Buluğul Meram Şerhi > 8


921/757- «Ebu Bekre radnfdlfthü an A'den rivayet olunduğuna göre. Peygamber Snîallahil aleyhi ve scUcm, Kurban (bayramı) günü Minâ'-da okuduğu hutbesinde :
— Şüphesiz ki sizin kanlarınız mallarınız ve ırzlarınız size şu beldenizde, şu ayınızdaki şu gününüzün hor-meti gibi haramdır; buyurmuşlardır.»[275]
Hadîs müttefekun aleyhtir.
Bu hadîs-İ Şerifin delâlet ettiği mânâ açıktır. Bu cihet icmâ'-an dahî sabittir. Musannif gasıb babına bu hadîs ile başlasa daha iyi olurdu. Nitekim tbni Kesir «el -Jrşâd» adlı eserinde Öyle yapmıştır.[276]

«Şuf’a Babı»


Şuf'a, lügatte : katmak demektir. Namazda bir rek'atı bir rek'ata katmaca şefT derler.
Şerîatte şuf'a : Satılan bîr akarı veya akar hükmünde olan bîr mil-ki müşteriye her kaça mâl oldu ise o miktara müsLerich'tı veya satıcıdan cehren temellük etme hakkıdır.
Bu cebren alabilme meselesi kıyâs'a muhaliftir. Onun için şuf'a İstihsan yolu ile meşru' olmuştur. Buradaki istihsan, babımızın hadîsleridir. Ebu Bekir Râzi (—370) istihsan meselesini inkâr eder ve: «Şuf'amn vücûbu müttefekun aleyh olup kat'iyyetle hükmolunan asıllardan bîridir; ona istihsan denilemez» dermiş. Bazıları: «Evet o bu kıyâs'a muhaliftir, amma başka kıyaslara muvafıktır. Çünkü Şuf'ada bir kimsenin "zararı diğer bit kimsenin zararı iie def edilir. Yani şefî'in milkine bitişik bir milk başkasına satılmakla şefi' zarar görecekken bu sefer müşterinin elinden, alarak onu zarara sokmak sureti ile bu zarar defi1 edilir» derler.[277]

922/758- «Câbir b, Abdİllah radııjahıhu anJtümd'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resüîullah sullalluhü (ücı/hî ve arlîem taksim olunmamış (bulunan) her şeyde şuf'a olduğuna hükmetti. Fakat sınırları olur; yollan da ayrılırsa artık şuf'a yoktur».[278]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.  Lâfı/ Buhârînindir.
Müslim'in (Câbir'den) bir rivayetinde: «Şuf'a şerikine göstermeden satışa salâhiyeti olmayan (diğer bir rivayette heiâl olmayan) her müşterek yerde veya akarda yâhud bahçededir» denilmiştir. Tahâvî-nin Câbir'den rivayetinde ise : «Peygamber Sallallahü aleyhi ve sel-lem, her şeyde şuf'a olduğuna hükmetti» denilmektedir.
Bunun râvîleri sikadır.
Ev, akar ve bahçe gibi şeylerde ortak olan bir kimseye şuf'a hakkını Lsbât hususunda hadîs-i şerifin, lâfızları birbirini takviye etmektedir. Taksim edİiebilen şeylerde mesele ittifakıdır. Fakat küçük hamam gibi tak.sim edilmiyor) şeylerde ihtilâf vardır.
Hanetîler'lo ekser-İ ulemeâ'ya göre menkul olan mallarda şuf'a hakkı yoktur. Delilleri hadisteki «sınırları olur; yolları da ayrıhrsa artık şuf'a yoktur» cümlesidir. Zîrâ bu ibare akardan başka hiç bir şeyde şuf'a hakkı olmadığına delâlet eder; arsa akar'a mülhaktır. Bunların aklî delili : Menkul malda zararın nâdir vuku'a gelmesidir. Bîr de ha-. dîsin Bezzar ile Bey haki rivayetlerinde yalnız akar ve arsaya münhasır vârid olması ile istidlal ederler. Bczzjîr bu hadîsi Hz. Câbîr (R. A.)'den tahrîc etmiştir ki, lâfzı şudur :
«Akar ile bahçeden   başka bir   şeyde   şuf'a yoktur.»
BcyhakVnin rivayeti Hz. Ebu Hüreyre'dendir. Bu rivayette :
«Dâr ile akardan maada hiç bir şeyde şuf'a yoktur»
buyurul m aktadır. Yalnız Bcyhakî hadîsi tahrîc ettikten sonra : «isnadı zaiı tir» demiştir.
Hâsılı Hanefîier'e göre Şuf'anın sebebleri üçtür: Bunlar Mecellc'nın 1008. ci maddesine beyân olunduğu vecihle: satılan malda veya o mala âid hakda müşterek olmak yâhud satılan akar'a bitişik komşu bulunmaktır.
Bazılarına göre Şuf'a her şeyde vardır. Bunlar Tahâvî (238— 321)'in rivayeti ve İbni Abbas (R. A./in «Sahîh-i Tirmizî» deki merfu' hadisi ile istidlal ederler. İbnİ Abbas (R.A.) hadîsinin lâfzı şudur:
«Şuf'a her şeyde vardır.»
Bu hadîsin merfu' olduğu iddiası hatâ bile olsa aynı hadîs fbni Abbas (R. A.)'don mürsel olarak da rivayet edilmiştir. Bu İse merfu1 olduğuna şâhiddir; kaldı ki sahâbî'nin mürselİ de hüccettir.
Bir takımları menkul'den elbiseyi istisna etmiş ve: «eİbise'de şuf'a sahihtir» demiş. Diğer bir takımları hayvanı istisna ederek, onda şuf'anın caiz olacağına kail olmuştur.
Müslim hadîsi, ortak maldaki hisseyi şerikine arzetmeden satmanın helâl olmadığına delildir. Bazıları bu satışa haram demiş, bir takımları mekruh olduğuna kail olmuşlardır.
Şeriklerden biri hissesini bir şahsa satmak için diğer şerikten İzin aldıktan sonra o malı başkasına satsa şuf'a hakkının kalıp kalmıyacağında ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Ekser-i uiemâ'ya göre şuf'a hakkı bakîdir. Sevrî (97—161) ie hadîs imamlarından bir cemâate göre şuf'a hakkı sakıt olur.
Şuf'anın satış akdi ile sabit olduğu ittifakı ise de satıştan başka bir ak id ile sübûtu ihtilaflıdır.
- Hadîs-i Şerif'te «her müşterek yerde» denildiğine Röre şuf'anın bir müslümah ile zimmî ortak oldukları zaman zimmî'nin lehine sabit olması da hatıra gelir. Bu mes'eîe ihtilaflıdır.[279]

759/924- «Enes b. Mâlik ra di yallah il anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir kî:  Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem:
— Evin komşusu o eve (şefi olmağa) daha haklıdır; buyurdular.»[280]

Bu hadîsi Nesâ" rivayet etmiştir. Ibnî Hİbbân onu sahîhlemiştir. tir. Hadîsin illeti vardır.
İlletinin sebebi : Hadîs imamlarından bir çoklarının onu Katâde tarîki ile Hz. Enes1 ton, diğerlerinin de Hz. Semure'den tahrîc etmesi : «mahfuz olan budur» demiş olmalarıdır. İbni Kattan (İ20—198) her iki rivayeti de sahih bulmuştur ki, evlâ olail da budur. Çünkü bu hadîs ma'Iûl bile olsa aşağıdaki hadis sahihtir; ve aynı mânâ'ya delâlet eder.[281]

925/760- «Ebû Râfi' rftdıyollahii (tnh'dcn rivayet olunmuştur.Demîştİr kî: Resûlüllah Saflallahü aleyhi ve svllrm:
—   Komşu yakın komşusuna (şefî' olmağa) daha haklı dır; buyurdular.»[282]

Bu hadîsi Buharı tahric etmiştir. Hadîs hakkında bir de kıssa varılır.
Kıssa şudur : Ebû Râfi', Sa'd b. Ebi Vakkas'a işaret ederek Mis-ver h. Mahramaya :
—  Buna emretsen de hânesîndeki İki evîmt satın alsa ya!    demiş. Bunun üzerine Sa'd :
—  Vallahi peşin de olsa taksitle de olsa sana dortyüz altından fazfa veremem; demİş. Ebû Râfi' :
—  Sübhanellah!   ben onları peşin  para  ile beşyüz altına vermedim.
Eğer ResûlüHah (S.A.V.)'i :
—   Komşu yakın komşusuna (şefi' olmağa) daha haklıdır; derken işitmiş olmasaydım sana satmazdım; demiştir.
Hadîsi E-bû Râfi' her ne kadar alış veriş babında zikretmiş de olsa o şuf'a'ya da şâmildir.
İste bu ve emsali hadîslerle istidlal ederek Hanefiler'lr diğer bazı ulemâ burada sufanın .sübûluna kail olmuşlardır. Hz. Ali, Ömer ve Os-uı;ın (Aıılıiinı) ile İmam Şâf'n, İmam Ahmrdvo başkaları komşu olmakla şııf'a hakkının sübût bulmadığına kaildirler. Onlara göre hadislerdeki (komşu) elan murâd : şeriktir. Nitekim Ebû Râfİ' haİsi de bunu gösteriyor. Çünkü Ebu Râfi' ortağına «komşu» demiştir. Kcr snrîkt komşu denilmese ehl-i lisan'dan olan Ebû Râfi' dahi demezdi.
Fakat hu zevât'a Hanefîler tarafından : «Ebû Râfi' Hz. Sa'd'a şerik -i.'îiiI, k.nıışu idi diye cevap verilmiştir.
Hâsılı bu nvs'eiede iki taraf sözü bir hayli uzatmıştır. Rir miikte oı-iak nlan kimseye suf'a hakkının sabit olması, onun komşuya da sabit olmasını ihlâl etmez. Çünkü hu bâb'ta delîllcr çoktur. Aşağıdaki hadîs ihıhi komşuya şuf'a hakkının sabit okluğunu gösteriyor.[283]

926/761- «Câbir radıyallahih anfc/den rivayet edilmiştir. Demiştir kî: Resûlüllah SalîalJahü aleyhi ve selimi:
— Komşu komşusunun şuf'asına daha haklıdır. Yolları bir olduğu zaman komşu gâib bile olsa şuf'a sebebi ile gelmesi beklenir; buyurdular.»[284]

Bu hadîsi Ahmed ile Dört'ler rivayet etmiştir. Râvileri sikadır.
Musannif hadîsin râvilcrinİ tevsik etmiştir. Diğer hadîs imamları ise buradaki rivayet üzerinde söz etmiş ve sonundaki «yollan bir Olduğu zaman» cümlesinin yalnız Abdülmelik b. Ebû Süleyman tarafından rivayet olunduğunu kaydetmişlerdir.
Hadîs-i Şerîf komşunun şuf'a hakkına mâlik olduğuna delildir. Yalnız «yollan bîr olursa» {üy(1 kayıdlanmıştır. Bundan dolayı bazıları bu şartı nazar-ı i'tibâre almış ve : «komşuya şuf'a hakkı yolda müşterek oldukları vakit sabittir» demişlerdir.[285]

927/762- «Ibni Ömer radıyallahü anhiimâ'dan Peygamber (S.A.V.)'-den işitmiş olarak rivayet olunduğuna göre Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem:
— Şuf'a ıkaaii[286] çözmek gibidir; buyurmuşlardır.»[287]

Bu hadisi ibni Mâce ile Bezzar rivayet etmiş. Bezzar : «gaibe şuf'a yoktur» cümlesini ziyâde eylemiştir. İsnadı zaiftir.
Hadîsi Ibni Mâcc ile Bezzar şu lâfızlarla rivayet etmişlerdir :
«Gâib ile küçüğe şuf'a yoktur; şuf'a ıkaal «çözmek gibidir».
Bu hadîsi-, Bczznr zaîf bulmuş; îbni Hibban : «Bunun aslı yoktur» demiş; Ebû Zür'a onun münker olduğunu söylemiş; Beyhaki de: «sabit değildir. Bu mânâdaki hadîslerin hepsi asılsızdır» demiş-,- tir. Ayni hadîsi îbni Kesir (—774) «el- îrşâd» adlı eserinde rivayet etmiş; fakat onu Bezza fin tahrîc ettiğini ve rivayet ettiği ziyâdeyi zikretmemiş; yalnız İlmi Mâcc'n'm tahric ettiğini söylemiştir. îbni Kesir, bu hadîsin zaîf olmasına sebeb, onu Muhammcd b. Harsım Muhammcd b. Abdurrahman'âa,n onun da babasından rivayet etmiş olmasını göstermiştir. Mezkûr zevatın üçü de zaîftir, binâenaleyh bununla ihticâc edilemez.
Fukâhâ şuf'amn vakti hususunda ihtilâf halindedirler. Şâfîîlerle Hanbelîler'e ve diğer bazı ulemâ'ya göre şuf'a fevridir, yani o ân'a mahsustur. Şuf'amn meşru' olmasına sebep "şef î'den zararı defi* etmek olduğu düşünülürse ona «fevri'dir» demek daha ziyâde münâsib gibi görünür. Çünkü satılan şey muallâk olursa şefî'den zarar nasıl defi' edilebilir? Fakat, bazılarına göre bir hükmü isbât için bu kadarcık bir aklî deiîl kâfî değildir. Asıl olan fevrîyet'in şart olmamasıdır. Şart'm isbâ-tı ise delile muhtaçtır; elde böyle bir delil yoktur.
Hadîsteki «şuf'a ikaait çözmek gibidir» ta'birinden murâd : vaktinde yetişip almak îcabeder; mal satılırken "stenilmezse bir daha o hak elden gider; demektir. Bundan dolayi.tr ki, Hanefîler'e göre şuf'ada şefi' tarafından üç taleb lâzımdır :
1— Taİel-i muvâsebe; yani satışı duyduğu mecliste şuf'ayı hemen istemesi.
2— Taleb-i takrîr ve îşbâd.
3— Taleb-i husumet ve temellük.
Bunlar için Mcccllc'n'm 1028-1030. maddelerine müracaat edilebilir.[288]

«Mudârebe Babı»


Kirâd: Kâr’da mal sahibi iie ortak olmak üzere bir kimsenin malını işletmektir. Kârda ortak olmak için : Birinden para, diğerinden çalışmak vardır. Çalışana mudârib derler. Kirâd veya mukaarada Hi-cazhlar'm lügatidir. Buna fukahâ «mudârabe» derler. Mudârabc (darb) dan alınmıştır.
Darb : yer yüzünde sefer etmektir. Aîış verişte kâr etmek ekseriyetle sefer etmekle hâsı! olduğundan ona bu isim verilmiştir. Maamâfîh (darb) mal'a nisbet edilirse malda tasarruf mânâsına gelir. Mudârebe bu mânâdan da alınmış olabilir.
Zâhirüer'dt.-n îbni Hazm «Mcratibü'l-lemâ» adlı eserinde: «Bütün fıkih bâblarımn her birinin kitab ve sünnetten bir delili vardır; yalnız :Tiudârabeınin yoktur. Bunun bir delilini asla bulamadık. Lâkin bu sahih bir icmâ'dır. Peygamber (S.A.V.) zamanında mevcut olduğu ve Resûlüflah (S.A.V.)'in onu ikrar buyurduğu kafidir» diyor ise de «Mudârebe'nin kitab ve sünnet'ten delili yoktur» İddiası doğru değildir. Zîrâ mudârebe'nin hem kitabtan hem de sünnetten deîîli vardır.
Kitab'tan delili :
[289] «Diğerleri de yer yüzünde sefer ederek Allah'ın fadlını taieb ederler» yani ticâret için sefer ederler, âyet-i kerimesi"dir.
Sünnet'ten delili şu hadîstir : Hz. Abbas malını mudârebe için birine verir ve mâlını denizden sevk etmemesini, vadiye indirmemesini ve onunla hayvan satı(ı almamasını şart koşardı. Resûlüllah (S.A.V.) bunu duyunca beğendi ve caiz gördü.»
Mudârebe'nin caiz olduğuna îbni HazrrCva. de kabul ettiği vecih-le icmâ' vardır.
Aşağıdaki hadîs'ler dahî mudârebe'nin sünnetten delilleridir.[290]

928/763- «Suhayb[291] radıyallahü anh'den   Peygamber Sallallahü aleyhi ve aellem'ln :
— Üç şey vardır ki bunlarda bereket mevcuttur : (Bunlar) va'delİ satış, mudârebe ve satmak İçin değil de ev için buğdayı arpa île karıştırmaktır; buyurdupğu rivayet edilmiştir.»[292]

Bu hadîsi İbni Mâce zaîf bir isnadla rivayet etmiştir.
Çünkü isnadında meçhul râviler vardır. Bunlardan biri Nasr b. Kıtası molup, Abdurrahman b. Dâvud'da.n rivayet etmiştir ki, ikisi de meçhuldür. Buharı : «onun bu hadisi mevzu'dur» demiştir.
Bereket'in mezkûr üç şeyde bulunması : va'deli satışta müsamaha ve borçluya yardım olduğu, mudârebe'de insanların birbirinden istifaiesi bulunduğu, buğdayla arpayı karıştırmakla da.yiyecen: te'min edildiği içindir. Satmak için buğday ile arpayı karıştırmak ise memnu'dur. Çünkü bunda hîle ve aldatma olabilir.[293]
929/764- «Hakîm b. Hİzâm rndnınllahü «nVden rivayet olunduğuna göre kendisi  bîr adama  mudârebe'ye mal  verdiği  zaman ona   :
taırafından satın alınıp âzad edilerek Mekke'ye gelmiş, K^sfti-i Ekrt-in'fn bi'se-tltıde Atvımâr b. Yâsir Hazretleri ile aynı günde Müslüman olmuştur.
— Malımı hayvana sarfetmiyeceksîn ,onu denizde nakletmiyeceksin ve sel vadisine indirmiyeceksin! Eğer bunlardan bir şey yaparsan malımı  muhakkak Ödersin;   diye şart  koşarmış.»[294]

Bu hadîsi, Dâre Kutnî rivayet etmiştir. Hâvileri sikadır. İmam Mâlik, «cl-Muvatta» da Alâ b. Abdirrahman b. Yakub'dan, o da babasından, o da dedesinden işitmiş olmak üzere, ceddinin Osman'ın malında kârı aralarında paylaşmak şartı ile ticâret ettiğini söylemiştir.
Bu hadîs mevkuf ve sahihtir. Hadîsi Beyhakî de rivayet etmiştir. Musannif isnadını kavî bulmuştur.
Müslümanlar arasında mudârobe'nin caiz olduğunda ihtilâf yoktur. Mudârebe câhiliyet devrinde de vardı. İslâmiyet onu olduğu gibi bırakmıştır. Zâten mudârebe icâre'nin bir nev'idir. Yalnız onda ücretin yani kazancın bilinmemesi mahzuru varsa da o da insanlara bir şefkat örneği olan bu ruhsatta affolunmuştur.
Mudârebe'nİn rüknü, şartları ve hükümleri vardır. Rüknü : îcâb ve kabul'dür.
Şartları : Mudârebe'nİn ancak altın veya gümüş para ile olması[295], akid esnasında sermayeyi bildirerek mudâribe'e teslim etmesi, kârın aralarında şayi* olması, mudârib'e verilecek hissenin kazançtan olması gibi şeylerdir. Hattâ mudârib'e sermayeden bir şey verilmesi şart koşulsa, mudârebe fâsid olduğu gibi iki taraftan birine kârdan fazla bir şey verilmesini şart koşmak dahi akd'i bozar.
Hükümleri : Kazancın meçhul kalmasının afvi, mudârib tarafından bir taksir olmaksızın sermaye telef olursa ödettiriImesi, ticâret için verirken emânet; kâr hâsıl oldukta şirket olması gibi şeylerdir.
Hâkim b. Hizam hadîsi, mal sahibinin istediği zaman mudâribi işinden meni' edebileceğine delâlet ediyor. Bu takdirde mudârib mal sahibini dinlcmiyerck ticâretine devam ederse mal telef olunca onu öder.[296]

«Müsâkat Ve İcâre Babı»


Müsâkat, müzâra'a  ve  muhabere kelimelerinin tefsir  ve  izahında ihtilâf vardır. Bir veçhe göre müzâra'a ile muhabere bir mânâyadırlar. bir veçhe göre başka başka mânâlara gelirler.
Müzâra'a : Çıkan mahsûlün bir kısmını işleyen almak şartı ile yeri ekmek için yapılan akid'dir.
Muhabere de öyle ise de bazılarına göre bunda tohum, ekene aittir.
Müsâkat veya muamele çıkan meyvelerden malûm bir miktar almak üzere yapılan bahçıvanlık akdi'dir.
Müzâra'a olsun müsâkat olsun Hanefîler'den îmâm-ı A'eam Ebu Hanifc'ye göre caiz değil; İmam Ebu Yusuf ile Muhammcd'c göre caizdir. Fetva'da onların kavline göredir. Bunlar, bazı kayıd ve şartlarla diğer mezheblere göre de caizdirler.[297]

930/765- «ibni Ömer radıyallahü anhümâ'dan rivayet edildiğine göre; Resûlüllah salldllahü aleyhi ve sellem, Haybeatilerle yerden çıkan meyve ve ekinin bir kısmı (m kendilerine bırakmak) karşılığında müsâkat yapmıştır.»[298]

Hadîs müttcfekun aleyh'tir.
ŞeyJıeyn'in bir rivayetinde: aHayberliler Resûlüllah (S.A.V.)'den çalışmayı üzerlerine almak şartı ile kendilerine meyvelerin yarısını müsâkat ile bırakmasını istediler. Resûlüllah (S.A.V.)  :
— Su şartla musâkatı size dilediğimiz müddet bırakıyoruz; buyurdular. Bunun üzerine Hayberlİler, Ömer (R. A.) kendilerini sürgün edinceye kadar orada karar-£Îr oldular.» denilmektedir; Müslim'in rivayetinde ise: Resûlüllah {S.A.V.) : Hayber yahûdîlerine Hayber hurmalarını ve arazisini, kendi malları ile işletmek ve kendilerine meyvelerinin yarısı verilmek şartı ile verdi» denilmektedir.
Hadîs-i Şerif, müsâkat ve müzâraa'nın caiz oduğuna delildir. Hz. Ali, Ebu Bekir ve Ömer (R. Anhüm) ile  îmam Ahmcd b. Hanbel, îbni lîuzcyme (223—311)  ve sair fukâhâ ve muhaddîslerin mezhebi de budur.
Müzâra'a her asırda ve her yerde müsjümanlar arasında yapılagelmişe bir iştir.
Hadîste «Dilediğimiz müddet» buyurulması müsâkat ve müzâra'anm müddeti meçhul bile olsa cevazına delâlet ediyorsa da buna yalnız Zâhİrî'Ser kail olmuş; Cumhur-u ulemâ müsâkat ve müzâra'a-yı icâre'ye kıyâs ederek onun meçhul müddetle caiz olamıyacağını ifâde etmişlerdir. Cumhur hadîsteki «Dilediğimiz müddet» ta'birini te'viî etmiş ve: «bundan murâd, onlara söz verilen müddettir. Yani : Sizi Hayber'de dilediğimiz bir zaman bırakır; sonra dilediğimiz zaman. Çıkarırız; demektir.Çünkü Hz. Peygamber (S.A.V.), yâhûdüeri, arap yarımadasından çıkarmak niyetinde idi» demişlerdir.[299]

931/766- «Hanzale b. Kays[300] radıyaTlahü anh'âen rivayet olunmuştur. Demiştir ki : Râfi' b. Hadîc'e yeri altın ve gümüş ile kiralamayı sordum :
— Bundan bir be's yoktur; ancak halk Resûlüllah salldllahü aleyhi ve sellem zamanında su altları ile dere başlan (tarla sahibine âid olmak) ve ekinden de bir şeyler almak şartı ile yer icar ederler de kimi beriki helak olur, öteki kurtulur; kimi de o batar beriki kurtulurdu. Halkın bundan başka bir kira tarzı yoktu. İşte bundan dolayı onu men'ettİ. Amma ma'lûm ve garantili bir şey (kiralama) da hiç bir beis yoktur; dedi.»[301]

Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir. Bunda, müttefekun aleyh rivayetle mücmel bırakılan (yeri kiralamaktan mutlak surette nehî) meselesini izah vardır.
Hadîsin mazmunu arâzî'yi aiiın ve iimüş'ten muayyen bir miktar ücret mukabilinde kiralamanın sahih olduğuna delildir. Şâir paralarla, kıymeti hâiz şeyler de altın ile fiümüş'e kıyâs olunur. Müzâre'a yerden çıkanın iirte biri veya dörtte biri ile de caizdir. Buna delîl. İfani Ömer hadisi'dir. Müslim'in tahrîc ettiği bu hadîsin metni şudur :
«Ibnî Ömer demiştir ki : Arâzi'nİn Resûlüllah (S.A.V.) zamanında küçük dere kenarları İle ne kadar olduğunu bilmediğim bir parça samana kiraya verildiği gerçekten ma'lûmumdur.» Yine Müslim'in rivayetine nazaran İbnİ Ömer (R. A.) arazîsini üçte bire ve dörtte bire kiraya verirmiş. Sonra bundan vaz geçmiş.
Buharı diyor ki : «Kays b. Müslim, Ebu Câ'frr'dcn rivâyeten şöyle dedi : Medine'de hiç bir muhacir ailesi yoktur ki üçte bire ve dörtte bire ekin ekmesin. Ali Sa'd b. MâÜk, İbnİ Mes'ud, Ömer b. Ab-dülnziz, Kaasim, Ur ve, Ebu Bekir sülâlesi, Ömer ve Alt sülâleleri hep müzâra'a yapmışlardır.»
Ibni Ömer (R. A.) hadîsindeki küçük dere kenar; ile Hanzale (İZ. A,) hadîsindeki (su altları ve dere başlan) ta'nirlerinden murâd şudur :Araplar tarlayı icar ederken tohumun ekiciye âit olduğunu, su altı ve dere boyu gibi münbit yerlerin tarla sahibine, geri kalan yerlerin kiracıya âit olacakın; yâhud su altı yerlerde yetişen mahsulün tarla sahibine, sair yerlerc'ekinin kiracıya âit olduğunu şart koşarlardı. Bunda aldatma olduğu için İslâmiyet yasak etmiştir.[302]

932/767- «Sabit b. Dahhâk radıyallahü anh'dan rivayet edildiğine göre; Resûlüffah salîallahü aleyhi ve sellem müzâra'ayı nehyetmiş ücretle vermeyi emir buyurmuştur».[303]

Bu hadîsi dahî Müslim rivayet etmiştir.
Müzâra'a ile müâcore'nin yani ücretle vermenin farkı: Müzâra'a-da qalışan, yerden çıkan mahsulün bir kısmını alır. Mücâere'de ise; yeri para ile kiralar. Müslim'in bir rivayetine göre Abdullah j. Ömer (R.A.) erâzîsini kiraya veriyormuş, sonra Râfi' b. Hadîc'in ekinlikleri kiraya vermekten nehyeder iriigini duymuş. Ona tesadüf ettiğindi :
—  Ey Hadîc oğlu!     Arazîyi kiraya verme    hususunda    Resûlüllah {S.A.V. )'den ne rivayet ediyorsun? demiş. Râfi' :
—  Bedir gazasına iştirak etmiş iki tane amcamdan buralılara rivayet ederlerken işittiğim şudur : «Resûlüllah (S.A.V.) yeri kiralamaktan nehyetti» dediler:  cevabını vermiş. Bunun üzerine Abdullah :
—  Vallahi ben Resûlüllah  (S.A.V.J  devrinde yerin kiraya  verîlirdt-ğîni bilmiyordum; demiş.
Budan sonra Hz. Abdullah b. Ömer, olur da Peygamber (S.A.V.) bu bâb'ta yeni bir hüküm isdar etmiş bulunur korkusu ile arazîsini kiraya vermekten vazgeçmiştir.
MÜzâra'adan nehyeden sahîh ve sabit hadîsler vardır. Maamâfîh cevazına delâlet eden hadîsler de az değildir. Bu iki nev'i hadîslerin arası şöyle bulunmuştur. Müzâra'adan nehî, İslâmiyet'in başında idi; çünkü halk muhtaç idiler. Muhacirlerin yeri yoktu. Binâenaleyh Peygamber (S.A.V.) Irnsâr'a, onlara yardım lûtfünda bulunmalarını emretmiştir. Müslim'in Hz. Câbir (R. A.)1 dan tahrîc ettiği şu hadîs de bu mânâya delâlet eder : «Câbir (R.A.) demiştir ki: Ensâr'dan bazı kimselerin fazla arazîleri vardı. Onlar bu arazîyi üçte bire ve dörtte bîre kiraya veriyorlardı. Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.)  :
— Arazîsi olan ya onu eksin, yâhûcl din kardeşine versin; buna razı olmazsa onu tutsun; buyurdular.»
Sonraları müslümanlarm hâli iyileşince ihtiyaç kalmamış ve kendilerine müzâra'a mübâh kılınmıştır. Buna delîl.: müzâra'anın Peygamber (S.A.V.) ile Hulefâ-i Râşidîn devirlerinde, yapılmış olmasıdır.
Hat tâbi (319—388) diyor ki : «Mânâyı İbni Abbas iyi anlamıştır; evet yerden çıkan mahsulün yarısına müzâra'a yapmanın yasak edilmesinden murâd : onu haram kılmak değildir. Bundan maksad: Birbirlerine acıyarak yardımlaşmalarıdır.»
Zeyd b. Sabit[304] (R. A.): «Allah Râfi'i mağfiret buyursun. Vallahi bu hadîsi ben ondan daha iyi bilirim. Peygamber (S.A.V.)'e Ensâr'-dan yalnız iki adam gelmişti. Bunlar ihtilâf etmişlerdi. Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) de :
— Eğer âdetiniz bu ise bundan böyle ekinlikleri kiralamayın; buyurdular.» demiştir.
Galiba Hz.- Zeydi: Râfi' hadîsi kesti de, evvelini rivayet etmeden nehyi rivayet etti ve maksadı ihlâl etti; demek isliyor.[305]

933/768- İbni Abbas radıyalîahü anhümâ'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem, kan aldırdı ve kendisinden kan alana ücretini verdi.  Eğer haram olsaydı vermezdi.»[306]

Bu hadîsi Buharı rivayet etmiştir. İn bir rivayetinde :
«Bîr kerahet olduğunu bilse ona ücret vermezdi» denilmiştir.

Hadîsin lâfzı İbni Abbas (R. A./indir. Bu sözü hor halde : «Kan alana ücret vermek haramdır» diyenlere reddiye olmak üzere söylemiştir.
Bu hadîsi Müslim de Hz. Enes (R. A./den rivayet etmiştir. Müslim'in rivayetine göre Peygamber S.A.V.J'den kan alan zât Ebu Tıybe'-dir. îsmi Naffi'dir. Muhayyisatü'bnü Mes'ud'un kölesi idi. aNikâh bahsis-nde görüleceği veçhile Peygamber (S.A.V.)'den kan alanlardan biri de, Ebu Hind Yesâr'dır. Bu zât Benî Beyâza'nın azadjısı idi.
Kan alana araplar haccâm derler. Haccâm ücreti hakkında ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Hanefiler'le Cumhur'a göre helâldir. Delilleri bu hadîstir. Onlar kan alma san'atı için: «bayağı bir kazanç yolu olmakla tacrabor haram değildir» derler; ve hadîsteki nehyi tenzihe hnmlcder-ler; hattâ bazıları nesih iddiasında bile bulunmuştur. imam Ahmcd b. Hanbel (164—214) iie diğer bir kısım ulemâ'ya göre hür bir kimsenin haccâmlığı san'at edinmesi mekruh; onun ücretini kendi nafakasına snrfetmesi haramdır. Ancak köleleri ile hayvanlarını doyurmak için sarf-edebilir. Delilleri: îmanı Mâlik ilo Alnned'in ve «sünen» sahihlerinin lahrîc ellikleri Muhayyisa hadîsî'dir. Bu hadîse göre Hz. Muhayyisa, Peygamber (S.A.V.)'e haecâm ücretinin helâl olup olmadığını sormuş: Rcsûl-ü Ekrem (S.A.V.) kendisini nehyetmiş. Fakat Muhayyisa ihtiyacı olduğunu söyleyince ;
— Onu develerine alaf yap; buyurmuşlardır. Mezkûr ulemâ haecâm ücretini köleye mutlak surette mübâh görmüşlerdir.
Hadîs-i Şerifte vücuttan kan çıkarmak sureti ile tedavinin caiz olduğuna işaret vardır ki, icmâ'da budur.[307]

934/769- «Râfi' b. Hadîc radıyallahil anh'âen rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüllah Saîlallahü aleyhi ve sellem:
— Haccâm'ın kazancı habistir; buyurdular.»[308]

Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir.                             
Habîs : tayyîb'in zıttıdır,
Tayyîb : iyi. güzel, helâl mânâlarına geldiğine göre habîs de: kötü, pis ve haram mânâlarınadır. Acaha haccâm'ın kazancı harâmmıdır? îbni Kayyım (691—751)'e göre mezkûr kazanca habîs demek, sarımsak ile soğana habîs demek gibidir. Bundan sarımsak soğanın haram olmaları lâzım gelmediği gibi haecâm ücretinin dahî haram olması iktizâ etmez. Filhakika Teâlâ hazretlerinin kıymetsiz mallara (habis) itlâk etmesi buradaki habîs'ten haram mânâsı kastedilmediğine delâlet eder.
Vâkıâ  «Haccâm'ın kazancı sühten'dir» mealinde bîr hadîs vardır; amma bu hadîs onu tefsir etmiştir. Ve süht'ten murâd: hoş olmayan; demektir. Resûlülah (S.A.V.)'-in haccâm'a ücret vermesi de bunu teyîd eder.
llmü'l-A'rahî (468—543) diyor ki: «Peygamber (S.A.V.)'in haccâm'a ücret vermesi ile bu hndîs'in arası şöyle bulunur: Ücret vermenin caiz gorüidüğü yer, ma'lmn bir iş için verildiği zamandır; meçhul bir iş için ücret vermek ise memnu'dur».
îlmü'l-Ccvzİ dahî bu mesele hakkında şu mütâlâayı ileri sürüyor: Haccâm'a ücret vermenin keraheti, bu işin hîn-i hâcet'te müslüma-mn müslümana yardım etmesi îcabeden şeylerden olmasındandır. Bundan dolayı ücret alması doğru değildir.[309]

935/770- «Ebu Hüreyre radıyaîlahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüliah Sallaîlahü aleyhi ve sellem:
— Allah azze ve celle buyurdu ki : Üç kişi vardır; kıyamet gününde bunların hasmı ben olacağım. (Bunların birincisi) benim nâmıma verip de, sonra gadir eden adam; (ikincisi) hür (bir insan) ı satarak parasını yiyen adam; (üçüncüsü de) çırak tutarak kendisinden istifâde ettiği halde ücretini vermiyen adamdır; dedi.»[310]

Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.
hadîs-i Şerif, zikri geçen kimselerin kabahatlarının büyüklüğüne, kıyamet gününde mazlum'm yerine onlara Allah'ın hasım olacağına dElâkt ediyor.
«Benîm nâmıma» ta'birinden murâd : Benim ismime yemin eden ve söz voren, yâhud benim ismimle ve meşru' kıldığım dinimle, demektir, (iadir ve zulmün haram okluğu ittifakı bir meseledir. Hür bir insanı satmak dahî aynı hükümdedir.
Çırağın hakkını, ücretini, vermemek ise onun malını bâlıl ile yemektir.[311]

936/771- «İ bnî Abbas radıyalîahü anhümâ'dan rivayet olunduğuna göre; Resûlüllah Sattallahü aleyhi ve sellem:
— Şüphesiz ki üzerine en haklı ücret aldığınız şey Allah'ın- kitabidir;   buyurmuşlardır.»[312]

Bu hadîsi Buharı tahrîc etmiştir.
Fakat bu, Ebu Davud'un Hz. Ubâdetü'bnü - Sâmit'ten tahrîc ettiği şu hadîse muarızdır :
«Ben ehl-i Suffa'dan bazt kimselere kitabı ve Kur'ân-ı öğrettim de onlardan bîr adam bana bir yay hediyye etti. Ben :
—  Bu yay benim malım değil ki onunla Allah yolunda (ok) atayım; dedim, ve hemen ResûlüMah (S.A.V.)'e gelerek :
—  Yâ Resûlüllah! Kendisine kitabı ve Kur'ânt öğrettiğim bir adam bana bir yay hediyye etti. Bu yay benim malım değil ki onunla Allah yol* nda (ok) atayım'; dedim. Resûlüllah (S.A.V.) :
—  Eğer- boynuna ateşten bir halka dolanmasını dilersen onu  kabul et; buyurdular.»
Ulemâ hu iki hadîsle amel hususunda ihtilâf etmişlerdir. Cumhur ile İmam Mâlik ve Şafiî'ye göre Kur'ân Öğretmek için ücret almak caizdir. Hanefîler'in asl-ı mezhebine göre caiz değilse de mütehhirîn'e göre caizdir; ve fetva'da buna göredir. «Caizdir» diyenler ibni Abbas (R.A.) hadîsi İie amel ederler. «Nikâh bahsi» inde görüleceği veçhile Peygamber (S.A.V.)'İn Kur'ân öğretmeyi mehir yapması da, bunu te'-yîd eder. Onlarca Ubâde hadîsi, İbni Abbas hadîsî'ne muânz değildir. Çünkü İbni Abbas hadîsi sahih, Ubâde hadîsî'nin râvileri arasında ise Muglrc b. Ziyâd vardır ki, bu zât hakkında ihtilâf vardır. İmam Ah-med onun hadîsini münker saymıştır. Yine bu hadisin râvi I erinden, biri Etfvcd b. Ra'lcbc'&ıv. Bu zât hakkında dahî söz edilmiştir. Binâenaleyh üâbit bir hadîs olan ibni Abbas hadîsine muâraza edemez. Ubâde hadisi sahîh bile olsa Hz. Ubâde'nin yaptığı ihsanı teberru  etti-
ğine, ondan bir ücret beklemediğine hamledilir. Resûlüllah S.A.V.J'in onu men'etmesi sevabının az olacağına mebnîdir.
Ehl-i Soffa'dan ücret almak ise onlara mahsus olmak üzere mekruhtur. Zîrâ onlar fakir insanlardı, ekseriyetle zenginlerin sadakaları ile geçinirlerdi. Böyle kimselerden ücret almak elbette doğru değildir.
Hanbelîler'le diğer bazı ulemâ'ya göre Kur'ân-ı Kerîm öğretmek için ücret almak haramdır. Bunlar Ubâde (R.A.) hadîsi ile istidlal ederler. Mezkûr hadîsin zaîf olduğunu bir kaç satır yukarıda gördü isek de BuharVnin bu bâbta istitrad sureti ile zikrettiği rukye (duâ) hadîsi bunır teyîd etmektedir. Ebû Saîd (R. A.)'in rivayet ettiği bu hadîse göre : Sahâbe'den biri araplardan birini bir sürü koyun vermek şartı ile okumuş; hem de üzerine üfürerek Fâtİha'yı okumuş. Neticede adam sanki ipten boşanır gibi yürümeye başlayıvermiş; hiç bir illeti kalmamış. Bunun üzerine şart koşulan koyunları vermiş. Vak'ayı Re-sülülfah (S.A.V.)'e haber verince :
«hakîkaten isabet etmişsiniz. (Bunları) taksim edin ve bana da sizinle birlikte hisse ayırın» buyurmuşlardır.
Bu kıssayı Buharı her ne kadar öğretmek için ücret alınacağını isbât sadedine getirmemiş de olsa onda yine Kur'ân okuma mukabilinde ücret alınabileceğine delâlet vardır; ve Ubâde hadîsini teyîd eder. Çünkü Kur'ân'ı öğretmek için okumakla, tedavi için okumak arasında bir fark yoktur .
İmam Ahmed b. Haribel, Abdurjahman b, ŞibVden sahîh senedle şu hadîsi rivayet etmiştir :
«Peygamber (S.A.V.) :
— Kur'ân'ı okuyun, ama onun hakkında haddi tecavüz etmeyin; ondan yüz de çevirmeyin. Geçiminizi onunla te'min etmeyin; onunla zengin olmak da istemeyin; buyurdular.»
Bu bâb'ta hadîsler çoktur. Hattâ Şcvkânî (1172—1250) : «Bunların mecmuu'mı mülâhaza etmek, okumak için ücret almanın caiz olmıyacağı zannını veriyor» demiştir.[313]

937/772- «Ibni Ömer radıyalîahü anhümd'dan rivayet olunmuştur, demiştir ki: Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellcm:
— Ücretlinin ücretini teri kurumadan verin buyurdular.»[314]

Bu hadîsi İbni Mâce rivayet etmiştir. Bu bâb'ta Ebu Ya'lâ ile Bey-hakî'de Ebu Hüreyre'den; Taberânî'de de Câbİr'den hadîsler vardır. Fakat hepisi zaîftirlor.
Çünkü Ibnİ Ömer hadîsinin râvîleri arasında Şarakıy b. Katâmî ile ondan rivayet eden Muhammed b. Ziyâd vardır. Şarakl on kadar hadîs rivayet etmiştir ki, bunların içinde münker olanları vardır. îbrahimü'î - Harbî onun hakkında: «Şarakî Kûfeli'dir. Hakkında söz edilmiştir, gece muhabbetçisidir» diyerek onun hadîsei olmadığına işaret etmiştir.
Beyhakî ile Ebu Yâ'lâ'nm «Müsncd» inde dahî aynı zevat vardır. Hattâ Beyhakî hadîsi tahrîc ettikten sonra «Bu hadîs zaîftir» demiştir.[315]

940/773- «Ebu Saîd-i Hudrî radıyalîahü anh'den rivayet edildiğine göre; Peygamber Sallallahü aleyhi ve sellem:
— Her kim çırak tutarsa, hemen ona ücretini bildirsin; buyurmuşlardır.»[316]

Bu hadîsi Abdürrezzak rivayet etmiştir. Hadîste inkita' vardır. Onu Beyhakî, Ebû Hanîfe tarîkinden vasletmiştir.
Beyhakî : «Bu.hadîsi Ebu Haııife de böylece rivayet etmiştir» demiştir. Hadîsin başka bir vecihle İbni Mes'ud'dan rivayetinin zaîf olduğu söylenir.
Bu hadîs ücretle çahşhnhm bir kimsenin ücretinin ne miktar olacağım bildirmenin mendûb okluğuna delildir. Çünkü ücret bilinmezse sonunda kavga gürültü çıkabilir.[317]

«Sâhibsiz Yerlerin İhyâsı Babı»


Mevât : İslenmeyen yerdir. Bu kelimenin Ölüm mânâsına gol eri (mevt) don alınması ve işlenen yerler hakkında İhya la'birinin kullanılması işlenmeyen yerlerin Ölüye; işlenenlerin ise diriye benzemesin-dencür. İslenmeyen bir yerin ihyâsı onu zirâate elverişli hale getirmek içine kuyu kazmak ve hendek açmak gibi şeylerle olur.[318]

941/774- «Urve'den o da Âİşe radıyallahü anhâ'dan işitmiş olarak rivayet edildiğine göre; Peygamber Sallallahü aleyhi ve sellcm  :
— Her kim bir kimsenin milki olmıyan bir yeri i'mâr ederse o yere sâhib olmaya, o kimse en lâyıktır; buyurmuşlardır.».[319]

Urve demiştir ki : «hilâfeti zamanında Ömer de bununla hükmetti»Bu hadîsi Buharı rivayet etmiştir.
Hadîs-i Şerif, sâhibsiz bir yeri i'mâr etmenin ona mâlik olmak mânâsına geldiğine delildir. Zâhİrin'e bakılırsa, hükûme'.in izni bile şart değildir. Nitekim Cumhur-u ulemâ ile Hanefîler'den tmâmeyn'in kavli budur. İmam A'zarri, Ebu Hanîfe'ye göre hükümetin izni şarttır. Cumhur bu hadîs ile istidlal ederler. Bir de bu meseleyi deniz ve nehir sularına, kuş ve hayvan avına kıyâs ederler ve : «Bunlarda hükümetten izin almak nasıl şart değilse, i'mâr meselesinde de şart. değildir» derler.
İmam A'zam'a. göre ise, müslümanların yerlerine seller buralardan geçtiği için böyle yerler milk hükmündedir. Binâenaleyh hükümetten izin almadan ihyâsı caiz değildir.
Bazıları : «Akan su yatağını değiştirirse hükümetin izni ile o yeri ihya etmek: caizdir. Çünkü böyle yerde âmme hakkı kalmamıştır; sahibi de belli değildir. Hükümet reisi de âmmenin menfaati olan yerde izin vermeğe sclâhiyetdardır. Ancak bir yeri ihya için gayr-ı müslim'e izin veremez» derler.
Mnamâfîh HanefÜer'e güre bu meselede müslim ile gayr-i müslim arasında fark yoktur.
Hadisteki «Ömer de bununla hükmetti» ifâdesine bakarak bu hadîsin mürsel olduğuna hükmedenler bulunmuştur. Zîrâ Urve/ Hz. Ömer devrinin sonlarına doğru dünyaya gelmiştir.[320]

942/775- «Saîq b. Zeyd[321] radıyallahü anh'öen, Peygamber SallalInhü aleyhi ve scllom'in :
— Kim çorak bir yer ihya ederse o yer onundur» buyurduğu rivayet olunmuştur.»[322]

İiu hadîsi ÜçMer rivayet etmiştir. Tirmizi onu hasen bulmuş ve : «mürsel olarak rivayet edildi» demiştir. Hakikatte de öyledir. Sahâbî'si hakkında ihtilâf edilmiş: ve bazıları Câbİr'dir demiş; diğer bazıları Âişe olduğunu söylemiş; bir takımları da Abdullah b. Ömer olduğunu iddia etmişlerdir. Şâyân-ı tercîh olan birincisidir.
İmam Tirmizi (200—279) : «Bu hadîsi bazıları, Hişâm h. Urve*' den o da babasından, o da Peygamber (S.A.V.)'den mürsel olarak rivayet etti» demiştir. Peygamber (S.A.V.)'in ehl-i ilim olan ashabı ve başkaları bununla amel etmişlerdir.
Müreccah olan Câbir (R. A.) rivayetine göre iki adam Peygamber (S.A.V.)'in huzurunda dâvâ'ya durmuşlardı.    Bunlardan biri diğerinin. yerine hurma dikmişti. Resûlüllah (S.A.V.) yer sahibine yerini ajmasını hükmetmiş; hurma sahibine de oradan- hurmalarını çıkarmasını emretmişti. Râvi diyor ki : «Vallahi gözümle gördüm; hurmaların kütüklerine baltalarla vuruluyordu; hurmalar gerçekten tam kıvamında idiler. Böylece tâ bitinceye kadar çıkarıldılar..»
Bu hadîs hakkında yukarıda «gasb» babında îzâhât verilmişti.[323]

943/776- «İbnİ Abbas radıyallahü anhiimâ'dan rivayet olunduğuna göre, Sa'b b. Cessâme radıyallahü anlı kendisine Peygamber Sallallahü aleyhi ve setterri'in :
—: Allah ve Resulünden başka hiç bir kimsenin otlağı yoktur; buyurduğunu haber vermiştir.»[324]

Bu hadîsi "Buharı rivayet etmiştir.
Hima : korunan yer, demektir, ve mübah'ın zıddıdır. Burada ondan murâd : yalnız devlet'e âit hayvanları otlatmak için korunan hususî bir yerde halkın hayvan otlatmasını hükümet reisinin men'etme-sidir.
Câhiliyyet devri'nde bir reis bir yeri kendisine tahsis ederek başkalarını orada hayvan otlatmaktan men' etmek istedi mi, yüksek bir yerden bir köpek havlatırmış. Köpeğin sesi nerelere kadar varırsa o yerler onun otlağı sayılır; başkaları orada hayvan otlatamazmış; fakat kendisi başkalarına âid istediği yerde hayvan otlatabiliyor muş. îşte İslâmiyet hu insafsızca hareketi de ibtâl etmiş; otlak hakkını yalnız Al-I h ve Resûl'ünc tanımıştır. Bittabi bundan murâd: Harb için beslenen a: ve develerle zekât hayvanlarıdır. İmam Şafiî şöyle diyor: «Ha-dis'in iki şeye ihtimali vardır.
1— Peygamber (S.A.V.)'in   tuttuğundan    başka    müslümenlardan hiç bir kimsenin otlak tutmağa hakkı yoktur.
2— Yalnız Peygamber (S.A.V.J'in tuttuğu gibi olan yerleri tutmak caizdir.»
Birinci ihtimale göre Peygamber (S.A.V.J'den sonra hiç bir İslâm hükümdarı'mn otlak tutmağa hakkı yoktur. îkinci ihtimale göre ise Re-sulüllah {S.A.V.J'in makamında bulunan halîfe'ye .bu hak vardır. Bu ikinci ihtimal Buharî'nin Zühfî'den ta'lîk sureti ile rivayet ettiği bir hadîsin de yardımı ile tercih olunmuştur. Mezkûr hadiste: Ömer (R. A.)[325] Şerif ve Rabeze'yi otlak olarak tutmuştur. İbni Ebl Şrybc'nin sahih bir isnadla Hz. Nâfi'dcn rivayet ettiği bir hadîs'e göre, Hz. Ömer, Rabeze'yi develerini otlatmak için otlak İttihâz etmiştir, ŞâfUler'den bazıları vilâyet ve kaza âmirlerini de müslümanlara zarar vermemek şartı ile bu hükme iihâk etmişlerdir.
Hükümet reisinin kendi şahsî malları için otlak ayırmak mes'cıcsi ihtilaflıdır. Razılarına fiöre kendisi için otlak ayıramaz; yalnız zekât hayvanları ile fakir miislümanlar için otlak ayırabilir.
Hi. Ömer (R. A.) kısasası Ebû übryd, İbni Ebl Şeyhe, Buharı ve BcyhakVm\\ rivayetlerine göre şöyledir :
Ömer b. Hattab (R. A.) Hüney isminde bir azadhsını otlak tutmağa göndermiş; ve kmdisine :
— Yâ Hüney! Müslümanlara el uzatma! mazlum'un bed-duâsından kork! Zîrâ mazlum'un duası makbuldür. Bîr kaç deveciği ve bir kaç koyuncuğu olanı mer'aya koy, ama sakın Avf oğlu İle Affan oğlu'nun develerini koyma. Çünkü onların hayvanları helak olursa hurmalarına ve ekinlerine baş vururlar. Fakat bir kaç deve ve bir kaç koyun sâhi-bİnİn hayvanları helak olur da oğullarını bana getirir ve: «Yâ Emîre'l-Mü'minin!» derse ben onları hiç bırakırmıyım a babasız kalasıca? Şu halde su İle otu' vermek bana altın İle gümüşü vermekten daha eh-vendir. Allah'a yemin olsun ki, bu adamlar beni kendilerine zulmettim sanırlar. Öyle ya, bu yerler onların memleketidir. Câhîliyet devrinde bunlar İçin savaşmış; İslâmiyet devrinde de bunlar kendilerinin olmak şartı ile müslüman olmuşlardır. Nefs'im kabza-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, üzerimde Allah yolunda taşıdığım şu mallar olmasa kendi memleketlerinde âlemin mer'alarmı kendilerine yasak etmezdim» demiştir.
Bu haber hükümet resinin şahsî malı için otlak lutamıyacağma delildir.
Hz. Ömer (11. A,)'in «üzerimde taşıdığım mallar» dediği hayvanlar harb İçin hazırladığı atlardır. İmam Mâlik (93—179) bunların kırk bin olduğunu söylemiştir.[326]

944/777- «Bu da İbni Abbas radıyaîlahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir kî:  Resûlüllah Snllallahü aleyhi ve sellem:
— Zarar ve zararla mukabele yoktur; buyurdular.»[327]

Bu hadisi Ahmed ile İbni Mâce rivayet etmişlerdir. İbni Mâce bu hadîsin mislini Ebû Said'ten rivayet etmiştir. Hadîs el-Muvatta'da mürseldir.
Yine îbni Mâce ile Bcyhakl bu hadîsi Uba'detü'bnü's - Sâmifden tahrîc ettm işlerdir. Aynı hadîsi İmam Mâlik, Amr b. Yahya tarîki ile babasından mürsel olarak şu ziyâde ile rivayet etmiştir :
«Her kim (birine) zarar verirse Allah ona zarar verir; ve her kim zorluk çıkarırsa Allah ona zorluk verir» Bu ziyâde ile onu Dâre Kutn'ı, Hâkim ve Bcyhakî, Hz. Ezû Saîd'ten merfu' olarak tahrîc etmişlerdir. Yine bu hadîsi Abdürrczzak (126—211) ile İmam Ahmcd, Hz. İbni Abbas'dan da rivayet etmişlerdir. Bunda şu ziyâde de vardır:
«Kişiye komşusunun duvarına kiriş koyma hakkı vardır; umumî yol da yedi arşındır».
Hadîs-i Şerifin mânâsı : bîr kimsenin din kardeşine bir zarar yaparak onun hakkını yemesi caiz olmadığı gibi zarara karşı zarar yapmak sureti ile mukabelede bulunmak da caiz değildir; Bu hüküm Mcccllc-i Ahkâm-ı adliyye'nin 19. cu maddesinde : «Zarar ve mukabele b-iz'zarar yoktur» şeklinde hulâsa edilmiştir. Meselâ : bir kimse birinden geçmez bir para alsa, o parayı başkasına veremez; birisi diğerinin malını telef etse o da onun malını telef edemez.
Bu hadîs, zarar yapmanın haram olduğuna delildir. Çünkü zararın kendisi nefî edilince onu yapmanın nefyi evleviyette kalır. Zarar yapmanın haram olduğu şer'an olduğu gibi aklen de çirkindir. Burada dayak vurmak, i'dâm etmek gibi şer'î hadler de bir nev'î zarar olabileceği hatıra gelirse de bunlar asla başkasına zarar kabilinden değil bilâkis Allah tarafından birer cezadır. Binâenaleyh bunları vuranlar zemmolunacak şöyle dursun medhedilirler.[328]

