtı çocuğun ihtiyarı ile amel ettiklerinden seçme işi kur'adan evvel olmuştur.
Îbni'l-Kayyim (691—751) «el-Hcdyü'n-Ncbcviy» adlı eserinde muhayyer bırakmakla kur'a çekme islerinin ancak çocuğun yararına oldukları zaman nazar-i i'tibâre alınacağını, anne, babadan daha enim ve daha gayretli olursa kur'aya veya gocuğun seçmesine ba-kılmıyacağını söylemekte ve : «Çocuğun aklı zaîftir; o tenbelliği, oyunu tercih eder. Binâenaleyh bu işte kendisine müsâid davrananı seçerse onun seçmesine bakılmaz; ona daha faydalı olanın yanma verilir. Şe-rîatin bundan maadasına ihtimali yoktur.  Peygamber (S.A.V.)  :
«Yedi yaşında onlara namazı emredin; on yaşına vardıklarında namazı bırakırlarsa onları döğün. Hem onların yataklarım ayırın» buyurmuştur. Allah dahî :
«[905] Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu  (cehennem) ateş.   (in) den koruyun»
buyuruyor. Meselâ anne çocuku mektebe gönderiyor, yâhud ona Kur'ân öğretiyor, çocuk ise oyunu ve boydaşları ile düşüp kalkmayı tercih ediyor; babası kendisine ses çıkarmıyorsa çocuğu almaya anne daha lâyıktır. Kurada kur'a veya muhayyer bırakma filân olmaz. Aksi halde dahî bövle hareket edilir» demektedir.[906]

1182/986- «Râfi' b. Sinan[907] radıyallahü unh'den rivayet oîunduğu-na göre kendisi müslüman olmuş karısı İse müslüman ofmayı kabul etmemiş. Bunun üzerine Peygamber sallaîlahü aleyhi ve sellem, anneyi bîr tarafa, babayı da bir tarafa oturtmuş. Çacuğu dahî aralarına oturtmuş, derken çocuk annesine meyledivermiş.  Resûlüllah  (S.A V.) :
— Yâ Rab buna hidâyet ver; de (yerek duâ et) miş. (Bu sefer) çocuk hemen babasına meyletmiş. O da onu almış.»[908]

Bu hadîsi Ebu Dâvud ile Nesaî lahrîc etmişlerdir. Hâkim onu sahîhlemiştir.
Şu var ki, tbni'l-Münzir nakle ehil olanların bu hadîsi sabit kabul etmediklerini söylemiştir. İsnadında da söz vardır, çünkü onu Abdülhamid b. Cu'jr.r b. Rafi' rivayet etmiştir. Bu zâtı Scvri ile Yahya b. Mam zaîf bulmuşlardır.
Hadîste zikredilen çocuğun kız mı yoksa erkek mi olduğu ihtilaflıdır. Bazıları «bu hadîste çocuğun muhayyer bırakıldığına dâir bir şey yoktur. İhtimal ki muhayyer bırakılacak yaşa henüz varmamıştı. Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) onu yalnız ebeveyninin arasına oturtmuş ve kendisi hidâyet diliyerek duada bulunmuş. Bu dua bcrekeüyle çocuk babasını seçmiştir.» diyorlar.
Hadîs-i şerifte kâfir anneye do hndâne hakkı olduğuna delil vardır. Çünkü hakkı olmasa Peygamber (S.A.V.) çocuğu bu kadınla kocasının arasına oturtmazdı Srvri ile bir çok ulemâ'nın mezhebi bu dur. Fakat bu cevâz gocuğu kâfir yapmaktan emin olmak şartilcdir. Çocuğun kâfir olacağından korkutursa annesine vermek caiz değildir. 
Cumhur'a göre ise kâfir bir annenin çocuk terbiyesine hakkı yoktur. Zîrâ mürebbî çocuğu kendi dinine göre yetiştirmeğe çaldır. Bir de Cenâb-ı Hak müslümanlarkı kâfirler arasındaki dostluk alâkasını kesmiş, buna mukabil müminleri birbirlerine velî yapmıştır. Nitekim bu bâbta
«[909] Allah kâfirler İçin elbette mü'mİnîer aleyhine  bir yol  halketmiyecektir» buyurmuştur.
Cumhur, Râfİ' hadîsinin hüccet teşkil edecek kuvvette olmadığını, olsa bile bunun Kur'ân aycticrîyle neshodildiğini iddia ederler. Kâfir annenin, çocuk terbiye etmesi şöyle dursun Şafiîler'lc Hanbelîler'e ve diğer bazı ulemâ'ya göre müsiüman mürebbiyyenin bile adaleti şarttır. Vakıa' : bu şr.rt son derece ağır ve riâyet olunması pek büyük güç-lüklçıe yo! açar; diye i'tirâzda bulunanlar olmuşsa da mezkûr zevata göre yine de fâsık kadınlardan mürebbiye olamaz.
Mürebbiyenin âkil, baliğ olması şarttır. Binâenaleyh deli, bunak, ve küçük kızdan mürebbiye olamaz. Çünkü bu sayılanlar kendileri bakıma muhtaçtırlar. îmam Mâlik1 ten gayri mezheb imamlarına göre hürriyet bile şarttır. Zîrâ cariyenin kendine vilâyeti yoktur, ki başkasına da velî olabilsin. Hadâne bir nev'i velî olma hakkıdır.
îmam Mâlik'c göre hür bir adamın cariyesinden doğan çocuğuna satıîıncaya kadar câriye olan annesi bakacaktır. Satılırken artık hak babaya intikal eder. Delili :
«Her kim bir anne ile çocuğunun arasını ayırırsa Allah kıyamet gününde onunla sevdiklerinin arasını ayırır»
hadîs-i şerifi ve emsalidir.
Bu hadisi îmam Ahmcd b. Hanbcl, Tirmizî ve Hâkim, Hz. Ebu Eyyûb'tan rivayet etmişlerdir. Hâkim onu sahih bulmuştur.
Hz. Mâlik'e göre cariyenin bütün kazancı sahibinin malı olursa da hadâııc hakkı bundan müstesnadır.[910]

1183/987- «Bera'b. Âzib ' radıydtlahü anJı'den rivayet olunduğuna göre; Peygamber sallalJalm aleyhi ve scllcm Hamza'nın kızı için teyzesine verilmesine hükmetmiş ve:
—  Teyze anne mesabesindedir; buyurmuştur.»[911]

Bu hadîsi Buharî tahrîc etmiştir. Onu Ahmed, Hz. Ali hadisinden tahrîc etmiştir. O hadîsde Peygamber (S.A.V.) :
—  Ki? da.teyzesinin yanında olacak. Çünkü teyze annedir; buyurmuştur.
Hadîs-i şerif, teyzeye hadâne hakkının sabit olduğuna delildir. «Teyze anne mesabesindedir» buyurulduğuna göre onun babadan ve anne anneden bile ileri gelmesi îcabederse de bunları icmâ' tahsis etmiştir.
Hanefîler'e göre hadâne hakkı daha ziyâde şefkat ve merhamete istinâd ettiği için dâima anne tarafından aranır. Binâenaleyh çocuğun annesi yoksa, anne.annesine verilir. Bunlar, yukarıya doğru ne kadar çıkarsa çıksınlar diğerlerine yine tercih edilirler. Meselâ çocuğun annesinin anne annesi sağ ise çocuk ona verilir. Beri tarafta baba annesi sağ ve ötekine nazaran daha genç olduğu halde ona verilmez. Anne annesi yoksa baba annesine verilir. Yalnız îmam Züfer'e göre anne baba bir kız kardeş ile teyze, haba anneye tercih edilir. Çocuğun anne veya baba tarafından hiç bir ninesi yoksa sıra kız kardeşlerine gelir. Bunlardan anne baba bir kız kardeşler diğerlerine tercih edilir; onlar yoksa; çocuk anne bir kız kardeşine verilir; o da yoksa sıra baba bir kız kardeşine gelir. Ancak îmam Muhammed'm Ebu Hanîfe'den bir rivayetine göre teyze, baba bir kız kardeşe tercilı edilir. Daha son fa sıra aynı tcrtib üzere teyzelere; onlar yoksa lı;ılalnra gelir. Fakat hu sayılanlardım hangisi çocuğa yakın akraba olmayan biri ile evlenirse hadâne hakkı sakıt olur. Bundan yalnız nine müstesnadır. Hakkı _şâkıt olanlar ho.şanırlar.sa aynı hakları yine avdet eder. Zira «.mâni' zail oldukta memnu' avdet eder».
Çocuğun kadın akrabası yoksa sıra erkeklere gelir. Bunların da asabe olmak i'tibâriyo en yakın olanı tercih edilir. Çünkü velî olmak yakın akrabanın hakkıdır.
Sonra erkek çocuk anne veya ninesinin terbiyesinde yalnız basına yiyip içmeğe, giyinmeğe ve taharetlenmeğe başlayıncaya kadar bırakılır. Bundan sonra o erkeklerin ahlâk ve âdabını Öğrenmeye muhtaçtır. Bu işe baba daha münâsib olduğundan çocuk ona verilir. Kız çocuğu anne veya ninesinin yanında hayzmı görünceye kadar kalır; daha sonra iffet ve namusunu korumaya sıra gelir ki bu ise baha dahn lâyıktır.
İmam Ahmcd h. Hnnbri'öcn bir rivayete göre çocuğun annesi yoksa sıra baba annesine gelir. Fakat bu kavil zaîf bulunmuştur, İmam Mâlik'den bir rivayete göre : Teyze, baba anneden evlâdır. Delili Hz. Hamza (R. A.)'m kızı hadisesidir. Buharı üe Müslim'in itti-fakm rivayet ettikleri bu kıssü sudur : «Resûîüllah (S.A.V.)'in huzurunda Ali, Ca'fer-İ Tayyar ve Zeyd b. Harise (R.Anhüm) hazerâtı Hz. Hamia'nın yetim ka.i.n kızını almak için dâva etmişler. Hz. Ali :
—  Ben  almağa  herkesten ziyâde  hak sahibiyim;  çünkü amcamın kızıdır; demiş. Hz. Zeyd :
—  Benim kardeşimin kızıdır; iddiasında bulunmuş. Hz. Ca'fer de :
—  Bu kız benim amcamın    kızıdır. Teyzesi de nikâhım altındadır; şeklînde beyanatta bulununca Peygamber (S.A.V.) kızı teyzesine vermiş ve :
—  Teyze anne mesabesindedir; buyurmuş. Ali'ye :
—  Sen benden ben de sendenim; Ca'fer'e :
—  Benim hilkat ve ahlâkıma benzedin; Zeyd'e dahî :
—? Sen bizim kardeşimiz ve meviâmızsın; buyurarak hepsinin ayrı ayrı gönüllerini taltif etmiştir.» Hz. Zeyd'in iddiası Peyganv' ber (S.A.V.)'in onunla  Hamza arasında  vaktiyle    kardeşlik -akdetmiş olmasındandır. Aynı hadîsi Ebu Dâvud da rivayet eder. Onun rivayetinde : «Teyze anne demektir» ziyâdesi vardır.
İshale b. Rahcvcyh[912]  rivayetinde ise şöyle buyurulmaktadır :
«Sana gelince ey Zeyd, sen bizim kardeşimiz ve meviâmızsın. Kız teyzesinin yanında   olacak; zîrâ teyze anne-
hnam Buharı (194 — 256) «Kitabii'l-Mct/azi» nin «OmratiVl -Kaza* bahsinde şunları Inhrîc etmiştir: Peygamber (S.A.V.) çıktı. Akrabasından hemen Hamza'nın kızı :
—  Amca amca!  diye çağırarak onun peşine takıldı. Derken onu AIİ aldı; ve elinden tutarak Fâtıme'ye :
—  Al bunu amcanın kızıdır;  al götür;  dedi.  Bunun  üzerine Ali ile kardeşi Ca'fer ve Zeyd b.  Harise bu kız hakkında dâvaya durdular. Ali:
__ Onu  ben  aldım;  o benim amcamın  kızıdır;  dedi.  Ca'fer   :
—  O benim amcamın kızıdır;  teyzesi de kadınımdır;  iddiasında  bulundu. Zeyd dahî :
—  Kardeşimin   kızıdır;   dâvasını   ileri   sürdü. Nihayet Peygamber (S.A.V.)  onun, teyzesine, Ca'fer'İn karısı     Esma'ya  verilmesine hükmetti.»[913]

1185/988- «Ebu Hüreyre radıyallahü onft'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûiülah salaîlahü aleyhi ve sellem :
— Birinize hizmetçisi yemeğini getirdiği vakit onu kendisi iie beraber (yemeğe) oturtmazsa bir veya iki lokma
bârî Versin; buyurdular.»[914]

Hadîs müttefekun aleyh'tir. Lâfız Buharî'nindir.
Hizmetçi : Erkek, kadın hür ve köleye şâmildir. Emrin zahiri hiz-»metçiyi evin sofrasına oturtmanın; bu olmazsa ona yemeklerden bir iki lokma yedirmenin vücûbuna delâlet ediyor. Bu hadîsten anlaşılıyor ki, hizmetkârına kendi yedilinden yedirmeyi emreden hadîsten murâd : mutlaka beraber yemek veya kendi yediği yemekten onu doyurmak değil; onu yemeğine bir iki lokma ile iştirak ettirmek imiş.
İbni'l-Münzir'in beyânına göre bütün ulemâ, hizmetçiye o yerde emsalinin yediklerinden yedirmenin vâcib olduğunda, katık ve elbise meselesinde dahî hükmün bu olacağında müttefiktirler. Yemeği birlikte yemeleri efdâl olmakla beraber vâcib değildir. Binâenaleyh efendisi, yemeğin iyisini kendine ayırabilir.
Bu hadîsin tamamı şöyledir :
ünkü onun pişirip kotarmasına katlanan odûp.» Bundan anlaşılıyor ki, bu hak, yemeği pişirmekte emeği geçen hizmetçiye mahsustur. Zîrâ yemekten canı ister. Aynı mânâ, onu taşıyanlarda da mevcud olduğundan hükmde onlar da dahildir.[915]

1186/989- «İbni Ömer radıyallahü anhümâ'âan Peygamber saîlap îahü aleyhi ve sellem'âen işitmiş olmak üzere rivayet edildiğine göre ResÛtüHah (S.A.V.) :                                                            .
— Bir kadın ölünceye kadar hapsettiği bir dişi kedi hakkında azâb olunmuş; ve onun sebebiyle cehenneme girmiştir. Kadın onu hapsettiği vakit doyurup sulama-mış; yerin böceklerini yemeye de müsaade etmemiştir; buyurmuşlardır.»[916]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
Musannif bu kadının kim olduğunu tesbit edememiştir. Bir rivayette kadın Himyer'li, diğer bir rivayette Benî İsrail'dendir.
Hadîsi şerîf, zulmen kedi öldürmenin haram olduğuna delildir. Bazıları kadının kâfir olması ihtimalini ileri sürerek küfründen dolayı azâb görmüş olmasını muhtemel saymışlardır. Onlarca kediden doiayı gördüğü a?.âb öteki azabı sadece arttırmıştır.
Nevcvî (631—676) kadının müslüman olduğunu söylüyor. Bu taktirde cehenneme girmesi bu günahı işlemiş olmasındandır.
Bazıları kadının kâfir olduğunu tasrih etmişlerdir. Aynı hadîsi tmam Beyhakî, Hz. Âişe (R. AnA4/dan rivayet etmiştir. Bu hadîste:
«Küfrü ve zulmü sebebiyle azabı hak etti.» denilmektedir.
Demiri «Şcrhü'l-Minhdc» da şöyle diyor : «Esah olan düşmanlık yapar.sa kedinin öldürülcbilmesidir. Fakat bu şekilde öldürülemez.»
Kaadı tyaz kediyi, beş zararlı hayvana katarak, zarar vermediği halde dahî öldürülebileceğine kail olmuştur.
Radîs-i, şerîf mefhum-u muhalefet tarîki ile, kedi, ac. susuz bı-rakümazsa kapanmasında bir beîs olmadığına delâlet eder.[917]

«Cinayetler»


Cinayet: zararlı olan her memnu' fiildir. Bu fiil ba'zen insanın kendine, ba'zen de başkalarına âid olur. Başkalarına yapılan cinayet, ya cana, ya mala yâhud ırza karşı işlenir.
Ona karşı işlenen, ya canın çıkmasına yâhud kol ve bacakların kopmasına veya sakatlanmasına sebep olur. Cana karşı işlenen cinayetin: katil, salb (yani asmak) ve yakmak gibi nev'ileri vardır. Kol ve bacaklara karşı yapılan cinayet dahî kesmek, kırmak ve yaralamak suretlerinden birîle olur.
Mala karşı cinayet : ya gasb ya hıyanet yâhud da hırsızlık suretlerinden birîle olur. Gasb ve hıyanetin ahkâmı yerinde görüldü. Hırsızlığın cezası da hudûd bahsinde gelecektir.
Irza karşı cinayet: ya kazif yâhud gıybet yolu ile olur. Kazfiri cezası hadd vurmaktır. Gıybetin cezası ise uhrevîdir. Cana karşı işlenen ciııayellm Hanefîler beş kısma ayırırlar: Amd, şibh-i amd,   hatâ, başka halâ yerine geçen katil ve sebepli ölüm.
1— Amd: Kasul demektir. Bir kimsenin bir İnsanı kılıç gibi parçalayıcı bir âletle kasten vurarak öldürmesine amd'en katil derler. Bunun hükmü : Büyük günah islemiş olmak ve kaatili kı.sâsen öldürmektir. Bu cinayet pek müthiş olduğu için cezasının da ona göre verilmesi, şer-i şerîf muktczâsıdır. Ancak dünyada buna yetecek tam bir cezâ yoktur. Cinayet o kadar büyüktür ki. katili i'dâm etmek dahî ona yeter bir cezâ teşkil edemiyor. Binâenaleyh onun tam cezası âhirele bırakılmış: dünyada kendisinden keffaret bile kabul edilmemiştir. Çünkü keffaret-tc bir cihetten cezâ varsa da diğer cihetten İbâdet olmak keyfiyeti vardır. Böyle tüyler ürpertici bir cinayetin cezasına ise ibâdet karıştmla-maz. Onun tam cezası cehennem olmalıdır. İşte bu cihet aklen böyle okluğu gibi naklen dahî ;
«[918] Her kim bir mü'mini kasten Öldürürse onun cezası ebedî (ye yakın) Cehennemde kalmaktır. Hem Allah ona gadab ve lâ'net efmİştir.» hııyurularak böyle olduğu te'yîd  edilmiştir. Resûlüllah (S.A.V.)  de   :
«İnsan Allah'ın binasıdır; o binayı yıkan mel'undur.» buyurmuştur. Ancak Ölenin mirasçıları katili affeder veya mal mukabilinde onunla sulh yaparlarsa o zaman katil canını kurtarmış olur.
2— Şİbh-i Amd : Kasten yapılana benzeyen katildir, ve öldürmeye -âlet sayılmayan, taş, sopa veya yumruk gibi şeylerle insan öldürmektir. Hükmü: günahkâr olmak, keffaret vermek ve âkile yani yakınları üzerine ağır diyet sayılan yirmi beş adet iki yaşma basmış dişi deve yavrusu vermenin vâcib olmasıdır.
3— Hatâ: Av, yâhud harbederken düşman sanarak bir müslüma-nı öldürmektir. Hükmü: keffaret vermek ve âkilenin diyet ödemesidir. Bunda günah yoktur." Fakat bazılarına göre katil günahı olmasa da günah vardır. Zîrâ atarken dikkatle davranmamıştır.
4— Hatâ yerine geçen katil : Uyurken bir taraftan öbür tarafa dönerek bir insanı öldürmek gibi şeylerdir. Hükmü   Hatânın hükmü gibidir.
5— Sebeble katil : Kendi mi İki olmayan bir yere kazdığı kuyunun içine  bir  insan   düşerek  ölmek gibidir.   Bunun Hükmü:   Sadece âkilc-nin diyet ödemesidir.
Görülüyor ki, kısas yalnız kasden insan öldürmede vâcib olmaktadır.
Şimdi biraz da kısası görelim :
Kısas : Lügatte mümâselet, yani benzerlik demektir. Şerîatte ise: Bir kimseye yaptığının mislini yapmaktır. Evet can yerine can alınması mülâhaza edilirse bu benzerliğe akıl ererse de can yerine mal alınmasına yani kaatili öldürmeyip ondan yalnız diyet almak suretiyle yapılan kısasa aklımız ermez; çünkü kısas cismin yok olmasına vesiledir. Mal ise onun devam ve bekasına hizmet eder. Fakat bizim aklımız ermemekle beraber bunrada yine de benzerlik vardır, Usûl-i Fıkıh'ta buna «misl-i gayr-i ma'kul» derler.
İslâmiyet'e 'düşman olanlar onun kısasına da düşmandırlar. Mübarek dînimizi çirkin göstermek için olanca çirkefliklerini ortaya atar; İslâmiyctin sadece meşru1 kılmak değil aynı zamanda bir hayat kaynağı saydığı kısasını bir vahşet tablosu bir gerilik Örneği, iğrenç ve yüz kızartıcı bir şeymiş gibi tasvirinden hiç utanmazlar. Yaptıkları propoğandalarla safdil İnsanları kandırmağa çalışırlar. Bittabi kaç kişi kandırabilirlerse müslümanların umumî nüfusundan o kadar kişi düşülecek ve müslümanların sayısı o nisbette azalacak demektir. Halbuki bu gafiller dünyada î'dâm denilen şey'in henüz kalkmadığını ve kolay kolay da kalkmıyacağını pek alâ bilirler. Bu günün î'dâmlari arasında iple asmak, zehirli gazla boğmak, elektrikle yakmak, kurşunla vurmak gibi bir çok şekiller mevcuttur. Bu saydıklarımız İçinde boynu kılıçla vurmaktan daha güzeli varmıdır? Daha doğrusu Ölüp de diriicn varmı-dır ki, şu Ölüm daha güzel, bu daha çirkin diye bir hükme varılabilsin? Bu vasıtaların her birini aynı zamanda öldürücü farzetsek bizce aralarında hiç bir fark kalmaz. Çünkü hepsinin yaptığı iş aynı iş ve sarf-ettiği zaman aynı zamandır. Bilâkis saydığımız îdâm vasıtalarının bazısı çabuk, bazısı geç öldürürse o zaman birinin ânî Öldürdüğü için fazla zahmet ve ızdırap çektirmediğini diğerininse ânî öldürmeyip bir kaç. saniye veya dakika ızdırap çektirdiğini tasavvur edebiliriz. Eu taktirde ise bcğenilmeyip çirkin görülecek î'dâm şekli, kılıçla yapılan kısas değil, iple boynundan asmak suretiyle yapılanı olmak gerekir.Çünkü kılıçla boynu vurulan adam şüphesiz ki beş on saniye sonra ölür. Halbuki asılan insan dakikalarca can vermeğe çalışır.
Görülüyor ki î'dâm hususunda îsiâmî usulü çirkin görenlerin beğendiği usul hakikaüa hiç de beğenilecek bİr^cy değildir. Kaldı ki bahis mevzuu i'dâmm mânâsı ok.şnmak değil, Ölümü hak etmiş bir muzır şahsı yok etmek demektir. Bilfarz babasını öldürmüş bir canavarın î'dârmnda güzdük aranacağına dehşet ve şiddet aramak; bu sureile bütün canilere bir ders-İ ibrot vermek, cinayetlerin önünü almak nok-ta-i nazarından her halde daha ma'kûl olsa gerektir. İslâmiyet düşmanları ne derse desinler dinimizde kısa.; hem meşru' hem de bir nev'i hayat kaynağıdır. Onun meşru' olduğuna Kitap, Sünnet ve îcmâ'-ı ümmet şahittir. Kitaptan delilimiz :
«[919] Ey müminler sîzin üzerinize kısas farz kılındı...» âyeti kerîmesidir. Sünnetten delili :
«Her kim insan Öldürürse biz de onu Öldürürüz» hadîsi şerifi ile bu bâbta göreceğimiz, hadîslerdir. Hayat kaynağı oluşunu ise:
«[920] sizin hısâsta hayat vardır ey akil sahipleri...» âyet-i kerîmesi ispat Emektedir. Bu gûnâ cemiyetli sözlere edebiyatta î'caz derler. Fahr-i Kâinat (S.A.V.) bunları «CevâmiU'l - Kelim» nâmı ile ifâde buyurmuşlardır. Bu bir kaç kelimelik âyetin mânâsı o kadar şümullüdür ki, yalnız bu âyet üzerinde bir kaç yüz sâhilelik bir eser yazılabilir. Biz bu deryâ'ya dalmadan geçmek mecburiyetindeyiz. Yalnız bu hayat deryasının üzerinden derin nefesler alarak atlayıp geçerken muhterem kari'lerimize bir nefha-i hayat takdim etmeyi boynumuza borç biliriz.                                
îmdi deriz ki : kısasta hayat vardır. Evet din düşmanlarının çirkin gördüğü kılıçla kelle uçurmakta hayat vardır, çünkü kasten adam öldüren kaatiiin kuş gibi havada uçan kellesini görmek onu müşahade edenlerin kalplerine o derece derin bir tesir icra edecektir ki, bir daha kendileri adam öldürmek şöyle dursun, onun tasavvurundan bile kaçınacaklardır. Bunun tahakkuk ettiğini düşünürsek neticeyi bulmak son derece kolay olur. Zira Öldüren bulunmayınca ölen de bulunamıyaeaktır. Ölen bulunmayınca kısas da bulunmıya-caktır. îşte hayat budur. Bunu bir kan dâvasına tatbik ettiğimizi düşünelim : yıllarca devam edogclen ölümlü dâva birden bire duracaktır. Çünkü: Öldürme sırası bizimdir; diyen taraf, karşı taraftan birini Öldürürse kendi kellesinin kılıçla uçurulacağmı ve bu işin üç beş sone, nihayet ölüme bedel kaydı ile hapiste yatarak günün birinde mutlaka kurtulacağı hülyasına benzemiyeceğini; bilâkis muhakeme biter bitmez hükmün infaz edileceğini düşünürde olduğu yerde mıhlanıp kalır. Bu oklumu, karşı taraf t vurulacak olan insan ölmedi, onu öldürecek olan bu tarafın katili ete ölmedi demektir. İşte âyet-i kerîmenin en kısa mânâsı bu, kısastaki hayatın en veciz medlulü de budur.
Nihayet AMahü Zülcelâl -hâşâ- bizlerden akıl alacak değildir. Onun emirleri, emirlerin en güzeli olduğu gibi nebileri de yasakların en müessiridir.[921]

1187/990- «ibnî Mes'ud radn/aUuhii auh'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah sallallalıil aleyhi ve wllcm :
— Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim Resûlüllah olduğuma şehâdet eden müslüman bir kimsenin kanı ancak û'c sebeoten biri ile helâl olur: Dul zenpâre olmak, cana karşı canİa mukabele etmek ve dînini bırakıp, cemâati terkeder oln.ak sebeblerinden biri ile; buyurdular.»[922]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
Hadîs-i şerir, müslüman bir kimsenin ancak üç sebepten biri ile Öldürülebileceğine delildir, Hutılanliın birincisi dul zenpâre yani nuılısan olupta yine zina inlen kimsedir. Hunim hakkı recim sureliyle öldürülmektir. İkincisi : cana karşı can, yani kısas suretiyle î'damdır. Dinini terkeden ise İslâmiyetten dönen her mürted i!e irüdât vasıtasına anım ve şâmildir. Böylelcri tekrar İslama avdet etmezlerse öldürülürler.
«Cemâati terkeden» ta'hiri her nevi âsî ve bâgilere şâmildir. Bu hadiste kâfirden imana gelmesini isteyerek kendisi ile mukâtele odiiomiycceğinc, ancak şerrini defi' için mukâtele edilebileceğine isâret vardır: kâfir dînini bırakanlarda dâhildir; y.îrâ o İslâm fırtarı üzerine yaratılmış, lâkin bu fıtratı kendisi terketmi.ştir;  diyenler de vardır.[923]

1188/991- «Âişe radıyallahü anhâ'dan Resûlüllah sallallahü aleyhi ve scîîem'ın şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:
— Bir müslümanın katli ancak üç hasletten biri sebebiyle heîâl olabilir: Ya Muhsan zanîdir de recmedilir. Yâlıud bir müslümanı kasden öldüren adamdır; katledilir. Yâhud'da İsiâmdan çıkıp Allah ve Resulüne karşı harb eden ve binnetice öldürülen veya asılan yâhud o yerden sürgün edilen adamdır».[924]

Bu hadisi Ebû Dâvud ile Nesaî rivayet etmişlerdir. Hâkim onu sahîhlomistir.
Hndîs-i şerif yukarıki hadîsin ifâde ettiğini anlatmaktadır. «İsiâmdan çıkıp» denildikten sonra «Allah ve Resulüne karşı harbeden» buyurulmnsı müslümanhklim çıkan bir kimseye mahsus olan bir hükmü beyân içindir. Böyle bir kimseye muhârib yâhud yol kesici, sâkî derler ki, bunun hükmü ya öldürülmek, ya asılmak yâhud da sürgün edilmektir. Binâenaleyh bu hadîs yukankinden daha ehasstır.
İmam A'zam Ebû Hanîfc'yc g'örc nefî etmekten murâd: hapistir, îmanı Şafiî'ye göre ise nefî : bir beldeden başka beldeye sürj^ün ederek orada da aranması ve o kimsenin de kaçak vaziyeti almasıdır. Bazı'arına göre nefî yalnız kendi beldesinden sürgün etmekle: bir takımlarına göre de hudûc hârici etmekle olur.
Crrek hadisin gerek.se âyetin zahirleri nıüslümanlarııı hükümdarının bu eczalar arasında muhayyer olduğunu muhârib vaziyetteki salısın müslüman veya kâfir olmasının bu bâbta lıie bir te'sîri bulunmadığını gösteriyor. Filhakika İmam Mâlik : «hangi nev'iden olursa olsun yol kesildi mi, miıslümanlarm hükümdarı verilecek ceza hakkında âyetteki şıklaı\!a:ı birini seçmekle serbesttir» diyor.
Hu bâbtaki âyet-i kerime şudur :
»[925] Aflah ve Resulüne karşı harbederek yer yüzünde fesad çıkarmaya c.ılısanların cezası, ancak ve ancak Öldürülmeleri veyâ asılmaları yâlıud elleri İle ayaklarının çaprazlamaya kesilmesi ve yâhud o yerden sürgün edilmeleridir.»
Hanefîfcr'den bazıları İmam Mâlik'm sözüne şu cevabı vermişler-ir : Allah-ü Zülcelâl bu âyeti kerimede ceza nevilerini cinayet nev'i-lf rine karşılık olarak zikretmiştir. Ceza. cinayete £öre artar ve eksilir. Tcâlâ haz/etleri «Bir kötülüğün cezası onun m'sli bir köîülüklür» buyuruyor. Su halde en a£ır bir cinayete karşı en hafif cezayı tatbik yakışmaz. Bunun aksini yapmak da doğru değildir. Binâenaleyh gösterdiği /âhiri muhayyerlikle amel etmek eâiz değildir. Cezalar cinayetlere güre tevzi' edilecektir. Bu taktirde ise dört şekil hâsıl olur. .Şöyle ki  :
1— Bir cemâat veya bir kişi yol kesmeğe çıkar da hiç bir icraatta bulunmadan ele geçerse tevbe edinceye kadar hapsolunur.
2— Şâyed bir müslümanın veya zimmînin malını almışlar; ve her birerlerine   hırsızlık  nisabı  mal düşmüşse   hepsinin  elleri   ve ayaklan çaprazlamaya kesilir. Bundan murâd: sağ elle snl ayaktır.
3— Müslümanları veya zİmmîleri öldürmüş fakat mallarını alma-mısiarsa kendileri de öldürülürler.  Bu  bâbta velilerin afvine  bile bakılmaz.
4— IIrm öldürmüş hem de mallarını almışlarsa: ya elleri ayakları çaprazlamaya kesilerek öldürülürler ve asılırlar; yâhud yalnız öldürülür ve asılırlar. Hz. A!i ile İbni Abbas (R. Anhümâymn ve Nvlıai ile Hnid b. Cübcyr hazerâtınm   kavilleri bu olduğu gibi Hanefîler'in mezhebi de budur.[926]

1189/992- «Abdullah b. Mes'ud radıyallahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellcm:
— Kıyamet gününde insanlar arasında ilk hüküm kanlar haı[927]

Hadîs müttefekun aîeyh'tir.
Hadîs-i şerif, insan kanının ne kadar şanı büyük bir şey olduğuna delildir. Çünkü en evvel en mühim dâvaların görüleceği şüphesizdir. Ancak bu hadis :
«Kulun hesaba çekileceği ilk nesne namazıdır.» hadîsine ınuanzdır. Namaz hadisini Siiucn sahipleri Hz. Ebu Hüreyre'drn tah-v'u: rlmişierdir. Bazıları muarazayı defî için : «İbni Mes'ud hadîsi, kul hakkına dairdir; Ebu Hüreyre hadîsi ise Allah hakkına mahsustur. Bir de ibni Mes'ud hadîsi ilk kazayı, Ebu Hüreyre hadisi ise ilk hesabı göstermektedir. Bunlar başka başka şeylerdir. Nitekim İmam Ncsaî'-nin tahrîc ettiği İbni Mes'ud hadîsinden de anlaşılmaktadır.» derler. NcsaVmn tahrîc ettiği İbni Mes'ud hadisi sudur :
«Kulun ilk hesaba çekileceği şey namazdır. İnsanlar arasında ilk hüküm de kanlar hakkında olacaktır.»
İmam BuharVnin tahrîc ettiği Hz. Ali hadîsine göre: Bedir şehîd-İcri nâmına kıyamet gününde ilk dâvâcı Ali (R, A.) olacaktır. Buhari orada Ebu Hüreyre hadîsini de beyân etmiştir Bu hadîsler kan hakkındadır.
Mal hakkında da bir çok hadîsler rivayet    olunmuştur. Meselâ ilmi Mâcc, ibni Ömer (R. X./den merfu' olarak şu hadîsi rivayet eder:
«Üzerinde bir dînar veya bir dirhem borcu olduğu halde vefat eden kimsenin (borcu) hasenatından ödenir.» Bu hadislerin beyânına göre borçlunun hasenatı borçlarına yetmezse hasmının günahları ona yükletilerek cehenneme atılacaktır. Yalnız İmam. Bcylmkî : borç mukabilinde verilecek sevabın katlanmamış hasenattan olacağını, Allah'ın lütf-u kereminden ihsan ettiği katlamaların borca bedel verilemiyeceğini söylemiştir.[928]

1190/993- Semura radtyallahü anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem :
— Her kim kölesini öldürürse biz de onu Öldürürüz; kim kölesinin burnunu veya kulağını, dudağını keserse biz de kendisinin o azasını keseriz; buyurdular.»[929]

Bu hadîsi Ahmed ile Dört'ler rivayet etmişlerdir. Hadîsi, Semura'-dan Hasan-ı Basrî rivayet etmiştir. Fakat Hasan'm ondan işitmesi ihtilaflıdır. Ebu Dâvud ile Nesaî'nin rivayetinde bu hadîs ; «ve kim kö-
İesİnin hayalarını çıkarırsa biz de onun hayalarını çıkarırız.» cümlesi ziyâde edilerek tahrîc olunmuştur. Hâkim bu ziyâdeyi sa-hîhlemiştir.
İbni Maîn: «Haşatı, Semura'dan hiç bir şey işitmemiştir. Hadîs yazılı idi.» diyor. Bazıları yalnız Aktka hadîsini işittiğini söylemektedir. tbnü'l-Mcdinî (161—234) ise Hasan'm Semura' (R. A./den işittiğini isbât etmiştir.
Hadîs-i şerif, köle mukabilinde sahibinin kısas edileceğine delildir. Köleyi öldüren başkası okluğu taktirde kısas yapılacağı ise evlevİyctte kalır. Maamâfîh mesele ihtilaflıdır.
ibrahim. Nrhai (11—95) ile diğer bazı ulemâ'ya göre köle mukabilinde hür, mutlak surette öldürülür. Delilleri buradaki Semura hadîsidir:
«nefse mukabil nefis» âyoi-i kerîmesi de bunu tc'yîd edor.
îr.i'.tm-ı A'zam Rbu Hanifc'yc göre, köleye mukabil hür kısas olunursa da sahibi müstesnadır. Kölesine mukabil ona kısas yapılmaz. imam A'zam, âyet-i kerîmenin umumu ile amel ederse de:
«Hiç bîr memlûk sahibinden, hiç bir evlâd da babasından kısas alamaz.» hadîsi ile köle sahibini ve babayı hükümden tahsis etmiştir. Bu hadisi Bayhakî tahrîc etmiştir. Ancak râvîsi Ömer b. /.s-â'dır. BuharVden onun «Münkcrü'l - Hadis» olduğu rivayet edilmiştir. Yine BcyhakVmn Hz. Ömer'den tahrîc ettiği Zünbâ kıssa-şjnda : Hz. Zübnâ'm kalesinin tenasül âletini ve burnunu kestiği Resûl-ü Ekrem (S.A.V.)'in :
«Her kim kölesinin burnunu keser de ateşte yakarsa o <öle hürdür. Hem de Allah ve Resulünün mevlâsıdır.» buyurmuş olduğu müteakiben Peygamber (S.A.V.)'in köleyi âzâd ettiği fakat efendisine kısas yapmadığı rivayet olunuyor. Yalnız bu hadîsin rivayet tarîkleri zayıftır.
İmam Şafii, Mâlik ve Ahmcd b. Hanbcl'e göre köle mukabilinde hür bir kimse mutlak surette kısas edilmez, delilleri  :
«[930] Hür mukabilinde hür» âyet-i kerîmesidir.v Âyetin başında kısasın farz olduğu bildiriliyor. Kısas-müsavat demek olduğuna göre, buradaki hür karşılığında hürrün kısas edileceğini bildirmesi onun tefsiridir.
Ve miihlofiânın ma'rife gelmesi hasır kasır ifâde edor. Şu halele hür olmyaha mukabil hür kimse kısas edilemez. Nitekim îbni Ebi Şeyhe (-- 234)'nin tahrîc ettiği Amr b. Şuayb hadisinin beyânına göre Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer köleye mukabil hürrü üklürmezlermiş. Ecyhakİ dahi Hz. A!i (R.A.)'m : «Köleye mukabil hürrün öldürülmemesi sünnettendim dediğini rivayet ediyor.Hürre mukabil kölenin öldürülmesi ise icmâ'an sabittir.[931]

1191/994- «Ömer b. Hattâb radıyaUalıü anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki : Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'i:
— Çocuğa mukabil baba kısas edilmez; derken işittim.»[932]

Bu hadisi Ahmed, Tirmizî ve İbnİ Mâce rivayet etmişlerdir. Onu Ibnü'l-Cârûd ile Beyhakî sahihlemiştir.Tirmizî: «Bu hadîs muztarib-tir» demiştir.
Yine Tirmizi (209—279) bu hadîsin Amr b. Şuayb'tcn mürsel olarak da rivayet cdidiğiııi söyledikten sonra : «bu hadiste ıztırab vardır, ama chl-i ilim onunla amel ederler» demiştir. TirmizVnin rivayetinde hadîsin isnadında cl-Hcccâc b. Ertdt vardır. Izürabın vechi : Amr b. Şuayb'in bu hadisi kimden rivayet ettiği ihtilaflıdır. Bazılarına göve, Hz. Ömer'den rivayet etmiştir. Nitekim Kitabımızın rivayeti de odur. Bir takımları Sürâka (R. A.)'&m rivayet etliğini söylerler. Hattâ vastasız rivayet ettiği bile iddia olunmuştur Sürâka'nin rivayetinde cl-MiUirnnâ bulunmaktadır ki, bu zât zaîftir. İmam Şafii : «Bu hadîsin bütün tarikleri münkatı'dır.» demiş; Abdülhak dahî ; «-Bu ha-' din'erin hepsi ma'lûldur. Hiç biri hakkında bir şey sabit olmuyor» şeklinde beyânda bulunmuştur.
Hadîîî-i şerif, çocuğu mukabilinde babanın ökliirülmiyocoğine delildir. İmam Şafiî : ^pöi'üsjliiği'mı bir çok chl-i ilimden çocuku mukabilimle babanın öldüriilnıiycccğini belledim. Ben de buna kailim» demektedir. Ashab-ı Kiram ve şâir ulemâ'nm cumhuru ile Hanefîler, Şc-fiiler ve Hanbolîler mutlak surette buna kaildirler. Derler ki.:. «Baha çocukun vücûd bulmasına scbebtir. Binâenaleyh çocuğunun onun yok olmasına sebep olması caiz değildir.»
Bazıları.mutlak surette babanın çocuğuna karşılık kısas edileceğine 7.âhib olmuş ve âyeti kerimedeki «nefse karşı nefis» ifâdesüc istidlal etmişlerdir. Bunlar âyetin bu hadisle tahsis edildiğini kabul etmiyorlar
demektir.
imam Mâlik'c r,övo. baba çocuğunu yatırır da keserse kısas olunur. Çünkü bu hakiki kasıddır; başka bir şeye ihtimali yoktur. Kasıt meselesi gizli bir şeydir. Onu ispat, ancak zahir olan karinelerle mümkündür. Fakat yatırarak kesmez de baba hakkında terbiye ve tc'dîb sayılabilecek bir şeyle öldürürse Öldürmeyi kasledmodiğine hamledilir. Hattâ bu hususta Mâlik'c r^öre baba ile başkaları arasında bile fark vardır. Zîrâ babada evlâdına karşı şefkat vardır. O evlâdını ekseriyetle terbiye(icİn döğ;;r. Bundan dolayıdır ki, bankası hakkında kasıd sayılacak bir fiil baba hakkında kasıd sayılmaz. Cumhur'a güre kaatil kim olursa olsun maktule* mirasçı olamaz. Onlarca kısasın sükûtu hususunda dede ile anne de baba gibidir.[933]

1192/995- «Ebu Cuheyfe radıyallahü    anh'den rivayet    olunmuştur. Demiştir ki : Ali'ye :
—  Yanınızda  Kur'ân'dan  başka vahiy nâmına  bir şey var mı? dedim :
—  Hayır, dâneyi yaran ve canı yaratan Allah'a  yemin ederim ancak Allah'ın  bir adama  Kurbân  ile şu  sâhifedekİ  şeyler hakkında  vermiş olduğu anlayış müstesna; dedî.
—  Bu sahifede ne var? dedim :
— Diyet, esiri tahliye ve kâfir mukabilinde müslümamn öldürülmemest, dedi.[934]

Bu hadisi Buharî rivayet etmiştir. Onu Ahmed, Ebu Dâvud ve Ne-saî başka bir tarîkle Ali'den tahrîc etmişlerdir. Bu hadiste Ali : «mü-münlerîn kanları birbirine müsavidir. Zimmetlerini onların en zayıfı bile sa'yu geyrete getirir. Onlar başkalarına karşı bir eldirler. Bîr kâfire bedel mümin öldürülmez. Ahd-u peymân sahibi bir mümin dahî harbi olan kâfir mukabilinde öldürülmez; dedi.» Hadîsi Hâkim sahîhlcmiştir.
Musannif diyor ki : «Ebu Cuheyfe'nin Ali (R.A.)'c vahi sorması ŞİÎlcr'den bir takımlarının ehl-i beyt'e bilhassa Hz. Ali'ye vahi geldiğini sarımalarındandır. Bu meseleyi Hz. Ali'ye Ebu Cuheyfe'den başkası da sormuştur.» Hz. Alî'nin cevabı Şiîier'in bütün iddialarını yıkmıştır. Şiîler, ulemâ-i ümmetin ittifakla kabul ettikleri sahih hadîsleri bırakıp kendilerine hususiyet veren bir takım hadîsler iddia ederler.
Sorulan şeyin şer'î ah!<âma âirl .olduğu anlaşılıyor. Nitekim «bu sâ-hifede ne var» diye sorması da buna delâlet etmektedir. Bin;V naleyh bundan Hz. Ali'ye nisbet edilen ihn-i cefîr ve sâireyi nefî etmiş olmak iâzım gelmez. Onun bu gün gizli ilimler nâmı-altında toplanan cefîr gİ-iıi bilgilere .sahip olduğunu «Ancak Allah'ın bîr adama Kur'ân İle su sahifedekî şeyler hakkında vermiş olduğu anlayış müstesna» sözü ile işaret ettiğini iddia edenler vardır.
Iladîs-i şerif bir kaç meseleye şâmildir. Şöyleki :
1— Diyet vermenin lüzumuna şâmildir. Diyet hakkında az İleride .':ynca bir bâb gelecektir.
2— Bu hadis esirin düşman elinden kurtarılması hükmüne delâlet eder. Bu hususta tcrgîb ve teşvikler vârid olmuştur.
3— Kâfir öldüren müslüman kısâscn öldürülemez. Cumhur'un kavli budur. Ancak bahsin başında da arzettiğimiz vecihle Hanefîler'e göre zimmî'yi yani müsüiman devletin tcb'asından olan  gayr-ı müslimi öldüren müsliiman kısâsen öldürülür; fakat müste'men denilen Pasaportluyu öldüren kısas edilemez.    Delilleri, sadedinde   bulunduğumuz Ebu Cuheyfe hadisidir. Zîrâ bu hadiste «harbî bîr kâfire mukabil bir mümin öldürülemez» denilmiştir. Bu hadîsin mefhum-u muhalifinden zımmî öldüren müslümamn kısas edileceği anlaşılırsa da mefhum-u muhalefet Hanefîler'ce sahih bir delil kabul edilmediğinden onlar bu bâbtaki hükmü «nefse karşı nefis» âyet-i kerimesinin umumundan alırlar. Sünnetten bir delilleri de BcyhakVmn tehrîc ettiği şu hadîstir :
«Peygamber (S.A.V.) bîr zimmî mukabilinde bîr müslümanı Öldürmüş ve :
— Ben andında duranların en kerîmiyim; buyurmuştur.»
Bu hadîs Abdurrahman b. BrylcmânVdcn hem mürsel hem mer-fu' olarak rivayet edilmişse de merfu' rivayeti için Bryhnkı «hatâ» demiştir. Dârc Kutni : «İlmi Bcylcmdnî zâîftir. Hadîsi vasıl bife etse ondan hüccet olamaz. Mürsel rivayet ederse ondan ne olur?» demiştir.
Hadîsi şerifteki «zimmetleri hususunda onların en zaîfİ bile sa'yü gayret gösterir» cümlesinden murâd şudur : Bir müslüman bir harbîye yani küfür diyarından gelmiş bir gayr-ı müslıme dokunmayacağına dâir söz verse onun bu cmanı bütün müslümanlarca verilmiş bir em-ni.yyet vesikasıdır. Süz veren müslümanm erkek veya kadın olması hükmen müsavidir. Yalnız mükellef olması şarttır. «Onlar başkalarına karşı bir eldirler.» demekle müsîümanîarın düşmanlarına karşı toplu ve müttefik oldukları; birbirlerine yardım ettikleri anlatılmıştır. Onlar o kadar elele vermişlerdir ki, sanki hepsinin elleri bir el, yaptıkları iş, bir iştir.[935]

1194/996- «Enes b. Mâlik radıyalîahü anh'den rivayet edildiğine göre bir câriye, kafası iki taş arasında ezilmiş bir halde bulunmuş da kendisine :
— Bunu sana kim yaptı? filân mı, filân mı? diye sormuşlar. Nihayet bîr yahûdî'yi söyleyince carîye başı île (evet diye) işaret etmiş. Bunun  üzerine Yahûdî tevkif edilmiş ve hemen  (suçunu) ikrar etmiş. Resülüllah   (S.A.V.)  onun başının  da  iki  taş  arasında  ezilmesini  emir buyurmuştur.»[936]

Hadîs müttefekun aleyh'tir. Lâfız  Müslim'indir.
Hadîs-i şerif, kısas keskin âletle öldürdükte vâcib olduğu gibi ağır bir şeyle öldürdüğü zaman da vâcib olduğuna, kadına mukabil erkeğin öldürüleceğine; keza kaatii ne ile öklürmüşse kendisinin de o âletle öldürüleceğine; delâlet etmektedir. Burada üç mesele vardır :
1— Ağır bir şeyle öldürdüğü zaman dahî kısas vâcibtir. imam Şafiî, imam Mâlik ve Hanefîier'den imam Muhammcd buna kaildirler. Çünkü bunda insan kanını heder olmaktan korumak vardır. Bir de can a]ma hususunda keskin âletle, keskin olmayan bir cisim arasında fark yoktur.
İmam A'zam Ebu Hanîfc ile, Şa'bî ve ibrahim NchaVye göre ağır bir şeyle vâki' olan katilde kısas yoktur. Bunların delili : İmam Beyhakî'nin Nu'man b. Beşîr'den merfu' olarak tahrîc ettiği şu hadîstir :
«Kılıçtan maada her şey hatâdır. Her hatâ için de diyet vermek vardır» bir rivayette :
«Demirden maada her şey hatâdır. Her hatâ için de diyet vermek vardır.» buyurulmustur.
Bazıları bu hadîsi zaîf bularak Enes hadîsine mukavemet edemiye-ceğini iddia etmişlerse de Hanefîier, Enos hadîsinde yaralama vâki' olduğunu ileri sürmüş; Yahudi'nin çocuk Öldürmek âdeti olduğu için yeryüzünde fesat çıkaranlardan sayıldığını, binâenaleyh kendisine bundan dolayı kısas yapıldığını beyân etmişlerdir.
Katil, sopa, kamçı ve yumruk gibi ekseriyetle öldürmekte kul-lamîmıyan bir âletle yapılırsa, imam Mâlik İle diğer bazı ulemâ'ya göre kısas yine vâcib olur. Ebu Jîanıfe, Şâfü ve tâbiîn'den büyük bir cemâate göre burada kısas yoktur. Böyle katillere şibh-î amid, yani yarı kasitli kati! derler.
Bu katlin diyeti : kırk tanesi yavrusu kanımda olmak .^arti ile yüz devedir. Çünkü imam Ahmrd b. Hanbcl ile Sibıcn sâhiblcrinin TirmizVdcn maadası bu hususta Abdullah b. Amır'den şu hadîsi tahrîc etmişlerdir:
«Dikkat edin, hiç şüphe yok ki, Şibh-i amid sayılan kamçı ve sopa ile vâki' hatâ katlinde, içlerinde kırk tane yavrusu karnında bulunmak şartı ile yüz   deve   vardır.»
buyurdular. Maamâfîh bu hadîs hakkında İlmi Kesir «el - Irşad» nâm eserinde: «İsnadında pek çok ihtilâf vardır.» diyor.
2— Kadın öldüren erkeğin kısas edilmesi ihtilaflıdır. Ekser-i ulomâ'ya göre kısas edilir. Hattâ Îbni'l-Münzir bu hususta icmâ' nakletmiştir. Hasan-ı Basrî (21—110)'den bir rivayete göre kadın öldüren erkek kısas edilmez. Hasan-ı Basrî :
«[937] Kadına muakbil kadın...» âyet-i kerîmesi ifc istidlal etmiş olsa ge-rcklir. fakat bu kavil ulemâ tarafından kabule mazhar olmamıştır. Çünkü ulemâ-î ümmet'in kabulüne mazhar olan Amv b. Hazm'm[938] klubunda kadın öldüren erkeğin kısas edileceği tesbit olunmuştur. Bu sarahat âyet-i kerîmeden alınan mefhum-u muhaliften daha kuvvetlidir.
3— Katil hangi Aletle yapılmışsa kısas dahî onun misli ile yapılmalıdır. Cumhur-u ulemâ'nın kavli budur. Bunlar;
«Eğer[939] cezalandırırsanız size verilen cezanın mislî ile cezalandırın.» ve
«[940] O size ne ile tecâvüzde bulundu ise siz de onun misli ile ceza verin.» âyet-i kerîmeleri ile ve b;ızı hadislerle istidlal ederler. Fakat katle sebep olan fiilin hadd-i zâtında mubah olması şarttır. Eğer fiil, sihir gibi haram olan fillerden ise kaatil Öyle bir fiille öldürülmez; zîrâ haramdır. Maamâfîh mesele yine de ihtilaflıdır.
Hanefîler'le Kûfeliler'e ve diğer bazı ıılcmâ'ya göre kısas yalnız kılıçla olur. Delilleri : Bczzar ile Ibni Adiyjf'ln tahric ettikleri Ebu Befcre hadîsidir. Mezkûr hadîste Peygamber (S.A.V.)  :
«Kısas ancak kılıçla olur.» buyurmuşlardır. Ancak bu hadîs dahî zaîf görülmüştür. Hanefiler müsle yani kulak, burun ve şâir âzânın kesilmesi hususundaki nehi ile ve kezâ Peygamber (S.A.V.)'in :
«Öldüreceğiniz zaman katli iyi yapın.» hadîsi-i şerifi ile de istidlal ederler.
Hadîs-i şerifte : «yâhudİ ikrar etti.» denilmesine bakılırsa bu iş için bir defa'İkrar kâfidir. Zîrâ ikrar tekrarlandığına bir delil yoktur.[941]