945/778- «Semuratü'bnü Cündeb radıyallahü anh'öen rivayet edilmiştir. Demiştir ki:  ResûlüUah sallallahü aleyhi ve seîlem:
— Kim bir kuyu kazarsa, hayvanları için kendisine kırk arşın iğrek vardır; buyurmuşlardır.»[329]

Bu hadîsi Ebû Dâvud rivayet etmiş;  İbni Cârûd sahîhlcmiştir.
Onu Hasan-ı Basrî, Hz. Semura'dan rivayet etmiştir. Hasan-t Basrî'nin Semura'dan işitmesi ihtilaflı ise de bu hadîs yukarıdaki hadîsle kuvvet bulmuştur.
Sâhibsiz bir yeri i'mâr eden kimsenin o yere mâlik olurduğunu yukarıda görmüştük. Bu hadis i'mârın başka bir nev'ini gösteriyor.
Duvarla çevrilen yerin sâhibsiz olması mutlaka lâzımdır.[330]

947/779- «Abdullah b. Mugaffel radıyallahil anh'âen rivayet olunduğuna göre; Peygamber sallallahü aleyhi ve selîem:
— Kim bir kuyu kazarsa, hayvanları için kendisine kırk arşın iğrek vardır; buyurmuşlardır.»[331]

Bu hadîsi Ibnİ Mâce zaîf bir isnadla rivayet etmiştir.
Zaîf olmasının sebebi, râvileri arasında îsmail b. Müslim'in bulunmasıdır. Taberânî (260—36λ bu hadîsi Eş'as'tan tahrîc etmiştir. Bu bâbta İmam Ahmed b. Hanbel, Hz. Ebu Hüreyre'den şu hadîsi tahrîc etmiştir.
«fslâmda   kazılan   kuyunun   harîmi yirmi beş arştn; âdı kuyunun harîmi elli arşındır.)/ Aynı hadîsi   Dârc Kutnî
 (306—385) Sald b. Müscyycb tarîki ile tahrîc etmiş, fakat onu mür-sel olmakla iîlctlendirmiş ve : «Bunu kim müsned olarak rivayet etti ise vehim eylemiştir» demiştir.
Hadîsin senedinde Dâre KutnVnin şeyhinin şeyh'i olan Muham-med b. Yusuf vardır ki, bu zât hadis uydurmakla müttehemdir.
Bu hadîsi Beyhakî, Yûnus tariki ile îbni Müscyyeb'ten mürsel olarak rivayet etmiştir. Beyhakî'nm rivayetinde şu ziyâde de vardır:
«Ekinlik kuyusunun harîmi her tarafından üç yüz arşındır». Hadîsi Hâkim (321—405) Hz. Ebu Hüreyre'den hem mev-sûl, hem de mürsel oîarak tahrîc etmiştir.
Ancak mevsûl olan rivayette Ömer b. Kays vardır ki, bu zât zaîiftir.
Hadîs-i Şerif, kuyunun harîmi olduğuna delildir. Harîm'den murâd : Kuyuyu kazarak bozmaktan men'edilen etrafıdır. Ona ha-rîm denilmesi, kuyuya bir zarar getirilmesine mâni' olduğu içindir.
Hz. Abdullah hadîsi'nin, zahiri, bu husustaki illetin kuyu sahibinin ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Çünkü kendisi kuyudan su çekerken hayvanları suyun başına toplanırlar.
Ebu Hüreyre (R. A.) hadîsi'nin zahiri ise illetin bizzat kuyunun ihtiyacı olduğuna delâtet ediyor. Kuyuya bir zarar getirmemek için ona yaklaşmamak lâzımdır.
Harîm mes'elesinde ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Ebû Hanîfe ile Şafiî'ye göre İslâm'da kazılan kuyunun harîmi kırk arşındır. İmam Ah-med'e göre ise yirmi beş arşındır.
Kaynaklar'a gelince : Bazılarına göre onların harîmi her tarafından beşyüz arşındır. Sel yiriminin harîmi kuyularınki gibidir.
Bütün bu tafsilât mubah olan yerler hakkındadır. Sâhibli yerin harîmi yoktur. Herkes milkinde dilediğini yapmakta serbesttir.[332]

948/780- «Alkamatü'bnü Vâîl'den babası radtyallahü anh'den işitmiş olarak rivayet edildiğine göre; Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem babasına Hadramevt'de bir yer parsellemişlir».[333]

Bu hadisi, Ebu Dâvud ve Tirmizî rivayet etmiş, ibni Hibban ise sahîhlemiştir.
Hadîsi Tinnizi ile Beyhaki de sahîhlenrişîerdir.
Parselîemek'ten murâd : Sâhihsiz yerlerden bir kısmını kendisine tahsis etmesidir. Bu suretle artık yer onun mil ki olur. Bu hüküm ittifâ-kîdir. Fakat Kadı îyaz (476—544) parselleme dediğimiz iktâ'ın bu mânâya değil, hükümet reisinin ehil gördüğü kimseye Allah'ın malından bir kısmını müsaade etmesi mânâsına geldiğini hikâye etmiş ve demiştir ki: «Bu kelime ekseriyetle arazî hakkında kullanılır. Ve  yeri İmâmü'l - Müslimîn dilediğine, ya temlik eder, yâhud bir müddet gelirini ona verir. İşte zamanımızda «Iktâ'» denilen şey budur. Ulemâmızdan bunu zikreden kimse görmedim, Fıkhî yoldan bunu tahrîc müşküdir. Öyle anlaşılıyor ki, parseli alana bu müsaade ile tıpkı bir yere ev yapmak gibi bir ihtisas hâsıl oluyor;    lâkin bununla o yerin kendine mâlik olmuyor.»
Bazıları Kâdi'nin bu sözüne cezmen kail olmuştur. Evzaî (88— 157) ise aksini idda etmiştir, îbni Tîn şöyle diyor  «Parsel şeklinde tevzi yer veya akarda olur; ve ancak ganimetten verilir. Bir müsimanın veya zimmî'nin hakkından verilemez. Iktâ' bazen temlik, ba-zan da temlik'in gayri olur.»[334]

949/781- «İbnİ Ömer radıyaüahü anhümâ'âan rivayet olunduğuna göre Peygamber sallalîahü aleyhi ve sellem Zübeyr'e atının koştuğu yeri bahşetmiş; o da atı (kıvamını buluncaya kadar) koşturmuş; sonra doğrulayarak kamçısını atmış. Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.) :
— Ona kamçının vardığı yeri verin; buyurmuşlardır.»[335]

Bu hadîsi Ebu Dâvud rivayet etmiştir. Hadîste za'f vardır.
Çünkü râvîleri arasında Abdullah b. Ömer b. Hafs vardır. Bu zât hakkında söz edilmiştir.
Hadîsi îmanı Ahmcd b. Hanbcl, Hz. Esma binti Ebî Bekir'den lahrîc etmiştir. Pay edilen malların Benî Nadîr'e âi'd olduğu bunda beyân edilmiştir. Buharı ile Müslim'in ittifakla rivayet ettikleri Esma hadîsi'nde de, Hz. Esma (R. A)}hâ)'nın: «Ben Peygamber (S.A.V.}'in Zübeyr'e ayırdığı yerden başımda hurma taşırdım. O bana Fersah'ın üçte ikisi kadar uzakJı» dediği zikredilmektedir. Arazînin Beni'n - Nâ-dîr'e âid olduğu Buhârİ'dc dahî zikredilmiştir.[336]

950/782- «Sahabeden bir zâttan rivayet edilmiştir, (radıyalfahü anlı) demiştir ki : Peygamber scülalUthü aleyhi ve scllcm ile birlikte gaza ettim de onu şöyle derken işittim :
— İnsanlar üç şeyde ortaktırlar : Ot'da, su'dave ateş'de.».[337]

Bu hadîsi Ahmed ile Ebu Dâvud rivayet etmişlerdir, râvîleri sikadır.
İbni Mdce Ebu Hüreyre (R.A.)'don merfu' olanık şunu rivayet etmiştir :
«Men'edilmeyen üç şey vardır: Ot, su ve ateş».
Bunun isnadı sahihtir.
Bu bâbta bir çok rivayetler vardır; lâkin hiç biri i'tirâzdan salim değildir. Bununla beraber mecmu' i'tibâriyle hüccet olabilirler. Müslim v.e diğerlerinde hassaten su hakkında hadîsler vardır.
 Kele' : Yaş olsun kuru olsun ot demektir. Kuru ola arapiar «haşiş» ve «heşîm» derler. Yaş ota ise «halâ» ve «uşb» denilir.
Hadîs-i Şerîf, mezkûr üç şeyin hiç bir kimseye mahsus olamıyaca-ğına delildir. Kırlardaki ot hakkında mesele ittifakıdır. Yalnız hükümetin yasak etliği yerler bundan müstesnâ'dır. Çünkü az yukarıda görüldüğü vecihle bu yerlerin mer'ası mîrî hayvanlarına mahsustur. Milk olan yerlerin otu ulemâ arasında ihtilaflıdır. Ru cihet de yerinde görülmüştür. Bu hadîs «mubahtır» diyenlerin delilidir.
Ateşten murâd'ın ne olduğu dahi ihtilaflıdır. Bazılarına göre bundan murâd : odun yakmak, diğer bazılarınca kandil yerine ziyasından istifâde etmektir. Hattâ : «Çakmak taşı gibi kendisinden ateş çıkan taştır» diyenler bile olmuştur. Fakat burada ateşlen murâd; hakiki ateştir, demek en doğru bir sözdür. Eğer ateş birinin mijki olan odundan hâsıl olmuşsa bazılarına göre odunun hükmünü alır; diğer bazılarına göre bundada sudaki hilaf carî olabilir; zîrâ ihtiyâç ve bu bâb'taki müsamaha umumîdir. Su hakkında yerinde îzâhâi verilmiş ve her ne kadar milk sahibinin tekaddüm hakkı olsa da fazla suyu ihtiyaç sahiplerinden men' edemiyeceği görülmüştü.
Bazılarına göre kuyu veya çeşme'yi satmak caizdir. Çünkü memnu' olan yalnız fazla suyu satmaktır. Çeşme ve kuyuyu satmak memnu' değildir. Nitekim Hz. Osman (R.A.) Peygamber (S.A.V.)'in emri ile Bi'r-î Rûme denilen kuyuyu yahûdî'den satın alarak müslümanlara sebil yapmıştır.[338]

«Vakıf  Babı»


Vakıf, lügat'te: hapis demektir. Şerîat'le ise : muayyen bir malı sahibinin milkinde hapsederek menfaatini tasadduk etmektir.[339]

951/783- «Ebu Hüreyre radıyallahü anh'den rivayet olunduğuna göre; Peygamber sallpllahü ileyhi ve seîlcm:
— Âdem oğlu Öldüğü vakit ondan (her) ameli kesilir, yalnız üç şey müstesna: sadaka-i câriye, yâhud kendinden faydalanılan ilim veya kendisine duâ edecek hayırlı evlâd; buyurmuşlardır.»[340]

Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir.
Sadaka-i câriye : devamlı sadakadır. Ulemâ bunu «vakıf» diye tef-sîr etmişlerdir. Hadîsi burada zikretmenin sebebi de budur. İslâm'da ilk vakıf yapan Hz. Ömer (E. A./dır. Nitekim îbni Ebi Şeybe (—234) İslâm'da ilk vakfın Ömer'in sadakası olduğunu tahric etmiştir. Hadîsi aşağıda gelecektir. Tirmizl : «Sahabe ile mütekaddîmîn fukâhâ arasında arazîyi vakfetmenin cevazı hakkında hilaf bilmiyoruz» demiştir.
imâmı Şafiî, onun islâm'ın hasâisinden olduğuna, câhiliyyet devrinde bilinmezdiğine işaret etmiştir. Faydalanılan ilimden murâd uhrevî faydadır.
Evlâd sözü kız ve oğlana şâmildir; yalnız duası makbul olmak için sâlih evlâd olması şart kılınmıştır.
Hadis-i Şerif, ölümden sonra bu üç şeyden maada her şeyin ecri kesildiğine, fakat bunların ecir ve sevabının dâima yenileneceğine delildir. Hadîste evlâd'ın ana babaya yaptığı duâ ile onlar İçin verdiği sadaka'nın ve onların borçlarını ödemek gibi şâir sadakaların ana ve babaya ulaşacağına da işaret vardır.
îbni Mâce (207—275)'nin tahrîc ettiği bir hadîse göre öldükten sonra faydalı olacak şeyler üçten fazladır. Hadîsin lâfzı şudur :
«Şüphesiz ki Öldükten sonra mümine ulaşacak amellerinden bazıları: neşrettiği ilim, bıraktığı sâlih evlâd, veya mîras bıraktığı mushaf, yâhud, yaptığı mescid veya yolcu için kurduğu ev, yâhud akıttığı nehir, yahut hayatında ve «sıhhatinde iken malından çıkardığı sadakadır. (Bunlar) öldükten sonra ona varacaktır.»
Daha başka hasletler de rivayet olunmuştur ki, bunların mec-mu'u onu bulur, imam Süyûti bunları şu beyitlerde toplamıştır :
Âdem oğlu öldüğü vakit ona on fiilden başka bir şey varmaz. Bunlar : neşrettiği ilimler, evlâd duası, hurma dikmek, câri sadakalar, mushaf mîrâsı, kışla, kuyu kazmak voya nehir akılmak, ga-riblerin sığınması için kurduğu ev, yahut zikir mahalli (olan mescidierdir.»[341]

952/784- «İbnİ Ömer radiyallah.il anhümâ'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki : Ömer Hayber'den bîr yer ele geçirmiş de. Peygamber M'llftllahii aleyhi ve sellem'e gelerek bu yer hakkındaki emrini diledi ve :
— Yâ Resûlüllah, Ben Hayberde bir yer ele geçirdim kİ kendimce bundan daha nefis bir mala rastlamış değilim; dedi. Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.) :
— İstersen aslını vakfeder ve onu fakirlere tasadduk edersin; buyurdular.»[342]
Ravî demiştir ki : Artık Ömer de o yeri, aslı satılmamak, mîras olarak alınmamak ve bağışlanmamak şartı ile tasadduk etti. Onu fukara, yakın akraba, köleler, Allah yolunda olanlar, yolcu ve misafirler arasında tasadduk etti. O yerin mütevellisine vakıftan ma'ruf şekilde yemekte ve mal edinmemek şartı ile her hangi dostunu doyurmakta bir beis olmıyacaktı.»
Hadîs müttefekun aleyh'tir. Lâfiz Müslim'indir. Buharî'nin bir rivayetinde : «aslı satılmamak ve bağışlanmamak lâkin gelirini İnfak etmek üzere tasadduk etti» denilmiştir.
BuharVnın rivayeti (satılmamak, bağışlanmamak) sözlerinin Peygamber (S.A.V.)'İn ifâdesi olduğunu ve vakfın hâl-ü şân'ı hu idigini gösteriyor. İmanı Ebu Hanlfo vakfın satılabileceğine kail olmuştur. Hadîs-i Şerif onun kavlini reddediyor. Hattâ İmam Ebu Yusuf: «Bu hadîs Ebu Hanıfr'yc baliğ olsa ona kail olur; vakfın satılmasına kail olmaktan dönerdi» demiştir.
«Mütevellinin ma'ruf şekilde yemesi» meselesine Kıırluhî şöyle diyor : «âdet, mütevellinin vakfın gelirinden yemesiyle cereyan etmiştir. Hattâ vâkıf, yememesini şart kılsa bu yaptığı çirkin görülür». Ma'ruftan maksad, âdet olan miktardır. Bazıları : «şehveti gideren miktardır» demiş. Diğer bazıları da «işine göre alır» mütalaasında bulunmuşlardır. Fakat birinci kavil daha evlâdır.
İmam Ahmcd'in rivayetinde Hz. Ömer (R. A.) bu vasiyyeti Hz. Ümmü'l - Mü'mînîn Hafsa (R. Anhâ)'y& yapmış; sonra Hz. Ömer sülâlesinin büyüklerine intikâl ettirilmesini istemiştir.
Böyle bir hadîsi Dâre Kutnî dahî rivayet etmiştir.[343]

953/785- «Ebu Hüreyre radtyalîahü mıh'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem Ömer'i zekât üzerine memur gönderdi ilâh...» [344]

Bu hadiste: «Hâlid'e gelince şüphesiz ki o zırhlarını ve teçhizatını Allah yoluna vakfetti.» ifâdesi de vardır.
Hadîs-i  Sent,  zekât malla m  Lhfc olduğuna keza zekafla harb alat, almanın ve  vakfetmenin sahih olduğuna delildir, i- Azam, gor Menk ul o yaran vakfı caiz değildir;  çünkü bunlar değişebilir; halbuki yakıt müebbeddir.                                                    
Bu hadîs, hayvanın vakfodilebileceğino de delalet od yor (a'tâd) dan nıurad attard.r denilmiştir. ZokAlin aokis sun lan birine vonlebileceği de bu hadis'in isâret ettig, hükümlerde,ll.ni Dal:im-iV,, («25-702) bu hadis akkında joylc den u*r. «TladİB, rikrcdilcn hususata da, daha başkalarına da ,hUm,dM n Binâenaleyh mezkûr husûsâlta hiQ biri hakkında onunla .Btıdlaledilemez. Hâlİd'in âlet ve teçhizatını hapsetmesi sırf bir gözetleme ve bekleme için olur da vakıf olmayabilir.»[345]

«Hîbe, Umrâ Ve Rukbâ Babı»


İslâmiyet nazarında, başkalarının kalbine ısındıran ve onlara muhabbet, sevgi aşılayan her şey makbul ve matlup'tur. Ancak bu, insanların ihtiyacına göre değişir. îhtiyaç pek ziyâde ise o makbul şey farz-olur; zekât gibi. îhtiyaç pek zarurî değilse, o şey de mendûb ve müste-hâb olur. îşte hibe bu nevi'den bir fazilettir.
1 Hibe : Bağış demektir. Şer'an ise : muayyen bir malı karşılıksız olarak temlik etmektir. Bazen bağışlanan şeye de hibe denilir. Umrâ : Ömür boyunca istifâde etmek için verilen hânedir. Rukbâ : «Ben evvel ölürsem bu ev senin, sen evvel ölürsen benim olacak» demektir. Murakabeden alınmıştır. Çünkü her iki taraf diğerinin ölümünü murakabe eder. Asıl i'tibâriyle umrâ ile rukbâ câhiliyyet devri muâmelelerindendirler.  İslâmiyet onların hükmünü kaldırmamıştır.[346]

954/786- «Nu'mân b.  Beşîr[347] radıyallahü anhümâ'dan rivayet edildiğine göre, babası kendisini Resûlüllah soliallahü aleyhi ve sellem's getirerek :
—  Gerçekten  ben şu oğluma  bîr kölemi bağışladım;  demiş.  Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellcm ;
—  Her çocuğuna bunun gibi (bîr köle) bağışladın mı? diye sormuş :
—  Hayır; demiş. Resûlüllah saLcllahü aleyhi ve sellcm:
—  O halde onu geri çevir; buyurmuşlar
Bir rivayettE: «Babam benîm sadakama şâhid yapmak için Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'e gitti. O kendisine :
—  Bunu bütün çocuklarına yaptın mı? diye sordu. Babam :
—  Hayır; dedi.(Bunun üzerine)  :
—  Allah'dan korkun ve çocuklarınız  arasında âdil olun; buyurdular. Babam da döndü* ve o sadakayı İade etti» denilmiştir.[348]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
Müslim'in bir rivayetinde, Peygamber (S.A.V.) : «Sen buna benden , başkasını şahid tut» buyurmuş : Sonra : «Çocuklarının sana İtaatte müsâvî olmaları seni memnun eder mi?» dîye sormuş : «Evet» deyince  «O   halde   hayır»  buyurmuşlardır.
Hadîs-i Şerif bağış hususunda ana-baba'nın çocukları arasında müsâvaat'a riayet etmelerinin vâcib olduğuna delildir. Bunu Buharı (194—256) tahrîc etmiştir. îmrtm Ahmed ile Sevr'i (97—161)'nin ve diğer bazı ulemâ'nm mezhebi budur. Onlara göre müsâvaat yoksa hibe bâtıldır. Yalnız müsâvaat'm nasıl yapılacağı ihtilaflıdır. Bazıları: «Erkek ve kız çocuklarına bağışı müsâvî yapmakla olur» demişlerdir. Bunların delil : Hadîs'in ttcsâî'deki rivayetinde «aralarında müsâVaat gösterseydinya» buyunılmâsı; İbni Hibban'm rivayetinde: «aralarım müsâvî tutun.» 'bni Abbas (R. A.) hadîsinde : «Çocuklarınızın arasını bağış hususunda müsâvî tutun. Ben bir kimseyi üstün tutacak olsam kadınları tercih ederdim» buyurmuş olmasıdır.
Bu hadîsi Saîd b. Mansur ile Bcyhakî hasen bir isnadla tahrîc etmişlerdir.
Bir takımları : tpsviye, erkeğe kadından iki misli fazla vermekle olur; çünkü mîrns hususunda hakları böyle tevzi olunur» derler. Cumhur-u ulemâ'ya göre ise, çocukları arasında müsâvaat'a riâyet etmek anne ve babaya farz değil, mendûbtur.[349]

955/787- «ibnî Abbas radıyallahü anhümd'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki : Resûiüllah sallaliahü aleyhi ve seîlem :
— Hibesinden dönen kustuktan sonra dönerek kusmuğunu yiyen köpek gibidir; buyurdular.»[350]

Hadîs müttefekun aleyhTİr.
BuhnrVnin bir rivayetinde : «Kötülüğe örnek olmak bize caiz değildir. Hibesinden donen kustuktan sonra dönerek kusmuğunu yiyen köpek gibidir» buyrulmuştur.
HadİK-i Şerîf hibe'den dönmenin memnu' olduğuna delildir. Cum-hur-u ulemâ'ya göre hibe'den dönmek haramdır. Hatta Buharı «Bir kimseye hibe ve sadakasından dönmek helâl değildir» namı altında bir lıâb tahsis etmiştir. Cumhur yalnız aşağıdaki hadîste beyân olunan evlâda hibe mes'clesini istisna etmişlerdir. İmam A'zam. ile diğer bazı ulemâ "ya göre hibe'den dönmek maaîkerahe helâldir. Fakat zî-rahim denilen yakın akrabaya yapılan hibeyi onlardan istisna etmiştir. Onlara jjöre hadîs'ten m ura m : kerâhet'in şiddetini beyandır. Tahavî (238—321) diyor ki: Hadîsteki (kusmuğuna Önen gibi) la'biri her ne kadar talinin ifâde ederse de diğer rivayetteki (köpek gibi) ta 'biri bu işin. haram olmadığına delâlet eder. Çünkü köpek mükellef değildir. Binâe kusmuk yemek de haram değildir. Maksad:köpekResûiüllah (S.A.V.) Demişlerdir ki :olmuştur.[351]

956/788- «İbni Ömer ve İbni Abbas radıyallahü anhüm'ûen Peygamber sallaliahü aleyhi ve scUcm'dan işitmiş olarak rivayet edilmiştir, Resûiüllah (S.A.V.) Demişlerdir ki :
— Müslüman bir'adama bir bahşişi verip de sonra ondan dönmek helâl olmaz; yalnız babanın evlâdına verdiği
şeyden dönmesi müstesna.»[352]

Bu hadîsi Ahmed ile Dört'ler rivayet etmiş; Tirrnm, İbni Hibban ve Hâkim onu sahîhlemişlerdir.
Çünkü «hela! olmaz» ta,'biri haram olduğunu ifâde hususunda zahirdir.    Onu kerâhct'c hamletmek zahir olan hükmünü değiştirmek olur. Evlâda yapılan bağışı istisna etmesi çocuk büyük olsun, küçük olsun ona yaptığı bağıştan dönmesinin caiz olmadığına delildir. Bir takımları bunu küçük çocuğa tahsis etmiştir.    Bazıları da kadının kocasına mehrini bağışlamasını tahsis ederek : kadına bu bağışta^ dönmek caiz değildir; demişlerdir. Bu re'yi teyîd eden bir hadîs İmam Buharı (194 —256) Nchâl (11—95) ile Ömer b. Abdülaziz'den ta'lîkar- rivayet etmiştir. Zühri (—124) ise : «Kocası kadına hîle yaparak aldattı ise kadın hibesinden dönebilir» demiştir zîrâ Abdilrrczzak (126—211)'m münkati' bir seriedle tahrîc ettiği bir hadîste: «kadınlar ya rağbetten, ya korkudan bağış yaparlar; binâenaleyh hangi ka-dın kocasına bir şey verir de sonra dönmek isterse döner.» Buyurulmuştur.[353]

957/789- «Âişe fadtyalldhv, anhâ'âen rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüllah sallaliahü aleyhi ve sellem hedîyyeyi kabul eder; ve onun karşılığını verirdi.»[354]

Bu hadîsi Buharı rivayet etmiştir.
Hadîs-i Şerif, Peygamber (S.A.V.)'in hediyye hususundaki âdetini bildirmektedir. Fahr-i Kainat (S.A.V.) Efendimizin daimî âdetleri: he-diyyeyİ kabul etmek ve karşılığında onun bedelini vermekti. Hattâ Ibnİ Ebi Şey be (—234)'nin bir rivayetinde :
«Hedİyyeye ondan daha hayırlısı ile karşılık veriyordu» denilmektedir.
Bazıları bu hadîs ile hediyyeye karşılık verilmesinin vâcib olduğuna istidlal ederler ;ve : «Zîrâ Hz. Peygamber (S.A.V.)'in daimî âdeti olması vücûbunu iktizâ eder» derler. Fakat bu istidlal tamam değildir. Çünkü Peygamber (S.A.V.)in dâima hediyyeyi hediyye ile karşılaması omu tabiatı iktizâsı cömertliğinden ve güzel ahlâkındandir.
İmam Şafiî yeni mezhebinde, karşılığında hibe beklenen hibe'nin bâtıl olduğuna kail olmuştur. Çünkü bu meçhul -kıymetle yapılan bir satıştır. Bir de hibe teberrû'dur. Eğer karşılığında bir şey vâcib olur derselî, trampa mânâsına gelir; halbuki şeriat olsun, âdet olsun, hibe ile satışın arasında fark yapmıştır. Karşılık gerektiren şeye satış derler; hibe böyle değildir.
Mâlikİler'den bazılarına göre hibe mutlak olarak, yâhud karşılığında hibe bekliyen biri tarafından yapılırsa, meselâ fakır bir kimse zengine hibe ederse hibe'ye hibe ile mukabele etmek vâcibolur. Zengin fakire hibe ederse bir şey lâzım gelmez. Hİbe'yi yapan, verilen mukabil . hibeyi az görür de razı olmazsa MaÜkîler'in bazılarına göre verilen karşılık hibe edilen şey kıymetinde ise hibe sahîh ve lâzımdır. Diğer bazılarına göre ise razı oluncaya kadar istediğini vermek lâzımdır. İmam Mâlik (93—179)'ten meşhur olan, birinci kavildir.[355]

958/790- «İbni Abbas radıyalîahü anhümâ'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Bir adam Resûlüllah sallattahü aleyhi ve sellem'e bîr dişi deve hibe etti. O da kendisine devenin karşılığını verdi ve :
—   Râzt oldun mu? diye sordu. Adam :
—  Hayır» deyince daha  tazla  verdi  ve   :
—   RâZ! Oldun mu? diye sordu. (Yine)  :
—  Hayır» cevâbını alınca daha fazla verdi, ve :
—   Râzi oldun mu? d've sordular. (Nihayet) adam :
—  Evet» dedi.»[356]

Bu hadîsi Ahmed rivayet etmiştir. İbni Hibbân onu sahîhlemiştir.
Hadîsi Tirmizî dahî uzun uzadıya rivayet etmiş ve bedel'in «altı dâne genç deve» olduğunu bildirmiştir. İbni Hibban'm rivayetinde Peygamber (S.A.V.) in :
«Vallahi Kureyş'den veya ensâr'dan yahut   Sakîf ten olandan başka hiç bir kimseden hibe  almamak   içimden
geçti» dediği beyân olunmaktadır.
Aynı hadîsi Ebu Dâvud ile Nesâl, Hz. Ebu Hüreyre'den rivayet etmişlerdir.
Hadîs4 Şerif, hibe edenin rızâsının şart olduğuna delildir, Hz. Ibnî Ömer'in  hurîur. Bu kavît. sâb'b olanlara göre rızâ şart olunca ortada mün'akid olmuş bir satış yoktur.[357]

959/791- Câbir radıyallâhü an/ı'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah sdllallahü aleyhi ve sellem;
Umrâ hibe edilen kimseye aittir; buyurdular.»[358]

Hadîs mütiefekun aleyh'Ur.
Müslim'in (Câbir'dcn) rivayetinde : «Mallarınızı elinizde tutun ve onları ifsâd etmeyin; zîrâ her kjm umrâ yaparsa o (nun milkiyctî) diri iken de ölü iken de kendisine umrâ yapılana ve çocuklarına aittir.» denilmiş; bir rivayette : Resûlüllah ftallallahü aleyhi ve scîlcm'ın caiz gördüğü umrâ ancak ve ancak : Bu hâne çocuklarınadır; diyerek yapılandır: Yaşadığın müddetçe bu hâne senİn olsun; diyerek yapılana gelince: şüphesiz ki bu sahibine döner; buyurulmuştur.»
Ebu Dâvıtd ile NcsâVnin rivayetlerinde ise: «Rukbâ ve umrâ yapmayınız! Çünkü kime bir şey rukbâ veya umrâ yapılırsa o şey o kimsenin mirasçılarının olur» Buyurulmaktadır. Yukarıda da arz ettiğimiz vecihle.
Umrâ : bir kimsenin evini birine vererek : «Bu evi sana ömrün boyunca verdim» demesidir.
Rukbâ : «Bu evi sana verdim. Eğer senden evvel ölürsem ev senin; sen benden evvel ölürsen benimdir» demesidir.
Hadîs-İ Şerif, umrâ ve rukbâ'nm meşru olduğuna delildir. Cumhur-u ulemâ'nın mezhebi de budur. Bu bâbta muhalefet eden yalnız Dnvud-u Zâhirî'dır; zîrâ bir rivayete göre Umrâ'ya kail olmamıştır. Rukbâ hususunda Hanefiyye imamları arasında ihtilâf vardır. İmam A'zam'la. İmam Muhammcd'e göre bâtıl; imam Ebu Yusuf'a göre caizdir. «Bâtıldır» diyenlerin delili : Şureyh'in[359] rivayetine nazaran Peygamber (S.A.V.)'in Umrâ'ya. cevaz verip rukbâ'yı reddetmiş olmasıdır. Ebu Yusuf un delili ise Hz. Câbir hadîsidir.
Umrâ'da temlikin neye âid olduğu ihtilaflıdır .Cumhur'a göre milkin rakâbesine yani kendine aittir; ve bu bâb'ta şâir bağışlarla umrâ arasında bir fark yoktur, tmam Şâfi'ı ile İmam Mâlik'e göre ise temlik menfaate aittir, ve üç kısım olur  : Müebbed, mutlak ve mukayyed :
Müebbed : ebedî kaydı ile yapılandır.
Mukayyed : sene, ay gibi kayıdlarla kayıtlanan,
Mutlak : kayıdsız yapılan umrâ'dır.
Esa'.ı olan kavle göre umrâ bu üç nev'in her biri ile yapılabilir.- Fakat vaki' olan umrâ Haneîîler'c göre ömür boyunca devam eder. Öldükten sonra o hâne tekrar sahibine iade.edilir. Diğer ulemâ'ya göre ise umrâ hibe edilen kimsenin milki olmuştur. Ancak «Bu hâne yaşadığın müddetçe senindir» demişse o zaman milki olmaz; çünkü bu şartla o, umrâ olmaktan çıkar da, ariyet olur.
«Mallarınızı elinizde tutun» «rukbâ yapmayın» gibi tâ'birleri cumhur, kerahet ve irşâd mânâlarına hamletmişlcrdir. Çünkü eskiden arap'lar umrâ ve rukbâ yaparlar; bu akidlerden istifâde edenler Öldümü haneler tekrar eski sahihlerine iade edilirdi. Nitekim Hanefîle:'e göre umrâ şimdi de öyle olur.[360]

960/792- «Ömer radıyaîlahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki : Bîr atı Hak yolunda tasadduk ettim. Fakat sahibi hayvanı gözden kulaktan düşürdü. Ben de onu ucuza satacağını   anladım da Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e sordum:
— Onu sana bir dirheme bile verse satın alma! ilâh...; buyurdular.»[361]

Pladîs müttefekun aleyh'Ur. Bu .iadîs'in tamamı şöyledir :
«Çünkü sadakasından dönen, kusmuğunu yemeğe dönen köpek gibidir».
Gözden, kulaktan düşürmek'ten maksad: hayvana    bakmadığını, yemine, suyuna dikkat etmediğini anlatmaktır. «Onu satın  alma!» yerine tir rivayette : «sadakandan dönme» buyurulmuş: ve satın alma'ya, sadakadan dönmek denilmiştir.- Çünkü bu hususta satıcının müşteriye müsamahakâr davranması âdettir. îşte âdeten müsamaha edilen miktara hadîste, «dönmek» denilmiştir. Bazılarına göre satın almaya mübâleğa için «dönmek» denilmiştir. Zîrâ hayvanı satın alması dönme'ye benzetilmiştir.
Bazıları hadîsteki nehy'in zahirine bakarak unu tahrîm mânâsına almışsa da cumhur-u ulemâ onun tenzih için olduğuna kaildirler.
Tabcrî (—694) bu hadîsin umumundan, haklarında hadîsler vâ-rid olan bazı istisnaların yapılmasına kaildir. Meselâ hibe'yi baba evlâdına yapmışsa, keza hibe edilen şey henüz kabzedilmemişse hibeden dönmek caizdir.[362]

961/793- «Ebu Hüreyre radıyallahü anh'den Peygamber sallaîîahü aleyhi ve sellem'den işitmiş olarak rivayet edildiğine göre Resûtülah (S.A.V.) :
— Birbirinize hediyye verin, sevişirsiniz; buyurmuşlardır.»[363]

Bu hadîsi Buharı «cl-Edcbü'l - Müfred» adlı eserinde rivayet etmiştir. Onu Ebû Yâ'lâ dahî güzel bir isnadla rivayet etmiştir.
Hadîsi Bcyhakî ve başkaları da tahrîc etmişlerse de, râvilerinin hepsi hakkında söz edilmiştir. Musannifin isnadını hasen bulmadı galiba şâhidlcri bulunduUundandır. Nitekim zaîf de olsa aşağıdaki hadîs bile onun şâbidlcrindeNdir.[364]

962/754- «Enes radıyallahü anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah sallaîîahü aleyhi ve sellem :
— Birbirinize hediyye verin çünkü hediyye kini çekip Çlkanr:; buyurdular.»[365]

Bu hadisi zaîf bir isnadla Bezzar rivayet etmiştir.
Hadîs'in başka tarikleri de vardır; fakat hiç biri zaîfliktcn hâli değildir. Bununla beraber hediyye'nin kalplerde ne derece mümtaz bir mevkii olduğu da beyân'dan müstağnidir.[366]

963/795- «Ebu Hüreyre radıyallahü anVden rivayet edîirhiştîr.Demiştir ki: Resûlüllah sallaîîahü aleyhi ve sellem:
— Ey müslürnan kadınlar! sakın bir komşu kadın komşusunu   koyun   paçası   dahî  olsa    (hediyyesî     dolayısiyle) tahkîr etmesin; buyurduLar.[367]

Hadîs müttefekun a.eyh'tir.
Bu hadîste hazîf vardır. Tahkîr'in hediyye i'tibâriyle olduğu zikre-dilmemiştir. Koyun paçasından murâd: komşu kadınların birbirlerine hediyye vermelerine teşvik hususunda mübalâğa göstermektir. Yoksa onu hediyye etmek âdet olmamıştır.
Hadîsteki nehy'in hediyyeyi veren'e de alan'a da tevcihi mümkündür, yeren'e müteveccih olduğuna göre mânâ : «Verdiği hediyye bir koyun paçası bile. olsa onu küçümseyerek tahkîr etmesin» alana tevcih edildiğine göre : «Hediyyeyi alan pek değersiz bulup da onu tahkîr etmesin» demek olur. Hattâ her ikisini birden murâd etmeğe de bir mâni' yoktur.
Hadîs-i Şerif'de hcdiyyryc, bahusus az bir şeyle de olsa komşuların birbirlerine hediyye vermelerine teşvik vardır. Çünkü hediyycdo mu-' habbet celbi ve dostluk tesisi vardır.[368]

964/796- «İbni Ömr radıyallahü anhümâ'dan Peygamber sallalla-hü aleyhi ve scllcm'den işitmiş olarak rivayet edilmiştir ki:
— Her kim bir şey hibe ederse karşılığı kendisine verilmedikçe O kimse hibesin (' dönmekt) e pek haklidir; buyurmuşlardır.»[369]

Bu hadîsi Hâkim rivayet elmiş ve sahîhlemiştir. İbni Ömer'den mahfuz o!;m, hadîsin Ömer'den kendi sözü olmak üzere rivayetidir.
Musannif, bu hadîsi Hâkim ile İbni Hazm'in de sahîhledikİerini söylüyor.
Hadis-i Şerir hibe'nin bedeli verilmemişse ondan dönmenin caiz olduğuna, heılı !i verilmişse dönülemiyeceğine delildir. Bu hususta yukarıda söz edilmişti.
Kendinden asa-ii hâili bir kimseye hibe ekseriya sadaka gibi olur. Halleri müsavi olanların birbirlerine hediyye vermesi sevgi ve dostluğu celbetmek içindir. Örf-ü âdet hediyyeyi verenle alanın hallerine göre cereyan etmiştir.[370]

«Lükata  Babı»


Lükata : Tesadüfen bulunan şeydir. Bulunan insan olursa ona «lakît»; hayvan olursa «daalle» derler. Bunların her birinin hükümleri fıkıh kitaplarında beyân edilmiştir.[371]

797/965- «Enes radıyallahü anh'den rivayet olunmuştur. Jemiştir kî : Peygamber sallaîlahü aleyhi ve scllcın yolda bir hurma dönesine rastladı ve :
— Eğer   sadakadan   olduğundan    korkmasarn bunu yerdim; buyurdular.»[372]

Hadis müttefekun aleyh'tir.
Bu hadîs müsamaha götüren ehemmiyetsiz bir şey bulunduğu zaman alınabileceğine, onu İ'lâna filân hacet olmadığına, bulanın ona mâlik olduğuna delildir. ZâhirV bakılırsa kıymetsiz bir şeyi sahibi belli bile olso almak caiz gibi görünmüyorsa da mes'ole ihtilaflıdır. Bazılarına göre o şey'İ az da olsa almak caiz değildir. Ancak sahibi izin verirse o zaman caiz olur. Buna şöyle bir sual vârid olmuştur: Müslümanların hükümdarına, onların zayi' mallarını ve zekâtlarım korumak îc.abedcr-k' n Peygamber (S.A.V.) o hurma dânesini nasıl yerde bıraktı? Cevabı da şudur: Peygamber (S.A.V.)'in o hurmayı muhafaza için almadığına dâir bir deli! yoktur. O yalnız vera' ve takvasından dolayı yemeyi terketmistir.
Şöyle de cevap verilebilir: Peygamber (S.A.V.) onu sadaka yiyebi-lon birisi buldun da yesin diye ka.sden bırakmış olabilir. Çünkü hü-kiımdara ancak sahibinin arayıp soracağı, belli oian malları muhafaza etmek îcabeder. Yoksa bir hurma dânesi gibi A de ten lerkediien şeylerin de muhafazası lâzım gelmez.
Hadîs-i Şerifte, haram olması mümkün görülen şüpheli şeyleri yemekten sakınmaya teşvik vardır.[373]

966/798- «Zeyd b. Hâlid-i Cühenî[374] radıyallü anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Peygamber sallaîlahü aleyhi ve scllcm'e bir adam gelerek lükata'nın hükmünü sordu. Resûlüllah sallîahü aleyhi ve sellem:
—  Onun kabını ve kabının bağını tan., sonra onu bir sene rlân et. Eğer sahibi gelirse ne a'lâ ge.mezse onu ne yaparsan yap; buyurdu. Adam :
—Ya  bulunan  koyunlar?  dedi.   Peygamber (S.A.V.):
— Onlar ya senin ya din k«rdeşinin yâhûd kurdundur; buyurdular. Adam :
—  Ya bulunan develer? dedi :
— Sana ne, onların su tulumları ve tabanları yanların-dadır: Sâhibleri onlara rastiayıncaya kadar suya gelir ve
ağaçlan otlarlar; buyurdular.».[375]

Hadis müttefekun aleyh'ür.
Ulemâ bulunan şeyin alınıp alınmaması hususunda İhtilâf etmişlerdir. Ebu Hanifn (80 — 150) 'ye göre almak efdâldir. Çünkü müslü-nıana vâcib olan, dîn kardeşinin malını muhafaza etmektir İmam Şafiî'nin kavli de budur. İmam Mâlik ve* Ahmcd b. Hanbcl (164 — 2U>   «almamak efdâldir» demişlerdir. Bunların delili:
«Müminin kaybettiği hayvan- âteş pâresidir.» hadîsidir.
Aklî delilleri, ödeme korkusudur. Bazıları: «bulunan şeyin alınması vaciptir» demişlerdir. Bunlar, hadîsi te'vîl etmiş ve «Bundaki şiddetli fHıdid bulduğunu kendisine ma'l etmek İçin alanlar ve ilân etmeyenler hakkındadır» demişlerdir.
Hadîs-i Şerif üç mes'eleye şamildir :
Birincisi : Lükata'nın hükmü hâhmdadır. Kaybolan hayvana «daal-I'" denildiğine ve Peygamber (S.A.V.)'in lükata'yı bulana kabı ve kabın bağını tanımasını emrettiğine göre burada lükata'dan murâd, bulunan cansız eşyadır.
Emr'in zahiri, bulunan şeyin tanınması ile tanıtılmasını ı vâcibol-rTıiKiınu gösteriyor. Geriye kalan îzâhât aşağıdaki hadîsin şerhinde tamamlanacaktır.[376]

967/799- «Bu da ondan rrvâyet olunmuştur; radîyallahü anh. Demiştir ki : Resûlüllah sftîîallahü aleyhi ve sellem:
— Her kim bir kayıp hayvanı barındırırsa, o hayvan* bildirmedikçe kendisi dalâlettedir; buyurdular.».[377]

Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir.
Gürüiüyor ki hayvanı bulan onu bildirmezse dalâletle tavsif olunuyor.
Kaybolan şeyin kabı ile o kabı bağlayan bağın bilinmesinin ne gibi bir fayda te'mîn edeceği ihtilaflıdır.
Bazılarına göre bunları bilerek tavsif edene o mal verilmek için onları bilmek iktiza eder. Filhakika kaybolan şeyin sıfatını haber verdikten sonra sözü kabul edilerek o eşyayı ona vermek vâcib olur. Nitekim gerek buradaki hadis gerekse Buharî'nin rivayet ettiği şu hakim dis de buna delâlet ederler.
«Eğer biri gelir de o şeyi sana haber veriirse — bir rivayette— sana kaybolan şeylerin adedini, kabını ve bağını haber verirse o şeyi ona veriver» Duyurulmuştur. İmam Ahmcd1 \c İmam Mâlik'in mezhebi budur. Yalnız Mâlikîler altınların sıfat ve sayısının beyân edilmesini de şart koşmuşlardır. Çünkü bunlar bazı rivayetlerde vârid olmuştur. Amma kab ve bağı bilindikten sonra sayısı bilinmese zarar etmez.
Fakat nassen sabit olan iki alâmetten yani kab ile bağdan birisi bilinerek öteki bilinmezse bazılarına göre ikisini de bilmedikçe ona bir şey teslim edilmez. Diğer bazılarına göre ise bir müddet bekledikten sonra verilir.
Kabı ve ipini bildikten sonra eşyanın yeminsiz teslim edilip edilmemesi hususunda ihtilâf olunmuştur. Bazıları: «Yeminsiz teslim olunur; zira hadîslerin zahiri bunu âmirdir» demis; diğer bazıları ise: «Eşya ancak beyyine yani hüccet ve delil ile teslim edilir» kanâatinde bulunmuşlardır.
«Beyyİne îcabeder» diyenlerce eşyayı bulana onların kab ve bağlarını bilmesinin cmredİlmcsi. bulunan şey kendi eşyası ile karışmasın diyedîr; -yoksa bunlar sahihlerine iade edilirken mutlaka beyyine lâzımdır. Zîrâ eşya sahibi da'vâcıdır; da'vâcıya ise da'vâsını beyyine ile ispat etmek gerektir. Bu husus :
«Beyyine dâ'vâcıya yemîn de da'vâlıya gerektir» hâdîs-i şerifi ile takarrür etmiş bir umumî kaidedir. Mezkûr kaide ıVecrtte'nin 76. cı maddesinde «Beyyine müddeî içün ve yemin münkir üzerinedir» şeklinde hülâsa edildiği gibi 77. ci maddesinde dahî «Beyyine hi!âf-ı zahiri isbât içün ve yemîn aslı ibkâ içündir» denilerek hüccetle yeminin nerelerde lâzım geidiği ta'yîn edilmiştir.
Babımızın ilk hadîsinde «Sahibi gelirse ne a'lâ» diye terecme edilen yerde şartın cevabı hazfedilmiştir. Cümlenin    takdiri şöyledir:
«Eğer sahibi gelirse onu kendisir ı vcr.v Cevâbın ibareden hazfedilme», cevâbsiz da mânâ anlaşılacağı içincir.
Peygamber (S.A.V.) bulunan eşyanın tarif ve Hânını emrettiği gibi bu i'lânın vaktini de«Bir sene» diye tahdîd etmiştir. Bir sene i'Iân edildikten sonra bazılarına göre artık i'lân vâcîp değildir. Maamâ-fîh «vâcibtir» diyenler de vardır. îmavı Ebu Hanifr'dcn bir rivayete göre bulunan eşya on dirhem kıymetinden az ise onları bir kaç gün i'lân eder; on dirhem veya daha ziyâde kıymette irc bir sene i'lân eder. İmam Muhnmmcd'in tafsilât vermeksizin «bir yıl» diye takdir ettiği rivayet olunur.
İ'lân : Camilerde, çarşı ve pazar gibi kalabalık yerlerde yapılır.
Hadîste : «sahibi gelmezse onu ne yaparsan yap» buyu-rulmasına bakarak bazıları: «Bulan kimsenin o mal üzerinde her gûnâ tasarrufa hakkı vardır; binâenaleyh zengin olsun fakir olsun "kendi ihtiyacı İçin sarfedebildiği gibi tasadduk dahî edebilir» demiş-lerse de, bulunan eşyanın dâima bulanın elinde emânet kalacağını ifâde eden hadisler vardır. Bunlardan biri Müslim'in, rivayet ettiği şu hadîstir.
Sonra onu bir sene i'lân et. Eğer sahibi gelmezse o eşya senin yanında emânet olur.» Diğer bir rivayette :
«Sonra onu bir sene i'lân et. Eğer bilinmezse o malın nafakasını sen ver. Senin yanında emânet olsun. Şâyed arayıcısı günlerden bir gün çıkagelirse onu kendisine ve-rİver.» denilmiştir.
Bundan dolayı bir seneden sonra bu eşyanın hükmü hususunda ulemâ ihtilâf etmişlerdir.
«Nihâyctü'l - Müctehîd» nâm kitapta şöyle deniliyor: «Şehirlerin fukâhâsı, MCvik, Ecvrl, Evzâî ve Şafiî, bulan kimsenin, bulduğuna mâlik olduğtna ittifak Htiler. Bunun bir misli do Ömer ile oğlundan ve Ibni Mes'ud'tan rivayet olunur. Ebu Hanîfe : Bulana bulduğu şeyi tasadduk etmekten başka çare yoktur; demiştir. Onun kavlinin misli de Ali, Ibni Abbas ve iâbtîn'den bir cenaatten rivayet ediliyor.
Bunların hepsi bulan kimse lükata'yı yerse ödeyeceğinde müttefiktir. Ancak Zahiriler sene geçtikten sonra o malın tırtık bulanın olacağına kaildirler»
İkincisi : Kaybolan koyunlardır. Kodunu şehirlerden uzak çorak bir yerde bulan kimsenin onu giyebileceğinde ulemâ müttefiktir. Çünkü Peygamber (S.A.V.) «O ya senindir ya dîn kardeşinin yâhûd da kurdundur» buyıu'nıuşlur. Bunun manâsı : hayvan helake ma'-ruzdur. Ve senin alman ile din kardeşinin alması arasında müteıvd-didlir; demektir. Din kardeşinden murâd; umumîdir; koyunun sahibi de olabilir : başka biri de. Keza kurt tâbiri de bütün koyun yiyen yırtıcılara şâmildir.
Hariî-ste hayvanı almağa teşvik vardır. Ve cumhur'a göre kıymetini sahibine öder. İmam Mâlik'den meşhur olan kavle göre ödemez, Zİrâ hadîste kurt ile hayvanı bulan müsavi tutulmuştur. Kurda bir hüküm terettüb etmediğine göre hayvanı alana da etmez.
Üçüncüsü : Kaybolan develerdir. Bunlar hakkında Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimiz: «Alınmazlar; halleri üzere ağaçlardan otiayip suya gitmeye terk edilirler» diye hükmetmiş; bunların kimseye muhtaç olmadıklarına işaret buyurmuştur.
Maamâfîh, Hanefüer'e göre evlâ olan onları da alarak muhafaza etmektir.
Ulemâ : «Develerin alınmaması hususundaki emrin hikmeti, oldukları yerde daha kolay bulunmalarıdır» derler.[378]

963/800- «İyad b. Himar[379] radıifallii anh'âen rivayet edilmiştir. Demiştir ki:  Resûlüllah sallaUah il aleyhi ve sellem:
— Her kim bir kayıp bulursa hemen iki adaletli kimseyi şâhid tutsun ve bulunan şeyin kabını, bağını bellesin. Sonra gizlemesin ve kaybetmesin. Şayet sahibi gelirse hak onundur. Gelmezse o mal Allah'ın malıdır; onu dilediğine verir; buyurdular».[380]

Bu hadîsi Tİrmizî müstesna Dörtler'le Ahmed rivayet etmiş; Ibni 'Huzeyme, İbn Cârûd ve İbnİ Hibban onu sahîhlemişlerdîr.
Lükata ve onun kabı İle bağı hakkında yukarıda îzâhât verildi. Bu hadiste iki adaletli kimsenin şâhid getirilmesi ve lükata'yı onlara gösterme meselesi vardır. îmam-ı A'zam'm mezhebi ve İmam Şafiî'nin iki kavlinden birisi budur. Onlara göre İtikat ayı aldığına işhâd etmesi vaciptir. İmam Mâlik ile bir kavlinde Şafiî'ye göre işhâd lâzım değildir. Zîrâ sahîh hadislerde işhâd zikredilmemiştir. Binâenaleyh buradaki işhâd mendûbdur.
Işhâd'm lüzumuna kail olanlar; «buradaki ziyâde sahîh olduktan sonra artık onunla amel vâcib olur. Onun diğer hadîslerde zik-rediîmemesi işhâda münâfî değildir.» diyorlar ki, hak olan da budur.[381]

969/801- «Abdurrahman b. Osman-ı Teymî[382] radıyallahü anh'den rivayet olunduğuna göre. Peygamber sallalîahü aleyhi ve selîcm hacıların lükatasından nehyetmİştir.»[383]

Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir.
Hacıların lükatasından murâd: Onların Mekke'de zayi' ettikleri şeylerdir. Zîrâ Hz. Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği bir hadîste Mekke'nin Kikatasının sahibinden başka kimseye helâl olmadığını; fakat Cum-hur'a göre buradaki nehîden muradın; kendine mal etmek için almak olduğunu görmüştük.
Hacıların lükatalannın Mekke'ye mahsus oluşu bulunan eşyanın sahiplerine ulaştırılması kolay olduğundandır. Ulemâdan bir cemâat ise: «Bu hususta Mekke ile şâir beldeler arasında hiçbir fark yoktur. Mekke'nin tahsis edilmesi ta'rîfte mübalâğa içindir.» diyorlar.
Bu hadîsin Mekke'de olsun şâir yerlerde olsun mutlak surette hacılar hakkında olması da muhtemeldir. Çünkü Mekke'de olduğuna delâlet eden bir delil yoktur.[384]

970/802- «Mikdam b. Ma'dikerib radıyallü tftaft'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki:  Rerûlüliah sallalîahü aleyhi ve sellem:
— Dikkat edin: yırtıcılardan azı dişine sâhib olanla ehlî eşek ve zimmî malından lükata helâl ofmaz ancak sahibi ondan müstağni olursa o başka; buyurdular.»[385]