1195/997- «imran b. Husayn radu/aîîahü anhümâ'dan rivayet olunduğuna göre, fakir bir takım insanlara âid bir gulâm, zengin insanlara ait bir gulâmm kulağını kesmiş. Bunun üzerine zenginler Peygamber (S.A.V.)'e gelmişler. Fakat Peygamber (S.A.V.) onlara hiç bîr şey vermemişdir.»[942]

Bu hadîsi Ahmed ile Üçler sahîh bir isnadla Hvâyet etmişlerdir.
Hadîsi şerif, fakirin hiç bir şey Ödemiyeceğine delâlet etmektedir. Yalnız Bryhakî şöyle diyor : «Eğer gıılâmdan murâd köle ise, ko-lenin işlediği cinayetin kendi şahsına âit olduğuna ulemâ'nın icmâ'i vardır. Şu halde hadîsimiz cinayetin hatâ olarak işlendiğine delâlet ediyor. Peygamber (S.A.V.)'in bir şey ödetmemesi cinayetinin diyetini kendiliğinden vermiş olmasındandır.
Cinayeti işliyen hür fakat bulûğa ermemiş bir çocuk da olabilir. Bu taktirde cinayeti kasten işlemiş, fakat Peygamber (S.A.V.) onun diyetini âkîlesine üdolmomiştir. Kendisi de fakir bulunduğundan şimdilik ona da ödetmomiştir. Yahut diyeti âkîlesine revâ görmüş; fakir oldukları için ödetmemiş; caniye dahi cinayeti hatâ hükmünde olduğu iyin ödetmemiştir.»
Hattâbt'ye göre buradaki cinayeti hür bir kimse yapmış ve cinayet hatâ olarak işlenmiştir; âkilesi yani diyeti ödeyecek komşuları da fakirdirler. Binâenaleyh fakirlere ya fakirliklerinden dolayı diyet verdirmemiş: yâhud kulağı kesilen, köle imiştir de ona yapılan cinayetin diyetini vermişlerdir.
BcyhdkVnin ifâdesinde geçen: «cinayetin diyetini âkilosine ödet-memiştir» cümlesi İmam Şafiî'nin mezhebidir. Ona göre küçük bir gocuğun kasten işlediği cinayet çocuğun malından verilir; âkileye ödettirilmez. «Yâhud âkilesine reva görmüş» cümlesini hatâ ihtimali ile birlikte mütâlâa etmek îcabeder. Bu taktirde mesele itti-fâkîdir.
İmam Ebû Hanîfc ile Mâlik ve diğer bazı ulemâ'ya göre hüküm kasıt ihtimali halinde de böyledir.[943]

1196/998- «Amr b. Şuayb'tan o da babasından o da dedesinden -ra~ dıyaîlahü anhüvı- işitmiş olmak üzere rivayet olunduğuna göre bir adam bîr 2â1ın dizini boynuzla yaralamış. O da Peygamber sallallahü aleyhi ve sclîcm'e çelerek :
—  Bana kısas için müsaade et; demiştir. Resûlüllah (S.A.V.) :
—   Svİleş de Öyle;  buyurmuş.   (Bir müddet)  sonra   (yine)  Peygamber (S.A.V.)'e gelerek :
—  Bana kısas için  müsaade et;  demiş.  Resûlüllah  (S.A.V.)'de ona kısas için müsaade etmiş. Sonra (yine) ona gelerek  :
—  Yâ Resûlüllah  topal  kaldım;  demiş.   ResûlüÜah  (S.A.V.) :
—  Ben seni meni' ettim. Sen bana isyan ettin. Allah da seni (şifâsından) uzaklaştırdı; ve topallığı boşa gitti; buyurmuş;  bundan  sonra  Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem,  sâhİbt iyifeşmedikçe bir yaradan  dolayı  kısas  yapılmasını  nehyetmiştir.[944]

Bu hadîsi Ahmed ile Dare Kutnî rivayet etmişlerdir. Hadîs mürsel olmakla illrtlcndirilmiştir.
Onun mürsel telâkki edilmesi Uz. Şvaylfın dedesine yetişmediğine göredir. Halbuki dedesine yetiştiği sabit olmuştur. Binâenaleyh hadîs mürsel değil, muttasıldır. Bu mânâda başka hadisler de vardır; ve hepsi bu hadîsi takviye ederler.
İbnl'l - Kayyım (691—721) şöyle diyor ; «Bu hakemlik, yaranın hali, ya iyileşme yâhud sirayet suretiyle istikrar kesbetmeaikçe kısas yapmanın câİz olmadığını, cinayetin sirayeti diyet vermekle ödeğini; ve sopa gibi şeylerle vurmada kısas caiz olduğunu tazam-211un etmektedir.
Iladîs-i şerif, yara iyileşerek sirayetinden emin olmadıkça kısas yapılmıyacağma delildir.
İmam Şafiî'ye göre iyileşmeyi beklemek mcmdubdıır. Delili : Peygamber (S.A.V.)'in iyileşmeden önce kısasa müsaade etmiş olmadır.
Bazıları iyileşmeyi beklemenin vâcib olduğuna kaildirler. Çünkü yaran defi etmek vâcibtir: Peygamber (S.A.V.)'in kısasa izin vermesi,  nereye varacağı bilinmeden evvel vâki' olmuştur; diyorlar.[945]

1197/999- «Ebu Hüreyre radv/allahü an7ı'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki; Hüzeyl (kabilesi) nden iki kadın kavga ettiler. Ve biri diğerine bir taş atarak onu ve karnındakînî öldürdü. Bunun üzerine Re-sûlüllah saUalJahü aleyhi ve scUcm'ln huzuruna dâvaya çıktılar. Re-sûlüllah saüattahü aleyhi ve sellem, kadının cenini için : bir gurre (yani) bir köle veya câriye diyet hükmetti. Kadının diyetini de âkilesine hükmetti. Ve çocukları ile onların beraberindekleri ona mirasçı yaptı. Derken Hamel b. Nâbigâ-i Hüzelî:
—  Yâ Resûlallah, yiyip içmeyen, konuşmayan, avazı işitilmeyen bir cenin nasıl Ödenir? Böylesi heder olmalıdır; dedi. Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem:
—  Bu (lâfazan) şu yaptığı[946] seci'den dolayı ancak ve ancak kâhinlerin arkadaşJarındandır; buyurdular.»[947]

Hadîs mütiefekun aleyh'lir.
Bu hadîsi Ebu Dâvud ile Nesaî, İbni Abbas'dan şu lâfızlarla tahrîc etmişlerdir.
«Ömer Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellemjr cenin hakkında nasıl hüküm verdiğini gören birini sordu. Ravî demiştir ki, bunun üzerine Hamel b. Nâbigâ ayağa kalkarak :
— Ben iki kadının arasında idim. Biri diğerine vurdu; demiş; ve hâdiseyi kısaca anlatmıştır.» Bu hadîsi İbni Hibban ile Hâkim sahîh-lem işlerdir.
Kavga eden kadınlardan birinin adı Müleyke bînf! Uveymir; diğerinin Ümrtü Avf binti Mesruh'tur. Ebu Davud'un «Sünen» inde beyân olunduğuna göre kendisine gurre ödettirile:?k olarr*kadın ölmüş; Peygamber (S.A.V.) mirasının oğullarına Verilmesine hükmetmiş; diyeti asabe olan. akrabasına ödetmiştir. Bu taktire göre «ona mirasçı yaptı» cümlesindeki zamîr, öldüren kadına raci'dir. Diyeti akrabası -verecektir. T4adîs MüsJim'de de böyledir. Bazıları zamirin öldürülen kadına âit olduğunu söylemişlerdir. Çünkü öldürülen kadının âkilesi : «Mirası bizim olacak-» demişlerdir. Resû!-ü Ekrem (S.A.V.) bunun imkânı olmadığını anlatarak mirasının kocası ile çocuklarına verilmesine hüküm elmişlir.
Hamel bin Nâbîgâ k.ıatil kadının kocasıdır.
Hadis-i şerif, aşağıdaki meselelere delâlet ediyor:
1— Anne karnındaki cenin cinayet sebebiyle öiürse gurre vermek vâcib olur. Bu bâbta çocuğun ölü doğması ile annesinin karnında Ölmesi arasında hükmen bir Fark yoktur. Fakat canlı doğar da sonra ölürse tam diyet vermek îcabeder.
Hadîs-i şerifte gurre : köle veya câriye diye tefsir edilmiştir. Şa'bî\(2G—104) : «Gurre beş. yüz dirhemdir.» diyor. Ebu Dâvud İle Nesnî'nin rivayet ettikleri bir hadîste gurrenin 100 koyun olduğu tasrih edilmiştir. «Beş devedir» diyenler de vardır. Zîrâ di;, etlerde-asıl olan budur.
Buraya kadar görmüş olduğumuz hüküm hür kadının cnîni hakkındadır. Cariyenin cenini ise hürreninkine kıyas olunur. Cariyede kıymet esastır. Yani o kıymeti ile ödenir. Ceninin hakkında dahî hüküm böyledir. Binâenaleyh hürreniıı cenini için[948] diyetin onda birinin yarısı , lâzım geldiğine göre câriycnİnkinde cariyenin kıymetinin onda birinin yarısı verilir, deniliyor.
2— Hadiste «kadının diyetini de âkilesine hükmetti» denildiğine göre burada kısas yapılmıyacak demektir. Şibh-i amide kail olanların bir deiîli de budur. Ve «doğrusu da  budur» deniliyor.  Çünkü  bu vak'ada kati küçük bir taş veya ufak bir sopa ile yapılmıştı. Bunlarla ise ekseriyetle öldürmek kastedilmez. Binâenaleyh âkileye diyet vâcibolur; kısas îcabetmez. Hanefîler bu hadîsi î.ğır bir şeyle insan öldürüldüğü zaman kısas lâzım gelmiyeceğine delîl getirirler.
3— «Kadının diyetini de âkilesine hükmettin cümlesi diyetin âkile üzerine vâcib olduğuna delildir.
Âkile : Asabe olan akrabadır : Bunlardan murâd evlâd ile zûrahim denilen yakın akrabadır; denilmiştir. Nitekim Beyhakî'nin Üsametü'bnü Umeyr'den tahrîc ettiği bir hadîste Peygamber (S.A.V.) :
«Diyet asabeye vâcibtir: cenîn hakkında   gurre   vardır» buyurmuşlardır. Oun için Buharı buna dâir bir bâb tahsis etmiştir.
îmam Şafiî : «âkilenin asabe olduğunda hilaf bilmiyorum. Bunlar baba tarafından olan akrabadır.» demiş; ve en yakından başlıya-rak derecelerini tefsîr etmiştir. Maamâfîh meselenin ihtilaflı olduğu Kasamc bahsinde görülecektir,
Hadîs-i şerifin zahiri, diyetin âkileye vâcib olduğuna delâlet etmektedir ki, Cumhur-u ulemâ'nın kavli de budur. Ulcmâ'dan bazıları buna muhalefet ederek : «Kimse kimsenin diyetini ödeyemez» demişlerdir. Bunların delili îmam Ahmcd, Ebu Ddvud, Ncsai ve Hâkim'in tahrîc ettikleri bij- hadîstir. Mezkûr hadise göre : Peygamber (S.A.V.)'e bir adam gelmiş, Resûlüllah (S.A.V.) yanındaki çocuğu göstererek :
__  Bu kim? diye sormuş. Adam :
__  OÖ"lum; demiş. Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.) :
— Şüphesiz ki o sana cinayet yapmaz, fakat sen de ona cinayet yapamazsın; buyurmuştur. Y.'ne İmam Ahmcd ile Ebu Davud'un ve TirmizY nin Amr b. cl-Ahvas't&n rivayet ettikleri bir hadîste Resûl-ü Ekrem {S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır :
«Bir canî ancak kendine cinayet işler; bir canî çocuklarına cinayet yapamaz.»
Bu hadislerle, âkileye diyeti vâcib kılan hadîslerin arası şöyle bulunmuştur: «Cinayet hadîsinden murâd uhrevî cezadır. Evlâd ile baba birbirlerine âhirette cezayı müstelzim cinayet yapmazlar. Zaten bir kavle göre evlâd i'e baba âkilcden değildirler. Nitekim Hat-tdbVnin kavli budur. Binâenaleyh bunların istidlali tamam değildir.
4— Peygamber (S.A.V.)in : «O ancak ve ancak kâhinlerin arkadaşlanndandır.» buyurması, yaptığı secî'den dolayıdır. Maamâfîh bu sözün râvi tarafından müdrec olması ihtima.". de vardır. Hadîsin bu kısmı secî'in mekruh olduğuna delildir. Ulemâ 3u "tın yaptığı secî'in iki şeyden dolayı kerih görüldüğünü söylerler. Bunlardan birisi: Yaptığı seci' ile şer-i şerifin hükmühe karşı hareket etmiş olması; diğeri de konuşmasında tekellüf yapçnasıdir. Secî'in bu iki nev'i çirkindir. Peygamber (S.A.V.)'in zaman zaman seci' yaptığı bir çok hadîslerde vâki' olmuşsa da onun seci'leri şerîatin hükmüne aykırı olmadığı gibi tekellüf yani kendini zorlayarak konuşmaktan da hâli olduğundan memnu' sccî'lerdcı değildir.
Ebu Dâvud rivayetinin metni şudur :
«Ömer, Eshâb'a, kadının düşürdüğü çocuğun hükmünü sordu da Mugire:
—  Ben, Resûlüllah sallallahü aleyhi-vc scîlcm'm bu meselede gurre yani bir köle veya câriye île hükmettiğine şâhîd oldum;  dedt.    Bunun üzerine Ömer :
—  Bana seninle birükte şehâdet edecek birini getir; dedi. Râvî diyor ki: müteaKtben Ömer'e Muhammed b. Mesleme gelerek kendisine şe-hâdette bulundu.» Bundan sonra Ebıt, Dâvud şu ma'lûmatı kaydediyor:  «Ebu Ubcyd demiştir ki: Kadının düşürdüğü çocuğa (emlâs)denilmesi, doğum müddetinden önce kadının onu kaydırmasından-dır. El ve sâireden kayan şeylere de (melas) derler. Caninin katline cinayet hükmünü verebilmek için bedenen teşekkül etmiş ve kendisine ruh verilmiş oîması lâzımdır. Teşekkülü Şâfiîler : el, ayak ve parmak gibi a'zâsı tekâmül   ederek   insan   şeklini   almaktır;    diye   tefsir ederler. Sureti teşekkül etmemekle beraber ehli hıbrc (bilir kişi) bunun insan aslı olduğuna şehâdet ederse onlara göre hüküm yine aynıdır. Fakat ehl-i hibrc düşen ceninin insan aslı olup olmadığında şüphe ederse bilittifak bir şey lâzım gelmez.»[949]

1199/1000- «Enes b. Mâlik radıyallahü anh'öen rivayet olunduğuna göre halası Rübeyy'i binti Nadr bir genç kadının ön dişini kırmış. Rü-beyyi'nin yakınları kadından afv İstemişler; fakat kadın tarafı buna razı olmamışlar; arkasından diyet verme teklifinde bulunmuşlar, (ona da) razı olmamışlar. Nihayet, ResûlüHah sallallahü aleyhi ve sellem'e gelmişler. Fakat onlar kısâsdan başka bir şeye razı olmamıştır. Derken Rcsûlüllah sallallahü aleyhi ve sellctn kısas emrini vermiş. Bunun üzerine Enes b. Nadr ayağa kalkarak :
—  Yâ  ResûlüHah, şimdi  Rübeyyi'in ön dişi kırılacak mı? Olamaz, seni hak (dîn) le gönderen Allah'a yemin ederim ki, onun ön dişi kınlamaz; demiş. Resûîüllah sallallahü aleyhi ve scllcm :
—  Yâ Enes  Kitâbullah  kısastır; buyurmuş, karşı taraf da r.îzı olarak afvetmişler. Bunun üzerine Resûîüllah sallallahü aleyhi ve sellem :
—  Hakikaten Allah'ın kullarından Öyleleri var ki Allah'a yemîn ederse Allah kendisini yemininde sabit kılar? buyurmuşlardır.[950]

Hadîs rrüttefekun aleyh'tir. Lâfız Buhari'nindir.
Rubeyyî, Enes b. Nadr'ın kız kardeşidir. BcyhakVmn «Sünen» inde bu kadın Rüb"eyy' brnti Muavviz olarak gösterilmiş ise de Musannif bunun hatâ olduğunu söylemiştir. Ön dişi kırılan genç kadın Ensâr'dandır.
Ncvcvî (631—676) diyor ki: «Bu hatlîste bir çok faydalar vardır. Bunlardan bazıları : Zan üzerine yemîn etmenin cezası kendisine bu yeminden dolayı bir fitne gerçeğinden korkulmayan kimsenin mcılhcdilcbilmesi, kısası affetmenin müstehâb oluşu, afv için arardık yapmanın müstehâb oluşu kısasta muhayyerlik ve diyetin, kabahatliye değil, müstehak olan tarafa âid olduğu ve kısasın erkekle kadın arasında cereyan etmesi gibi şeylerdir.»
Evot, had;s-i şerif dis tamamen kırıldığı zaman kısasın vâcib olduÛuna delâlet ediyor. Bu hüküm Teâlâ Hazretleri'nin :
"[951] Dişe mukabil dîş» âyeti kerîmesinden alınmıştır. Kaslcn birinin 'İi.şini söken kimsenin dişi söküleceğine ittifak vardır. Dis kırmanın da ayın hükümde olduğuna bu hadîs delâlet ediyor. Ulemâ bunu iki diş arasında tam müsâvaat bulunduğu ve başka dişe sirayet etmeden çıkarılması mümkün olduğu taktirde caiz görmüşlerdir.
Ebu Dâvud, tmam Ahmed b. Hanhel'i kastederek, şöyle diyor : «dişte kısas nasıl olacak? dedim : Cânî'nin kırdığı diş miktarı kendi dişinden törpülenir; dedi.» Bazıları, hadîste geçen (kırdı) lâfzını çıkardı mânâsına almışlardır.
Kemiklere gelince : Kemiğin ne kadar kırıldığı tosbit edilememek suretiyle denklik veya benzerlik sağlanamaz ve kırıldığı zaman telef-i nefis vâki' olacağından korkulursa bilittifak kısas yapılmaz.
Hanefîler'Ic Şâfiîler'e ve îmanı Lcys'e göre dişten maada kemiklerde kısas yoktur. Çünkü kemiğin üzerinde et ve deri gibi şeyler vardır. Bundan dolayı benzerlik bilinemez. Bilinmiş olsa kısas yapılırdı.
Hz. Enes'in : «Rubeyyi'în ön dişi kırılacak mı?» diye sorması zahiren inkâra benziynrsa da : «O bu suai ile hükme karşı gelmeyi kasted-memiş; Peygamber (S.A.V.)'İn kendilerine İsrarla şefaatçi olmasını dilemiş ve Resûîüllah (S.A.V.)'dcn dilediği bu yardımı yemîn ile te'kîd etmiştir.» denilerek tc'vil olunmuştur. Bazıları Hi. Enes'in sormasını, kısasın vâcib olduğunu bilmediğine hamletmiş; onun kısas ile diyet veya afv arasında muhayyerlik var zannettiğini söylemişlerdir. Nitekim Peygamber (S.A.V.)in ona cevaben: «Yâ Enes, Allah'ın Kitabi kısastır.» buyurması da buna işaret olabilir: «Hz. Enes bu sual ile inkâr kastedmemiştir. Onun bundan muradı : davacılara Allah'ın, rızâ ilham buyurmasını niyazda bulunmaktı; böylelikle ya afvedeccklerini yâhud diyete razı olacaklarını ümîd ediyordu. Nitekim, beklediği de oldu.» diyenler de vardır.
Cümlesi meşhur kavle göre mübtcda ve haberdir. Maamâfîh bu kelimeleri mansub okumak da caizdir. Bu taktirde birincisi mahfuz bîr fiilin mastarı; ikincisi de (Kitab) kelimesinin yâhud mukadder bîr fiilin mcf'ulü olur.
Bazıları buradaki kitaptan muradın hüküm olduğunu söylerler. Bu taktirde mânâsı «Allah'ın hükmü kısâfitır.» şekline girer.
«Hakikaten Allah'ın kullarından öyleleri var ki...» cümlesi Peygamber {S,A.V.)'in teaccübünü ifâde ediyor. Resûl-ü Ekrem (S.A.V.), Hz. Enes'in yemininden böyle bir netice doğmasına hayret etmiştir. Enes (R. AO'in yemininden dönmesi beklenirken Allah-ü Zülcelâl'in muhalif tarafa afv ilham etmesi ve böylelikle Enes hazretleri'nin yemininde sâdık kalması Allah'ın ona bir ikramıdır.[952]

1200/1001- İbni Abbas radıyallahü anhümâ'dan rivayet edilmiştir.
Demiştir ki :Resûlüllah sallaîlahü aleyhi ve sellem :
— Bir kimse taşla veya kamçı yâhud sopa ile körü körüne öldürülür veya kim vurduya giderse onun diyeti hatâ diyetidir. Kasten öldürüleninki kısastır. Araya girene de Allah'ın lâ'neti vardır; buyurdular.»[953]