Bu hadîsi Ebu Dâvud rivayet etmiştir.
Hadîs-i Şerifte zikri geçen şeylerin haram kılındığı ileride «Et-ıme» babında görülecektir. Musannif onu burada sırf kendisine İslâm diyarında yaşamak için ahd-u cman verilen zimmînin lükatası için getirmiştir. Bu suretle «Lüknta babı» nda müslüman ile zimmî arasında bir fark olmadığı anlaşılıyor. Hadisten anlaşılan: zimmî'nin lükatasımn zimmîîer mahallesinde bulunmasıdır. Aksi takdirde lükatanm hangi insana âid olduğu pek kestirilemez.
«Ancak sahibi ondan müstağni olursa o başka» cümleT si yukarıda hurma dânesi mes'elesinde görüldüğü vecihle «ehemmiyet verrlmiyecek derecede az» diye te'vîl edilmiştir. Yahut i'lân edildiği halde sahibi çıkmayan mai'dır. Bunu müstağni olmakla ifâde etmesi, is-tiğna'nın bilinmemeye sebep olmasındandır: Zîrâ müstağni olmasa ciddiyetle arardı.
Fâİde : Ncvcvl «el-Mühczscb-» şerhinde şöyle diyor : «Bahçeye, ekine veya hayvana tesadüf eden kimse hakkında ulemâ İhtilâf etmişlerdir. Cumhur'a göre bunlardan bir şey alamaz, ancak zaruret halinde alabilir. Oznman dahî Cumhur-u ulemâ ile Şafii'ye göre aldığını öder. Seleften bazılarına göre bir şey Ödemez. îmam Ahmcd'dcn esah rivayete göre bahçenin duvarı yoksa içindeki yaş yemişlerden yiyebilir. Diğer bir rivayete göre ise ihtiyacı varsa yemesi caizdir; ve her iki halde de ödeme yoktur. İmam Şafii bu rhes'ele hakkında sözü hadîsin sahîh olmasına ta'lik etmiştir.
Bu mes'elede kaviller çoktur.[386]

« Feraiz  Babı»


Ferâiz: Fcrîza'nm ccm'idir;  farz'dan'alınmıştır, katı'  manasınadır. Mîras hisselerine ferâiz denilmesi, âyet'te  :
[387] Duyurulduğu içindir. Bunun mânâsı:  «ma'lûm  miktar» demektir. Ferâiz ilmini öğrenmeğe teşvik eden hadîsler çoktur.[388]

803/971- «İbni Abbas radıyallahü anhümâ'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki:  Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem:
— Hisseleri ehillerine ulaştırın. Kalan miktar en lâyık erkek şahsındır; buyurdular.»[389]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
Hisselerin ehillerinden murâd : Kur'ân-ı Kerîm'de nassen bildirilen altı nevi' hisse ile bunları alacak olanlardır.
Altı nevi' hisse şunlardır : yarı, yarımın yarısı, yarımın yarısının yansı, üçte iki, üçte ikinin yarısı, üçte ikinin yarısının yarısı. îbni Battal (—444) diyor ki: «en lâyık erkekten murâd : ehl-i ferâiz hisselerini aldıktan sonra asabe olan erkeklerden ölene en yakın olandır. Diğerleri bir şey almaz. Hepsi yakınlıkta müsâvî iseler, hissede müşterek olurlar.»
Bazıları «en lâyık erkek» den maksad: hala ile amca. kardeş kızı ile kardeş nğlu, amca kızı ile amca oğludur. Ana baba bir veya baba bir kız kardeş, yahut kardeş bundan hâriçtir derler. Çünkü bunlar nass-ı Kur'ân ile muayyen mîras hissesi alırlar. Teâlâ hazretleri  :
«Eğer erkek ve kız kardeşler beraber olurlarsa o halde erkeğe iki kadın hissesi miktarı verilecektir» buyurmuştur.
En yakın asaheler oğullardır. Sonra aşağı doğru ne kadar iniiirse inilsin onların oğulları, onlardan sonra baha, sonra bnbanın bahası olan dedelerdir. Gerek asabelerin, gerekse diğer hisse sahiplerinin tafsilâtı, ferâiz kitaplarında lâzım geldiği şekilde îzâh edilmiştir.
Hadîs-i Şcrîf, erkeklerden asaba bulunduğuna göre şerefsâdır olmuştur. Bulunmadığı takdirde .mirasın bakiyyesi kadınlardan muayyen hissesi olmayana verilir. Nitekim aşağıda görülecektir.[390]

804/972- «Üsâmetü'bnü Zeyd mdvjallahü anhümâ'den rivayet olunduğuna göre; Peygamber snllallahü aleyhi ve sollcm:
— Müslüman   kâfjr'e; kâfir de müslüman'a   mirasçı olamaz; buyurmuşlardır.»[391]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
Cumhur-u ulemâ'nın mezhebi de budur. Hi. Muaz b. Cebel, Muaviye (R.'A.) ile tabiînden Mesruk,[392] Saîd b. Müseyyeb, İbrahim Nehaî ve diğer bazı zevat bunun hilâfına kail olmuş; ve «müslüman kâfirden miras alır, fakat kâfir müslümandan mîras alamaz» demişlerdir. Hz. Muaz (R. A.)'m deiîli Peygamber (S.A.V.)'den işittiği şu hadîstir :
«hslâmiyet artar; eksilmez».
Bu Jıadîsi Ebu Dâvud tahrîc etmiştir. Hâkim onu sahîhlemiştir.
Filhakika babaları vefat eden biri yâhûdî diğeri müslüman iki kardeş mîras hususunda münazaa etmişler. Babalan yahûdî olarak öldüğü için bütün mirasını yahûdî olan oğlu almıştı. Müslüman olan oğlu bunu dâvaya vermiş ve Hz. Muaz (R. A.) müslüman -kardeşi mî-rascı yapmıştır. îbni Ebî Şeyhe, Abdullah b. Mugaffeî'den şu sözleri Lahrîc etmiştir :- «Muavİye'nin verdiği hükümden daha güzel bir hüküm görmedim, biz chl-i Kitaba mirasçı oluyoruz; onlar bize mirasçı olamıyorlar. Nitekim onların tarafından bize nikâh helâl oluyor, fakat bizim taraftan onlara helal olmuyor».
Lâkin Cumhur buna cevap vermişler ve: «müüttefekun aleyh hadîs mirası men' etme hususunda nass'dır. Muaz hadîs'İnde mîras'm hususiyetine delalet yoktur. Onda yalnız îslâm dîninin şâir dinlerden üstün olduğu ve eksilmeyip artmakta devam ettiği beyân olunmuştur» demişlerdir.[393]

805/973- «Ibni Mes'ud radıyaîlahü anh'dan-kn, oğul kızı ve kız kardeş hakkında Peygamber sallallahü aleyhi ve seîlem ;
— Kıza yarıyı, oğulun kızına üçte ikiyi tamamlamak için altıda biri, kalanı da kız kardeşe hüküm buyurdular; dediği rivayet edilmiştir»[394]

Bu hadîsi Buharı rivayet etmiştir.
Hadîs-i Şerif, kız kardeşin kız ve oğul kızı ile birlikte asabe olup mirasın bakiyyesini alacağına delildir. Zaten, kız kardeşlerin kızlarla birlikte asabe olacağına ittifak vardır. Bir defa Hz. Ebû Musa (R.A.) : kızlarla beraber kız kardeş mîrasın yarısını alacak; diye fetvâ vermiş. Sonra mes'eieyi soran zât'a bunu bir de Hz. İbnî Mes'ud'a sormasını emretmiş, Ibni Mes'ud (R.A.) Peygamber (S.A.V.)'in hükmü gibi hüküm vermiş. Bunun üzerine Ebû Musa (R. A.): «Bu habır aramızda olduğu müddetçe bana bir şey sormayın» demiştir. Habr ve hıbr : Sözü süsleyip güzeleştirmesini bilen âlim; demektir. Bazılarına göre hıbır denilmesi, nâs'ın kalplerinde ilminin eseri kaldığı içindir.[395]

974/806- «Abdullah b. Amr rndıyallahü anhümd'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellcm :
— İki millet ehli birbirine mirasçı olamazlar; buyurdular.»[396]

Bu hadîsi Tirmizî müstesna Dörtler'le Ahmed rivayet etmiştir. Hâkim onu Usâme'nin İâfzı ile tahrîc etmiş; Nesâî ise Usâme hadîsim bu lâfızlarla rivayet eylemiştir.
Hadîs-i Şerif, iki ayrı din sâlikleri arasında birbirine mirasçı olma hakkı bulunmadığına yani hıristiyan'larla yahûdîler ve bunlardan biri ile müslüman'lar ar.asında tevarüs cereyan etmediğine delildir.
Cumhur-u ulemâ bundan murâd'ın : Ehl-i Kitab ile müslümanlar olduğuna kaildirler. Bu takdirde mânâ : «Müslüman kâfir'e mirasçı olamaz... ilâh...» hadîsindeki gibi olur. Küfür milletleri birbirlerine mirasçı olurlar; bu sabit'bir hakikattir. Hadîs'in bütün milletlere ânım ve şâmil olduğuna yalnız Evzâî (88—157) kail olmuştur. Ev-zâî ; «Yahûdî nasrânîye mirasçı olamadığı gibi nasrânî de yahûdî-ye mîrasçı olamaz; şâir milletler de böyledir» demiştir.
Buradaki hadîs'in zahiri EvzâVye yardım etmektedir.
Hadîs-i Şerif :
 [397] «Allah sîze evlâdınız hakkında vasiyyet eder...» âyet-i kerîme'sini tahsis ediyor. Çünkü âyet müslüman, kâfir bütün evlâda âmm ve şâmildir.
Bu hadisle kâfir cvlâd ondan tahsis ediliyor.
Usûi-i fıkıh ilminin boyanma göre haber-i vâhid'in bazı dereceleri ile Kur'ân-ı Kerîm tahsis olunabiür.[398]

975/807- «İmran b. Husayn radıyallahü anhümâ'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Peygamber sallalîahü aleyhi ve sellem'e bîr adam geldi; ve :
—  El - hak  benim oğlumun oğlu vefat etti.  Bana onun  mirasından ne var? dedi. Resûlüllah (S.A.V.) :
—  Sana altıda bir var;    buyurdular. Adam dönüp giderken, onu çağırarak :
—  Sana bir altıda bir daha var; buyurdular. Adam dönüp giderken (onu tekrar) çağırarak :
—  Son altıda bir, sana fazladan bir rızk'tır; buyurdular.»[399]

Bu hadîsi Ahmed ile Dörtler rivayet etmiş; Tİ mîzî onu sahîhlemiş-tir. Hadîs, Hasan-t Basrî'nin Imran'dan rivayet ettiği hadîstir. Fakat Hasan'ın Imran'rlan işitmesinde hjlâf vardır.
Katâde : «ResûlüHah (S.A.V.) onu ne ile beraber mirasçı yaptı : bilmiyorum. Dedenin en az aldığı mîras hakkı altıda birdir» demiştir.
Mes'elenin sureti şöyledir: «Ölen kimse geride iki kızı ile bu suali soran dedesini bırakmıştır. Şu halde iki kıza mirasın üçte ikisi verilecektir. Geriye bir üçte bir kalır. Peygamber (S.A.V.) suali sorana altıda biri hissesi olmak hasebiyle vermiştir. Zîrâ burada onun hissesi altıda birdir. Öteki altıda biri kendisine birden bire vermemiş; dönüp giderken arkadan çağırarak vermiştir. Çünkü iki altıda biri beraberce versede hissesinin bu olduğunu zannederdi.
Son defa çağırarak : «Bu sana tu'medir» demesi onui* hisse üzerine ziyâde olduğunu, bu    ziyâdenin kendisine asabe bulunması sebebi ile verildiğini bildirmek içindir. Çünkü tu'me: hisse olmayan fazla rıkzktır. Burada ondan murâd: asabe olmaktır.[400]

976/808- «İbni Büreyde'den o da babasından -radıyallahü anhümâ-İşitmiş olarak rivayet edildiğine göre Peygamber sallalîahü aleyhi ve sellem cedde'ye yanında anne olmadığı zaman altıda bir vermiştir.»[401]

Bu hadîsi Ebû Dâvud ile Nesâî rivayet etmiş; İbni Huzeyme ile İbni Cârûd onu sahîhlemişler, İbni Adİy de kuvvetli bulmuştur..
Hadîs-i Şerîf, nine'nin mîras hissesinin altıda bir olduğuna delildir. Nine'nin anne veya baba tarafından olması müsavidir. Ced-de'ler aynı dereceden bir kaç tane olurlarsa altıda biri müştereken paylaşırlar. Fakat dereceleri muhtelif olursa iki cihetten uzak olan cedde, yakın olanla sakıt olur.
Ceddeleri ancak anne ile baba ıskat eder. Bunların her biri kendi tarafından olan ceddeyi ıskat eder.[402]

977/809- «Mikdam b. Ma'dîkerib radıyallahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüllah sallalîahü aleyhi ve sellem:
— Dayı, mirasçısı olmıyanın mîrasçısıdır; buyurdular.»[403]

Bu hadîsi Tirmizî müstesna, Dört'ler ile Ahmed tahrîc etmişlerdir. Ebu Zür'ate'r - Râzi onu hasen bulmuş; İbni Hibbân i!e Hâkim ise sa-hîhl emişlerdir.
Hadis-i Şerîf, asabe ve zevil erhâmdan mirasçı bulunmadığı zaman, dayının mirasçı olacağına delildir. Dayı zevi'I-erhanıdandır.
Ulemâ «zevi'l-et^um» denilen uzak akrabanın mirasçı olup-olmıya-cağı hususunda ihtilC etmişlerdir. Eshâb-ı Kirâm'ın bir çokları ile Ha-nefîler ve başkaları onv'arı mirasçı yaparlar.
Onlara göre bir k'mse ölürken yalnız halası ile teyzesini bırakırsa, hala'ya üçte iki, teyze'ye üçte bir verilir. Delilleri:[404]
«Zî rahîm olan akraba birbirlerine daha lâyıktır» âyet-i kerîme'sidir.
İmamlardan Şafiî ile Mâlik'e göre zevi'l-erham'a miras verilmez. Çünkü ferâiz ancak Kîtâbullah veya sünnet ile yahut da İcmâ'la sabit olur. Halbuki burada bunların hiç.biri yoktur. Onlar babımız hadîsi için: «Bu yalnız dayı hakkında nass'tır; başkası hakkında bir hüküm ifâde etmez, âyet ise mücmeldir. Onda ve hadîste zikredilen zevi'l-erhâm fukahâ'nın örf'ünce zevî'l-erhâm sayılanlar değildir. Hala ile teyzeye mîras olmadığını bildiren hadîsler vardır. Bunların hepsi zaif ise de birbirleri ile kuvvet bulurlar» derler.
Bu zevât'a göre zevi'l-erham'ın mirasları Beylü'l-Mâl'e kalır. Tafsilât ferâiz kitaplarındadır.[405]

978/810- «Ebu Ümâmete'bni Sehl radıyallahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir kî: Ömer, Ebu Ubeyde radıyaîlahü anhümâ'ya Re-sûlüllah sadallahü aleyhi ve seîîem'ln :
— Allah ile Resûl'ü mevlâsı olmayanların mevlâsı-clırlar; dayı da mirasçısı olmayanın mirasçısıdır; buyurduğunu yazdı.»[406]

Bu hadîsi Ebu Dâvud müstesna Dörtler'le Ahmed rivayet etmiştir. Tirmİ7Î onu hasen bulmuş;  Ibni Hibbân ise sahîhlemiştir.
Aynı hadîs Hz. Âîşe'den de rivayet olunmuştur. Tirmizi diyor ki «Zevi'l-erhami mirasçı sayan ehl-i ilm'in çoğu bu hadîsle istidlal etrr i lerdir. Fakat Zeyd b. Sâbİt onlara mîras vermedi.»
Hadîs-i şerif, «yukarıki Mikdam hadîsindeki dayıdan murâd sultandır» diyenlerin sözlerini reddediyor. Çünkü öyle olsaydı Hz. Peygamber (S.A.V.) : «Ben mirasçısı olmayanın mirasçı siyim» derdi,
Maamâfîh Ebu Davud'un tahrîc ettiği ve Ibni Hibbân'm sahîh-lediği şu hadiste Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) bunu demiştir:
«Ben mirasçısı olmayanın mîrasçısıyım; ona lâzım gelen diyeti öderim; mirasçısı da olurum.»
Bu hadisle Mikdam ve Ebu Ümame hadîslerinin araları şöyle bulunur: O hadîslerde dayıya mîras vermesi dayıdan başka uzak yakın hiç bir akraba kalmadığmdandır. Resûlüllah (S.A.V.)'in kendilerinin mî-rasçı olmasından murâd: o terekenin müslümanların malı olmasıdır. Bu da hiç mirasçı bulunmadığı zaman olur.[407]

979/811- «Câbir raâ.ıyallahü anh'den Peygamber sallaîlahil aleyhi ve seUem'den işitmiş olarak rivayet edildiğine göre Resûlüllah (S.A.V.):
— Doğan çocuk ağladı mı, mirasçı olur; buyurmuşlardır.[408]

Bu hadîsi Ebu Dâvud rivayet etmiştir. Ibni Hibbân onu sahîhlemiştîr.
İstîhlâl : Doğan çocuğun ağlamasidır. Burada ondan kinaye yolu ile, çocuğun diri doğması kasdedilmiştir. Şu halde ağlamadan dirilik alâmeti gösterse yine diri hükmündedir.
Hadîs-i Şerif, çocuk düşmesi hâlinde, düşen çocuğun ağlaması ile ona başka diriler gibi hüküm sabit olduğuna; binâenaleyh mirasçı olmak, yıkanıp kefenlenmek, cenazesinin kılınması gibi haklardan istifade edebileceğine delildir. Bittabi hayat eseri görülmyenlere bu hükümler verilmez.[409]

980/812- «Amr b. Şuayb'dan o da babasından o da dedesinden -radı-yallahil anhüm- işitmiş olarak rivayet edilmiştir. Dedesi demiştir ki: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem:
—  Kaatiie mîrasdan bir şey yoktur; buyurdular.»[410]

Bu hadîsi Nesâî ile Dare Kutnî rivayet etmişlerdir. İbni Abdilberr onu kavî bulmuş; Nesâî ise illotlendirmiştir. Doğrusu : Amr'e mevkuf olmasıdır.
Hadis'in diğer bir çok tarîklerle şâhidlcri vardır ki; bunların mec-mu'u onunla amel'i îcâbetürir.
imam, A'zam Ebu Hanıfe ile diğer Hanefî imamları, İmam Şafiî ve ekser-i ulemâ bu hadîsle istidlal ederek kasden olsun hatâ sureti ile olsun insan öldüren kâtil'in öldürdüğü kimseye mirasçı olamıya-cağına kail olmuşlardır, imam Mâlik ile diğer bir takım ulemâ'ya göre ise Ölüm hatâ sureti İle olmuşsa kaatil maldan mîras alabilir; faHtat diyetten alamaz.
Ancak Beyhakî'nin rivayet ettiği şu haber bu kavle zâhib olanların aleyhine delildir:  «Bir adam bir taş atmış; ve taş annesine, isabet ederek öldürmüş. Kaâtil oğul annesinin mirasını almak iste-* yince kardeşleri kendisine mâni' olmuş; ve:
—  Senin hakkın yoktur; demişler. Nihayet Hz. Ati (R. A./in huzuruna da'vâya çıkmışlar. Hz. Ali ona :
«— Senin annenin mirasından hakkın hacirdir» diyerek ona diyeti ödemiş; fakat mîrastan bir şey vermemiştir.
Yine Beyhakî Câbir (R. A./den şu sözleri rivayet ediyor: «Câbir : Bir adam mirasçısı olacağı adamı veya kadını kasden veya hataen öldürürse, o adam onlardan mîras alamaz. Ve hangi kadın bîr adamı veya kadmı kasden yaKut hataen öldürürse ona da onlardan mîras yoktur. Eğer katil kasten yapılmışsa kısas lâzım gelir; ancak maktul'ün velîleri affederlerse o başka. Velîler affetseler bile ona maktul'ün ne diyetinden ne de malındar bîr şey verilmez. Ömer b. Hattab, Ali Şüreyh ve başka müslüman kadıları hep böyle hükmettiler» demiştir.[411]

981/813- «Ömer b. Hattab radıyallahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'ı :
— Babanın veya çocuğun ihraz ettiği her şey, kim olursa olsun asabesine kalır» derken işittim.[412]

Bu hadisi Ebu Dâvud, Nesâî ve İbni Mâce rivayet etmişlerdir. Onu ibni Medînî ile İbni Abdilberr sahihlemişlerdir.
Baba veya çocuğunun ihrazından murâd: onların hakkı olan .şeylerdir. Bunlar onların asabclerine miras kalacaktır.
Hadîsin kıssası vardır. Bu kıssa «Sünen-» denilen kitaplarda şöyledir: «Riâb b. Huzeyfe bir kadınla evlenmiş, kadın ona üç çocuk doğurduktan sonra ölmüş; çocukları annelerinin evini ve mevtalarının velâsını mîras olarak almışlar. Amr b. Âs o çocukların asabesi imiş. Onları Şam'a götürmüş. Fakat yolda çocukların hepsi ölmüş. Amr b. Âs, Şam'a varmış orada çocukların annesinin mevlnsı ölmüş ve geride ma! bırakmış. Kadının kardeşleri Hz. Amr'ı Ömer b. Hattab (R.A.)'a şikâyet etmişler. Ömer (R. A.) : «Baba veya çocuğun ihraz ettiği her şey, kim olursa olsun asabesine kalır» demiş.
Hadîs-i Şerif, velâ'nın mîras olarak alınamadığına delildir. Bunda hilaf vardır. Hilafın faydası şurada zahir olur: Bir adam bir köle azâd etse, sonra kendisi ölse ve geride iki kardeş yahut iki oğul bıraksa, sonra oğullarının biri ölse ve o da geride bir oğul bıraksa: «Velâ mirasa girer» diyenlere göre bu adamın mirası; oğlu ile oğiunun oğlu arasında taksim edilir: «Velâ mirasa giremez» diyenlere göre; bütün mîras oğlunun olur.[413]

982/814- «Abdullah b. Ömer radıyallahü anhümâ'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem:
— Velâ neseb karabeti gibi bir karabettir. Ne satılır, ne de hibe edilir; buyurdular.»[414]

Bu hadîsi Hâkim, Şâfİî tarîki ile Muhammed b. Hasen'den o da Ebu Yusuf dan rivayet etmiştir. İbni Hibban onu sahîhlemiş; Beyhakî ise iüetlrndirmiştir.
Hadîsimizin tarîkleri ile sahih olup olmaması hakkında ulemâ'nm sözleri pek çoktur. Bu hadis velâ'nın satış veya bağış gibi bir temlik ile kazanılamıyacağına delildir. Çünkü   Resûlüllah (S.A.V.) onu neseb'e benzetmiştir. Neseb bir şey mukabilinde olsun, mukabilsiz olsun nakledilemez.[415]

983/815- «Ebu Klâbe'den[416] Enes radıyaîîahü anh'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Peygamber sdlîalîahü aleyhi ve selîem:
— Sizin en feraizciniz Zeyd b. Sâbit'tir; buyurdular.»[417]

Bu hadîsi Ebu Dâvud'dan gayri dörtler ile Ahmed tahrîc etmişlerdir. Onu Tirmizî, İbni Hibban ve Hâkim sahîhlemişlerdir. Fakat hadîs mürsel ojmakla illetlendirilmiştir.
Çünkü Ebu Klâbe başka hadîsleri işitmiş de olsa bu hadîsi Enesden işitme mistir.
Bu hadîs, uzun bir hadîsin bir parçasıdır. Mezkûr hadîste her biri #yrı bir hayırlı haslete sâhîb yedi sahâbî zikredilmiştir. Musannif âdeti veçhiyle hadîs'in yalnız burada lâzım olan kısmını almıştır. Tamamı şudur :
«Ümmetimin ümmetime en hayırlısı Ebu Bekir, Allah'ın dîni hakkında en şiddetlisi Ömer, haya itibarîle en
sâdık olanı Osman, helâl ve harârrTı en ziyâde bileni Mu-az b. Cebel, Kitâbullah'ı en güzel okuyanı Übey b. Kâ'b, fer?izt en çok bileni Zeyd b. Sâbit'tir. Her ümmet'in bir emîni vardır. Bu ümmet'in emini de Ebu Ubeydete'bni'l Cerrafı'tır.»
Peygamber (S.A.V.) Zeyd hakkında muhâtabların idinde «en ziyâde ferâiz bilen» diye jjchâdct edince artık ferâiz müskillerini halletmek için ona müracaat etmek îcabcdcccği kolayca anlaşılır.
t mam Şâfn ferâiz bâbı'nda bu hadîse i'timâd ederek Hz. Zeyd'i başkalarına tercih etmiştir.[418]

«Vasiyyetler  Babı»


Vasâyâ : vasiyyetin cem'idir.
Vasiyyet : Teberru' sureti ile ölümden sonraya izafe edilen bir tem-îîktir! Bu sözler vasiyyetin ta'rifidir. Maamâfîh lügat mânâsı da tarifte dâhildir.
Bu akdi yapana: mûsî, kendisi için vasiyyet yapılana mûsâ leh,.vasiyyet edilen şey'e mûsâ bin, mûsî'nin malında tasarrufta bulunmak için onun yerini tutan kimseye de vasiy derler. Vasiyyet meşru' bir kaziyyedir. Meşru'iyyeti kitap ve sünnet ile sabittir.
Kitabda delili :[419]
«Yaptığı vasiyyetînden veya borçlan sonra» âyet-i kerîme'si; sünnetten delili de aşağıdaki hadîslerdir.[420]

984/816- «İbni Ömer radıyallahü anhümâ'dan rivayet edildiğine göre; Resûfüllah sdddllahü aleyhi ve seîîem:
— Vasiyyet etmek istediği bir şeyi olup da üzerinden iki gece geçen müslüman bir kişinin hakkı, ancak vasiy-yetinin kendi huzurunda yazılmış olmasıdır; buyurmuştur.»[421]

TTndis müttefekun aleyh'tir.
hitam Şafii' hadîste geçen(Hak) kelimesini, tedbîr ve ihtiyat mânâsına almıştır. Bu takdirde mânâ şöyle olur: «Eğer bir kimsenin vasiyyet etmek istediği bir şeyi varsa o kimse için tedbir ve ihtiyat vasiyyetini yazılı olarak gözünün önünde bulundurmaktır. Çünkü ecelinin ne zaman geleceğini bilmez. Bakarsın birden gelir de kendisi ile yapmak istediği vasiyyet arasına giriverir».
Diğer ulemâ'ya göre bu hak lügatte: sabit olan .şey demektir. Şer'an h.tk: kendisi ile hüküm sabit olan şeydir. Sabit ol;ln hüküm, vâcib de niMi'lnh da olabilir. Hattâ nadiren mübâh bite olur. Eğer (hak) kcli-iiı'si (ala) edatı İle kullanılırsa vücûb ifâde eder. (afâ) sız kullanılırsa ihLimalİi katır.
Hadîsi Şerifte : «vasiyyet etmek istediği» Duyurulduğuna finre vasiyyetin vâcib olmadığı anlaşılır. Maamâfîh bu cihet ihtilaflıdır. Cumhur-u ulemâ'ya göre vasiyyet mmdûbtur, Zâhirîler'c göre vâ-cihlir. lîu kavil İmam Şâjiî'mn eski mezhebi olduğu rivayet edilir. Ihni Abdill)crr, vasiyyetin vâcib olmadığına icma1 bulunduğunu iddia etmiştir. Fakat en güzeli dört mozheb imamlarının yaptıkları f;ibi vasiyyeti kısımlara ayırmaktır. Meselâ Hanefîler'c göre: üzerinde emânet gibi şer'İ bir hak olup da vasiyyet etmediği taktirde zayi* (>!.m .KMiidan korkutursa o hakkın Ödenmesini vasiyyet etmek vacip1er. Kefaret, zekât, oruç fidyesi ve hacc gibi ibâdet olan şeyleri va-.Myyet etmek müstehâb; fisk-u fücur ehline vasiyyet mekruh, akraba ve teallûkatına veya dostlarına vasiyyet mübah'tır. Diğer mezhebler-de de nz fark ile bu taksimat vardır.
Hadîsteki iki gece ta'bîri tahdîd için değil takrîb içindir. Zîrâ hadis, üç gece ta'bîri ile de rivayet olunmuştur.
Tnjbi (—743) diyor ki : «İki veya üç geceyi tahsîsde mübalâğalı müsamaha vardır, yani az bir zaman o şey sahibinin elinde kalır. Biz bu zamanın iki veya üç gece olmasına müsamaha gösterdik. Artık bundan öteye geçmek olamaz» demektir.
Müslim,  İbni Ömer (R.A.)'m şöyle dediğini rivayet etmiştir:
— Bir gece bile geçirmeden vasiyyetim yanımda  yazılı idi.
Vâkıâ Ibnİ Münzir'in sahih bir senedle tahric ettiği bîr rivayete göre : Ibnİ Ömer'e Ölüm döşeğinde İken, vasiyyet edip etmiyeceği soruldukta: «malıma gelince: onun hakkında ne yapardığımı Allah daha iyi bilir.» demiş ise de rivayetlerin arası cem edilir; ve: «İbni Ömer, vasiyyetini yazar ve bellerdi. Ötüm kendisini bulduğu zaman elinde vasiyyet edecek bir şey yoktu.» denilir.
Hadîste geçen (yazılmış) ta'biri ile şehâdet olmasa bile vasiyyetde yazıya i'Hmâd edilebileceğine istidlal olunmuştur. Şâfiîyye ulemâsı'n-dan bazıları, bunun vasiyyete mahsus olduğunu söylerler
Cumhur'a göre ise (yazılmış)  tan murâd:  şartına uygun şekilde; demektir ki şehâdet de budur. Bunlar :
[422] «Birinize ecel geldiği zaman aranızda şehâdet...» âyet-i kerîme'si ile istidlal ederler. Zira âyet vasiyyete şâhîd getirmenin nnzar-ı i'ti-bârâ alındığına delâlet ediyor.
Hadîs-i Şerif, hukuka âid bir şeyin v;ısiyyet edilmesine delâlet ediyor. Çünkü Peygamber (S.A.V.) : «Vasiyyet etmek istediği bir sevi» demiştir. Vasiyyetnâme'nin başına âdet veçhile şehâdeteyni yazmak gibi şeyler hakkında merfu' bir hadîs bilinmemektedir. Yalnız Ahdürrczzak (120—211) sahih bir scncdlo Hz. Enes'e mevkuf m şu hadîsi tiihrîc etmiştir : «Eshâb-ı Kiram, vasiyyetlerinin başına Besmeleyi yazarlar: Bu filân oğlu filân'ın vasiyyeti olup bir Allah'dan başka Allah olmadığına, Allah'ın şeriki bulunmadığına, Muhammed'İn onun kulu ve Peygamberi olduğuna; kıyametin geleceğine, bunda şüphe bulunmadığına; Allah'ın kabirlerde olanları dirilteceğine şehâdet eder; ibaresini yazar; ve geride bıraktığı ailesi efradına Allah'dan korkmalarını; barış içinde yaşamalarını ve eğer tam mü'min iseler Allah ve Resulüne îtaât etmelerini vasiyyet eder : Onlara Hz. İbrahim'in oğullarına ve Ya'kub'a yaptığı :[423] Şüphesiz ki Allah sizin için bu dîni seçip ayırmıştır. Binâenaleyh sakın sizler müslüman olmaktan başka bir halde Ölmeyiniz;  şeklindeki vasiyyeti yaparlardı.»
Ulemâ, Peygamber (S.A.V.)'in vasiyyet yapıp yapmadığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Çünkü rivayetler muhteliftir Buharî'âc ibni Ebî Evfâ'dan vasiyyet etmediği rivayet olunmuştur. Zîrâ mal bırakmamıştır. Arâzî'sini eskiden tasadduk etmiş; silâhı ile katırının miras olarak ahnamıyncağım haber vermişti. Bunu Ncvevî zikreder. Müslim, ibni Abbas (R. A..)'dan şu hadîsi tahrîc etmiştir :
«Peygamber (S.A.V.) üç şey vasiyyet etti. Gelen hey'etlere benim verdiğim gibi bahşiş verin ilâh...» İbni Ebî Evfâ hadîsinde Kitabullah'ı; Enes (R. A.) hadîsinde vefat ederken namazı ve köleleri vasiyyet ettiği görülmektedir, Resûl-ü Ekrem (S.A.V.)'in Ensâr'ı ve Ehl-İ Beyt'ini vasiyyct ettiği dahî sabit olmuşsa da bu vasiyyeti Ölüm döşeğinde iken değildir. Daha başka vasİyyetleri de rivayet olunmuştur. BuharVmn tahrîcine nazaran Peygamber (S.A.V.) son hastalığında ümmetine bir vasiyyetnâme yazmak istemiş; fakat buna mâni' olunmuştur. Resûlul-lah (S.A.V.)'in vasiyyetlerini «Tahrîcü'l-Vesâyâ min habâyâ'z Zcvâ-yâ-» nâm eserin sahibi müstakil bir bâb'ta toplamıştır. Bunların hejf-si sahih veya hasen hadîslerdir.[424]

985/817- «Sa'd b. Ebî Vakkas radıyallahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir kî :
—  Yâ Resûlüllah! Ben zenginim; bir tek kızımdan başka kimse de bana mirasçı olamıyor. Binâenaleyh malımın üçte ikisini tasadduk ede-yimmî? dedim.
—   Hayır; buyurdular:
—  Yarısını tasadduk edeyimmı? dedim. (Yine):
—   Hayır; buyurdular.
—  O halde üçte birini tasadduk edeyİmmi? dedim.
—  üçtebir? üçte bir de çok. Şüphesiz ki senin mirasçılarını zengin bırakman, onları fakır, âleme el açar bir halde bırakmandan daha hayırlıdır; buyurdular.»[425]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
Bu hükmün ne zaman şerefsâdır olduğu ihtilaflıdır. Bazılarına göre Haccetü'l - Vcdâ'da Mekke'de sâdır olmuştur. Fil-vâki' Hz. Sa'd hastalanmıştı. Resûlüllah (S.A.V.) onu ziyarete gittiği zaman aralarında bu muhavere geçmişti. Diğer bazılarına göre Mekke'nin fethinde olmuştur. Bu rivayeti Tirmizî, îbni Uyeyne'den tahrîc etmiştir. Lâkin hadis hafızları bunun vehim olduğuna ittifak etmişlerdir. Sahîh olan birinci kavildir. Vâk'a : iki defa cereyan etmiştir; diyenler bile olmuştur.
Hz. Ali, Ibnİ Abbas ve Âişe (R. An/ıılm/dcn^malı az olan kimsenin vasiyyet edemiyeceği rivayet olunmuştur. Bunlardan Hz. Ali (R. A.): «600 yâhui 700 dirhem para, içinden vasîyyet edilecek bîr para değildir. 1000 dirhem, İçerisinde vasiyyet olan bir maldır.» demiş. İbnİ Abbas (R.A.); 800 dirhemde vasiyyet olmadığını söylemiş; Hz. Âişe'de dört çocuğu ile 3000 dirhemi olan bir kadın için : «Onun malında vasiyyet yoktur» demiştir.
«Bir tek kızımdan başka kimse de bana mirasçı olamıyor» ifâdesinden murâd: evlâd nâmına kimse mirasçı olamıyor; demektir. Yoksa Hz. Sa'd, Benî Zühre'dcn idi. Bunlar onun asabeleri idiler. Sonra vak'a Hz. Sa'd'ın erkek çocukları doğmazdan önce geçmişti. VâktdVnin beyânına göre bilâhare dört oğlu dünyaya gelmiştir. .Bir takımları on oğlu ile on iki kızı dünyaya geldiğini söylerler. Hz. Sa'd'ın burada zikri geçen kızının adı Âişe idi.
«Tascdduk edeyimmi?» demesi şimdi tasadduk etmek için izin istemeye de, öldükten sonrayı kasdelmiş olmaya da ihtimalİidir. Ancak bir rivayette «vasiyyet edeyimmi?» şeklinde vârid olmuştur. Bu ise ikinci mânâda nassdır. «üçte bir de çoktur» ibaresi bir rivayette râvî tarafından şek olmak üzere «üçte bir de büyüktür» şeklinde tesbit edilmiştir. Mezkûr rivayet Buharı'de de vardır. Mal'ın üçte birini de çocukla tavsif etmesi de daha aşağısına nisbetledir. Bununla tavsif etmekte iki ihtimal vardır :
1— Ziyâde ve noksan yapmadan tam üçte birini vasiyyel etmenin evlâ olduğunu beyândır, ki hemen akla gelen budur. İbni Abbas (R. A.) de bunu anlamış; ve: «Diledim kî vasiyyette nâs üçte bîrden dörtte bire İnsinler» demiştir.
2— Tasaddukun üçte birden yapılmasının en mükemmel yani sevaplı olduğunu beyân içindir.
Hadîs-i Şerifte mirasçısı olanların üçte birden fazla vasiyyet yapmalarının memnu' olduğuna delâlet vardır ki, icmâ' da budur. Yalnız müstehâb olan miktarın, üçte bir mi yoksa daha az mı olduğunda ihtilâf edilmiştir. İbni Abbas (R.A.), imam Şafiî ve bir cemâate göre müstehâb olan üçte birden azını vasiyyet etmektir. Çünkü Peygamber (S.A.V.) «üçte bir de çoktur» buyurmuştur. Hz. Katâde diyor ki: «Ebu Bekir beşte birT, Ömer dörtte bîr'i vasiyyet ettiler. Bence beşte bîr daha münâsibdir». Bir takımları üçte birin müstehâb olduğuna kaildirler. Bunların delili : «Şüphesiz ki, Allah size vasiyyette mallarınızın üçte birini hasenatınıza ziyâde etti:» hadîsidir. Bu hadîs aşağıda gelecektir.
Bâb'ınuzın bu hadisi mirasçısı olanlar hakkındadır.
Mirasçısı olmayanlara gelince : İmam Balîk'e göre hüküm hep birdir. Yani mirasçısı olana da olmıyana da müstehâb olan, malının üçte birini vasiyyet etmektir.
Hanefîler'le diğer bazı ulemâ'ya göre böylesi bütün malını vasiyyet edebilir. Ibnİ Mes'ud (R. /..)'m mezhebi de budur.
Mirasçı üçte birden fazla yapılan vasiyyete razı olursa vasiyyet yerine getirilir. Zîrâ hakkını kendisi iskat etmiş olur. Cumhur'un mezhebi budur.
Mirasçılar vasiyyete razı olmuşken sonradan dönseler ulemâ'dan bir cemâate göre buna hiç bir zaman haklan yoktur. Bazıları: «Mûsînin ölümünden önce caiz, faknt Ölümünden sonra caiz değildir» demişlerdir. Ncvcvî «Bu hadîste ölü için sadaka vermeye ve bunun müstehâb olduğuna, sadakanın sevabının ölüye ulaşacağına, ona fayda vere-'ceğine delil vardır» diyor.[426]

986/818- «Âişe radtyallahü anhâ'dan  rivayet olunduğuna göre, bîr adam. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'e gelerek :
—  Yâ Resûlallah annem ani olarak vefat etti de vasiyyet yapamadı.  Zannederim  konuşsaydı  tasadduk  ederdi. Acaba  onun  için  ben ta-sadduk etsem ona  bir ecir olur mu? dedi.  Resûlültah  (S.A.V.) :
—   Evet; buyurdular.»[427]

Hadîs müttefekun aleyh'tir. Lâfız Müslim'indir. Hadîste nekire olarak zikredilen zât'ın Sa'd b.  Ubâde olduğu bazı rivayetlerde beyân edilmiştir. Bu hadîs, evlâdın verdiği sadakanın ölen kimseye ulaşacağına delildir.
[428] «İnsana sa'yînden başka bir şey yoktur» âyet-i kerîme'si buna mu-uru değildir. Çünkü Hz. Peygamber (S.A.V.)'in :
«Hiç şüphe yok ki, çocuklarınız sizin kazancınızdan ma'duddur..» buyurduğu sabit olmuştur. Bu hususta «cenaze bahsinin sonunda söz geçmişti.[429]

987/919- «Ebû Ümâmete'l - Bâhİliy radıyallahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki:  Resûlüllah sallallahüa leyhi ve settem:
— Şüphesiz ki Allah her hak sahibine hakkını vermiştir. Şu halde vâris'e mîras yoktur; derken işittim.»[430]

Bu hadîsi Nesâî müstesna Dörtler'le Ahmed rivayet etmişlerdir. Onu Âhmed ile Tİrmizî hasen bulmuş, İbni Huzeyme ile İbni Cârud kavı addetmişlerdir.
Dare Kutnî bu hadîsi İbni Abbas'dan rivayet etmiş; ve sonuna : «Ancak vâris'ler dilerse o başka» cümlesini ziyâde etmiştir, isnadı hasendir.
Bu bâb'ta Tirmizî ile Nesâî, Amr b. Hârice'den İbni Mâce Hz. Enes'den, Dâre Kutnî babası ve dedesi tarîki ile Amr b. Şüayb'ten hadîsler rivayet etmişlerdir. Dâre Kutnî, Hz. Cabîr'den dahî bir hadîs rivayet etmiş; ve: «Doğrusu mürsel olmasıdır» demiştir. İbni Ebî Şey be, Hz, A|i (R. A./den bir hadîs tahrîc etmiştir. Bu hadîslerin hepsinin isnadları hakkında söz edilmişse de mecmu'u amel îcab edecek derecede kuvvet bulmuştur. Hattâ İmam Şafiî (150—204) «el Ümw» adlı eserinde bu hadîsin mütevâtir olduğuna cezmetmiş; ve: «Bu hadîs bir cemâatin bir cemâatten nakli suretiyle gelmiştir. Bu ise bir kişinin naklinden daha kuvvetlidir» demiştir.
Vâkıâ tevatür dâvasında Fahr-ı Razı (544—606) İmam Şafiî'ye i'tirâz etmişse de bu i'tirâz hadîs'in sübûtuna mâni' değildir. Hadîsi ümmet kabul ile telâkki etmiştir. Binâenaleyh onunla amel vâ-cib olmak lâzım gelir.
Buharı (194—256) bu hususa dâir bir bâb ayırmış adını «Vâris'e vasiyyet yoktur bâb'ı» koymuştur. Galiba hadîs kendi şartına uymadığı için onu «sahih» ine almamış; fakat ondan sonra Atâ' b. Ebî RebahS-dan İbni Abbas (R.A.)'a mevkûfen bir hadîs rivayet etmiştir. Âyet'in tefsin hakkında bu hadîs için merfu' hükmü vardır. İbni Abbas (R.A.) şöyle demiştir : «Vaktiyle mal evlâd'in vasiyyet de £nne-baba'nın idî. Sonra Allah Teâlâ bundan dilediğini neshetîi ve erkeğe iki kadın hissesi miktarı, anne île babadan her birine altıda biri, kadına sekizde bîr ile dörtte-bîri; kocaya da yarı île dörtte biri verdi.»
Hadîs-i Şerif, vâris'e vasiyyet edilemiyeceğine delildir. Cumhur-u ulemâ'nın kavli budur. Bazıları vasiyyet edilebileceğine zâhib olmuşlardır. Bunların delili :
[431] «Bîrinizin eceli geldiği zaman size farzdır. İlâh...» âyet-i kerîme'si-(lir Derler ki : «Âyetten vücûb neshedilse de cevaz yine bakîdir.» Faka kendilerine: «Evet öyle olurdu, fakat bu hadîsde vasiyyetin cevazını nefî etmektedir. Binâenaleyh bu vasiyyetin meşru' bir tarafı kalmaz» diye cevap verilmiştir.                                                                        
«Ancak varisler dilerse o başka» buyurulması: vârise ya-piian vasiyyet mirasçıların tasvib ve rızası ile yapılırsa sahîh ve nafiz olacağına delâlet eder. Bu bâb'ta az yukarıda söz etmiştir. Buraya kadar gördüklerimiz vâris'e vasiyyet hakkımda idi.
Bir de vâris'e ikrar mes'elesi vardır.
Bir kimse ölüm döşeğinde bir malını vârislerinden birine ikrar etse Evzaî ile ulemâ'dan bir cemâate göre caiz olur. îmam Akmed b. HanbeVe göre mutlak surette caiz değildir. Mâlikiler'den bazılarına göre töhmet varsa ikrar caiz değil, töhmet yoksa caizdir. Meselâ bir kimsenin .çok sevdiği ikinci karısına, ilk karısından çocuğu varken mal ikrar etmesi bilhassa o çocuk ile üvey annesinin aralarında geçimsizlik olduğu zaman töhmeti mûcibtir. Zîrâ: karısına daha çok vermiştir; diye itham olunur. Töhmet hâl karinesi ile bilinir. Şâfiîler'den Rûyânî (415—502) bu kavli ihtiyar etmiştir.
Fukâhâ'dan bazılarına göre ölüm döşeğinde ikrar yalnız karısının mehri hakkında caizdir.[432]

989/820- «Pfluaz b Cebel radıyallahü cmft'den rivayet olunmuştur. DemisÜr kî: Peygamber sallallahü aleyhi ve selîem:
— Gerçekten Allah size ölürken hasenatınızı arttırmak için mallarınızın üçte birini tasadduk etmiştir.» buyurdular.[433]

Bu hadîsi Dâre Kutnî rivayet etmiştir.
Aynı hadîsi Ahmcd ile Bezzar Ebu'd-Derdâ'dan İbni Afâce'de Ebu Hüreyre'den tahrîc etmişlerdir. Bu rivayetlerin hepisi zâiftir. Lâkin birbirlerini takviye ederler. Allahu alem.
Hadîs'in zaîf olması isnadında İsmail b. Ayyaş ile onun şeyhi Utbetü'bnü Humeyd bulunduğundandır. Bunların ikisi de zaîftir. Yalnız hadîs ulemâ'sı arasında mezkûr îsmâiî hakkında tafsilât vardır, Şamhlar'dan rivayet ederse hadîslerini birçok imamlar kavî bulurlar; başkalarından olan rivayetlerine i'timâd etmezler.
Hadıs-i Şerif, malın üçte birinin vasiyyet edilebileceğine delildir; ve malı çok veya az olana; keza vâris ve başkasına şâmil olacak derecede mutlaktır. Lâkin yukarıda geçen hadîsler onu takyîd ederler. Dört mezheb fukâhâsmın kavli budur. Bazıları, vasiyyetin vârise de sahîh olduğunu iddia etmişlerdir.
Şu da ma'lûm olmalıdır ki :
[434] Yaptığı vasîyyetinden veya borçtan sonra...» âyet-i kerîme'si borç ile vasiyyetin terekeden birbirine müsavi olarak   çıkarılacağına   borç bütün malı kaplasa bile vasiyyctİn ona müşterek olacağına delâlet eder gibi görünürse do ulemâ borcun vasiyyetten önce ödenmesi lâzım geldiğinde müttefiktirler. Zîrâ tmarn Akmed b. Hanbel ile TirmizVnm ve başkalarının tahrîc ettiği Hz. Ali hadîsi borcun vasiyyetten evvel ödeneceğine delâlet eder. Mezkûr hadîsi Hz. Ali (R. A./den el-Harîsü'l-A'ver rivayet etmiştir. Lâfzı şudur :
«Muhammid (S.A.V.) borcun vasiyyetten önce Ödeneceğine hüküm buyurdu. Halbuki sîz vasiyyetî borçtan önce okuyorsunuz.»
Bu hadîsi Buharı ta'lîk etmiştir; isnadı zaîftir. Lâkin Tirmizî : <^Ehl-i ilme göre amel bununladır» demiştir. Hadîsin şâhîd'i de vardır.
Evet ulemâ borc'un vasiyyetten önce ödeneceği hususunda müttefiktirler. Âyet-i Kerîmc'de vasiyyetin borçtan evvel zikredilmesine gelince : Süheylî bunu şöyle hallediyor : Vasiyyet sile ve teberru yolu ile yapılır. Borç ise ekseriyetle teıaddî ve tecâvüz yolu ile yapıldığından âyette vasiyyet evvel zikredilmiştir; çünkü vasiyyet ef-dâldir.
Süheylî'den başkalarının bu mes'ele hakkında mütâlâaları şudur : Vasiyyetin evvel zikredilmesi onun bedelsiz olmasındandır. Halbuki borcun bedeli vardır. Binâenaleyh vasiyyeti çıkarıp vermek vâris için borcu vermekten daha güçtür. Bundan dolayı vasiyyet evvel zikredilmiştir. Bir de vasiyyeti mûsî kendiliğinden verir; borcu ise isteyen vardır. İşte vasiyyetle amel etmeye teşvik için vasiyyet evvel zikredilmiştir.[435]

«Vedîa  Babı»


Vedîa : Sahibi veyc' vekili tarafından muhafaza için başkasına verilen maldır.[436]

992/821- «Amr b. Şuayb'dan o da babasından, o da dedesinden -radıyallahih anhüm- Peygamber sdlaUdhü aleyhi ve sellem'öen işitmiş «Irak rivayet edildiğine göre, Resûlüllah (S.A.V.):
— Bir kimseye bir emânet verilirse o kimseye ödeme yoktur; buyurmuşlardır.»[437]

Bu hadîsi Ibni Mâce,tahrîc etmiştir. İsnadı zaîftir.
«Sadakaların taksimi babı» ında zekât'ın sonunda geçti. «Fey' ve ganimetlerin taksimi bâb'ı» ise inşâallah cihâd'ın arkasından gelecektir. Musannif böyle yapmakla en-münâsib şekilde hareket etmiştir. Şâfüy-ye kitaplarında bu iki bâb «Nikâh bahsi» nden Önce zikredilirdi.
Hadîs'in. zaîf olmasının sebebi, râvîleri arasında el-Miısenna b. es-Sdbbah'm bulunmasıdır. Bu zât metruktür. Ayni hadîsi Dâre Kutnî şu lâfızlarla tahrîc etmiştir.
«Hiyânet etmiyen âriyyetçiye Ödeme yoktur. Hiyânet etmiyen emanetçiye de öâeme yoktur.»
Bu hadîsin isnadında iki tane zaîf vardır. Dâre Kutnî: «Bu hadîs Şureyh'den ancak merfu' olmıyarak rivayet olunuyor» demiştir.
Bu bâb'ta Hz. Ebu Bekir, Ali, İbni Mes'ud ve Câbir (R. Anhüm.)'-den vcdîa'nın emânet olduğuna dâir eserler vardır. Maamâfîh mes'ele-de icmâ' vardır; icmâ, karşısında Sahabe'nin eserlerine lüzum bile kalmaz.
Vedîa bazan «sana şu malımı tevdi' eyledim» gibi lâfızlarla, bazan de hiç söz söylemeden elindekini emanetçinin gözü önünde onun dükkânına bırakmakla olur.
«Vedîa babı» nda tafsilât çoktur. Bunlar için fıkıh kitaplarına müracaat etmelidir.[438]

«NİKÂH  BAHSİ»


Nikâh müessesesi İslâm hukukunda kendine mahsus pek mühim ve müstesna bir yer işgal eder. Son derece ciddiyetle ele alınmış olup, şakası da ciddî sayılan üç şeyden biridir. Bu üç şeyi fafır-i kâinat efendimiz şu hadîs-i şerifleri ile beyân buyurmuşlardır ;
«Yani üç şey vardır ki, bunların ciddîsi de ciddî, şakası da ciddîdir. Nikâh, talâk, köle azadı[439]».
Hadîs-i Şerifin son kelimesini teşkil eden «itâk» yerine bazı rivayetlerde «yemîn» bazılarında «rac'a» bu vurulmuştur. Bu taktirde mânâ : Nikâh, talâk ve yemîn yahut nikâh, talâk ve ric'at; olur. Bu hadîs-i Şerif bütün rivayetlerinde nikâh lâfzı ile başlar. Şu halde şaka götürmiyen üç şeyin birincisi mutlak surette nikâh'-tir. Bundan dolayıdır ki, nikâh, Şer'î ta'biri ile ehlinden sâdır, mahallîne vâki' olmak şartı ile, şakacıktan dahî yapılsa ciddî olur. Meselâ : Bir baba kızını şâhîdîer huzurunda şakadan birine verse, yahut bir âkil baliğ kız şâhîdîer huzurunda şakadan bir delikanlıya «sana vardım» dese, o da ister ciddî, ister şaka olarak «kabul ettim» cevabını verse, nikâh tamamdır, mün'akidtîr. Görülüyor ki, şanı pek büyük olan bu nev'i şahsına mahsus müesese adetâ otomatik çalışan kapılara benzemektedir[440]. Ciddî veya şakadan düğmeye bakıldığı zaman otomatik kapı nasıl derhal açılırsa aile ocağının kapısı mesâbesindeki nikâh da öyledir. Ancak bu kapıdan b" rildiği takdirde o ocak teessüs edebilir. Aksi taktirde beşeriyyet herc-ü-irere içerisinde kalır. Hattâ bir gün neslinin tükenmesi bile mümkün olur. İşte bu hikmete mebnîdir ki, şu âlemin mukadder olan zamana kadar en mükemmel şekilde   devam ve bekâ'sı ilm-i ezelî-i ilâhî'de nikâha ta'Iîk edilmiş, diğer ta'birle nikâh'm meşru'-iyyetine sebeb bu âlemin en mükemmel şekilde devam ve beka'smın ona bağlanması olmuştur. Bizzat nikâh'în, yani evlenmenin ise müteaddit sebepleri .vardır. Hattâ bu hususta «Hidaye Şerhi el-înayes de şöyle denilmektedir : «Nikâhtaki şer'î, aklî ve tabiî sebepler başka hiç bir şer'î hükümde böyle toplanmamıştır.»
1— Şer'î  dâİ ve sebepleri : Kitap, Sünnet, îcmâ'-i ümmettir.
Kitap'tan nikâhın meşruiyetine delil :
[441] «Size helâl olan kadınlardan İkişer, üçer, dörder adet nikâh edin» ve :
[442] «Sizden bekârları ve kölelerinizle cariyelerinizden sâlih olanları nikâh edin. Eğer fakir olurlarsa Allah onları fazl-u kereminden zenginletir. Allah vasîdi . âlimdir» âyet-i kerîmeleridir.
Sünneİ'ten delili. : bahsimizin hadîsleridir.
Nİkâh'm lüzumu üzerine icmâ' da vardır. Vâkıâ bunca âyet ve hadîslerden sonra müddeâyı ispat için başka bir delile ihtiyaç kalmazca da delillerin tenevvüü ve çokluğu ispât'ı takviye eder.
2— Nikâh'ın akü sebebi : Her akıl sahibi isminin bakî kalmasını, resminin bu cihandan külliyyen mahv-ü münderis olmamasını ister. Bu ise ekseriya neslin bakası ile olur:
3— Nikâh'ın tabiî sebebi: Erkek olsun, kadın olsun insandaki hayvani tabiat şehvetini icrâ'ya meyyaldir. Bu tabiî ihtiyaç şeriat'in mü-sâdesi ile karşılanırsa meşru hatta sevap bile olur.
Nikâh'ın nev'i şahsına mahsus bir müessese olduğunu söylemiştik. Çünkü nikâh bir cihetle ibâdet, bir cihetle muameledir. Hattâ muamele olmaktan ziyâde ibâdettir, islâm hukukuna dâir yazılan kitaplarda onun bu ciheti ehemmiyetle belirtilmiştir.
Meselâ : «Ed-Dürrü'l-Muhtar» dst nikâh bahsi şu satırlarla başlar :
«Bizim için Hz. Adem devrinden bu güne kadar meşru' olmuş, sonra cennette de devam edecek, nikâh ile îmândan başka ibâdet yoktur.» Hidaye Şerhi «Fethü'l-Kadir» in nikâh bahsi de şu satırlarla başlamaktadır :
«Nikâh ibâdetlere daha yakındır. Hattâ onunla meşgul olmak sırf ibâdet maksadı ile nikâh'ı terketmekten efdâldir». Bunlardan sonra «Fethü'l-Kadir» de nikâh ile cihât birbirine kıyâs olunmaktadır; şöyle ki :
«Cİhâd'da i'Iây-ı kelîmetullah bulunduğu için o da bir ibâdettir. Nikâh* ta ise bu iş fazlası ile mevcuttur. Çünkü nikâh hem müslümamn hem müslümanlığın vücûd bulmasına sebeptir. Cihâd ise yalnız müslüman-lığın vücûd bulmasına scbebtir. Nikâh ibâdet olduğu içindir ki, evlenmek evlenmemekten daha hayırlı sayılmıştır. Velevki evlenmemek sırf ibâdet maksadı ile olsun. Nitekim Hz. Peygamber (S.A.V.) müteaddit ezvâc-ı tâhirât ile evlenerek bu bâb'da da ümmetine nümûne-i imtisal olduğu gibi ibâdete vakit bulayım diye, evlenmek istemiyen sahâbe'nin bu yaptığını beğenmiyerek reddetmiştir.
Buharî ve Müslim'in müttefîken rivayet ettikleri şu hadîse bir bakınız :
Resûlüllah (S.A.V.)Mn eshâbından bir kaç kişi onun zevcelerine-evinde gizlice yaptığı ibâdeti sormuşlar. (Aldıkları cevaba nazaran bu İbâdeti az görerek) birisi : «Ben kadınlarla evlenmiyeceğim» diğeri : «ben et yemiyeccğîm.» Öteki : «Ben döşeğe yatmıyacağım» demiş. Re-sûl-ü Ekrem (S.A.V.) bunu duyunca Allah'a hamd-ü senâ'dan sonra şöyle buyurmuşlar :
«— Bazı kavimlere ne oluyor kiT şöyle şöyle demişler. Lâkin ben hem namaz kılıyorum, hem uyku uyuyorum, oruc'ta tutuyorum, tutmadığım da oluyor; kadınlarla da evleniyorum, şu halde kim" benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.»
Görülüyor ki Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) evlenmiyenicrin halini te'ki-den reddetmiş, hattâ : «Benden değildir» buyurarak böylelerden teberrî eylemiştir.
Teâlâ hazretleri Peygamberlerinin en şereflisine elbette kî en şerefli hali reva görür. Fahr-i Kâinat hazretlerinin hali tâ vefatına kadar t-\li {.îf-çmiştir. Eğer evlilik, bekarlıktan evlâ olmasaydı, hayatı boyunca
«Hz. Âİşe'den rivayet edilmiştir ki, şöyle demiştir : Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) :
— Şu nikâh'ı i'lân edin ve onu mescidlerde kıyın; ona deff çalın; buyurdular.»
Nikâh'ın şartı : Nikâhın biri hâss, diğeri âmm olmak üzere iki nev'i şartı vardır.
1— Hass olan şart: Ehliyetli iki kişinin şehâdetidir ki, bunlar hakkında yeri gelince îzâhât verilecektir.
2— Umumî olan şartlan :Velî'nin âkil baliğ olmak suretiyle ehliyeti,, katlının nikâh'a mahal olmasıdır.
Nikâh'm hükmü : Şer'an izin verildiği şekilde karı ile kocanın bir-birlerincen istifâde ve istimta' etmelerinin helâl olması; hürmet-i mu-sâhare ve hor birinin bazı hususa t'a mâlik olmaları gibi şeylerdir.[443]

«Nikâh'ın Sıfatı»


Nikiıh'ı sıfatı i'tibâriyle Hanefî mezhebine göre altı kısma ayırırlar :
1— Tevekân halinde, yani münâsebot-i cinsiyye'ye karşı son derece şevki fazla olup kadının mehrini, nafakasını te'mine mâlî kudreti bulunan ve evlenmezse zina edeceği muhakkak görülen kimselere nikâh farzdır.
2— Tevckânı mevcud, mehir ve nafakayı vermeye, muktedir, fakat evlenmediği takdirde zina edeceği şüpheli olan kimselere vâcibdir.
3— l'tidâl haiinde (yani fazla şehvet olmadığı gibi fazla bir gevşeklik, de bulunmadığı zaman)  sünnettir.
4— Evlilik hukukuna riâyet edçmiyerek karısına zulmedeceği muhakkak görülenlere haramdır.
5— Evlilik hukukuna riayetkar olmayıp karısına zulmedeceğinden korkulana mekruhtur.
6— Dâî ve manî bulunmadığı takdirde mubahtır. (Yani evlenmeye rağbet var, lâkin zina korkusu yok; sadece kazâ-i şehvet için evleniyorsa, mubahtır.
Şafiî'ye göre i'tidâl halinde nikâh mubahtır. Binâenaleyh ona göre nikâh'ın sıfatı beş kısma ayrılır: Dâvud-u Zahirî ile îbni Hazm'e ve bir rivayette Akmed b. HanbcVe göre cinsî münâsebet'e muktedir olan herkese evlenmek farzdır. Evlenecek kadm veya câriye bulunmadığı takdirde oruç tutmak îcab eder.
Şimdi biraz da nikâh'ın muamele cihetini gözden geçirelim:
Nikâh'm akid ile meydana gelmesi, mehir denilen malı istilzam etmesi, şâhîdler huzurunda kıyılması vesaire onun muamele cihetidir.[444]

«Nikâhın  Ta'rîfi»


Nikâh lügatte : Toplamak ve katmak mânâlarına gelir."Arap şâiri:
«Şüphesiz ki kabirler  bekârlarla dul  kadınları ve yetimleri bir araya toplar» demiştir. Bir de darb-ı mesel vardır :
Yani [445] «Yaban eşeği ile ehlî dişi eşeği bir araya kattık, bakalım ne çıkacak» derler. Nikâha nikâh denilmesi kan kocayı bir yere topladığgı içindir.
Şerîatte nikâh; vatı' yani münâsebeti cinsiyye ve akid mânâlarında kullanılır. Bu mânâların hangisinde hakikat, hangisinde mecaz olarak kullanıldığı hususunda ihtilâf edilmiş, neticede ortaya dört kavil çıkmıştır :
1— Akid ile vatı' arasında iştirak-ı lâfzî ile müşterektir.
2— Akitte hakikat, vatı' da mecazdır. Bu kavil usulü fıkıh ulemâ-sınca İmam Şafiî'ye nisbet edilir.
3— Vatı'da hakikat, akitte mecazdır. Meşâyih-i Hanefiyye'nin kavli budur.
4— Zamm. yani kalmak mânâsında hakikattir.
Fukâhâ ıstılahında ise: Kadından kasden istifâde milkiyetinİ ifâde eden bir akidtir. Yani, nikâh adetâ bir satın alma akdine benzer. Fakat bunda satın alman, kadm değil, sadece ondan istifâde hakkıdır. Halbuki alış verişte malın kendisi satın alınır. Şu halde nikâh şâir akid-îere tamamen benzemez. Zâten alışverişle hâsı! olan milkiyete, milk-i yemin, nikâhdakine milk-i müt'a denilmekle bu fark gösterilmiştir. Birindeki milkiyet tam, diğerindeki yalnız istifâde  milkiyetidir.[446]

«Nikâhın Rüknü»


Nikâh, alış veriş gibi şer'î bir tasarruftur. Şer î tasarruflar ise ancak şerîatin Öğretmesi İle bilinir. Şimdi ehemmiyetine binâen bu cümleyi bir parça îzâh edelim,
Şer'î tasarruf: Şer'î bir fiil demektir. Usûl-i fıkıh ilminin beyânına göre bütün fiiller hissi ve şer'î olmak üzere ikiye ayrılırlar.
1— Hissi fiiller: Dinde hakîkaten matlûb bir hükme vaz'edilmiş olmayan fiillerdir; diğer ta'bîrle: yalnız hissî vücûdu olan fiillerdir. Birisine bir tokat vurmak, haksız yere adam öldürmek, zina etmek gibi şeyler birer hissî fiildir. Bunlar meydana gelebilmek için dinden maİûmat almağa yani bu iş oldumu olmadımı diye sormağa ihtiyacımız yoktur. Çünkü bu fiillerin vücûd bulması dîne bağlı değildir. Bunlar için dînen bir kaide ta'yimne hacet yoktur. Meselâ: Şöyle olursa vurulan tokat şer'î olur «böyle olursa şer'an sahih olmaz» diye bir kaide yoktur.
2— Şer'î fiiller: Dîn-de matlûb bir hükme vaz' edilmiş olan fiillerdir. Bu, fiillerin hem hissî hem de şer'î vücûdtarı vardır; yani bunların tahakkuk edebilmesi mutlaka dînîn kabulüne bağlıdır. Bu İş oldumu olmadımı; diye dîn'e sorarız. îşte namaz, oruç, nikâh ve alış veriş gibi fiiller şer'î fiillerdir.
Dîn nazarında bir namaz, sahih bir ibâdet sayılabilmek için onun bütün şart ve rükünlerinin yerli yerince i'fâ edilmiş olması lâzım gelir. Bunlardan bir tanesi bırakılsa namaz sahih olmaz. Meselâ: Namazın şartlarından biri olan abdest terk edilse namaz caiz olmaz. Görülüyor "•ki: yapılan fiil sahih oldu mu olmadı mı; diye dîn'c soruyoruz. Şu halde namaz şer'î bir fiildir. Şer'î bir fiilin aynı zamanda hissî de olmasında bir mahzur yoktur.
Nikâh da öyledir : Nikâhın şer'an sahih olabilmesi için onun da şartlan ve rüknü vardır. Bunlardan biri yapılmazsa şer'an nikâh yok demektir. Nikâhın şartlarrıı az yukarıda gördük. Şimdi rüknünü ele alalım ;
Nikâhın rüknü, îcab ve kabul denilen sözlerdir. Yani nikâh denilen yapının esas malzemesi bunlardır. O bunlarla vücûd bulur.
Nikâh kıyarken hangi taraf söze evvel başlamışsa onun sözüne îcab denilir. Buna îcab denilmesi, karşı tarafın kabulü şartı ile akdin vücûd bulmasını istilzam ettiği yâ!^V karşı tarafa kabul edip etmemek muhayyerliğini isbât ettiği için îcaba cevab olarak söylenen söze de kabul derler. Meselâ: Söze erkeğin başladığını farzedersek onun kadına: «Seni aldım» demesi îcab: kadının: Ben de sana vardım» demesi kabuldür.
İşte dînimiz nikâhın şer'an nikâh olabilmesi için bu müessesenin malzemesi mesabesinde bulunan îcabla kabulün mâzî sîgalardan yapılmasını emretmiştir. Daha ilmî ta'bir ile: «Aldım, verdim» gibi habere[447] delâled eden sîgalardan inşâ yapılmıştır.  Yani nikâh kıyarken erkek «aldım» diyecek kadın da «vardım» sîgasım veya benzerini söy-liyecektir. Vâkıâ inşâ için kullanılacak sığaların emir olması îcab ederdi. Fakat tahakkuk ve sübûta en kesin şekilde delâlet eden sîgalar mâzî sığaları olduğundan, en ciddî fiillerin başında gelen nikâhı yapmak için, Sâri' hazretleri bu sığaları seçmiştir. Yapılmakta olan akid işi o kadar kesinlikle vücûd bulmaktadır ki, sanki haber vermeden evvel olmuş bitmiş de biz onu bu sığalarla şimdi haber veriyoruz.
Hâl böyle olunca gelişi güzel sözlerle nikâh kıyılamaz. Ve: «Bir anlaşma değil mi, hangi sözlerle olursa olsun yapılabilir» denilemez. Unutulmamalıdır ki yapılan.'iş bir tiyatro temsili değil, şer'î bir fiil, bir ibâdettir. Rızâya delâlet eden her hangi bir söz veya hareket ile nikâhın kıyılabileccğl. 3 kail olmak, her ne şekilde olursa olsun yapılan bir duayı namaz diye^kabul etmeye benzer. Namaz nasıl ancak ve ancak şerîatin ta'rîfi vecihle kılındığı zaman sahih olursa nikâh da ancak şerîatin istediği lâfızlarla ve onun dilediği keyfiyetle sahih olur. Şimdi burada pek tabiî olarak belediyelerde kıyılan medenî nikâh hatıra gelir. Ancak bu nikâh medenî olduğu gibi şer'î de sayılabilir mi?
Yukarıki îzâhat karşısında medenî nikâha ş'er'î demeye imkân, yoktur. Çünkü bu nikâhta dînen aranan vasıflar yoktur. Onda akdin ruhu mesabesindeki îcab ve kabulün mâzî lâfızlarla yapılması şart değildir. Bilâkis gördüğümüz belediye nikâhlarında mâzî sığaları kat'iyyen kullanılmamaktadır. Şu halde kanun muvacehesinde şer'î nikâh nasıl resmî nikâh sayılmıyorsa dîn nazarında da medenî nikâh şer'î nikâh sayılamaz.
İşte bu günkü medenî nikâh ile şer'ı nikâhın aralarında bu derece derîn bir fark vardır.
Bu farkı gidermek için bazıları doğrudan doğruya medenî nikâha şer'î nikâh süsü vermeye çalışıyorlar. Bunlar Mcccllc'nin ikinci maddesini teşkil eden «Bir işten maksad ne ise hüküm ona göredir» kaidesi ile istidlal etmek istiyorlar.
Filvaki aslı büyük bir hadîs olan bu kaide bir çok fıkıh esaslarına nisbetle kaideler kaidesi denilebilecek   derecede şümullü ise do mevzu-u bahsimiz nikâh meselesi ile uzaktan yakından bir alâkası yoktur. Hattâ aynı kaideyi tatbik ile medenî nikâhın şer'î olmadığını isbât etmek pek âlâ mümkündür. Şöyle ki: Belediyenin nikâh salonuna da'vct olunanlar, oraya ancak medenî nikâhı kıymak için giderler, Orada şer'î nikâh kıymak kimsenin hatırından bile geçmez. Madem ki: bir işten maksad ne ise hüküm ona göre verilir; o halde burada maksad medenî nikâhtır. Binâenaleyh kıyılan nikâh, ancak medenî nikâh olur. Medenî nikâh ise şer'î nikâh değildir.
Bu zevat bir de Mccclle'nin üçüncü maddesiyle istidlal etmek isterler. Madde şudur: «Ukûd'da i'tibâr makasıd-u-maanîyedir. El-faz-u-mebânîye değildir.»
Maddenin îzâhı : Bir akid yapılırken söze değil mânâya ve maksada bakılacaktır. Ni'.îâh da bir akidtir; şu halde onu kıyarken sözler mâzî imiş muzârî imiş bakmam&h; maksad nikâh kıymak değil mi? olur deyip geçmeli.
Cevaben deriz ki ; Bu kaide alış veriş, icâre kefaret ve havâie ,gibi sırf muamele olan akidlere mahsustur. Nikâha şümulü yoktur. Nitekim «Mecelle» şerhlerinde îzâh edilmiştir. Halbuki nikâh sırf muamele değil, yukarıda da arzettiğimiz vecihle bir cihetten hâlis bir ibâdet, diğer cihetten Şer'î şerifin âdeta üzerine titrediği bir akidtir. Böyle akidlerde ise İtibâr maksada değil lâfzadır. Bunu ispat için yukarıda arzettiğimiz bir misali tekrarlamıya mecburuz: Bir kimse maksadı şaka olduğu halde şâhidler huzurunda, mâni'i şer'îsi olmayan bir kadınla nikâhın îcâb ve kabulünü söylese derhal nikâhları mün'akid olur. Maksadın şaka olduğuna asla bakılmaz. Çünkü nikâhın şakası yoktur.
Hâsılı bu teşebbüsler iki nev'i nikâh arasındaki derin farkı yok etmeöe kâfi değildir. Onu yok etmek için yegâne çâre medenî nikâhdan sonra şer'î nikâhı da ihmâl etmeyip kıydırmaktır.
Dîn'de nikâhın pek muhterem ve müstesna bir mevkii olduğu içindir ki şâir akidierde göstcrilmiyen titizlikler nikâhta -gösterilmiştir. Meselâ: Evlenecek erkeğin alacağı kadına mehir ve başlık nâmı altında şer'an kıymeti hâiz bir mal vermesi akid esnasında iki tarafın îcab ve kabulü işitmelerinin şart olması, nikâhın ancak şâ-hidier huzurunda akdedilebilmcsi bu şâhidlcrin iki âkil baliğ ve erkek yâhûd bir hür erkekle iki hür kadın olmaları, nikâh meclisinde bulunarak beraberce iki tarafın sözlerini işitmeleri nikâha mahsus şartlar cümlesindendir.
Bunlarsız nikâh caiz değildir. Hattâ bu bâbda o derece titizlik gösterilmiştir ki şâhidler îcâb ve kabulü beraberce işitmeyip kendilerine ayrı ayrı söylense nikâh sahîh olmaz. Keza nikâh meclisinde hazır bulunan müstakbel kan koca îcâb ve kabulü söylemeye -ıtansalar da bir kâğıdın üzerine «seni aldım», «Ben de sana vardım» cümlelerini yazsalar nikâh sahîh olmaz. Hattâ alış verişte te-âtî yani hiç konuşmadan parayı verip malı almak caiz olduğu halde nikâhta bu da caiz değildir.
Ayrıca müslüman bir kadının nikâhında şâhidlik yapacakların müslüman olmaları da şarttır. Zîzâ kâfirlerin müslüman aleyhine şâhidliği makbul değildir.
Elhâsıl İslâm dîni «budu1» ta'biri ile ifâde edilen kadından istifade hakkına pek büyük bir ehemmiyet atfetmiş onun şan-u şerefini bir defa şâhid huzurunda kıyılmasını şart koşarak, bir defa da mehir ilzamı suretiyle en yüksek makamı ihtirama çıkarmıştır.[448]

993/822- «Abdullah b. Mes'ud radıyalîahü an/ı'den rivayet edî!mîşİr kî:  Resûlüllah saîîallahü aleyh ve srllcm bize :
— Ey gençler cemâati, sizden kimin evlenmeye gücü yetiyorsa hemen evlensin; zîrâ evlilik gözü (haramdan) daha yumdurucu, iffeti daha koruyucudur. Kimin gücü yetmezse o da oruç tutmayı iltizâm etsin. Çünkü oruç onun için hayalarını kesmek demektir; buyurdular.»[449]

Hadis müHefekum aİeyh'tir.
Peygamber {S.A.V.) 'in gençlere hitâb etmesi kadınlara karşı şehvet daha ziyâde onlartbın beklendiği içindir. Hadîsteki «bâe» kelimesinden muradın ne olduğu uiemâ arasında ihtilaflıdır. Esah kavle göre cinsî münasebet kastedilmiştir. Bu takdirde mânâ şöyle olur: «Nikâhın  masraflarını çekmeğe  kudreti  olduğu cihetle  kimin  cimâ'a  gücü yeterse hemen evlensin. Kimin nikâh külfetlerine katlanmaktan âciz olduğu cihetle cim'a gücü yetmezse, o da şehvetini giderecek ve ondan doğacak kötülüğü hayaların kesilip çıkarılması gibi kesecek olan orucu tutsun.
îbni Hibban'm rivayetinde müdrec olarak (vicâ) «hayaların, çıkarılması» diye tefsir edilmiştir. Bazılarına göre (vicâ) hayaları burmaktır. Onları çıkarıp atmaya (ihsâ1) denilir. Burada maksad orucun civâ gibi olduğunu anlatmaktır.
Evlenme emri, aile geçindirebilecek olanlara nikâhın farzolma-sını iktizâ eder. Dâvud-u Zahirî ile İmam Ahmcd b. HanbeVdcn bir rivayete göre böyleîere evlenmek farzdır. Zâhiriler'den îbni Hazm (384 — 456): «cimâ'a muktedir olan her erkeğe evlenecek kadın veya satın alacak câriye bulursa evlenmek voya câriye almak farzdır. Bundan âciz kalırsa çok çok oruç tutsun» demiş; ve bunun selef-i sâlihîn-den bir cemâatin kavli olduğunu söylemiştir.
Cumhur'a göre buradaki emir nedib içindir.  Çünkü Teâlâ  hazretleri :
[450] «O takdirde bîr kadın alın yâhûd satın aldığınız cariyelerle ik-tifâ edin.» bururarak evlenmekle câriye almak arasında muhayyer bırakmıştır. Câriye satın almak bilicmâ' vacip değildir;  o halde nikâh-da vâcib değildir. Zira vacip olanla vâcib olmiyan bir şey arasında mu hayyerlik olmaz.
Hanefîler'e göre Nikâhın yerine göre farz, vâcib, sünnet haram mekruh ve mubah olduğum! yukarıda gördük.
Orucun insanın hayalarım kesip atmak mesabesinde oluşu, şehveti kırmasındadır. Fakat oruçsuz az yiyip içmek şehveti kırmağa kâfi değildir. Bu işte Allah'ın oruçta halketüği bir sırrın mühim tesiri vardır.
Hattabî (319 — 388) bu hadîsle, şehveti kesmek için ilâç kullanmanın caiz olduğuna istidlal etmiştir. Bunu Bagavî (426— 516) hikâye etmişse de tamamiylc şehveti kesmek doğru değildir. Çünkü olabilir günün birinde aile geçindirecek hale gelir. Hattâ bu hususta Allah Teâlâ'nm fadl-u kerem'inden iffet ve nâmûs sahiplerini zengin kılacağına dâir va'd-i ilâhî'si vardır.
însanın tenasül âletini kesmek, hayalarını çıkarmak bilittifâk mem-nu'dur. Bittabi bu mânâdaki her şey de aynı hükümdedir. Binâenaleyh' bu gün salgın haline gelen umumî (doğum kontrolü) de dînen memnu'-(Jıır Çünkü bu nazariyeyi müslümanlara tatbik ve ta'mîm etmek, müs-lümanların azalmasını istihdaf eder. Halbuki iki cihan serveri Pcygam-berimiz Muhammed Mustafa (S.A.V.) müslümanların çoğalmaları için gönderilmiş; kendisi de bütün hayatı boyunca buna teşvik etmiştir. Nitekim bu husustaki hadisler sırası geldikçe görülecektir. Binâenaleyh böyle bir şeyi müslümanlara tavsiye etmek, doğrudan doğruya onları dînlerine karşı cinayete teşvik olur.
Hadîs-i şerifte gözü haramdan koruyacak, iffet ve namusun muhafazasına yarayacak şeyleri yapmağa tergîb ve teşvik vardır.
Bu hadîsle Mâlikîler'den bazıları istimnanın yani el ile meni indirmenin haram olduğuna istidlal etmiştir. Zîrâ mubah olsa tavsiye buyuruSurdu. Hanbelîler'den bazılarının istimnaya mubah hükmü verdikleri rivayet olunur.[451]

994/823- «Enes b. Mâlik radıyallahü anh'den rîvâyet olunduğuna gbrc Peygamber sallallahü aleyhi ve selîcm Allah'a hamd-ü sena etmiş ve :
— Lâkin ben namaz kılıyor ve uyuyorum; hem oruç tutuyor hem tutmuyorum; kadınlarla da evleniyorum. Şu halde kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir; buyurmuşlardır.»[452]

Hadîs müttefekum aleyh'tir.
Bu hadîsi bu lâfızla Müslim rivayet etmiştir. Hadisin sebebi vardır. Bunu Enes (R.A.) şöyle anlatmıştır:
«Üç kişi Peygamber (S.A.V.) 'in (evinde yaptığı) ibâdetini sormak üzere onun zevcelerinin evlerine geldiler. Kendilerine Resûiülfah (S. AV) 'in evdeki ibâdeti haber verilince galiba onu az buldular da: «Re-sülüllah (S.A.V.) nerede bİi neredeyiz? onun gelmiş geçmiş bütün (müfesavveı) günahlarını Allah mağfiret buyurmuştur.» dediler. Bunun "•üzerine birisi :
—  Bana gelince, ben  (bundan böyle)  ebedî olarak geceler! namaz kılacağım; dedi. Diğeri :
—  Ben de ömrüm boyunca oruç tutacağım;  hiç    bırakmıyacağun; dedi. Öteki de :
—  Ben de kadınlardan uzak'kalacağim; ve evlenmeyeceğim;  dedi. Nihayet Resûlüllah {S.A.V.) onların yanına geldi ve :
—  Siz şöyle şöyle dediniz mi? Vallahi ben sizin en ziyâde Ailah'dan korkanınız ve ondan sakınanınızım. Lâki^ ben namaz da kılıyorum; uyku da uyuyorum. Hem oruç tutuyorum, ilâh..; buyurdular.»
Abdürrczzak'm Said b. Müseyyeb'den Mürsel olarak rivayetine göre Peygamber (S.A.V.) 'in ibâdetini sormağa gelenler Alî b. Ebî Tâ-lib, Abdullah b. Amr b. As ve Osman b. Maz'un'dur.
Hadîs-i Şerif ibâdetlerde nefse zarar verecek derecede fazla inhimak değil, orta halin meşru' olduğuna delildir. Taberî : «Bu hadiste, yiyecek ve giyeceklerde helâl isti'mâlini men' edenlere ce-vâb-i redd vardır» diyor.
Kadı îyaz ise : «Bu cihet selefin ihtilâf ettiği meselelerdendir; bazıları Taberî'nin kavline zâhib olmuş; bir takımları da aksini iltizâm etmişlerdir» demekte ve sözüne devamla : «evlâ olan, her işte ortayı tutup helâl şeylere devamda ifrat göstermemektir. Çünkü bunun sonu büyüklenmeye varır; şüpheli ve hattâ memnu' şeyleri irtikâba kadar götürür; zîrâ bir şeye alışan, bazan onu bulamaya bilir; sabredemez ve böylece haramı irtikâbeder» diyor.
KaadVnin fikrine itiraz eden de vardır. Bunlar «umurun en hayırlısı ortasıdir» dadîs-i şerifini prensip ittihâz ederler.
Hadîsteki «Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir.» ifâdesinin mânâsı : benim yolumdan yüz çeviren dosdoğru olan îsîâmiycte ehil değildir» demektir.
Müslümana düşen vazife : Oruç tutmaya muktedir olabiimek için onu dâimi tutmamak; gece namazı kılabilmek için uyumak ve iffetli olmak için evlenmektir.
Bazı ulemâ şöyle diyorlar : «Bir kimse Peygamber (S.A.V.) Efcn-mizin yoluna muhalefet etmekle, kendi yaptığı ibâdetin onun yaptığından daha üstün ve muvafık olduğunu göstermek isterse, o takdirde hadîsteki «benden deö-ildjr» cümlesinin mânâsı: benim dinimde değildir;" demek olur. Çünkü böyle bir itikad küfre götürür.[453]

995/824- «Bu da ondan (radtyallahü anh) rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüllah salîallahü aleyhi ve sellem bize evlenmeyi emreder; nikâhı terkedip bir kenara çekilmekten şiddetle nehî buyurur ve :
— Çok doğuran sevimli kadınları alın; çünkü ben kıyamet   gününde   sair   ümmetlere   sizinle   öğüneceğim; derdi.»[454]

Bu hadîsi Ahmed rivayet etmiştir.  Ibni Hibban onu sahîhlemiştir.
Hadîsin Ebu Dâvud ile Nesâî ve keza îbni Hibban'da. Ma'kil b. Yesar'dan rivayet edilmiş bir şahidi vardır.
Tebettül : Kadınlardan el çekerek, ibââdet maksadı ile nikâhı ter-ketmektir. Bu kelimenin aslı : Kesmek demektir Hz. Meryem ile Hi. Fâtıma (R. Anha)'ya bu kelimeden alarak (betüf) denilmesi, dîn ahlâk ve faziletçe şâir dünya kadınları ile kabil-i kıyâs olmamalarındandır.
Velûd : Çok doğuran kadındır. Bu cihet kızlarda akraba kadınların halinden belli olur.
Vsdûd : Güzel huyu, terbiyesi ve nezâketi ile kendisini kocasına sevdiren mahbûbedir.
Hadîs-i Şerîf, evlenerek üremenin lüzumuna ve doğum kontrolünün — gelişi güzel — caiz olmadığına delildir.
ÂhirrUe övünmenin caiz okluğu dahî bu hadîsin ahkâmı cümlesin-dendir. Bunun vechi. şudur : Hangi Peygamber'in ümmeti daha çoksa onun sevabı dahî çoktur. Çünkü her Peygamber'e kendisine tâbi olanlara verilen ecirin bîr misli verilecektir.[455]

997/825- «Ebu Hüreyre radıyallahü anh'den Peygamber salîallahü aleyhi ve seîlcm'den işitmiş olarak rivayet olunduğuna göre Peygamber (S.A.V.):
— Kadın dört şey için nikâh edilir: malı için, şerefi için, güzelliği için ve dîni için. Sen dindarı al da yoksulluktan ellerin toprağa yapışsın; buyurmuşlardım.[456]

Hadîs Şeyheyn ile Yedİler'in geri kalanları arasında müttefekun aleyh'tir.
Bu hadîs erkekleri evlenmeye sevkeden şeyin bu dörtten biri olduğunu fakat onlarca en sona kalan sebep dindarlık idiğini haber veriyor. Peygamber (S.A.V.) ise dindarını bulurlarsa kaçırmamalarını emretmiştir.
Filhakika dindarlıktan başka bir sebepten dolayı evlenmekten nehî vârid olmuştur. İbni Mâce ile Bezsar'm ve Beyhakî'nin Abdullah b. Ömer'e mevkufen tahrîc ettikleri şu hadîs onlardan biridir:
«Kadınları güzellikleri için nikâh etmeyin, zîrâ olur ki güzellik kendilerini kötüleştirir. Malı için de nikâh etmeyin, çünkü olur ki ma! kendilerini azdırır. Siz onları dîni için nikâh edin. Hakîkaten kara, beceriksiz dindar bir Câriye (dindar olmıyan diğer kadınlardan)  efdâtdir.»
En iyi kadınların sıfatı hakkında Nesâî, Hz. Ebu Hüreyre'den şu hâdisî rivayet eder :
«— Yâ  Resûlüllah, kadınların hangisi daha hayırlıdır? denildi :
— (Kocası) baktığı zaman kendisini memnun eden, emrettiği zaman itaat eden ve nefsi ile malı hususunda hoşlanmıyacağı bir şeyle kendisine muhalefet etmeyendir; buyurdular.»
Haseb: însanm kendisinin ve ecdadının yaptığı iyi işlerdir. Tirmizî'-nin Hz. Semura'dan tahrîc ederek: «Hasendir» dediği merfu' bir hadîste haseb «mal» diye tefsir edilmiştir. Ancak babımızın hadîsinde ondan bu mânâ kasdedilmemiştir; çünkü malın yanında zikredilmiştir. O halde burada ondan birinci mânâ kastedilmiştir.
Hadîs-i şerîf, her şeyde dindarlarla beraber olmanın evlâ olduğuna delildir.. Çünkü onlarla düşüp kalkan onların ahlâkından, bereketinden ve tuttukları yoldan istifâde eder. Bilhassa karısının dindar olmasına dikkat etmelidir. Zîrâ erkeğe en yakın odur. Onunla bir Rastığa baş koyar; çocuklarının annesi odur. Malını mülkünü ve iffet-ü namusunu koruyan da- odur.
Hadisteki «ellerin topraklansın» ta'bîri, fakirlikten kinayedir. Bu söz halk arasında konuşulurken söylenmesi âdet olmuş bir sözdür. Yoksa Resûlüllah (S.A.V.) bununla beddua etmiş değildir.[457]

998/826- «Yine ondan (radıyallahü anh) rivayet olunmuştur ki: Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem. Bir insan evlendiği zaman onu tebrik ederken :              
— Allah senin için mübarek kılsın; ve senin üzerine bereket indirsin, aranızı hayırda cem'etsin; bujyururlarmış.»[458]

Bu hadîsi Ahmed ile Dörtler rivayet etmiştir. Tirmîzî, İbn Huzey-me ve Ibnî Hibban onu sahîhlemişlerdir.
Rafa' : Güzel geçinmek ve uyarlık demektir. Burada evlenme tebriki manasınadır. Resûlüilah (S.A.V.) evlenen bir kimseye iyi geçinmesi için duâ ederse bu kelimleri söylerdi.
Bakıy b. Muhalled Benî Temîm'e mensub bir zâtdan şu hadîsi tahrîc  etmiştir :
«Biz câhiİİyyet devrinde:  Güfe güle geçin.... çoluğa çocuğa karış; derdik.  Resûlüflah (S.A.V.)  bize (ne diyeceğimizi)  öğretti ve: — «Şöyle deyin.. İlâh..;  buyurdular.» İmam Müslim Hz. Câbir (R.A.) 'dan şu hadîsi tahrîc etmiştir.
«Peygamber (S.A.V.) Câbir'e : s -  Fvlendin   mi? diye sormuş. Câbir:
—  Evet; cevabını verince Resûlüiiah (S.A.V.):
—  Allah senin için mübarek eylesin; demiştir.» Dârimî:
«Senin üzerine mübarek kılsın.»   cümlesini ziyâde   eylemiştir.
Hadîs-i Şerîf, evlenene duâ etmenin sünnet olduğunu gösteriyor. Okunması sünnet olan duâ Hz. Amr b. Şuayb'ın babasından onun da dedesinden onun da Peygamber (S.A.V.) 'den rivayet ettiği şu hadîstir:
«Biriniz bir kadın veya hizmetçi yâhûd hayvan edinirse onun alnından tutsun ve: Yâ Rabbî, senden bunun hayrını ve mecbul bulunduğu tabiatının hayrını dilerim; bunun şerrinden ve mecbul bulunduğu tabiatının şerrinden sana sığınırım; desin.»
Bu hadîsi Ebu Dâvud, Nesâî ve îbni Mâcc rivayet etmişlerdir.[459]

999/827- «Abdullah b. Mes'ud radıyaîîahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Bize Resûlüiiah sallallahih aleyhi ve seîlem hacet İçin teşehhüdün şöyle olacağını öğretti :
— Şüphesiz ki hamd Allah'a mahsustur. Ofna hamde-der; ondan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden de Allah'a sığınırız. Allah kime hidâyet verirse artık onu saptıracak yoktur. Ve kimi saptırırsa, onu da doğru yola getirecek yoktur. Ben Allah'dan başka ilâh olmadığına şehâdet ederim. Muhammed'in onun kulu ve resulü olduğuna da şehâdet ederim der. Üç de âyet okur.»[460]

Bu hadîsi Ahmed ile Dörtler rivayet etmiştir. Tirmizî ile Hâkim onu hasen bulmuşlardır.
Hadîsteki «hacet için» ta'bîrinden sonra îbni Kesir «cZ - irşâd» nâm eserinde «nikâh ve gayrisinde» kaydını ziyâde etmiştir.
Okunacak âyetler: Nisa sûresi'nin ilk âyeti, Âl-i Imran'ın 102. ci ve Ahzâb sûresi'nin 70 — 71. ci âyetleridir. Îbni Kesîr'in rivayetinde bu âyetler hadîsin içinde zikredilmektedir.
Hadîsteki (hacet) in her hacete âmm ve şâmil olduğunu az evvel söylemiştik. Bu bâbta Beyhakî (384 — 458) de Şu'be'n'm şu sözlerini naklediyor : Ebû Ishak'a,; Bu, nikâh hutbesi ile başka şeylerde mi okunacak ? dedim: Her hacette (okunacak) dedi.»
Hadîs bu teşehhüdün nikâh ve sâirede sünnet olduğuna delildir. Nikâhta bunu, akdi yapan nikâhı kıyarken okuyacaktır. Fakat bu sünnet bu gün metruk ve mehcurdur. Zâhir'ler'e göre teşehhüd vâcibtir.
Hu hususta Şâfüler'dcn Ebu Avâne Zâhirîler'le beraberdir. Nikâh hut-besinin vâcib olmadığı bir iki hadîs sonra görülecektir.[461]

1000/828- Câbir radıyallahü anh'den rivayet olunmuştur. Demiş-oîr ki: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve scllcm:
—. Biriniz kadını istediği vakit, eğer onunla evlenmeğe sebeb teşkil eden yerini görebilecekse bunu hemen yapsın; buyurdular.»[462]

Bu hadîsi; Ahmed ile Ebu Dâvud riv'.yet etmişlerdir. Râvîleri sikadırlar. Onu Hâkim sahîhlcmiştİr.
Tirmizî ile Ncsâî'de bu hadîsin Mugîre'den rivâyelen bîr şahidi; !hni Mâcc ile İbni Hibbarida, Muhammed b. Mesleme'den bir şahidi İaha vardır. Müslim'mEbu Hüreyre'dcn rivayetine güre Peygamber «Ulallahü aleyhi ve sellcm bir kadınla evlenen bir adama:
—  Ona baktın mı? demiş. Adam:
—  Hayır; deyince :
—  Git de ona bak; buyurmuşlardır, Câbir hadîsinin tamamı şudur:
«Câbir demiştir kî:   Ben  de bir kız istedim.  Ondan gizleniyordum. -ithayet  kendisini nikâh etmeme  sebep olan  yerini gördüm ve onunla vlendim.»
Hz. Mugîre rivayetinin lâfzı da şöyledir:
eMugîre bir kadın İstemiş Peygamber (S.A.V.) kendisine: — O kadına bak: çünkü bakmak yıldızınızın barışması için daha muvafıktır; buyurmuştur.»
Bu hadîsler, evlenmek istiyenlerin istiyecekteri kız veya kadım evvelâ bir görmelerinin rncndûb olduğunu göstermektedir. Cumhur-u ulemânın kavli de budur. Bakılacak yer, ellerle yüzdür. Çünkü yüzünden güzelliği çirkinliği, ellerinden de vücudunun matlûba muvafık olup olmadığı anlaşılır. Evzaî'ye göre etli yerlerine bakabilir.
Hadis mutlaktır. Binâenaleyh nereye bakmakla maksad hâsıl olacaksa oraya bakar. Nitekim Sahâbe-i Kiram hazcrâtı da bunu böyle anlamışlardır. Abdiirrezzak ile Saıd b. Mansur'un rivayetlerine na-zaran Hi.. Ömer (R. A.) Hz. Ali'nin kızı Ümm-ii Külsüm'ün topuğunun üstüne bj.kmıştı.
Bu hfıdi.sc Hz. Ümm-ü Külsüm (R.Anha) yi babası, Hz. Ömer'e görünmek için gönderdiği zaman vâkî olmuştur. Hattâ bunun için kadının rızâsı da şart değildir; o Farkında olmadan da bakılıp görülebilir. Nitekim Hz. Câbir (R.A.) öyle yapmıştır.
Bazı Şâfü imamlarına göre bu görme işinin dünürlükten evvel ol-m;ısı gerekir; tâ ki ^anlaşma olmazsa kadını rahatsız etmeden bırakım:; olur. İstedikten sonra görür ve sonra bırakırsa kadın üzülür.
İsteyeceği kadını erkek göremezso itimâd ettiği bir kadını görücü olarak göndermesi müstehâbtır. Filhakika Hz. Enes (R.A.) Peygamber (S.A.V.) 'in Ümm-ü Süleym'i bir kadını görmeğe yolladığını ve kendisine ta'limât verirken ;
«Ökçelerine bak; ve yakalarını kokla.» buyurduğunu rivayet etmiştir.
Bu hadîsi İmam Ahmcd, Taberînî, Hâkim ve Beyhakî tahrîc etmişlerdir. Faka', hadîs hakkında söz edilmiştir. Bir rivayette :
«ön dişlerini kokla» denilmiştir. Bundan murâd ağzının kokup kokmadığını anlamaktır. Acaba kadının da aynı şeyleri evleneceği erkekte araştırmaya hakkı varandır? Bazıları: her ne kadar onun hakkında hadîs yoksa da hüküm ona da sabittir; diyorlar. Zâten kadının varacağı erkeğin kendisine küfu-ü yani denk olup olmadığını araştırması şer'an hakkıdır.
Bir takımları kadın hakkında bu bâb'ta ayrıca delîl olmadığı için ona bu hakkın sabit olmadığına kaildirler.
Şunu da arzedelim ki şer-İ şerifin nezih bir müslüman erkeğe bahşettiği bu görme hakkı asla bu günkü yüz kızartıcı birleşmeler, dostlaşmalar, gezişmeler ve sevişmeler mânâsına gelemez. Bu kadarcık görme müsaadesi, sonra pişman olup ta, kurulan aile yuvasını yıkmamak için peşinen alınan şer'î tedbirden başka bir şey değildir.[463]

1004/829- «İbnİ Ömer radıyattahtİ anhümâ'ûsn rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem:
— Sizden biriniz dîn kardeşinin dünürlüğü üzerine dünürlük göndermesin. Tâ dünür gönderen ondan önce vazgeçinceye yâhûd   kendisine  izin verinceye  kadar; buyurdular.»  [464]

Hadîs mütîefekun aleyh'tir. Lâfız Buhârî'nindir.
Buradaki nehyin tanrım için olduğuna Nevevî (631 — 676) ic-mâ' iddia etmiştir. Fakat Hattabî (319 — 388) bunu kabul etmemiş buradaki nehy'in tahrîm için değil, te'dîb için olduğunu söylemiştir. Kadın icabet ettikten sonra dünürlüğü bozmak icmâ'en haramdır. Kadın mükellef ise icabet hususunda söz kendisinindir. Küçükse velîsi îcâbet eder. Eğer kadın nikâha sarahaten icabet etmemişse, başkasının onu istemesi esah kavle göre haram değildir. Nikâha rızâ göstermediği gibi adem-i rızâda göstermemişse hüküm yine aynıdır.
Hanefîier'le Şâfiîler'e göre bakire kızın burada sükût etmesi rizâ sayılır. Nikâha razı olduktan sonra dünürlüğü bozmak haram olmakla beraber kıyılan nikâh cumhur'a göre yine de sahihtir. Dâvud-u Zâhirî~ ye göre ise böyle bir nikâh zifaftan sonra bile olsa yine feshedilir.
«Kendisine izin verinceye kadar» ifâdesi ilk dünürlüğü gönderen izin verdikten sonra artık onun üzerine dünürlük yapmanın caiz olduğuna delîHdr. Çünkü izin vermesi o işten vazgeçtiğine delâlet eder. Şu halde o kadını artık her dileyen isteyebilir.
Fâsık'ın dünürlüğü üzerine dünür göndermek bazılarına göre caizdir. Fakat Cumhur-u ulama bu ciheti nazar-ı itibâre almamışlardır.[465]

1005/830- «Sehl b. Sa'd es-Sâİdî radıyallahü anhümâ'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüllah sollallohü aleyhi ve acllem'e bîr kadın geldi ve:
—  Yâ   Resûlaliah kendimi  sana tıîbe etmeğe geldim; dedi.Resûlüllah sollallahü aleyhi ve scîlcm ona bir baktı ve kadını tepeden tırnağa süzdü sonra Resûlüllah salldllahü aleyhi ve sellem başını eğdi. Kadın onun  kendisi  hakkında  bir hüküm vermediğini görünce oturdu. {Bu sefer) ashabından bir adam ayağa kalkarak:
—  Yâ Resûlallah, eğer senin bu kadına bir İhtiyâcın yoksa onu benimle evlendir; dedi. Peygamber (S.A.V.):
—  Yanında bir şey var mi? diye sordular. Adam:
—  Hayır vallahi yâ  Resûlallah;  dedi.  Resûlüllah. (S.A.V.):
— Ailen nezdine git de bak bir şey bulabilecekmisin? dedi.
Bunun üzerine adam gitti. Sonra döndü ve :
—  Hayır vallahi, hiç bir şey bulamadım; dedi. Resûlüllah sallalla-hü aleyhi ve sellem :
—  Velev demirden bir yüzük olsun bak; dedi. Adam (yine) gitti Sonra döndü ve:
— Hayır vallahi yâ Resûlüllah, demirden bîr yüzük de bulamadım ama İşte kaftanım! — Sehl demiştir ki: malı bir kaftandan ibaretti — bu kaftanın yarısı onun olsun; dedi. Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem:
— O senin kaftanını ne yapsın? onu sen giysen kadının üzerinde bir şey kalmiyacak; kadın giyse senin üzerinde ondan bir şey kalmıyacak; buyurdular.
Derken adam oturdu. Bir hayli oturduktan sonra kalktı. Resûlüllah. sallallahü aleyhi ve sellem onun dönüp gitmekte olduğunu görünce ça-ğırılmasını emretti; ve adamı çağırdılar. Geldiğinde Peygamber (S. A.S.):
—  Ne miktar Kur'an bilirsin? diye sordu:
—  Filân ve filân sûreleri bilirim; dedi ve onları saydı. Peygamber (S.A.V.):
—  Onları ezbere okuyabiliyormusun? dedi. Adam:
—  Evet; cevabını verdi. Resûlüllah (S.A.V,)
— Haydi git, onu sana bildiğin Kur'an   mukabilinde Verdim; buyurdular.»[466]

Hadîs müttefekum aleyh'tir. Lâfız Müslim'indir.
Bir rivayette Resûlüllah (S.A.V.) ona: «Git, onu sana verdim? ona Kur'andan şeyler) öğretiver» demiştir.
Bjihan'nin bir rivayetinde ise: «onu sana bildiğin Kur'an. mukabilinde temlik ettik.» buyurulmuştur.
Ebû Davud'un Ebû Hüreyre'dcn rivayetinde Peygamber {S.A.V.):
—  Ezbere ne kadar biliyorsun? dedi. Adam :
—  Bakara Sûresi ile ondan sonrakini; cevâbını verdi. Resûlüllah (S.A.V.):                                                                                                      
—  Kalk. Ona yirmi âyet Öğretiver; buyurdular.» denilmektedir.
Hz. Sehl hadîsinde geldiği bildirilen kadının ismini Musannif merhuni bulamamıştır. Bazı kayıdlardan bunun Havle binti Hakim yâhûd Ümm-ü Şerik olduğu anlaşılıyor. Hür bir insanın kendisi hibe edilemiyeceği cihetle «Kendimi s? a hibe etmeğe geldim» cümlesinden muzaf hazf edilmiştir. Mânâ şöyledir: «Kendimin umurunu sana hibe etmeğe geldim.»
Evlenmek istiyen sahâbi'nin ismi bulunamamıştır.
Bu hadîs-i Şerif bir çok meselelere delâlet etmektedir. Bunları İbni't-Tin tedkîk etmiş: ve yirmi bir dâne olduklarını söylemiştir. Buharı (194 — 256) bunların ekserisi için ayrı bir bâb tahsis etmiştir. Biz bunlardan bir kaç tanesini zikredeceğiz:
1— Kadın kendini ehl-i salâh bir zâta arzedebilir.
2— Evlenmek niyeti ile kadına bakılabilir.
3— Akrabası olmayan kadının velisi, (onun izin ve rızâsı ile) müs-lümanlarm hükümdarıdır.    Yalnız hadîsin bazı rivayetlerinde kadının kendi umurunu Peygamber (S.A.V.)'e tefviz ettiği zikredilmektedir. Bu ise tevkildir; ve kadının velîsi vaFmi yokmu sorulmadan dahî yapılabilir. H af tabî: «Zâhİr-i hale hamlederek ulemâ'dan   bir cemâat buna zâhib oldular» diyor.
4— Hibe ancak kabul ile sabit olur.
5— Nikâhta mutlaka mehir lâzımdır; ve bu az bir şeyden de olabilir. Çünkü«velev demirden bir yüzük» buyurulması, azlığı hususunda mübalâğadır. Binâenaleyh bir mala kıymet ve fiyat olabilen her şeyden mehir olabilir. Kıymeti olmıyan bir şeyden mehir yapılamıyaca-ğma ve böyle bir şeyle nikâhın helâl olmıyacagma icmâ' bulunduğunu Kadı îyaz nakletmiştir.
Zâhirîler'den îbni Hazm-: «Mehir, kendisine şey denilebilen her nesneden hatla arpa dâhesinden bile olur; çünkü Peygamber (S.A.V.): (bir şey bulabilecekmisin) buyurdu» iddiasında bulunmuşsa da kendisine cevap verilmiş ve : «velev demirden bir yüzük» buyurması azlık hususunda bir mübalâğadır; onun da bir kıymeti vardır» denilmiştir. Zâten hadîsteki: Kimin evlenmeğe gücü yetmezse» cümlesi evlenmenin herkesin gücü yeteceği bir .şey olmadığına delildir. Kur'ân-ı Kerim'de :
«Kim[467] güç yetfiremezse» ve keza «mallarınızla[468] akdeimenîz» buyurulması mehirde maliyetin şart olduğunu gösterir. Hattâ bazıları onun en az elli dirhem olabileceğine, diğer bazıları kırk; bir takımları da beş dirhem olabileceğine kail olmuşlardır. Hanefîler'e göre mehirin en azı on dirhem para yâhûd on dirhem kıymetinde olan bir maldır.
Mehir: Nikâhın hükümlerindendir; ve kadının şerefini meydana çıkarmak için meşru' olmuştur.
Mehrin: sadak, nihle, atiyye, ukr, ecir ve ferîza gibi bir çok isimleri vardır.
6— Akid esnasında mehri zikretmek îcabeder. Çünkü mehri zikretmek niza'a meydan bırakmaz. Maamâfîh mehir zikredilmeden nikâh kt yılsa akid yine sahîhdir; zifaftan sonra kadına mehr-i misil verilir.
Mehr-i Misil : Kadının misli olan diğer bir kadının meselâ ablasının veya kız kardeşinin mehiridir. Onun mehri ne ise bunun da o olur. Nikâhdan önce verilen yüzük küpe kolluk ve şâire gibi başlık ve ağırlıklar da mehirden sayılırlar. Mehrin peşin verilen kısmına «Mehr-i muaccel» veresiye kalan kısmına da «Mehr-i müeccel» derler.
Mehrin hepsinin peşin verilmesi müstehâbtır.
7— Zan üzerine yemin etmek caizdir Zira Resulü Ekrem (S.A.V.) o zâtı yemininden sonra mehir aramağa göndermiştir. Eğer yemini yüzde yüz bildiği için etmiş olsa idi onu tekrar göndermekte bir mânâ kalmazdı.
8— Erkeğe kendisi İçin zarurî olan eşyasını mehir olarak vermek caiz değildir. Meselâ avret mahalline örttüğü elbisesini; yiyeceği  zahiresini vermek doğru değildir. Çünkü Peygamber (S.A.V.) o zâta abasını taksim ettirmemi ştir.
9— Fakirlik iddia eden kimseyi denemek îcabeder, Zîrâ  Resûlüllah {S.A.V.} o adamı ilk iddiasında hemen tasdik edivermedi. Bu, fakirliğine karine hâsıl oluncaya Kadar onun yemininin bile nazar-ı îtibâre ahnmıya-cağına delilidir.
10 — Akid için hutbe vâcib değildir. Çünkü hutbe hadîsin hiç bir rivayetinde zi tredilmemiştir.
11— Mehir, Kur'ari öğretmek gibi bir menfeat olabilir.  Nitekim Musa ve Şuayb aleyhimesselâm kıssası da buna delâlet eder.
Fakat Hanefîler'e göre menfaatten mehir olmaz. Onlar bu hadîsi te'vî'l ederler ve mehirsiz evlenmeyi Peygamber {S.A.V.) 'e mahsus sayarlar..
12— Hadîsin «Bildiğin KurTan   mukabilinde» cümlesinin Kaadi hjaz'a. göre iki veçhe ihtimali vardır :
a) Kadına Kur'ân-ı Kerîm'den bildiklerini yâhûd muayyen bir miktarını öğretecek; ve bu onun mehri olacaktır.
b) Kadını o adama mehirsiz nikâh etmiştir. Bu takdirde hadîsteki (ba) harfi, ta'lü içindir.
O zât Kur'ân-ı Kerîm'in bir kısmını ezbere bildiği için bu mehirsiz evlendirme kendisine bir ikram olmuştur.
Hz. Enes (R,A.) 'm ebeveyni olan Ümm-ü Sülyem ile Ebu Süleym'in "kıssaları bu ihtimali te'yîd eder. Şöyleki :
«Ebu Süleym, Ümm-ü Süleym'i istemiş. Ümm-ü Süleym :
— Vallahi senin gibi bir adam reddedilemez ama sen kâfirsin b&n müslüman. Bana seninle evlenmek helâl olmaz. Eğer müslüman olursan mehir borcun bu otsun; senden başka bîr şey istemem; demiş. Bunun üzerine Ebû Süleym müslüman olmuş; Ümm-ü Süleym'in mehri de onun müslümanlığı kabulü olmuş.»
Bu hadîsi Nesaî ta.ıric etmiş ve sahîhlemiştir. Râvisi Ibni Abbas (R.A.) 'dır. Hattâ Nesü bu kıssa için «Bâbü't - Tezvîc ale'l - İslâm». unvanı altında bir bâb tahsis etmiştir. Nesâî'nin bu hareketi ikinci ihtimali tercih ettiğine delildir; halbuki birinci ihtimal daha kuvvetlidir.
13— Nikâh, temlik lâfzı ile mün'akid olur. Hanefîler'Ie Mâlikîler'in ve bazı ulemâ'mn mezhebi budur.
Onlara göre : nikâh, tezvic, hibe ve sadaka gibi hâlen temlike de eden her sözle mün'akid olur. Şâfiîler'e göre ise yalnız nikâh ve tezvic sözleri ile kıyılır.[469]