Bu hadîsi Ebu Dâvud, Nesaî ve ibnî Mâce kuvvetli bir isnad ile tah-rîc etmişlerdir.
Hadîsteki (immiyya) ve (rİmmİyya) lâfızlarının tefsiri hususunda «en-Nihâye» nâm.kitapta şöyle deniliyor: «Mânâ: aralarında hüviyeti ve katili bİHnmiyen bir ölü bulunmaktır. Bunun hükmü : hatâen öldürülen kimsenin hükmü gibidir. Yani diyet vermek vâcib olur.»
Bu hadîste İki mesele vardır :
Birincisi : hadîs, kaatiîi bilinmeyen kimse hakkında diyet vermenin âkıliyo vâcib olduğuna delildir. Zahirîn'e bakılırsa Kasâmc yemini bile lâzım d.-ğiblir. Fakat bu husus ihtilaflıdır. Bazılarına göre çarpışmayı yapanların sayısı belli ise kasâme lâzımdır; diyet de verilir. Sayısı belli değilse, diyet Beytü'l-Mâl'dcn verilir. Hattabî (319—388) şöyle diyor : «Diyetin Beytü'l-.Mâlden verilip verilmiyeccğinde ihtilâf edilmiştir, îshak, vücubuna kaildir. Bunun mânâ i'tibâriyle tevcihi : Ö!en, müslümanlardan bir kavmin fi'li ile ölmüş bir müslümandir. Binâenaleyh diyeti müslümanların Beytü'l-Mâi'inden ödenir. Hasan ise diyetinin orada hazır bulunanların hepsine ödettirileceğine zâhib olmuştur. Çünkü bu adam onların fiili ile Ölmüştür: Şu halde diyet onlardan başkasına geçemez. îmanı Mâlik : «Bu adamın kanı hederdir; zîrâ muayyen olarak katili bulunmayınca bir kimseyi muâhaze etmek muhal olur.» demiştir. Şafiî'nin kavli de şudur : «öldürülenin velîsine : Bu adamların hangisinden istersen dâva et yalnız yemin ver; denilir. Eğer yemîn ederse diyeti hak eder; etmezse müddea aleyh yani da'vâhya : Ben Öldürmedim; diye yemin ettirilir ve dâva sakıt olur. Çünkü kan ancak taleb ile vâcib olur.»
İkinci mesele : «Kasten öldürüleninki kısastır» cümlesi kasten öldürmenin aynen kısas îcab ettiğine delîidir. Bu meselede dahî iki kavil vardır:
1— Aynen kısas vâcibtir. Eshâb-ı Kirâm'dnn Hz. Ali i!e mezheb imamlarından Ebu Hahîfc'nin ve ulemâ'dan bir cemâatin kavilleri budur. Delilleri :
«Size[954]  kısas farzoldu..»âyet-i kerîmesi ile :
«Allah'ın Kitabi kısastır» hadisi şerifidir. Onlara göre diyet ancak cânî razı olursa o zaman lâzım gelir. Cânî diyet teslimine mecbur edilmez.
2— İmam- Ahmcd, Mâlik ve bir kavlinde Şafiî'ye ve diğer bazı ulemâ'ya göre, kasten yapılan ölümde ya sâde kısas, yâhud diyet lâzım gelir. Çünkü Peygamber (S.A.V.) :
«Bir kimsenin bir yakını öldürülürse o kimse iki şey arasında muhayyerdir.   Ya kısas yapar, yâhud diyet alır.»
buyurmuşlardır. Bu hadîsi İmam Ahmcd ile Şcyhcyn denilen Buharı ve Müslim ve diğer hadîs imamları tahrîc etmişlerdir.
Fakat bu tevcihe şöyle cevab verilmiştir : «Hadîsten murâd : öldürülen kimsenin velîsi, caninin diyeti ödemeye razı olması şartı i\o muhayj'erdir. Hem böyle dersek iki delilin arasını cem'etmiş oluruz.»
Maamâfih âyet-i kerîmede veya bazı hadîslerde bir şeyi zikretmek başkasının vâcib olmadığına delâlet etmez; yeter ki delîl bulunsun, îmam Ahmcd ile Ebu Davud'un Ebu Şureyh-i Huzaî'den tahrîc ettikleri şu hadîs Hanbelîler'le Mâlikîler'e delil olabilir:
ResûlüNah sallallahü aleyhi ve scllcm'ı :
— Eğer bir kimseye kan veya habel -kî habel yaralar demektir- isabet ederse o kimse üç şey arasında muhayyerdir. Ya kısas yapacak, ya diyet alacak yâhud da afv edecektir. Dördüncüyü isterse onu men' edin. Şayet bu üç şeyden birini kabul eder de sonra cayarsa ona muhakkak cehennem vardır; derken işinim.»[955]

1201/1002- «İbni Ömer radıyallahii .anJınmâ'dan Peygamber saJJal-lufıif aleyhi ve sellem'den işilmîş olarak rivayet olunduğuna göre Pey-gnmber (S.A.V.) :
— Bir adam bir adamı tutar da onu diğeri öldürürse, öldüren Öldürülür, tutan da hapsedilir; buyurmuşlardır.»[956]

Bu hadîsi Dâre Kutnî mevsul ve mürsel olarak rivayet etmiştir. İbni'l - Kattan onu sahîhlemislir. Râvîleri sikadır. Şu kadar var ki Bey-haki mürsel olduğunu tercih etmiştir.
Ilâfız İbni Kesir «cl-îrşâd» nâm eserinde : «Bu isnad Müslim'in şartı üzerinedir.» diyor. İbni Kesir bu sözü ile Dâre KutnVyı kasteder. Çünkü Dâre Kutnî bu hadîsi Ebu Dâvud-u Hıfrî'den o da Sev-rî'den o da îsınail b. Ümeyye'den o da Na/i'den o da İbni Ömer'den oda Resûlüllah (S.A.V.)'dcn rivayet etmiştir.
Sonra Beyhakl söyle demiştir : «Bu hadîsi Ebu Dâvud-u Hıfrî'-den başkası Scurî'dcn, ve başkaları İsmail b. Ümeyye'den mürsel oJ-amk rivayet etmemiştir:» Sahih o'an da budur.
fladîs-i serîf, bir kimseyi Öldürmek için tutanın hapsedileceğine delildir. Ne kîidar müddet hapsolunacağı zikrcdilmemiştir. Binâenaleyh hâ-kim'in re'yine kalmıştır. Hadîsimiz bir de kısas veya diyetin kaatile âid olduğuna delâlet ediyor ki, Hanefîler'le Şâfiîler'in ve diğer bazı ulemâ'-nm mezhebi budur. Onlar bu hadîsten maada;
«Sİze[957] kim tecâvüzde bulunursa siz de ona size yaptığı tecâvüzün misli İle mukabelede bulunun» âyet-i kerîmesi ile istidlal ederler.
İmam Mâtik, İbrahim Nrhai (11—95) ve İbni Ebİ Leylâ (74---148)ya göre : Bir kimseyi tutanla öldürenin ikisi de katledilir. Çünkü Ö'onin katlinde müşterektirler; birisi tutmamış olsa öteki de Öldüreni e zd. i. Fakat kendilerine cevap verilmiş ve : «tutanın öldüren hükmünde olmadığını nass isbât etmiştir. Onun hükmü kuyu kazanın hükmü gibidir. Kuyuya düşerek telef olan bir hayvanı kuyuyu kazan değil bilittifak düşüren öder. Burada da tutan değil öldüren -öder.s» denilmiştir.
Lâkin aşağıdaki hadîs, İmam Mâlik ile arkadaşlarına delildir.[958]

1202/1003- Abdurrahman b. Beylemânî radıyallahü em/i'den rivayet edildiğine göre. Peygamber sallallahü aleyhi ve scllcm bir müste'-men (pasaportla gelmiş gayr-ı müslimje mukabil müslümanı katletmiş ve :
— Ben zimmetini îffâ edenlerin en evlâsıyım; buyurmuştur.»[959]

Bu hndtsi Abdürrezatak böyle mürsel olarak tahrîc etmiştir. Dâre Kutnî ise isnadında ibni Ömer'i de zikrederek vasletmiştir. Fakat mevsul olan İsnadı çürüktür.
Bu hadîs hakkında az yukarıda Ebu Cuheyfe hadîsinde söz geçmiştir.
Ebu Ubrjfd el-Kaasım. b. Selâm : «bu hadîs müsned değildir. Böyle bir hadîs, kendisiyle müslümanların kam akıtılacak bir delil olamaz» demiştir.
İmam Şafii (150—204) «cî-Üm-m» adlı eserinde: «Şüphesiz ki Beylemânî hadisi Amir b.  Ümeyye'nin öldürüldüğü müste'men (pasaportlu) hakkında idi.» diyor. Bu taktirde bu hadîs sabit olsa bile men-şuhtur; diyenler olmuştur. Çünkü :
«Bir kâfire bedel müslüman Öldürülmez.)) hadîsi Mekke'nin fethi günü şoref-sâdır olmuştur. Amir b.  Ümeyye kısası "ondan hayli zaman ünce vuku' bulmuştur.[960]

1202-a/1004- «İbni Ömer radıyaUnhü anhiimâ'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Bir çocuk tuzağa düşürülerek Öldürüldü. Bunun üzerine Ömer :
— Bu işe (bütün) San'a ahâlisi iştirak else bu çocuk sebebiyle hepsini katlederdim;  dedi.»[961]

Bu hadîsi Buharı tahrîc etmiştir.
Onu İbni Şeyhe başka yoldan Nâfi'den tahrîc etmiştir. O rivayette Hz. Ömer'in bir adama bedel San'a'hlardan yedi kişi öldürdüğü bilc.iriliyor. Aynı hadîsi başka bir senedle İmam Mâlik (93—179) «cl-Mmmtta,» da 3ald b. cî-Milscyycb''den tahrîc etmiştir. Mezkûr rivayete göre Ömer (R.A.) San'a'lıların pusuya düşürerek öldürdükleri bir adam mukabilinde beş veya altı kişi öldürmüş ve : «Bunun aleyhine bütün San'a'lılar toplanarak yardımİaşsalar bunun sebebiyle hepsini katlederi ; demiştir.»
Hadîsin ıir I:ıssası vardır. Onu Tcthavî ile Beyhakî, tbni Vchh'-den[962]  tahrîc etmişlerdir. ttyıi Vchb demiştir "d  : «Bana Ccrîr b. TlârJm[963]  anlattı. Ona da Muglrc b. Hâkim-i San'ânt babasından duyduğuna şöyle anlatmış:
San'a'da bir kadının kocası kendisini bırakıp gitmiş. Kadının yanında başka karısından olan Asıl adlı oğlunu bırakmış. Kadın, kocası gider gitmez bir dost edinmiş. Bir gün dostuna:
—  Hiç şüphe yok ki, bu çocuk bizi kepaze edecek: şunu öldürüver; demiş. Dostu bundan çekinmiş ise de, bu sefer kadın da ondan yüz çevirmiş. Derken dostu kadının dediğine razı olmuş ve çocuğu öldürmek için kadının dostu ile başka bir adam bizzat kadın ve hizmetçisi toplanarak onu öldürmüşler.  Sonra  onun bütün uzuvlarını keserek bir zenbİle koymuşlar ve köyün ötesindeki bir kor kuyuya atmışlar.. İbni Vchb kıssayı anlatmağa devamla diyor ki: «Nihayet kadının dostu yakalanmış ve suçunu i'tirâf etmiş. Arkasından ötekiler de itiraf etmişler. Bunun üzerine o gün   San'a'da Emir bulunan Yala unların maceralarını Ömer (R.A.)'c yazmış. Ömer de hepsinin öldürülmesine dâir bir nâme yazarak :
—  Vallahi bu çocuğun katline bütün San'a ahalîsi iştirak etse hepsini öldürürdüm; demiştir.»
Hu kıssadan anlaşılıyor ki, Hz. Ömer'in re'yine göre bir kişiye bedri bir cemâat öldürülür. Hadîs-i şerif İmam Mâlik ile NcfıaVmn deli Heri ndendir.
Bir kişiye mukabil bir cemâatin öldürülmesi hususunda bir kaç mezheb vardır:
1— Bir kişiyi öldüren cemâatin bütün fertleri öldürülür. Cumhur-u ulemâ'nın mezhebi budur. Bu kavil Hz. Ali (R. A.) ile diğer bazı Sa-hâbo-î Kİrâm'dan da rivayet olunmuştur. Filhakika İmam Buharı (194 —258)'nin Hz. Ali'den tahrîc ettiği bir hadîse göre: îki adam bir adam aleyhine, hırsızlık suçundan dolayı sâhidlik yapmışlar. Ali (R. A.)'de o adamın elini kesmiş, sonra aynı adamlar başka birini getirerek :
—  Biz yanılmtşız; hırsız bu idî; demişler. Fakat Alî (R.A.) ikinci adam aleyhindeki sehâdctlerinİ kabul etmemiş;  birincinin diyetim de kendilerine ödetmiş ve :
— Sîzin bu işi  kasten  yaptığınızı  bilsem ellerinizi  keserdim; demiştir.  Kısas hususunda nefis ile kol ve bacaklar arasında fark yoktur.
2— Verese o cemaattan birini ayırırlar, imam Şafiî İle bir kısım ulemânın ve bir rivayetle İmam Mâlik'in mezhebi budur. İmam Mâ-Hh'tUm di;|oi' rivayete göre o cemâat arasında kur'a çekilir; ve kur'a 1-iKio isabet ederse o öldürülür; geri    kalanlardan ise diyet hissesi alınır. Bunların delili : Denkliğin mu'tebor olmasıdır. Bir kişi için bir cemâat öldürülmez. Nitekim köle için hür de öldürülmez.
3— Cemaata kısas yoktur. Onlardan mümâselete riâyet için sadece diyet alınır. Bazıîannı tahsise de imkân yoktur. Dâvud-u Zahirî (202   270) ile bazı ulemâ'mn kavli de budur.
Satı'oni (1059—1182) bir zaman bu son kavli tercih etmiş; ve: "Nlı1 bu meselede ulemâ'nın kavilleri bunlardır. Zahir olan Davud'un kavlidir.. » diye söze bağlıyarak Cumhur-u ulemâ'ya bir hayli atmış. lııfmuş. Hz. Ömer (İZ. A.) hükmünü hüccet kabul etmediği gibi îemâ-t ümmet'i dahi tanımamış ise de sonraları bu re'yinden vaz geçerek bir kişi için bir cemâatin öldürüleceğine kail olmuştur.[964]

1203/1005- «Ebu Şüreyh-İ Huzai[965] radtyaîlahü anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah sallalîahü aleyhi ve selîem:
— İmdi benim bu sözümden sonra bir kimsenin bîr Ölüsü öldürülürse Ölenin ailesi iki şey arasında muhayyerdir. Ya diyeti alırlar; yâhud Öldürürler; buyurdular.»[966]

Bu hadîsi Ebu Dâvud, ile Nesaî lahrîc etmişlerdir. Aslı, Sahiheyn'-de bu mânâda rivayet olunan Ebu  Hüreyre hadisindedir.
Ebu Şureyh'in adı Amir b. Huveylid'dir, Daha başka olduğunu söyliycnler de vardır.
Bu hadîsin aslı şudur : «Peygamber (S.A.V.) sözü arasında :
— Sonra sizler ey Huzâ'a cemâati! Huzeyl (Kabilesinden olan) bu adamı Öldürdünüz. Hem onun âkili  benim. İmdi bir kimsenin ölüsü öldürülürse... ilâh.»
Ebu Şuroyh hadisi az yukarıda İbni Abbas hadîsinin şerhinde görülmüştü; yalnız oradakinde üç şey arasında muhayyerlik olduğu ifâde ediliyordu. Maamâfîh yine de münâfaat yoktur. İbni'l-Kaı/)/im {fini -—751) «cl-Hcdyü'n-Ncbcviy» adlı eserinde şöyle diyor:. «Muhakkak vâcib olan, iki şeyin biridir; ya kısas, yâhud diyet. Bu hususta ölenin velîsi dört şey arasında serbesttir; ya Meccâncn afv, ya diyet alarak afv, ya kısas. Bu üç şey arasında muhayyer olduğunda hilaf yoktur. Dördüncüsü: diyetten fazla almak için uzlaşmaktır. Burada dahî iki vecih vardır: Bu vecihlerin meşhur olanına göre uzlaşma caizdir, imam Ahmcd b. Hanbcl'in mezhebi budur.
İkinciye göre diyetden yâhud daha azından maada mal afvi yapamaz. Delili i'tibâriyle bu vecih daha kuvvetli görülmektedir. Diyeti ihtiyar ederse kısas sakıt olur. Artık onu istiyemez. İmam Şafiî'nin mezhebi de budur. İmam Mâlik'in dahî bir kavli budur. İkinci kavline göre mutlaka kısas lâzım geldiğini; afv ile diyete ancak câ-nînin rizâsiyle gidilebileceğini az yukarıda görmüştük.[967]

«Diyetler Babı»


Dîyet: însanın canına veya kol, bacak gibi etraf a'zâsına yapılan cinayet sebebiyle verilmesi lâzım gelen maldır. Kâmûs'ta diyet: Öldürülen kimsenin hakkıdır.
Erş : Can almaktan aşağı olan cinayetlerde verilmesi îcâb eden maldır.
însan öldürmekle diyetin lâzım gelmesi pek büyük bir hikmete mebîiîdir. Bu hikmet insan denilen sun-u ilâhî'yi yıkılmaktan ve kanını heder olmaktan kurtarmaktır. Esas i'tibâriyle bir insanın diyeti yüz de-. ve veya bin altın yâhud on bin dirhem gümüştür. Diyet İki kısımdır  : Mugallcza ve gayr-i mugallcza:
1— Diyet-İ Mugalleza: Yirmi beş adet iki yaşma basmış deve yavrusudur. Üç, dört ve beş yaşına basanlar da aynı hükümdedir.
2 — Diyet-i gayrı mugalleza: Yirmi adet iki yaşma basmış deve yavrusudur.
Diyet, Kitab ve Sünnetle vâcib olmuştur. Kitaptan Dlîli  :
«[968]  Ailesine teslim edilecek diyet.» âyet-i kerîmesidir. Sünnetten delî-li aşağıdaki hadîslerdir.[969]

1205/1006- «Ebu Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm, babasından o da dedesinden -radıyallahü anhüm- işitmiş olarak rivayet edildiğine göre. Peygamber sallallahü aleyhi ve scllem Yemen'Iİlere mektup yazmış, müteakiben ceddi hadîsi rivayet etmiştir. Bu hadîste şu da vardır:
— Hiç şüphe yok ki eğer bir kimse bir mü'mini bir kabahatsiz, şahîdlerin gözü önünde öldürürse muhakkak bu katil (mucib-î) kısastır. Ancak öldürülenin velîleri razı olursa o başka. Yine şüphesiz ki nefis hakkında diyet, yüzdevedir. Burunda bütünü kesildiği zaman diyet vardır. Dilde diyet, dudaklarda diyet, zekerde diyet, hayalarda diyetT bel kemiğinde diyet, gözlerde diyet vardır. Bir ayakta yarım diyet, imik yarmakta diyetin üçte biri; derin yarada diyetin üçte biri; kemiği kırılan yarada onbeş deve vardır. El ve ayak parmaklarının her birinde on deve, dişde beş deve, kemiği görünen yarada beş deve vardır. Hem muhakkak kadına mukabil erkek Öldürülür. Altını olanlara bin altın vermek lâzımdır.»[970]