1007/831- «Âmir b. Abdlllah[470] b. Ez - Zübeyr'den o da babasından -radıyalahü anhihm- îşilmîş olarak rivayet edildiğine göre Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem:
— Nikâhı ilân edin; buyurmuştur.»[471]

Bu hadîsi Ahmed rivayet etmiş; Hâkim de sahihi emiştir.
Bu bâbta Hi. Âişe ( R.Anhâ) 'dan şu hadîs rivayet olunmuştur :«Nikâhı ilân edin ve onun için def çalın».
Bu hadîsi Tirmizî tahric etmiştir. Fakat râvîleri arasında İsa b. Meymun vardır. Bu zât zaîftir. Aynı hadîsi tbni Mâce ile Bcyhakî de tahrîc etmişdir. Bunların isnadında da Halid b. îyas vardır ki bu zatın hadîsi münkerdir. İmam Ahmed demiştir ki: Yine Tirmizî, Hi. Âişe'dcn şu hadîsi tahrîc etmiş; ve «hasen garîbür» demiştir:
Bu nikâhı i'lân edin; hem onu mescidlerde kıyın; o-nun için defleri çalın. Biriniz hiç olmazsa bir koyun ile düğün da'veti yapsın. Şâyed biriniz bir kadın istediği vakit saçını siyaha boyamış bulunursa (bunu) o kadına bildirsin; onu aldatmasın.»
Bu hadîsler nikâhı i'lân etmenin lüzumuna delâlet etmektedir. î'lân-için def çalmak dahî emrolunmuştur. Bu hususta hadîsler çoktur. Bunların her biri hakkında söz edilmiş de olsa yine birbirilcrini takviye ederler ve i'lân için def çalmanın    meşru'    olduğuna delâlet ederler.
Emrin zahiri vücûb ifâde ederse de : «def çalmak vâcibtir» diyen ol-îTHimışür. O sadece mesnûndur. Lâkin zamanımızda olduğu gibi beraberinde güzel sesli kadın şarkıcılar bulunup da çeşitli rezalet şarkıları okumamak şarttır. Bunlar kat'jyetle haramdır. Sünnet vecih üzere düğün i'lânı bu gün maalesef kalmamıştır.[472]

1008/832- «Ebu Bürdete'bni Ebî Musa'dan o'da babasından -radıyal-îahü anhümâ - rivayet olunmuştur. Babası demiştir ki: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem:
— Nikâh ancak velî iie olur; buyurdular.»[473]

Bu hadîsi Ahmed ile Dörtler rivayet etmişlerdir. Ibnİ Medîni ile Tirmizî onu sahîhlemiş;   İbnİ Hibban mürsel olmakla illetlendirmiştir.
İbni Kgs'it diyor ki: «Bu hadîsi Ebu Dâvud, Tirmizî, îbni Mâce ve başkaları İsrail'den; Ebu Avâne, Kaadî Şurcyh Kays b. Rcbî', Yunus b. Ebî İshak ve Zübeyr b. Muaviye de Ebû İshak'dan yine böyle mürsel olarak tahrîc etmişlerdir. Tirmizî dahî: «Aynı hadîsi Şu'be ve Scvrî, Ebû İshak'dan mürsel olarak rivayet etmişlerdir; ama bence evvelki yani Ebû Bürde tariki ile olan rivayeti daha sahihtir» demektedir. Abdurrahman b. Mchdî de bu hadîsi böyle sahîhlemiştir. Ali b. Medlnî: «İsrail'in nikâh hakkındaki hadîsi sahihtir.» demiştir. Bu hadîs Buharî'ye sorulmuş: «sikanın ziyâdesi makbuldür» cevabını vermiştir. İsrail sikadır. Bunu tbni Kayyim (691 — 751) «Tchzibü's - Sünen» adlı eserinde zikretmiş ve: «Her ne kadar bu hadîsi Şu'be ile Sevrî Mürsel olarak rivayet etseler de bu, hadise zarar vermez» demiştir.
Hadîsi Bcyhakî ve daha bir çok hafızlar sahîhlemişlerdir. îbni Medînî: «Bu hadîsi Ebu Ya'lâ «Müsned inde Câbir'den merfu' olarak rivayet etmiştir. Hafız Ziya râvilerinin hepsinin sika olduğunu söylüyor.» demektedir.
Hâkim : «Bu bâbta Peygamber (S.A.V.) 'in zevceleri Aişe, Ümm-ü Seleme, ve Zeyneb bînti Cahş'dan sahîh rivayetler vardır. Bu bâbta Ali İle îbni Abbas'tan da rivayetler vardır» demiş sonra otuz şahabı saymıştır.
Kadının kadını ve kendini evlendirpmiyeceğine dâir Ebû Hüreyr© hadîsi ile velîsiz nikâh caiz olmayacağına dâir Hz. Âİşe hadîsi de aşağıda gelecektir.
Hadîs-i Şerîf, nikâhın velîsiz caiz olmıyacağına delildir.
Velî : Kadının asabelerinden en yakın olan erkektir. Şâir akrabalarından olmaz.
Ulemâ nikâhta velînin şart olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir. Cumhur'a göre şarttır. Hattâ İbni Münzir'den rivayet olunduğuna göre sahâbe'den bu bâbta hiç bir muhalif yokmuş. İmam Mâlik : «Şerefli kadın için velî şart; şerefsiz için şart değildir. Kendisini tezvîc edebilir» demiştir.
HaneFîler'e göre âkil baliğ olan kadın hakkında velî mutlak surette şart değildir. Onlar velîsiz nikâh olmadığını ifâde eden hadîslerin zaîf hattâ bazısının muztarib olduğunu ortaya koymuş; ve bekâr kadının kendini evlendirme, hususunda velîsinden daha ziyâde hak sahibi olduğunu gösteren Müslim hadîsi ile istidlal   etmişlerdir.
Bu hadîsi Ebu Dâvud, Tirmizî, Ncsaî ve «el - Muvatta'da.» imam. Mâlik de rivayet etmişlerdir. Lâfzı şudur:
«Bekâr kadın kendi nefsi hakkında velîsinden daha ziyâde hak sahibidir.»
Zâhirîler'e göre bakire hakkında velî şart; dul için şart değildir Delilleri aşağıda gelecek Ibnî Abbas hadîsidir.
Ebû Sevr (— 240)'e göre kadın velîsinin izni ile kendini nikâh edebilir. Delîli aşağıdaki hadîsin mefhumu muhalifidir.[474]

1010/833- «Âişe radıyallahü anhâ'dan rivayet edilmiştir. DemİştSr ki: Resûlütİah sdllaUahü aleyhi ve seîlem:
— Hangi kadın velîsinin izni olmaksızın kendisini nikâh ederse onun nikâhı bâtıldır. Eğer kocası ona dâhil[475] oldu ise tercini istihlâl etmesine karşılık kadına mehir vardır. Eğer velîler (onun kocaya verilmesi hakkında) münazaa ederlerse o takdirde sultan, velîsi olmıyanın velîsidir; buyurdular.»[476]

Bu hadîsi Nesaî müstesna Dörtler tahrîc etmişlerdir. Onu Ebu Avâ-ne, Ibnİ Hibban ve Hâkim sahîhlemişlerdir.
îbni Kcsîr bu hadîsi Yahya b. Maîn ve daha başka hadîs hafızlarının sahihlediğini söylüyor. Ebu, Sevr «Velîsinin izni olmaksızın» ta'biri için : «Bundan anlaşılıyor ki velisi izin verirse kadının kendini nikâhetmesi caiz olur.» demiştir. Bittabî bu mefhumdur. Mantûka muâraza edemez.
Hanefiler bu hadîsi zaîf bulmuşlardır. Onun, üzerinde ulemâ'nın sözleri çoktur. Bunları Bcyhakî «Es - Süncnü'l - Kübrâ» adlı eserinde uzun uzadıya saymıştır.
Hadîs-i Şerif, nikâhta velînin nazar-ı itibâre alınacağına, akdi kendisinin veya vekilinin yapması lâzm geldiğine delildir. Duhûl vâkî olursa mehir vermenin lüzumu; nikâh'ın bir rüknü bozulursa bâtıl olacağı; ve keza nikâhın bâtıl ve fâsid kısımlarına ayrılması de bu hadîsin delâlet ettiği hükümler cümlesindendir.
Velîler münazaa ettiği zaman nikâh hakkı devlet reisine intikal eder. Bazıları bu hakkın uzak velîye intikal edeceğine kaildirler.
Hadîsimiz, velîsi bulunmayan bir kadının velîsinin devlet Reisi olacağına da temas etmektedir. TaberânVnin İbnî Abbas (R. A.} den merfu' olarak tahrîc ettiği şu hadîs dahî bunu te'yîd. ediyor:
«Nikâh ancak velî ile sahîh olur. Sultan da velîsi olmayanın velîsidir.»
Bu hadîsin ravîleri arasında zaîfîerden Haccac b. Ertât varsa da aynı hadîsi Süfyan da «.Cami'» inde tahrîc etmiş; ve yine o yoldan Tdberanî de «el - Evsat* mda onu hasen bir isnadla İbnİ Abbas dan tahrîc eylemiştir. Lâfzı şudur:
«Nikâh ancak mürşîd bir velî yâhud Sultan ile caiz olur.»
Sulfan'dan murâd: âdil olsun olmasın, hükümdardır. Bazıları: «Bundan murâd yalnız âdil olan hükümdardır; âdil olmıyan hükümdar bu işe ehil değildir...» demişlerdir.[477]

1011/834- «Ebu Hüreyre radıyallahü anh'âen rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahü aleyhi ve scîîcm:
—  Dul kadın, kendisinden emir alınmadıkça nikâh  edilemez; Bakire dahî kendisinden izin alınmadıkça nikâh edilemez; demiş.  Eshâb :
—  Yâ Resûlüllah, onun İzni nasıl olacak? deyince :
—  Susmasidir; buyurmuşlardır.»[478]

Hadîs müttefekum aleyh'tir.
Hadîs-i Şerîf, dul kadın nikâh edilirken kendisinden mutlaka emir almak lâzım geldiğine; akid için ondan emir alınmadıkça velîsinin .ıi-kâhmı kıyamıyacağma delâlet ediyor.
Bu emirden murâd: onun rızâsıdır.
Bakireden maksad: akil baliğ olan kızdır. Onun hakkında emir değil de izin alma ta'birinin kullanılması, aralarında fark olduğunu göstermek içindir. Dul kadınla mutlaka müşavere yapılacak; velî ondan akdi yapmak için sarahaten söz alacaktır. Bakire hakkında ise rizâ kâfidir. Bu da ya sözle yâhûd .sükût etmekle tahakkuk eder. Onun hakkında susmanın rizâ yerine geçmesi utandığındandır. Burada utanmak söz yerine kabul edilmiştir. Nitekim Şeyheyn'in müttefikan tahrîc ettikleri H. Âişe hadîsinde tasrîh edilmiştir. Hz. Âişe hadîsi şudur:
Âişe: Yâ Resûlallah, şüphesiz ki bakire utanır; demiş; Peygamber (S. -A.V.) Onun nzâsi Sükûttur; buyurmuşlardır.
Lâkin İbni Münzir: «Sükûtunun rizâ olduğunu bilmek müstehâbdır» demiştir.
Bazılarına göre bakireye üç "defa: «Razı isen sus; değilsen konuş» denilir. Konuşmaz fakat ağlarsa mesele yine ihtilaflıdır. Bâzılarına göre ağlayarak susmak rizâ sayılmaz. Hanefiler'le diğer bazı ulemâ'ya göre ağlamanın bu işten imtina1 hususunda bir te'siri yoktur. O da rizâdır; yalnız bağırıp çağırır ve razı olmadığına alâmetler gösterirse o zaman rizâ sayılmaz.
Bir takımları: «göz yaşına bakılır, sıcak ise razı olmadığına; soğuk ise rızasına delâlet eder» demişlerse de buna i'tibâr yoktur.  .
Hadîs, baba olsun başkası olsun bütün velîlere âmm ve şâmildir; ve baliğ olan bakireden behemehal izin isteneceğine delâlet eder Ha-nefîler'le diğer bâzı ulemâ'nın mezhebi de budur. Delilleri bu hadîs ile Müslim'in tahrîc ettiği :
«Bakireden babası izin ister» hadîsidir. Bu hususta sözün devamı aşağıdaki hadîstedir.[479]

1012/835- «İbni Abbas radıyattahü anhümâ*dan rivayet olunduğuna göre Peygamber sallallahü aleyhi ve stâlem:
— Dul kadın kendi nefsi hakkında tasarrufa velîsinden daha haklıdır, bakireden ise müsaade istenir. Onun İzni SÜkÛtdur; buyurmuşlardır.» [480]

Bu hadîsi Müslim rivayet etmi.ştir.
Bir rivayette: «Dul kadınla beraber velîye iş yoktur; fakat yetimeden. emir alınır»  buyuru i muştur.
Bunu Ebu Dâvud ile Ncsaî rivayet etmişlerdir. İlmi Hibban ise sahîhlemiştir.
Dul kadının kendi nefsine daha haklı olmasından maksad onun rızâsı olduğunu yukarıda gördük. «Dul kadınla beraber velîye iş yoktur» demek: razı olmazsa velî bir şey yapamaz,; demektir.
Şer-i şerifte, yetime : babası olmayan küçük kızdır. Bu hadîs; «Küçük kızı babasından başka kimse evlendiremez» diyen İmam Şâ/iî'nin delilidir. Çünkü Peygamber (S.A.V.) «yetîmeden emir alini r» buyurmuştur. İzin almak ise ancak bulûğa erdikten sonra olur. Küçük bir kızdan izin istemekde bir fayda yoktur.
Hanefîter ise küçük kızı bütün velîlerin tezvîc edebileceğine kaildirler. Delilleri :
[481] «Eğer yetimler bıkkında adalet gösteremiyeceğinizden korkarsanızı âyet-i kerîmesi'dir.
Mezkûr âyetin sebebi nüzulü : Velî'nin taht-ı terbiyesinde bir yetî-me bulunur da velî onunla evlenmeğe razı değilken malına göz dikerek malı için evlenirse bir daha bunu yapmamasını tenbih içindir.
Hanefîler'e göre böyle küçükken uzak velîler tarafından nikâh edilen kıza bulûğa erdikte muhayyerlik vardır. Yalnız İmam Ebû Yusuf'a, göre kızı tezvîc eden babadan başkası da olsa muhayyerlik yoktur.[482]

1013/836- «Ebu Hüreyre rodıyaîlahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem:
— Kadın kadını evlendiremez; kadın kendini de evlendiremez; buyurdular.»[483]

Bu hadîsi ibni Mâce ile Dâre Kutnî rivayet etmişlerdir. Râvîleri sikadır.
Hadîs-i Şerîf, kadının kendini ve başkalarını nikâh etme bâb'ında velî veya vekil olmağa hakkı bulunmadığına delildir. Cumhur'un mezhebi de budur.
Ebu Hanî/e'ye göre" âkil baliğ olan bir kadın kendini tezvîc edebildiği gibi küçük kızını tezvîc için velî ve başkasına vekîl dahî olur. Yalnız kendisi küfüne varmamışsa velîlerine i'tirâz hakkı vardır.
İmam Mdîik'in şerefli kadını velîsi, şerefsizi ise kendisi evlendirir» dediğini yukarıda gördük.
Cumhur-u ulemâ bu hadisle ve :
«Onları[484] kocalarına varmaktan men' etmeyin» âyeti kerîmesi ile istidlal ederler. İmam Şafiî : «Velîyi nazar-ı i'tibâre alma hususunda en sarih âyet budur; yoksa kocanın mâni' olmasının bir mânâsı yoktur» diyor.
Bu âyet'in sebeb-i nüzulü şudur Ma'kil b. Yesâr kız kardeşini ev-lendirmişti. Kocası onu ric'ı bir talâkla[485] boşadı; ve iddeti geçinceye kadar kadının semtine uğramadı. Sonra ona dönmek istedi Hz. Ma'kil kız kardeşini ona tezvîc etmiyeceğine yemîn etti. îşte bu âyet bu münâsebetle nazil oldu. Bunu Buharı rivayet etmiştir. Ebû Dâvud: «Ben de yemîıîmden dolayı keffâret verdim; ve kız kardeşimi onunla evlendirdim» cümlesini ziyâde etmiştir.
Şafiî diyor ki: «Eğer kadına kendini evlendirmek hakkı olsaydı kardeşi razı olmadığından dolayı tekdir edilmez; âyet de kadının kendini tezvîc edebileceğini beyân için nazil olurdu.»
Maamâfîh Razî'ye göre âyetteki (muhâtab'lar) zamiri kocalara aittir. Hattâ «Nihâyetü'î - Müctchid-» nâm eserde şöyle deniliyor : «Bu. âyette velîlerin mâni' olmaktan nehyecülmelerinden başka bir şey yoktur. Bundan akd'in sahîh olması için onların izinlerinin şart oluşu ne hakikaten ne de mecazen anlaşılamaz. Bilâkis zıddı anlaşılır ki, o da velîlerin velilik yaptıkları kimseyi icbar edemiyecekle-ridir. «Bu îzâhât San'anî (1059—1182) tarafından çeşitli i'tirâzlar-la karşılanmıştır. Biz onlardan sarf-ı nazar ediyoruz. Yalnız îbnil-Kayyim'in bu bâb'taki mütâlâasını kaydetmeden geçemiyeceğiz. tbni'î - Kayyım şöyle diyor : «Bakire âkil baliğ reşîd bir kızın babası onun mülkinde ekal bir tasarrufta bulunamaz; ancak rızâsı olursa başka. Şu halde nasıl olur da onu câriyeleştirerek bud'unu onun rızâsı olmadan elinden alır ve kendi dilediğine verebilir? Kadm bu hususta insanların en mükrchi (zorlananı) olur. Ma'I umdur ki kadının bütün malını rızâsı olmıyarak elinden almak onun için istemediğine vermekten daha ehvendir. Bunun mucebi : Bikri bâliğa nikâha icbar edÜeme neklir. Cumhur-u selefin kavli ve Ebû Banlfc'nın ve bir rivayette İmam Ahmed'in mezhebi budur. Bizim ihtiyar ettiğimiz kavil de budur.»[486]

1014/837- «Nâfi'den o da İbni Ömer radıyalîahü anhümâ'dan işitmek sureti ile rivâyel edilmiştir. Ibnİ Ömer demiştir ki :
— Resûlüllah sallctllahü aleyhi ve seUcm trampadan nehyetfi.»[487]

Trampa : Bir adamın kızım birine, onun da kızını kendisine vermek şartı ile vermesi ve aralarında mehir bulunmamasıdır.
Hadîs j-nüttefekun aleyh'tir. Diğer bir vecihten Buharı ile Müslim, sigarının tefsirini Nâfi' tarafından yapıldığına ittifak etmişlerdir.
İmam Şafii'nin: «Bu tefsir Peygamber {S.A.V.)'denmidir; yoksa İbnî Ömer'den veya Nâfî'den yâhûd Mâlik'denmidiv; bilmiyorum» dediğini Bryhakl «cl-Ma'rifc» de'hikâye etmiştir.
Hatîb : Bu tefsir, Peygamber (S.A.V.)'in sözü değil, Mâlik'in sözüdür, onu merfu' metne eklemiştir; bunu İbni Mehdi beyân etti» diyor. Dârr, Kutnî'nm Hâlid b. Muhalled tarîki ile İmam Mâlik'den tahric ettiği şu rivayet de tefsîr'in Mâlik'in sözü olduğuna delâlet ediyor. Hâli d : «Mâlik'in: şigâr bir adamın kızını... ilâh; dediğini işittim doniştir.
BuİK«n'yc gelince : O bu tefsirin Nâfi' tarafından yapıldığını «Kifnbiil - Hiyrh de tasrih etmiştir.
Kurttıbl diyor ki : «Şigâr'ı bu suretle tefsir etmek sahih ve lisan ulomi't^t'nın dediklerine uygundur. Eğer bu haber merfu1 ise m.-ıksiK! I .'{Kil oldu denırkttr. Sahâbe'nin sözü ise yine makbuldür. Çünkü saiıâbt kr-mii sözünü daha iyi biür ve anlar.»
Trampa nikâhı'nm memnu' olduğu anlaşılmıştır. Ancak Fukahâ  nnun   hükmü  hususunda  ihtilâf etmişlerdir.     İmam Şafiî  ile Mâlik1 e göre bu nikâh bâtıldır. Çünkü ondan nehî vârid olmuştur; nehî bâtıl olmayı îcabeder.
Hanefîfer'Ie diğer bâzı  ulemâ'ya  göre, nikâh  sahih,  şartlar bâtıldır.'Kadınların her birim; mehr-i misil verilir.[488]

1015/838- «İbni Abbas radıyalîahü anhümâ'dan rivayet olunduğuna göre, bakire bir kız. Peygamber sallullahü aleyhi ve sellem'e gelerek; kendisi İstemediği  halde  babasının  tezvîc ettiğini  anlatmış; Resûlüllah sallallahü aleyhi ve srllrm de onu muhayyer bırakmıştır.»[489]

Bu hadîsi Ahmed, Ebu Dâvud ve İbni Mâce rivayet etmişlerdir. Hadis mürsel olmakla illetlendirilmİslir.
Maamâfîh bu hadîs mov.su] olarak da rivayet edilmiştir. Bir hadîs'in mevsul ve mürsel olduğunda ihtilâf edilirse, mevsui olması kabul edilir. Musannif : «Bu hadîse ta'n etmenin mânâsı yoktur; çünkü onun birbirini takviye oc3.cn tarîkleri vardır» diyor.
H?iuî"-i şerif, yukarıdaki müttefekun aleyh Ebu Hüreyre hadîsi ile aynı mânâdadır; ve her ikisi de. babanın bakire kızını nikâh'a mecbur edomiyeceğino delâlet eder. Baba icbar edemeyince bittabi diğer velîler cvleviyyctlc icbar ödemezler.
Hanefîler'le diğer bir takım ulemâ'mn mezhebi budur. Onlar Müslim'in rivayet ettiği :
«Bakireden babası izin İster» hadîsi ile istidlal ederler. Vâ-kıâ Bcyhakl ; «Bu hadîsteki: (baba) kaydı mahfuz değildir.» demişse de musannif: «adlin yaptığı ziyâde makbuldür.» diyerek onu reddetmiştir.
İmam Ahmed ile Şafiî ve başkalarına göre bâliğa bir kızı babası nikâha mecbur edebilir. Bunların delilleri yukarıda geçti.
Bcyhakı, İmam Şafiî'nin sözünü takviye için : İbni Abbas'in bu hadisi babasının kızı küfüne vermediğine hamlolunur» demiş. Musannif da: «Mu'temed olan BcyhakVnin cevabıdır; çünkü bu muayyen bir vak'adır, binâenaleyh onunla umumî hüküm sabit olamaz.»
mütâlâasında bulunmuştur. Fakat bu sözler mezheb gayretinden ileri gelme, delilsiz iddialardır; onlara bakılmaz, her ikrah bulunan yerde hüküm de sabit olur.
imam Nesâî, Hz. Âişe (R. Ânhâ)'den şu hadisi rivayet eder  :
«Genç bîr kız Âişe'nin yanma girdi ve :
—  Babam beni istemediğim  halde kardeşinin oğluna verdi.  Benimle onun itibarsızlığını kaldıracak; dedi. Âişe :
—  Peygamber (S.A.V.) gelinceye kadar otur; dedi. Müteakiben Re-sûlüllah {S.A.V.) geldi ve kız ona (vak'ayı) anlattı. Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.) babasına haber ç' nderdi, ve onu çağırdı; da emri kıza bıraktı. Kız :
—  Yâ  Resûlüllah, babamın yaptığına  razı oldum;  lâkin  ben babalara bu işte hiç bir rol olmadığını kadınlara öğretmek istedim; dedi.» ZAhir-i hadîs'tcn bunun kız olduğu anlaşılıyor.
Bu hadîs : «Baba bakire kızını icbar edebilir» diyenlerin sözünü sarahaten reddediyor.
İbni Abbas (R.A.) hadîsindeki kızla bunun aynı kız olması muhtemeldir.
Hadîsteki (kadınlar) sözü dul ve bakirelere âmm ve şâmildir. Bu sözü o kız Peygamber (S.A.V.)'in yanında söylemiş; o da hükmü ikrar buyurmuştur. Babalardan emrin nefî edilmesinden murâd : onların zorla kızlarını tezvîcleri meselesidir.[490]

1016/839- «Hasen'den[491] o da Semüra radvyaUdhü anfe'den o da Peygamber saîlallahü aleyhi ve seîîem'öen işitmiş olarak rivayet olunmuştur ki. Peygamber (S.A.V.) :
— Hangi kadını iki dâne velî evlendirir ise bu kadın o dâmadlardan birincisinindir; buyurmuştur.»[492]

Bu hadîsi Ahmed ile Dört'ler rivayet etmişlerdir. Tirmizî onu hasen bulmuştur.
Hasen'in Semura'dan işittiği ihtilaflıdır. Bu hadîsi İmam Şafiî, Ahmcd ve Nesâî, Katâde tarîki ile Hasen'den o da Ukbetü'bnü Âmİr'-den rivayet etmişlerdir.
Tirmizî «Hasen'in Semura'dan rivayet etmiş olması daha doğrudur» diyor. îhnü'l - Mcdinî : «Hasen, Ukbe'den bir şey işitmemiştir; demiştir.
Hadîs-i Şerif, bir kadını iki velîsi ayrı ayrı iki adama tezvîc ederse kadının ilk nikâhlandığı erkeğe âid olduğuna delildir. Hattâ bu bâb'ta ikinci nikâhlının onunla zifaf olmasının bile bir te'siri yoktur. Eğer hakikati hali bilerek cima' ederse bilicmâ' zina etmiş olur. Bilmeden cima' etmesi de hükmen öyle ise de bilmediği için kendisine hadd vurulmaz. Eğer iki akid bir zamanda vâki' olmuş ise ikisi de bâtıl olurlar. Hangisinin evvel nikâh ettiği unutulursa yine ikisinin de nikâhları bâtıl olur. Ancak kadın ikrar eder veya erkeklerden biri onun rızâsı ile cima' ederse o vakit mu'teber olur. Çünkü bu akd'in önceliğini ikrardır.[493]

1017/840- Câbİr radıyallakü anh'âen rivayet edilmiştir. Demiştir ki : Resûlüfah sdlldlahü aleyhi ve sellem:
— Hangi köle mevlâlarının yâhûd sahibinin izni olmadan evlenirse o zânîdir; buyurdular.»[494]

Bu hadîsi Ahmed ile Ebu Dâvud ve Tirmizî rivayet etmişlerdir; Tİrmİzî ve keza Ibni Hibbân onu sahîhlcmişlerdir.
îlini Hibbûn onu İbni Ömer'den mevkufen rivayet etmiştir. Bu hadîse göre Ibnİ Ömer (R.A.)'m bir kölesi onun izni olmadan evlenmiş; İbni Ömer derhal aralarını ayırmış; akdi ibtâl etmiş; köleye de hadd vurdur muş tur.
Ifeulİs-İ Şerif, sahibinin izni olmaksızın kölenin nikâhlanmasının bâtıl olduğuna, hükmünün zina sayılacağına t.'lîklir. Cumhur'un mezhebi budur. Ancak hükmünü bilmezse hadd vurulmaz.
Dnvnd-u Zâhiri'ye pöre bu nikfth snhîhtir. Çünkü ona gihv. nikâh şâir farz-ı ayınlar gibi bir farz-ı ayındır; biânenaleyh sahibinin iznine muhtaç değildir. Bazılarına göre akid bâtıldır; fakat buna zina hükmü verilmez; hattâ haram olduğunu bilse dahî bir şey icâb-etmez. Çünkü akid bir şüphedir. Hadler ise şüphe ile münderi' olur, yani vurulmazlar. Acaba sahibi izin verirse yaptığı akid nafiz olur mu? imam, Şafii ile bazı ulemâ'ya göre olmaz; zîrâ Peygamber (S.A.V,) ona zanî demiştir.
imam Şafii'ye cevaben : «Bundan murâd müsaade almadığı zamandır» denümişse de Şâfü mevkuf akde kail değildir. (Âhir) zina eden demek ise de burada ondan murâd zanî gibi demektir.[495]

1018/841- «Ebu Hiireyre radıyaLahıl anh'den rivayet olunduğuna göre; Resûlülah sallaUahü aleyhi ve sclîem:
— Bir kadınla halası ve bir kadınla teyzesi bir nikâh altında toplanamaz; buyurmuşlardır.»[496]

Hadîs müt efekun aleyh"tir.
Bu hadîs her ne kadar muzari' meçhul sigası ile de vârid olsa manen nehîdir. Nitekim sahîh rivayetlerden birinde «Peygamber (S.A.V.) nehyetti» denilmiştir.
Hadîs-i Şerif, mezkûr kadınların bir nikâh altında toplanmasının haram olduğuna delildir. Bu bâb'ta bütün ulemâ müttefiktirler, imam Şafiî : «mezkûr kadınların bir nikâh altında toplanmaları haramdır. Kendilerile görüştüğüm fetva imamlarının kavli budur; bu bâbta aralarında hilaf yoktur» demiştir. Tirmizî de buna yakın bir şey söylemiştir.
Ibnü'l- Miinzir : «Ku gün bunun memnu' olması hususunda ihtilâf bilmiyorum; yalnız Hârîcîler'den bir fırka caiz görmüşlerdir» diyor. İbni Abdilbcrr, ibni Hazm, Kurtubî ve Nevevl icmâ' nakletmişlerdir.
Şüphesiz ki bu hadîs :
[497] «bunlardan geri kalanlar sîze helâl kılındı» âyet-i kerîme'sinin umumunu tahsis etmiştir.[498]

1019/842- «Osman radıydllahü anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir kî: Resûlüllah sallaUahü aleyhi ve sellem:
— İhramlı hacı ne nikâh   eder ne de nikâh   olunur; buyurdular.»[499]

Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir.
Mü-filim'in Osman'dan bir rivayetinde «Dünürlük yapamaz» denilmiştir, ibni Hibbân «ona dünürlük de yapılamaz» cümlesini ziyâde etmiştir.
Bu hadîs hacc bahsinde geçmişti. Orada zikredilmeyen tarafı : «ona dünürlük de yapılamaz» cümlesidir. Bundan murâd : Velisi bulunduğu kadını ondan kimse istemesin; demektir.[500]

1020/843- «[bni Abbas radıyallahii anhümâ'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki : Peygamber sallaîlahil aleyhi ve sellem Meymûne İle ih-ramlı İken evlendi.»[501]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
Müslim'in bizzat Meymûne'den rivayet edilen ~hao*sinde: Peygamber (S.A.V.)'in onunla ihramh deği! iken evlendiği, ifâde olunmaktadır.
Bu hadîste İbni Abbas (R.A.) başkalarına mu.ıalefet ettiği için ulemâ on,un üzerinde pek çok söz etmişlerdir.
ibni Abdilberr şöyle diyor : «bu hüküm hususunda eserler muhteliftir; lâkin ihramsızken evlendiği rivayeti çeşitli yollarla gelmiştir. İbni Abbas hadîsindi de isnadı sahihtir. Şu var ki bir kişiye vehim isnadı, bir cemâate isnâd etmekten ehvendir. İki haberin halleri en azından birbirine muâraza etmektir. Bu taktirde her ikisinden başka bir delil aranır. îhramlınm nikâh edilmesinin memnu' olması hususundaki Osman hadîsi sahihtir, binâenaleyh mu'temed olan odur».
E$rcm şöyle diyor : «Ahmed'e dedim ki :
Ebu Sevr, İbni Abbas hadîsi ne sebep ile reddediliyor? (yani sa-hîh olmakla beraber niçin kabul edilmiyor?) diyor; cevâbı şu oldu :
— Allah müstean, İbni Müscyycb; İbni Abbas vehmetti; demektedir. Meymûne de;  Beni ihramda değil iken aldı; diyor.»
Hz. Meymûne hadîsini Osman (R.A.) hadîsi te'yid etmiştir. Bu hâl karşısında İbni Abbas hadîsi te'vil edilmiş ve: «(muhrim) sözünden murâd : Harem-i şerife giren, yâhud haram aylarda bulunandır» denilmiştir, îbni Hibbân «Sahih» inde buna cezmetmiştir. Hanefîler'e göre ihramh bir kimse nikâh edebilir. Yalnız cima' edemez.[502]

1022/844- «Ukbetü'bnü Âmir radıyallahii anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüfah sallallahü aleyhi ve sellem:
— Şüphesiz ki şartların en ziyâde îfâsı gerekeni, kendisi ile, fercleri istihlâl ettiğiniz şarttır; buyurdular.»[503]

Hadîs müttefekun aleyh'ür.
Yani en ziyâde yerine getirilmeye çalışılacak şart nikâh'm şartlarıdır. Çünkü nikâh ihtiyat istiyen şeylerdendir;  o sıkı tutulmalıdır.
Hadîs-i Şeriîf, nikâh akdedilirken zikredilen şartlan yapmak icâbet-tiğine delildir. Bunların eşya yâhûd para olmaları hüküm i'tibâriyle hep birdir. Zîrâ kadından istifâde, ona müteallik ve onun razı olacağı şeylerle olur. Bu meselede ulemâ'nın çeşitli kavilleri vardır.
Hattabî (319—388) diyor ki, nikâhın şartları hususunda da ihtilâf edilmiştir. Bu şartların bazısını ifa etmek bilittifak vâcibtir. Teâlâ hazretleri'nin iyilikle geçinmek yâhud iyilikle salıvermek hususundaki emri bunlardandır. Bazıları hadîsi bu mânâya almışlardır.
Şartların bazısını bilittifak ifâ etmek lâzım değildir. Kadının kız kardeşini boşamak gibi. Zîrâ bundan nehî vârid olmuştur.
Bazıları da ihtilaflıdır. Üzerine evlenmemek; câriye satın almamak, evinden erkeğin evine nakletmemek gibi. Nikâhı akdedenin mehirden ayrı olarak kendisine şart kıldığı şeylere gelince: Bazılarına göre bunlar mutlak surette kadınındır. Diğer bazılarına göre velîlerden yalnız babaya mahsustur. İmam Mâlik'e göre akid esnasında yapılmışsa mehir, akid hâricinde ise hibe edilen kimseye aittir. Mâlikin delili : Nesâî'nin Amr b. Şuayb'dan merfu'en tahrîc ettiği şu hadîstir:
«Hangi kadın nikâh ismetinden önce bir mehir veya bağış yâhûd cihaz karşılığında nikâh edilirse o şey onundur. İsmet-i Nikâh'dan sonra ki ise kime verileceği şart koşulmuşsa onundur. Bir adamın, mukabilinde ikram edilmeğe en lâyık olduğu kimse kızı veya kız kardeşidir.» Böyle bir hadîsi Tirmizî de Urvo tarîki ile Hz. Âişe'den tahrîc etmiştir. Tİrmızı : «sahâbe'den bazı chl-i ilim zevat da bununla amel etmişlerdir. Bunlardan biri Ömer'dir.» demiştir Ömer (R. A.) : «Bir adam kadını evinden çıkarmamak şartı İle aldı ise, bu şarta riâyet, kendisine lâzım olur» demiştir, imam Şafiî, Ahmcd b. Hanbel ve diğer bazı ulemâ'nın mezhebi budur. Ancak bunun Şafiî'den naklini garib görüyorlar. Şâfiîler'dcn ma'ruf olan; şart denilince nikâh'a münâfi olmayan bilâkis nikâh'ın muktezâsı olan şeylerin kastedilmcsidir. îyİ geçinme, nafaka, elbise ve şâire gibi, kadın tarafından koşulan şartlarla erkek tarafından ileri sürülen izinsiz dışarıya  çıkmama,  erkeğin  malından sarfiyatta bulunmama gibi şartlar bu cümledendir.
Tirmizî şöyle diyor : «AH (R. A.) : Allah'ın şartı kadının şartını geçti; demiştir.» 0 halde hadîsteki şartlardan murâd : yasak olmayan şartlardır.»[504]

1023/845- «Selâmetü'bnü'l - Ekva' radıyaîlahü anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir kî : Resûiüllah sallalîahü aleyhi ve scîlcm, Evtas yılında Mut'a için üç gün ruhsat verdi; sonra ondan nehyetti.»[505]

Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir.
Nikâh-ı Mut'a : Bir adamın bir kadına : «kendini bana şu kadar paraya şu kadar müddet için tcmli' et» diyerek yaptığı nikâhtır.
Nikâh-ı Muvakkat : İki şâhid huzurunda bir kadını ma'lûm bir müddet için nikâh etmektir.
Mut'a ile nikâh-ı muvakkat arasında fark lâfzı gibi görünüyor. Bununla beraber nikâh-ı muvakkat'de şâhid bulundurmak ve müddetin muayyen olması şarttır. Müt'a'da bunlar şart değildir. Hanefîler'den. Kemâl b. llümnm (788—861) bunların arasında fark görmüyor.
Mut'a ile nikâh-ı muvakkat'in ikisi de bâtıldır. Yalnız İmam Mâlik'e göre müfa'nın caiz olduğu rivayet edilir ise de bunun yanlış olduğunu Kemâl b. Hümâm «Fethü'î - Kadir» de beyân etmiştir. Hanefîler'den imam Züfrr'c göre nikâh-ı muvakkat'da akid sahîh, yalnız vakit «şartı fâsiddir.
Nikâh, fâsid şartlarla bâtıl olmaz, binâenaleyh asl-ı nikâh sahihtir.
Bu hadis müt'a'nm bir müddet ruhsat verilditken sonra ebediyyen neshcdildiğini irâde ediyor. Cumhıır-u selef ve halefin mezhebi de budur. Müt'aya altı yerde ruhsat verilmiş; sonra tekrar neshe-dilmİştir:
Bu yerler : Hayber vak'ası, omra-i kaza. Mekke'nin Fethi. Evtas gazası. Tebük gazası, Haetvilü1-VedâYhr. Yalnız bunların bazısının sü-bûtu ihtilaflıdır. Ncrrvi (631—676) diyor ki : «Doğrusu Müt'a'nm haram ve mubah kılınması iki defa olmuştur. Hayber vakıasından önce mubah idi; sonra orada haram kılındı. Bilâhare Fetih yılında -Ki o yıl aynı zamanda Evtas yılıdır- mubah kılındı; sonra ebedî olarak haram edildi.»
Ulemâ-İ ümmet'in ekserisi bu tahrîme kail olmuşlardır. Sahâbe-i Kîrâm'dan bazılarının ruhsatın hâki okluğuna kail oldukları İbnİ Abbas h.ıirctleri'nin de bunlar arasında bulunduğu rivayet olunmuşsa da bun-Jar sonradan dönmüş ve hükmün neshine kail olmuşlardır.
ibni Abbas hazretieri'nin müt'a'ya seferlerde zaruret halinde ruhsat verdiği llâzimi'nin tahrîc ettiği Satd b Cübeyr hadîsinden anlaşılıyor. Bu hadîse göre İbni Abbas (II. A.) :
Sübhanellah! ben böyle fetva' vermedim. Mut'a ancak lâşe, kan ve .domuz eti gibi bir şeydir; o muztar kalana helâl olur» demiştir. Tirmi-zi'n'm rivayet ettiği bir hadise göre[506] :
(Ancak zevceleri  ile cariyeleri  müstesna...»  âyet-i kerîme'si nazil e a İbni Abbas :
«Öyle ise bunların ikisinden maada her fere haramdır» demiştir.
Buharı, : «Ali (R.A.) Peygamber (S.A.V.)'den rivâyeten müt'a'nm mensuh olduğunu beyân etti» diyor. îbni Mâce sahîh bir isnadla Hz. Ömer (R. A.)"m «Hutbe okurken : Gerçekten Resûiüllah (S.A.V.) bize müt'a için üç gün izin verdi; sonra onu haram kıldı. Vallahi muh-san olduğu halde müt'a yapan bir kimse duyarsam onu taşlarla recmederim.» dediğini tahrîc etmiştir. İbni Ömer (R. A.) dahî : «Bizi Resûiüllah (S.A.V.) nehyetti. Zina edecek de değiliz» demiştir.
Bu rivayetin isnadı kavidir.
Hasılı müt'a'nm ebediyyen neshcdildiğinc icmâ-ı sahabe vardır. Hâl böyle oiunca : «onun mubah olduğu kat'î, nesh'i zannî'dir» demek insafsızlık olur. Hattâ «Nihayetii'î - Müctehidde müt'a'nm haram kılındığını bildiren haberlerin mütevâtir olduğu beyan ediliyor; yalnız: «ne zaman haram kılındığı ihtilaflıdır» deniliyor.[507]

1024/346- «Ali radıyallahü anh'den rivayet edilmiştir.Demiştir ki: Resûlüllah sallaîlahü aleyhi ve sellem müt'a'dan Hayber yılında nehyetti.[508]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
Bu hadis'in BuharVde lâfzı şöyledir :
«Peygamber (S.A.V.) müt'a ile ehlî eşekler (in etini yemek) den Hayber zamanında men'etti.»
Bazıları bunu «Huneyn senesi» diye rivayet etmişse de bu bir vehimdir. Nitekim vehim olduğuna Ncsâî ile Dâre Kutnî tenbihte bulunmuşlardır. BcyhakVn'm Humeydî'den rivayetine nazaran Süfyan b. Uyeyne Hayber vak'asmda sadece ehlî eşeklerin etlerini yemek haram kılındığını söylemiş. Beyhakî : «Bu da muhtemel olmakla beraber rivayetlerin ekserisi her ikisinin de haram kılındığını gösteriyor.» diyor.
İmam Ahmed b. Hanbel'in Ma'mer tarîki ile tahrîc ettiği bir rivayete göre : İbnİ Abbas (R.A.)'m kadınlarla müt'a yapmağa ruhsat verdiğini Hz< Ali (R.A.) duymuş ve ona:
— Şüphesiz kî Resûlüllah (S.A.V.) Hayber günü hem müt'a'dan hem de ehlî eşeklerin etinden nehyetti; demiştir. Ancak Süheylî : Peygamber (S.A.V.)'in Hayber günü nikâh-ı Müt'a'dan nehyettiği siyer ve tarih âlimlerinden duyulmamıştır» demektedir.
Hayber günü Müt'a'dan nehyedilmediğini lbni Abdilberr ve Ebu Avâne gibi zevat da rivayet ediyorlar. Bu iddiaya sebep, Hayber vak'asmdan sonra ruhsatın halâ sabit olmasıdır.[509]

1025/847- «(Yine) Ali radıyallahü anh'den rivayet olunduğuna göre, Resûlüllah sallaîlahü aleyhi ve sellem kadınların müt'a'stndan ve ehlî eşekleri yemekten Hayber günü nehyetmiştir».[510]

Bu hadîsi Ebu Dâvud müstesna Yedi'ler tahrîc etmişlerdir,.
Hadîs-i şerîf, Hayber vak'asımn cereyan ettiği gün hem müt'a'nın hem de ehlî eşeklerin yenmesinin haram kılındığına delâlet ediyor. Bu bâbta İbnü'l - Kayyim (691—751) şunları söylüyor: «Sabit olmuştur ki, Peygamber (S.A.V.) müt'a'yı Fetih yılında helâl kılmış ve yine sabit olmuştur ki, ondan Fetih yılında nehyetmiştir. Acaba Hayber gününde ondan nehyetti mi? Bu hususta iki kavil üzerine ihtilâf edilmiştir. Sahih olan şudur ki, nehî' ancak Fetih yılında vuku' bulmutşur. Hayber günü yalnız ehlî eşekler nehycdilmiştir.
Ali'nin İbnİ Abbas'â : «Peygamber (S.A.V.) Hayber günü kadınlarla müt'a yapmaktan, bîr de ehlî eşeklerden neyyetti» demesi, iki meselede birden onu protesto ettiğindendir. Bundan bazı râviler «Hayber günü» diye kayıdlamanın iki meseleye birden râci olduğunu sandılar...»
Maamâfîh üç şeyin İkişer defa neshedildiği rivayet olunur. Bunlar: Müt'a, ehlî eşek etlerinin yenilmesi ve namazda Beyt-i Makdİs'e doğru dönmedir.
Bazıları bu meselede nesih iddiasına bile lüzum görmüyorlar: «Çünkü Peygamber (S.A.V.) müt'a için ancak üç gün izin vermişti; bu müddet geçtikde izin de sona ermiştir» diyorlar.[511]

1026/848- «Rebi b. Sebura'dan oda babası radıydUahü anh'âen işitmiş olarak rivayet edildiğine göer; ResûlüllaJ) sallaîlahü aleyhi ve seUem :
«Ben size kadınlardan   istifâde   hususunda izin vermiştim. Artık muhakkak Allah bu işi kıyamet   gününe kadar haram kılmıştır. Binâenaleyh kadın nâmına kim-bir şey varsa hemen, ona yol versin. Hem onlara bir nesne verdi iseniz (geriye) bir şey almayınız; buyurmuşlardır.» [512]

Bu hadîsi, Müslim, Ebu Dâvud, Nesâî, İbni Mâce, Ahmed ve İbni .Hİbban tahrîc etmişlerdir.
Hadîs-i Şerif, yukarıkiier gibi müt'a'nın ebedî olarak haram kılındığına delildir. Ayrıca o gün için İstifâde mukabilinde kadına bir şey verilmişse geriye ondan bir şey almaması emrolunuyor. Bu bâbta Müslim, Sebra b. Ma'bedİ Cühenî'den şu hadîsi tahrîc etmiştir :
«Sebura demiştir ki: «Resûlülah (S.A.V.) bize müt'a İçin İzin verdi. Bir adamla ben de Benî Âmir (kabilesin) den bir kadına gittik. Kadın makara gibi bir şey olup uzun boylu İdi. Hemen kendimizi ona arzetik. Bana :
—  Ne vereceksin? dedi :
—  Kaftanımı; dedim. Arkadaşım da :
—  Kaftanımı; dedi. Arkadaşımın kaftanı benimkinden daha iyi İdi; ama ben de arkadaşımdan genç idim.    Kadın  arkadaşımın kaftanına baktımı onu beğeniyor;  bana baktımı  beni beğeniyordu.  Nihayet bana dönerek:
—  Kaftanınla sen bana yefersîn; dedi. Bunun üzerine onunla birlikte üç gün kaldım. Sonra Re^fılüllah (S.A.V.) :
—  Kimin yanında şu kendilerinden istifâde ettiği kadınlardan bir^şey varsa hemen ona yoi versin; buyurdular.»
Bu hadîs Müt'a'nın üç gün ciovam ettiğini de gösteriyor. Müfa'mn haram olduğuna dâir İcmâ'-i ümmet-i hazırlıyan hâdiseyi Hz, Câbir (R.A.) şöyle anlatıyor : «Resûiüllah (S.A.V.) ile birlikte Tebuk gazasına çıktık. Akabe'nin Şam'a bakan tarafına vardığımız zaman bir ia-kim kadınlar geldi. Bunlarla müt'a yapmayı kararlaştırdık ve kadınları yüklerimize aldık. Derken Resûlüllah  (S.A.V.) geldi ve kadınlara  bakarak :
— Bu kadınlar kim? dedi:
— Kendileri ile müt'a akteddiğimiz bir takım kadınlar yâ  Resûlüllah; dedik. Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V.) kızdı, hattâ yanakları kızardı, yüzü sarardı. Ve aramızda hutbe İradına kalktı. Allah'a  hamd-ü sena etti; sonra müt'a'yı nehyetH. Biz de o gün erkek kadın hep vedâ-faştık. Bir daha yapmadık ve ebediyyen yapmayız da.»
İşte icmâ' da bu suretle mün'akid olmuştur. Bazı Şiâ taifeleri müt'a-nın bu gün de caiz olduğunu söylerlerse de onların muhalefeti ehl-i sünnet'çe mu'teber değildir.[513]

1027/849- «İbni Mes'ud radıyallahü anh'âen rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüllah saîîaUahü aleyhi ve sellem hülle yapana da kendisi için hulfe yapılana da lâ'net etti.»[514]

Bu hadîsi Ahmed, Nesâî ve Tirmizî rivayet etmişlerdir. Tirmizî onu sahîhlemiştir. Bu bâbta Ali'den de hadîs vardır. Onu Nesâî müstesna Dört'ler tahrîc etmişlerdir.Ali (R. A.) hadîsinin metni şudur :
«Peygamber (S.A.V.) hülle yapana da kendisi için hülle yapılana da lâ'net etti.»
İlmi Mes'ud hadîsi'ni İbni'l-Kattân ve ibni Ddkiki'l-ld, Buharî'nin şartı üzere sahîhlemişlerdir. Tirmizî ise : «Hasen Sahih» demiştir.
Ehl-i ilim Sahâbe-i Kiram bu hadîsle amel etmişlerdir. Ömer, Osman ve Abdullah b. Ömer hazerâtı bunlar meyâmndadır. Tabiînden olan fukâhâ'nın mezhebi de budur.
Hz. Ali hadîsinin isnadında Müeâhid vardır; bu zât zaîftir. Onun hadîsini îbni Seken sahîhlemiş; Tirmizî illetli saymıştır. Aynı hadîsi îbni Mâce ile Hâkim, Ukbetü'bnü Âmir (R.A.)'den tahrîc etmişlerdir. Lâfzı şudur :
«Resûlüllah (S.A.V.) :
— Dikkat edin, size emaneten   alınmış tekeyi haber vereyim mi? dedi. Eshâb :
— Hay hay, yâ Resûlülah; dediler :
—  İşte o hullecidir.   Allah   hulleciye de, kendisi için hülle yapılana da lâ'net etsin; buyurdular.»
Hadîsimiz hülle yaptırmamn haram olduğuna delildir. Çünkü lâ'net ancak haram olan bir şeyi irtikâb edene yapılır. Fakat Hanefîler'e göre hülle mekruhtur.
Hülle : îslâm hukukuna göre hür bir kadın üç defa, câriye ise iki defa boşanırsa başka bir kocaya varmadıkça ilk kocası ile evlenemezler. Çünkü şeriatın erkeğe verdiği boşayıp alma hakkı bitmiştir. İleride de görüleceği vecihle bu hak hür kadına nİsbetle üç, cariyeye nisbet-le ikidir. Biânenaleyh bir adam hür karısını ister bir defada, üç, isterse ayrı ayrı zamanlarda üç defa boşadı mı, artık o kadın başka kocaya varmadan evlenemez. Başka kocaya varır da günün birinde ondan da boşanır veya o kocası ölürse iddet denilen şer'î müddeti bekledikten sonra tekrar ilk kocasına nikâh edilebilir. îşte bu ikinci kocaya varma işine hülle derler.
MuhallİI :Helâl kılan demektir. Kadını ilk kocasına helâl kıldığı için ikinciye bu isim verilmiştir. Kadının ikinci kocasından ayrılıp kendisine dönmesini bekleyen birinci kocasına da muhalle!ün leh (kendisi için hülle yapılan) denilir.
Hülle: Şer'an asla şakası olmayan boşama işini tekrarlıya tekrarlıya âdeta oyuncak haline getiren şımarık, düşüncesiz ve şaşkın erkeklere şeriat tarıfından verilen bir ders-i ibrettir. Karısını bir defa değil iki defa boşadığı halde bile aile yuvası yıkmanın, çoluğunu çocuğunu anneli babalı öksüz etmenin ne demek olduğunu anlarmyan gafil kocaya yaraşan en güzel muamele : Bir zamanlar gözünden kıskandığı karısını şimdi başkalarının harîm-i ismetinde görmektir. îşte hulle'nin hikmet-i meşru'iyeti de budur. Bu adam artık iki bahtın biri ile karşı karşıyadır. Ya karısı ölünceye kadar ikinci koca ile geçinir ve bu surette ona karşıdan hasret, nedamet ve kıskançlıkla baka baka geçirdiği hayat zehir olur gider; yâhûd talihi yine güler de günün birinde ikinci kocasından ayrılan karısı ile tekrar evlenmek, fırsatını bulur. Fakat ne olursa olsun şımarık koca hak ettiği sille-i te'dib'i yemiştir. Hul-enin bu şekilde olanına şer'an söylenecek bir söz yoktur. Hadîs-i Şerîf-ie beyân buyrulan lâ'net böyleler için değildir. Lâ'net, hüllede de hileye baş vuranlaradır.
Hulle'nin hilesi : Üç talâkla boşanan kadını pazarlık ederek birisi ile evlendirmek; ve bir akşam karı koca hayatı yaşadıktan sonra ertesi günü boşattırarak tekrar ilk kocasına vermektir. îşte bir hadîs-i şerifte kiralık tekey'e benzetilen mel'un hulleci budur.
Ulemâ hulle'nin daha başka hileli şekillerini sayarlar. Akid esnasında : «Hülleyi yaptığın an nikâh sona erecek» şartını İleri sürmek de bunlardan biridir. Bunun nikâh-ı muvakkat'dan bir farkı yoktur.
Fakat akid esnasında hiç bir şart dermeyân edilmediği halde hulleci meseleyi bilir ve o kadınla cima' ettikten sonra onu derhal boşar-sa Hanefîler'e göre mekruh sayılmaz. Ulemâ'dan tbni Teymiyye gibi bazı zevata göre hülle ne şekilde yapılırsa yapılsın haramdır. îbnl Teymiyye bu hususta bir kitap te'lif etmiştir.[515]

1029/850- «Ebu Hüreyre radıyallahü anh'den rivayet edilmiştir.Demiştir kî:Resûlüllah sallalîahü aleyhi ve seîlem:
— Kendisine dayak vurulmuş zânî ancak kendi gibisini nikâh edebilir; buyurdular.»[516]

Bu hadîsi Ahmed ile Ebu Dâvud rivayet etmişlerdir. Râvîleri sikadırlar.
Hadîs-i şerif, namuslu bir kadının, zina ettiği sabit olan bir erkekle evlenmesinin haram olduğuna delâlet ediyor ve :
[517] «Bu mü'minlere haram kılınmıştır» âyet-i kerîme'sine muvafık düşüyorsa da ulemâ'nm ekserisi bunları te'vil ile mânâ: «Ancak kendi gibisini nikâh etmeğe rağbet gösterir» demektir; şeklinde beyânda bulunmuşlardır. Fakat nusus-u şer'iyenirt zahirî mânâlarından ayrılmayanlar bu te'vili kabul etmiyorlar. Onlara göre zina eden bir erkek, ancak bir zârıîyc ile evlenebilir; namuslu bir kadını almak ona haramdır. Zina eden kadın da onlarca aynı hükme tâbi'dir.[518]

1030/851- «Âişe radıyollahü anhâ'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Bir adam karısını' üç defa boşadı da, o kadını başka bir adam aldı; sonra onu cima' etmeden boşadı. Bunun üzerine kadını ilk kocası almak istedi. Derken mes'ele Resûlüllah sdlîalîahü aleyhi ve sellem'e soruldu :
— Hayır ikinci kocası, onun balcağızından birincisinin tattığı gibi tatmadıkça olmaz; buyurdular.»[519]

Hadîs müttefekun aleyh'tir. Lâfız Müslim'indir.
Hadisi şerifteki (balçağız) ta'biri cimâ'dan kinayedir. Maamâ-fîh muradın ne olduğu yine ihtilaflıdır. Bazılarına göre maksad menî'-nin inmesidir. Hülle ancak bununla olur. Cumhura göre ise erkeğin âletinden sünnet edilen miktarı kadının Tercine girerse kâfidir. Ezherî: «Doğrusu balcağız'ın mânâsı: sünet mahillinin kaybolması ile hu şule gelen cima' lezzetidir» diyor. Ebu Ubcyd : «Balçağız, cima' lezzetidir. Araplar lezzetli bulduğu her şeye bal derler» demektedir.
Hadîs imamlarından bir cemâat Hz, Âişe (R. Anhâ)'dan şu hadîsi tahrîc etmişlerdir :
«Âişe (R. Anhâ) demiştir ki: Benî Kureyza'lı Rİfaa'nın karısı Peygamber (S.A.V.)'e gelerek :
—  Ben Rifaa'nın karısı İdim. Beni talâk-i bâinle boşadı. Ben de ondan sonra Abdurrahman b. Zebİr'le evlendim; ama onun erkekliğini elbisenin saçağı gibi buldum; dedi. Resûlüllah (S.A.V.) :
—  Rifaa'ya dönmek mi istiyorsun? diye sordu :
—  Evet, deyince  :  Resûlüllah  (S.A.V.) :
Hayır! sen onun balcağızından, o da senin balca-ğızından tatmadıkça dönemezsin; buyurdular.»
ÎUtîd b. El-Müscyyrb hülle için: «Cima' şart değil, akd-i sahih kâfidir» demiş ise de onun bu sözü ulemâ arasında derin bir aksülâmel uyandırmış; kendisine çeşitli cevaplar^ verilmiştir. Hattâ bazıları : aHa'ıd bu hadîsi duymamıştır» demişlerdir. Sadr-ı Şchtd, Said b. cl-'Müscyyrb'in kavlına işaret ederek: «Kim bu kavil ile fetva' verirse Alhüi'ın, Melck'lcrin ve bütün insanların lâ'noti onun üzerine olsun» demiştir. Dâvud-u Zahiri (202—270) ile Şiiler de bu meselede Saîd b. el-Miiscyyeb ile beraberdirler. Usul-i fıkıh ilminde bu hadîsin hükmü etrafında Hanefîler'le Şâfüler arasında ihtilâf vardır.[520]

«Kefaet Ve Muhayyerlik  Babı»


Kefâet : Müsavat ve denklik demektir. Dînde kefâet mu'teberdir; binâenaleyh müslüman bir kadının bir kâfirle evlenmesi icmâ'en haramdır[521].

1031/852- «Ibni Ömer radıyallahih anhümâ'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki : Resûlülah sallaîlahü aleyhi ve sellem :
— Araplar birbirlerinin küfüdür; Mevâlî de birbirlerinin küfüdür; ancak dokumacı veya kan alıcı olursa o başka; buyurdular.»[522]

Bu hadîsi Hâkim rivayet etmiştir.
İsnadında ismi söylenmeyen bir râvî vardır. Ebu Hatim hadîsi münkeç saymıştır. Fakat Bezzar münkati' bir senedle Hz. Muaz b. Cebel'den onun bir şahidini rivayet etmiştir. İbni Ebî Hatim bu ha-_disİ babasına sormuş : «Bu yalandir:ash yoktur» cevabını almıştır. Başka bir yerde de «bâtıldır» demiştir. İbni Abdilbcrr onu «ct-Tem-hîd» de rivayet etmiş ve : «Dârc Kutnî (eî-llcl) de onun için: sahih olmuyoi^dedi» demiştir. Aynı hadîsi Hişam b. Ubcyd rivayet etmiş ve (kan alici) kelimesinden sonra «yâhûd Tabak» ifâdesini ziyâde etmiş; bunun üzerine tabaklar toplanarak kendisini paylamak istemişlerdir, îbni Abdilbcrr : «Bu münkerdir: uydurmadır: onun bir çok tarîkleri vardır ama hepsi boştur» demiştir.
Hadîs, arapların birbirlerine küf olduklarına, mevâlî'ni ı onlara küfü' olmadıklarına delildir.    
Mevâlî : Mevlâ'nın cem'idir. Mevlâ yardımcı ve dost mânâlarına gelir. Arap olmiyan mü si umanlar İslâmiyet'e yardım ittikleri cihetle kendilerin? mevâlî denilmiştir.
Kefâet mes'elesinde neye i'tibâr edileceği ulemâ arasında çok İhtı-lâfhdır.
Hz. Ömer, İbni Mes'ud, îbni Şîrîn, Ömer b. Abdülaziz hazerâtı ile îmam Mâlik ve diğer bir takım ulemâ'ya göre mu'teber olan dîn'dir. Bu zevatın delilleri ;
«[523] Şüphesiz ki Allah İndinde sizin en kıymetliniz en ziyâde ehl-I takva ofanmızdır» âyet-İ kerîme'si ile :
«İnsanların hepsi Âdem oğludur. Âdem ise topraktandır.» hadîs-i şerifidir. Bu mânâda bir hadîsi İbni Sa'd, Hz. Ebu Hü-reyre'den tahrîc etmiştir. Lâfzı şudur :
«İnsanlar tarağın dişleri gibidir. Kimsenin kimse üzerine bir üstünlüğü yoktur. Ancak takva ile olan müstesna.»
Aynı hadîsi îbni Lal, îbni Sa'd hadîsine yakın lâfızlarla tahrîc etmiştir. Buharı de bu kavle işaretle «Bâbü'l - Ekfâî fi'd-Din» nâmiyle bir bâb tahsis etmiştir. Fahr-İ kâinat (S.A.V.) efendimizin: «Dİndarı-nt tercih et» buyurduğunu yukarıda görmüştük. Resûlüllah (S.A.V. Mekke'nin fe£hi günü bir hutbe irâd buyurmuş onda ez cümle câhiliy-yet devri âdetlerini, büyüklenmeyi soy sop ile iftihar ötmeyi i'tibârdan düşürerek, insanların ancak iki sınıf, yani ya mü'min, müttekî, Allah indinde makbul yâhûd fâcir, şaki, Allah indinde gayr-ı makbul olduklarını beyân buyurmuştur.
Hâsılı soy sop ile iftiharın zemmi hususunda bir çok hadîsler vardır. Allah indinde makbuliyyetin ancak takva ile olacağını ifâde eden âyet-i kerîme ve o mânâdaki hadîslerle istidlal ederek îmam Mâlik ile Hanefîler'den Ebu Bekir Razî ve Kerki kefâeti nazar-ı i'ti-bâre almamışlardır. Maamâfîh diğer imamlarca kefâet mu'teber-dir, ve bazı ictihâd farkları ile; Dînde, takvada, san'atta, l.ürriyet-te, malda ve sâirede aranır. Bu hak kadınındır. Biânenleyh aranacak şeyler erkekte aranacak; bu suretle onun kadına denk olup "olmadığı anlaşılacaktır.[524]

1033/853- «Fatıme[525] btntî Kays radıyallahü anhâ'dan rivayet edildiğine göre: Peygamber sallaîlahü aleyhi ve sellem kendisine :
— Üsâmeye nikâh ol; buyurmuşlardır.»[526]

Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir.
Musannifin bu hadîsi, zaîf olduğunu beyân ettiği İbni Ömer hadîsinden sonra zikretmesi kefâet babında dînden başka bir şeyin nazar-i i'tİbâre ahnmıyacağına işaret içindir.
Nitekim aşağıdaki hadîsi de aynı maksada binâen irâd etmiştir.[527]

1034/854- Ebu Hüreyre radıyallahü anh'den rivayet edildiğine göre: Peygamber sallaJlahil aleyhi ve sellem :
— Ey Benî Beyaza, Ebu Hind'i evlendirin[528]; ona kız Verin;  buyurmuşlardır.»[529]

Bu hadîsi Ebu Dâvud ile Hâkim iyi bir senedle rivayet etmişlerdir.
Hadîs-i şerif, kefâct'te soy ve sülâleye i'tibâr edilmiyeceğinin de-lîllerindendir. Filhakika Hz. Bilâl (R.A.) Hâle bintİ Avfla evlenmişti ki, bu kadın Hz. Abdurrahman b. Avf'm kız kardeşi idi. Hz, Ömer (R. A.) dahî kızı Hafsa'yı Selmân-ı Farisî (R.A.)'a verecek olmuştu. Sonra Hz. Hafsa Ümmehât-ı mü'minîn'den oldu.[530]

1035/855- «Âişe radıyallahü anhâ'dan rivayet edilmişlir. Demîştîr kr: Berîre âzad olduğu vakit kocası (nda kalıp kalmamak) hususunda muhayyer bırakıldı.»[531]

Bu parça müttefekun aleyh uzun bir hadîsin içindedir. Müslim'in Âişe (R.Anhâ)'dan rivayetinde «Kocasının köle olduğu» (yine) Aişe (R. Anhâ)'da.n bir rivayete göre «hür olduğu» zikredilmiştir. Fakat birinci rivayet eaahtır. BuharVdcki ibni Abbas (R. A./dan gelen sahih rivayette köle idi-ği sarih olarak ifâde edilmiştir. Bu sebeple Buharı köle olduğuna kat'iyyetle hükmetmiştir.
Bu hadîsi Medîne ulemâsı da rivayet etmişlerdir Bir şeyi Medine ulemâsı'nm rivayet ve kabul etmesi İle bazıları o şeyin esah olduğuna istidlal ederler. Aynı hadîsi Ebu Dâvud, Hz. ibni Abbas'dan şu lâfızlarla tahrîc etmiştir :
«Filhakika Berîre'nin kocası kara İdi; Mugîs adını taşıyordu. Nihayet Peygamber (S.A.V.) Berîre'yi muhayyer bıraktı ve iddet beklemesini kendisine emretti.»
JS«Aarî'nin İbni Abbas'dan tahrîc ettiği rivayette :
«Bu filân oğullarının kölesi Mugîs yani Berîre'nin kocasıdır» denilmiştir.'nin diğer bir rivayetinde :
«Berîre'nin kocası siyah bir köle İdi: ona Mugîs derlerdi» buyuru!-maktadır. Dârc Kutnî (306—385) : «Urvc'nm Âişe'den onun köle olduğu hususundaki rivayeti değişmemiştir.» demiştir. Ncvcvî diyor ki : «Köle idi, diyenlerin sözünü, Âişe'nin : O köleydi; demesi te'yîd Kıssayı haber veren o olduğu halde köle idiğİni haber vermiştir. Binâenaleyh köle olduğunu hem kuvvet hem de çokluk ve bellcyiş i'ti-bâriylc tercih sahih olmuştur.»
Hadîs-i Şerîf, âzâd edilen cariyenin kocası köle ise onda kalıp kalmamak hususunda kendisine muhayyerlik sabit olduğuna delîidir ki, icmâ' budur.
Hür olursa mes'ele ihtilaflıdır. Cumhur'a göre cariyeye muhayyerlik yoktur. Çünkü köle olduğu zaman muhayyer olmasının illeti, köle'-nin hülleye bir çok hükümlerde küfü olamamasıdır. Câriye âzâd edil-dimi kocasının nikâhında kalıp kalmamak hususunda muhayyer olur; zîrâ akicl yapılırken İhtiyara ehil değil idi.
Şa'bî ile bazı ulemâ'ya göre ise kocası hür de olsa câriye âzâd edildiği zaman kendisine muhayyerlik sabit olur. Bunların delili : Hadîsin bir rivayetinde «Berîre'nİn kocası hür idî» denilmiş olmasıdır.
Aklî delilleri de : Evlendirilirken cariyenin hiç bir ihtiyarı bulunmamasıdır. Sahibi kendisini zorla dahî evlendirebilirdi. İşte âzâd edildikten sonra evvelden mevcut olmıyan yepyeni bir hâl meydana gelmiştir ki,[532] bu hâl onun muhayyerliğini îcabeder.
Sonra (İhtiyar) kelimesi ile nikâh'ın feshedilip edilmiyeceği de ihtilaflıdır. Bazıları : «Evet bu sözle nikâh münfesih olur» demişlerdir. Bunların delili : Hadîste geçen «muhayyer bırakıldı» ifadesidir. Diğer bazılarına göre mutlaka (fesih) kelimesini söylemek lâzımdır.
Câriye kendini ihtiyar ettikten sonra artık kocasının ona dönmeğe hakkı kalmaz. Yeniden evlenmek isterse nikâhı tazeletmeleri îcabeder. Cariyenin muhayyerliği cima' zamanına kadar devam eder. Buna delîl imam Ahmed'in tahric ettiği şu hadîstir :
«Câriye âzâd olduğu vakit cima' edilmedikçe muhayyerdir, isterse ondan ayrılır; ama cima' ederse artık ona muhayyerlik yoktur». Bu hadîsi Dâre Kutnî :
«Eğer seninle cima' ederse artık sana muhayyerlik yoktur» şeklinde tahrîc etmiştir. Ebu Davud'un rivayeti de buna yakın lâfızlarladır. Bunlar, cimâ'in muhayyerliğe mâni' olduğuna delildir. Hanbelîler'in mezhebi budur.
Berîre hadîsi'ni utemâ : zekât, ıtık, alış veriş ve nikâh gibi bir çok yerlerde zikretmişlerdir. Musannif merhum ondan çıkarılan fâideîeri saymış, tam yüz yirmi ikiyi bulmuştur. Bunların bâbı'mızla alâkalı olanlarından bir kaçını biz de görelim :
1— Köle olan karı kocadan birini satıp diğerini bırakma caizdir.
2— Evli cariyeyi satmak boşama hükmünde değildir.
3— Evli bir cariyeyi âzâd etmek onu boşamak veya nikâhını fesih etmek sayılmaz. Çünkü cariyenin talakı sahibinin değil, kocasının hakkıdır.
4— Köleler kölelikten kurtulmaya çalışabilirler.
5— Kefâetde hürriyet mu'teberdir.
Berîre kıssası'na göre : Kocası onu o kadar severmiş ki aşkından ağlıyarak Medine sokaklarında Berîre'nin arkasından dolaşır; göz yaşı döker ve kendisini bırakmaması için yalvarırmış.    Fakat Berîre bunu kabul etmemiş. Ulemâ bunu aşkın hayayı yok ettiğine ve âşık, yaptığını gayr-ı ihtiyarî yapıyorsa mazur görülmesi îcabettiğine delîl saymış hattâ Allah aşkı ile vecde gelen dervişlerden gayr-ı ihtiyarî sâdır olan raks ve sâirenin arfolunacağına kail olmuşlardır. Lâkin bazıları : «Berîre'-. nin kocası sevgilisinden ayrıldığı için ağlamış; Ehlullah olanlar da Allah'a kavuşmak ve gazabından korunmak için ağlarlar; nitekim Fahr-I kâinat (S.A.V.) efendimiz de ağlardı. Raks ve çalgı gibi şeyler ise fâsık ve fâcirlerin sânıdır. Allah'ı sevenlerin ve ondan korkanların şanı bu değildir.»   diyerek, bu gibi şeylerin   kat'iyyen dinle alâkası olmadığım beyân etmiş ve böyle bir hükmün hadisten nasıl   alındığına şaşmışlardır.[533]

1036/956- «Dahhâk b. Feyruzu[534] Deylemî'den o da babası radıyal-lahü anh'dan işitmiş olmak üzere rivayet edilmiştir. Babası demiştir ki : Yâ Resûiüllah, dedim; ben nikâhım altında İki kız kardeş olduğu halde müslüman oldum ne yapmalıyım? Resûiüllah sollallahü aleyhi ve sellem :
— Onların hangisini dilersen boşa; uyurdular.» [535]

Bu hadîsi Nesâî müstesna Dörtler'le Ahmed rivayet etmiştir. Ibnî Hibbân, Dâre KutnS ve Beyhakî onu sahihlemişler, Buharı ise illetlendirmiştir.
llletlendirmesinin sebebi şudur : hadîsi Dahhâk babasından rivayet etmiş; ondan da Ebû Vehbî Ceyşanî rivayet eylemiştir. Bu-harî : «Bunların birbirinden işittiğini bilmiyoruz» diyor.
Hadis-i Şerif, kâfir nikâhlarının, müslüman nikâhlarına muhalif de olsalar yine nazar-ı İ'tibârc alınacağına delildir. Şu halde onların nikahlan müslüman olduktan sonra da devam edecek ve kadın ancak boşamakla kocasından ayrılacaktır. Hanefîler'den maada mczlıeb imamları İle Dâvud-u Zâihrî'nin mezhebi budur. Hanefîler'le Zâhirîler'e göre ise kâfirin yalnız î.slâmiyete uyan icraatı kabul olunur. Hadîs-i şerifteki talâktan mıırâd hakikaten boşanmak değil, kız kardeşin birini nikâhında bırakıp ötekinden ayrılmaktır. Fakat bırakılan kardeşe yeniden nikâh kıymak lâzımdır.[536]

1037/857- «Sâlim'den babasından işitmiş olarak rivayet edildiğine göre: Gaylan[537] b. Seleme on dâne karısı olduğu halde müslüman olmuş; kadınlar da onunla birlikte müslüman olmuşlar. Fakat Peygamber sallallahü aleyhi ve selle m kendisine bunlardan dördünü seçmesini emretmişlerdir.»[538]

Bu hadîsi Ahmed ile Tîrmizî rivayet etmiş; Hâkim ile İbni Hibbân onu sahîhlemişler; Buharı, Ebu Zür'a ve Ebu Hatim ise Ületlendirmişlerdir.
Tirmizl, BuharVnin: «Bu hadîs mahfuz değildir» dediğini nak-letmiştir. Musannif «et-Tclhis» de bu hadîs üzerinde bir hayli söz etmiştir. Fakat İbni Kesir'in «el-frşâ(fa nâm eserinde ifâdesi ondan hem daha kısa hem daha güzeldir. İbni Kesîr hadîsi tahrîc ettikten sonra şöyle demektedir: «Bu hadîsi İmam Ebu Abdillah Muham-med b. İdrîsi Şafiî ile Ahmed b. Hanbcl, Tirmizl ve İbni Mâcc rivayet etmişlerdir. Bu isnadın ricali Şeyheyn'in şartları üzeredir. Şu kadar var ki; Tirmiz : BuharVyi : Bu hadîs mahfuz değildir; derken işittim. Sahîh olan Şuayb ve başkalarının Zührî'don rivayet ettikleridir; dedi.»
Bu hadis,    Dahhâk hadisinin delâlet ettiği    hükme    delâlet ediyor. Binâenaleyh o hadîsi te'vîl edenler bunu da te'vil ederler.[539]

1038/858- «İbni Abbas radujaUahil anhümâ'dan rivayet olunmuştur. Demiştir kî: Peygamber salhülahü alryhi ve sçllem kız\ Zeyneb'i altı  stne sonra Ebu'l-Âs b. er-Rebİ'a ilk nikâhı'ile iade etti;  yeni nikâh kıymadı.»[540]

Bu hadisi Nesâî müstesna, Dörtler'İe Ahmed rivayet etmiş; Ahmed ile Hâkim onu sahîhlemişlerdir.
Tirmizî : «Bu hadîs hasendir; isnadında be's yoktur.» demiştir.
İmam Ahmed'm bir rivayetine göre, Hz. Zeyneb (R. Anlıâ/mn müslümanhğı kabulü zevcinin müslüman oluşundan altı sene evveldi. Fakat Hz. Zeyneb (R. Anhâ)'mn buradaki müslümanhğından, hicreti "kastedilmiştir. Ynksa o sonradan müslüman olmuş deği! Resûlüîlah (S.A.V.)'in dîğcr kerîmeleri ile birlikte Peder-İ Âli'leri (S.A.V.)'e Peygamberlik geldiği zaman müslüman olmuşlardır.
Ebu'l-Âs (R.A.), Bedir gazasında müslümanlann eline esir düşmüştü. Hz. Zeyneb (R. Anhâ) ona fidye olmak üzere annesi Hz. Hadice (R. Anhâynm kendisine düğün hediyyesi olarak zifaf gecesi taktığı kıymetli gerdanlığı göndermiş idi. Fahr-i K"âİnât (S.A.V.) efendimiz bunu görünce Zevce-i Muhteremleri Hadîcetü'l - Kübra (R. Anhâ-)'yi hatırladı ve gözleri yaşardı Ashâb-ı kirâm'ma bakarak  :
— Bir anne'nin hâtırasını ki7ina bırakmak icap et mez mi? demişti. Eshâb'm hepsi bunu kabınderek gerdanlık Hz. Zeyneb'e iade olundu. Resûlüllah (S.A.V.) damadını serbest bıraktı ve ona min~ net-ü ihsan eyledi. Yalnız Hz. Zeyneb'e hicret için müsaade etmesini şart kıldı. Hz. Zeyneb (R. Anhâ), Bedir vak'asından az sonra Medine'ye hicret etti.
Bedir vak'asi ise Resûlüllah (S.A.V.)'in hicretinden iki sene sonra Ramazan'da olmuştu. Müslüman "kadınların kâfirlere haram kılınması altıncı hicrî yılında  Hudeybiye'de vuku'  bulduğuna göre  Hz.  Zeyneb .   (R. Anhâ)'vn. bundan sonra iki sene kadar beklediği anlaşılıyor. Nitekim Ebu Davud'un bir rivayetinde : «Resûlüllah (S.A.V.) onu kocasına İkî sene sonra iade etti» denilmektedir. Bu ciheti Ebû Bekr-İ Beyhaki dahî böyle takrir etmiştir.
Tirmj,zl: «Bu hadîsin vechi bilinmiyor» diyerek Resûlüllah (S.A.V.) in Hz. Zeyneb'i altı yâhûd üç veya iki sene sonra zevcine nasıl iade buyurduğuna işaret etmiştir. Mes'ele müşkildir. Zîrâ Hz. Zeyneb'in id-detinin bu müddet zarfında devam etmesi uzak bîr ihtimaldir: «Bir kâfir karısından sonra müslüman olursa aralarında nikâh devam eder» diyen bulunmamıştır. Bu bâbta icnıâ' olduğunu İbni Abdüberr nakletmiş; yalnız buna Zâhirîler'den bazısının cevaz verdiğine işaret etmişse 5e mezkûr kavlin red edildiğini söylemiştir. Fakat ona da : Bu mes'elede Hz. Ali ile Nchai'den hilaf sabit olduğu, Ebu Hanifc'nin Şeyhi Hammâd'm bununla fetva' verirdiği, ileri sürülerek cevap verilmiştir. İkisi do kâfir olan karı kocadan biri müslümanlığı kabul ederse Hz. A(İ (R. A.) onlar hakkında,:
«Kadtn Meret diyarında olduğu müddetçe kocası onun bud'una daha lâyıktır» demiş; bir rivayette :
«Şehirfnden   çıkmadığı   müddetçe   kocası   karısına   daha   lâyıktır.
buyurmuştur. Zührî'nin bir rivayetine göre : «Kadın müslümanlığı eder de kocası kabul etmezse aralarını hükümdar ayırmadıkça onlar karı kocadır.» denilmektedir.
Cumhyr-u ulemâ'ya göre : Kocası diyâr-ı küfür'de olup müslümanlığı kabul etmiyen bir kadın, müslümanlığı kabul eder de medhûlün biha (yani cima' edilmiş) olursa kocası o kadının iddeti içinde müslüman olduğu taktirde aralarındaki nikâh bâkî'dir. îddeti bittikten sonra müslüman olursa araları ayrılır. İşte İbni Abdilberr'in hakkında icmâ' naklettiği mesele budur. Cumhur, Hz. Zeyneb (R. Anhâ) hadîsini (iddeti bitmemiştir) diye te'vîl etmişlerdir. Yani müslüman bir kadının kâfir kocasımn nikâhında kalamiyacağım bildiren âyet-i kerîme nazil olduktan sonra Hz. Zeyneb (R. Anhâ) iki sene bir kaç ay, henüz müslüman olmamış bulunan kocasının nikâhında kalmıştır. Çünkü bazı kadınların hayzı gecikir. Zeyneb'in hayzı da gecikmiştir. Ve iddeti henüz bitmediği için Peygamber (5.A.V.) kendisini kocasına iade etmiştir.
Fakat İbni Kayyım, cumhur'un kavlini reddetmiş ve: «Hadîslerin hiç birinde iddetin nazar-ı itibâre alındığını bilmiyoruz. Peygamber (S.A.V.)'in bir kadına iddetinin geçip geçmediğim sorduğu da malûmumuz değildir. Hiç şüptıe yok ki mücerret müslümanlık ayrılmayı îcabetse bu ayrılığın talâkı ric'î değil, baîn olması lâzım gelir, Şu halde iddetin nikâhın devam ve bekası hakkında bir tesiri yoktur.   Onun eseri yalnız kadını başkasına nikâhtamaya mâni' olma hususunda zahir olur. Eğer İslâmiyet bunların arasında ayrılığı reva görseydi kocası id-   içinde   karısını   almağa   hak   kazanamazdı.   Lâkin   Peygamber (S.A.V.)'in hükmü bu nikâhın mevkuf olduğuna delâlet eder. . Kocası, karısının iddeti bitmeden müslüman olursa karısı kendisinindir;, iddeti geçerse, kadın istediğine varabilir. Dilerse kocasını bekler; şâyed müslüman olursa yine karışıdır; nikâh tazelemeye hacet yoktur. Müslüman olan hiç bir kimsenin nikâh tazelediği asla bilinmemektedir. Bilâkis iki şeyden biri olurdu. Ya ayrılırlar, da kadın; başkası nikâh eder; yâhûd nikahlan üzere kalırlardı...»    demiştir.    İbni Kayyım sözünü şöyle bitirmiştir: «Eğer Peygamber (S.A.V.)'in Hudeybîye anlaşmasından ve Fetih zamanından sonra -Karı ile kocadan birinin müslüman oluşu gecikse bile- onları yine karı koca olarak ikrar buyurması olmasa idi biz de iddeti nazar-i i'tibâre almaksızın İslâmiyet sebebi ile hemen ayrılmalarına kail olurduk. Çünkü Teâlâ hazretleri :
[541] «Ne o kadınlar o erkeklere helâl olur; ne de o erkekler o kadınlara.» buyuruyor.»
 Bazılarınca bu meselede e nşayan-ı kabul kavil İbni Kayyim'in. kavlidir.[542]

1039/859- «Amr b. Şuayb'den o da babasından o da dedesinden -ra-dıyallahÜ anhüm- işitmiş olarak rivayet edildiğine göre: Peygamber saUalJa m aleyhi ve sellem kızı Zeyneb'i Ebu'l-Âs'a yeni bir nikâh ils iâde etmiştir.[543]

Tirmizî : «ibni Abbas hadisi isnad i'tibâriyle daha iyidir, ama Artır b. Şuayb hadîsi ile amel olunur» demiştir.
Hafız îbni Kesir'in «cl-îrşâd» da beyânına göre İmam Ahmed b. Hanbcl : «Bu zaîf bir hadîstir. Huccac onu Amr B. Şuayb'dajı işitmemiş, Muhammcd b. Abdillahhi'l-Arzemi'den duymuştur. Halbuki ArzrmVnin hadîsi hiç bir şey etmez. Sahih olan İbni Abbas hadîsidir» diyerek yukarıda geçen hadîse işaret etmiştir. Buharı, Tirmizî, Dârc Kut.nl ve Bcyhaki de aynı şeyi söylemişler; hattâ Bey-haki bunu diğer hadis hafızlarından da hikâye eylemiştir.
»ibni Abdilbcrr'c gelince : O, Amr b. Şuayb hadîsini tercihe meyletmiş ve bu hadis ile fbni Abbas hadîsinin aralarını bulmuş; İbni Abbas (indisindeki «ilk nikâhla» ta'birİni «İlk nikâhın şartları ile» mânâsına almıştır. Yine o hadîsteki «Yeni nikâh kıymadı» ifâdesini de «tik nikâhdakinden fazla bir şey şart koşmadı» diye mânâlandırmı-tır.
Amr b. Şuayb hadîsini usul ve kavâid te'yîd etmektedir. Onda yeni akid yapıldığı hattâ Tirmizl'nm rivayetinde, yeni mehir konulduğu tasrih olunmuştur. Sarahat mukabilinde İse delâlete i'tibâr yoktur.[544]

1040/860- «İbni Abbas radıynllahü anhümâ'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Bir kadın müslüman oldu da evlendi. Sonra kocası geldi. Ve :
— Yâ Resûlallah! Ben müslüman olmuştum, kadın bunu biliyordu. Dedi. Bunun üzerine Rosûlüllah saüallahü aleyhi ve sellem onu ikinci kocasından alarak ilk kocasına iade etti.»[545]

Bu hadîsi Ahmed, Ebu Dâvud ve İbni Mâce rivayet etmişlerdir. İbni Hibbân ile Hâkim onu sahîhlemişlerdir.
Hadîs-i şerîf, kocasının müslüman olduğunu karısı bilirse o kadın başka kocaya bile gitse nikâhlarının bozulmayacağına, ikinci nikâhın bâtıl olduğuna delildir.
O zât'm «Karım benim müslüman olduğumu bilirdi» demesi ihti-malli bir sözdür. Kadının iddeti geçmezden önce de sonra da müslü-manhğı kabul etmiş olabilir. Fakat her halde kocasına iade edilecektir. Kadının başkasına varmazdan evvel onun müslüman olduğunu öğrenmesi mutlak surette ikinci .nikâhı bâtıl kılar.
Bu hadîsi yukarıda Hz. Zeyneb'dcn bahseden ibnî Abbas hadîsinde görülen îbni Kayyim'in görüşünü te'yîd ediyor. Çünkü Peygamber (S.A.V.)'in :
— Kadın senin müslüman oluşunu iddetinin geçmesinden evvel mi öğrendi sonra mı? dîye sorması, iddetin bir hüküm ifâde etmediğine delildir. Ancak ibni Kayyim'în iddiasına göre kadın iddeti geçtikten sonra dilediğine varabilir. Şu halde buradaki kıssa yalnız iddet içinde evlendiğine göre tamam olur.
Bazıları bu tevcihi de müşkil buluyor ve diyorlar ki: «Eğer bu kadının' ikinci kocaya varması iddeti geçtikten sonra olmuşsa nikâhı sahihtir. Birinci kocasından beklediği iddeti geçmeden evvel vac-mışsa bâtıldır.» Bu mülâhahazalar karşısında nihayet şöyle demek kalıyor: «Bu kadın ikinci kocaya iddeti içinde iken varmıştır. Bu takdirde nikâhları bakidir. Kadının ilk kocası müslüman olduktan sonra İkinci kocaya varması bâtıldır. Zîrâ kocası vardır.»[546]

1041/861- «Zeyd b. Kâ'b b. Ucra'dan o da babasından -radıyalîahü anh- işitmiş olarak rivayet olunmuştur. Demiştir ki: «Resûlüllah salîal-lahil aleyhi ve sellem Benî Gîfâr'dan Âliye ile evlendi. Peygamber (S.A.V.)'in yanına girerek elbisesini soyunduğu zaman (S.A.V.) onun boğrüüde bir beyazlık görmüş; ve :
— Elbiseni giy de ailen nezdine git; buyurmuşlar; kendisine mehir verilmesini de emretmişlerdir.»[547]

Bu hadîsi Hâkim rivayet etmiştir. İsnadında Cemil b. Zeyd vardır ki, bu zât meçhuldür. Onun üzerinde şeyhi hakkında pek çok ihtilâf edilmiştir.
Zehcbî bu Cemil hakkında îbni Maîn'in : «sika değildir» dediğini kaydediyor; Buharı : «Onun hadîsi sahih değildir» demiştir.
Hadîsi Cemil'in rivayet ?dip etmediği dahî ihtilaflıdır. Bazıları onun rivayet ettiğini söylemiş, diğer bazıları Kâ'b b. Zeyd'den rivayet olunduğunu idda etmiş, bir takımları fbni Ömer'den, başkaları Kâ'b b. Ücre'den rivayet edildiğini ortaya atmışlardır. Kâ'b b. Zeyd'in rivayet ettiğini İleri sürenler bile vardır.
Hadîs-i şerif, bars denilen illetin sakınacak bir şey olduğuna delâlet ediyor. Yalnız onun sebebi ile nikâhın feshedileceğine dâir bir sarahat yoktur. Çünkü «Ailenin lezdine git» demekle Peygamber (S.A.V.) boşamayı kasdetmiş olabilir. Şu kadar var ki: bu hadîsi îbni Kes'v başka lâfızlt/Âs. rivayet etmektedir. O rivayette :
«Peygamber (S.A.V.) Benî Gifâr'dan bir kadınla evlendi. Kadın yanına girince. Peygamber {S.A.V.) onun böğründe bir bars illeti görerek hemen onu ailesinin yanına iade etti; ve :
— Benden (bunun kusurunu) gizlediniz; dedi...»
Bu, nikâhı feshettiğine delildir.
Mezkûr hadîsi îbni Kesîr . .ikâhta muhayyerlik ve kusurdan dolabı lâde) bâbı'nda zikretmiştir.
Kusurdan dolayı nikâhın feshedilip edilemiyeceği hususunda ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Ekseriyete göre feshcriilebilir. Yalnız tafsilât hususunda yine, ihtilâf vardır. Meselâ, Hz. AM ile Hz. Öm r (R. Anhümâ)'-ya göre kadın ancak dört şeyden biri sebebi ile ailesine iade edilebilir. Bunlar : delilik, cüzzam, bars ve bir de ferede olan bir illettir. Fakat bu rivayetin isnadı münkatı'dir. BeyhakVuin iyi bir isnadla İbni Abbas (E. A./dan rivayet ettiği bir hadîste :
«Dört nev'î kadın vardır; bunlar satışa da, nikâha da yaramazlar: Deli, cüzzamlı, barslı ve ferci illetli olan kadın.» buyftrulmuştur.
Bu hususta erkek de kadınla müşterektir. Biânenaleyh, o da mecbub ve ınnîn yani tenasül uzvu kesilmiş veya harekete gelmiyorsa karısının isteği üzerine mahkeme tarafından aralan ayrılabilir.
Hulâsa karı kocayı birbirinden nefret ettiren ve cimâ'a manî' olan her kusur bazı mezheb farkları mülâhaza edilmek şartı ile karı kocanın arasını ayırmaya sebep teşkil eder. Tafsilât fıkıh kitapIarındadır.
Dâvud-u Zahirî ile Îbni Hazm'e göre nikâh hiç bir illet sebebi ile feshedilemez.[548]

1041/862- «Said b. el-Müseyyeb'den rivayet olunduğuna göre Ömer b. el-Hattab radıyallahü anh :
— Hangi erkek bîr kadınla evlenir de onunla cİmâ' eâer ve kendlsl-nİ barslı veya deli, yâhûd cüzzamlı bulursa kadına cima' ettiğinden dolayı mehir vardır. Ama o mehir kadından dolayı erkeği aldatanın boynuna borç olmak üzere (netice i'tİbâriyle yine) erkeğindir; dedi.»[549]

Bu hadîsi Saîd b. Mansur, Mâlik vejbni Ebî Şey be tahric etmişlerdir. Râvîleri sikadırlar.
Yine
Yine Saîd b. el-Müscyyeh tarîkinden kendisinin şöyle dediği ri-vâyet edilmiştir : «Cimâ'a iktidarı olmayan hakkında Ömer bir sene te'cil edilmesini hükmetti.»
Hadîsin râvîleri sikadırlar.
Hadîs-i şerif, cima' edilen illetli kadına mehir verileceğine fakat kocası aldatıldığı için verdiği mehiri aldatandan alacağına delâlet ediyor ki; îmam Mâlik ile Şafiî imarnlan'nm mezhebi de budur. Yalnız ödemek için aldatanın o hastalığı bilmesi şarttır; bilmezse ödemesi îcabetmez.
îmam A'zam Ebu Hanîfe ile Şafiî'ye göre verilen mehri kimseden geri alamaz. îmam Şafiî eski kavlinde ödetmeye kailmiş. Hattâ bu bâb'ta Ömer, Al! ve İbni Abbas (R. Ânhüm) hazerâtından deliler nakletmiş, ve : «Bizi aldatan bizden değildir.» hadîsi ile istidlal ediyormuş. Sonra yeni mezhebinde bu kavli terketmiş ve : «Bu kavli ancak şu hadîsten dolayı bıraktık» demiştir.
«Hangi kadın velîsinin izni olmaksızın evlenirse onun nikâhı bâtıldır. Eğer o kadına temasta bulunmuşsa is-tihlâl ettiği fercine mukabil ona mehir vardır.» Şâfü hazretleri diyor ki : «Resûlüllah (S.A.V.) kadına nikâh-ı bâtılda bile mehir vermiştir. Halbuki bunda kadın erkeği aldatmıştır. Binâenaleyh sahi.ı nikâhta, aldatandan almamak şartı ile mehir vermek evleviyette kalır.»
Hadîs-i şerifin son kısmı cimâ'a iktidarı olmayan erkekle karısının bu dert dolayısiyle birbirlerinden ayrılabileceklerine delildir. An cak bunun için evvelâ erkeğe bir mühlet verilir. O müddet zarfında cima' edebilirse mes'ele yoktur. Edemediği taktirde artık karısının talebi "üzerine mahkeme aralarını ayırır. Verilecek müh.etin ne kadar zaman olacağı ihtilaflıdır. Hanefîler'le bazı ulemâ'ya göre bir senedir. Bu kavil Hz. Ömer'le İbni Mes'ud (R. Anhüm/âan da rivayet olunmuştur. Hz. Osman (R.A.)'m hiç mühlet vermediğ.ni siylerler. Haris b. Abdilîah on ay te'cil edileceğine kail olmuştur, 'nam Ahmed b. Hanbcl ile bir cemâate göre bu mes'elede nikâhı fesih yoktur. Delilleri : Peygamber (S.A.V.)'in Rirâ'a (R.A.)'m karısına muhayyerlik vermiş olmasıdır. Halbuki  bu kadın  Hz.  Rifâ'a'dan  şikâyet etmiştir.
«Nikâh feshedilemez» diyenlerin delili Hz. Rifâ'a'nm karısı mes'ole-si olduğu aşikârdır. Ancak kadın Rifâ'a'dan şikâyet etmiş değil, ondan boşanarak Abdurrahman b. Zebîr[550] ile evlenmiş; fakat onu cima' hususunda pek gevşek bularak, Peygamber (S.A.V.)'e şikâyete gelmiş; xv : «Bu zâ*'ta bulunan nesne elbisenin saçağı gibidir» diyerek onun cimâ'a muktedir olamadığını anlatmak istemiştir. Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V.) kendisine :
ifâ'a'ya dönmek mi istiyorsun? Hayır. Sen onun balcağızından, o da senin balcağızından tadmadıkça dönemezsin; buyurmuşlardır.
Bu hadîs ihtilaflı olan hulle mes'clesinde Hz. Ebu Hdnîfc'nin de-liü olduğu için Usûl-i Fıkıl kitaplarında mutlaka ondan bahsolu-nur. Hadîs «cl-Muvatta'» da. dahi buna yakın lâfızlarla rivayet olunmuştur.
Bu izahattan an'aştlıyo- ki, Rifâ'a kıssası ile nikâhın fcsholunaca-ğına istidlal etmek doğru değildir. Zîrâ Rifâ'a'nın karısı nikâhın feshini sarahaten istememiştir. Hattâ İmam Mâlik «cl-Muvatta» da : «Hz. AkHurrahman'm kadına cima edemeyip boşadığını; sonra onu ilk kocası Rifâ'a'nın tekrar almak istediğini; kadının bu münasebetle Resûlüllah (S.A.V.)'e gelerek fetva' sorduğunu; Peygamber (S.A.V.)'in de, helâl olmaz diye cevap verdiğini, rivayet ediyor.
Fâide : îbnü'l - Münzîr diyor ki : «Kadının kocasından cima' istemesi hususunda ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Ekser-i ulemâ'ya göre kocası bir defa cima' ettikten sonra artık cimâ'a kudreti olmıyan filinin) gibi te'cîl edilemez.» Evzaî, Sevrî, Ebu Hanîfe, Mâlik ve £tt/n'hin mezhebi budur.
Ebu Sevr ile diğer bazı zevata göre erkek, bir illetten dolayı cimâ'a muktedir olamıyorsa kendisine bir sene mühlet verilir. İlletten dolayı değilse mühlet verilmez.
Kaadi îyaz da şunları söylemiştir: «Kadınların cimâ'a hakkı olduğunda bütün ulemâ müttefiktirler. Şu halde kadın, tenasül âleti kesilmiş birisi ile yâhud cimâ'a iktidarı olmıyanla bilmeden evlense kendisine muhayyerlik sabit olur. Cimâ'a iktidarı olmayana da, o hâl'in geçip geçmiyeceğini' denemek için bir sene mühlet verilir.»[551]

«Kadınlarla Geçinme Babı»


Bundan nruıksad, kan kocanın birbirlerine iyi muamele ederek güzcl güsrel geçinmeleridir.[552]

1042/863- «Ebu   Hu ayre   radıyallıhü   anh'âen rivayet edilmiştir. Doml|tlr ki: Rcsüliillnh  ;nUallnhü aleyhi ve acilcin;
— Bir kadına a'kasından cima' eden mel'undur; buyurdular.»[553]

Bu hadisi Ebû Dâvud ile Nesal rivayet etmişlerdir; lâfız Nesal'nin-dir. Hadîsin ınu'temed ravîleri vardır; lûkin mürsel olmakla illetlendi-
Bu hadîsi bu lâfzlyle Ethab-ı KlrAm'dan bir cemâat bir çok yollardan HvAyet etmişlerdir ki, Ali b. Eb! Tillb, öm«r, Huzeyme, AHy b. Talk b. AH, Ibnl fcet'ud, CAbtr-, Ibnl Abbat, ibnl Ömer, Berâ', Ukbe-tü'bnü Amir, Enet ve Ebü Ztrr (R. AnhÜm) hazerûtı bunlnr meyanın-dadır. Bunun bütün tarikleri üzerinde söz edilmiştir. Fakat gerek rivayet yollarının çokluğu, gerekse râvîlerinin muhtelif oluşu birbirini takviye ve te'yîd etmiştir.
Bu hadîs kadına arkasından münâsebette bulunmanın yani LÛtî-Hğîn haram olduğuna delildir. Bir şirzime-i kaille istisna edilirse bütün ümmet-l Muhammtdlyye'nin mezhebi budur. Çünkü asıl i'tibâriyle Allah'ın helâl kıldığı yerlerden maada her hangi bir dmâ' haramdır. T«4l* t aıretlerl fere'den başka dmâ'ı helâl kılınan bir yer halketme-miştir. Nitekim :
«Kadınlara Allah'ın emrettiği yerden cima' edin[554].
[555] Kadınlara Allh'ın size emrettiği yerden istediğiniz şekilde yaklaşın»
buyurmuştur. Allah'ın emrettiği yer ise fere'tir. Ferc'ten maada istifade edilecek bazı yerler vardır. Fakat bunları şeriat ta'yîn etmiştir. Hayızlı kadının fercinden maada yerlerinden, mübaşeret yani tenini tenine yapıştırmak sureti ile istifâde etmek gibi. İmâmiye taifesi bir adamın karısı ile cariyesine hattâ kölesine dübüründen münâsebette bulunmayı yani onlara lûtîlik ötmeyi tecviz etmişlerdir. İmam Şâ'iî'nin : «Bunun hela" ve haj-âm kılınması hususunda hiç bir şey sabit olmamıştır. Kıyas helâl olmasını îcabeder» dediği rivayet olunmuşsa da bu bâbta \Rebî şunları söylemiştir : «Kendisinden başka ilâh olmıyan Allah'a yemin.ederim ki, Şafiî bunun haram edildiğini tam altı kitapta nassen tesbit etmiştir.»
Bazıları : «Bu helâl mes'elesi onun eskiden mezhebi idi» diyorlar, tbni'î - Kayyım «el-Hedyü'n - Nebeviy» adlı eserinde İmam Şafiî'nin : «Bu işe ruhsat vermem; bilâkis ondan nehî ederim» dediğini naklettikten sonra : «Kim imamlardan bunu mubah kıldıklarını naklederse muhakkak onlar hakkında en çirkin ve en fena hatayı yapmış olur. Onların «mubahtır» dedikleri, yalnız arka tarafın, ferce cima' için vâsıta olması, yani dübüre değil arka taraftan ferce cima' etmektir. Bunu işitenler meseleyi karıştırmışlardır» diyor.
İmam Malik'den dahî tecviz ettiğine dâir'bir rivayet varsa da Mâliki İmamları bunu redd ve inkâr etmişlerdir. Hâsılı böyle çirkin bir şeyin tecvizini bu ümmetin manevî semâsının yıldızları demek oian ulemâ-I Kirâm'a nisbet etmek büyük bir iftira ve altından kalkılmaz bir vebaldir. Hattâ bazıları bu cevaz meselesini İmâmiye tâifesİ'nin belli başlı kitaplarında bile bulamadıklarını yazıyor; "böyle bir şeye onların dahî cevaz vereceklerine inanmıyorlar.[556]

1043/864- «Ibni Abbas radıyallahü anhümâ'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem:
Bir erkeğe veya kadına arkasından cima' eden kimseye Allah nazar kılmaz; buyurdular.»[557]

Bu hadisi Tirmhî, Nesaî ve İbni Hibban rivayet etmişlerdir. Hadîs mevkuf olmakla da illctlcndirilmiştir.
Evet İbnİ Abbas (Iİ.A.)'a mevkuf sayılmıştır. Lâkin bu mrs'ele içtihada mesâğ verilmeyen meselelerdendir. Bahusus bu nevi' tehdîd ictihâdla bilinmeyen şeylerdendir. Binâenaleyh hadîs merfu' hükmündedir.[558]

1044/865- «Ebu Hüreyre radıyallahü anft'dep Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'den işitmiş olarak rivayet edildiğine göre (S.A.V.) efendimiz :
— Her kim Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsa, komşusuna eziyyet etmesin! Hem kadınlar hakkındaki hayır vssiyyetini tutun! Çünkü onlar kaburga kemiğinden yaratılmışlardır. Şüphesiz ki, kaburganın en eğri yeri üst kısmıdır. Onu doğrultmağa kalkarsan kırarsın; (hah üzere) bırakırsan eğri olarak devam eder (gider).şu halde kadınlar hakkındaki hayır vasiyyetini tutun buyurmuşlardır.»[559]

Hadîs müttefekun aleyhlir. Lâfiz Buharî'nindir.
Müslim'in rivayetinde : «Ondan istifâde edersen ondaki eğrilikle istifâde edersin. Eğer doğrultmağa kalkarsan kırarsın. Onun kırılması boşanmasıdır.» Duyurulmuştur.
Hadîsteki : cümlesi : «Kadınlar hakkında birbirinize hayır vasiyyet edin.» mânâsına da gelebilir.
Bu hadîs, komşu hakkının büyüklüğüne ve komşusuna eziyyet edenin Allah'a ve âhiret gününe inanmış sayılamıyacağma delildir. Bundan komşusuna eziyyet edenin kâfir olması lâzım gelirse d<* bu ifâde mübbâlâgaya hamledilmiştir. Çünkü îmân'ın hakkı budur. Binâenaleyh bir mü'mine eziyyetçilikle vasıflanmak yakışmaz. Komşuya eziyyet, büyük günahlardan sayılmıştır. Şu hâide mânâ: «Kim îmân-ı kâmil ile inanıyorsa» demektir.
Komşu hakkı Kur'ân-t Kerîm'de de tavsiye buyurulmuştur. Komşuluk hududu kırk hânedir. Nitekim Taberânî (260—360) bu hususta şu hadîsi tahrîc etmiştir :
«Peygamber (S.A.V.)e bîr adam geldi ve :
— Yâ Resûlâllah! gerçekten ben Benî fülân'ın mahallesine yerleştim. Ama bana bunların en şiddetli eziyyet edenleri bana evi en yakın olanlarıdır; dedi. Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.), Ebu Bekir, Ömer ve Ali (R. Anhüm)}ün mescide gelerek; kırk hanenin komşu olduğuna; komşusu kendi şerlerinden korkan kimse cennete giremiyeceğine dâir seslenmeleri için haber gönderdi.» Yine Taberânî «el-Kebîr» ile «el -Evsat» da şu hadîsi tahrîc etmiştir:
«Şüphesiz k\ Allah sâlih müslüman sebebiyle komşularından yüz evden (belâyı) defeder.»
Müslümana oziyyct vermek mutlak surette haramdır. Teâlâ hazretleri :
[560] Erkek ve kadın mü'minlere hiç hak etmedikleri halde eziyyet edenler muhakkak bir bühtan ve aşikâr bir günah yüklenmişlerdir.» buyuruyor. Lâkin eziyyet komşu hakkında daha şiddetle haramdır; ve hiç affedilmez.
Eziyyet'ten murâd : Örf-ü âdetde eziyyet sayılan her şeydir. Hattâ yemek kokusu, meyve ve saire gibi şeyleri komşuya göstermek bile eziyyetten ma'duddur. Şu hadîse b\r bakınız :
«Mümine yakışan şudur ki : Komşuya tenceresinin kokusu ile eziyyet verirse ona çorbasından verir; ondan rüzgârı men'etmez; ancak izni ile olursa o başka. Bir yemiş alırsa komşuya ondan hediyye eder.» Komşu haklan İmam Gazâli'nin tîhyâü'l - Ulûmy> unda birer birer sayılmıştır.
«Kadınlar hakkında hayır tavsiyesi» ne sebep : Onların eğri kemikten halkedilmiş olmaları gösterilmiştir. Bundan murâd : Kadınların aslı olan Uz. Havvâ'nin Âdem (A. S.J'ın kaburga kemiğinden yaratılmasıdır.
Ibni Ishak, Hz. Ibni Abbas (R.A.)'dan şu hadîsi tahrîc etmiştir :
«Filhakika Havva, Âdem'in sol kaburgasının en kısa olanından uyurken yaratıldı.»
Hadîste «Şüphesiz ki kaburganın en eğri yeri üst kısmıdır.» Imyurulması kadının kaburga parçalarının en eğri olanından yaratıldığını beyân içindir. Maksad, kadına eğrilik sıfatını mübalâğalı bir şekilde ispattır.
«Onu doğrultmağa kalkarsan kırarsın» cümlesindeki zamir, kaburga'ya aittir. Maamâfîh kadına racî olmak ihtimali de vardır. Nitekim Müslim'in rivayetinde, «onun kırılması boşan-masıdır.» duyurularak zamîr'in kadına ait olduğu tasrih edilmiştir.
Hadîs-i şenf'to, kadınlar hakkında hayır vasiyyeti ve onların eğri ahlâkına sabr-u tahammül emredilmiş; onların ahlâk eğriliklerinin tamamon düzeltilmesine imkân olmadığına bilâkis asl-ı hilkatleri iktizâsı kendilerinde mutlaka eğrilik kalacağına, işaret vardır.[561]