Hadîsi Ebu Dâvud mürseller arasında tahrîc etmiştir; -onu Nesaî, İbni Huzeyme, İbni'l-Cârûd, İbni Hibban ve Ahmed'de tahrîc etmiş; fakat sabîh olup olmadığında ihtilâfa düşmüşlerdir.
Bu hadîs şöylebaşlar :
«Muhammed Peygamber'den ŞurahbH b. Kelâl ve l\lu-aym b. Abdi Kelâf ve el-Hars b. Abdi Kelâl'e. Bundan sonra.......
«Öldürülenin velîleri razı olursa o başka.» cümlesinde velîlerin muhayyer olduğuna delîl vardır.
Dil, kökünden kesildiği yâhud konuşamaz hale geldiği zaman diyet îâzım olur. Zeker de kökünden kesilirse diyet îcâbeder.
Ebu Dâvud mürsellerde : «Bu hadîs isnad edilmiş, fakat sahih değildir. Bunun isnadı hakkında Süleyman b. Dâmıd[971] un söylediği vehimdir» diyor. Ebu Zür'a (—264) dahî : «Ben bu hadîsi Ah~ med'e arzettim : Bu, Süleyman b. Dâvud bir şey değildir; dedi.» deinektedir. İlmi Jîibban onun için «zaîftir» demiştir. Süleyman b. Dâ-vud-u Hûlâni ise sikadır. Her iki Süleyman, ZührVdcn hadîs rivayet etmişlerdir. Sadakalara âit olan hadîsi Hûlâni rivayet etmiştir. Onu zaif addedenler Yemânî zannettikleri için zait saymışlardır.
İmam Şafiî diyor ki : «Ulemâ hu hadîsi kendilerince onun Resû-lüllah  (S.A.V.)'in mektubu olduğa sabit olmadan nakletmcmişlerdir.»
îbni Abdiîbcrr : «Bu, &iy&v . ulemâs*nca meşhur ve içindekiler ulemâ indinde o derece ma'ruf bir mektuptur ki, bu ma'lûmiyetin şöhreti onu isnaddan müstağni kılmıştır. Çünkü o nâsın kabul marifeti ile telâkkileri sayesinde mütevâtire benzemiştir.» 
Ukaylî onun için : «Sabit, mahfuz bir hadîstir. Yalnız bir onu ZiiArî'den yukarısından işitilmemiş bir mektup zannediyoruz.» demiştir.
Ya'kub b. Süfyan da : «nakledilen mektuplar içinde Amr b. Hazm'ın mektubundan daha sahih bir mektup bilmiyorum. Çünkü sahabe ve tabiîn ona müracaat ederek kendi reylerini terkediyorlar.» demektedir, îbni Şihâb: «Resûlüîlah (S.A.V.)'in Amr b. Hazm'i Necran'a gönderdiği zaman kendisine, yazdığı nâmeyi okudum. Bu nâme Ebu Bekir b Hizam'de idi.» diyor. Mezkûr nâmeyi Hâkim, îbni Hihban ve Beyhald sahîhlemişlerdir. îmârp, Ahmcd onun hakkında : «Sahih olmasını umarım» demiştir!
Hafız îbni Kesir «cl-îrşâd» dalıadîs imamlarının sözlerini naklettikten sonra.Şunları kaydetmiştir: «Bc:ı derim ki: nereye çevirsen H)u :merfetup;_ c'ski ve, yeni İslâm ulemâ'sı arasında elden ele dolaşmaktadır. Ona i'timâd ederler, bu babın mühim mesailinde ona baş vururlar.» Bundan sonra îbni Kesir,
Görülüyor ki, bu mektup ma'mulün bih'tir. Ve şüphesiz ki bir şahsın hususî re'yinden evlâdır.
Hadîs-i şerif, bir çok fıkıh meselesinide şâmildir. Biz bunları aşağıda sıra ile zikredeceğiz:
1— Bir kimse bir mümini hiç kabahati yokken öldürürse ona kısas vâcibolur. Ancak maktulün velîleri razı olurlarsa kısas edilmez. Zîrâ onlar kısasla diyet arasında muhayyerdirler.
Hattabî (irtibat) kelimesinin ffzerinde durmuş ve: «(iğtiba-ta), kısas için değil zulmen öldürdü; demektir:» mütâlâasında bu-Innmuştur. Aynı kelime (iğtebata) şeklinde de okunmuştur. Nitekim Sünen-i Ebî Dâvud'daki tefsiri de bunu ifâde ediyor. Çünkü Ebu Dâvud: «Yahya b. Yahya el-Gassanî'ye (iğtibat) sorulmuş da: fitne hakkında öldürüp sonra doğru yolda olduğunu anlayan ve bundan dolayı Allah'a istiğfar etmeyen katildir;    cevabını vermiştir.» diyor. Bu rivayet kelimenin gıbta yani ferah ve sürurdan hüsn-ü hâlden alındığını gösterir. Maktul mümin olup öldürüldüğü için sevinirse şu hadiste vârid olan tehdidde dâhildir :
«Bir kimse bir mümini Öldürür de Öldürdüğüne sevinirse Allah onun hiç bir farz ve nafile ibâdetini kabul etmez.»
2— Diyetin miktarı yüz devedir. Hadîs-i şerif aynı zamanda esas i'tibârı ile vacib olanın deve olduğuna da delâlet ediyor. İmam Şafii ile bazı uîemâ'nın mezhebi budur. Develerin kaç yaşında olacakları aşağıda gelecektir. Ancak bu hadîste «Altını olanlara bin altın vermek lâzımdır» buyurulması altının da asıl olduğunu gösterir. Bundan «devesi olana deve, altını olana da altın vermek asıldır» mânâsı kastedilmiş olabileceği gibi altın meselesi devesi olmayanlara mahsus.olmak ve o asırda yüz devenin bin altın ederdiğini beyân da kastedilmiş olabilir. Nitekim Ebu Dâvud ile NesaVnin Amr b. Şuayb'dan onun da babasından onun da dedesinden işittiği bir hadîste şöyle denilmektedir:
«Resûlüîlah (S.A.V.) hatâ suretiyle katlin diyetini köylülere 400 altın yâhud onun karşılığı gümüş ile kıymetlendirir, bunları da deve fi-atları üzerine vururdu. Develer pahallılandı mı diyetinde kıymetini yükseltir, deve fiyatları kıpırdar ve ucuzlarsa kıymetini azaltırdı. Resûlüîlah (S.A.V.) zamanında kıymetler dört yüzle sekiz yüz altın arasına varmış. Bunların gümüşten karşılığı 8000 dirheme yükselmişti. Râvî diyor ki : Sığır sahiplerine 200 sığır hükmetmiş, diyeti koyundan olanlar» 2000 koyun verdİrmiştir.»
Yine Ebu Dâvud, Hz. İbni Abbas (R. A J'dan şu hadîsi tahrîc etmiştir:
«Benî Adîyy kabilesinden bir adam Öldürülmüş. Resûlüllah (S.A.V.) onun diyetini 12000 (dirhem) yapmıştır.» Böyle bir hadîsi imam Şafiî ile Tirmizl de rivayet etmişlerdir. Tirmizî hadîsinde diyetin 12000 dirhem olduğu tasrih edilmiştir. IrakEılar'a göre diyet gümüşten 10.000 dirhemdir. Bunun misli Hz. Ömer (R.A.)'dcn de rivayet olunmuştur -anhşılıyor ki, onlar bir dinarı yani altını on dirhemle kıymetlendirmişler; zekât hususunda dahi miskali on dirhemle kıymetlendirmişlerdir. Ebu Dâvud, Atâ'd&n: Peygamber (S.A.V.)'in diyet hususunda deve sahiplerine 100 deve; sığır sahiplerine 200 sığır, koyun sahiplerine 2000 "koyun; eîbisecilere 200 elbise, buğday sahiplerine de Muhammcd b. îs-hak'm belleyemediği bir şey hüküm buyurduğunu rivayet etmiştir.
Bu hadîs kolaylık göstermeye ve kendisine diyet îcabeden kimseye diyet olabilecek ne bulursa onu vermenin caiz olduğuna delâlet ediyer. Bu hucuata muhtelif kaviller varsa da bunlar kabule şâ-yân görü'memekte, ve hadîslere ittiba' tavsiye olunmaktadır.
3— Burun, ta kasların dibinden kesilirse diyetini vermek îcabeder; bu hususta ihtilâf yoktur.
Eurun dört şeyden mürekkeptir. Burun kemiği, geniz, burun kenarı ve burun ucu.
Kasabe denilen burun kemiği kaşların birbirine bitiştiği yerden başlayarak inen kemiktir. Geniz: burun yumuşağındakî kıkırdaktır. Burnun ağız tarafındaki son kısmına (Ravse) derler. Tamamen ucuna da (Ernebe) ta'bir olunur. Bu kısımlardan birine cinayet vuku' buldukta hükmü ne olacağı ihtilaflıdır. Bazılarına göre hakeme müracaat olunur. Fukâhâ ile bazı Zahirîler : «Mârin, (yani kıkırdak) için diyet lâzım gelir» demişlerdir. Delilleri : imam Şafiî'nin Tâvus'd&n rivayet ettiği şu hadîstir:
«Tavus : Bizce, Resûlüllah (S.A.V.)'in mektubunda burun hakkında, kıkırdağı kesildiği zaman 100 deve verileceği vardır» demiştir. İmam Şafiî, bu hadîsin Âl-İ Hazm hadîsinden daha açık olduğunu söylemiştir.
Burunun kenarındaki yıımrulu yeri kesilirse yarım diyet verilir. Bit bâbta dahî hadîs vardır. Bcyhakî'mn Amr b. Şuayb't&n tahrîc elliği bu hadîste söyle denilmektedir :
«Peygamber {S.A.V.) burnunun kenarı kesildiği zaman yarım diyet, 50 tİL've yâhud onların muâdili altın veya gümüş hükmetti.».
4— «Diide diyet vardır» cümlesi dilin kökten kesilmesini ifâde ediyor. Bu taktirde diyet lâzım geleceği ittifakıdır. Dili konuşamıya-cak hale getirmek dahî aynı hükümdedir. Fakat bazı harfleri söylcmi-yecek şekiide keserse bazılarına göre bu harflerin adedince hisse öder. Bir takımları : «di! harfleri denilen 18 harfin hissesini verir; altı adet boğaz harfi ile dört adet dudak harfinin hissesini ödemek» diyorlar.
5— «Dudaklarda diyet vardır» cümlesi iki dudağın hükmünü ifâde ediyor. Eu dahî ittifakıdır. Fakat dudağı i birisi kesilirse hükmün nr olacağı ihtilaflıdır. Cumhur-u ulemâ'ya göre her dudak için yarını diyet vardır. Zeyd b. Sebil (R. A.)'âcn bir rivayete göre üst dudak için üçte bir; alt dudak için de üçte iki diyet vardır. Çünkü alt dudağın faydası daha çektur. Yiyeceği, İçeceği ağızda zabteden odur.
6— «Zekerde diyet vardır.» Bu cümle dahî bütün kesildiğini ifâde ediyor. O taktirde meselede hilaf yektur. Fakat yalnız haşefe yani sünnet yeri kesilirse mesele ihtilaflıdır, imam Mâlik ile Sâfiîler'-den basılarına göre diyet lâzım gelir. Hadîsin zahirine bakılırsa bu hususunda âleti kalkanla kalkmayan; ve keza yaşlı ile sâbî arasmda. fark yoktur. Nitekim imam Şafiî'nin mezhebi de budur. Ekser-İ ulemâ'ya göre ise zeker ile hayalar ve âleti kalkmayan hastalar hakkında hakemin karan mu'teberdir.
7— «Hayalarda diyet vardır.» Bu ittifakîdir. Eir tanesinde ise yarım diyet vardır. Hz. Alı (R..A.) ile Saîd b. el - Müseyyib'dcn bir rivayete göre sol haya içi diyetin üçte ikisi verilir; zîrâ çocuk ondan olur. Sağ haya içinde üçte bir diyet verilir.
8— «Bel  kemiği  için diyet verilir.n Mesele'ittifakıdır. Şâjct bel kemiğinin kırılması ile beraber meni de kurursa iki diyet vermek îcâbeder.
9— İki göz için bilittifak  bir diyet vardır.  Gözün biri çıkarılırsa yarım diyet lâzım gelir.  Tek gözlü insan hakkında ihtilâf vardır. Bu £öz çıkarılırsa Hanofîler'lc Şâfiîler'e göre yarım diyet vermek icabedor. Zira delil bu hususta bir ayırma yapmamıştır. Delilden maksat  : Buradaki hadîstir. Bunlar meseleyi bir eli olan kimseye de kıyâs ederler. Bir eli ol.m bir'kimsenin o elini de. kesen bilicmâ yarım diyet öder; binâenaleyh burada da öyledir. Sahâba'den bir cemâatle İmam Mâlik ve Ahmed'c göre burada vâcib olan tam diyettir. Çünkü bu göz iki göz yerini tutmakladır.-Bu göze cinayet yapmak Cumhur'a göre kısas îcâbeder. İmam Ahmcd'den bir rivayete göre kısas lâzım gelmez.
10— Eir ayak için yarım diyet vardır.    Kendisine diyet îeâbedcn ayağın hududu baldırla ayak arasındaki mafsaldır. Ayak dizden kesilirse bütün diyet; daha ziyâde kesilirse bir hakemin hüküm vermesi îcâbeder.
Beyhakî (384—458)'nin ifâdesine göre Zührî (—124) Amr b. Hazm'in mektubunda kulak için 50 deve verileceğini okumuş ve demiş ki: <'VÂ7.q Amr ile Ali'den rivayet olunduğuna göre kendileri böyle hük-meder'ermin.» Yine BcyhnkVnin Hz. Muâz (R.A.)'m rivayet ettiği bir hadîste kulak için 100 deve, akıl için dahî 100 deve vermek îcabc-ttiği kaydedilmektedir. Ancak mezkûr hadis için Bcyhakl : «Bunun isnadı kavı değildir.» diyor. İbni Kesir buna şu sözleri ilâve eder : «Çünkü hadîsi Ruşd b. Sa'd-i Misrî rivayet etmiştir. Halbuki bu zât zaîf-tir.»
Zeyd b. Edem[972]  diyor ki : «Sünnet: akıl zail olduğu zaman ona da diyet lâzım gelir; tarzında devam etmiştir.» Buriu Bcyhakî rivayet eder.
1— Gerek beyne işleyen derin baş yarasında, gerekse karın boşluğuna açılan yarada c iye in üçte biri verilir. İmam Şafii : Resûlüllah (S.A.V.)in :
— Karın boşluğuna açılan yara hakkında diyetin üçte biri vardır" buyurduğunda bir hilaf bilmiyorum» demiştir. Bunu ibni Krslr <—774) «cl-İrşâd» da nakleder.
«Nihâyrtü'l-Müctchid» nâm eserde şöyle deniliyor: «(Câife) denilen yaranın baş yarası olmayıp vücut yaralarından olduğuna, bundan dolayı kısas lâzım gelmeyip sâdece diyetin üçte biri verilebileceğine, sırt ve karındaki yaraların bu nev'i yaralar olduğuna ulemâ ittifak etmişlerdir. Vücudun başka yerlerinde hasıl olup içeriye imleyen yaralar hususunda ise ihtilâf vardır. İmam Mâlik'in Sriîd b. cl-MiisryyiV'den rivayetine göre hangi a'zâ olursa oksun yaralanır da yara içeriye işlerse o a'zânın diyetinin üçte birini vermek îcâbeicr. Hazrrti Mâlik bu kavli ihtiyar etmiştir.
12— İçinde kırılmış kemiği  sallanan  yaraya   (münakkıle)   derler. Bunda nnbeş deve verilir.
13— El ve ayak parmaklarının her biri için nn deve vermek icab-eder. Cumhur-u ulemâ'nın re'yi budur. Çünkü Amr b. Şııayb'ın mer-fu' olarak rivayet ettiği bir hadîste bütün parmakların birbirine müsavi olduğu biidiriliyer,
14— Her dis için bes deve vermek lâzımdır. Meselede hilaf olmakla hrraİK'r. C-jmîıi'r'un kavli budur.
15— Altından kcmifîi açılan yaraya (muvaddıba) derler. Böyle yaralar için beş deve verilir. Maamâfih mns'ele ihtilaflıdır.
Fâide — BcyhakVnm-Hz. Zeyd b. Sabit (R. A ./dan rivayetine nazaran (Hâsimc) denilen ve kafa tasını patlatan derin baş yarası için on deve veril: r. Bunu Beyhakî bir çok ehl-i ilim zevattan hikâye etmiştir.
Abdullah b. Ahnıcd (—417), Hz. Ömer b. Hattab (R.A.)'m döğülerek gözü, kulağı aklı ve nikâhı elden giden bir adam için dürt diyet verilmesine hükmettiğini rivayet eder.
İmam Ncsâî, Arar b. Şuayb'ten çu hadisi rivayet etmiştir:
«Resûlüllah (5.A.V.) bulunduğu yeri tıkamakta olan kor göz çıkarılırsa diyetinin üçte bîri verileceğine, (nüzulden) kurumuş el kesilirse diyetinin üçte biri; kararmış diş çıkarılırsa yine diyetinin üçte biri verileceğine hükmetti.»
Bu hadîsi 1 bni Kesir[973]  dahî «cl-İrçâd-» da zikretmiştir.[974]

1206/1007- «İbni Mes'ud radıyallahü anh'den Peygamber sallallahü aleyhi ve scllcm'tn şöyle buyurduğunu duyduğu rivayet olunmuştur:
— Hatâ (en insan öldürme) nin diyeti beşte birer olarak alınır; yirmi adet dört yaşma girmiş deve yavrusu, yirmi aded beş yaşına girmiş, yirmi adet iki yaşına girmiş, yirmi ad€t üc yaşına girmiş dişi ve erkek deve yavruları.»[975]

Bu hadîsi Dârc Kutnî tahrîc etmiştir. Dört'ler onu :
«Lâfîzîîe tahrîc etmişlerdir. Fakat birincinin isnadı daha kuv-vot'idir. Bu hadîsi İbni Ebî Şcybc başka bir vecihten mevkuf olarak tahrîc etmiştir. O rivayet merfu' olandan daha sahihtir. Aynı hadisi Ebu Dâvud ile Tirmizî, Amr b. Şuayb'den o da babasından o da dedesinden isitmi1} olmak üzere refi' ederek nıı lâfızlarla tahrîc etmişlerdir: «Diyet; otuz, dört yaşına basmış, otuz da beş yadına basmış, deve yavrusu ile kırk dâne yavruları karınlarında bir sone erkek bir sone dişi derjuran devec'r.»
Dört'ter'in isnadında Hişif b. Mâlik vardır. Bu zât için Dârc Yut-nl «Meçhul bir adamdır» der. Fakat Ncsal onu mevsuk addetmiştir. Bir de zaîflerden Haccac b. Ertat bulunmaktadır.
Eu hadîs hakkında Beyhakî, Dârc KutnVyc i'tirâz etmiş ve : "üç yanma basan deve yavrularını erkekH drM'i zikretmesi kendisinin hatasıdır.» demiştir. Bundan sonra Beyhakî «Sahih olan, bu hadîs Abdullah b. Mes'ud'a mevkuftur.» demiştir.
Hadîs-i şerif hatâen kati'de diyetin beşte bir usulü ile alınacağına delildir. İmam Şafiî, Mâlik ve Ulemâ'dan bir cemâat buna kaildirler. Oıîara göre beşinci beşte bir üç yaşma basmış erkek yavrular olacaktır. f"nm A'zanı'da.n bir rivayete göre ise : iki yaşına girmiş erkek deve dorumları olmalıdır. Nitekim Dört'ler'in rivayeti de bunu gösteriyor.
Bazıları üç yaşma girmiş deve yavrularını hesaba katrmyarak diyetin dörtte b'r hesabı ile alınacağına kail olmuşlardır. Fakat bunların istidlal ettikleri hadisi;  hadîs hafızlan kabul etmezler.
İmam Şafiî ile Mâlik katlin, kasitli, yarı kasitli ve hatâ kısımlarına ayrılmasına bakarak diyetin de muhtelif olacağına kail olmuş ve : «Diyet, kasıtlı Ölüm ile yarı kasıtlıda, üçte bir hesabı ile olur.» demişlerdir.
Diyette tağliz'a gelince : Diyet-i mugallcza, ağır diyettir. Eu diyet Hz. Ömer ve Osman (R. Anlıümâ)'mn Harem-i Şerifte öldürülenler hakkında bir bütün bir do üçte bir diyet almak suretiyle tatbik ettikleri bir nev'i ağır cezadır. Ulemâ'dan Hanefîler'le bir cemâatin buna kail •oldukları tesbît edilmiştir. Bu hususta İleride söz edilecektir.[976]

1203/1008- «İbni Ömer radnjallahü anhümâ'dan Peygamber mllal-lahü alcı/hi ve scllcm'ın şöy'e buyurduğunu işittiği rivayet olunmuştur:
— Hiç şüohe yok ki insanların Allah'a karşı en saygısızı üç kişidir: Allah'ın hareminde (insan) öldüren, yâ-Iıud kendi kandilinden başkasını öldüren, yâhud da cahili-yet ÖCÜ İçin (İnsan) öldüren.»[977]

Bu cümleyi Ibnİ Hibban, sahîhledi-ği bir hadîste tahrîc etmiştir.
Zahl : Öc, intikam almak ve işlenen bir cinayet mukabilinde mükâTant istemektir.
Hadts-i şerif, mezkûr üç nev'i insanın başkalarından daha mütecaviz olduklarına delildir.
Birincisi : Hnrcm-i Şerifte insan öldürendir. Bunun işlediği katil suçu harem dışında Öldürenin sucundan daha ziyade ve daVıa ağırdır. Znhir-i hadis Makke ve Medine haremlerine şâmildir. Yalnız hadis Mekke'nin fethi esnasında Miizdelîfe'dc nldürükn bir zât hakkında vâ-rkl olmuşsa da selıebin hususiyeti mu'tcbcr değildir.
İmam Üâfü, Harcm-i Şerifte haiâcn infan öldüren ile yakın ak-rnbnsını öltıürcne ve ke haram aylarda insan öldürene Diyet-i Mu-H."iH»'zn tatbikine kîiil olmuş ve: «Eöyle ahvalde Eshâb-ı Kiram diyeti ngııiaştırmışlardır» demiştir.
Diyeti ağırlaştırma hususunda Amr b, Şuayb'tan merfu' olarak hadîs rivayet olunmuştur :
«Şibhi amd'in diyeti kasıtlı ölümde olduğu gibi ağırdır. Ama sahibi öldürülmez. Bu, Şeytan'ın zıplamasından ve bu sebeple insanlar arasında hiç bir kin ve silâh çekme yok iken kanlar dökülmekten ibarettir.» Bu hadîsi İmam Alımca ile Ebu Dâvııd rivayet etmişlerdir.
İkincisi : Kendi katilinden başkasını öldürendir. Bundan murâd : Kan dâvası uğrunda meselâ : babasını vuran katili vuracağı yerele başkasını Öldürmektir.
Üçüncüsü : Câhiliyet öcü ile insan öldürmektir. Bunun İzahı hadîsin baş taraflarında geçti. Câhiliyet öcünden : câhiliyet devrine ait kan dâvası sebebiyle bir müslümanı öldürmek dahî kastedilmiş olabilir. Nitekim Bcyhakî'nin tahrîc ettiği bir hadîste :
Peygamber (S.A.V.)  :
— İnsanların en mütecaviz." kendi kaatilinden başkasını Öldüren yâhud câhiliyei zamanındaki kan dâvası sebebiyle müslümanlardan kan dâvası güdendir...)) buyurularak bu hususa işaret olunmuştur.[978]

1209/100- «Abdulfah b. Amr b. Aş rndıyallahu anhihnâ'öan Resû-lüllah sallallahû aleyhi ve scllcm'm şöyie buyurduğu rivayet olunmuştur :
— Dikkat edin! Hiç şüphe yok ki hatâ ile şibh-î amd'in diyeti kamçı ve sopa i!e Öldürüldüğü zaman yüz devedir. Bunlardan kırk dânesinin yavruları karınlarında olacaktır.»[979]

Bu hadisi Ebu Dâvud ile Nesaî ve Ibni Mâce tahrîc etmişlerdir. İbni Hibban onu sahîhlemiştir.
İbni Kattan (120—198) : «Bu hadîs sahihtir. İhtilâf ona zarar vermez.» demiştir. Bu hadîs hakkındaki îzâhât yukarıda geçmiştir. Musannifin onu burada zikretmesi geçen Amir b. Şuayb hadîsini tefsir içindir. Yalnız orada geçmeyen diyeti ağırlaştırma meselesini burada beyân etmiştir.[980]

1210/1010- «İbni Abbas radıyallahil anhümâ'dan Peygamber sallallahil aleyhi vn- scllcm'âcn duymuş olarak ri,vâyet edildiğine göre Resû-lüllah (S.A.V.)  :
—  Sununla ŞU  müsavidir; buyurmuş;  (Bununla) küçük parmağı ile baş parmağı kastedmiştir.»[981]

Bu hadîsi Buharî rivayet etmiştir. Ebu Dâvud ile Tirmizî'nin rivayetlerinde  :
—  Parmaklar müsavidir; dişler müsâvîdir; ön diş ile avurd  dişi  de müsâvîdir; demiştir,  ibni Hibban'ın-rivâyctjnde:
— Eil parmakları ile ayak oarmaklarının diyeti müsâvîdir; her parmak için on deve verilir; buyurmuştur. Bu hususlar yukarıda îzâh edilmiştir.[982]

1211/1011- «Amr b. Şuayb'dan o da babasından o da dedesinden -radıyallahü anhiim- merfu' olarak rivâyei olunmuştur. Resûlüllah {S.A.V.)  buyurmuşlardır ki:
— Eğer bir kimse hekimlikle ma'ruf olmadığı halde hekimliğe özenir de Nr cana kıyar yâhud ondan aşağı bir zarar yaparsa (onu) öder.»[983]

Bu hadîsi Dâre Kutni tahrîc etmiştir. Hâkim nnu sahîhlemiştir. Hadis Ebu Dâvud ile Nesaî ve başkalarının eserlerinde de mevcuttur. Şu kadar var ki, onu mürsel olarak rivayet edenler vaslcdenlcrden daha kuvvetlidir.
Dârc Kutni : «Bu hadîsi İbni Cürcyc'den rivayet edenler arasın-dn Vrlid b. Müslim'den başka müsned rivayet eden yoktur» demiş; FA)u Dâvud da onu Velid'den başka rivayet eden olmadığını söylemiş ve : «Sahîhmidir değil midir! bilmiyoruz.» demiştir.
Bu hadîs hekimlik yapmağa özenirken insan öldüren veya ölümden başka bir zarar yapan kimsenin, yaptığı telefatı Ödeyeceğine delildir. Bu içi kasten veya hatâen yapması; keza zararın doğrudan doğruya veya sirayet yolu ile vuku' bulması hükmen birdir. Hattâ bu bâbta icmâ' olduğunu iddia edenler bulunmuştur. Bazıları: «Eğer doktor taslağı hastayı müşkül vaziyete düşürürse kendisine dayak, hapis ve diyet Ödetme cezaları tatbik edilir» demişler; bir takımları : «Diyet âkîlesine ödettirilir» kanâatinde bulunmuşlardır. Doktor tasladığından murâd : Hekimlikten haberi olmayan kimsedir. Hekimlik tahsil eden ve ma'ruf, kâmil bir üstadı bulunan kimseye tabîb-i hâzik yani kâmil doktor derler.
îbni'l - Kayyım (691—751) «el-Hedyü'n-Ncbeviyyy, adlı eserinde tabîb-i hâzik'i şöyle ta'rif eder : «Tabîb-i Hâzik, tedavi esnasıntia yirmi şeye dikkat eden kimsedir. Câhil tabîb ise önceden bir bilgisi olmaksızın tıbb ilmini kurcalayan kimsedir. Böylesi cehaleti yüzünden canlar yakmağa hücum eder; tehevvüre kapılarak bilmedi;] şeye burnunu sokar ve bu suretle haytayı aldatmış olur. Rinâe-nsılovh kendisinin zararı ödemesi îcâbeder. Bu ehl-i ilim tarafından icmâ'dır.» der.
Flatlâbi dahî : «Tedaviyi yapan haddini tecâvüz eder do hasta ülürse onun diyetini öder. Rir ilim veya i«jlc meşgul olan fakat onu bilmeyen, mütecavizdir; kendi işinden mütevellid zararın diyetini ii.ler. Fakat kisâa olunmaz. Çünkü bu işi hastanın izni olmaksızın yapmamıştır. Tabibin cinayeti umumiyetle ehl-i ilmin kavillerine göre âkîlesine ödettirilir.» demektedir.
Kâmil bir doktor hastayı iyileşmez hâle düşürdüğü takdirde ı-£er bu hâl sirayet yolu ile vuku' bulmuşsa bil ittifak bir şey ödemek. Zira bu sirayet şeriat tarafından izin verilen bîr fiilden neş'et etmiştir. Bu gûnâ fiillerin sirayetinde ödeme yoktur. Cumhur-u ule-mâ'nın İmam A'zam'u göre ise ödeme vardır, İmam Şafii hudûd gibi şer'an takdir edilmiş bulunan fiil ile ta'zîr gibi takdir edilmemiş olan fulleri birbirinden ayırmış ve şer'an mukadder olan fiilde tazminat olmayacağına; mukadder olmayandan doğacak zararın tazmin ettirileceğine kail olmuştur. Zîrâ bu fiil ietihad neticesidir. İctihadda düşmanlık yapraış. olabilir.
Fakat hastanın fenalaşması sirayet yolu ile değil de doğrudan doğruya olursa kasıt bulunduğu takdirde doktora tazmin ettirilir. Halâ suretiyle olursa âkilesi Öder.[984]

1212/1012- «(Yine)   ondan   -radîyallahü   anh- rivayet   olunduğuna Peygamber sallaîlahü aleyhi ve sellem :
— Kemiği görünen derîn yaralarda (diyet) beşer beşer devedir; buyurmuştur.»[985]
Bu hadîsi Ahmed il? Dort'Jer rivayet etmişlerdir. Ahmed şu cümleyi de ziyâde etmiştir : «Par'msklann hepsi müsavidir. Hepsi (nin diyeti) onar Onar devedir.» Hadîsi İbni Huzeyme ile İbni'l -Cârüd snhîhlemişlerdir.
Hadisi şerif, yukarıda görülen Amir b. Hazmin mektubundaki beyâna muvafıktır. Yüzdeki derin yara ile bastaki yara birbirine bilicmâ*1 mijs.avidir. Çünkü başla" yüz"bîr" uzuv gibidirler.[986]

1213/1013- «(Bu da) Ondan -radıynllahü anh- rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüllah sallaîlahü aleyhi ve sellem :
— Zimmîlerin diyeti müslümanların diyetinin yarısıdır; buyurdular.»[987]

Bu hadîsi Ahmed ile Dört'ler rivayet etmişlerdir. Ebu Davud'un (rivayetinde hadîsin) lâfzı şöyledir : «Muahed'İn diyeti hurrun diyetinin yarısıdır.» Nesaî'nin ise : «Kadının diyeti erkeğin diyeti gibidir. (Bu hâl) tâ diyetinin üçte birine varıncaya kadar (böyledir) şeklindedir.» Hadîsi İbni Huzeyme sahîhlemiştir.
Lâkin İbni Kesir onu İsmail b. Ayyaş'ın rivayet ettiğini söylüyor. Bu zât Şamlılar'dan rivayet ederse hadîsi makbul, başkalarından' rivayet ederse makbul değildir. Bu hadîs dahî Şamlılar'dan değildir. Fakat bazıları zannı bırakıp onu mutlak surette sika ve mazbut kabul' etmek isterler. İlmi Huzeyme*nin pnun rivayetini sahîhlemesi bu mülâhazaya mebnî olsa gerektir.
Hadîs-i şerîf iki meseleye şâmildir; bunların :
1— Zimmî'nin diyeti hadîa-i şerifin ifâde ettiği vecihle müslü-manm diyetinin yarısıdır. Hattâ Hattâbl «Ma'âlimü's - Sünen» adlı eserinde : «Ehl-i kitabın diyeti hakkında bundan daha açık bir şey olamaz.» dedikten sonra Hz. Ömer b. Abdilaziz[988] ile Urve b. Zübeyf in,[989] İmam Mâlik, İmam Şafii ve Ahmed b. HanbcVin mezhebi budur.
2— Hanefîler'le Üüfyân-ı Sevr'i, İbrahim Nehaî ve Şa'bî'ye göre Zimmînin diyeti müslümanın diyeti gibidir. Bu kavil Eshâb-ı Kirâm'dan Hz. Ömer ile İbni Mes'ud (R. Anhümâ)'dan da rivayet edilmektedir.
3— İmam Şafii ile lshak b. Rchavcyh : Zimmînin diyeti müslümanın diyetinin üçte biridir; derler...»
Hancfîlcrin delili  :
«[990] Eğer öldürülen sizinle aralarında misak bulunan bîr kavimden ise o halde (yapılacak iş) ailesine teslim
«Ebu Hüreyre demiştir ki: Peygamber (S.A.V.) zamanında Yahudi Mc Nâsran'i'nin diyetleri müslümanların diyeti gibi İdi». Hanefîler in sözüne i'tirâzda bulunanlar olmuştur.
Üçüncü kavlin delili : Amr b. Hazm hadîsindeki : «Mümin olan nefis için yüz devedir.» cümlesinin mefhum-u muhalifidir. Çünkü mefhumu muhalifini alırsak mü'min olmayan nefis için hüküm böyle değildir; manâsı çıkar. Şafiî'lerin bir delili de bizzat Hz. Şafii'nin »Sâid b. rl-Müseyycb'den tahrîc ettiği bir haberdir. Bu habere göre Hz. Ömer (R.A.) : Yahûdî ile Nasranî diyetinin- 4000 dirhem; Mecusî'nin diyetinin 800 dirh:m olduğuna hükmetmiştir. Hz. Osman (R.A.)'m da aynı şekilde hüküm verdiği rivayet olunur.
İkinci mesele şudur : Kadının yaralarının diyeti üçte bir kıymetine karlar ırk: gin ki ile müsavidir. Üçte lıir'i ficçti mi artık hüküm değişir; vr kadının diyeli burada erkeğin diyetinin yansı olur. Zâten kadının diyeti erkemin diyetinin yansıdır. Bu mesele Hz. Muaz hadîsinde şu lâfızlarla ifâde buyurulmuştur :
«Kr.dının diyeti erkeğin diyetinin yarısıdır.» icmâ* da  işte kadının yaralarının diyeti de bütün diyete kıyas olunur. Cumhur-u ulemâ'nın ve sahâbe-i kiramdan bir cemâat ile Hz. Ömer (II. A.)'m mezhebi budur.
Eshâb-ı Kirâm'dan Hz. Ali (R.A.) ile Hanefîler'e ve Şâfiîler'e göre kadının kendi diyeti ile yaralarının diyeti erkeğin diyetinin yansıdır. l'.-ifiıaki, Hz. Ali'nin : «Kadınların yaraları az da olsa çok da olsa er-kcgtn diyetinin yarısıdır.» dediğini rivayet eder. Maamâfîh İbni Huzey-î/tr'nin sahîhlediği şu hadis de gözden kaçmamalıdır:
«Üçte bir (kıymetinde varıncaya kadar kadının diyeti erkemin diyeti pibidir.» Msdîne'lİler ve Fukâhây-ı seb'a bununla amel etmişlerdir.İmam Mâlik ile Ahmed b. Flanbel'm mezhebi de budur. Eu kavil Hz. Ömer ile oğlundan da rivayet olunmuştur. Hattâ Hz. Ali (R.A.)'âan başka bu meselede eshâb lan muhalif bulunmadığı iddia ediliyor.Meselede başka kaviller de varsa ıl.ı delilsiz iddialardan ibaret olduğu için buraya alınmamışlardır.[991]