1045/866- «Câbİr radtyallahü anh'âen rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Bir gazada Peygamber sallallahü aleyhi ve sellcm'te beraberdik. Medine'ye geldiğimizde (şehire) girelim diye gittik, fcesûlüllah (S.A.V.):
— Ağır olun da ona geceleyin, yani yatsı zamanı girersiniz. Tâ ki, saçları dağınık olan kadın taransın, kocası gurbette olan da kasıklarını traş etsin; buyurdular.»[562]

Hadîs müttefekun aleyh'tir. Buharî'nin bir rivayetinde: «Biriniz uzun zaman gurbette kaldığı vakit ailesi nezdine geceleyin gelmesin.» buyurulmuştur.
Hadîs-i şerif, bir yerden gelirken ailesinin yanma birden bire değil de te'ennî ile girmenin ve bu suretle gelirdiğini hissettirerek evdekilerin kendilerine bir parça c,eki düzen vermesine imkân bırakmanın iyi ve yerinde bir hareket olduğuna delildir. Çünkü habersizce birden hücum edilirse evdekiler, bahusus kadınlar, münâsebetsiz kıyafette, iyi giyinmemiş, dağınık vaziyette bulunabilirler. Bu da kocalarını kendilerinden soğutabilir.
Maksad uzun zaman gurbette kalındığı zamanki geliştir. Nitekim BuharVnin rivayetinde tasrih edilmiştir. Bu hadiste (geceleyin) ta'birinin kullanılmış olmasına bakılırsa, gündüzün uzak yoldan gelerek birden bire ve habersizce ailesinin yanma girmekte beis yoktur. Gece ile gündüzün bu mes'elede niçin tefrik edildiği ihtilaflıdır. BuharV nin bu bâbtaki ta'lîlinden, evdekilerin kusurlarına muttali' olmasın diye tefrik edildiği anlaşılıyor. Hadîsde tasrih edilen illet ise kadının taranıp hazırlanmasıdır.
Fakat iki takdire göre de maksad kadının temizlenerek süslenmesi ve erkeğinin kazây-ı şehvet'i için hazırlanmasıdır. Bu ise geceleyin bir mühlete muhtaçtır. Gündüz gelen için böyle bir mühlete hacet yoktur. Kadın akşama kadar hazırlanacak vakit bulur.
Bir de geceleyin gelen evde yabancı erkek bulacağından şüphe edebilir. Gündüzün gelen için bu şüphe pek vârid değildir. Ebu Avenc'nin tahrîc ettiği Câbir hadisine göre : Abdullah b. Revâha geceleyin seferden gelmiş. Karısının yanında onun saçlarını tarayan bir kadın varmış. Hz. Abdullah onu erkek zannederek hemen kılıca sarılmış. Sonra iş anlaşılma. Bu hâdise Resûlüllah (S.A.V.)'c haber verilince, erkeğin ailesi nozdine geceleyin gelmesini yasak etmiştir.
Hadîs-i Şerîf'de, başkalarının gizli şeylerini araştırmaktan uzak bulunmaya, karı-koca arasında geçim ve muhabbeti temin edecek şeyleri yapmaya ve sû-i zann'a sebep olacak şeylerden kaçınmaya teşvik vardır.[563]

1046/867- «Ebu Saîdİ Hudrî radıyallahü anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah sallallahil aleyhi ve sellem:
— Şüphesiz ki, kıyamet gününde Allah indinde derece i'tibâriyle insanların en kötüsü karı koca bir olduktan sonra karısının sırrını yayan adamdır; buyurdular.»[564]

Bu hadîsi Müslim tahrîc etmiştir.
Karı kocanın bir olmasından maksad cimâ'dır. Hadîs-i şerif Müslim'de «cşerr» ta'biri ile rivayet edilmiştir. Bunu Kaadî îyaz (476—[544) ele almış ve : «Nahivciler: (eşerr) ve (ahycr) ta'birlerini kullanmak caiz değildir, ism-i tafdil için hayır ve şer kelimeleri olduğu gibi kullanılır; derler. Halbuki sahih hadîsler her iki lügatle rivayet edilmiştir» demiştir.
Hadîs-i şerif, kan koca arasında geÇcn cima' İşlerini tafsilâtı ile ifşa etmenin caiz olmadığına delildir. Hattâ, hacet yokken sâdece ci-mâ'-ı söyleyip taFsilât vermese mürüvvete ruhtur. Çünkü Peygamber (S.A.V.) :
«Her kim Allah'a ve son güne inanıyorsa, ya hayır söylesin, yâhûd sussun.» buyurmuşlardır.
Karı koca sırrını ifşa etmeye ihtiyaç varsa meselâ: Kadın kocasının cimâ'a iktidarı olmadığım iddia ediyorsa, o zaman bu sırrı icabında ifşa etmek mekruh değildir.
Erkek hakkında hüküm bu olduğu gibi kadın hakkında da öyledir. Onun da kocasının sırrını başkalarına ifşa etmesi caiz değildir.[565]

1047/868- «Hakîm b. Muavîye'den o da babasından -radıycdldhü anh~ duymuş olarak  rivayet edilmiştir.  Babası demiştir ki :
—  Yâ Resûlallah! Her hangi birimizin karısının onun üzerinde hakkı nedir? dedim:
—  Kendin yediğin zaman onu doyurursun giyindiğin zaman onu da giydirirsin. (Ama döverken) suratına vurma, kötü lâf da etme. (Onu) evden başka yerde terketme; buyurdular.[566]

Bu hadîsi Ahmed, Ebu Dâvud, Nesaî ve Ibni Mâce rivayet etmişlerdir. Buharı bir kısmını ta'lîk etmiştir. Ibni Hİbban ile Hâkim onu sahîhlermşlerdir.
Hadîs-i şcrîf, zevceye nafaka ve giyecek vermenin vücûbuna; nafakanın erkeğin malî kudretine göre ta'yîn edileceğine ve terbiye için doğmenir caiz olduğuna delildir. Yalnız zevce hakkında olsun başkaları için olsun surata vurmak yasaktır.
(Kötü lâf)  dan murâd-:  Allah sana çirkinlik versin, Allah belânı versin. Allah kahretsin; gibi sözleridir.
Zevceyi evde terketmekten^maksat, terbiye İçin onun yatağına girmemektir. Fakat onu evde bırakıp da başka bir yere gitmek, yâhûd kadını başka yere götürmek caiz değildir. Yalnız hadîsimizde «.Bur harı bir kısmını ta'lîk etmiştir» diyerek işaret edilen kısımda Buharı: «Peygamber (S.A.V.)'İn kadınlarını evlerinden başka yerde terketmesl babı» demiştir. Fakat Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) kadınlarını başka yere nakletmemiş; onları evlerinde bırakarak kendisi yanlarından ayrılmıştır. Buharı bu rivayetin Muaviye hadîsinden daha sahîh olduğunu söyler. Maamâfîh Hz. Peygamber (S.A.V.)'in fiili, kadınların evin dışmda terk edilebileceğine, Muaviye hadisi evlerde terkcdİlebilcceğine delâlet ettiğinden hadîsteki mefhumu hasr'ın (yani evden başka yerde terk etme ifâdesindeki hasr'ın) kasdedilmediği anlaşılıyor. «Terketmek» Un murâd'ın ne olduğu dahî ihtilaflıdır. Cumhur'a göre kadınların yanına girmeyi ve onların yanında yaşamayı bırakmaktır. Bazıları: «kadınla beraber yatar ama arkasını döner» demiş. Bir takımları: «Sadece cima' etmez.» mütâlâasında bulunmuşlar, hattâ: «cima' eder fakat konuşmaz» diyenler bile olmuştur. Bazılarınca ağır lâflar söylemek bile kadını terketmek sayılır.[567]

1048- Câblr b. AbdiUah radıyaîlahü anhümâ'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Yahudiler, bir adam karısının arkasından fercîne cima' ederse çocuk şaşı  (gözlü) olur, derlerdi.Bunun üzerine (kadınlarınız silin tarlanızdır. imdi tarlanıza istediğiniz zaman gelin) âyeti nazil oldu.»[568]

Hadîs müttefekun aleyh'tir. Lâfız Müslim'indir. 2?u/ıarî'deki lâfzı şöyledir :   .
«Câbir'den şö, le derken İşittim £ Yahudiler, bir adam karısına arkasından cima ederse çocuk şaşt gözlü gelir... derlerdi.» İki rivayet mânâ i'tibâriyle birdir. Yalnız âyetin sebeb-i nüzulü hakkında rivayetler muhteliftir. Bunlar üç kavilde toplanır :
1— Şcyhcyn'in rivayetlerinde zikrcdildiği vecihîc kadının arkasına geçip fercine cima' etmek hususunda nazil olmuştur.
Bu mânâyı hadîs imamlarından bir cemâat, Hz, Câbir'den ve başkalarından tahrîc etmişler; rivayet tarîklerinin sayısı otuz altıyı bulmuştur. Bunların bazısında cimâ'ın yalnız ferc'e yapılırsa helâl olacağı zikredilmiştir. Ekserisinde Yahudilere redd cevabı vardır.
2— Kadını dübüründen cima' etmenin helâl  olduğunu beyân hususunda nazil olmuştur.
Bu kavlin merdud olduğunu yukarıda görmüştük.
3— Karasından azlin helâl olduğunu beyân için nazil olmuştur. Bunu hadîs imamlarından bir cemâat Ibni Abbas'dan İbni Ömer ve
Said b. Müseyyeb'den tahrîc etmişlerdir.
Azil : Kadın gebe kalmasın diye erkeğin menî'sini dışarıya atmaktır. Bazı ahvâl ve şerîat'de caizdir.
Sebeb-i nüzul hususundaki bu üç kavilden birincisi râcih ve makbuldür. Zîrâ Buharı ile Müslim'in ittifakla rivayet ettikleri bir şey başkalarına tercih edilir. Ibni Ömer (R. A./den rivayetler muhteliftir. Azil mânâsını vermeye âyet'in nazm'ı münâsib değildir.[569]

1049/870- «Ibni Abbas radıyallahii anhümâ'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki : Resûlüllah saîlailahil aleyhi ve scîlem :
— Biriniz ehli ile cima' etmek istediği zaman Bismillah, Yâ Rabbi bizi şeytandan ırak; şeytanı da bize ihsan edeceğin rızıktan ırak eyle! der de aralarındaki bu cimâ'-dan bir çocuk takdir buyurulursa şeytan ona ebediyyen zarar vermez; buyurdular.»[570]

Hadîs müttefekun aleyh'ür. Lâfzı Müslim'indir.
Bu hadîs, cima' etmek istenildiği zaman bu duayı okumanın lüzumuna delâlet ediyor.
TabcrânVnin rivayetinde : «Beni ve bana ihsan ettiğin rızkı» denilerek müfret sîgâsı kulanılmıştır.
Şeytanın dağacak çocuğa ebediyyen zarar verememesinden murâd : Çocuğa musallat olamamasıdır. Kaadı îyaz diyor ki: «Çocuktan, zararı umumî şekilde nefi etmek murâd değildir. Vâkıâ zahiren nefî sîgâsı ebediyyet bildiren bir kelime ile beraber kullanılmış, binâenaleyh bütün hâllere şâmil olmak îcabederse de, bir hadîste: «Her âdem oğlu dünyaya gelirken şeytan onun karnına dokunur; bundan yalnız Meryem'le oğlu müstesnadır.» buyurulduğuna ve bu dokunmada bir nev'i zarar melhuz olduğuna hattâ doğan çocuğun bundan dolayı bağırdığına göre zarar vermeme kayfıyetinin her hâl-ü şân'a âmm ve şâmil olmadığı anlaşılır.»
Maamâfîh  KnadVmn bu  mütâlâası  zararın  dîni,   dünyevî her nev'ine âmm olduğuna göredir. Fakat bazılarına göre murâd: ya' nız dîni zarardır ve doğan çocuk, haklarında Kur'ân-i Kerîm'de  :
[571] Şüphesiz kî benim    kullarım    üzerine senin bir tesallutun    yoktur»
buyurulan kullar cümlesinden olur. Abdürrczzak (121—211)in Ha-srn'den tahrîc ettiği rivayet de bunu te'yîd eder. Mezkûr rivayette
«Eğer o cimâ'dan gebe kalırsa sâlih bir çocuk olması Ümîd edilir.» deniliyor.
Bu rivayet mürsel ise de re'y ile söyleneceklerden değildir.
îbni Dakîki'l - İd : Çocuğa dîni hususunda zarar vermemesi ihtimaldir. Lâkin bundan o çocuğun ma'sum olması icabetmez. Hem ismet yalnız Peygamberlere mahsustur» demiştir.
Bazılarına göre «Şeytan ona zarar veremez» demek: onu küfre sapıtmak için dîni hususunda fitne veremez;- demektir, gü-nahdan masun olacağı murâd değildir.
Kir takımları da: «bundan maksad : «Annesi ile cima' ederken şeytanın babaya iştirak etmesi çocuğa zarar vermez; demektir» mütâlâasında bulunmuştur. Mücâhid'dcn gelen bir rivayet bu re'yi te'yîd eder. Bu rivayete göre Besmele'siz cima1 eden adamın tenasül âletinin başına şeytan sarılır da onunla birlikte cima1 eder. Yalnız bu rivayeti Mücahid'den kimin tahrîc ettiği zikredilmemiştir.
Hadîs Mürscl'dir.
Hadîsimizde her halde Besmele çekmenin müstehâb olduğuna, onun bereketi ile her kötülükten Allah'a sığınmaya, Allah'ın İsmi ile tober-rük etmeğe delâlet vardır. Şeytan'ın Âdem oğlundan yalnız Allah'ı zikrettiği hallerde ayrıldığı, şâir hallerin hiç birinde ondan ayrılmadığı dahî bu hadisin delâlet ettiği hükümler cümiesindendir.[572]

1050/871- «Ebu Hüreyre radnjallalıü cm'den Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'den duymuş olarak rivayet edildiğine göre Resûlüllah (S.A.V.) :
— Erkek karısını döşeğine davet eder de o gelmekten 'mtina' eyler ve bu sebeple erkek dargın olarak sabahlarsa, o kadına   sabahlayıncaya   kadar melekler  lâ'net eder; buyurmuşlardır.»[573]

Hadîs müttefekun aleyh'tir. Lâfız Buharî'nindir. Müslim'in rivayetinde : «Kocası o kadından razı oluncaya kadar Semâdaki (Zât-ı Ecell-ü A'lâ) ona gazablıdır.» buyurulmutur.
Hadîs-i şerifte, kocası karısını cimâ'a davet ettiği vakit kadının icabet ve itaat etmesinin vâcib olduğunu ihbar vardır. Çünkü hadîsteki (dÖşel<) ta'biri cimâ'dan kinayedir. Döşek mânâsına gelen «fîrâş» ta'biri bir çok hadîslerde cima' mânâsına kullanılmıştır. Sonra meleklerin kiidına lâ'net etmesi de icabetin vâcib olduğuna delildir. Zîrâ onlar ancfik Allah'ın emri ile hVnet ederler. Allah'ın bu husustaki emri mutlaka bir vacibi yapmamaktan ileri gelir.
Hadisteki «sabahlayincaya kadar» ifâdesi kadının geceleyin icabet etmesinin vâcib olduğuna delâlet ediyorsa da bunun mefhum-u muhalifi mu'tehcr delildir. Zira kadına gündüz de icabet gerekir. Filhakika İbni Buzcyvıc (223—311) ile ibni Hibban (—354)'m tahric ettikleri merfu' bir hadîste gece kaydı yoktur. Hadîs şudur :
«Üç kişi vardır; bunların namazı kabul olunmaz ve semâ'ya hiç bir haseneleri çıkmaz: kaçak köle; tâ (sâhibi-bine) dönünceye kadar. Sarhoş; tâ ayılıncaya kadar. Kocası kendisine dargın olan kadın; tâ kocası razı oluncaya kadar.» Bu hadîsteki «semâ'ya hiç bir haseneleri çıkmaz» ifâdesinden maksad ; bu üç nev'i insanın yaptıkları hayırlı işlerden hiç birinin Allah tarafından kabul edilmiyeceğini beyândır. Vâkiâ hadîs-i şerif kocasının dargınlığını mutlak olarak ifâde ediyor ; binâenaleyh, cimâ'dan başka bir sebeple darılsa ona da şâmil görünüyor; halbuki cimâ'dan gayrı bir itaatsizlik için lâ'net İcâbetmezse de hadîste yine de şiddetli tehdîd vardır ve cima' hususundaki itaatsizlik de bu tehdid-de dâhildir. Yani hadîs bütün itaatsizliklere şâmildir; onlardan biri de cima' hususundaki itaatsizliktir.
«Kadına melekler iâ'net ederler» buyurması gösteriyor ki sahibi hakkını istediği zaman onu vermemek Allah'ın gazabını mu'cib-oiur. Bu hususta hakkın bedende veya malda olmasının bir farkı yoktur. Ulemâ bu hadîsten alarak : «Bir günahı işliyecek olan kimseye, günahı işlemeden önce, korkutmak maksadı ile İâ'net etmek caizdir, fakat günahı işledikten sonra artık ona İâ'net değil afv-ü mağfiret dilemek gerekir.» demişlerdir.
Hâsılı «lâ'net edilmez» diyenler lâ'netin lügat mânâsını mülâhaza etmişlerdir. Lâ'netin mânâsı : rahmetten uzaklaştırmaktır. Bir müslü-man için ise Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılması için duâ etmek yakışmaz. Ona yakışan doğru yola dönmesi için duâ etmektir.
«La'net edilir» diyenler : Kelimenin örfî mânâsına bakmışlardır. Bittabi örfü âdetde lâ'net kelimesi mutlak suretdc sövmek mânâsına gelir.
Bazıları günaha girmekten, onu önlemek maksadı ile yapılan lâ'-neti de caiz görmüyorlar. Diyorlar ki: «Lâ'netin sebebi günahın vuku'udur. Günah vuku" bulmadan önce ortada sebeb yoktur ki, müsebbeb olan lâ'net de caiz olsun.»
Bu hadîste Allah'ın kuluna olan riâyeti ve kuluna kazây-ı şehvet'i hususunda isyan ,eden zevcesine lâ'net etmesi nazar-ı dikkati celbetmektedir. Öyle ya bir melîk-i kadir olan Allah-ü zülcelâl'in zelîl ve hakir bir kuluna karşı gösterdiği şu riâyet ve ikram dünyadaki hangi sevgi ve saygı ile kıyas edilebilir?[574].
1051/872- «İbni Ömer radıyallahü anhümü'dian rivayet olunduğuna göre; Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem, saçını başkasının saçı ile ekleyen kadına ve ekletene, vücuda döğme yapan kadına ve yaptırana lâ'net buyurmuştur.»[575]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
Bu hadîs mezkûr dört şeyin haram olduğuna delâlet ediyor. Bilhassa Resûİüllah (S.A.V.)'in lanet buyurması, bunların büyük günah olduklarını gösterir.                                               
Saç eklemek mutlak surette haramdır. Yani bu bâbta mahrem bir kimsenin saçı ile nâ-mahrem'in, saçı arasında fark olmadığı gibi, kadının zînetli veya zînetsiz, evli veya bekâr olması arasında da bir fark yoktur. Şâfiîler'le diğer bazı ulemâ bu hususta tafsilât vermişlerdir. 
Döğme : Vücııciun bir yerine iğne batırarak kan çıkarmak; sonra o yere sürme veya benzeri bir şey doldurmaktır .Arlık o yer yeşil bir renk alır ve bir daha ebediyyen çıkmaz. Bazı hadîslerde lanetin illeti: «Allah'ın halkcltiği -şekli değiştirmek» diye tasrih edilmiştir. Bittabi kına gibi icmâ'en câİz olan şeyler bu hükümden hâriçtir. Çünkü kına Resûlüllah (S.A.V.) devrinde daima kullanılmıştır. Fakat zamanımız kadınlarının sokağa çıkarken yüzlerine, güzlerine ve dudaklarına sürdükleri allıkların, pullukların kat'î surette haram olduğunda şüphe yoktur. Buna rağmen düğme bid'atı nasıl eski zamanın modası idiyse bu zamanın moda olmuş bid'atları da bunlardır.
Saçı saçtan başka bir şeyle, meselâ ipek ve bez parçası grtri şeylerle eklemek ise Kaadi lyas'm beyânına göre ihtilaflıdır. Mâlik ile ekser-i ulemâ'ya göre saç eklemek ne ile olursa olsun memnu'dur. Bunların delili îmam Müslim'in Hz. Câbir (R. A./den rivayet ettiği şu hadîstir :
«Peygamber (S.A.V.) kadının başına bir şey eklemesini yasak etti.»
Lcys b. Sa'd'a göre nehî saça mahsustur. Yün ve kumaş parçaları eklenebilir. Kaadi îyaz : «Renkli ipekten iplikler gibi saça ben-zemiyen şeyleri bağlamak ise yasak edilmemiştir. Çünkü bu ne ek temedir; ne de eklemekten beklenen bir mânâdır. Bu yalnız güzelleştirmek için yapılır» diyor.
Eklemeden beklenen mânâ'dan murâd, kocasını aldatmaktır. Eklenen iplikler saç renginde olmayınca bittabi aldatma işi ruh bulaimyacaktır.[576]

1052/873- «Cüzâme binti Vehb[577] radıyallahih anhd'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki : Ben Resûtüllah salldllahü aleyhi ve sellem'e bir takım insanlar arasında geldim. Kendileri :
—  Vallahi gîleden nehî etmek gönlümden geçti. Bir de Romalılar'la, İranlılar'a baktım ki, onlar çocuklarına gîle yapıyorlar da bu onların çocuklarına hiç bir zarar vermiyor; buyuruyorlardı.Sonra (Eshâb-ı Kiram).  Kendilerine  azlin hükmünü sordular: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem :
—  O gizli ve'ddir; buyurdular.»[578]

Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir. Hadîs-i şerif, gîle ile azle şâmildir.
1— Gîle: Bir ndamın  emzikli karısına cima1  etmesidir.İmam Mâlik, Esmât ve diğer bazı zevatın mezhebi budur.
Bazılarına göre Gîle : Kadının hâmile iken çocuğunu emzirmesidir. O zamanın hekimleri bunun bir dört olduğunu söyler; araplar da kerih görürlermiş. Lâkin Peygamber (S.A.V.) bunu reddetmiş; bunda hiç bir zarar olmadığını beyân buyurmuştur.
2— Azil: Yukarıda da görüldüğü veçhiyle, cima' esnasında erkeğin menisini fercin dışına çıkarmasıdır. Azil iki sebeple yapılır. Ya, câriye gebe kalmasın diye buna baş vurulur.  Çünkü gebe kalan câriye satılmaz. Yâhud, hür olan karısı gebe kalmasın veya memedeki çocuğa bir zarar gelmesin, diye yapılır. Resûlüllah (S.A.V.)'in bu husustaki suâle: «O gizli ve'ddir» diye covap vermesi bunun haram olduğuna delâlet eder. Çünkü ve'd : kız evlâdını diri diriye mezara gömmektir.
Zâhirîler'den îbniHazim bu hadîsle istidlal ederek azlin haram olduğuna kail olmuştur. Cumhur-u ulemâ'ya göre ise hür olan karısının izni ile cariyenin ise izni olmaksızın dahî azil yapmak caizdir. Hür bir adamla evli bulunan câriye hakkında ihtilâf vardır. Zîrâ babımızın hadîsi iki başka hadîsle muâraza haliifdedir. Bunların birisi Hz. Câbir'den rivayet olunan şu hadîstir :
«Câbir demiştir ki : Bizim cariyelerimiz vardı ve onlardan azil yapıyorduk. Yahudiler : işte küçük mev'ûde budur; dediler. Bunun üzerine (mes'ele) Resûlüllah (S.A.V.)'e soruldu :
— Yahudiler halt etmişler. Eğer Allah onu yaratmak istese onu sen reddedemezdin; buyurdular.»
Bu hadîsi Nesaî ile Tirmizî tahrîc etmişlerdir. Tirmizî bunu sahîhlemiştir.
İkincisi : Ncsai'nin tahrîc ettiği Ebu Hüreyre hadîsidir ki, o da aynı mealdedir.
Tahavî (238—321) bu hadîslerin aralarını bulmak için Cüzâme hadîsindeki nehyin tenzih mânâsına alınacağım söylemiştir. Ibni Hazm .ise Cüzâme hadîsini tercih etmiş ve ondaki nehyi tahrîm mânâsına almştır,.
Hadîs-i şerîf, bu günkü doğum kontrolünün aleyhine delildir.
Azlin niçin yasak edildiğine gelince : Bu bâbtaki hadîsler bunun kadere karşı gitmek, ona çatmak olduğuna delâlet ederler. Çünkü bunda müslümanlan azaltmak gayesi istihdaf olunmakta halbuki İslâmiyet müslumanların çoğalmasını emretmektedir.
Fâİde : Ana karnındaki çocuğa henüz ruh verilmeden ilâçla onu düşürmenin caiz olup olmaması hususundaki hiiâf, azlin caiz olup olmamasına teferru' eder. Binâenaleyh azli caiz gören ona da cevâz verir; azle cevâz vermeyen ona da «haram» ,der. Bu günkü doğum kontrolü de azle müteferrî'dir. ŞâfİMer'den bazıları ilâçla gebeliğin Önlenmesine «Haramdır» diye fetva' vermişlerdir. Azli mutlak surette mubah- sayarken buna «Haramdır» demeleri hakîkaten müşkildir.[579]

1053/874- «Ebu Said-i Hudrî radıyallahü anh'âen rivayet olunduğuna göre; bir adam :
— Yâ Resûlallah, benîm  bir  cariyem var: kendisinden  azil   yapıyorum. Onun hâmile kalmasını istemiyorum.  Sen de erkeklerin istediğini istiyorum. Fakat gerçekten Yahudiler azlin küçük mev'ûde olduğunu  söylüyorlar; dedi.  Resûlüllah  (S.A.V.)   :
—  Yahudiler halt etmişler. Eğer Allah onu yaratmak istese idi, sen onu değiştiremezdin; buyurdular.»[580]

Bu hadisi Ahmed, Ebu Dâvud, Nesaî ve Tahâvî rivayet etmişlerdir. Lâfız E:bu Davud'undur. Râvileri sikadırlar.
Hadîs-i şerif, yukarıdaki Cüzâme hadîsine muarızdır. Maamâfîh aralarının  bulunduğunu ve  aradaki nehyin  tenzih  mânâsına  alındığını yukarıda gördük.
Yahudilerin buradaki yalanı, hakîki tahrîmi kasdettikliTİndendir.
«E:.ğer Allah onu yaratmak istese idi, sen cnu değiştiremezdin» cümlesinin mânâsı : Allah bir kimseyi yaratmak isterse, mutlaka yaratır; ve cima' esnasında menî sizin tahmininizden Önce inersiz onu dışarı atamazsınız. Bu husustaki hırs ve merakınız size bîr fayda te'min etmez. Meninin indiğini bile duymazsınız;   demektir.
Filhakika İmam Ahmed ile Bczzâr, Hz. Enes'den şu hadîsi tahrîc etmişlerdir :
«Bir adam, azli sormuş; Peygamber (S.A.V.) :
— Kendisinden çocuk olacak meniyi sen bir kayanın üzerine doksen Allah ondan hiç şüphesiz bir çocuk çıkarır; buyurmuştur.»
Bu hadîsi JbnfrHibban sahîhlemiştir. TaberânVnin «el-Kcbîr-»'in de Ibnİ Abbas'dan; «el-Evsat» ında Ibni Mes'ud'dan olmak üzere hadîsin iki dâne şahidi vardır.[581]

1054/875- «Câbir  radıyallahü anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Biz Resûlüllah  sallallahü aleyhi ve sellem devrinde Kur'ân inerken azil yapıyorduk. Eğer ondan bir  şey  yasak edilecek olsa  bîzi Kur'ân nehyederdî.»[582]

Hadîs, müttefekun aleyh'tir.
Müslim'in rivayetinde : «Bu Resûlüllah sallallahü aleyhi ve, sellem'tn kulağına vardı; fakat bizi ondan nehyetmedi.» denilmiştir.
Yalnu hadisteki «Eğer ondan bir şey yasak edilecek olsa... ilâh...» cümlesin: Buharı zikretmemiştir. Onu yalnız Müslim râvîlerden Süfyan'm sözü olmak üzere rivayet etmiştir. Galiba Müslim onu istinbat yolu iîe söylemiştir. Çünkü Musannif: «Bütün isnadları araştırdım. Fakat Süfyan'dn rivayet eden râvîlerin ekserisinin bu ziyâdeyi zikretmediklerini gördüm» diyor.
«el - Umde» sahibi dahî bu ziyâdeyi musannif merhumun yaptığı gibi neffs-i hadîsten saymıştır.
İbni Dakiki'l-îd mezkûr ziyâdeyi şerhetmiş;  ve Hz. Câbir'in Allah'ın takriri[583] ile istidlaline şaşmıştır.
Müslim'in rivayetinde azlin cevazını Hz. Peygamber (S.A.V.)'in takrir buyurduğu zikrediliyor. Bazıları Hz. Câbir'in Kur'ân lâfzı İle tesri' zamanını kastettiğini yani «Eğer haram olsaydı biz bu hâl üzerine bırakılmazdık» demek istediğini söylerler. Bu suretle İbni Dakîk'in şaşması bertaraf edilirse de Peygamber (S.A.V.)'in onların bu hâlinden haberdâr olması lâhiiddür.
Hadis-i şerif azlin caiz olduğuna delildir. Bu İşin mekruh olması cevazına münâfî' değildir. Çünkü kerahet tenzihidir.[584]

1055/876- «Enes b. Mâlik radıyallahü anh'den rivayet olunduğuna göre; Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem kadınlarını bir gusül ile dolaşırdı.»[585]

Bu hadîsi Buharı ile Müslim tahrîc etmişlerdir. Lâfız Müslim'indir.
Hadîs-i şerif, hakkında «gusül bahsi» inde söz geçmişti, bununla Peygamber (S.A.V.)'in kadınları arasında (Kas'm) denilen adaleti göstermenin ona vâcib olmadığına istidlal edilmiştir. îbnü'l-A'rabî (468 —543) Peygamber (S.A.V.)'e günün bir saatinde kadınları arasında kasim vâcib olmadığını, bu saatin ikindiden sonra idiğini; şayet o saatte meşgul bulunursa güneş kavuştuktan sonra olurduğıınu söylemiştir. İbnü'l-A'rabî bu hükmü Buhari'nın.tahrîc*ettiği Âişe hadisinden almış olsa gerektir. Âişe (R.Anhâ) hadîsi şudur :
«Peygamber (S.A.V.) ikindiden fariğ olduktan sonra kadınlarının yanına girer ve onlardan birine yaklaşırdı.»
Hadisteki (yaklaşırdı) tâ'bİrinin cima' için olması ihtimal dahilindedir. Fakat bazı rivayetlerde «cima' etmeksizin» yaklaştığı tasrih edilmiştir. İmam Buharı (194—256) Hz. Enes (R. A J'den şu hadîsi tahrîc etmiştir :
«Peygamber (S.A.V.) bîr gecede kadınlarını dolaşırdı. O zaman kendilerinin dokuz kadını vardı.»
Bazıları : «Geceden murâd akşamdan sonraki zamandır.» demiş, diğer bazıları; «Hayır olamaz, zîrâ bu vakit dardır; kâfî gelmez, bilhassa yatsı namazını beklemekle beraber bu iş olmaz» demişlerdir. Fakat bunu uzak görmek yersiz görülmektedir. Çünkü Peygamber (S.A.V.) yatsıyı tc'hirli kılardı. Binâenaleyh bütün kadınları ile münâsebette bulunmağa vakti vardı. Bir de ona başka kimseye verilmiyen kuvvet verilmişti.
Hadîs-i şerîf, Peygamber (S.A.V.)'e kadınları arasında kasim vâcib olmadığına delildir. Bu bâbta Kur'ân-ı Kcrîm'de :
[586] Onlardan dilediğini geriye bırakırsın...» buyurulmuştur. Ulemâ'dan bir cemâatin mezhebi budur. Cumhur u ulemâ'ya göre ise: Resûlüllah (S.A.V.)'c de kasim vâcibtir; Onlar-hadîsi te'vil ederler; ve: Resûîüllah (S.A.V.) bunu nevbet sahibi olan zevcesinin izni ile yapardı. Yâhûd bunu daha kasim vâcibolmadan yapmıştır.» derler.
Bu hadîste o zaman dokuz kadını olduğu İfâde ediliyorsa da Bu-harî'nin rivayetinde onbir oldukları beyân olunmuştur. Maamâfîh iki rivayetin arası şöyle bulunmuştur: «Dokuz kadını vardı» diyenler, bir araya, gelen zevcelerini kastederler. Filhakika Resûlüllah {S.A.V.)'in yanında dokuzdan ziyâde zevcesi bulunmamıştır. Nitekim Hz. Enes (R.A.)'m beyânı da budur. «Onbir'di» diyenler Hz. Mâriye ile Reyhane'yi de zevceleri arasında sayarlar. Bittabi taglîb tarîki ile onlara da (kadınları) denilebilir.
Hadîs-i şerif de Peygamber (S. A. V.)'in dünya erkeklerinin en ke-mâllisi olduğuna delâlet vardır. Zîrâ bu derece kuvvet başka kimseye verilmemiştir. Buharî'n'm tahric ettiği bir hadîse göre otuz erkek kuvvetine mâlik idi. İsmâüVnm rivayetine göre kendisine kırk kişilik kuvvet verilmişti. Ebû Nnaym dahî bunun mislini rivayet etmiş; bu kırk kişinin ehl-i cennet erkeklerden olduğunu söylemiştir.
İmam A'zam ile Nesai'nin tahrîc ettikleri, Hâk i m1 in de sahîhlediği Zeyd b. Erkam hadîsinde ise cennet erkeklerinin kuvveti şöyle beyân olunmuştur :
«Şüphesiz ki erkeğe cennette yeme, içme, cima' ve şehvet hususunda yüz kişi kuvveti verilecektir.»[587]

«Mehir Babı»


Sadak : Mehir demektir. Doğruluk ve samimiyet mânâsına gelen (Sidik) tan alınmıştır. Mehir erkeğin kadına gösterdiği rağbette samîmi olduğunu bildirdiği için ona bu isim verilmiştir.
Mehir hakkında «nikâh bahsi» nin 830 numaralı Sehl hadîsinde ma'-lûmat verildiği için bunrada sözü uzatmağa lüzum yoktur.
Eski şcrîatlerde mehir, velîlerin hakkı idi. Dinimizde ise kadının şerefini izhâr için erkek tarafından ona verilmek üzere meşru' olunmuştur.[588]

1056/877- «Enes b. Mâiîk rachyattahü anh'den Peygamber sdtlaîla-hü aleyhi vescllcm'den İşitmiş olarak rivayet edildiğine göre Resûlüllah (S.A.V.).[589] Safiyye'yi âzâd etmiş ve âzâd oluşunu kendisine Mehir yapmıştır.»[590]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
Bu hadîs âzâd etmenin nikâhda mehir olabileceğine delildir. Âzâd keyfiyeti mutlak zikredildiğine göre hangi sözle yapılırsa yapılsın caiz olmak îcâb ederse de mesele fukâhâ arasında ihtilaflıdır.
Âzâd'ın mehir olması dahî ihtilaflıdır. İmam Ahmed b. Hanbel ile diğer bazı ulemâ'ya göre olur. Delilleri bu hadîstir Ulemâ'nm ekserisine göre olmaz. Onlar bu hadîs karşısında şu cevabı verirler : Peygamber (S.A.V.) Safiyye'yi evlenmek şartı ile âzâd etmiştir. Bu suretle kendi kıymetini Resûlüllah (S.A.V.)'e borçlanmış. O da bu ma'lûm kıymeti kendisine mehir yapmıştır.
Lâkin bu te'vile i'tirâz edilmiş ve gerek hadîsin Müslim'deki rivayeti, gerekse Hz. Enes'in sözü ile isbât-i müddeâya çalışılmıştır. Cum-hur-u ulemâ buna mantıkî cevaplar vermişler; derken söz bir hayli uzamisitir. Biz bu münakaşalardan bir fayda mülâhaza edemediğimiz için ninn nakletmiyoruz.[591]

1057/873- «Ebu[592] Selemete'bni Abdirrahman radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir : Peygamber sallallahü aleyhi ve sr](em"m zevcesi Aişeye :
ResûlüJlah sallallahü aleyhi ve sellem'in (evlenirken kadınlarına vermekte olduğu) mehri ne kadardı? diye sordum :
— Zevcelerine (verdiği)  mehrî on İki okiyye  bir de neşş idi.  Neşş nedir bilirmisin? dedi :
— Hayır; dedim:
— Okiyye'nin yarısıdır. Ki olup olacağı beş yüz dirhemdir, işte Resûiüllah Sallallâhü aleyhi ve scllcm'în   zevcelerine   verdiği mehir bu idi; dedi.»[593]

Bu hadîsi Müslim Hvâyct etmiştir.
Hadîsteki okiyye'den murâd : Hicaz okiyye'sidir ki, kırk dirhem lııt.;u\ Hz. Safiyye'nin, hattâ bir rivayette Hz. Cüveyriye'nin mehri, îm'ul edilmeleridir; diyenlere göre Hz. Âişe'nin bu sözü ekseriyetle hamlolunur. Bunlar Hz. Hadîce (R.A.)'mn mehrinin de bu miktar olmadığını, Ümmü Habîbe'nin mehrini ise dört bÜKdînâr ve dört bin div hem üzerinden Habeş hükümdarı Necâşî'nin verdiğini söylerler. Fakat Necati'nin verdiği para Resûl-ü Ekrem (S.A.V.)'in emri ilr detfil, kendi tanırından bir lebrmı' ve Resûlüllah (S.A.V.)e bir ikram idi.
Şâfiîler, bu delillere bakarak mehrin be.şyüz dirhem olmasını müstehâb görmüşlerdir. Mehrin vn az miktarını yukarıda görmüştük; çoğu için bilieniîV hudud yoktur. Teâlâ hazretleri :
[594] O kadınlardan birine ktntar vermiş olsanız...» buyurmuştur.
Kıntar : Bazılarına göre bin iki yüz okiyye alLırîdir. Bazıları. «Km-tar bir öküz derisinin alabileceği altındır» demiş.; bir takımları : «yetmiş bin mıskal» diğerleri «yüz ntıl altındır» iddiasında bulunmuşlardır.
Hz. Ömer (R. A.) mehrin en yükseğini Peygamber (S.A.V.)'İn zevcelerinin mehİrieri kadar yapmak ve Fazlasını Beytü'l-Mâl'e vermek istemiş, hattâ bu fikrini hutbede söylemişti. Fakat bir kadın :
«âyet-i kerîmesi ile istidlal ederek i'tirazda bulunmuş;  bunun üzerine Ömer (R. A.) :
— Sizin hepiniz Ömer'den fakîh; diyerek sözünden dönmüştür.[595]

1058/879- «İbni Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki : Alî Fatime[596] radıyallahu anhâ ile evlendiği zaman Resûlüllah satlalîahil aleyhi ve scllcm kendisine:
—  Ona bir şey ver; dedi. Alî :
— Bende  bir şey yok;  cevabını  verdi.  Resûl-ü  Ekrem  (S.A.V.):
—  Öyle ise hutamî zırhın nerede? buyurdular.»[597]

Bu hadîsi Ebu Dâvud ile Nesâî rivayet etmişlerdir. Hâkim onu sahîhlcmiştir.
Hadîs-i şerif, zifaftan evvel kadına bir şey vererek hatırını hoş etmenin pek münâsip bir hareket olacağına delildir. Zâten bu cihet halk arasında ma'ruftur.
Bu hadîste Hz. AH (R.A.)'m mezkûr zırhını verip vermediği zikrolunmamıştır. Vâkıâ bazı rivayetlerde ne verdiği ta'yin edilmişse de bu rivayetlerin senedleri yoktur.[598]

1059/880- «Amr b. Şuayb'dan o da babasından o da dedesinden -radıyalîahü anhüm- işitmiş olarak rivayet edildiğine göre dedesi şöyle demiştir : Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem :
— Hangi kadın nikâh akdinden Önce bir mehir veya bahşiş, yâhtıd çeyiz üzerine nikâh edildi ise o şey kadınındır, ismet-i nikâhdan sonraki ise kime verildi ise onundur. Kişinin kendisinden dolayı en ziyâde ikram edilmeye lâyık olduğu (insan) kızı yâhûd kız kardeşidir; buyurdular»[599]

Bu hadisi Tirrnizi müstesna, Dörtler'lc Ahmed rivayet etmişlerdir. Hadîs-i şerif, nikâh akdinden önce erkek karısına veya onun babasına yâhud kardeşine bir şey vermeyi teahhüd ederse o şryin zevcenin olacağına delâlet ediyor. Nikâh kıyılırkcn verilen dahî aynı hür kümdedir. Mcs'elc ihtilaflıdır. İmam Mâlik ile Ömer b. Abd'ûlaziz ve Scvrî buna kail olmuşlardır. Hanefîler'e göre kadından başkası için yapılan şart fâsid değilse icâbı yapılır. Fâsid ise nikâh yine sahihtir. Ayrıca mehir konmamışsa kadına mehr-i misil verilir. İmam Şafiî mehir tesmiye edilmesinin fâsid olduğuna, binâenaleyh kadına mehri misil verileceğine zâhibolmuştur. İmam Malik'e göre : şart, nikâh kıyılırken yapılırsa kadına âid, akidden sonra yapılırsa babaya mahsustur.
«Nihâyctü'l - Müctchid» nâm kitapta şöyle deniliyor: «Fukâhâ-nın ihtilâflarına sebep, bu hususta nikâhı alış verişe benzetmeleridir. Onu, bir malı satmak İçin tayin edilen vekilin kendisi için bat şiş şart koşmasına benzetenler : nikâh caiz değildir; demişlerdir Nitekim böyle bir satış da caiz değildir. Nikâhı alış verişe muhalif sayanlar; caiz olmadığını söylemişlerdir.
İmam, Mâlik1 in fark görmesine gelince : Eğer şart akıd esnasında yapüırsa Mâlik, akdi yapan şahsı kendi menfeati için kadının mehr-i mislini azaltmakla itham etmektedir. Fakat, nikâh kıyıldıktan ve mehir üzerinde bir anlaşmaya varıldıktan sonra yapılan şart için böyle bir ithamda bulunmamıştır.»
«Nihâyctü'l - Müctehid» den nakledilen izahat burada sona eriyor.
Evlenirken örf-ü âdet'e uyarak erkeğin gönderdiği yiyecek gibi itlaf edilen şeyler, akid esnasında şart koşulursa mehir : akidden önce verilirse îbaha ve hediyye'dir.[600]

1060/881- «Alkame'den[601], o da İbni Mes'ud radıyallnhü a>th'âen İşitmiş olarak rivayet edildiğine göre İbnİ Mes'ud'a bir kadınla evlenip ona mehîr takdir etmeyen ve kadına dâhil olmadan (cima' etmeden) ölen bir adamın hükmü sorulmuş. İbni Mes'ud :
—  O  kadma   kendi  akraba kadınlarının   mehri   vardır;   onlardan   ne az olur; ne de çok.  Kadına îddef  (beklemek) de miras (almak) da vardır; demiş. Bunun üzerine Ma'kİl[602] b. Sinan-ı Eşcaî ayağa kalkarak:
—  Resûlüllah salîallahü aleyhi ve sellem birlerden bir kadın olan Berva' binti Vâşık için senin  hükmettiğin gibi hükmetti;    demiş;   İbni Mes'ud buna sevinmiştir.»
Bu hadisi Ahmed ile Dörtler rivayet etmişlerdir. Tirmîzî onu sahîhlcmiş; bir cemâat de hasen bulmuşlardır.
îbni Hazım ile îbni Mehdi de bunlar arasındadır. îbni Hazm: «İs-nâriı sahih olduğu için hadîse bir diyecek yoktur.» demiştir. Bcyhakî de «rl-Hilnfiyyât» da buna benzer bir şey söylemiştir. İmam Şafiî: bu hadi ki emsalinin sabit olduğu şekilde bilmiyorum» demiş ve şunları ilâve etmiştir : «Berva' hadîsi sübût bulsa ona kail olurdum.» Yine îmam Şafiî, «el-Ümm» adındaki eserinde şöyle demektedir : «Eğer bu hadîs Resûlüllah (S.A.V.)'dcn sabit olsaydı en güzel bir şey olurdu... ilâh...»
Bu hadisi Vahidi (130—207) zaîf bulmuştur. Zîrâ hadîs Medîne'ye Kûfeliler'don gelmiş; fakat Medîne'liler onu tanımamışlardır, Hz. Ali (R. A.)'ın dahî onu reddederek Ma'kİl b. Sinan'ın topuklarına bevleden bir o'rabî olduğunu söylediği rivayet olunur.
Hâkim,, Harmeletü'bnü Yahya'dan şunu rivayet eder : «Harmete: İmam Şafii'nin: Eğer Bervâ binti Vâşık hadîsi sahih ise ona kail olurum; dediğini işittim.» demiş. Hâkim buna : «Ben sahihtir diyorum. Haydi bakayım ona kail ol.» mukabelesinde bulunmuştur.
Dârc- Kutnl (306—385) bu hadîs hakkındaki ihtilâfı «chilcU de zikretmiş sonra : «îsnâd i'tibâriyle en münâsibi Kafâde hadîsidir. Ancak o da sahâbînin adını bellememiş» demiştir.
Hadisimiz bir kadına cima' vâki olmadan kocası ölürse mehrinin t;ım olarak verileceğine; şayet nikâh esnasında mehri konuşulmamış-sa ona mehr-i misli verileceğine delildir.
Bu meselede İki kavil vardır;
Birinci kavle göre, bu hadîsle amel edilerek kadma bütün mehri verilir. İbni Mes'ud (R.A.)'m sözü delile muvafık bir içtihattır. Ehu Ha-nîfe ile Ahmcd b. HanbeVin ve diğer bazı ulemâ'nın mezhebi de budur. Yalnız Hanefîler'e göre kocası cimâ'dan evvel boşar veya ölürse yarım mehir verilir.
ikinci kavle göre, kadın yalnız mîras alır. Bu kavil Hz. AH, İbni Ab-bas, İbni Ömer (R. Anhüm) ile İmam Mâlik ve bir kavline göre Şafii'nin mezhebidir. Çünkü onlara göre mehir bir ivaz yani karşılık bedelidir. Erkek bu ivazla alınacak şeyi almamıştır. Şu halde alış verişte satılan mal ele geçmedikçe onun karşılığı olan kıymetini vermek nasıl îcabetmiyorsa burada da öyledir. Mezkûr zevat bu hadîs için dahî : «Çok ta'n edilmiş» derler. Fakat hakikatte o ta'nlar bertaraf edilmiştir. Meselâ Hz. Ali'nin Ma'kil hakkındaki ta'nına : «Bir sahabî ile başka sahabî arasındaki ıztırab hadîse dokunmaz.» diye cevap verilmiş; Medine ulemâ'sının hadisi bilmemesi için de «râvînin adaleti karşısında bir ta'n teşkil edemez.» denilmiştir.
Binâenaleyh bu hadîsle istidlal kıyastan evlâdır.[603]

1061/882- «Câbİr b. Abdİllah radtyaîlahü anhümâ'dan rivayet olunduğuna göre; Peygamber sallalîahü aleyhi ve sellem:
— Eğer bir kimse bir kadının mehri için kavrulmuş un veya kuru hurma verirse muhakkak (kadım kendine) helâl kılmıştır; buyurmuşlardır.»[604]

Bu hadîsi Ebu Dâvud tahrîc etmiş ve onun mevkuf olduğunu tercih eylediğine işâretde bulunmuştur.
Musannifin «ct-Tclhîs» deki beyânına göre bu hadîsin râvîleri arasında Musa b. Müslim b. Rûman vardır ki, bu zât zaîftir. Hadîs mevkuf olarak da rivayet edilmiştir. Hem mevkufen rivayeti daha kuvvetlidir, binâenaleyh musannıfa gereken âdeti veçhile, hadîsde za'f olduğunu beyân etmekti.
Hadîs-i şerîf, mehrin dirhem ve dinar gibi paraların gayrisinden de olabileceğine delildir. Mehrin en az neden olabildiği hususunda ulemâ"nın kâvîüori kendini Peygamber  (S.A.V.)'e hibe eden kadın hadîsinde görüldü.[605]


1062/883- «Abdullah b. Âmir[606]  b. Rebîa'dan o da babası radıyal-anh'den İşitmiş o'arak rivayet edildiğine göre Peygamber sajlajlahü aleyhi ve sellem kadının bîr çift ayakkabı karşılığında nikâh edilmesini tecviz etmiştir.»[607]

Bu hadîsi Tirmİzî tahrîc etmiş ve .sahihlemiştir. Ama bu bâb'ta kendisine muhalefet edenler olmuştur.
Hadisin lâfzı şöyledir :
«Benî Feiare'den bir kadın bîr çift nalın mukabilinde evlenmiş, bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V.):
—  Nefsin ile malın mukabilinde bir çift nalına mı razı oldun? demiş. (Kadın):
—  Evet, cevabını verince nikâhını tecviz buyurmuştur.»
Hadîs-i Şerif, mehrin kıymeti hâiz her şeyden olabileceğine delildir. Bu bâbtaki kavilleri de yukarıda gördük.
Ibni'lKayyim, bu hadîsle ondan evvelkini zikrettikten sonra şunları söylüyor: «Bunlaft1, mehrin en az miktarının takdir edilemiyeceğini tazammum eder; demek ki bir avuç kavrulmuş undan, bir demir yüzükten ve bir çift nalından mehir yapılabilecek ve bununla zevce helâl olacaktır.
Bunlar mehir hususunda pahacılık etmenin mekruh olduğunu da tazammun etmektedir. «Görülüyor ki İbni'l-Kayyim, mehrin en az miktarının mahdud olmadığını isbât için hayli gayret sarfetmektedir. Halbuki bu hadisi Tirmizi her ne kadar sahih de çıkarsa o sa-hîh d< fildir. Çünkü râvîleri arasında Âsim b. UbcydııUah vardır. Ihni Main onun hakkınd: «zaîftir; onunla ihticâc edilmez» demiş, jbni Hibbân: «Hatası fâhis olduğundan terkedildi.» cümlesini sarfetmiştir.[608]

1063/884- «Sehl b. Sa'd radıyallahü anhümâ'dan rivayet olunmuştur. Denfüjür ki: Peygamber saîlalîahü aleyhi ve sellem bir adama bir kadtnı demirden bir yüzük mukabilinde tezvîc etti.»[609]

B.u hadîsi Hâkim tahrîc etmiştir. Hadîs, nikâh bahsinin baş taraftarında geçen-uzun hadîsin bir kısmıdır.
Mezkûr hadîs, «nikâh bahsi» ndc (1005) sıra numarasn îîo geçmiştir. Resûlüllah {S.A.V.) 'in evlenmek istiyen erkekten kadına mehir olmak İı/f r-e hiç olmazsa demirden bir yüzük bulmasını istediğini; onu d;t bulamayınca kadına bir miktar Kur'an öğretmesi mukabilinde nikâhlarını kıydığını orada görmüştük. Eğer buradaki parçadan murâd o hadîs ise orada demir yüzük bulunmamış ve ondan mehir yapılamamıştı ki, bize hu bâbta delil olsun. Başka bir hadîs kastcdilmişse muhtemeldir.  Fakat bu ihtimal  musannifin ifâdesine nazaran uzaktır.
(.-t (1005) sayılı hadîs kastedilmişse şöyle tc'vîl yapmak îcabe-fîcr. «Peygamber (S.A.V.) bir demir yüzükten mehir yapmağa izin vermiş; fakat bulunup da akid onunla yapılamamıştır.[610]

1064/885- «Ali radıyallahü anh'den rivayet olunmuştur ki:
— Mehir on dirhemden az olmaz; demiştir.»[611]

Bu hadisi Dâre Kutnî mevkuf olarak tahrîc etmiştir. Senedinde söz vardır.
Aynı hadîs, Hz. Câbir'den merfu' olarak da rivayet edilmişse de o rivayet sahih değildir. Bu hadis, yukarıdaki merfu' hadîslere muarızdır.
Senedindeki söz: ravî Mübeşşir b. Ubeyd hekkmdadir. Bu zât içir İmam Ahrned b. Haribel: «Hadîs uydurdu» demiştir.[612]

1064/886- «Ukbetü'bnü Âmir radıyaUahü anh'öen rivayet edilmiştir. Demiştir ki:  Resûlüllah sallallahü aleyhi ve scîlcm;
— Mehrin en hayırlısı en ehven olanıdır; buyurdular.»[613]

Bu hadîsi Ebu Dâvud tahrîc etmiştir. Hâkim onu sahihlemiştir.
Hadis-i Şerif, mehri hafif tutmanın müstehâb olduğuna; pahalı olan mehrin. .;-.âiz olmakla beraber matlup bir şey olmadığına delildir. Yukarıda,Hz. Ömer (R.A.)'m mohir pahalılığını önlemeye çalıştığını görmüştük. Hz. Ömer (R. A.)'m bu niyetini anlıyan bir kadın ona: «Bu sana kalmamıştır yâ Ömer! Allah feâlâ: onlara altından kıntar verseniz.. ilâh; diyor.» tarzında mukabelede bulunmuş; bunun üzerine Ömer (R.A.): «Bir kadın Ömer'le münakaşa etti ve ona galebe çaldı» demiştir.
Bu hadîsi Abdürrczzak tahrîc etmiştir.
Ayt-t-i Kelimedeki «altından» tâbiri İbni Mes'ud kıraatine göredir.
Hadîsin muhtelif lâfızlarla çeşitli tarîkleri vardır. Bunlar hayırlılığm kadındaki bereket mânasına geimesi ihtimalini de taşımaktadırlar. Nitekim bir hadîste: :
«Onların en bereketlisi nafaka cihetinden en ehvenidir.» buyurulmuştur.[614]