1214/1014- «(Bu da) ondan rivayet edilmiştir. -radtyaUnhü anlı- demiştir ki:  Resûlüllah ftnUallnlni aleyhi ve sellem:
— Şibh-i arnid de amid p;rbi ağırdır; ama sahibi öldüilmez. Bu şeytanın zıplamasından ve bu sebeple insan-i.'-rın arasında hiç bir kin ve silâh çekme yokken kanlar -.sökülmesinden ibarettir; buyurdular.»[992]

Bu Ikuiisi Dâ.e K-jtnî lahrie etmiştir ve zaîf lıulnııı.şUır. Aynı hadîsi - yhakî de tahrîc etmiştir. Fakat znîf bulmamızıir.
Amici : yani kastın İnsan öldürmenin ağır diyeti, kırk tanesinin , tuku karnında olnrık şartı ile yüz deveden ibarettir. Bunu yukarıda Dûvud hadîsinde görmüştük.
lindiiî-i şerif, yara'anrna kasidüiz vuku' bulur; silâh çekilmez, yal id;: E;o;>a vo taş j*ibi peylerle kavga edilirse fazım gelmeyeceğine; zira bunun rdbh-i amid sayılacağına; binâenaleyh ağır diyetle ödeneceğine delildir. Amid ve şibh-i amid i-;'n diyetin nasıl verileceği dahi az yukarıda tafsilâtı İ!c görüldü. Hadîsimiz Şibh-i amd'i de i s bât ediyor.[993]

1215/1015- «İbni Abbas radıyallahü anhümâ'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah snlldllahn aleyhi ve sellem zamanında bir adam bîr adamı öldürdü de Peygamber (S.A.V.) onun diyetini on ikî bin (dirhem) yaptı.»[994]

Bu hadisi Dörtler rivayet etmişlerdir. Nesaî ile Ebu Hatim mürsel olduğunu tercih etmişlerdir.
Bey haki bu hadîsin benzerini Hz. Alî, Âîşe, Ebu Hüreyre ve Ömer b. Hattab (R. Anhüm) hazerâtından tahrîr etmiştir. Nesai ile Ebu Hâtim'm bu hadisin nıiirsel oluşunu tercih etmelerinin sebebi Bryhnvi'nin şu sözleridir: «Bu hadîsi Muhammvd b. Mcymun, »Sii/ı/a» b. IJyeync'dcn o da Amir h. ÎHrtr'dan, o da //crimc'deıı o da İbnİ Ab-bas'dan rivayet etmiştir. Ancak bize hadîs için bir defa : İbnİ Abbas'tan demiştir; halbuki ekseriyetle'ime'den o da Peygamber (S.A.V.)'-den; derdi.»
Maanıâiîh adlin ziyâde ettiği süz makbuldür. Bir defa «İbnİ Abbas'-daıi chmesi hadisin nv.'rfu' olması için kâfidir. Ondan sonra hadîsi tekrar tekrar mürsel rivayet etmesi merfu' rivayete zarar getirmez. Ek-ser-i ulcmâ'nııı re'yi budur.
Irak uicrrâsı ile fliger bazıları hadisteki meblâğın 10.000 dirhem olduğuna kaildirler. Delilleri, Hz. Ali (R. A.^'in «on bin» demesidir. Şcr'î âdetler tevkifidirler. Hz. Ali bu sayıyı kendinden söylememiştir.[995]

1216/1016- «Ebu Rimse[996] radryattahii anh'den rivayet olunmuştur. Demişlir ki:  Peygamber salîcıllahü aleyhi ve scllcnı'e geldim. Beraberimde oğlum da vardı. Resûlüllah (S.A.V.): - Bu kim? dedi :
__ Oğlumdur; kendisine şehâdet de ederim; dedim. Buriı, üzerine:
—  Dikkat et gerçekten o sana cinayet işlerr1^. Sen de ona cinayet işlemezsin; buyurdular.»[997]

Bu hadisi Nesaî ile Ebu Dâvud rivayet etmişlerdir. İbni Hüzeyme ile İbni'f-Cârûd onu sahîhlemişlerdir.
Yukarıdaki hadîsi Ebu Dâvud, Tirmizî ve İbni Mâcc, Amir b. Ahvâs'dan tahrîc etmişlerdir. Hz. Amir, Peygamber (S.A.V.) ile birlikte «Haccetü'l - Veda» da bulunmuş. Resûlüllah (S.A.V.)'i :               
—  Hiç bir cânî kendinden başkasına cinayet işlemez; hiç bir cânî de evlâdına cinayet yapmaz.» buyurmuşlar. Bu bâbta başka rivayetler de vardır; ve hepsi buradakini teyid ederjer.
Cinayet : Suç ve kabahal demektir. Başka ta'birletie: insanın ecza veyâ kısas îcabedeeek bir şey yapmasıdır. Hadîs-î şerif, herkesin kendi suçundan mes'ui olacağına delâlet ediyor. Lisanımızda «Her koyun kendi bacağından asılır.» darb-ı meseli ile bu mânâ ifâde edilmiştir. Nitekim Teâlâ Hazretleri de ;
«[998] Hİç bîr günahkâr nefis başkasının günahını yüklenmez» buyurmuştur.
Bu hadîs «Bülûğü'l-Merâm» nüshalarında naklettiğimiz şekilde ise de «Süncn-i Ebi Dâvud» da başka türlü olup lâfzı şöyledir:
«İyad'dan o da Ebu Rimse'den İşitmiş olmak üzere rivayet edilmiştir. Ebu Rimse demiştir ki: Babamla Peygamber (S.A.V.)'in yanına çittim. Babama :
—  Oğlun mu bu? diye sordu. Babam :
—  Rabbü'l-Kâ'be hakkı için evet;  dedi.  Resûlüllah (S.A.V.) :
—  Do£ru mu? dedi. Babam :
—  Ona şehâdet ederim;  dedi.   Ebu  Rimse diyor ki:   Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.) benim babama olan benzerliğimin teeküd etmesine ve  babamın  benim  üzerime yemin    vermesine gülerek tebessüm etti. Sonra şöyle buyurdular:
—  Dikkat et, gerçekten o sana cinayet islemez; sen de ona Cİnâyet İşlemezsin; ve Resûlüllah (S.A.V.) «Hiç bir günahkâr nefis başkasının günâhını yüklenmez.» âyetini okudular.»
Milnziri diyor ki: B uhadîsi Tinnhi ile Nrsaî hem muhtasar hem de uzun olarak tahrîc etmişlerdir. Tirmizî onun hakkında : «(hasen garibdir.) Onu Abdullah b, lyad'm rivayetinden başka bir yerden bilmiyoruz.» demiştir.[999]

«Kan Dâvâsi Ve Kasâme Babı»


Kasâme lûgat'en : yemin elm^k mânâsına nvısdardır: «Yeminler mânâsını irâde eden bir isimdir» diyenler de vardır.
Şerfatte: E ir (akım yeminlerdir ki, üzerinde vurulma eseri bulunan bîr maktulün bulunduğu, mahalle veya halkına : «Billahi onu ben Öldürmedim. Kim öldürdüğünü de bilmem» dedirmek suretiyle icra olunurlar.
K#sâme'nin sebebi : Maktulün bulunmasıdır.
Rüknü : Söylenen yemin sözleridir.
Şartı : Yemin edeceklerin akıl baliğ ve hür olmaları; maktulde öldürülme alâmeti bulunması ve yeminin elli adet olmasıdır.
Hükmü : Yemin ederlerse diyet vermenin vüeubu; itmezlerse yemin edinceye kadar hapsedilmeleridir. Ancak hapis, ölenin velisi kasıd iddia etliği zaman lâzım gelir. Hatâen öldürüldüğünü iddia ederse yemin etm dikleri zaman diyetini öderler.
Kasâme'nin güzelliği : İnsan kanma hürmet ve ta'zîm ile onu heder olmaktan korumak, öldürmekle müttehem olan kimseyi kısastan kurtarmak gibi şeylerdir.
Meşru' olduğuna delil icmâ' ile- aşağıdaki hadîslerdir.[1000]

1217/1017- «Sebil b. Ebi[1001]  Hasme radıyallahüden o da kavnıinin büyüklerinden sayılan bir takım zâttan işitmiş olarak rivayet edildiğine göre, Abdullah b. Sohİl ile Muhayyîre b. Mes'ud, başlarına gelen bir sıkıntıdan dolayı Hayber'e çıkmışlar. Müteakiben Abdullah b. Sehl'in öldürülerek bir kuyuya atıldığını gelip Muhayyisa'ya haber vermişler. Bunun üzerine Muhayyisa Yahüdîler'e giderek :
— Vallahi onu  siz öldürdünüz;  demiş.  Yahudiler  :
— Vallahi   onu   biz   Öldürmedik; demişler. Derken Muhayyisa   ile kardeşi Hüveyyisa  bir de Abdurrahman b. Sehl, Peygamber  (S.A.V.)'in yanına gelmişler. Ve M jhayyisa  konuşmak için ilerlemiş.  Fakat Resû-lüllah {S.A.V.) -yaşı kastederek:
— Büyült,   büyült;   buyurmuş.  Ve   (evvelâ) Hüveyyisa, sonra Muhayyisa konusrrıuşîar.  Bunun üzerine Resûlülah  (S.A.V.) :
— Ya arkadaşınızın fidyesini verirler yâhtıd da harbe  Oİurfnr;    buyurmuş;  ve  hemen Yahudilere bu  bâbta bir nota yazmış. Yahudiler de (cevaben): «Onu vallahi bizler Öldürmedik» diye yazmışlar. Bu sefer Resûfüllah (S.A.V.) Hüveyyisa ve Abdurrahman b. Sehl'e  :
— Siz. yemin eder de arkadaşınızın kanına müstehakolursunuz? diye sormuş :
— Hayır; demişler :
— O halde r'\7.e yahûdî'ler yemin etsin miîbuyurmuş? Hüveyyisa ve arkadaşları :
— Onlar müslüman değillerdir; demişler.  Nihayet ResûlüMah  (S.A. V.) Abdullah'ın diyetini kendinden vermiş; ve onlara yüz deve göndermiştir. Sehil demiştir ki :
— Vallahi beni o develerden kırmızı bîr deve tepti.»[1002]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
Muhayyisa, Hüveyyisa'mn küçük kardeşidir. Burada ağabey si dururken onun konuşmak istediği anlaşılıyor. Başka bir rivayete göre konuşmak istediği anlaşılıyor. Haşka bir rivayete tföre konuşmak isteyen oradakilerin yasça en küçüğü olan Abdurrahman'dır. Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) «Büyült, büyült» buyurarak : sözü büyüfîünc bırak sen konuşma; demek istemişlerdir. Hadîsteki -yaşı kastederek- közü ravî tarafından müdreetir. Mi'ıslini'm bir rivayetinde : «Siz yemin eder de arkadaşınızın kanına müstehak olurmusunuz?» sualine cevaben Muhayyisa ve arkadaşları :
«Orada bulamadık ve görmedik.» demişlerdir. Buharî'nin bazı rivayetlerinde :
«Peygamber (S.A.V.) onlara:
—  Beyyine p;etirebilirmisiniz? demîş:
—   Hayır beyyinemiz yoktur;  cevabını vermişler:
—  O hnlde yemîn edermİPİnİZ? diye sormuş.» Deniliyor. «Onlar  müslüman  değillerdir.» Cümlesi yerine  bazı rivayetlerde   :
«Biz yahûdîlerin yeminlerine razı olamayız.» veya  :
«Bir takım kâfirlerin yemînîerini biz nasıl kabul ederiz?» cümleleri görülmektedir.
Bu hadîs, kasâmrnin sübûtıma kail olan Cumhur-u Ulemâ'ya onu isbât etmek için büyük bir delildir. Ve aşağıdaki meselelere şâmildir:
1— Ortada bir şüphe olmaksızın mücerred ölüm dâvası ile ka-sâme sabit olmaz.. Bu husus ittifakîdir. Vakıa Evzai ile Dâvııd-u ZâhirVn'm : «Şüphe bulunmadan da kasâme sabit olur.» dedikleri rivayet olunmuşsa da delilleri yoktur.
Kasâmeyi ispat edecek şüphenin ne olacağı ulemâ arasında ihtilaflıdır. Bazıları : «Şüphe levs'tir.» demişlerdir. Bundan murâd : Maktulün ölmezden evvel «Beni filân- vurdu» diye ikrar ettiğine bir
kimsenin şâhidlik etmesi yâhud da Ölenle öldüren arasında düşmanlık bulunduğuna veya maktulü tehdit ettiğine iki şahidin şehâdet etmesi gibi şeylerdir. Kana boyanmak dahî lcvs'den ma'duddur.
Hanefîler'le diğer bazı ulemâ'ya göre levs şart değildir. Onlarca ölen kimsede k;ıti! eseri bulunması ve maktulün ma'lûm kimselerin milkİ nlnn bir yerde ölmüş olması knsâmenin sübûtu için kâfidir. Yeler ki dâvâeı faskalarından dâva etmiş olmasın. Çünkü hadîsler hep bu hâli tasvir etmişlerdir.
İm tını Şafii ile İmam Mâlik'c göre bu kadarcıkla kasâme sabit olmaz. Hİç olmazsa maktul ile müddeâ aleyhin arasında düşmanlık olduğu tesbit edilmvlidir. Nitekim Hayber kıssasında böyle idi. Zira bir adam birisini öldürür dr başkaları öldürmüş zannedilsin (Üye onların mahallesine bırakabilir. Şâfiîler'le Mâlikiler maktulün ölmezdi n evvel : «Beni filân öldürdü» demosini levs suretlerinden sayarlar. Haliâ İmam Hlâlik'c göre maktulün üzerinde eser olmana bile sözü yine kabul celi!M\ Maktulün : «Beni filân kasten yaraladı» demesi dahî aynı hükümdedir, imanı Mâlik bunun eski ve yeni bütün ulemâ <: -="" :="" adam="" ar="" aral="" arayaca="" art="" ba="" ben="" biiittifak="" bir="" bu="" buna="" c="" cabeder.:="" cevab="" cizcs="" cizeyi="" da="" de="" delili="" demi="" derler.="" di.="" diriltmi="" diye="" do="" don="" eder="" ederler="" edildi="" edilmezse="" ehirler="" ekseriya="" etmek="" etmemi="" f="" fakat="" fuk="" gitmesine="" h="" haber="" has="" heder="" i="" ibm="" il="" ile="" in="" inecidir.="" inek="" ini="" ise="" istidlal="" jfe="" k="" kaatilini="" kabul="" kafidir="" kail="" kanlar="" kas="" kendisine="" kollamas="" kuatilin="" l="" lde="" ldir.="" li="" lik="" m="" mam="" meselesi="" mezk="" mu="" n="" naca="" ncer="" ndan="" nek="" netice="" olmam="" olup="" olur.="" onun="" peygamber="" r="" raf="" rsat="" ruyu="" s="" sahih="" sak="" span="" srail="" t="" takva="" tasdik="" ti.="" tir.="" ulem="" unu="" uz.="" ve="" verilmi="" vermi="" y-ye="" yalandan="" ylemi="" yliyccc="" z="">
2— Böylece ölüm sabit olduktan sonra maktulün velîlerinin kasâme dâvası ve c dâvanın ahkâmı da sabit olur. O ahkâmdan biri de şartları bulunduğu takdirde kısastır. Medîneliler'in mezhebi budur. Eğer dâva muayyen kişi aleyhine ikâme edilmişse onun aleyhine kısas sabit olur. Bir cemâat aleyhine ise kendilerine yemîn ettiriMr. imam Şafiî'nin bir kavline göre bunlara diyet vermek sabit olur; diğer kavline göre kısas olunurlar. Hz. Şafiî'den sahih olarak nak'edilen birinci kavildir. Eğer vâris bir kişi ise kendisine elli yemîn verdirilir. Çünkü bu yemîn'er veressye lâzımdır. Bu bâbta vârisîerin erkek veya kadın olmaları ile katlin kasten veya hatâen yapılması arasında fark yoktur; İmam Şafiî'nin mezhebi budur.
3— Kasâme'dc sair dâvaların hilâfına olarak dâvaya müddeî (dâvâeı) Icrc yemin verdirmekle başlanır. NÜekim mevzuu bahsimiz hadîs buna delâlet ettiği gibi Hz. Ebû Hüreyre'nin rivayet ettiği  :
«Beyyine davacıya yemîn de dâvâlıya düşer; ancak kasâmede müstesna.» hadîsi de buna delildir. Bu h; dînin isnadında gevşeklik vardır. Yalnız aynı hadîsi Bryhaki, Amr b. Şuayh-tan lahrîc etmiş fakat onun hakkında ileri geri söz etmemiştir. Fukâhâ diyorlar ki: Eurada şehâdet veyâ şüphe ile dâvâeı tarafı kuvvet bulunca yrmîn ena verdirilir. Eurada şüphe kuvvetlidir. Binâenaleyh kasâmede dâvâeı. beraet-i asliyyc ile müeyyed bulunan dâvâlıya benzer.
Hanefîler'le diğer bir çok ulemâ'ya güre yemîn dâvâlıya verdirilir. Davacılara yemîn yoktur. O yerin ahalisinden elli adama : «Biz öldür-m: lik; kaatilinİ de bilmeyiz.» diye yemîn verdirilir. İmam Buharı de hu kavle meyletmiştir. Çünkü bu kıssa etrafındaki rivayetler muhteliftir. Binâena'eyh muhtelif olan bırakılıp müttefekun aleyh'e rnürâeaat < tmek gerekir. Bu da yeminin dâvâlıya düşmesidir. Eğer yemin ederlerse bazılarına göre kendilerine diyet lâzım gelir. Hanefîler'e f"iv elli yi mini verdikten sonra dâvâlı taraf artık beract kazanırlar; l> udilerine bir de diyet ödemek îcabetmez. Nitekim aşağıda görülecek EIju Tâlib kısası da buna delâlet eder : «Diyet îcabeder» diyenlerin belli başlı bir delili yoktur.
4— ResûlüÜah (S.A.V.)'in kendinden diyei vermesi bir rivayette ;
«Diyetini sadaka develerden verdi.» denilerek tefsir edilmiştir. Bazılarına göre bundan murâd : Peygamber (S.A.V.) sadaka dcvelcrin-di'iı ödünç aldı; demektir. Bir takımları ": «Resûlüllah (S.A.V.) bu diyeti borç'ularm sehimlerinden vermiştir» demişlerse de bu kavil doğ-ıu bulunmamaktadır. Zîrâ zimmîlerin borçlularına zekât verilmez. NrsaVnin rivayetinde Peygamber (S.A.V.)'in bu diyeti yahûdîlerin üzerine taksim ettiği ve bir kısmını ödemek için kendilerine yardım ettiği ifâde olunuyorsa da mezkûr rivayet için UnıVl-Kayyhn : «mahfuz delildir» dedikten sonra sözüne şöyle devam ediyor : «Çünkü dâvâlılara mücerred maktul var diyet iddia etmekle hemen diyet lâzım gelmez. Bilâkis ikrar veyâ beyyine yâhud'davacıların yemini gibi'şeylerden birinin mutlaka bulunması îcabeder. Burada böyle bir şey yoktur. Hem Resûlüllah (S.A.V.) davacılara yemin teklif etmiş; onlar buna yanaşmamışlardır. O halde nasıl oluyor da mücerred dava ile Yahudilere diyet lâzım diye hüküm veriliyor?».
Fâide : îmam Mâlik kasâmedeki yemin usulünü sair dâvalara da teşmil etmiştir. Bu cümleden olmak üzere malları soyulan kimseler davacı oldukları halde onların yeminlerini kabul etmiştir. Zira hırsız kimse görmeden çalar. Binâenaleyh onun fiilini beyyino i'e is-bâla imkân yoktur. Hz. Mdlik'in bu kıyası nassa aykırı görülüyor. Zîrâ : «Mevrid-i nassda içtihada mesa' yoktur.» Bu kaide Mecelle'de dahî 14. cü. madde ile tesbit edilmiştir. imam Mâlik'in karsısına çıkan nass :
«Beyyine müddeîye, yemin de inkâr edene düşer.» hadîs-i serîndir. Ancak Hz. îmam1 in mezhebine göre nassın umumu kıyasla tahsis edilirse ona bir çey denilemez.[1003]

1218/1018- «Ensâr'dan bir zâttan -radıyallnhü anh- rivayet edildiğine göre, Resûîüllah (S.A.V.) kasâmeyi cahiliyet devrinde olduğu şek-ii üzere İkrar etmiş ve Resûlüllah (S.A.V.) Ensâr'dan bir takım kimseler Yahudiler aleyhine bir makiûl dâvası açtıkları vakit aralarında onunla hükmetmiştir.»[1004]

Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir.
c;Câhiliyet devrinde olduğu şekil üzere İkrar etmiş» Duyurulması adetâ Bıthc.rî'Ğcki Hâşimî kıssasına isâret ediyor. Kıssa 'BuhnrVnin «Câhiliyyet «yyâmı» babında olup Hz. İbni Abbas (R.A.) tarafından rivayet edilmiştir. Türkçcsi şöyledir : «İbni Abbas (R.A.) demiştir ki: Câhiliyyet devrinde ilk kasâme biz Benî Hâşimde olmuştur. Benî Hâ-şim'den bir adamı Kureyş'in başka bir dalından bîr adam çırak tutmuştu. Adam onunla birlikte develerinin yanına gitmiş. Derken onun yanına Beni Hâşim'dcn bir adam uğramış. Bu adamın çuvallarının ağzı kopmuş imiş. Hâşimîye demiş ki:
—  Bana  bir İp lütfet de onunla    çuvallarımı    bağlıyayım;    develer ürkmesin;  Hâşimî ona  bir ip vermiş, oda  çuvallarının ağzını  bağlamış. Konakladıkları vakit develer çökmüş; yalnız bir tanesi çökmemiş. Hâ-şimî'rıİn ağası :
—  Aceb bu deveye ne oluyor ki diğer develerin arasında çökmemiş? demiş. Hâşimî  :
—  Onun ipi yok; mukabelesinde bulunmuş:  Ağası :
—  Onun ipi nerede demiş.  İbni Abbas diyor ki  :  Bunun üzerine Hâşimîye bir deynek atmış. Adamcağızın eceli de ondan olmuş...».
Pıı hadîste su da vardır : «Hâdise Ebu Talibin kulağına varmış. Ebu Tâlib katilin yanma gelerek ona  :
—  Benim üç teklifimden birini ihtiyar et!  istersen yüz deve verirsin; çünkü sen bizim adam'nvzı Öldürdün.   Dilersen sen ölcürrnediâine kavminden elli kîjiye yemin ettir. Bunlardan birini yapmadığın takdirde adamımız İçin seni öldürürüz; demîş. Ağa kavminin yanına gitmiş. Onlar :
—  Biz yemîn ederiz; d^miş.  Derken  Ebû Tâlib'in yanına Benî Hâ-şim'den bir kadın gelmiş. Bu kadın o kabileden bİrî İle evli imiş.  Kocasına bir de çocuk doğurmuş. Kadın :
—  Yâ   Ebû Tâ'ib,  benim  su    çocuğumu  elli  kişiden  birinin  yerine tutmanı ve  başkaları  yemin  icîn hapis edilirken  onu hapsetmemeni  dî-lerim; demîş.Ebû Tâlib onun  dediğin! yapmış.Müteakiben ağanın adamlarından bİrî gelerek :
—  Yâ Ebû TâÜb, sen 100 devenin yerine elli adamın yemîn etmesini istemişsin. Her adama iki deve düşer. İşte iki deve. Bunları benim yerime kabul et; beni yeminim için hapsetme! demiş. Arkasından kırk sekiz k?si aelerek yemîn etmîs'er.
ibni Abbas (R.A.) diyor ki  :
—  Nefsim kabza-i  kudretinde olan  Allah'a  yemîn  ederim kî,  sene geçm°den kırk sekiz kişiden kırpar bir göz kalmadı.»
Hadîs-i srrîf. kasâme ile kailin sahil, olduğuna delildir. Cumhur-u ulemâ'nın kavli luı olduğunu nz yukarıda görmüştük..
Salim b. Abd^lah, Ömer b. Abd?1n/-, Ebu Kılâhc ve diğer bazı zevat, Rcr'an mukarrer usule muhalif olduğu iqin kasanının meşru' olmadığına kaildirler. Çünkü asıl o1 an : Beyyinenin müddeîye, yemininde inkâr eden tarafa yani müddeâ aleyh'e düşmesidir.
Bunlar Peygamber {S.A.V.)'in kasâmeyo hükmetmediğine iddia ile: «Bu bir eâhilivyot hükmüdür. Resûlüllah (S.A.V.) onun îslâmî kaidelere nasıl uymadığını göstermek için oradakilcre bir lütufkârlık olmak üzere tatbik etmiştir.» demiş; ve müddeâlarını ishal için söz.ii uzatmışlardır.
San'anl ve emsali ele. kasâmenin Hz. Ömer (R.A.) tarafından yapıldığını yüzde yüz kabul etmekle beraber onun Hz. Peygamber (S.A.V.)'in rmri ile sabit olmadığı iddiasında ısrar ediyorlar. Bunlar Kasâmeyi ashâb-ı kirâm'dan lıir cemaatin fiilî olarak kabul ediyor, fakat bu bâbta icmâ' olduğunu inkâr ediyorlar.
Halbuki «cl-lhtiyâr» ve emsali Hanefî fıkıhlarında kasâmenin icmâ' ve hadîslerle sabit olduğu tasrih edilmiştir.
Râvîl-'iden Ebu'z-Zinâd diyor ki  :
«Biz bunca sahabe bolluğunda knsâmc ile İnsan öldürmüsüzdür. Zannediyorum mevcutları bin kişi idi. Ama bunlardan iki khi bi'e ihtilâfa düşmemiştir.«Musannifin «Fcthııl-Bârî» deki beyanına göre Elm'z-Zinâd bu hadîsi Hârice b.-Zcyd b. Sabit'ten nakletmistir. Hârice hakkında söz yoktur. Kak İh ve sika bir zâttır Ebu'zZ:nâd'm bu kadar sahâbs'ye değil on sahâbî'ye bile yetişmediği; binâenaleyh tedlîs yaptığı iddia edilmişse de onun (biz) demekle müslümanlan kas-tedmiş olması pek vârid-i hatırdır. Nitekim aynı mânâya olmak üzere bu gün biz de «vaktiyle biz tâ Viyana kapılarına dayandık» diyoruz. Bunda tedlîs yoktur. Ebu'z-Zinâd hadîsini Saıd b. Mansur ile Bcy-haki rivayet etmişlerdir.
Buraya kadar serd edilen ma'ruzattan da anlaşılacağı vecihle kasâme müstakil ve münferid bir sünnettir. O bu bâbtaki umumâtın bir müstesnâsıdır. Mütecavizleri önlemek, insan kanım heder olmaktan kurtarmak için meşru' olmuştur. Müslim gibi bir imâm-ı celîl'in Sahih'inde :
«Peygamber (S.A.V.) kasâmeyi câhiliyyet devrinde olduğu şekil üzere İkrar etli,.',-» diyen sarih bir hadîs-i şerif bulunurken kasâmenin yine de Peygamber {S.A.V.)'in sünneti ile sabit olmadığını iddiaya kalkışmak ne derece doğru olabilir bilemeyiz.[1005]

«Âsîlerle Muharebe Babı»


Bağy : Zulüm, isyan, cinayet, fesat ve doğru yoldan sapmak gibi bir çok mânâlara gelir.
Istilal/da ise : Bağiler hükümete isyan eden kimselerdir: Hz AH (İZ. A.)ı        
«Din kardeşlerimiz bize isyan ettiler.» demiştir. Bunlar şer'-i şerîf na/annda dindin cıkmıs sayılmazlarsa da ümmetin ittifakı ile dalâlet' fiilidirler. Dinden çıkmadıklarına delîl :
«[1006]  Eğer müminlerden  İki taife çarpışırlarsa  sîz  hemen onların  aralarını bulun» âyet-i kerîmesidir.
BağîliT öyle tir taifedirler ki, kendilerini koruyacak ordu ve silâhları vardır. Bunlar kendilerini haklı görerek te'vil yolu ile müslü-manlara' karşı harbederler. Aşağıdaki hadîsler böylelerinin hükmünü beyân eder.[1007]

1219/1019- «ibni Ömer radv/allahü anhümâ'dan  rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah salîallahü aleyhi ve sellem :
- Her kim bize karşı silâh taşırsa bizden değildir; buyurdular.»[1008]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
Silâh taşımak, harbetmekten kinayedir. Çünkü kaatil silâh taşımanın ekseri ahvâlde lazımıdır. Maamâfîh silâh taşımak kelimenin hakikat mânâsına da gelebilir; bu taktirde muharebe niyeti olmadığından sözde kinaye yoktur.
«Bizden delildir» cümlesinin mânâsı : Bizim yolumuzda değil; di m ktir. Çünkü Peygamber (S.A.V.)'irı yolu müslümanlara yardım etmektir. Muharebe onun tamamiyle zıddıdır. Bu mânâ nıüsliimaniiirla mulıarebcyi helâl i'tikâd etmeyenler hakkındadır. Haksız yere ve hiç lıir te'vil yapmayarak onlarla harbetmok küfrü mu'ciblir. Zîrâ kal'î olan haram delili helâl i'tikâd edilmiş olur.
Hadîs-i şerif müslümana karsı silâh çekmenin haram olduğuna delildir. Bağİicrle harbetmek bu umumdan hâriçtir. Onlarla harhedilebiIİr. Haklarında yapılacak muamele fıkıh kitaplarında gösterilmiştir.[1009]

1220/1020- «Ebu Hüreyre, rndnjalhthü nnh'den Peygamber sallaüa-hit  ah 1/İl i ve srllrm'in  şöyle buyurduğunu  işittiği  rivayet olunmuştur:
— Her kim (islâmın Hükümet Reisine) taatten çıkar ve cemâatten ayrılır da ölürse onun ölümü câhiliyyet ölümüdür.[1010]

Bu hadîsi Müslim talırîc etmiştir.
«Cemâatten ayniirsa» ifâdesinden mıırâd : İslâm cemâati yani t h!-i sünnet olan cemâattir ki, bu cemaat bir hükümdarın idaresine tâiıi'dir.
«Onun Ölümü câhtliyyet ölümüdür» yani : kâfir olarak ölür: Bu bir teşbih cümlesidir. Cemâatten ayrılanın ölümü kâfirin ölümüne benzetilmiştir. Vech-i şebeh her ikisinin de bir İslâm hükümdarına tâbi' oimamasmdandır.
Hadîs-i şerif, bîr kimse cemâatten ayrılır, fakat o cemâate karşı harbetmezse bizim de kendisi ile muharebe edemiyeceğimize delildir. Çünkü Peygamber (S.A.V.) onunla muharebe etmememizi emir buyur-mamı.ş; yalnız onun ölüm hâlinin câhiliyyet ölümüne bcnzcd'ğini haber vermekle iktifa etmiştir. Şu halde bu fiili ile İslâmiyetten çıkmış olmuyor, demektir Hz. Alî (R.A.)'m Hârictler'e söylediği şu sözler de buna delâlet eder :
«istediğiniz tarafta olun, sizinle ararriizda (riâyeti gereken şe y. râm kın dökmemeniz, yol kesmemeniz ve hiç bir kimseye zulüm  mcnızdır. Eğer  bunları  yapacak olursanız  sîze harp  i'lân  ederim, Ali (lî.A.ym bıı-sözieri kendisinden muhtelif lâfızlarla sabit olnı'., Bnvarı İmam Ahmrd, Tahrrânl, ve Hâkim, Abdullah b. ŞeddA .. ı,in tahric etmişlerdir. Abdullah diyor ki :
— Vatlahî, Hâriciler yol kesip haram olan kanı akıtmadıkça brln harbotmcli.» Su haldr ini da mücerred hükümdarla hilaf halinde bulunmanın h:ırb îcâbclmedi^ini gösterir.[1011]

1221/1021- «Ümmü Seleme raıhı/ııllahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki:  Resûlüllah  suUıdUth'û (tlct/hi ve srUrnı  :
— Ammâr'ı Âsî çete öldürecek; buyurdular.»[1012]

Bu hadî.si Müslim rivayet etmiştir. Müslim'de hadîsin tamamı şöyledir :
«Onları cennete da'vet edecek, onlarsa onu Cehenneme çağıracaklar.»
İbni Ahdilbcrr  (3GS—463):  «Bu  bâbta haberler müte bu hadîs hadîslerin en sahihidir.» diyor.
îbn\ Dihyc dahî : «Bunun sıhhatine dokunacak yer yoktur-sahih olmasa idi onu Muaviye reddederdi.» demiştir.
Maamâfîh bu hadîsin sahih clup olmadığı hususunda yine bi1' hay]i münakaşalar yapılmış; hattâ ule.. â'dan bazıları işi birbirlerini techîl ve tahrike kadar ileri götürmüşlerdir.
İmam Ahmcd b. HanbeVden hem sahih olduğuna hem de olmadığma dâir rivayetler olduğu söyleniyor.[1013]

1222/1022- «Ibnİ Ömer radıyallahii nnhümâ'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah snllallahü aleyhi ve sellcm:
—  Bilirmisin ey ibni Ümmi Abd bu ümmetin bağîlerine Allah'ın hükmü nasıl olacaktır? dedi. O:
—  Allah ve Resulü bilir; cevabını verdi. Resûlüllah (S.A.V.) :
—  Bu ümmetin yere serilen yaralısının işi bitirilivermez, esiri öldürülmez, kaçanı aranmaz, ganimeti de taksim edilmez; buyurdular.[1014]

Bu hadîsi Bszzar rivayet etmiştir, Hâkim onu sahîhlcmiş, arkasından da vehmo düşmüştür. Çünkü isnadında Kevser b. Hâkim vardır. Bu zât metruktür. Ali (R. A./dan bir çok yollarla bunun benzeri bir hadîsin mevkuf olarak rivayet edildiği sahihtir. Onu İbni Ebi Şeybe ile Hâkim rivayet etmişlerdir.
İbni Ümmi Abd : İbni Mes'ud'dur. Eshâb-ı Kiram arasında bu künye ile şöhret bulmuştu. Bu hadîsi İbni Ömer (R. A.) ya İbni Mes'ud'dan yahud ona söylerken Peygamber (S.A.V.)'den işitmiş olacaktır. Onu Kevser b. Hâkim, Atd ve MekhuVâen rivayet etmiştir. Kendisi Kû-feli olup Haleb'e yerleşmiştir. İbni Mam (— 233) onun hakkında : «Hiç bir şey değildir» demiştir. İmam Ahmed b. Hanbel ise: «Onun hadisleri bâtıldır.» der. İbni Adiyy (279—365) : «Bu hadis mahfuz değildir» demektedir.
Hz. Ali'nin rivayetine gelince: onu Bcyhakî ve diğer hadis imamları rivayet etmiştir.
Hadîste bir kaç mesele vardır. Şöyle ki:
1— Âsî ve bâgilerle muharebe etmek caizdir, lemâ' da budur. Teâlâ Hazretleri de :
[1015] Siz bağîlik eden taife İle çarpışın..» buyurmuştur. Ulemâ'dan bir cemaate göre âsîlerle çarpışmak kâfirlerle muharebe etmekten efdâl-dir. Zîrâ bunlardan müslümanlara zarar gelir. Fakat şunu bilmeli ki, onlarla çarpışmağa başlamazdan Önce kendilerini bu isyandan vaz geç-rrnğc da'vct îcâbeder. Nitekim Hz. Ali (R.A.) Hâricîler'e karşı böyle hareket etmiştir. Vak'a şöyle cereyan etmiştir : «Haricîler, Hz. Ali'den ayrıldıktan sonra Ali (R.A.) kendilerine İbni Abbas (R.A.)'ı göndermişti. İbnî Abbas onlarla münazara yaptı. Bu münazara neticesinde yekunu sekiz bin kişi olan Hâricîler'İn dört bini isyanlarından döndüler. Kalan dört bini ise inadlarmda İsrar ettiler. Bu sefer Ali (R. A.) kendilerine :
—  istediğiniz tarafta olun! sizinle aramızda    (riâyeti gereken şey) haram kan dökmemeniz, yol kesmemeniz ve hiç bîr kimseye zulüm et-memenhdir; mealinde haber göndermişti.  Hâriciler,   Resûlüllah  (S.A. V.)'in Eshâb-ı güzîn'inden olan Abdullah b. Hattab'ı şehid ettiler. Hâmile bulunan cariyesinin de karnını deşerek içindeki cenini çıkardılar. Hz. Ali (R. A.) bunları duyunca Hâricîler'e bir mektup yazarak Abdullah b. Hattab'ı şchîd eden eden kaalitin kısasını istedi. Haricîler :
—  Onu hepimiz öldürdük;  diye cevap verdiler. Bunun üzerine Ali (R. A.) onlarla harbe izin verdi. Bu husustaki rivayetler sabittir. Musannif onları «Fethü'l-^Bâri» de sıralamıştır.
2— Âsî ve bağîlerin yaralıları hemen öldürülüvermez. Fakat Ha-nefîler'e göre : bu hüküm âsîlerin orduları olmadığına göredir. Orduları varsa yaralıları öldürülür, kaçanları da ta'kib edilir. Hadîsimiz buna delâlet ettiği gibi Beyhq^Vmn Hz. Ali'den tahrîc ettiği şu eser de aynı hükme delildir :
ıCemel vak'a sı günü AH (R. A.) arkadaşlarına :
— Bu kavme gâlib geldiğiniz vakit kaçanı aramayın, yaralıyı hemen öldürmeyin, harbeitİği âletine bakın ve onu alın. Ondan geri kalanı mîrasçılarmındır; dedi: Bet/haki: «Bu münkati'dir. Sahih olan hİÇ bir şoy ;ilm;uh£ı ve hiç bir ölüyü soymadı£ıdır.» diyor.
3— Asîlerden alınan esir öldürülme1/.. Ulemâ hu hükmün âsîlere niîiîısus olduğunu söylerler. Zîrâ onlarla yapılan muharebe, onların lı;ırb"lmesim? mâni' olmak içindir.
4— Âsîlerin kaçan esirleri la'kibeditmez. İmam Şafii'nin mezhebi budur. Ona Süre âsîlerin iltica edecek orduları olsun, olmasın hüküm birdir.  Hanefîler'ce orduları bulunmakla     bulunmnmmasma ayrı  ayrı hüküm verilmesi, orduları bulunduğu takdirde  tekrar hücum etmeleri ihtimaline mebnîdir.
5— Eagîlcrin malları ganimet olarak alınmaz. Hattâ mallarım beraberinde harb yerine   getirmiş olsalar bu mallar ele geçtiği taktirde fiâ.-.îicre taksim edilmez. Hanefîlerle Şâfiîler'in  mezhebi budur.  Peygamber (S.A.V.)'in şu hadîsi aynı hükmü tc'yîd. eder :
«Müslüman bir kimsenin ma/> ancak kendi gönül rızâsı ile helâl olur.»
Hz. Ali (R. A.y'ın Cemel ve Sıffîn vak'alarında ölenlerin hiç birini soydurmamış; eşyasına el sürdürmemiş olduğu Bcyhakî ve Ebu Ümâ-mc gibi zevatın tahric ettikleri sahîh hadîslerle sübût bulmuştur.
Bazdan âsîlerin hsro meydanından getirdikleri malların ganimet ..lam* alınabileceğine kaildirler. Fakat bunlara hadîsin bu malların aîi-n.'umyacağını sarahaten ifâde ettiği ve Hz. Ali (R. A.) da almadığı ihtar edilmiştir.
6— «Yaralılarının da işi bitiriiivermez.» cümlesinden Hancfîler'le diğer bazı ulemâ bağîlerin harbte sebebiyet verdikleri mal ve can kayıplarını ödettirilmemek hükmünü çıkarmışlardır. Teâlâ Hazretlerİ'nin:
«[1016] Allah'ın emrine dönünceye kadar» buyurarak, ödetmeden bahsetmemesi de onlara delildir.                                         
tmam Şafiî ile diğer bazı ulemâ'ya göre bağîle-in insan öldürenlerine kısas tatbik edilir. Delilleri âyet ve hadislerin, mumâtıdır.[1017]

1223/1023- «Arface b. Şurehr[1018] adı yallah ü mj/ı'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah saUallahü aleyhi ve scltcm'ı :
— İşiniz dertop iken size biri gelir de topluluğunuzu dağıtmak isterse onu hemen öldürün; derken işittim.»

Bu hadîsi Müslim tahrîc etmiştir.
İmam Müslim (204—261) aynı hadîsi şu lâfızlarla da tahrîc etmiştir :
«Resûlüllah (S.A.V.)'i :
— Nice fitne ve fesatlar vuku' bulacaktır. Bu ümmet toplu iken bir kimse onun hâlini perişan etmek isterse, kim olursa olsun onu, hemen kılıçla vurun; derken işittim.»
İmam Müslim'in bu bâbta tahrîc ettiği başka rivayetler de var dır. Tİuharî ile Müslim müttefîkan Hz. Ibni Abbas'dan yine bu hususta bazı hadîsler tahrîc etmişlerdir.
Bütün bu hadisler bir memlekette müslümanîann hükümdar seçerek etrafında topladıkları zâtın aleyhine kıyam edenlerin ölüm cezasını hak ettiklerine delâlet eder.

«Ca'nı İle Harp Ve Mürteddin Katli Bâbı»


1224/1024- «Abdullah b. Ömer radıyallahü an/mmâ'dan rivayet olunmuştur. Demiştir kî: Resûlüllah salîallahü aleyhi ve sellem :
— Her kim malı uğrunda öldürülürse o kimse şehîdtir; buyurdular.»[1019]

Bu hadîsi'Ebu Dâvud, Nesaî ve Tirmİzî rivayet etmişlerdir. Tirmizi onu sahîlejrştir.
Aynı hadîsi Buharî, Abdullah b. Amr b. As'dan; Sünen sahipleri ile İbni Hibban ve Hâkim ise Said b. Zeyd'den tahrîc etmişlerdir.
Hadîs-i şerif, haksız yere birinin malını almağa çalışan kimse ile mukatale etmenin caiz olduğuna delâlet ediyor. Malın az veya çok olması arasında hükmen bir fark yoktur. Cumhur-u ulemâ'nın kavli de budur. Mâlikîler'den bazılarına göre az olan mal için mukatele etmek caiz değildir.
Kurtubî diyor ki: «Bu husustaki hilafın sebebi: Eğer bu çarpışma münker olan şeyi defi' için ise az ile çoğun farkı yoktur. Yok, zararı defi' kabilinden ise bu taktitfde hâl muhtelif olur.»
Îbni'l-Münzir'in îmam Şâ/ü'den hikâye ettiğin- göre bir kimsenin malı, canı veya ırzına kastedilir de mütecavizi öldürmekten başka kurtuluşa çâre bulamazsa öldürmesi caizdir. Hem kendisine kısas tatbik olunur, ne de diyet ve kefaret lâzım gelir. Yalnız tafsilât vermeden öldürmeğe kastedemez. Îbni'l-Münzir diyor ki : «Ulemâ'ya göre : bir adam mezkûr mal, can ve ırz hususunda zulme ma'ruz kaldığı zaman îzâhât ve tafsilâta lüzum kalmaksızın onu öldürebilir.» Evzaı bu hadîsi hükümdar ve ordu bulunduğu yani asayişin berkemâl olduğu zamana hamletmiştir: «Hükümet bulunmadığı kargaşalık zamanında ise hemen teslim olsun, kimse ile çarpışmasın.» diyor.                                                                               .
îmam Müslim'in Hz. Ebu Hüreyre'den merfu' olarak tahric ettiği şu hadîs ulemâ'nın kavillerini te'yîd ediyor
—  Bir adam gelerek malını almak İsterse ne yapmamı tavsiye edersin? Resûlüllah (S.A.V.) :
—  Ona İtaat etme; buyurdu. Soran iât :
—  Ya benimle mukatele ederse? dedi. Fahr-i Âlem (S.A.V.) :
—  Onunla çarpış; emrini verdi. Adam :
—  Ya beni Öldürürse? dedi. Efendimiz (S.A.V-) :
—  Sen de şehît oluverirsin; buyurdular:
—  Ya   onu ben    öldürürsem   ne    buyurursun?    dedi.    Resûlüllah (S.A.V.) :
—  Oda cehennemi boylar; buyurdular.»
Buraya kadar verilen îzâhât malın haksız yere olanlarla canına ve ırzına göz koyanları vurmanın caiz olduğu hususunda idi. Acaba böylelerle hiç çarpışmadan teslim olmak câizmidir?
San'anî, sanki yukarıdaki deliller bu suale cevab vermezmiş gibi : «Zâhiç olan cevazdır» diyor; ve buna :
«Allah'ın maktul kulu ol» hadîsi ile istidlal ederek: «Hiç şüphe yok ki bu hadîs can kaybına teslim olmayı bildiriyor. Mal için teslim olmak ise evleviyette kalır.» diyor.
Hazret'e burada. Cenâb-ı Mevlâ'dan rahmet dileyerek arzedelimki: Resûlüflah (S.A,V.)'in az yukarıda zikrettiğimiz hadîste : «Ona İtaat etme! Onunla çarpış! Ölürsen şehîd olursun» gibi sözleri, bu bâbta asla tereddüde mahal bırakmıyacak kadar açık bir şekilde: mal, için düşmanla ölünceye veya öldürünceyc kadar boğuşmanın lüzumunu bildirirler. Bu sarahatten sonra acaba düşmanla hiç çarpışmadan ona tevSİim oluversek caiz olmazmı? diye sormak bile safdillik olur. Hele buna bir hadîs yakıştırarak caiz diye istidlale kalkışmak büsbütün yersizdir. Çünkü hadis-i şerifteki: «Allah'ın maktul kulu ol» cümlesi hâşâ: düşn>,.nih karşısında hiç bir hareket gösterme, ona hemen (eslini ol da seni kuzu keser gibi kessin; demek değildir. Elbette erkek gibi düşmanla boğuşurken bazen Ölmek de olacaktır. 0 hadîsteki maklul olmayı bu mânâda anlamak îcabeder. Ancak zâlimle çarpışmaya imkân ve kudreti bulunmaz da teslim olursa ona kimsenin bir diyeceği yoktur.[1020]

1225/1025- «İmran b. Husayn radıyallahü anhümâ'öan rivayet olunmuştur. Demiştir kî: Ya'lâ b. Ümeyye bir adamla kavga etti; ve birisi diğerini ısırdı. O da ağızdan elini çekİverînce ön dişin! çıkardı. Müteakiben her ikisi Peygamber sallaUahü aleyhi ve sclîcm'İn huzuruna dâvaya çıktılar. Resûlülah (S.A.V.) :
— Biriniz arkadaşını aygır devenin ısırdığı gibi ısırdı mı? Ona diye   yoktur; buyurdular.»[1021]

Hadîs müitefekun aleyh olup lâfız Müslim'indir. NIsıranla ışınlan zâtın kimle." olduğu ihtilaflıdır. Bazıları :  «Işınlan Ya'lâ'nır çırağı idi.» diyor. Bu taktirde ısıranın Ya'lâ olduğu teayyün rder diyorlar,
Jladîs-i şerif, zararı defi' için işlenen bu cinayetin heder olduğuna; ''anîye diyet verdİrilmiycccğine delildir. Cumhur-u ulemâ'nın mezhebi de budur. Cumhur ayrıca sununla da istidlal ederler: Bir kimse birine silâh çekse de mazlum olan taraf kendini müdâfaa ederken silâh çekeni öldürse biütüfak hiç bir şey lâzım gelmez. Burada da öyledir. Yani ışınlan kimse can acısı ile ısıranın bedeninden bir yeri ısırsa bir şey lazım gelmez. Yalnız heder olmanın şarlı : Işınlanın elem duyması ve bundan kurtulmak için onu da ısırmaktan çâre bulmamasKİır.
Isırmaktan daha ehven bir şeyle kurtulma imkânı varsa ısırığı  olmaz. Şâfîiler'e göre mutlak Sıirotlc heder olur. Bu heder olma keyfiyetinin delili şerîatin umumî kaidelerinden alınmıştır.[1022]

1226/1026- «Ebu Hüreyre radıyaUahil «n/f.'den rîvâyet edilmiştir.Demiştir ki: Ebu'l-Kaasım ResütüHah sallalîahil aleyhi ve sellejn :
— Eğer bir kimse izinsiz senin gizli bir mahalline bakar da ona bir taş atarak gözünü çıkarırsan sana bir günah olmaz; buyurdular.»[1023]