1065/887- «Âişe radıyaUahü anhâ'dan rivayet edildiğine göre Amre bîntil' Cevn Resûlüllah sallaTlahü aleyhi ve sellem'm yanına konulduğu yani onunla evlendiği zaman ondan istiâze etmiş. Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V.) «Yemin olsun ki tam sığınağa sığındın buyurmuş; ve hemen onu boşayarak Üsame'ye emir vermiş; o da kadına üç elbise ile müt'a vermiştir»[615]

Bu hadîsi îbni Mâce tahrîc etmiştir. İsnadında metruk bir râvî vardır. Kıssanın aslı (Sahih-i Buharı) de Ebu Esîd-İ Saîdî'den rivayet olunmuştur.
Kadının ismi bu hadîste Amre olarak tesbit edilmişse de onun adı ve soyu sülâlesi hakkında pek çok ihtilâflar vardır. Bunlara şer'î bir hüküm teallûk etmediği için zikrine lüzum görülmemiştir.
Bu kadının Resûlüllah1 sallallahü aleyhi ve scMcm'dcn niçin istiâze «ivaz, kannlık» etdiği dahî ihtilaflıdır. îbni Sa'd'm tahrîc ettiği rivayette şöyle deniliyor :
Kadın pek güzelmiş. Peygamber (S.A.V.) onun yanına girince (diğer) kıclınlanna kıskançlık gelmiş, de kadına denilmiş ki: — Peygamber (S.A.V.) 'in yanında bir kadın ancak onun yanına girdiği zaman: senden Allah'a sığınırım, demekle mes'ud olur.»
Yine îbni Sa'd'm, Buharî'nin isnadı ile tahrîc ettiği bir riayet de şudur :
«Âişe ile Hafsa, İlk geldiğinde o kadının yanına girmişler; onun saçını taramışlar ve kınalamışlar. Bunlardan bin kadına:
— Gerçekten Peygamber (S.A.V.) kadının onun yanına girdiği zaman:Senden Allah'a sığınırım; demesinden  hoşlanır;   demiş»  imiş.
B)tharî haşiyelerinin bazılarında kadının hiie vo hud'a yaptığı kaydedilmiştir. Bu sözleri sarf hud'a için söylemiş ve bundan sonra kendisine (şakiyye) ismini vermiş. Zahir olan da budur deniliyor.
Hadîs-i Şerîf, cima' etmeden boşanan kadına müL'a vermenin meşru' olduğuna delildir. Mchir konmadan bu şekilde boşanan kadın müt'a vermenin vâeib olduğuna ulemâ'nın ekserisi kaildir. Yalnız îmam Mâlik ile Lcys'c göre vâcib değil müstehâbdır.
Cumhur'un delili :
[616] Kadınları cimâ'dan ve kendilerine bîr mehir takdirinden önce boşarsantz sîze bîr günahyoktur. Onlara zengin kendi kudretince, fakir de kendi kudretince olmak üzere müt'a verin.» âyet-i kerîmesidir. Âyette müt'a verilmesi emrediliyor. Emir vücûb ifâde eder.
Ebu Bekir Rcyhakl   (384 — 458)   «Sünen»  inde bu bâbta Hz. İbni Abbas'dan şu hadisi tahriç etmiştir:
«Demiştir ki: mess nikâtır; ferîza da mehirdır. (Onlara müt'a ve-tin) âyeti îçin de: Bu kocanın borcudur. Kadının mehir koymadan alır da sonra cimâ'dan önce boşarsa: Allah ona kendi fakirliği veya zenginliğine göre o kadına müt'a vermesini emretmiştir; İlâh...»
Hz. Peygamber (S.A.V.) "in müt'a verdiği bu kadına mehir tesmiye edilmemiş do olabilir; mehri tesmiye edilmiş olmakla beraber yine bir ihm ve fazilet oimak. üzere Resûlüilah (S.A.V.) tarafından verilmiş olması da mümkündür.
Mehir konmadan, niL İu kıyılıp da zifaftan sonra boşanan kadına müt'a vermenin hükmü ihtilaflıdır. Hz. Alî ve Ömer (R. Anhilmd) ile I mum ye göre yine vâcibtir. Delilleri:
[617] boşanan     kadınlara  maruf  veçhile  müt'a  vardır» âyet-i  kerime-sidir.
Hanefîler'le diğer bazı ulemâ "ya göre ise burada müt'a vermek vâcib değil, yalnız mehri misli verilir. Onlara göre âyetin umumu cirnâ' edilmemiş olmakla tahsis edilmiştir.[618]

«Düğün Da'veti Babı»


1067/888- Enes b. Mâlik radıyaltahii anlı'den rivayet olunduğuna göre Peygamber sallallahü aleyhi ve sclîem Abdurrahman b. Avf'ın Üzerinde sarılık eseri görmüş ve :
__   Bu  ne? demiş. Abdurrahman  :
— Yâ Resûlallah! ben bir hurma çekirdeği ağırlığında altın vermek üzere bîr kadınla evlendim; demiş. Resûlüilah  (S.A.V.} :
«— öyle ise Allah senin için mübarek kılsın; bir koyunla dahi olsa düğün da'veti yap; buyurmuşlardır.»[619]

Hadîs müttefekun aleyh'tir. Lâfız Müslim'indir.
Bazı rivayetlerde sarılığın za'feran eseri olduğu beyân edilmiştir. Vâkıâ za'fernnh elbise giymeyi Resûiüllah (S.A.V.) erkeklere hoş görmüyordu ise de düğüne mahsus oimak Ü7.ere ses çıkarmadığı anlaşılıyor. Elbiseye sürünmeyi tecviz edenlercc bu eser Hz. Abdurrahman'ın teninde değil, elbisesinde idi. îmam A'zam Ebu Hantfr ile Şafiî ve diğer bazı ulemâ'ya göre elbiseye za'feran sürmek memnu'dur. Elbiseye sürmenin caiz olduğu îmam Mâlik ile Medine ulemâsından rivayet olunmuştur. Onlar bazı sahîh hadîslerin mefhum-u muhalifi ile istidlal ederler.
Hazreti Mâlik'e : «sarahat mukabilinde delâlete i'tibâr yoktur.» kaidesi ile cevap verildiği gibi: «Hz. AbdurrLhman kıssası hicretin başında henüz za'fcran nehyedümeden vuku' bulmuştu; maamâfîh Peygamber (S.A.V.)'in gördüğü sarılık r-seri ona zevcesinden de bulaşmış olabilir.» diye cevab verilmiştir. Karısından bulaşmış olmasını Neve-vl (631—676) tercihen kabul ile bu kavli muhakkikini ulemâya nis-bet eylemiştir.
«Bir hurma çekirdeği ağırlığında altın» dan murâd: bazılarına göre çeyrek dînar'dır; çünkü o miktar altın o günde bir çeyrek dînâr ederdi. Fakat buna:.«hurma çekirdekleri muhteliftir. Bu bâbta nasıl mi'yâr olabilir?» diye i'tirâz edilmiştir. Bir takımları: «altın çekirdekten murâd: beş dirhem gümüş kıymetinde olandır» derler. Hattâbî (319—388) buna cezmetmiş; Ezherî dahî bunu ihtiyar eylemiştir. Kaadî îyaz bu kavli ekser-i ulemâ'dan rivayet etmiştir. BcyhakVmn rivayetinde : «Beş dirhem tahmin edilen altından bîr çekirdek» denilmiş olması da bu kavli te'yid eder. BcyhakVmn Katâde'den rivayetinde altın çekirdeğin üç bütün dirhem bir de üç te iki dirhem ağırlığında tahmin olunduğu bildiriliyorsa da o hadîsin isnadı zaîf-tir. Ama îmam Ahmcd cezmen buna kail olmuştur. Altın çekirdek hakkında daha başka kaviller de vardır.
Hadîs-i şerif, dâmâd'a bereketle duâ edileceğine delildir.
Filhakika Hz.  Abdurrahman,   Peygamber   (S.A.V.)'in   duasına nail olmuş hattâ :    «Kendimi, İaşı kaldırsam altın veya gümüş bulacağımı sanır bir dereceye varmış-gördüm.» demiştir. Bunu Buharı rivayet eder.
«Bİr koyunla dahî olsa düğün da'veti yap; ifâdesinden düğün da'veti yapmanın vâcib olacağı zannı hasıl oluyor. Nitekim Zâhirîler'in mezhebi de budur. Bunlar daha başka bazı hadîslerle de istidlal ederler.-îmam Şafii'nin de vücûba kail olduğu söylenir.
îmam Ahmed'e göre velîme sünnettir. Cumhur'a göre ise mendûp-tur. îbni Battal (—444): «Buna vâcib diyen bir kimse bilmiyorum» demiştir.
Ulemâ velîme'nin vakti hususunda da ihtilâf etmişlerdir. Bilhassa Mâlikîler arasında bunun akid esnasında mı, akidden hemen sonra mı yoksa zifaf zamanında mı, olacağında ihtilâf vardır. Şâfiîler'dcn Mârudî velîme'nin zifaf zamanında olacağını tasrih etmiştir. îbni's - Sübkî ise :  «Peygamber  (S.A.V.)'in   nakledilen fiili zifaftan sonra olduğunu gösterir.» diyerek Resûlüllah (S.A.V.)'in Zeyneb binti Cahş ile evlenmesine işaret etmiştir. Bu kıssayı anlatırken Hz. Enes (R. A.) : «Peygamber (S.A.V.) Zeyneb'ie gelin güvey olarak sabahladı. Müteakiben halkı da'vet etti.» demiştir.
Velîme'nin miktarına gelince : Hadîse bakılırsa en az bir koyun ile olacaktır. Ancak Peygamber (S.A.V.)in bir koyundan daha az ile de velîme yaptığı sabit olmuştur. Hz. Enes diyor kî : «Peygamber (S.A.V.), Zeyneb'e yaptığı da'vetten daha fazlasını başka kadınlarına yapmamıştır.»
Galiba Hz. Enes (R.A.) bu sözü ile Hz, Zeyneb'in da'vctindeki bereketi anlatmak istemiştir. Çünkü o da'vette bir koyun kesilmiş olmasına rağmen hiç bir da'vette görülmemiş bir bereket çağlamış; herkes et ve ekmeğe doymuştur. Yoksa Hz. Meymune (R.Anhâ)'nm da'vetinde de bir koyun kesilmişti.[620]

1068/889- «İbnî Ömer radıyaîlahü- anhümâ'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki; Resûlüllah sallallahü aleyhi ve scllem:
— Biriniz bir düğün yemeğine çağırılırsa hemen ona İcabet etsin; buyurdular.»[621]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
Müslim1 in rivayetinde : «Biriniz dîn kardeşinizi da'vet ettiği vakit ister düğün yemeği isterse benzeri olsun, hemen İcabet etsin»   Duyurulmuştur.
Buradaki birinci hadis velîme'ye icabet etmenin vücûbuna ikinci hadîs ise her da'vete icabetin lüzumuna delâlet ediyor.
Maamâfîh, iki rivayeti aynı râvî yapmış da olsa aralarında muaraza yoktur.
Zâhirîler'lc bazı Şâfiîler hadîslerin zahiri ile amel ederek: «da'vete icabet, mutlak surette vâcibtir» demişlerdir. Hattâ îbni Hazm, bunun Cumhur-u sahabe ile Tâbiîn'in kavli olduğunu iddia etmiştir. Bazıları düğün da'veti ile şâir da'vetlerin arasında fark görürler îbni Abdiîberr, Kaadi îyaz ve Nevevî düğün da'vetine icabetin vâcib olduduna uiemâ'ntn ittifakı bulunduğunu nakielmişlerdir. Ancak Hanefî-ler'e güre vâcib değil, vâcib kuvvetinde bir sünnettir. Şâfiîler'le Han-beliler'in cumhuru bu da'velîn farz-ı ayın olduğunu tasrih etmişlerdir. İm<ım Mâlik dahî farz-i ayın oldğunu nassan ifâde etmiştir. Bazılarından volime'ye icabetin farz-ı kifâye olduğu rivayet edilmiştir. İmam Şafii'nin, sözünden velîmeye icabetin vâcib olduğu, fakat şâir da'vetier için pek ruhsata yanaşmadığı anlaşılıyor.
«Vâcibtir» diyenlere göre özürden dolayı da'vete icabeti terket-mc ruhsatı olduğunu İbni Dakıki'l-îd «cl-İlmâm» şerhinde beyân etmiştir. Yemekte şüphe bulunmak, yâhûd kimsenin bulunması mahsus olması, veya orada hoşlanmadığı bir kimsenin bulunması şerrinden korktuğu için veya makam sahibi oluşuna tama'an da'vet etmiş olması, sofrada içki, çalgı ve oyun bulunması gibi şeyler birer özürdür. Bu Özürier şcrîattcn ve eshâb-ı Kîrâm'ın yaşadığı vak'alar-dan alınmış şeylerdir. Meselâ : Tabcrânî «eî-evsat» da İmrân b. el-Husayn'dan Peygamber (S.A.V.)'in fâsıkların da'vetine icabetten neht buyurduğunu tahrîc etmiştir. Ncsaî dahi Hz. Câbİr'den şu merfu' hadisi rivayet etmektedir :
«Her kim Allah'a ve âhir güne îman ediyorsa, üzerinde şarao sunulan bir sofraya oturmasın.»
iîu hadisin isnadı iyidir. Aynı hadîsi îmam Tirmizî Hz.' Câbir'
Hâsılı da'vet, icabeti iktizâ eder. Fakat onda münkerâttan bir şey bulunursa mâni' ile muktezi tearuz etmiş olur. Bu taktirde hüküm mâni'e göre verilir. «Mcccllc-i Ahkâm-ı Adliyeye» nin 46. ci maddesinde bu kaide : «mâni' ve muktezi tearuz ettikte mâni takdim olunur. şeklinde hülâsa edilmiştir.[622]

1069/890- «Ebu Hüreyre    radnjalhthü anft'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki:  Resûlüllah salhtUnhü aleyhi ve scllcm:
__ Yemeğin en kötüsü, gelenlere verilmeyip, gelmek istemiyenierin da'vet edildiği düğün yemeğidir. Her kim da'vete icabet etmezse muhakkak Allah ve Resulüne isyan etmiştir; buyurdular.»[623]

Bu hadîsi Müslim tahrîc etmiştir.
Düğün da'vetine gelenden murâd: fakirlerdir. Buna delîi Taberânînin rivayet ettiği İbni Abbas hadîsidir.. Mezkûr hadîste şöyie buyurulmaktadır :
«Kendisine tokların da'vet edilip açların menedildiği düğün yemeği ne kötü bir yemektir.»
Yukarıda görüldüğü vecihle velîme denilince hatıra, düiiün da'veti geleceğinden, İmrada mutlak olarak zikredilen velîme'den de o anlaşılır. Bu yemeğin niçin (en kötü yemek) o'duğu hadîsimizde : «Çünkü ona gelmek istemiyen zenginler da'vet edilir» cümlesi ile beyân buyurıHmulur.
îıadis-i şerif, da'vete icabet etmenin lüzumuna delildir. Bu hususta az yukarıda söz geçti.[624]

1070/891- «(Bu da) ondan -radıyallahil anh- rivayet olunmuştur. Demiştir kî : ResûfüHah saUttünhü aleyhi ve scllrm:
— Biriniz da'vet olundu mu, hemen icabet etsin. Eğer oruçlu ise hayır ve bereket duasında bulunsun; oruçsuz İse yesin; buyurdular.»[625]

Bu hadîsi de Müslim tahrîc etmiştir.
Müslim'de Câbİr'den dahî böyle bir hadîs vardır. Onda: «isterse yer; dilerse terkeder». buyurmuştur.
Hadîs-i şerif, oruçlunun da'vete icabetten i'tizâr etmemesi lüzumuna delildir. Hadîsteki (salât) dan muradın ne olduğu ihtilaflıdır. Cum-hur'a göre maksat: Sofra sahiplerine mağfiret ve bereket duasında bulunmaktır. Bazıları «Bundan murâd; namazdır» derler. Bu taktirde oruçlu namaz kılacak, orada bulunanlarla sofra sahipleri de onun bereketine nail olacaklardır.
Bu hadîse bakılırsa oruçlunun icabet için orucunu bozması mevzu-u bahis değildir. Zaten farz oruca niyet etmişse, orucunu bozması bilit-tifâk haramdır. Nafile oruca niyyetli ise orucunu bozabilir.
(Yesin) emrinden zahiren vücûb anlaşılırsa da mes'ele ihtilaflıdır. Bir çoklarına esahh olan : da'vetlerde yemek, yemek vâcib değildir. Bazıları emrin zahiri ile amel ederek: «yemek vâcibtir» derler.
Yenilmesi îcabeden en az miktar bir lokmadır. Fazlası vâcib değildir.
Hadîsteki emrin yemeyi vâcib kılmadığını söyliyenler onu nedib mânâsına alırlar. Nitekim Müslim'in rivayetinde muhayyer bırakması bunu te'yid eden bir karinedir. Zaten musannifin onu Ebu Hüreyre hadîsinin arkasından zikretmesi yemenin vâcib olmadığını anlatmak İçindir.[626]

1072/892- «Ibnî Mes'ud radıydllahü anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah saîlalîahü aleyhi ve sellcm:
— İlk günün düğün yemeği haktır; ikinci günün yemeği sünnettir; üçüncü günün yemeği riyadır. Her kim riya yaparsa Allah'da onu kepaze eder; buyurdular.»[627]

Bu hadîsi Tîrmİzî rivayet etmiş ve garib görmüştür. Râvîleri Sahih (kitapların) ricalidir. Hadîsin İbni Mâce'de Enes'den bir şahidi vardır.
Tirmizi bu hadîs için : «Onu ancak Ziyâd b. Abdullah'ın rivayetinden biliyoruz; halbuki bu zâtın garib ve münkerleri çoktur.» demiştir. Buna mukabil Musannif onun bu sözünü reddedercesine hadisin ricalini sahîh rical olarak tanımaktadır. Yalnız Ziyâd hakkında : «Hakikaten Zİyâd ihtilaflıdır; Şeyhi, Atâ b. cs-Sâib ise hadisi karıştırmıştır, Ziyâd'm ondan işitmesi de karıştırma halinde sonradır.» diyor. Fakat bu sözleri söyliyen bir zât aynı hadis için «ricali, sahîh ricaldir» dememeli idi.
Bu hadîsin İbni Mâcc'deki şahidinin isnadında Abdülmelik b. Hüseyin vardır ki, zaîftir. Bu bâbta daha bir çok hadîsler varsa da hiçbiri, hakkında söz edilmekten hâlî kalmamıştır.
Hadîs-i şerîf, düğünde iki gün ziyafet vermenin meşru' olduğuna delildir. İlk gün hak, yani vâcib, yâhûd mendûb, ikinci gün sünnet, yani devamlı âdet; üçüncü gün riya ve gösteriştir; şu halde yapması da, icabeti de nıemnu'dur. Ekser-i ulemâ'nın mezhebi budur. Ncvevî diyor ki : «Üç gün düğün da'veti yaparsa üçüncü gün icabet etmek mekruhtur. İkinci gün de mutlak surette vâcib değildir. O günkü icabetin müstehâb oluşu ilk günkü müstehâb oluşu gibi değildir.» Ulemâ'dan bir cemâate göre ise : birinci ve ikinci günlerde da'vet edilmiyenler için üçüncü gün icabet etmek mekruh olmaz. Çünkü da'vetlüer çok olur da hepsini bir günde ağırlamak mümkün olmazsa her gün bir kısmını çağırabilir. Bunda riya filân yoktur.
İmam Buharı, yedi gün bile devam etse, düğün da'vetinde hiç bir heîs olmadığına meyletmiştir: «Peygamber (S.A.V.) bu bâbta: bir veya iki gün, diye vakit ta'yin etmemiştir.» diyerek İbni Ebî Şeybe'nİn Hafsa binti Şîrîn tarîki ile tahrîc ettiği hadîse işaret eder. Mezkûr hadiste beyân olunduğuna göre Hafsa : «Baban evlendiği zaman sahâbe'yi yedi gün -Bir rivayette (sekiz gün)- yemeğe da'vet etti» demiştir.
Kaadî lyaz : «Ulemâ'miz zenginler için da'vetin bir hafta olma-smı müstehâb gördüler» diyor.[628]

1074/893- «Safiyye binti Şeybe[629] radıyallahü   anhâ dan rivayet edilmiştir.Demiştir ki:  Peygamber saJlallahü aleyhi ve sellem kadınlarından baaısına iki müdd arpa ile düğün da'veti yaptı.»[630]
Bu hadîsi Buharı tahrîc etmiştir.
Safiyye'nin sahâbîyye olduğu sabit ise hadisimiz sahâbî'nîn mürsrücTİnden sayılır. Çünkü Safiyye mezkûr kadının evlenmesinde hazır bulunmamıştır. Zaten o zaman kendisi Mekke'de küçük çocuktu; yâhud h« nü/ doğmamıştı. Evlenme ise Medine'de olmuştu.
Musannif Resûlüllah (S.A.V.)'İn burada zikri geçen zevcesinin ismini ta'yim/ vâkıf olmadığını söylüyor. Ancak bu bâbta onun Ümmü Seleme nlflujıına delâlet eden hadîsler olduğunu kaydetmiştir. Razılarına fî,i'»'c bu da'vct Ali ile Fatıma (R. Aninin tâ)'mn veiiınelerid'r. Bu her ne kacıar uzak bir ihtimal gibi görünüyorsa da Tabcrânî'nin tahrîr ettiğj Esma binti Umeys hadisi de ona delâlet ediyor. Bu hadistir Hz. Ali' in Fatıme'yp o zamana kadar görülmemiş hL* düğün ziyafcii verdiği; zırhını bir miktar arpa mukabilinde bir Yahudi'ye rehin filimi beyâ". ediliyor. İ.ıtimaî ki, iki müdd arpadan murâd da budur. Rnyle olursa kıssa hadîsimizin kıssasına uygun düşer; ve Peygamber (S.Â.V.)'e nisbeti mecaz olur.
l'ukiit ne de olsa bu mecaz iddiası bir tekellüftür. Resûlüllah (S.A.V.J in iki müdd; Aiî (R.A.)'m dahî iki müdd arpa i!e ziyafet vermiş olm.ılanna hiç bir mâni' yoktur. Burada zikredilen da'vet Peygamber {S.A.V.J'in velimeieridir.[631]

1075/894- «Enes rctdıyallaJıü anh den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Peygamber saîlalîahü aleyhi ve scllcm Hayberle Medine arasında üç gece Safiyye sebebi ile ke..dişine çadır kurularak ikamet buyurdular. Ben de müslümanları rnu.» velimes'ne da'vet ettim. Orada ne ekmek vardı, ne de et. Orada deriler} emrederek yere yaymaktan ve onların üzerlerine kuru hurma, keş ve yaj koynaktan başka bîr çâre yoktu.»[632]

Hadis ıtîüttefekun aleyh'tir. Lâfız Ejuharî'ntndİr.
Safiyye (R. Anhâ) sebebiyle çadır kurmaktan murâd : onun zifafıdır.
Hadîste zikri geçen şeyleri bir araya toplıyarak vücûde getirilen yemeğe (hays) derler.
Bu hadîs, velime'nin koyun kesmeden de yapılabileceğine; seferde zifafın; ve yeni evlenilen kadınla seferde bile olsa üç gün bir arada kalmanın caiz olduğuna delildir.[633]

1076/895- «Peygember sallalfahn aleyhi ve sclîcm'tn ashabından bir zâttan rivayet edilmiştir. Demiştir ki::
— İki tane da'vetçi bir araya gelirlerse sen onların kapısı sana yakın olanına icabet et. Eğer birisi daha önce davranırsa önce da'vet edene icabet eyle.»[634]

Bu hadîsi Ebu Dâvud rivayet etmiştir. Senedi zaiftir «et-Tclhîs» de «Kapısı yakın olanına icabet et» cümlesinden sonra şu ziyâde vardır :   «Çünkü onların sana kapısı daha yaktn olanı komşuluk i'tibâriyle sana daha yakındır.»
Hadîsin senedi zaîftir; fakat isnadının râvîleri mutemed zevattır. Bu sebeble senedinin neder" *J?M olduğu, bilinmemektedir. Senedindeki ricalden yalnız, Ebû Hâlid-i Dalanı hakkında ihtilâf vardır, Ebu Hâtİm onu sikadan saymış, îmam Ahmed'le îbni Mâîn : «onda be's yoktur» demişler; îbni Hibban ise «Onunla ihticac caiz değildir», mütâlâasında bulunmuş, îbni Adiyy de : «Onun hadisi gevşektir.» iddiasını ileri sürmüştür.
Hadîs-i şerîf, iki tane da'vetçi bir araya gelirlerse, evvel da'vet edene, beraber da'vet ederlerse yakın komşunun da'vetine icabet gerektiğine delildir. Komşuların da kapısı kendi kapısına en yakın olanına icabet edilecekti \ Şâyed bu hususata denk gelirlerse arala-rinda kur'a çekilir.[635]

1077/896- «Ebu Cuheyfe radıyallahü anh'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem:
— Ben yerleşerek yemek yemem; buyurdular.»[636]

Bu hadîsi Buharı rivayet etmiştir.
Hadîsteki (mütteki') kelimesinin asıl mânâsı : bir yere dayanan demektir. Bu kelime hakkında Hattabî (319—388) şunları söylüyor : «Avamın ekserisi mütteki'in bir yanına dayanarak oturan mânâsına geldiğini sanırlar; bundan başkasını bilmezler. Bazıları bu sözü tıb yolu ile : bedenden zararı defetmek; şeklinde te'vil ederlerdi. Zîrâ bir tarafına meylederek yemek yiyen, yemek boruları üzerinde tazyik yapmaktan homen hemen kurtulamaz.. Bu surette yediği gıdalar kolayca akıp gitmez; mi'desine rahatça inmez. Fakat hadîsin mânâsı onların anladığı gibi değildir. Burada (mütteki'): Altındaki yaygıya dayanan; demektir. Bir yaygının üzerinde dosdoğru oturan herkes mütteki' sayılır. İttikâ' : (Vikâ') dan alınmıştır, îftiâl bâbındadır. Şu halde mütteki : Mak'adını bağlıyan, onu altındaki yaygının üzerine oturmak suretiyle perçinleş,tiren demektir. Mâaâ şudur :
«Ben yemek yiyeceğim zaman çok ve çeşitli şeyler yemek istiyenler gibi yaygı ve döşekler üzerine yerleşerek oturmam; ben ancak az bir şey yerim; yiyecekten yeteri kadarını alırım ve böylece oturuşum istikrarsız olur.  Resûlüllah (S.A.V.)'in    uykulukları dikerek yemek yer idiği ve : «Ben bir kulum; kul nasıl yerse öyle yerim» buyurduğu rivayet olunmuştur.»[637]

1078/897- «Ömer b. Ebî Seleme radıyallahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Bana Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem:
— Ey çocuk besmele çek ve sağ elinle ye! hem Önünden ye; buyurdular.»[638]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
Bu hadîs yemeğe başlarken besmele çekmenin lüzumuna delâlet eder. Bazılarına göre yemekte besmele çekmek müstehâbtır; su içerken çekmek de buna kıyâsen müstehâb olur.
Besmele'yi başkaları da duysun da mütenebbih olsun diye aşikâre çekmek müstehâbtır. Besmele'yi sebepli veya sebepsiz olarak yemeğin başında çekmeyen, yemek esnasında çekmeli ve :
«Başında da  sonunda da Allah'ın adı ile...» demelidir.
Çünkü bu bâbta Ebu Dâvud ile Tir?nizî'mn ve başkalarının tah-rîc ettiği, TirmizVnın (. isen Sahih) dediği bir hadis vardır. Bu hadîste Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır :
«Biriniz yemek yiyeceği zaman hemen Allah'ın adını ansın; şâyed yemeğin başında Allah'ı anmayı unutursa : Başında da, sonunda da, Allah adıyla .... desin».
Besmele'yi bütün sofradakilerin çekmesi îcabederse de içlerinden bir dânesinîn çekmesi ile de bazılarına göre sünnet -yerini bulur. Delili: Peygamber (S.A.V.)"in şu mealdeki hadîsidir: «Üzerine besmele çekilmiyen yemeği şeytan kendine helâl sayar. Allah'ın adını sofradakilerden bir kişi anarsa o yemeğin üzerine besmele çekildi demek sahîh olur».
Hadîs-i şerif, sağ el ile yemenin lüzumuna da delâlet ediyor. Resûlüllah {S.A.V.)'in : «Şeytan sol eli ile yer içer» diye haber vermiş olması da bu lüzumu te'kid eder. Çünkü şeytanın yaptı&ım yapmak inşana haramdır:
«Peygamber (S.A.V.J'in huzurunda bir adam sol eli ile yemek yiyordu. Resûl-ü zîşân (S.A.V.) ona  :
—  Sağ elinle ye! dedi. Adam :
—  Beceremiyorum; dedi. Resûlüllah (S.A.V.) :
—  Beceremez olaydın! Bu adamı meneden ancak kibridir; buyurdular.»
Bundan sonra adam o elini ağzına kaldıramadı.»
Bu hadis MüsZim'dedir. Sağdan başlamanın vücûbuna kail olanlar bu hadisle istidlal ederek : Peygamber (S.A.V.) ancak vacibi terk-edene beddua eder» derlerse de : büyüklendiğinden dolayı beddua etmiş olması da bir ihtimaldir.
«Önüne gelen yerden ye!» buyurulması bu isin lüzumuna ve beraber düşüp kalktığı insanlarla iyi geçinmesi îcabottiğine, insanın arkadaşına karşı onu iğrendirecek bir şey yapmaması lâzım geldiğine delâlet eder. Filhakika çorba ve tarhana gibi şeyierde iğrenme daha çok, yemişlerde daha az olur. Nitekim TirmizVnin rivayet ettiği bir hadise göre : «Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) bir sofrada tiridin etlerini eliyle yoklı-yan bir zâta önünden yemesini îenbîhte bulunmuş; yemiş tabağı gelince o zâta  istediği  yerden  yemesini  emir buyurmuştur.»
Bu kıssa yemeklerle yemişlerin farkı olduğuna delâlet eder. Önünde veya kaşığının altında bir şey kalmadığı vakit kabın her yerinden o yemeği araştırmak caizdir.
Bunu Buharı ile Müslim'in tahrîc ettikleri Enes hadisinden anlamak mümkündür. Mezkûr hadîste Hz. Enes şöyie diyor : ttBİr terzi yaptığı bir yemeğe Peygamber (S.A.V.)'i çağırmıştı. Peygamber (S.A.V.) le birlikte ben de gittim. Derken o zât arpa ekmeği ile içinde kabak ve pastırma bulunan bîr çorba takdim etti. Bir de baktım Peygamber (S.A.V.) kabağı tasın kenarlarında araştırıyor. Bunu görünce kabağı kendim yemeyip ona vermeye başladım. O günden berî kabağı ben de araştırırım.»
Bu hadîs Peygamber (S.A.V.)'in kabağı sevdiği için kabın her yerinde aradığını gösteriyor.
Aşağıdaki hadîs dahî tasın ortasından yemenin .memnu' olduğuna delildir.[639]

1079/898- «İbni Abbas radıyallahü anhüvıâ'âan rivayet olunduğuna göre: Peygamber sdllallahü aleyhi ve scîîem'e bir tas tirit getirmişler; de, Fahr-i Kâinat (S.A.V.) sofradaküere :
— Tasın kenarlarından yiyin, ortasından yemeyin; çünkü bereket tasın ortasına iner; buyurmuşlardır.»[640]

Bu hadisi Dörtler rivayet etmişlerdir. Buradaki lâfız, Nesâî'nindir. Senedi sahihtir.
Hadîs-i şerif, yemeği kabın ortasından yemekten yasak etmekte ve buna illet olarak da, bereketin kabın ortasına inmesini göstermektedir. Bu da kabın ortasından yenildiği    taktirde bereketh inmiyeceğine işaret olsa gerektir.[641]

1080/899- «Ebu Hüreyre radıyallahü anh'âen rivayet olunduğuna göre, şöyle demiştir: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem, hiç bîr yemeği kat'iyyen ayıplamamıştır. Bir şey canı isterse onu yer; İstemezse bırakırdı.»[642]

Hadîs mütteîekun aleyh'tir.
Bu hadîs. Peygamber (S.A.V.)'in hiç bir yemeği burunlamadığım haber veriyor. Meselâ : Bu yemek tuzlu olmuş; şu ekşidir, filân; demezlerdi. Bundan da Fahr-i Kâinat (S.A.V.} Efendimiz'in edeb ve terbiyesinin eşsizliği ve Nimet-i lîahiye olan huzurlarına getirilen taam hakkında tenkidvârî beyânlarda bulunmadığı anlaşılmaktadır.[643]

1081/900- «Câbir radıyallahü anh'den Peygamber sallallahü aleyhi ve scllcm'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:
— So! elle yemeyiniz; çünkü şeytan sol eli ile yer.»[644]

Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir.
Yukarıda bu hadîsin : «Sol elle yemek haramdır» diyenlerin delili olduğunu, Cumhur-u ulemâ'nm ise bunun haram değil, sadece mekruh olduğuna kail bulunduğunu görmüştük. Yemek hakkında olduğu gibi su içme hususunda dahi hadîs vardır.
Bu hadis şeytanın hakikaten yediğine de delildir.[645]

1082/901- «Ebu Katâde radıyaîlahü anh'den rivayet olunduğuna göre: Peygamber sallallahil aleyhi ve sellem, üç defa :
— Biriniz bir şey içerse kabın içine solumasın; buyurmuşlardır.»[646]

Hadîs müttefekun aîeyh'lir. Ebu Dâvud'ta bunun ibni Abbas'dan tahrîc edilmiş benzeri vardır. O «kabin İçine ÜfÜrmesİn» ibaresini de ziyâde etmiştir.
Bu hadîsi Tirmizr sahîhleraiştir.
Şeyheyn'in Hz. Enes (R. A./den tahrîc ettikleri» bir hadîse göre Peygamber (S.A.V.) içtiği şeyde üç defa nefes alırmış; yani su içerken üç defa nefes alır, dinlene dinlene içermiş; yoksa su kabının içine soluduğu yoktur. Müslim'in bir rivayetinde dinlenerek su içmeğe illet daha kandırıcı, daha sıhhî ve daha kolay yutulması gösterilmiştir. Bazılarına göre buradaki illet, başkalarını iğrendirmek korkusudur. Çünkü ağzından o suya bir şey karışabilir. Bittabi bundan başkaları iğrenir.
Ebu Davud'un İbni Abbas (R. A.)'den merfu' olarak rivayet ettiği ziyâdede kabın içine üç defa üfürmenin memnu' olduğuna delâlet vardır. Nitekim Tirmizî'nin tahrîc ettiği Ebu Saîd hadîsi de aynı mânâyı te'yîd eder. Hadîs şudur :
«Peygamber (S.A.V.) içilen şeyin içine üfürmekten nehyetti. Bunun üzerine bîr adam :
—  Kabın içinde gördüğüm çer çöp ne olacak? dedi. Re sû I-ü Ekrem (S.A.V.) :
—  Onu dök; buyurdu. Adam :
—  Ama ben bir nefeste kanamıyorum? dedi. Peygamber (S.A.V.):
—  Bardağı ağzından ayır; sonra nefes al; buyurdular.» Suyu üç defa içme hususunda da imam Tirmizi, Hz. İbni Abbas
(R. A.)1 dan şu hadîsi tahrîc etmiştir :
«İbni Abbas demiştir kî : Peygamber (S.A.V.)  :
— Suyu bir defada devenin içtiği gibi içmeyin. Lâkin ikişer ve üçer defada için. Hem içeceğiniz zaman besmele çekin; kaldırdığınız zaman hamdedin; buyurdular.»
"Bu hadis suyu iki defada içmenin de sünnet olduğunu gösteriyor.
Suyu tulumun ağzından içmek dahî momnu'dur. Bu bahta Şeyhcyn, İbnî Abbas (R.A.)'dan Peygamber (S.A.V.)'in su tulumunun ağzından içmeyi nı:hî buyurduğunu rivayet ettikleri gibi Ebu Saîd'den dahî buna benzer bir hadis rivayet etmişlerdir. Fakat Kebşe hadîsi bunlara muarızdır. Hadis şudur ;
«Kebşe demiştir kî : Resûlüllah (S.A.V.) benim yanıma girdi de asılı duran bîr tulumun ağzından ayakta su İçti. Ben hemen tulumun ağzına vararak onu kestim; yani şifa olsun, onunla teberrük eder şifa dileriz diye aldım.»
Bu hadîsi Tirmizi tahrîc etmiş ve «Hasen garib sahihtir.» demiştir. Aynı hadîsi îbni Mâce dahî tahrîc etmiş iki rivayetin aralarını bularak : «Nehî büyük tulum hakkındadır, kırbe küçük tulumdur. Yâhud nehî tenzih için ve herkes bunu âdet edinmesin di-yedir; yoksa nadiren içmeye bir şey yoktur» demiştir.
Nehy'in illeti : Tulumun içinde solucan ve su yılanı gibi bir hayvan bulunup da içenin boğazına kaçması ihtimalidir. Nitekim bir adamın ağzına su tulumundan bir yılan kaçtığı rivayet edilmiştir.
Ayakta su içmekten nehî sabit olmuştur, imam Müslim, Hz. Ebu Hüreyre'den şu hadîsi tahrîc etmiştir:
Ebu  Hüreyre  demiştir ki:Rcsûlüllah   (S.A.V.)   :
—  Sakın   biriniz   ayakta su içmesin!   kim   unutursa kussun; buyurdular.»
Hz.  Eres'den    gelen    başka bir rivayette  :    «Ayakta su içmekten nehyetü» denilmiştir. Katâde diyor ki :
«— Ya ayakta  yemek ne olacak? dedik.  Enes :
—  O daha şiddetli ve daha kötü; dedi.» Lâkin Miislim'in tahrîc et-iitii  İtmİ Abbas hadîsi bu rivayete ınuArr/d'ır. O hadis şudur :
«İbni Abbas : Rcsûlüllah (S.A.V.)'e zemzem takdim ettim; ayakta iijiirrs demiştir. Bir rivayette : «Resûiüllah (S.A.V.) zemzemden ayakta olarak içti.» denilmiştir.
Sahlh-i Buhctri'dc Hz. Ali (R.A.)"m zemzemden ayakta olarak ie'iüİ ve: «Resûlülah (S.A.V.)'İn benden gördüğünüz şekilde yaptığını gördüm.» elediği rivayet olunmuştur.
Bu rivayetlerin arası : nehî tenzih içindir; denihnek suretiyle bulunmuştur. Resûlüiiah {S.A.V.) bunu yapmanın eâiz olduğunu beyân için yapmıştır.
Ayakta içenin kusmasına gelince : Bu müstehâbtır. Zîrâ hakkında sahih hadis vardır. O hadis kusmanın müstehâb olduğunu mut-!;ık olarak ifâde etmiştir. Binâenaleyh kasten içenle unutan arasında bir fark olmamak îcabederse de Kaadi lynz : «Unutarak içen hakkında kusmak icabetmiyeccğİ hususunda ulemâ arasında hilaf yoktur.* diyor.
Su içen bir kimsenin yanında arkadaşları bulunur da, onlara da vermek isterse sağındakinden başlamak âdabtandır. Nitekim Şcyhcyn, Hz. Enes (II. A.)'dvn şu hadîsi tahrîc etmişlerdir :
«Enes bardağı  Peygamber  (S.A.V.)'e verdi;  o da İçti. Solunda Ebu Bekir, sağında  bir a'rabî vardı.  Derken Ömer :
Ebû  Bekir'e  ver  yâ   Resûlellah!   dedi.  Fakat Resûlüiiah (S.A.V.) sağındaki  a'râbîye  verdi. Sonra   :
—  Sağdan başlıyarak sağı kollayın; buyurdular.» Yine Şcyhcyn, Sehl b. Sa'd'dan şu hadîsi tahrîc etmişlerdir :
«Sehl demiştir ki: Peygamber (S.A.V.)'e bir bardak getirdiler. Oda ondan içti. Sağında cemâatin en küçüğü, henüz bir çocuk olan İbnî Abbas vardı. Yaşlılar solunda  idiler.  Peygamber  (S.A.V.)   :
— Ey çocuk, bunu yaşlılara vermeme müsaade edermİSÎn? dedi.- İbnİ Abbas :
— Senden artan bir şey hususunda kimseyi tercih etmem yâ Resûlallah;   deyince  bardağı ona  verdiler.»
Bardağın çatlak yerinden su içmek mekruhtur. Çünkü Ebû Davud'un tahrîc ettiği Ebu Saîd-i Hudrî hadîsinde : «ResûlüÜah (S.A.V.) bardağın kırık yerinden içmeyi yasak etti.» denilmektedir.[647]

«Zevceler Arasında Adalet Babı»


Kasîm : Bir malı ortaklar arasında taksim etmek, herkesin o maldan nasibini ayırmaktır. Bundan alınarak kadınlar arasında gösterilmesi îcâbeden adalete de kasirr. denilmiştir. Zira bunda da kadınların yanlarında geceleme haklarını onlara taksijen etmek vardır.
Kadınların arasındaki adaletin hakikatini göstermek kulun güeü yetmiyoccğî bir şeydir. Nitekim Teâlâ hazretleri:
«Siz[648] ne kadar didinseniz de kadınlar arasında tam adaleti gösteremezsiniz. Bari (birine) tamamiyle meyledip de (Ötekini) mualleka[649] gibi bırakmayın» buyurarak bu ciheti bildirmiştir. Binâenaleyh kocalardan bu hususta istenilen adalet mutlak değil mukayyeti ve muayyen adalettir k', o da yanlarında gecelemek, yiyecek ve giyecek hususlarımla kadınların eskisi tiv yenisinin bakire ile dul olarak aldığının aralarında fark gözetmemekle olur.[650]

1084/902- «Âîşe radıyallahü cm (â dan rivayet edilmiştir. Demiştir kî: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem kadınlarının arasında adalet gösterir ve :
— Yâ rabbî, bu benim elimde olan husustaki adâietimdir. Fakat senin mâlik olduğun, benimse elimde olmı-yan hususâtta beni muâhaze buyurma; derdi.»[651]

Bu hadîsi Dörtler rivayet etmişlerdir.Ibni Hibban ile Hâkim onu sahîlemiştir. Lâkin Tirmîzî mürsel olduğunu tercih eylemiştir.
Resûlüllah (S.A.V.)'in «elimde olan» dediği adaleti zevcelerinden her birini nevbetinde ziyaret ederek yanında gecelcmesidir. «Fakat senin mâlik olduğun, benimse elimde olmıyan» ifâdesinden murâd : Tirmizî'nin beyânına göre aşk ve muhabbettir.
Hadîsin mürsel oluşu hakkında Ebu Zür'a. şunları söylemiştir: «Bu hadîsi mevsulen rivayet hussunda Hammâd b. Selemo'ye tabî olan bir kimse bilmiyorum. Lâkin O'nu lbnı Hihbdn, Hammâd b. Seleme tarîki ile EyyÜb-ı Sahtiydnî'den o da Ebu Kılâbc'den o da Abdullah b. Yezîd'den o da Âişe'den işitmiş olmak üzere mevsulen sahîhlemiştir. Mürsel olarak rivayet eden ise Hammâd b. Yezid'dir. Hant'mâd, Eyyûb'dn, o da^Ebu Kıldhc'dcn o da Âişe'den işitmiş olarak rivayet etmişlerdir, Tirnzizî : «mürsel olması esahtır» demiştir.
Görülüyor ki: İmam Tirmizl hadîsin mürsel oluşunu, İlmi Hibban ise mevsul oluşunu sahihlemişlerdir. Şu halde mürsel ile mevsul birbirini takviye etmişlerdir.
Hadîs-i şerif, Peygamber (S.A.V.)'in kadınları arasında adalete riâyet ederdiğine delildir. Bu işin ona vâcib olup olmadığını yukarıda görmüştük: «Ona kasım vâcib değildir» diyenlere göre zevceleri arasında adalete riâyet etmesi sırf onun ahlâkının kemâlinden ve zevcelerinin kalblerini hoşnud etmek istemesindendir.
Eu hadis muhabbet ve aşkın, kulun elinde olmadığına bunun sırf Allah'dan geldiğine delâlet ediyor. Nitekim;
«Lâkin[652]   Allah onların aralarını yahştırırdı.» âyet-i Kerîme'siyle emsali de aynı mânâya gelmektedirler.[653]

1085/903- «Ebu Hüreyre ra allahü anh'den rivayet olunduğuna göre: Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem :
— Her kimin iki dâne karısı olur da onlardan birine meylederse kıyamet gününde bir tarafı çarpık olarak gelecektir; buyurmuşlardır.»[654]

Bu hadîsi, Ahmed ile Dörtler rivayet etmişlerdir. Senedi sahihtir.
Hadîs-i şerif, zevceler arasında müsâvaata riâyet îcabettiğine delildir. Bir adamın kadınlarından birine meyletmesi memnu'dur. Bundan rnurâd: kasimde meyletmektir. Zîrâ muhabbetle meyletmenin kulun elinde olmadığım, binâenaleyh kulun onunla mükellef bulunmadığını az yukarıda gördük.[655]

1086/904- «Enes rmhyallahii nnh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Erkeğin bakireyi du) kadının üzerine aldığı vakit onun yanında yedi gece kaldıktan sonra kasim yapması sünnettendir. Dul ile evlendiği zaman ise onun yanında  üç gece kalır;  sonra  kasim yapar.»[656]

Hadis müttefekun  aleyh'ür.  Lâfız  Buharî'nindİr.
«Sünnettendir)) demekle Hz. Enes (K.A.), Peygamber (S.A.V.)'in sünnetini kasdi'fmistir. Bu hadis merfu' hükmündedir. Onun içindir ki Uz. Enes'drn rivayet, edenlerden E bu Kitabe : «LstersenEnes bu hadîsi Peygamber (S.A.V.)'e refi' etti, diyebilirsin.» demiştir. Bu söz ile Elnı Kılıibr: Enes onu mânâ i'tibanyle rivayet etmişin-; demek istemiştir. Çünkü «Sünnettir» demek «merfu'dur» demektir. Şu kadar var ki fthu Kılriltc, nadisi yine de Enes'in kavli ile rivayet etmeyi evlâ bulmuştur. Zira hadisin merfu' olusu içtihadı olup muhtemeldir. Halbuki râvî-nin muhtemeli gayrı muhtemel nakletmeğe hakkı yoktur. îbıl Dakik dahî böyle söylemiştir.
Hâsılı ulemâ sünnetten yalnız Peygamber (S.A.V.)'in sünnetini kasicdiyorlar. Filvaki S/ilim : «Hiç sahabe sünnet, sözünden Peygamber (S.A.V.)'in sünnetinden başkasını kastederler mi?» demiştir.
Bu hadîsi bir çok hadîs İmamları Hz. Enes'den merfu' olarak rivayet eden F,bn Kılâbr\lcn çeşitli yollarla tahrîc etmişlerdir.
Hadis, yeni zevcenin eskisine tercih edileceğine delildir. îbni \bılilbrrr, Cumhur-u ulemâ'nın bunu zifaf doiayısiylo kadına bir hak tanıdıklarını, başka karısı olup olmamasının bunda bir te'siri olmadıkını söylemektedir, Nrvnn de bu kavli ihtiyar etmiştir. Lâkin elimizdeki hadîs zevcesi olan hakkındadır.
Yeni zevcenin tercihinden mıırâd : Onun yanında ne kadar kalmak âdet ise o kadar kalmaktır. Razılarına göre tercih yanında ge-eelemek ve kaylûlc yapmakla tahakkuk eder. Fakat ulemâ'dan bir fpmfıate güre gece ile gündüzün bütün saatlerini yeni kadınının yanında geçirmesi şarttır. Hattâ îbtii DaldkVl - id şöyle diyor: «Fukâ-tniııın bazısı ifrata gitti de kadının yanında kalmayı cuma namazını o adamdan iskat için özür saydı.»
Yeni zevcenin yanında kalınacak yedi günün birbiri ardına gelmeleri, aralarının ayrılmaması da lâzımdır.[657]

1087/905- «Ümmü Se!eme radıiftrflahü anhâ'âan rivayet edildiğine göre: Peygamber mlhtUahü aleyhi ve sellem kendisi ile evlendiği zaman yanında üç gece kalmış ve  :
— Sana ehlinden bir aşağılama yoktur. İstersen sana yedi geceyi tamamlarım. Fakat sana yediyi tamamlarsam (diğer) kadınlarıma da tamamlarım; buyurmuşlardır.»[658]

Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir. Hadîsin bir rivayetinde şu ziyâde vardır :
«Resûlüllah (S.A.V.) onun yanma girdi. Yanından çıkmak istediği zaman Ümmü Seleme onun elbisesini tuttu. Bunun üzerine Resûlüllah
— Dilersen senin yanında daha ziyâde kalırım; ama seninie bakireye yedi; dula üç gün üzerinden hesaplaşırım; buyurdular.»
Hadis i Şerif, bakire ile dul kadınlara zikredilen miktarda hak tanındığına delâlet ediyor.
(Sana ehlinden bir aşağılama yoktur) cümlesinin mânâsı: Sana bizden bir küçümseme ve aşağılama yoktur; senin hakkını da yemeyiz; hak ettiğin şeyi tam olarak alırsın; demektir. Bundan sonra Resûlüllah (S.A.V.) üç gecelik hesapsız muhayyerlik ile yedi gecelik hesaplı ve hükümlü muhayyerliği kendisine bildirdi. Bu, aileye karşı sûizei bir lütufkârlık örneğidir.[659]

1008/906- «Âişe radıyaîlahii anhd'dan rivayet olunduğuna göre : Şevde[660] bintî Zem'a nevbet gününü Âişe'ye hibe etmişti. Peygamber sallallahii aleyhi ve sellem Âİşe'ye hem kendi gününü, hem de Sevde'nin gününü ayırıyordu.»[661]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.
BuharV deki rivayetinin sonunda şu ziyâde vardır :
«Nevbet gününü ve gecesini Resûlüllah (S.A.V.)'in zevcesi Âişe'ye hibe etmişti.  Bununla  Resûlüllah  (S.A.V.J'in rızâsını diliyordu.»
Hadîsi Ebu Dâvud dahî tahrîc etmiştir. O hibenin sebebini de anlatmıştır. Kavileri aynen Müslim'in ricali olan bu hadîsin lâfzı şudur :
«Şevde yaşlanıp da Resûlüllah  (SA.V.)'in kendisinden  ayrılacağından endîşe ettiği vakit :
— Yâ Resûlallah, nevbet günüm Âişe'nin olsun; demiş.Resûlüllah (S.A.V.) de onun bu teklifini kabul buyurmuşta, işte : bir kadın kocanısının kendisinden  uzaklaşacağından veya  yüz çevireceğinden korkarsa ilâh...; âyet-İ kerîme'si o ve emsali kadınlar hakkında nazil olmuştur.» îbni Sa'd mu'temed râvilerle el-Kaasim'den mürsel olarak şu hadîsi tahrîc etmiştir. :
«Peygamber (S.A.V.) onu, yanı Sevde'yi boşadı bunun üzerine Şevde onun yolunun üzerine oturdu; ve şöyle dedi  :
— Seni Hak (din) İle gönderen Allah'a yemin ederim kî benim erkeklere hiç bir İhtiyacım kalmamıştır. Lâkin ben kıyamet gününde senin kadınlarınla birlikte haşrolmak isterim. Bu sebeple sana Kitab'ı İn* diren Allah-ı Zülcelâl hakkı İçin senden (öğrenmek) istiyorum, benî her-hangi bir dargınlığından dolayı mı boşadın? dedi. Resûlüllah (S.A.V.) :
—   Hayır; cevabını verdi. Şevde :
—  O halde senden Allah aşkına bana ric'at etmeni isterim; dedi ve Peygamber (S.A.V.) de ric'at etti. Şevde :
—  Ben  de -nevbet  günümü  Resûlüllah  (S.A.V.)'in  sevgilisi  Âişe'ye verdim dedi.»
Hadîs-i şerifte, kadının nevbet gününü ortağına bağışlamasının caiz olduğuna delil vardır. Bunda kocanın rızâsı da nazar-j i'tibâre alınır. Çünkü onun'da karısında hakkı vardır. Kadın hod be hod o hakkı iskat edemez.
Kadın nevbetini kocasına bağışlarsa mes'ele ihtilaflıdır. Ekser-i ulemâ'ya göre bu caizdir. Zevç bu hakkı hangi karısında kullanmak isterse kullanabilir: Bazılarına göre kullanamaz; böyle bir bağış yok hükmündedir. Bir takımları tafsilât vermiş ve : «Eğer nevbetini bağışh-yan kadın : bunu istediğin kadınına tahsis et; demişse caizdir. Mutlak' ,zikretmişse caiz değildir» demişlerdir. Ulemâ kadının bağışladığı nevKlindrn dönmesinin sahih olduğunu söylemişlerdir. Zira «hak yeniden ">ciıiye tazelenir» derler.[662]

islam