Hadîs müttefekun aleyh'tir. Ahmed ile Nesaî'nin tahrîc ettikleri bir rivayette -ki onu ibni Hibban sahîhlemişür- «ona diyette yoktur kısas da.» buyurmuştur.
Hadîs-i şerif, izni olmadan başkasının gizli bir mahallini görmeğe çalışmanın haram olduğuna ve görmeğe çalışanın taşla göç çıkarılabileceğine delildir. Fakat izni olursa bakabilir. Meselâ bir kimse komşusuna kendi avlusunun içine bakmak için izin verse,, 1u taktirde onun gözünü çıkarmak bir cinayet olur. Kczâ bakılan kimse ova gibi kendi mifki olmayan ve binâenaleyh izne ihtiyaç messetmeyen bir yerde olursa baKilması helâl olmayan bir yerine bile bakmış olsa yine gözünü çıkarması cinayet olur. Zîrâ taksir bakılandan gelmiştir. Ekser-i mezheb imamları ile diğer ulemâ'nın re'yİ budur. Burada yalnız Mâlîkîler muhalefet etmişlerdir Mâlikîler'den Yahya b. Ya'mür : «Galiba bu haber Mâlik'e ulaşmamıştır» diyor.
fbni DakiM'l - İd fukâhâmn bu hükmü üzerinde bir çok tasarru-fatta bulunduklarını söyledikten sonra bu tasarrufları şöyle sıralar:
1— Başkasının gizli mahalline bakmanın sokakta durması ile ba-kılmamn, milkinde yâhud çıkmaz sokakta durması arasında fark vardır. Bu hususta ihtilâf edilmişse de meşhur kavle göre hüküm birdir; ve başkasının haremine göz atmaya kimsenin hakkı yoktur. Şâfiî-ler'in bir kavline göre göz çıkarma ancak bakılan kimsenin milkinde durarak baktığı zaman caiz olur. Hadîs mutlaktır.
2— Bakan şahsa evvelâ bakmamasını ihtar ve tenbih lâzım olup olmadığı hususunda iki vecih vardır. Birinci veçhe göre ihtarda bulunmadan taş atamaz. İkinciye göre atabilir.
Hadîs-i şerif, bakan şahsın gözüne atılan şeyin ufak taş ve çakıl gibi şeyler olmasına delâlet ediyor. Ok veyı büyük taş atarak öldürse fukâhâya göre kısas veya diyet vermek îcâbeder.
3— Başkasının haremine bakan şahsın o evde mahremi veya karısı veyâhud eşyası varsa güzünü çıkarmak caiz değildir. Çünkü bakmasında şüphe vardır. Bazılarına göre o evde yalnız kendisinin mahrem akrabası kadınlar varsa ancak o zaman gözü çıkarılmaz.
4— Bakılan evde yalnız sahibi    varsa avret mahalli açık olduğu taktirde bakan şahsın gözünü çıkarabilir. Aksi taktirde iki vecih vardır. Bunların makbul olanına göre taş atması caiz değildir.
5— Evde kadınlar tesettürlü iseler bir veçhe göre bakan şahsın gözüne taş atmak caiz değildir. Çünkü bir şey görmez. Bazı fukâhâya göre caizdir; zîrâ bu husustaki haberler mutlaktır. Örtünme açılma vakitleri belli değildir.
6— Göz çıkarma işi hâne sahibinin hiç bir ihtiyat kusuru bulunmadığı zaman caizdir. Fakat kapıyı açık bırakmak, duvara delik açmak gibi kendisinin de kusuru olursa teemmül edilir; içeriye bakan kimse oradan geçiyorsa ona taş atılmaz. Durmuş kasten bakıyorsa bazılarına göre yine atılmaz; çünkü hâne sahibinin kusuru vardır. Bir takımlarına göre ise taş atarak gözü çıkarılabilir; zîrâ bakan şahıs mütecavizdir, aynı hilaf evinin üzerinden veya minareden bakıldığı zaman da vardır. Fakat bunlarda taş atması daha ma'kul görünüyor. Çünkü burada hâne sahibinin bir taksiri yoktur.
Bundan sonra İbni Dakiki'l-ld şunları kaydediyor : «Mâ'lûmun olsun ki, fıkhî tasarruftan hadîsin ihtilâtına dâhil olanlar ondan alınmıştır. Olmayanların ise bazısı hadîsten maksut olan mânâyı anlamaktan, bazısı da kıyastan alınmıştır. Fakat böylesi azdır.
Hâsılı başkasının avlusu veya evinin içi gibi gizli yerlerine bakmak haramdır. Fukâhâ böyle mahrem yerlere bakan ibadethanelerle evlerin yıktırılmasına kail olmuşlardır. Hz. Ömer (R. A.yin re'yi de budur. Hattâ Mısır fethedildiği zaman orada yüksek bir ev yapan Hârice b. Hüzâfe'nin bu işini haber alınca derhal Mısır valisi Amr b. As'a bir mektup yazarak o binayı yıktırdığı meşhurdur.[1024]

1227/1027- «Beraİ'bni Azib radıyattahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir kî: Resûlüllah saHalîahü aleyhi ve sellem, gündüzün bahçeleri korumak, sahihlerine geceleyin hayvanları korumak sahiplerine ve hayvanlarının geceleyin yaptığı zararın sahiplerine âit olduğuna hükmetti.[1025]

Bu hadîsi Tirmîzî müstesna Dört'ler'Ie Ahmed rivayet etmişlerdir. İbni Hibban onu sahîhlemiştir. isnadında ihtilâf vardır.
Bu hadis hep Zührî'den rivayet olunmuştur. Zührî onu Hizam'-dan, o da Bera'dan rivayet etmiştir. Halbuki Hizam Bera'dan işit-memiştir. İbni Hazm'e tebean Abdiilhak söylemiştir. Hadîsi bir çok tarîklerden Bcyhakî de tahrîc etmiştir. Fakat bunlarda da ihtilâf vardır. Şu kadar var ki, İmam Şafiî : «Bu hadîs sabit olduğu muttasıl bulunduğu ve râvîleri bilindiği için biz bununla amel ettik.» diyor. Bcyhakî dahî : «Biz bu hadîsi Şa'bVâen o da Şüreyh'den işitmiş olmak üzere : Koyunların geceleyin yaptığı zararı sahibine Ödetir; fakat gündüzün yaptıklarını Ödetmez; idiğini rivayet ettik; o şu âyeti de te'vil ederdi :
«[1026] Dâvud ile Süleyman kıssasını da hatırla; hant ekine kavmin koyunları girdiği vakit onun hakkında hüküm veriyorlardı.» ve: (nercs) geceleyin otlamaktır; derdi» diyor.
Mcsrıık't&n rivayet olunduğuna göre : Bu koyunlar geceleyin bir bağa girerek ne varsa otlamiş: yeşil bir şey bırakmamışlar.
Şu halde hadîs-i şerif hayvanın gündüzün yaptığı zararı sahibinin ödemiyeceğine; geceleyin ödeyeceğine delâlet eder. Zîrâ gündüzleri hayvanları başı boş salmak; geceleyin ise başlarında bekçi bulundurmak âdettir. İmam Mâlik ile Şâ/ü'nin ve diğer bazı ulemâ'-nın mezhebi budur.. Onlar buradaki hadîs ve âyetle istidlal ederler. İmam A*zam Ebu Hanîfe'ye göre ise hayvan gece otlasın, gündüz otlasın sahibine onun kendiliğinden yaptığı zararı ödemek îcâbetmez. Delili :
«Hayvanın yaptığı zarar hederdir.» hadîsidir. Bu hadîsi İmam Alımca, ile Şcyhcyn, Hz. Ebu Hüreyre'den; ve yine İmam Ahmal M- Nrsal ve İbni Mâcc, Hz. Amir b. Avf'dnn tahrîc etmişlerdir. Yalnız Tahavi (238—321) : «Ebu Hanîfe'nin mezhebine göre hayvanı çobanı ile mer'aya gönderdiği zaman ödetme yoktur. Çobansız gönderirse ödetme vardır.» diyor.
MâÜkîler dahi meseleyi mu'tâd mer'ada otlamakla takyîd ederler. Ekinlik içerisinde otlatılır da zarar yaparlarsa gece olsun gündüz olsun zararın ödeneceğine kaildirler. Bu mesefede başka kaviller de vardır.[1027]
1228/1028- Muâz b. Csbel radıyallahü anh'den müslüman olup da sonra yahûdîliğe dönen bir adam hakkında :
—  Öldürülmedikçe  oturmam. Bu  Allah  ve   Resûlü'nün   hükmüdür; dediği rivayet edilmiştir.
Bunun üzerine Öldürülmesini emretmiş ve adam öldürülmüştür.»[1028]

Hadîs müftefekun aleyh'tİr. Ebu Davud'un bir rivayetinde : «Bundan önce adamın tevbekâr olması kendisinden istenmişti.» denilmektedir.[1029]
Bu hadîs, mürteddin yani müslümanhktan başka bir dîne dönenin öldürülmesi îcâbettiğinc delildir.
Hüküm bilicmâ1 sabittir. Hilaf yalnız Öldürmeden tevbeye da'vct «ılilip tdilmiyeccğindedir. Cumhur'a göre tevbeye da'vet etmek vâcibür. Çünkü gerek buradaki rivayette, gerekse Ebu Davud'un başka ' ivâyrtindo tevbeye da'vet vardır. Hattâ diğer rivayette o adamı Ebu Musa'nın 20 gece yâhud da 20 geceye yakın bir müddet da'vet ettiği zikİiyor. Hanefîlör'îe, Hasan-ı Basrı, Tavus ve diğer bazı ulemâ'ya ttüro tevbeye da'vet müslehâbtır. Çünkü Bir kâfire îsîâma da'vet geldi mi artık da'vctin kendisine tekrarı vâcib değildir.O halde mürtedde ırklar, evleviyetle vâcib olamaz. Ancak: belki kendisine bir şüphe ânz olmuştur; mülahazasıyla îslAmiyetin kendisine bir daha arzolunması müstohâb görülmüştür. Hanefîler bundan sonra gelen hadîsle de istidlal ederler.
İbni Abbas ile Atâ'dan gelen bir rivayete göre mürtedin aslı müş-lümansa tevbeye da'vet edilmez; değilse edilir. Bu rivayeti onlardan Tahavî nakletmiştir.
Mürueddi tevbeye da'vcti lüzumlu görenler arasında bir hilaf daha vardır. O da bir defa dîne da'vetin kâfi gelip gelmiycceğidir. Bazıları: «Bir mecliste mutlaka üç defa da'vet lâzımdır» demiş, bir takımları bir günde üç defa daha başkalar üç günde üç defa dîne da'vet edilmesi Iüzumrina kail olmuşlardır. Hz. Ali (R. A.)'den, bir ay da'vet edileceğine dâir bir rivâyei. vardır.[1030]

1229/1029- «İbni Abbas radtyallahü anhümâ'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah snUallahü aleyhi ve scllcm:
«Her kim dînini değiştirirse hemen   boynunu vurun; buyurdular.»[1031]

Bu hadîsi Buhari rivayet etmiştir.
Hadîs-i şerif dînini değiştirenin katli îcâbettiğine delildir. Hanefiler mürteddi dîne da'vet etmenin vâcib olmadığına bu hadîsteki harfiyle istidlal ederler.Çünkü mânâ harflerinden olup tertip ve ta'-kibe delâlet eder. Biâncnnleyh hadîsin mânâsı : Bir kimse -el-îyazu bil-lâh- dîninden dönerse hiç bir muameleye ta'bi tutmadan hemen başını vurun; demek olur.
Hadîs erkekle kadınlara âmm ve şâmildir. Erkek hakkında mesele itüfakî ise de kadın hakkında ihtilaflıdır. Cumhur'a göre irtidat eden kadın da öldürülür. Z5râ (her kim) sözü erkek ve kadın bütün insanlara şâmildir, tbni'l- Münzir, Hz. İbbni Abbas (R.A.)'m :
— «Mürteci kadın Öldürülür; dediğini rivayet etmiştir. Yine îbni'l-Münzir'\c Dâre Kutnî : Hz. Ebu Bekir (R.A.)'m hilâfeti zamanında mürteri bir kadını uldürtclüğünü ve hadîse hir çok sahabenin huzurunda cerayan ettiği halde hiç birinin i'tirâz etmediklerini rivayet etmişlerdir; mezkur hadîs (hasen) dir. Mürted kadın meselesini Peygamber (S.A.V.) Hz. Muaz'ı Yemen'c gönderirken de mevzuu bahis etmiş ve :
«Her hangi bir erkek İslâmdan dönerse onu İslâm'a da'vet et. Eğer dönerse ne âlâ. Dönmediği taktirde hemen boynunu vur. Hangi kadın İslâmdan dönerse onu da da'-vet et. Dönerse mesele yok. Dönmezse hemen boynunu Vur.» buyurmuştur.
Bu hadîsin dahî isnadı hasendir. Bunlar hep Cumhur'un delilleridir. Cumhur zaîf bir hadîsle de istidlal ederler.
Hanefîler'c göre mürtcd kadın öldürülmez. Fakat hapsedilerek dînine dönünceye kadar dövülür. Bu arada onu biri Öldürürse bir şey lâzım gelmez; yalnız[1032]  ta'zîr olunur. Hanefîler'in delili Peygamber (S.A.V.)'in kadınları öldürmeyi yasak etmesi ve Öldürülmüş bir kadım gördüğü zaman :
«Bu Öldürülmemeli idi.» buyurmasıdır.
Bu hadîsi imam Ahmed rivayet etmiştir.
Hadîsimizin zahirine bakılırsa, mutlak suretle dînini değiştiren hattâ yahûdî iken Hristiyan olan öldürülecektir. Nitekim İmam Şafiî'nin mezhebi budur. Fakat Hanefîler buna muhalefet etmiş ve : «irtidad etmekten murâd : Müslüman iken küfre dönmektir.» demişlerdir. Gayr-ı müslimlerin din. değiştirmesine irtidad hükmü verilemez; çünkü bütün erbabı küfüV bir millettir. Yani bütün kâfirlerin hükmü birdir. Sonra bu hadîsi mutlak mânâya almamıza imkân yoktur. Çünkü o mutlak mânâda dînini değiştirerek müslüman olan bir kâfire de şâmildir. Halbuki böyle bir kimseye bilicmâ' mürted denilmez. Şu halde hadîs bilicmâ' tahsis edilmiş demektir. Varsın kendi aralarında dînlerini değiştiren kâfirler de tahsis edilmiş oluver-sin. Bu taktirde «Her kim dinini değiştirirse» cümlesi bir âmm-ı mahsustur. Kaldı ki bu hadîsten bu mânânın murâd olduğu Tabefânı (260—360)nin İbirı Âbbas (R.A.)'dan morfu' olarak tahrîc ettiği şu ha dîsten de sarahat-ı anlaşılmaktadır:
«Her kimin dîni, İslâm dinine muhalefet ederse hemen boynunu vurun.»[1033]

1230/1030- «(Yine) Ibni Abbas radtydlîahü anhümâ'dan rivayet olunduğuna göre : Bir a'mâmn Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'e sö-cjüp sayan bir ümmü Veled câri/asi varmış. A'mâ kendisini (bundan) nehî etliği halde yine vazgeçmezmîş. Nihayet bir gece a'mâ sivri kılıcı alarak onu cariyenin karnına batırmış; üzerine de yüklenerek cariyeyi tepelemiş. Sonra hadiseyi Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem duymuş ve :
— Dikkat edin! Şâhid olun ki, bu cariyenin kanı hederdir.» buyurmuşlardır.»[1034]

Bu hadîsi Ebu Dâvud rivayet etmiştir. Râvîleri sikadırlar.
Hadîs-i şerif, Peygamber (S.A.V.)'e söğen kimsenin öldürüleceğine delildir. BÖylesinin kanı heaer olur. Söğen müslüman ise Fahr-î Kâinat (S.A.V.) Efendimize söğmekle mürted[1035]  olur: ve Öldürülür. Hattâ îbni Battal (—444)in kavline göre tevbeye bile da'vet olunmaz. İbni'l-Münzir' in Evzaî ile Leys'den rivayetine göre tevbe etmeye da'vet olunur. Yine tbni'l-Münzir' in, Leys, Evzaî, İmam Şafiî, İmam Ahmed 6. Hanbel ve diğer bazı ulemâ'dan rivayetine göre böylesi tevbeye da'vet edilmeden de öldürülebilîr. Zımmî dahî aynı hükümdedir. Ancak müslüman olursa kurtulur.
Hanefîler'den bir rivayete göre zimmî Öldürülmez, ta'zîr olunur. De-lîlleri : Yahudiler Peygamber (S.A.V.)'e «es-Samu Aleyk» dedikleri ve İni onlarca söğmck olduğu halde ResûİüHalı (S.A.V.)'in onları Öldürmo-iTirsidiı*. Halbuki bu sözü bir müslüman .söylese mürted olur. Bir do kâfirlerin ichde bulundukları küfür hali ona söğmekten daha (.-irkindir. O fı;ıl(iu yaşamalarına müsaade edilince şetim halinde de müsaade etmek gerekir. «cs-Samu aleyk» sözünün mânâsı şetim olur mu?r Böyle iken yine oldürülmemeleri Hanefiler'in kavlini te'yîd eder.[1036]




[1] Sûre : 2, Âyet : 275.
[2] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/5-7.
[3] Rifâa b. Râfi' (R.A.) Hazrecî olup Ensar-ı Kirâm'ın büyüklerin-dentîir. Bcdir'de bulunmuştur. Babası Râfi' (R. A.) on İki nakîb'in biridir. Hz. Rifâa bütün gazalara iştirak etmiştir, ilk Emevî hükümdarı Eamanında vefat etmiştir.
[4] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/7.
[5] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/7-8.
[6] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/8-9.
[7] Mâide Sûresi, âyet : 90.
[8] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/9-11.
[9] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/11.
[10] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/11.
[11] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/12.
[12] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/12.
[13] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/12-13
[14] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/13.
[15] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/14.
[16] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/14.
[17] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/14-15.
[18] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/15.
[19] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/15.
[20] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/16.
[21] Ebu Zıibeyr Muhammet! b.  Müslim Me"(ki'dir. Tâbiin'den olup C&bir b. AbdiHah'tan çok hadîs rivayet etmiştir.
[22] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/16.
[23] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/16-17.
[24] Mükateüe : «Şu kadar para verirsen azad olacaksın» diye sahibi İ köle arasında yapılan akid'dir.
[25] Veîa : Köleyi azâd etmekten doğan hükmî akrabalıktır. Artık bö; \e köle ile sahibi birbirlerinin mevlâsı olurlar.
[26] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/18-19.
[27] Sûre-I Nûr, Ayet: 33.
[28] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/19-20.
[29] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/21.
[30] Hz. Ömer'in mevlâsı.
[31] Sûre-i Muhammed (S.A.V.) Âyet : 22»
[32] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/21-22.
[33] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/22.
[34] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/23.
[35] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/23.
[36] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/23-25.
[37] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/25.
[38] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/25.
[39] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/26.
[40] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/26-27.
[41] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/27.
[42] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/27.
[43] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/28.
[44] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/28-29.
[45] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/29.
[46] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/29-31.
[47] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/31.
[48] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/31.
[49] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/32.
[50] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/32-33.
[51] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/33.
[52] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/33-34.
[53] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/34.
[54] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/34-35.
[55] Medine'nin kabristanı.
[56] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/35.
[57] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/35-36.
[58] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/36.
[59] Sûre-i Nur Âyet: 33.
[60] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/36-37.
[61] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/37-38.
[62] Ebu Ubeyd Kasım îbni Selâm: Ebu ITbeyd Ilerafda doğmuştur. Babası Rumi idi. Sonra Irak'a gelmiş ve Ebıı Zoyd, Ebu TTbayde Ömer İbni Mü-Bonn, Asmaî, Kisai, Ferrâ gibi eimme-i lügat'ten ulum-ı ebediyye tahsil etmişti. Bağdat'ta yetiştiğinden Bagdaâdî diye anılır.
İsmail îbni Ca'fer'tfen, Kadı Şüreyk'ten, Hüşeym'den ve daha bu tabakadaki eimme-i muhaddisîn'oen de Vıadîs ahz etmiştir. Kendisinden rio Dârimî, Ebu Bekir tbni Ebiddüııya, AH tbni Abdülaziz, Haris îbni Üsâm«% Muhammed İbni Yahyattirmii.î gibi zevât'ın rivayetleri vardır, lshak İbni Rahuye : «Allah, hak sözü sever, Ebu TJbpsyd benden çok yüksek bir âlimdir, fakıh'tır. Biz Ehu Tihoyil'in ilmine muhtacız. Fakat o bizim değil.» der imiş. İmam ATımed İbni HantM'I'de Ebu TJboyd't «Ustaz» diye anarmiş. Zehebî «Tezkiretii'l huffaz» da bize bu malumatı verdikten sonra diyor ki: «Ebu ÎJboyd'in hadîs hıfzında, Îlel-İ châdis-İ ma'rifot'tr fıkıh'a vukufta, lûffat'tp, kıraefte nasıl bir İnişim olduğunu anlnnınk letn onun tr'Ilfatma nıiinıca;ıt rttuclhtlr. Tc'Iifatından «Ki-tabü'.' emval» ile «Kitabünııâsih velmensuh» unu mütalâa ettim. Tarsus'da hayli zaman kadılıkta bulunmuştur. «224» tarihinde Mekke-i mlikerreme'de vefat etmiştir. (Tocrid-İ Sarih. C. v. S. 48).
[63] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/38-39.
[64] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/39.
[65] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/39-41.
[66] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/41.
[67] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/41-44.
[68] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/45.
[69] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/45.
[70] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/45.
[71] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/45-47.
[72] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/48.
[73] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/48.
[74] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/49.
[75] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/49-50.
[76] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/50.
[77] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/50.
[78] Ma'mer b.  Abdillah (R. A.) : Eskiden  müslüman  olmuş  ve Habeş'e hicret  etmiştir.   Medine'ye   geç hicret  etmiş ve orada kalmıştır.
[79] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/51.
[80] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/51.
[81] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/51-52.
[82] Bunun ma'nâsı: Hiç fıkıh bilmiyor demek değildir. O da fetva' veren fukâhft'y-ı sahâbe'den idi yalnız meşhur olan fakîh'ler derecesinde değildi.
[83] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/52-54.
[84] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/54.
[85] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/55.
[86] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/55.
[87] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/55.
[88] Abdullah b. nüryde : Ebtı S.-hl Abdullah b. lîiireyde b. «-1-IIiLsjı.yb ılınıi'tlir. Tâhiinin n olup halıu.sı ik- dlgt*r bazı iı-shâb'tan hmiis   rivfıyct rtnıifjtir.   Mcrv   kadısı   idi.
[89] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/55-56.
[90] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/56.
[91] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/56-57.
[92] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/57-58.
[93] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/58-59.
[94] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/59-60.
[95] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/60.
[96] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/60-61.
[97] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/61.
[98] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/61-62.
[99] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/62.
[100] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/62-63.
[101] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/63.
[102] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/63.
[103] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/63-64.
[104] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/64.
[105] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/65.
[106] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/65.
[107] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/65-67.
[108] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/67.
[109] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/67-68.
[110] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/68.
[111] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/68-70.
[112] Bak:   El-Fıkh   ttlcl'nıfsuıhib-ir   Erbaa:  Abdurrahman Ozlrî.   5. ci baskı .C. II. Slıf. 245 ve devamı.
[113] Sûre-i Hacc:  5 ve Sûre-İ Fussilet  : 39.
[114] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/70-71.
[115] Sûre-i Bakara :   279.
[116] Sûre-i ÂI-i İmrân Ayet : 129.
[117] Maalesef bu   müflis   nazariyeyi   tervice   kalkışan  bazı   moda meraklıları yurdumuzda dahî   mevcuttur.
[118] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/71-73.
[119] Bak:  Hak Dini  Kur'ân Dili  Cild:   1 Sahife: £52-974.
[120] Bak; Ahk&mÜ'l - Kur'ân Cild 1. Sahife: 464 İstanbul tab'ı 1335.
[121] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/73-75.
[122] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/75.
[123] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/75-76.
[124] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/76.
[125] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/76-77.
[126] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/77.
[127] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/77-78.
[128] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/78.
[129] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/78-79.
[130] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/79.
[131] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/79.
[132] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/79-80.
[133] Birbirinin   misli   olması.
[134] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/80-81.
[135] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/81.
[136] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/81.
[137] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/81-82.
[138] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/82-83.
[139] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/83.
[140] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/83-84.
[141] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/84.
[142] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/84-85.
[143] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/85.
[144] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/85-87.
[145] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/87.
[146] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/88.
[147] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/88.
[148] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/88-89.
[149] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/89.
[150] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/89-90.
[151] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/91.
[152] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/91.
[153] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/91-92.
[154] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/92.
[155] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/92.
[156] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/92-93.
[157] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/93.
[158] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/93-94.
[159] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/94.
[160] Bazıları bu hadise müttefekun aleyh demişse de bu bir vehimdir; çünkü o, Sahiheyn'de bulunmadığı gibi Küttibtt's-Sitte'de ve diğer muteber hadîs kitaplarında da yoktur. Onu yalnız Şafii tahrîc etmiştir.
[161] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/94-95.
[162] Ahmet Davudoğlu, Büluğ’ül-Meram Tercümesi ve Şerhi, Selamet Yolları, Sönmez Yayınları: 3/95.


islam